MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC.Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,296
» Forum posts: 5,896

Full Statistics

DOWNLOADEN


"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)




AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)


Dini Resim V250820261445

   

   

   

   

   

   

   

Calligraphy,Allah,Muhammed,Resim,dini,islam,islamic,religiöse,hatyazisi,diniresim,Hat,Hatsanatı,hatyazısı,tezhib,rasit,RasitTunca,RaşitTunca,Salavat,Kelimeitevhid,Kelimeisehadet,Besmele,Ayet,Kuran,Elhamdü,Button,Glossy,Glossywebbutton,silver,green,blue,muhammedunrasulullah,
DEVAMINA BAK

3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V250820262105P3

Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir

Transparan Siyah arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB9.gif (Size: 215.57 KB / Downloads: 20)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB10.gif (Size: 269.58 KB / Downloads: 19)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB11.gif (Size: 206.15 KB / Downloads: 19)

Transparan Beyaz arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW9.gif (Size: 216.35 KB / Downloads: 18)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW10.gif (Size: 264.35 KB / Downloads: 17)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW11.gif (Size: 209.13 KB / Downloads: 20)

Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
DEVAMINA BAK

3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V250820262105P2

Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir

Transparan Siyah arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB5.gif (Size: 236.58 KB / Downloads: 14)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB6.gif (Size: 232.74 KB / Downloads: 16)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB7.gif (Size: 159.63 KB / Downloads: 15)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB8.gif (Size: 251.13 KB / Downloads: 16)

Transparan Beyaz arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW5.gif (Size: 241.85 KB / Downloads: 15)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW6.gif (Size: 233.74 KB / Downloads: 15)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW7.gif (Size: 159.99 KB / Downloads: 17)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW8.gif (Size: 254.99 KB / Downloads: 17)

Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
DEVAMINA BAK

3D Gif Animasyonlu Türkiye Bayrağı Logosu Resimleri V250820262105P1

Konunun içindeki Resimler 800px veya 800px den Büyük ise Gif Olmayan Thumnail Resimdir
Gif Animasyonlu Resimleri Görmek için Resimlerin Üzerine Tıklayın
Yeni Sekmede Açılan Resim Gif Animasyonlu Orjinal Resimdir

Transparan Siyah arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB1.gif (Size: 244.94 KB / Downloads: 14)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB2.gif (Size: 234.54 KB / Downloads: 14)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB3.gif (Size: 266.12 KB / Downloads: 14)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NB4.gif (Size: 273.75 KB / Downloads: 14)

Transparan Beyaz arka plan için


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW1.gif (Size: 239.89 KB / Downloads: 12)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW2.gif (Size: 231.34 KB / Downloads: 13)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW3.gif (Size: 270.56 KB / Downloads: 13)


.gif   3d-animasyonlu-turk-bayragi-logosu-V250820262105-NW4.gif (Size: 277.65 KB / Downloads: 13)

Etiketler : PNG Resimler,PNG Türkiye Bayrağı,Türkiye Bayrağı,Türk Bayrağı,Türk,TC,Bayrak,TC Bayrak,23Nisan,29 Ekim,30Ağustos,10 Kasım,Mustafa Kemal,Kemal atatürk,Atatürk,Türkiye,Türkiye Cumhuriyeti,PNG Button,Milli,Grafik,Milli grafik,Bayrak Grafik,Bayrak grafikleri,Türkiye Bayrak grafikleri,PNG Türkiye Bayrağı Grafikleri,Grafik Malzemeleri,Grafiker Malzemeleri,Free,Bedava,Bedava Grafik Malzemeleri,Bedava Grafiker Malzemeleri,Türkei Flag,Türkey Flag,Atatürk siluetleri,Png Atatürk siluetleri,Png Mustafa Kemal Atatürk siluetleri, 3D Gif Animasyonlu,Gif Animasyonlu,3D,3D Gif,3D gif Bayrak,
DEVAMINA BAK
[Image: 51232438zb.jpg]

Mevlüt Kandiliniz Mübarek Olsun

DATE: 24.08.2026

V240820261938

Mevlüt Kandili;Mevlüt Kandiliniz Mübarek Olsun;Kandiliniz Mübarek Olsun;mevlid; Mevlüt Kandili e-kartları; Mevlüt Kandili kutlama kartları; Mevlüt Kandili tebrik kartları;Kandil Kutlama;Kandil Kutlama Kartları;Kandil Kutlama Resimleri;Kandil Kutlama Tebrik Kartları;e-kartlar; haftası; kandili; kartları; kutlama; kutlu; Mübarek;Mübarek Geceler;Kandil Gecesi;
DEVAMINA BAK
Ubeydullah-i Ahrar

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, Türkistan'ın büyük velilerindendir. Silsile-i aliyyenin on sekizincisidir. 1403 yılında Taşkent'te doğdu. 1490’da Semerkant'ta vefat etti. Kabri oradadır.

Doğumundan itibaren üstün halleri görüldü. Annesi nifastan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Yüzünde öyle bir nur parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona dua ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmezdi. Dedesi de, âlim ve veli idi. Vefat edeceği sırada, torunları ile tek tek vedalaştı. Ubeydullah-ı Ahrar o zaman çok küçüktü. Onu görünce, kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: "Ben, bunun büyük bir zat olduğu zaman hayatta olmam. Bu İslamiyet’e hizmet edecektir. Cihan padişahları bunun sözünü dinleyecekler" dedi.

Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra, helal kazanmak için tarımla meşgul oldu. Kısa zamanda zengin oldu. 1300'den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üç bin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsulüne öyle bir bereket verdi ki, her yıl 800 bin batman [700 ton] zahire uşur verirdi. Ambarlarına konulan mahsul, çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Kendisi bu konuda; "Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır" buyururdu.

Yakınlarından biri, bir gece birini kendisine şarap alıp getirmesi için gönderdi. O kimse şarabı alıp gelince, onun bulunduğu evin önünde durup, şarap testisini yukarıdan sarkıttığı bir sepete koydu. O da sepeti yukarı çekmeye başladı. Çekerken, sepet duvara çarpıp ipi koptu, yere düştü ve testi kırıldı. Şarap isteyen kimse, kimse bilmesin diye, sabahleyin erkenden kalkıp kırılan testisinin parçalarını topladı. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri o kimsenin evine geldi. "Gece yukarı çektiğin testinin sesi kulağıma geldi. Eğer o testi kırılmasaydı, benim kalbim kırılırdı ve bir daha seninle buluşmama imkan kalmazdı” buyurdu.

Bu talebesi anlatır:
Seferde idik. Gece yarısı bana "Hemen kalk, eşyalarını topla ve derhal dışarı çık!" buyurdu ve kendisi de çıktı. Bu çevrede olanları da uyandır. Beni takip edin" dedi. Bir tepeye doğru yürüdü, biz de hemen toparlanıp onu takip ettik. Tepeye çıkınca, durdu. Biz de yanında durduk. Bir kısmı da, gelmemişti. Biz tepede iken, birdenbire korkunç bir sel geldi. Önüne gelen ağaç, kaya, duvar, ne varsa süpürüp götürüyordu. Ayrıldığımız ev de sel suları içinde kalmış, gelmeyenler de sele kapılmıştı. Sele kapılmaktan kurtulanlar, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin bu kerametini görerek, onun büyük bir veli olduğunu bir kere daha anlamış oldular.

İsmi Nâsıruddîn Ubeydullah b. Mahmûd b. Şihâbeddîn Şâşî es-Semerkandî olup Ubeydullah-i Ahrâr ya da Hâce-i Ahrâr/hürlerin şeyhi diye meşhurdur. Gönlünün, dünya malından ve iki cihan kaygısından azade olduğu düşüncesiyle kendisine bu lakap verilmiştir. Ramazan 806/Mart 1404 senesinde Taşkent’in Bağistân köyünde doğdu. Babasının adı Mahmud, dedesininki ise Şeyh Muhammed Nâmî idi.

Ebû Bekir Muhammed b. Ali İsmail el-Kaffâl eş-Şâşî’nin müridi ve dönemin seçkin simalarından biri olan dedesi, son demlerinde çocuklarını ve torunlarını yanına çağırarak nasihat eder ve onlara dua eder. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’a ise özel teveccüh gösterir, yatağından doğrulup oturur, onu kucağına alarak; “Allah (c.c.)’ın bana müjdelediği çocuk budur. Yakında bu oğlum şeriat ehli, tarikat pîri, marifet madeni, hakikat eri olarak zamanına ve ötelerine ışık tutacaktır. Bir Allah (c.c.) eri olacaktır.” diye temennilerini dile getirir.

Küçüklüğünde hem Taşkent’te mektebe devam eder hem de ziraatla meşgul olan babasına yardım eder. Mâneviyata meyilli bir mizacı olan Ubeydullah, gençliğinde rüyasında Hz. İsa’yı görür. Hz. İsa ona; “Evladım! Hiç mahzun olma, seni ben yetiştireceğim.” der. O bu rüyayı tanıdığı sâlih zâtlara anlatır. Onlar da; “Sen ileride tıp ilmine sahip biri olacaksın.” derler. Fakat Ahrâr (k.s.), onların bu yorumuna itibar etmez. İsa (a.s.)’ın bir nebi olarak ölü canları diriltme mucizesi gösterdiğini, Allah (c.c.)’ın da velî kullarına kalpleri imanla canlandırma kuvveti vereceğini düşün. Allah (c.c.)’tan böylesi bir güce sahip olmayı diler.

Ubeydullah Ahrâr (k.s.), çocukluk yıllarına ait bir başka rüyasını ise şu şekilde anlatmaktadır: “Bir gece Şâh-ı Nakşbend (k.s.)’i rüyamda gördüm. Bana birtakım mânevî ameliyatlar yaptı. Ardından yürüyüp gitti. Peşine takıldım. Kendisine yetiştiğimde bana; ‘Allah (c.c.) mübarek eylesin.’ dedi.” 22 yaşındayken 828/1425 yılında dayısı Hâce İbrahim ilim tahsili için onu Semerkand’a götürdü. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) bu şehirde Mevlâna Kutbeddîn Sadr Medresesi’nde bir süre tahsil gördüyse de, tasavvufa olan meyli sebebiyle medrese eğitimine devam edemedi. Semerkand’da iki sene ikâmet eden Ubeydullah Ahrâr (k.s.) burada Sa’deddin Kâşgarî ile tanıştı ve onunla birlikte Nizâmeddîn Hâmûş’un sohbetlerine iştirak etti.

Semerkand’daki iki yıllık ikametinin ilk senesinde Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerini de dolaşan Ahrâr (k.s.), bu şehirlerde Nakşbendîyye’nin önde gelen simalarından istifade etti. Ahrâr (k.s.)’ın bu gezilerinin en önemlisi Buhara seyahatidir. Buhara’ya giderken Bahâeddîn Nakşbend’in müridlerinden Sirâceddîn Külâl Pîrmesî’nin köyüne uğrayıp bir hafta onunla sohbet etti. Sonra Buhara’ya ulaşıp orada Emir Külâliyye kolu şeyhlerinden Mevlâna Hüsameddin b. Hamîdüddîn Şâşî ile görüştü, Nakşbend’in kabrini ziyaret etti, Nakşbend’in halifelerinden Hâce Alâeddîn Gucdevânî ile 40 gün sohbet etti ve ondan irşad icazeti aldı. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), Semerkand’daki ikinci yılında, 830/1426-27 senesinde Herat’tan Semerkand’a gelip bir süre sonra tekrar Horasan’a dönen ve Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid Kâsım Tebrîzî ile tanışıp istifade etti.

Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zât idi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır: “Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum. Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse hiç onun yanından ayrılmayız.’ diyorlardı.”

Herat’ta 830-835/1427-1432 yılları arasında beş sene kalan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bu şehirdeki dördüncü yılında (834/1431) Herat’tan Çağâniyân tarafındaki Hulgatu köyüne giderek Yakub-ı Çerhî (k.s.)’ye intisap etmeye karar verdi. Yolculuğu esnasında Belh’te Alâeddîn Attâr’ın halifelerinden Hüsameddin Pârsâ Belhî ile sohbet etti. Sonra Çağâniyân vadisine gelip Alâeddîn Attâr (k.s.)’ın kabrini ziyaret etti. Çağâniyân’da bir süre hastalanan Ahrâr (k.s.), bazı kimselerin Yakub-ı Çerhî hakkında dedikodu yaptığını duydu ve bu sözlerden etkilenip Herat’a dönmeyi düşündü. Ancak bu kadar yol gelmişken Çerhî ile görüşmeden gitmek istemedi ve Hulgatu köyüne gidip onunla görüştü. Birkaç gün sohbetinde bulunduktan sonra Çerhî’ye intisap etti.

Ahrâr (k.s.), üç ay kadar Çerhî’nin sohbetinde bulundu ve hilafet alarak Herat’a döndü. Ahrâr (k.s.)’ın Çerhî ile bir daha görüşmediği anlaşılmaktadır. Arşiv belgeleri üzerine yapılan çalışmalar, Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın Semerkand’da ziraat ve ticaretle meşgul olarak daha da zenginleştiğini, Semerkand, Buhara, Taşkent, Karşı gibi Mâverâünnehir’in muhtelif şehirlerinde çok sayıda dükkân, bahçe, köy, mezraa ve sulama kanalı satın aldığını, ayrıca bunların bir kısmını cami, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetleri yaptığını göstermektedir.

Bu dönemde sahip olmaya başladığı siyasî güç yanında Mâverâünnehir bölgesinin en büyük toprak sahiplerinden de biri hâline gelen Ahrâr (k.s.), toplumun nabzını iyi tutabilmesi ve güçlü ruhanî karakteriyle büyük kitleleri kendisine cezbetmiş, böylece tarikatın düşünce yapısını geniş bir yelpazeye yaymıştır. Ahrâr (k.s.)’ın siyasetle ilgilenmesinin, maddî çıkardan ziyade dinin hükümlerinin uygulanması ve halkın maslahatı noktasında olduğu görülmektedir. Ahrâr (k.s.)’ın Ebu Said’e dünya ve ahiretteki makamın mânevî huzur ve saadetin, ancak Peygamber (s.a.v.)’e tam itaatle mümkün olacağı, Allah (c.c.) katında makbul bir insan hâline gelmenin, dinin hükümlerine uymakla gerçekleşebileceği yönünde tavsiyelerde bulunduğu nakledilmektedir.

Kendisi, siyasetle ilgilenmesiyle ilgili şu ifadelere yer verir: “Bizim önemli bir görevimiz daha vardır. O da Müslümanları zalimlerin kötülüklerinden korumaktır. Bu zorunluluk dolayısıyla yöneticilerin kontrol altına alınması ve Müslümanlar için faydalı icraatlarda bulunmaları sağlanmalıdır.” Ahrâr (k.s.), bu düşünceden hareketle, mânevî vazifesini yerine getirirken, halkla ve yönetici kesimle bağlantılarını güçlü tutmuştur. Böylece halvet der encümen anlayışını siyasî alanda da uygulayarak diğer mutasavvıflara da örnek olmuştur. Ahrâr (k.s.)’ın, irşad faaliyetleri için bir merkez edinmeyi prensip hâline getirdiği görülmektedir.

Çerhî’ye intisabı sonrasında geldiği Taşkent’te belli bir maddî yeterliliğe sahip olduktan sonra hankâh kurmuştur. Aynı durum, Semerkant’a taşınınca yerleştiği Kafşir mahallesi için de geçerlidir. Bu durum, Ahrâr (k.s.)’ın yönetici kesimle ilişkilerin mahiyeti noktasında da ipuçları sunmaktadır. İçinde bulunduğu konumla Ahrâr (k.s.), dinî hükümlerin uygulanıp, halkın maslahatı doğrultusunda, sultanın velâyeti altına girmeyip arada belli bir mesafe bırakmak suretiyle onu yönlendirme siyaseti izlediği görülmektedir. Hâce Ahrâr (k.s.), 895 senesi Muharrem ayı başlarında hastalandı ve 89 gün süren rahatsızlıktan sonra aynı senenin 29 Rabiu’l-evvel’inde Cumartesi gecesi (20 Şubat 1490) Semerkand’ın Kemangeran köyünde (bugünkü Urgut nahiyesinde) vefat etti. Hicrî yıl (ay yılı) hesabıyla 89, miladi yıl (güneş yılı) hesabıyla 86 sene yaşamıştı.

Naaşı, Semerkand’ın Hâce Kefşîr (veya Hâce Kefşi) mahallesine getirilerek defnedildi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.)’ın boyu uzun, rengi esmer, yüzü gökçek, sakalı büyük ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyah teller vardı. Öğrencilerini ve dervişlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile mücehhez idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve sena ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarikatta hucetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi. Ahrâr (k.s.), olağanüstü zenginliğine rağmen mütevazı bir hayat sürmüştür.

Arazilerini vakıf hâline getirmiş ve kazandıklarını insanlar için harcamıştır. Gurur ve kibrin, insanın ahlâkî derecesini düşürdüğünü belirtmektedir. Ona göre insanlara hizmet etmek, en yüksek mânevî derecedir. İncelik ve nezaketiyle tanınmış olup misafirperverdir. Azimetle ameli, ruhsata tercih etmiştir. Ona göre mâneviyatı gelişmemiş olanlar en azından ruhsata sarılır. Azimet ise mâneviyatı güçlü olanların yoludur. Kendini din ve tarikat sevdasına adayan Ubeydullah Ahrâr (k.s.), bir an irşaddan geri kalmazdı. İlmi, fazlı, beyan tarzı dinleyenleri mest ve hayran bırakırdı. Sözleri ve şiirleri ehli tarafından huccet ve delil kabul edilirdi. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), İslâmiyet’in emir ve yasaklarına son derece bağlı bir sûfî idi. Tasavvuf yolunda ilerlemenin ancak Kur’ân’a ve Hz. Peygamber(sav)in sünnetine tâbi olarak elde edilebileceğine inanırdı.

Peygambere tâbî olmanın da ehl-i sünnet ve’l-cemâat çizgisinde olması gerektiğini söylerdi. Hâcegân yolunun ruhsat değil, azimet ve takva yolu olduğunu ifade ederdi. Bazı sofilerin “İlâhi sevgi safâya ulaşınca teklifler (emir ve yasaklar) sakıt olur.” şeklindeki sözünü “Tekliflerin külfeti kalkar ve zevkle yapılır.” diye yorumlayan Ahrâr (k.s.), bunu başka türlü yorumlamak isteyenleri mülhidler (sapıklar) diye adlandırmaktaydı. Şeyh Kâsım-ı Envâr’a çok hürmet etmekle birlikte, bazı müridlerinin dînî konularda lâkayd olduklarını görünce bu şeyhe intisaptan vazgeçmişti.

Tamga vergisinin kaldırılmasını da dînen meşru olmadığı gerekçesiyle istemişti. Ubeydullah Ahrâr (k.s.) insanlara yardımı seven, cömert, diğergam, fütüvvet ehli bir insandı. Gençliğinde Semerkand’da bazı hastalara bakıcılık yapmış, onlardaki bulaşıcı hastalık kendisine geçmesine rağmen hizmetten geri durmamıştı. Herat’a geldiği zaman halka hizmet etme düşüncesiyle bazı günler hamamda ücretsiz olarak insanları keseleyen Ahrâr (k.s.), insanların sevgisini kazanıp gönüllerini hoş etmenin, nafile ibadetlerden, zikir ve murakabeden daha üstün olduğunu düşünmekteydi.

Hiç parasının olmadığı günlerde kendisinden yiyecek isteyen bir dilenciyi boş çevirmemek için sarığını lokantacıya uzatıp: “Al bunu, bulaşık bezi yaparsın, şu fakire yiyecek ver.” diyebilmişti. Müridin bazen mânevî hâlini yitirebileceğini söyleyen Ubeydullah Ahrâr (k.s.): “Sâlik bazen mânevî hâlini yitirebilir. Bunun sebebi, İslâmî kurallara aykırı söz ya da fiil olabileceği gibi, bir insanın gıybetini yapmak veya sebepsiz yere bir köpeği rahatsız etmek de olabilir.” demiştir. O, tasavvuf yolunda ilerlemenin öldükten sonra da devam ettiğine inanırdı.

Buyururdu ki:
“Kalbin kararmış olmasının alameti, günahlardan, üzüntü duymaması, günahta ısrar etmesidir. İşlediği günahlardan dolayı kalbi o kadar kararır ki, artık nasihat tesir etmez, gafletten uyanmaz."

"Eğer biz şeyhlik yapsaydık, zamanımızda hiçbir şeyh kendisine talebe bulamazdı. Fakat bize başka iş emredildi. Bizim işimiz, müslümanları zulümden korumaktır."

“Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir."

"Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."

"Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır."

"İnsanın kıymeti; idrakinin, bu yolun büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır."

"Belalara sabretmek hatta şükretmek gerekir. Çünkü, Allahü teâlânın birbirinden acı belaları vardır."

"İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluktan maksat ise, her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır."

"Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız ehl-i sünnet değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız ehl-i sünnet ise, hiç üzülmemeliyiz."
DEVAMINA BAK
NAMAZLARDAN SONRA OKUNAN DUA

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، يُحْيِي وَيُمِيتُ، وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ، بِيَدِهِ الْخَيْرُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ.

اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ.

اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيَا، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ.

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً، وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ، بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.

رَبِّ اغْفِرْ لِوَالِدَتِي وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ.



TÜRKÇE OKUNUŞU

Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül-mülkü ve lehül-hamd, yuhyî ve yumît, ve hüve hayyün lâ yemût, bi-yedihil-hayr, ve hüve alâ külli şey'in kadîr.

Allâhümme lâ mâni'a limâ a'tayte, ve lâ mu'tıye limâ mena'te, ve lâ yenfe'u zel-ciddi minkel-cidd.

Allâhümme innî eûzü bike minel-buhli, ve eûzü bike minel-cübni, ve eûzü bike en uredde ilâ erzelil-umuri, ve eûzü bike min fitnetid-dünyâ, ve eûzü bike min azâbin-nâr, ve eûzü bike min azâbil-kabr.

Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten, ve fil-âhireti haseneten, ve kınâ azâben-nâr, bi-rahmetike yâ erhamer-râhimîn.

Rabbiğfir li-vâlidetî ve lil-mü'minîne yevme yekûmul-hisâb.




TÜRKÇE MEALİ

Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir, hiçbir ortağı yoktur. Mülk O'nundur ve hamd O'na mahsustur. Diriltir ve öldürür. O diridir, ölmez. Hayır O'nun elindedir ve O'nun her şeye gücü yeter.

Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak kimse yoktur. Senin vermediğini verecek kimse de yoktur. Güç ve servet sahibi olanın gücü ve serveti Senin katında kendisine fayda vermez.

Allah'ım! Cimrilikten Sana sığınırım. Korkaklıktan Sana sığınırım. Ömrün en düşkün dönemine döndürülmekten Sana sığınırım. Dünya fitnesinden Sana sığınırım. Cehennem azabından Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım.

Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru. Rahmetinle bize merhamet eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi.

Rabbim! Hesabın görüleceği gün annemi ve bütün müminleri bağışla.




DUANIN RİVAYETLERİ VE KAYNAKLARI


1. “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh...” bölümü

Muğîre b. Şu'be'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) farz namazların ardından şöyle buyururdu:

«لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ. اللَّهُمَّ لَا مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلَا مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ»

Kaynak: Sahîh-i Buhârî, 844; Sahîh-i Müslim, 593.

2. Cimrilikten, korkaklıktan, ömrün düşkün döneminden ve kabir azabından Allah'a sığınma duası

Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle dua ederdi:

«اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْبُخْلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ، وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أُرَدَّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الدُّنْيَا، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ»

Kaynak: Sahîh-i Buhârî, 6370; Sünenü't-Tirmizî, 3567; Sünenü'n-Nesâî, 5447.

3. “Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten...” duası

Bu dua Kur'ân-ı Kerîm'de Bakara Sûresi 201. ayette geçmektedir:

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Kaynak: Kur'ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, 2/201.

4. “Rabbiğfir li-vâlidetî...” duası

Anneniz için okuduğunuz bölüm, Kur'ân-ı Kerîm'deki İbrahim Sûresi 41. ayetinden dua şeklinde uyarlanmıştır. Ayetin aslı şöyledir:

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

Kaynak: Kur'ân-ı Kerîm, İbrahim Sûresi, 14/41.



ÖNEMLİ AÇIKLAMA

Bu duanın tamamı, bu sıralama ve bütünlüğüyle tek bir hadis metni değildir.

Duanın içerisinde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) namazlardan sonra okuduğu rivayet edilen dualar ile Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan dualar bir araya getirilmiştir.

Bu sebeple bu metni “Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) tek bir hadiste öğrettiği dua” şeklinde değil, sünnette ve Kur'an'da bulunan duaların bir araya getirilmiş şekli olarak ifade etmek daha doğru olur.

Allah Teâlâ yaptığımız ibadetleri, dualarımızı ve zikirlerimizi kabul eylesin. Âmin.
DEVAMINA BAK
ARI VIZILTISI OKUYUŞU – ARI FREKANSI

ARILI BİR ZİKİR: “ARI FREKANSI” VE MÜMİN AHLÂKI

İslam düşüncesinde arı, yalnızca bal üreten bir canlı değil; aynı zamanda ilâhî ilhamın, çalışkanlığın, tertibin ve temizliğin sembolü olarak özel bir yere sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’de bir sûreye ismini veren bu mübarek varlık, Yüce Allah’tan doğrudan “ilham” alan ender canlılardan biridir. Peki, arının bu özelliklerini kendi hayatımıza nasıl taşıyabiliriz? İşte bu sorunun cevabı, hem fiziksel bir gerçeklikte hem de derin bir manevî anlamda saklıdır.

FİZİK DENEYİNDEN MANEVİYATA: TİTREŞİM VE ZİKİR

Okullarda yapılan basit bir fizik deneyini hatırlayalım: Bobin telinin sarıldığı bir çivi, tahtaya çakılır. Kesilmiş bir karton dosyanın ortasına teneke parçası yerleştirilir. Bobinin uçlarından biri pile bağlanır, diğer ucu ise teneke parçasının üstüne hafifçe değecek şekilde bükülür. Pil kontak yaptığında, bobin teli sürekli olarak çeker ve bırakır. Bu hızlı ve kesintisiz çekilme-bırakılma hareketi, sürekli bir titreşim ve dolayısıyla bir ses frekansı meydana getirir. İşte bu, zilin sesidir; kesintisiz, kararlı ve süreklidir.

Bu fiziksel gerçeği, insanın ruh hâline ve ibadetine uyarladığımızda çok derin bir anlam ortaya çıkar: Mümin de arının zikri gibi zikretmelidir. Yani kalp, dünya meşguliyetleri arasında bir çekilip bir bırakılsa da, özünde sürekli Allah’a yönelik bir “titreşim” hâlinde olmalıdır. Araya gaflet girse de, ihmal girse de, o kesintisiz bağlantı kopmamalıdır. İşte bu hâle, tam olarak “arı frekansı” veya “arı vızıltısı” denir. Bu, bir tek zikir değil; sürekli bir bilinç hâli, devamlı bir Allah ile irtibat hâlidir.

KUR’ÂN’DA ARININ YERİ VE “İLHAM” KAVRAMI

Kur’ân’ın 16. sûresi “Nahl” yani “Arı” sûresidir. Yüce Allah bu sûrede şöyle buyurur:

> “Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine evler edin. Sonra meyvelerin her birinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir içecek (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır.” (Nahl Sûresi, 16:68-69)

Bu ayette geçen “ilham etti” ifadesi, Arapça’da “Evha” kelimesidir ve peygamberlere gelen vahiy ile aynı kökten gelir. Bu durum, arının sahip olduğu içgüdüsel bilginin, altıgen petekler inşa etmesinin, farklı çiçeklerden en doğru rotayı izleyerek bal toplamasının ve bu balı şifalı bir besine dönüştürmesinin ilâhî bir kaynaktan geldiğini göstermektedir. Bu sebeple arı, İslâm düşüncesinde çalışkanlığın, disiplinin, tertibin ve toplumsal faydanın sembolü olarak görülür.

ARININ SIFATLARI VE MÜMİNDEKİ YANSIMALARI

Arının her bir özelliği, mümin için ayrı bir ahlâk dersi ve rehber niteliğindedir. Bu özellikleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Bal Üretmesi: Tatlılık ve Şifa
Arı, çiçeklerin özünü alır ve onu şifalı, tatlı bir bala dönüştürür. Mümin de Allah’ın ayetlerini ve zikrini kalbine alır; bu, onun konuşmasına, davranışına ve ahlâkına yansır. Müminin sözü tatlı, hâli ise çevresindekilere şifa olur. Tıpkı bal gibi, güzel ahlâk da insanların yaralarına merhemdir.

2. İğnesi: Düşmana Karşı Sertlik
Arı, kovanını ve balını korumak için iğnesini kullanır; ama bunu saldırmak için değil, savunma için yapar. Mümin de zulme, haksızlığa ve küfre karşı hakkı söyleme cesaretini gösterir. Ancak bu iğne, zalime karşıdır; zalim olana zehir, mazluma ise kurtuluş olur. Mümin, şefkatli olduğu kadar gerektiğinde de cesur ve kararlı olmalıdır.

3. Çalışkanlık ve Tertip: Boş Durmamak
Arı asla boş durmaz; sürekli üretir, çalışır ve kovanını düzenli tutar. Mümin de vaktini boşa harcamaz, sürekli hayır üretir, ailesine ve topluma faydalı olmaya çabalar. Tembellik ve atalet, müminin vasfı olamaz. Çalışkanlık ve tertip, arının mümindeki en belirgin yansımalarındandır.

4. Temizlik: Helal ve Haram Duyarlılığı
Arı, kirli ve pis şeylerden uzak durur, en temiz çiçeklere konar. Bu da müminin helal rızık yemesi, haramdan, dedikodudan, gıybetten ve tüm manevi pisliklerden uzak durmasını simgeler. Arının temizliği, müminin manevî temizliğine ve helâl dairesinde yaşama gayretine işaret eder.

PEYGAMBERİMİZİN MESCİDİNDEKİ “ARI VIZILTISI” BENZETMESİ

Kaynaklarda Peygamber Efendimiz’in (sav) mescidinde sahabelerin namaz ve zikirlerini kendi duyabilecekleri kadar sesli yapmaları nedeniyle ortaya çıkan uğultunun, “arı vızıltısı”na benzetildiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Bu benzetme, aslında Mescid-i Nebevî’deki o sürekli ibadet atmosferini en güzel şekilde tasvir eder. Sahabeler, mescide geldiklerinde zikir, tesbih, tekbir ve Kur’ân tilaveti ile meşgul olurlar; bu da arı kovanındaki uğultuyu andıran huzurlu ve Allah’a yönelik yoğun bir ortam meydana getirirdi.

Bu durum, müminlerin bir araya geldiklerinde oluşturdukları manevî titreşimi ve kesintisiz zikir hâlini sembolize eder. Tıpkı fizikteki zil deneyinde olduğu gibi, sürekli bir çekilme ve bırakılma yani dünya ile âhiret, nefis ile ruh arasında gidip gelmeler olsa da, özdeki bağlantı hiç kopmaz. İşte bu hâl, arının vızıltısı gibi kesintisiz, kararlı ve diri bir zikir hâlidir.

“ARI FREKANSI” İLE ZİKRETMEK NE DEMEKTİR?

Özetle, “arı frekansı” ile zikretmek, yalnızca dil ile “Sübhânallah”, “Elhamdülillah”, “Allâhü Ekber” demek değildir. Bu, tüm varlığınızla, nefes alışverişinizde, işinizde, ahlâkınızda ve davranışlarınızda Allah’ı hatırlayan bir “titreşim” hâline gelmektir.

Bu hâle ulaşan kişi, tıpkı arı gibi:

- Sözüyle (balıyla) çevresine şifa olur,
- Duruşuyla (temizliğiyle) örnek olur,
- Çalışkanlığıyla topluma fayda üretir,
- Gerektiğinde ise hakkı savunmak için cesur ve kararlı bir duruş sergiler.

SONUÇ

Arı, Kur’ân’da bir sûreye ismini veren, Allah’tan ilham alan ve insanlara şifa sunan müstesna bir varlıktır. Onun hayatı, çalışkanlığı, tertibi, temizliği ve fedakârlığı müminler için eşsiz bir örnektir. Tıpkı arının kesintisiz vızıltısı gibi, müminin de gönlünde daimî bir zikir titreşimi olmalıdır. Bu titreşim, onu hem bu dünyada hayırlı ve faydalı bir insan yapar, hem de âhirette Rabbinin rızâsına ulaştırır.

Arı gibi olmak; sözü bal, davranışı şifa, duruşu cesaret ve hayatı ibadet olan bir kul olmaktır. Bu “arı frekansı” ile zikreden bir mümin, asla boş durmaz, asla gaflette kalmaz ve asla nefis tuzağına düşmez. Bilakis, her anını Allah’a âşık bir titreşim hâlinde geçirir.


Hızlı Okuma – Bienen Lesen – Bee Read – Zikirde Titreşim ve Arı Vızıltısı

Bir dua, hizb, tesbih, zikir veya Kur’an-ı Kerîm’den sûre ve ayetleri hızlı, kesintisiz ve hafif mırıldanarak okuduğumuzda, okuyuş sırasında insan kulağının arı vızıltısını andıran sürekli bir ses algılaması mümkündür. Ben bu okuyuş şeklini birçok defa denedim ve okudum. Özellikle okuyuş hızlandığında ve ses kesintisiz bir hâle geldiğinde gerçekten arı kovanındaki sürekli vızıltıyı andıran bir uğultu meydana gelmektedir.

Bu durumu anlatmak için önce çocukluk yıllarımızdaki basit bir fizik deneyini hatırlayabiliriz.

ELEKTRİKLİ ZİL DENEYİ VE TİTREŞİM

İlkokul veya ortaokulda yapılan basit fizik deneylerinden birinde elektrikli zil yapılırdı. Bir çivi veya demir parçasının etrafına bakır tel sarılarak bir bobin oluşturulur, bobinin uçlarından biri pile bağlanırdı. Diğer uç ise metal parçaya çok hafif temas edecek şekilde ayarlanırdı.

Devre tamamlandığında bobin elektromıknatıs hâline gelir ve karşısındaki metal parçayı kendisine doğru çekerdi. Metal parça çekildiği anda temas kesilir, elektrik akımı durur ve bobin metal parçayı bırakırdı. Metal parça eski yerine geldiğinde temas tekrar sağlanır ve bobin onu yeniden çekerdi.

Bu olay çok hızlı şekilde tekrar tekrar gerçekleşirdi:

ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR...

İşte bu sürekli hareket sonucunda metal parça titreşir ve çevredeki havayı titreştirerek bir ses meydana getirirdi. Biz de bunu zil sesi olarak duyarsız.

Buradaki temel mesele titreşimdir.

Titreşim belli bir düzen ve hız içerisinde devam ettiğinde ortaya belirli frekans bileşenleri çıkar ve bu titreşimler havada ses dalgaları meydana getirir.

İNSAN SESİNDE DE TİTREŞİM VARDIR

İnsan konuştuğunda veya zikrettiğinde de ses, fiziksel olarak titreşimler aracılığıyla meydana gelir. Ses tellerinin titreşmesiyle oluşan ses, boğaz, ağız ve burun boşluklarında şekillenir ve havaya ses dalgaları olarak yayılır.

Dolayısıyla insanın bir zikri veya duayı tekrar tekrar okuması sırasında da sürekli bir ses titreşimi meydana gelir.

Normal konuşmada kelimeler arasında duraklamalar vardır. Fakat kişi bir zikri hızlı ve kesintisiz şekilde okumaya başladığında sesler birbirine yaklaşır. Hece ve harflerin meydana getirdiği sesler üst üste binerek kulağa daha sürekli bir uğultu gibi gelebilir.

Özellikle kişi sesi hafifçe mırıldanarak, nefesi fazla kesmeden ve hızlı şekilde devam ettirirse ortaya çıkan ses arı vızıltısını andıran sürekli bir titreşim şeklinde duyulabilir.

İŞTE BURADA “ARI VIZILTISI OKUYUŞU” DEDİĞİMİZ ŞEY ORTAYA ÇIKAR.

Bu okuyuşta amaç kelimeleri anlaşılmaz hâle getirmek değildir. Amaç, doğru okunan zikrin veya duanın hızlı ve kesintisiz şekilde tekrar edilmesi sırasında meydana gelen sürekli ses titreşimini fark etmektir.

ARI KOVANINDAKİ UĞULTU

Bir arı kovanını düşündüğümüzde orada tek bir arı yoktur. Çok sayıda arı aynı anda hareket eder, kanatlarını çırpar ve farklı hareketler gerçekleştirir.

Her bir arının meydana getirdiği ses tek başına farklı olabilir. Fakat yüzlerce veya binlerce arının aynı ortamda meydana getirdiği sesler birleştiğinde kulağımıza sürekli bir vızıltı ve uğultu olarak gelir.

Mescitlerde yapılan toplu zikirlerde de işitsel açıdan buna benzer bir durum düşünülebilir.

Bir kişi tesbih çekerken diğeri Kur'an okur, bir başkası salavat getirir, bir başkası dua eder. Sesler birbirine karıştığında tek tek kelimeleri ayırmak yerine sürekli bir uğultu duyulabilir.

Bu sebeple eski İslam kültüründe mescitlerdeki yoğun ibadet atmosferinin arı kovanının uğultusunu andıran bir ses şeklinde tasvir edilmesi anlaşılabilir bir benzetmedir.

SAHABELERİN MESCİTLERDEKİ ZİKİRLERİ

Peygamber Efendimiz ﷺ'in mescidi, sadece namaz kılınan bir yer değildi. Orada Kur'an okunur, dua edilir, Allah zikredilir, ilim öğrenilir ve Müslümanlar bir araya gelirdi.

Mescitler Allah'ın zikredildiği ve ibadetlerin yapıldığı mübarek mekânlardır.

Sahabelerin ibadet hayatında namaz, Kur'an, tesbih, tekbir, tehlil, dua ve salavat önemli bir yer tutuyordu. Böyle bir ortamda birçok kişinin aynı anda ibadet etmesi, doğal olarak sürekli bir ses atmosferi meydana getirebilirdi.

Ancak burada “arı vızıltısı” ifadesini öncelikle işitsel bir benzetme olarak değerlendirmek gerekir. Belirli bir tarihî rivayeti kesin bir hadis olarak göstermek için ayrıca güvenilir hadis kaynağı ve rivayet tahkiki gerekir.

ZİKRİN ARI VIZILTISINA BENZEMESİ

Bir zikri hızlı okumaya başladığınızda kelimelerin arasında bulunan boşluklar azalır.

Örneğin:

ALLAH... ALLAH... ALLAH...

şeklinde yavaş okuyuş ile:

ALLAHALLAHALLAHALLAH...

şeklinde birbirine yaklaşan hızlı okuyuş arasında kulağa gelen ses bakımından büyük fark vardır.

İkinci durumda ses daha sürekli bir hâle gelir.

Buna uzun süre devam edildiğinde kişinin kulağına vızıldayan, titreşen, sürekli bir ses gelebilir.

Bu yüzden ben bu tarz okuyuşa “Arı Vızıltısı Okuyuşu” adını veriyorum.

ARI FREKANSI NE DEMEKTİR?

Buradaki “arı frekansı” ifadesini bilimsel anlamda arıların belirli bir frekansının insan tarafından üretildiği şeklinde anlamamak gerekir.

Burada anlatılmak istenen, arı vızıltısını andıran sürekli ve titreşimli bir ses karakteridir.

İnsan sesi de fiziksel olarak titreşimlerden oluşur. Arının kanat hareketleri de havada titreşimler meydana getirir. İki ses kaynağı birbirinden tamamen farklı olmasına rağmen, kulağın algıladığı ses karakteri belirli şartlarda birbirine benzeyebilir.

ARI SADECE VIZILDAMAZ: ÇALIŞIR

Fakat burada benim dikkat çekmek istediğim daha başka bir nokta vardır.

Arıyı yalnızca çıkardığı ses açısından düşünmemek gerekir.

Arı aynı zamanda çalışkanlığı, temizliği, düzeni, üretkenliği ve ortaya bal gibi tatlı bir ürün çıkarmasıyla dikkat çeken bir canlıdır.

Arı durmadan çalışır.

Çiçekten çiçeğe gider.

Nektar toplar.

Kovanına döner.

Üretir.

Ve sonunda insanlara bal gibi tatlı bir nimet ortaya çıkarır.

Bu açıdan bakıldığında “arı gibi zikir” veya “arı vızıltısı gibi okuyuş” ifadesi sadece sese değil, arı karakterinin sembolik anlamlarına da işaret edebilir.

ZİKİR DE İNSANI TATLI HÂLE GETİRMELİDİR

İnsan Allah'ı zikrettiğinde bunun sadece dilinde kalmaması gerekir.

Zikir insanın ahlakına, davranışına ve hayatına yansımalıdır.

Nasıl ki arının çalışmasının sonucunda bal gibi tatlı bir nimet ortaya çıkıyorsa, insanın zikrinin de sonucunda güzel ahlak, güzel söz, merhamet, sabır, temizlik, çalışkanlık ve insanlara fayda ortaya çıkmalıdır.

Sadece yüksek sesle veya hızlı zikir yapmak insanı otomatik olarak güzel ahlak sahibi yapmaz.

Asıl mesele zikrin insanın karakterine yansımasıdır.

ARI GİBİ OLMAK NE DEMEKTİR?

Buradaki “arı gibi olmak” ifadesini mecazî ve tasavvufî bir anlamda kullanabiliriz.

Arı gibi olmak;

çalışkan olmak, temiz olmak, üretken olmak, çevresine fayda sağlamak ve ortaya tatlı işler koymak anlamında düşünülebilir.

Fakat arının bir başka özelliği daha vardır.

Arı, kendisine zarar verilmediği sürece üretir ve çalışır. Fakat yuvasına saldırıldığında kendisini ve kolonisini savunur.

Bu nedenle arının sembolik karakterinde hem bal gibi tatlılık hem de gerektiğinde kendini savunma gücü vardır.

İnsan da böyle olmalıdır.

İnsanlara karşı güzel sözlü, merhametli ve faydalı olmalı; fakat haksızlık ve zulüm karşısında da hakkını ve değerlerini koruyabilmelidir.

BAL GİBİ TATLI, GEREKTİĞİNDE KENDİNİ SAVUNAN

Arının dışarıdan bakıldığında küçük bir canlı olması, onun etkisiz olduğu anlamına gelmez.

Arı çalışır.

Arı üretir.

Arı bal yapar.

Arı kovanını korur.

Bu nedenle arı, insan için güzel bir ibret vesilesidir.

Zikir de insanı bal gibi tatlı bir ahlaka götürmelidir.

Dilinden güzel söz çıkmalı, elinden insanlara fayda gelmeli, kalbi temizlenmeli ve davranışları güzelleşmelidir.


Fakat kişi haksızlığa uğradığında hakkını korumayı da bilmelidir.

ZİKİRDE SES, FREKANS VE MANEVÎ HÂL

Bir zikri hızlı okumakla ortaya çıkan sesin fiziksel tarafı ile zikrin insanın kalbinde meydana getirdiği manevî hâli birbirinden ayırmak gerekir.

Fiziksel açıdan:

Titreşim → Ses dalgası → Frekans bileşenleri → Kulağın algıladığı ses

şeklinde açıklanabilir.

Manevî açıdan ise:

Zikir → Allah'ı hatırlama → Kalbin yönelmesi → Güzel ahlak ve güzel davranış

şeklinde düşünülebilir.

Bunları birbirine karıştırmamak gerekir.

“Arı frekansı” denildiğinde fiziksel ses ile manevî anlam arasında bir bağlantı kurulabilir; fakat bu bağlantının bilimsel olarak kanıtlanmış özel bir enerji veya tedavi yöntemi olduğu iddia edilmemelidir.

KUR'AN OKURKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUS

Bu okuyuş tarzından bahsederken özellikle önemli bir nokta vardır.

Kur'an-ı Kerîm okunurken sırf arı vızıltısına benzeyen bir ses meydana gelsin diye kelimeleri aşırı derecede hızlandırmak veya harfleri bozmak doğru değildir.

Kur'an'ın lafzı korunmalı, harflerin mahreçlerine ve okuyuşun doğruluğuna dikkat edilmelidir.

Hızlı okuyuş, Kur'an'ın kelimelerini anlaşılmaz hâle getirmek anlamına gelmemelidir.

Dua, hizb ve tesbihlerde de aynı şekilde metnin doğru okunmasına dikkat edilmelidir.

SONUÇ: ARI VIZILTISI BİR SES, ARI OLMAK İSE BİR AHLAK OLSUN

“Arı Vızıltısı Okuyuşu” dediğimiz şey, hızlı ve kesintisiz okuyuş sırasında insan sesinin oluşturduğu titreşimlerin ve seslerin birleşmesiyle ortaya çıkan, kulağa arı vızıltısını andıran bir ses karakteridir.

Bunu basit elektrikli zil deneyindeki titreşim örneğiyle anlamak mümkündür.

Elektrikli zil:

ÇEKER → BIRAKIR → ÇEKER → BIRAKIR → TİTREŞİR → SES ÇIKARIR.

İnsan ise:

ZİKREDER → TEKRAR EDER → SES ÜRETİR → TİTREŞİM MEYDANA GELİR → SÜREKLİ OKUYUŞTA UĞULTU/VIZILTI BENZERİ SES OLUŞABİLİR.

Fakat bütün bunların üzerinde daha önemli bir hakikat vardır:

Zikrin hedefi arı sesi çıkarmak değil, Allah'ı zikretmektir.

Arı vızıltısı sadece bu okuyuşun işitsel tarafıdır.

Arının asıl örnek alınacak tarafı ise çalışkanlığı, temizliği, üretkenliği ve ortaya bal gibi tatlı bir nimet çıkarmasıdır.

İnsan da zikriyle, ibadetiyle ve güzel ahlakıyla çevresine bal gibi tatlılık vermelidir.

Kötülük üretmemeli.

İnsanları incitmemeli.

Faydalı olmalı.

Çalışmalı.

Temiz olmalı.

Güzel söz söylemeli.

Ve gerektiğinde kendisini ve hakkı koruyabilmelidir.

İşte gerçek anlamda “arı gibi olmak” sadece arı gibi vızıldamak değil; arı gibi çalışmak, arı gibi üretmek, bal gibi tatlı olmak ve gerektiğinde kendini savunabilmektir.

Bu bakımdan “Arı Vızıltısı Okuyuşu” kavramı, hem ses ve titreşim açısından hem de sembolik ve tasavvufî anlam açısından üzerinde düşünülebilecek güzel bir konudur.

Vızıltı dilde başlayabilir; fakat asıl güzellik, zikrin insanın ahlakında ve hayatında bal gibi tatlı bir neticeye dönüşmesidir.

ARI VIZILTISI OKUYUŞU – DEVAMI

Arı vızıltısı sadece kulağın duyduğu bir ses olarak değil, insanın kendi içinde meydana gelen sürekli bir ritim ve tekrar hâli olarak da düşünülebilir.

Bir zikri tekrar tekrar söylemek, insanın dikkatini aynı kelime ve manaya yöneltir. Tekrar arttıkça okuyuş bir ritim kazanır. Bu ritim de sesin sürekli hâle gelmesine yardımcı olur.

TEKRARIN GÜCÜ

Zikir kelimesinin temelinde hatırlamak vardır. İnsan bir ismi, bir duayı veya bir tesbihi tekrar ettikçe zihni ve dili aynı ifadeye yeniden yönelir.

Bir kelimenin bir defa söylenmesi ile yüzlerce defa tekrar edilmesi arasında insanın dikkatini toplama bakımından fark vardır.

Örneğin:

“Allah”

kelimesini bir defa söylemek başka, aynı kelimeyi belirli bir ritim içerisinde uzun süre tekrar etmek başkadır.

Tekrar sırasında dil hareketleri, nefes, ses telleri ve ağız boşluğu birlikte çalışır. Bunun sonucunda sürekli bir ses akışı meydana gelir.

SESİN SÜREKLİLİĞİ

Elektrikli zilde olduğu gibi burada da süreklilik önemlidir.

Zil bir defa hareket etse yalnızca kısa bir “çıt” sesi duyulur. Fakat hareket sürekli tekrarlanırsa kulağımıza sürekli bir zil sesi gelir.

Benzer şekilde insan sesi de tek bir kelimeyle sınırlı kalmayıp arka arkaya tekrarlandığında sürekli bir ses karakterine dönüşebilir.

Tekrar arttıkça sesin sürekliliği artar; sesin sürekliliği arttıkça da vızıltıya benzeyen bir işitsel etki ortaya çıkabilir.

ARI KANATLARININ HAREKETİ VE VIZILTI

Arının uçarken meydana getirdiği vızıltının temelinde kanatlarının çok hızlı hareketi vardır. Kanatların havayı hareket ettirmesi ve bu hareketin çevredeki havada basınç değişimleri oluşturması sonucunda ses meydana gelir.

İnsan sesiyle arı sesi aynı mekanizma ile oluşmaz.

Arı kanatlarını hareket ettirir.

İnsan ise ses tellerini titreştirir.

Fakat her iki durumda da ortak bir temel kavram vardır:

HAREKET → TİTREŞİM → SES

İşte “arı vızıltısı” benzetmesinin fiziksel açıdan anlaşılabileceği temel nokta budur.

ARI GİBİ ÇALIŞMAK

Arının hayatında dikkat çeken en önemli özelliklerden biri çalışkanlığıdır.

Arı boş durmaz.

Çiçeğe gider.

Nektar toplar.

Kovana döner.

Kovanın düzenine katkıda bulunur.

Balın oluşmasına vesile olur.

Bu nedenle insanın da kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Benim zikrim hayatımda ne meydana getiriyor?”

Eğer insan saatlerce zikir yaptığı hâlde insanlara karşı kaba, öfkeli, haksız, tembel ve faydasız olmaya devam ediyorsa, zikrin ruhunu düşünmesi gerekir.

Çünkü zikrin insan üzerindeki güzel etkisi yalnızca dilde değil, davranışlarda da görülmelidir.

DİLDE ZİKİR, HAYATTA AHLAK

Zikir dilde başlar.

Fakat güzel zikir insanın davranışlarına da yansır.

Dil:

Allah'ı zikreder.

Kalp:

Allah'ı hatırlar.

Ahlak:

Güzelleşir.

Davranış:

İnsanlara fayda verir.

İşte zikrin gerçek meyvesi budur.

BAL VE ZİKİR ARASINDAKİ SEMBOLİK BAĞ

Arı bal üretir.

Bal tatlıdır.

Bu yüzden bal, insanın zihninde güzel ve tatlı bir sonuçla ilişkilendirilebilir.

Zikir de insanın kalbinde ve ahlakında güzel sonuçlar meydana getirmelidir.

Nasıl arının çalışmasının sonunda bal ortaya çıkıyorsa, insanın samimi zikrinin sonucunda da güzel ahlak ortaya çıkmalıdır.

Bu yüzden şöyle bir sembolik ifade kullanılabilir:

“Dilde zikir, kalpte nur, ahlakta bal.”

Bu bir dinî hüküm değil, zikrin insan üzerindeki güzel neticesini anlatan sembolik bir ifadedir.

ARI KENDİSİNİ DE KORUR

Arının yalnızca bal üretmesini düşünmek eksik olur.

Arı gerektiğinde kovanını korur.

Kendisine saldırıldığında iğnesini kullanabilir.

Buradan insan için de bir sembolik ders çıkarılabilir.

Mümin insan insanlara karşı merhametli, güzel sözlü ve faydalı olmalıdır.

Fakat merhamet, zulme boyun eğmek anlamına gelmez.

Tatlı olmak başka, güçsüz olmak başkadır.

Arı bal yapar ama gerektiğinde kendisini savunur.

İnsan da güzel ahlaklı olabilir ama gerektiğinde hakkını koruyabilir.

“BAL GİBİ TATLI, HAK KARŞISINDA DİMDİK”

Bu düşünceyi şöyle özetleyebiliriz:

İnsanlara karşı bal gibi tatlı ol; fakat hak ve adalet söz konusu olduğunda korkak olma.

Buradaki amaç saldırganlık değildir.

Tam tersine amaç, merhamet ile kuvveti dengede tutmaktır.

Arının iğnesi sürekli kullandığı bir silah değildir. Arının asıl hayatı çalışmak, üretmek ve kovana katkıda bulunmaktır.

Bu da insan için güzel bir örnektir.

ZİKİR VE İÇ RİTİM

Hızlı okuyuşta nefes, dil ve ses belirli bir ritme girer.

İnsan aynı kelimeleri tekrar ettikçe okuyuş mekanik bir ritim kazanabilir.

Bu ritim:

nefes → ses → tekrar → ritim → sürekli titreşim

şeklinde düşünülebilir.

Bunun sonucunda kişi bir süre sonra okuduğu kelimelerden ziyade sürekli bir ses dokusu duyabilir.

İşte bu noktada “arı vızıltısı” benzetmesi ortaya çıkar.

FAKAT HIZLI OKUMAK HER ZAMAN DAHA FAZİLETLİ DEĞİLDİR

Burada önemli bir denge vardır.

Hızlı okumak, tek başına yavaş okumaktan daha faziletli değildir.

Özellikle Kur'an-ı Kerîm'de doğru telaffuz, tecvid, huşû ve anlamın korunması önemlidir.

Sırf vızıltı meydana gelsin diye Kur'an ayetlerini anlaşılmaz hâle getirmek doğru değildir.

Arı vızıltısı okuyuşu hakkında konuşurken en doğru yaklaşım, bunu ses ve titreşim açısından ortaya çıkan bir okuyuş biçimi olarak ele almaktır.

ZİKRİN ÖLÇÜSÜ SESİN ŞİDDETİ DEĞİLDİR

Bir zikrin çok yüksek sesle yapılması, mutlaka daha güçlü veya daha faziletli olduğu anlamına gelmez.

Bazen insan kendi duyabileceği kadar sessizce zikreder.

Bazen cemaat hâlinde sesli zikir yapılır.

Bazen Kur'an sessiz ve huşû içerisinde okunur.

Önemli olan ibadetin usulüne, niyetine ve dinî ölçülerine riayet etmektir.

Sesin büyüklüğü ile zikrin Allah katındaki değerini birbirine karıştırmamak gerekir.

ARI KOVANI VE ZİKİR MECLİSİ

Arı kovanını düşündüğümüzde tek bir arının değil, bir topluluğun meydana getirdiği ortak bir hareket görürüz.

Her arı kendi görevini yapar.

Birlikte çalışırlar.

Birlikte üretirler.

Birlikte kovanda düzen oluştururlar.

Zikir meclisinde de insanlar bir araya gelir.

Biri tesbih çeker.

Biri salavat getirir.

Biri Kur'an okur.

Biri dua eder.

Sesler birbirine karışır.

Ortaya çıkan toplu ses, uzaktan dinlendiğinde arı kovanının sürekli uğultusunu hatırlatabilir.

Bu açıdan “arı kovanı” güçlü bir semboldür:

Birlik, düzen, çalışma, devamlılık ve üretim.

ZİKİR MECLİSİ DE BİR KOVAN GİBİ OLMALI

Nasıl kovanın her arısı kendi görevini yapıyorsa, bir zikir meclisindeki insanlar da birbirlerine destek olmalıdır.

Kimse kendisini diğerinden üstün görmemelidir.

Kimse sadece sesinin güzelliğiyle övünmemelidir.

Kimse zikri bir gösteriş hâline getirmemelidir.

Zikir, insanı büyütmek için değil; insanın nefsini küçültüp Allah'a yönelmesi için yapılır.

ARI VIZILTISINDAN “BAL”A UZANAN YOL

Burada bütün düşünceyi tek bir cümlede toplamak mümkündür:

Vızıltı sesin başlangıcıdır; bal ise güzel amelin neticesidir.

İnsan zikir yapabilir.

Dua edebilir.

Tesbih çekebilir.

Kur'an okuyabilir.

Fakat bütün bunların insanın hayatında bir karşılığı olmalıdır.

Zikir insanı daha merhametli yapıyorsa güzeldir.

Daha sabırlı yapıyorsa güzeldir.

Daha dürüst yapıyorsa güzeldir.

Daha çalışkan yapıyorsa güzeldir.

Daha temiz ve düzenli yapıyorsa güzeldir.

İnsanlara faydalı hâle getiriyorsa güzeldir.

SON SÖZ

Arı vızıltısı, fiziksel açıdan titreşimlerin meydana getirdiği bir sestir.

İnsan sesi de titreşimlerle meydana gelir.

Hızlı ve sürekli okuyuşta sesler birbirine yaklaşabilir ve kulağa arı vızıltısını andıran bir uğultu gelebilir.

Fakat bizim için asıl önemli olan bu sesin kendisi değildir.

Asıl önemli olan, o zikrin insanın kalbine ve ahlakına ne yaptığıdır.

Arı gibi çalışıyorsan...

Arı gibi temizsen...

Arı gibi üretkensen...

İnsanlara bal gibi tatlılık veriyorsan...

Ve gerektiğinde hakkını koruyabiliyorsan...

O zaman arının yalnızca vızıltısını değil, ahlakını da anlamış olursun.

Zikir dilde vızıltı olabilir; fakat gerçek zikir insanın hayatında bal gibi tatlı bir eser bırakmalıdır.

ARI VIZILTISI OKUYUŞU – DEVAM III

ARI VIZILTISINDAN ARININ HİKMETİNE

Arı vızıltısını düşünürken yalnızca kulağımıza gelen sesi düşünmemek gerekir. Arı, Kur'an-ı Kerîm'de de üzerinde düşünülmesi gereken canlılardan biri olarak karşımıza çıkar.

Kur'an-ı Kerîm'de Nahl Sûresi'nin 68. ve 69. ayetlerinde arıdan bahsedilir. Allah Teâlâ arıya dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları yapılardan kendisine yuvalar edinmesini bildirdiğini; ardından çeşitli meyvelerden yemesini ve Rabbinin kendisine kolaylaştırdığı yollara girmesini bildirmektedir.

Ardından arının karnından farklı renklerde bir içecek çıktığı ve onda insanlar için şifa bulunduğu bildirilmektedir.

Burada arının yalnızca vızıltısı değil, onun yaptığı iş ve ortaya çıkardığı bal da dikkat çekmektedir.

ARI VE İLAHÎ İLHAM

Arının davranışları insanı hayrete düşüren bir düzen içerisindedir.

Arı nerede yuva yapacağını bilir.

Çiçeklere gider.

Nektar toplar.

Kovanına döner.

Üretir.

Ve sonunda bal meydana gelir.

Kur'an'da arının bu davranışlarının Allah'ın ona bildirmesiyle ilişkilendirilmesi, insan için de önemli bir tefekkür kapısı açmaktadır.

Demek ki insan, küçük bir canlıya bakarak bile Allah'ın kudretini, sanatını ve yaratmadaki hikmetini düşünebilir.

ARI VIZILTISI VE TEFEKKÜR

Bir arının yanından geçtiğini düşünelim.

İlk duyduğumuz şey:

VIZZZZZ...

sesidir.

Fakat bu küçücük sesin arkasında hareket eden kanatlar, çalışan bir canlı, aranan çiçekler, taşınan nektar ve sonunda meydana gelen bal vardır.

Yani küçücük bir sesin arkasında büyük bir faaliyet vardır.

İnsan zikrinde de sadece sesi değil, o sesin arkasındaki kalbi düşünmek gerekir.

Dilin “Allah” demesi güzeldir.

Fakat kalbin de Allah'ı hatırlaması daha güzeldir.

Dil salavat getiriyorsa davranışların da Peygamber Efendimiz ﷺ'in güzel ahlakına yönelmesi gerekir.

Dil Kur'an okuyorsa hayatın da Kur'an'ın öğrettiği güzel ahlaktan nasibini almalıdır.

VIZILTI VE ANLAM

İnsan bazen bir zikri o kadar çok tekrar eder ki kelimelerin ses yapısı ön plana çıkar.

Bu durumda:

kelime → tekrar → ritim → ses → titreşim → uğultu

şeklinde bir işitsel süreç meydana gelebilir.

Ancak zikrin gerçek anlamı burada kaybolmamalıdır.

Çünkü zikir sadece ses çıkarmak değildir.

Zikir hatırlamaktır.

Allah'ı hatırlamaktır.

Nimetleri hatırlamaktır.

Kulluğu hatırlamaktır.

Ölümü ve ahireti hatırlamaktır.

İnsanın nereden geldiğini ve nereye gideceğini hatırlamasıdır.

Bu sebeple ses zikrin kabuğu, anlam ise onun ruhu gibidir.

ARI VE NEFES

Arının uçuşunda kanat hareketi ne kadar önemliyse, insanın okuyuşunda da nefes o kadar önemlidir.

İnsan nefes alır.

Nefesi ses hâline getirir.

Ses ağızdan çıkar.

Hava titreşir.

Kulağa ulaşır.

Beyin bu titreşimi ses olarak algılar.

Bu nedenle uzun süre devam eden hızlı bir okuyuşta nefesin düzeni de önem kazanır.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, sırf belirli bir ses meydana gelsin diye nefesi zorlamamaktır.

Zikir ve dua insanı zorlamak için değil, Allah'ı hatırlamak için yapılır.

ARI GİBİ DEVAMLILIK

Arının en dikkat çekici özelliklerinden biri devamlı çalışmasıdır.

İnsan da hayırlı işlerde devamlı olmalıdır.

Bir gün çok ibadet edip sonra uzun süre tamamen bırakmak yerine, insan gücünün yettiği ölçüde düzenli bir ibadet hayatı oluşturmaya çalışmalıdır.

Az da olsa devamlı yapılan güzel amel, insanın hayatında kalıcı bir iz bırakabilir.

Arının da yaptığı budur.

Bir defada bütün balı meydana getirmez.

Tek tek çalışır.

Tek tek toplar.

Tek tek taşır.

Sonunda büyük bir sonuç ortaya çıkar.

ZİKİR DE BÖYLEDİR

Bir “Allah” demek küçük görünebilir.

Bir salavat küçük görünebilir.

Bir tesbih küçük görünebilir.

Bir dua küçük görünebilir.

Fakat bunların devamlılığı insanın hayatında büyük bir değişim meydana getirebilir.

Arının çiçekten çiçeğe topladığı küçücük nektar damlaları nasıl bal hâline geliyorsa, insanın küçük küçük yaptığı güzel ameller de zamanla büyük bir manevi birikime dönüşebilir.

ARI VE TEMİZLİK

Arı, insanlara bal gibi temiz ve değerli bir nimet ulaştıran bir canlıdır.

Buradan insan için yine sembolik bir ders çıkarabiliriz.

İnsan da çevresine kötü söz, kötü davranış ve kötülük taşımak yerine güzel şeyler taşımalıdır.

Ağzından çıkan söz bal gibi olmalı; insanları zehirleyen bir söz hâline gelmemelidir.

Çünkü dil de insanın bir üretim merkezidir.

Dil ile:

Güzel söz üretebiliriz.

Kötü söz üretebiliriz.

Dua edebiliriz.

Beddua edebiliriz.

Salavat getirebiliriz.

İnsanları kırabiliriz.

İşte bu nedenle insanın dili de bir bakıma “bal mı, zehir mi?” sorusunun cevabını verir.

DİLİN BALI VE DİLİN ZEHİRİ

Arının balı vardır.

Fakat iğnesi de vardır.

İnsan dilinde de benzer bir sembolik karşılık düşünülebilir.

Güzel söz:

BALDIR.

Kötü ve kırıcı söz:

ZEHİR GİBİDİR.

Bu nedenle zikreden insanın dilini koruması gerekir.

Allah'ı zikreden bir dilin insanlara sürekli hakaret etmesi, küçümsemesi ve kırıcı sözler söylemesi büyük bir çelişki oluşturur.

Gerçek zikir, dili de terbiye etmelidir.

ARI KOVANI VE İNSAN TOPLULUĞU

Bir arı kovanında düzen vardır.

Her arının yaptığı iş aynı değildir.

Fakat hepsi ortak bir hayatın parçasıdır.

İnsan toplumu da böyledir.

Herkesin görevi aynı değildir.

Kimi öğretir.

Kimi çalışır.

Kimi üretir.

Kimi sanat yapar.

Kimi ilim öğrenir.

Kimi insanlara hizmet eder.

Önemli olan herkesin elinden gelen hayırlı işi yapmasıdır.

Toplumun güzelliği, herkesin aynı olmasıyla değil; herkesin hayırlı bir işte birbirini tamamlamasıyla ortaya çıkar.

ZİKİR MECLİSİNDEKİ VIZILTI

Bir topluluk halinde zikir yapıldığında herkesin sesi aynı anda aynı şekilde çıkmayabilir.

Biri hızlı okur.

Biri yavaş okur.

Biri yüksek sesle söyler.

Biri daha alçak sesle söyler.

Biri nefes alır.

Biri kelimeyi tamamlar.

Bu farklı sesler birleştiğinde sürekli bir ses tabakası oluşabilir.

Uzaktan dinleyen bir insan için bu ses:

“Vızır vızır eden bir arı kovanı”

gibi duyulabilir.

Bu durum fiziksel olarak seslerin birbirine karışmasıyla açıklanabilir.

MESCİTTEKİ SES VE EDEB

Ancak mescitlerde zikir ve Kur'an okunurken edep de önemlidir.

Bir kişinin ibadeti başka bir kişinin namazını, Kur'an okuyuşunu veya huzurunu bozacak seviyeye gelmemelidir.

Zikir yapılırken de ibadet adabına dikkat etmek gerekir.

Çünkü maksat sadece ses çıkarmak değil, Allah'a kulluk etmektir.

ARI GİBİ ÜRETMEK

Arı hiçbir zaman sadece vızıldamakla yetinmez.

Vızıltının arkasında bir çalışma vardır.

İnsan için de bu çok önemli bir derstir.

Sadece konuşmak yetmez.

Sadece dua etmek yetmez.

Sadece plan yapmak yetmez.

Çalışmak gerekir.

İlim öğrenmek gerekir.

İnsanlara faydalı olmak gerekir.

Elinden gelen hayırlı işleri yapmak gerekir.

Arının vızıltısı çalışmasının habercisidir; insanın zikri de güzel amellerinin başlangıcı olmalıdır.

SONUÇ OLARAK

“Arı Vızıltısı Okuyuşu” kavramını üç ayrı seviyede değerlendirebiliriz.

Birinci seviyede fiziksel ses vardır.

İnsan sesi titreşimlerden meydana gelir. Hızlı ve sürekli okuyuşta sesler birbirine yaklaşabilir ve arı vızıltısını andıran bir uğultu ortaya çıkabilir.

İkinci seviyede zikir ve tekrar vardır.

İnsan aynı kelimeleri tekrar ederek dikkatini Allah'ı hatırlamaya yöneltir.

Üçüncü seviyede ise sembolik anlam vardır.

Arı bize çalışkanlığı, üretkenliği, düzeni, temizliği, balı ve gerektiğinde kendisini korumasıyla güzel bir örnek sunar.

Bu üç seviyeyi bir araya getirdiğimizde şöyle bir düşünce ortaya çıkar:

VIZILTI → TİTREŞİM → ZİKİR → TEKRAR → ÇALIŞMA → GÜZEL AHLAK → BAL GİBİ NETİCE.


İşte burada arı vızıltısı sadece bir ses olmaktan çıkar ve insan için bir tefekkür vesilesine dönüşür.

Arıyı dinleyen sadece “vız” sesini duymasın; onun arkasındaki çalışmayı da görsün.

Zikir yapan sadece dilinin sesini duymasın; zikrin kendi ahlakında meydana getirdiği değişimi de görsün.


Çünkü asıl mesele:

Ne kadar çok ses çıkardığımız değil, o sesin bizi nasıl bir insan yaptığıdır.

Ve belki de bu konunun en güzel özeti şudur:

“Arı vızıldar, çalışır ve bal verir. İnsan zikreder, çalışır ve güzel ahlak verir.”

Vızıltı kulakta kalırsa sadece sestir; zikrin neticesi hayata yansırsa işte o zaman bal gibi tatlı bir eser meydana gelir.


KAYNAKLAR
Kur’ân-ı Kerîm, Nahl Sûresi 16:68-69
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Ezan
Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikir
Tirmizî, Kitabu’d-Deavât
İbn Kesir Tefsiri, Nahl Sûresi Tefsiri
Kurtubî Tefsiri, Nahl Sûresi Tefsiri
Râzî Tefsiri (Mefâtîhu’l-Gayb), Nahl Sûresi Tefsiri
El-İslam ve’l-İlham, İmam Gazâlî
Mevâkıf, Abdülkâdir Geylânî
Fusûsu’l-Hikem, Muhyiddin İbnü’l-Arabî
Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâlî
Risâle-i Kuşeyrî, Abdulkerîm Kuşeyrî
Tasavvuf ve Zikir, Muhammed Emin Er
Arının Sırları, Mustafa İslamoğlu
İlham ve Vahiy Arasındaki Fark, Said Nursî
Bal Şifadır, İbni Kayyim El-Cevziyye
Mesnevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Nahl Sûresi Üzerine Düşünceler, Elmalılı Hamdi Yazır
İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, İmam Gazâlî

Rasit Tunca

Schrems,18.08.2026
DEVAMINA BAK
Behlül Dana Hz Kimdir


BEHLÜL DANA KİMDİR? HAYATI, HİKAYELERİ, SÖZLERİ, VEFATI

    BEHLÜL DANA HARUN ER REŞİD

    (D ? - V.H.190.M.805)

    Allah’u Teâlâ böyle kimseler hakkında: “Haberiniz olsun ki Allah’ın velî kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus, 62)
    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla sadıklarla beraber olun." (Tevbe, 119) buyurmuştur
    İşte İslam tarihinde örnek şahsiyetlerden biriside hiç şüphesiz Behlül Dânâ (k.s) Hazretleridir.
    Kimliği: Ebû Vüheyb b. Amr b. el-Muğîre el-Kûf î es - Sayrafî Şahsiyeti meçhul bir sûfî ve hakîm.
    Ukalâ-yi mecânînden (deli görünüşlü akıllılar) olan Behlûl-i Dânâ Behlûl-i Dîvâne, Sultânü'I-meczûbîn ve Abbasî halifesi Hârûnürreşîd (788-809] ile olan münasebeti dolayısıyla Behlûl er-Reşîd diye de anılır. Duâsı makbul bir zâttı.
    Hakkındaki bilgilerin büyük bir kısmı menkıbe mahiyetindedir. Diğer behlûllere ve meczuplara ait söz ve hikâyeler çoğunlukla ona bağlandığı gibi birtakım halk fıkraları da kendisine mal edilmiştir. Hak âşığı. Çok tanınmış evliyâdan biri.
    Asıl ismi Vüheyb bin Ömer Sayrâfî'dir. Behlûl-i Dânâ adıyla şöhret buldu. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Kûfeli olduğu hâlde ömrünün çoğunu Bağdât'ta geçirdi.
    Behlül-i Dânâ, zamânın büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Eymen bin Nâbil, Amr bin Dînâr ve Âsım bin Ebi'n-Necîd'den hadîs-i şerîf öğrendi. İbretli mânâlı sözler söyledi. Menkıbeleri dilden dile aktarıldı. Herkese ders olacak hikmetli sözleri çok meşhûrdur. M.805 (H.190) senesi Bağdât'ta vefât etti. Dicle kenarında Şunûziyye kabristanlığına defnedildi.
    Bir vesile buldukça Hârûn Reşîd’e nasîhat verirdi. Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemezdi. Doğru bilinen yanlışları, yanlış zan edilen doğruları çekinmeden söylediği için, kendisine Behlûl-i divane diyenler bile olmuştur.
    Kaynakların verdiği bilgilere göre Behlûl başlangıçta saf ve deli değildi. Sonradan ilâhî cezbeye tutularak kendinden geçtiğine, bir daha kendine gelemediğine ve nefsinin tamamıyla silinip gittiğine inanılan Behlûl'ün bundan sonraki hal ve hareketleri oldukça gariptir. Yarı deli haline gelmesine rağmen sözleri nükteli ve iğneleyici, davranışları anlamlı ve uyarıcıdır. Hakkındaki menkıbelere göre mezarlarda ve harabelerde dolaşır, yalnızlığı sever, zaman zaman çocukların maskarası olur, onlar tarafından taşlanır, ama o bunları hep hoş karşılardı. Behlûle atfedilen fıkra ve hikâyeler hem güldürücü hem düşündürücüdür.
    Bazı menkıbeler onu Hârûnürreşîd'in kardeşi, bazıları yeğeni, bazıları da nedimi olarak gösterir. Hârünürreşîd'e gerçekleri hiç çekinmeden söylediği, hatalarını çeşitli biçimlerde yüzüne vurarak onu doğru yola getirmeye ve uyarmaya çalıştığı, bunun için de eline geçen fırsatları kaçırmadığı rivayet edilir. Behlûl-i Dânâ diğer behlûller gibi gülmesi ve kahkahasıyla da meşhurdur. Sorulan sorulara ekseriya gülerek, bazan kahkaha atarak cevap verir, ancak bu alaycı tavırları genellikle bir uyarı ve öğüt anlamı taşırdı.
    Behlûl tasavvufî eserlerde Allah âşığı bir sûfî ve velî olarak gösterilmiştir. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Abdülvehhâb eş-Şa'rânî, Abdürraüf el-Münâvî ve hatta İbnü'l-Cevzinin eserlerinde onun Hak âşığı bir meczup olduğu önemle belirtilmiştir. Attâr'ın İlâhînâme'sinde, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevisinde, Yâfiî'nin er-Ravzü'r-reyahin'inde ona ait fıkra ve menkıbeler anlatılmıştır. Nefzâvî, er-Ravzü'l-âtır'da Behlûl'ü âşıkane hikâyelerin kahramanı olarak göstermiştir. İbn Kuteybe'nin Uyûnü'l-ahbar'ında, İbn Abdürabbih'in el-İkdü'l-ferîd'inde, Lâmiî Çelebi'nin Letâifnâme'sinde Behlûl-i Dânâ menkıbelerine yer verilmesi, bu fıkraların halk arasında geniş çapta yayıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Behlûl-i Dânâ'nın menkıbe ve fıkraları Arap ve İran edebiyatında olduğu gibi Türk halk edebiyatında da önemli bir yer tutmaktadır.(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Behlül-i Dana md.)
    Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz. Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır.
    Bir toplantıda Hârûn Reşîd kendisiyle buluştu: Hârûn Reşîd, ona, “Çok zamandır seninle görüşmek istiyordum.” deyince, Behlül, “Ben böyle arzu duymadım” diye cevap verdi. Buna rağmen Hârûn Reşîd kendisinden yine nasîhat istedi. “Ne nasîhati istiyorsun? Şu saraya bak, bir de kabirlere bak! Bunlardan ibret almayan, nasîhat almayan nelerden alır! Hâlin ne olacak, ey mü’minlerin emiri! Yarın Cenâb-ı Hakkın huzûruna çıkacaksın. Büyük küçük yaptığın herşeyden sual olunacaksın. Bunlara nasıl cevap vereceksin iyi düşün! Bu hesap zamanında aç ve susuz olacaksın, çıplak bulunacaksın. Orada bulunanlar sana bakıp gülecekler. Perişan hâlin orada meydana çıkacak, başka nasîhati ne yapacaksın?” dedi.
    Adâleti ile meşhûr olan Hârûn Reşîd onun nasihatlerinden çok istifâde etmiştir.
    Hasan bin Sehl anlatır. Bir gün çocuklar, Hazreti Behlül’e taş atmağa başladılar. Taşın birisi vücudunu kanatınca, “Ey çocuklar! Ben Allah’u Teâlâya tevekkül ettim. O elbette bana kâfidir. O ne güzel vekîldir. Ancak Allahü teâlâ’ya yaklaşmak insana rahatlık verir. İnsanlara eza ve cefâ yapanlar hiç merhametli olur mu?” dedi. Ben dayanamadım. “Ey Behlül, çocuklar sana taşla vuruyorlar, sen onlara merhamet ediyorsun. Bu nasıl iştir?” dedim. O da, “Sus!... Allah’u Teâlâ, benim üzüntü ve acımı, onların da sevincinin çokluğunu elbet biliyor. Umulur ki, bazımızı, bazımıza bağışlar” buyurdu.
    Muhammed bin Ebî İsmail bin Ebî Fudayl, ondan şu hâdiseyi nakleder: Behlül’ü bazı kabirlerin arasında gördüm. Bana, bir kabire soktuğu ayağını gösterdi. Toprakla oynuyordu. Burada ne yapıyorsun? diye sordum. “Bana eziyet etmeyen ve benim gıybetimi yapmayan insanlarla oturuyorum” dedi.
    Bir zaman fiyatlar çok yükselmişti. Sen, insanların rahatlaması için, Allah’u Teâlâya duâ etmez misin? dedim. O bana şöyle cevap verdi: “Allah’a yemîn ederim ki, ben bu işe karışmam. Eğer bir buğday danesi bir dinar olsa, bize emrettiği gibi Allah’u Teâlâya ibâdet etsek, o bize vad ettiği gibi rızkımızı verir.” Sonra ellerini birbirine vurarak “Ey dünyâyı ve süslerini toplayan, gözleri uykudan lezzet almayan kimse, nefsinle uğraşıp ahirete bir tedarik yapmadın, kıyâmet gününde Allah’u Teâlâya ne cevap vereceksin?” dedi.
    Behlül Dânâ, duâsı makbûl bir zattı. Bir şiirinde:
    Hırsı bırak da, yorulma;
    Geçimde tamaha kapılma...
    Niçin malı cem edersin;
    Kime topladın bilemezsin!

    Rızık vaktiyle ayrıldı;
    Su-izan faydasız kaldı...
    Her hırs sahibi fakirdir;
    Her kanaatkâr da zengindir.

    Abdullah bin Mihrân anlatıyor: Hârûn Reşîd hacca gitti. Dönüşünde bir müddet Kûfe’de istirahat etti. Sonra yola çıkacağı zaman herkes kendisini yolcu etmek için sokağa döküldü. Behlül de çıkmıştı. Çocuklar onunla beraber oynayıp eğleniyorlardı. Tam o sırada Hârûn’un develer üzerinde muhteşem kâfilesi gözüktü. Çocuklar da Behlül’ü bıraktı ve onun seyrine koyuldular. Tam Hârûn’un geldiği sırada Behlül yüksek sesle:
    “Ey Hârûn!” diye seslendi. Hârûn, yüzünden perdeyi kaldırarak “Buyur. Behlül, ne istiyorsun?” dedi. Behlül:
    “Ey Mü’minlerin Emîri! Eymen bin Nail, Kudame bin Abdülâmir’den bize şöyle haber verdi ve dedi ki; Ben Resûl-i Ekrem(s.a.v)’i Arafat’tan dönüşte görmüştüm. Kızıl bir deveye binmişti. Yanında kimse dövülmediği gibi, kimse de kovulmazdı. “Yol verin, yol verin” diyen münâdileri de yoktu. Sen de bu usûle riâyet eyle. Bilmiş ol ki; tevâzu ile yolculuk etmen, kibir ile seyahatinden hayırlıdır.”“Bağdâd ve etrâfını nurlandırıp aydınlatacak hediyeler götürüyor musun?” dedi.
    Halife, “Bu hediyeler nasıl olur?” deyince Behlül hazretleri “İnsanlara Allah’u Teâlâ’nın sevgisini, O’ndan korkmayı, onlara örnek olacak şekilde hâl ve hareketler, onlar hakkında temiz ve güzel düşüncelere sahip olmak en güzel hediyedir.”
    Bunu dinleyen Hârûn Reşîd ağlayarak; “Ey Behlül, biraz daha anlat” dedi. Behlül:
    “Memleketinin bir köşesinde bir mazlûm zulme uğrasa sen de memleketin diğer köşesinde bile olsan, Allah’u Teâlâ bunun hesabını senden soracak. Allah’u Teâlâ buyuruyor ki;“Şüphesiz ki iyiler na’im Cennetindedir. Kötüler ise Cehennemdedir.”(İnfitar Suresi, 13-14).
    Âhirette, Cennet veya Cehennemden başka gidilecek üçüncü bir yer yoktur. O hâlde hazırlığını buna göre yap” dedi.
    Halife, “Amellerimiz hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Behlül hazretleri, “Allah’u Teâlâ’dan korkarak ve emrettiğine uygun olarak yapılan amel makbûldür” buyurunca, Halife, “Peygamber efendimizle(s.a.v), akrabalık olarak yakınlığımız hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Behlül, “Peygamber efendimize (s.a.v) akrabalıkdan ziyade, bildirdiği hükümlere bağlılıkda yakın olmak daha mühimdir” dedi.
    Halife, “Peygamber efendimizin (s.a.v) şefaatine kavuşabilecek miyiz?” deyince de Behlül, “Onu Allah’u Teâlâ bilir” buyurdu.
    Halife, “Nasıl yaşayalım?” dedi. Behlül, “Allah’dan kork. Her hâlinde Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)in sünnetine tâbi ol. Bu durumda en kârlı yolu seçmişsin demektir” dedi.
    Halife, “Çok güzel söylüyorsun, şu hediyemi kabûl et” dedi. Behlül hazretleri de, “Onu kimden aldınsa ona ver. Dünyadaki sahipleri yakana yapışmadan önce, verenin yoluna harca. Bunu burada yap. Âhirete kalırsa onlara birşey bulup veremezsin, râzı edemezsin” diye cevap verdi. Parayı almayınca Hârûn Reşîd: “Para borcun varsa onu ödeyelim” dedi. Behlül:
    “Kûfe’de birçok ilim sahipleri vardır. Borç ile borcun ödenmeyeceğinde ittifâk etmişlerdir” dedi, Hârûn:
    “Bari ihtiyâcını temin, edelim” deyince, Behlül hazretleri: “Allah’u Teâlâ senin Rabbin olduğu gibi, benim de Rabbim’dir. Seni hatırlayıp beni unutması muhaldir” buyurdu. Hârûn Reşîd, bu sözleri işitince ağladı.
    Nakledildiğine göre adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibadetleri yapmaz ama her gece yatarken “Yâ Rabbi! Bana Cennetini ver!” diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp, “Kimsin, orada ne arıyorsun?” dedi. Damda bulunan Behlül Dana idi ve “Devem kayboldu da onu arıyorum” dedi. Ev sahibi, “Hiç mümkün müdür ki, kaybolan deve damda olsun. Bu akılsızlık değil midir?” Bunun üzerine Hazreti Behlül Dana, “Senin, hiç ibadet etmemen ve sonra da Allah’u Teâlâdan Cenneti istemen daha akılsızlık değil midir?” buyurdu. Ev sahibi O zaman, Behlül Dânâ’nın kendisine nasîhat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatasını anlayıp, tövbe etti ve ibadetlerini aksatmadan yapmaya başladı.( Fevât-ül-vefâyât, cild-1, sh. 228, 230. El-A’lâm, cild-2, sh. 77. El-Beyân ve’t-Tebyîn, cild-2, sh. 230.Tabakât-ül-kübrâ li’ş-Şa’rânî, cild-1, sh. 68)
   
Her Koyun Kendi Bacağından Asılır

Hârûn Reşîd bir gün esnafı denetlemesi için Behlûl-i Dânâ’yı vazifelendirir. Esnafı dolaşan Behlûl, pek çok kişiyi yaptıkları yanlış işler yüzünden cezalandırır. Esnaf kendisine kızgındır; çünkü onlara göre yaptıkları işler sadece kendilerini ilgilendirirdi. Onlarla Allah arasına kimse girmemeliydi. Sonunda hep birlikte halifenin huzuruna çıktılar. Behlûl-i Dânâ’nın kendilerine haksız yere ceza kestiğini, yaptıklarının ona bir zararının olmadığını, her koyunun kendi bacağından asılacağını, bu durumun düzelmesi için Behlûl-i Dânâ’nın vazifeden azledilmesi gerektiğini Hârûn Reşîd’e söylediler. Bunun üzerine halife, Behlûl-i Dânâ’yı yanına çağırtıp esnafın kendisinden şikâyetçi olduğunu bildirir.
    Behlûl-i Dânâ şikâyetleri dinler; fakat hiçbir cevap vermeden huzurdan çıkar. Ertesi gün birkaç koyun kesip bacaklarından asar. Esnaf olan bitene bir anlam veremez. Zamanla koyunların kokusu etrafı rahatsız etmeye başlar. Etrafa yayılan pis koku dayanılmaz bir hal alınca, esnaf soluğu yine Hârûn Reşîd’in yanında alır. “Ey halife! Bu deliye bir şeyler söyle. Bacaklarından astığı koyunların kokusundan çarşıya girilmez oldu. O’nun yaptıklarından bîzar olduk.” derler. Bunun üzerine, Behlûl yine huzura çağrılır. Esnafı halifenin yanında görünce, “Yine ne oldu? Bir şikâyetiniz mi var?” diye sorar. Esnaf, “Astırdığın koyunların kokusundan çarşıda durulmaz oldu.” deyince Behlûl, “Evet efendiler, demek ki her koyun kendi bacağından asılsa da bütün mahalle bundan rahatsız olur.” der; esnaf bu söze verecek cevap bulamaz.
    Şimdi bu kıssadan çıkarabileceğimiz hisselere bir bakalım.
    1.Günahlar (sahsî gibi görünse de) psikolojik ve sosyolojik açıdan çevreyi etkiler.Birçok günahkâr insanın ağzından düşmeyen klâsik bazı sözler vardır. “Benim günahım bana bundan kime ne?” diye başlayan ve “Bu hayat benimdir, istediğim gibi yaşarım; kimse bana karışamaz.” ifadeleriyle devam eden sözleri sıkça duyarız. Bu ve buna benzer sözler, temelde, yukarıda bahsi geçen kıssadaki “Her koyun kendi bacağından asılır.” düşüncesi ile aynı mantığı taşıyor. Böyle düşünenler âhiret hayatı noktasında belki haklılar; çünkü işledikleri günahın cezasını yalnız kendileri çekecekler. O zaman “Ne halleri varsa görsünler. Yapacakları varsa, görecekleri de vardır.” diyebiliriz.
    Fakat aynı şeyi dünya hayatı için söylemek mümkün mü? Yani bazı kimselerin günah ya da gayr-i ahlakî olan fiilleri karşısında “Ne halleri varsa görsünler.” diyebilir miyiz? İnsanlar için günah işleme hürriyeti olabilir mi? İnsanın dilediğini yapma özgürlüğünün bir sınırı yok mudur? Mesela; herkesin adam öldürme hürriyeti olsa sonuç ne olurdu? Ya da hırsızlık veya gasp suç olarak kabul edilmese idi bunun topluma yansıması nasıl olurdu? Acaba insanların suç işleme özgürlüğü olsaydı toplum bundan nasıl etkilenirdi? “Adalet, emniyet, asayiş, huzur ve düzen bozulurdu.” dediğinizi duyar gibiyim. Demek işlenen kötülükler sadece sahibine zarar vermiyor; toplumu da psikolojik ve sosyolojik açıdan etkiliyor. Hiç kimse günah işlemekte hür değildir. İslâmiyet’e göre gerçek hürriyet; -helâl dairesinde olmak şartıyla- sahsın yaptıkları ile kendine ve başkasına zarar vermemesidir. Demek dinen haram kabul elden fiiller, hem şahsa hem de topluma maddeten ve manen zarar verdiği içindir ki yasaklanmışlardır.
    2. Def’-i şer celb-i menâfi’e her zaman râcihtir.Yani kötülüğün, zararın önlenmesi her zaman iyiliğin, faydanın elde edilmesinden önce gelir. Neden mi? Dibi delik bir kazanın tamiri, sütle doldurulmasından önce gelir. Deliği tamir işi kötülüğün önlenmesi; süt doldurma işi ise faydanın celbi anlamına geleceğinden elbette zararı önlemek için deliğin önce tamir edilmesi gerekir. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i an’il münker (iyiliği emretmek kötülükten sakındırmak) her mü’mine farz kılınmıştır. Hadis-i şerifte “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker (kötülük) görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Müslim, İman 78 (49); Tirmizî, Fiten 11 (2173)) denilmektedir.
    Topluma verdiği zararlar göz önüne alındığında kötülükleri uzaklaştırmak, iyiliklerin celbinden önce gelir. Yani önce zararlı şeyler ortadan kaldırılmalı, daha sonra iyiliklerin topluma yerleşmesine çalışılmalıdır. Çünkü kötülük tahriptir, yıkmaktır. İyilik ise tamirdir, yapmaktır. Yıkmak kolay, yapmak ise zordur. Her bir kötülük toplumdan pek çok iyiliğin yok olmasına sebep olur. Tahrip kolay olduğundan kötülüğün yayılması, iyiliğe nazaran daha hızlı olur. Bu noktadan bakıldığında kötülükler başkalarına bulaşmadan, onları engellememiz gerektiğini görebiliriz.
    3. İnsanları kötülükten vazgeçirmenin pek çok yolu vardır.İnsanlarda yaratılış itibariyle haramlara karşı bir meyil vardır. Haram ve günahlarda ise maddî, aldatıcı, geçici bir zevk ve lezzet olmasına karşın; binlerce manevi, ruhî, kalbî, vicdânî elemler de vardır. Nefsin hazır bir lezzeti, ileride verilecek binler lezzete tercih etmesi sebebiyle insan -şeytanın da telkinâtıyla- bilerek ya da bilmeyerek haramlara girer.
    Allah dostları haramları zehirli bir bala benzetir. Nasıl ki zehirli bir balı yiyen adam önce lezzet alır, sonra zehrin tesiriyle acılar içerisinde can çekişir. Aynen öyle de harama dalan bir insan da önce lezzet alır, sonra kalbî, vicdanî sıkıntılar, korkular onu kabre kadar rahatsız eder. Kötülükleri önlemekte bu nokta çok önemlidir. Bizler, kötülüğün kötü neticelerini gözler önüne sermeliyiz ki insanlar o yola girmesinler. Haramların, günahların daha dünyada iken insanların başlarına neler getirdiğini zihinlere kazımalıyız ki onlardan uzak durulsun.
    4. Empati yaptırarak pek çok kötülüğü önleyebiliriz.Bazen davranışlarımızın başkalarını nasıl etkilediğini düşünmeden hareket ederiz. Eğer karşımızdaki kişi ya da kişiler bizi ikaz etmezlerse onlara zarar verdiğimizin farkına bile varamayız. Kendimizce doğru olan bir şeyin, başkalarına göre birçok yönden mahzurlu olduğunu kendi bakış açımızdan göremeyiz.
    Bu durumda yapmamız gereken şey, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun hissiyatıyla olayı değerlendirmeye çalışmaktır. Buna psikolojide “empati” ya da “duygudaşlık” deniliyor. Psikologlar belki de bu adı yeni koydular. Fakat bundan bin dört yüz yıl önce Resûlullah (s.a.v) bu metodu uygulamıştır. Kendisinden zina etmek hususunda izin isteyen bir gence sırayla; bu fiili annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin yapmasına razı olup olmayacağını sormuş. Genç bunların hiç birinin zina etmesine razı olamayacağını söyleyince; başkaları da annelerinin, kız kardeşlerinin, teyzelerinin, halalarının zina etmelerine razı olmaz diyerek genci bu isteğinden vazgeçirmiştir.
    Rasûl-ü Ekrem (s.a.v) in bu davranışı sempatik değil midir? Bu tarz davranış bizler için sünnettir. Empati yapmak, yaptırmak sünnet olduğuna göre, bizlerin de davranışlarımızı bu açıdan kontrol etmemiz gerekmez mi? Karşı tarafı inciterek, rencide ederek, hissiyatını bastırarak değil; aklını, kalbini, nefsini empati yaptırmak suretiyle ikna ederek hem kötülüğü önlemek hem de insanların gönlünü fethetmek mümkündür. Anne babalar, âmirler, memurlar, büyükler, küçükler, zenginler, fakirler kısacası tüm insanlar gerçekten empati yapabilselerdi kimse kimseye zarar verir miydi acaba?
    Derler ki her koyun kendi bacağından asılır
    Asılmasına asılır da, kokusu etrafa yayılır
    Derler ki benim günahım bana, bundan kime ne!
    Pek çok hayrâta mani pür şer etrafa yayılır
    Her koyun kendi bacağından asılsa da
    Yoktur İslâm’da mel’anete müsâade
    İnsan dünyada her ne kadar hür olsa da
    Yoktur zarara cevaz ne nefsine, ne de gayra
    Cenab-ı Hak Kur’an-ı Mübinde: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Al-i İmran Suresi, 104)
    “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Suresi, 90) 
    “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe Suresi, 71)
    Hadis-i Kudsi’de : “Ey Davud! Benden kaçan bir kulumu, tekrar bana getirmen tüm insanların ve cinlerin ibadetinden bana daha sevimli gelir.”
Efendimiz(s.a.v)de: “Yâ Ebû Rafi! Allah’a yemin ederim ki, senin iki elinle (yani maddî ve mânevî gayretin ve çalışman neticesinde), bir şahsa Cenab` ı Hakk’ın hidayet nasip etmesi, güneşin üzerinde doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır.” (Taberani )
    “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” (Ebû Dâvud, Sünen, Melahim, 31/ 17,  (IV, 508- 515)
   
Cehennemden Ateş Almaya Gittim

    Bir gün Behlül Dânâ hazretleri, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:- Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
    - Ne işin vardı cehennemde?
    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.
    - Peki, getirdin mi bari?
    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.
    Bize de Gitmek Düşer
    Behlül hazretleri halife Harun Reşit’in arkasında namaz kılmıyormuş. Bir gün yanındakiler bu durumu halifeye açmışlar."Efendim Behlül sizin arkanızda namaz kılmıyor halk arasında dedi kodular çoğalmaya başladı. Siz en iyisi Behlül’le bu durumu bir görüşün" derler. Halife bunun üzerine Behlül’ü çağırır ve durumu anlatır: “Hiç olmazsa Cuma namazlarında arkamda namaz kıl.” der. Behlül kabul eder. Halife namazın ikinci rekâtında iken Behlül namazı terk eder. Bu durum halifeyi iyice kızdırır ve Behlül’ü yanına çağırır sebebini sorar.
    Behlül Dana hazretleri anlatmaya başlar ve halifeye sorar:- “Efendim siz tekbir alıp namaza başladığınızda vergileri arttırdınız mı artırmadınız mı?”
    Halife: “Evet arttırdım.” der.Behlül Dânâ: “Peki, Fatihayı okurken orduyu topladın mı toplamadın mı?
    Halife yine :”Evet topladım” der.Behlül Dânâ :“ Peki, Rukûya gittiğinde komşu ülkeye savaş açtın mı açmadın mı?
    Halife yine: “Evet açtım” der.Behlül Dânâ : “Peki, secdeye gittiğinde savaşı kazandın ve savaşı kazanmış bir komutan edası ile işgal ettiğin ülkeye girdin mi girmedin mi? der.
    Halife yine: “Evet girdim.” der.Behlül Dânâ: “İkinci rekata kalktığında o ülke padişahının kızı yanına geldi ve sen onu cariye olarak aldın mı almadın mı?” diye sorar.
    Harun Reşit: “Aldım” der.Behlül Dânâ: “Peki der, sen o kıza nikah kıydın mı kıymadın mı?Harun Reşit : “Kıydım” der.Harun Reşit dayanamaz sorar : “İyi de bütün bunların bizim konumuzla ne alakası var?
    Behlül Dânâ şöyle der: “Eh bu durumda bize de gitmek düşer.”
    Cennetten Köşk Satın Almak
    Behlûl Dânâ bir gün düzgünce kesilmiş tahta parçalarından eve benzer bir şey yapıyordu. Harun Reşid'in hanımı Zübeyde görüp ne yaptığını sordu.
    Behlûl: "Cennet köşkü yapıyorum efendim" diye cevap verdi.
    Dindar bir kadın olan Zübeyde köşke müşteri çıktı:Bu köşkü bana satar mısın?-İsterseniz satarım!Kaç paraya satarsın?Sana bir akçeye veririm.Halifenin hanımı hemen bir akçeyi verip köşkü satın aldı. Harun reşit ve hanımı o gece rüyalarında kendilerini cennette gördüler. Zübey'de lüks bir köşkte oturuyordu.
    Harun Reşit sordu: Hanım, sen bu köşke ne zaman sahip oldun?Dün bir akçeye Behlûl'den satın almıştım.Sabah oldu ,hükümdar hemen Behlûl'ü çağırttı.Dün hanıma sattığın köşkten bir tane de bana yapsana,dedi.Olur yaparım, dedi Behlûl.-Kaça yapacaksın?Bin akçeye yaparım.Ama hanıma bir akçeye vermişsin!Evet, bir akçeye verdim . Ama o köşkün değerini bilmeden aldı. Sen ise dün gece onun nasıl görkemli bir köşk olduğunu gördün.Ben buna göre fiyat istiyorum.
    Senin Halin Nicedir?
    Behlûl Bir gün sarayın taht salonunda kimsenin olmadığını görerek çok merak ettiği Harun Reşid’in tahtına güzelce bir kurulur, bir müddet sonra olayı fark eden nöbetçiler Behlûl'u Tahttan kaldırarak bir güzel döverler.
    Behlûl bir kenara çekilip hüngür hüngür ağlamaya başlar, Olayı padişah Harun Reşide haber verirler, Harun Reşit Behlûl'ün yanına gelerek teskin etmeye çalışır.
    - Tamam Behlûl ağlama , ben o nöbetçileri cezalandıracağım der, Behlûl hemen itiraz ederek.
    - Aman abi Askerleri cezalandırmayın, Benim onlardan şikayetim yok.
    - O zaman neden ağlıyorsun.
    - Behlûl Dáná HazretleriHarun Reşide:
    - Kardeşim ben, beni dövdüler diye ağlamıyorum. Ben birkaç dakika tahta çıkmakla bu kadar dayak yedim, yarın senin durumun ne olur, ne kadar dayak yiyeceksin diye düşünüyorum ve onun için ağlıyorum,dedi.
    Bu sözler Harun Resid'in gözlerinin yaşarttı...
    - O halde söyle, nasıl hareket edersem kurtulurum, diye sordu.
    Behlûl Dáná Hazretleri de su nasihatte bulundu:
    - Adaletle hükmet, kimseyi incitme, millet senden memnun olup senin iyiliğine dua etsin. Ancak o zaman kurtulursun.
    Rüyadaki Padişahlık
    Bir gün Hârûn Reşîd, Behlül ile görüşmek, hikmetli sözlerini duymak istedi. Bu şekilde adamlarını gönderip Behlül'ü getirmelerini söyledi. Gidenler Behlül'ü boş bir mezar içinde uyur buldular. Uyandırdıklarında;
    - "Siz ne yaptınız. Beni pâdişâhlık makâmından indirdiniz. Şimdi ben ne yapacağım." dedi.
    Görevliler gidip bu sözleri halîfeye bildirdiler. Hârûn Reşîd onun bu hâline bir mânâ veremedi, huzûruna geldiğinde;
    - "Ey Behlül! Bu ne iş. Sen hangi padişahlıktan indirildin?" dedi.
    O, bu soru üzerine;
    - "Ey Halîfe! Rüyâmda kendimi hükümdâr olmuş gördüm. Tahtımda oturuyordum. Hizmetçilerim vardı. Saltanat ve ihtişam içinde idim. Lâkin senin adamların beni uyandırdı ve tahtımdan oldum."
    Bu sözlere Hârûn Reşîd güldü ve;
    - "Ey Behlül! Rüyâdaki pâdişâhlığa îtibâr olur mu?" dedi.
    Bunun üzerine Behlül hazretleri;
    - "Ey müminlerin emîri! Benim hükümdarlığım ile seninki arasında ne fark var. Ben gözlerimi açınca hayat buldum. Sen gözlerini kapayacak olsan ebediyyen emirlikten düşecek, saltanatından olacaksın ve nedamet, pişmanlık günün başlayacak. O halde hangimizin hükümdarlığına îtibâr yoktur siz söyleyin." dedi. Bunun üzerine Harun Reşîd söyleyecek söz bulamadı.
Bizde Vaktiyle Güzel Yiyeceklerdik
    Halife Harun Reşîd bir gün Behlül-i Dânâ ile sohbet ederken;
    - "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsanlar arasına karış." dedi.
    Bunun üzerine hazret-i Behlül; - "Müsâde ederseniz bir danışayım." dedi.
    Halife; - "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verdi.
    Behlül de; "Ben danışacağım yeri biliyorum." dedi ve oradan ayrıldı. Harun Reşîd arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek istedi. Behlül gide gide şehir dışında bir mezbeleliğe gitti. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yaptı. Bir şeyler söylendi. Daha sonra oradan ayrıldı. Saraya yöneldi. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hâdiseyi halifeye bildirmişlerdi. Behlül huzura girince, halife Harun Reşîd ona;
    - "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı." dedi.
    Behlül; - "Danıştım efendim. Lâkin insanlar arasına karışmam mümkün değil." dedi.
    Halife heybetle; - "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu." dedi.
    Behlül de; - "Doğru söylüyorsun ben de onlara danıştım. Onlar bana cevap verdiler ve;
    - "Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hâle geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma." dediler. Bu sözlerdeki ince manaları anlayan Harun Reşîd: "Haklısın." deyip düşüncelere daldı.
   
Harun Reşid’in Allah Korkusu

    Halife Harun Reşit karısı Zübeyde hanımla sohbet ediyorlardı. Karısı Harun Reşit'e: “ Sen tebeanâ karşı Hz. Ömer(r.a) gibi adil olmadıkça cennete gireceğini sanma! Zalim olursan cehennemliklerden olursun, dedi. “
    Harun Reşit karısının bu ithamına tahammül edemeyerek: “Ben Allah'ın cennetlik kullarındanım. Eğer bu sözümde yalan varsa sen benden üç talak boş ol, diyerek yemin etti.”
    Zübeyde Hanım islâmî emirlere bağlı bir kadındı. Kocasının böyle söylemesine karşı: “ Ey Harun! Aşare-i mübeşşereden başka cennetlik olduğu dünyada iken belli olan kim var? Sen nasıl böyle konuşuyor ve yemin ediyorsun? Bu sözden sonra aramızda ayrılık kesinleşmiştir, dedi ve Halife Harun Reşit'ten ayrıldı. Bir daha da yanına yaklaşmamaya karar verdi.”
    Harun Reşit müşkül durumda kalmıştı. Zamanının meşhur âlimlerini çağırarak meseleyi anlatıp karısının boş olup olmadığını sordu. Bütün âlimler nikâhın zail olduğunu bir daha evlenebilmeleri için hülle yapılması lâzım geldiğini söylediler. Harun Reşit'in bazı yakınları durumu bir de İmam-ı Yusuf'a sormayı tavsiye ettiler. Halife İmam-ı Ebu Yusuf'u çağırtıp durumu bir de ona anlattı.
    İmam-ı Ebu Yusuf:”Ey Emirel Mü'minin siz hiç sadece Allah korkusundan dolayı işlemeye azmettiğiniz bir hatadan vazgeçtiniz mi? diye sordu. “
    Harun Reşit kısa bir müddet düşündükten sonra başından geçen ibretli bir hâdiseyi şöyle anlattı:”Memleketimizde uzun süren bir kıtlık hüküm sürmekte idi. Ben de halife olmam dolayısıyla hazineden halka erzak dağıtıyordum. Bir gün yoksullar içerisinde genç ve güzel bir kadın gelip kocasının ihtiyar olduğunu ve çocuklarının aç kaldıklarını söyliyerek erzak istedi. Rüşvet olarak da hiç uygun olmayan tekliflerde bulundu. Kadının bu teklifi bana çok büyük tesir icra etti ise de kadından uzaklaştım ve Allah korkusundan günlerce tevbe - istiğfar ettim.”.. Diye anlattı.
    İmam Ebu Yusuf:”Senin söylediklerin Zübeyde hanımla aranızda yapılan nikâhı bozmamıştır. Çünkü Cenab-ı Hak: «Ve Limenhâfe makame Rabbihî cen-netan« buyurarak Allah'dan korkanlara iki cennet olduğunu beyan ediyor. Sen de Allah'tan korktuğuna göre nikâhınız bozulmamıştır, diye fetva verdi.
    İmam-ı Ebû Yusuf'un bu fetvası kendisine bildirilen Zübeyde Hanım Harun Reşit'le beraber yaşamaya razı oldu...
   
Harun Reşid ve Hanımı

    Bir gün Harun Reşit ile hanımı bahçede oturmuşlar.Bahçenin havuzuna da ay'ın ışığı aksetmiş,Harun Reşit hanımına,şu Allah'ın nuruna bak,ne kadar da güzel demiş.Hanımı da,benden daha mı güzel deyince,Harun Raşit kızarak;sen kim oluyorsun da Allah'ın nurundan daha güzel olasın diyerek hanımını mahkemeye veriyor.
    Mahkemede Şeriat alimleri toplanıyor,fetva fetva derken hanımın idamına karar veriyor.Nasıl olur da bir insan Allah'ın nurundan daha güzel olabilir,bu mümkün olamaz diyorlar ve hasılı kadına idam emri veriyorlar.
    Bir gün hanımcağız derin derin düşünürken oradan geçen Behlül Dane yengesinin üzgün halini görüp,yenge ne düşünüyorsun?der.Yengesi o zaman;Behlül senin bir şeyden haberin yokmu?Benim idamıma karar çıktı.Beni bir kaç gün sonra idam edecekler diye cevaplar.Behlül sebebini soruyor,yengesi de olanları anlatıyor.
    Behlül Dane yengesinin başından geçen olayı dinledikten sonra yengesine,sen bu hususta hiç telaşlanma,ben bu işi hallederim diyor.Bunun üzerine bir tellal çıkarıp cuma namazını falan camide kıldıracağını halka duyuruyor.Bu ilan üzerine halk akın akın camiye koşuyor.Çünkü daha önceleri Behlül'e böyle şeyler teklif edildiğinde kabul etmemişti.
    Cuma günü kalabalık bir cemaat topluluğuna hitaben önce hutbeyi okuyor,sonra mihraba geçiyor,namazı kıldıracak.Namaza duruyorlar Fatiha-i Şerif'i okuyor.Sonra zammı sure koşuyor Vettini suresini okuyor.İnsanın methi bu surededir.(Vettini vezzetüni ve turisinine ve hazel beledil emin lekat halaknal insane fi ahseni takvim)Diyeceği yerde öyle demiyor "Lekat halaknal kamere fi ahseni takvim" diyerek durmadan devam ediyor sureyi bitiriyor.
    Namazdan sonra bütün fetva alimleri Behlül'e efendim namazda yanlış okudunuz bu nasıl olur,Kur'an da sizin okuduğunuz gibi mi yazıyor?Diye sorulunca:Behlül Dane:Peki böyle yazmıyor da bir insan ben aydan daha güzelim dediği zaman ona neden idam kararı verirsiniz?Eğer ay insandan daha güzel olmuş olsaydı,Cenab-ı Allah Kur'an 'ı Kerimde insan yerine ay'ı metederdi.Bu olaydan sonra fetva geri alınıp kadıncağız kurtulmuş oluyor
Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Kimsenin Yaptığı Yanına Kâr Kalmaz.
    Zamanın krallarından birisi Harun Reşide nadide bir gül fidanı hediye eder.Harun Reşid, bu hediyeyi çok beğenir sarayın baaş bahçıvanına teslim eder.Ona iyi bakmasını ve açtığı zaman onu ilk defa kendisinin koklamak ve seyretmek istediğini tenbih eder. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gül, üzerine titremeye başlar gülün ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gül açmış,çok güzel kokuyor.rengi,kokusu herşeyi çok güzel.Padişaha müjde vereyim derken,gülün dalına konan bir bülbül,şakı(Zeker) ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürür. Tek yaprak bırakmaz. Gülün başında korku içinde koşar halifeye,O sırada padişah balkondadır.Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül öterek,gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış.
    Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:Üzülme efendi üzülme, der,Bu dünya ona kalmaz, bülbülün yaptığı yanına kalmaz.
    Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner, bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor.
    Heyecanla yine halifeye gelir:Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.
    Sultan yine telaşsız: Üzülme evladım. Bu dünya yılana da kalmaz.
    Yine bir gün bahçede çalışırken,bülbülü yutan zehirli yılan bahçıvanı sokmaya çalışır,bahçıvanda kendisini korur,elindeki kürekle yılanın kafasını koparır.
    Sarayın balkonundan etrafı seyreden padişaha, sultanım dedikleriniz hep çıktı. Yılan beni sokmaya çalıştı, bende onu öldürdüm.
    Sultan, üzülme evladım, bu dünya sana da kalmaz, sende ektiğini biçersin.
    Aradan bir hayli zaman geçer, bahçıvan büyük bir suç işler. Mahkeme idam cezası verir. Gün gelir infaz gerçekleşek. Hakim ona son bir arzun varmı der. O da, evet var, ancak bunu size değil sultanıma söylerim.
    Bunun üzerine Harun Reşid, ne söyleyeceksen söyle diyor.
    O da; sultanım eğilin kulağınıza söyleyeceğim. Kulağına: Sultanım siz adil bir insansınız. Halifemsiniz. Bu dünyanın, bülbüle, yılana ve bana kalmayacağını çok iyi bildiniz. Şunu da iyi biliniz ki bu dünya size de kalmaz.
    Bir müddet düşünen sultan, ağlayarak, hadi seni affettim der.
    Camiye Gidenler ve Namaza Gelenler
    Bir Ramazan günüydü. Abbasi halifesi Harun Reşid, çok sevdiği Behlül Dânâ hazretlerinden bir ricade bulunur:– Akşam namazına camiye gittiğinde namaza gelen herkesi buraya getir de onlara iftar verelim. Behlül Dânâ, akşam ezanı okununca camiye gider. Namaz kılındıktan sonra da beş on kişilik bir grupla Harun Reşid’in yanına giderler. Harun Reşid şaşırır: – Ey Behlül! Ben sana namaza gelen herkesi iftara getir demiştim; ama sen beş on kişiyle geldin. O kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.
    Behlül Dânâ, Harun Reşid’e şu güzel cevabı verir: Siz, benden camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara getirmemi istediniz. Ben de isteğinizi yerine getirmek için namazdan sonra cami kapısında durup çıkan cemaate hocanın namazda hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da sadece getirdiklerim bildi. Camiye gelen çoktu; ama namaza gelenler demek ki bunlarmış.
   
Mezar Taşı

    Behlül Dânâ'ya biri sorar:Oğlum öldü. Mezar taşına ne yazdırayım?Behlül Dânâ şu cevabı verir:Şunu yazdır: "Dün altında olan çimenler bugün üstünde yeşerdi. Ey yolcu anla ki, şu toprak günahtan gayri her şeyi örter."
    Müjde
    Harun Reşid'in vezirlerinden biri, Behlül Dânâ'ya latife yollu takılarak: "Müjde sana ey Behlül, Sultanımız seni, domuzlarla maymunlara çoban tayin etti" dediğinde, Behlül şu cevabı vermiş:- Öyle ise kulaklarını aç da emirlerimi yerine getirmeye hazırlan.
    Behlül'e Göre Üç Kafa
    Behlül Dânâ Hazretleri, bir gün pazara üç tane kuru kafa getirerek satmaya başlamış ve her üçüne de ayrı ayrı fiyat takdir etmişti. Bu kafaları kaça satıyorsun diyenlere, birini bir paraya, birini on paraya, birini de ağırlığınca paraya sattığını söyledi.
    Behlül'ün bu tuhaf hareketlerini seyrederlerken biri dayanamayarak:
    — Ey Behlül! Bunların üçü de kurumuş kafalar olduğu halde sen üçüne de ayrı ayrı fiyat biçiyorsun. Bunların birbirlerinden ne farkı var ki? dedi.
    Behlül Dânâ Hazretleri, bundaki esrarı şöyle anlattı:
    — Şu birincisi, taş kafadır. Bunun değeri hepsinden düşük. Çünkü hu hiç nasihat dinlemez ve ihtiyaç da duymaz, ikincisi, yani on paralık kafa ise nasihat dinler ama tutmaz... Bir tarafından girer öbür tarafından çıkar. Bunun adı da boş kafadır. Üçüncüsü ise tam kafadır. Hem dinler, onunla amel eder, hem de başkasına öğretir, İşte en kıymetli kafa budur. Bunu da ağırlığınca paraya veriyorum, dedi.
    Tabii ki bunda anlayanlar için büyük hikmetler gizlidir. Velilerin hareketi ilk nazarda tuhaf gibi olsa da o çok değerlidir aslında...
    Ölüm En Büyük Nasihattır
    Harun Reşit’in annesi Behlül Dânâ hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor:
    Behlül Dânâ hazretleri birgün Harun Reşit’e, “Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı,şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi, şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı.
    Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? Diye soruyor.
    H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dânâ hazretlerine gelerek, “Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım. “Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.
   
Damda Deve Bulamayız

    Adamın birisi namaz kılmaz, diğer ibâdetleri yapmaz ama her gece yatarken; "Yâ Rabbî! Bana Cennet'ini ver!" diye duâ ederdi. Bir gece aynı şekilde yattı. Geç vakitte, damdan bir tıkırtı geldiğini hissederek uyandı. Hemen çıkıp; "Kimsin, orada ne arıyorsun?" dedi. Damda bulunan Behlül Dânâ idi ve "Devem kayboldu da onu arıyorum." dedi. Ev sâhibi, "Kaybolan deve damda olması mümkün mü? Bu akılsızlık değil midir?" deyince, Behlül-i Dânâ; "Senin, hiç ibâdet etmemen ve sonra da Allah-ü teâlâdan Cennet'i istemen daha akılsızlık değil midir?" buyurdu. Ev sâhibi O zaman, Behlül-i Dânâ'nın kendisine nasihat vermek için böyle yaptığını anladı. Hatâsını anlayıp, tövbe etti ve ibâdetlerini aksatmadan yapmaya başladı.
   
Kürkçü Dükkanı

    Bir gün Behlül-i Dânâ'nın evine hırsız girmiş, evde ne bulduysa götürmüştü. Doğruca kalkıp kabristânlığa gitti ve kapısına oturdu. Bunun farkına varanlar başına toplanıp; "Niçin hırsızın peşinden gitmedin de buraya geldin?" dediler.
    Onlara; "Yolunu şaşırmış o adamcağızı burada bekliyorum." diye cevap verdi. Bu söze oradakiler kahkaha ile güldüler ve "Hay Allah iyiliğini versin, o adamın burada işi ne?" dediler.
    Bunun üzerine Behlül hazretleri; "Siz hiç merak etmeyin o mutlakâ bu kapıya gelecek. Ecel onu buraya getirecektir." buyurdu. Bu sözler üzerine herkes derin düşüncelere daldı.
   
Cenneti Nerde Aramalı

    Bir gün Harun Reşit’in karısı, beyine şöyle diyor:
    “Allah’a hamd olsun ki bu dünyada saraylarda rahat ve mutluluk içinde yaşıyoruz. Rabbimiz bize ahirette de böyle hatta daha iyi şartlarda yaşamayı nasip etse keşke diyor. H.Reşit de: İnşallah hanım kim istemez ahiret mutluluğunu diyor.”
    H. Reşit dışarı çıkıp dolaşırken Behlül Dânâ hazretlerinin yeri kazdığını görüyor ve takılmadan edemiyor:-Hayırdır Behlül yine ne işler çeviriyorsun? Diye soruyor.
    O da: “Cennet arıyorum “diyor.
    Harun Reşit: “Yapma Behlül! Burada Cennet aranır mı? “Diyor.
    Behlül Dânâ hazretleri de:”Sen sıcak yatağında hanımının yanında cennet arıyorsun oluyor da burada neden olmasın?” Diyor.
    Işıkları Kapat
    Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular.
    Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi: ’− Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı! ’
    Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa: ’− Peki, bunda şaşılacak ne var? ! ’ diye sordular.
    O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi: ’− Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım! ’
    İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in fem-i muhsinlerinden sâdır olan: “Kişi, yaşadığı hâl üzere ölür.”(Müslim, Cennet, 83) hadîs-i şerîfinin şerh ve îzâhı mâhiyetinde müşahhas bir misâl...
    Bu hakikat dolayısıyla bir mü’min, meylini her an Hakk’a yönelterek istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Bunun için de sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyanı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; günâhı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle bertaraf ederek Allâh’a güzel bir kul olmaya çalışmalıdır.
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri şöyle buyurmuştur:”’Ey kardeş, sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Bedenin, kemik ve etten ibâret, hayvanlarda da aynı. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesindesin. Yani dünya cennetindesin. Tefekkürün diken ise, külhan kütüğüsün.”
    Hiç şüphesiz, insanoğlu için kaçınılmaz bir hakikat olan ölüm, herkesin karşısına, yaşadığı hayatın keyfiyetine uygun bir mâhiyette çıkacaktır.
    Mevlânâ(k.s) Hazretleri bu hususu ne güzel ifâde etmektedir:”Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir.””Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi iç dünyanın çirkin yüzüdür. Senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir...”
    Ölümü, bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de ’Şeb-i arûs / vuslat gecesi’ hâline getirmek; ölüm sonrası için arzu edilen saâdet yurduna şimdiden hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.
    Zira Cenâb-ı Hakk’a tahsis edilmesi gereken gönüller, hayatta iken daha ziyâde ne ile meşgul olmuş ise, ölürken de ekseriyetle onunla meşgul olur. Bunun müsbet-menfî sayısız misalleri vardır.
    Rebî bin Haysem -rahmetullâhi aleyh- bu husustaki bir müşâhedesini şöyle nakleder: “Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; ’Lâ ilâhe illâllâh! ’ deyip telkin verdikçe o, sanki kelime-i tevhîdi duymuyor, para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu.”
    Yine meşhur hadis âlimlerinden Abdülazîz Revvâd Hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmıştır: “Medîne-i Münevvere’de idim. Bir gece Mescid-i Nebî’ye gidiyordum. Bir kadın telâşla yaklaşıp: «Ey efendi! Eğer sevap kazanmak istiyorsan yardıma gel! Şurada bir hasta var, can çekişiyor, ölmek üzere. Ona şehâdet kelimesini telkin etsen, söyletsen! » dedi. Hemen oraya gittim. Ölmek üzere olan adama kelime-i şehâdeti söyletmek için ne kadar uğraştıysam da bir türlü söyletemedim! Bir ara gözlerini açıp: «Kaç defâdır bunu söyle diyorsun. Ben, bu kelime-i şehâdetten ve İslâm dîninden, hayli zamandır yüz çevirdim. Şimdi de bir türlü söyleyemiyorum.» dedi ve sonra öldü.
    Adamın kim olduğunu ve hâlini araştırdığımda, onun devamlı olarak şarap içen bir kimse olduğunu öğrendim. Kendi kendime, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ’in; «Şarap içmeyi âdet edinen, puta tapan gibidir.» buyurması elbette doğrudur, dedim.’ (İbn-i Mâce, Eşribe, 3)
    Son nefes husûsunda peygamberler hâricinde hiç kimse teminat altında değildir. Bu sebeple mü’min, ömrü boyunca havf ve recâ (korku ve ümit) duyguları arasında:
    “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et! “ (el-Hicr, 99) âyet-i kerîmesinin sırrına ermeye çalışmalıdır. Nitekim insan, her an devam ettirdiği kulluk vesîlesiyle Hakk’a dostlukta mesâfe alır. Hakk’a kulluğu hayatın son demlerine bırakmaksa fecî bir hüsran sebebidir.
    Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:”Rasûlullah (s.a.v) ’in: «Allah Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz? ’ diye suâl etti.
    O zât da sordu: “Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir? Terziyim, elbise dikerim.”
    “Terzilikte en kolay şey nedir? Makası tutup kumaşı kesmektir.”
    “Kaç seneden beri bu işi yaparsın?Otuz seneden beri.”
    “Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin? Hayır, kesemem.’
    ’-Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir... Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz! » sözünü işitmedin mi? ’ (Münâvî, V, 65)
    Son nefesin ne şekilde vâkî olacağı, ilâhî bir sırdır. Bu sebeple hayatı, bir mayın tarlasında yürür gibi büyük bir teyakkuzla yaşamak ve Efendimiz (s.a.v) ’in sık sık buyurduğu gibi; ’Esas hayatın, âhiret hayatı’ olduğunu hiçbir zaman unutmamak îcâb eder.Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduğu bir kul olabilmek; O’nun beşeriyete armağan ettiği Hz. Peygamber (s.a.v) ’in nebevî ikazlarına gönülden itaat etmekle mümkündür.
    Velhâsıl her insan; dünya hayatında mânevî gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunun muhâsebesini de son nefesine bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Hz. Ömer (r.a) ’ın buyurduğu: “(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz.” tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir. (İbn-i Ke¬sîr, Tef-sîr, I, 27)
    Yâ Rabbî! Ömür defterimizin her sayfasında takvâyı bize en güzel azık ve gönüllerimizden hiç çıkarmayacağımız mânevî bir zırh eyle! Aklımızı, kalbimizi ve bütün varlığımızı her hâlükârda Senʼ in rızâna yönlendir. Son nefesimizi de ebedî saâdetimizin başlangıcı eyle! .Âmîn!

    Ebubekir TANRIKULU Hoca
    Kadiriyye-i Halisiyye-i Hayriyyenin
    Hadimül Fukarası

Behlül Dana Hz Kimdir.
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC.Bayrak

WEB-TUNCA
Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE

F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ


"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca