MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
HZ. MEVLÂNÂ BUGÜN BİZE NELER SÖYLER?
Yeryüzünde ad bırakan şahsiyetler, sözleri ve örnek davranışlarıyla konuşmaya ve yol göstermeye devam ediyorlar. Eserlerini okuyanlar, yaşadıkları mekânları gezenler ve kabirlerini ziyaret edenler, kendi duygu ve düşünce dünyalarında farklı bir mekânda onlarla sohbete başlıyorlar. Duyarlı kişiler için, fırsatlar hep vardır. Mevlânâ diyor ki: “Açıklamaya layık olan kişiye taş ve kerpiç konuşur, etkili bir şekilde açıklar.”
Okuyucunun, dinleyicinin ve öğrencinin yani herkesin duyarlılığı, faaliyetin gerçek öznesidir. Bu yıl 750. vuslat yıldönümünde andığımız Mevlânâ, asırlar öncesinden etkili bir şekilde dikkat çekiyor konuya: “Dinleyici susuz ve istekli olursa öğüt veren ölü de olsa söyleyici olur. Dinleyici canlı ve diri olursa dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur.”
Mevlânâ’nın dayanağı, Hz. Peygamber Efendimizdir: “Yüce Allah öğüt verenlerin diline, dinleyicilerin gayretince hikmet verir.” Mesnevi’sinde başlık yaptığı bu hadis-i şeriften sonra onun ilk mısraları şöyledir: “Bir kimse tatlı dilliyse dinlemenin çekişindendir. Öğretmenin canlılığı ve ciddiyeti, çocuktandır.”
Bilgilenme ve bilgiden yararlanma çabası insanoğluna, müminlere yaraşır. Bilgi, anlayış ve güzel davranış şeklinde tarif edilebilen “hikmet”, nimet olarak el üstünde tutulmalıdır ve her bilgilenmenin ardından el kaldırılıp şükredilmelidir. Mevlânâ der ki: “Ey kul! Hakk’ın, sana ‘…Allah’ın rızkından yiyin.’ (Mülk, 67/15.) buyurmasından ekmeği anladın, hikmeti değil. Hakk’ın rızkı, mertebece hikmettir; o, sonuçta boğazına oturmaz.”
Konya’da Mevlânâ türbesi, bir günde on binlere varan ziyaretçi akınına uğruyor. Bazen bir günde 30 bine ulaşan bu ziyaretçi sayısı, insanların yakın ve barışık olduğu bir duygu hâlinden haber veriyor. Böyle mekânlarda dünyanın fâniliği gönüllerde hissediliyor, kişileri bir hiçlik hissiyatı sarıyor. Elbette bunun nedenleri vardır, düşünülmelidir.
Mevlânâ adı, öncelikle bir sevgi ve merhamet halesi doğuruyor bütün dünyada. Zira ümmetine şefkati ve sevgiyi öğreten Hz. Peygamber Efendimizin takipçilerindendi. Mevlânâ diyor ki: “Sevgi ve incelik, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet, hayvanlık vasfıdır.”
Hak ve hakikate susamış bireylere eserleriyle art arda cesaret ve ümit vermektedir:
“Ümitsizlik mahallesine gitme, ümitler vardır.
Karanlığa doğru gitme, güneşler vardır.”
Bu hususta kararlı ve ısrarlıdır:
“Ümitsizlikten sonra nice ümitler vardır;
karanlığın ardından nice güneşler vardır.”
Hakk’ın buyurduğu, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53.) ayetini, satır ve dizelerinde vurguyla tekrar edip etkileyici cümleler kurmuştur: “Allah, ümitsizliğin boynunu vurmuştur.”
İnsanoğlunun günlük yaşantısında kullandığı araçlar, zamanımızda hayret verici özellikler kazandı, mesafeler çok kısaldı ve iletişim imkânları sınır tanımıyor artık. Ancak insan her durumda eşiyle, arkadaşlarıyla, meslektaşlarıyla ve toplumuyla birlikte yaşamak durumundadır. İyi niyet, sevgi, dostluk, merhamet, cömertlik ve fedakârlık ile huzursuzluk, tereddüt, öfke, hiddet, cimrilik, acımasızlık gibi olumlu ve olumsuz özellikler ve davranış tercihleri ise insanlarda yerli yerinde duruyor. Hatta modern dünyada insanların olumsuz davranış biçimlerinin yükselişte olduğunu ispata çalışmak dahi mümkündür. Bu nedenle insanlığa iyiyi ve kötüyü, ikna edici şekilde anlatıp tekrar edenlerin sözleri hep kalıcı olacaktır.
Sadece bakış açısını değiştirmek bile insana büyük fırsatlar doğurmaktadır, doğuracaktır. Mevlânâ insana yol gösteriyor, hayallerimizi ve düşüncelerimizi güzelleştirmemizi öğütlüyor:
“İnsanın büyüklüğü hayalindendir, -ama- hayalleri güzel yüzlü olursa.
Hayalleri nahoşluk gösterirse mum gibi ateşle erir.
Allah, yılan ve akrep arasında seni hoş hayallerle tutarsa
Yılan ve akrep sana dost olur. Çünkü o hayalin, bakırı altın eden kimyadır.”
Fiziki şartlar ve imkânlar, güzel his ve bakışlarla daha bir yardımcı şekle bürünür insan için. Aynı şartlardaki kişilerin, algılama farklılığı şaşırtıcıdır gerçekten. Mevlânâ, aynı mekânı ve havayı paylaşan iki kişinin çok farklı hissiyatını anlatıyor şu dizelerde:
“Biri çimenlikte ve ırmak kıyısında biri de onun yanında azap içindedir.
O, ‘Bunun zevki nedendir?’ diye şaşkındır; bu, ‘Bu kimin hapsindedir?’ diye hayrette.
Dikkat et! Niçin susuzsun? Burada pınarlar var. Kendine gel! Niçin solgunsun? Burada yüz ilaç var.
Ey arkadaş! Haydi! Çimene gir. -O da-, ‘Ey can! Ben giremem.’ der.”
Her an yeni bir adım atmak, yeni bir menzile ulaşmak gerek. İnsan, güzel düşünceyle birlikte günlük faaliyetlerinde çaba ve gayret sahibi olmalıdır:
“Çirkin ve güzel suretine bakma; aşkına ve istediğine bak.
Ey şerefli kişi! Küçük veya zayıf olduğuna bakma; kendi gayretine bak.”
Güvenle ve samimiyetle harcanan emek ve çabanın ardından elde edilecek güzel sonuçlar kesindir, mutlaktır:
“Hakk’ın gölgesi kulun başı üzerindedir; sonunda arayan bulur.
Peygamber, ‘Bir kapıyı çalarsan, sonunda o kapıdan bir baş çıkar.’ dedi.
Birinin mahallesinin başında oturursan sonunda sen de onun yüzünü görürsün.
Bir kuyudan her gün toprak çıkarırsan sonunda temiz suya ulaşırsın.
Sen inanmasan da herkes bunu bilir: Ne ekersen bir gün onu biçersin.”
Unutulmamalıdır emek ve çaba, zevkle ve aşkla buluştukça ürün verecektir. İşlerimiz ve ibadetlerimiz, kulluktur:
“Kulluğun ürün vermesi için zevk gerekir; tohumun ağaç vermesi için öz gerekir.
Özsüz tane, nasıl fidan olur? Cansız suret, hayalden başka bir şey değildir.”
Aksi yönde düşünmek, iddiada bulunmak çok yanlıştır. Örnekleri zaten günlük hayatta var olagelmiştir. Mevlânâ’nın dizelerinde tereddüt etmeye yer yoktur:
“Sakın! Deme ki: ‘İşte filan, filan yıl ekin ekti, çekirge ekinini yedi.
Öyleyse niçin ekeyim? Çünkü burada korku var, ben bu buğdayı elimle niçin saçayım?’
Ekin ekmeyi bırakmayan, senin körlüğüne karşılık ambarını doldurur.”
Huzur ve güven bulmak için emin olmak ve hakikate yaslanmak gerekir. Bütün bu anlatımlarıyla Mevlânâ vakarlı bir duruşa işaret ediyor:
“Din zevki oluşan kişiye dünya balı tatlı gelir mi hiç?
Bir kadeh şarapla devrilen aklı ne yapacaksın?”
Mevlânâ, dinleyenlerini ve günümüzdeki okuyucularını derin bir bakış şekliyle buluşturuyor. Kendisinin inançlı, vefalı ve samimi olduğunu düşünen bir kişi, atların üzerinde yaldızlı miğferler ve altın kemerler takınmış güçlü ve heybetli askerleri görünce imrenir, Hakk’a serzenişte bulunur. Bu imrenmenin cevabını veriyor Mevlânâ, Mesnevi’sinde:
“Hak bel verdi ve bel kemerden daha iyidir; biri, bir taç verse de o baş verdi.”
Şiir yazıp övdüğü kişiden paralar ve hediyeler elde eden bir şair, methettiği belediye başkanı ölünce kendine gelir ve Hak’tan bağışlanma diler:
“O külah bağışladı, sense akıl dolu baş. O cübbe bağışladı, sense boy pos.
O bana altın verdi, sense altın sayan el. O bana binek hayvanı verdi; sense binici aklı.
Efendi bana mum verdi, sense aydın göz; efendi bana meze verdi, sense yemek yeme gücü.
O maaş verdi; sense ömür ve hayat. Onun vaadi altın, senin vaadin tertemizler.”
Mevlânâ, bu beyitlerle şairin sahsında bizlere, dünya nimetlerine imrenenlere işin hakikatini hatırlatıyor. Yönünü, tercihini belirlemek isteyenlere de bir duyurusu vardır: “Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı kalacaksın?”
Dünya için, yani yalnızca maddi değerler için harcanan emek ve zaman, kişinin kendisi ve çevresi için büyük bir yük teşkil etmektedir. Hatta bu yöndeki aşırı istekleri, kendisine ve çevresine büyük zararlar vermektedir, tedbirli olmak gerekir:
“Aynı şekilde dünyadaki her şehvet/aşırı istek; ister mal, ister makam ve ister ekmek,
Bunlardan her biri seni sarhoş eder; sen onu elde edemeyince seni mahmur eder.”
Bu yersiz istekler hususunda kendisini korumuş olduğunu düşünenlere bir sorgulama yolu göstermektedir Mevlânâ:
“Bu üzüntü mahmurluğu, o elde edemediğinle sarhoş olduğunun delilidir.
Bundan ancak zaruret ölçüsünce al ki sana galip ve emredici olmasın.”
Çaba, gayret ve zevk, insana layık anlayış ve davranışlar için harcanmalıdır. Türkçemizde enaniyet diye de anılan benlik duygusunu yıkıp aşmak ciddi ve güç bir iştir. Ancak bilgili ve kararlı insan için mümkündür bu:
“Ey dostlar! Sureti aşarsanız, cennet vardır ve gül bahçesi içinde gül bahçesi.
Kendi suretini yıkıp yakınca bütün sureti de kırmayı öğrenirsin.
Ondan sonra her sureti kırarsın; Haydar gibi Hayber’in kapısını koparırsın.”
Özgürlük, öncelikle ruhen yaşanması mümkün olan bir hâldir. Anlayışlı zihinler ve diri gönüller için söz konusudur hür kişilik:
“Bir alçak kişi bir gün bir dervişe, ‘Burada seni kimse bilmez.’ dedi.
Dedi: ‘Halk beni bilmiyorsa da ben kendimi, kim olduğumu iyi biliyorum.’
Dert ve yara aksine olsaydı; o beni görseydi, ben kendimi görmeseydim, eyvahlar!”
Tekrar edilmelidir; hep samimi istek, hep arayış ve hep ümitvar olmalıdır insanlık için, müminler için. Samimiyetle hareket edenler, kimi zaman yanlışa düşse de Yaratıcı hep ona yardımcı olacaktır, Hak ve hakikat yolundaki telaşı onu kazananlardan yapacaktır.
“İster ağır ister acele olsun arayan bulur.
Sen sürekli olarak her iki elini isteğe uzat; zira yolda istek, iyi rehberdir.
Topal, çolak, uykulu hâlde ve edepsizce de olsa ona doğru sürün ve onu iste.
Bazen konuşarak, bazen susarak ve bazen her yönde padişahın kokusunu koklayadur.
O, Yakup oğullarına dedi: ‘Yusuf’u haddinden çok arayın.
Her duygunuzu bu aramada ciddiyetle hazır şekilde her tarafa koşturun.’
-Hak- Allah’ın lütfundan, ‘Ümitsiz olmayın.’ (Yusuf, 12/87.) dedi. Oğlunu yitirmiş gibi o tarafa bu tarafa koşun.”
Bir babanın kayıp oğlunu arayışındaki samimi telaşını, (Hakk’ın selamı üzerlerine olsun) Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin kıssasıyla buluşturup bizlere örnek gösteren Hz. Mevlânâ, hâlâ cesaret ve ümit vermeye devam ediyor.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Yeryüzünde ad bırakan şahsiyetler, sözleri ve örnek davranışlarıyla konuşmaya ve yol göstermeye devam ediyorlar. Eserlerini okuyanlar, yaşadıkları mekânları gezenler ve kabirlerini ziyaret edenler, kendi duygu ve düşünce dünyalarında farklı bir mekânda onlarla sohbete başlıyorlar. Duyarlı kişiler için, fırsatlar hep vardır. Mevlânâ diyor ki: “Açıklamaya layık olan kişiye taş ve kerpiç konuşur, etkili bir şekilde açıklar.”
Okuyucunun, dinleyicinin ve öğrencinin yani herkesin duyarlılığı, faaliyetin gerçek öznesidir. Bu yıl 750. vuslat yıldönümünde andığımız Mevlânâ, asırlar öncesinden etkili bir şekilde dikkat çekiyor konuya: “Dinleyici susuz ve istekli olursa öğüt veren ölü de olsa söyleyici olur. Dinleyici canlı ve diri olursa dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur.”
Mevlânâ’nın dayanağı, Hz. Peygamber Efendimizdir: “Yüce Allah öğüt verenlerin diline, dinleyicilerin gayretince hikmet verir.” Mesnevi’sinde başlık yaptığı bu hadis-i şeriften sonra onun ilk mısraları şöyledir: “Bir kimse tatlı dilliyse dinlemenin çekişindendir. Öğretmenin canlılığı ve ciddiyeti, çocuktandır.”
Bilgilenme ve bilgiden yararlanma çabası insanoğluna, müminlere yaraşır. Bilgi, anlayış ve güzel davranış şeklinde tarif edilebilen “hikmet”, nimet olarak el üstünde tutulmalıdır ve her bilgilenmenin ardından el kaldırılıp şükredilmelidir. Mevlânâ der ki: “Ey kul! Hakk’ın, sana ‘…Allah’ın rızkından yiyin.’ (Mülk, 67/15.) buyurmasından ekmeği anladın, hikmeti değil. Hakk’ın rızkı, mertebece hikmettir; o, sonuçta boğazına oturmaz.”
Konya’da Mevlânâ türbesi, bir günde on binlere varan ziyaretçi akınına uğruyor. Bazen bir günde 30 bine ulaşan bu ziyaretçi sayısı, insanların yakın ve barışık olduğu bir duygu hâlinden haber veriyor. Böyle mekânlarda dünyanın fâniliği gönüllerde hissediliyor, kişileri bir hiçlik hissiyatı sarıyor. Elbette bunun nedenleri vardır, düşünülmelidir.
Mevlânâ adı, öncelikle bir sevgi ve merhamet halesi doğuruyor bütün dünyada. Zira ümmetine şefkati ve sevgiyi öğreten Hz. Peygamber Efendimizin takipçilerindendi. Mevlânâ diyor ki: “Sevgi ve incelik, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet, hayvanlık vasfıdır.”
Hak ve hakikate susamış bireylere eserleriyle art arda cesaret ve ümit vermektedir:
“Ümitsizlik mahallesine gitme, ümitler vardır.
Karanlığa doğru gitme, güneşler vardır.”
Bu hususta kararlı ve ısrarlıdır:
“Ümitsizlikten sonra nice ümitler vardır;
karanlığın ardından nice güneşler vardır.”
Hakk’ın buyurduğu, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53.) ayetini, satır ve dizelerinde vurguyla tekrar edip etkileyici cümleler kurmuştur: “Allah, ümitsizliğin boynunu vurmuştur.”
İnsanoğlunun günlük yaşantısında kullandığı araçlar, zamanımızda hayret verici özellikler kazandı, mesafeler çok kısaldı ve iletişim imkânları sınır tanımıyor artık. Ancak insan her durumda eşiyle, arkadaşlarıyla, meslektaşlarıyla ve toplumuyla birlikte yaşamak durumundadır. İyi niyet, sevgi, dostluk, merhamet, cömertlik ve fedakârlık ile huzursuzluk, tereddüt, öfke, hiddet, cimrilik, acımasızlık gibi olumlu ve olumsuz özellikler ve davranış tercihleri ise insanlarda yerli yerinde duruyor. Hatta modern dünyada insanların olumsuz davranış biçimlerinin yükselişte olduğunu ispata çalışmak dahi mümkündür. Bu nedenle insanlığa iyiyi ve kötüyü, ikna edici şekilde anlatıp tekrar edenlerin sözleri hep kalıcı olacaktır.
Sadece bakış açısını değiştirmek bile insana büyük fırsatlar doğurmaktadır, doğuracaktır. Mevlânâ insana yol gösteriyor, hayallerimizi ve düşüncelerimizi güzelleştirmemizi öğütlüyor:
“İnsanın büyüklüğü hayalindendir, -ama- hayalleri güzel yüzlü olursa.
Hayalleri nahoşluk gösterirse mum gibi ateşle erir.
Allah, yılan ve akrep arasında seni hoş hayallerle tutarsa
Yılan ve akrep sana dost olur. Çünkü o hayalin, bakırı altın eden kimyadır.”
Fiziki şartlar ve imkânlar, güzel his ve bakışlarla daha bir yardımcı şekle bürünür insan için. Aynı şartlardaki kişilerin, algılama farklılığı şaşırtıcıdır gerçekten. Mevlânâ, aynı mekânı ve havayı paylaşan iki kişinin çok farklı hissiyatını anlatıyor şu dizelerde:
“Biri çimenlikte ve ırmak kıyısında biri de onun yanında azap içindedir.
O, ‘Bunun zevki nedendir?’ diye şaşkındır; bu, ‘Bu kimin hapsindedir?’ diye hayrette.
Dikkat et! Niçin susuzsun? Burada pınarlar var. Kendine gel! Niçin solgunsun? Burada yüz ilaç var.
Ey arkadaş! Haydi! Çimene gir. -O da-, ‘Ey can! Ben giremem.’ der.”
Her an yeni bir adım atmak, yeni bir menzile ulaşmak gerek. İnsan, güzel düşünceyle birlikte günlük faaliyetlerinde çaba ve gayret sahibi olmalıdır:
“Çirkin ve güzel suretine bakma; aşkına ve istediğine bak.
Ey şerefli kişi! Küçük veya zayıf olduğuna bakma; kendi gayretine bak.”
Güvenle ve samimiyetle harcanan emek ve çabanın ardından elde edilecek güzel sonuçlar kesindir, mutlaktır:
“Hakk’ın gölgesi kulun başı üzerindedir; sonunda arayan bulur.
Peygamber, ‘Bir kapıyı çalarsan, sonunda o kapıdan bir baş çıkar.’ dedi.
Birinin mahallesinin başında oturursan sonunda sen de onun yüzünü görürsün.
Bir kuyudan her gün toprak çıkarırsan sonunda temiz suya ulaşırsın.
Sen inanmasan da herkes bunu bilir: Ne ekersen bir gün onu biçersin.”
Unutulmamalıdır emek ve çaba, zevkle ve aşkla buluştukça ürün verecektir. İşlerimiz ve ibadetlerimiz, kulluktur:
“Kulluğun ürün vermesi için zevk gerekir; tohumun ağaç vermesi için öz gerekir.
Özsüz tane, nasıl fidan olur? Cansız suret, hayalden başka bir şey değildir.”
Aksi yönde düşünmek, iddiada bulunmak çok yanlıştır. Örnekleri zaten günlük hayatta var olagelmiştir. Mevlânâ’nın dizelerinde tereddüt etmeye yer yoktur:
“Sakın! Deme ki: ‘İşte filan, filan yıl ekin ekti, çekirge ekinini yedi.
Öyleyse niçin ekeyim? Çünkü burada korku var, ben bu buğdayı elimle niçin saçayım?’
Ekin ekmeyi bırakmayan, senin körlüğüne karşılık ambarını doldurur.”
Huzur ve güven bulmak için emin olmak ve hakikate yaslanmak gerekir. Bütün bu anlatımlarıyla Mevlânâ vakarlı bir duruşa işaret ediyor:
“Din zevki oluşan kişiye dünya balı tatlı gelir mi hiç?
Bir kadeh şarapla devrilen aklı ne yapacaksın?”
Mevlânâ, dinleyenlerini ve günümüzdeki okuyucularını derin bir bakış şekliyle buluşturuyor. Kendisinin inançlı, vefalı ve samimi olduğunu düşünen bir kişi, atların üzerinde yaldızlı miğferler ve altın kemerler takınmış güçlü ve heybetli askerleri görünce imrenir, Hakk’a serzenişte bulunur. Bu imrenmenin cevabını veriyor Mevlânâ, Mesnevi’sinde:
“Hak bel verdi ve bel kemerden daha iyidir; biri, bir taç verse de o baş verdi.”
Şiir yazıp övdüğü kişiden paralar ve hediyeler elde eden bir şair, methettiği belediye başkanı ölünce kendine gelir ve Hak’tan bağışlanma diler:
“O külah bağışladı, sense akıl dolu baş. O cübbe bağışladı, sense boy pos.
O bana altın verdi, sense altın sayan el. O bana binek hayvanı verdi; sense binici aklı.
Efendi bana mum verdi, sense aydın göz; efendi bana meze verdi, sense yemek yeme gücü.
O maaş verdi; sense ömür ve hayat. Onun vaadi altın, senin vaadin tertemizler.”
Mevlânâ, bu beyitlerle şairin sahsında bizlere, dünya nimetlerine imrenenlere işin hakikatini hatırlatıyor. Yönünü, tercihini belirlemek isteyenlere de bir duyurusu vardır: “Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı kalacaksın?”
Dünya için, yani yalnızca maddi değerler için harcanan emek ve zaman, kişinin kendisi ve çevresi için büyük bir yük teşkil etmektedir. Hatta bu yöndeki aşırı istekleri, kendisine ve çevresine büyük zararlar vermektedir, tedbirli olmak gerekir:
“Aynı şekilde dünyadaki her şehvet/aşırı istek; ister mal, ister makam ve ister ekmek,
Bunlardan her biri seni sarhoş eder; sen onu elde edemeyince seni mahmur eder.”
Bu yersiz istekler hususunda kendisini korumuş olduğunu düşünenlere bir sorgulama yolu göstermektedir Mevlânâ:
“Bu üzüntü mahmurluğu, o elde edemediğinle sarhoş olduğunun delilidir.
Bundan ancak zaruret ölçüsünce al ki sana galip ve emredici olmasın.”
Çaba, gayret ve zevk, insana layık anlayış ve davranışlar için harcanmalıdır. Türkçemizde enaniyet diye de anılan benlik duygusunu yıkıp aşmak ciddi ve güç bir iştir. Ancak bilgili ve kararlı insan için mümkündür bu:
“Ey dostlar! Sureti aşarsanız, cennet vardır ve gül bahçesi içinde gül bahçesi.
Kendi suretini yıkıp yakınca bütün sureti de kırmayı öğrenirsin.
Ondan sonra her sureti kırarsın; Haydar gibi Hayber’in kapısını koparırsın.”
Özgürlük, öncelikle ruhen yaşanması mümkün olan bir hâldir. Anlayışlı zihinler ve diri gönüller için söz konusudur hür kişilik:
“Bir alçak kişi bir gün bir dervişe, ‘Burada seni kimse bilmez.’ dedi.
Dedi: ‘Halk beni bilmiyorsa da ben kendimi, kim olduğumu iyi biliyorum.’
Dert ve yara aksine olsaydı; o beni görseydi, ben kendimi görmeseydim, eyvahlar!”
Tekrar edilmelidir; hep samimi istek, hep arayış ve hep ümitvar olmalıdır insanlık için, müminler için. Samimiyetle hareket edenler, kimi zaman yanlışa düşse de Yaratıcı hep ona yardımcı olacaktır, Hak ve hakikat yolundaki telaşı onu kazananlardan yapacaktır.
“İster ağır ister acele olsun arayan bulur.
Sen sürekli olarak her iki elini isteğe uzat; zira yolda istek, iyi rehberdir.
Topal, çolak, uykulu hâlde ve edepsizce de olsa ona doğru sürün ve onu iste.
Bazen konuşarak, bazen susarak ve bazen her yönde padişahın kokusunu koklayadur.
O, Yakup oğullarına dedi: ‘Yusuf’u haddinden çok arayın.
Her duygunuzu bu aramada ciddiyetle hazır şekilde her tarafa koşturun.’
-Hak- Allah’ın lütfundan, ‘Ümitsiz olmayın.’ (Yusuf, 12/87.) dedi. Oğlunu yitirmiş gibi o tarafa bu tarafa koşun.”
Bir babanın kayıp oğlunu arayışındaki samimi telaşını, (Hakk’ın selamı üzerlerine olsun) Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin kıssasıyla buluşturup bizlere örnek gösteren Hz. Mevlânâ, hâlâ cesaret ve ümit vermeye devam ediyor.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ: HAYATI, ESERLERİ VE GÖRÜŞLERİ
Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Soyu Hz. Ebu Bekir’e dayanır. Adı Muhammed, lakabı Celâleddîn’dir. “Efendimiz” anlamına gelen “Mevlânâ” ünvanı, onu yüceltmek maksadıyla söylenmiş, hayatının çoğunu Anadolu’da geçirdiği için “Rûmî” nisbesiyle tanınmıştır. Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Horasan’ın Belh şehrine yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu. Hem tanınmış bir sufi hem de âlimlerin önde gelenlerindendi.
Mevlânâ henüz beş yaşında iken ailesi bazı sebeplerden dolayı Horasan’dan göç etme kararı aldı ve Hicaz’a doğru yola çıktılar. Yol üzerinde bulunan Nişabur şehrine uğradıklarında kendilerini ünlü sufi şair Feridüddin Attar ziyaret etmiş ve o sırada tasavvufi mesnevisi Esrarname’yi Mevlânâ’ya hediye etmiştir. Bu görüşmede Attar’ın Mevlânâ’nın babasına, “Bu senin oğlun çok zaman geçmeyecek ki âlemde yüreği yanıkların yüreğine ateşler salacaktır.” dediği nakledilir. Bağdat’a vardıklarında kendilerini meşhur mutasavvıf Şihabüddin Sühreverdi karşılamıştır. Hicaz’dan dönüşte ise Şam’a uğramışlar, oradan Anadolu’nun Malatya, Sivas, Erzincan, Larende (Karaman) gibi şehirlerinde değişik sürelerde kaldıktan sonra Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya gelip yerleştiler.
Larende’de bulundukları sırada Mevlânâ, Semerkandlı âlim Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlendi ve bu evlilikten oğulları Sultan Veled ile Alâeddin dünyaya geldi. Ancak Gevher Hatun genç yaşta vefat edince Mevlânâ bu defa Konyalı İzzeddin Ali’nin kızı Kira (Kerrâ, Gerâ) Hatun’la evlendi. Dul olan ve Şemseddin Yahya adında bir de çocuğu olan bu hanımdan Mevlânâ’nın Emir Muzafferüddin Âlim Çelebi ve Melike Hatun olmak üzere bir oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Öte yandan Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun, Larende’de iken vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Babası ise Konya’ya yerleştikten iki sene sonra 1231 tarihinde vefat etti.
Mevlânâ ilk dinî ve tasavvufi eğitimini babasından almıştı. Babası vefat ettiğinde yirmi dört yaşında bir genç olarak babasının yerine geçti ve halka dinî fetvalar vermeye başladı. Ancak tasavvuf eğitimini henüz tamamlamamıştı. Bir yıl sonra babasının müritlerinden olan ve Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesi ile meşgul olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi ve ona babasının hem dinî hem de tasavvufi ilimlerde kâmil bir şeyh olduğunu, kendisinin de dinî ilimlerinde elde ettiği üstün dereceyi tasavvuf ilimlerinde de kazanması gerektiğini söyledi. Bu tavsiye üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’e mürit oldu ve dokuz yıl ondan tasavvuf eğitimi aldı.
Öte yandan Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelişinden bir sene sonra Mevlânâ’yı dinî ilimlerde daha da ilerlemesi için Halep’e ve Şam’a gönderdi. Halep’te Hallâviyye medresesinde ünlü âlim Kemaleddin İbnü’l-Adîm’den dersler aldı. Aynı zamanda şehrin yöneticisi de olan İbnü’l-Adîm’in Mevlânâ ile özellikle ilgilendiği ve gördüğü üstün kabiliyet sebebiyle ona medrese programı dışında da hususi dersler verdiği belirtilmektedir. Daha sonra Şam’a giden Mevlânâ burada da Mukaddemiyye Medresesinde eğitim gördü. Onun Şam’da dört ya da yedi yıl kaldığına dair farklı rivayetler vardır. Sonunda Arap dili ve edebiyatı, lügat, fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimler başta olmak üzere bütün akli ve naklî ilimlerden icazet almıştır. Ayrıca onun Şam’da Muhyiddin İbn Arabi, Sa’deddin-i Hammûye, Osman er-Rûmî, Evhadüddin-i Kirmani, Sadreddin-i Konevi gibi ileri gelen âlim şeyhlerle uzun müddet sohbet ettiği de belirtilmektedir.
Mevlânâ, Şam’dan döndükten sonra Seyyid Burhaneddin onu, “Ledün ilminden inciler saçması için” halvete girmesi gerektiğini belirtip hazırladığı bir hücreye koydu ve Mevlânâ’ya peş peşe kırkar günlük üç “erbain” çıkarttırdı. Oğlu Sultan Veled’in ifade ettiğine göre Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in ardından yalnız başına halvet ve riyazet hayatını sürdürmüştür. Bu arada irşad faaliyetlerinden geri durmamış; halka vaaz, medresede öğrencilere ders ve müritlerine sohbetler etmeye devam etmişti.
Seyyid Burhaneddin’in 1241 yılında gerçekleşen vefatından beş yıl sonra Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrizi (Şemseddin Tebrizi) ile karşılaştı. Bu karşılaşmanın Mevlânâ’nın hayatında çok önemli değişikliğe sebep olduğu hususunda kaynaklar ittifak etmekle birlikte ilk karşılaştıkları sırada Mevlânâ’yı derinden etkileyen olayın ve Şems ile aralarında geçen konuşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Şems, Mevlânâ ile karşılaştığında ona şöyle bir soru sordu: “Mücahede, riyazet, ilim tahsili ve tekrarından maksat nedir?” Mevlânâ buna, “Sünnet ve şeriat edeplerini bilmektir.” diye cevap verince Şems, “Bunların hepsi zahire müteallıktır.” demiş, Mevlânâ’nın, “Bunun üstünde daha ne vardır?” şeklindeki mukabelesine de “İlim odur ki insanı maluma ulaştırır.” diyerek Senai’nin, “Cehalet, seni senden almayan bir ilimden daha kıymetlidir.” anlamına gelen beytini okumuştur. Mevlânâ bundan çok etkilendi ve bu olaydan sonra sürekli Şems ile birlikte zaman geçirmeye başladı. Oğlu Sultan Veled, Mevlânâ’nın Şems’le olan ilişkisini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Musa ile Hızır ilişkisine benzetmekte, Şems’in yüzünü gördüğünde sırların ona gün gibi aşikâr olduğunu belirtmektedir.
Mevlânâ’nın müritleri çoğunlukla halk tabakasındandı; her sanat ve meslekten insan onun sema meclislerine katılıyordu. Bununla birlikte onun dönemin yöneticileriyle de yakın ilişkisi vardı. Ancak o, bu ilişkiyi genellikle nasihat çerçevesinde sürdürüyor, yöneticilerin aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasi mücadelelerin içine girmemeye özen gösteriyordu. Selçuklu devlet adamlarından II. İzzeddin Kaykavus, Celâleddîn Karatay, Konyalı Kadı İzzeddin, Emir Bedreddin Gevhertaş, IV. Rukneddin Kılıcarslan, Muinüddin Pervane, Mecdüddin Atabek, Eminüddin Mikâil, Taceddin Mu’tez, Sahip Fahreddin, Alemüddin Kayser, Celâleddîn Müstevfi, Atabek Arslandoğmuş, Kırşehir hâkimi Cacaoğlu Nureddin, doktoru reîsületibbâ Ekmeleddin en-Nahcuvani, Mevlânâ’ya büyük saygısı ve bağlılığı olan kimselerdi. Muinüddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun ve IV. Rukneddin Kılıcarslan’ın eşi Gömeç (Gumaç) Hatun da onun müritleri arasında bulunuyordu.
Mevlânâ’nın ünlü mutasavvıf Fahreddin-i Iraki ile yakın dostluğu vardı. Iraki, Konya’da Sadreddin Konevi’nin derslerine katıldığı sırada Mevlânâ’nın da sema törenlerine katılmaktaydı. Başlangıçta semaya muhalif bulunan Sadreddin Konevi’nin daha sonra bu tavrından vazgeçtiği ve Mevlânâ ile dost olduğu görülmektedir. Mevlânâ ile görüşüp sohbet edenler arasında Kübreviyye’nin kurucusu Necmüddin Kübra’nın halifesi Necmüddin Daye, Haydariyye’nin kurucusu Kutbüddin Haydar’ın halifesi Hacı Mübarek Haydar, ünlü şair Sadi Şirazi, meşhur âlimlerden Kutbüddin-i Şirazi, Hümamüddin Tebrizi ve Hoca Reşidüddin de vardır.
Mevlânâ 17 Aralık 1273 tarihinde 67 yaşında iken vefat etti. Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini tembih etmesi ve öldüğü günü Allah’a kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle vefat gününe düğün gecesi anlamında “şeb-i arûs” denmiş ve yıldönümleri bu adla anılagelmiştir. Cenaze namazını Sadreddin Konevi’nin kıldırmasını vasiyet etmişti; ancak Konevi, namazı kıldırmak için tabutun önüne geldiği sırada hıçkırıklarla ağlayarak kendinden geçtiği için namazı Kadı Siraceddin tarafından kıldırıldı.
Düşüncesi
Mevlânâ, kâmil manada âlim, mutasavvıf ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Öte yandan onun şahsında Kübreviyye tarikatından gelen Sünni esaslara dayalı tasavvuf anlayışıyla, Ahmed Gazali’den itibaren Senai ve Attar gibi mutasavvıflarla sürdürülen aşk ve vecdin öne çıktığı tasavvuf anlayışı birleşmiştir. Zühd ve takvayı esas alan tasavvuf anlayışının yanı sıra tevarüs ettiği bu aşk ve vecd neşvesinin Şems-i Tebrizi ile en yüksek seviyesine ulaştığı anlaşılmaktadır.
Mevlânâ’daki dinî tasavvufi düşüncenin kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” diyerek bunu dile getirir. Farklı inançlara karşı geniş hoşgörüsü ve “Gel gel ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest olsan da gel...” çağrısı sebebiyle onu dinler üstü bir hümanist saymak gerçeğin ifadesi değildir. Aksine o, “Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum hâlde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” demekle bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini dile getirmiştir.
Mevlânâ’ya göre kul benliğinden sıyrılmakla gerçek manada irade hürriyetine de kavuşmaktadır. Çünkü ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi, tıpkı varlığı gibi Allah’ta erimiştir. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır. Bu mertebede kul cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ona göre ferdiyetinden kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır. Bu noktada o Cebriyye’yi de Mutezile’yi de tenkit ederek ehl-i sünnet görüşünü savunur.
Mevlânâ, yalnız akla önem verdikleri için filozofları noksan görür; kıyas ve istidlâlin insanı hatalara düşüreceğini belirtir. Ona göre, dünyevi işlerde yararlı olan akıl, mahiyeti icabı ilahi hakikatlere ulaşmada ve Hakk’a vuslatta ayak bağı olabilir. Manevi yolculuk için ilahi aşk gereklidir. Aklın yetersiz olduğu alanlardan birisi de aşk ve ahvalidir. Kur’an’da, “Allah onları sever onlar da Allah’ı sever.” (Maide, 5/54.) buyrulmuştur. Dolayısıyla aşkın kaynağı ilahidir.
İnsanın yaratılışıyla ilgili yaptığı açıklamalarından dolayı Mevlânâ’yı evrimci, Darvin nazariyesinin ilk habercisi ve tenasühü savunan bir kimse olarak takdim edenler olmuştur. Onun insanla ilgili, “O göklerden unsurlara, unsurlardan cansızlara, nebatlara ve canlılara geçmiş, nihayet baba ve anası onun dağılmış olan maddesini mevalid âleminden toplamıştır. İnsan mevalid âleminden önce unsurlarda, unsurlardan önce göklerde, göklerden önce de Allah sıfatındaydı. Sıfat ise zatın aynıdır. İnsan suretine gelip bu âlemde olgunluğa erişenler, bu suretten çıkınca suretsizlik âlemine varacaklar, mutlak varlığa kavuşacaklardır.” şeklindeki açıklamaları ve yine, “Cansızdım, bu suretten ölüp kurtuldum, yetişip gelişen bir varlık hâline geldim, nebat oldum. Nebattan öldüm hayvan suretinde görüldüm. Hayvanlıktan da öldüm insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan ne diye korkayım? Bir hamle daha edeyim de insanken öleyim melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.” şeklindeki ifadeleri evrimi değil, “devir” anlayışını yansıtmaktadır. Bu anlayış tamamen biyolojik evrimleşmeyle ilgili olup insanın yapısındaki iki alandan biri olan toprak alan için geçerlidir. Bu evrimleşme cemad, bitki ve hayvan sürecinde biyolojik olmakla birlikte insan-Allah arası süreçte meleklerden geçip Yaratıcı’ya varan bir devredir. Ölümle birlikte beden yine toprağa karışacak ruh ise mutlak varlığa kavuşacaktır. Dolayısıyla bunun evrim teorisiyle ve tenasühle alakası bulunmamaktadır.
Eserleri
Mevlânâ’nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar bulunmakla birlikte eserleri Farsçadır. Eserlerinden ikisi manzum, diğerleri mensurdur.
1. Dîvân-ı Kebîr (Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî): Mevlânâ’nın gazel ve rubailerinden meydana gelen bu eser, çok geniş bir hacme sahip olduğundan Dîvân-ı Kebîr adıyla, gazellerde genellikle Şems, Şems-i Tebrizi mahlasları kullanıldığından Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla da anılmaktadır. Şiirlerin çoğu Mevlânâ’nın Şems ile buluşmasından sonraki devreye aittir.
2. Mesnevi: Mesnevi tarzında yazıldığı için bu adla anılan eser tasavvufi düşüncenin bütün konularını içermekte ve İslam kültürünün en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Müellif, eserini Kur’an-ı Kerim’in bâtın manalarını keşfeden remiz ve işaretleri tevil ve tahkik eden bir kitap olarak tanımlamış ve seyrusülûkta bulunanlar için irşad niteliği taşıdığını belirtmiştir.
3. Fîhi mâ Fîh: Mevlânâ’nın sağlığında oğlu Sultan Veled veya bir başka müridi tarafından kaydedilen sohbetlerinin vefatından sonra derlenmesinden meydana gelmiştir.
4. Mecâlis-i Seb‘a: Mevlânâ’nın cami vaazları ve sohbetlerinde yaptığı konuşmaların derlendiği bir eserdir.
5. Mektubat: Mevlânâ’nın değişik sebeplerle muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Aralarında yakınlarına, çocuklarına ve müritlerine gönderilenler bulunmakla birlikte mektupların çoğu, yöneticilere ihtiyaç sahiplerinin taleplerini bildirmek maksadıyla yazılmıştır.
Mevlânâ’ya nispet edilen küçük ve büyük olmak üzere iki de “evrâd” bulunmaktadır. Bazı dua ve sürelerin belli tertip üzere bir araya getirilmesinden oluşan bu evrâdlar Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sağîr-i Hazreti Mevlânâ adıyla bilinmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Reşat ÖNGÖREN
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Soyu Hz. Ebu Bekir’e dayanır. Adı Muhammed, lakabı Celâleddîn’dir. “Efendimiz” anlamına gelen “Mevlânâ” ünvanı, onu yüceltmek maksadıyla söylenmiş, hayatının çoğunu Anadolu’da geçirdiği için “Rûmî” nisbesiyle tanınmıştır. Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Horasan’ın Belh şehrine yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu. Hem tanınmış bir sufi hem de âlimlerin önde gelenlerindendi.
Mevlânâ henüz beş yaşında iken ailesi bazı sebeplerden dolayı Horasan’dan göç etme kararı aldı ve Hicaz’a doğru yola çıktılar. Yol üzerinde bulunan Nişabur şehrine uğradıklarında kendilerini ünlü sufi şair Feridüddin Attar ziyaret etmiş ve o sırada tasavvufi mesnevisi Esrarname’yi Mevlânâ’ya hediye etmiştir. Bu görüşmede Attar’ın Mevlânâ’nın babasına, “Bu senin oğlun çok zaman geçmeyecek ki âlemde yüreği yanıkların yüreğine ateşler salacaktır.” dediği nakledilir. Bağdat’a vardıklarında kendilerini meşhur mutasavvıf Şihabüddin Sühreverdi karşılamıştır. Hicaz’dan dönüşte ise Şam’a uğramışlar, oradan Anadolu’nun Malatya, Sivas, Erzincan, Larende (Karaman) gibi şehirlerinde değişik sürelerde kaldıktan sonra Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya gelip yerleştiler.
Larende’de bulundukları sırada Mevlânâ, Semerkandlı âlim Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlendi ve bu evlilikten oğulları Sultan Veled ile Alâeddin dünyaya geldi. Ancak Gevher Hatun genç yaşta vefat edince Mevlânâ bu defa Konyalı İzzeddin Ali’nin kızı Kira (Kerrâ, Gerâ) Hatun’la evlendi. Dul olan ve Şemseddin Yahya adında bir de çocuğu olan bu hanımdan Mevlânâ’nın Emir Muzafferüddin Âlim Çelebi ve Melike Hatun olmak üzere bir oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Öte yandan Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun, Larende’de iken vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Babası ise Konya’ya yerleştikten iki sene sonra 1231 tarihinde vefat etti.
Mevlânâ ilk dinî ve tasavvufi eğitimini babasından almıştı. Babası vefat ettiğinde yirmi dört yaşında bir genç olarak babasının yerine geçti ve halka dinî fetvalar vermeye başladı. Ancak tasavvuf eğitimini henüz tamamlamamıştı. Bir yıl sonra babasının müritlerinden olan ve Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesi ile meşgul olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi ve ona babasının hem dinî hem de tasavvufi ilimlerde kâmil bir şeyh olduğunu, kendisinin de dinî ilimlerinde elde ettiği üstün dereceyi tasavvuf ilimlerinde de kazanması gerektiğini söyledi. Bu tavsiye üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’e mürit oldu ve dokuz yıl ondan tasavvuf eğitimi aldı.
Öte yandan Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelişinden bir sene sonra Mevlânâ’yı dinî ilimlerde daha da ilerlemesi için Halep’e ve Şam’a gönderdi. Halep’te Hallâviyye medresesinde ünlü âlim Kemaleddin İbnü’l-Adîm’den dersler aldı. Aynı zamanda şehrin yöneticisi de olan İbnü’l-Adîm’in Mevlânâ ile özellikle ilgilendiği ve gördüğü üstün kabiliyet sebebiyle ona medrese programı dışında da hususi dersler verdiği belirtilmektedir. Daha sonra Şam’a giden Mevlânâ burada da Mukaddemiyye Medresesinde eğitim gördü. Onun Şam’da dört ya da yedi yıl kaldığına dair farklı rivayetler vardır. Sonunda Arap dili ve edebiyatı, lügat, fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimler başta olmak üzere bütün akli ve naklî ilimlerden icazet almıştır. Ayrıca onun Şam’da Muhyiddin İbn Arabi, Sa’deddin-i Hammûye, Osman er-Rûmî, Evhadüddin-i Kirmani, Sadreddin-i Konevi gibi ileri gelen âlim şeyhlerle uzun müddet sohbet ettiği de belirtilmektedir.
Mevlânâ, Şam’dan döndükten sonra Seyyid Burhaneddin onu, “Ledün ilminden inciler saçması için” halvete girmesi gerektiğini belirtip hazırladığı bir hücreye koydu ve Mevlânâ’ya peş peşe kırkar günlük üç “erbain” çıkarttırdı. Oğlu Sultan Veled’in ifade ettiğine göre Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in ardından yalnız başına halvet ve riyazet hayatını sürdürmüştür. Bu arada irşad faaliyetlerinden geri durmamış; halka vaaz, medresede öğrencilere ders ve müritlerine sohbetler etmeye devam etmişti.
Seyyid Burhaneddin’in 1241 yılında gerçekleşen vefatından beş yıl sonra Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrizi (Şemseddin Tebrizi) ile karşılaştı. Bu karşılaşmanın Mevlânâ’nın hayatında çok önemli değişikliğe sebep olduğu hususunda kaynaklar ittifak etmekle birlikte ilk karşılaştıkları sırada Mevlânâ’yı derinden etkileyen olayın ve Şems ile aralarında geçen konuşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Şems, Mevlânâ ile karşılaştığında ona şöyle bir soru sordu: “Mücahede, riyazet, ilim tahsili ve tekrarından maksat nedir?” Mevlânâ buna, “Sünnet ve şeriat edeplerini bilmektir.” diye cevap verince Şems, “Bunların hepsi zahire müteallıktır.” demiş, Mevlânâ’nın, “Bunun üstünde daha ne vardır?” şeklindeki mukabelesine de “İlim odur ki insanı maluma ulaştırır.” diyerek Senai’nin, “Cehalet, seni senden almayan bir ilimden daha kıymetlidir.” anlamına gelen beytini okumuştur. Mevlânâ bundan çok etkilendi ve bu olaydan sonra sürekli Şems ile birlikte zaman geçirmeye başladı. Oğlu Sultan Veled, Mevlânâ’nın Şems’le olan ilişkisini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Musa ile Hızır ilişkisine benzetmekte, Şems’in yüzünü gördüğünde sırların ona gün gibi aşikâr olduğunu belirtmektedir.
Mevlânâ’nın müritleri çoğunlukla halk tabakasındandı; her sanat ve meslekten insan onun sema meclislerine katılıyordu. Bununla birlikte onun dönemin yöneticileriyle de yakın ilişkisi vardı. Ancak o, bu ilişkiyi genellikle nasihat çerçevesinde sürdürüyor, yöneticilerin aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasi mücadelelerin içine girmemeye özen gösteriyordu. Selçuklu devlet adamlarından II. İzzeddin Kaykavus, Celâleddîn Karatay, Konyalı Kadı İzzeddin, Emir Bedreddin Gevhertaş, IV. Rukneddin Kılıcarslan, Muinüddin Pervane, Mecdüddin Atabek, Eminüddin Mikâil, Taceddin Mu’tez, Sahip Fahreddin, Alemüddin Kayser, Celâleddîn Müstevfi, Atabek Arslandoğmuş, Kırşehir hâkimi Cacaoğlu Nureddin, doktoru reîsületibbâ Ekmeleddin en-Nahcuvani, Mevlânâ’ya büyük saygısı ve bağlılığı olan kimselerdi. Muinüddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun ve IV. Rukneddin Kılıcarslan’ın eşi Gömeç (Gumaç) Hatun da onun müritleri arasında bulunuyordu.
Mevlânâ’nın ünlü mutasavvıf Fahreddin-i Iraki ile yakın dostluğu vardı. Iraki, Konya’da Sadreddin Konevi’nin derslerine katıldığı sırada Mevlânâ’nın da sema törenlerine katılmaktaydı. Başlangıçta semaya muhalif bulunan Sadreddin Konevi’nin daha sonra bu tavrından vazgeçtiği ve Mevlânâ ile dost olduğu görülmektedir. Mevlânâ ile görüşüp sohbet edenler arasında Kübreviyye’nin kurucusu Necmüddin Kübra’nın halifesi Necmüddin Daye, Haydariyye’nin kurucusu Kutbüddin Haydar’ın halifesi Hacı Mübarek Haydar, ünlü şair Sadi Şirazi, meşhur âlimlerden Kutbüddin-i Şirazi, Hümamüddin Tebrizi ve Hoca Reşidüddin de vardır.
Mevlânâ 17 Aralık 1273 tarihinde 67 yaşında iken vefat etti. Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini tembih etmesi ve öldüğü günü Allah’a kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle vefat gününe düğün gecesi anlamında “şeb-i arûs” denmiş ve yıldönümleri bu adla anılagelmiştir. Cenaze namazını Sadreddin Konevi’nin kıldırmasını vasiyet etmişti; ancak Konevi, namazı kıldırmak için tabutun önüne geldiği sırada hıçkırıklarla ağlayarak kendinden geçtiği için namazı Kadı Siraceddin tarafından kıldırıldı.
Düşüncesi
Mevlânâ, kâmil manada âlim, mutasavvıf ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Öte yandan onun şahsında Kübreviyye tarikatından gelen Sünni esaslara dayalı tasavvuf anlayışıyla, Ahmed Gazali’den itibaren Senai ve Attar gibi mutasavvıflarla sürdürülen aşk ve vecdin öne çıktığı tasavvuf anlayışı birleşmiştir. Zühd ve takvayı esas alan tasavvuf anlayışının yanı sıra tevarüs ettiği bu aşk ve vecd neşvesinin Şems-i Tebrizi ile en yüksek seviyesine ulaştığı anlaşılmaktadır.
Mevlânâ’daki dinî tasavvufi düşüncenin kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” diyerek bunu dile getirir. Farklı inançlara karşı geniş hoşgörüsü ve “Gel gel ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest olsan da gel...” çağrısı sebebiyle onu dinler üstü bir hümanist saymak gerçeğin ifadesi değildir. Aksine o, “Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum hâlde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” demekle bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini dile getirmiştir.
Mevlânâ’ya göre kul benliğinden sıyrılmakla gerçek manada irade hürriyetine de kavuşmaktadır. Çünkü ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi, tıpkı varlığı gibi Allah’ta erimiştir. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır. Bu mertebede kul cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ona göre ferdiyetinden kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır. Bu noktada o Cebriyye’yi de Mutezile’yi de tenkit ederek ehl-i sünnet görüşünü savunur.
Mevlânâ, yalnız akla önem verdikleri için filozofları noksan görür; kıyas ve istidlâlin insanı hatalara düşüreceğini belirtir. Ona göre, dünyevi işlerde yararlı olan akıl, mahiyeti icabı ilahi hakikatlere ulaşmada ve Hakk’a vuslatta ayak bağı olabilir. Manevi yolculuk için ilahi aşk gereklidir. Aklın yetersiz olduğu alanlardan birisi de aşk ve ahvalidir. Kur’an’da, “Allah onları sever onlar da Allah’ı sever.” (Maide, 5/54.) buyrulmuştur. Dolayısıyla aşkın kaynağı ilahidir.
İnsanın yaratılışıyla ilgili yaptığı açıklamalarından dolayı Mevlânâ’yı evrimci, Darvin nazariyesinin ilk habercisi ve tenasühü savunan bir kimse olarak takdim edenler olmuştur. Onun insanla ilgili, “O göklerden unsurlara, unsurlardan cansızlara, nebatlara ve canlılara geçmiş, nihayet baba ve anası onun dağılmış olan maddesini mevalid âleminden toplamıştır. İnsan mevalid âleminden önce unsurlarda, unsurlardan önce göklerde, göklerden önce de Allah sıfatındaydı. Sıfat ise zatın aynıdır. İnsan suretine gelip bu âlemde olgunluğa erişenler, bu suretten çıkınca suretsizlik âlemine varacaklar, mutlak varlığa kavuşacaklardır.” şeklindeki açıklamaları ve yine, “Cansızdım, bu suretten ölüp kurtuldum, yetişip gelişen bir varlık hâline geldim, nebat oldum. Nebattan öldüm hayvan suretinde görüldüm. Hayvanlıktan da öldüm insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan ne diye korkayım? Bir hamle daha edeyim de insanken öleyim melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.” şeklindeki ifadeleri evrimi değil, “devir” anlayışını yansıtmaktadır. Bu anlayış tamamen biyolojik evrimleşmeyle ilgili olup insanın yapısındaki iki alandan biri olan toprak alan için geçerlidir. Bu evrimleşme cemad, bitki ve hayvan sürecinde biyolojik olmakla birlikte insan-Allah arası süreçte meleklerden geçip Yaratıcı’ya varan bir devredir. Ölümle birlikte beden yine toprağa karışacak ruh ise mutlak varlığa kavuşacaktır. Dolayısıyla bunun evrim teorisiyle ve tenasühle alakası bulunmamaktadır.
Eserleri
Mevlânâ’nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar bulunmakla birlikte eserleri Farsçadır. Eserlerinden ikisi manzum, diğerleri mensurdur.
1. Dîvân-ı Kebîr (Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî): Mevlânâ’nın gazel ve rubailerinden meydana gelen bu eser, çok geniş bir hacme sahip olduğundan Dîvân-ı Kebîr adıyla, gazellerde genellikle Şems, Şems-i Tebrizi mahlasları kullanıldığından Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla da anılmaktadır. Şiirlerin çoğu Mevlânâ’nın Şems ile buluşmasından sonraki devreye aittir.
2. Mesnevi: Mesnevi tarzında yazıldığı için bu adla anılan eser tasavvufi düşüncenin bütün konularını içermekte ve İslam kültürünün en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Müellif, eserini Kur’an-ı Kerim’in bâtın manalarını keşfeden remiz ve işaretleri tevil ve tahkik eden bir kitap olarak tanımlamış ve seyrusülûkta bulunanlar için irşad niteliği taşıdığını belirtmiştir.
3. Fîhi mâ Fîh: Mevlânâ’nın sağlığında oğlu Sultan Veled veya bir başka müridi tarafından kaydedilen sohbetlerinin vefatından sonra derlenmesinden meydana gelmiştir.
4. Mecâlis-i Seb‘a: Mevlânâ’nın cami vaazları ve sohbetlerinde yaptığı konuşmaların derlendiği bir eserdir.
5. Mektubat: Mevlânâ’nın değişik sebeplerle muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Aralarında yakınlarına, çocuklarına ve müritlerine gönderilenler bulunmakla birlikte mektupların çoğu, yöneticilere ihtiyaç sahiplerinin taleplerini bildirmek maksadıyla yazılmıştır.
Mevlânâ’ya nispet edilen küçük ve büyük olmak üzere iki de “evrâd” bulunmaktadır. Bazı dua ve sürelerin belli tertip üzere bir araya getirilmesinden oluşan bu evrâdlar Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sağîr-i Hazreti Mevlânâ adıyla bilinmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Reşat ÖNGÖREN
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
MESNEVİ’YE GÜNCEL BİR BAKIŞ: İNSANİ DEĞERLER
Tasavvuf geleneğinde amaç; insanın olumsuz özelliklerinden arınarak olgunlaşması, nefsini törpüleyip ruhen Allah’a yakınlaşması, en güzel ve üstün örneği Hz. Peygamber olan insan-ı kâmil hâline gelebilmesidir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen şaheseri Mesnevi’de, insanoğlunun insan-ı kâmil olma yolundaki bu serüvenine yer verir. Geleneksel dinî ve tasavvufi temeller üzerine inşa edilen Mesnevi, bu ulvi hedefin inceliklerini ve zorluklarını anlatırken aynı zamanda iyiyi, güzeli ve doğruyu arayan, vasatın üstüne çıkmayı arzu eden, dünya imtihanından yüz akıyla geçmeyi arzu eden herkesin yolunu aydınlatan öğütler barındırır. Bu öğütler; insana Allah’ın huzurunda iyi bir kul, toplumda faydalı ve başarılı bir birey, iç dünyasında da mutlu, huzurlu ve güçlü bir insan olmasına yardım eden türdendir.
Mevlânâ Mesnevi’de; Kur’an-ı Kerim’de özellikleri belirtilen, Hz. Peygamber ile en üstün örneği gösterilen (Kalem, 68/4.) güzel ahlak sahibi insan olabilmek için tasavvuf âleminin diğer gönül sultanları gibi öncelikle “ahlak-ı zemime” denilen kibir, kıskançlık, açgözlülük, acelecilik, yalan, hile, ikiyüzlülük, cimrilik, kindarlık, merhametsizlik, öfke, inat ve hayâsızlık gibi kötü huylardan kurtulmayı; sonra da adalet, alçak gönüllülük, doğru sözlülük, kanaat, sabır, samimiyet, sorumluluk, cömertlik, affedicilik, şefkat ve iffet gibi “ahlak-ı hamide” adı verilen güzel huyları edinmeyi öğütler. Hem İslam dininin hükümleri olan hem de evrensel kabul gören bu ahlaki değerler, insanın dünya yolculuğunda doğru yolu seçip yanlışlara sapmaması konusunda rehberlik eder.
Mevlânâ, bireysel ahlaka ilişkin bu değerler yanında kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu, mutlu ve dirayetli insan olmanın reçetesine de Mesnevi’de insani değerlerle yer verir. İnsani değerler; insanı geliştiren, olgunlaştıran, kendisiyle ve toplumla uzlaştıran türdendir. İnsani değerlerin içselleşmesi; topluma katkıda bulunan, hoşgörü ve barıştan nasibini alan, vicdan sahibi, hakkaniyete değer veren, farklı olana saygı duyan, kısaca insaniyet vasfına sahip bireylerin yetişmesi için önemli ve zaruridir.
Toplumsal bir varlık olan insan, ahlaki değerlerle sağlam bir kişiliğe sahip olurken insani değerlerle de çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurar. İnsan, hayvan, bitki ve eşyayı olduğu gibi kabul etmeyi, değerli görmeyi, onlara saygı ve sevgi çerçevesinde muamele etmeyi bilir. İnsani değerler çoktur: Adaletli, merhametli, iffetli, alçak gönüllü, yumuşak huylu, yardımsever, affedici, sabırlı, doğru sözlü, tatlı dilli, dürüst, cömert, çalışkan olma; sözünde durma, emanete ihanet etmeme, anlaşmalara riayet, insani ilişkilerde saygı, sevgi ve şükranı öne çıkarma gibi bu değerler ahlak-ı hamide ile iç içedir.
Mevlânâ, Mesnevi’de kâmil insanın yolculuğunu anlatırken ruhlar âleminden dünyaya gelmiş, dünya yolculuğunda gayesini bilen, karşılaşacağı zorlukları yenmekte azimli, amaçlarına ulaşmasına mani olan engelleri ortadan kaldıracak kadar güçlü ve donanımlı insana yol gösteren ikazlarda bulunur. Bu öğütler insanın, “bakır yaratılışını altına dönüştürmeyi” hedefleyen tasavvufun manevi eğitimi boyunca sahip olunması gereken meziyetlerdir ve kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Mevlânâ’nın asırlar öncesinde Kur’an ve sünnetin her daim güncel ve evrensel olan ilkelerine dayandırarak eserlerinde ele aldığı insani değerlere dair tespitlerinden bazılarına kısaca değinelim:
Eğitim almak
İlk emri; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1.) olan Kur’an-ı Kerim’de, “(Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.) ayeti, ilim sahibi olmanın, okuyup öğrenmenin insan için şart olduğunu bildirir. İnsan; eğitime muhtaç, eğitim almaya da kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah, peygamberler göndermezdi. Zira eğitimle elde edilen bilgi ve beceri insanın gelişmesini sağlar:
“Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre kasteder.
Köpek bile ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar avlar.” (Mesnevi, II/2362-2363.)
“Topraktan yaratılan insan Allah’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı.” (Mesnevi, I/1012.)
Yenilik ve değişime açık olmak
Meşhur rubaisindeki; “Dün dünle gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım.” söylemi, Mevlânâ’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlânâ, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. “Yeniyi istiyorsan eskiden soyun!” (Mesnevi, II/1270.) öğüdünü veren Mevlânâ’nın bağlı olduğu dinî ve ahlaki değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Allah, her an yaratan, yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır. (Rahman, 55/29.) Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir.
Çalışmak
İnsan, asla boş durmamak, verimli olmak, üretmek ve amacına ulaşmak için gayret etmekle ideallerine ve başarıya ulaşır. Bu yüzden çalışmak, emek vermek, daima hareket hâlinde olmak, bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek gerekir. Değişimin ve gelişimin gerçekleşmesi de hareketin, çabanın sonucudur. “İnsan ancak çalışmasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) ayeti, her kazancın çalışmakla elde edildiğine işaret eder; külfetsiz nimet, emeksiz ekmek olmaz. Güçlüklerden yılmayan, gayretli insan başarma şansına sahiptir:
“İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin?” (Mesnevi, VI/403, 418.)
“Allah; ‘O, her an yaratma hâlindedir.’ (Rahman, 55/29.) buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma!
Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder.” (Mesnevi, I/1819–1823.)
Güzel hayaller kurmak
Gelişme arzusu duyan, değişime ve yeniliklere açık olan insan; yeni fikirler üretir. En büyük projelerin başlangıcı küçük bir hayaldir. Diğer yandan, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer, 39/53.) ayetinin ilhamıyla zor zamanlarda güzel hayaller kurmak, insanı ümitsizliğe düşmekten kurtarır, zorluklarla mücadele gücünü artırır:
“İnsan, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlar.
Ama gözüne kötü hayaller görünürse ateşte eriyen mum gibi erir gider.
Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Cenab-ı Hak, seni güzel hayallerle avutursa;
Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü hayalin, değersiz şeyleri altın yapan bir kimyadır. Sabır, güzel hayallerle tatlanır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.” (Mesnevi, II/594–599.)
Aklı kullanmak
Vizyon sahibi olmak
İnsanın hayallerini gerçekleştirebilmesi vizyon sahibi olmasıyla mümkündür. Mevlânâ; gelişime açık olma ve ileriyi görme özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder. İnsan düşünmeksizin nefsinin yönlendirmesine kapılır, aklını kullanmazsa hüsrana uğrar. Zira nefis sınır tanımadan isterken akıl işin risklerini hesaplar, kaynakları verimli kullanır ve sonuca odaklanır:
“Acı, tatlı; bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları akıbet penceresinden görmeyi bilir.
En sonu (ahiri) gören göz, doğruyu görebilir. Biraz sonrayı (ahırı) gören göz ise körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir fakat o şeker içinde zehir gizlidir.
Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, zehri kokusundan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder.” (Mesnevi, I/2582–2585.)
Gelişme isteği
Hedef belirleme
Gelişim, istek ve gayrete bağlıdır. İnsan yüksek hedefler belirleyerek gelişir. Başarma istek ve heyecanına sahip olan, idealini bilgi ve tecrübe ile besleyen ve sağduyulu vizyonlarla geleceğe yatırım yapanlar amaçlarına ulaşır:
“Büyümeye meyli olan her ot, yaşar, hep büyür, günden güne gelişir!
Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, mahvolur!
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.
Aksine başını yere eğdin mi battın gitti.” (Mesnevi, II/1812–1815.)
Problemlere değil fırsatlara odaklanmak
“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir, siz bilmezken Allah bilir.” (Bakara, 2/216.) ayeti, şer gördüklerimizin bizim için hayırlı olabileceğine dair bir ikazdır. İnsan gelişme, ilerleme yolunda bir engelle karşılaştığı zaman vazgeçmemelidir. Fırsatlar her zaman uygun biçimde karşımıza çıkmaz. Tarafsız ve olumlu bakmayı bilenler, “Her sorun aslında bir fırsattır.” anlayışıyla problemleri kazanca dönüştürmeyi başarırlar:
“Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim. Yeni görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... Sular kaynaklardan coşup akmada.” (Mesnevi, IV/3264–3265.)
Öfke kontrolü
Öfke kontrol edilmezse saldırganlığa dönüşür, insanın kendisine ve çevresine zarar vermesine sebep olur. Bu yüzden böyle zorlayıcı durumlarda insanın duygularına yenilip yersiz tepkiler vermek yerine öfkesini kontrol altına alması, kızgınlığını yenmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmran, 3/134.) ayeti, öfkeyi kontrol etmeyi öğütler. “Gerçek yiğit güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108.) hadis-i şerifi de nefsin kötülüğüne uymayıp öfkeyi kontrol etmenin önem ve faziletini vurgular. Mevlânâ; öfke anında soğukkanlı olmayı, kızgınlığa yenilmemeyi, “Küçük cihattan (savaştan) büyük cihada (nefisle mücadeleye) döndük.” sözünün ikazıyla nefsin karanlığına düşmemeyi öğütler:
“Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum.
Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamber’le beraber büyük muharebedeyiz.
Safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini mağlup edendir.” (Mesnevi, I/1386-1387, 1389.)
“Öfke ve nefis insanı şaşı yapar, doğruluktan ayırır.” (Mesnevi, I/333.)
Söz ve davranışlarda tutarlı olmak
“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112.) ayeti, kesin bir dille insanın özüyle sözünün, söyledikleriyle yaptıklarının tutarlı olmasını, insanın inandığı değerleri yaşamasını emreder. Mevlânâ örneklerle açıklar:
“Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. Çalışmanız ayrı ayrı; aykırılıklar içindesiniz. Gündüz dikip gece söküyorsunuz! Böyle şahidi kim dinler?” (Mesnevi, V/255–257.)
Objektif ve olumlu bakış açısı
Hakkaniyete saygı göstererek insanları ve olayları tarafsızlıkla değerlendirmek bir fazilettir. Taraf tutarak, menfaat umarak veya aslını bilip araştırmadan bir konu hakkında hüküm vermek yanlıştır. Mevlânâ, tarafsız ve adaletli bakışı över:
“Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir, kırmızı cam kırmızı. Camın rengi olmazsa beyaz olur. Beyaz cam, diğerlerinden daha doğru gösterir, hepsinden üstündür.” (Mesnevi, I/2365.)
Olayları ve kişileri değerlendirmede, kişisel bakış açımız bizi yönlendirir. “Müminlerin vicdanlı davranıp hüsnüzan göstermeleri…” (Nur, 24/12.) ayeti ise bizi olumlu düşünmeye sevk eder. Bu yüzden tenkit değil takdir, ret yerine de kabul gözüyle bakmak doğru tavırdır:
“Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalakalırsın.” (Mesnevi, VI/498.)
“İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki!” (Mesnevi, VI/124.)
Birlik düşüncesi
Farklılıklara takılmamak
İslam dininin en temel ilkesi Allah’ın birliğini kabul eden tevhid anlayışıdır. Dinin temeli tevhid olunca insan yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’ndan başka bir varlığa kul olmamak ve başka bir varlığı kutsamamak sorumluluğu taşır. Bu yüzden İslamiyet’te; insanlara üstünlük atfetmeden din, ırk, renk, dil, mevki gibi farklar gözetilmeden sınıfsız bir eşitlik düşüncesi hâkimdir. Kardeşlik, eşitlik, adalet ve barış gibi mefhumlar bu anlayışa bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nisa, 4/1.) ayeti, bütün insanların yaratılış itibarıyla bir, eşit olduğunu bildirir. “Muhakkak ki Allah katında en değerli, en üstün olanınız, takva (O’na karşı gelmekten sakınma) bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) ayeti, insanlar arasında dünya ölçülerine göre bir üstünlüğün geçersiz olduğunu bildirir. İnsani ilişkilerin sağlıklı, toplumun birlik ve beraberlik içinde olması ötekileştirmeden birlik ilkesini kabul etmek, farklılıklara takılmadan eşitlik kavramını kabul etmekle mümkündür:
“Hepimiz Hak kudretinin oyuncağıyız. Zenginlik onundur, hepimiz yoksuluz. Şu birbirinden üstünlük arayış da nedir? Sonucu hepimiz bir sarayın kapı yol-daşıyız.” (Gölpınarlı, Rubaîler, 1964, 183.)
Empati
Empati, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru biçimde anlamaktır. Batı’nın yakın zamanlarda keşfettiği empati, “hemhâl olmak” deyimiyle kültürümüzde asırlardır var olan bir değerdir. “Sizden biriniz kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.) hadis-i şerifi de İslam dinindeki empati düşüncesinin önemini vurgular. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına da öyle davranmamız şarttır:
“Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer.
Temiz şeyler, temizler içindir; sevgiliyi hoş tut hoşluk gör, incit incin!” (Mesnevi, I/1494-1495.)
Ön yargıdan kaçınmak
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6.) ve “Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” (Nisa, 4/135.) ayetleri ile “Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhari, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizi, Birr, 56.) hadisi, bilgi sahibi olmadan tahmin, zan veya şahsi his ve kanaatlerle hüküm vermenin yanlışlığını bildirir. Mevlânâ da zanlarımızdan ibaret olan ön yargıyı, acele ve bilgisizliğin ürünü olarak görür ve bu konuda örnek olarak şeytanın Hz. Âdem’e secde emrine karşı çıkmasını gösterir. Şeytan, yeterli bilgisi olmadığı hâlde ön yargıyla hüküm vermiş, Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını küçümsemiş, dış görünüşe aldanarak yanlış bir kıyas yapmış, kibirle kendisini üstün, Hz. Âdem’i hakir görmüştür. (Mesnevi, I/3502-3509.)
“İblisin gözü, eşsiz, benzersiz Âdem’de topraktan başka bir şey görmedi.” (Mesnevi, III/2759.)
Sevgi
Akıl ve bilgi sahibi olmak önemlidir ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve onu yücelten en önemli değer sevgidir. Bu yüzden sevgi; dünyevi ve uhrevi mutluluğun anahtarı, toplumdaki huzur ve barışın kaynağı, her insanın nasiplenmesi gereken hayati bir ihtiyaçtır. Sevginin müspet gücü ile insani ilişkiler düzelir, düşmanlıklar dostluğa dönüşür:
“Sevgiyle acılar tatlanır, sevgiyle bakır altına dönüşür.
Sevgiyle bulanık sular durulur, sevgiyle dertler şifa bulur.
Sevgiyle ölüler dirilir, sevgiyle padişahlar kul olur.” (Mesnevi, II/1529-1531.)
Sonuç
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen düşüncelerini Mesnevi’de, sekiz asra yaklaşan bir zaman sonrasında bile bütün dünyanın ilgisini çeken güncellikte, güzellikte ve orijinallikte vermeyi başaran bir sufidir. Mesnevi’de insanların iç dünyalarının zenginleşmesine katkı sağlayan öğütleri, günümüz şartlarında yorumlanmaya müsaittir ve insanları hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracak türdendir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Emine YENİTERZİ
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
Tasavvuf geleneğinde amaç; insanın olumsuz özelliklerinden arınarak olgunlaşması, nefsini törpüleyip ruhen Allah’a yakınlaşması, en güzel ve üstün örneği Hz. Peygamber olan insan-ı kâmil hâline gelebilmesidir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen şaheseri Mesnevi’de, insanoğlunun insan-ı kâmil olma yolundaki bu serüvenine yer verir. Geleneksel dinî ve tasavvufi temeller üzerine inşa edilen Mesnevi, bu ulvi hedefin inceliklerini ve zorluklarını anlatırken aynı zamanda iyiyi, güzeli ve doğruyu arayan, vasatın üstüne çıkmayı arzu eden, dünya imtihanından yüz akıyla geçmeyi arzu eden herkesin yolunu aydınlatan öğütler barındırır. Bu öğütler; insana Allah’ın huzurunda iyi bir kul, toplumda faydalı ve başarılı bir birey, iç dünyasında da mutlu, huzurlu ve güçlü bir insan olmasına yardım eden türdendir.
Mevlânâ Mesnevi’de; Kur’an-ı Kerim’de özellikleri belirtilen, Hz. Peygamber ile en üstün örneği gösterilen (Kalem, 68/4.) güzel ahlak sahibi insan olabilmek için tasavvuf âleminin diğer gönül sultanları gibi öncelikle “ahlak-ı zemime” denilen kibir, kıskançlık, açgözlülük, acelecilik, yalan, hile, ikiyüzlülük, cimrilik, kindarlık, merhametsizlik, öfke, inat ve hayâsızlık gibi kötü huylardan kurtulmayı; sonra da adalet, alçak gönüllülük, doğru sözlülük, kanaat, sabır, samimiyet, sorumluluk, cömertlik, affedicilik, şefkat ve iffet gibi “ahlak-ı hamide” adı verilen güzel huyları edinmeyi öğütler. Hem İslam dininin hükümleri olan hem de evrensel kabul gören bu ahlaki değerler, insanın dünya yolculuğunda doğru yolu seçip yanlışlara sapmaması konusunda rehberlik eder.
Mevlânâ, bireysel ahlaka ilişkin bu değerler yanında kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu, mutlu ve dirayetli insan olmanın reçetesine de Mesnevi’de insani değerlerle yer verir. İnsani değerler; insanı geliştiren, olgunlaştıran, kendisiyle ve toplumla uzlaştıran türdendir. İnsani değerlerin içselleşmesi; topluma katkıda bulunan, hoşgörü ve barıştan nasibini alan, vicdan sahibi, hakkaniyete değer veren, farklı olana saygı duyan, kısaca insaniyet vasfına sahip bireylerin yetişmesi için önemli ve zaruridir.
Toplumsal bir varlık olan insan, ahlaki değerlerle sağlam bir kişiliğe sahip olurken insani değerlerle de çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurar. İnsan, hayvan, bitki ve eşyayı olduğu gibi kabul etmeyi, değerli görmeyi, onlara saygı ve sevgi çerçevesinde muamele etmeyi bilir. İnsani değerler çoktur: Adaletli, merhametli, iffetli, alçak gönüllü, yumuşak huylu, yardımsever, affedici, sabırlı, doğru sözlü, tatlı dilli, dürüst, cömert, çalışkan olma; sözünde durma, emanete ihanet etmeme, anlaşmalara riayet, insani ilişkilerde saygı, sevgi ve şükranı öne çıkarma gibi bu değerler ahlak-ı hamide ile iç içedir.
Mevlânâ, Mesnevi’de kâmil insanın yolculuğunu anlatırken ruhlar âleminden dünyaya gelmiş, dünya yolculuğunda gayesini bilen, karşılaşacağı zorlukları yenmekte azimli, amaçlarına ulaşmasına mani olan engelleri ortadan kaldıracak kadar güçlü ve donanımlı insana yol gösteren ikazlarda bulunur. Bu öğütler insanın, “bakır yaratılışını altına dönüştürmeyi” hedefleyen tasavvufun manevi eğitimi boyunca sahip olunması gereken meziyetlerdir ve kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Mevlânâ’nın asırlar öncesinde Kur’an ve sünnetin her daim güncel ve evrensel olan ilkelerine dayandırarak eserlerinde ele aldığı insani değerlere dair tespitlerinden bazılarına kısaca değinelim:
Eğitim almak
İlk emri; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1.) olan Kur’an-ı Kerim’de, “(Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.) ayeti, ilim sahibi olmanın, okuyup öğrenmenin insan için şart olduğunu bildirir. İnsan; eğitime muhtaç, eğitim almaya da kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah, peygamberler göndermezdi. Zira eğitimle elde edilen bilgi ve beceri insanın gelişmesini sağlar:
“Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre kasteder.
Köpek bile ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar avlar.” (Mesnevi, II/2362-2363.)
“Topraktan yaratılan insan Allah’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı.” (Mesnevi, I/1012.)
Yenilik ve değişime açık olmak
Meşhur rubaisindeki; “Dün dünle gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım.” söylemi, Mevlânâ’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlânâ, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. “Yeniyi istiyorsan eskiden soyun!” (Mesnevi, II/1270.) öğüdünü veren Mevlânâ’nın bağlı olduğu dinî ve ahlaki değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Allah, her an yaratan, yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır. (Rahman, 55/29.) Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir.
Çalışmak
İnsan, asla boş durmamak, verimli olmak, üretmek ve amacına ulaşmak için gayret etmekle ideallerine ve başarıya ulaşır. Bu yüzden çalışmak, emek vermek, daima hareket hâlinde olmak, bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek gerekir. Değişimin ve gelişimin gerçekleşmesi de hareketin, çabanın sonucudur. “İnsan ancak çalışmasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) ayeti, her kazancın çalışmakla elde edildiğine işaret eder; külfetsiz nimet, emeksiz ekmek olmaz. Güçlüklerden yılmayan, gayretli insan başarma şansına sahiptir:
“İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin?” (Mesnevi, VI/403, 418.)
“Allah; ‘O, her an yaratma hâlindedir.’ (Rahman, 55/29.) buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma!
Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder.” (Mesnevi, I/1819–1823.)
Güzel hayaller kurmak
Gelişme arzusu duyan, değişime ve yeniliklere açık olan insan; yeni fikirler üretir. En büyük projelerin başlangıcı küçük bir hayaldir. Diğer yandan, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer, 39/53.) ayetinin ilhamıyla zor zamanlarda güzel hayaller kurmak, insanı ümitsizliğe düşmekten kurtarır, zorluklarla mücadele gücünü artırır:
“İnsan, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlar.
Ama gözüne kötü hayaller görünürse ateşte eriyen mum gibi erir gider.
Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Cenab-ı Hak, seni güzel hayallerle avutursa;
Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü hayalin, değersiz şeyleri altın yapan bir kimyadır. Sabır, güzel hayallerle tatlanır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.” (Mesnevi, II/594–599.)
Aklı kullanmak
Vizyon sahibi olmak
İnsanın hayallerini gerçekleştirebilmesi vizyon sahibi olmasıyla mümkündür. Mevlânâ; gelişime açık olma ve ileriyi görme özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder. İnsan düşünmeksizin nefsinin yönlendirmesine kapılır, aklını kullanmazsa hüsrana uğrar. Zira nefis sınır tanımadan isterken akıl işin risklerini hesaplar, kaynakları verimli kullanır ve sonuca odaklanır:
“Acı, tatlı; bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları akıbet penceresinden görmeyi bilir.
En sonu (ahiri) gören göz, doğruyu görebilir. Biraz sonrayı (ahırı) gören göz ise körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir fakat o şeker içinde zehir gizlidir.
Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, zehri kokusundan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder.” (Mesnevi, I/2582–2585.)
Gelişme isteği
Hedef belirleme
Gelişim, istek ve gayrete bağlıdır. İnsan yüksek hedefler belirleyerek gelişir. Başarma istek ve heyecanına sahip olan, idealini bilgi ve tecrübe ile besleyen ve sağduyulu vizyonlarla geleceğe yatırım yapanlar amaçlarına ulaşır:
“Büyümeye meyli olan her ot, yaşar, hep büyür, günden güne gelişir!
Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, mahvolur!
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.
Aksine başını yere eğdin mi battın gitti.” (Mesnevi, II/1812–1815.)
Problemlere değil fırsatlara odaklanmak
“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir, siz bilmezken Allah bilir.” (Bakara, 2/216.) ayeti, şer gördüklerimizin bizim için hayırlı olabileceğine dair bir ikazdır. İnsan gelişme, ilerleme yolunda bir engelle karşılaştığı zaman vazgeçmemelidir. Fırsatlar her zaman uygun biçimde karşımıza çıkmaz. Tarafsız ve olumlu bakmayı bilenler, “Her sorun aslında bir fırsattır.” anlayışıyla problemleri kazanca dönüştürmeyi başarırlar:
“Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim. Yeni görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... Sular kaynaklardan coşup akmada.” (Mesnevi, IV/3264–3265.)
Öfke kontrolü
Öfke kontrol edilmezse saldırganlığa dönüşür, insanın kendisine ve çevresine zarar vermesine sebep olur. Bu yüzden böyle zorlayıcı durumlarda insanın duygularına yenilip yersiz tepkiler vermek yerine öfkesini kontrol altına alması, kızgınlığını yenmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmran, 3/134.) ayeti, öfkeyi kontrol etmeyi öğütler. “Gerçek yiğit güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108.) hadis-i şerifi de nefsin kötülüğüne uymayıp öfkeyi kontrol etmenin önem ve faziletini vurgular. Mevlânâ; öfke anında soğukkanlı olmayı, kızgınlığa yenilmemeyi, “Küçük cihattan (savaştan) büyük cihada (nefisle mücadeleye) döndük.” sözünün ikazıyla nefsin karanlığına düşmemeyi öğütler:
“Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum.
Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamber’le beraber büyük muharebedeyiz.
Safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini mağlup edendir.” (Mesnevi, I/1386-1387, 1389.)
“Öfke ve nefis insanı şaşı yapar, doğruluktan ayırır.” (Mesnevi, I/333.)
Söz ve davranışlarda tutarlı olmak
“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112.) ayeti, kesin bir dille insanın özüyle sözünün, söyledikleriyle yaptıklarının tutarlı olmasını, insanın inandığı değerleri yaşamasını emreder. Mevlânâ örneklerle açıklar:
“Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. Çalışmanız ayrı ayrı; aykırılıklar içindesiniz. Gündüz dikip gece söküyorsunuz! Böyle şahidi kim dinler?” (Mesnevi, V/255–257.)
Objektif ve olumlu bakış açısı
Hakkaniyete saygı göstererek insanları ve olayları tarafsızlıkla değerlendirmek bir fazilettir. Taraf tutarak, menfaat umarak veya aslını bilip araştırmadan bir konu hakkında hüküm vermek yanlıştır. Mevlânâ, tarafsız ve adaletli bakışı över:
“Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir, kırmızı cam kırmızı. Camın rengi olmazsa beyaz olur. Beyaz cam, diğerlerinden daha doğru gösterir, hepsinden üstündür.” (Mesnevi, I/2365.)
Olayları ve kişileri değerlendirmede, kişisel bakış açımız bizi yönlendirir. “Müminlerin vicdanlı davranıp hüsnüzan göstermeleri…” (Nur, 24/12.) ayeti ise bizi olumlu düşünmeye sevk eder. Bu yüzden tenkit değil takdir, ret yerine de kabul gözüyle bakmak doğru tavırdır:
“Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalakalırsın.” (Mesnevi, VI/498.)
“İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki!” (Mesnevi, VI/124.)
Birlik düşüncesi
Farklılıklara takılmamak
İslam dininin en temel ilkesi Allah’ın birliğini kabul eden tevhid anlayışıdır. Dinin temeli tevhid olunca insan yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’ndan başka bir varlığa kul olmamak ve başka bir varlığı kutsamamak sorumluluğu taşır. Bu yüzden İslamiyet’te; insanlara üstünlük atfetmeden din, ırk, renk, dil, mevki gibi farklar gözetilmeden sınıfsız bir eşitlik düşüncesi hâkimdir. Kardeşlik, eşitlik, adalet ve barış gibi mefhumlar bu anlayışa bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nisa, 4/1.) ayeti, bütün insanların yaratılış itibarıyla bir, eşit olduğunu bildirir. “Muhakkak ki Allah katında en değerli, en üstün olanınız, takva (O’na karşı gelmekten sakınma) bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) ayeti, insanlar arasında dünya ölçülerine göre bir üstünlüğün geçersiz olduğunu bildirir. İnsani ilişkilerin sağlıklı, toplumun birlik ve beraberlik içinde olması ötekileştirmeden birlik ilkesini kabul etmek, farklılıklara takılmadan eşitlik kavramını kabul etmekle mümkündür:
“Hepimiz Hak kudretinin oyuncağıyız. Zenginlik onundur, hepimiz yoksuluz. Şu birbirinden üstünlük arayış da nedir? Sonucu hepimiz bir sarayın kapı yol-daşıyız.” (Gölpınarlı, Rubaîler, 1964, 183.)
Empati
Empati, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru biçimde anlamaktır. Batı’nın yakın zamanlarda keşfettiği empati, “hemhâl olmak” deyimiyle kültürümüzde asırlardır var olan bir değerdir. “Sizden biriniz kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.) hadis-i şerifi de İslam dinindeki empati düşüncesinin önemini vurgular. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına da öyle davranmamız şarttır:
“Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer.
Temiz şeyler, temizler içindir; sevgiliyi hoş tut hoşluk gör, incit incin!” (Mesnevi, I/1494-1495.)
Ön yargıdan kaçınmak
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6.) ve “Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” (Nisa, 4/135.) ayetleri ile “Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhari, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizi, Birr, 56.) hadisi, bilgi sahibi olmadan tahmin, zan veya şahsi his ve kanaatlerle hüküm vermenin yanlışlığını bildirir. Mevlânâ da zanlarımızdan ibaret olan ön yargıyı, acele ve bilgisizliğin ürünü olarak görür ve bu konuda örnek olarak şeytanın Hz. Âdem’e secde emrine karşı çıkmasını gösterir. Şeytan, yeterli bilgisi olmadığı hâlde ön yargıyla hüküm vermiş, Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını küçümsemiş, dış görünüşe aldanarak yanlış bir kıyas yapmış, kibirle kendisini üstün, Hz. Âdem’i hakir görmüştür. (Mesnevi, I/3502-3509.)
“İblisin gözü, eşsiz, benzersiz Âdem’de topraktan başka bir şey görmedi.” (Mesnevi, III/2759.)
Sevgi
Akıl ve bilgi sahibi olmak önemlidir ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve onu yücelten en önemli değer sevgidir. Bu yüzden sevgi; dünyevi ve uhrevi mutluluğun anahtarı, toplumdaki huzur ve barışın kaynağı, her insanın nasiplenmesi gereken hayati bir ihtiyaçtır. Sevginin müspet gücü ile insani ilişkiler düzelir, düşmanlıklar dostluğa dönüşür:
“Sevgiyle acılar tatlanır, sevgiyle bakır altına dönüşür.
Sevgiyle bulanık sular durulur, sevgiyle dertler şifa bulur.
Sevgiyle ölüler dirilir, sevgiyle padişahlar kul olur.” (Mesnevi, II/1529-1531.)
Sonuç
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen düşüncelerini Mesnevi’de, sekiz asra yaklaşan bir zaman sonrasında bile bütün dünyanın ilgisini çeken güncellikte, güzellikte ve orijinallikte vermeyi başaran bir sufidir. Mesnevi’de insanların iç dünyalarının zenginleşmesine katkı sağlayan öğütleri, günümüz şartlarında yorumlanmaya müsaittir ve insanları hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracak türdendir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Emine YENİTERZİ
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
BİR İRŞAD MEKTEBİ OLARAK MESCİD-İ NEBEVİ
Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Selim ARGUN
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Selim ARGUN
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
GÖNÜL İNSANI MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ
Asırlar boyu birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu, aynı zamanda ilimlerin buluştuğu bir mekân hâline gelmiş, geçmişin maddi ve manevi mirası üzerine şekillenerek kültür hareketleri bakımından oldukça zengin bir coğrafya olmuştur. Anadolu’da yaşayan pek çok ilim ve irfan ehli, hakikate giden yolda kendilerine mahsus özellikleriyle derin izler bırakmış, bu coğrafyanın düşünce hayatına, kültürüne önemli katkılarda bulunmuş ve fikirleri, eserleri, örnek hayatlarıyla geçmişten günümüze seslerini tesirli bir şekilde duyurmuşlardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de sesini yüzyılları aşarak bugüne ulaştıran o bilge insanlardan biridir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, XIII. yüzyıldaki haçlı ve Moğol istilaları karşısında Anadolu toplumunun içine düştüğü bunalım dönemini bütün sıkıntılarıyla bizzat yaşamış, çevresindeki insanların ıstıraplarına şahit olmuş, yaşanan acıların bütün etkilerini müşahede etmiştir. Dönemin siyasi, sosyal, dinî ve kültürel yapısını iyi bildiğinden, hiçbir ayrım yapmadan bütün mazlumları manevi bakımdan desteklemiş, iç dünyalarını keşfetmelerinin yollarını göstererek onların sıkıntılarını hafifletmek istemiştir. Böylece farklılıklar arasında yeni bir ahenk oluşturmuştur. Düşüncelerindeki birleştiriciliği ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Anadolu’nun çeşitli krizler sebebiyle acı çektiği bir devirde yeniden bütünleşmeye önderlik etmiş; Anadolu’ya göç eden âlimler, şairler, mutasavvıflar, sanatkârlarla birlikte Haçlı ve Moğol saldırılarına karşı büyük bir mukavemet oluşturmuştur. Onunla birlikte “Beri gel daha beri” diye seslenen bir davetin ve herkesi “tanış olmaya” çağıran bir muhabbetin sıcaklığına bürünen Anadolu, “sen bensin, ben senim” sözleriyle bütünleşen bir anlayışın, “milletlere bir gözle bakan” asil bir düşüncenin, İslam nuruyla donanan, sevgi, merhamet, hoşgörü ve barış ahlakı üzerine inşa edilen bir yükselişin merkezi olmuştur.
Devrin insanlarına güven ve huzur telkin eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ilahi aşk, sevgi ve hoşgörüyü merkeze alarak İslam inancını gönüllere nakşetmeyi hedefleyen bir anlayışın öncülerindendir. O; Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişkiye de aşk penceresinden bakmıştır. Ona göre kulluğun gıdası aşk ve sevgidir. Aşk ve sevgi hakikate ulaşmaya vesile iki kanattır. Onlar olmadan insanın hakikate yol alması, Peygamber ahlakıyla ahlaklanması mümkün değildir. Bu sebeple Mevlânâ, ilahi aşkını ve engin düşüncelerini anlatmak için şiiri bir araç olarak kullanmış; dünya hayatının sıkıntıları içinde bocalayanları dış âlemden kendi iç âlemlerine yönelmeye davet ederken sanatın etkili kollarından ustalıkla faydalanmıştır. Dünya malına iltifat etmeden ruh yumuşaklığını, iç huzuru ve manevi değerleri dikkate alarak örnek bir insan olmanın yollarını anlattığı eserlerinde, insanın, kim olduğunu ve sorumluluklarının neler olduğunu bilmesine yarayacak öğütler sunmuştur.
Mevlânâ’nın insanı merkeze alan ve günümüz insanının gönül dünyasına da hitap eden bütün öğütlerinde sevgi, hoşgörü, dostluk ve farklılıkları zenginlik görme anlayışı vardır. Başta tasavvufi düşüncenin tüm konularını kapsayan ve İslam kültürünün en önemli eserlerinden sayılan Mesnevi olmak üzere onun bütün eserleri, Allah, Kur’an, Peygamber ve insan sevgisiyle yoğrulmuştur. Gazel ve rubailerden meydana gelen ve ilahi aşkını, gönül derdini şiirin imkânlarından faydalanarak anlattığı Dîvân-ı Kebîr, kendi meclisindeki sohbetlerinden oluşan Fîhi mâ Fîh, vaazları ve konuşmalarının derlendiği Mecâlis-i Seb‘a, muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan müteşekkil Mektubat adlı eserlerinde de ana fikir hemen hemen aynıdır. Ona göre yaratılan her şey insana varlık sebebini hatırlatan birer remizdir.
Mevlânâ, anlam zenginliği hayli yüksek olan eserlerinde, İslam düşüncesine ait kavramlar üzerinden insanın değerini ortaya koyar ve onu en güzele, merhamete, sevgiye yönlendirmeyi gaye edinir. Ve güzel ahlak ile tezyin edilmiş bir ruhun sahibi olarak insanın kanaatkâr, mütevazı, dürüst, cömert, yardımı seven, sorumluluk sahibi, çalışkan, doğru sözlü olmasını ön plana çıkarır. Mevlânâ’da insan sevgisinin coşkun olması, onun insanı varlığın özü, kâinatın kalbi olarak görmesindendir. O, kendi içinde bir âlem olan insana çeşitli anlamlar yüklerken aşk yönü ağır basan “kâmil insan” kavramını kullanır. Bilgelik, sevgi ve hoşgörü gibi değerleri kendinde toplayan kâmil insan, büyük âlemin bir yansımasıdır ve “Bir katrede gizlenmiş bir deniz, bir zerreye sığmış güneş”tir. Mevlânâ’ya göre âlemin özü ve her türlü hoşluğun madeni olan insan, şayet kendi varlığının ve cevherinin farkında değilse, bundan gafilse ona yazık olmuştur.
Fikirleriyle, eserleriyle bütün insanlığı kucaklayan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, susuz kalana su, yolunu kaybedene ışık olmuş çok yönlü bir düşünce ve gönül insanıdır. Yaratılana, onu yaratan cihetiyle değer vermesinin kaynağı ise şüphesiz ki Kur’an ve sünnettir. O, kendisinin Kur’an’ın kölesi, Hz. Peygamber’in yolunun tozu, toprağı, Allah dostu bağrı yanık bir âşık olduğunu ifade ederken bunun dışındaki herhangi bir yaklaşımdan rahatsızlık duyacağını belirtmiştir. İçinde bulunduğu toplumun sorunlarına Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında çözümler sunan Mevlânâ’nın düşünceleri, sadece yaşadığı dönemle, coğrafyayla sınırlı kalmamış, her dem tazeliğini koruyan eserleriyle epeyce geniş bir zamana ve mekâna yayılmıştır. Onun sözlerinin ve dizelerinin insanların zihin ve gönül dünyalarında açtığı pencereler, maddi olana bağımlılığın alabildiğine arttığı çağımızda da duygu ve düşünce mahzenlerini aydınlatmaya devam etmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı
Asırlar boyu birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu, aynı zamanda ilimlerin buluştuğu bir mekân hâline gelmiş, geçmişin maddi ve manevi mirası üzerine şekillenerek kültür hareketleri bakımından oldukça zengin bir coğrafya olmuştur. Anadolu’da yaşayan pek çok ilim ve irfan ehli, hakikate giden yolda kendilerine mahsus özellikleriyle derin izler bırakmış, bu coğrafyanın düşünce hayatına, kültürüne önemli katkılarda bulunmuş ve fikirleri, eserleri, örnek hayatlarıyla geçmişten günümüze seslerini tesirli bir şekilde duyurmuşlardır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de sesini yüzyılları aşarak bugüne ulaştıran o bilge insanlardan biridir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, XIII. yüzyıldaki haçlı ve Moğol istilaları karşısında Anadolu toplumunun içine düştüğü bunalım dönemini bütün sıkıntılarıyla bizzat yaşamış, çevresindeki insanların ıstıraplarına şahit olmuş, yaşanan acıların bütün etkilerini müşahede etmiştir. Dönemin siyasi, sosyal, dinî ve kültürel yapısını iyi bildiğinden, hiçbir ayrım yapmadan bütün mazlumları manevi bakımdan desteklemiş, iç dünyalarını keşfetmelerinin yollarını göstererek onların sıkıntılarını hafifletmek istemiştir. Böylece farklılıklar arasında yeni bir ahenk oluşturmuştur. Düşüncelerindeki birleştiriciliği ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Anadolu’nun çeşitli krizler sebebiyle acı çektiği bir devirde yeniden bütünleşmeye önderlik etmiş; Anadolu’ya göç eden âlimler, şairler, mutasavvıflar, sanatkârlarla birlikte Haçlı ve Moğol saldırılarına karşı büyük bir mukavemet oluşturmuştur. Onunla birlikte “Beri gel daha beri” diye seslenen bir davetin ve herkesi “tanış olmaya” çağıran bir muhabbetin sıcaklığına bürünen Anadolu, “sen bensin, ben senim” sözleriyle bütünleşen bir anlayışın, “milletlere bir gözle bakan” asil bir düşüncenin, İslam nuruyla donanan, sevgi, merhamet, hoşgörü ve barış ahlakı üzerine inşa edilen bir yükselişin merkezi olmuştur.
Devrin insanlarına güven ve huzur telkin eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ilahi aşk, sevgi ve hoşgörüyü merkeze alarak İslam inancını gönüllere nakşetmeyi hedefleyen bir anlayışın öncülerindendir. O; Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişkiye de aşk penceresinden bakmıştır. Ona göre kulluğun gıdası aşk ve sevgidir. Aşk ve sevgi hakikate ulaşmaya vesile iki kanattır. Onlar olmadan insanın hakikate yol alması, Peygamber ahlakıyla ahlaklanması mümkün değildir. Bu sebeple Mevlânâ, ilahi aşkını ve engin düşüncelerini anlatmak için şiiri bir araç olarak kullanmış; dünya hayatının sıkıntıları içinde bocalayanları dış âlemden kendi iç âlemlerine yönelmeye davet ederken sanatın etkili kollarından ustalıkla faydalanmıştır. Dünya malına iltifat etmeden ruh yumuşaklığını, iç huzuru ve manevi değerleri dikkate alarak örnek bir insan olmanın yollarını anlattığı eserlerinde, insanın, kim olduğunu ve sorumluluklarının neler olduğunu bilmesine yarayacak öğütler sunmuştur.
Mevlânâ’nın insanı merkeze alan ve günümüz insanının gönül dünyasına da hitap eden bütün öğütlerinde sevgi, hoşgörü, dostluk ve farklılıkları zenginlik görme anlayışı vardır. Başta tasavvufi düşüncenin tüm konularını kapsayan ve İslam kültürünün en önemli eserlerinden sayılan Mesnevi olmak üzere onun bütün eserleri, Allah, Kur’an, Peygamber ve insan sevgisiyle yoğrulmuştur. Gazel ve rubailerden meydana gelen ve ilahi aşkını, gönül derdini şiirin imkânlarından faydalanarak anlattığı Dîvân-ı Kebîr, kendi meclisindeki sohbetlerinden oluşan Fîhi mâ Fîh, vaazları ve konuşmalarının derlendiği Mecâlis-i Seb‘a, muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan müteşekkil Mektubat adlı eserlerinde de ana fikir hemen hemen aynıdır. Ona göre yaratılan her şey insana varlık sebebini hatırlatan birer remizdir.
Mevlânâ, anlam zenginliği hayli yüksek olan eserlerinde, İslam düşüncesine ait kavramlar üzerinden insanın değerini ortaya koyar ve onu en güzele, merhamete, sevgiye yönlendirmeyi gaye edinir. Ve güzel ahlak ile tezyin edilmiş bir ruhun sahibi olarak insanın kanaatkâr, mütevazı, dürüst, cömert, yardımı seven, sorumluluk sahibi, çalışkan, doğru sözlü olmasını ön plana çıkarır. Mevlânâ’da insan sevgisinin coşkun olması, onun insanı varlığın özü, kâinatın kalbi olarak görmesindendir. O, kendi içinde bir âlem olan insana çeşitli anlamlar yüklerken aşk yönü ağır basan “kâmil insan” kavramını kullanır. Bilgelik, sevgi ve hoşgörü gibi değerleri kendinde toplayan kâmil insan, büyük âlemin bir yansımasıdır ve “Bir katrede gizlenmiş bir deniz, bir zerreye sığmış güneş”tir. Mevlânâ’ya göre âlemin özü ve her türlü hoşluğun madeni olan insan, şayet kendi varlığının ve cevherinin farkında değilse, bundan gafilse ona yazık olmuştur.
Fikirleriyle, eserleriyle bütün insanlığı kucaklayan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, susuz kalana su, yolunu kaybedene ışık olmuş çok yönlü bir düşünce ve gönül insanıdır. Yaratılana, onu yaratan cihetiyle değer vermesinin kaynağı ise şüphesiz ki Kur’an ve sünnettir. O, kendisinin Kur’an’ın kölesi, Hz. Peygamber’in yolunun tozu, toprağı, Allah dostu bağrı yanık bir âşık olduğunu ifade ederken bunun dışındaki herhangi bir yaklaşımdan rahatsızlık duyacağını belirtmiştir. İçinde bulunduğu toplumun sorunlarına Kur’an-ı Kerim ve hadislerin ışığında çözümler sunan Mevlânâ’nın düşünceleri, sadece yaşadığı dönemle, coğrafyayla sınırlı kalmamış, her dem tazeliğini koruyan eserleriyle epeyce geniş bir zamana ve mekâna yayılmıştır. Onun sözlerinin ve dizelerinin insanların zihin ve gönül dünyalarında açtığı pencereler, maddi olana bağımlılığın alabildiğine arttığı çağımızda da duygu ve düşünce mahzenlerini aydınlatmaya devam etmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı
Adıyaman Hakkında Bilgiler
ADIYAMAN
Doğu Anadolu’nun Yukarı Fırat kısmı ile Güneydoğu Anadolu bölgesinin Orta Fırat bölgesi arasında yer alan bir ilimiz. Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Malatya illeri ile çevrilidir. 37o25' ve 38o10' kuzey enlemleri ile 37o25' ve 39o15' doğu boylamları arasında yer almaktadır. Adıyaman eski medeniyetlerin yatağı olan bir yerde kurulmuştur. Önceleri Malatya’ya bağlı bir ilçe iken, 1954 senesinde Malatya’nın iki idari bölüme ayrılmasıyla il olmuştur. Trafik kodu 02’dir.
İsminin Menşei
Cumhuriyet devrine kadar Adıyaman’ın ismi “Hısn-ı Mansur” (Mansur Kalesi) idi. Bu kale Emevi komutanlarından Mansur İbn-i Canena tarafından Bizans’a karşı yaptırılmıştır. Adıyaman ismi ise Vadi-i Leman, Vadüleman (Güzel vadi) isminin zamanla çevrilmiş şeklidir. Diğer bir rivayete göre ise “Adıman”dan, bunun da Hititlerce iskan edilen yer manasına “Etiman”dan gelmiştir.
Başka bir rivayete göre çok eski devirlerde Adıyaman’da putperest bir hükümdarın hak dine inanmış yedi oğlu varmış. Bu yedi genç putperest babalarının dinine inanmadıkları için öldürülmüşler. Bundan dolayı Adıyaman isminin “Yedi Yaman”dan geldiği söylenir. Bu yedi kardeşin mezarı Adıyaman’ın güneyindedir.
Tarihi
Adıyaman ilinde birçok tarihi büyük şehirlerin kalıntıları vardır. Şehrin tarihi çok eski devirlere dayanmaktadır. Bu bölge Anadolu’da tarihi devrini açan Hitit İmparatorluğu’nun ve Kargamış Hitit Krallığının bir tapınağı idi. Göç ve istila yolu üzerinde bulunan bu bölge birçok defa el değiştirmiştir. Mitanniler, Samiler, Babilliler, Asurlular, Medler, Persler, Filip oğlu İskender, Selevkaslar, Romalılara tabi Kommagene Krallığı, Bizans, Suaniler, yedinci asırda Müslüman Araplar ve tekrar Bizanslılar arasında el değiştirmiştir.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu Selçuklu Türk Devletinin kurucusu ve Anadolu Fatihi Selçuklu Kutalmışoğlu Birinci Sultan Süleyman Şah’ın kumandanlarından Buldacı Bey, bu bölgeyi fethetmiştir. Birinci Haçlı seferinde elden çıkan bu toprakları Zengilerden Atabey Nusreddin Haçlılardan geri almıştır. Eyyubiler’e kısa bir müddet geçen bu bölge on üçüncü asır başında yeniden Anadolu Selçukluları’na bağlanmıştır. Bu asrın sonlarında İlhanlılar sonra da Memluklüler bu bölgeye hakim olmuşlardır. 1398’de Sultan Yıldırım Bayezid burasını Memluklülerden almıştır. Bayezid, Timur karşısında yenilince bu bölgeyi Dulkadiroğulları ele geçirmiş ve 1516’da Yavuz Sultan Selim yeniden burayı Osmanlı Devletinin topraklarına katmıştır.
Osmanlı Devletinde Samsad merkez olmak üzere Maraş (Dulkadir) beylerbeyliğine (eyaletine) bağlı bir sancak (vilayet) olmuştur. Tanzimattan sonra Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Malatya sancağının 5 kazasından biriydi. 1955’te Malatya’dan ayrılan 4 kaza ile merkezi Adıyaman olmak üzere yeni bir il teşkilatı kuruldu. Anadolu’da en eski bir Türk beldesi olan bu ilimiz tarihte pek çok savaşlara da sahne olmuştur.
Fiziki Yapı
Dağları: Adıyaman, Malatya dağları (Güneydoğu Torosları)nın güney yamaçlarında yer alır. Birbirine dayanıp sıkışmış sıralar halinde geniş bir yer kaplayan bu dağlar güneye indikçe alçalır ve Güneydoğu Anadolu düzlüklerine karışır.
Güneydoğu Torosların çıplak sırtlarının uzandığı kuzey kısmında yüksek tepeler bulunur. Akdağ (2551 m), Dibek Dağı (2549 m), Ulubaba Dağı (2533 m), Gördük Dağı (2206 m) ve Nemrut Dağı (2100 m) güney tarafı verimli ovalar ve yaylalar ile kaplıdır. En alçak yeri Fırat Nehri ile Göksun Çayının birleştiği yerdir. Burası 650 m yüksekliktedir. Toros Dağları, ili ikiye böler. Besni-Adıyaman-Kahta bölgesinin kuzeyi dağlık, engebeli ve çıplaktır. Güneyi ise ovalık ve yeşilliktir. Ortalama yükseklik 1000 m civarındadır. İlin yüzölçümünün % 52’si dağlıktır. Ayrıca Karadağ, Bozdağ ve Tucat Dağı da başlıca yüksek dağlarıdır. Köylerin çoğu dağlık bölgelerde kurulmuştur. Samsat, Besni, Gölbaşı ve Kahta ilçeleri de dağlık bölgelerde bulunan yerleşim merkezleridir.
Akarsuları: Akarsular, kuzeyden güneye doğru birbirine paralel akarlar. En önemlileri Fırat’tır. Güneydoğu Torosları dar boğazlarla yaran Fırat, kuzey - güney sonra da Kuzeydoğu-güneybatı yönünde akar. Kuzeyden Kahta (Cendere) (114 km) ile Göksun (118 km) Fırat’a karışır. Besni ve Çakal deresi ile Keysun, Eğin ve Kalburcu çayları ilin önemli akarsularındandır. Akarsuları derindir.
Gölleri: Çok sayıda irili ufaklı göle sahib olan ilin, Gölbaşı, Abdülharab ve Azaplı gölleri en önemlileridir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Kuzeyi dağlık ve güneyi ovalık olan Adayıman’da iki değişik iklim hüküm sürer. Dağlık kuzey kısımda kışlar yağışlı ve soğuk, yazlar sıcak ve kurak geçer (kara iklimi özellikleri). Güneyde ise kışlar ılık ve yağışlı, yazlar kurak ve sıcak geçer. Senelik yağış ortalaması 835 milimetredir.
Yüksek yerlerde kış çok şiddetli geçer. Ovalık bölgede ise sıcaklık kışın -3,9 dereceden aşağı düşmez. Akdeniz ikliminin değişik deniz iklimi ile kara iklimi hüküm süren tek ilimizdir.
Adıyaman, Güneydoğu Anadolu’nun en yeşil ilidir. Ormanlık arazi % 17’dir. Kuzeydeki dağların yamaçlarında meşe bozuğu korusu ve meşe baltalığı, yükseklerde de çam vardır. Güneydoğu Anadolu’nun bitki örtüsü bakımından en zengin ilidir.
Ekonomi
Adıyaman’ın başlıca gelir kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Toprak tarıma elverişlidir ve tarım gittikçe modernleşmektedir. Bağ ve bahçe boldur, 25 çeşit üzüm yetişir. Bunlardan en meşhuru Besni’de yetişen “Peygamber Üzümü”dür. Bağcılıkta çok ileri gitmiştir. Tütün ekimi yapılmakta ve yüksek verim alınmaktadır. Şeker pancarı, pamuk, buğday, arpa, mercimek, nohut, pirinç, biber, afyon, sebze ve meyveler (İncir, dut, kayısı, zerdali ve armut) ile antepfıstığı yetiştirilir.
Kuruyemiş, pestil ve pekmezi meşhurdur. Pirinç, biber, kavun ve karpuz da oldukça fazla yetiştirilir. Besni pekmezi Anadolu’da isim yapmıştır. Halkın % 80’i tarımla uğraşır. Antepfıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Dağlarda bulunan 5 milyon yabani fıstık ağacı değerlendirildiğinde, Adıyaman büyük bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Adıyaman ikinci bir Çukurova durumuna gelecektir.
Hayvancılık: Kıl keçisi sayısı koyun ve sığırdan fazladır. Tarımdan sonra ikinci gelir kaynağı hayvancılıktır. Hayvancılık genellikle aile işletmesi şeklindedir.
Madenler: Adıyaman’da krom, bakır ve petrol çıkar. Adıyaman’daki petrol kuyularının sayısı 40’ı geçmiştir. Günlük üretim 1988 yılında 6430 varil civarındadır. Yeni kuyular açılmakta ve mevcut kuyuların istihsalini artırma çalışmaları yapılmaktadır. Bu kuyular, Adıyaman il merkezi, Kahta Toybelen ve Sarıdana, Batı Fırat-Çemberlitaş yakınlarındadır.
Sanayi: Adıyaman sanayi bakımından henüz gelişmemiştir. Sümerbank Adıyaman Pamuklu Dokuma Sanayii A.Ş. Fabrikası (1959), Adıyaman Tütün Bakımevi Peynir ve Tereyağı Fabrikası (kapasitesi düşüktür), Adıyaman Çimento Fabrikası, Et Kombinası ve Yem Fabrikası başlıca sanayi tesisleridir. Ayrıca Besni’de dokuma atölyelerinde “Savan” denilen bir yaygı dokunur. Küçük sanayi bir arada toplayan sanayi sitesi vardır. Madeni Eşya ve Makina Aksamı Fabrikası da ilin dördüncü fabrikasıdır. Halıcılık yeni yeni gelişmektedir. Yağ, un, tuğla, kiremit, çırçır, çeltik fabrikaları, Güney Gaz GPG dolum tesisi ve dokuma atölyeleri ile sanayi gelişme devresindedir. Kıl keçisi yününden dokunan kilimleri çok meşhurdur. Altı yüzü aşkın iş yerinden 210’unu dokuma ve deri işleyen atölye teşkil eder. Ayrıca 120 iş yeri gıda ve tütün, 110 iş yeri makina ve madeni eşyaya aittir.
Ulaşım: 66 kilometrelik bir yol ile Fevzipaşa-Malatya demiryoluna, 108 kilometrelik bir dağ yolu ile Malatya’ya, Fırat nehri üzerinde yapılan köprü ile Diyarbakır’a bağlanmıştır. Kahta bölgesinde Fırat üzerindeki köprü vasıtasıyla transit yol ile civar illere bağlanmıştır. Demiryollarından istifade için Gölbaşı ilçesine gitmek icab eder.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: Adıyaman’ın 1990 sayımına göre toplam nüfusu 513.131 olup, bunun 219.304'ü şehirlerde, 293.827'si köylerde yaşar. Kilometrekare başına 69 kişi düşmektedir. Adıyaman’ın yüzölçümü 7614 km2dir.
Eğitim: Adıyaman il sınırları içinde 83 anaokul, 693 ilkokul, 39 ortaokul, 8 mesleki ve teknik ortaokul, 11 lise, 11 mesleki ve teknik lise ve 7 ilköğretim okulu vardır.
Örf ve adetler: Halkın % 80’i tarımla uğraştığından yazın bağ ve bahçelerine çıkarak sonbaharda evlerine dönerler. Düğünler eski usule göre yapılır. Köylerde çamaşır günü vardır. Halk oyunları; Ağır Halay, Düz Halay, Berde, Üç Ayak, Hava, Dile, Ağır Hava, Lorke, Pekmezo, Tırpano, Kudaro, Hasandağlı ve Dukuzoğlu’dur. Kadın ve erkeklerin giydikleri başlık, şalvar, gömlek, kemer, önlük, yelek ve hatta ayakkabı, çoraplar ayrı bir özellik gösterir.
İlçeleri
Adıyaman'ın biri merkez olmak üzere 9 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 175.647 olup, 100.045'i ilçe merkezinde 75.602'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 44, (:::)ınar bucağına bağlı 11, Bağpınar bucağına bağlı 7, Koçali bucağına bağlı 8, Kuyucak bucağına bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 1702 km2 olup, nüfus yoğunluğu 103'tür.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve yaylalardan meydana gelmiştir. İlçe merkezi bir vadide kurulmuştur. Şehir, Emeviler tarafından eski Perre kenti yakınlarında kuruldu ve etrafı Bizans saldırılarına mani olmak için surlarla çevrildi. Daha sonra Abbasiler zamanında tamir edilen kale, günümüzde harab vaziyettedir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, pamuk, tütün ve antepfıstığıdır. Tarım ürünleri daha çok Gaziantep'te pazarlandığı için, ilçede ticaret gelişmemiştir. Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanayi, Peynir ve Tereyağ Fabrikası, Çimento Fabrikası, Madeni Eşya ve Makina Aksamı Fabrikası başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
Eski ismi Hısn Mansur olan Adıyaman, Malatya'ya bağlı bir ilçe iken, 1954'te çıkarılan bir kanun ile il merkezi haline getirildi.
Besni: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 88.531 olup, 26.076'sı ilçe merkezinde 62.455'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 20, Çakırhöyük bucağına bağlı 16, Kızılin bucağına bağlı 7, Suvarlı bucağına bağlı 5, Şambayat bucağına bağlı 5 köyü vardır.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve platolardan meydana gelir. Batısında Güneydoğu Toroslar yer alır. Doğu ve güneyi batı kesimine göre alçak olup, genelde plato özelliği gösterir. İlçenin en önemli akarsuyu Göksu Çayıdır. İlçenin doğu ve güneydoğusunda Besni ve Keysun ovaları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayanır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, antepfıstığı, tütün, üzümdür. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Küçük dokuma atölyelerinde savan adı verilen geleneksel bir yaygı türü dokunur.
İlçe merkezi Güneydoğu Torosların güney eteklerinde ve Göksu'nun bir kolu olan Besni deresinin kenarında kurulmuştur. Kahramanmaraş-Adıyaman karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 44 km mesafededir. Malatya'ya bağlı ilçe iken 1926'da Gaziantep'e, 1933'te tekrar Malatya'ya, 1954'te ise il haline getirilen Adıyaman'a bağlandı.
Çelikhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.391 olup, 8033'ü ilçe merkezinde, 13.358'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 584 km2 olup, nüfus yoğunluğu 37'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Güneydoğu Torosların bir kolu olan Malatya Dağları toprakların tamamını kaplar. Batısında Buzdağı, doğusunda ise Karlık dağı yer alır. Bu dağlar arasında akan Karaçay ilçenin en önemli akarsuyudur.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En kıl keçisi beslenir. Hayvancılık ilkel yollarla yapıldığından verim düşüktür. Tarıma elverişli arazi çok azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve armuttur.
İlçe merkezi Karaçay Vadisinde kurulmuştur. Köy görünümünde, gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir. İlçe belediyesi 1954'te kurulmuştur. İl merkezine 60 km mesafededir.
Gerger: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 32.587 olup, 3.854'ü ilçe merkezinde, 28.733'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36, Taraksu bucağına bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 702 km2 olup, nüfus yoğunluğu 46'dır.
Genelde engebeli alanlardan meydana gelen ilçe toprakları plato görünümündedir. Malatya Dağları ilçe topraklarının bir bölümünü kaplar. En önemli akarsuyu Fırat Nehridir. Fırat Nehri ve kolları çevresinde dar düzlükler vardır.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Mer'alarda çok sayıda kılkeçisi ve koyun beslenir. Kıl, deri, süt ve süt ürünleri elde edilen başlıca hayvansal ürünlerdir. Az olan tarıma elverişli arazide buğday ve arpanın yanında, az miktarda üzüm, nohut, mercimek, pamuk, elma, susam ve antepfıstığı yetiştirilir.
İl merkezine en uzak ilçe olup, Diyarbakır'a yakındır. Köy görünümünde olan ilçe, il merkezine 99 km mesafededir. İlçe belediyesi 1957'de kurulmuştur.
Gölbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 55.358 olup, 29.588'i ilçe merkezinde, 25.770'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17, Belören bucağına bağlı 8, Harmanlı bucağına bağlı 5 köyü vardır. Yüzölçümü 784 km2 olup, nüfus yoğunluğu 71'dir.
İlçe topraklarının kuzeyinde Malatya Dağları yer alır. Dağlardan kaynaklanan suları Aksu Çayı ve Göksu Çayı toplar. Tektonik kökenli bir çukurda Gölbaşı, Azaplı ve İnekli isimli üç gölden meydana gelen Gölbaşı gölleri yer alır. Aksu Çayı Azaplı Gölünden doğar. Bu göllerin en büyüğü Gölbaşı Gölüdür.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve şekerpancarı olup, ayrıca az miktarda elma, nohut, antepfıstığı, mercimek ve susam yetiştirilir. Bağcılık gelişmiş olup, ilin en fazla üzüm yetiştirilen ilçesidir. Hayvancılık küçük çapta yapılır. İl topraklarında fosfat, linyit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Gölbaşı Gölünün güneyinde kurulmuştur. Malatya ve Adıyaman'ı Kahramanmaraş'a bağlayan kavşak üzerindedir. İl merkezine 64 km mesafededir. Kuzeyinden Fevzipaşa-Malatya demiryolu geçer. 1958'de ilçe olan Gölbaşı'nınn belediyesi de aynı sene kurulmuştur.
Kahta: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 94.928 olup, 40.281'i ilçe merkezinde, 54.647'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27, Akıncılar bucağına bağlı 12, Damlacık bucağına bağlı 10, Narince bucağına bağlı 18 köyü vardır.
İlçe topraklarının kuzeyi dağlık, güneyi ise ovalıktır. Dağlardan güneye doğru inildikçe önce platolar daha sonra da geniş ovalar yer alır. İlçe topraklarını Kahta Çayı ile Kalburcu Çayı sular. Kahta Çayı üzerinde Kahta Barajı yapımı sürdürülmektedir. Kahta barajı ve Atatürk barajı tamamlandığı zaman ilçe topraklarının bir bölümü sular altında kalacaktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, mercimek ve üzüm olup, ayrıca az miktarda pamuk, susam, antepfıstığı ve elma yetiştirilir. Dağlık bölgelerde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır.
İlçe merkezi Nemrut Dağı eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 36 km mesafededir. İlçede her sene çok sayıda turistin ziyaret ettiği tarihi kalıntılar vardır. Belediyesi 1920'de kurulmuştur.
Samsat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.451 olup, 2458'i ilçe merkezinde, 8993'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 339 km2 olup, nüfus yoğunluğu 34'tür.
İlçe toprakları genelde plato görünümündedir. İlçe topraklarını Fırat Nehri sular. Atatürk Barajında su tutulması üzerine ilçe topraklarının bir kısmı sular altında kalmıştır. Bu yüzden ilçe halkının bir bölümü başka yerlere göç etmiştir.
Tarım alanlarının büyük bölümünün sular altında kalması, gelişmemiş olan ilçe ekonomisini büyük ölçüde etkilemiştir. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve mercimektir.
İlçe merkezi, eskisinin Atatürk Barajı gölünün suları altında kalması üzerine 1988'de bugünkü yerine taşındı. Eski ilçe merkezi Fırat Nehri kıyısında idi. Belediyesi 1960'da kurulmuştur.
Sincik: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 19.524 olup, 2503'ü ilçe merkezinde, 17.021'i köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 12 köyü vardır. Kahta ilçesine bağlı bir bucak iken 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe haline getirildi.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Malatya dağlarının uzantıları yer alır. Dağlar küçük akarsular tarafından parçalanmıştır. Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. En çok küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, mercimek ve üzümdür.
Tut: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 13.714 olup, 6466'sı ilçe merkezinde, 7.248'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 11 köyü vardır. Besni ilçesine bağlı bir bucak iken, 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe haline getirildi.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve platolardan meydana gelir. Kuzeyinde Akdağ yer alır. Topraklarını Göksu Çayı sular. Ekonomisi tarıma dayanır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, antepfıstığı, tütün ve üzümdür. Hayvancılık gelişmiştir. İlçe merkezi Akdağ eteklerinde kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Çeşitli ve en eski medeniyetlerin kurulduğu bu bölge tarihi ve tabii özellikleri bakımından çok zengindir.
Kaleler:
Adıyaman Kalesi: Sekizinci asırda Emevi kumandanı Mansur bin Cavene tarafından Bizans’a karşı savunma maksadıyla yaptırılmıştır. Şehrin tam ortasında yığma bir tepenin üzerindedir. Harun Reşid tarafından tamir ettirilen kale üç kapılıdır. Kapı kitabeleri meşhurdur. Günümüzde kale yıkıntı durumundadır.
Besni Kalesi: Hititler devrinde inşa edilen kale Besni ilçesindedir. Eti Krallığını kuran İnsend yaptırmıştır. Halen kale yıkıntı halindedir.
Gerger Kalesi: Gerger ilçesinin güneyindeki Oymaklı köyündedir. Berber kalesi adıyla da tanınır. Sarp bir kayalık üzerinde olmasından dolayı günümüze kadar bozulmadan gelmiştir.
Kahta Kalesi: Kahta’nın 20 km kuzeyindedir. Hitit devrinden kalmadır. Kahta Çayı ile çevrili sarp ve kayalık bir tepe üzerindedir. Üzerindeki kabartma heykeller Roma ve Bizanslılara aittir. Sultan Birinci Mahmud Han devrinde tamir edilmiştir. Anadolu’daki yazılı kayaların en büyüğü buradadır.
Keysun Kalesi: Besni ilçesinin Çakırhöyük bucağında geniş bir ovanın ortasında kurulmuştur. Sık sık savaşlara sahne olan kale, çok defa yıkılmış ve tekrar yapılmıştır. Kalenin höyüğü ve su kaynakları meşhurdur. Günümüzde surlarından sadece bir kaç parça kalmıştır.
Camiler: Çeşitli medeniyetlere merkez olan Adıyaman’da birçok cami ve ibadethane vardır. Meşhur camilerden bazıları şunlardır:
Çarşı Camii: 1557 senesinde Hacı Abdülgazi tarafından inşa edilmiştir. Çeşitli zamanlarda tamir gören camii ilk özelliklerini kaybetmiştir.
Kab Camii: Kab Mahallesinde olan cami 1768’de yaptırılmıştır. Daha sonra yıkılması üzerine 1923’de Hacı Mehmed Ali tarafından tekrar yaptırılmıştır. Kesme taştan olup düz bir ahşap tavanla örtülüdür.
Eski Saray Camii: 1638’de İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu sebeple İbrahim Bey Camii de denir. Çeşitli tarihlerde onarım gördüğünden bazı bölümleri eski özelliğini kaybetmiştir.
Ulu Cami: Adıyaman’ın en büyük camii olup, Dulkadiroğlu Alaüddevle tarafından yaptırılmıştır. Eski ismi Kebir idi. 1863’te yıkılması üzerine yeniden yaptırılan cami 1902’de baştan sona onarılmıştır.
Türbeler:
Abuzer-i Gıfari Türbesi : Adıyaman’ın 5 km doğusunda Ziyaret köyü girişindedir. Kapısındaki kitabe 1136 tarihlidir. Türbe, Dördüncü Murad’ın emri ile yapılmıştır. Yanında bir mescid vardır.
Mahmud-ı Ensari Türbesi: Adıyaman’ın 5 km doğusunda Ali Dağının yüksek bir tepesindedir. Kitabesi 1126 tarihlidir. Sultan Dördüncü Murad’ın emri ile Bağdad seferi dönüşünde Sahabeden Mahmud-i Ensari adına yaptırılmıştır.
Adıyaman’da bulunan diğer tarihi yerlerden bazıları şunlardır:
Karakuş: Kahta’nın 12 km kuzeyindedir. Dört sütunlu bir dikilitaştır. Sütunların birinin tepesinde başı kopuk büyük bir kartal heykeli, batıdakinin tepesinde Mithrijates kabartması vardır. Öbür ikisinde heykel yoktur. Kommogene Krallığı devrine aittir
Cendere Köprüsü: Kahta’nın 18 km kuzeyindedir. Fırat Nehri üzerindeki tek gözlü taş köprü Romalılar veya Kommagene krallığı devrinden kalma olduğu sanılmaktadır. Köprünün ayakları sert kayalıklara oturtulmuş olup; boyu 30, su seviyesinden yüksekliği 18 metredir.
Göksu Köprüsü: (:::)ınar bucağına bağlı Gümüşkaya köyünün 3 km kuzeyinde Göksu çayı üzerindedir. Romalılar zamanında yapılmıştır. 150 sene kadar önce iki köy arasında çıkan otlak kavgası sırasında dinamitlenerek yıkılmıştır.
Pirin (Perre) Mağaraları: Eski devirlere ait yerleşme yeri (şehri) olan bu mağaralar 200’den fazladır. Mağaralardaki yontma ve oymalar oldukça mükemmeldir. O günün şartlarına göre mağaralar bölme bölmedir. Adıyaman’a 5 km uzaklıkta bulunan ve dünyanın en eski şehirlerinden olduğu tahmin edilen bu mağaralar, elle kazılmış, oyulmuş ve mesken olarak kullanılmıştır. Mağara duvarlarında elle çizilmiş resimler de vardır.
Nemrud Dağı Heykelleri: Kahta'nın 25 km kuzeyinde 2206 m yükseklikte Nemrud Dağı üzerindedir. Dünyanın sekizinci harikası olarak isimlendirilir. Sümer krallarından Göğsa (Gövsa) bu bölgeye yazları, yazlığa çıkardı. Birinci Antiochus buraya taştan bir anıtkabir yaptırmıştır. Antiochus’un mezarı 50 m yüksekliğindedir. Tabanı 150 metredir. Etrafında o devirde tapılan put heykelleri doludur. Bunlar, hepsini içine alan taş bir duvar ile çepeçevre sarılıdır. Bu taş heykeller M.Ö. birinci asırdan kalmadır. Nemrud Dağındaki bu taş heykellerin, Kur’an-ı kerimde bildirilen ve İbrahim aleyhisselamı ateşe atan Nemrud ile ilgisi yoktur. Bu taş heykeller, Kommage Krallığına ve taptıkları putlara aittir. Yığma taş ile yapılan taş heykeller, dünyanın en büyük açık hava müzesidir.
Haydaran kabartmaları: Adıyaman’ın 17 km uzaklığında Haydaran köyündedir. Kaya mezarlarının birinde kayalara ayrılmış bir kadın ve bir erkek kabartmasının arasında ışık sızan bir yıldız vardır.
Mesire yerleri: Adıyaman tabii güzellikler açısından çok zengin değildir. Gölbaşı ilçesindeki göl kıyılarının tabii manzarası bir hayli güzeldir. Değirmenli, Malatya-Gölbaşı yolu üzerinde meyvelik, sular ve küçük çağlayanlarla süslü bir mesire yeridir. Besni yakınlarındaki Çeşme ve Kurupınar, gezme ve dinlenme yeridir.
Kaplıcaları: Adıyaman’da Çörmük, Kurçay ve Korucan olmak üzere üç kaplıca vardır. Ayrıca, Bişor çeşmesinden maden suyu çıkmaktadır.
Çörmük Kaplıcası: Besni’ye 13 km uzaklıktadır. Basur ve romatizma hastalıklarına iyi gelir.
Kuruçay Kaplıcası: Besni ilçesi yakınlarındadır. Romatizma ve basura iyi gelir.
Korucan Kaplıcası: Çelikhan’ın 15 km doğusunda dağlık bir bölgededir. Çeşitli hastalıklara iyi gelir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ADIYAMAN
Doğu Anadolu’nun Yukarı Fırat kısmı ile Güneydoğu Anadolu bölgesinin Orta Fırat bölgesi arasında yer alan bir ilimiz. Diyarbakır, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş ve Malatya illeri ile çevrilidir. 37o25' ve 38o10' kuzey enlemleri ile 37o25' ve 39o15' doğu boylamları arasında yer almaktadır. Adıyaman eski medeniyetlerin yatağı olan bir yerde kurulmuştur. Önceleri Malatya’ya bağlı bir ilçe iken, 1954 senesinde Malatya’nın iki idari bölüme ayrılmasıyla il olmuştur. Trafik kodu 02’dir.
İsminin Menşei
Cumhuriyet devrine kadar Adıyaman’ın ismi “Hısn-ı Mansur” (Mansur Kalesi) idi. Bu kale Emevi komutanlarından Mansur İbn-i Canena tarafından Bizans’a karşı yaptırılmıştır. Adıyaman ismi ise Vadi-i Leman, Vadüleman (Güzel vadi) isminin zamanla çevrilmiş şeklidir. Diğer bir rivayete göre ise “Adıman”dan, bunun da Hititlerce iskan edilen yer manasına “Etiman”dan gelmiştir.
Başka bir rivayete göre çok eski devirlerde Adıyaman’da putperest bir hükümdarın hak dine inanmış yedi oğlu varmış. Bu yedi genç putperest babalarının dinine inanmadıkları için öldürülmüşler. Bundan dolayı Adıyaman isminin “Yedi Yaman”dan geldiği söylenir. Bu yedi kardeşin mezarı Adıyaman’ın güneyindedir.
Tarihi
Adıyaman ilinde birçok tarihi büyük şehirlerin kalıntıları vardır. Şehrin tarihi çok eski devirlere dayanmaktadır. Bu bölge Anadolu’da tarihi devrini açan Hitit İmparatorluğu’nun ve Kargamış Hitit Krallığının bir tapınağı idi. Göç ve istila yolu üzerinde bulunan bu bölge birçok defa el değiştirmiştir. Mitanniler, Samiler, Babilliler, Asurlular, Medler, Persler, Filip oğlu İskender, Selevkaslar, Romalılara tabi Kommagene Krallığı, Bizans, Suaniler, yedinci asırda Müslüman Araplar ve tekrar Bizanslılar arasında el değiştirmiştir.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu Selçuklu Türk Devletinin kurucusu ve Anadolu Fatihi Selçuklu Kutalmışoğlu Birinci Sultan Süleyman Şah’ın kumandanlarından Buldacı Bey, bu bölgeyi fethetmiştir. Birinci Haçlı seferinde elden çıkan bu toprakları Zengilerden Atabey Nusreddin Haçlılardan geri almıştır. Eyyubiler’e kısa bir müddet geçen bu bölge on üçüncü asır başında yeniden Anadolu Selçukluları’na bağlanmıştır. Bu asrın sonlarında İlhanlılar sonra da Memluklüler bu bölgeye hakim olmuşlardır. 1398’de Sultan Yıldırım Bayezid burasını Memluklülerden almıştır. Bayezid, Timur karşısında yenilince bu bölgeyi Dulkadiroğulları ele geçirmiş ve 1516’da Yavuz Sultan Selim yeniden burayı Osmanlı Devletinin topraklarına katmıştır.
Osmanlı Devletinde Samsad merkez olmak üzere Maraş (Dulkadir) beylerbeyliğine (eyaletine) bağlı bir sancak (vilayet) olmuştur. Tanzimattan sonra Hısn-ı Mansur (Adıyaman), Malatya sancağının 5 kazasından biriydi. 1955’te Malatya’dan ayrılan 4 kaza ile merkezi Adıyaman olmak üzere yeni bir il teşkilatı kuruldu. Anadolu’da en eski bir Türk beldesi olan bu ilimiz tarihte pek çok savaşlara da sahne olmuştur.
Fiziki Yapı
Dağları: Adıyaman, Malatya dağları (Güneydoğu Torosları)nın güney yamaçlarında yer alır. Birbirine dayanıp sıkışmış sıralar halinde geniş bir yer kaplayan bu dağlar güneye indikçe alçalır ve Güneydoğu Anadolu düzlüklerine karışır.
Güneydoğu Torosların çıplak sırtlarının uzandığı kuzey kısmında yüksek tepeler bulunur. Akdağ (2551 m), Dibek Dağı (2549 m), Ulubaba Dağı (2533 m), Gördük Dağı (2206 m) ve Nemrut Dağı (2100 m) güney tarafı verimli ovalar ve yaylalar ile kaplıdır. En alçak yeri Fırat Nehri ile Göksun Çayının birleştiği yerdir. Burası 650 m yüksekliktedir. Toros Dağları, ili ikiye böler. Besni-Adıyaman-Kahta bölgesinin kuzeyi dağlık, engebeli ve çıplaktır. Güneyi ise ovalık ve yeşilliktir. Ortalama yükseklik 1000 m civarındadır. İlin yüzölçümünün % 52’si dağlıktır. Ayrıca Karadağ, Bozdağ ve Tucat Dağı da başlıca yüksek dağlarıdır. Köylerin çoğu dağlık bölgelerde kurulmuştur. Samsat, Besni, Gölbaşı ve Kahta ilçeleri de dağlık bölgelerde bulunan yerleşim merkezleridir.
Akarsuları: Akarsular, kuzeyden güneye doğru birbirine paralel akarlar. En önemlileri Fırat’tır. Güneydoğu Torosları dar boğazlarla yaran Fırat, kuzey - güney sonra da Kuzeydoğu-güneybatı yönünde akar. Kuzeyden Kahta (Cendere) (114 km) ile Göksun (118 km) Fırat’a karışır. Besni ve Çakal deresi ile Keysun, Eğin ve Kalburcu çayları ilin önemli akarsularındandır. Akarsuları derindir.
Gölleri: Çok sayıda irili ufaklı göle sahib olan ilin, Gölbaşı, Abdülharab ve Azaplı gölleri en önemlileridir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Kuzeyi dağlık ve güneyi ovalık olan Adayıman’da iki değişik iklim hüküm sürer. Dağlık kuzey kısımda kışlar yağışlı ve soğuk, yazlar sıcak ve kurak geçer (kara iklimi özellikleri). Güneyde ise kışlar ılık ve yağışlı, yazlar kurak ve sıcak geçer. Senelik yağış ortalaması 835 milimetredir.
Yüksek yerlerde kış çok şiddetli geçer. Ovalık bölgede ise sıcaklık kışın -3,9 dereceden aşağı düşmez. Akdeniz ikliminin değişik deniz iklimi ile kara iklimi hüküm süren tek ilimizdir.
Adıyaman, Güneydoğu Anadolu’nun en yeşil ilidir. Ormanlık arazi % 17’dir. Kuzeydeki dağların yamaçlarında meşe bozuğu korusu ve meşe baltalığı, yükseklerde de çam vardır. Güneydoğu Anadolu’nun bitki örtüsü bakımından en zengin ilidir.
Ekonomi
Adıyaman’ın başlıca gelir kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Toprak tarıma elverişlidir ve tarım gittikçe modernleşmektedir. Bağ ve bahçe boldur, 25 çeşit üzüm yetişir. Bunlardan en meşhuru Besni’de yetişen “Peygamber Üzümü”dür. Bağcılıkta çok ileri gitmiştir. Tütün ekimi yapılmakta ve yüksek verim alınmaktadır. Şeker pancarı, pamuk, buğday, arpa, mercimek, nohut, pirinç, biber, afyon, sebze ve meyveler (İncir, dut, kayısı, zerdali ve armut) ile antepfıstığı yetiştirilir.
Kuruyemiş, pestil ve pekmezi meşhurdur. Pirinç, biber, kavun ve karpuz da oldukça fazla yetiştirilir. Besni pekmezi Anadolu’da isim yapmıştır. Halkın % 80’i tarımla uğraşır. Antepfıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Dağlarda bulunan 5 milyon yabani fıstık ağacı değerlendirildiğinde, Adıyaman büyük bir gelire sahip olacaktır. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ile Adıyaman ikinci bir Çukurova durumuna gelecektir.
Hayvancılık: Kıl keçisi sayısı koyun ve sığırdan fazladır. Tarımdan sonra ikinci gelir kaynağı hayvancılıktır. Hayvancılık genellikle aile işletmesi şeklindedir.
Madenler: Adıyaman’da krom, bakır ve petrol çıkar. Adıyaman’daki petrol kuyularının sayısı 40’ı geçmiştir. Günlük üretim 1988 yılında 6430 varil civarındadır. Yeni kuyular açılmakta ve mevcut kuyuların istihsalini artırma çalışmaları yapılmaktadır. Bu kuyular, Adıyaman il merkezi, Kahta Toybelen ve Sarıdana, Batı Fırat-Çemberlitaş yakınlarındadır.
Sanayi: Adıyaman sanayi bakımından henüz gelişmemiştir. Sümerbank Adıyaman Pamuklu Dokuma Sanayii A.Ş. Fabrikası (1959), Adıyaman Tütün Bakımevi Peynir ve Tereyağı Fabrikası (kapasitesi düşüktür), Adıyaman Çimento Fabrikası, Et Kombinası ve Yem Fabrikası başlıca sanayi tesisleridir. Ayrıca Besni’de dokuma atölyelerinde “Savan” denilen bir yaygı dokunur. Küçük sanayi bir arada toplayan sanayi sitesi vardır. Madeni Eşya ve Makina Aksamı Fabrikası da ilin dördüncü fabrikasıdır. Halıcılık yeni yeni gelişmektedir. Yağ, un, tuğla, kiremit, çırçır, çeltik fabrikaları, Güney Gaz GPG dolum tesisi ve dokuma atölyeleri ile sanayi gelişme devresindedir. Kıl keçisi yününden dokunan kilimleri çok meşhurdur. Altı yüzü aşkın iş yerinden 210’unu dokuma ve deri işleyen atölye teşkil eder. Ayrıca 120 iş yeri gıda ve tütün, 110 iş yeri makina ve madeni eşyaya aittir.
Ulaşım: 66 kilometrelik bir yol ile Fevzipaşa-Malatya demiryoluna, 108 kilometrelik bir dağ yolu ile Malatya’ya, Fırat nehri üzerinde yapılan köprü ile Diyarbakır’a bağlanmıştır. Kahta bölgesinde Fırat üzerindeki köprü vasıtasıyla transit yol ile civar illere bağlanmıştır. Demiryollarından istifade için Gölbaşı ilçesine gitmek icab eder.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: Adıyaman’ın 1990 sayımına göre toplam nüfusu 513.131 olup, bunun 219.304'ü şehirlerde, 293.827'si köylerde yaşar. Kilometrekare başına 69 kişi düşmektedir. Adıyaman’ın yüzölçümü 7614 km2dir.
Eğitim: Adıyaman il sınırları içinde 83 anaokul, 693 ilkokul, 39 ortaokul, 8 mesleki ve teknik ortaokul, 11 lise, 11 mesleki ve teknik lise ve 7 ilköğretim okulu vardır.
Örf ve adetler: Halkın % 80’i tarımla uğraştığından yazın bağ ve bahçelerine çıkarak sonbaharda evlerine dönerler. Düğünler eski usule göre yapılır. Köylerde çamaşır günü vardır. Halk oyunları; Ağır Halay, Düz Halay, Berde, Üç Ayak, Hava, Dile, Ağır Hava, Lorke, Pekmezo, Tırpano, Kudaro, Hasandağlı ve Dukuzoğlu’dur. Kadın ve erkeklerin giydikleri başlık, şalvar, gömlek, kemer, önlük, yelek ve hatta ayakkabı, çoraplar ayrı bir özellik gösterir.
İlçeleri
Adıyaman'ın biri merkez olmak üzere 9 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 175.647 olup, 100.045'i ilçe merkezinde 75.602'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 44, (:::)ınar bucağına bağlı 11, Bağpınar bucağına bağlı 7, Koçali bucağına bağlı 8, Kuyucak bucağına bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 1702 km2 olup, nüfus yoğunluğu 103'tür.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve yaylalardan meydana gelmiştir. İlçe merkezi bir vadide kurulmuştur. Şehir, Emeviler tarafından eski Perre kenti yakınlarında kuruldu ve etrafı Bizans saldırılarına mani olmak için surlarla çevrildi. Daha sonra Abbasiler zamanında tamir edilen kale, günümüzde harab vaziyettedir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, pamuk, tütün ve antepfıstığıdır. Tarım ürünleri daha çok Gaziantep'te pazarlandığı için, ilçede ticaret gelişmemiştir. Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanayi, Peynir ve Tereyağ Fabrikası, Çimento Fabrikası, Madeni Eşya ve Makina Aksamı Fabrikası başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
Eski ismi Hısn Mansur olan Adıyaman, Malatya'ya bağlı bir ilçe iken, 1954'te çıkarılan bir kanun ile il merkezi haline getirildi.
Besni: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 88.531 olup, 26.076'sı ilçe merkezinde 62.455'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 20, Çakırhöyük bucağına bağlı 16, Kızılin bucağına bağlı 7, Suvarlı bucağına bağlı 5, Şambayat bucağına bağlı 5 köyü vardır.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve platolardan meydana gelir. Batısında Güneydoğu Toroslar yer alır. Doğu ve güneyi batı kesimine göre alçak olup, genelde plato özelliği gösterir. İlçenin en önemli akarsuyu Göksu Çayıdır. İlçenin doğu ve güneydoğusunda Besni ve Keysun ovaları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayanır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, antepfıstığı, tütün, üzümdür. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Küçük dokuma atölyelerinde savan adı verilen geleneksel bir yaygı türü dokunur.
İlçe merkezi Güneydoğu Torosların güney eteklerinde ve Göksu'nun bir kolu olan Besni deresinin kenarında kurulmuştur. Kahramanmaraş-Adıyaman karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 44 km mesafededir. Malatya'ya bağlı ilçe iken 1926'da Gaziantep'e, 1933'te tekrar Malatya'ya, 1954'te ise il haline getirilen Adıyaman'a bağlandı.
Çelikhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.391 olup, 8033'ü ilçe merkezinde, 13.358'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 584 km2 olup, nüfus yoğunluğu 37'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Güneydoğu Torosların bir kolu olan Malatya Dağları toprakların tamamını kaplar. Batısında Buzdağı, doğusunda ise Karlık dağı yer alır. Bu dağlar arasında akan Karaçay ilçenin en önemli akarsuyudur.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En kıl keçisi beslenir. Hayvancılık ilkel yollarla yapıldığından verim düşüktür. Tarıma elverişli arazi çok azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve armuttur.
İlçe merkezi Karaçay Vadisinde kurulmuştur. Köy görünümünde, gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir. İlçe belediyesi 1954'te kurulmuştur. İl merkezine 60 km mesafededir.
Gerger: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 32.587 olup, 3.854'ü ilçe merkezinde, 28.733'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36, Taraksu bucağına bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 702 km2 olup, nüfus yoğunluğu 46'dır.
Genelde engebeli alanlardan meydana gelen ilçe toprakları plato görünümündedir. Malatya Dağları ilçe topraklarının bir bölümünü kaplar. En önemli akarsuyu Fırat Nehridir. Fırat Nehri ve kolları çevresinde dar düzlükler vardır.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Mer'alarda çok sayıda kılkeçisi ve koyun beslenir. Kıl, deri, süt ve süt ürünleri elde edilen başlıca hayvansal ürünlerdir. Az olan tarıma elverişli arazide buğday ve arpanın yanında, az miktarda üzüm, nohut, mercimek, pamuk, elma, susam ve antepfıstığı yetiştirilir.
İl merkezine en uzak ilçe olup, Diyarbakır'a yakındır. Köy görünümünde olan ilçe, il merkezine 99 km mesafededir. İlçe belediyesi 1957'de kurulmuştur.
Gölbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 55.358 olup, 29.588'i ilçe merkezinde, 25.770'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17, Belören bucağına bağlı 8, Harmanlı bucağına bağlı 5 köyü vardır. Yüzölçümü 784 km2 olup, nüfus yoğunluğu 71'dir.
İlçe topraklarının kuzeyinde Malatya Dağları yer alır. Dağlardan kaynaklanan suları Aksu Çayı ve Göksu Çayı toplar. Tektonik kökenli bir çukurda Gölbaşı, Azaplı ve İnekli isimli üç gölden meydana gelen Gölbaşı gölleri yer alır. Aksu Çayı Azaplı Gölünden doğar. Bu göllerin en büyüğü Gölbaşı Gölüdür.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve şekerpancarı olup, ayrıca az miktarda elma, nohut, antepfıstığı, mercimek ve susam yetiştirilir. Bağcılık gelişmiş olup, ilin en fazla üzüm yetiştirilen ilçesidir. Hayvancılık küçük çapta yapılır. İl topraklarında fosfat, linyit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Gölbaşı Gölünün güneyinde kurulmuştur. Malatya ve Adıyaman'ı Kahramanmaraş'a bağlayan kavşak üzerindedir. İl merkezine 64 km mesafededir. Kuzeyinden Fevzipaşa-Malatya demiryolu geçer. 1958'de ilçe olan Gölbaşı'nınn belediyesi de aynı sene kurulmuştur.
Kahta: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 94.928 olup, 40.281'i ilçe merkezinde, 54.647'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 27, Akıncılar bucağına bağlı 12, Damlacık bucağına bağlı 10, Narince bucağına bağlı 18 köyü vardır.
İlçe topraklarının kuzeyi dağlık, güneyi ise ovalıktır. Dağlardan güneye doğru inildikçe önce platolar daha sonra da geniş ovalar yer alır. İlçe topraklarını Kahta Çayı ile Kalburcu Çayı sular. Kahta Çayı üzerinde Kahta Barajı yapımı sürdürülmektedir. Kahta barajı ve Atatürk barajı tamamlandığı zaman ilçe topraklarının bir bölümü sular altında kalacaktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, mercimek ve üzüm olup, ayrıca az miktarda pamuk, susam, antepfıstığı ve elma yetiştirilir. Dağlık bölgelerde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır.
İlçe merkezi Nemrut Dağı eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 36 km mesafededir. İlçede her sene çok sayıda turistin ziyaret ettiği tarihi kalıntılar vardır. Belediyesi 1920'de kurulmuştur.
Samsat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.451 olup, 2458'i ilçe merkezinde, 8993'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 339 km2 olup, nüfus yoğunluğu 34'tür.
İlçe toprakları genelde plato görünümündedir. İlçe topraklarını Fırat Nehri sular. Atatürk Barajında su tutulması üzerine ilçe topraklarının bir kısmı sular altında kalmıştır. Bu yüzden ilçe halkının bir bölümü başka yerlere göç etmiştir.
Tarım alanlarının büyük bölümünün sular altında kalması, gelişmemiş olan ilçe ekonomisini büyük ölçüde etkilemiştir. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve mercimektir.
İlçe merkezi, eskisinin Atatürk Barajı gölünün suları altında kalması üzerine 1988'de bugünkü yerine taşındı. Eski ilçe merkezi Fırat Nehri kıyısında idi. Belediyesi 1960'da kurulmuştur.
Sincik: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 19.524 olup, 2503'ü ilçe merkezinde, 17.021'i köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 12 köyü vardır. Kahta ilçesine bağlı bir bucak iken 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe haline getirildi.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Malatya dağlarının uzantıları yer alır. Dağlar küçük akarsular tarafından parçalanmıştır. Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. En çok küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, nohut, mercimek ve üzümdür.
Tut: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 13.714 olup, 6466'sı ilçe merkezinde, 7.248'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 11 köyü vardır. Besni ilçesine bağlı bir bucak iken, 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe haline getirildi.
İlçe toprakları engebeli alanlar ve platolardan meydana gelir. Kuzeyinde Akdağ yer alır. Topraklarını Göksu Çayı sular. Ekonomisi tarıma dayanır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, antepfıstığı, tütün ve üzümdür. Hayvancılık gelişmiştir. İlçe merkezi Akdağ eteklerinde kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Çeşitli ve en eski medeniyetlerin kurulduğu bu bölge tarihi ve tabii özellikleri bakımından çok zengindir.
Kaleler:
Adıyaman Kalesi: Sekizinci asırda Emevi kumandanı Mansur bin Cavene tarafından Bizans’a karşı savunma maksadıyla yaptırılmıştır. Şehrin tam ortasında yığma bir tepenin üzerindedir. Harun Reşid tarafından tamir ettirilen kale üç kapılıdır. Kapı kitabeleri meşhurdur. Günümüzde kale yıkıntı durumundadır.
Besni Kalesi: Hititler devrinde inşa edilen kale Besni ilçesindedir. Eti Krallığını kuran İnsend yaptırmıştır. Halen kale yıkıntı halindedir.
Gerger Kalesi: Gerger ilçesinin güneyindeki Oymaklı köyündedir. Berber kalesi adıyla da tanınır. Sarp bir kayalık üzerinde olmasından dolayı günümüze kadar bozulmadan gelmiştir.
Kahta Kalesi: Kahta’nın 20 km kuzeyindedir. Hitit devrinden kalmadır. Kahta Çayı ile çevrili sarp ve kayalık bir tepe üzerindedir. Üzerindeki kabartma heykeller Roma ve Bizanslılara aittir. Sultan Birinci Mahmud Han devrinde tamir edilmiştir. Anadolu’daki yazılı kayaların en büyüğü buradadır.
Keysun Kalesi: Besni ilçesinin Çakırhöyük bucağında geniş bir ovanın ortasında kurulmuştur. Sık sık savaşlara sahne olan kale, çok defa yıkılmış ve tekrar yapılmıştır. Kalenin höyüğü ve su kaynakları meşhurdur. Günümüzde surlarından sadece bir kaç parça kalmıştır.
Camiler: Çeşitli medeniyetlere merkez olan Adıyaman’da birçok cami ve ibadethane vardır. Meşhur camilerden bazıları şunlardır:
Çarşı Camii: 1557 senesinde Hacı Abdülgazi tarafından inşa edilmiştir. Çeşitli zamanlarda tamir gören camii ilk özelliklerini kaybetmiştir.
Kab Camii: Kab Mahallesinde olan cami 1768’de yaptırılmıştır. Daha sonra yıkılması üzerine 1923’de Hacı Mehmed Ali tarafından tekrar yaptırılmıştır. Kesme taştan olup düz bir ahşap tavanla örtülüdür.
Eski Saray Camii: 1638’de İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır. Bu sebeple İbrahim Bey Camii de denir. Çeşitli tarihlerde onarım gördüğünden bazı bölümleri eski özelliğini kaybetmiştir.
Ulu Cami: Adıyaman’ın en büyük camii olup, Dulkadiroğlu Alaüddevle tarafından yaptırılmıştır. Eski ismi Kebir idi. 1863’te yıkılması üzerine yeniden yaptırılan cami 1902’de baştan sona onarılmıştır.
Türbeler:
Abuzer-i Gıfari Türbesi : Adıyaman’ın 5 km doğusunda Ziyaret köyü girişindedir. Kapısındaki kitabe 1136 tarihlidir. Türbe, Dördüncü Murad’ın emri ile yapılmıştır. Yanında bir mescid vardır.
Mahmud-ı Ensari Türbesi: Adıyaman’ın 5 km doğusunda Ali Dağının yüksek bir tepesindedir. Kitabesi 1126 tarihlidir. Sultan Dördüncü Murad’ın emri ile Bağdad seferi dönüşünde Sahabeden Mahmud-i Ensari adına yaptırılmıştır.
Adıyaman’da bulunan diğer tarihi yerlerden bazıları şunlardır:
Karakuş: Kahta’nın 12 km kuzeyindedir. Dört sütunlu bir dikilitaştır. Sütunların birinin tepesinde başı kopuk büyük bir kartal heykeli, batıdakinin tepesinde Mithrijates kabartması vardır. Öbür ikisinde heykel yoktur. Kommogene Krallığı devrine aittir
Cendere Köprüsü: Kahta’nın 18 km kuzeyindedir. Fırat Nehri üzerindeki tek gözlü taş köprü Romalılar veya Kommagene krallığı devrinden kalma olduğu sanılmaktadır. Köprünün ayakları sert kayalıklara oturtulmuş olup; boyu 30, su seviyesinden yüksekliği 18 metredir.
Göksu Köprüsü: (:::)ınar bucağına bağlı Gümüşkaya köyünün 3 km kuzeyinde Göksu çayı üzerindedir. Romalılar zamanında yapılmıştır. 150 sene kadar önce iki köy arasında çıkan otlak kavgası sırasında dinamitlenerek yıkılmıştır.
Pirin (Perre) Mağaraları: Eski devirlere ait yerleşme yeri (şehri) olan bu mağaralar 200’den fazladır. Mağaralardaki yontma ve oymalar oldukça mükemmeldir. O günün şartlarına göre mağaralar bölme bölmedir. Adıyaman’a 5 km uzaklıkta bulunan ve dünyanın en eski şehirlerinden olduğu tahmin edilen bu mağaralar, elle kazılmış, oyulmuş ve mesken olarak kullanılmıştır. Mağara duvarlarında elle çizilmiş resimler de vardır.
Nemrud Dağı Heykelleri: Kahta'nın 25 km kuzeyinde 2206 m yükseklikte Nemrud Dağı üzerindedir. Dünyanın sekizinci harikası olarak isimlendirilir. Sümer krallarından Göğsa (Gövsa) bu bölgeye yazları, yazlığa çıkardı. Birinci Antiochus buraya taştan bir anıtkabir yaptırmıştır. Antiochus’un mezarı 50 m yüksekliğindedir. Tabanı 150 metredir. Etrafında o devirde tapılan put heykelleri doludur. Bunlar, hepsini içine alan taş bir duvar ile çepeçevre sarılıdır. Bu taş heykeller M.Ö. birinci asırdan kalmadır. Nemrud Dağındaki bu taş heykellerin, Kur’an-ı kerimde bildirilen ve İbrahim aleyhisselamı ateşe atan Nemrud ile ilgisi yoktur. Bu taş heykeller, Kommage Krallığına ve taptıkları putlara aittir. Yığma taş ile yapılan taş heykeller, dünyanın en büyük açık hava müzesidir.
Haydaran kabartmaları: Adıyaman’ın 17 km uzaklığında Haydaran köyündedir. Kaya mezarlarının birinde kayalara ayrılmış bir kadın ve bir erkek kabartmasının arasında ışık sızan bir yıldız vardır.
Mesire yerleri: Adıyaman tabii güzellikler açısından çok zengin değildir. Gölbaşı ilçesindeki göl kıyılarının tabii manzarası bir hayli güzeldir. Değirmenli, Malatya-Gölbaşı yolu üzerinde meyvelik, sular ve küçük çağlayanlarla süslü bir mesire yeridir. Besni yakınlarındaki Çeşme ve Kurupınar, gezme ve dinlenme yeridir.
Kaplıcaları: Adıyaman’da Çörmük, Kurçay ve Korucan olmak üzere üç kaplıca vardır. Ayrıca, Bişor çeşmesinden maden suyu çıkmaktadır.
Çörmük Kaplıcası: Besni’ye 13 km uzaklıktadır. Basur ve romatizma hastalıklarına iyi gelir.
Kuruçay Kaplıcası: Besni ilçesi yakınlarındadır. Romatizma ve basura iyi gelir.
Korucan Kaplıcası: Çelikhan’ın 15 km doğusunda dağlık bir bölgededir. Çeşitli hastalıklara iyi gelir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Adana Hakkında Bilgiler
ADANA
Türkiye’nin güney bölgesinde “Beyaz Altın” (Pamuk) ambarı ve en bereketli toprakları bağrında bulunduran bir vilayeti. Türkiye’nin yüzölçümü bakımından dokuzuncu, nüfus bakımından dördüncü büyük şehridir. Doğu Akdeniz bölgesinde; Kayseri, Kahramanmaraş, Gaziantep, Niğde, İçel (Mersin) ve Hatay illeri ile çevrilidir. 36°32´ ve 38°23´kuzey enlemleri ile 34° 42´ ve 36°42´ doğu boylamları arasında yer alır. Güneyinde Akdeniz vardır. Trafik numarası 01’dir.
İsminin Menşei
Batılı tarihçiler, "Adana" isminin “Adanüs” ten geldiğini ileri sürerler. Halbuki, Hitit zamanına ait yazılı metinlerde Adana’dan “Adania” olarak bahsedilir. Anadolu’nun ilk sakinleri olan Hitit’lerin kurduğu tarihi bir şehirdir. Bazı putperest milletlerin taptıkları Uranüs’ün oğlu olan Adanüs ile ilgisi ise sadece isim benzerliğidir.
Tarihi
Adana ve Çukurova bölgesi çok eski devirlerden beri insanların yaşadığı bir yerleşim merkezi olmuştur. Eski tarihi belgelerde “Klikya” olarak bahsedilen Çukurova’dan Boğazköy’den çıkarılan Hitit yazılı levhalarında, “Uru Adania” (Adana ülkesi) kaydı vardır.
M.Ö. 1333 tarihinde Hititler, Kızzıvatna Krallığının elinde bulunan Çukurova’yı ele geçirmişlerdir. Bölge, Hititlerden sonra Asurluların, Perslerin, Makedonya kralı İskender’in, Romalıların ve Bizanslıların eline geçmiştir.
Abbasiler devrinde bu bölge Türkleşmiş ve o günden bu yana Türkün vatanı olmuştur. Hazret-i Ömer zamanında İslam orduları Adana’ya geldiler. Abbasi devrinde, Horasan ve Türkeli’den göçen Türkmen oymakları ve beyleri bu bölgeye yerleştirildiler. Halife Harun Reşid zamanında yapılan Haruniye şehri, Türk gönüllülerinden teşekkül ettirildi. 758 tarihinde 100 bin kişilik ordu ile gelen Bizans İmparatoru bu bölgedeki Türk mücahidlerine yenilerek geri çekildi.
Bu bölgeye yerleştirilen Türkmenlerin çoğu Üçok koluna bağlı Yüregirler, Kınık, Bayındır, Salur, Çepni ve Eymür boyları ile Bozokların Bayatlar, Dögerler, Avşarlar ve Karkınlar boyları ve obaları idiler.
Yüregirlerin başında Ramazan Bey bulunuyordu. Abbasi Devleti kendi arasında bölünmeye başlayınca, bunu fırsat bilen Bizans İmparatoru 160 bin kişilik bir ordu ile bu bölgeye geldi. Müslümanların çoğunu kılıçtan geçirdi. Müslümanların bir kısmı dağlara çıktılar. Adana’da bulunan 4 bin Türk askeri şehri kuşatan 160 bin Bizans askerini yararak Tepebağ’a vardılar. Burada iki gün iki gece savaşarak hepsi şehid oldular.
Bizans’ın bu bölgeyi ikinci defa ele geçirmesi kısa sürdü. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Alparslan’ın oğlu Melikşah 1084’te Çukurova’nın tamamını yeniden Türk hakimiyeti altına aldı. Maveraünnehr tarafından gelen Türkler, Çukurova’ya yerleştiler. Dağlara çıkan diğer Türk boyları şehirlere indiler. Ramazan Beyin kurduğu beylik burasını Türk yurdu yaptı. Bu bölge, Suriye’deki Selçuklu Devletinden sonra da Konya’daki Anadolu Selçuklu Devletinin toprağı oldu.
Bizanslıların emrindeki Klikya Ermenileri bir ara bu bölgeye sahib oldu. Haçlı seferleri sırasında Fransız Lusignan Hanedanlığı Ermeni Hanedanını uzaklaştırdı. Fransız Lusignan Hanedanını da kısa bir müddet sonra Türk Memlük Devleti ortadan kaldırdı. Ramazanoğulları, Haçlı ordularını ve Bizans’ın emrindeki Klikya Ermenilerini yenerek, tarihten sildiler ve 1374’de Ermenilerin çoğunluk olduğu Kozan’ı (Sis) alarak bölgede tamamen Türk hakimiyetini sağladılar.
Osmanlılar devrinde ilk olarak Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mısır seferine giderken 1517’de Ramazanoğulları Beyliğini devletine katınca Osmanlılara geçmiştir. 1608’de Pir Mansur’un kendi isteği ile emirlikten ayrılması üzerine, Adana önce Halep Beylerbeyliğine bağlanmıştır, 1886’da ise Halep Beylerbeyliği’nden ayrılarak şehir müstakil Adana Eyaleti olmuştur.
Osmanlı Devletinin yıkılması ve tarih sahnesinden silinmesi için iç ve dış düşmanlar ve beynelmilel güçler Osmanlı Devletini Birinci Dünya Harbi’nin alevlerine kasten ittiler. Harbin neticesinde, Anadolu dahil, devlet bölünmüş ve işgal edilmişti. 18 Aralık 1918’de Fransızlar Adana’yı işgal ettiler ve kendilerine bağlı Klikya Ermeni krallığı kurmak üzere dışardan 100 bin Ermeni getirdiler. Fransız ve Ermeniler cana, mala, ırza tecavüz yaptıkları için bu insanlık dışı vahşete dayanamayan Adanalılar, silaha sarılarak Toroslarda Fransız ve Ermenilerle savaştılar. Türkleri esir edemeyeceklerini anlayan Fransızlar, 5 Ocak 1922’de Adana’dan çekildiler. Adanalıların vatan ve istiklalleri uğruna 18 Aralık 1918, 5 Ocak 1922 arasında yaptıkları mücadele başlı başına bir kahramanlık destanıdır.
Fiziki Yapı
Adana’nın % 49’u dağlar, % 23’ü eşik alanlar (hafif engebeli bölgeler), % 27,6’sı ovalarla kaplıdır.
Dağları: İlin kuzeybatı, kuzey ve kuzeydoğu bölümleri Orta Toros adıverilen dağ sistemi ile çevrelenmiştir. Orta Toroslar üzerinde üç ayrı dağ sırası vardır. Bunlar batıdan başlayarak Bolkar Dağları, Aladağlar ve Tahtalı Dağlarıdır.
Bolkar dağları batıda Taşeli Platosu, doğuda uzun bir oluk şeklinde uzanan ve Ecemiş koridoru adı verilen derin bir kanyon ile sınırlanır. Kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan Bolkar Dağlarının uzunluğu yaklaşık 150 km, genişliği ise yer yer 40-50 km'yi bulur. Bolkar Dağlarının üzerindeki en önemli doruklar; Gavur Dağı (3337 m), Yıldız Tepe (3314 m), Meydan Dağı (3132 m) ve Hacıhalil Dağıdır (3107 m).
İlin en yüksek tepelerinin bulunduğu Aladağlar, kuzeydoğu yönünde yaklaşık 100 km uzanır. Genişliği ise 40 km civarındadır. Batıda Çakıt Suyu Vadisi ile Pozant ve Kırkpınar Dağlarından, Ecemiş Koridoru ile Bolkar Dağlarından ayrılır. Dağlar Zamantı Suyu, Eğlence Deresi, Çakıt Suyu ve bunların kolları ile parçalanmıştır. Aladağların üzerindeki en önemli doruklar: Demirkazık Tepesi (3756 m), Torosan Dağı ve Kaldı Dağı (3374 m), Kol Tepesi (3588 m)dir. Bunlardan Demirkazık Tepesi, Torosların da doruğudur.
Seyhan Irmağı ile Zamantı Suyu ve Göksu kolları arasında uzanan dağlar, Tahtalı Dağlarıdır. Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultusunda uzanan bu dağların üzerinde Koç Dağı, Soğanlı Dağı, Bakır Dağı gibi doruklar sıralanır. Dağlar güneye doğru vadilerle parçalanmış ve geçilmez bir görünüş almıştır.
Ovaları: İlin kuzey kısmı hariç, ovalıktır. Güneyinde ise geniş Adana Ovası yer alır. Bu toprakların 3 ve 4. jeolojik devirlerde teşekkül ettiği jeoloji bilginlerince bildirilmektedir.
Toros Dağları, ovanın kuzey, kuzey-batı, kuzey-doğu ve doğu kısımlarda duvar gibi yükselir. İç Anadolu’dan gelen soğuk rüzgarları önler. Adana Ovası, ortasında bulunan Misis Tepeleri ile ikiye ayrılır. Kuzeydekine “Yukarıova” güneydekine ise, “Çukurova” denir. Halbuki, Adana Ovası, Çukurova olarak anılır. Çukurova 16 bölgeden ibarettir. Bunlardan 6 tanesi Yüregir, Misis, Osmaniye, Ceyhan, Yumurtalık ve Haruniye, Adana il sınırları içindedir.
Akarsuları: İlin en önemli iki nehri Ceyhan ve Seyhan’dır. Her iki nehrin su akımı düzensizdir. Seyhan üzerinde 1956 senesinde Seyhan Barajı yapılmıştır.
Ceyhan Nehri, Aksu ve Hurman çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Kadirli’de Adana ovasına giren, çakıl suyunu alır. Hürmüz Boğazı’nda İskenderun körfezine dökülür. Üzerinde Aslantaş barajı mevcuttur. Uzunluğu 509 kilometredir. Deliburun’da Akdeniz’e dökülmeden önce Akyayan, Akyatan ve Kakarat göllerini meydana getirir.
Seyhan ise Kayseri’den doğan Göksu ve Samantı çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Mersin Körfezi’ne dökülür. 560 km uzunluktadır.
Göller: Adana’da büyük göl yoktur. Deniz hareketlerinden meydana gelen lagün türü bir kaç göl ile Seyhan Baraj Gölü vardır. Lagün gölleri; Akyatan (39.6 km2), Akyayan (31.2 km2) ve Kakarot (18 km2)’dur.
İklimi ve Bitki Örtüsü
İklimi: Adana ovasının iklimi, Akdeniz iklimi hususiyetlerini taşır; yazları çok sıcak ve kurak, kışlar ise ılık ve yağışlıdır.
Dağlık bölgede ise, Akdeniz iklimi ile kara iklimi karışımı hüküm sürer. Yazın Toroslardaki yaylalara çıkılır. Bunların belli başlıları; Pozantı, Namrun, Gilek, Kızıldağ, Armutlu, Biricik yaylalarıdır.
Yağışlar yağmur şeklindedir. 20-30 senede bir kar yağar. Yağış mikdarı senede 625-700 milimetredir. Senelik yağışlı gün sayısı 49’dur.
Sıcaklık, -8,4 ile +45,6 santigrat derece arasında seyreder. En soğuk ay Ocak, en sıcak ay ise Ağustos’tur. Yağışların yarısı (% 49) kışın olur. Yazın ise senelik yağışın % 5’i yağar.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 29’u ormanlıktır. Ormanlar dağlık bölgelerde yer alır. Tipik bitki örtüsünü Akdeniz bitkileri teşkil eder, dağ yamaçlarını 700-800 m yüksekliğe kadar “Maki”ler, yüksek yerleri de kara çam ve sedir ağaçları kaplar. Kuzeyde bozkır ve fundalıklara rastlanır. Kuzey ve kuzeybatıdaki dağlarda “Alp bitkileri” görülür. Makiler kuraklığa uymuş bitkilerdir. Yaprakları sert ve cilalıdır. Kızılçam, karaçam, meşe, sedir, köknar, ardıç ve kayın ağaçları azdır.
Adana ilinde bitki yönü ile örtüsüz toprak yok denecek kadar azdır.
Ekonomi
Tarım: Türkiye’nin en gelişmiş tarım bölgesi olduğu gibi, modern tarım ağaçlarının en çok kullanıldığı ildir. Yüzölçümünün % 39’u tarıma elverişli ve çok bereketlidir.
Adana’nın bereketli ovalarından; traktör, diğer modern tarım araçları, sulama, gübreleme, ıslah edilmiş tohum ve ilaçlama ile senede bir kaç defa ürün alınmaktadır. Sulanan araziler her sene artmaktadır.
250 bin tona yaklaşan saf pamuk ile Türkiye’nin pamuk üretiminin dörtte biri buradan sağlanır. Pamuğun Akala ve Cocker türleri yetişir. Adana, pamuk ambarı olduğu gibi; tahıl, susam, kavun, karpuz, turfanda, sebze, arpa, yulaf, baklagiller, şeker kamışı, üzüm, incir, tütün, pirinç, yer fıstığı ve turunçgiller bakımından da önemli bir yer tutar.
Hayvancılık: Hayvancılık tarım kadar önemli değildir. Mer’a ve otlaklar azdır. Hayvancılık daha çok Toros dağları yamaçlarında görülür. Koyun, kıl keçisi, sığır, at ve deve yetiştirilir. Arıcılık da gelişmiştir.
Ormancılık: Ormanların çoğu dağların Akdeniz’e bakan yamaçlarında bulunur. Karaisalı, Saimbeyli ve Kozan’da orman zenginliği fazladır.
Ormanlardan her sene 150 bin metreküpten fazla tomruk ve 370 bin metreküp civarında yakacak odun elde edilmektedir.
Madenleri: 1960 senesinde kuzeyindeki Bulgar dağında petrol bulunmuştur. Karaisalı’da amyant, linyit, çinko ve krom, Kozan ve Osmaniye'de linyit yatakları vardır.
Enerji: Bölgedeki hidroelektrik ve termik santrallerinin senelik elektrik istihsali 7,5 milyon kwh olup santraller şunlardır: Seyhan, Aslantaş, Kadıncık I ve II hidroelektrik santralleri ile Mersin termik santrali.
Sanayi: Adana tarımda olduğu gibi sanayi sektöründe de çok gelişmiştir. Türkiye’nin imalat sanayii bakımından dördüncü gelişmiş ilidir.
Çeşitli dokuma ve giyim eşyası, kort bezi, pamuk ipliği, bitkisel yağ, sabun, un, deri, tütün, kereste, çimento, makarna, konserve, kimyevi maddeler, kauçuk, tarım alet ve makine, inşaat makineleri, taşıma araçları, yedek parça, klima cihazları, polimer ve suni elyafın ana maddesi olan “DMT”, gıda ve mensucat maddeleri fabrikaları ile en önemli sanayi bölgelerimizden biridir.
Ulaşım: İstanbul-Bağdat demiryolu hattı Adana’dan geçer. Ceyhan ile Osmaniye arasındaki Toprakkale istasyonundan ayrılan bir hat İskenderun’a iner.
Karayolu ile İç Anadolu’ya, Gaziantep üzerinden Güneydoğu Anadolu’ya, Malatya üzerinden de Doğu Anadolu’ya bağlanır. Aydın, Isparta, Antalya, E-24 karayolu ile Adana’ya bağlanır.
Karataş İskelesi, Mersin ve İskenderun limanları ile deniz yolundan birçok bölgeye bağlanmış olur.
Adana’da, Adana ve İncirlik (askeri) olmak üzere iki büyük havaalanı vardır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra, Türkiye’nin dördüncü büyük ilidir. 1990 sayımına göre nüfusu 1.934.907 olup, bunun 1.350.339’u ilçe merkezlerinde, 584.568'i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 17.253 km2 olup, nüfus yoğunluğu 113’tür.
Eğitim: Okur-yazar oranı yüksek olan illerimizdendir. İlde, 8 anaokulu 1210 ilkokul, 175 ortaokul, 12 mesleki ve teknik ortaokul, 46 lise ve 46 mesleki ve teknik lise vardır (1990). Çukurova Üniversitesine bağlı, Ziraat, Tıp, Fen-Edebiyat, Mühendislik, Mimarlık, İşletme, Eğitim, İktisat Fakülteleri ve bunlara bağlı yüksek okullar vardır.
Örf ve adetler: Çukurova Türkmen köyleri gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Erkek ve kadın şalvar giyer. Kadınları “Güdük” ismi verilen pamuklu hırka giyer ve başlarına yazma bağlarlar.
Dağ köylerinde erkekler yakasız gömlek giyerler. Şehirlerde örf ve adetler zayıflamıştır. Kına türküleri, bozlaklar ve halayları meşhurdur. Köy düğünlerinde davul zurna çalınır. Güreş, cirit ve at yarışları yapılır. Halk oyunları: Adana Üçayağı, Mergi, Kaba Şirvani, Serçe, Adana Ağırlaması, Şenola, Hasandağı ve Halaylardır. Zengin bir folklora sahiptir. Ritm, dağ kısımlarında hızlı, ovalarda yavaştır.
Mahalli yemekleri ise: Adana kebabı, tike kebap, çiğ köfte, mantı, yüksük çorbası, salatası, dulavrat çorbası, tahinli turp salatası, etli kümbe, bayram kümbesi, lahmacun, süllüm, tirşik, şakıldaklı çorba, sini köftesi, sarmısaklı köfte ile kısır vs.dir.
Sosyolojik bakımdan “Pederşahi” aile tipi hakimdir. Kadın ev işlerinden başka tarımda ailenin en çalışkan üyesidir.
Halayı ünlüdür. Üzüntüler ise “ağıt” ile ifade edilir. Karacaoğlan ve Dadaloğlu’dan başka, Üçgözoğlu, Aşık Abdullah, Kul Halil, Kul Seyfi, Kara Osman, Aşık Mustafa başlıca ozanlarıdır.
Mahalli kıyafette 7 ana renk hakimdir. Kadınlar “Gazi” ismi verilen para dizisi ile iki “Mahmudiye”den meydana gelen “Efe”yi başlarına takarlar. Kadifeden “Yılık” giyerler.
Köylerde el sanatları, dokumacılık, heybe, çuval, kilim, çorap ve çadır üretimi yapılır.
Eskiden bu yöredeki tarım işçileri her akşam topluca şu duayı okurlardı: “Akşama hürmet, sabaha niyet, ağamıza devlet, hükumetimize nusret, kesemize bereket, Peygamber efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salevat” diyerek Peygamber efendimize salevat-ı şerife getirerek işi bitirirlerdi.
Adana’da yetişen meşhurlar: Milli mücadelelerde pekçok milli kahraman ortaya çıkmıştır. Meşhur olanlar: Cemal Efe, Adil Efe, Kasım Hoca, Şehid Molla Kerim, Kara Fatma (Adile Onbaşı), Şehid Abdurrahman Efe, Ali Osman, Kara İsa, Molla Nasuh, Şehit Hacınlı Saim Bey ile Tufan Beydir.
İlçeleri
Adana ili 17 ilçeden meydana gelir.
Seyhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 672.121 olup, 642.321'i ilçe merkezinde, 29.800’ü köylerde yaşamaktadır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir. Toroslardan inip güneye akan Seyhan’ın batı kıyısında kurulmuştur. Adana'nın merkez ilçesiyken, 5 Haziran 1986 tarihinde 3306 sayılı kanunla ayrı bir ilçe haline gelmiştir. Yüzölçümü 420 km2 olup nüfus yoğunluğu 1600'dür.
Yüregir: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 369.529 olup, 273.829'u ilçe merkezinde, 95.700'ü köylerde yaşamaktadır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir. Seyhan Nehrinin doğu kısmında kurulmuştur. Adana'nın merkez ilçesiyken 5 Haziran 1986 tarihinde 3306 sayılı kanunla ayrı bir ilçe haline gelmiştir. İlçe Yüreğir Ovasında kurulduğu için bu adı almıştır. Yüzölçümü 1532 km2 olup, nüfus yoğunluğu 241'dir.
Aladağ: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 23.207 olup, 4.990'ı ilçe merkezinde, 18.217’si köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 23 köyü vardır. Karaisalı ilçesine bağlı bucak iken, 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu. Eski ismi Karsantı idi.
İlçe toprakları dağlık olup, Aladağlar üzerinde yer alır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Seyhan nehri toplar. Dağlar ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır. İlçe merkezi Kale Dağı eteklerinde kurulmuştur. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir.
Bahçe: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 27.983 olup, 16.009’u ilçe merkezinde, 11.974’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 241 km2 olup nüfus yoğunluğu 116’dır. İlin kuzey doğusunda yer alır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Amanos Dağının kuzeyini meydana getiren bu dağlar, orman bakımından çok zengindir. Dağlardan kaynaklanan Huma Çayı, ilçenin batısından akan Ceyhan Nehrine karışır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. En çok kılkeçisi beslenir. Verimli arazisi yok denecek kadar az olduğu için, tarım gelişmemiştir. Az miktarda buğday, pamuk ve üzüm yetiştirilir.
İlçe merkezi, Amanos Dağlarının batı eteklerinde, Huma çayı vadisinde kurulmuştur. İlin en hızlı büyüyen ilçesidir. Adana-İslahiye-Suriye-Bağdat demiryolu ilçe merkezinden geçer. Eski adı Bulanık’tır. İlçe belediyesi 1933’te kurulmuştur.
Ceyhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 161.523 olup, 85.308’i ilçe merkezinde, 76.215’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 47, Köseli bucağına bağlı 17, Sağkaya bucağına bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 1427 km2 olup nüfus yoğunluğu 113'tür.
İlin orta kesiminde Çukurova’da yer alır. İlçe toprakları düzdür. Güneydoğusunda Misis ve Uyuz dağları vardır. Ceyhan Ovası Çukurova’yı meydana getiren altı ovadan en büyüğüdür. İlçe topraklarını Ceyhan Irmağı ve kolları sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, buğday, soya, susam, portakal, mandalina ve Karpuzdur. Tarıma bağlı sanayi gelişmiştir. Çok sayıda çırçır ve pamuklu dokuma atölyesi vardır. İlçe merkezi Ceyhan Ovasında, Ceyhan Nehri kıyısında kurulmuştur.
Düziçi: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 67.155 olup, 31.813'ü ilçe merkezinde, 35.342’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 24 köyü vardır. Yüzölçümü 511 km2 olup, nüfus yoğunluğu 131’dir.
İlin kuzeydoğudusunda yer alır. İlçe toprakları Ceyhan ırmağının suladığı verimli ovadan meydana gelir. Haruniye ovasından doğan Sabun Suyu Ceyhan’a karışır. İlçenin doğusunda Amanos Dağları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri yerfıstığı ve pamuktur. Ayrıca buğday, arpa, mısır gibi tahıllar da yetiştirilir.
İlçe 1983 senesine kadar Haruniye adıyla, Bahçe’ye bağlı bucaktı. Pamuk üretiminin bölgede önem kazanması üzerine Haruniye hızla gelişmeye başladı. Bir süre sonra yakınındaki Hacılar köyü ile birleşti. 29 Kasım1983’te Bahçe ilçesinden ayrılarak Düziçi adıyla ilçe merkezi oldu. İlçe belediyesi 1956’da kurulmuştur.
Feke: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.751 olup, 4.669’u ilçe merkezinde, 17.082’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26, Mansur bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1335 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Doğusunda Gezid Dağı, güneyinde Güllüce Dağı, batısında Tahtalı Dağları, kuzeyinde ise Feke Dağı yer alır. Dağlar orman ve su kaynağı bakımından zengindir. İlçenin en önemli akarsuyu Seyhan’ın bir kolu olan Göksu Çayıdır. Tarıma elverişli arazi Göksu Vadisinde yer alır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Tarım ürünlerinde verim düşük ve çeşit azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, soya ve üzüm olup, ayrıca az miktarda arpa, fasulye ve mısır yetiştirilir. Toroslardaki yaylalarda küçükbaş hayvan beslenir. Hayvancılığa bağlı olarak süt ürünleri, yapağı üretimi ile dokumacılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Göksu’nun batısında Saimbeyli-Kozan karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 122 km mesafededir. Kurtuluş Savaşı öncesi Fransız işgaline uğrayan ilçe 1921’de işgalden kurtarıldı. İlçe belediyesi 1895’te kurulmuş olup, 1943’te yeniden örgütlenmiştir.
İmamoğlu: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.565 olup, 21.484'ü ilçe merkezinde 12.081’i köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 341 km2 olup, nüfus yoğunluğu 98'dir. Kozan’a bağlı bir bucak iken, Hocalar köyü ile birleşerek 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu.
İlin ortasında Çukurova’da yer alır. İlçe toprakları genelde düzdür. Topraklarını Ceyhan ve kolları sular. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk, arpa, narenciye, üzüm ve yerfıstığıdır. İlçe merkezi Cerpece Deresi kıyısında kurulmuştur.
Kadirli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 114.091 olup, 55.061'i ilçe merkezinde, 59.030'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 73 köyü vardır. Yüzölçümü 1497 km2 olup, nüfus yoğunluğu 76’dır.
İlin kuzeydoğusunda yer alır. İlçe toprakları genelde düz olup, Ceyhan Ovasında yer alır. Kuzeyinde Dibek Dağları yer alır. Dağlardan kaynaklanan suları Keskin Suyu ile Sayrun Çayı toplar. Güneydoğusundan Ceyhan nehri geçer. Ceyhan Irmağı üzerinde kurulan Aslantaş Baraj Gölünün bir kısmı ilçe topraklarında kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pamuk, ciğit, portakal, mandalina, yerfıstığı olup, ayrıca az miktarda mısır, üzüm ve soya yetiştirilir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır.
İlçe merkezi, Çukurova’nın önemli yerleşim merkezlerindendir. Ceyhan Nehri kıyısında kurulmuştur. 1950’den sonra bölgeye olan göçlerden dolayı hızla gelişmiştir. İl merkezine 97 km mesafededir. Eski ismi Karspazarı iken, 1926’da Kadirli olarak değiştirildi. İlçe belediyesi 1876’da kurulmuştur.
Karaisalı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 37.584 olup, 7.235’i ilçe merkezinde 30.349'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 5l, Çatlan bucağına bağlı 22 köyü vardır.
İlin batısında yer alır. İlçe topraklarının kuzeyinde Aladağlar, orta kesiminde hafif engebeli alanlar, güneyinde Çukurova yer alır. İlçenin başlıca akarsuları Seyhan Nehri, Çakıt Suyu, Körkün ve Eğlence çaylarıdır. Seyhan baraj gölünün bir bölümü ilçe toprakları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, soya, arpa, pamuk, üzüm, portakal ve zeytindir. Ayrıca az miktarda mandalina ve yerfıstığı yetiştirilir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ve ormancılık yapılır. Yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır.
İlçe merkezi Torosların eteklerinde kurulmuştur. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 48 km mesafededir. Ulukışla-Adana demiryolu ilçe topraklarından geçer. İlçe belediyesi 1906'da kurulmuştur. Kurtuluş Savaşından önce uğradığı Fransız işgalinden 3l Mart 1921’de kurtuldu.
Karataş: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 26.450 olup, 9.025’i ilçe merkezinde 17.425’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 31, Doğankent bucağına bağlı 23, Tuzla bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 922 km2 olup, nüfus yoğunluğu 28’dir. 16 köyü vardır.
İlin güneyinde yer alır. İlçe toprakları tamamiyle ovalıktır. İlin Akdeniz’e doğru çıkıntı yapan en güney bölümünde yer alır. Batısından Seyhan Irmağı, doğusundan Ceyhan Irmağı akar. Deniz kıyısında kumsetler ile deniz arasında lagün gölleri vardır. Sığ ve tuzlu olan bu göllerin etrafı bataklıktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk, ciğittir. Lagünlerde kurulan dalyanlarda balıkçılık yapılır. Deniz kıyıları önemli turizm merkezlerindendir. İlçede turunçgil üretimi fazladır.
İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuş çevresindeki bataklık alanlarının kurutulmasıyla gelişmiştir. İl merkezine 50 km mesafededir. Akdeniz kıyısındaki tabii kumsallar boyunca otel ve moteller doludur. 1957’de ilçe oldu. İlçe belediyesi 1957’de kurulmuştur. İlin Yumurtalıktan sonra ikinci önemli limanıdır.
Kozan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 117.704 olup, 54.451'i ilçe merkezinde, 63.253'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 74, Tepecikören bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 1772 km2 olup, nüfus yoğunluğu 66'dır.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Orta Toroslar, güneyinde Çukurova’nın yukarı kesimleri yer alır. Dağlar ormanlarla kaplıdır. İlçe topraklarını sulayan başlıca akarsular; Kırıksu, Delice Suyu, Kilgen Çayı, Göksu ve Zamantı çaylarıdır. Kilgen çayı üzerinde sulama gayesiyle kurulmuş bir baraj vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, portakal, pamuk, ciğit, mandalina, arpa, üzüm ve yerfıstığıdır. Dağlık kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe topraklarında kurşun-çinko ve demir yatakları vardır.
İlçe merkezi Çukurova’nın kuzey kesiminde Sarıağaç Tepesi eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 72 km mesafededir. Eski ve zengin bir tarihe sahiptir. Eski ismi Sis’tir.
Osmaniye: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 174.875 olup, 122.307’si ilçe merkezinde, 52.568’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 17, Kaypak bucağına bağlı 9, Tecirli bucağına bağlı 14, Toprakkale bucağına bağlı 6 ve Yarpuz bucağına bağlı 1 köyü vardır. Yüzölçümü 974 km2 olup, nüfus yoğunluğu 179’dur. Merkez ilçeler dışında nüfus bakımından en yoğun olan ilçedir.
İlin kuzeydoğusunda yer alır. İlçe topraklarının batı kesiminde Çukurova, doğu kesiminde Amanos dağları yer alır. Dağlar; kayın, meşe, gürgen, sedir, kızılçam ve karaçam ormanları ile kaplıdır. Dağların yüksek kesimlerinde yaylalar vardır. İlçe topraklarını Ceyhan Irmağı ve Ilısu ile Akçasu çayları sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, ciğit, üzüm, portakal, pamuk, arpa, soya ve yerfıstığı olup, ayrıca az miktarda mandalina, mısır ve nohut yetiştirilir. Küçük çapta un, dokuma, tuğla ve kiremit fabrikaları ile çırçır ve yerfıstığı işleme tesisleri başlıca sanayi kuruluşlarıdır. Dokuma ürünlerinden bir kısmı yurt dışına ihraç edilir.
İlçe merkezi Ilıksu Çayının doğu yakasında kurulmuştur. Adana-Bağdat demiryolu ve Adana-Gaziantep karayolu ilçe merkezinden geçer. Göçmen aşiretlerin mecburi olarak Hacıosmanlı köyü ile çevresine yerleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Daha sonraları Osmaniye adıyla anılmaya başlandı. İlçe belediyesi 1902’de kurulmuştur. İl merkezine 82 km mesafededir.
Pozantı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 23.040 olup, 7.892'si ilçe merkezinde 15.148’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 8, Kamışlı bucağına bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 772 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30’dur.
İlin batısında yeralır. İlçe toprakları dağlık olup, Orta Toroslar üzerinde yer alır. Dağlar derin akarsu vadileriyle yarılmıştır. İlçe topraklarını Körkün Çayı, Pozantı deresi, Çakıt Suyu sular. Dağlar üzerinde Adanalıların yazı geçirdiği serin yaylalar vardır. Dağlar; köknar, sedir, kızılçam ve karaçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayılıdır. Koyun ve kılkeçisi besiciliği yapılır.Tarıma elverişli alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri üzüm ve buğdaydır. İlçe topraklarında krom yatakları vardır. Yazın Adanalıların yaylalara sayfiyeye çıkması ile ekonomisi canlanır.
İlçe merkezi, İç Anadolu’yu, Akdeniz kıyısına bağlayan tabii ulaşım yollarının geçtiği bir alanda kurulmuştur. Ulukışla-Adana demiryolu ile Ankara-Adana karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 111 km mesafededir. Küçük yerleşim merkezi olan ilçenin belediyesi 1954’te kurulmuştur.
Saimbeyli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 20.700 olup, 4.699'u ilçe merkezinde 16.001'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26 köyü vardır. Yüzölçümü 1132 km2 olup, nüfus yoğunluğu 18’dir.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Doğusunda Dibek dağı, batısında Bakır Dağı yer alır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Dağların yüksek kesimleri köknar, kızılçam, karaçam ve sedir ormanları ile kaplıdır. Seyhan Irmağının başlıca iki kolundan biri olan Göksu ilçe topraklarını sular.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. En çok koyun ve kılkeçisi beslenir. Tarım ürünleri ilçe halkının ihtiyacını karşılayacak seviyede olup, başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, baklagiller ve üzümdür. İlçe topraklarında demir yatakları vardır. Ormancılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Göksu Çayının kıyısında kurulmuştur. Eski ismi Hacınlı’dır. Kurtuluş Savaşı sırasında büyük kahramanlık gösteren ve şehid olan Hacinli Saim Beyin hatırasına 1923’de Saimbeyli olarak değiştirildi. Adana’yı Pınarbaşı üzerinden Kayseri’ye bağlayan yol ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 157 km uzaklıktadır. İlçe belediyesi 1929’da kurulmuştur.
Tufanbeyli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.672 olup, 5.663’ü ilçe merkezinde 17.009’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 30 köyü vardır. Yüzölçümü 973 km2 olup, nüfus yoğunluğu 23’tür.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Orta kesimi çukur olan toprakları birbirine paralel olarak uzanan Tahtalı ve Binboğa dağları çevreler. Dağlar; köknar, kızıl çam, kara çam ve sedir ormanları ile kaplıdır. İlçe topraklarını Göksu çayı sular.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok koyun ve kıl keçisi beslenir. Tarıma elverişli alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pancar, üzüm, nohut, fasulye ve arpadır. Ormancılık gelişmiştir. İlçe topraklarında çinko-kurşun yatakları vardır.
İlçe merkezi gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. Eski ismi Höketçe sonraları Mağara idi. Milli mücadele ve Kuvay-ı milliye kahramanlarından Tufan Bey’e izafeten Tufanbeyli olarak değiştirildi. İl merkezine 194 km mesafededir. İlçe belediyesi 1958’de kurulmuştur.
Yumurtalık: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 20.957 olup, 3.583’ü ilçe merkezinde, 17.374'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 19 köyü vardır. Yüzölçümü 501 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir.
Adana’nın güneyinde yer alır. İlçe toprakları, alçak dağlarla çevrilmiş kıyı düzlüklerinden meydana gelir. Kıyı boyunca uzanan dar düzlükler Çukurova’nın güneydoğu kısmıdır. Bir kısmı Ceyhan’ın taşıdığı alüvyonların birikmesi ile meydana gelmiş delta olup, ilçenin başlıca tarım alanıdır. Kıyının bazı kesimlerinde ve tepelik alanlarda yer yer kızılçam ormanları vardır. En önemli akarsuyu Ceyhan nehridir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk ve arpa olup, ayrıca az miktarda portakal, mandalina, üzüm ve yerfıstığı yetiştirilir. Yumurtalık körfezinde kurulmuş olan dalyanlarda balıkçılık yapılır. Dalga kıranlarla çevrili Yumurtalık limanı genelde balıkçı barınağı olarak kulanılır. Suni gübre fabrikası ilçenin başlıca sanayi kuruluşudur. Kerkük’ten İskenderun körfezine kadar olan Türkiye-Irak petrol hattının ucu Yumurtalık’ın Gölovası köyü yakınlarındadır. Petrol kıyı açığında kurulu olan terminalle tankerlere yüklenir. Irak’tan gelen petrolün bir bölümü işlenmek üzere başka bir boru hattı ile Kırıkkale’de bulunan Orta Anadolu rafinerisine pompalanır.
İlçenin kıyılarında Adanalıların yazın büyük ilgi gösterdiği tabii kumsallar vardır. Kıyılarda bir çok özel ve kamu kuruluşlarına ait tatil sitesi, konut ve kamp yerleri vardır. İlçede yaz turizmi gelişmiştir.
İlçe merkezi İskenderun körfezi kıyısında kurulmuştur. Yazın nüfusu artan bir sayfiye yeri olup, nüfus bakımından ilin en küçük ilçesidir. Eski ismi Ayas olup, Cumhuriyetin ilanından sonra Yumurtalık olarak değiştirildi. İl merkezine 81 km mesafededir. İlçe belediyesi 1959’da kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Adana ili tarihi ve tabii güzelliklerle doludur.
Kaleler: Adana’da çok sayıda tarihi kale vardır. Ceyhan’dan, Tarsus’a kadar 40-50 dağ kalesi olup bunlardan meşhur olanları şunlardır:
Adana Kalesi: Abbasi Sultanı Halife Harun Reşid tarafından, eskiden kalan kale yıkıntıları üzerine 781’de yaptırılmıştır. 1836’da Adana’yı işgal eden Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yıktırıldığı için bugün temellerinin bir bölümü kalmıştır.
Evliya Çelebi seyahatnamesinde; “Dört köşeli çevresi dört yüz adımdır. Yedi kulesi, iki kapısı vardır” der. İlk devirde yapılan kalenin bir duvarı nehire dayanmış olup, diğer üç kenarı hendeklerle çevrilidir ve 7 burcu vardır.
(Kestanbol) Ayas Kalesi: Ceyhan’ın 30 km uzağındadır. Yumurtalık ismiyle anılır. Kale ortaçağda yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Han 1536’da tamir ettirmiş ve “Sahil Kulesi” ismi verilen bir kule ilave ettirmiştir.
Yılanlı Kale: Ceyhan’a 6 km uzaklıktadır. Halk arasında ismi (Şahmeran)’dır. Misis’e yakındır. Ortaçağda Haçlı seferleri esnasında kurulmuştur. Taş yapı ve 9 kuleli olup, tepe üzerindedir.
Anavarza Kalesi: Kozan’ın 22 km kuzeydoğusundadır. M.Ö. 9. asırda Asurlular tarafından yapılmıştır. 795 senesinde Abbasilerin eline geçmiştir. Sonra Ramazanoğulları’nın eline geçmiştir. On dördüncü asırda kullanılmaz olmuştur. Roma ve Bizans devrinde tamir edilmiştir. Justiniaus tamir ettirmiştir. Kozan ilçesinin Dilekkaya (Anabarza) köyü yakınındadır.
Toprak Kale: Toprak bir tepe üzerindedir. Osmaniye’nin 8 km batısında bulunan kale, Adana’nın doğusundadır. Çukurova’yı güneyden gelecek saldırılara karşı korumak için yapılmıştır. M.Ö. 3. asırda yapılmış olup Romalılar, Abbasiler, Selçuklular, Ramazanoğulları ve Osmanlılarca tamir edilmiştir. Duvarları ayaktadır.
Kozan Kalesi: Kozandadır. Asurlular tarafından yapılmıştır. 44 kulesi vardır. Çevresi yaklaşık 6 km'dir. Defalarca tamir görmüştür. Kısmen ayaktadır.
Cem Kalesi: Ortaçağdan kalmadır. Cem kale ismi sonradan verilmiştir. Roma çağı kalıntıları vardır. Kadirli yakınındadır.
Kurtlar Kalesi: Adana’nın doğusundadır. Ortaçağda yapılmıştır. Birçok kere tamir edilmiştir. Bahçe ilçesindedir. Bazı duvarları durmaktadır.
Sirkeli: Ceyhan yakınlarında Hitit Höyüğüdür. Kazılarda M.Ö. on ikinci asra ait eserler bulunmuştur.
Sis Kale: Ceyhan civarındadır. Ortaçağa aiddir. Geçen asır tamir gördüğü halde harabe halindedir.
Milvan Kale: Adana’ya 48 km uzaklıktadır. Karaisalı yakınlarındadır. Ortaçağda yapılmıştır. Halen yıkıntı halindedir.
Annaşa, Haruniye, Hemite, Bucak, Dumlu, Feke, Cardak, Kum, Savranda, Semen kaleleri ile Toprakkale, Adana’daki diğer kalelerdir.
Hasan Ağa (Kethuda) Camii: Eski caminin hemen arkasındadır. Planı, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. 1558’de Ramazanoğlu Piri Paşa zamanında Ramazanoğlu Halil Beyin kölesi Abdullah oğlu Hasan Kethüda ile azadlı köle Atike tarafından yaptırılmıştır (1501-1703). Klasik devir Osmanlı cami mimarisinin Adana’daki tek örneğidir. İnşası 25 sene süren camiin güney duvarında, 1671’de Çukurova’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzası vardır.
Akça Mescid: Adana il merkezinin en eski binası ve Adana’da bulunan en eski Türk eseridir. 1409 senesinde Ağaca Bey isimli bir Türkmen ağası tarafından yaptırılmıştır. Tipik bir Selçuk mimari karakterini aksettiren kapısının, taş oyma motiflerinin ve cami içindeki minberinin büyük sanat değeri vardır. Minaresinin süsleri dikkat çekecek güzelliktedir.
Eski (Yağ) Cami ve Medresesi: Adana merkezinde ve çarşı içindedir. “Yağ Camii” ismi ile de anılır. Ramazanoğulları devrinde yaptırılmış olan bu cami Osmanlı devrinde esaslı bir bakım görmüştür. 1558’de Piri Paşa, caminin yanına bir de medrese ilave ettirmiştir. Sarı renkli taştan (küfeki) yapılmış giriş kapısı, on dört-on beşinci asrın bir san’at şaheseridir. İnşaatına 1501’de başlanmıştır. Bu cami yapılmadan önce aynı yerde kilise vardı.
Ulu Cami ve Medresesi: Ramazanoğulları tarafından yapılan en büyük ve meşhur bir camidir. Hala dimdik ayaktadır. Osmanlı devrinde tamirat görmüştür. İnşaatına 1513’de başlanmış ve inşaat 1541’de Piri Mehmed Paşa tarafından bitirilmiştir. Selçuklu, Memluk ve Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşır.
Stalaktikli ve arabesk süsleme çift bordürle bezenmiştir. Bütün kemerlerinde, doğu avlu kapısının iç ve dış cephesinin yapımında siyah-beyaz mermerler kullanılmıştır. Mihrabı mermerdendir. Üst bölümlerinde bulunan yarım daire içinde on altı ve on yedinci asır çinileri dikkati çeker. Beyaz zemin üzerinde lacivert, kırmızı firuze renklerle stilize nar ve erik çiçekleri, hançer yaprakları ile süslü motiflerin sanat değeri yüksektir.
Alemdar Mescidi: 1748’de Alemdar Kul Mustafa Hasan Ağa yaptırmıştır.
Mestanzade Camii: 1682’de Mestanzade Hacı Mahmud Ağa yaptırmıştır.
Cuma Fakih Camii: 1541’de Cuma Fakih isimli bir zat yaptırmıştır.
Ali Dede Mescidi: 1704’de Ali Dede isimli bir şahıs adına Rakka valisi Mehmed Paşa yaptırmıştır.
Ceyhan-Ulu Camii: 1868’de Nogay Abdülkadir Ağa tarafından yaptırılmıştır.
Ceyhan Kurt Kulağı Camii: Ceyhan’a 12 km uzaklıkta 1601’de Haydar Ağa tarafından yaptırılmıştır. 1659’da Mimar Mehmed Ağa tarafından tamir ettirilmiştir.
Yeni Cami: Adana’dadır. 1724’de yapılmış, tek minareli ve Osmanlı mimari özelliğini taşır.
Küçük Mescid: Ramazanoğullarından Halil Bey tarafından 1482’de yaptırılmıştır. Bir ara depo olarak kullanılmıştır.
Yeşil Mescid: Gencizade Hacı Mahmud tarafından 1741’de yaptırılmıştır. Kubbesini örten yeşil kiremitleri nedeniyle bu adla anılmaktadır.
Kozan Hoşkadem Camii: Kadirli’dedir. 1448’de Mısırlı Türk-Memluk beylerinden Emir Abdullah Hoşkadem tarafından yaptırılmıştır.
Diğer camiler: Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, Adana’da irili ufaklı 70 cami ve mescidin bulunduğunu yazmaktadır. Kemeraltı Camii ve Tahtalı Camii, Kadirli Hamidiye Camii, Bahçe Agimbey Camii bunlardandır.
Türbeler: Adana’da yer alan türbelerden bazıları şunlardır:
Ramazanoğlu Türbesi: Ulu Caminin bitişiğindedir. 1541’de Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Oyma taş işçiliği ile süslüdür. Türbenin içi on altıncı yüzyıl çinileriyle kaplıdır. Türbede, Ramazanoğlu Halil Bey ile torunları Mustafa Bey ve Mehmed Şah yatmaktadır.
Şehid Duran Mezarı: Adana’nın kurtuluşunda Fransızlar’a karşı ilk verilen şehidin bulunduğu mezardır. Sed boyundadır.
Ağcabey Kümbeti: Bahçe ilçesindedir. Ağca Bey’in oğlu Mehmed Ağa’nın türbesidir. Annesi tarafından 1856’da yaptırılmıştır. Kesme taştan, kare biçiminde ve tek kubbeli olarak inşa edilmiştir.
Hanlar ve çarşılar; Gön Hanı: 1530’da Ramazanoğlu Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Üç yüz altmış dükkanlı ve bedestenlidir. Hanın tamamı yıkılmıştır. Geriye sadece giriş kapısı kalmıştır. Eski kapı 1960’ta restore edilmiştir.
Tuz Hanı: Ulu Cami mahallesindedir. Kitabesinden 1497’de Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı anlaşılmaktadır. Han düzgün taşlarla örülmüştür. Çeşitli zamanlarda tamir gören hanın bir bölümü yıkıktır. Batı köşesinde küçük bir mescid vardır.
Havraniye (Misis) Kervansarayı: Ceyhan ilçesine bağlı Havraniye köyündedir. Selçuklulardan kalma eski bir kervansarayın yerine Sultan Dördüncü Mehmed’in emri ile sadrazam Köprülü Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde sadece giriş kapısı kalmıştır.
Kurt Kulağı Kervansarayı: Ceyhan ilçesinin Kurtkulağı köyü yakınında eski Halep kervanyolu üzerindedir. 1659’da Hüseyin Paşa tarafından Mimar Mehmed Ağaya yaptırılmıştır. Günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir.
Soluhan Kervansarayı: Kozan ile Feke ilçeleri arasında eski Kozan-Kayseri kervanyolu üzerindedir. Selçuklu-Osmanlı mimari tarzı özelliklerini taşıyan bir handır.
Hamamlar, Çarşı Hamamı: Adana hamamlarının en eski ve en büyüğüdür. 1529’da Ramazanoğullarından Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çeşitli zamanlarda tamir gören hamam, 1945’de restore edilmiştir.
Irmak (Yalı) Hamamı: Eski Roma hamamı üzerine Ramazanoğullarından Halil Bey, 1494’te yaptırmıştır. Seyhan Nehri kıyısında olup, suyunu buradan alır.
Mestan Hamamı: 1682’de Ramazanoğullarından Mestanzade Hacı Mahmud Ağa tarafından Mestanzade Camii’nin bir vakfı olarak yaptırılmıştır.
Yeni Hamam: 1720’de Musahalıoğlu Mustafa Bey tarafından yaptırılmıştır. Diğer hamamlara benzemektedir.
Diğer tarihi ve turistik yerlerden bazıları da şunlardır:
Taş Köprü: Seyhan Nehri üzerindeki şehrin iki yakasını birleştiren taş köprü, Romalılardan kalmadır. 3.10 m yüksekliğinde 13 m genişliğinde 21 gözlü ve taştan yapılmıştır. On yedinci asırda esaslı bir tamir görmüştür. Sultan Üçüncü Ahmed (1713) Adana valisine taşköprünün tamiri için ferman göndermiştir. 1847’de ise, Sultan Abdülmecid Han tamir ettirdi. Günümüzde yirmi bir gözden sadece on dördü kalmıştır.
Adana’nın sembolü olan kule, 1882’de Adana valisi Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kare prizma şeklinde olup, 32 m yüksekliğindedir. Şehrin merkezinde olan kule, şehrin Fransız işgalinden kurtulmasında, genç kızların işlediği Türk bayrağının asılması ile bayrağa gönderlik etti.
Adana Bölge Müzesi: Kuruköprü semtindeki Rum kilisesinde, bir düzenleme neticesinde açılmıştır. Müzede 69 sikke, 2950 arkeolojik değeri olan eser, beş bin etnografik değeri olan eser, 3500 mühür, Osmanlı devrine ait 346 mahkeme kararı bulunmaktadır.
Misis Mozaik Müzesi: Adana’ya 20 km uzaklıkta ve Seyhan Irmağı kenarındadır. Hitit, Roma, Bizans, İslam (Arap, Selçuk ve Osmanlı) devirlerine ait pekçok tarihi eser vardır. Ayrıca dördüncü asırdan kalma bir kiliseden çıkarılan mozaikler burada saklanmaktadır.
Gastabala (Hieropolis): Osmaniye’nin 12 km kuzeyindedir. Hitit ve Asurlulardan kalma tarihi bir şehirdir.
Şar (Comana): Tufanbeyli’nin 20 km kuzeyindedir. Hitit, Roma ve Bizans devrinde önemli bir yerleşme merkezi idi. Hitit anıtı ile meşhurdur.
Kaplıcaları: Adana il sınırları içinde yedi kaplıca vardır. Bu kaplıcalar değişik hastalıklara iyi gelmektedir. Haruniye kükürtlü kaplıcaları cilt ve romatizma hastalıklarına iyi gelir. Kurttepe, Alihocalı, Misis ve Kodes içmeleri mide ve barsak hastalıklarına faydalıdır. Osmaniye yakınlarındaki Gebeli içmesinin suyu idrar söktürücü olarak bilinir. Tahtalıköy Kükürtlü Kaynağı cilt hastalıklarına ve isiliğe iyi gelir.
Mesire yerleri: Adana’nın zengin doğal güzellikleri vardır. Seyhan Barajı ve Sarıçam Koruluğu özellikle şehir merkezinin dinlenme yeridir. Kapız, il merkezinden 35 km uzaklıkta eşsiz güzellikleri ile tanınan bir yerdir. Çakıt Suyu, çam ormanları ve dağ dorukları Kapız’a ayrı bir güzellik verir. Aslantaş piknik yeri ve Karatepe milli parkı, Adana merkezine 122 km’dir. Burada bulunan açık hava Hitit Müzesi, çevrenin tabii güzelliğini tarih ile birleştirmektedir.
Anavarza: Ceyhan civarında eski çağların önemli bir şehridir. M.Ö. 6. asırda kurulmuştur. Asur, Roma, Bizans, Müslüman-Arap ve Türk devirlerine ait eserlerce zengindir. Kale, su kemerleri, anfi tiyatro, mozaikleri ve stadyum kalıntıları meşhurdur.
Arkadius devrinde Kilikya’nın Tarsus'tan sonra ikinci büyük şehri idi. M.S. 526’da çok şiddetli zelzele ile yıkıldı. Justinaus, şehri yeniden yaptırdı. Halife Harun Reşid devrinde şehir Müslümanların eline geçti. Sonra Ramazanoğullarına ve 1516’da Yavuz Sultan Selim Han devrinde Osmanlı Devletine katıldı.
Karatepe: Adana’nın 120 km kuzey doğusundadır. Hitit kralı Asitavandes tarafından M.Ö. 4. asırda kurulmuştur. Kale, kral evleri, heykel ve yazıları günümüze kadar gelmiştir.
Kadirli: Tarihi bir şehirdir. Kiliseden camiye çevrilen Ala Cami, ortaçağ yapısı Cem Kalesi ile Roma çağına ait kaya kabartmaları en meşhurlarıdır.
Sirkeli Kabartması: Adana-Ceyhan karayolunun 45’inci kilometresindedir. Hitit krallarından Muvattalish’in kayalar üzerine işlenen dev bir tasviridir. M.Ö. 1200 senesinde yapılmıştır.
Yaylalar: Adananın yazı sıcak ve bunaltıcı olur. Halkın bir kısmı yaz aylarında yaylalara çıkarlar. Yaylalar yemyeşil ve serindir. Başlıca yaylaları Pozantı, Nemrun, Zorkun, Horzum ve Börücek’tir. Nemrun Yaylası çok güzel manzaralıdır.
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Adana için şunları yazar: Ramazanoğulları Camii, dört büyük sütun üzerine oturan yüksek kubbeli olarak yapılmıştı. Kubbenin tepesindeki alemin parlaklığından gözler kamaşır. Caminin içi, dışı tamamen çinidir. Mihrap ve minberini tarif etmek güçtür. İçerisinde çok değerli avize ve kandiller vardır. Müezzin mahfeli, ince sütunlar üzerinde oturtulmuş bir köşk gibidir. Avlusu küçük, renkli taşlarla döşenmiştir. Avlunun çevresinde yirmi üç sütuna oturan yirmi kubbeli ve halılarla döşeli bir sofa bulunmaktadır. Caminin sol yönünde, kurşun örtülü bir kubbe içinde Ramazanoğlu gömülüdür.
Evliya Çelebi, Adana’da ayrıca küçüklü-büyüklü 70 cami ve mescidin bulunduğunu söyler. Onun ifadesine göre Adana’da 8700 ev ve konak vardır (Yaklaşık olarak 40-45 bin nüfus). O devir için Adana, Anadolu’nun en büyük şehirleri arasında sayılır. Osmanlı Devletinin eyalet merkezlerinden biridir. Evliya Çelebi şöyle devam etmektedir: “Bilginleri çoktur. Halkı ehl-i sünnettir. Bir dar’ül kurra, üç dar’ül-hadis, kırk çocuk mektebi vardır. İki hamamı olup, biri yalı tarafında Paşa Hamamı, diğeri çarşı içerisinde Eski Hamamdır. On yedi han vardır. Çarşı içerisindeki Ramazanoğlu Hanı, yüz yirmi odalıdır. Etrafındaki üç yüz altmış dükkan dahi Ramazanoğlu yapısıdır. Ayrıca şehir içerisinde yüz otuz dükkan ve kale gibi büyük bir bedesteni vardır. Bunlar da Ramazanoğulları devrine aittir. Şehir, nehirden yüksek olduğundan dolaplar vasıtası ile alınan sular, şehre taksim edilir.)
Efsaneler: Türkiye’nin diğer illeri gibi, Adana da efsane, masal ve destanlar diyarıdır.
Şahmaran Efsanesi: Efsanede; “Misis yılanla, Ceyhan yelle ve Seyhan selle yok olacaktır” deniliyor. Misis yakınında, “Yılan Kalesi” vardır. Efsaneye göre, bu kalenin içi yılanlarla doludur. Geçmişte Misis Beyi çok hastalanır. Tabib bunun tedavisi için yılanların padişahı Şahmaran’ın gözü lazım der. Bunun Yılanlı Kale’de veya Misis’teki bir hamamda olduğunu söyler. Yılanların padişahı yakalanır, gözü çıkarılarak Misis Beyi tedavi edilir ve iyi olur. Efsaneye göre yılanlar bir gün Misis’e inerek intikam alacaklardır.
Adana’nın Fethi Destanı: Anadolu Selçukluları, Orta Asya’dan oba oba gelen Oğuz Türklerini uç beyi olarak yerleştirirdi. Üç yüz çadırla (hane) Anadolu’ya göç eden Ramazanoğlu aşireti de önce “Kilikya”ya (Çukurova) sonradan Çaldağı eteklerine yerleştiler.
Bir gün Adana’daki Bizans Tekfurunun oğlunun elindeki doğan uçar ve Ramazanoğlu obasının bir çadırı önüne konar. Tekfurun oğlu, doğanın peşinden gelir ve çadırdan çıkan güzel bir Türk kızına aşık olur. Tekfur, kızı ister. Obanın ileri gelenleri toplanır. Zira Müslüman kızın Hıristiyan bir erkek ile evlenmesi dinen mümkün değildir. Kız verilmezse bu bölgede yaşamaları ise zor. Bunun üzerine Tekfur’a bir tuzak hazırlarlar. Çaldağı eteklerinde düğün yaptırırlar. Muhafızlar eğlenip içki içerken Ramazanoğlu obasının genç erkekleri Tekfur’un muhafızları kıyafetinde şehre yaklaşırlar ve şehir halkı gelin alayını karşılasın diye haber gönderirler. Şehir halkı dışarıda toplanır. Ramazanoğlu erlerinin bir kısmı halkı kuşatır, diğerleri de şehri feth ederler. Böylece Adana, Türklerin olur. O günden bu yana Türk toprağı Adana’da daha nice kahramanlık destanları yazılmıştır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ADANA
Türkiye’nin güney bölgesinde “Beyaz Altın” (Pamuk) ambarı ve en bereketli toprakları bağrında bulunduran bir vilayeti. Türkiye’nin yüzölçümü bakımından dokuzuncu, nüfus bakımından dördüncü büyük şehridir. Doğu Akdeniz bölgesinde; Kayseri, Kahramanmaraş, Gaziantep, Niğde, İçel (Mersin) ve Hatay illeri ile çevrilidir. 36°32´ ve 38°23´kuzey enlemleri ile 34° 42´ ve 36°42´ doğu boylamları arasında yer alır. Güneyinde Akdeniz vardır. Trafik numarası 01’dir.
İsminin Menşei
Batılı tarihçiler, "Adana" isminin “Adanüs” ten geldiğini ileri sürerler. Halbuki, Hitit zamanına ait yazılı metinlerde Adana’dan “Adania” olarak bahsedilir. Anadolu’nun ilk sakinleri olan Hitit’lerin kurduğu tarihi bir şehirdir. Bazı putperest milletlerin taptıkları Uranüs’ün oğlu olan Adanüs ile ilgisi ise sadece isim benzerliğidir.
Tarihi
Adana ve Çukurova bölgesi çok eski devirlerden beri insanların yaşadığı bir yerleşim merkezi olmuştur. Eski tarihi belgelerde “Klikya” olarak bahsedilen Çukurova’dan Boğazköy’den çıkarılan Hitit yazılı levhalarında, “Uru Adania” (Adana ülkesi) kaydı vardır.
M.Ö. 1333 tarihinde Hititler, Kızzıvatna Krallığının elinde bulunan Çukurova’yı ele geçirmişlerdir. Bölge, Hititlerden sonra Asurluların, Perslerin, Makedonya kralı İskender’in, Romalıların ve Bizanslıların eline geçmiştir.
Abbasiler devrinde bu bölge Türkleşmiş ve o günden bu yana Türkün vatanı olmuştur. Hazret-i Ömer zamanında İslam orduları Adana’ya geldiler. Abbasi devrinde, Horasan ve Türkeli’den göçen Türkmen oymakları ve beyleri bu bölgeye yerleştirildiler. Halife Harun Reşid zamanında yapılan Haruniye şehri, Türk gönüllülerinden teşekkül ettirildi. 758 tarihinde 100 bin kişilik ordu ile gelen Bizans İmparatoru bu bölgedeki Türk mücahidlerine yenilerek geri çekildi.
Bu bölgeye yerleştirilen Türkmenlerin çoğu Üçok koluna bağlı Yüregirler, Kınık, Bayındır, Salur, Çepni ve Eymür boyları ile Bozokların Bayatlar, Dögerler, Avşarlar ve Karkınlar boyları ve obaları idiler.
Yüregirlerin başında Ramazan Bey bulunuyordu. Abbasi Devleti kendi arasında bölünmeye başlayınca, bunu fırsat bilen Bizans İmparatoru 160 bin kişilik bir ordu ile bu bölgeye geldi. Müslümanların çoğunu kılıçtan geçirdi. Müslümanların bir kısmı dağlara çıktılar. Adana’da bulunan 4 bin Türk askeri şehri kuşatan 160 bin Bizans askerini yararak Tepebağ’a vardılar. Burada iki gün iki gece savaşarak hepsi şehid oldular.
Bizans’ın bu bölgeyi ikinci defa ele geçirmesi kısa sürdü. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Alparslan’ın oğlu Melikşah 1084’te Çukurova’nın tamamını yeniden Türk hakimiyeti altına aldı. Maveraünnehr tarafından gelen Türkler, Çukurova’ya yerleştiler. Dağlara çıkan diğer Türk boyları şehirlere indiler. Ramazan Beyin kurduğu beylik burasını Türk yurdu yaptı. Bu bölge, Suriye’deki Selçuklu Devletinden sonra da Konya’daki Anadolu Selçuklu Devletinin toprağı oldu.
Bizanslıların emrindeki Klikya Ermenileri bir ara bu bölgeye sahib oldu. Haçlı seferleri sırasında Fransız Lusignan Hanedanlığı Ermeni Hanedanını uzaklaştırdı. Fransız Lusignan Hanedanını da kısa bir müddet sonra Türk Memlük Devleti ortadan kaldırdı. Ramazanoğulları, Haçlı ordularını ve Bizans’ın emrindeki Klikya Ermenilerini yenerek, tarihten sildiler ve 1374’de Ermenilerin çoğunluk olduğu Kozan’ı (Sis) alarak bölgede tamamen Türk hakimiyetini sağladılar.
Osmanlılar devrinde ilk olarak Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mısır seferine giderken 1517’de Ramazanoğulları Beyliğini devletine katınca Osmanlılara geçmiştir. 1608’de Pir Mansur’un kendi isteği ile emirlikten ayrılması üzerine, Adana önce Halep Beylerbeyliğine bağlanmıştır, 1886’da ise Halep Beylerbeyliği’nden ayrılarak şehir müstakil Adana Eyaleti olmuştur.
Osmanlı Devletinin yıkılması ve tarih sahnesinden silinmesi için iç ve dış düşmanlar ve beynelmilel güçler Osmanlı Devletini Birinci Dünya Harbi’nin alevlerine kasten ittiler. Harbin neticesinde, Anadolu dahil, devlet bölünmüş ve işgal edilmişti. 18 Aralık 1918’de Fransızlar Adana’yı işgal ettiler ve kendilerine bağlı Klikya Ermeni krallığı kurmak üzere dışardan 100 bin Ermeni getirdiler. Fransız ve Ermeniler cana, mala, ırza tecavüz yaptıkları için bu insanlık dışı vahşete dayanamayan Adanalılar, silaha sarılarak Toroslarda Fransız ve Ermenilerle savaştılar. Türkleri esir edemeyeceklerini anlayan Fransızlar, 5 Ocak 1922’de Adana’dan çekildiler. Adanalıların vatan ve istiklalleri uğruna 18 Aralık 1918, 5 Ocak 1922 arasında yaptıkları mücadele başlı başına bir kahramanlık destanıdır.
Fiziki Yapı
Adana’nın % 49’u dağlar, % 23’ü eşik alanlar (hafif engebeli bölgeler), % 27,6’sı ovalarla kaplıdır.
Dağları: İlin kuzeybatı, kuzey ve kuzeydoğu bölümleri Orta Toros adıverilen dağ sistemi ile çevrelenmiştir. Orta Toroslar üzerinde üç ayrı dağ sırası vardır. Bunlar batıdan başlayarak Bolkar Dağları, Aladağlar ve Tahtalı Dağlarıdır.
Bolkar dağları batıda Taşeli Platosu, doğuda uzun bir oluk şeklinde uzanan ve Ecemiş koridoru adı verilen derin bir kanyon ile sınırlanır. Kuzeydoğu-güneybatı doğrultusunda uzanan Bolkar Dağlarının uzunluğu yaklaşık 150 km, genişliği ise yer yer 40-50 km'yi bulur. Bolkar Dağlarının üzerindeki en önemli doruklar; Gavur Dağı (3337 m), Yıldız Tepe (3314 m), Meydan Dağı (3132 m) ve Hacıhalil Dağıdır (3107 m).
İlin en yüksek tepelerinin bulunduğu Aladağlar, kuzeydoğu yönünde yaklaşık 100 km uzanır. Genişliği ise 40 km civarındadır. Batıda Çakıt Suyu Vadisi ile Pozant ve Kırkpınar Dağlarından, Ecemiş Koridoru ile Bolkar Dağlarından ayrılır. Dağlar Zamantı Suyu, Eğlence Deresi, Çakıt Suyu ve bunların kolları ile parçalanmıştır. Aladağların üzerindeki en önemli doruklar: Demirkazık Tepesi (3756 m), Torosan Dağı ve Kaldı Dağı (3374 m), Kol Tepesi (3588 m)dir. Bunlardan Demirkazık Tepesi, Torosların da doruğudur.
Seyhan Irmağı ile Zamantı Suyu ve Göksu kolları arasında uzanan dağlar, Tahtalı Dağlarıdır. Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultusunda uzanan bu dağların üzerinde Koç Dağı, Soğanlı Dağı, Bakır Dağı gibi doruklar sıralanır. Dağlar güneye doğru vadilerle parçalanmış ve geçilmez bir görünüş almıştır.
Ovaları: İlin kuzey kısmı hariç, ovalıktır. Güneyinde ise geniş Adana Ovası yer alır. Bu toprakların 3 ve 4. jeolojik devirlerde teşekkül ettiği jeoloji bilginlerince bildirilmektedir.
Toros Dağları, ovanın kuzey, kuzey-batı, kuzey-doğu ve doğu kısımlarda duvar gibi yükselir. İç Anadolu’dan gelen soğuk rüzgarları önler. Adana Ovası, ortasında bulunan Misis Tepeleri ile ikiye ayrılır. Kuzeydekine “Yukarıova” güneydekine ise, “Çukurova” denir. Halbuki, Adana Ovası, Çukurova olarak anılır. Çukurova 16 bölgeden ibarettir. Bunlardan 6 tanesi Yüregir, Misis, Osmaniye, Ceyhan, Yumurtalık ve Haruniye, Adana il sınırları içindedir.
Akarsuları: İlin en önemli iki nehri Ceyhan ve Seyhan’dır. Her iki nehrin su akımı düzensizdir. Seyhan üzerinde 1956 senesinde Seyhan Barajı yapılmıştır.
Ceyhan Nehri, Aksu ve Hurman çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Kadirli’de Adana ovasına giren, çakıl suyunu alır. Hürmüz Boğazı’nda İskenderun körfezine dökülür. Üzerinde Aslantaş barajı mevcuttur. Uzunluğu 509 kilometredir. Deliburun’da Akdeniz’e dökülmeden önce Akyayan, Akyatan ve Kakarat göllerini meydana getirir.
Seyhan ise Kayseri’den doğan Göksu ve Samantı çaylarının birleşmesi ile meydana gelir. Mersin Körfezi’ne dökülür. 560 km uzunluktadır.
Göller: Adana’da büyük göl yoktur. Deniz hareketlerinden meydana gelen lagün türü bir kaç göl ile Seyhan Baraj Gölü vardır. Lagün gölleri; Akyatan (39.6 km2), Akyayan (31.2 km2) ve Kakarot (18 km2)’dur.
İklimi ve Bitki Örtüsü
İklimi: Adana ovasının iklimi, Akdeniz iklimi hususiyetlerini taşır; yazları çok sıcak ve kurak, kışlar ise ılık ve yağışlıdır.
Dağlık bölgede ise, Akdeniz iklimi ile kara iklimi karışımı hüküm sürer. Yazın Toroslardaki yaylalara çıkılır. Bunların belli başlıları; Pozantı, Namrun, Gilek, Kızıldağ, Armutlu, Biricik yaylalarıdır.
Yağışlar yağmur şeklindedir. 20-30 senede bir kar yağar. Yağış mikdarı senede 625-700 milimetredir. Senelik yağışlı gün sayısı 49’dur.
Sıcaklık, -8,4 ile +45,6 santigrat derece arasında seyreder. En soğuk ay Ocak, en sıcak ay ise Ağustos’tur. Yağışların yarısı (% 49) kışın olur. Yazın ise senelik yağışın % 5’i yağar.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 29’u ormanlıktır. Ormanlar dağlık bölgelerde yer alır. Tipik bitki örtüsünü Akdeniz bitkileri teşkil eder, dağ yamaçlarını 700-800 m yüksekliğe kadar “Maki”ler, yüksek yerleri de kara çam ve sedir ağaçları kaplar. Kuzeyde bozkır ve fundalıklara rastlanır. Kuzey ve kuzeybatıdaki dağlarda “Alp bitkileri” görülür. Makiler kuraklığa uymuş bitkilerdir. Yaprakları sert ve cilalıdır. Kızılçam, karaçam, meşe, sedir, köknar, ardıç ve kayın ağaçları azdır.
Adana ilinde bitki yönü ile örtüsüz toprak yok denecek kadar azdır.
Ekonomi
Tarım: Türkiye’nin en gelişmiş tarım bölgesi olduğu gibi, modern tarım ağaçlarının en çok kullanıldığı ildir. Yüzölçümünün % 39’u tarıma elverişli ve çok bereketlidir.
Adana’nın bereketli ovalarından; traktör, diğer modern tarım araçları, sulama, gübreleme, ıslah edilmiş tohum ve ilaçlama ile senede bir kaç defa ürün alınmaktadır. Sulanan araziler her sene artmaktadır.
250 bin tona yaklaşan saf pamuk ile Türkiye’nin pamuk üretiminin dörtte biri buradan sağlanır. Pamuğun Akala ve Cocker türleri yetişir. Adana, pamuk ambarı olduğu gibi; tahıl, susam, kavun, karpuz, turfanda, sebze, arpa, yulaf, baklagiller, şeker kamışı, üzüm, incir, tütün, pirinç, yer fıstığı ve turunçgiller bakımından da önemli bir yer tutar.
Hayvancılık: Hayvancılık tarım kadar önemli değildir. Mer’a ve otlaklar azdır. Hayvancılık daha çok Toros dağları yamaçlarında görülür. Koyun, kıl keçisi, sığır, at ve deve yetiştirilir. Arıcılık da gelişmiştir.
Ormancılık: Ormanların çoğu dağların Akdeniz’e bakan yamaçlarında bulunur. Karaisalı, Saimbeyli ve Kozan’da orman zenginliği fazladır.
Ormanlardan her sene 150 bin metreküpten fazla tomruk ve 370 bin metreküp civarında yakacak odun elde edilmektedir.
Madenleri: 1960 senesinde kuzeyindeki Bulgar dağında petrol bulunmuştur. Karaisalı’da amyant, linyit, çinko ve krom, Kozan ve Osmaniye'de linyit yatakları vardır.
Enerji: Bölgedeki hidroelektrik ve termik santrallerinin senelik elektrik istihsali 7,5 milyon kwh olup santraller şunlardır: Seyhan, Aslantaş, Kadıncık I ve II hidroelektrik santralleri ile Mersin termik santrali.
Sanayi: Adana tarımda olduğu gibi sanayi sektöründe de çok gelişmiştir. Türkiye’nin imalat sanayii bakımından dördüncü gelişmiş ilidir.
Çeşitli dokuma ve giyim eşyası, kort bezi, pamuk ipliği, bitkisel yağ, sabun, un, deri, tütün, kereste, çimento, makarna, konserve, kimyevi maddeler, kauçuk, tarım alet ve makine, inşaat makineleri, taşıma araçları, yedek parça, klima cihazları, polimer ve suni elyafın ana maddesi olan “DMT”, gıda ve mensucat maddeleri fabrikaları ile en önemli sanayi bölgelerimizden biridir.
Ulaşım: İstanbul-Bağdat demiryolu hattı Adana’dan geçer. Ceyhan ile Osmaniye arasındaki Toprakkale istasyonundan ayrılan bir hat İskenderun’a iner.
Karayolu ile İç Anadolu’ya, Gaziantep üzerinden Güneydoğu Anadolu’ya, Malatya üzerinden de Doğu Anadolu’ya bağlanır. Aydın, Isparta, Antalya, E-24 karayolu ile Adana’ya bağlanır.
Karataş İskelesi, Mersin ve İskenderun limanları ile deniz yolundan birçok bölgeye bağlanmış olur.
Adana’da, Adana ve İncirlik (askeri) olmak üzere iki büyük havaalanı vardır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus: İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra, Türkiye’nin dördüncü büyük ilidir. 1990 sayımına göre nüfusu 1.934.907 olup, bunun 1.350.339’u ilçe merkezlerinde, 584.568'i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 17.253 km2 olup, nüfus yoğunluğu 113’tür.
Eğitim: Okur-yazar oranı yüksek olan illerimizdendir. İlde, 8 anaokulu 1210 ilkokul, 175 ortaokul, 12 mesleki ve teknik ortaokul, 46 lise ve 46 mesleki ve teknik lise vardır (1990). Çukurova Üniversitesine bağlı, Ziraat, Tıp, Fen-Edebiyat, Mühendislik, Mimarlık, İşletme, Eğitim, İktisat Fakülteleri ve bunlara bağlı yüksek okullar vardır.
Örf ve adetler: Çukurova Türkmen köyleri gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Erkek ve kadın şalvar giyer. Kadınları “Güdük” ismi verilen pamuklu hırka giyer ve başlarına yazma bağlarlar.
Dağ köylerinde erkekler yakasız gömlek giyerler. Şehirlerde örf ve adetler zayıflamıştır. Kına türküleri, bozlaklar ve halayları meşhurdur. Köy düğünlerinde davul zurna çalınır. Güreş, cirit ve at yarışları yapılır. Halk oyunları: Adana Üçayağı, Mergi, Kaba Şirvani, Serçe, Adana Ağırlaması, Şenola, Hasandağı ve Halaylardır. Zengin bir folklora sahiptir. Ritm, dağ kısımlarında hızlı, ovalarda yavaştır.
Mahalli yemekleri ise: Adana kebabı, tike kebap, çiğ köfte, mantı, yüksük çorbası, salatası, dulavrat çorbası, tahinli turp salatası, etli kümbe, bayram kümbesi, lahmacun, süllüm, tirşik, şakıldaklı çorba, sini köftesi, sarmısaklı köfte ile kısır vs.dir.
Sosyolojik bakımdan “Pederşahi” aile tipi hakimdir. Kadın ev işlerinden başka tarımda ailenin en çalışkan üyesidir.
Halayı ünlüdür. Üzüntüler ise “ağıt” ile ifade edilir. Karacaoğlan ve Dadaloğlu’dan başka, Üçgözoğlu, Aşık Abdullah, Kul Halil, Kul Seyfi, Kara Osman, Aşık Mustafa başlıca ozanlarıdır.
Mahalli kıyafette 7 ana renk hakimdir. Kadınlar “Gazi” ismi verilen para dizisi ile iki “Mahmudiye”den meydana gelen “Efe”yi başlarına takarlar. Kadifeden “Yılık” giyerler.
Köylerde el sanatları, dokumacılık, heybe, çuval, kilim, çorap ve çadır üretimi yapılır.
Eskiden bu yöredeki tarım işçileri her akşam topluca şu duayı okurlardı: “Akşama hürmet, sabaha niyet, ağamıza devlet, hükumetimize nusret, kesemize bereket, Peygamber efendimize sallallahü aleyhi ve sellem salevat” diyerek Peygamber efendimize salevat-ı şerife getirerek işi bitirirlerdi.
Adana’da yetişen meşhurlar: Milli mücadelelerde pekçok milli kahraman ortaya çıkmıştır. Meşhur olanlar: Cemal Efe, Adil Efe, Kasım Hoca, Şehid Molla Kerim, Kara Fatma (Adile Onbaşı), Şehid Abdurrahman Efe, Ali Osman, Kara İsa, Molla Nasuh, Şehit Hacınlı Saim Bey ile Tufan Beydir.
İlçeleri
Adana ili 17 ilçeden meydana gelir.
Seyhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 672.121 olup, 642.321'i ilçe merkezinde, 29.800’ü köylerde yaşamaktadır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir. Toroslardan inip güneye akan Seyhan’ın batı kıyısında kurulmuştur. Adana'nın merkez ilçesiyken, 5 Haziran 1986 tarihinde 3306 sayılı kanunla ayrı bir ilçe haline gelmiştir. Yüzölçümü 420 km2 olup nüfus yoğunluğu 1600'dür.
Yüregir: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 369.529 olup, 273.829'u ilçe merkezinde, 95.700'ü köylerde yaşamaktadır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir. Seyhan Nehrinin doğu kısmında kurulmuştur. Adana'nın merkez ilçesiyken 5 Haziran 1986 tarihinde 3306 sayılı kanunla ayrı bir ilçe haline gelmiştir. İlçe Yüreğir Ovasında kurulduğu için bu adı almıştır. Yüzölçümü 1532 km2 olup, nüfus yoğunluğu 241'dir.
Aladağ: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 23.207 olup, 4.990'ı ilçe merkezinde, 18.217’si köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 23 köyü vardır. Karaisalı ilçesine bağlı bucak iken, 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu. Eski ismi Karsantı idi.
İlçe toprakları dağlık olup, Aladağlar üzerinde yer alır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Seyhan nehri toplar. Dağlar ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır. İlçe merkezi Kale Dağı eteklerinde kurulmuştur. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir.
Bahçe: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 27.983 olup, 16.009’u ilçe merkezinde, 11.974’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 241 km2 olup nüfus yoğunluğu 116’dır. İlin kuzey doğusunda yer alır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Amanos Dağının kuzeyini meydana getiren bu dağlar, orman bakımından çok zengindir. Dağlardan kaynaklanan Huma Çayı, ilçenin batısından akan Ceyhan Nehrine karışır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. En çok kılkeçisi beslenir. Verimli arazisi yok denecek kadar az olduğu için, tarım gelişmemiştir. Az miktarda buğday, pamuk ve üzüm yetiştirilir.
İlçe merkezi, Amanos Dağlarının batı eteklerinde, Huma çayı vadisinde kurulmuştur. İlin en hızlı büyüyen ilçesidir. Adana-İslahiye-Suriye-Bağdat demiryolu ilçe merkezinden geçer. Eski adı Bulanık’tır. İlçe belediyesi 1933’te kurulmuştur.
Ceyhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 161.523 olup, 85.308’i ilçe merkezinde, 76.215’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 47, Köseli bucağına bağlı 17, Sağkaya bucağına bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 1427 km2 olup nüfus yoğunluğu 113'tür.
İlin orta kesiminde Çukurova’da yer alır. İlçe toprakları düzdür. Güneydoğusunda Misis ve Uyuz dağları vardır. Ceyhan Ovası Çukurova’yı meydana getiren altı ovadan en büyüğüdür. İlçe topraklarını Ceyhan Irmağı ve kolları sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri pamuk, buğday, soya, susam, portakal, mandalina ve Karpuzdur. Tarıma bağlı sanayi gelişmiştir. Çok sayıda çırçır ve pamuklu dokuma atölyesi vardır. İlçe merkezi Ceyhan Ovasında, Ceyhan Nehri kıyısında kurulmuştur.
Düziçi: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 67.155 olup, 31.813'ü ilçe merkezinde, 35.342’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 24 köyü vardır. Yüzölçümü 511 km2 olup, nüfus yoğunluğu 131’dir.
İlin kuzeydoğudusunda yer alır. İlçe toprakları Ceyhan ırmağının suladığı verimli ovadan meydana gelir. Haruniye ovasından doğan Sabun Suyu Ceyhan’a karışır. İlçenin doğusunda Amanos Dağları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri yerfıstığı ve pamuktur. Ayrıca buğday, arpa, mısır gibi tahıllar da yetiştirilir.
İlçe 1983 senesine kadar Haruniye adıyla, Bahçe’ye bağlı bucaktı. Pamuk üretiminin bölgede önem kazanması üzerine Haruniye hızla gelişmeye başladı. Bir süre sonra yakınındaki Hacılar köyü ile birleşti. 29 Kasım1983’te Bahçe ilçesinden ayrılarak Düziçi adıyla ilçe merkezi oldu. İlçe belediyesi 1956’da kurulmuştur.
Feke: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.751 olup, 4.669’u ilçe merkezinde, 17.082’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26, Mansur bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1335 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Doğusunda Gezid Dağı, güneyinde Güllüce Dağı, batısında Tahtalı Dağları, kuzeyinde ise Feke Dağı yer alır. Dağlar orman ve su kaynağı bakımından zengindir. İlçenin en önemli akarsuyu Seyhan’ın bir kolu olan Göksu Çayıdır. Tarıma elverişli arazi Göksu Vadisinde yer alır.
Ekonomisi hayvancılık ve ormancılığa dayalıdır. Tarım ürünlerinde verim düşük ve çeşit azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, soya ve üzüm olup, ayrıca az miktarda arpa, fasulye ve mısır yetiştirilir. Toroslardaki yaylalarda küçükbaş hayvan beslenir. Hayvancılığa bağlı olarak süt ürünleri, yapağı üretimi ile dokumacılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Göksu’nun batısında Saimbeyli-Kozan karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 122 km mesafededir. Kurtuluş Savaşı öncesi Fransız işgaline uğrayan ilçe 1921’de işgalden kurtarıldı. İlçe belediyesi 1895’te kurulmuş olup, 1943’te yeniden örgütlenmiştir.
İmamoğlu: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.565 olup, 21.484'ü ilçe merkezinde 12.081’i köylerde yaşamaktadır. Merkeze bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 341 km2 olup, nüfus yoğunluğu 98'dir. Kozan’a bağlı bir bucak iken, Hocalar köyü ile birleşerek 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu.
İlin ortasında Çukurova’da yer alır. İlçe toprakları genelde düzdür. Topraklarını Ceyhan ve kolları sular. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk, arpa, narenciye, üzüm ve yerfıstığıdır. İlçe merkezi Cerpece Deresi kıyısında kurulmuştur.
Kadirli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 114.091 olup, 55.061'i ilçe merkezinde, 59.030'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 73 köyü vardır. Yüzölçümü 1497 km2 olup, nüfus yoğunluğu 76’dır.
İlin kuzeydoğusunda yer alır. İlçe toprakları genelde düz olup, Ceyhan Ovasında yer alır. Kuzeyinde Dibek Dağları yer alır. Dağlardan kaynaklanan suları Keskin Suyu ile Sayrun Çayı toplar. Güneydoğusundan Ceyhan nehri geçer. Ceyhan Irmağı üzerinde kurulan Aslantaş Baraj Gölünün bir kısmı ilçe topraklarında kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pamuk, ciğit, portakal, mandalina, yerfıstığı olup, ayrıca az miktarda mısır, üzüm ve soya yetiştirilir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır.
İlçe merkezi, Çukurova’nın önemli yerleşim merkezlerindendir. Ceyhan Nehri kıyısında kurulmuştur. 1950’den sonra bölgeye olan göçlerden dolayı hızla gelişmiştir. İl merkezine 97 km mesafededir. Eski ismi Karspazarı iken, 1926’da Kadirli olarak değiştirildi. İlçe belediyesi 1876’da kurulmuştur.
Karaisalı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 37.584 olup, 7.235’i ilçe merkezinde 30.349'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 5l, Çatlan bucağına bağlı 22 köyü vardır.
İlin batısında yer alır. İlçe topraklarının kuzeyinde Aladağlar, orta kesiminde hafif engebeli alanlar, güneyinde Çukurova yer alır. İlçenin başlıca akarsuları Seyhan Nehri, Çakıt Suyu, Körkün ve Eğlence çaylarıdır. Seyhan baraj gölünün bir bölümü ilçe toprakları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, soya, arpa, pamuk, üzüm, portakal ve zeytindir. Ayrıca az miktarda mandalina ve yerfıstığı yetiştirilir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ve ormancılık yapılır. Yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan besiciliği yaygındır.
İlçe merkezi Torosların eteklerinde kurulmuştur. Gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 48 km mesafededir. Ulukışla-Adana demiryolu ilçe topraklarından geçer. İlçe belediyesi 1906'da kurulmuştur. Kurtuluş Savaşından önce uğradığı Fransız işgalinden 3l Mart 1921’de kurtuldu.
Karataş: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 26.450 olup, 9.025’i ilçe merkezinde 17.425’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 31, Doğankent bucağına bağlı 23, Tuzla bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 922 km2 olup, nüfus yoğunluğu 28’dir. 16 köyü vardır.
İlin güneyinde yer alır. İlçe toprakları tamamiyle ovalıktır. İlin Akdeniz’e doğru çıkıntı yapan en güney bölümünde yer alır. Batısından Seyhan Irmağı, doğusundan Ceyhan Irmağı akar. Deniz kıyısında kumsetler ile deniz arasında lagün gölleri vardır. Sığ ve tuzlu olan bu göllerin etrafı bataklıktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk, ciğittir. Lagünlerde kurulan dalyanlarda balıkçılık yapılır. Deniz kıyıları önemli turizm merkezlerindendir. İlçede turunçgil üretimi fazladır.
İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuş çevresindeki bataklık alanlarının kurutulmasıyla gelişmiştir. İl merkezine 50 km mesafededir. Akdeniz kıyısındaki tabii kumsallar boyunca otel ve moteller doludur. 1957’de ilçe oldu. İlçe belediyesi 1957’de kurulmuştur. İlin Yumurtalıktan sonra ikinci önemli limanıdır.
Kozan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 117.704 olup, 54.451'i ilçe merkezinde, 63.253'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 74, Tepecikören bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 1772 km2 olup, nüfus yoğunluğu 66'dır.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Orta Toroslar, güneyinde Çukurova’nın yukarı kesimleri yer alır. Dağlar ormanlarla kaplıdır. İlçe topraklarını sulayan başlıca akarsular; Kırıksu, Delice Suyu, Kilgen Çayı, Göksu ve Zamantı çaylarıdır. Kilgen çayı üzerinde sulama gayesiyle kurulmuş bir baraj vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, portakal, pamuk, ciğit, mandalina, arpa, üzüm ve yerfıstığıdır. Dağlık kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe topraklarında kurşun-çinko ve demir yatakları vardır.
İlçe merkezi Çukurova’nın kuzey kesiminde Sarıağaç Tepesi eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 72 km mesafededir. Eski ve zengin bir tarihe sahiptir. Eski ismi Sis’tir.
Osmaniye: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 174.875 olup, 122.307’si ilçe merkezinde, 52.568’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 17, Kaypak bucağına bağlı 9, Tecirli bucağına bağlı 14, Toprakkale bucağına bağlı 6 ve Yarpuz bucağına bağlı 1 köyü vardır. Yüzölçümü 974 km2 olup, nüfus yoğunluğu 179’dur. Merkez ilçeler dışında nüfus bakımından en yoğun olan ilçedir.
İlin kuzeydoğusunda yer alır. İlçe topraklarının batı kesiminde Çukurova, doğu kesiminde Amanos dağları yer alır. Dağlar; kayın, meşe, gürgen, sedir, kızılçam ve karaçam ormanları ile kaplıdır. Dağların yüksek kesimlerinde yaylalar vardır. İlçe topraklarını Ceyhan Irmağı ve Ilısu ile Akçasu çayları sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, ciğit, üzüm, portakal, pamuk, arpa, soya ve yerfıstığı olup, ayrıca az miktarda mandalina, mısır ve nohut yetiştirilir. Küçük çapta un, dokuma, tuğla ve kiremit fabrikaları ile çırçır ve yerfıstığı işleme tesisleri başlıca sanayi kuruluşlarıdır. Dokuma ürünlerinden bir kısmı yurt dışına ihraç edilir.
İlçe merkezi Ilıksu Çayının doğu yakasında kurulmuştur. Adana-Bağdat demiryolu ve Adana-Gaziantep karayolu ilçe merkezinden geçer. Göçmen aşiretlerin mecburi olarak Hacıosmanlı köyü ile çevresine yerleştirilmesi ile ortaya çıkmıştır. Daha sonraları Osmaniye adıyla anılmaya başlandı. İlçe belediyesi 1902’de kurulmuştur. İl merkezine 82 km mesafededir.
Pozantı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 23.040 olup, 7.892'si ilçe merkezinde 15.148’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 8, Kamışlı bucağına bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 772 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30’dur.
İlin batısında yeralır. İlçe toprakları dağlık olup, Orta Toroslar üzerinde yer alır. Dağlar derin akarsu vadileriyle yarılmıştır. İlçe topraklarını Körkün Çayı, Pozantı deresi, Çakıt Suyu sular. Dağlar üzerinde Adanalıların yazı geçirdiği serin yaylalar vardır. Dağlar; köknar, sedir, kızılçam ve karaçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayılıdır. Koyun ve kılkeçisi besiciliği yapılır.Tarıma elverişli alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri üzüm ve buğdaydır. İlçe topraklarında krom yatakları vardır. Yazın Adanalıların yaylalara sayfiyeye çıkması ile ekonomisi canlanır.
İlçe merkezi, İç Anadolu’yu, Akdeniz kıyısına bağlayan tabii ulaşım yollarının geçtiği bir alanda kurulmuştur. Ulukışla-Adana demiryolu ile Ankara-Adana karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 111 km mesafededir. Küçük yerleşim merkezi olan ilçenin belediyesi 1954’te kurulmuştur.
Saimbeyli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 20.700 olup, 4.699'u ilçe merkezinde 16.001'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26 köyü vardır. Yüzölçümü 1132 km2 olup, nüfus yoğunluğu 18’dir.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Doğusunda Dibek dağı, batısında Bakır Dağı yer alır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Dağların yüksek kesimleri köknar, kızılçam, karaçam ve sedir ormanları ile kaplıdır. Seyhan Irmağının başlıca iki kolundan biri olan Göksu ilçe topraklarını sular.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. En çok koyun ve kılkeçisi beslenir. Tarım ürünleri ilçe halkının ihtiyacını karşılayacak seviyede olup, başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, baklagiller ve üzümdür. İlçe topraklarında demir yatakları vardır. Ormancılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Göksu Çayının kıyısında kurulmuştur. Eski ismi Hacınlı’dır. Kurtuluş Savaşı sırasında büyük kahramanlık gösteren ve şehid olan Hacinli Saim Beyin hatırasına 1923’de Saimbeyli olarak değiştirildi. Adana’yı Pınarbaşı üzerinden Kayseri’ye bağlayan yol ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 157 km uzaklıktadır. İlçe belediyesi 1929’da kurulmuştur.
Tufanbeyli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.672 olup, 5.663’ü ilçe merkezinde 17.009’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 30 köyü vardır. Yüzölçümü 973 km2 olup, nüfus yoğunluğu 23’tür.
İlin kuzeyinde yer alır. İlçe toprakları dağlıktır. Orta kesimi çukur olan toprakları birbirine paralel olarak uzanan Tahtalı ve Binboğa dağları çevreler. Dağlar; köknar, kızıl çam, kara çam ve sedir ormanları ile kaplıdır. İlçe topraklarını Göksu çayı sular.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok koyun ve kıl keçisi beslenir. Tarıma elverişli alanlar azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pancar, üzüm, nohut, fasulye ve arpadır. Ormancılık gelişmiştir. İlçe topraklarında çinko-kurşun yatakları vardır.
İlçe merkezi gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. Eski ismi Höketçe sonraları Mağara idi. Milli mücadele ve Kuvay-ı milliye kahramanlarından Tufan Bey’e izafeten Tufanbeyli olarak değiştirildi. İl merkezine 194 km mesafededir. İlçe belediyesi 1958’de kurulmuştur.
Yumurtalık: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 20.957 olup, 3.583’ü ilçe merkezinde, 17.374'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 19 köyü vardır. Yüzölçümü 501 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir.
Adana’nın güneyinde yer alır. İlçe toprakları, alçak dağlarla çevrilmiş kıyı düzlüklerinden meydana gelir. Kıyı boyunca uzanan dar düzlükler Çukurova’nın güneydoğu kısmıdır. Bir kısmı Ceyhan’ın taşıdığı alüvyonların birikmesi ile meydana gelmiş delta olup, ilçenin başlıca tarım alanıdır. Kıyının bazı kesimlerinde ve tepelik alanlarda yer yer kızılçam ormanları vardır. En önemli akarsuyu Ceyhan nehridir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, pamuk ve arpa olup, ayrıca az miktarda portakal, mandalina, üzüm ve yerfıstığı yetiştirilir. Yumurtalık körfezinde kurulmuş olan dalyanlarda balıkçılık yapılır. Dalga kıranlarla çevrili Yumurtalık limanı genelde balıkçı barınağı olarak kulanılır. Suni gübre fabrikası ilçenin başlıca sanayi kuruluşudur. Kerkük’ten İskenderun körfezine kadar olan Türkiye-Irak petrol hattının ucu Yumurtalık’ın Gölovası köyü yakınlarındadır. Petrol kıyı açığında kurulu olan terminalle tankerlere yüklenir. Irak’tan gelen petrolün bir bölümü işlenmek üzere başka bir boru hattı ile Kırıkkale’de bulunan Orta Anadolu rafinerisine pompalanır.
İlçenin kıyılarında Adanalıların yazın büyük ilgi gösterdiği tabii kumsallar vardır. Kıyılarda bir çok özel ve kamu kuruluşlarına ait tatil sitesi, konut ve kamp yerleri vardır. İlçede yaz turizmi gelişmiştir.
İlçe merkezi İskenderun körfezi kıyısında kurulmuştur. Yazın nüfusu artan bir sayfiye yeri olup, nüfus bakımından ilin en küçük ilçesidir. Eski ismi Ayas olup, Cumhuriyetin ilanından sonra Yumurtalık olarak değiştirildi. İl merkezine 81 km mesafededir. İlçe belediyesi 1959’da kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Adana ili tarihi ve tabii güzelliklerle doludur.
Kaleler: Adana’da çok sayıda tarihi kale vardır. Ceyhan’dan, Tarsus’a kadar 40-50 dağ kalesi olup bunlardan meşhur olanları şunlardır:
Adana Kalesi: Abbasi Sultanı Halife Harun Reşid tarafından, eskiden kalan kale yıkıntıları üzerine 781’de yaptırılmıştır. 1836’da Adana’yı işgal eden Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yıktırıldığı için bugün temellerinin bir bölümü kalmıştır.
Evliya Çelebi seyahatnamesinde; “Dört köşeli çevresi dört yüz adımdır. Yedi kulesi, iki kapısı vardır” der. İlk devirde yapılan kalenin bir duvarı nehire dayanmış olup, diğer üç kenarı hendeklerle çevrilidir ve 7 burcu vardır.
(Kestanbol) Ayas Kalesi: Ceyhan’ın 30 km uzağındadır. Yumurtalık ismiyle anılır. Kale ortaçağda yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Han 1536’da tamir ettirmiş ve “Sahil Kulesi” ismi verilen bir kule ilave ettirmiştir.
Yılanlı Kale: Ceyhan’a 6 km uzaklıktadır. Halk arasında ismi (Şahmeran)’dır. Misis’e yakındır. Ortaçağda Haçlı seferleri esnasında kurulmuştur. Taş yapı ve 9 kuleli olup, tepe üzerindedir.
Anavarza Kalesi: Kozan’ın 22 km kuzeydoğusundadır. M.Ö. 9. asırda Asurlular tarafından yapılmıştır. 795 senesinde Abbasilerin eline geçmiştir. Sonra Ramazanoğulları’nın eline geçmiştir. On dördüncü asırda kullanılmaz olmuştur. Roma ve Bizans devrinde tamir edilmiştir. Justiniaus tamir ettirmiştir. Kozan ilçesinin Dilekkaya (Anabarza) köyü yakınındadır.
Toprak Kale: Toprak bir tepe üzerindedir. Osmaniye’nin 8 km batısında bulunan kale, Adana’nın doğusundadır. Çukurova’yı güneyden gelecek saldırılara karşı korumak için yapılmıştır. M.Ö. 3. asırda yapılmış olup Romalılar, Abbasiler, Selçuklular, Ramazanoğulları ve Osmanlılarca tamir edilmiştir. Duvarları ayaktadır.
Kozan Kalesi: Kozandadır. Asurlular tarafından yapılmıştır. 44 kulesi vardır. Çevresi yaklaşık 6 km'dir. Defalarca tamir görmüştür. Kısmen ayaktadır.
Cem Kalesi: Ortaçağdan kalmadır. Cem kale ismi sonradan verilmiştir. Roma çağı kalıntıları vardır. Kadirli yakınındadır.
Kurtlar Kalesi: Adana’nın doğusundadır. Ortaçağda yapılmıştır. Birçok kere tamir edilmiştir. Bahçe ilçesindedir. Bazı duvarları durmaktadır.
Sirkeli: Ceyhan yakınlarında Hitit Höyüğüdür. Kazılarda M.Ö. on ikinci asra ait eserler bulunmuştur.
Sis Kale: Ceyhan civarındadır. Ortaçağa aiddir. Geçen asır tamir gördüğü halde harabe halindedir.
Milvan Kale: Adana’ya 48 km uzaklıktadır. Karaisalı yakınlarındadır. Ortaçağda yapılmıştır. Halen yıkıntı halindedir.
Annaşa, Haruniye, Hemite, Bucak, Dumlu, Feke, Cardak, Kum, Savranda, Semen kaleleri ile Toprakkale, Adana’daki diğer kalelerdir.
Hasan Ağa (Kethuda) Camii: Eski caminin hemen arkasındadır. Planı, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. 1558’de Ramazanoğlu Piri Paşa zamanında Ramazanoğlu Halil Beyin kölesi Abdullah oğlu Hasan Kethüda ile azadlı köle Atike tarafından yaptırılmıştır (1501-1703). Klasik devir Osmanlı cami mimarisinin Adana’daki tek örneğidir. İnşası 25 sene süren camiin güney duvarında, 1671’de Çukurova’ya gelen Evliya Çelebi’nin imzası vardır.
Akça Mescid: Adana il merkezinin en eski binası ve Adana’da bulunan en eski Türk eseridir. 1409 senesinde Ağaca Bey isimli bir Türkmen ağası tarafından yaptırılmıştır. Tipik bir Selçuk mimari karakterini aksettiren kapısının, taş oyma motiflerinin ve cami içindeki minberinin büyük sanat değeri vardır. Minaresinin süsleri dikkat çekecek güzelliktedir.
Eski (Yağ) Cami ve Medresesi: Adana merkezinde ve çarşı içindedir. “Yağ Camii” ismi ile de anılır. Ramazanoğulları devrinde yaptırılmış olan bu cami Osmanlı devrinde esaslı bir bakım görmüştür. 1558’de Piri Paşa, caminin yanına bir de medrese ilave ettirmiştir. Sarı renkli taştan (küfeki) yapılmış giriş kapısı, on dört-on beşinci asrın bir san’at şaheseridir. İnşaatına 1501’de başlanmıştır. Bu cami yapılmadan önce aynı yerde kilise vardı.
Ulu Cami ve Medresesi: Ramazanoğulları tarafından yapılan en büyük ve meşhur bir camidir. Hala dimdik ayaktadır. Osmanlı devrinde tamirat görmüştür. İnşaatına 1513’de başlanmış ve inşaat 1541’de Piri Mehmed Paşa tarafından bitirilmiştir. Selçuklu, Memluk ve Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşır.
Stalaktikli ve arabesk süsleme çift bordürle bezenmiştir. Bütün kemerlerinde, doğu avlu kapısının iç ve dış cephesinin yapımında siyah-beyaz mermerler kullanılmıştır. Mihrabı mermerdendir. Üst bölümlerinde bulunan yarım daire içinde on altı ve on yedinci asır çinileri dikkati çeker. Beyaz zemin üzerinde lacivert, kırmızı firuze renklerle stilize nar ve erik çiçekleri, hançer yaprakları ile süslü motiflerin sanat değeri yüksektir.
Alemdar Mescidi: 1748’de Alemdar Kul Mustafa Hasan Ağa yaptırmıştır.
Mestanzade Camii: 1682’de Mestanzade Hacı Mahmud Ağa yaptırmıştır.
Cuma Fakih Camii: 1541’de Cuma Fakih isimli bir zat yaptırmıştır.
Ali Dede Mescidi: 1704’de Ali Dede isimli bir şahıs adına Rakka valisi Mehmed Paşa yaptırmıştır.
Ceyhan-Ulu Camii: 1868’de Nogay Abdülkadir Ağa tarafından yaptırılmıştır.
Ceyhan Kurt Kulağı Camii: Ceyhan’a 12 km uzaklıkta 1601’de Haydar Ağa tarafından yaptırılmıştır. 1659’da Mimar Mehmed Ağa tarafından tamir ettirilmiştir.
Yeni Cami: Adana’dadır. 1724’de yapılmış, tek minareli ve Osmanlı mimari özelliğini taşır.
Küçük Mescid: Ramazanoğullarından Halil Bey tarafından 1482’de yaptırılmıştır. Bir ara depo olarak kullanılmıştır.
Yeşil Mescid: Gencizade Hacı Mahmud tarafından 1741’de yaptırılmıştır. Kubbesini örten yeşil kiremitleri nedeniyle bu adla anılmaktadır.
Kozan Hoşkadem Camii: Kadirli’dedir. 1448’de Mısırlı Türk-Memluk beylerinden Emir Abdullah Hoşkadem tarafından yaptırılmıştır.
Diğer camiler: Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, Adana’da irili ufaklı 70 cami ve mescidin bulunduğunu yazmaktadır. Kemeraltı Camii ve Tahtalı Camii, Kadirli Hamidiye Camii, Bahçe Agimbey Camii bunlardandır.
Türbeler: Adana’da yer alan türbelerden bazıları şunlardır:
Ramazanoğlu Türbesi: Ulu Caminin bitişiğindedir. 1541’de Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Oyma taş işçiliği ile süslüdür. Türbenin içi on altıncı yüzyıl çinileriyle kaplıdır. Türbede, Ramazanoğlu Halil Bey ile torunları Mustafa Bey ve Mehmed Şah yatmaktadır.
Şehid Duran Mezarı: Adana’nın kurtuluşunda Fransızlar’a karşı ilk verilen şehidin bulunduğu mezardır. Sed boyundadır.
Ağcabey Kümbeti: Bahçe ilçesindedir. Ağca Bey’in oğlu Mehmed Ağa’nın türbesidir. Annesi tarafından 1856’da yaptırılmıştır. Kesme taştan, kare biçiminde ve tek kubbeli olarak inşa edilmiştir.
Hanlar ve çarşılar; Gön Hanı: 1530’da Ramazanoğlu Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Üç yüz altmış dükkanlı ve bedestenlidir. Hanın tamamı yıkılmıştır. Geriye sadece giriş kapısı kalmıştır. Eski kapı 1960’ta restore edilmiştir.
Tuz Hanı: Ulu Cami mahallesindedir. Kitabesinden 1497’de Ramazanoğlu Halil Bey’in yaptırdığı anlaşılmaktadır. Han düzgün taşlarla örülmüştür. Çeşitli zamanlarda tamir gören hanın bir bölümü yıkıktır. Batı köşesinde küçük bir mescid vardır.
Havraniye (Misis) Kervansarayı: Ceyhan ilçesine bağlı Havraniye köyündedir. Selçuklulardan kalma eski bir kervansarayın yerine Sultan Dördüncü Mehmed’in emri ile sadrazam Köprülü Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde sadece giriş kapısı kalmıştır.
Kurt Kulağı Kervansarayı: Ceyhan ilçesinin Kurtkulağı köyü yakınında eski Halep kervanyolu üzerindedir. 1659’da Hüseyin Paşa tarafından Mimar Mehmed Ağaya yaptırılmıştır. Günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir.
Soluhan Kervansarayı: Kozan ile Feke ilçeleri arasında eski Kozan-Kayseri kervanyolu üzerindedir. Selçuklu-Osmanlı mimari tarzı özelliklerini taşıyan bir handır.
Hamamlar, Çarşı Hamamı: Adana hamamlarının en eski ve en büyüğüdür. 1529’da Ramazanoğullarından Piri Mehmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çeşitli zamanlarda tamir gören hamam, 1945’de restore edilmiştir.
Irmak (Yalı) Hamamı: Eski Roma hamamı üzerine Ramazanoğullarından Halil Bey, 1494’te yaptırmıştır. Seyhan Nehri kıyısında olup, suyunu buradan alır.
Mestan Hamamı: 1682’de Ramazanoğullarından Mestanzade Hacı Mahmud Ağa tarafından Mestanzade Camii’nin bir vakfı olarak yaptırılmıştır.
Yeni Hamam: 1720’de Musahalıoğlu Mustafa Bey tarafından yaptırılmıştır. Diğer hamamlara benzemektedir.
Diğer tarihi ve turistik yerlerden bazıları da şunlardır:
Taş Köprü: Seyhan Nehri üzerindeki şehrin iki yakasını birleştiren taş köprü, Romalılardan kalmadır. 3.10 m yüksekliğinde 13 m genişliğinde 21 gözlü ve taştan yapılmıştır. On yedinci asırda esaslı bir tamir görmüştür. Sultan Üçüncü Ahmed (1713) Adana valisine taşköprünün tamiri için ferman göndermiştir. 1847’de ise, Sultan Abdülmecid Han tamir ettirdi. Günümüzde yirmi bir gözden sadece on dördü kalmıştır.
Adana’nın sembolü olan kule, 1882’de Adana valisi Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Kare prizma şeklinde olup, 32 m yüksekliğindedir. Şehrin merkezinde olan kule, şehrin Fransız işgalinden kurtulmasında, genç kızların işlediği Türk bayrağının asılması ile bayrağa gönderlik etti.
Adana Bölge Müzesi: Kuruköprü semtindeki Rum kilisesinde, bir düzenleme neticesinde açılmıştır. Müzede 69 sikke, 2950 arkeolojik değeri olan eser, beş bin etnografik değeri olan eser, 3500 mühür, Osmanlı devrine ait 346 mahkeme kararı bulunmaktadır.
Misis Mozaik Müzesi: Adana’ya 20 km uzaklıkta ve Seyhan Irmağı kenarındadır. Hitit, Roma, Bizans, İslam (Arap, Selçuk ve Osmanlı) devirlerine ait pekçok tarihi eser vardır. Ayrıca dördüncü asırdan kalma bir kiliseden çıkarılan mozaikler burada saklanmaktadır.
Gastabala (Hieropolis): Osmaniye’nin 12 km kuzeyindedir. Hitit ve Asurlulardan kalma tarihi bir şehirdir.
Şar (Comana): Tufanbeyli’nin 20 km kuzeyindedir. Hitit, Roma ve Bizans devrinde önemli bir yerleşme merkezi idi. Hitit anıtı ile meşhurdur.
Kaplıcaları: Adana il sınırları içinde yedi kaplıca vardır. Bu kaplıcalar değişik hastalıklara iyi gelmektedir. Haruniye kükürtlü kaplıcaları cilt ve romatizma hastalıklarına iyi gelir. Kurttepe, Alihocalı, Misis ve Kodes içmeleri mide ve barsak hastalıklarına faydalıdır. Osmaniye yakınlarındaki Gebeli içmesinin suyu idrar söktürücü olarak bilinir. Tahtalıköy Kükürtlü Kaynağı cilt hastalıklarına ve isiliğe iyi gelir.
Mesire yerleri: Adana’nın zengin doğal güzellikleri vardır. Seyhan Barajı ve Sarıçam Koruluğu özellikle şehir merkezinin dinlenme yeridir. Kapız, il merkezinden 35 km uzaklıkta eşsiz güzellikleri ile tanınan bir yerdir. Çakıt Suyu, çam ormanları ve dağ dorukları Kapız’a ayrı bir güzellik verir. Aslantaş piknik yeri ve Karatepe milli parkı, Adana merkezine 122 km’dir. Burada bulunan açık hava Hitit Müzesi, çevrenin tabii güzelliğini tarih ile birleştirmektedir.
Anavarza: Ceyhan civarında eski çağların önemli bir şehridir. M.Ö. 6. asırda kurulmuştur. Asur, Roma, Bizans, Müslüman-Arap ve Türk devirlerine ait eserlerce zengindir. Kale, su kemerleri, anfi tiyatro, mozaikleri ve stadyum kalıntıları meşhurdur.
Arkadius devrinde Kilikya’nın Tarsus'tan sonra ikinci büyük şehri idi. M.S. 526’da çok şiddetli zelzele ile yıkıldı. Justinaus, şehri yeniden yaptırdı. Halife Harun Reşid devrinde şehir Müslümanların eline geçti. Sonra Ramazanoğullarına ve 1516’da Yavuz Sultan Selim Han devrinde Osmanlı Devletine katıldı.
Karatepe: Adana’nın 120 km kuzey doğusundadır. Hitit kralı Asitavandes tarafından M.Ö. 4. asırda kurulmuştur. Kale, kral evleri, heykel ve yazıları günümüze kadar gelmiştir.
Kadirli: Tarihi bir şehirdir. Kiliseden camiye çevrilen Ala Cami, ortaçağ yapısı Cem Kalesi ile Roma çağına ait kaya kabartmaları en meşhurlarıdır.
Sirkeli Kabartması: Adana-Ceyhan karayolunun 45’inci kilometresindedir. Hitit krallarından Muvattalish’in kayalar üzerine işlenen dev bir tasviridir. M.Ö. 1200 senesinde yapılmıştır.
Yaylalar: Adananın yazı sıcak ve bunaltıcı olur. Halkın bir kısmı yaz aylarında yaylalara çıkarlar. Yaylalar yemyeşil ve serindir. Başlıca yaylaları Pozantı, Nemrun, Zorkun, Horzum ve Börücek’tir. Nemrun Yaylası çok güzel manzaralıdır.
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Adana için şunları yazar: Ramazanoğulları Camii, dört büyük sütun üzerine oturan yüksek kubbeli olarak yapılmıştı. Kubbenin tepesindeki alemin parlaklığından gözler kamaşır. Caminin içi, dışı tamamen çinidir. Mihrap ve minberini tarif etmek güçtür. İçerisinde çok değerli avize ve kandiller vardır. Müezzin mahfeli, ince sütunlar üzerinde oturtulmuş bir köşk gibidir. Avlusu küçük, renkli taşlarla döşenmiştir. Avlunun çevresinde yirmi üç sütuna oturan yirmi kubbeli ve halılarla döşeli bir sofa bulunmaktadır. Caminin sol yönünde, kurşun örtülü bir kubbe içinde Ramazanoğlu gömülüdür.
Evliya Çelebi, Adana’da ayrıca küçüklü-büyüklü 70 cami ve mescidin bulunduğunu söyler. Onun ifadesine göre Adana’da 8700 ev ve konak vardır (Yaklaşık olarak 40-45 bin nüfus). O devir için Adana, Anadolu’nun en büyük şehirleri arasında sayılır. Osmanlı Devletinin eyalet merkezlerinden biridir. Evliya Çelebi şöyle devam etmektedir: “Bilginleri çoktur. Halkı ehl-i sünnettir. Bir dar’ül kurra, üç dar’ül-hadis, kırk çocuk mektebi vardır. İki hamamı olup, biri yalı tarafında Paşa Hamamı, diğeri çarşı içerisinde Eski Hamamdır. On yedi han vardır. Çarşı içerisindeki Ramazanoğlu Hanı, yüz yirmi odalıdır. Etrafındaki üç yüz altmış dükkan dahi Ramazanoğlu yapısıdır. Ayrıca şehir içerisinde yüz otuz dükkan ve kale gibi büyük bir bedesteni vardır. Bunlar da Ramazanoğulları devrine aittir. Şehir, nehirden yüksek olduğundan dolaplar vasıtası ile alınan sular, şehre taksim edilir.)
Efsaneler: Türkiye’nin diğer illeri gibi, Adana da efsane, masal ve destanlar diyarıdır.
Şahmaran Efsanesi: Efsanede; “Misis yılanla, Ceyhan yelle ve Seyhan selle yok olacaktır” deniliyor. Misis yakınında, “Yılan Kalesi” vardır. Efsaneye göre, bu kalenin içi yılanlarla doludur. Geçmişte Misis Beyi çok hastalanır. Tabib bunun tedavisi için yılanların padişahı Şahmaran’ın gözü lazım der. Bunun Yılanlı Kale’de veya Misis’teki bir hamamda olduğunu söyler. Yılanların padişahı yakalanır, gözü çıkarılarak Misis Beyi tedavi edilir ve iyi olur. Efsaneye göre yılanlar bir gün Misis’e inerek intikam alacaklardır.
Adana’nın Fethi Destanı: Anadolu Selçukluları, Orta Asya’dan oba oba gelen Oğuz Türklerini uç beyi olarak yerleştirirdi. Üç yüz çadırla (hane) Anadolu’ya göç eden Ramazanoğlu aşireti de önce “Kilikya”ya (Çukurova) sonradan Çaldağı eteklerine yerleştiler.
Bir gün Adana’daki Bizans Tekfurunun oğlunun elindeki doğan uçar ve Ramazanoğlu obasının bir çadırı önüne konar. Tekfurun oğlu, doğanın peşinden gelir ve çadırdan çıkan güzel bir Türk kızına aşık olur. Tekfur, kızı ister. Obanın ileri gelenleri toplanır. Zira Müslüman kızın Hıristiyan bir erkek ile evlenmesi dinen mümkün değildir. Kız verilmezse bu bölgede yaşamaları ise zor. Bunun üzerine Tekfur’a bir tuzak hazırlarlar. Çaldağı eteklerinde düğün yaptırırlar. Muhafızlar eğlenip içki içerken Ramazanoğlu obasının genç erkekleri Tekfur’un muhafızları kıyafetinde şehre yaklaşırlar ve şehir halkı gelin alayını karşılasın diye haber gönderirler. Şehir halkı dışarıda toplanır. Ramazanoğlu erlerinin bir kısmı halkı kuşatır, diğerleri de şehri feth ederler. Böylece Adana, Türklerin olur. O günden bu yana Türk toprağı Adana’da daha nice kahramanlık destanları yazılmıştır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Artvin Hakkında Bilgiler
ARTVİN
Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan bir serhat şehri. Dik bir yamaç üzerine kurulan, tarihi ve tabii güzellikleri ile göz kamaştıran Artvin; kuzeydoğusunda Gürcistan sınırı, güneydoğusunda Kars, güneyinde Erzurum, batısında Rize ile çevrilidir. Kuzeybatısında Karadeniz’e, ortalama 50 kilometrelik kıyısı vardır. İl toprakları 40°35’ ve 41°32’ kuzey enlemleri ile, 41°07’ ve 42°26’ doğu boylamları arasında yer alır. 7.436 kilometrekarelik yüzölçümü ile en küçük illerden biridir. Trafik numarası (08)’dir.
İsminin Menşei
Artvin’in ismi üç bin senelik tarihi boyunca çeşitli defalar değişmiştir. Artvin ismi, bu şehri kuran Türk İskit Beyinin adından gelmektedir. Osmanlı Devleti zamanında Liva olan şehir, 1923’te Rize’ye bağlı ilçe, 1936’da Çoruh ismiyle il ve 1956’da ilin adı Artvin olmuştur.
Tarihi
Artvin çok eski bir yerleşim yeridir. M.Ö. 3000 yıllarında Orta Asya’dan göç ile gelen Türk kavimlerinden Hurriler, Artvin’e yerleştiler. Anadolu’ya ilk gelen Türk kavimlerine tarihçiler; Guti, Guta, Şatu, Kut, Kas isimlerini verirler. Artvin’deki Hurriler M.Ö. 2000 senesinde güneye Mezopotamya’ya indiler. Alparslan’ın 1071 Malazgirt Zaferine kadar Türklerin Anadolu’ya göçleri devam etti. Son olarak Dokuz Oğuzlar 1071’de, büyük bir kitle halinde gelip Anadolu’ya yerleştiler.
Orta Asya asıllı Oğuz koluna ait Gutiler, Mezopotamya’ya inerek Akkadların yerine devlet kurdular. At kültürünü yayan (atı nakliye için ilk kullanan) bunlardır.
Kastlar da bir Oğuz koludur. Mezopotamya'da Gutilerden sonra ikinci Oğuz devletidir. Bitlis’teki Gusi Yaylası, Antalya’da Kuzköy, Güneydoğu Anadolu’da Gogusos Kalesi ilk Oğuz göçünden kalmadır.
İlk Oğuz göçünden sonra ikinci büyük Oğuz göçü İskit adı altında başlar. M.Ö. 680 senesinde İskit Türkleri Artvin’e ve Çoruh vadisine yerleştiler. Tarihi vesikalar o devirde en medeni topluluğun İskitler olduğunu bildirir. M.Ö. 250 senesinde Horasan’a gelen Arsaklılar Türk kavmi, M.Ö. 149’da Artvin’i ele geçirdi. Sonra Yunan kültürü ile Yunanlılaşmış, aslında Pers asıllı olan Pontus Krallığı şehri eline geçirdi. Bizans ile Sasaniler arasında el değiştirdi. Hazret-i Osman zamanında Emir Habib bin Mesleme emrindeki İslam ordusu, Erzurum Yaylasında Bizans ordusunu yenerek, Çoruh Vadisi ve Artvin’i İslam devletine kattı. Daha sonraları Romalılar, Persler, Emevi ve Abbasiler bu bölgeye hakim oldular. Abbasi halifeliğine bağlı Oğuz Beyliği kuruldu. Artvin 1071 Malazgirt Savaşından sonra Selçuklu Türklerinin eline geçti. Esasında şehir daha önce Türkleşmişti. Selçuklulardan sonra buraya sırasıyla; Moğollar, İlhanlılar, Celayirliler, Karakoyunlular, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler hakim oldular.
Fatih Sultan Mehmed Han zamanında Osmanlı Devleti sınırları içine alındı. 1878 Osmanlı-Rus Savaşında Rusya tarafından işgal edildi. 43 sene anavatandan ayrı kaldı. Türk İstiklal Savaşında Kazım Karabekir Paşa, Ermeni ordusunu yenince, Artvin 7 Mart 1921’de yeniden anavatana kavuştu.
Fiziki Yapı
Dağlar: Artvin, Türkiye’nin en dağlık bölgesidir. % 80’i dağlıktır. Doğu Karadeniz dağlarının doğusunda yer alır. Başlıca büyük dağları Kaçkar Dağı (3932 m), Kükürt Dağı (3334 m), Gül Dağı (3131 m) ve Karçal Dağı (3428 m)dır. Kars sınırında ise Yalnızçam Dağları (2957 m) bulunur. Arsiyon Dağı (3170 m), Parmak Dağı (2900 m), Çadır Dağı (3054 m), Kurt Dağı (3224 m) diğer yüksek dağlarıdır.
Çoruh Irmağının vadisi Artvin’i ikiye böler. Arazi çok engebelidir.
Ovaları: Artvin’de mühim ve büyük ovalar yoktur. Ova sayılan bir kaç düzlük vardır. Sundura deresinin Karadeniz’e döküldüğü yerde alüvyonlu bir saha ile Zeytinburnu’nda 3-4 kilometrekarelik bir düzlükten ibarettir. Artvin’de pekçok vadi vardır. Fakat dar ve derin olduğu için ekime pek müsait değildir. Vadilerin en büyüğü 100 km uzunluğundaki Çoruh Vadisi ile Berta, Ardanuç, Barhal ve Murgul vadileridir.
Akarsuları: Artvin ilinin en önemli akarsuyu Çoruh Irmağıdır. Artvin içindeki diğer akarsular ise Çoruh Irmağına dökülürler. Erzincan’ın Mescit Dağlarından çıkan Çoruh Irmağı Gümüşhane ve Erzurum’dan da geçer. Erzurum’dan geçerken Tortum ve Oltu çayları Çoruh’a karışır. 442 kilometrelik Çoruh Irmağının 150 kilometresi Artvin’den geçer. Bu ırmak Rus sınırından girip Batum’un güneyinde denize dökülür. Artvin’in diğer akarsuları ise; Murgul Deresi, Ardanuç Suyu, Berta Deresi, Deviskel Deresi ve Klaskur Deresi olup, hepsi de Çoruh Irmağı ile birleşirler.
Göller: Mühim ve büyük göl yoktur. Fakat “Karagöl” ismi verilen buzul göller vardır. Başlıcaları Horasan Dağı dibinde bulunan Karagöl, Ardanuç yakınında iki karagöl ile Şavşat ve Borçka yakınındaki Karagöllerdir. Şavşat yakınında yerden kaynayan göle ise Akgöl denir. Bu göllerin hepsinde bol mikdarda alabalık vardır.
İklim ve Bitki Örtüsü
Artvin’de iki farklı iklim görülür. Karadeniz kıyıları ılık ve yağışlıdır. İç kısımlar ve dağlık bölgelerin iklimi serttir. Kıyılarda yaz ve kış arasında büyük ısı farkı yoktur. Dağlık iç bölgede kışlar kar yağışlı ve yazları serin geçer. Sıcaklık -4 ile +23 derece arasındadır. Yağış farklılıklar gösterir. Hopa’da 2.069 milimetre iken, Yusufeli’nde 296 milimetredir. Kafkas Dağlarının sağladığı imkanla Hopa’da Akdeniz iklimi hüküm sürer.
Artvin ilinin üçte biri ormanlıktır. Ormanlar daha çok deniz kıyısındadır. Ekilen arazi 35.000 hektardır (çay bahçeleri dahil). Arazi kışın beyaz, yazın ise yemyeşildir. Vadiler, meyveliktir. Karadeniz sahilinde turunçgiller, zeytin ve çay yetişir.
Ekonomi
Tarım: Artvin’in ekonomisi tarıma dayanır. Ekime müsait arazinin az olmasına rağmen nüfusun % 80’i tarımla uğraşır. Fakat gelirin ancak % 30’u tarımdan sağlanır. Artvin’de en çok çay, patates, buğday, mısır, arpa, fasülye, soğan, tütün, pirinç; meyve olarak da; fındık, portakal, mandalina, elma, armut, üzüm, ceviz, kestane, kiraz, vişne, şeftali, erik ve kayısı yetişir.
Tarım henüz modern hale gelmemiştir. Zengin su potansiyeline rağmen sulama tesisleri çok azdır. Traktör ve teknik zirai araçların sayısı fazla değildir. 15 bin dönüm üzüm bağı vardır.
Hayvancılık: Mer’a ve otlakların azlığı ve karlı günlerin çokluğu sebebiyle hayvancılık gelişmemiştir. Komşusu Kars’da ise hayvancılık çok ileridir.
Ormancılık: Artvin orman bakımından çok zengindir. Yüzölçümünün % 35’e yakını ormanlıktır. Her sene 300 bin metreküp inşaat kerestesi ile 500 bin ster yakacak odun istihsal edilir. Ormanları ağaç cinsleri bakımından zengin ve verimlidir. Ormanlarında kızılağaç, kayın, gürgen, meşe, kestane, ladin, köknar, ardıç ve sarı çam bulunur.
Madenleri: Türkiye’nin en zengin bakır madeni rezervine sahip ili Artvin’dir. Murgul ve Kuvarskan’da bulunan bakır madenleri, Karadeniz Bakır İşletmeleri tarafından işletilmektedir. Ayrıca betonit, manganez, kurşun ve linyit yatakları vardır. Fakat bunlar henüz işletilmemektedir.
Enerji: Artvin, elektrik enerjisini Hopa termik santralı ile Tortum ve İkizdere hidroelektrik santrallarından temin eder. Ayrıca enterkonnekte sisteme bağlıdır.
Sanayi: Artvin’de sanayi muayyen kollarda sınırlıdır. Etibank’a bağlı Bakır İşletmeleri, kamu ve özel sektöre ait lif levha fabrika ve atölyeleri (senelik toplam istihsal 70 bin ton), çay ve kereste fabrikaları, mobilya, dokuma, gıda ve metal eşya imalathaneleri vardır.
Ulaşım: Ulaşım bakımından yetersiz olan Artvin’de demiryolu ve hava alanı yoktur. Ulaşım, denizyolu ve karayoluna dayanır. Hopa limanı her türlü gemilerin yanaşmasına elverişlidir. Sahildeki karayolu iyi kalitededir. Fakat içlere doğru giden yollar stabilize yollardır. Köyler ile kentler arasındaki yollar yetersizdir. Hopa limanının yükleme ve boşaltma kapasitesi 500 bin tona yakındır. Hopa-Artvin-Göle-Kars-Doğubeyazıt-Gürbulak yolu ile İran’a mal taşınır. Artvin-İstanbul 1361 km, Artvin-Ankara 997 km, Artvin-İzmir 1357 kilometredir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
7436 kilometrekare yüzölçüme sahib olan Artvin’in, 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfusu 212.833 olup, bunun 66.097'si şehirlerde, 146.736'sı köylerde yaşamaktadır. Nüfus yoğunluğu 29’dur.
Eğitim: Okur-yazar oranının en yüksek olduğu illerimizden birisi de Artvin’dir. Okur-yazar nisbeti % 90’dır. İlde 23 anaokulu, 479 ilkokul, 48 ortaokul, 8 mesleki ve teknik ortaokul, 9 lise, 12 mesleki ve teknik lise vardır. Bütün köylerde ilkokul vardır. Yüksek tahsile devam edenlerin sayısı, nüfusuna göre diğer illerden daha fazladır.
Örf ve adetler, folklor: Artvin’in kendisine mahsus zengin bir kültür ve folklor mirası vardır. Halk edebiyatı, el sanatları, eğlence, yemek ve kıyafet bakımından oldukça zengindir. Artvin’den yüzlerce şair yetişmiştir. Zuhuri, İzni, Keşfi, Didari, Efkari ve Ali Fahri gibi aşık ve şairler başlıcalarıdır. Halk oyunlarında Erzurum, Kars. Karadeniz ve Kafkasya’nın tesiri büyüktür. Başlıca oyunları : Sarıçiçek, Atabarı, Karabağ, Kubak, Uzundere, Delihoron ve Düzhoron’dur.
İlçeleri
Artvin’in biri merkez olmak üzere 7 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.183 olup, 20.306'sı ilçe merkezinde, 12.877’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14, Ortaköy-bucağına bağlı 5, Zeytinlik bucağına bağlı 13 köyü vardır. Yüzölçümü 1052 km2 olup, nüfus yoğunluğu 32’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Toprakları sulayan Çoruh Nehri bu dağlık araziyi ikiye böler. Çoruh Vadisinde yer yer düzlükler vardır. Dağlar sık bir ormanla kaplıdır. Çok değişik ağaçlarla kaplı bu ormanlar aynı zamanda bir av sahasıdır.
Ekonomisi tarıma bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, mısır, fasülye, tütün, zeytin ve meyvedir. Hayvancılık ve ormancılık ekonomide önemli yer tutar. En çok sığır ve koyun beslenir. Arıcılık gelişmiş olup, balı meşhurdur. Lif ve levha fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi Çoruh Nehrinin iki yakasında dağların eteklerinde yer alır. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Ardanuç: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 17.782 olup, 5052’si ilçe merkezinde, 12.730'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 37, Aşağıırmaklar bucağına bağlı 11 köyü vardır. Yüzölçümü 969 km2 olup, nüfus yoğunluğu 18’dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Doğu ve güneyinde Yalnızçam Dağları yer alır. Dağlarda birçok yayla vardır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Ardanuç suyu toplar. Karagöl adıyla bilinen üç ayrı göl bulunur.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok sığır ve koyun beslenir. Hayvani ürünler Bülbülan Yaylasında pazarlanır. Tarıma elverişli arazi azdır. Akarsu vadilerinde buğday, arpa, tütün, ve mısır yetiştirilir. Küçük dokuma atölyelerinde şal denilen yünlü kumaşlar dokunur.
İlçe merkezi Ardanuç Suyu kenarında kalenin bulunduğu tepenin eteklerinde kurulmuştur. İ1 merkezine 42 km mesafededir. İlçe belediyesi 1945’te kurulmuştur.
Arhavi: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 18.351 olup, 10.048’i ilçe merkezinde, 8303'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 21, Ortacalar bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 314 km2 olup, nüfus yoğunluğu 58’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dar bir kıyı şeridinin hemen ardından dağlar yükselir. Dağlar kayın, gürgen, kızılağaç, ladin, köknar ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri çay, fındık, meyve ve mısırdır. Ayrıca az miktarda buğday ve arpa yetiştirilir. Kıyı kesimlerinde balıkcılık yapılır. Dokumacılık yaygındır. Çay fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Arhavi Çayının Karadeniz’e döküldüğü düzlükte Karadeniz kıyı yolu üzerinde kurulmuştur. Rize-Hopa karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 79 km mesafededir. İlçe belediyesi 1946’da kurulmuştur. Tabii güzelliği eşsiz olan bir ilçedir.
Borçka: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 30.329 olup, 6102’si ilçe merkezinde 24.227'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 19, Camili bucağına bağlı 5, Muvalı bucağına bağlı 7 köyü vardır.
İlçe toprakları, Doğu Karadeniz kıyı dağları ile kaplı bir alanda yer alır. Dağlar akarsu vadileriyle derin bir şekilde parçalanmıştır. En önemli akarsuyu Çoruh Nehridir. Aralık köyü yakınındaki Karagöl ilçenin tek gölüdür. Dağlar kayın, ladin, kızılağaç, kestane, meşe, köknar ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. Ekime elverişli alanların az olması sebebiyle, tarım sınırlı olarak yapılır. Başlıca tarım ürünleri; mısır, tahıl, çay, tütün, fındık, patates ve elmadır. En çok sığır beslenir. İpekböcekciliği gelişmiştir. Borçka Devlet Kereste Fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Çoruh Irmağı kıyısında kurulmuştur. Hopa-Artvin karayolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi 1927’de kurulmuş olup, 1928’de ilçe yapılmıştır.
Hopa: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 30.862 olup, 11.507'si ilçe merkezinde 19.355’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17, Kemalpaşa bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 289 km2 olup, nufüs yoğunluğu 107’dir.
İlçe toprakları dar bir kıyı şeridi ile hemen ardından yükselen dağlarla kaplıdır. Güneyinde Balıklı Dağları yer alır. Dağların denize bakan yamaçları gür ormanlarla kaplıdır. Bol yağış aldığından toprakları yemyeşil bir görünüme sahiptir.
Ekonomisi tarım ve tarıma bağlı sanayiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri çay, fındık olup, ayrıca az miktarda elma, armut, pirinç ve turunçgiller yetiştirilir. İlin en çok çay üretimi yapılan ilçesidir. İlçe merkezinde ve Kemalpaşa bucağında birer çay fabrikası vardır. Kıyı kesimlerde balıkçılık yapılır.
İlçe merkezi Karadeniz kıyı yolunun bittiği yerde, deniz kıyısında kurulmuştur. İlçe tarım ve sanayi ürünlerinin satıldığı bir ticaret merkezidir. Karadeniz Bakır İşletmelerine bağlı Çakmakkaya te'sislerinden borularla Hopa limanına akıtılan derişik bakır, gemilerle Samsun’a gönderilir. İl merkezine 69 km mesafededir. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Murgul: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.951 olup, 4278’i ilçe merkezinde 7673’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez’e bağlı 9 köyü vardır. Borkça ilçesine bağlı bucak iken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe merkezi haline getirildi.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar ormanlarla kaplıdır.Topraklarında bulunan bakır yatakları çok eski zamandan beri işletilmektedir.
İlçe ekonomisi bakır madenciliğine ve buna bağlı imalat sanayiine dayalıdır. Etibank tarafından çıkarılan bakır Hopa limanından gemilerle Samsun’a gönderilir. Çevreye yayılan bakır tozları ve Murgul Deresine akıtılan yıkama suları önemli ölçüde çevre kirliliğine sebeb olmaktadır. Murgul Vadisinde tarım yapılır ise de, bakırın sebeb olduğu çevre kirliliği verimi % 80 oranında düşürmüştür. Hopa ilçesine 20 km mesafededir.
Şavşat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.315 olup, 4850'si ilçe merkezinde 28.465'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35, Meydancık bucağına bağlı 14, Veliköy bucağına bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü 1317 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25’tir.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzey ve kuzeybatısında Karaçal Dağı, doğu, güney ve güneybatısında Yalnızçam Dağları yer alır. Topraklarından kaynaklanan sular ilçe sınırı dışında Çoruh Nehrine karışır. Berta Suyu vadisi, dağları derin biçimde parçalamıştır. Dağlar sarıçam ve köknar ormanlarıyla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Ekime elverişli arazisi az olmasına rağmen elde edilen ürün fazladır. Başlıcatarım ürünleri patates, elma, buğday ve armut olup, ayrıca az miktarda arpa, mısır ve fasülye yetiştirilir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Çok sayıda koyun beslenir. Arıcılık gelişmiştir. İlçe topraklarında çinko, bakır, kurşun, feldispat ve manganez yatakları vardır.
İlçe merkezi Ardahan-Kars karayolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 67 km mesafededir. Eskiden Satlel adlı küçük bir köy iken Cumhuriyetten sonra Yeniköy adıyla bilinen bugünkü yerine taşındı. İlçe belediyesi 1928’de kurulmuştur.
Yusufeli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 37.060 olup, 3954'ü ilçe merkezinde, 33.106'sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 23, Demirkent bucağına bağlı 6, Kılıçkaya bucağına bağlı 10, Öğdem bucağına bağlı 6, Sarıgül bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 2327 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır.
İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Büyük bölümünü Doğu Karadeniz dağları kaplar. Dağlardan kaynaklanan suları Çoruh Nehri toplar. Önemli akarsuları Altıparmak ve Oltu çaylarıdır. Dağlar, ladin, köknar ve sarıçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates arpa ve buğday olup, az miktarda meyve ve sebze yetiştirilir. Çayırlarla kaplı yaylalarda hayvancılık yapılır. Sığır ve koyun en çok beslenen hayvanlardır. Arıcılık gelişmiştir. Ormancılık ve orman ürünlerinin işlenmesi ekonomide önemli yer tutar. İlçe topraklarında kaolin yatakları vardır.
İlçe merkezi Altıparmak Çayı vadisinin Çoruh Vadisine açıldığı kesimde kurulmuştur. İsmi, Osmanlı Padişahı Abdülaziz Hanın oğlu Şehzade Yusuf İzzeddin'e izafeten verilmiştir. Gelişmemiş bir yerleşme merkezidir. İl merkezine 81 km mesafededir. İlçe belediyesi 1950’de kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Artvin, tarihi ve tabii güzellikleri bakımından zengin bir ilimizdir. Karadeniz’in Antalya’sıdır. Turizme çok müsaittir. Gerekli yatırımlar sağlanırsa, çok kıymetli bir turizm merkezi olabilir. Borçka’da asırlık ormanlar, Şavşat ilçesi göllerinde, su yüzünde Yunus balıkları gibi gösteri yapan alabalıklar, senenin 12 ayında buzları erimeyen Altıparmak Dağları ve bunlara çarpan bulutların yağmur ve buz haline gelişinin gözle görülüşü, buradan ve diğer dağlardan akan buz gibi suları, Hopa koyu ve sahilin tabii güzelliği, derin vadiler ve koyu bir yeşillik, romatizmaya iyi gelen kaplıcaları ile Artvin çok güzel bir ildir. Yarlık Yaylası, Kafkasör mesire yeri, Gemya Dağı, Hopa-Sarp arası, Hatila Deresi görülecek yerlerdir. Artvin ilinde çok sayıda şifalı su vardır. Fakat bunların hepsinde yeterli tesis kurulmamıştır. Otingo Çermiği, Zeytinlik Çermiği (mide ve barsak hastalıklarına), Ilıca Köy Çermiği (romatizma hastalıklarına) ve Ciskaro Maden Suyu önemlileridir. Yalnız Hasan Maden Suyu, Acısu, Erenköy İçmesi (Borçka), Oruçlu İçmesi, Çirit Düzü ve Meşeli Maden Suları (Şavşat) diğer şifalı sulardır.
Kaleler: Artvin’de çok sayıda kale vardır. Artvin Kalesi, Köprübaşı semtinde Çoruh köprüsünün yanındadır. Şimdiki kale bu eski kalenin harabeleri üzerinde Osmanlı Devleti zamanında yapılmıştır. Ardanuç Kalesi, Adakale köyü yakınında olup, Gagratlılar tarafından yapılmıştır. Ferhatlı Kalesi, Ardanuç’un Ferhatlı köyündedir. Gürcü Kraliçesi Tamara’nın yaptırdığı Parik Kalesi, Şavşat’a 16 kilometre uzaklıkta Balıklı köyündedir.
Ayrıca Boselt, Kuvarshan, Melo, Şatlel, Ustamis, Babilhan, İşhan, Öğdem, Aşbişen, Nihah, Orşnak, Vecenkert, Petrikisman, Kalmaklı, Kalarçet, Yukarı Hud ve bunlara ilaveten on kale vardır.
Camiler, Salih Bey Camii: Korzul Mahallesinde Sancak Beyi Salih Bey tarafından 1793’te yapılan caminin sanat değeri çok yüksektir. İskenderpaşa Camii, Orta Mahalle Camii, Çarşı Camii ve Balcıoğlu Camii, Hopa’da Sugören Köyü Camii, Borçka’da Muratlı Köyü Merkez Camii, Şavşat’ta Cevizli, Yusufeli’de Kılıçkaya ve Demirkont camilerinin sanat değeri yüksektir.
Ortaköy Cuma Camii: Yüksek bir tepede eski bir kilise yıkıntısı üzerine inşa edilmiştir. Hamamlı Köyü Camii, kilise iken camiye çevrilmiştir.
Ayrıca Artvin’de cami haline getirilmiş 8 kilise vardır. Hamamlı (Dolisane) Camii girişinde güneş saati vardır. Tibet Kilisesi 1920 senesine kadar cami olarak kullanılmıştır.
Türbeler: Artvin’de Ardanuç yakınında Camandar Baba Türbesi, Seferpaşa Türbesi, Şavşat yakınında Zor Mustafa Bey Türbeleri yer alır.
Ayrıca Artvin’de Türklerin yaptığı pek çok tarihi köprü ve kemer vardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARTVİN
Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan bir serhat şehri. Dik bir yamaç üzerine kurulan, tarihi ve tabii güzellikleri ile göz kamaştıran Artvin; kuzeydoğusunda Gürcistan sınırı, güneydoğusunda Kars, güneyinde Erzurum, batısında Rize ile çevrilidir. Kuzeybatısında Karadeniz’e, ortalama 50 kilometrelik kıyısı vardır. İl toprakları 40°35’ ve 41°32’ kuzey enlemleri ile, 41°07’ ve 42°26’ doğu boylamları arasında yer alır. 7.436 kilometrekarelik yüzölçümü ile en küçük illerden biridir. Trafik numarası (08)’dir.
İsminin Menşei
Artvin’in ismi üç bin senelik tarihi boyunca çeşitli defalar değişmiştir. Artvin ismi, bu şehri kuran Türk İskit Beyinin adından gelmektedir. Osmanlı Devleti zamanında Liva olan şehir, 1923’te Rize’ye bağlı ilçe, 1936’da Çoruh ismiyle il ve 1956’da ilin adı Artvin olmuştur.
Tarihi
Artvin çok eski bir yerleşim yeridir. M.Ö. 3000 yıllarında Orta Asya’dan göç ile gelen Türk kavimlerinden Hurriler, Artvin’e yerleştiler. Anadolu’ya ilk gelen Türk kavimlerine tarihçiler; Guti, Guta, Şatu, Kut, Kas isimlerini verirler. Artvin’deki Hurriler M.Ö. 2000 senesinde güneye Mezopotamya’ya indiler. Alparslan’ın 1071 Malazgirt Zaferine kadar Türklerin Anadolu’ya göçleri devam etti. Son olarak Dokuz Oğuzlar 1071’de, büyük bir kitle halinde gelip Anadolu’ya yerleştiler.
Orta Asya asıllı Oğuz koluna ait Gutiler, Mezopotamya’ya inerek Akkadların yerine devlet kurdular. At kültürünü yayan (atı nakliye için ilk kullanan) bunlardır.
Kastlar da bir Oğuz koludur. Mezopotamya'da Gutilerden sonra ikinci Oğuz devletidir. Bitlis’teki Gusi Yaylası, Antalya’da Kuzköy, Güneydoğu Anadolu’da Gogusos Kalesi ilk Oğuz göçünden kalmadır.
İlk Oğuz göçünden sonra ikinci büyük Oğuz göçü İskit adı altında başlar. M.Ö. 680 senesinde İskit Türkleri Artvin’e ve Çoruh vadisine yerleştiler. Tarihi vesikalar o devirde en medeni topluluğun İskitler olduğunu bildirir. M.Ö. 250 senesinde Horasan’a gelen Arsaklılar Türk kavmi, M.Ö. 149’da Artvin’i ele geçirdi. Sonra Yunan kültürü ile Yunanlılaşmış, aslında Pers asıllı olan Pontus Krallığı şehri eline geçirdi. Bizans ile Sasaniler arasında el değiştirdi. Hazret-i Osman zamanında Emir Habib bin Mesleme emrindeki İslam ordusu, Erzurum Yaylasında Bizans ordusunu yenerek, Çoruh Vadisi ve Artvin’i İslam devletine kattı. Daha sonraları Romalılar, Persler, Emevi ve Abbasiler bu bölgeye hakim oldular. Abbasi halifeliğine bağlı Oğuz Beyliği kuruldu. Artvin 1071 Malazgirt Savaşından sonra Selçuklu Türklerinin eline geçti. Esasında şehir daha önce Türkleşmişti. Selçuklulardan sonra buraya sırasıyla; Moğollar, İlhanlılar, Celayirliler, Karakoyunlular, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler hakim oldular.
Fatih Sultan Mehmed Han zamanında Osmanlı Devleti sınırları içine alındı. 1878 Osmanlı-Rus Savaşında Rusya tarafından işgal edildi. 43 sene anavatandan ayrı kaldı. Türk İstiklal Savaşında Kazım Karabekir Paşa, Ermeni ordusunu yenince, Artvin 7 Mart 1921’de yeniden anavatana kavuştu.
Fiziki Yapı
Dağlar: Artvin, Türkiye’nin en dağlık bölgesidir. % 80’i dağlıktır. Doğu Karadeniz dağlarının doğusunda yer alır. Başlıca büyük dağları Kaçkar Dağı (3932 m), Kükürt Dağı (3334 m), Gül Dağı (3131 m) ve Karçal Dağı (3428 m)dır. Kars sınırında ise Yalnızçam Dağları (2957 m) bulunur. Arsiyon Dağı (3170 m), Parmak Dağı (2900 m), Çadır Dağı (3054 m), Kurt Dağı (3224 m) diğer yüksek dağlarıdır.
Çoruh Irmağının vadisi Artvin’i ikiye böler. Arazi çok engebelidir.
Ovaları: Artvin’de mühim ve büyük ovalar yoktur. Ova sayılan bir kaç düzlük vardır. Sundura deresinin Karadeniz’e döküldüğü yerde alüvyonlu bir saha ile Zeytinburnu’nda 3-4 kilometrekarelik bir düzlükten ibarettir. Artvin’de pekçok vadi vardır. Fakat dar ve derin olduğu için ekime pek müsait değildir. Vadilerin en büyüğü 100 km uzunluğundaki Çoruh Vadisi ile Berta, Ardanuç, Barhal ve Murgul vadileridir.
Akarsuları: Artvin ilinin en önemli akarsuyu Çoruh Irmağıdır. Artvin içindeki diğer akarsular ise Çoruh Irmağına dökülürler. Erzincan’ın Mescit Dağlarından çıkan Çoruh Irmağı Gümüşhane ve Erzurum’dan da geçer. Erzurum’dan geçerken Tortum ve Oltu çayları Çoruh’a karışır. 442 kilometrelik Çoruh Irmağının 150 kilometresi Artvin’den geçer. Bu ırmak Rus sınırından girip Batum’un güneyinde denize dökülür. Artvin’in diğer akarsuları ise; Murgul Deresi, Ardanuç Suyu, Berta Deresi, Deviskel Deresi ve Klaskur Deresi olup, hepsi de Çoruh Irmağı ile birleşirler.
Göller: Mühim ve büyük göl yoktur. Fakat “Karagöl” ismi verilen buzul göller vardır. Başlıcaları Horasan Dağı dibinde bulunan Karagöl, Ardanuç yakınında iki karagöl ile Şavşat ve Borçka yakınındaki Karagöllerdir. Şavşat yakınında yerden kaynayan göle ise Akgöl denir. Bu göllerin hepsinde bol mikdarda alabalık vardır.
İklim ve Bitki Örtüsü
Artvin’de iki farklı iklim görülür. Karadeniz kıyıları ılık ve yağışlıdır. İç kısımlar ve dağlık bölgelerin iklimi serttir. Kıyılarda yaz ve kış arasında büyük ısı farkı yoktur. Dağlık iç bölgede kışlar kar yağışlı ve yazları serin geçer. Sıcaklık -4 ile +23 derece arasındadır. Yağış farklılıklar gösterir. Hopa’da 2.069 milimetre iken, Yusufeli’nde 296 milimetredir. Kafkas Dağlarının sağladığı imkanla Hopa’da Akdeniz iklimi hüküm sürer.
Artvin ilinin üçte biri ormanlıktır. Ormanlar daha çok deniz kıyısındadır. Ekilen arazi 35.000 hektardır (çay bahçeleri dahil). Arazi kışın beyaz, yazın ise yemyeşildir. Vadiler, meyveliktir. Karadeniz sahilinde turunçgiller, zeytin ve çay yetişir.
Ekonomi
Tarım: Artvin’in ekonomisi tarıma dayanır. Ekime müsait arazinin az olmasına rağmen nüfusun % 80’i tarımla uğraşır. Fakat gelirin ancak % 30’u tarımdan sağlanır. Artvin’de en çok çay, patates, buğday, mısır, arpa, fasülye, soğan, tütün, pirinç; meyve olarak da; fındık, portakal, mandalina, elma, armut, üzüm, ceviz, kestane, kiraz, vişne, şeftali, erik ve kayısı yetişir.
Tarım henüz modern hale gelmemiştir. Zengin su potansiyeline rağmen sulama tesisleri çok azdır. Traktör ve teknik zirai araçların sayısı fazla değildir. 15 bin dönüm üzüm bağı vardır.
Hayvancılık: Mer’a ve otlakların azlığı ve karlı günlerin çokluğu sebebiyle hayvancılık gelişmemiştir. Komşusu Kars’da ise hayvancılık çok ileridir.
Ormancılık: Artvin orman bakımından çok zengindir. Yüzölçümünün % 35’e yakını ormanlıktır. Her sene 300 bin metreküp inşaat kerestesi ile 500 bin ster yakacak odun istihsal edilir. Ormanları ağaç cinsleri bakımından zengin ve verimlidir. Ormanlarında kızılağaç, kayın, gürgen, meşe, kestane, ladin, köknar, ardıç ve sarı çam bulunur.
Madenleri: Türkiye’nin en zengin bakır madeni rezervine sahip ili Artvin’dir. Murgul ve Kuvarskan’da bulunan bakır madenleri, Karadeniz Bakır İşletmeleri tarafından işletilmektedir. Ayrıca betonit, manganez, kurşun ve linyit yatakları vardır. Fakat bunlar henüz işletilmemektedir.
Enerji: Artvin, elektrik enerjisini Hopa termik santralı ile Tortum ve İkizdere hidroelektrik santrallarından temin eder. Ayrıca enterkonnekte sisteme bağlıdır.
Sanayi: Artvin’de sanayi muayyen kollarda sınırlıdır. Etibank’a bağlı Bakır İşletmeleri, kamu ve özel sektöre ait lif levha fabrika ve atölyeleri (senelik toplam istihsal 70 bin ton), çay ve kereste fabrikaları, mobilya, dokuma, gıda ve metal eşya imalathaneleri vardır.
Ulaşım: Ulaşım bakımından yetersiz olan Artvin’de demiryolu ve hava alanı yoktur. Ulaşım, denizyolu ve karayoluna dayanır. Hopa limanı her türlü gemilerin yanaşmasına elverişlidir. Sahildeki karayolu iyi kalitededir. Fakat içlere doğru giden yollar stabilize yollardır. Köyler ile kentler arasındaki yollar yetersizdir. Hopa limanının yükleme ve boşaltma kapasitesi 500 bin tona yakındır. Hopa-Artvin-Göle-Kars-Doğubeyazıt-Gürbulak yolu ile İran’a mal taşınır. Artvin-İstanbul 1361 km, Artvin-Ankara 997 km, Artvin-İzmir 1357 kilometredir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
7436 kilometrekare yüzölçüme sahib olan Artvin’in, 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfusu 212.833 olup, bunun 66.097'si şehirlerde, 146.736'sı köylerde yaşamaktadır. Nüfus yoğunluğu 29’dur.
Eğitim: Okur-yazar oranının en yüksek olduğu illerimizden birisi de Artvin’dir. Okur-yazar nisbeti % 90’dır. İlde 23 anaokulu, 479 ilkokul, 48 ortaokul, 8 mesleki ve teknik ortaokul, 9 lise, 12 mesleki ve teknik lise vardır. Bütün köylerde ilkokul vardır. Yüksek tahsile devam edenlerin sayısı, nüfusuna göre diğer illerden daha fazladır.
Örf ve adetler, folklor: Artvin’in kendisine mahsus zengin bir kültür ve folklor mirası vardır. Halk edebiyatı, el sanatları, eğlence, yemek ve kıyafet bakımından oldukça zengindir. Artvin’den yüzlerce şair yetişmiştir. Zuhuri, İzni, Keşfi, Didari, Efkari ve Ali Fahri gibi aşık ve şairler başlıcalarıdır. Halk oyunlarında Erzurum, Kars. Karadeniz ve Kafkasya’nın tesiri büyüktür. Başlıca oyunları : Sarıçiçek, Atabarı, Karabağ, Kubak, Uzundere, Delihoron ve Düzhoron’dur.
İlçeleri
Artvin’in biri merkez olmak üzere 7 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.183 olup, 20.306'sı ilçe merkezinde, 12.877’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14, Ortaköy-bucağına bağlı 5, Zeytinlik bucağına bağlı 13 köyü vardır. Yüzölçümü 1052 km2 olup, nüfus yoğunluğu 32’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Toprakları sulayan Çoruh Nehri bu dağlık araziyi ikiye böler. Çoruh Vadisinde yer yer düzlükler vardır. Dağlar sık bir ormanla kaplıdır. Çok değişik ağaçlarla kaplı bu ormanlar aynı zamanda bir av sahasıdır.
Ekonomisi tarıma bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, mısır, fasülye, tütün, zeytin ve meyvedir. Hayvancılık ve ormancılık ekonomide önemli yer tutar. En çok sığır ve koyun beslenir. Arıcılık gelişmiş olup, balı meşhurdur. Lif ve levha fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi Çoruh Nehrinin iki yakasında dağların eteklerinde yer alır. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Ardanuç: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 17.782 olup, 5052’si ilçe merkezinde, 12.730'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 37, Aşağıırmaklar bucağına bağlı 11 köyü vardır. Yüzölçümü 969 km2 olup, nüfus yoğunluğu 18’dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Doğu ve güneyinde Yalnızçam Dağları yer alır. Dağlarda birçok yayla vardır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Ardanuç suyu toplar. Karagöl adıyla bilinen üç ayrı göl bulunur.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok sığır ve koyun beslenir. Hayvani ürünler Bülbülan Yaylasında pazarlanır. Tarıma elverişli arazi azdır. Akarsu vadilerinde buğday, arpa, tütün, ve mısır yetiştirilir. Küçük dokuma atölyelerinde şal denilen yünlü kumaşlar dokunur.
İlçe merkezi Ardanuç Suyu kenarında kalenin bulunduğu tepenin eteklerinde kurulmuştur. İ1 merkezine 42 km mesafededir. İlçe belediyesi 1945’te kurulmuştur.
Arhavi: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 18.351 olup, 10.048’i ilçe merkezinde, 8303'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 21, Ortacalar bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 314 km2 olup, nüfus yoğunluğu 58’dir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dar bir kıyı şeridinin hemen ardından dağlar yükselir. Dağlar kayın, gürgen, kızılağaç, ladin, köknar ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri çay, fındık, meyve ve mısırdır. Ayrıca az miktarda buğday ve arpa yetiştirilir. Kıyı kesimlerinde balıkcılık yapılır. Dokumacılık yaygındır. Çay fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Arhavi Çayının Karadeniz’e döküldüğü düzlükte Karadeniz kıyı yolu üzerinde kurulmuştur. Rize-Hopa karayolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 79 km mesafededir. İlçe belediyesi 1946’da kurulmuştur. Tabii güzelliği eşsiz olan bir ilçedir.
Borçka: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 30.329 olup, 6102’si ilçe merkezinde 24.227'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 19, Camili bucağına bağlı 5, Muvalı bucağına bağlı 7 köyü vardır.
İlçe toprakları, Doğu Karadeniz kıyı dağları ile kaplı bir alanda yer alır. Dağlar akarsu vadileriyle derin bir şekilde parçalanmıştır. En önemli akarsuyu Çoruh Nehridir. Aralık köyü yakınındaki Karagöl ilçenin tek gölüdür. Dağlar kayın, ladin, kızılağaç, kestane, meşe, köknar ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi hayvancılık ve tarıma dayalıdır. Ekime elverişli alanların az olması sebebiyle, tarım sınırlı olarak yapılır. Başlıca tarım ürünleri; mısır, tahıl, çay, tütün, fındık, patates ve elmadır. En çok sığır beslenir. İpekböcekciliği gelişmiştir. Borçka Devlet Kereste Fabrikası ilçenin tek sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Çoruh Irmağı kıyısında kurulmuştur. Hopa-Artvin karayolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi 1927’de kurulmuş olup, 1928’de ilçe yapılmıştır.
Hopa: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 30.862 olup, 11.507'si ilçe merkezinde 19.355’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17, Kemalpaşa bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 289 km2 olup, nufüs yoğunluğu 107’dir.
İlçe toprakları dar bir kıyı şeridi ile hemen ardından yükselen dağlarla kaplıdır. Güneyinde Balıklı Dağları yer alır. Dağların denize bakan yamaçları gür ormanlarla kaplıdır. Bol yağış aldığından toprakları yemyeşil bir görünüme sahiptir.
Ekonomisi tarım ve tarıma bağlı sanayiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri çay, fındık olup, ayrıca az miktarda elma, armut, pirinç ve turunçgiller yetiştirilir. İlin en çok çay üretimi yapılan ilçesidir. İlçe merkezinde ve Kemalpaşa bucağında birer çay fabrikası vardır. Kıyı kesimlerde balıkçılık yapılır.
İlçe merkezi Karadeniz kıyı yolunun bittiği yerde, deniz kıyısında kurulmuştur. İlçe tarım ve sanayi ürünlerinin satıldığı bir ticaret merkezidir. Karadeniz Bakır İşletmelerine bağlı Çakmakkaya te'sislerinden borularla Hopa limanına akıtılan derişik bakır, gemilerle Samsun’a gönderilir. İl merkezine 69 km mesafededir. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Murgul: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 11.951 olup, 4278’i ilçe merkezinde 7673’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez’e bağlı 9 köyü vardır. Borkça ilçesine bağlı bucak iken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe merkezi haline getirildi.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar ormanlarla kaplıdır.Topraklarında bulunan bakır yatakları çok eski zamandan beri işletilmektedir.
İlçe ekonomisi bakır madenciliğine ve buna bağlı imalat sanayiine dayalıdır. Etibank tarafından çıkarılan bakır Hopa limanından gemilerle Samsun’a gönderilir. Çevreye yayılan bakır tozları ve Murgul Deresine akıtılan yıkama suları önemli ölçüde çevre kirliliğine sebeb olmaktadır. Murgul Vadisinde tarım yapılır ise de, bakırın sebeb olduğu çevre kirliliği verimi % 80 oranında düşürmüştür. Hopa ilçesine 20 km mesafededir.
Şavşat: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.315 olup, 4850'si ilçe merkezinde 28.465'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35, Meydancık bucağına bağlı 14, Veliköy bucağına bağlı 12 köyü vardır. Yüzölçümü 1317 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25’tir.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzey ve kuzeybatısında Karaçal Dağı, doğu, güney ve güneybatısında Yalnızçam Dağları yer alır. Topraklarından kaynaklanan sular ilçe sınırı dışında Çoruh Nehrine karışır. Berta Suyu vadisi, dağları derin biçimde parçalamıştır. Dağlar sarıçam ve köknar ormanlarıyla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Ekime elverişli arazisi az olmasına rağmen elde edilen ürün fazladır. Başlıcatarım ürünleri patates, elma, buğday ve armut olup, ayrıca az miktarda arpa, mısır ve fasülye yetiştirilir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. Çok sayıda koyun beslenir. Arıcılık gelişmiştir. İlçe topraklarında çinko, bakır, kurşun, feldispat ve manganez yatakları vardır.
İlçe merkezi Ardahan-Kars karayolu üzerinde kurulmuştur. İl merkezine 67 km mesafededir. Eskiden Satlel adlı küçük bir köy iken Cumhuriyetten sonra Yeniköy adıyla bilinen bugünkü yerine taşındı. İlçe belediyesi 1928’de kurulmuştur.
Yusufeli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 37.060 olup, 3954'ü ilçe merkezinde, 33.106'sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 23, Demirkent bucağına bağlı 6, Kılıçkaya bucağına bağlı 10, Öğdem bucağına bağlı 6, Sarıgül bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 2327 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır.
İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar derin akarsu vadileriyle parçalanmıştır. Büyük bölümünü Doğu Karadeniz dağları kaplar. Dağlardan kaynaklanan suları Çoruh Nehri toplar. Önemli akarsuları Altıparmak ve Oltu çaylarıdır. Dağlar, ladin, köknar ve sarıçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri patates arpa ve buğday olup, az miktarda meyve ve sebze yetiştirilir. Çayırlarla kaplı yaylalarda hayvancılık yapılır. Sığır ve koyun en çok beslenen hayvanlardır. Arıcılık gelişmiştir. Ormancılık ve orman ürünlerinin işlenmesi ekonomide önemli yer tutar. İlçe topraklarında kaolin yatakları vardır.
İlçe merkezi Altıparmak Çayı vadisinin Çoruh Vadisine açıldığı kesimde kurulmuştur. İsmi, Osmanlı Padişahı Abdülaziz Hanın oğlu Şehzade Yusuf İzzeddin'e izafeten verilmiştir. Gelişmemiş bir yerleşme merkezidir. İl merkezine 81 km mesafededir. İlçe belediyesi 1950’de kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Artvin, tarihi ve tabii güzellikleri bakımından zengin bir ilimizdir. Karadeniz’in Antalya’sıdır. Turizme çok müsaittir. Gerekli yatırımlar sağlanırsa, çok kıymetli bir turizm merkezi olabilir. Borçka’da asırlık ormanlar, Şavşat ilçesi göllerinde, su yüzünde Yunus balıkları gibi gösteri yapan alabalıklar, senenin 12 ayında buzları erimeyen Altıparmak Dağları ve bunlara çarpan bulutların yağmur ve buz haline gelişinin gözle görülüşü, buradan ve diğer dağlardan akan buz gibi suları, Hopa koyu ve sahilin tabii güzelliği, derin vadiler ve koyu bir yeşillik, romatizmaya iyi gelen kaplıcaları ile Artvin çok güzel bir ildir. Yarlık Yaylası, Kafkasör mesire yeri, Gemya Dağı, Hopa-Sarp arası, Hatila Deresi görülecek yerlerdir. Artvin ilinde çok sayıda şifalı su vardır. Fakat bunların hepsinde yeterli tesis kurulmamıştır. Otingo Çermiği, Zeytinlik Çermiği (mide ve barsak hastalıklarına), Ilıca Köy Çermiği (romatizma hastalıklarına) ve Ciskaro Maden Suyu önemlileridir. Yalnız Hasan Maden Suyu, Acısu, Erenköy İçmesi (Borçka), Oruçlu İçmesi, Çirit Düzü ve Meşeli Maden Suları (Şavşat) diğer şifalı sulardır.
Kaleler: Artvin’de çok sayıda kale vardır. Artvin Kalesi, Köprübaşı semtinde Çoruh köprüsünün yanındadır. Şimdiki kale bu eski kalenin harabeleri üzerinde Osmanlı Devleti zamanında yapılmıştır. Ardanuç Kalesi, Adakale köyü yakınında olup, Gagratlılar tarafından yapılmıştır. Ferhatlı Kalesi, Ardanuç’un Ferhatlı köyündedir. Gürcü Kraliçesi Tamara’nın yaptırdığı Parik Kalesi, Şavşat’a 16 kilometre uzaklıkta Balıklı köyündedir.
Ayrıca Boselt, Kuvarshan, Melo, Şatlel, Ustamis, Babilhan, İşhan, Öğdem, Aşbişen, Nihah, Orşnak, Vecenkert, Petrikisman, Kalmaklı, Kalarçet, Yukarı Hud ve bunlara ilaveten on kale vardır.
Camiler, Salih Bey Camii: Korzul Mahallesinde Sancak Beyi Salih Bey tarafından 1793’te yapılan caminin sanat değeri çok yüksektir. İskenderpaşa Camii, Orta Mahalle Camii, Çarşı Camii ve Balcıoğlu Camii, Hopa’da Sugören Köyü Camii, Borçka’da Muratlı Köyü Merkez Camii, Şavşat’ta Cevizli, Yusufeli’de Kılıçkaya ve Demirkont camilerinin sanat değeri yüksektir.
Ortaköy Cuma Camii: Yüksek bir tepede eski bir kilise yıkıntısı üzerine inşa edilmiştir. Hamamlı Köyü Camii, kilise iken camiye çevrilmiştir.
Ayrıca Artvin’de cami haline getirilmiş 8 kilise vardır. Hamamlı (Dolisane) Camii girişinde güneş saati vardır. Tibet Kilisesi 1920 senesine kadar cami olarak kullanılmıştır.
Türbeler: Artvin’de Ardanuç yakınında Camandar Baba Türbesi, Seferpaşa Türbesi, Şavşat yakınında Zor Mustafa Bey Türbeleri yer alır.
Ayrıca Artvin’de Türklerin yaptığı pek çok tarihi köprü ve kemer vardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Ağrı Hakkında Bilgiler
AĞRI
Doğu Anadolu'da yer alan, tarih, efsane ve folklor diyarı bir ilimiz. Tarihi ve tabii zenginlikleri çok olan ve adı efsanelere, masallara karışan ve Türkiye'nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı bu vilayetimizdedir.
Yüksek Doğu Anadolu yaylalarının bir parçası olan bu bölge, tarih boyunca göç ve istila yollarının üzerinde yer almıştır. Türkiye'nin tepesi veya "dam"ı olan Ağrı, aynı zamanda kışı en şiddetli geçen illerden birisidir.
Van, Bitlis, Muş, Erzurum, Kars illeri ile çevrilidir. 39°05' ve 40°17' kuzey enlemleri ile, 42°20' ve 44°30' doğu boylamları arasında yer alır. Trafik kod numarası (04)'tür.
İsminin Menşei
Ağrı ilinin ismi, Ağrı Dağından gelir. Bu bölgeye yerleşen Selçuklu Türkleri “Ararat Dağı”na “Eğri Dağ” ismini verdiler. Selçuk ve Osmanlı Türkleri, yerleştikleri her bölgeye Türkçe isimler verirlerdi. Sonradan gelen Türk boyları Eğri Dağa “Ağır Dağ” ismini takmışlardır. Zamanla Ağır Dağ, halk arasında “Ağrı Dağı” olarak benimsenmiştir.
Tarihi
Ağrı’nın bilinen tarihi M.Ö. 15. asra dayanır. M.Ö. 15. asırda, Hurri Mitana Krallığı bu bölgede bulunuyordu. Hititler ve Urartulardan sonra, Kafkasya’dan atlı göçebe olarak gelen Kimmenler M.Ö. 8. asırda bu bölgeye yerleştiler. M.Ö. 7. asırda Sakalar, 6. asırda Persler, 4. asırda Makedonya Kralı İskender, M.S. 6. asırda Hazer Türkleri, M.S. 642’de Müslüman Araplar, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, İranlı Türk Safevilerin eline geçmiş, Celaleddin-i Harzemşah ve Moğolların istilasına uğramış, zaman zaman da, Bizans ve Persler arasında el değiştirmiştir. 1515’te Ağrı, Yavuz Sultan Selim Han Çaldıran’da Şah İsmail’i yenince, Osmanlılara geçmiştir. Yavuz Sultan Selim’in tayin ettiği Tuğ Beyinin çocukları halen bu bölgede “Tugan”, “Doğan” ve “Toğanoğlu” soyadı ile anılmaktadır.
Yavuz, Sultan Selim’in İstanbul’a dönüşünden bir müddet sonra İranlı Safeviler burasını geri almışlar, 1578’de Kanuni Sultan Süleyman Han bu bölgeyi tekrar Osmanlı Devletinin sınırlarına katarak merkezi Bayezid olan Van beylerbeyliğine bağladı. Tanzimattan sonra Bayezid sancağı olarak Erzurum vilayetine bağlandı. Cumhuriyetin ilanında il merkezi Doğu Bayezid idi. 1926’da Karaköse il merkezi, Doğu Bayezid ise ilçe oldu. 1938’de Karaköse ismi Ağrı olarak değiştirildi.
93 Harbinde (1877-1878) ve Birinci Dünya Harbinde Türkiye-Rusya ve İran arasında bölünmüş olan Ağrı, 1920 Kars, 1921 Moskova ve 1923 İran-Türk antlaşmaları neticesinde bütünüyle yeniden hukuki sahipleri olan Türklerin eline geçti. Ağrı, bin senelik bir Türk toprağıdır.
Fiziki Yapı
Ağrı ili, Kars, Erzurum, Muş, Bitlis, Van ve İran sınırı arasındadır. Ağrı, Türkiye’nin en engebeli illerinden biridir. 1000 m yükseklikten daha aşağı yerler çok azdır. Ortalama yükseklik 1000-1500 metredir. Erzurum-Kars Yaylasını Murat Havzasından ayıran Karasu-Aras’ın doğu ucunda kartal yuvası gibi dik duran Büyük ve Küçük Ağrı Dağları, Ağrı ilinin sembolü gibidir.
Dağlar: Geniş bir yay çizen dağ silsilesinin ucunda Ağrı Dağı (5137 m); Küçük Ağrı (3896 m), Aşağı Dağ (3274 m), Kara Dağ (3243 m), Tizli Dağı (3200 m) bulunur. Ayrıca Tendürek (3343 m), Aladağ (3250 m) ile Süphan Dağı, Kanlı Dağ ve Ziyaret Dağı başlıca dağlardır. Dağların büyük çoğunluğu üç bin metreyi aşar. Ağrı, Türkiye’nin en engebeli, en yüksek ve volkanik bölgelerindendir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1640 metredir.
Ovalar: Bu bölge volkanik bir arazidir. Çöküntü neticesinde; Doğu Bayezid, Diyadin ve Eleşkirt ovaları meydana gelmiştir. Murad Vadisi, Karaköse ve Eleşkird Suyu Vadileri başlıca düzlüklerdir. Ağrı; Karasu ve Aras Nehirleri ile Tendürek ve Süphan Dağları ile çevrilidir.
Akarsular: Fırat Irmağının en uzun ve önemli kolu olan Murad Suyunun (Doğu Fırat) kaynakları Aladağ ile Çakmak dağıdır. Bu iki kol Karaköse’nin güneyinde birleşir ve Muş’a girer. Karasu, Aras, Murad suyu, Eleşkirt Çayı, Sarısu ve Balık Çayı başlıca akarsulardır.
Göller: Balık Gölü 25 kilometrekaredir. Şeyh ve Danilkel gölleri, yazın bataklık, kışın göldür.
İklimi ve Bitki Örtüsü
Arazinin volkanik oluşu, yağışların az, ısının çok düşük olması sebebiyle dağlar ve ovalar çıplaktır. Arazinin % 20’si mer’a ve otlak olup % 80’i ekime elverişli değildir. Su kenarlarında, söğüt ve kavak ağaçlarına rastlanır.
Kara ikliminin özelliklerini gösterir. Kışlar çok sert geçer, Türkiye’de en soğuk gün Ağrı’da 13 Ocak 1940’ta -43,2° olmuştur. Yazları sıcaktır, +39,9° olduğu olmuştur. İlk ve sonbahar kısa sürer. Türkiye’nin en soğuk ve en uzun kışı Ağrı’da geçer. Senenin 115-125 günü karla kaplıdır. Yağmur azdır, daha çok kar yağar. Yıllık ortalama yağış, 328-545 mm’dir.
Ekonomi
Tarım: Halkın başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarım ürünleri buğday, arpa ve şeker pancarıdır. Murad Suyu bataklığında pamuk, kendir, pirinç, mısır ve çavdar yetişir. Bataklıklarda kamış fazladır. Su bakımından zengin olduğu halde ancak 23.522 hektar arazi sulanmaktadır. Doğu Bayezid, Patnos ve Tutak ovalarının sulanması için proje çalışmaları yapılmaktadır.
Hayvancılık: Ağrı ilinin en önemli gelir kaynağı hayvan ve hayvan ürünleridir. Koyun yetiştiriciliği başta gelir. Kırsal bölgelerde göçebeler çoğunluktadır. Geniş mer’a ve otlaklarda, yaylalarda koyun, keçi, sığır, manda beslenmektedir.
İlde, ata rağbet azalmıştır. Ağrı dağlarında yabani keçi, boz ve beyaz ayı, sansar, tilki, kurt ve tavşan; Köse Dağında büyük ve bol sayıda yılan vardır. Ağrı Dağında ise engerek yılanı çoktur. Yazın Tendürk Dağında göç eden av hayvanları kışın Ağrı dağının Kozlu bölgesine gelirler. Kozlu bölgesi devamlı güneş gördüğünden burada kar azdır.
Madenler: Ağrı ilinde asbest, kükürt, ponzataşı, tuz, maden suyu, sıcak su kaplıcaları, çimento taşı, kireç, tuğla ve kiremit hammaddesi ve Eleşkirt’te Linyit yatakları vardır. Ayrıca az mikdarda mermer yataklarına da rastlanmaktadır.
Sanayi: Yeni yeni gelişmektedir. Başlıca sanayii, 1984 yılında faaliyete geçen şeker fabrikası, Doğu Bayezid Yem Fabrikası, Ağrı Tuğla Fabrikası, Et-Balık Kurumu Kombinası, Peynir-Tereyağ Fabrikası, Un Fabrikası, halı-kilim ve hızar atölyeleridir.
Tiftik işi başlık, eldiven ve atkıları ile meşhurdur. Geometrik desenlerle süslü kilim, halı ve heybeler en çok Doğu Bayezid, Karaköse ve Tahiki köyünde yapılır ve çok meşhurdur. Diyadin hidroelektrik santralı ile Patnos ve Şekerovası barajları için ön çalışmalar yapılmaktadır.
Ulaşım: En önemli ulaşım yolu, Trabzon-Erzurum-Tebriz yoludur. Ağrı, İran transit yolu üzerindedir. Asya’ya açılan bir kapıdır. Gürbulak sınır kapısı ile İran’a girilir.
İkinci derece yolları, Doğu Bayezid-Iğdır-Kars yolu ile Ağrı-Patnos-Van ve Muş yollarıdır. Kışın bazı yerlerde ulaşım kızaklarla yapılır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Ağrı ilinin toplam nüfusu 1990 sayımına göre 437.093 olup, bunun 158.758'i şehirlerde, 278.335'i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 11.376 kilometrekare olup, kilometrekareye 38 kişi düşer. Nüfusun temelini 93 Harbi denen (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbinde Kars’tan göç edenlerle, Rusya’dan göç eden “Karapapaklar” ve İran’dan göç eden “Azeri Türkleri” teşkil eder.
Eğitim: İlde, 30 anaokulu, 663 ilkokul, 4 bölge yatılı okulu, 8 lise, 26 ortaokul, 7 Mesleki ve teknik ortaokulu, 4 Endüstri meslek lisesi, 4 İmam hatip lisesi, 1 Spor meslek lisesi, bir kız meslek lisesi, bir ticaret lisesi vardır. Ağrı, Hamur, Patnos ve Eleşkirt’te birer kütüphane bulunmaktadır. Okuma-yazma oranı % 60’tır.
Örf ve adetleri: Erkek ve kızları oldukça genç yaşta evlenirler. Erkek evlenme arzusunu sofrada çanak veya bardak kırarak belirtir. Düğünler çok gösterişli ve şaşaalı olur. Kız isteme, nişan, sini dönmesi, çeyiz açma, kına gecesi, düğün ve nikah muhakkak mahalli örf ve adetlere göre yapılır.
Kendine has zengin bir folklöre sahiptir. Oyunlar, davul ve zurna eşliğinde oynanır. Türküleri dokunaklı, içli ve ağırdır. Davul, zurnadan başka ney, tulum, dilli kaval, dilsiz kaval, el defi ve bağlama kullanılır. Halay ve bar oyunu meşhurdur. Ayrıca üçayak, çimeni çiçek, meyriko, gelin gel barı, hassiko, papbure, köylü kızı, basso, laççi, papuri, atabarı ve Ağrı sallaması belli başlı oyunlarıdır.
Abdigör, bölgenin en meşhur yemeğidir.
İlçeleri
Ağrı'nın biri merkez olmak üzere 8 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 103.797 olup, 58.038'i ilçe merkezinde, 45.759'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 50, Cumaçay bucağına bağlı 24, Muratlı bucağına bağlı 24 köyü vardır. Yüzölçümü 1481 km2 olup, nüfus yoğunluğu 70'tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Başlıca akarsuları Taşlıçay ve Murat nehridir. Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok küçük baş hayvan beslenir. Tarıma elverişli arazi çok azdır.
İlçe merkezi Erzurum-İran transit yolu ile Kağızman-Cumaçay-Kars yollarının kesiştiği noktada Taşlıçay ile Körçay arasında kurulmuştur. İl merkezi olmasına rağmen gelişmemiştir. Osmanlı Devleti zamanında Doğu Bayezid sancağına bağlı ilçe olup, ismi Karaköse idi. 1926'da Karaköse il merkezi oldu. 1938'de Karaköse ismi Ağrı olarak değiştirildi.
Diyadin: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 38.413 olup, 9.569'u ilçe merkezinde, 28.844'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 54 köyü vardır. Yüzölçümü 1274 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30'dur.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Güneyinde Aladağ, kuzeyinde Arı dağı yer alır. Bu iki dağ arası yüksek platolarla kaplıdır. Başlıca akarsuları Murat ırmağı ve kollarıdır. Bir çöküntü ovası olan Diyadin Ovası çok verimlidir.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan beslenir. Ovada şekerpancarı ve tahıl yetiştirilir. İlçe topraklarında kükürt yatakları vardır.
İlçe merkezi Murat Irmağı kıyısında kurulmuştur. İl merkezine 67 km mesafededir. Gürbulak sınır kapısına giden Ağrı-Doğubayezid karayolu ilçenin 10 km kuzeyinden geçer. İlçe belediyesi 1904'te kurulmuştur.
Doğu Bayezid: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 89.171 olup, 35.213'ü ilçe merkezinde, 53.958'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 69, Suluçam bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 2383 km2 olup, nüfus yoğunluğu 37'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeybatısında Aras Güneyi Dağları, güneybatısında Aladağ yer alır. Türkiye'nin en yüksek göllerinden olan Balık Göl (2241 m) ilçe topraklarında yer alır. Bu gölden doğan Balık Çayı ilçe topraklarını sular. Dağların eteklerinde yaylalar vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Sulanabilen arazide tahıl ve şekerpancarı yetiştirilir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. En çok koyun ve sığır beslenir. İlçe, İran'a yapılan canlı hayvan ticaretinin merkezidir. Yün, yapağı, deri, yağ ve peynir başlıca hayvan ürünleridir.
İlçe merkezi Küçük Ağrı Dağının 15 km güneybatısında Doğubayezid Ovasında kurulmuştur. Trabzon-İran transit yolu ilçeden geçer. İl merkezine 95 km mesafededir. Belediyesi 1893'de kurulmuştur.
Eleşkirt: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 41.748 olup, 9871'i ilçe merkezinde, 31.877'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 61, Tahir bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1559 km2 olup, nüfus yoğunluğu 27'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Batı ve kuzeyi Aras Güneyi Dağlarıyla çevrilidir. İlçenin büyük bölümünü Eleşkirt-Karaköse-Diyadin Çukurunda yer alan Eleşkirt Ovası kaplar. İlçe topraklarını Murat Irmağının kolları olan dereler sular.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Yaylacılık yöntemiyle en çok koyun beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Canlı hayvan ticareti ve süt üretimi önemlidir. Tarım Eleşkirt ovasında yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, patatestir. Halı ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.
İlçe merkezi, Trabzon-Ağrı karayolu üzerindedir. İl merkezine 35 km mesafededir. Belediyesi 1923'te kurulmuştur.
Hamur: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.344 olup, 3154'ü ilçe merkezinde, 19.190'ı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 45 köyü vardır. Yüzölçümü 898 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25'tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Güneyinde Aladağ, doğusunda Kandil Dağı, kuzeyinde Eleşkirt-Karaköse Ovasının devamı olan bir düzlük yer alır. Dağlardan kaynaklanan sular, ovayı suladıktan sonra Murat Irmağına katılır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpa olup, ayrıca az miktarda patates, soğan ve şekerpancarı yetiştirilir. Dağlık kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok koyun ve sığır beslenir.
İlçe merkezi Erzurum-Ağrı-Van karayolu üzerindedir. İl merkezine 12 km mesafededir. İl merkezine yakın olması yüzünden gelişmemiştir. İlçe belediyesi 1958'de kurulmuştur.
Patnos: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 85.698 olup, 33.759'u ilçe merkezinde, 51.939'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36, Dedeli bucağına bağlı 16, Doğansu bucağına bağlı 9, Sarısu bucağına bağlı 22 köyü vardır. Yüzölçümü 1421 km2 olup, nüfus yoğunluğu 60'tır.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeydoğusunda Aladağ, güneyinde Süphan Dağı, batısında Top Dağı yer alır. Bazı bölümlerinde Aladağ ve Süphan Dağından çıkan lavlardan meydana gelen platolar vardır. Dağlardan kaynaklanan dereler, ilçe sınırları dışında Murat Irmağına katılır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve patates olup, ayrıca az miktarda soğan, kayısı ve elma yetiştirilir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Hayvancılığa bağlı olarak peynir üretimi yaygındır.
İlçe merkezi, Muş, Bitlis ve Van'ı Ağrı'ya bağlayan karayolu üzerindedir. Askeri birliğin olması, ilçenin gelişmesini sağlamıştır. İl merkezine 78 km mesafededir. İlçe belediyesi 1936'da kurulmuştur.
Taşlıçay: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.976 olup, 4555'i ilçe merkezinde, 17.421'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36 köyü vardır. Yüzölçümü 798 km2 olup, nüfus yoğunluğu 28'dir.
İlçe toprakları 2000 metreden yüksek dağlık araziden meydana gelir. Kuzeyinde Perli Dağı, güneyinde Aladağ, güneybatısında Kandil Dağı yer alır. Dağların ortasında dalgalı düzlükler vardır. Dağlardan kaynaklanan suları Murat Irmağı ve başlangıç kolları toplar.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, patates ve arpa olup, ayrıca az miktarda sebze ve meyve yetiştirilir. Yaylacılık metoduyla çok sayıda küçükbaş hayvan beslenir. Yün, kıl, tereyağ ve peynir elde edilen başlıca hayvansal ürünlerdir.
İlçe merkezi Murat Irmağı vadisinde kurulmuştur. Eski ismi Aşağıtaşlıçay'dır. Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezi olan ilçeden Ağrı-Doğubayezit karayolu geçer. İl merkezine 32 km mesafededir. İlçe belediyesi 1954'te kurulmuştur.
Tutak: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.946 olup, 4599'u ilçe merkezinde, 29.347'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 81 köyü vardır. Yüzölçümü 1562 km2 olup, nüfus yoğunluğu 22'dir.
İlçe toprakları 1800-2000 metre yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Çakmak Dağı yer alır. İlçe topraklarından doğan sular, Murat Irmağına karışır. Bitki örtüsü step görünümünde olup, orman yönünden fakirdir.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İklim şartlarının uygun olmaması yüzünden değişik tarım ürünü alınmaz. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpa olup, ayrıca az miktar nohut, mercimek, kavun ve karpuz yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok koyun ve sığır beslenir. Geleneksel olarak Arab atı yetiştiriciliği yapılır.
İlçe merkezi Murat ırmağı kıyısında kurulmuştur. Doğusundan Ağrı'yı Patnos üzerinden Bitlis ve Van'a bağlayan karayolu geçer. İl merkezine 40 km mesafededir.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Ağrı değişik medeniyetlere merkez olmuş bir ilimizdir. Bu yüzden tarihi ve turistik zenginliklere sahiptir. Bunlardan bazıları şunlardır:
İshak Paşa Sarayı: Ağrı ilinin Ağrı Dağından sonra en çok ilgi çeken yeri İshak Paşa Sarayıdır. Bu saray Doğu Bayezid’in 5 km kadar uzağında eski Doğu Bayezid yanında Sarp kayalar üzerinde kurulmuş ve kartal yuvasını andıran 116 odalı bir saraydır. İçinde cami, hamam, atlar için ahırlar, su ve erzak depoları vardır.
Türk, Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Sarayda Selçuklu üslubu hakimdir. Dünyada kalorifer, su ve kanalizasyon teşkilatı olan ilk binadır. Bu sarayın yapılmasını 1685’te Doğu Bayezid Sancak Beyi Çolak Abdi Paşa başlatmış, oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa ve onun oğlu Mehmed Paşa tarafından 1784’te bitirilmiştir. 7600 metrekarelik bir sahada yapılan bu sarayın inşaatı 99 sene sürmüştür.
Ruslar, Doğu Bayezid’i işgal ettiklerinde burasını karargah ve kışla olarak kullanmış ve kıymetli eşyalarını çalmışlardır. 13x6.5 metre ebadında som altından yapılan kapısı Moskova müzesindedir. Ayrıca binanın mühim yerlerini kasten tahrip etmişlerdir. Saray son senelerde yapılan tamirat ile tamamen yıkılmaktan kurtulmuştur.
Doğu Bayezid Kalesi: On dördüncü asırda yapılmıştır. Kayalıklar üzerindedir. Timur Han’ın zorlukla ele geçirdiği bir kaledir. Bugün tamamen harabe halindedir. Doğu Bayezid’in 8 km güneydoğusundadır.
Kan Kalesi: Tutak’ın 20 km güneydoğusunda bulunan Kalekulu köyü yakınlarındadır. Ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Bugün sadece temelleri kalmıştır.
Toprakkale: Eleşkirt ilçesine bağlı, Toprakkale köyündedir. Yıkık durumda olan kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Önünde bulunan cami, 1887’de yaptırılmıştır.
Küpkıran Kalesi: İl merkezine 20 km uzaklıktadır. Hanebegül Kalesi diye de bilinir. Yıkık durumdadır.
Havran Kalesi: Hamur yakınlarında olup, Selçuklu Devleti’nin son devirlerinde inşa edilmiştir. Yıkık durumdadır.
Diyadin Kalesi: Diyadin ilçesindedir. Kaleden günümüze çok az şey kalmıştır.
Ahmed Han Türbesi: İshak Paşanın katibi olan ve “Hani Baba” olarak tanınan bir İslam büyüğünün kabridir. Bu türbenin yanında Evlad-ı Resul’e ait bir çok seyyid ve seyyidenin türbe ve kabirleri vardır. Seyyid Abdurrahim bin Abdullah Arvasi, Seyyid Muhammed Emin, Seyyid Şeyh Baba (Seyyid Abdülaziz), Seyyid İbrahim, Seyyid Muhammed, Seyyid Fehim, Seyyid Resul, Seyyide Hatice ve Seyyide Çiçek en çok ziyaret edilen kabirlerdendir. Aşağı Doğu Bayezid’in ise Seyyid Abdülkadir ve Seyyide Hanım türbeleri ziyaret edilen yerleridir.
Halidi Mabedi: Patnos’ta Anzavur tepede Halidi Mabedi isimli harabeler vardır.
Kaya Mezarları: Taşlıçay civarında kayalar içinde bulunan mezarlardır.
Yeraltı Kilisesi: Tutak’ın 20 km uzağındadır.
Meteor Çukuru: 90 sene önce düşen bir akanyıldızın (meteor) açtığı çukurdur. Derinliği 60, genişliği 25 metredir. Büyüklük bakımından Alaska’dan sonra dünyanın ikinci büyük meteor çukurudur. Doğu Bayezid’in Gürbulak bucağı ile Sarıçavuş köyü arasındadır.
Fışkıran Su: Doğu Bayezid yakınındadır. Yerden 12 m yüksekliğe su fışkırır.
Balık Gölü: Doğu Bayezid’in sinek yaylasında 2241 metre yükseklikte bir göldür. Yüzölçümü 25 kilometrekaredir. Alabalık ve sazan balığı boldur. Taşlıçay’a 40 kilometredir. Sandalla gezilir.
Ekşi Su: Doğu Bayezid’deki bu su hazmı kolaylaştırır. Müshil etkisi yapar. Kızıldere köyündeki Ekşi sudan başka Murad Su İçmeleri de sağlığa faydalıdır.
Diyadin Kaplıcaları: Yılanlı Davud, Köprü ve Tazekent kaplıcaları (çermikleri) binlerce seneden beri kullanılmaktadır. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan’ın oğlu Ziyaeddin Bey bu kaplıcaların civarında ilk tesisleri kurmuştur.
Köprü kaplıcasının tortuları Murat Nehri üzerinde tabii bir köprü meydana getirdiği için bu isim verilmiştir. Demir, kükürt, sülfat, kalsiyum ve bikarbonat bakımından zengin olan bu kaplıcalar, romatizma, cilt hastalıkları ile nefrite iyi gelir. Suyun sıcaklığı 60-70 derecedir.
Diğer eserler: Meya (Günbuldu) Mağaraları, Karlıca, Kız Kulesi, Havran Kalesi, Eski Kümbetler ve Patnos Höyüğünde Urartu Sarayı kalıntıları vardır.
Efsaneler: Bir kültür köprüsü olan Ağrı ile ilgili pek çok efsane vardır. Tarihin derinliklerinden bugünlere uzanan masallara, hikayelere ve şiirlere konu olan “Kerem ile Aslı”nın birbirini görüp aşık olmaları, Doğu Bayezid ile İshak Paşa Sarayı arasındaki “Keşiş Bahçesi”nde cerayan etmiştir. “Aslı”ya kavuşamayan “Kerem” çektiği bir “Ah” ile tutuşup kül olur. Bu külün başında günlerce bekleyen “Aslı” da külü saçı ile süpürürken tutuşup yanar külleri birbirine karışır.
Nuh Tufanı: Hazret-i Nuh’un gemisi Ağrı Dağına değil, Cudi Dağına inmiştir: Nuh Tufanı, başta Kur’an-ı kerim olmak üzere diğer mukaddes kitaplarda ve eski destanlarda yer almıştır. Kur’an-ı kerimin Hud suresi, Kamer suresi ve Mü’minun suresi “Nuh Tufanı” ile ilgili teferruatlı bilgileri haber vermektedir.
Yahudi din adamlarınca değişikliğe uğratılan “Tevrat”da hazret-i Nuh’un gemisinin Ağrı Dağına (Ararat dağına) indiği ifade edilir. Hak kitap ve hiç bir değişikliğe uğramıyacağı Allahü teala tarafından buyrulan Kur’an-ı kerimin Hud suresinin 44. ayetinde hazret-i Nuh’un gemisinin “Cudi Dağı”na indiği açıkça beyan edilmektedir. Bu açık ifadeye rağmen Nuh aleyhisselamın gemisinin başka yere indiğini söylemek bu ayet-i kerimeye uygun olmamaktadır. Cudi Dağının yeri ihtilaflıdır. Musul, El- Cezire, Şam, Nusaybin ve Amid (Diyarbakır) diyenler olmuştur. Ağrı Dağı diyenler olmadığı gibi, delil de yoktur. Ağrı Dağında hazret-i Nuh’un gemisini arama çalışmalarının altında başka gizli gayeler vardır. Hıristiyan emperyalizmi ve dış Ermenilerin kötü niyetleri gizlidir. Nitekim hazret-i İsa Allahü teala tarafından gökler alemine alındığından 6 sene sonra ahlak, fazilet, namus ve iffet timsali annesi hazret-i Meryem Kudüs’te vefat etti. Mübarek kabri Kudüs’te olduğu ve bu husus İslam kaynaklarında (eserlerinde) açıkça belirtildiği halde, Anadolu’yu bir Hıristiyan ülkesi olarak göstermek isteyen Hıristiyan emperyalizmi, bir kadının rüyasına dayanarak, Efes’i dini bir merkez haline getirmiştir. Efes ile hazret-i Meryem arasında bir bağ olmadığı gibi, Ağrı Dağı ile Nuh Tufanı'ndan kurtulan gemi arasında da hiçbir ilgi yoktur. Nuh Tufanından; Sümerlerin “Gılgamış Destanı”ndan, Amerika’daki Hopi Kızılderililerinin destanlarına kadar bütün eski destanlar da bahseder.
Eski Türkler, hazret-i Nuh’un gemisinin Altay Dağlarında, Uludağ’da, Hindular Veda’larda (dini kitaplarında) Himalayalarda, eski Yunanlılar Parnas’ta, Asuriler Nizir Dağında, Hıristiyan ve Yahudiler Ağrı Dağında olduğunu iddia ederler. Araplar, Ağrı Dağına “Haris”; Küçük Ağrı Dağına “Hırvayris” derlerdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
AĞRI
Doğu Anadolu'da yer alan, tarih, efsane ve folklor diyarı bir ilimiz. Tarihi ve tabii zenginlikleri çok olan ve adı efsanelere, masallara karışan ve Türkiye'nin en yüksek dağı olan Ağrı Dağı bu vilayetimizdedir.
Yüksek Doğu Anadolu yaylalarının bir parçası olan bu bölge, tarih boyunca göç ve istila yollarının üzerinde yer almıştır. Türkiye'nin tepesi veya "dam"ı olan Ağrı, aynı zamanda kışı en şiddetli geçen illerden birisidir.
Van, Bitlis, Muş, Erzurum, Kars illeri ile çevrilidir. 39°05' ve 40°17' kuzey enlemleri ile, 42°20' ve 44°30' doğu boylamları arasında yer alır. Trafik kod numarası (04)'tür.
İsminin Menşei
Ağrı ilinin ismi, Ağrı Dağından gelir. Bu bölgeye yerleşen Selçuklu Türkleri “Ararat Dağı”na “Eğri Dağ” ismini verdiler. Selçuk ve Osmanlı Türkleri, yerleştikleri her bölgeye Türkçe isimler verirlerdi. Sonradan gelen Türk boyları Eğri Dağa “Ağır Dağ” ismini takmışlardır. Zamanla Ağır Dağ, halk arasında “Ağrı Dağı” olarak benimsenmiştir.
Tarihi
Ağrı’nın bilinen tarihi M.Ö. 15. asra dayanır. M.Ö. 15. asırda, Hurri Mitana Krallığı bu bölgede bulunuyordu. Hititler ve Urartulardan sonra, Kafkasya’dan atlı göçebe olarak gelen Kimmenler M.Ö. 8. asırda bu bölgeye yerleştiler. M.Ö. 7. asırda Sakalar, 6. asırda Persler, 4. asırda Makedonya Kralı İskender, M.S. 6. asırda Hazer Türkleri, M.S. 642’de Müslüman Araplar, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, İranlı Türk Safevilerin eline geçmiş, Celaleddin-i Harzemşah ve Moğolların istilasına uğramış, zaman zaman da, Bizans ve Persler arasında el değiştirmiştir. 1515’te Ağrı, Yavuz Sultan Selim Han Çaldıran’da Şah İsmail’i yenince, Osmanlılara geçmiştir. Yavuz Sultan Selim’in tayin ettiği Tuğ Beyinin çocukları halen bu bölgede “Tugan”, “Doğan” ve “Toğanoğlu” soyadı ile anılmaktadır.
Yavuz, Sultan Selim’in İstanbul’a dönüşünden bir müddet sonra İranlı Safeviler burasını geri almışlar, 1578’de Kanuni Sultan Süleyman Han bu bölgeyi tekrar Osmanlı Devletinin sınırlarına katarak merkezi Bayezid olan Van beylerbeyliğine bağladı. Tanzimattan sonra Bayezid sancağı olarak Erzurum vilayetine bağlandı. Cumhuriyetin ilanında il merkezi Doğu Bayezid idi. 1926’da Karaköse il merkezi, Doğu Bayezid ise ilçe oldu. 1938’de Karaköse ismi Ağrı olarak değiştirildi.
93 Harbinde (1877-1878) ve Birinci Dünya Harbinde Türkiye-Rusya ve İran arasında bölünmüş olan Ağrı, 1920 Kars, 1921 Moskova ve 1923 İran-Türk antlaşmaları neticesinde bütünüyle yeniden hukuki sahipleri olan Türklerin eline geçti. Ağrı, bin senelik bir Türk toprağıdır.
Fiziki Yapı
Ağrı ili, Kars, Erzurum, Muş, Bitlis, Van ve İran sınırı arasındadır. Ağrı, Türkiye’nin en engebeli illerinden biridir. 1000 m yükseklikten daha aşağı yerler çok azdır. Ortalama yükseklik 1000-1500 metredir. Erzurum-Kars Yaylasını Murat Havzasından ayıran Karasu-Aras’ın doğu ucunda kartal yuvası gibi dik duran Büyük ve Küçük Ağrı Dağları, Ağrı ilinin sembolü gibidir.
Dağlar: Geniş bir yay çizen dağ silsilesinin ucunda Ağrı Dağı (5137 m); Küçük Ağrı (3896 m), Aşağı Dağ (3274 m), Kara Dağ (3243 m), Tizli Dağı (3200 m) bulunur. Ayrıca Tendürek (3343 m), Aladağ (3250 m) ile Süphan Dağı, Kanlı Dağ ve Ziyaret Dağı başlıca dağlardır. Dağların büyük çoğunluğu üç bin metreyi aşar. Ağrı, Türkiye’nin en engebeli, en yüksek ve volkanik bölgelerindendir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1640 metredir.
Ovalar: Bu bölge volkanik bir arazidir. Çöküntü neticesinde; Doğu Bayezid, Diyadin ve Eleşkirt ovaları meydana gelmiştir. Murad Vadisi, Karaköse ve Eleşkird Suyu Vadileri başlıca düzlüklerdir. Ağrı; Karasu ve Aras Nehirleri ile Tendürek ve Süphan Dağları ile çevrilidir.
Akarsular: Fırat Irmağının en uzun ve önemli kolu olan Murad Suyunun (Doğu Fırat) kaynakları Aladağ ile Çakmak dağıdır. Bu iki kol Karaköse’nin güneyinde birleşir ve Muş’a girer. Karasu, Aras, Murad suyu, Eleşkirt Çayı, Sarısu ve Balık Çayı başlıca akarsulardır.
Göller: Balık Gölü 25 kilometrekaredir. Şeyh ve Danilkel gölleri, yazın bataklık, kışın göldür.
İklimi ve Bitki Örtüsü
Arazinin volkanik oluşu, yağışların az, ısının çok düşük olması sebebiyle dağlar ve ovalar çıplaktır. Arazinin % 20’si mer’a ve otlak olup % 80’i ekime elverişli değildir. Su kenarlarında, söğüt ve kavak ağaçlarına rastlanır.
Kara ikliminin özelliklerini gösterir. Kışlar çok sert geçer, Türkiye’de en soğuk gün Ağrı’da 13 Ocak 1940’ta -43,2° olmuştur. Yazları sıcaktır, +39,9° olduğu olmuştur. İlk ve sonbahar kısa sürer. Türkiye’nin en soğuk ve en uzun kışı Ağrı’da geçer. Senenin 115-125 günü karla kaplıdır. Yağmur azdır, daha çok kar yağar. Yıllık ortalama yağış, 328-545 mm’dir.
Ekonomi
Tarım: Halkın başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarım ürünleri buğday, arpa ve şeker pancarıdır. Murad Suyu bataklığında pamuk, kendir, pirinç, mısır ve çavdar yetişir. Bataklıklarda kamış fazladır. Su bakımından zengin olduğu halde ancak 23.522 hektar arazi sulanmaktadır. Doğu Bayezid, Patnos ve Tutak ovalarının sulanması için proje çalışmaları yapılmaktadır.
Hayvancılık: Ağrı ilinin en önemli gelir kaynağı hayvan ve hayvan ürünleridir. Koyun yetiştiriciliği başta gelir. Kırsal bölgelerde göçebeler çoğunluktadır. Geniş mer’a ve otlaklarda, yaylalarda koyun, keçi, sığır, manda beslenmektedir.
İlde, ata rağbet azalmıştır. Ağrı dağlarında yabani keçi, boz ve beyaz ayı, sansar, tilki, kurt ve tavşan; Köse Dağında büyük ve bol sayıda yılan vardır. Ağrı Dağında ise engerek yılanı çoktur. Yazın Tendürk Dağında göç eden av hayvanları kışın Ağrı dağının Kozlu bölgesine gelirler. Kozlu bölgesi devamlı güneş gördüğünden burada kar azdır.
Madenler: Ağrı ilinde asbest, kükürt, ponzataşı, tuz, maden suyu, sıcak su kaplıcaları, çimento taşı, kireç, tuğla ve kiremit hammaddesi ve Eleşkirt’te Linyit yatakları vardır. Ayrıca az mikdarda mermer yataklarına da rastlanmaktadır.
Sanayi: Yeni yeni gelişmektedir. Başlıca sanayii, 1984 yılında faaliyete geçen şeker fabrikası, Doğu Bayezid Yem Fabrikası, Ağrı Tuğla Fabrikası, Et-Balık Kurumu Kombinası, Peynir-Tereyağ Fabrikası, Un Fabrikası, halı-kilim ve hızar atölyeleridir.
Tiftik işi başlık, eldiven ve atkıları ile meşhurdur. Geometrik desenlerle süslü kilim, halı ve heybeler en çok Doğu Bayezid, Karaköse ve Tahiki köyünde yapılır ve çok meşhurdur. Diyadin hidroelektrik santralı ile Patnos ve Şekerovası barajları için ön çalışmalar yapılmaktadır.
Ulaşım: En önemli ulaşım yolu, Trabzon-Erzurum-Tebriz yoludur. Ağrı, İran transit yolu üzerindedir. Asya’ya açılan bir kapıdır. Gürbulak sınır kapısı ile İran’a girilir.
İkinci derece yolları, Doğu Bayezid-Iğdır-Kars yolu ile Ağrı-Patnos-Van ve Muş yollarıdır. Kışın bazı yerlerde ulaşım kızaklarla yapılır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Ağrı ilinin toplam nüfusu 1990 sayımına göre 437.093 olup, bunun 158.758'i şehirlerde, 278.335'i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 11.376 kilometrekare olup, kilometrekareye 38 kişi düşer. Nüfusun temelini 93 Harbi denen (1877-1878) Osmanlı-Rus Harbinde Kars’tan göç edenlerle, Rusya’dan göç eden “Karapapaklar” ve İran’dan göç eden “Azeri Türkleri” teşkil eder.
Eğitim: İlde, 30 anaokulu, 663 ilkokul, 4 bölge yatılı okulu, 8 lise, 26 ortaokul, 7 Mesleki ve teknik ortaokulu, 4 Endüstri meslek lisesi, 4 İmam hatip lisesi, 1 Spor meslek lisesi, bir kız meslek lisesi, bir ticaret lisesi vardır. Ağrı, Hamur, Patnos ve Eleşkirt’te birer kütüphane bulunmaktadır. Okuma-yazma oranı % 60’tır.
Örf ve adetleri: Erkek ve kızları oldukça genç yaşta evlenirler. Erkek evlenme arzusunu sofrada çanak veya bardak kırarak belirtir. Düğünler çok gösterişli ve şaşaalı olur. Kız isteme, nişan, sini dönmesi, çeyiz açma, kına gecesi, düğün ve nikah muhakkak mahalli örf ve adetlere göre yapılır.
Kendine has zengin bir folklöre sahiptir. Oyunlar, davul ve zurna eşliğinde oynanır. Türküleri dokunaklı, içli ve ağırdır. Davul, zurnadan başka ney, tulum, dilli kaval, dilsiz kaval, el defi ve bağlama kullanılır. Halay ve bar oyunu meşhurdur. Ayrıca üçayak, çimeni çiçek, meyriko, gelin gel barı, hassiko, papbure, köylü kızı, basso, laççi, papuri, atabarı ve Ağrı sallaması belli başlı oyunlarıdır.
Abdigör, bölgenin en meşhur yemeğidir.
İlçeleri
Ağrı'nın biri merkez olmak üzere 8 ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 103.797 olup, 58.038'i ilçe merkezinde, 45.759'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 50, Cumaçay bucağına bağlı 24, Muratlı bucağına bağlı 24 köyü vardır. Yüzölçümü 1481 km2 olup, nüfus yoğunluğu 70'tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Başlıca akarsuları Taşlıçay ve Murat nehridir. Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok küçük baş hayvan beslenir. Tarıma elverişli arazi çok azdır.
İlçe merkezi Erzurum-İran transit yolu ile Kağızman-Cumaçay-Kars yollarının kesiştiği noktada Taşlıçay ile Körçay arasında kurulmuştur. İl merkezi olmasına rağmen gelişmemiştir. Osmanlı Devleti zamanında Doğu Bayezid sancağına bağlı ilçe olup, ismi Karaköse idi. 1926'da Karaköse il merkezi oldu. 1938'de Karaköse ismi Ağrı olarak değiştirildi.
Diyadin: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 38.413 olup, 9.569'u ilçe merkezinde, 28.844'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 54 köyü vardır. Yüzölçümü 1274 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30'dur.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Güneyinde Aladağ, kuzeyinde Arı dağı yer alır. Bu iki dağ arası yüksek platolarla kaplıdır. Başlıca akarsuları Murat ırmağı ve kollarıdır. Bir çöküntü ovası olan Diyadin Ovası çok verimlidir.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. En çok yaylacılık yöntemiyle küçükbaş hayvan beslenir. Ovada şekerpancarı ve tahıl yetiştirilir. İlçe topraklarında kükürt yatakları vardır.
İlçe merkezi Murat Irmağı kıyısında kurulmuştur. İl merkezine 67 km mesafededir. Gürbulak sınır kapısına giden Ağrı-Doğubayezid karayolu ilçenin 10 km kuzeyinden geçer. İlçe belediyesi 1904'te kurulmuştur.
Doğu Bayezid: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 89.171 olup, 35.213'ü ilçe merkezinde, 53.958'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 69, Suluçam bucağına bağlı 16 köyü vardır. Yüzölçümü 2383 km2 olup, nüfus yoğunluğu 37'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeybatısında Aras Güneyi Dağları, güneybatısında Aladağ yer alır. Türkiye'nin en yüksek göllerinden olan Balık Göl (2241 m) ilçe topraklarında yer alır. Bu gölden doğan Balık Çayı ilçe topraklarını sular. Dağların eteklerinde yaylalar vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Sulanabilen arazide tahıl ve şekerpancarı yetiştirilir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. En çok koyun ve sığır beslenir. İlçe, İran'a yapılan canlı hayvan ticaretinin merkezidir. Yün, yapağı, deri, yağ ve peynir başlıca hayvan ürünleridir.
İlçe merkezi Küçük Ağrı Dağının 15 km güneybatısında Doğubayezid Ovasında kurulmuştur. Trabzon-İran transit yolu ilçeden geçer. İl merkezine 95 km mesafededir. Belediyesi 1893'de kurulmuştur.
Eleşkirt: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 41.748 olup, 9871'i ilçe merkezinde, 31.877'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 61, Tahir bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1559 km2 olup, nüfus yoğunluğu 27'dir.
İlçe toprakları dağlıktır. Batı ve kuzeyi Aras Güneyi Dağlarıyla çevrilidir. İlçenin büyük bölümünü Eleşkirt-Karaköse-Diyadin Çukurunda yer alan Eleşkirt Ovası kaplar. İlçe topraklarını Murat Irmağının kolları olan dereler sular.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Yaylacılık yöntemiyle en çok koyun beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Canlı hayvan ticareti ve süt üretimi önemlidir. Tarım Eleşkirt ovasında yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, patatestir. Halı ve kilim dokumacılığı gelişmiştir.
İlçe merkezi, Trabzon-Ağrı karayolu üzerindedir. İl merkezine 35 km mesafededir. Belediyesi 1923'te kurulmuştur.
Hamur: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 22.344 olup, 3154'ü ilçe merkezinde, 19.190'ı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 45 köyü vardır. Yüzölçümü 898 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25'tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Güneyinde Aladağ, doğusunda Kandil Dağı, kuzeyinde Eleşkirt-Karaköse Ovasının devamı olan bir düzlük yer alır. Dağlardan kaynaklanan sular, ovayı suladıktan sonra Murat Irmağına katılır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpa olup, ayrıca az miktarda patates, soğan ve şekerpancarı yetiştirilir. Dağlık kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok koyun ve sığır beslenir.
İlçe merkezi Erzurum-Ağrı-Van karayolu üzerindedir. İl merkezine 12 km mesafededir. İl merkezine yakın olması yüzünden gelişmemiştir. İlçe belediyesi 1958'de kurulmuştur.
Patnos: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 85.698 olup, 33.759'u ilçe merkezinde, 51.939'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36, Dedeli bucağına bağlı 16, Doğansu bucağına bağlı 9, Sarısu bucağına bağlı 22 köyü vardır. Yüzölçümü 1421 km2 olup, nüfus yoğunluğu 60'tır.
İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeydoğusunda Aladağ, güneyinde Süphan Dağı, batısında Top Dağı yer alır. Bazı bölümlerinde Aladağ ve Süphan Dağından çıkan lavlardan meydana gelen platolar vardır. Dağlardan kaynaklanan dereler, ilçe sınırları dışında Murat Irmağına katılır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve patates olup, ayrıca az miktarda soğan, kayısı ve elma yetiştirilir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Hayvancılığa bağlı olarak peynir üretimi yaygındır.
İlçe merkezi, Muş, Bitlis ve Van'ı Ağrı'ya bağlayan karayolu üzerindedir. Askeri birliğin olması, ilçenin gelişmesini sağlamıştır. İl merkezine 78 km mesafededir. İlçe belediyesi 1936'da kurulmuştur.
Taşlıçay: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.976 olup, 4555'i ilçe merkezinde, 17.421'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 36 köyü vardır. Yüzölçümü 798 km2 olup, nüfus yoğunluğu 28'dir.
İlçe toprakları 2000 metreden yüksek dağlık araziden meydana gelir. Kuzeyinde Perli Dağı, güneyinde Aladağ, güneybatısında Kandil Dağı yer alır. Dağların ortasında dalgalı düzlükler vardır. Dağlardan kaynaklanan suları Murat Irmağı ve başlangıç kolları toplar.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, patates ve arpa olup, ayrıca az miktarda sebze ve meyve yetiştirilir. Yaylacılık metoduyla çok sayıda küçükbaş hayvan beslenir. Yün, kıl, tereyağ ve peynir elde edilen başlıca hayvansal ürünlerdir.
İlçe merkezi Murat Irmağı vadisinde kurulmuştur. Eski ismi Aşağıtaşlıçay'dır. Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezi olan ilçeden Ağrı-Doğubayezit karayolu geçer. İl merkezine 32 km mesafededir. İlçe belediyesi 1954'te kurulmuştur.
Tutak: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 33.946 olup, 4599'u ilçe merkezinde, 29.347'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 81 köyü vardır. Yüzölçümü 1562 km2 olup, nüfus yoğunluğu 22'dir.
İlçe toprakları 1800-2000 metre yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Çakmak Dağı yer alır. İlçe topraklarından doğan sular, Murat Irmağına karışır. Bitki örtüsü step görünümünde olup, orman yönünden fakirdir.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İklim şartlarının uygun olmaması yüzünden değişik tarım ürünü alınmaz. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpa olup, ayrıca az miktar nohut, mercimek, kavun ve karpuz yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, en çok koyun ve sığır beslenir. Geleneksel olarak Arab atı yetiştiriciliği yapılır.
İlçe merkezi Murat ırmağı kıyısında kurulmuştur. Doğusundan Ağrı'yı Patnos üzerinden Bitlis ve Van'a bağlayan karayolu geçer. İl merkezine 40 km mesafededir.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Ağrı değişik medeniyetlere merkez olmuş bir ilimizdir. Bu yüzden tarihi ve turistik zenginliklere sahiptir. Bunlardan bazıları şunlardır:
İshak Paşa Sarayı: Ağrı ilinin Ağrı Dağından sonra en çok ilgi çeken yeri İshak Paşa Sarayıdır. Bu saray Doğu Bayezid’in 5 km kadar uzağında eski Doğu Bayezid yanında Sarp kayalar üzerinde kurulmuş ve kartal yuvasını andıran 116 odalı bir saraydır. İçinde cami, hamam, atlar için ahırlar, su ve erzak depoları vardır.
Türk, Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Sarayda Selçuklu üslubu hakimdir. Dünyada kalorifer, su ve kanalizasyon teşkilatı olan ilk binadır. Bu sarayın yapılmasını 1685’te Doğu Bayezid Sancak Beyi Çolak Abdi Paşa başlatmış, oğlu Çıldır Valisi İshak Paşa ve onun oğlu Mehmed Paşa tarafından 1784’te bitirilmiştir. 7600 metrekarelik bir sahada yapılan bu sarayın inşaatı 99 sene sürmüştür.
Ruslar, Doğu Bayezid’i işgal ettiklerinde burasını karargah ve kışla olarak kullanmış ve kıymetli eşyalarını çalmışlardır. 13x6.5 metre ebadında som altından yapılan kapısı Moskova müzesindedir. Ayrıca binanın mühim yerlerini kasten tahrip etmişlerdir. Saray son senelerde yapılan tamirat ile tamamen yıkılmaktan kurtulmuştur.
Doğu Bayezid Kalesi: On dördüncü asırda yapılmıştır. Kayalıklar üzerindedir. Timur Han’ın zorlukla ele geçirdiği bir kaledir. Bugün tamamen harabe halindedir. Doğu Bayezid’in 8 km güneydoğusundadır.
Kan Kalesi: Tutak’ın 20 km güneydoğusunda bulunan Kalekulu köyü yakınlarındadır. Ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Bugün sadece temelleri kalmıştır.
Toprakkale: Eleşkirt ilçesine bağlı, Toprakkale köyündedir. Yıkık durumda olan kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Önünde bulunan cami, 1887’de yaptırılmıştır.
Küpkıran Kalesi: İl merkezine 20 km uzaklıktadır. Hanebegül Kalesi diye de bilinir. Yıkık durumdadır.
Havran Kalesi: Hamur yakınlarında olup, Selçuklu Devleti’nin son devirlerinde inşa edilmiştir. Yıkık durumdadır.
Diyadin Kalesi: Diyadin ilçesindedir. Kaleden günümüze çok az şey kalmıştır.
Ahmed Han Türbesi: İshak Paşanın katibi olan ve “Hani Baba” olarak tanınan bir İslam büyüğünün kabridir. Bu türbenin yanında Evlad-ı Resul’e ait bir çok seyyid ve seyyidenin türbe ve kabirleri vardır. Seyyid Abdurrahim bin Abdullah Arvasi, Seyyid Muhammed Emin, Seyyid Şeyh Baba (Seyyid Abdülaziz), Seyyid İbrahim, Seyyid Muhammed, Seyyid Fehim, Seyyid Resul, Seyyide Hatice ve Seyyide Çiçek en çok ziyaret edilen kabirlerdendir. Aşağı Doğu Bayezid’in ise Seyyid Abdülkadir ve Seyyide Hanım türbeleri ziyaret edilen yerleridir.
Halidi Mabedi: Patnos’ta Anzavur tepede Halidi Mabedi isimli harabeler vardır.
Kaya Mezarları: Taşlıçay civarında kayalar içinde bulunan mezarlardır.
Yeraltı Kilisesi: Tutak’ın 20 km uzağındadır.
Meteor Çukuru: 90 sene önce düşen bir akanyıldızın (meteor) açtığı çukurdur. Derinliği 60, genişliği 25 metredir. Büyüklük bakımından Alaska’dan sonra dünyanın ikinci büyük meteor çukurudur. Doğu Bayezid’in Gürbulak bucağı ile Sarıçavuş köyü arasındadır.
Fışkıran Su: Doğu Bayezid yakınındadır. Yerden 12 m yüksekliğe su fışkırır.
Balık Gölü: Doğu Bayezid’in sinek yaylasında 2241 metre yükseklikte bir göldür. Yüzölçümü 25 kilometrekaredir. Alabalık ve sazan balığı boldur. Taşlıçay’a 40 kilometredir. Sandalla gezilir.
Ekşi Su: Doğu Bayezid’deki bu su hazmı kolaylaştırır. Müshil etkisi yapar. Kızıldere köyündeki Ekşi sudan başka Murad Su İçmeleri de sağlığa faydalıdır.
Diyadin Kaplıcaları: Yılanlı Davud, Köprü ve Tazekent kaplıcaları (çermikleri) binlerce seneden beri kullanılmaktadır. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan’ın oğlu Ziyaeddin Bey bu kaplıcaların civarında ilk tesisleri kurmuştur.
Köprü kaplıcasının tortuları Murat Nehri üzerinde tabii bir köprü meydana getirdiği için bu isim verilmiştir. Demir, kükürt, sülfat, kalsiyum ve bikarbonat bakımından zengin olan bu kaplıcalar, romatizma, cilt hastalıkları ile nefrite iyi gelir. Suyun sıcaklığı 60-70 derecedir.
Diğer eserler: Meya (Günbuldu) Mağaraları, Karlıca, Kız Kulesi, Havran Kalesi, Eski Kümbetler ve Patnos Höyüğünde Urartu Sarayı kalıntıları vardır.
Efsaneler: Bir kültür köprüsü olan Ağrı ile ilgili pek çok efsane vardır. Tarihin derinliklerinden bugünlere uzanan masallara, hikayelere ve şiirlere konu olan “Kerem ile Aslı”nın birbirini görüp aşık olmaları, Doğu Bayezid ile İshak Paşa Sarayı arasındaki “Keşiş Bahçesi”nde cerayan etmiştir. “Aslı”ya kavuşamayan “Kerem” çektiği bir “Ah” ile tutuşup kül olur. Bu külün başında günlerce bekleyen “Aslı” da külü saçı ile süpürürken tutuşup yanar külleri birbirine karışır.
Nuh Tufanı: Hazret-i Nuh’un gemisi Ağrı Dağına değil, Cudi Dağına inmiştir: Nuh Tufanı, başta Kur’an-ı kerim olmak üzere diğer mukaddes kitaplarda ve eski destanlarda yer almıştır. Kur’an-ı kerimin Hud suresi, Kamer suresi ve Mü’minun suresi “Nuh Tufanı” ile ilgili teferruatlı bilgileri haber vermektedir.
Yahudi din adamlarınca değişikliğe uğratılan “Tevrat”da hazret-i Nuh’un gemisinin Ağrı Dağına (Ararat dağına) indiği ifade edilir. Hak kitap ve hiç bir değişikliğe uğramıyacağı Allahü teala tarafından buyrulan Kur’an-ı kerimin Hud suresinin 44. ayetinde hazret-i Nuh’un gemisinin “Cudi Dağı”na indiği açıkça beyan edilmektedir. Bu açık ifadeye rağmen Nuh aleyhisselamın gemisinin başka yere indiğini söylemek bu ayet-i kerimeye uygun olmamaktadır. Cudi Dağının yeri ihtilaflıdır. Musul, El- Cezire, Şam, Nusaybin ve Amid (Diyarbakır) diyenler olmuştur. Ağrı Dağı diyenler olmadığı gibi, delil de yoktur. Ağrı Dağında hazret-i Nuh’un gemisini arama çalışmalarının altında başka gizli gayeler vardır. Hıristiyan emperyalizmi ve dış Ermenilerin kötü niyetleri gizlidir. Nitekim hazret-i İsa Allahü teala tarafından gökler alemine alındığından 6 sene sonra ahlak, fazilet, namus ve iffet timsali annesi hazret-i Meryem Kudüs’te vefat etti. Mübarek kabri Kudüs’te olduğu ve bu husus İslam kaynaklarında (eserlerinde) açıkça belirtildiği halde, Anadolu’yu bir Hıristiyan ülkesi olarak göstermek isteyen Hıristiyan emperyalizmi, bir kadının rüyasına dayanarak, Efes’i dini bir merkez haline getirmiştir. Efes ile hazret-i Meryem arasında bir bağ olmadığı gibi, Ağrı Dağı ile Nuh Tufanı'ndan kurtulan gemi arasında da hiçbir ilgi yoktur. Nuh Tufanından; Sümerlerin “Gılgamış Destanı”ndan, Amerika’daki Hopi Kızılderililerinin destanlarına kadar bütün eski destanlar da bahseder.
Eski Türkler, hazret-i Nuh’un gemisinin Altay Dağlarında, Uludağ’da, Hindular Veda’larda (dini kitaplarında) Himalayalarda, eski Yunanlılar Parnas’ta, Asuriler Nizir Dağında, Hıristiyan ve Yahudiler Ağrı Dağında olduğunu iddia ederler. Araplar, Ağrı Dağına “Haris”; Küçük Ağrı Dağına “Hırvayris” derlerdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
