MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
İNSANIN KUVVETİ VE KIYMETİ
Varlığın aşkın boyutunu yok sayarak her şeye güç yetirebileceğini zanneden insan, büyük bir yanılgı içindedir. Henüz sınırlarını bile keşfetmekten aciz olduğu bir âlemde insan, zamanın ve mekânın efendisi olmak için fazlasıyla zayıf, alabildiğine sınırlı ve büsbütün geçicidir. Oysa büyüleyici ahenk, nizam ve ihtişamıyla kâinat, her şeyin sahibi olan aşkın bir kudretin varlığına, birliğine, sonsuz ilmine ve sınırsız iradesine delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, kâinatı hiçbir şeye muhtaç olmadan yaratan, her an geliştiren, değiştiren, sevk ve idare eden mutlak varlığın Allah olduğu vurgulanmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzak ve bütün mükemmel sıfatlara sahip yegâne varlıktır. İnsanlar, cinler, melekler ve diğer tüm varlıklar, onun fiillerinin eseridir. (Zümer, 39/62; Tin 95/4; Yasin 36/79,82; Rad 13/16; Yunus, 10/34; Nur, 24/42-45.)
Allah’ın hikmetle yarattığı kâinattaki her şeyin bir varoluş gayesi ve kendisini o gayeye ulaştıracak potansiyeli vardır. Varlık âlemindeki müstesna konumuyla insanın da belli bir gaye için yaratıldığı ve kendisini o gayeye ulaştıracak şekilde donatıldığı muhakkaktır. Bu çerçevede “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayeti, bir yandan insana söz konusu varoluş gayesini hatırlatırken aynı zamanda hayatı anlamlı kılacak en temel sorumluluğu da beyan ederek onu amaçsız bir hayat sürme keyfiliğinden alıkoymaktadır.
Yaratılıştan gelen özellikleriyle insan, sözünden ve sükûtundan, tercihlerinden ve onların doğuracağı sonuçlardan, yaptıklarından ve yapması gerektiği hâlde yapmadıklarından hesaba çekilmeye en layık varlıktır. Bu sebeple insanın bilgi, bilinç ve iradesi dâhilinde gerçekleşen her şeyin dünyevi veya uhrevi boyutta kendisini bağlayıcı sonuçları olacaktır. Sınırlı bir varlık olması hasebiyle insan, elbette her şeyin künhüne varamayabilir. Tercihlerinin kendisini neye/nereye ulaştıracağını da bilemeyebilir. Hatta bazen kendi tercihiyle ilişkilendiremeyeceği bir sonuçla bile karşılaşabilir. Aslında bütün bunlar, insanın tabiat ve dolayısıyla ilahi irade karşısında acziyetini ele veren gerçekliklerdir. Elde ettiği dünyevi imkânlar sebebiyle çoğu zaman kendi kendine yetebileceğini zannetse de bu durum, söz konusu gerçeklikleri ortadan kaldırmayacaktır. Fakat bu, insanın değerini düşürmeyeceği gibi iradesini de büsbütün ortadan kaldırmaz. Her ne kadar sınırlı da olsa beşeri irade, ilahi iradenin tecelli etmesine zemin olacak imkâna sahiptir. Çünkü her türlü kuvvet ve kıymete erişebilmek, yaratılmışlar içinde insana mahsus bir potansiyeldir. Bu potansiyeli gerçekleştirmenin yolu, her şey üzerinde mutlak otorite olan Allah ile kurulacak irtibattan geçmektedir. Böyle bir irtibatı sağlayacak en güçlü bağ ise duadır.
Biliyoruz ki kâinatın işleyişinde tesadüfe yer yoktur. Her şey fıtratına yerleştirilen ilahi yasa çerçevesinde belli bir düzen ve ölçüye göre hareket etmekte, varlığını sebep sonuç ilişkisi içinde devam ettirmektedir. Ancak düşünebilen her insan, varlığın maddi (fiziki) gerçekliğinden ayrı bir de manevi (metafizik) boyutunun bulunduğunu pekâlâ idrak edebilir ve dolayısıyla âlemdeki maddi-fiziksel sebeplerin dışında bir de manevi-metafizik sebeplerin olabileceğini fark edebilir. Böyle bir idrak, iman ve farkındalıkla yapılacak dua, maddi manevi her sonuca kapı aralayacak tamamlayıcı manevi bir sebeptir. Bir başka ifadeyle dua, hayatın hem dünyevi hem de uhrevi boyutunda meydana gelebilecek her bir durumun muhtemel öncülüdür. “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mümin, 40/60.) ayeti, bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, aynı zamanda fizik veya metafizik alanda olan ve olabilecek her şeyin beşerî iradeyi ilgilendiren bir yönü bulunduğuna da işaret etmektedir. Bu yüzden duanın ihmal edilmesi, insanın iradesini kendi aleyhine kullanması anlamına gelecektir. Kaldı ki duanın sağladığı güç ve imkândan uzak kalmak, küçümsenemeyecek bir mahrumiyet olsa gerektir.
Allah’a hamdüsenayı, tazimi ve şükrü de içine alan bir yakarış olarak dua, güçlü bir iletişim biçimidir. Âlemlerin Rabbiyle kurulan bu iletişim, insanın kuvvetinin ve kıymetinin en bariz nişanesidir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkan, 25/77.) buyurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.),“Dua ibadetin özüdür.”, “Dua ibadetin ta kendisidir.” ve “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1; İbn Mace, Dua, 1.) hadisleriyle aynı hakikate vurgu yapmaktadır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus da duanın boyutlarıdır. Bunlar, en yalın ifadeyle tercih, gayret, davet ve tevekkül olarak sıralanabilir. İnsana düşen, öncelikle bilinen ve görünen (maddi/fiziki) sebeplerin iyi ve doğru olanını tercih etmek ve onun gerçekleşmesi için elinden gelen gayreti göstermektir. Duanın fiilî boyutuna karşılık gelen bu tavır, arzu edilen hedefe ulaşmak için sünnetullahın idrakiyle olağan sebeplere sarılmaktır. Bir bakıma arzuyu eyleme dönüştürmektir. Çünkü arzu ettiği şeyin gerçekleşmesini isteyen kimse, öncelikle gücü nispetinde onun maddi sebeplerini yerine getirmekle mükelleftir. Bu durum, insanın kendi iradesini yok sayarak ve sebepleri ihmal ederek kaderci bir anlayışla her şeyi Allah’a havale etmesinin önünde ciddi bir engeldir. Nitekim “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) mealindeki ayette Yüce Allah, insanın çalışıp çabalaması ile bunun sonucu arasındaki ilişkiye dikkat çekerek her çalışmanın bir fiilî dua olduğuna işaret etmektedir.
Duanın diğer bir boyutu ise arzu edilen şeye ulaşabilmek için Allah’ın yardımını istemek ve en iyi sonucu ancak Allah’ın yaratacağına inanarak O’nun kudret, inayet ve merhametine sığınmaktır. Her şeyin hayrına ulaşmak ve şerrinden emin olmak için bütün sebepleri var eden Allah’a yakarmaktır. Bu yönüyle dua, hem Allah’a kulluk şuurunun hem de varlık karşısındaki duruşun bir ifadesidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Vaizi
Varlığın aşkın boyutunu yok sayarak her şeye güç yetirebileceğini zanneden insan, büyük bir yanılgı içindedir. Henüz sınırlarını bile keşfetmekten aciz olduğu bir âlemde insan, zamanın ve mekânın efendisi olmak için fazlasıyla zayıf, alabildiğine sınırlı ve büsbütün geçicidir. Oysa büyüleyici ahenk, nizam ve ihtişamıyla kâinat, her şeyin sahibi olan aşkın bir kudretin varlığına, birliğine, sonsuz ilmine ve sınırsız iradesine delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, kâinatı hiçbir şeye muhtaç olmadan yaratan, her an geliştiren, değiştiren, sevk ve idare eden mutlak varlığın Allah olduğu vurgulanmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzak ve bütün mükemmel sıfatlara sahip yegâne varlıktır. İnsanlar, cinler, melekler ve diğer tüm varlıklar, onun fiillerinin eseridir. (Zümer, 39/62; Tin 95/4; Yasin 36/79,82; Rad 13/16; Yunus, 10/34; Nur, 24/42-45.)
Allah’ın hikmetle yarattığı kâinattaki her şeyin bir varoluş gayesi ve kendisini o gayeye ulaştıracak potansiyeli vardır. Varlık âlemindeki müstesna konumuyla insanın da belli bir gaye için yaratıldığı ve kendisini o gayeye ulaştıracak şekilde donatıldığı muhakkaktır. Bu çerçevede “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayeti, bir yandan insana söz konusu varoluş gayesini hatırlatırken aynı zamanda hayatı anlamlı kılacak en temel sorumluluğu da beyan ederek onu amaçsız bir hayat sürme keyfiliğinden alıkoymaktadır.
Yaratılıştan gelen özellikleriyle insan, sözünden ve sükûtundan, tercihlerinden ve onların doğuracağı sonuçlardan, yaptıklarından ve yapması gerektiği hâlde yapmadıklarından hesaba çekilmeye en layık varlıktır. Bu sebeple insanın bilgi, bilinç ve iradesi dâhilinde gerçekleşen her şeyin dünyevi veya uhrevi boyutta kendisini bağlayıcı sonuçları olacaktır. Sınırlı bir varlık olması hasebiyle insan, elbette her şeyin künhüne varamayabilir. Tercihlerinin kendisini neye/nereye ulaştıracağını da bilemeyebilir. Hatta bazen kendi tercihiyle ilişkilendiremeyeceği bir sonuçla bile karşılaşabilir. Aslında bütün bunlar, insanın tabiat ve dolayısıyla ilahi irade karşısında acziyetini ele veren gerçekliklerdir. Elde ettiği dünyevi imkânlar sebebiyle çoğu zaman kendi kendine yetebileceğini zannetse de bu durum, söz konusu gerçeklikleri ortadan kaldırmayacaktır. Fakat bu, insanın değerini düşürmeyeceği gibi iradesini de büsbütün ortadan kaldırmaz. Her ne kadar sınırlı da olsa beşeri irade, ilahi iradenin tecelli etmesine zemin olacak imkâna sahiptir. Çünkü her türlü kuvvet ve kıymete erişebilmek, yaratılmışlar içinde insana mahsus bir potansiyeldir. Bu potansiyeli gerçekleştirmenin yolu, her şey üzerinde mutlak otorite olan Allah ile kurulacak irtibattan geçmektedir. Böyle bir irtibatı sağlayacak en güçlü bağ ise duadır.
Biliyoruz ki kâinatın işleyişinde tesadüfe yer yoktur. Her şey fıtratına yerleştirilen ilahi yasa çerçevesinde belli bir düzen ve ölçüye göre hareket etmekte, varlığını sebep sonuç ilişkisi içinde devam ettirmektedir. Ancak düşünebilen her insan, varlığın maddi (fiziki) gerçekliğinden ayrı bir de manevi (metafizik) boyutunun bulunduğunu pekâlâ idrak edebilir ve dolayısıyla âlemdeki maddi-fiziksel sebeplerin dışında bir de manevi-metafizik sebeplerin olabileceğini fark edebilir. Böyle bir idrak, iman ve farkındalıkla yapılacak dua, maddi manevi her sonuca kapı aralayacak tamamlayıcı manevi bir sebeptir. Bir başka ifadeyle dua, hayatın hem dünyevi hem de uhrevi boyutunda meydana gelebilecek her bir durumun muhtemel öncülüdür. “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mümin, 40/60.) ayeti, bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, aynı zamanda fizik veya metafizik alanda olan ve olabilecek her şeyin beşerî iradeyi ilgilendiren bir yönü bulunduğuna da işaret etmektedir. Bu yüzden duanın ihmal edilmesi, insanın iradesini kendi aleyhine kullanması anlamına gelecektir. Kaldı ki duanın sağladığı güç ve imkândan uzak kalmak, küçümsenemeyecek bir mahrumiyet olsa gerektir.
Allah’a hamdüsenayı, tazimi ve şükrü de içine alan bir yakarış olarak dua, güçlü bir iletişim biçimidir. Âlemlerin Rabbiyle kurulan bu iletişim, insanın kuvvetinin ve kıymetinin en bariz nişanesidir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkan, 25/77.) buyurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.),“Dua ibadetin özüdür.”, “Dua ibadetin ta kendisidir.” ve “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1; İbn Mace, Dua, 1.) hadisleriyle aynı hakikate vurgu yapmaktadır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus da duanın boyutlarıdır. Bunlar, en yalın ifadeyle tercih, gayret, davet ve tevekkül olarak sıralanabilir. İnsana düşen, öncelikle bilinen ve görünen (maddi/fiziki) sebeplerin iyi ve doğru olanını tercih etmek ve onun gerçekleşmesi için elinden gelen gayreti göstermektir. Duanın fiilî boyutuna karşılık gelen bu tavır, arzu edilen hedefe ulaşmak için sünnetullahın idrakiyle olağan sebeplere sarılmaktır. Bir bakıma arzuyu eyleme dönüştürmektir. Çünkü arzu ettiği şeyin gerçekleşmesini isteyen kimse, öncelikle gücü nispetinde onun maddi sebeplerini yerine getirmekle mükelleftir. Bu durum, insanın kendi iradesini yok sayarak ve sebepleri ihmal ederek kaderci bir anlayışla her şeyi Allah’a havale etmesinin önünde ciddi bir engeldir. Nitekim “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) mealindeki ayette Yüce Allah, insanın çalışıp çabalaması ile bunun sonucu arasındaki ilişkiye dikkat çekerek her çalışmanın bir fiilî dua olduğuna işaret etmektedir.
Duanın diğer bir boyutu ise arzu edilen şeye ulaşabilmek için Allah’ın yardımını istemek ve en iyi sonucu ancak Allah’ın yaratacağına inanarak O’nun kudret, inayet ve merhametine sığınmaktır. Her şeyin hayrına ulaşmak ve şerrinden emin olmak için bütün sebepleri var eden Allah’a yakarmaktır. Bu yönüyle dua, hem Allah’a kulluk şuurunun hem de varlık karşısındaki duruşun bir ifadesidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Vaizi
KUR’AN BİZE YETER Mİ?
Son zamanlarda “Kur’an bize yeter.” diye bir söylem öne çıktı. Bu yaklaşıma ne dersiniz?
Burada öncelikle “Kur’an bize yeter.” sözünden ne kastedildiğini anlamak lazım. Bu sözle sadece Kur’an metninin yeteceği mi vahyin Kur’an’dan ibaret olduğu mu Hz. Peygamber’in açıklamalarına ihtiyaç duyulmadığı mı; ümmetin icmaının, âlimlerin yorumlarının ve içtihatlarının geçersiz olduğu mu tercüme ve meallerin Kur’an yerine konulabileceği mi kastedilmektedir?
Hocam bu iş çok karmaşık gibi. Öncelikle Kur’an’ın bir tanımını yapabilir miyiz?
Kur’an, Hz. Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed Mustafa’ya lafız-mana bütünlüğü içerisinde indirilmiş Allah kelamıdır. Her ne kadar elimizde bulunan kitap Arap diliyle ifade edilen sözlerden oluşsa da, Yüce Allah’ın kelam sıfatına delalet etmesi veya o sıfatın taalluku ve tecellisi olması itibarıyla ilahi kelam hüviyetindedir. Ebu Hanife’nin özetle dediği gibi “Kur’an Hz. Peygamber’e indirilmiş, Mushaflarda yazılmış, ezberlenmiş, okunmuş bir kitaptır.”
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an sadece mana mıydı?
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an, Hz. Cebrail’de nasılsa öyleydi, yani sadece mana değil, lafız-mana bütünlüğü içindeydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Cebrail’den Kur’an’ı dinlemiş, almış ve muhataplarına aktarmıştır. Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi Hz. Peygamber’in konuştuğu dilin Arapça olmasındandır. Öte yandan Arapça olması, Kur’an’ın evrenselliğine engel değildir, aksine tarihî gerçekliğinin delilidir. Şayet Kur’an belli bir dilde indirilmeseydi tarihî gerçekliğinden şüphe edilebilirdi.
Kur’an, mesajı tam ifade ediyorsa peygambere gerek var mı?
Eğer insanların hepsi Hz. Peygamber gibi Kur’an vahyini alan, anlayan ve hayata uygulayan bir konumda ve özellikte olsaydı peygambere gerek yok, denilebilirdi. Bugün dahi baktığımızda insanların kişilikleri, özellikleri, kavrayışları, anlayışları ve konumları birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar her dönemin insanı ve toplumu için geçerlidir. Öyleyse bir hükmün sadece bildirilmesi yeterli değildir. Aksine o hükmün açıklanması ve uygulanması için bir rehbere ihtiyaç vardır. Ülkemizde kanunlar Türkçe olmasına ve bizim de bu dili biliyor olmamıza rağmen açıklaması ve uygulaması için uzmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Aldığımız makinelerin yanında kılavuz kitapçıkları bulunmasına rağmen servis elemanının kurmasını ve açıklamasını bekliyoruz. Hâl böyle olunca ilahi kelamın sadece iletilmesi yeterli değildir, açıklama ve uygulama için Allah’ın masumiyet özelliği verdiği bir peygambere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yönüyle her peygamber, ümmetinin muallimi yani öğretmenidir.
Yani Yüce Allah, kitabını bir öğretmenle mi gönderir?
Tam da öyle. Nitekim Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz ben öğretmen olarak gönderildim.” (İbn Mace, Sünnet, 17.) buyurmuştur. Aslında eğitimde de öğretmen, sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda tutum ve davranışıyla öğrencilerine örnek olandır. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in “en güzel örnek” olarak nitelenmesi de bunu ifade etmektedir. Öte yandan hak dinin temel özelliği, ayrıcalıklı bir sınıfın veya kişinin bulunmamasıdır. Herkes ve her kesim, dinin bütün emirleriyle yükümlüdür. Bilginle bilgisiz arasında mükellefiyet değil, bilgi farkı bulunmaktadır. Şayet istisnalar varsa bunlar açıkça belirtilir, kişilerin şahsi görüşüne bırakılmaz. Bu yönüyle Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Kur’an’ı ilk alan, anlayan, açıklayan, uygulayan ve yaşayandır. O, Kur’an’ı yaşayarak ümmetine örnek olmuştur. “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın.” (Buhari, Ezan, 18.) hadisi, tam da bu örnekliği anlatmaktadır. Onun, Kur’an’ı yaşayarak uygulaması ismet sıfatı gereği ilahi güvence altında olduğundan kesin hüküm ifade eder. Bu durum sadece ibadetlere has değil, inançtan bireysel ve toplumsal boyuta kadar bütün açıklamaları ve uygulamaları için geçerlidir. Onun açıklamaları ve uygulamalarının sünnet-i seniye olarak ümmet tarafından önemsenmesi bu nedenledir. Öte yandan Hz. Peygamber’in ilk üç nesli övmesi (Buhari, Şehadat, 9.), onlar eliyle bu açıklama ve uygulamaların süreklilik ve yerleşiklik özelliği kazanmasındandır. Çünkü sahabe, onun öğrencileridir. Onlar, vahyin inişine şahit oldukları gibi uygulamasına da iştirak etmişlerdir. Tabiin sahabenin, tebe-i tabiin de tabiinin öğrencileridir. Bu üç nesil, zamansal olarak vahyin inişine en yakın olanlardır. Sonraki zamanlarda ise bu üç nesli takip ederek Kur’an’ı anlayan, açıklayan ve yaşayan âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. “Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 4/59.) ayetiyle “Şayet o işi Peygamber’e ve emir sahiplerine götürselerdi…” (Nisa, 4/83.) ayetinde geçen “emir sahipleri”, idari yöneticiler olmaktan öte Kur’an’ı bilen, yaşayan ve uygulaması hususunda çevresine örnek olan samimi âlimlerdir. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizi, İlim, 19.) hadisi de bu örnekliğe işaret etmektedir. Zaten buradaki veraset mal ve mülk veraseti değil, ilim ve örneklik verasetidir.
Demek ki peygamber olmadan olmaz.
Tabii ki olmaz. Peygambersiz din düşünmek Allah’ın kurduğu sisteme ve vahiy gerçeğine aykırıdır. Yüce Allah, tabiattaki sistemi bile sebep sonuç ilişkisine bağlamıştır. Dileseydi her şeyi mucize gibi sebepsiz veya sonuçsuz yaratabilirdi. Hâlbuki mucize ve keramet gibi olağanüstü olaylar, Allah’ın evrene müdahale gücünü gösteren geçici/istisnai olaylardır. Asıl olan sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşen ve “âdetullah” denilen doğa kanunlarıdır. Vahiy sistemi de “Cebrail, peygamber ve muhatap insanlar” şeklinde düzenlemiştir. Yüce Allah, ilahi kelamını Hz. Cebrail’de ihdas ederek peygambere gönderir, peygamber de gelen vahyi muhataplarına bildirir. Bu yönüyle Hz. Cebrail de bir elçidir, bunların yanında peygamberlere destek ve yardımcı olmak gibi görevleri de vardır. Nitekim “Ezberlemek için Kur’an’ı ağzında tekrar etme, onu zihninde toparlayıp okunmasını sağlamak bize aittir. Okuduğumuz zaman da onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame, 75/17-19.) ayeti, Yüce Allah’ın vahyin bütün aşamalarını güvence altına aldığını bildirir. Buna göre Kur’an’ın indirilmesinin yanında, Hz. Peygamber tarafından açıklaması ve uygulaması da güvence altındadır.
Sadece metin esas alınarak Kur’an açıklanabilir mi?
Açıklanamaz. Nitekim vahiy inerken Arapçayı bilen/konuşan sahabiler, anlamakta zorlandıkları ayetleri bizzat Hz. Peygamber’e sormuşlardır, sonrasında ise birbirlerine sormuşlardır. Sahabilerin öğrencileri olan tabiiler de onlara sormuşlardır. Hatta bu konuda Hz. Aişe, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mesud gibi bazı sahabiler öne çıkmışlardır.
Peki, meal ve tercüme hakkında ne dersiniz?
Meal ve tercüme Kur’an değildir, sadece onun yorumlarından bir yorumdur. Akademik çalışmalarda bile tercümeler ikinci derece kaynaktır. Yani hiçbir tercüme asıl metnin yerini tutamaz. Konumuz Kur’an olduğuna göre onun aslının korunması ve esas alınması çok daha önemlidir. Öte yandan, “Kur’an bize yeter.” söyleminin vardığı en talihsiz sonuç, “Kur’an tercümesi bize yeter.” anlayışı olmuştur. Bu söylemi dile getirenlerin bu sonucu görmeleri gerekirdi. Bu anlayış Kur’an’ın anlamını daraltmanın yanında onu aşındırma, hatta bazı meallere bakıldığında tahrife uğratma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Nasıl ki Hariciler “Hüküm Allah’a aittir.” diyerek toplumda tefrika rüzgârları estirmişlerse, “Kur’an bize yeter.” söyleminin sahipleri de Kur’an’ı tercümeye indirgemeye ve on dört asırlık bilgi birikimini yok saymaya sebep olmuşlardır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Son zamanlarda “Kur’an bize yeter.” diye bir söylem öne çıktı. Bu yaklaşıma ne dersiniz?
Burada öncelikle “Kur’an bize yeter.” sözünden ne kastedildiğini anlamak lazım. Bu sözle sadece Kur’an metninin yeteceği mi vahyin Kur’an’dan ibaret olduğu mu Hz. Peygamber’in açıklamalarına ihtiyaç duyulmadığı mı; ümmetin icmaının, âlimlerin yorumlarının ve içtihatlarının geçersiz olduğu mu tercüme ve meallerin Kur’an yerine konulabileceği mi kastedilmektedir?
Hocam bu iş çok karmaşık gibi. Öncelikle Kur’an’ın bir tanımını yapabilir miyiz?
Kur’an, Hz. Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed Mustafa’ya lafız-mana bütünlüğü içerisinde indirilmiş Allah kelamıdır. Her ne kadar elimizde bulunan kitap Arap diliyle ifade edilen sözlerden oluşsa da, Yüce Allah’ın kelam sıfatına delalet etmesi veya o sıfatın taalluku ve tecellisi olması itibarıyla ilahi kelam hüviyetindedir. Ebu Hanife’nin özetle dediği gibi “Kur’an Hz. Peygamber’e indirilmiş, Mushaflarda yazılmış, ezberlenmiş, okunmuş bir kitaptır.”
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an sadece mana mıydı?
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an, Hz. Cebrail’de nasılsa öyleydi, yani sadece mana değil, lafız-mana bütünlüğü içindeydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Cebrail’den Kur’an’ı dinlemiş, almış ve muhataplarına aktarmıştır. Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi Hz. Peygamber’in konuştuğu dilin Arapça olmasındandır. Öte yandan Arapça olması, Kur’an’ın evrenselliğine engel değildir, aksine tarihî gerçekliğinin delilidir. Şayet Kur’an belli bir dilde indirilmeseydi tarihî gerçekliğinden şüphe edilebilirdi.
Kur’an, mesajı tam ifade ediyorsa peygambere gerek var mı?
Eğer insanların hepsi Hz. Peygamber gibi Kur’an vahyini alan, anlayan ve hayata uygulayan bir konumda ve özellikte olsaydı peygambere gerek yok, denilebilirdi. Bugün dahi baktığımızda insanların kişilikleri, özellikleri, kavrayışları, anlayışları ve konumları birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar her dönemin insanı ve toplumu için geçerlidir. Öyleyse bir hükmün sadece bildirilmesi yeterli değildir. Aksine o hükmün açıklanması ve uygulanması için bir rehbere ihtiyaç vardır. Ülkemizde kanunlar Türkçe olmasına ve bizim de bu dili biliyor olmamıza rağmen açıklaması ve uygulaması için uzmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Aldığımız makinelerin yanında kılavuz kitapçıkları bulunmasına rağmen servis elemanının kurmasını ve açıklamasını bekliyoruz. Hâl böyle olunca ilahi kelamın sadece iletilmesi yeterli değildir, açıklama ve uygulama için Allah’ın masumiyet özelliği verdiği bir peygambere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yönüyle her peygamber, ümmetinin muallimi yani öğretmenidir.
Yani Yüce Allah, kitabını bir öğretmenle mi gönderir?
Tam da öyle. Nitekim Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz ben öğretmen olarak gönderildim.” (İbn Mace, Sünnet, 17.) buyurmuştur. Aslında eğitimde de öğretmen, sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda tutum ve davranışıyla öğrencilerine örnek olandır. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in “en güzel örnek” olarak nitelenmesi de bunu ifade etmektedir. Öte yandan hak dinin temel özelliği, ayrıcalıklı bir sınıfın veya kişinin bulunmamasıdır. Herkes ve her kesim, dinin bütün emirleriyle yükümlüdür. Bilginle bilgisiz arasında mükellefiyet değil, bilgi farkı bulunmaktadır. Şayet istisnalar varsa bunlar açıkça belirtilir, kişilerin şahsi görüşüne bırakılmaz. Bu yönüyle Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Kur’an’ı ilk alan, anlayan, açıklayan, uygulayan ve yaşayandır. O, Kur’an’ı yaşayarak ümmetine örnek olmuştur. “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın.” (Buhari, Ezan, 18.) hadisi, tam da bu örnekliği anlatmaktadır. Onun, Kur’an’ı yaşayarak uygulaması ismet sıfatı gereği ilahi güvence altında olduğundan kesin hüküm ifade eder. Bu durum sadece ibadetlere has değil, inançtan bireysel ve toplumsal boyuta kadar bütün açıklamaları ve uygulamaları için geçerlidir. Onun açıklamaları ve uygulamalarının sünnet-i seniye olarak ümmet tarafından önemsenmesi bu nedenledir. Öte yandan Hz. Peygamber’in ilk üç nesli övmesi (Buhari, Şehadat, 9.), onlar eliyle bu açıklama ve uygulamaların süreklilik ve yerleşiklik özelliği kazanmasındandır. Çünkü sahabe, onun öğrencileridir. Onlar, vahyin inişine şahit oldukları gibi uygulamasına da iştirak etmişlerdir. Tabiin sahabenin, tebe-i tabiin de tabiinin öğrencileridir. Bu üç nesil, zamansal olarak vahyin inişine en yakın olanlardır. Sonraki zamanlarda ise bu üç nesli takip ederek Kur’an’ı anlayan, açıklayan ve yaşayan âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. “Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 4/59.) ayetiyle “Şayet o işi Peygamber’e ve emir sahiplerine götürselerdi…” (Nisa, 4/83.) ayetinde geçen “emir sahipleri”, idari yöneticiler olmaktan öte Kur’an’ı bilen, yaşayan ve uygulaması hususunda çevresine örnek olan samimi âlimlerdir. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizi, İlim, 19.) hadisi de bu örnekliğe işaret etmektedir. Zaten buradaki veraset mal ve mülk veraseti değil, ilim ve örneklik verasetidir.
Demek ki peygamber olmadan olmaz.
Tabii ki olmaz. Peygambersiz din düşünmek Allah’ın kurduğu sisteme ve vahiy gerçeğine aykırıdır. Yüce Allah, tabiattaki sistemi bile sebep sonuç ilişkisine bağlamıştır. Dileseydi her şeyi mucize gibi sebepsiz veya sonuçsuz yaratabilirdi. Hâlbuki mucize ve keramet gibi olağanüstü olaylar, Allah’ın evrene müdahale gücünü gösteren geçici/istisnai olaylardır. Asıl olan sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşen ve “âdetullah” denilen doğa kanunlarıdır. Vahiy sistemi de “Cebrail, peygamber ve muhatap insanlar” şeklinde düzenlemiştir. Yüce Allah, ilahi kelamını Hz. Cebrail’de ihdas ederek peygambere gönderir, peygamber de gelen vahyi muhataplarına bildirir. Bu yönüyle Hz. Cebrail de bir elçidir, bunların yanında peygamberlere destek ve yardımcı olmak gibi görevleri de vardır. Nitekim “Ezberlemek için Kur’an’ı ağzında tekrar etme, onu zihninde toparlayıp okunmasını sağlamak bize aittir. Okuduğumuz zaman da onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame, 75/17-19.) ayeti, Yüce Allah’ın vahyin bütün aşamalarını güvence altına aldığını bildirir. Buna göre Kur’an’ın indirilmesinin yanında, Hz. Peygamber tarafından açıklaması ve uygulaması da güvence altındadır.
Sadece metin esas alınarak Kur’an açıklanabilir mi?
Açıklanamaz. Nitekim vahiy inerken Arapçayı bilen/konuşan sahabiler, anlamakta zorlandıkları ayetleri bizzat Hz. Peygamber’e sormuşlardır, sonrasında ise birbirlerine sormuşlardır. Sahabilerin öğrencileri olan tabiiler de onlara sormuşlardır. Hatta bu konuda Hz. Aişe, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mesud gibi bazı sahabiler öne çıkmışlardır.
Peki, meal ve tercüme hakkında ne dersiniz?
Meal ve tercüme Kur’an değildir, sadece onun yorumlarından bir yorumdur. Akademik çalışmalarda bile tercümeler ikinci derece kaynaktır. Yani hiçbir tercüme asıl metnin yerini tutamaz. Konumuz Kur’an olduğuna göre onun aslının korunması ve esas alınması çok daha önemlidir. Öte yandan, “Kur’an bize yeter.” söyleminin vardığı en talihsiz sonuç, “Kur’an tercümesi bize yeter.” anlayışı olmuştur. Bu söylemi dile getirenlerin bu sonucu görmeleri gerekirdi. Bu anlayış Kur’an’ın anlamını daraltmanın yanında onu aşındırma, hatta bazı meallere bakıldığında tahrife uğratma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Nasıl ki Hariciler “Hüküm Allah’a aittir.” diyerek toplumda tefrika rüzgârları estirmişlerse, “Kur’an bize yeter.” söyleminin sahipleri de Kur’an’ı tercümeye indirgemeye ve on dört asırlık bilgi birikimini yok saymaya sebep olmuşlardır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
PİŞMANLIK DUYGUSUNUN KİŞİLİK OLUŞUMUNA KATKILARI
Pişmanlık, kök olarak Farsça bir isim olan “pişman” kelimesinden türetilmiştir. Zamanla Türkçeleşmiş olan pişman kelimesinin manası: “Yaptığı bir işten ötürü üzülen, nadim” şeklinde tarif edilmiştir. Kök itibarıyla Arapça olan “nedamet” kelimesi de dilimizde pişmanlıkla aynı anlamda kullanılmaktadır.
Pişmanlık duygusu; insanın geçmişte düştüğü bir hatadan, kaçırdığı bir fırsattan dolayı sürekli içinin yanması, iç geçirmesi, üzülmesi, kendi kendini kınaması, bir daha o hataya düşmeme kararı alarak hatasını kabul edip ondan dönme iradesini ortaya koyması, işlenen hatadan mahcup olarak bir daha tekrar etmemesi için kararlı bir pişmanlık göstermesidir. Bir başka ifadeyle şu şekilde tarif edilebilir: Pişmanlık, bir insanın geçmişteki davranışlarından hoşnut olmama duygusudur. İnsanın belirli bir eylemi yerine getirdikten sonra üzüntü, utanç, mahcubiyet veya suçluluk karışımı bir duygu hissederek “Keşke öyle yapmasaydım!” diye düşünmesidir.
Pişmanlık duygusunun yanında anmamız gereken bir kavram tövbe olgusudur. Tövbenin pişmanlıkla bağlantısı, insanın diğer varlıkların haklarına tecavüz etmeksizin yaptığı hatalardan kurtulabilmek için Allah’a yönelerek yeni bir kişilik inşası gayesiyle hatadan dönmeye karar vermesinden sonra başlamaktadır. Tövbenin kul haklarına yönelik tarafındaysa kişi, hak sahibi ile doğrudan muhataptır. Kul haklarının bedeli, kefareti ya da hak sahibince affı olmadıkça hukuk bunlarla ilgili yaptırımlarını devam ettirir. Buradaki pişmanlık duygusunun itiraf ve tövbe duygusuyla güçlenerek istenen şekilde oluşması ve şiddetinde rol oynayan faktörler çeşitlidir. Bu faktörler, ceza korkusu, mükâfattan geri kalma sıkıntısı, sevgiden mahrum olma endişesi gibi sebepler olabilir. İnsan bu seviyede, yani günah olarak değerlendirdiği davranışının, değerlerinden neleri kaybettirdiğini idrak edince bunun telafi edilme ihtiyacı doğacaktır. İnancının gerektirdiği şekilde, günahlardan kurtulmak üzere çaba gösterecektir. Burada şu hususu belirtmek gerekir ki davranışın günah olarak değerlendirilebilmesi ve pişmanlık duygusunun oluşmasında en önemli unsur, kişinin inanç sistemi olduğu gibi davranışın kötü sonuçlarının ortadan kaldırılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması konusunda insana yön veren ve bunun gerçekleşmesini sağlayan da yine kişinin inanç sistemi olmaktadır. (Mustafa Doğan Karacoşkun, Din Psikolojisi, s. 170.)
Hataların insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. İnsan, hayatında bir çok faydalı şeyi hata yaparak öğrenir. Hatalı insan, suçluluk duygusunun sebebini kavradığı zaman, bu tecrübenin kendisine öğrettiği olumlu sonuçları çıkartmaya çalışmalıdır. Bu duyguyu pişmanlıkla devam ettirip ondan azami derecede yararlanmalıdır. Hata yapmış olmaktan korkmadan, ondan ders çıkararak pişmanlıkla birlikte ondan uzaklaşmayı hedeflemelidir. Hayatımıza duygular eşlik eder. Bunlar tekil bir duygu olmayıp iç içe geçmiş birçok duygudan oluşan kompleks duygular yumağıdır. Bu bileşenin içindeki duyguları ayrıştırabilmekse çoğu zaman mümkün olmamakla birlikte bunların ayrıştırılması insanın kişilik yapısı ile ilgili önemli ipuçları verir. Pişmanlık duygusu, insanı nebatat ve hayvanat âleminden ayıran en temel özelliklerdendir. Yaptığı hata ya da günaha insan üzülür ve pişman olur. Pişmanlık ile suçluluk arasındaki en önemli fark, suçluluğun daha fazla süperego (üstbenlik) kökenli olmasıdır. Suçluluk duygusu, kişinin kendisini kınayan, suçlayan, eleştiren bir iç ses olarak hissedilir. Pişmanlıkta ise suçluluktan farklı olarak kişi kendisini eleştirse bile bu eleştiri, özsaygısını sarsacak nitelikte değildir. Bu yönü ile pişmanlık, yeni başlangıçlar için bulunmaz bir fırsat olabilir. Pişmanlık olgusunda kişi, kendi hatasını görür ve bunu kabullenerek içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın mücadelesini verir. (Hayri Erenay, “Nedâmet Olgusunun Fıtrî Zemini”, Rumeli İslam Araştırmaları Dergisi, 8 (Ekim 2021): 152-172.)
Pişmanlık ve buna dayalı vicdan azabı, insanı davranışlarını yapıcı yönde değiştirmeye ya da kötü davranışları başlamadan engellemeye yönlendirmelidir. Zira pişmanlık, “Hatalı olduğum şu hususta farklı davransaydım daha iyi sonuçlar alabilirdim.” şeklindeki bir düşünce sonucu ortaya çıkan duyguları ifade eder. Pişmanlık, olumlu davranışların tetikleyicisidir: Kişilere iç görü kazandırmada ve ilerideki kararlarını daha sağlam ve daha doğru şekillendirmede yardımcı olur. Pişmanlık yaşayan kişilerin karar verme, sorunlarla başa çıkabilme ve yaşantılardan deneyimleme gibi becerilerde diğer insanlara göre daha iyi performans gösterdikleri de görülmektedir.
Pişmanlık olgusunun kişilikte pozitif manada bir değişime sebep olabilmesi için öncelikle itiraf ve tövbe sürecinden geçmesi gerekmektedir. Tövbenin sahih olması için günahı hemen terk, yapılan günahtan dolayı pişmanlık ve günah, kul hakkını içeriyorsa hakkı sahibine geri vermek veya helallik almak gibi süreçlerden geçmesi gerekmektedir. Bazı günah ve suçlardan tövbe etmek için kefaret şart koşulmuştur. Yerine getirilmemiş mali ibadetlerde tövbe, hakkın sahiplerine verilmesiyle yerine gelir. (Bekir Topaloğlu, ‘Tövbe’ md., DİA, XLI/283.) Tövbe öncesinde yaşanan iç huzursuzluk ve pişmanlık, tövbenin hukuki açıdan değer kazanabilmesi için temel şarttır.
Son olarak insanlıkla iç içe olan pişmanlık olgusu, her insanın mutlaka yaşayacağı ve kendisinden müstağni olamayacağı bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli olan bu olguyu yaşadıktan sonra, başta peygamberler olmak üzere vahiy terbiyesinden geçenlerin gösterdiği tarzda bir tavır geliştirip ebedî hüsrana uğramamaktır. Peygamberler ve salih kişiler bu olgu ile karşılaşmalarına neden olacak bir olay yaşadıklarında önce itirafı, sonra içselleştirilmiş bir tövbeyi ve akabinde de yaşadığı pişmanlığı ortaya koymuşlardır. Pişmanlığın insan hayatına kazanımları şöyle özetlenebilir: Pişmanlık, insanların yanlış davranışlarını düzeltme noktasında gayet önemli neticeler doğurur. Eski yanlış âdetlerinden kurtuluşu sağlayarak dengeli, ölçülü ve kâmil şahsiyet kazanmaya yardımcı olur. Hoşnut bir ruhla yaşamanın önündeki zorlukları aşmaya, tedirginlik, telaş, depresyon, keder ve stres gibi duyguları azaltmaya yardımcı bir haslet olan sabrı öğretir. Allah’la yakınlık kurma, onun himayesi altında bulunma ve gözetiminde olma duygusu vererek; güven ve huzur içinde sürekli öğrenmeye teşvik eder. Suçluluk duygusundan kaynaklanan stresten kurtuluşa vesile olur, istiğfar ve tövbeye teşvik eder. Yaşanan vicdan azabı neticesinde sorumlu davranmaya, daha dikkatli olmaya iter. Fakat pişman olan kişi asla kendisini değersizleştirerek bu duygunun kendisini alt etmesine müsaade etmemelidir. Pişmanlık yaşayan insan, kendi iç dünyasında başta kendi öz varlığına karşı olmak üzere tüm varlıklara karşı değerliliğini hissetmelidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Hayri ERENAY
DİB Başkanlık Müftüsü
Pişmanlık, kök olarak Farsça bir isim olan “pişman” kelimesinden türetilmiştir. Zamanla Türkçeleşmiş olan pişman kelimesinin manası: “Yaptığı bir işten ötürü üzülen, nadim” şeklinde tarif edilmiştir. Kök itibarıyla Arapça olan “nedamet” kelimesi de dilimizde pişmanlıkla aynı anlamda kullanılmaktadır.
Pişmanlık duygusu; insanın geçmişte düştüğü bir hatadan, kaçırdığı bir fırsattan dolayı sürekli içinin yanması, iç geçirmesi, üzülmesi, kendi kendini kınaması, bir daha o hataya düşmeme kararı alarak hatasını kabul edip ondan dönme iradesini ortaya koyması, işlenen hatadan mahcup olarak bir daha tekrar etmemesi için kararlı bir pişmanlık göstermesidir. Bir başka ifadeyle şu şekilde tarif edilebilir: Pişmanlık, bir insanın geçmişteki davranışlarından hoşnut olmama duygusudur. İnsanın belirli bir eylemi yerine getirdikten sonra üzüntü, utanç, mahcubiyet veya suçluluk karışımı bir duygu hissederek “Keşke öyle yapmasaydım!” diye düşünmesidir.
Pişmanlık duygusunun yanında anmamız gereken bir kavram tövbe olgusudur. Tövbenin pişmanlıkla bağlantısı, insanın diğer varlıkların haklarına tecavüz etmeksizin yaptığı hatalardan kurtulabilmek için Allah’a yönelerek yeni bir kişilik inşası gayesiyle hatadan dönmeye karar vermesinden sonra başlamaktadır. Tövbenin kul haklarına yönelik tarafındaysa kişi, hak sahibi ile doğrudan muhataptır. Kul haklarının bedeli, kefareti ya da hak sahibince affı olmadıkça hukuk bunlarla ilgili yaptırımlarını devam ettirir. Buradaki pişmanlık duygusunun itiraf ve tövbe duygusuyla güçlenerek istenen şekilde oluşması ve şiddetinde rol oynayan faktörler çeşitlidir. Bu faktörler, ceza korkusu, mükâfattan geri kalma sıkıntısı, sevgiden mahrum olma endişesi gibi sebepler olabilir. İnsan bu seviyede, yani günah olarak değerlendirdiği davranışının, değerlerinden neleri kaybettirdiğini idrak edince bunun telafi edilme ihtiyacı doğacaktır. İnancının gerektirdiği şekilde, günahlardan kurtulmak üzere çaba gösterecektir. Burada şu hususu belirtmek gerekir ki davranışın günah olarak değerlendirilebilmesi ve pişmanlık duygusunun oluşmasında en önemli unsur, kişinin inanç sistemi olduğu gibi davranışın kötü sonuçlarının ortadan kaldırılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması konusunda insana yön veren ve bunun gerçekleşmesini sağlayan da yine kişinin inanç sistemi olmaktadır. (Mustafa Doğan Karacoşkun, Din Psikolojisi, s. 170.)
Hataların insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. İnsan, hayatında bir çok faydalı şeyi hata yaparak öğrenir. Hatalı insan, suçluluk duygusunun sebebini kavradığı zaman, bu tecrübenin kendisine öğrettiği olumlu sonuçları çıkartmaya çalışmalıdır. Bu duyguyu pişmanlıkla devam ettirip ondan azami derecede yararlanmalıdır. Hata yapmış olmaktan korkmadan, ondan ders çıkararak pişmanlıkla birlikte ondan uzaklaşmayı hedeflemelidir. Hayatımıza duygular eşlik eder. Bunlar tekil bir duygu olmayıp iç içe geçmiş birçok duygudan oluşan kompleks duygular yumağıdır. Bu bileşenin içindeki duyguları ayrıştırabilmekse çoğu zaman mümkün olmamakla birlikte bunların ayrıştırılması insanın kişilik yapısı ile ilgili önemli ipuçları verir. Pişmanlık duygusu, insanı nebatat ve hayvanat âleminden ayıran en temel özelliklerdendir. Yaptığı hata ya da günaha insan üzülür ve pişman olur. Pişmanlık ile suçluluk arasındaki en önemli fark, suçluluğun daha fazla süperego (üstbenlik) kökenli olmasıdır. Suçluluk duygusu, kişinin kendisini kınayan, suçlayan, eleştiren bir iç ses olarak hissedilir. Pişmanlıkta ise suçluluktan farklı olarak kişi kendisini eleştirse bile bu eleştiri, özsaygısını sarsacak nitelikte değildir. Bu yönü ile pişmanlık, yeni başlangıçlar için bulunmaz bir fırsat olabilir. Pişmanlık olgusunda kişi, kendi hatasını görür ve bunu kabullenerek içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın mücadelesini verir. (Hayri Erenay, “Nedâmet Olgusunun Fıtrî Zemini”, Rumeli İslam Araştırmaları Dergisi, 8 (Ekim 2021): 152-172.)
Pişmanlık ve buna dayalı vicdan azabı, insanı davranışlarını yapıcı yönde değiştirmeye ya da kötü davranışları başlamadan engellemeye yönlendirmelidir. Zira pişmanlık, “Hatalı olduğum şu hususta farklı davransaydım daha iyi sonuçlar alabilirdim.” şeklindeki bir düşünce sonucu ortaya çıkan duyguları ifade eder. Pişmanlık, olumlu davranışların tetikleyicisidir: Kişilere iç görü kazandırmada ve ilerideki kararlarını daha sağlam ve daha doğru şekillendirmede yardımcı olur. Pişmanlık yaşayan kişilerin karar verme, sorunlarla başa çıkabilme ve yaşantılardan deneyimleme gibi becerilerde diğer insanlara göre daha iyi performans gösterdikleri de görülmektedir.
Pişmanlık olgusunun kişilikte pozitif manada bir değişime sebep olabilmesi için öncelikle itiraf ve tövbe sürecinden geçmesi gerekmektedir. Tövbenin sahih olması için günahı hemen terk, yapılan günahtan dolayı pişmanlık ve günah, kul hakkını içeriyorsa hakkı sahibine geri vermek veya helallik almak gibi süreçlerden geçmesi gerekmektedir. Bazı günah ve suçlardan tövbe etmek için kefaret şart koşulmuştur. Yerine getirilmemiş mali ibadetlerde tövbe, hakkın sahiplerine verilmesiyle yerine gelir. (Bekir Topaloğlu, ‘Tövbe’ md., DİA, XLI/283.) Tövbe öncesinde yaşanan iç huzursuzluk ve pişmanlık, tövbenin hukuki açıdan değer kazanabilmesi için temel şarttır.
Son olarak insanlıkla iç içe olan pişmanlık olgusu, her insanın mutlaka yaşayacağı ve kendisinden müstağni olamayacağı bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli olan bu olguyu yaşadıktan sonra, başta peygamberler olmak üzere vahiy terbiyesinden geçenlerin gösterdiği tarzda bir tavır geliştirip ebedî hüsrana uğramamaktır. Peygamberler ve salih kişiler bu olgu ile karşılaşmalarına neden olacak bir olay yaşadıklarında önce itirafı, sonra içselleştirilmiş bir tövbeyi ve akabinde de yaşadığı pişmanlığı ortaya koymuşlardır. Pişmanlığın insan hayatına kazanımları şöyle özetlenebilir: Pişmanlık, insanların yanlış davranışlarını düzeltme noktasında gayet önemli neticeler doğurur. Eski yanlış âdetlerinden kurtuluşu sağlayarak dengeli, ölçülü ve kâmil şahsiyet kazanmaya yardımcı olur. Hoşnut bir ruhla yaşamanın önündeki zorlukları aşmaya, tedirginlik, telaş, depresyon, keder ve stres gibi duyguları azaltmaya yardımcı bir haslet olan sabrı öğretir. Allah’la yakınlık kurma, onun himayesi altında bulunma ve gözetiminde olma duygusu vererek; güven ve huzur içinde sürekli öğrenmeye teşvik eder. Suçluluk duygusundan kaynaklanan stresten kurtuluşa vesile olur, istiğfar ve tövbeye teşvik eder. Yaşanan vicdan azabı neticesinde sorumlu davranmaya, daha dikkatli olmaya iter. Fakat pişman olan kişi asla kendisini değersizleştirerek bu duygunun kendisini alt etmesine müsaade etmemelidir. Pişmanlık yaşayan insan, kendi iç dünyasında başta kendi öz varlığına karşı olmak üzere tüm varlıklara karşı değerliliğini hissetmelidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Hayri ERENAY
DİB Başkanlık Müftüsü
İNSANI HELAK EDEN YEDİ BÜYÜK GÜNAH
عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: »اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا هُنَّ؟ قَالَ: «اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلَاتِ».
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Helak eden şu yedi günahtan sakının!” Sahabiler, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar nelerdir?” diye sordular. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, faiz yiyip tefecilik yapmak, yetim malı yemek, düşman ile savaş yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu mümin bir kadına zina iftirası atmaktır.” buyurdu.
(Buhari, Vesaya, 23 [2766]; Müslim, İman, 145 [89].)
Günah kavramı Farsça bir kelime olup dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği söz ve davranışlara denir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis kaynaklarında günah kavramını ifade eden pek çok kelime bulunmaktadır. Günah; niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı ihlal edilen muhatabına göre gruplandırılmıştır. Ayrıca günah, niteliği açısından küçük (sagîre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu taksim Kur’an-ı Kerim’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında teferruatlı bilgi verilmemiştir. (Nisa, 4/31; Kehf, 18/49; Şura, 42/37; Necm, 53/32; Adil Bebek, “Günah”, DİA, c.14 s.282-284.) Bazı İslam âlimleri ise “Günahın küçüklüğüne büyüklüğüne bakma; kime karşı suç işlediğine bak!” demişlerdir.
Konuyla ilgili ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.” (Nisa, 4/31.) Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde bazı salih amellerin küçük günahlara kefaret olacağı şöyle müjdelenmiştir: “Büyük günahlardan kaçınılması hâlinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 16 [233].)
Yazının başında zikrettiğimiz hadise göre büyük günahlar yedi tanedir. Ancak başka hadislerde farklı büyük günahlar da zikredildiğine göre büyük günahları yediden ibaret saymamak gerekir. Zira Abdullah b. Abbas (r.a.), yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tövbe ve istiğfar ile büyük günah diye bir şeyin kalmayacağını, günahta ısrar edilince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini söylemiştir. (Tefsiru İbn Kesir, Daru Taybe, 2/283.) Dolayısıyla yukarıdaki günahları, büyük günahların başlıcalarından saymak daha uygun olur. Hadiste birinci günah olarak şirk sayılmaktadır. Şirk, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak” demektir. Oysa Allah tek olup eşi ve benzeri yoktur. (İhlas, 112/1-4.) Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere şirk dışındaki tüm günahların affedilebileceği müjdelenmiş (Nisa, 4/116.), şirk en büyük günah ve zulüm kabul edilmiştir. (Lokman, 31/13.) İbadette riya ve gösterişte bulunmak da küçük/gizli şirk olarak nitelenmiştir. (İbn Hanbel, Müsned, 39/39 [23630].) Buna göre Müslüman kişi tevhide önem vermeli ve şirkin her türlüsünden sakınmalıdır.
Dinimizin kaçınmayı istediği kötü davranış ve günahlardan biri de sihir ve büyü yapmaktır. Sihir, bir şeyin veya olayın gerçek şeklinin dışında gösterilmesi olup değişik şekilleri bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sihir ve türevleri terim anlamıyla altmış yerde geçmekte, bunların kırktan fazlası Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Muhammed’le ilgili ayetlerde yer almaktadır. (İlyas Çelebi, “Sihir”, DİA, c.37 s.170-172.) İnsanların bedenlerine ve ruhlarına etki etmeye çalışarak onlara zarar verecek her türlü döküm, yazı, tılsım ve ayin dinimizde haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm yapar sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık vb.) bir şey takarsa o astığı şeyin korumasına havale edilir.” (Nesai, Tahrimü’d-Dem, 19 [4079].); “Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse kırk gün namazı kabul edilmez.” (Müslim, Selam, 125 [2230].)
Dinimiz insanların can, mal ve namus hakkını teminat altına almış ve haksız yere bir cana kıyılmasını yasaklamıştır. Ayrıca bir kişinin haksız yere öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu haber vermiştir. (Maide, 5/32.) Ayrıca, bir insanın başkasını haksız yere öldürmesi büyük günah olduğu gibi kendi canına kı(Zeker) intihar etmesi de aynı şekilde büyük günahtır. (Nisa, 4/29.) Çünkü Yüce Allah insana hayatını sonlandırması ile ilgili bir tasarruf yetkisi vermemiştir.
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de faiz yiyerek tefecilik yapmak, toplumdaki insanların kazançlarını gasp etmek ve emeklerini sömürmektir. Dolayısıyla günah ve sonuçlarının dehşetinden ötürü faizciliğe devam etmek Allah ve Resulü’ne savaş açıp başkaldırmak olarak nitelenmiştir. (Bakara, 2/275-279.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik edenlere lanet etmiş ve hepsinin (günahta) eşit olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Müsakat, 106 [1598].) Buna göre Müslüman kişi, oranına bakmaksızın her türlü faizli işlem ve kredilerden sakınmalıdır. Çünkü faizciliğin sonu uçurum ve hüsrandır.
Hadiste yasaklanan diğer bir günah ise yetim malı yemektir. Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dilinden helak edici günahlar arasında yetim malı yemenin de sayılmış olması, bunun en az ötekiler kadar ağır bir suç ve sorumluluk olduğunu göstermektedir. Zira yetimler, İslam toplumunun himmet ve güvenine emanet edilmişlerdir. Yetim malından sakındıran çokça ayet bulunmaktadır. (Nisa, 4/10; Enam, 6/152.) Aynı zamanda yetim olarak da yaşayan Hz. Peygamber (s.a.s.), yetimi koruyup gözeten kişiyle cennette yakın komşu olacağını müjdelemiştir. (Buhari, Talak, 25 [5304].)
Dinimiz haksız yere cana kıymayı yasaklarken din, vatan, bayrak ve namus gibi kutsal değerleri korumak amacıyla savaşmayı da üzerimize farz kılmıştır. Bu yüzden dinimiz savaştan kaçmayı büyük günahlardan saymıştır. (Enfal, 8/15-16.) Zira savaştan kaçan kişi hem kendi can güvenliğini hem de bütün Müslümanların hayatını tehlikeye atmış olur.
Hadiste zikredilen yedinci büyük günah ise namuslu Müslüman kadınlara zina iftirasında (kazf) bulunmaktır. Burada her ne kadar namuslu Müslüman kadınlara iftirada bulunmak zikredilmiş ise de namuslu Müslüman erkeklere yöneltilecek iftira da aynı derecede günah ve suçtur. (Nur, 24/4.) Dolayısıyla Müslüman kişi; herkese karşı eline, diline ve tüm organlarına sahip çıkmalıdır. Yüce Allah cümlemizi her türlü günahtan muhafaza eylesin.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: »اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا هُنَّ؟ قَالَ: «اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلَاتِ».
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Helak eden şu yedi günahtan sakının!” Sahabiler, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar nelerdir?” diye sordular. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, faiz yiyip tefecilik yapmak, yetim malı yemek, düşman ile savaş yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu mümin bir kadına zina iftirası atmaktır.” buyurdu.
(Buhari, Vesaya, 23 [2766]; Müslim, İman, 145 [89].)
Günah kavramı Farsça bir kelime olup dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği söz ve davranışlara denir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis kaynaklarında günah kavramını ifade eden pek çok kelime bulunmaktadır. Günah; niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı ihlal edilen muhatabına göre gruplandırılmıştır. Ayrıca günah, niteliği açısından küçük (sagîre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu taksim Kur’an-ı Kerim’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında teferruatlı bilgi verilmemiştir. (Nisa, 4/31; Kehf, 18/49; Şura, 42/37; Necm, 53/32; Adil Bebek, “Günah”, DİA, c.14 s.282-284.) Bazı İslam âlimleri ise “Günahın küçüklüğüne büyüklüğüne bakma; kime karşı suç işlediğine bak!” demişlerdir.
Konuyla ilgili ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.” (Nisa, 4/31.) Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde bazı salih amellerin küçük günahlara kefaret olacağı şöyle müjdelenmiştir: “Büyük günahlardan kaçınılması hâlinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 16 [233].)
Yazının başında zikrettiğimiz hadise göre büyük günahlar yedi tanedir. Ancak başka hadislerde farklı büyük günahlar da zikredildiğine göre büyük günahları yediden ibaret saymamak gerekir. Zira Abdullah b. Abbas (r.a.), yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tövbe ve istiğfar ile büyük günah diye bir şeyin kalmayacağını, günahta ısrar edilince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini söylemiştir. (Tefsiru İbn Kesir, Daru Taybe, 2/283.) Dolayısıyla yukarıdaki günahları, büyük günahların başlıcalarından saymak daha uygun olur. Hadiste birinci günah olarak şirk sayılmaktadır. Şirk, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak” demektir. Oysa Allah tek olup eşi ve benzeri yoktur. (İhlas, 112/1-4.) Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere şirk dışındaki tüm günahların affedilebileceği müjdelenmiş (Nisa, 4/116.), şirk en büyük günah ve zulüm kabul edilmiştir. (Lokman, 31/13.) İbadette riya ve gösterişte bulunmak da küçük/gizli şirk olarak nitelenmiştir. (İbn Hanbel, Müsned, 39/39 [23630].) Buna göre Müslüman kişi tevhide önem vermeli ve şirkin her türlüsünden sakınmalıdır.
Dinimizin kaçınmayı istediği kötü davranış ve günahlardan biri de sihir ve büyü yapmaktır. Sihir, bir şeyin veya olayın gerçek şeklinin dışında gösterilmesi olup değişik şekilleri bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sihir ve türevleri terim anlamıyla altmış yerde geçmekte, bunların kırktan fazlası Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Muhammed’le ilgili ayetlerde yer almaktadır. (İlyas Çelebi, “Sihir”, DİA, c.37 s.170-172.) İnsanların bedenlerine ve ruhlarına etki etmeye çalışarak onlara zarar verecek her türlü döküm, yazı, tılsım ve ayin dinimizde haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm yapar sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık vb.) bir şey takarsa o astığı şeyin korumasına havale edilir.” (Nesai, Tahrimü’d-Dem, 19 [4079].); “Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse kırk gün namazı kabul edilmez.” (Müslim, Selam, 125 [2230].)
Dinimiz insanların can, mal ve namus hakkını teminat altına almış ve haksız yere bir cana kıyılmasını yasaklamıştır. Ayrıca bir kişinin haksız yere öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu haber vermiştir. (Maide, 5/32.) Ayrıca, bir insanın başkasını haksız yere öldürmesi büyük günah olduğu gibi kendi canına kı(Zeker) intihar etmesi de aynı şekilde büyük günahtır. (Nisa, 4/29.) Çünkü Yüce Allah insana hayatını sonlandırması ile ilgili bir tasarruf yetkisi vermemiştir.
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de faiz yiyerek tefecilik yapmak, toplumdaki insanların kazançlarını gasp etmek ve emeklerini sömürmektir. Dolayısıyla günah ve sonuçlarının dehşetinden ötürü faizciliğe devam etmek Allah ve Resulü’ne savaş açıp başkaldırmak olarak nitelenmiştir. (Bakara, 2/275-279.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik edenlere lanet etmiş ve hepsinin (günahta) eşit olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Müsakat, 106 [1598].) Buna göre Müslüman kişi, oranına bakmaksızın her türlü faizli işlem ve kredilerden sakınmalıdır. Çünkü faizciliğin sonu uçurum ve hüsrandır.
Hadiste yasaklanan diğer bir günah ise yetim malı yemektir. Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dilinden helak edici günahlar arasında yetim malı yemenin de sayılmış olması, bunun en az ötekiler kadar ağır bir suç ve sorumluluk olduğunu göstermektedir. Zira yetimler, İslam toplumunun himmet ve güvenine emanet edilmişlerdir. Yetim malından sakındıran çokça ayet bulunmaktadır. (Nisa, 4/10; Enam, 6/152.) Aynı zamanda yetim olarak da yaşayan Hz. Peygamber (s.a.s.), yetimi koruyup gözeten kişiyle cennette yakın komşu olacağını müjdelemiştir. (Buhari, Talak, 25 [5304].)
Dinimiz haksız yere cana kıymayı yasaklarken din, vatan, bayrak ve namus gibi kutsal değerleri korumak amacıyla savaşmayı da üzerimize farz kılmıştır. Bu yüzden dinimiz savaştan kaçmayı büyük günahlardan saymıştır. (Enfal, 8/15-16.) Zira savaştan kaçan kişi hem kendi can güvenliğini hem de bütün Müslümanların hayatını tehlikeye atmış olur.
Hadiste zikredilen yedinci büyük günah ise namuslu Müslüman kadınlara zina iftirasında (kazf) bulunmaktır. Burada her ne kadar namuslu Müslüman kadınlara iftirada bulunmak zikredilmiş ise de namuslu Müslüman erkeklere yöneltilecek iftira da aynı derecede günah ve suçtur. (Nur, 24/4.) Dolayısıyla Müslüman kişi; herkese karşı eline, diline ve tüm organlarına sahip çıkmalıdır. Yüce Allah cümlemizi her türlü günahtan muhafaza eylesin.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
İMTİHAN SIRRI
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِؕ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖينَۙ . اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ . اُولٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Doğrusu, biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler. İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.”
(Bakara, 2/155-157.)
Akıl, şuur ve irade sahibi bir varlık olarak insanın en temel vazifesi Yüce Allah’a kulluk etmektir. Bu kulluk görevi öncelikle O’na layıkıyla ibadet etmeyi içerdiği gibi O’nun diğer emir ve yasaklarına uymayı da ihtiva eder. Bu bağlamda insan, başta yaratıcısı olmak üzere kendisine ve çevresine karşı sorumludur. Halife olarak gönderildiği yeryüzünde rıza-i ilahi için çabalamak, yeryüzünü imar ve ıslah etmek de bu sorumluluğunun bir parçasıdır.
İnsan hayatı iyisi kötüsüyle, acısı tatlısıyla, inişi ve çıkışıyla farklı farklı yönleri, türlü türlü hâlleri içerir. Nimeti ve külfetiyle bu farklılıklar dünya hayatının temelini oluşturan imtihan gerçeğinin gereğidir. Zira Kur’an’da, “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur...” (Mülk, 67/2.) buyrulduğu üzere Yüce Allah ölümü de hayatı da insanların sınanması hakikatiyle ilişkilendirmiştir. Her birimizin az veya çok, ağır veya hafif farklı şekillerde sınandığı şu hayatta karşılaştığımız imtihan vasıtaları, bir anlamda bizim gerçek şahsiyetimizi, bizi imtihana tabi tutan Rabbimize karşı iman ve teslimiyetimizi ortaya çıkaran ve bizi olgunlaştıran unsurlardır. Bu imtihanın ecir ve mükâfatı da büyüklüğüne göre olacaktır. (Süleyman Uludağ, “Belâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.5/s.380.)
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155.) mealindeki ayet, insanın dünyada nelerle imtihan olduğuna dair örnekler sunmaktadır. Belki de burada asıl vurgulanan şey yüz yüze geldiğimiz imtihanlar karşısında sergileyeceğimiz tavırdır. Öyle ki insan, hayatı boyunca türlü şekillerde sınanabilir. Bütün bunlar karşısında güçlü olanlar, Allah’a dayanıp sıkıntılar altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevi bakımdan kazançlı çıkacaklardır. Ayetin sonunda yer alan ‘sabredenleri müjdele’ vurgusu, devamında gelen “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.) ayetiyle de bu sabrın iman ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğunu göstermektedir. Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyetle; sadece O’na ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içerisinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir sonucu olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmayı getirecektir ki bu da Allah’ın rahmetini kazandıracaktır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c.1 s.241-242.)
Evet, yaşadığımız bu hayatta farklı farklı şeylerle imtihan oluyoruz. Bazen bunun idrakinde olduğumuz hâlde, çoğu zaman bir imtihan sürecinden geçtiğimizin farkında bile olmayız. Özellikle nimetler içerisinde iken, afiyet ve bollukta sefa sürerken bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu düşünmeyiz çoğu zaman. Zira imtihan deyince genellikle hastalık, fakirlik ve ölüm gibi olumsuz şeyler, sıkıntı ve zorluklar gelir aklımıza. Elbette bunlar da imtihandır. Yoklukla imtihan. Ancak varlığın da bir imtihan olduğu unutulmamalıdır. “İnsan var ya, Rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabbim bana ikram etti.’ der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der (mutsuz olur).” (Fecr, 89/15-16.) mealindeki ayetlerin işaret ettiği gerçek budur. “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur...” (Enam, 6/165.) mealindeki ayet de aynı şekilde bizlere verilen nimetlerin birer deneme vesilesi olduğunun ve bütün bunların aynı zamanda sorumluluk gerektirdiğinin ifadesidir.
Konuyla ilgili Kur’ani hatırlatmalardan bir diğeri ise şu şekildedir: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.” (Enbiya, 21/35.) O hâlde fakirlik, hastalık, ölüm vb. olumsuzluklar imtihan vesilesi olduğu gibi zenginlik, sağlık, makam ve mevki gibi nimetler de birer imtihan vesilesidir. Birinci gruptakiler sabrı sınarken ikici gruptakiler şükürle imtihanıdır insanın. Zenginliğimizin gereği olarak zekât ve sadakalarımızı verebilmek, sağlığımızın şükrü olarak kulluk ve ibadette daim olmak, makam ve mevkimizin gereği adil ve dürüst olmak, işimizi en iyi şekilde yapmak, bize emanet edilen görevlerde dengeli dağıtımı gözetmek, ayrımcılık-kayırmacılık yapmamak bu imtihanın bir gereğidir. İhtiyacı olanın yardımına koşmak, zulme uğrayana yoldaş olmak; vatanı, dili, rengi ne olursa olsun dara düşen din kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek, gözyaşlarını dindirmeye çalışmak... Ve bütün bunları sadece sözle değil, gerektiğinde malımızla, gerektiğinde fiillerimizle yapabilmek. Zira zalimin zulmüne engel olamasak bile destek olmamak da mazlumun yanında olmaktır bir anlamda. Bu yüzden yoklukla imtihandan daha zor olanı varlıkla imtihandır belki de. Çünkü çoğu zaman fark edemez insan imkânlarla sınandığını.
Emanetçi olduğumuz şu dünya hayatında, “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu, Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/22-23.) ayetinin ifade ettiği hakikatin bilincinde olmak son derece önemlidir. Sıkıntı ve nimetleriyle baştan sona aldatıcı şeylerle dolu olan şu dünya hayatının (Âl-i İmran, 3/185.) çekiciliğine kapılmadan dengeli bir yaşam sürebilmek, yaratılış gayemize uygun hareket edebilmek büyük bir başarıdır elbette. Özellikle baş döndürücü bir hızla ilerleyen günümüz dünyasının bizi ayartmasına, ayağımızı kaydırmasına fırsat vermeden istikametimizi koruyabilmek son derece önemlidir. Hep daha fazla istemeden sahip olduklarımızın değerini bilebilmek, bizim beğenmediğimiz, değer vermediğimiz şeylerin bir başkası için peşinden koşulan hedefler olduğunu düşünerek hareket edebilmek gerekir. Sabır ve şükrün, tevekkül ve teslimiyetin, kanaat ve fedakârlığın imtihan gerçeğinin vazgeçilmez unsurları olduğunu unutmamak gerekir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِؕ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖينَۙ . اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ . اُولٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Doğrusu, biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler. İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.”
(Bakara, 2/155-157.)
Akıl, şuur ve irade sahibi bir varlık olarak insanın en temel vazifesi Yüce Allah’a kulluk etmektir. Bu kulluk görevi öncelikle O’na layıkıyla ibadet etmeyi içerdiği gibi O’nun diğer emir ve yasaklarına uymayı da ihtiva eder. Bu bağlamda insan, başta yaratıcısı olmak üzere kendisine ve çevresine karşı sorumludur. Halife olarak gönderildiği yeryüzünde rıza-i ilahi için çabalamak, yeryüzünü imar ve ıslah etmek de bu sorumluluğunun bir parçasıdır.
İnsan hayatı iyisi kötüsüyle, acısı tatlısıyla, inişi ve çıkışıyla farklı farklı yönleri, türlü türlü hâlleri içerir. Nimeti ve külfetiyle bu farklılıklar dünya hayatının temelini oluşturan imtihan gerçeğinin gereğidir. Zira Kur’an’da, “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur...” (Mülk, 67/2.) buyrulduğu üzere Yüce Allah ölümü de hayatı da insanların sınanması hakikatiyle ilişkilendirmiştir. Her birimizin az veya çok, ağır veya hafif farklı şekillerde sınandığı şu hayatta karşılaştığımız imtihan vasıtaları, bir anlamda bizim gerçek şahsiyetimizi, bizi imtihana tabi tutan Rabbimize karşı iman ve teslimiyetimizi ortaya çıkaran ve bizi olgunlaştıran unsurlardır. Bu imtihanın ecir ve mükâfatı da büyüklüğüne göre olacaktır. (Süleyman Uludağ, “Belâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.5/s.380.)
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155.) mealindeki ayet, insanın dünyada nelerle imtihan olduğuna dair örnekler sunmaktadır. Belki de burada asıl vurgulanan şey yüz yüze geldiğimiz imtihanlar karşısında sergileyeceğimiz tavırdır. Öyle ki insan, hayatı boyunca türlü şekillerde sınanabilir. Bütün bunlar karşısında güçlü olanlar, Allah’a dayanıp sıkıntılar altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevi bakımdan kazançlı çıkacaklardır. Ayetin sonunda yer alan ‘sabredenleri müjdele’ vurgusu, devamında gelen “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.) ayetiyle de bu sabrın iman ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğunu göstermektedir. Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyetle; sadece O’na ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içerisinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir sonucu olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmayı getirecektir ki bu da Allah’ın rahmetini kazandıracaktır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c.1 s.241-242.)
Evet, yaşadığımız bu hayatta farklı farklı şeylerle imtihan oluyoruz. Bazen bunun idrakinde olduğumuz hâlde, çoğu zaman bir imtihan sürecinden geçtiğimizin farkında bile olmayız. Özellikle nimetler içerisinde iken, afiyet ve bollukta sefa sürerken bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu düşünmeyiz çoğu zaman. Zira imtihan deyince genellikle hastalık, fakirlik ve ölüm gibi olumsuz şeyler, sıkıntı ve zorluklar gelir aklımıza. Elbette bunlar da imtihandır. Yoklukla imtihan. Ancak varlığın da bir imtihan olduğu unutulmamalıdır. “İnsan var ya, Rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabbim bana ikram etti.’ der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der (mutsuz olur).” (Fecr, 89/15-16.) mealindeki ayetlerin işaret ettiği gerçek budur. “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur...” (Enam, 6/165.) mealindeki ayet de aynı şekilde bizlere verilen nimetlerin birer deneme vesilesi olduğunun ve bütün bunların aynı zamanda sorumluluk gerektirdiğinin ifadesidir.
Konuyla ilgili Kur’ani hatırlatmalardan bir diğeri ise şu şekildedir: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.” (Enbiya, 21/35.) O hâlde fakirlik, hastalık, ölüm vb. olumsuzluklar imtihan vesilesi olduğu gibi zenginlik, sağlık, makam ve mevki gibi nimetler de birer imtihan vesilesidir. Birinci gruptakiler sabrı sınarken ikici gruptakiler şükürle imtihanıdır insanın. Zenginliğimizin gereği olarak zekât ve sadakalarımızı verebilmek, sağlığımızın şükrü olarak kulluk ve ibadette daim olmak, makam ve mevkimizin gereği adil ve dürüst olmak, işimizi en iyi şekilde yapmak, bize emanet edilen görevlerde dengeli dağıtımı gözetmek, ayrımcılık-kayırmacılık yapmamak bu imtihanın bir gereğidir. İhtiyacı olanın yardımına koşmak, zulme uğrayana yoldaş olmak; vatanı, dili, rengi ne olursa olsun dara düşen din kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek, gözyaşlarını dindirmeye çalışmak... Ve bütün bunları sadece sözle değil, gerektiğinde malımızla, gerektiğinde fiillerimizle yapabilmek. Zira zalimin zulmüne engel olamasak bile destek olmamak da mazlumun yanında olmaktır bir anlamda. Bu yüzden yoklukla imtihandan daha zor olanı varlıkla imtihandır belki de. Çünkü çoğu zaman fark edemez insan imkânlarla sınandığını.
Emanetçi olduğumuz şu dünya hayatında, “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu, Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/22-23.) ayetinin ifade ettiği hakikatin bilincinde olmak son derece önemlidir. Sıkıntı ve nimetleriyle baştan sona aldatıcı şeylerle dolu olan şu dünya hayatının (Âl-i İmran, 3/185.) çekiciliğine kapılmadan dengeli bir yaşam sürebilmek, yaratılış gayemize uygun hareket edebilmek büyük bir başarıdır elbette. Özellikle baş döndürücü bir hızla ilerleyen günümüz dünyasının bizi ayartmasına, ayağımızı kaydırmasına fırsat vermeden istikametimizi koruyabilmek son derece önemlidir. Hep daha fazla istemeden sahip olduklarımızın değerini bilebilmek, bizim beğenmediğimiz, değer vermediğimiz şeylerin bir başkası için peşinden koşulan hedefler olduğunu düşünerek hareket edebilmek gerekir. Sabır ve şükrün, tevekkül ve teslimiyetin, kanaat ve fedakârlığın imtihan gerçeğinin vazgeçilmez unsurları olduğunu unutmamak gerekir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
KUDÜS TARİHİ VE İŞGAL
Zamandan bile eski şehir, gökte yapılıp yere indirilen Kudüs!
Çağlar boyu tevhidin ana yurdu, semaya açılan kapı Kudüs!
Hz. Musa’nın varamadığı menzil, Hz. Davud’un taht merkezi!
Hz. Süleyman’ın cümle mahlûkata hâkim kılındığı, Hz. Zekeriya’nın çile doldurduğu, Hz. Meryem’in avaz avaz sustuğu, Hz. Yahya’nın mahzun kaldığı, Hz. İsa’nın ihanete uğradığı, Hz. Muhammed’in miraca çıktığı Kudüs...
Hz. Ömer’in adaletinin sembolü, Selahaddin’in rüyası, Yavuz’un duası, Kanuni’nin hayratı, Selim’in infakı, Ulu Hakan’ın çiniyle işlenmiş Kur’an aşkı...
Kudüs ki Hürrem Sultan’ın asırları aşan şefkat eli, şimdilerde ise insanlığın utancı, müminin sınav kâğıdı, ümmetin dinmeyen gözyaşı...
Allah’ın elçilerinin emaneti Kudüs!
Bilindiği gibi Theodor Herzl, siyasi siyonizmin kurucularından ve en önemli karakterlerinden biridir. 1896 yılında Viyana’da hukuk fakültesinde okurken kaldığı otel odasında Yahudilerin de bir devleti olması ve Yahudilerin bu uğurda örgütlenmesi gerektiğine dair meşhur Yahudi Devleti kitabını yazmış ve bu rüyaya dünyada ve özellikle Avrupa’da eziyet görerek yaşayan Yahudileri inandırmak için yola çıkmıştı.
Uzun çabaları, siyonizmin kurucu üyelerinden yakın dostları ve kendilerini bir maşa misali kullanmak adına Yahudilere sözde destek veriyormuş gibi görünen İngiltere vb. bazı Avrupa ülkelerinin desteğiyle 29 Ağustos 1887 tarihinde İsviçre’nin Basel şehrinde Üç Krallar Oteli’nde Dünya 1. Siyonist Kongresi’ni toplamayı başarır.
Bu toplantıda kurulan, Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanlığına Theodor Herzl getirilir. Dünya genelinde 200 delegenin katıldığı toplantıda bir siyonist programı hazırlanır. Siyonist programını hayata geçirmek ve gereken altyapının oluşturulması için finans desteğini sağlamak amacıyla bir fon kurulması kararlaştırılır. Bu fonun ise tek bir amacı vardır; Filistin’de toprak satın alınacak ve bu topraklara Yahudiler yerleştirilip an be an büyümesi suretiyle bir Yahudi devleti kurulacaktır.
Herzl bu fikre o kadar inanmaktadır ki yanındaki bir dostuna, “Sen göreceksin belki beş belki de elli yıl sonra İsrail Devleti’ni ben kuracağım ama şimdi ben bunu burada açıklasam herkes bana güler. Bir gün bu realiteyi herkes görecek.” der.
Theodor Herzl’ın bu toplantıdan sonra üç büyük işi olur:
Yahudi ekonomik teşekkülünün kurulması.
Filistin’e gitme bağlamında bir siyonist teşkilatı kurulması.
Avrupa’nın kenar mahallelerinde yaşayan ve yaşadıkları ülkelerce türlü sıkıntılara maruz bırakılan fakir Yahudileri bu rüyaya inandırmak.
Çünkü Herzl, bu toplantıyı yapmadan önce zengin Yahudilere gitmiş lâkin onlardan karşılık bulamamıştı. Herzl bu rüyaya önce fakir Yahudileri inandırmalıydı. Doğu Avrupa ülkelerinde âdeta tebliğ yaparcasına fakir Yahudileri gezen gençlerden biri o günleri günlüğüne şöyle kaydetmişti: “Bugün bize Mesih geldi, ben onu gördüm. Gözleri parlıyordu, Asuri sakalları vardı. Viyana’da okumuş biriydi, bir gazeteciydi.”
Günlüğüne bunları yazan genç, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olup ileriki yıllarda İsrail’in kuruluşuna şahitlik edecek ve ilk İsrail başbakanı olacak David Ben-Gurion’du.
Herzl bu rüyaya herkesi inandırdıktan sonra yakın arkadaşı Marks Bohommer’i gizlice Filistin ve özellikle Kudüs hakkında bir rapor hazırlaması için Kudüs’e gönderir. Bohommer Kudüs yolunda iken gemi ile Çanakkale’den geçerken yanındakilere buranın neresi olduğunu sorar. Yanındakiler, “Burası Kala-i Sultaniye’dir. İstanbul’un anahtarı burasıdır.” derler. Bohommer şifreyi almıştır. Kudüs’e gider ve geniş bir rapor hazırlar.
Aslında bu andan itibaren şifre bellidir ve anahtar ise Çanakkale’den geçmektir.
Theodor Herzl ise bu sırada Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e mektuplar yazıyor, Filistin’de Yahudi yerleşimi için toprak istiyor, bunun karşılığında ise Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyeceğini vadediyordu. Ancak Herzl’ın bu isteği kabul görmediği gibi Osmanlı Sultanı Yahudilere toprak satışını kati surette yasaklıyordu.
Herzl, 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Ancak huzura çıkması uzun süre kabul görmedi, 1892 yılında huzura çıkma şerefine nail olmuş ise de Filistin topraklarında bir Yahudi teşekkülünün kurulması fikri kesin bir dille reddedildi. 17 Haziran 1896’da, Sultan II. Abdülhamid’in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’a, Sultan’ın hasta olduğunu söyledi ve görüşme gerçekleşmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid şu yanıtı verir: “Eğer Mösyö Herzl, senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Âliye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım, Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim...”
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmez. Sultan II. Abdülhamid’den istediği cevabı alamayınca bu kez İtalya kralına gider ve “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’in Yahudilere verilmesi için çalışırsa İtalyanların Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyler. Lakin Herzl buradan da makul bir cevap alamaz.
Bu sıralarda Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudi’si Filistin’e göçmeye başlar ve sayıları kısa zamanda 80 bine ulaşır. Bunları aldığı jurnallerle yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, bir dizi tedbirler alarak göçün önüne geçmeye çalışır.
Aslında II. Abdülhamid, sadece siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudilerin siyonistleşmesini de engellemeye çalışmıştı. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Osmanlı Arşivlerinde Yahudilere tek bir kare toprağın satılmamasına dair yüzlerce emir, irade ve yasağa dair belge var. 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi’nin, Musevilerin kutsal topraklarda arazi almalarını engellememesi sebebiyle 5 Mart 1883’te yeni bir kanun çıkarıldı ve yabancı siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almaları yasaklandı. Ancak bu da Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudilere siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir miktar toprak parçasının siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akka’da Yahudilerin iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu dönemde bazı Yahudiler İngilizler lehine bölgede casusluk yapmaya başladığı gibi Osmanlı ordusunda görev yapmış hatta rütbe almış, Yahudilerden İngiliz ordusuna kaçanlar da olmuştu. Mesela Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizlere bilgi uçuruyordu. Osmanlı’nın ise bu duruma tavrı sert oluyor, yakalananlardan bazıları öldürülüyor, bazıları ise sürgüne yollanıyordu. Osmanlı, Telaviv’den tüm Yahudileri arındırırken İngilizler ise bu Yahudiler için Mısır’da kamplar kuruyordu.
Nihayetinde ise patlak veren 1. Dünya Savaşı ile Rusya’da dişçilik yapmakta olan Yahudi Zeev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, Mısır kamplarında Jonh H. Petterson’dan izin alarak bir Zion Katır Birliği kurulur ve kurulan bu birlik İngilizlerin müsaadesiyle gemi yoluyla Gelibolu’ya doğru yola çıkar. Çünkü vaktiyle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için Osmanlı’nın yıkılması gerektiğini ve Çanakkale’nin de payitahtın anahtarı konumunda olduğunu fark etmişlerdi.
Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da Anzak kolordusuyla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak ikinci grubu Anzak askerleri Türk zannedip vurmaya başlayınca Mısır’a geri gönderildiler. Diğer grup ise savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı. Asla ön cephelerde silahlı mücadele etmelerine müsaade edilmedi.
Çanakkale Savaşı sırasında Zion Katır Birliği için Hamilton şöyle diyordu: “Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudilerden kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türklerden ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla İsa’dan sonra 70’te Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”
Zion Katır Bölüğü’nün görevine, 8 üyesini kaybetmesi ve 25 tanesinin de yaralanmasıyla bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi tamamı Yahudilerden oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekâtına katılacaktı. Jabotinsky Filistin’e girdikten sonra Arap köyleri ile yapılan savaşla Hanagâh isminde bir birlik kurmuştur. İşte bu birlik bugün İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturmaktadır. Çanakkale’den Filistin’e gittiklerinde ise birlikte meşhur İsrail bayrağını burada Türklere karşı yaptıkları savaşta kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı yıllarının en büyük mücadelelerinden birini kuşkusuz Kanal, Sina ve Filistin cephelerinde verdi. Çünkü Gazze hattı Kudüs’ün korunması için en stratejik noktada bulunmaktaydı. Gazze’de İngilizlere karşı üç savaş verildi. 1. Gazze Savaşı’nı İngilizlere karşı savaşan Türk askerleri büyük bir farkla kazandı. İngilizler hezimete uğramıştı. İngilizler yaşadıkları bu hezimetin ardından ikinci Gazze muharebesine büyük bir hazırlık yaptılar. Gazze’yi almanın kolay olmayacağını görmüşlerdi. Burada Türklere karşı ilk defa tank kullansalar da bu tanklar Türkler tarafından imha ediliyordu. Tankları ile istediklerini yapamayınca bu defa kimyasal silaha başvurdular. Ancak İngilizler rüzgârın azizliğine uğradı ve kullandıkları zehirli gaz kendi askerlerinin bulunduğu yöne gitti. Böylece Gazze’de İngilizler ikinci defa yeniliyorlardı.
Mevcut durumları ile Türkleri yenemeyeceklerini anlayan İngilizler, komutaya İngiliz General Sir Edmund Allenby’i getirdiler. Gazze’nin savunmasında şehrin içindeki 84 rakımlı tepe çok önemliydi. Önceki savaşlarda da defalarca el değiştirmiş olan bu tepe üçüncü saldırıda da direniyordu. Ancak Avustralya ve Yeni Zelandalı atlı birliklerin Türk hatlarını yarıp geriden kuşatmalarıyla birlikte 3. Gazze Muharebesi’ni Türkler kaybetti.
Kudüs’ün düşmesine giden yolda Megiddo Muharebesi de çok belirleyici olmuştu. 3. Gazze Muharebesi’nin ardından Kudüs’e çekilen Osmanlı birlikleri şehri General Allenby’a karşı savundu ancak Allenby, savunmayı aşıp 9 Aralık 1917 günü Kudüs’e girip şehri ele geçirdi.
Filistin’de 1516 yılında başlayıp 401 sene süren Osmanlı egemenliği de böylece sona erdi. 1917 yılında şehre bir fatih edası ile giren General Allemby, Selahaddin Eyyubi’nin kabrini ziyaret etmek isteyince şarkın en sevgili sultanının kabrinin Şam’da olduğunu öğrenip derhal Şam’a gider ve Selahaddin Eyyubi’nin, kabrinin başında, “Haçlı Seferleri bugün bitti ey Selahaddin!” diye haykırır. Sultan Abdülhamid’in bir baba nasıl yuvasını koruyorsa tıpkı o şekilde koruduğu ve “kanla alınan toprakların parayla satılmasına müsaade etmediği topraklar”a peki sonrasında ne oldu?
1917’den 1947 yılına kadar bölge İngiliz idaresinde kaldı ve 1902’den beri bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları topraklar Yahudilere neredeyse altın tepsi ile sunuldu. Öyle ki;
1917’den sonra Filistin’de kurulan İngiliz askerî idaresi Filistin’de Yahudilere toprak edinme hakkı verdi.
24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’in Britanya manda yönetimi altına verilmesi kararı aldı. 1922 tarihli Britanya nüfus sayımlarına göre Filistin’in nüfusunun yüzde 88’i Arap, yüzde 11’i Yahudi idi. 1931’e gelindiğinde devam eden Yahudi göçleri sebebiyle toplam 1.035.821 olan Filistin nüfusunun yüzde 82’si Arap, yüzde 17’si Yahudi olarak değişmişti.
1933’ten itibaren Nazi tehdidi sebebiyle Filistin’e göç eden Yahudilerle birlikte 1935’te Filistin’de Yahudi nüfusu yüzde 35’lere ulaştı. 1947’ye gelindiğinde ise Yahudi nüfusu 800 bine yükseldi. Bu sırada Filistin topraklarında bulunan Filistinli nüfusu 1 milyon 400 kadardı. Böylesi hızlı bir nüfus artışına rağmen bile Yahudiler toprakların yalnızca yüzde 6-7’sine sahiplerdi.
Gün geçtikçe artan Yahudi göçünden rahatsız olan Filistinli Araplar hem İngiliz yönetimine hem de siyonistlere karşı protesto gösterileri başlattılar. 1936- 39’da yapılan gösterilerde 5.000 Arap İngiliz askerleri tarafından, yüzlerce Yahudi de Araplar tarafından öldürüldü.
1946 sayımına göre Filistin’in toplam nüfusu 1.942.349 idi ve bunun 1.175.196’sını Müslümanlar, 602.586’sını Yahudiler, 148.910’unu Hristiyanlar, 15.657’sini de diğer unsurlar meydana getiriyordu. Yahudiler ise nüfusun yüzde 31’ini teşkil ediyordu.
1947 öncesi Yahudilerin Filistin’de sahip olduğu arazilere bakıldığında ise durum net bir şekilde anlaşılmaktadır: Bu yıllarda Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.3 milyon dönüm olmakla birlikte bir bölümünü Nakab Çölü oluşturuyordu. 1948’de İsrail işgal devleti kurulmadan önce Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü ve bu oran Filistin topraklarının yalnızca yüzde 7’sini kapsamaktaydı.
Filistinliler toprak mı sattı?
Yapılan araştırmalara göre Yahudiler elde ettikleri 2 milyon dönüm arazinin; 650 bin dönümünü, Osmanlı Devleti döneminde yasak olmasına rağmen bazı illegal yöntemlerle mülk edinmişlerdi. 300 bin dönüm araziyi, İngiliz işgalciler Yahudilere bağışladılar. 200 bin dönümü, İngiliz manda yönetiminin koyduğu ağır vergileri ödeyemedikleri gerekçesiyle Filistinlilerin el konulan topraklarının manda yönetimi tarafından Yahudilere sembolik paralarda sattıkları topraklardı. 600 bin dönümünü, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş Araplardan satın almışlardı lâkin Arapların bu topraklarını satmalarına kızan Filistinlilerce bazıları ortadan kaldırılmıştı. Yahudiler, sadece ve sadece 250 bin dönüm araziyi Filistinlilerden satın almışlardı ve bu da Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı, Filistin topraklarının yüzde 0,9’una (binde 9’una) tekabül etmektedir.
Bin bir zulüm ile evlerinden çıkarılanlar, konulan ağır vergilerle topraklarına el konulanlar, illegal yöntemlerle toprak satın almalar vb. gibi nedenlerden Filistin topraklarına bir şekilde yerleşmeyi başaran İsrail, bayrağı ile tüm dünyaya ilan emiş olduğu üzere 1948, 1967 ve 1973 yıllarında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşlarının hepsinde genişlemeye, işgal etmeye ve toprak hırsızlığına devam ediyor.
Devletlerin toprak sınırları bellidir ve haritalarla çizilmiştir. Lakin İsrail’in bayrağındaki iki çizgi ve ortasındaki Davud Yıldızı ile ifade ettiği üzere sınırları belli değildir. İsrail, Arz-ı mevud dedikleri Nil ile Fırat nehirleri arasındaki tüm mülk, Yahudilerin olacağı inancıyla devletlerin topraklarını gün be gün işgal etmeye devam edeceğini hem bayrağıyla hem de Filistin halkına yaptıklarıyla net bir şekilde ifade etmektedir.
2015 senesi Çanakkale Savaşı’nın 100. yılıydı. Henüz ne biz ne de savaşa katılan devletlerin herhangi biri tek bir tören yahut anma programı yapmamıştı. Aralık 2014 Hares Gazetesi’nde şöyle bir başlık vardı: “Californiya’dan gelen kabir İsrail mezarlığına defnedilecek.” Jonh H. Petterson’nın kemikleri 100 yıl sonra İsrail’e getiriliyordu. Benjamin Natenyahu, eşi Sara ve devlet adamlarının katıldığı, Şale komutanlarının güvenliği sağladığı resmî bir törenle Jonh H. Petterson’ın kemikleri yeni mezarlığına defnedildi. Yani İsrail kendilerini Kudüs’e getireni unutmamıştı.
Unutmamak gerekir ki;
1917’de Kudüs’e girdiler.
1918’de İstanbul’a girdiler.
Kudüs düşerse İstanbul düşer.
Biz unutursak dünya unutur.
Biz bırakırsak Filistin yok olur.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Nermin TAYLAN
Zamandan bile eski şehir, gökte yapılıp yere indirilen Kudüs!
Çağlar boyu tevhidin ana yurdu, semaya açılan kapı Kudüs!
Hz. Musa’nın varamadığı menzil, Hz. Davud’un taht merkezi!
Hz. Süleyman’ın cümle mahlûkata hâkim kılındığı, Hz. Zekeriya’nın çile doldurduğu, Hz. Meryem’in avaz avaz sustuğu, Hz. Yahya’nın mahzun kaldığı, Hz. İsa’nın ihanete uğradığı, Hz. Muhammed’in miraca çıktığı Kudüs...
Hz. Ömer’in adaletinin sembolü, Selahaddin’in rüyası, Yavuz’un duası, Kanuni’nin hayratı, Selim’in infakı, Ulu Hakan’ın çiniyle işlenmiş Kur’an aşkı...
Kudüs ki Hürrem Sultan’ın asırları aşan şefkat eli, şimdilerde ise insanlığın utancı, müminin sınav kâğıdı, ümmetin dinmeyen gözyaşı...
Allah’ın elçilerinin emaneti Kudüs!
Bilindiği gibi Theodor Herzl, siyasi siyonizmin kurucularından ve en önemli karakterlerinden biridir. 1896 yılında Viyana’da hukuk fakültesinde okurken kaldığı otel odasında Yahudilerin de bir devleti olması ve Yahudilerin bu uğurda örgütlenmesi gerektiğine dair meşhur Yahudi Devleti kitabını yazmış ve bu rüyaya dünyada ve özellikle Avrupa’da eziyet görerek yaşayan Yahudileri inandırmak için yola çıkmıştı.
Uzun çabaları, siyonizmin kurucu üyelerinden yakın dostları ve kendilerini bir maşa misali kullanmak adına Yahudilere sözde destek veriyormuş gibi görünen İngiltere vb. bazı Avrupa ülkelerinin desteğiyle 29 Ağustos 1887 tarihinde İsviçre’nin Basel şehrinde Üç Krallar Oteli’nde Dünya 1. Siyonist Kongresi’ni toplamayı başarır.
Bu toplantıda kurulan, Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanlığına Theodor Herzl getirilir. Dünya genelinde 200 delegenin katıldığı toplantıda bir siyonist programı hazırlanır. Siyonist programını hayata geçirmek ve gereken altyapının oluşturulması için finans desteğini sağlamak amacıyla bir fon kurulması kararlaştırılır. Bu fonun ise tek bir amacı vardır; Filistin’de toprak satın alınacak ve bu topraklara Yahudiler yerleştirilip an be an büyümesi suretiyle bir Yahudi devleti kurulacaktır.
Herzl bu fikre o kadar inanmaktadır ki yanındaki bir dostuna, “Sen göreceksin belki beş belki de elli yıl sonra İsrail Devleti’ni ben kuracağım ama şimdi ben bunu burada açıklasam herkes bana güler. Bir gün bu realiteyi herkes görecek.” der.
Theodor Herzl’ın bu toplantıdan sonra üç büyük işi olur:
Yahudi ekonomik teşekkülünün kurulması.
Filistin’e gitme bağlamında bir siyonist teşkilatı kurulması.
Avrupa’nın kenar mahallelerinde yaşayan ve yaşadıkları ülkelerce türlü sıkıntılara maruz bırakılan fakir Yahudileri bu rüyaya inandırmak.
Çünkü Herzl, bu toplantıyı yapmadan önce zengin Yahudilere gitmiş lâkin onlardan karşılık bulamamıştı. Herzl bu rüyaya önce fakir Yahudileri inandırmalıydı. Doğu Avrupa ülkelerinde âdeta tebliğ yaparcasına fakir Yahudileri gezen gençlerden biri o günleri günlüğüne şöyle kaydetmişti: “Bugün bize Mesih geldi, ben onu gördüm. Gözleri parlıyordu, Asuri sakalları vardı. Viyana’da okumuş biriydi, bir gazeteciydi.”
Günlüğüne bunları yazan genç, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olup ileriki yıllarda İsrail’in kuruluşuna şahitlik edecek ve ilk İsrail başbakanı olacak David Ben-Gurion’du.
Herzl bu rüyaya herkesi inandırdıktan sonra yakın arkadaşı Marks Bohommer’i gizlice Filistin ve özellikle Kudüs hakkında bir rapor hazırlaması için Kudüs’e gönderir. Bohommer Kudüs yolunda iken gemi ile Çanakkale’den geçerken yanındakilere buranın neresi olduğunu sorar. Yanındakiler, “Burası Kala-i Sultaniye’dir. İstanbul’un anahtarı burasıdır.” derler. Bohommer şifreyi almıştır. Kudüs’e gider ve geniş bir rapor hazırlar.
Aslında bu andan itibaren şifre bellidir ve anahtar ise Çanakkale’den geçmektir.
Theodor Herzl ise bu sırada Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e mektuplar yazıyor, Filistin’de Yahudi yerleşimi için toprak istiyor, bunun karşılığında ise Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyeceğini vadediyordu. Ancak Herzl’ın bu isteği kabul görmediği gibi Osmanlı Sultanı Yahudilere toprak satışını kati surette yasaklıyordu.
Herzl, 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Ancak huzura çıkması uzun süre kabul görmedi, 1892 yılında huzura çıkma şerefine nail olmuş ise de Filistin topraklarında bir Yahudi teşekkülünün kurulması fikri kesin bir dille reddedildi. 17 Haziran 1896’da, Sultan II. Abdülhamid’in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’a, Sultan’ın hasta olduğunu söyledi ve görüşme gerçekleşmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid şu yanıtı verir: “Eğer Mösyö Herzl, senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Âliye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım, Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim...”
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmez. Sultan II. Abdülhamid’den istediği cevabı alamayınca bu kez İtalya kralına gider ve “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’in Yahudilere verilmesi için çalışırsa İtalyanların Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyler. Lakin Herzl buradan da makul bir cevap alamaz.
Bu sıralarda Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudi’si Filistin’e göçmeye başlar ve sayıları kısa zamanda 80 bine ulaşır. Bunları aldığı jurnallerle yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, bir dizi tedbirler alarak göçün önüne geçmeye çalışır.
Aslında II. Abdülhamid, sadece siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudilerin siyonistleşmesini de engellemeye çalışmıştı. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Osmanlı Arşivlerinde Yahudilere tek bir kare toprağın satılmamasına dair yüzlerce emir, irade ve yasağa dair belge var. 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi’nin, Musevilerin kutsal topraklarda arazi almalarını engellememesi sebebiyle 5 Mart 1883’te yeni bir kanun çıkarıldı ve yabancı siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almaları yasaklandı. Ancak bu da Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudilere siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir miktar toprak parçasının siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akka’da Yahudilerin iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu dönemde bazı Yahudiler İngilizler lehine bölgede casusluk yapmaya başladığı gibi Osmanlı ordusunda görev yapmış hatta rütbe almış, Yahudilerden İngiliz ordusuna kaçanlar da olmuştu. Mesela Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizlere bilgi uçuruyordu. Osmanlı’nın ise bu duruma tavrı sert oluyor, yakalananlardan bazıları öldürülüyor, bazıları ise sürgüne yollanıyordu. Osmanlı, Telaviv’den tüm Yahudileri arındırırken İngilizler ise bu Yahudiler için Mısır’da kamplar kuruyordu.
Nihayetinde ise patlak veren 1. Dünya Savaşı ile Rusya’da dişçilik yapmakta olan Yahudi Zeev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, Mısır kamplarında Jonh H. Petterson’dan izin alarak bir Zion Katır Birliği kurulur ve kurulan bu birlik İngilizlerin müsaadesiyle gemi yoluyla Gelibolu’ya doğru yola çıkar. Çünkü vaktiyle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için Osmanlı’nın yıkılması gerektiğini ve Çanakkale’nin de payitahtın anahtarı konumunda olduğunu fark etmişlerdi.
Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da Anzak kolordusuyla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak ikinci grubu Anzak askerleri Türk zannedip vurmaya başlayınca Mısır’a geri gönderildiler. Diğer grup ise savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı. Asla ön cephelerde silahlı mücadele etmelerine müsaade edilmedi.
Çanakkale Savaşı sırasında Zion Katır Birliği için Hamilton şöyle diyordu: “Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudilerden kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türklerden ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla İsa’dan sonra 70’te Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”
Zion Katır Bölüğü’nün görevine, 8 üyesini kaybetmesi ve 25 tanesinin de yaralanmasıyla bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi tamamı Yahudilerden oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekâtına katılacaktı. Jabotinsky Filistin’e girdikten sonra Arap köyleri ile yapılan savaşla Hanagâh isminde bir birlik kurmuştur. İşte bu birlik bugün İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturmaktadır. Çanakkale’den Filistin’e gittiklerinde ise birlikte meşhur İsrail bayrağını burada Türklere karşı yaptıkları savaşta kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı yıllarının en büyük mücadelelerinden birini kuşkusuz Kanal, Sina ve Filistin cephelerinde verdi. Çünkü Gazze hattı Kudüs’ün korunması için en stratejik noktada bulunmaktaydı. Gazze’de İngilizlere karşı üç savaş verildi. 1. Gazze Savaşı’nı İngilizlere karşı savaşan Türk askerleri büyük bir farkla kazandı. İngilizler hezimete uğramıştı. İngilizler yaşadıkları bu hezimetin ardından ikinci Gazze muharebesine büyük bir hazırlık yaptılar. Gazze’yi almanın kolay olmayacağını görmüşlerdi. Burada Türklere karşı ilk defa tank kullansalar da bu tanklar Türkler tarafından imha ediliyordu. Tankları ile istediklerini yapamayınca bu defa kimyasal silaha başvurdular. Ancak İngilizler rüzgârın azizliğine uğradı ve kullandıkları zehirli gaz kendi askerlerinin bulunduğu yöne gitti. Böylece Gazze’de İngilizler ikinci defa yeniliyorlardı.
Mevcut durumları ile Türkleri yenemeyeceklerini anlayan İngilizler, komutaya İngiliz General Sir Edmund Allenby’i getirdiler. Gazze’nin savunmasında şehrin içindeki 84 rakımlı tepe çok önemliydi. Önceki savaşlarda da defalarca el değiştirmiş olan bu tepe üçüncü saldırıda da direniyordu. Ancak Avustralya ve Yeni Zelandalı atlı birliklerin Türk hatlarını yarıp geriden kuşatmalarıyla birlikte 3. Gazze Muharebesi’ni Türkler kaybetti.
Kudüs’ün düşmesine giden yolda Megiddo Muharebesi de çok belirleyici olmuştu. 3. Gazze Muharebesi’nin ardından Kudüs’e çekilen Osmanlı birlikleri şehri General Allenby’a karşı savundu ancak Allenby, savunmayı aşıp 9 Aralık 1917 günü Kudüs’e girip şehri ele geçirdi.
Filistin’de 1516 yılında başlayıp 401 sene süren Osmanlı egemenliği de böylece sona erdi. 1917 yılında şehre bir fatih edası ile giren General Allemby, Selahaddin Eyyubi’nin kabrini ziyaret etmek isteyince şarkın en sevgili sultanının kabrinin Şam’da olduğunu öğrenip derhal Şam’a gider ve Selahaddin Eyyubi’nin, kabrinin başında, “Haçlı Seferleri bugün bitti ey Selahaddin!” diye haykırır. Sultan Abdülhamid’in bir baba nasıl yuvasını koruyorsa tıpkı o şekilde koruduğu ve “kanla alınan toprakların parayla satılmasına müsaade etmediği topraklar”a peki sonrasında ne oldu?
1917’den 1947 yılına kadar bölge İngiliz idaresinde kaldı ve 1902’den beri bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları topraklar Yahudilere neredeyse altın tepsi ile sunuldu. Öyle ki;
1917’den sonra Filistin’de kurulan İngiliz askerî idaresi Filistin’de Yahudilere toprak edinme hakkı verdi.
24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’in Britanya manda yönetimi altına verilmesi kararı aldı. 1922 tarihli Britanya nüfus sayımlarına göre Filistin’in nüfusunun yüzde 88’i Arap, yüzde 11’i Yahudi idi. 1931’e gelindiğinde devam eden Yahudi göçleri sebebiyle toplam 1.035.821 olan Filistin nüfusunun yüzde 82’si Arap, yüzde 17’si Yahudi olarak değişmişti.
1933’ten itibaren Nazi tehdidi sebebiyle Filistin’e göç eden Yahudilerle birlikte 1935’te Filistin’de Yahudi nüfusu yüzde 35’lere ulaştı. 1947’ye gelindiğinde ise Yahudi nüfusu 800 bine yükseldi. Bu sırada Filistin topraklarında bulunan Filistinli nüfusu 1 milyon 400 kadardı. Böylesi hızlı bir nüfus artışına rağmen bile Yahudiler toprakların yalnızca yüzde 6-7’sine sahiplerdi.
Gün geçtikçe artan Yahudi göçünden rahatsız olan Filistinli Araplar hem İngiliz yönetimine hem de siyonistlere karşı protesto gösterileri başlattılar. 1936- 39’da yapılan gösterilerde 5.000 Arap İngiliz askerleri tarafından, yüzlerce Yahudi de Araplar tarafından öldürüldü.
1946 sayımına göre Filistin’in toplam nüfusu 1.942.349 idi ve bunun 1.175.196’sını Müslümanlar, 602.586’sını Yahudiler, 148.910’unu Hristiyanlar, 15.657’sini de diğer unsurlar meydana getiriyordu. Yahudiler ise nüfusun yüzde 31’ini teşkil ediyordu.
1947 öncesi Yahudilerin Filistin’de sahip olduğu arazilere bakıldığında ise durum net bir şekilde anlaşılmaktadır: Bu yıllarda Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.3 milyon dönüm olmakla birlikte bir bölümünü Nakab Çölü oluşturuyordu. 1948’de İsrail işgal devleti kurulmadan önce Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü ve bu oran Filistin topraklarının yalnızca yüzde 7’sini kapsamaktaydı.
Filistinliler toprak mı sattı?
Yapılan araştırmalara göre Yahudiler elde ettikleri 2 milyon dönüm arazinin; 650 bin dönümünü, Osmanlı Devleti döneminde yasak olmasına rağmen bazı illegal yöntemlerle mülk edinmişlerdi. 300 bin dönüm araziyi, İngiliz işgalciler Yahudilere bağışladılar. 200 bin dönümü, İngiliz manda yönetiminin koyduğu ağır vergileri ödeyemedikleri gerekçesiyle Filistinlilerin el konulan topraklarının manda yönetimi tarafından Yahudilere sembolik paralarda sattıkları topraklardı. 600 bin dönümünü, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş Araplardan satın almışlardı lâkin Arapların bu topraklarını satmalarına kızan Filistinlilerce bazıları ortadan kaldırılmıştı. Yahudiler, sadece ve sadece 250 bin dönüm araziyi Filistinlilerden satın almışlardı ve bu da Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı, Filistin topraklarının yüzde 0,9’una (binde 9’una) tekabül etmektedir.
Bin bir zulüm ile evlerinden çıkarılanlar, konulan ağır vergilerle topraklarına el konulanlar, illegal yöntemlerle toprak satın almalar vb. gibi nedenlerden Filistin topraklarına bir şekilde yerleşmeyi başaran İsrail, bayrağı ile tüm dünyaya ilan emiş olduğu üzere 1948, 1967 ve 1973 yıllarında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşlarının hepsinde genişlemeye, işgal etmeye ve toprak hırsızlığına devam ediyor.
Devletlerin toprak sınırları bellidir ve haritalarla çizilmiştir. Lakin İsrail’in bayrağındaki iki çizgi ve ortasındaki Davud Yıldızı ile ifade ettiği üzere sınırları belli değildir. İsrail, Arz-ı mevud dedikleri Nil ile Fırat nehirleri arasındaki tüm mülk, Yahudilerin olacağı inancıyla devletlerin topraklarını gün be gün işgal etmeye devam edeceğini hem bayrağıyla hem de Filistin halkına yaptıklarıyla net bir şekilde ifade etmektedir.
2015 senesi Çanakkale Savaşı’nın 100. yılıydı. Henüz ne biz ne de savaşa katılan devletlerin herhangi biri tek bir tören yahut anma programı yapmamıştı. Aralık 2014 Hares Gazetesi’nde şöyle bir başlık vardı: “Californiya’dan gelen kabir İsrail mezarlığına defnedilecek.” Jonh H. Petterson’nın kemikleri 100 yıl sonra İsrail’e getiriliyordu. Benjamin Natenyahu, eşi Sara ve devlet adamlarının katıldığı, Şale komutanlarının güvenliği sağladığı resmî bir törenle Jonh H. Petterson’ın kemikleri yeni mezarlığına defnedildi. Yani İsrail kendilerini Kudüs’e getireni unutmamıştı.
Unutmamak gerekir ki;
1917’de Kudüs’e girdiler.
1918’de İstanbul’a girdiler.
Kudüs düşerse İstanbul düşer.
Biz unutursak dünya unutur.
Biz bırakırsak Filistin yok olur.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Nermin TAYLAN
ZULMÜN KARANLIK KUYUSU
“Zulümle abat olanın ahiri berbat olur.”
Dirlik, düzenlik, doğruluk, hak ve hakkaniyete uygun davranmak anlamına gelen adalet, başlıca ahlaki erdemler arasında sayılır. Yüce dinimizin bizden uymamızı istediği bu erdem, ilahi emirler doğrultusunda dosdoğru bir hayat yaşamak demektir. Bir yönüyle adalet, aşırılıklardan ve gelişigüzel istek ve telkinlerden etkilenmeden istikrarlı bir şekilde doğru yolda olma gayretidir. İnsanın ruhi denge ve ahlaki kemali bu şekilde gerçekleşir. Yani kemalata giden yol, adalet ve itidal üzere olmaktan geçer. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet bize ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere olmayı öğütler. Mesela, itidal üzere olanlar harcarken ne saçıp savurur ne de eli sıkı olurlar. Onlar bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Furkan, 25/67.) İslam toplumunun en mümeyyiz vasfı olarak zikredilen “vasat ümmet” tabirinden kasıt, adalettir. Aşırılıklardan uzak, dengeli ve uyumlu olmak demektir. Allah Teâlâ’nın en değer verdiği takvaya da ancak adil olanlar ulaşır. (Maide, 5/8.) Gazali, adaletin ortadan kalkması ile onun zıddı olan zulmün doğacağını ifade eder. (Mustafa Çağrıcı, Adalet, TDV İslam Ansiklopedisi, c.1, s. 341.)
Her şeyi yerli yerince yapmak ve herkese hakkını vermek demek anlamına gelen adaletin zıddı olan zulüm ise bir şeyi ona ait olmayan yere koymak ve haksızlık yapmak demektir. Lokman suresinde şirk en büyük zulüm olarak bildirilir. (Lokman, 31/13.) Çünkü şirk koşan kimse, Allah’tan başkasına tanrılık niteliklerini yüklemiş ve böylece Allah’ın hakkı olan ilahlığı başkasına vermekle haksızlık (zulüm) yapmıştır. Bu sebeple şirk; haksızlıkların, zulmün en büyüğü olarak nitelendirilmiştir. Allah’a ortak koşmak bütün kötülüklerin başında geldiği gibi birçok kötülüğün de temel sebebi olduğundan İslam dini en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. (Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Cilt: 4, s. 336-337.) Allah Teâlâ’nın emirlerini çiğnemek ve hükümlerini ihlal etmek de zulümdür. Nitekim Yüce Allah, Hz. Âdem ve Havva’ya cennetteki ağaca yaklaşmamaları, eğer yaklaşırlarsa zalimlerden olacakları konusunda ikazda bulunur. (Bakara, 2/35.) Ancak onlar yasak ağaçtan yedikten sonra yaptıkları tövbede, ilahi emre uymamakla kendilerine zulmettiklerini itiraf ederler: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23.)
Tarih boyunca dünyamız, zulüm yaparak haktan ve adaletten sapan nice zalimlere şahitlik yapmıştır. Ellerinde bulundurdukları güçle zayıflara ve güçsüzlere zulmedenlerin akıbeti herkesçe malumdur. Nemrutlar, Firavunlar, Hamanlar, Ebu Cehiller yaptıkları zulmün karanlığında boğulmadılar mı? Üstelik Hak Teâlâ bunu hor ve hakir gördükleri o mazlumların eliyle gerçekleştirmedi mi? Hani İsrailoğullarını köleleştiren Firavun, onların gücünü iyice kırmak için erkek çocuklarını öldürüyor, kızları ise sağ bırakıyordu. Böylece kendi iktidarını sağlam tutmanın hesaplarını yapıyordu. Ancak bir fâninin hesabı Âlemlerin Rabbinin hesabı karşısında ne ifade eder ki! Kendi sarayında yetiştirdiği Hz. Musa dikildi karşısına. Firavun’un zulmü altında ezilip yok edilmek istenen İsrailoğullarını o, zulümden kurtardı. İlahi adaletin tecellisi hep böyle olmuştur. Ezilen, horlanan, zulme uğrayanlar bir gün mutlaka o zulüm gördükleri ve sürüldükleri topraklara varis kılınacaklardır: “Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas, 28/5.) Firavun ve avanesinin korktukları başına geldi ve ordularıyla beraber kazdıkları zulüm kuyusunda boğuldular.
O günden bugüne ne Firavunlar öldü ne Nemrutlar ne de Ebu Cehiller… Şairin dediği gibi “Ebu Leheb öldü diyorlar / Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed! / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Üstelik zulümle abat olunamayacağını ve ilahi adaletin nasıl mazlumlar lehine tecelli ettiğini gören bir halkın bugün Filistinlilere yönelik yaptığı katliam, tam bir akıl tutulması. Mütekebbir bir nefretin ve hırsın, gözleri ve kalpleri esir aldığında acımasızlıkta sınır tanımadığını maalesef görüyoruz. İnsanlıktan, vicdandan ve merhametten nasibi olmayan İsrail’in yaptığı bu soykırıma tüm dünyanın sadece seyirci kalması da insanlık için büyük bir utanç. Masum insanların, kadınların, çocukların üzerine günlerdir bombalar yağdırılıyor. Ülkeye yardım girmesine olanak tanımadığı gibi hastaneleri, okulları ve mabetleri dahi yakıyor, yıkıyor. Eşi benzeri görülmemiş bir kıyım yaşanıyor Filistin’de. Kendi atalarının maruz kaldığı zulmü unutan İsrail, Filistin halkını kuşatma altına alarak yok etmek ve yurtlarından sürmek istiyor. Buna karşın Müslüman Filistin halkı inançlarından aldıkları güçle metanet ve sabırla dimdik ayaktalar. Hz. Mevlânâ’nın da dediği gibi katil İsrail kendi kuyusunu kazıyor esasında: “Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler: Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. İlahi adalet ‘daha kötüye, daha kötü ceza verilir’ buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için kazıyorsun, bari boyunca kaz.”
Zulmün olduğu yerde adaletten söz etmek mümkün değildir. Adalet dini, dili, ırkı ne olursa olsun herkese insan olmanın şerefine yaraşır şekilde muamele etmektir. Zulüm varsa hiçbir şey hak ettiği yerde değildir, hiç kimseye hak ettiği şekilde muamele edilmiyordur. İnsanlığın bunu defalarca tecrübe etmesine rağmen hâlâ kendisine dokunmayan zulme kayıtsız kalması ise büyük bir vebaldir. Hâlbuki adalet ve hakkaniyet herkese lazımdır. Bugün kendilerine dokunmayan ateşin yarın nereyi yakacağını kimse bilemez. Adalet de zulüm de Hz. Mevlânâ’ya göre birer tohumdur. O tohum vakti geldiğinde yeşerecek ve bir ağaç olacaktır. Zulüm tohumu zalimler için zehirli zakkum ağacı olacaktır. O vakit iyiler sevinir, kötülerin ise ahiri berbat olur. Çünkü gül eken gül derer, rüzgâr eken fırtına biçer.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı
“Zulümle abat olanın ahiri berbat olur.”
Dirlik, düzenlik, doğruluk, hak ve hakkaniyete uygun davranmak anlamına gelen adalet, başlıca ahlaki erdemler arasında sayılır. Yüce dinimizin bizden uymamızı istediği bu erdem, ilahi emirler doğrultusunda dosdoğru bir hayat yaşamak demektir. Bir yönüyle adalet, aşırılıklardan ve gelişigüzel istek ve telkinlerden etkilenmeden istikrarlı bir şekilde doğru yolda olma gayretidir. İnsanın ruhi denge ve ahlaki kemali bu şekilde gerçekleşir. Yani kemalata giden yol, adalet ve itidal üzere olmaktan geçer. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet bize ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere olmayı öğütler. Mesela, itidal üzere olanlar harcarken ne saçıp savurur ne de eli sıkı olurlar. Onlar bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Furkan, 25/67.) İslam toplumunun en mümeyyiz vasfı olarak zikredilen “vasat ümmet” tabirinden kasıt, adalettir. Aşırılıklardan uzak, dengeli ve uyumlu olmak demektir. Allah Teâlâ’nın en değer verdiği takvaya da ancak adil olanlar ulaşır. (Maide, 5/8.) Gazali, adaletin ortadan kalkması ile onun zıddı olan zulmün doğacağını ifade eder. (Mustafa Çağrıcı, Adalet, TDV İslam Ansiklopedisi, c.1, s. 341.)
Her şeyi yerli yerince yapmak ve herkese hakkını vermek demek anlamına gelen adaletin zıddı olan zulüm ise bir şeyi ona ait olmayan yere koymak ve haksızlık yapmak demektir. Lokman suresinde şirk en büyük zulüm olarak bildirilir. (Lokman, 31/13.) Çünkü şirk koşan kimse, Allah’tan başkasına tanrılık niteliklerini yüklemiş ve böylece Allah’ın hakkı olan ilahlığı başkasına vermekle haksızlık (zulüm) yapmıştır. Bu sebeple şirk; haksızlıkların, zulmün en büyüğü olarak nitelendirilmiştir. Allah’a ortak koşmak bütün kötülüklerin başında geldiği gibi birçok kötülüğün de temel sebebi olduğundan İslam dini en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. (Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Cilt: 4, s. 336-337.) Allah Teâlâ’nın emirlerini çiğnemek ve hükümlerini ihlal etmek de zulümdür. Nitekim Yüce Allah, Hz. Âdem ve Havva’ya cennetteki ağaca yaklaşmamaları, eğer yaklaşırlarsa zalimlerden olacakları konusunda ikazda bulunur. (Bakara, 2/35.) Ancak onlar yasak ağaçtan yedikten sonra yaptıkları tövbede, ilahi emre uymamakla kendilerine zulmettiklerini itiraf ederler: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23.)
Tarih boyunca dünyamız, zulüm yaparak haktan ve adaletten sapan nice zalimlere şahitlik yapmıştır. Ellerinde bulundurdukları güçle zayıflara ve güçsüzlere zulmedenlerin akıbeti herkesçe malumdur. Nemrutlar, Firavunlar, Hamanlar, Ebu Cehiller yaptıkları zulmün karanlığında boğulmadılar mı? Üstelik Hak Teâlâ bunu hor ve hakir gördükleri o mazlumların eliyle gerçekleştirmedi mi? Hani İsrailoğullarını köleleştiren Firavun, onların gücünü iyice kırmak için erkek çocuklarını öldürüyor, kızları ise sağ bırakıyordu. Böylece kendi iktidarını sağlam tutmanın hesaplarını yapıyordu. Ancak bir fâninin hesabı Âlemlerin Rabbinin hesabı karşısında ne ifade eder ki! Kendi sarayında yetiştirdiği Hz. Musa dikildi karşısına. Firavun’un zulmü altında ezilip yok edilmek istenen İsrailoğullarını o, zulümden kurtardı. İlahi adaletin tecellisi hep böyle olmuştur. Ezilen, horlanan, zulme uğrayanlar bir gün mutlaka o zulüm gördükleri ve sürüldükleri topraklara varis kılınacaklardır: “Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas, 28/5.) Firavun ve avanesinin korktukları başına geldi ve ordularıyla beraber kazdıkları zulüm kuyusunda boğuldular.
O günden bugüne ne Firavunlar öldü ne Nemrutlar ne de Ebu Cehiller… Şairin dediği gibi “Ebu Leheb öldü diyorlar / Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed! / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Üstelik zulümle abat olunamayacağını ve ilahi adaletin nasıl mazlumlar lehine tecelli ettiğini gören bir halkın bugün Filistinlilere yönelik yaptığı katliam, tam bir akıl tutulması. Mütekebbir bir nefretin ve hırsın, gözleri ve kalpleri esir aldığında acımasızlıkta sınır tanımadığını maalesef görüyoruz. İnsanlıktan, vicdandan ve merhametten nasibi olmayan İsrail’in yaptığı bu soykırıma tüm dünyanın sadece seyirci kalması da insanlık için büyük bir utanç. Masum insanların, kadınların, çocukların üzerine günlerdir bombalar yağdırılıyor. Ülkeye yardım girmesine olanak tanımadığı gibi hastaneleri, okulları ve mabetleri dahi yakıyor, yıkıyor. Eşi benzeri görülmemiş bir kıyım yaşanıyor Filistin’de. Kendi atalarının maruz kaldığı zulmü unutan İsrail, Filistin halkını kuşatma altına alarak yok etmek ve yurtlarından sürmek istiyor. Buna karşın Müslüman Filistin halkı inançlarından aldıkları güçle metanet ve sabırla dimdik ayaktalar. Hz. Mevlânâ’nın da dediği gibi katil İsrail kendi kuyusunu kazıyor esasında: “Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler: Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. İlahi adalet ‘daha kötüye, daha kötü ceza verilir’ buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için kazıyorsun, bari boyunca kaz.”
Zulmün olduğu yerde adaletten söz etmek mümkün değildir. Adalet dini, dili, ırkı ne olursa olsun herkese insan olmanın şerefine yaraşır şekilde muamele etmektir. Zulüm varsa hiçbir şey hak ettiği yerde değildir, hiç kimseye hak ettiği şekilde muamele edilmiyordur. İnsanlığın bunu defalarca tecrübe etmesine rağmen hâlâ kendisine dokunmayan zulme kayıtsız kalması ise büyük bir vebaldir. Hâlbuki adalet ve hakkaniyet herkese lazımdır. Bugün kendilerine dokunmayan ateşin yarın nereyi yakacağını kimse bilemez. Adalet de zulüm de Hz. Mevlânâ’ya göre birer tohumdur. O tohum vakti geldiğinde yeşerecek ve bir ağaç olacaktır. Zulüm tohumu zalimler için zehirli zakkum ağacı olacaktır. O vakit iyiler sevinir, kötülerin ise ahiri berbat olur. Çünkü gül eken gül derer, rüzgâr eken fırtına biçer.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı
MÜSLÜMAN TOPLUMLAR VE NEFİSLERİN DEĞİŞMESİ
Bir defa daha, İsrail vahşeti ve yürekleri burkan Filistin dramı yaşanmaktadır. Ümmet, yine bu vahim gidişatı durdurmada bir çaresizlik içindedir; saldırgan İsrail’e ve arkasındaki Batı’ya lanetler okumaktadır. Elbette ki Müslümanlar, bu zalimler güruhu, katiller ordusunu telin edecek, kahrolmaları için dua ve niyazda bulunacaklardır. (Bakara, 2/193.)
Ne var ki yaşanan acıların bir muhasebesi için, Müslümanların kendi seyyiatları, sorumlulukları ve veballeri üzerinde pek de kafa yormadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü eleştiri okları hep düşmanlara yöneltilmekte ve sorumlular hep uzaklarda aranmaktadır. Veya ümmeti esenliğe çıkaracak bir kurtarıcı beklenmektedir. Birileri gelecek, ümmetin önüne geçecek, onun sayesinde ümmet bütün bu musibetlerden kurtulacaktır. Diğer taraftan yaşanan musibetler karşısında “ahir zaman, zaten böyle olacaktı” veya “bunlar Allah’ın takdiri, ne yapalım” türünden yanlış anlayışlara sahip olanlar da vardır.
Dış saldırıların, siyasi ve sosyal buhranların yaşandığı zamanlarda Müslümanların birlikte hareket etmelerinin gerekliliği hep vurgulanmaktadır. Ancak kardeşliği başarmanın, birtakım manevi ve psikolojik yasalara bağlı olduğu göz ardı edilmektedir. Başka bir ifadeyle kalplerin darmadağın olduğu, çeşit çeşit dünyevi hırs ve tamahların iç dünyaları esir aldığı bir durumda bunun pek de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan sorumluluğu başkalarına havale etme türünden yanlış tutumlarla, tarihin ve toplumun aktör ve öznesinin insan olduğu, Allah’ın takdirinin de onun davranışlarına göre şekillendiği gerçeği unutulmaktadır. Kısaca Müslümanlar, duygu, düşünce, zihniyet ve amel planında kendilerini değiştirmeden, yaşadıkları talihsiz gidişatın olumluya, izzete ve iktidara dönüşmesini beklemektedirler.
Bugün sanki Müslümanlar, saldırganı ve onların destekçilerini kınamak ve telin etmekten, kendi durumlarını derinlemesine tahlil etmeye fırsat bulamamaktadır. Bu da olup bitenler karşısında önceki kitabi topluluklarda olduğu gibi, bir nevi kendini aklama sonucunu doğurmaktadır. (Maide, 5/18.) Oysa kendimizle yüzleşmemiz, en acı ve ağır eleştirileri Müslümanlar olarak kendimize yapmamız ve bunlara göre adımlar atmamız gerekmiyor mu? Çünkü yaşanan yanlış, ihmal ve sapmalardan kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Nitekim Kur’an, başa gelenlerin, insanın bizzat kendi yaptıkları yüzünden olduğunu vurgular ve bizleri sadede gelmeye çağırır. (Şura, 42/30.)
Dış güçlerin müdahaleleri ile yaşanan olumsuzlukların baskısı altında, teknoloji, silah sanayi ve ekonomik gelişme gibi kazanımlarla her şeyin hallolacağı zannedilmektedir. Hemen belirtelim ki Kur’an’ın da ortaya koyduğu şekilde, bahsedilen bu güç kaynaklarının elde edilmesinin gerekli olduğunda şüphe yoktur. (Enfal, 8/60.) Ancak tarihsel misyonumuz, dinî kimliğimiz ve medeniyetimizin geleceği açısından bunların yeterli olmadıkları da bir gerçektir. Bahsedilen maddi güç ihtiyacı, son asırlarda bizim çokça tekrarladığımız ve çözüm olarak gördüğümüz bir anlayışı yansıtmaktadır. Burada sanki manevi yozlaşmanın dini bünyede açtığı yaralar, tahribatlar ve zafiyetler göz ardı edilmektedir. Sonuçta bizim değerler sistemimiz açısından sadece güç sahibi olmanın yeterli bir çözüm olamayacağı gerçeği anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan bu anlayış, yaşadığımız sosyal ve siyasi buhranlar sebebiyle yeterli muhasebesini yapmadan aceleyle kapıldığımız seküler bir bakış açısını da yansıtmaktadır.
İslam ümmeti, geçen asra kıyasla iyi bir konumda olsa da yaklaşık iki asırdır bir badireden öbürüne sürüklenmekten kendini kurtaramamaktadır. Gözyaşı ve kan akmaya devam etmektedir. Anlık, duygusal, aşırı ve köktenci tepkiler ortaya koymanın ötesine geçilememektedir. Bir kısır döngü yaşanmaktadır. Toplantılar, kınamalar, tespit ve teklifler yapılmakta, ancak işe yarayan, geleceğe ümitle bakmamızı sağlayan kalıcı adımlar atılamamaktadır. Çünkü güzel temenni ve sözlerin Allah katında karşılık bulması için, beraberinde O’nun rızasına yönelik amellerin gerekli olduğu unutulmaktadır. (Fatır, 35/10.) Sonuçta ümmetin makûs talihini değiştirecek; eğitim, kültür, bilim, sanat, medya ve ekonomi alanlarında Müslüman toplumların ihtiyacı olan gelişmelere zemin hazırlayacak hamleler, ne yazık ki gerçekleştirilememektedir.
Belirtmek gerekir ki İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden gelebilmek için, kısa ve uzun vadeli çalışmalar yapılmalıdır. Kısa vadede Müslüman milletlerin, barbar dünya karşısında siyaset, hukuk, medya, ekonomi ve silah sanayi alanlarında acil adımlar atmaları gerekmektedir. Çünkü istila, kan ve gözyaşı akmaya devam etmektedir. Ancak bu durum, Müslüman toplulukların son asırlarda inanç, ibadet ve ahlak alanında yaşadıkları problemleri ve manevi yozlaşmayı görmezden gelme sonucunu doğurmamalıdır.
İki asırdır yaşadığımız durumun, belirttiğimiz şekilde, sadece bir maddi güç zafiyetinden kaynaklandığı zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın tarih felsefesi bizlere farklı bir şey söylemektedir. Şöyle ki milletlerin benimsedikleri değerler sistemi, dünya ve ahirete bakışları, yaşadıkları hayat tarzı, toplumların kaderini doğrudan etkileyen dinamikler olarak ortaya konmaktadır. Başka bir ifadeyle Müslüman toplulukların izzet ve onurlarını korumalarında, esenlik ve başarıya erişmelerinde; sağlam itikatları, takva duyarlıkları ve teslimiyet şuurları belirleyici olmaktadır. Bunlara ayrıca medeniyeti inşa edici değerler olarak çalışmak, cihat ve fedakârlık, vazife şuuru, sorumluluk duygusu, istişare, dayanışma bilinci, dinî, beşerî ilimler, sanat ve mimari alanlarında gelişme şartlarını da ilave edelim.
Allah Teâlâ, bahsedilen bütün bu değerleri kazanan Müslüman milletlerin, maddi ve manevi yönlerden yükselişe geçtiklerini, kaybedenlerin ise çöküşte olduklarını bizlere şöyle haber verir: “Bir toplum sahip olduğu dinî, ahlaki değerleri kötü yönde değiştirip dönüştürmedikçe Allah da o topluma nasip ettiği (esenlik, huzur, güç, iktidar, refah ve zenginlik gibi) nimetleri durduk yere geri almaz. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” (Enfal, 8/53.) Ayette toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerinden bahsedilmektedir. Bu olumsuz yönde olursa, toplumun gidişatı kötü yönde seyretmekte ve sosyal bir çözülme, hatta bir kaos baş gösterebilmektedir. Ancak bu değişim olumlu yönde ise, yani iman, itaat, vahdet ve adalet yönünde ise Allah’ın bahşettiği nimet, güç, kudret ve imkânlar o yönde artmaktadır. Nitekim Enbiya suresinde İsrailoğulları tarihinden bahsedilirken, vadedilen topraklara ancak tevhid, adalet ve hayır peşinde olan faziletli ve salih kulların varis olacakları anlatılmaktadır. (Enbiya, 21/105.)
Enfal suresinin 53. ayetinde geçen “nefislerde olanın değişmesi” ifadeleri olumlu yönde gerçekleşirse Müslümanların dinî hayatlarında bir diriliş, dayanışma ve buna bağlı olarak İslam medeniyetini inşa edecek dinamiklerin oluşması da mümkün olacaktır. Nitekim Nur suresinin 55. ayetinde imanla beraber zikredilen “salih amel” kavramının da bu muhtevayı içerdiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayetin devamında Allah Teâlâ, amel-i salih işleyen müminler topluluğunun güç ve iktidara kavuşacakları, güvenlik ve esenliğe erişecekleri böylece İslam’ın yaygınlaşacağı vaadinde bulunmaktadır.
Şu hâlde Müslüman toplulukların, yaşadıkları badire ve buhranlardan çıkışları, nefislerin olumlu yönde değiştirilmesi yasasına bağlıdır. Bu içsel dönüşümü gerçekleştirmenin önündeki birçok engelden bahsedilebilir. Ancak bu başarılmadan da Müslüman toplulukların iç barışlarını sağlamaları ve insanlık çapında bir adalet ve denge unsuru olmaları mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla musibetlerden kurtulmaya yönelik çabalar, geçici, yüzeysel ve sonuçsuz kalmaktan öteye geçmeyecektir. Başka bir ifadeyle toplum, dini değerler etrafında kenetlenip oradan güç almadığı müddetçe, güven yoksunluğu, iç kargaşa ve zafiyetlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Yaratıcı, Kur’an’da dilediğini aziz, dilediğini de zelil kıldığını beyan etmektedir. (Âl-i İmran,¶ 3/26.) Aslında bütün bu inişler çıkışlar, bahsedilen tarihsel yasa çerçevesinde ve dinin hem ferdî hem de toplumsal değerlerine bağlı kalıp kalmama ekseninde olmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) tabiatta olduğu gibi toplumların hayatında da sebep sonuç yasasını koymuş, tarihin seyri de buna göre şekillenmektedir. Mesela Kur’an bizlere şu örneği verir: “…Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık felaketi ve açlıktan helak olma korkusu yaşattı.” (Nahl, 16/112.)
Müslüman topluluklarda baş gösteren musibetlerin, bizim bilemediğimiz başka sebep ve hikmetleri de olabilir. Dolayısıyla siyasi kaosların yaşandığı belirli coğrafyaları nankör topluluklar olarak yaftalamamız doğru olmayacaktır. Ümmetin, insanlığın gidişatını okuyamama dolayısıyla medeniyetin ve izzetli olmanın gereklerini yerine getirememe gibi faktörler de burada rol oynamaktadır. Ancak Kur’an’ın burada, dini değerlerden uzaklaşmayı, bahsedilen kaotik ve kargaşa durumunun bir nedeni olarak ortaya koyduğu da unutulmamalıdır.
Öyle ise ümmetin düştüğü yerden kalkması gerekiyor. Tarihte vahye mensup toplulukların çöküşleri hep kalplerin katılaşması ve iç dünyaların çoraklaşması ile olmuştur. (Bakara, 2/74; Hadid, 57/16.) Bu sebeple ahir zaman ümmetinin kendine gelmesi ve kalbine dönmesi lazımdır. Çünkü kendi iç dünyalarında esenliğe erişemeyen toplumların dış dünyalarında barış ve güveni yakalamaları zordur. Dolayısıyla takva, tevekkül, tefekkür, tövbe, ihlas, huşu, sabır, şükür, zikir vb. erdemlerle iç dünyaların bezenmesi gerekiyor. Çünkü düşüşün başladığı yer orası, dolayısıyla Müslümanların kalkacağı yer de ancak orası olacaktır. Bu manada bizi ihya edecek kalbi değerleri yeniden bütün zenginliği ile geri almamız gerekiyor. Bu değerler, belirttiğimiz şekilde sadece inanç, ibadet ve ahlak gibi temel değerler değildir. Aynı zamanda bunlarla mayalanan, madde ve mana dengesini sağlayan ve medeniyetimizi inşa eden değerlerdir. Çünkü bu değerlerle beslenmeyen, düşünce, doktrin ve yapılanmalar, kendimize dönmemizi sağlamayacaktır. Aksine bizim yabancı dünyalara savrulmamız ve onların kötü bir kopyası ve yüklenicisi konumuna düşmekten bizleri kurtaramayacaktır.
Kur’an’da bizlere, “Ey iman edenler! Siz siz olun, sorumluluk ve takva bilincinizi her daim ayakta tutun. Zira siz Allah’ın gösterdiği yolda yürüdüğünüz müddetçe o sapkınlar size hiçbir şekilde zarar veremez.” (Maide, 5/105.) buyrulur. Şu hâlde mazlum ve mağdur Müslüman halkların kurtuluşu, ümmetin kendine gelmesi, takva ve teslimiyet duyarlılığı ile dirilmesine bağlıdır. Diğer taraftan Kur’an, kâfirlerin, zalimlerin ve hainlerin asla kurtuluş ve esenlik yüzü göremeyeceklerini bizlere bildirmektedir. (Yusuf, 12/23.) Kurdukları tuzaklar başlarına yıkılacaktır. (Fatır, 35/43.) Nitekim atasözünde, “Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur.” denmiştir. Ancak unutmamak lazımdır ki zalimlerin sonu da Müslümanların kendi sorumluluklarını yüklenmeleri ve gereğini yapmalarına bağlıdır. (Tevbe, 9/14.) “Nereden başlamak lazımdır?” diye sorulacaksa bir Müslümanı gerçek manada Müslüman yapan iç dinamiklerden başlamak lazımdır. Yani Kur’an’ın ifadesiyle Allah’ın insanın tabiatına nakşettiği İslam boyasıyla boyanmak gerekiyor. (Bakara, 2/138.) Çünkü toplumları ayakta tutan dış dinamiklerin güçlü olması, ancak iç dinamiklerin sağlam olması ile mümkündür.
Batılı ülkelerin sahip oldukları maddi, askerî, teknolojik ve ekonomik güç, bazılarında bir umutsuzluğa sebep olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki nice güçlü toplulukların, kale gibi imana sahip, az ama sabırlı ve gayretli müminler topluluğu karşısında mağlup oldukları da tarihî gerçeklerdendir. (Bakara, 2/249.) Bu bakımdan tarihin akışının nerede ve ne zaman olumluya inkılap edeceğini kestirmek zordur. Allah zalimlere mühlet verir ancak asla ihmal etmez. “O zalimler/kâfirler, nasıl tepetakla olacaklarını yarın bir gün göreceklerdir.” (Şuara, 26/226.) ayeti de bunu göstermektedir. Yine belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ’nın mustazaflara, mazlumlara yardım sözü vardır. (Kasas, 28/5.) Ancak Müslüman toplulukların bunun şartlarını yerine getirmeleri, kıvama ermeleri, kıyamda olmaları, fedakârlık yapıp bedel ödemeleri gerekmektedir. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm 53/39.)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Bir defa daha, İsrail vahşeti ve yürekleri burkan Filistin dramı yaşanmaktadır. Ümmet, yine bu vahim gidişatı durdurmada bir çaresizlik içindedir; saldırgan İsrail’e ve arkasındaki Batı’ya lanetler okumaktadır. Elbette ki Müslümanlar, bu zalimler güruhu, katiller ordusunu telin edecek, kahrolmaları için dua ve niyazda bulunacaklardır. (Bakara, 2/193.)
Ne var ki yaşanan acıların bir muhasebesi için, Müslümanların kendi seyyiatları, sorumlulukları ve veballeri üzerinde pek de kafa yormadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü eleştiri okları hep düşmanlara yöneltilmekte ve sorumlular hep uzaklarda aranmaktadır. Veya ümmeti esenliğe çıkaracak bir kurtarıcı beklenmektedir. Birileri gelecek, ümmetin önüne geçecek, onun sayesinde ümmet bütün bu musibetlerden kurtulacaktır. Diğer taraftan yaşanan musibetler karşısında “ahir zaman, zaten böyle olacaktı” veya “bunlar Allah’ın takdiri, ne yapalım” türünden yanlış anlayışlara sahip olanlar da vardır.
Dış saldırıların, siyasi ve sosyal buhranların yaşandığı zamanlarda Müslümanların birlikte hareket etmelerinin gerekliliği hep vurgulanmaktadır. Ancak kardeşliği başarmanın, birtakım manevi ve psikolojik yasalara bağlı olduğu göz ardı edilmektedir. Başka bir ifadeyle kalplerin darmadağın olduğu, çeşit çeşit dünyevi hırs ve tamahların iç dünyaları esir aldığı bir durumda bunun pek de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan sorumluluğu başkalarına havale etme türünden yanlış tutumlarla, tarihin ve toplumun aktör ve öznesinin insan olduğu, Allah’ın takdirinin de onun davranışlarına göre şekillendiği gerçeği unutulmaktadır. Kısaca Müslümanlar, duygu, düşünce, zihniyet ve amel planında kendilerini değiştirmeden, yaşadıkları talihsiz gidişatın olumluya, izzete ve iktidara dönüşmesini beklemektedirler.
Bugün sanki Müslümanlar, saldırganı ve onların destekçilerini kınamak ve telin etmekten, kendi durumlarını derinlemesine tahlil etmeye fırsat bulamamaktadır. Bu da olup bitenler karşısında önceki kitabi topluluklarda olduğu gibi, bir nevi kendini aklama sonucunu doğurmaktadır. (Maide, 5/18.) Oysa kendimizle yüzleşmemiz, en acı ve ağır eleştirileri Müslümanlar olarak kendimize yapmamız ve bunlara göre adımlar atmamız gerekmiyor mu? Çünkü yaşanan yanlış, ihmal ve sapmalardan kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Nitekim Kur’an, başa gelenlerin, insanın bizzat kendi yaptıkları yüzünden olduğunu vurgular ve bizleri sadede gelmeye çağırır. (Şura, 42/30.)
Dış güçlerin müdahaleleri ile yaşanan olumsuzlukların baskısı altında, teknoloji, silah sanayi ve ekonomik gelişme gibi kazanımlarla her şeyin hallolacağı zannedilmektedir. Hemen belirtelim ki Kur’an’ın da ortaya koyduğu şekilde, bahsedilen bu güç kaynaklarının elde edilmesinin gerekli olduğunda şüphe yoktur. (Enfal, 8/60.) Ancak tarihsel misyonumuz, dinî kimliğimiz ve medeniyetimizin geleceği açısından bunların yeterli olmadıkları da bir gerçektir. Bahsedilen maddi güç ihtiyacı, son asırlarda bizim çokça tekrarladığımız ve çözüm olarak gördüğümüz bir anlayışı yansıtmaktadır. Burada sanki manevi yozlaşmanın dini bünyede açtığı yaralar, tahribatlar ve zafiyetler göz ardı edilmektedir. Sonuçta bizim değerler sistemimiz açısından sadece güç sahibi olmanın yeterli bir çözüm olamayacağı gerçeği anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan bu anlayış, yaşadığımız sosyal ve siyasi buhranlar sebebiyle yeterli muhasebesini yapmadan aceleyle kapıldığımız seküler bir bakış açısını da yansıtmaktadır.
İslam ümmeti, geçen asra kıyasla iyi bir konumda olsa da yaklaşık iki asırdır bir badireden öbürüne sürüklenmekten kendini kurtaramamaktadır. Gözyaşı ve kan akmaya devam etmektedir. Anlık, duygusal, aşırı ve köktenci tepkiler ortaya koymanın ötesine geçilememektedir. Bir kısır döngü yaşanmaktadır. Toplantılar, kınamalar, tespit ve teklifler yapılmakta, ancak işe yarayan, geleceğe ümitle bakmamızı sağlayan kalıcı adımlar atılamamaktadır. Çünkü güzel temenni ve sözlerin Allah katında karşılık bulması için, beraberinde O’nun rızasına yönelik amellerin gerekli olduğu unutulmaktadır. (Fatır, 35/10.) Sonuçta ümmetin makûs talihini değiştirecek; eğitim, kültür, bilim, sanat, medya ve ekonomi alanlarında Müslüman toplumların ihtiyacı olan gelişmelere zemin hazırlayacak hamleler, ne yazık ki gerçekleştirilememektedir.
Belirtmek gerekir ki İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden gelebilmek için, kısa ve uzun vadeli çalışmalar yapılmalıdır. Kısa vadede Müslüman milletlerin, barbar dünya karşısında siyaset, hukuk, medya, ekonomi ve silah sanayi alanlarında acil adımlar atmaları gerekmektedir. Çünkü istila, kan ve gözyaşı akmaya devam etmektedir. Ancak bu durum, Müslüman toplulukların son asırlarda inanç, ibadet ve ahlak alanında yaşadıkları problemleri ve manevi yozlaşmayı görmezden gelme sonucunu doğurmamalıdır.
İki asırdır yaşadığımız durumun, belirttiğimiz şekilde, sadece bir maddi güç zafiyetinden kaynaklandığı zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın tarih felsefesi bizlere farklı bir şey söylemektedir. Şöyle ki milletlerin benimsedikleri değerler sistemi, dünya ve ahirete bakışları, yaşadıkları hayat tarzı, toplumların kaderini doğrudan etkileyen dinamikler olarak ortaya konmaktadır. Başka bir ifadeyle Müslüman toplulukların izzet ve onurlarını korumalarında, esenlik ve başarıya erişmelerinde; sağlam itikatları, takva duyarlıkları ve teslimiyet şuurları belirleyici olmaktadır. Bunlara ayrıca medeniyeti inşa edici değerler olarak çalışmak, cihat ve fedakârlık, vazife şuuru, sorumluluk duygusu, istişare, dayanışma bilinci, dinî, beşerî ilimler, sanat ve mimari alanlarında gelişme şartlarını da ilave edelim.
Allah Teâlâ, bahsedilen bütün bu değerleri kazanan Müslüman milletlerin, maddi ve manevi yönlerden yükselişe geçtiklerini, kaybedenlerin ise çöküşte olduklarını bizlere şöyle haber verir: “Bir toplum sahip olduğu dinî, ahlaki değerleri kötü yönde değiştirip dönüştürmedikçe Allah da o topluma nasip ettiği (esenlik, huzur, güç, iktidar, refah ve zenginlik gibi) nimetleri durduk yere geri almaz. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” (Enfal, 8/53.) Ayette toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerinden bahsedilmektedir. Bu olumsuz yönde olursa, toplumun gidişatı kötü yönde seyretmekte ve sosyal bir çözülme, hatta bir kaos baş gösterebilmektedir. Ancak bu değişim olumlu yönde ise, yani iman, itaat, vahdet ve adalet yönünde ise Allah’ın bahşettiği nimet, güç, kudret ve imkânlar o yönde artmaktadır. Nitekim Enbiya suresinde İsrailoğulları tarihinden bahsedilirken, vadedilen topraklara ancak tevhid, adalet ve hayır peşinde olan faziletli ve salih kulların varis olacakları anlatılmaktadır. (Enbiya, 21/105.)
Enfal suresinin 53. ayetinde geçen “nefislerde olanın değişmesi” ifadeleri olumlu yönde gerçekleşirse Müslümanların dinî hayatlarında bir diriliş, dayanışma ve buna bağlı olarak İslam medeniyetini inşa edecek dinamiklerin oluşması da mümkün olacaktır. Nitekim Nur suresinin 55. ayetinde imanla beraber zikredilen “salih amel” kavramının da bu muhtevayı içerdiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayetin devamında Allah Teâlâ, amel-i salih işleyen müminler topluluğunun güç ve iktidara kavuşacakları, güvenlik ve esenliğe erişecekleri böylece İslam’ın yaygınlaşacağı vaadinde bulunmaktadır.
Şu hâlde Müslüman toplulukların, yaşadıkları badire ve buhranlardan çıkışları, nefislerin olumlu yönde değiştirilmesi yasasına bağlıdır. Bu içsel dönüşümü gerçekleştirmenin önündeki birçok engelden bahsedilebilir. Ancak bu başarılmadan da Müslüman toplulukların iç barışlarını sağlamaları ve insanlık çapında bir adalet ve denge unsuru olmaları mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla musibetlerden kurtulmaya yönelik çabalar, geçici, yüzeysel ve sonuçsuz kalmaktan öteye geçmeyecektir. Başka bir ifadeyle toplum, dini değerler etrafında kenetlenip oradan güç almadığı müddetçe, güven yoksunluğu, iç kargaşa ve zafiyetlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Yaratıcı, Kur’an’da dilediğini aziz, dilediğini de zelil kıldığını beyan etmektedir. (Âl-i İmran,¶ 3/26.) Aslında bütün bu inişler çıkışlar, bahsedilen tarihsel yasa çerçevesinde ve dinin hem ferdî hem de toplumsal değerlerine bağlı kalıp kalmama ekseninde olmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) tabiatta olduğu gibi toplumların hayatında da sebep sonuç yasasını koymuş, tarihin seyri de buna göre şekillenmektedir. Mesela Kur’an bizlere şu örneği verir: “…Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık felaketi ve açlıktan helak olma korkusu yaşattı.” (Nahl, 16/112.)
Müslüman topluluklarda baş gösteren musibetlerin, bizim bilemediğimiz başka sebep ve hikmetleri de olabilir. Dolayısıyla siyasi kaosların yaşandığı belirli coğrafyaları nankör topluluklar olarak yaftalamamız doğru olmayacaktır. Ümmetin, insanlığın gidişatını okuyamama dolayısıyla medeniyetin ve izzetli olmanın gereklerini yerine getirememe gibi faktörler de burada rol oynamaktadır. Ancak Kur’an’ın burada, dini değerlerden uzaklaşmayı, bahsedilen kaotik ve kargaşa durumunun bir nedeni olarak ortaya koyduğu da unutulmamalıdır.
Öyle ise ümmetin düştüğü yerden kalkması gerekiyor. Tarihte vahye mensup toplulukların çöküşleri hep kalplerin katılaşması ve iç dünyaların çoraklaşması ile olmuştur. (Bakara, 2/74; Hadid, 57/16.) Bu sebeple ahir zaman ümmetinin kendine gelmesi ve kalbine dönmesi lazımdır. Çünkü kendi iç dünyalarında esenliğe erişemeyen toplumların dış dünyalarında barış ve güveni yakalamaları zordur. Dolayısıyla takva, tevekkül, tefekkür, tövbe, ihlas, huşu, sabır, şükür, zikir vb. erdemlerle iç dünyaların bezenmesi gerekiyor. Çünkü düşüşün başladığı yer orası, dolayısıyla Müslümanların kalkacağı yer de ancak orası olacaktır. Bu manada bizi ihya edecek kalbi değerleri yeniden bütün zenginliği ile geri almamız gerekiyor. Bu değerler, belirttiğimiz şekilde sadece inanç, ibadet ve ahlak gibi temel değerler değildir. Aynı zamanda bunlarla mayalanan, madde ve mana dengesini sağlayan ve medeniyetimizi inşa eden değerlerdir. Çünkü bu değerlerle beslenmeyen, düşünce, doktrin ve yapılanmalar, kendimize dönmemizi sağlamayacaktır. Aksine bizim yabancı dünyalara savrulmamız ve onların kötü bir kopyası ve yüklenicisi konumuna düşmekten bizleri kurtaramayacaktır.
Kur’an’da bizlere, “Ey iman edenler! Siz siz olun, sorumluluk ve takva bilincinizi her daim ayakta tutun. Zira siz Allah’ın gösterdiği yolda yürüdüğünüz müddetçe o sapkınlar size hiçbir şekilde zarar veremez.” (Maide, 5/105.) buyrulur. Şu hâlde mazlum ve mağdur Müslüman halkların kurtuluşu, ümmetin kendine gelmesi, takva ve teslimiyet duyarlılığı ile dirilmesine bağlıdır. Diğer taraftan Kur’an, kâfirlerin, zalimlerin ve hainlerin asla kurtuluş ve esenlik yüzü göremeyeceklerini bizlere bildirmektedir. (Yusuf, 12/23.) Kurdukları tuzaklar başlarına yıkılacaktır. (Fatır, 35/43.) Nitekim atasözünde, “Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur.” denmiştir. Ancak unutmamak lazımdır ki zalimlerin sonu da Müslümanların kendi sorumluluklarını yüklenmeleri ve gereğini yapmalarına bağlıdır. (Tevbe, 9/14.) “Nereden başlamak lazımdır?” diye sorulacaksa bir Müslümanı gerçek manada Müslüman yapan iç dinamiklerden başlamak lazımdır. Yani Kur’an’ın ifadesiyle Allah’ın insanın tabiatına nakşettiği İslam boyasıyla boyanmak gerekiyor. (Bakara, 2/138.) Çünkü toplumları ayakta tutan dış dinamiklerin güçlü olması, ancak iç dinamiklerin sağlam olması ile mümkündür.
Batılı ülkelerin sahip oldukları maddi, askerî, teknolojik ve ekonomik güç, bazılarında bir umutsuzluğa sebep olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki nice güçlü toplulukların, kale gibi imana sahip, az ama sabırlı ve gayretli müminler topluluğu karşısında mağlup oldukları da tarihî gerçeklerdendir. (Bakara, 2/249.) Bu bakımdan tarihin akışının nerede ve ne zaman olumluya inkılap edeceğini kestirmek zordur. Allah zalimlere mühlet verir ancak asla ihmal etmez. “O zalimler/kâfirler, nasıl tepetakla olacaklarını yarın bir gün göreceklerdir.” (Şuara, 26/226.) ayeti de bunu göstermektedir. Yine belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ’nın mustazaflara, mazlumlara yardım sözü vardır. (Kasas, 28/5.) Ancak Müslüman toplulukların bunun şartlarını yerine getirmeleri, kıvama ermeleri, kıyamda olmaları, fedakârlık yapıp bedel ödemeleri gerekmektedir. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm 53/39.)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
“Mevlânâ düşüncesi, insanlara mağaralarından dışarı çıkmayı öğretir.”
Öncelikle Hazret’in hayatıyla başlayalım Hocam. Belh şehrinde dünyaya gelen ve Anadolu’da Konya’ya yerleşen Hz. Mevlânâ’nın orada büyük bir ocak kurduğunu görüyoruz. Fakat XIII. yüzyılda genel olarak İslam dünyasında İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Seyyid Burhaneddin, Şems-i Tebrizi gibi Mevlânâ’nın da tanıştığı isimlerin yaşadığını görüyoruz. Hz. Mevlânâ’yı hangi şartlar, birikim ve kültürel atmosfer doğurdu sizce? Bu bir iklim işi miydi?
Öncelikle Mevlânâ’nın tarihsel olarak yaşadığı dönem, İslam düşüncesi bakımından müteahhirin dönemi diye isimlendirilir. Yani kelam, felsefe ve tasavvufun yeni bir evreye girdiği, bir bakıma önce krizleri sonra ikinci klasikleri ortaya çıkaran bir süreç yaşandı düşünce tarihinde. Onun önemli isimleri vardı, mesela kelam geleneğinde Fahreddin Razi vardır. Onun takip ettiği kişiler Sadettin Taftazani, Cürcani gibi önemli isimler ondan daha sonra geliyor. Tasavvuf içerisinde İbn Arabi, Sadreddin Konevi gibi isimler var. Onun biraz öncesinde büyük tarikatlar ortaya çıkıyor. İran düşüncesi şekilleniyor. Siyasi olarak Abbasilerin zayıflamasıyla birlikte Selçuklular daha ön planda. Türklerin İslam dünyasına güçlü bir şekilde girdiği bir dönem ortaya çıkıyor. Şii devletleri güçleniyor vs. Kısaca İslam dünyasının yeni bir ivme yaşadığı, kazandığı dönem ortaya çıkıyor. Ama siyasi olarak başka bir şey daha yaşanıyor. O da Moğol baskını. Onun biraz öncesinde Haçlı Savaşları, Haçlı baskınları oluyor. Dolayısıyla İslam dünyası bir yerden yapılanırken bir yerden yıkılıyor ve muazzam bir kültürel hareketlilik, muazzam bir entelektüel hareketlilik yaşanıyor o dönemde. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hicri VII. yüzyılda yaşayan bir kişi olarak bütün bu hareketliliğin içerisinde doğuyor. Dolayısıyla onun bir ürünü olarak kabul edilmesi gerekiyor. Burada yine birkaç hususa işaret etmek lazım. Bunlardan birincisi: İslam düşüncesinin kurucu dili olarak Arapça oldukça yetkinleşmiş bir dönemdeydi. Mevlânâ’nın bu dili de takip ettiğini düşünüyoruz. Farsça artık büyük klasiklerini verecek bir hâle gelmişti. Türkçe ise yeni yeni ortaya çıkıyordu ve Mevlânâ’dan biraz daha sonra olmak üzere büyük eserlerini vermeye başlamıştı. Fars iklimi, Türkler ve Araplar olmak üzere böyle üçlü sacayağı oluşmuştu. Mevlânâ’yı bu çerçevede düşünmek lazım. Bu iklim, düşüncenin hazırlanmasında ve oluşmasında önemli bir faktördür ama Mevlânâ’daki bireysel özellikleri de dikkate almak lazım. Yani aynı iklim olabilir ama Mevlânâ gibi birisi çıkmayabilirdi. Dolayısıyla kendi bireysel kabiliyeti ile içinde yetiştiği kültürel iklimin bir imtizacı olarak Mevlânâ ortaya çıkıyor. O yüzden bu tarz meseleleri ele alırken sadece sosyolojik ya da tarihsel hadiselere atıf yaparsak o zaman bireysel yetenekleri, kabiliyetleri tam izah edemeyiz. Çünkü bazen aynı durumlar ya da aynı hadiseler yaşanmasına rağmen büyük bir kurucu ya da büyük bir düşünür çıkmıyor. Demek ki bireysel kabiliyetin de burada çok önemli bir rolü var. Örneğin Sadreddin Konevi’nin çıktığı ortam yüz sene sonra da vardı ama bir Konevi ya da bir İbn Arabi çıkmadı. Kısacası bireysel kabiliyeti, yeteneği reddederek sadece tarihsel hadiselerle bir büyük düşünürün çıkması söz konusu edilemez.
“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Muhammed Mustafa’nın (seçilmiş) yolunun toprağıyım ...” diyen Mevlânâ’nın dünya görüşünün temelinde Kur’an ve sünnet olduğunu görüyoruz. Bu iki kaynağa getirdiği yorum farkından bahseder misiniz? Mesnevi için dinin asıllarının asıllarının asılları denmesinin sebebi nedir? Ve bu bağlamda Mevlânâ’yı diğer İslam düşünürlerinden ayıran hususiyetler hangileridir?
Başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnet birkaç gelenek tarafından yorumlanıyor. Dinle olan ilişkiyi sadece yükümlülük üzerinden ele alınca fıkıh yorumu; bu yükümlülüğü ya da inancı müdafaa etmek açısından ele alınca da kelam yorumu ortaya çıkıyor. Kelamla fıkıh sünni düşüncenin bir kısmında bir terkip oluşturuyor. Bu durum, dinin ana omurgasını teşkil ediyor, en azından bunu iddia ediyorlar. Günümüzde de bu, birçok kişi tarafından böyle düşünülüyor ki bence bu düşünce eksiktir. Bir de tasavvufun ortaya çıkarttığı yorum geleneği vardır. Tasavvufun bu yorumunda fıkıh ve kelam geleneğinin ihmal ettiği insanı eklediğini görürüz. Çünkü insan sadece yap ya da yapma ikilemi içerisinde ele alınabilecek bir varlık değil. İnsanın bir ruh dünyası ve zihin dünyası var, insanın gelgitleri, korkuları, umutları var. Kısaca insanın dünyayla kurduğu ilişki var. İslam geleneği içerisinde esaslı bir şekilde insana odaklanan bütün olarak insana, insanın dünyasına, insanın estetik algısına, insanın zihin dünyasına, insanın ahlak dünyasına odaklanan aslında tasavvuf olur. Odaklanınca da başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnetin o veçhedeki yaklaşımlarını daha öne çıkarttı, onlara daha fazla yorumlar getirdi. Tasavvuf; fıkıh ve kelama göre ufku daha geniş alarak evrene bakışı getirdi. Mesela doğaya bir bakış getirdi. Gökyüzüyle, yeryüzüyle ve yeryüzündeki varlıklarla ilişkimizi yeniden tanzim etti. Dolayısıyla insan merkezci bir yorumlama alışkanlığı ortaya çıktı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî aslında bunu sürdürdü. Bizim Mesnevi’de ilk gördüğümüz “Ney’in hikâyesi” diye insanın hikâyesini anlatmak, o estetik terakkinin bir parçası. Dolayısıyla tasavvuf Mevlânâ dilinde büyük bir akışın bir parçası olarak insanı ele almaya başlıyor. Fakat o metinlerde fark ediyoruz ki insan; doğaya, doğadaki varlıklara benziyor, yeryüzüyle, gökyüzüyle ilişkili, yeryüzündeki tikel varlıklarla ilişkili ama onlardan daha fazla ve daha farklı bir şey. Bunlar da işte o zaman hadislere ayet-i kerimelere bakışı değiştiriyor ve eşref-i mahlûkat olarak insan görüşü ortaya çıkıyor. İnsan eşref-i mahlûkat ise o zaman yeryüzüyle ilişkisi bir ahlak ilişkisine dönüşüyor. İşte bütün bunlar düşünen ve ahlaki bir varlık olarak insana odaklanmaya gerektiriyor. Mevlânâ Celeleddin’in asıl yapmak istediği de budur zaten.
Allah’ı bilmenin kişiye yetmeyeceğini, bu bilginin ahlakla tamamlanması gerektiğini, Hz. Mevlânâ’nın ahlakın dayanağı bağlamında “bilgimizi marifete çıkardığını” söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bilgi ve marifet aynı kavramlar olduğundan bilgimizi marifete çıkartmak tabiri eksik kalır. O yüzden zanlarımızı marifete taşımak demek lazım. Niyazi Mısri, tasavvufta bu büyük değişimi anlatırken bir mürşide bağlanmaktan söz eder ve der ki: “İnsan-ı kâmil olunca insan görür ki aslında bildikleri güman imiş.” İnsan bilgisini gerçek bir bilgi olarak düşünür ta ki ona biri bildiklerinin güman yani zan olduğunu gösterinceye dek. Dolayısıyla tasavvuf işte bu ihtiyaca binaen kuruldu. İnsan aslında hep öğrenme sürecindedir ve öğrenmeye devam eder. Ahlaklanmayla öğrenme esaslı bir yola giriyor yani ahlaklanma bir öğrenme biçimidir. Mesela cömertlik, adalet, doğru sözlü olmak bir öğrenme biçimidir. Çünkü insan orada hakikatte en sahici ilişkiyi kurmuş oluyor ve o sahici ilişkiyi kurmadığında kişi aslında onu öğrenmiş olmuyor. Zihnimizde bir kelime ya da bir cümle olarak bulunanın bizim için bir bilgi olup olmadığı onu benimsemiş ve davranışa dönüştürmüş olmamıza ilgilidir. Davranışa dönüştüğünde de tecrübi bir bilgi ortaya çıkıyor ve davranış yeni bir bilgiye dönüşüyor. Ancak bilgi aynı olduğuna göre o zaman biz bir öncekine artık bilgi demeyeceğiz zan diyeceğiz. Dolayısıyla Mevlânâ’nın yaklaşımına göre kabul edilmemiş yani inanılmayan bir bilgi aslında bilgi değildir. Mesela bir adam hem doğruluğu bilip hem yalan söyleyemez ya da hem adaleti bilip hem zalim olamaz. Kişi adaleti öyle bilmeli ki zulme imkân kalmamalı. Bu da ancak uygulamayla yani amelle ve ahlakla ortaya çıkabilir. İşte o zaman kişinin zanları bilgiye dönüşmüş olur. Tasavvuf diyor ki bir adam bir şeyi ya tam olarak bilir ya da zan olarak bilir. Mesela çölde susamış bir adam serabı su zannediyor. O adama denilse ki “O, su değil sadece bir serap.”, adam bu söze kesinlikle inanmaz. Ne zamana kadar? Ta ki o suyun yanına varıncaya kadar. O serabın başına gidince kişi “Bilgim yanlışmış.” demiyor; “Zannım yanlışmış.” diyor. Dolayısıyla tasavvuf yolunun böyle bir iddiası var. İnsanların daha iddiasız daha dogmatik olmayan bir dille konuşabilmeleri lazım. Tasavvufun iddiaları, modern dünyadaki modern düşüncede dile getirilen bildiğimizi zannetmemizden kuşkuya kapılmak yani dogmalarımızı, âdet ve alışkanlıklarımızı eleştirebilmek, mağara içinde yaşıyor olabileceğimizi kabul etmek. Mağaranın dışına çıktığımızı söylerken bile mağarada bulunabiliriz ya da insanları mağarada olmakla suçlarken bile biz de bir başka mağarada olabiliriz. Dolayısıyla bulunduğumuz her kamp, her sosyal sınıf, her tarihsel bağlam bir mağaraya dönüşebilir. Mevlânâ’nın düşüncesi aslında bunu bize göstermiş ve ispatlamış oluyor. Mağaralarımızdan çıkmak, dogmalarımızdan kurtulmak, kesin kabul ettiklerimizin zan olabileceğini düşünmek. Kısaca tüm mesele bunun üzerine kurulu.
Belki bu noktada bir konuya değinmek gerekiyor Hocam: Mevlânâ istismarı. Hem yayın hem söylem bağlamında Mevlânâ ve eserlerinin bazen seyreltilerek bazen değiştirilerek bazen anakronik bir şekilde kullanıldığına, amacından saptırılarak ticari bir metaya dönüştürüldüğüne üzülerek şahit oluyoruz. Belki buna Ahmet Haşim’in ifadesiyle “bülbülü eti için katletmek” denebilir. Neler söylemek istersiniz?
Maalesef insan bunu yapıyor. Bunu sadece Mevlânâ’yı okurken değil Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri okurken de yapıyor. Çünkü insan kendi konforu için iş yapar. Kendi gücünü tahkim etmek için ilişki kurar. Tabii ki bu Mevlânâ’nın çok memnun olacağı bir okuma biçimi değildir ve Mevlânâ da böyle okunmaz. Eğer Mevlânâ’yı okuyacaksak bence okumanın temel gereksinimleri neyse onun üzerine okumalı. Ben ona hep yazmayı ekliyorum. Yani bir yazı amacı varsa Mevlânâ ile doğru bir ilişki kurulabilir. Yoksa metin üzerinden okuduğunda sizin hâlihazırda bir ahvaliniz var ve ona dönüyor. Aslında Mevlânâ Mesnevi’nin girişinde de bunu söylüyor zaten. “Her mecliste oturdum kalktım, hiç kimse benden bir şey anlamadı, herkes beni kendince yorumladı.” diyor. Dolayısıyla şimdi bu bir kader ama sadece Mevlânâ kaderi gibi düşünmemek lazım. Yunus için de İbn Arabi için de bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Ancak bence daha temelde insanın Allah’la, kutsal kitapla, peygamberle ilişkisi de böyle gerçekleşiyor.
Bugünün Müslümanları Mevlânâ’dan ne öğrenir, nasıl öğrenir? Onunla ve görüşleriyle ünsiyet kurmanın yolu nerden geçer?
Bugünkü Müslümanlar kendi düşünürlerini çıkartmadan Mevlânâ’dan bir şey öğrenemezler. Mevlânâ gelip 21. yüzyılın sorunlarını, toplumsal meselelerini, düşünce problemlerini çözemez. Mevlânâ’nın çağındaki sorunları ve toplumsal meseleleri bir önceki çağda yaşayan büyükler çözemediği için zaten Mevlânâ çıkıyor. Her yüzyıl kendi düşünürlerini çıkartacak ve kendi düşünce meselesini çözecek. İşte bu başarıldığı zaman görülecektir ki Mevlânâ o düşünürlerle birlikte başka bir katkı sağlayacaktır. Ancak bugün Müslüman toplumun tarihle kurduğu ilişki patolojik bir ilişkiden ibarettir. İnsanlar birçok hususu tarihe kaçarak çözmek istiyor, tarihe sığınmaya çalışıyor ve moralini tarihle değiştirmeye çalışıyor. Bu, behemehâl terk edilmesi gereken büyük bir hatadır. Yaşadığımız çağın, mekânın sorumluluğu bireysel olarak her birimizin üzerindedir. Bu çağda yaşıyoruz ve bu çağı bize soracaklar. Dolayısıyla Mevlânâ da bütün düşünce ekollerinde olduğu gibi tarihsel bir figür ve örnek olarak düşünürlerce yorumlanacak. İşte o zaman edebiyatımıza, düşüncemize, hayatın çeşitli anlamlarına intikal edecek. Ancak bunu gerçek anlamda anlayamadığımız zaman biz Mevlânâ’dan sadece ziyaret edilen bir yer çıkartırız.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Ekrem Demirli, 1969’da Rize İkizdere’de doğdu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversitede 1995’te “Abdullah-ı İlâhî’nin Keşfü’l-Varidat İsimli Eserinin Tahkik ve Analizi” konulu teziyle yüksek lisansını; 2003’te “Sadreddin Konevi’de Mârifet ve Vücûd” konulu teziyle doktorasını tamamladı ve bu süreçte Konevi’nin bütün eserlerini Türkçeye kazandırdı. İbn Arabi’nin, tasavvuf düşüncesinin en önemli kitabı kabul edilen Fususu’l-Hikem’ini şerh etti ve onun kapsamlı eseri Fütuhat-ı Mekkiyye’yi on sekiz cilt hâlinde tercüme etti. Bu tercümesiyle TYB 2006 Yılın Tercüme Ödülü’ne layık görüldü. 2009’da “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” başlıklı çalışmasıyla doçent ünvanı aldı. TASAM 2011 Vizyon Ödülleri’nde “Stratejik Vizyon Sahibi Bilim İnsanı Ödülü”nü kazandı. 2016 yılında bir grup akademisyenle birlikte Klasik Düşünce Okulu’nu kurdu ve bu okul bünyesinde tasavvuf, kelam ve felsefe geleneğinin pek çok klasiği üzerine müstakil ve mukayeseli okumalar gerçekleştirdi. Arapça, Farsça ve İngilizce bilen Demirli hâlen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf anabilim dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ekrem DEMİRLİ:
Öncelikle Hazret’in hayatıyla başlayalım Hocam. Belh şehrinde dünyaya gelen ve Anadolu’da Konya’ya yerleşen Hz. Mevlânâ’nın orada büyük bir ocak kurduğunu görüyoruz. Fakat XIII. yüzyılda genel olarak İslam dünyasında İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Seyyid Burhaneddin, Şems-i Tebrizi gibi Mevlânâ’nın da tanıştığı isimlerin yaşadığını görüyoruz. Hz. Mevlânâ’yı hangi şartlar, birikim ve kültürel atmosfer doğurdu sizce? Bu bir iklim işi miydi?
Öncelikle Mevlânâ’nın tarihsel olarak yaşadığı dönem, İslam düşüncesi bakımından müteahhirin dönemi diye isimlendirilir. Yani kelam, felsefe ve tasavvufun yeni bir evreye girdiği, bir bakıma önce krizleri sonra ikinci klasikleri ortaya çıkaran bir süreç yaşandı düşünce tarihinde. Onun önemli isimleri vardı, mesela kelam geleneğinde Fahreddin Razi vardır. Onun takip ettiği kişiler Sadettin Taftazani, Cürcani gibi önemli isimler ondan daha sonra geliyor. Tasavvuf içerisinde İbn Arabi, Sadreddin Konevi gibi isimler var. Onun biraz öncesinde büyük tarikatlar ortaya çıkıyor. İran düşüncesi şekilleniyor. Siyasi olarak Abbasilerin zayıflamasıyla birlikte Selçuklular daha ön planda. Türklerin İslam dünyasına güçlü bir şekilde girdiği bir dönem ortaya çıkıyor. Şii devletleri güçleniyor vs. Kısaca İslam dünyasının yeni bir ivme yaşadığı, kazandığı dönem ortaya çıkıyor. Ama siyasi olarak başka bir şey daha yaşanıyor. O da Moğol baskını. Onun biraz öncesinde Haçlı Savaşları, Haçlı baskınları oluyor. Dolayısıyla İslam dünyası bir yerden yapılanırken bir yerden yıkılıyor ve muazzam bir kültürel hareketlilik, muazzam bir entelektüel hareketlilik yaşanıyor o dönemde. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hicri VII. yüzyılda yaşayan bir kişi olarak bütün bu hareketliliğin içerisinde doğuyor. Dolayısıyla onun bir ürünü olarak kabul edilmesi gerekiyor. Burada yine birkaç hususa işaret etmek lazım. Bunlardan birincisi: İslam düşüncesinin kurucu dili olarak Arapça oldukça yetkinleşmiş bir dönemdeydi. Mevlânâ’nın bu dili de takip ettiğini düşünüyoruz. Farsça artık büyük klasiklerini verecek bir hâle gelmişti. Türkçe ise yeni yeni ortaya çıkıyordu ve Mevlânâ’dan biraz daha sonra olmak üzere büyük eserlerini vermeye başlamıştı. Fars iklimi, Türkler ve Araplar olmak üzere böyle üçlü sacayağı oluşmuştu. Mevlânâ’yı bu çerçevede düşünmek lazım. Bu iklim, düşüncenin hazırlanmasında ve oluşmasında önemli bir faktördür ama Mevlânâ’daki bireysel özellikleri de dikkate almak lazım. Yani aynı iklim olabilir ama Mevlânâ gibi birisi çıkmayabilirdi. Dolayısıyla kendi bireysel kabiliyeti ile içinde yetiştiği kültürel iklimin bir imtizacı olarak Mevlânâ ortaya çıkıyor. O yüzden bu tarz meseleleri ele alırken sadece sosyolojik ya da tarihsel hadiselere atıf yaparsak o zaman bireysel yetenekleri, kabiliyetleri tam izah edemeyiz. Çünkü bazen aynı durumlar ya da aynı hadiseler yaşanmasına rağmen büyük bir kurucu ya da büyük bir düşünür çıkmıyor. Demek ki bireysel kabiliyetin de burada çok önemli bir rolü var. Örneğin Sadreddin Konevi’nin çıktığı ortam yüz sene sonra da vardı ama bir Konevi ya da bir İbn Arabi çıkmadı. Kısacası bireysel kabiliyeti, yeteneği reddederek sadece tarihsel hadiselerle bir büyük düşünürün çıkması söz konusu edilemez.
“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Muhammed Mustafa’nın (seçilmiş) yolunun toprağıyım ...” diyen Mevlânâ’nın dünya görüşünün temelinde Kur’an ve sünnet olduğunu görüyoruz. Bu iki kaynağa getirdiği yorum farkından bahseder misiniz? Mesnevi için dinin asıllarının asıllarının asılları denmesinin sebebi nedir? Ve bu bağlamda Mevlânâ’yı diğer İslam düşünürlerinden ayıran hususiyetler hangileridir?
Başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnet birkaç gelenek tarafından yorumlanıyor. Dinle olan ilişkiyi sadece yükümlülük üzerinden ele alınca fıkıh yorumu; bu yükümlülüğü ya da inancı müdafaa etmek açısından ele alınca da kelam yorumu ortaya çıkıyor. Kelamla fıkıh sünni düşüncenin bir kısmında bir terkip oluşturuyor. Bu durum, dinin ana omurgasını teşkil ediyor, en azından bunu iddia ediyorlar. Günümüzde de bu, birçok kişi tarafından böyle düşünülüyor ki bence bu düşünce eksiktir. Bir de tasavvufun ortaya çıkarttığı yorum geleneği vardır. Tasavvufun bu yorumunda fıkıh ve kelam geleneğinin ihmal ettiği insanı eklediğini görürüz. Çünkü insan sadece yap ya da yapma ikilemi içerisinde ele alınabilecek bir varlık değil. İnsanın bir ruh dünyası ve zihin dünyası var, insanın gelgitleri, korkuları, umutları var. Kısaca insanın dünyayla kurduğu ilişki var. İslam geleneği içerisinde esaslı bir şekilde insana odaklanan bütün olarak insana, insanın dünyasına, insanın estetik algısına, insanın zihin dünyasına, insanın ahlak dünyasına odaklanan aslında tasavvuf olur. Odaklanınca da başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnetin o veçhedeki yaklaşımlarını daha öne çıkarttı, onlara daha fazla yorumlar getirdi. Tasavvuf; fıkıh ve kelama göre ufku daha geniş alarak evrene bakışı getirdi. Mesela doğaya bir bakış getirdi. Gökyüzüyle, yeryüzüyle ve yeryüzündeki varlıklarla ilişkimizi yeniden tanzim etti. Dolayısıyla insan merkezci bir yorumlama alışkanlığı ortaya çıktı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî aslında bunu sürdürdü. Bizim Mesnevi’de ilk gördüğümüz “Ney’in hikâyesi” diye insanın hikâyesini anlatmak, o estetik terakkinin bir parçası. Dolayısıyla tasavvuf Mevlânâ dilinde büyük bir akışın bir parçası olarak insanı ele almaya başlıyor. Fakat o metinlerde fark ediyoruz ki insan; doğaya, doğadaki varlıklara benziyor, yeryüzüyle, gökyüzüyle ilişkili, yeryüzündeki tikel varlıklarla ilişkili ama onlardan daha fazla ve daha farklı bir şey. Bunlar da işte o zaman hadislere ayet-i kerimelere bakışı değiştiriyor ve eşref-i mahlûkat olarak insan görüşü ortaya çıkıyor. İnsan eşref-i mahlûkat ise o zaman yeryüzüyle ilişkisi bir ahlak ilişkisine dönüşüyor. İşte bütün bunlar düşünen ve ahlaki bir varlık olarak insana odaklanmaya gerektiriyor. Mevlânâ Celeleddin’in asıl yapmak istediği de budur zaten.
Allah’ı bilmenin kişiye yetmeyeceğini, bu bilginin ahlakla tamamlanması gerektiğini, Hz. Mevlânâ’nın ahlakın dayanağı bağlamında “bilgimizi marifete çıkardığını” söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bilgi ve marifet aynı kavramlar olduğundan bilgimizi marifete çıkartmak tabiri eksik kalır. O yüzden zanlarımızı marifete taşımak demek lazım. Niyazi Mısri, tasavvufta bu büyük değişimi anlatırken bir mürşide bağlanmaktan söz eder ve der ki: “İnsan-ı kâmil olunca insan görür ki aslında bildikleri güman imiş.” İnsan bilgisini gerçek bir bilgi olarak düşünür ta ki ona biri bildiklerinin güman yani zan olduğunu gösterinceye dek. Dolayısıyla tasavvuf işte bu ihtiyaca binaen kuruldu. İnsan aslında hep öğrenme sürecindedir ve öğrenmeye devam eder. Ahlaklanmayla öğrenme esaslı bir yola giriyor yani ahlaklanma bir öğrenme biçimidir. Mesela cömertlik, adalet, doğru sözlü olmak bir öğrenme biçimidir. Çünkü insan orada hakikatte en sahici ilişkiyi kurmuş oluyor ve o sahici ilişkiyi kurmadığında kişi aslında onu öğrenmiş olmuyor. Zihnimizde bir kelime ya da bir cümle olarak bulunanın bizim için bir bilgi olup olmadığı onu benimsemiş ve davranışa dönüştürmüş olmamıza ilgilidir. Davranışa dönüştüğünde de tecrübi bir bilgi ortaya çıkıyor ve davranış yeni bir bilgiye dönüşüyor. Ancak bilgi aynı olduğuna göre o zaman biz bir öncekine artık bilgi demeyeceğiz zan diyeceğiz. Dolayısıyla Mevlânâ’nın yaklaşımına göre kabul edilmemiş yani inanılmayan bir bilgi aslında bilgi değildir. Mesela bir adam hem doğruluğu bilip hem yalan söyleyemez ya da hem adaleti bilip hem zalim olamaz. Kişi adaleti öyle bilmeli ki zulme imkân kalmamalı. Bu da ancak uygulamayla yani amelle ve ahlakla ortaya çıkabilir. İşte o zaman kişinin zanları bilgiye dönüşmüş olur. Tasavvuf diyor ki bir adam bir şeyi ya tam olarak bilir ya da zan olarak bilir. Mesela çölde susamış bir adam serabı su zannediyor. O adama denilse ki “O, su değil sadece bir serap.”, adam bu söze kesinlikle inanmaz. Ne zamana kadar? Ta ki o suyun yanına varıncaya kadar. O serabın başına gidince kişi “Bilgim yanlışmış.” demiyor; “Zannım yanlışmış.” diyor. Dolayısıyla tasavvuf yolunun böyle bir iddiası var. İnsanların daha iddiasız daha dogmatik olmayan bir dille konuşabilmeleri lazım. Tasavvufun iddiaları, modern dünyadaki modern düşüncede dile getirilen bildiğimizi zannetmemizden kuşkuya kapılmak yani dogmalarımızı, âdet ve alışkanlıklarımızı eleştirebilmek, mağara içinde yaşıyor olabileceğimizi kabul etmek. Mağaranın dışına çıktığımızı söylerken bile mağarada bulunabiliriz ya da insanları mağarada olmakla suçlarken bile biz de bir başka mağarada olabiliriz. Dolayısıyla bulunduğumuz her kamp, her sosyal sınıf, her tarihsel bağlam bir mağaraya dönüşebilir. Mevlânâ’nın düşüncesi aslında bunu bize göstermiş ve ispatlamış oluyor. Mağaralarımızdan çıkmak, dogmalarımızdan kurtulmak, kesin kabul ettiklerimizin zan olabileceğini düşünmek. Kısaca tüm mesele bunun üzerine kurulu.
Belki bu noktada bir konuya değinmek gerekiyor Hocam: Mevlânâ istismarı. Hem yayın hem söylem bağlamında Mevlânâ ve eserlerinin bazen seyreltilerek bazen değiştirilerek bazen anakronik bir şekilde kullanıldığına, amacından saptırılarak ticari bir metaya dönüştürüldüğüne üzülerek şahit oluyoruz. Belki buna Ahmet Haşim’in ifadesiyle “bülbülü eti için katletmek” denebilir. Neler söylemek istersiniz?
Maalesef insan bunu yapıyor. Bunu sadece Mevlânâ’yı okurken değil Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri okurken de yapıyor. Çünkü insan kendi konforu için iş yapar. Kendi gücünü tahkim etmek için ilişki kurar. Tabii ki bu Mevlânâ’nın çok memnun olacağı bir okuma biçimi değildir ve Mevlânâ da böyle okunmaz. Eğer Mevlânâ’yı okuyacaksak bence okumanın temel gereksinimleri neyse onun üzerine okumalı. Ben ona hep yazmayı ekliyorum. Yani bir yazı amacı varsa Mevlânâ ile doğru bir ilişki kurulabilir. Yoksa metin üzerinden okuduğunda sizin hâlihazırda bir ahvaliniz var ve ona dönüyor. Aslında Mevlânâ Mesnevi’nin girişinde de bunu söylüyor zaten. “Her mecliste oturdum kalktım, hiç kimse benden bir şey anlamadı, herkes beni kendince yorumladı.” diyor. Dolayısıyla şimdi bu bir kader ama sadece Mevlânâ kaderi gibi düşünmemek lazım. Yunus için de İbn Arabi için de bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Ancak bence daha temelde insanın Allah’la, kutsal kitapla, peygamberle ilişkisi de böyle gerçekleşiyor.
Bugünün Müslümanları Mevlânâ’dan ne öğrenir, nasıl öğrenir? Onunla ve görüşleriyle ünsiyet kurmanın yolu nerden geçer?
Bugünkü Müslümanlar kendi düşünürlerini çıkartmadan Mevlânâ’dan bir şey öğrenemezler. Mevlânâ gelip 21. yüzyılın sorunlarını, toplumsal meselelerini, düşünce problemlerini çözemez. Mevlânâ’nın çağındaki sorunları ve toplumsal meseleleri bir önceki çağda yaşayan büyükler çözemediği için zaten Mevlânâ çıkıyor. Her yüzyıl kendi düşünürlerini çıkartacak ve kendi düşünce meselesini çözecek. İşte bu başarıldığı zaman görülecektir ki Mevlânâ o düşünürlerle birlikte başka bir katkı sağlayacaktır. Ancak bugün Müslüman toplumun tarihle kurduğu ilişki patolojik bir ilişkiden ibarettir. İnsanlar birçok hususu tarihe kaçarak çözmek istiyor, tarihe sığınmaya çalışıyor ve moralini tarihle değiştirmeye çalışıyor. Bu, behemehâl terk edilmesi gereken büyük bir hatadır. Yaşadığımız çağın, mekânın sorumluluğu bireysel olarak her birimizin üzerindedir. Bu çağda yaşıyoruz ve bu çağı bize soracaklar. Dolayısıyla Mevlânâ da bütün düşünce ekollerinde olduğu gibi tarihsel bir figür ve örnek olarak düşünürlerce yorumlanacak. İşte o zaman edebiyatımıza, düşüncemize, hayatın çeşitli anlamlarına intikal edecek. Ancak bunu gerçek anlamda anlayamadığımız zaman biz Mevlânâ’dan sadece ziyaret edilen bir yer çıkartırız.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Ekrem Demirli, 1969’da Rize İkizdere’de doğdu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversitede 1995’te “Abdullah-ı İlâhî’nin Keşfü’l-Varidat İsimli Eserinin Tahkik ve Analizi” konulu teziyle yüksek lisansını; 2003’te “Sadreddin Konevi’de Mârifet ve Vücûd” konulu teziyle doktorasını tamamladı ve bu süreçte Konevi’nin bütün eserlerini Türkçeye kazandırdı. İbn Arabi’nin, tasavvuf düşüncesinin en önemli kitabı kabul edilen Fususu’l-Hikem’ini şerh etti ve onun kapsamlı eseri Fütuhat-ı Mekkiyye’yi on sekiz cilt hâlinde tercüme etti. Bu tercümesiyle TYB 2006 Yılın Tercüme Ödülü’ne layık görüldü. 2009’da “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” başlıklı çalışmasıyla doçent ünvanı aldı. TASAM 2011 Vizyon Ödülleri’nde “Stratejik Vizyon Sahibi Bilim İnsanı Ödülü”nü kazandı. 2016 yılında bir grup akademisyenle birlikte Klasik Düşünce Okulu’nu kurdu ve bu okul bünyesinde tasavvuf, kelam ve felsefe geleneğinin pek çok klasiği üzerine müstakil ve mukayeseli okumalar gerçekleştirdi. Arapça, Farsça ve İngilizce bilen Demirli hâlen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf anabilim dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ekrem DEMİRLİ:
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
