MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
SAF FİİLİN KAYNAĞI İLAHİ EMİR VE YASA
Etrafınızda hiç yalan söylemeyen, dedikodu etmeyen, haram yemeyen, zina etmeyen; vicdanlı, merhametli, adaletli biri olduğunda ona güvenirsiniz ve dünyanın hâlâ yaşanabilir bir yer olduğuna dair umudunuzu korursunuz. Çünkü böyle birinin varlığı onu tanıyan, bilen herkesi titretir ve kendi üzerine düşünmesini, yapıp ettiklerini sorgulamasını sağlar. Böyle biri herkes için herkesi kuşatan sağlam bir kale gibi “dışsallık” oluşturur. Tıpkı bir müminle karşılaştığınızda Allah’ı (c.c.) hatırlamanız gibi böyle biriyle karşılaştığınızda insani, ahlaki değerleri hatırlayarak kendinize dönersiniz; neler yaptığınızı, nasıl yaptığınızı, nereye gittiğinizi sorgularsınız. “Bu gidiş nereye?” sorusuyla yüzleşirşiniz, sonucu öngörmeniz hiç de zor olmaz ve istikametinizi değiştirme arzusu duyarsınız.
Yalan söylemeyen biri kendini aldatmadığı gibi etrafındaki hiç kimseyi de aldatmayacaktır. Kişi kendisine yalan söylemediğinde hiç kimseye yalan söyleyemez. Zaten buna gerek de kalmaz. Biri tarafından aldatılmayan, başka birini aldatmaya gerek duymayacaktır. Aldatılan biri “kayba” uğradığı için bu kaybı telafi etmek isteyecektir (mahkemeye başvurma seçeneği dışında) ve iki yoldan birini tercih edecektir: Ya o da gidip başka birini aldatacak ya da aldatılmanın kendi kusuru olduğunu düşünerek daha dikkatli olmaya çalışacaktır. Kişi “doğru” düşünmenin imkânına ancak yalan söylemeyerek ulaşır.
Yalan söylememek, dedikodu etmekten de korur kişiyi. Çünkü sadece şahit olduğu bir durumu (sorulduğunda) gördüğü şekliyle anlatacaktır. Bu durum duygularını, düşüncelerini, yorumlarını katmadan söyleme melekesini geliştirecektir. Böylelikle zorunlu olarak adaletli ve hakkaniyetli davranacaktır. Kendisine ait olmayan bir şeye elini uzatmayacak, hak etmediği bir şeyi almayacaktır. Yine zorunlu olarak haram yemeyen birine dönüşecektir. Dolayısıyla vicdanı ve merhameti ona yol gösteren pusula olacaktır. Demek ki kişi ne söylediğine ve nasıl söylediğine dikkat ettiğinde bir dizi zincirleme akışın oluşmasını sağlamaktadır.
Bu durum, toplumsallıkta ya da kişinin bir organizasyon içerisinde yer alması hâlinde tuhaf, şaşırtıcı sapmalara neden olabiliyor. “İnanmak için biliyorum.” diyen Thomas Aquinas (namı diğer Aquinolu Thomas) ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Thomas henüz genç bir rahip adayıyken, onun saf ve kandırılabilir olduğunu düşünen arkadaşları (diğer rahip adayları), yemek yerlerken pencereye sırtı dönük olarak oturan Thomas’a küçük bir oyun oynamak isterler. İçlerinden biri, Thomas az önce pencerenin önünden uçan bir inek geçti, der. Thomas oturduğu yerden kalkar ve gidip pencereden dışarı bakar, sonra gelir ve “Galiba hızlıca gitmiş olmalı çünkü göremedim.” der. Herkes kahkahalarla güler. Aynı kişi, “Thomas gerçekten, pencerenin önünden uçan bir inek geçtiğine inanıyor musun?” diye sorar. Thomas şu cevabı verir “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.”
Thomas’ın tutarlılığı kendisinin doğruyu söyleme hassasiyetini en uç noktaya taşırken muhataplarına da doğru söylemeyi icbar etmektedir, yani onları da doğru söylemek zorunda bırakmaktadır. Öğrendiği her şeyi inancını güçlendiren bilgiye dönüştüren Thomas’ın düşüncesi Tanrı, doğa ve insan ilişkilerine odaklandığından doğruyu söylemek onun için hayati değerdir. Çünkü yalanla meydana gelecek bir sapma hem insan ilişkilerini hem doğa üzerine düşüncelerini hem de Tanrı’yla olan irtibatını sakatlayacaktır. Bir an için Thomas’ın rahip adayı arkadaşlarının da aynı hassasiyeti taşıdığını varsayarsak, Thomas’ın doğruyu söylemek için gösterdiği hassasiyet yarı yarıya geçerliliğini yitirecektir. Bir de tüm insanların doğruyu söyleme hassasiyeti taşıdığını varsayarsak geri kalan yarım da anlamını yitirecektir, böylelikle yalan söylemek mümkün olmadığına göre doğru söylemek de mümkün olmayacaktır. Bu akıl yürütmeyi yani herkesin doğru söylemesi durumunda yalanın ortadan kalkacağına, dolayısıyla doğrunun da ortadan kalkacağına dair akıl yürütmeyi; “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense, bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.” çıkarımı nedeniyle devam ettirirsek, doğru gibi gözüken (ve diğerlerini de doğru söylemek zorunda bırakan) mantıksal çıkarım kendi kendini imha eden bir çıkarıma dönüşür. Zaten (antik Yunan düşüncesiyle Hristiyanlık düşüncesini uzlaştırmaya çalışan) Skolastik düşünce, Hristiyan dünyasını Orta Çağ karanlığına mahkûm etmiştir. Çünkü bu çıkarım düşünceyi ortadan kaldırıp (ineğin uçması üzerinden hayal gücünü, şakayı, nüktedanlığı, espriyi, vb.) inancı, bir helezon gibi içine döndürerek boğmuş ve yok olmanın eşiğine getirmiştir.
Bunu şu soru üzerinden daha kolay anlayabiliriz: Fiziken herkesin birbirine benzediğini varsayarsak, kişi (fiziksel görüntüsü bakımından) kendisi olduğunu nasıl bilebilir yani kendisini nasıl tarif edebilir? Anlamı oluşturan/doğuran şey “fark”tır. Eğer farklılık yoksa anlamdan söz edemeyiz. Şu hâlde herkesin fiziksel olarak birbirine benzediği dünya otomatik olarak kendini yok eder. Matrix filmindeki herkesin Ajan Smith’e dönüşmesi gibi yapı her şeyiyle aynılaştığında zorunlu olarak yok olur. Neo’nun Ajan Smith’i yenmesi işte bu mantık üzerine kuruludur: İkili bir sistemde (iyi ve kötü) taraflardan birinin yokluğu diğerini de yok eder.
Bu çıkarımın sebep olduğu başka bir olumsuz durum da “tarafgirlik”tir. Kişi bir “şeye” taraf olarak kendinde olmayan bir değeri (ya da değerleri) kendine atfetmiş olur. Tuttuğu taraf (yani aidiyeti) onda olmayan bir değeri (bu değerin organizasyonda olması nedeniyle) kendisinde varmış gibi gösterir. İşin tuhafı kişi de kendisinde olmayan bu değeri, kendisinde varmış gibi duyumsar, hisseder, kabul eder. Bu, bir yönüyle olumlu bir sonuç doğururken bir yönüyle de sapmaya neden olacaktır. Çünkü organizasyondaki değer “gerçek bir değerse” olumlu sonuçlar doğuracaktır. Gerçek bir “değer” değilse hem organizasyonun sapmış olması hem de kişinin bu sapma üzerinden bir kez daha sapacak olması gibi bir sonuç doğuracaktır.
Sapmaları ortadan kaldırmaya cehdetmek gerekir ancak bundan daha önemli olan şey farklılıkların varlığını kabullenmek ve farklı olanın “daha farklı” olan üzerinde ya da “vasat” üzerinde tahakküm kurmasına engel olacak ve zulüm doğurmayacak şekilde hukuku işletmektir. Çünkü suçu ortadan kaldırmak önemlidir ama suçu ortadan kaldırmak cezanın da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira hukuki düzenlemeler suçun ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Suçu ortadan kaldırsak bile ceza her zaman orada durmak zorundadır.
Fıkhın (hukukun) kaynağı dindir. Din dünyayla olan ilişkimizi belirlerken ölüm sonrası olan ahiretteki konumumuzu da belirler. Bunu emir ve yasaklarla yapar. Yaratılmış olmakla (dünyaya gelmekle) varlığımızın kapladığı alanı hem var olmak bakımından hem de olmak (olgunlaşmak, dünyaya gelirken içimize konulan potansiyeli açığa çıkarmak) bakımından nasıl kullanacağımızı, o alanı nasıl genişletip daraltacağımızı yasalarla yani konulmuş ilkelerle yapar.
Emir ve yasaklar bir toplum tarafından benimsenip uygulandığında, uygulama biçimleri adaleti tesis etme bakımından yetkinleştiğinde, yani en iyi sonuçlara ulaşıldığında evrenselleşir ve diğer toplumlar söz konusu uygulama biçimini kendi toplumları için de (geçerli ve bağlayıcı olacak şekilde) yasalaştırırlar. İşte bu uygulama biçimi ceza kanununa dönüşür. Ceza kanunu yasakları tek tek sayar ve bu yasakların karşılığı olan cezaları da tek tek ve tam olarak söyler.
Kişi söz konusu ceza hukukuna riayet ederek bile hem bu dünyadaki varlığını hem de ahiretteki konumunu büyük oranda sağlamlaştırabilir. Hz Musa’ya (a.s.) inen on emirden ilki “öldürmeyeceksin” emridir. Bu emir gelmeden önce elbette toplumlar yaşamayı, yaşatmayı kendi gelenek ve örfleriyle önemsiyorlardı; eğer biri öldürülürse neden öldürüldüğüne, nasıl ve kim tarafından öldürüldüğüne bakıyorlardı. Katile ceza vermek gerektiğine karar verirlerse ceza da veriyorlardı. “Öldürmeyeceksin” emri geldikten sonra her ne sebeple olursa olsun birinin öldürülmesi bu emrin ihlali anlamına gelir, dolayısıyla da artık verilecek ceza o topluluğun harekete geçme ve karar verme mekanizmasını aşar. Yani biri öldürüldüğünde ihlal edilenin ilahi yasa olması her topluluğu ve herkesi (öldürülen kişinin yaşam hakkından bile önce) harekete geçmeye mecbur bırakır.
Yaşamın kıymeti ilahi emirle güvence altına alınmış olur. Ama şunu tekrar vurgulamak önemli, burada öncelik birinin öldürülmesine değil ilahi emrin ihlaline verilmiştir. Yaşamın kıymeti ilahi emirden sonra kıymet kazanmış olur.
Bu vurguyu yapmamızın sebebi ceza kanununun işlerliğiyle yaşamın kıymetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Burada da öncelik birinin öldürülmesine değil ceza yasasının ihlaline verilir. Çünkü birinin öldürülmesinden devlet haberdar olmadığında ceza hukuku işletilemez ve yine aynı şekilde katilin kim olduğu bulunamadığında ceza hukuku yine işletilemez. Harekete geçmenin ilk şartı yasanın ihlalidir. Çünkü bu karmaşık dünyada hiç tanımadığımız bilmediğimiz birinin öldürülmesi durumunda bizlerin fertler olarak yapabileceği bir şey yoktur, olay ile aradaki mesafe, öldürülenin bilinmemesi/tanımaması ve güç yetirememe gibi nedenlerle harekete geçemeyiz. Fakat yasanın ihlali yasayı savunan ve ayakta tutan devlet için kabul edilemez olduğundan, devlet tüm imkânlarıyla harekete geçer.
Şu hâlde “öldürmeyeceksin” emri tüm disiplinleri harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Devlet ve kurumları bu emir üzerinden bu emrin etrafında şekillenmiş ve onlara düzenleyici işlevi yüklenmiştir. Bu işlevi halkın iradesinin yansıdığı meclislerle düzenlerken ahlakın yani iyinin, mantığın yani doğrunun, estetiğin yani güzelin birikimini dikkate alarak yasa yapmaktadır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Ali Necip ERDOĞAN
Etrafınızda hiç yalan söylemeyen, dedikodu etmeyen, haram yemeyen, zina etmeyen; vicdanlı, merhametli, adaletli biri olduğunda ona güvenirsiniz ve dünyanın hâlâ yaşanabilir bir yer olduğuna dair umudunuzu korursunuz. Çünkü böyle birinin varlığı onu tanıyan, bilen herkesi titretir ve kendi üzerine düşünmesini, yapıp ettiklerini sorgulamasını sağlar. Böyle biri herkes için herkesi kuşatan sağlam bir kale gibi “dışsallık” oluşturur. Tıpkı bir müminle karşılaştığınızda Allah’ı (c.c.) hatırlamanız gibi böyle biriyle karşılaştığınızda insani, ahlaki değerleri hatırlayarak kendinize dönersiniz; neler yaptığınızı, nasıl yaptığınızı, nereye gittiğinizi sorgularsınız. “Bu gidiş nereye?” sorusuyla yüzleşirşiniz, sonucu öngörmeniz hiç de zor olmaz ve istikametinizi değiştirme arzusu duyarsınız.
Yalan söylemeyen biri kendini aldatmadığı gibi etrafındaki hiç kimseyi de aldatmayacaktır. Kişi kendisine yalan söylemediğinde hiç kimseye yalan söyleyemez. Zaten buna gerek de kalmaz. Biri tarafından aldatılmayan, başka birini aldatmaya gerek duymayacaktır. Aldatılan biri “kayba” uğradığı için bu kaybı telafi etmek isteyecektir (mahkemeye başvurma seçeneği dışında) ve iki yoldan birini tercih edecektir: Ya o da gidip başka birini aldatacak ya da aldatılmanın kendi kusuru olduğunu düşünerek daha dikkatli olmaya çalışacaktır. Kişi “doğru” düşünmenin imkânına ancak yalan söylemeyerek ulaşır.
Yalan söylememek, dedikodu etmekten de korur kişiyi. Çünkü sadece şahit olduğu bir durumu (sorulduğunda) gördüğü şekliyle anlatacaktır. Bu durum duygularını, düşüncelerini, yorumlarını katmadan söyleme melekesini geliştirecektir. Böylelikle zorunlu olarak adaletli ve hakkaniyetli davranacaktır. Kendisine ait olmayan bir şeye elini uzatmayacak, hak etmediği bir şeyi almayacaktır. Yine zorunlu olarak haram yemeyen birine dönüşecektir. Dolayısıyla vicdanı ve merhameti ona yol gösteren pusula olacaktır. Demek ki kişi ne söylediğine ve nasıl söylediğine dikkat ettiğinde bir dizi zincirleme akışın oluşmasını sağlamaktadır.
Bu durum, toplumsallıkta ya da kişinin bir organizasyon içerisinde yer alması hâlinde tuhaf, şaşırtıcı sapmalara neden olabiliyor. “İnanmak için biliyorum.” diyen Thomas Aquinas (namı diğer Aquinolu Thomas) ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Thomas henüz genç bir rahip adayıyken, onun saf ve kandırılabilir olduğunu düşünen arkadaşları (diğer rahip adayları), yemek yerlerken pencereye sırtı dönük olarak oturan Thomas’a küçük bir oyun oynamak isterler. İçlerinden biri, Thomas az önce pencerenin önünden uçan bir inek geçti, der. Thomas oturduğu yerden kalkar ve gidip pencereden dışarı bakar, sonra gelir ve “Galiba hızlıca gitmiş olmalı çünkü göremedim.” der. Herkes kahkahalarla güler. Aynı kişi, “Thomas gerçekten, pencerenin önünden uçan bir inek geçtiğine inanıyor musun?” diye sorar. Thomas şu cevabı verir “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.”
Thomas’ın tutarlılığı kendisinin doğruyu söyleme hassasiyetini en uç noktaya taşırken muhataplarına da doğru söylemeyi icbar etmektedir, yani onları da doğru söylemek zorunda bırakmaktadır. Öğrendiği her şeyi inancını güçlendiren bilgiye dönüştüren Thomas’ın düşüncesi Tanrı, doğa ve insan ilişkilerine odaklandığından doğruyu söylemek onun için hayati değerdir. Çünkü yalanla meydana gelecek bir sapma hem insan ilişkilerini hem doğa üzerine düşüncelerini hem de Tanrı’yla olan irtibatını sakatlayacaktır. Bir an için Thomas’ın rahip adayı arkadaşlarının da aynı hassasiyeti taşıdığını varsayarsak, Thomas’ın doğruyu söylemek için gösterdiği hassasiyet yarı yarıya geçerliliğini yitirecektir. Bir de tüm insanların doğruyu söyleme hassasiyeti taşıdığını varsayarsak geri kalan yarım da anlamını yitirecektir, böylelikle yalan söylemek mümkün olmadığına göre doğru söylemek de mümkün olmayacaktır. Bu akıl yürütmeyi yani herkesin doğru söylemesi durumunda yalanın ortadan kalkacağına, dolayısıyla doğrunun da ortadan kalkacağına dair akıl yürütmeyi; “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense, bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.” çıkarımı nedeniyle devam ettirirsek, doğru gibi gözüken (ve diğerlerini de doğru söylemek zorunda bırakan) mantıksal çıkarım kendi kendini imha eden bir çıkarıma dönüşür. Zaten (antik Yunan düşüncesiyle Hristiyanlık düşüncesini uzlaştırmaya çalışan) Skolastik düşünce, Hristiyan dünyasını Orta Çağ karanlığına mahkûm etmiştir. Çünkü bu çıkarım düşünceyi ortadan kaldırıp (ineğin uçması üzerinden hayal gücünü, şakayı, nüktedanlığı, espriyi, vb.) inancı, bir helezon gibi içine döndürerek boğmuş ve yok olmanın eşiğine getirmiştir.
Bunu şu soru üzerinden daha kolay anlayabiliriz: Fiziken herkesin birbirine benzediğini varsayarsak, kişi (fiziksel görüntüsü bakımından) kendisi olduğunu nasıl bilebilir yani kendisini nasıl tarif edebilir? Anlamı oluşturan/doğuran şey “fark”tır. Eğer farklılık yoksa anlamdan söz edemeyiz. Şu hâlde herkesin fiziksel olarak birbirine benzediği dünya otomatik olarak kendini yok eder. Matrix filmindeki herkesin Ajan Smith’e dönüşmesi gibi yapı her şeyiyle aynılaştığında zorunlu olarak yok olur. Neo’nun Ajan Smith’i yenmesi işte bu mantık üzerine kuruludur: İkili bir sistemde (iyi ve kötü) taraflardan birinin yokluğu diğerini de yok eder.
Bu çıkarımın sebep olduğu başka bir olumsuz durum da “tarafgirlik”tir. Kişi bir “şeye” taraf olarak kendinde olmayan bir değeri (ya da değerleri) kendine atfetmiş olur. Tuttuğu taraf (yani aidiyeti) onda olmayan bir değeri (bu değerin organizasyonda olması nedeniyle) kendisinde varmış gibi gösterir. İşin tuhafı kişi de kendisinde olmayan bu değeri, kendisinde varmış gibi duyumsar, hisseder, kabul eder. Bu, bir yönüyle olumlu bir sonuç doğururken bir yönüyle de sapmaya neden olacaktır. Çünkü organizasyondaki değer “gerçek bir değerse” olumlu sonuçlar doğuracaktır. Gerçek bir “değer” değilse hem organizasyonun sapmış olması hem de kişinin bu sapma üzerinden bir kez daha sapacak olması gibi bir sonuç doğuracaktır.
Sapmaları ortadan kaldırmaya cehdetmek gerekir ancak bundan daha önemli olan şey farklılıkların varlığını kabullenmek ve farklı olanın “daha farklı” olan üzerinde ya da “vasat” üzerinde tahakküm kurmasına engel olacak ve zulüm doğurmayacak şekilde hukuku işletmektir. Çünkü suçu ortadan kaldırmak önemlidir ama suçu ortadan kaldırmak cezanın da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira hukuki düzenlemeler suçun ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Suçu ortadan kaldırsak bile ceza her zaman orada durmak zorundadır.
Fıkhın (hukukun) kaynağı dindir. Din dünyayla olan ilişkimizi belirlerken ölüm sonrası olan ahiretteki konumumuzu da belirler. Bunu emir ve yasaklarla yapar. Yaratılmış olmakla (dünyaya gelmekle) varlığımızın kapladığı alanı hem var olmak bakımından hem de olmak (olgunlaşmak, dünyaya gelirken içimize konulan potansiyeli açığa çıkarmak) bakımından nasıl kullanacağımızı, o alanı nasıl genişletip daraltacağımızı yasalarla yani konulmuş ilkelerle yapar.
Emir ve yasaklar bir toplum tarafından benimsenip uygulandığında, uygulama biçimleri adaleti tesis etme bakımından yetkinleştiğinde, yani en iyi sonuçlara ulaşıldığında evrenselleşir ve diğer toplumlar söz konusu uygulama biçimini kendi toplumları için de (geçerli ve bağlayıcı olacak şekilde) yasalaştırırlar. İşte bu uygulama biçimi ceza kanununa dönüşür. Ceza kanunu yasakları tek tek sayar ve bu yasakların karşılığı olan cezaları da tek tek ve tam olarak söyler.
Kişi söz konusu ceza hukukuna riayet ederek bile hem bu dünyadaki varlığını hem de ahiretteki konumunu büyük oranda sağlamlaştırabilir. Hz Musa’ya (a.s.) inen on emirden ilki “öldürmeyeceksin” emridir. Bu emir gelmeden önce elbette toplumlar yaşamayı, yaşatmayı kendi gelenek ve örfleriyle önemsiyorlardı; eğer biri öldürülürse neden öldürüldüğüne, nasıl ve kim tarafından öldürüldüğüne bakıyorlardı. Katile ceza vermek gerektiğine karar verirlerse ceza da veriyorlardı. “Öldürmeyeceksin” emri geldikten sonra her ne sebeple olursa olsun birinin öldürülmesi bu emrin ihlali anlamına gelir, dolayısıyla da artık verilecek ceza o topluluğun harekete geçme ve karar verme mekanizmasını aşar. Yani biri öldürüldüğünde ihlal edilenin ilahi yasa olması her topluluğu ve herkesi (öldürülen kişinin yaşam hakkından bile önce) harekete geçmeye mecbur bırakır.
Yaşamın kıymeti ilahi emirle güvence altına alınmış olur. Ama şunu tekrar vurgulamak önemli, burada öncelik birinin öldürülmesine değil ilahi emrin ihlaline verilmiştir. Yaşamın kıymeti ilahi emirden sonra kıymet kazanmış olur.
Bu vurguyu yapmamızın sebebi ceza kanununun işlerliğiyle yaşamın kıymetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Burada da öncelik birinin öldürülmesine değil ceza yasasının ihlaline verilir. Çünkü birinin öldürülmesinden devlet haberdar olmadığında ceza hukuku işletilemez ve yine aynı şekilde katilin kim olduğu bulunamadığında ceza hukuku yine işletilemez. Harekete geçmenin ilk şartı yasanın ihlalidir. Çünkü bu karmaşık dünyada hiç tanımadığımız bilmediğimiz birinin öldürülmesi durumunda bizlerin fertler olarak yapabileceği bir şey yoktur, olay ile aradaki mesafe, öldürülenin bilinmemesi/tanımaması ve güç yetirememe gibi nedenlerle harekete geçemeyiz. Fakat yasanın ihlali yasayı savunan ve ayakta tutan devlet için kabul edilemez olduğundan, devlet tüm imkânlarıyla harekete geçer.
Şu hâlde “öldürmeyeceksin” emri tüm disiplinleri harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Devlet ve kurumları bu emir üzerinden bu emrin etrafında şekillenmiş ve onlara düzenleyici işlevi yüklenmiştir. Bu işlevi halkın iradesinin yansıdığı meclislerle düzenlerken ahlakın yani iyinin, mantığın yani doğrunun, estetiğin yani güzelin birikimini dikkate alarak yasa yapmaktadır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Ali Necip ERDOĞAN
YENİ EVLİLER İÇİN MURADINA ERME REHBERİ
Tüm mutlu aşk hikâyeleri “ve onlar erdi muradına…” diye biter, oysa biliriz ki bir kadın ve bir erkeğin kavuşması hikâyenin başlangıcının ta kendisidir. Murat, aile olmak ise evlenmek murada ermenin olsa olsa giriş kapısının eşiğidir. Ya aşarsın ya dönersin.
İlişkileri en mutlu anında dondurmak mümkün değil; evlilik de dâhil tüm ilişkiler içsel ve dışsal dinamiklere göre değişen, dönüşen, gelişen ya da zayıflayan, büyüyen ve yaşlanan “canlı” yapılardır.
Evlilik, iki insanın fiziksel, duygusal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılama amacıyla bir araya geldiği, birlikte yaşamayı, deneyimlerini paylaşmayı ve aynı zamanda çocuk sahibi olmayı içeren hem yasal hem de duygusal bir sözleşmedir ve şüphesiz insan hayatının en önemli dönemlerinden birinin, aile olmanın başlangıcıdır. Nikâh defterine attığımız imza bizi karı koca yapsa da “Biz bir aileyiz” diyebilmek yıllar süren bir emek ve inşa sürecinin sonunda mümkün olacaktır.
Her başlangıç gibi kendine özgü zorluklar barındıran evliliğin ilk ayları genellikle yanıltıcı şekilde romantize edilerek "cicim ayları" tabiri ile ifade edilir. Bu yaygın romantikleştirme, yeni evli çiftlere gerçeküstü beklentiler yükler ve bu beklenti gerçek dünyanın karmaşıklıkları, zorlukları ile çatışır. Hayal kırıklığı yaşayan eşler, sıkça "Herkes cicim aylarında çok mutlu olduğuna göre, bizde bir yanlışlık var." düşüncesiyle karşı karşıya kalır. Bu düşünce, evliliklerinin ilk zamanlarının zorluklarla dolu olabileceği gerçeğini görmezden gelen çiftleri gereksiz bir baskı altına sokar. Diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi yüksek beklentiler büyük hayal kırıklıklarına, hayal kırıklıkları ise öfkeye dönüşür. Öfke aklı örter ve son derece olağan aksaklıklar, içinden çıkılamaz mutsuzluklara dönebilir. Gerçekçi bir bakış açısıyla evliliğin ilk zamanlarının romantik olduğu kadar zorluklar da içereceğini kabul etmek önemlidir.
Her evliliğin kendine özgü sınavları vardır. Çiftler, bu sınavları aşmak için zaman, emek, iletişim, sabır ve anlayış gerektiğini anlamalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarında yaşanan sorunlar, çiftlerin birbirlerine alışma süreci, beklentilerin birbiriyle örtüşmemesi, alışkanlıkların uyuşmazlığı, geniş aile sistemlerinde kendine yer edinmenin zorluğu, ekonomik sıkıntılar, kültürel aktarımların farklılığı, sevgi dillerinin ve iletişim biçimlerinin çeşitliliği gibi sebeplerden ortaya çıkar. Gerçekte ayrı dünyaların insanıyızdır hatta daha doğru bir ifadeyle, hepimiz ayrı bir dünyayızdır. Bu farklılıklar, zorluklar evliliklerin temellerini atmaya çalışan çiftleri ciddi şekilde sınarken bir yandan da onlara, birlikte büyümenin ve zorlukların üstesinden gelmenin yollarını öğretir. Üstesinden gelinen her sıkıntı, içinden çıkılan her kriz bizi büyütür.
Tam bu noktada bahsetmemiz gereken, “evlilik doyumu” kavramıdır. Evlilik doyumu eşlerin, evlilik birliği içerisinde duygusal, bilişsel, bedensel, sosyal, ekonomik alanlardaki ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik algılarıdır. Evlilik doyumunun seviyesi, eşlerin birbirleriyle iletişim kurma becerileri, çatışma çözme yöntemleri, karar verme süreçleri, saygı ve üslupları, birbirlerinin aileleriyle ve diğer tüm kıymetlileriyle bağ kurabilmeleri, birbirlerine karşı ilgi ve beğenilerini canlı tutma çabaları gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir.
Yüksek evlilik doyumu, çiftlerin birbirlerine daha iyi uyum sağladıkları, birbirlerini daha iyi anladıkları ve birlikte daha mutlu oldukları, bağlılıklarının arttığı anlamına gelirken düşük evlilik doyumu, çiftler arasında sorunların daha fazla olduğuna, tatminsizliklere, mesafelerin açıldığına ve ilişkinin kan kaybettiğine işaret eder.
Evlilik doyumunun inişli çıkışlı, gelgitli bir süreç sergilemesi normaldir. Evlilik doyumunun düşmesi çatışmaların artmasından ziyade yakınlığın ve duygusal bağların zayıflamasıyla ilgilidir. Düşüş başladığında erkek kendini başarısız ve yetersiz hissederken kadının hissettiği şey, terk edilmişlik ve soğukluk olur. Eşler arasında kopukluk ne kadar uzarsa negatif etkileşimler o kadar artar. Zor zamanlarda odaklanacağımız ilk şey -içimizden gelmese bile- eşimizle bağlantıda kalmaya, yakınlık kurmaya çalışmak; duygusal ve fiziksel mesafenin açılmasına müsaade etmemek olmalıdır.
Yeni evli çiftlerin mutlu bir yuva inşa etmeleri için ailelerin ve toplumun desteği de kritik öneme sahiptir. Bu destek, çiftlerin sağlıklı bir şekilde büyümelerine, olumlu ilişkiler kurmalarına ve ailelerini güçlendirmelerine yardımcı olacaktır. Geniş aile üyeleri, arkadaşlar ve komşular yeni evli çiftlere duygusal olarak destek olmalı, ilgilerini ve desteklerini istikrarla sürdürmelidir. İhtiyaç hâlinde her iki gence de şefkatle “hakkı ve sabrı” tavsiye eden selim akla sahip olmak, ailelerin ve dostların vazifesidir. Aile büyükleri veya deneyimli dostlar, komşular, evlilik ve aile yaşamıyla ilgili tecrübelerini paylaşarak yeni evlilere rehberlik edebilirler. Ancak bunu yaparken bir yandan da gençlerin ayrışmasına, kendilerine has bir çekirdek oluşuma alan açmalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarındaki zorlukları, toprağından sökülüp yeni bir yere dikilen fidana benzetebiliriz. Yeni toprağı daha büyük, daha verimli, daha zengin olsa da, bakımı en güzel şekilde yapılsa da fidanın ilk tepkisi “yerini yadırgamak” ve “bir miktar yaprak dökmek” olacaktır. Yeterince dayanır, yeni toprağına tutunabilirse hem kökleri derinleşecek hem gövdesi genişleyecek hem dalları göğe doğru uzanacaktır. Büyüyecektir. Büyümenin zahmetsiz bir yolu yoktur ve başlangıçta bir miktar yaprak dökmek büyümenin şanındandır. Evlendiğimizde de kök salmak için bir miktar; yerleşmek, büyümek, meyveye durmak için ise çokça zaman ve emeğe ihtiyacımız vardır.
Sevgili yeni evli gençler; nikâh defterine imzayı atmak, eş olmaya evet demek, bir anda sizi aile yapmayacak ama aile olmaya dair tüm kodlar fıtratınızda saklı, buna çok güvenin. Yaprak döktüğünüz günler geçecek, en güzel şekilde yeşereceksiniz; siz birbirinize uyumlandıkça, çekirdek aileniz şekillendikçe ilişkiniz, bağlarınız kuvvetlenecek, muhabbetiniz artacak, zorlukları yönetmeniz kolaylaşacak. Korkmayın, geri çekilmeyin, yakın durun, sevmeye ve emek vermeye devam edin. Mutlu olmak sadece hakkınız değil aynı zamanda sorumluluğunuz ve zorunluğunuzdur. Siz mutlu, sağlıklı bir aile olacaksınız ki iyilik hâli dalga dalga yayılıp toplumsal iyileşmemizin bir parçası olsun.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
F. Betül YILMAZ EMİNSOY
Aile Danışmanı
Tüm mutlu aşk hikâyeleri “ve onlar erdi muradına…” diye biter, oysa biliriz ki bir kadın ve bir erkeğin kavuşması hikâyenin başlangıcının ta kendisidir. Murat, aile olmak ise evlenmek murada ermenin olsa olsa giriş kapısının eşiğidir. Ya aşarsın ya dönersin.
İlişkileri en mutlu anında dondurmak mümkün değil; evlilik de dâhil tüm ilişkiler içsel ve dışsal dinamiklere göre değişen, dönüşen, gelişen ya da zayıflayan, büyüyen ve yaşlanan “canlı” yapılardır.
Evlilik, iki insanın fiziksel, duygusal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılama amacıyla bir araya geldiği, birlikte yaşamayı, deneyimlerini paylaşmayı ve aynı zamanda çocuk sahibi olmayı içeren hem yasal hem de duygusal bir sözleşmedir ve şüphesiz insan hayatının en önemli dönemlerinden birinin, aile olmanın başlangıcıdır. Nikâh defterine attığımız imza bizi karı koca yapsa da “Biz bir aileyiz” diyebilmek yıllar süren bir emek ve inşa sürecinin sonunda mümkün olacaktır.
Her başlangıç gibi kendine özgü zorluklar barındıran evliliğin ilk ayları genellikle yanıltıcı şekilde romantize edilerek "cicim ayları" tabiri ile ifade edilir. Bu yaygın romantikleştirme, yeni evli çiftlere gerçeküstü beklentiler yükler ve bu beklenti gerçek dünyanın karmaşıklıkları, zorlukları ile çatışır. Hayal kırıklığı yaşayan eşler, sıkça "Herkes cicim aylarında çok mutlu olduğuna göre, bizde bir yanlışlık var." düşüncesiyle karşı karşıya kalır. Bu düşünce, evliliklerinin ilk zamanlarının zorluklarla dolu olabileceği gerçeğini görmezden gelen çiftleri gereksiz bir baskı altına sokar. Diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi yüksek beklentiler büyük hayal kırıklıklarına, hayal kırıklıkları ise öfkeye dönüşür. Öfke aklı örter ve son derece olağan aksaklıklar, içinden çıkılamaz mutsuzluklara dönebilir. Gerçekçi bir bakış açısıyla evliliğin ilk zamanlarının romantik olduğu kadar zorluklar da içereceğini kabul etmek önemlidir.
Her evliliğin kendine özgü sınavları vardır. Çiftler, bu sınavları aşmak için zaman, emek, iletişim, sabır ve anlayış gerektiğini anlamalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarında yaşanan sorunlar, çiftlerin birbirlerine alışma süreci, beklentilerin birbiriyle örtüşmemesi, alışkanlıkların uyuşmazlığı, geniş aile sistemlerinde kendine yer edinmenin zorluğu, ekonomik sıkıntılar, kültürel aktarımların farklılığı, sevgi dillerinin ve iletişim biçimlerinin çeşitliliği gibi sebeplerden ortaya çıkar. Gerçekte ayrı dünyaların insanıyızdır hatta daha doğru bir ifadeyle, hepimiz ayrı bir dünyayızdır. Bu farklılıklar, zorluklar evliliklerin temellerini atmaya çalışan çiftleri ciddi şekilde sınarken bir yandan da onlara, birlikte büyümenin ve zorlukların üstesinden gelmenin yollarını öğretir. Üstesinden gelinen her sıkıntı, içinden çıkılan her kriz bizi büyütür.
Tam bu noktada bahsetmemiz gereken, “evlilik doyumu” kavramıdır. Evlilik doyumu eşlerin, evlilik birliği içerisinde duygusal, bilişsel, bedensel, sosyal, ekonomik alanlardaki ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik algılarıdır. Evlilik doyumunun seviyesi, eşlerin birbirleriyle iletişim kurma becerileri, çatışma çözme yöntemleri, karar verme süreçleri, saygı ve üslupları, birbirlerinin aileleriyle ve diğer tüm kıymetlileriyle bağ kurabilmeleri, birbirlerine karşı ilgi ve beğenilerini canlı tutma çabaları gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir.
Yüksek evlilik doyumu, çiftlerin birbirlerine daha iyi uyum sağladıkları, birbirlerini daha iyi anladıkları ve birlikte daha mutlu oldukları, bağlılıklarının arttığı anlamına gelirken düşük evlilik doyumu, çiftler arasında sorunların daha fazla olduğuna, tatminsizliklere, mesafelerin açıldığına ve ilişkinin kan kaybettiğine işaret eder.
Evlilik doyumunun inişli çıkışlı, gelgitli bir süreç sergilemesi normaldir. Evlilik doyumunun düşmesi çatışmaların artmasından ziyade yakınlığın ve duygusal bağların zayıflamasıyla ilgilidir. Düşüş başladığında erkek kendini başarısız ve yetersiz hissederken kadının hissettiği şey, terk edilmişlik ve soğukluk olur. Eşler arasında kopukluk ne kadar uzarsa negatif etkileşimler o kadar artar. Zor zamanlarda odaklanacağımız ilk şey -içimizden gelmese bile- eşimizle bağlantıda kalmaya, yakınlık kurmaya çalışmak; duygusal ve fiziksel mesafenin açılmasına müsaade etmemek olmalıdır.
Yeni evli çiftlerin mutlu bir yuva inşa etmeleri için ailelerin ve toplumun desteği de kritik öneme sahiptir. Bu destek, çiftlerin sağlıklı bir şekilde büyümelerine, olumlu ilişkiler kurmalarına ve ailelerini güçlendirmelerine yardımcı olacaktır. Geniş aile üyeleri, arkadaşlar ve komşular yeni evli çiftlere duygusal olarak destek olmalı, ilgilerini ve desteklerini istikrarla sürdürmelidir. İhtiyaç hâlinde her iki gence de şefkatle “hakkı ve sabrı” tavsiye eden selim akla sahip olmak, ailelerin ve dostların vazifesidir. Aile büyükleri veya deneyimli dostlar, komşular, evlilik ve aile yaşamıyla ilgili tecrübelerini paylaşarak yeni evlilere rehberlik edebilirler. Ancak bunu yaparken bir yandan da gençlerin ayrışmasına, kendilerine has bir çekirdek oluşuma alan açmalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarındaki zorlukları, toprağından sökülüp yeni bir yere dikilen fidana benzetebiliriz. Yeni toprağı daha büyük, daha verimli, daha zengin olsa da, bakımı en güzel şekilde yapılsa da fidanın ilk tepkisi “yerini yadırgamak” ve “bir miktar yaprak dökmek” olacaktır. Yeterince dayanır, yeni toprağına tutunabilirse hem kökleri derinleşecek hem gövdesi genişleyecek hem dalları göğe doğru uzanacaktır. Büyüyecektir. Büyümenin zahmetsiz bir yolu yoktur ve başlangıçta bir miktar yaprak dökmek büyümenin şanındandır. Evlendiğimizde de kök salmak için bir miktar; yerleşmek, büyümek, meyveye durmak için ise çokça zaman ve emeğe ihtiyacımız vardır.
Sevgili yeni evli gençler; nikâh defterine imzayı atmak, eş olmaya evet demek, bir anda sizi aile yapmayacak ama aile olmaya dair tüm kodlar fıtratınızda saklı, buna çok güvenin. Yaprak döktüğünüz günler geçecek, en güzel şekilde yeşereceksiniz; siz birbirinize uyumlandıkça, çekirdek aileniz şekillendikçe ilişkiniz, bağlarınız kuvvetlenecek, muhabbetiniz artacak, zorlukları yönetmeniz kolaylaşacak. Korkmayın, geri çekilmeyin, yakın durun, sevmeye ve emek vermeye devam edin. Mutlu olmak sadece hakkınız değil aynı zamanda sorumluluğunuz ve zorunluğunuzdur. Siz mutlu, sağlıklı bir aile olacaksınız ki iyilik hâli dalga dalga yayılıp toplumsal iyileşmemizin bir parçası olsun.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
F. Betül YILMAZ EMİNSOY
Aile Danışmanı
KAÇ KAR TANESİ LAZIM AYIPLARIMIZI ÖRTMEYE?
Kar, Allah’ın es-Settar sıfatının tecellisidir. Gökten düşen her kar tanesi bizim kirlettiğimiz ne varsa üzerini örtüp saklar âdeta. Tıpkı dünyada başkasının ayıbını örtenin kıyamet gününde ayıplarının örtülmesi gibi.
Bazen sadece saflığı hatırlatır. Ona bakarak kalbimizin aslında ne kadar kirlendiğini fark ederiz. Ondaki beyazlığı ararız yüzlerde, gönüllerde. Bir toz zerresinin bile görüldüğü o beyazlıktan bize kalan, çocukluğumuzun masumiyetinden başka bir şey değildir.
Onu özlediğimiz günler de olur. Günlerce, aylarca yolunu gözlediğimiz ancak meşakkatli günleri de beraberinde getiren sevgilidir. Misafirliği kısa sürsün isteriz, çok kalırsa kendisini dona çeker, yüreği buz kesilir. Zamansız açan çiçekler, kışın ortasında güneşe yüzünü dönmüş biçareye dönerler. Bilmezler, kimse uğramaz kışın o diyarlara. Bir vakit bekleyip derdini toprağa gömmeyi öğrenirler. Sonrası ayrılık…
Kar, yolları öyle ayırır ki geçilmez kılar. Mühlet verir, o yerden kalkana kadar hesaptaki bütün işler bekler. Sabrı öğretir bize. Kar demek sabretmek demektir; sonu hicran mı vuslat mı belli olmayan bir imtihanı geçmektir.
Sonu hicran olduğunda o dondurucu kar, yüreğini öyle bir yakar ki… Giden gider sessizce. Bir yaprak daha kopar takvimden, bir gün daha işaretlenir kış mevsiminde. Her yıl, uğrayıp uğramayacağını bilemediğimiz o karı bekleriz. Onunla rahmet okuruz bizden önce emanetini teslim edenlere. Yorgan gibi üzerlerini örttüğü o canlarımızı ısıtsın diye dua ederiz. Bir zaman sonra alışırız yokluklarına, kar temizler izlerini bir bir. Yerlerini saklasa da gizliden gizliye biliriz kıyamete kadar emin olduklarını.
Kar, sarmalar her şeyi; unutturur acıları. Sessizliğiyle huzur verirken onca zaman gürültü çıkaran o derin acıları daha da derine gömer. Bir bakarsın, yorgun bir akşamın sonunda her şey silinip gitmiş.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Aliye USLU ÜSTTEN
Kar, Allah’ın es-Settar sıfatının tecellisidir. Gökten düşen her kar tanesi bizim kirlettiğimiz ne varsa üzerini örtüp saklar âdeta. Tıpkı dünyada başkasının ayıbını örtenin kıyamet gününde ayıplarının örtülmesi gibi.
Bazen sadece saflığı hatırlatır. Ona bakarak kalbimizin aslında ne kadar kirlendiğini fark ederiz. Ondaki beyazlığı ararız yüzlerde, gönüllerde. Bir toz zerresinin bile görüldüğü o beyazlıktan bize kalan, çocukluğumuzun masumiyetinden başka bir şey değildir.
Onu özlediğimiz günler de olur. Günlerce, aylarca yolunu gözlediğimiz ancak meşakkatli günleri de beraberinde getiren sevgilidir. Misafirliği kısa sürsün isteriz, çok kalırsa kendisini dona çeker, yüreği buz kesilir. Zamansız açan çiçekler, kışın ortasında güneşe yüzünü dönmüş biçareye dönerler. Bilmezler, kimse uğramaz kışın o diyarlara. Bir vakit bekleyip derdini toprağa gömmeyi öğrenirler. Sonrası ayrılık…
Kar, yolları öyle ayırır ki geçilmez kılar. Mühlet verir, o yerden kalkana kadar hesaptaki bütün işler bekler. Sabrı öğretir bize. Kar demek sabretmek demektir; sonu hicran mı vuslat mı belli olmayan bir imtihanı geçmektir.
Sonu hicran olduğunda o dondurucu kar, yüreğini öyle bir yakar ki… Giden gider sessizce. Bir yaprak daha kopar takvimden, bir gün daha işaretlenir kış mevsiminde. Her yıl, uğrayıp uğramayacağını bilemediğimiz o karı bekleriz. Onunla rahmet okuruz bizden önce emanetini teslim edenlere. Yorgan gibi üzerlerini örttüğü o canlarımızı ısıtsın diye dua ederiz. Bir zaman sonra alışırız yokluklarına, kar temizler izlerini bir bir. Yerlerini saklasa da gizliden gizliye biliriz kıyamete kadar emin olduklarını.
Kar, sarmalar her şeyi; unutturur acıları. Sessizliğiyle huzur verirken onca zaman gürültü çıkaran o derin acıları daha da derine gömer. Bir bakarsın, yorgun bir akşamın sonunda her şey silinip gitmiş.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Aliye USLU ÜSTTEN
FÂNİ DÜNYADA BİR HOŞ SEDA BIRAKMAK
Diyardan diyara göçen kişi, dinle!Sözüm sana, selamım sanadır! Nice zaman geçti, nice mevsim döndü de bir hâl hatır soracak kadar takat bulamadım kendimde. Buralarda mevsim güze döndü, havalar serin, doğa nemli, taşlar yosun tuttu, ta uzaklardan duyulan hayvan sesleri daha da bir uzaklaştı, yuvasına çekildi kurt kuş. İnsanoğlu desen azığını denk etti, yatağını yorganını hazırladı, yurt tuttu bir kuytuyu.
Bilirim beklersin mektubumu, gözün yolda, kulağın sestedir. Ancak elde değil, bir çift kelam yazmak bile nasipmiş, bunu bu yaşımda henüz anlıyorum. Yaşın kemale ermesi, her şeyi bildiğin, gördüğün anlamına gelmiyormuş. İnsan her yaşta, her fırsatta, her an yeni ibretler almakla müsemmaymış meğer. Kaç zamandır göç düşünürüm, bir yerden başka bir yere varma, temelli gidiş, terk ediş… Hatta önden gitsin isterim yüküm, ben ardından nasılsa ulaşırım. Bilmem doğru derim, bilmem yanlış. Diyardan diyara göçen kişi, yükünü önden gönderirse iyi olur işi. Göçüp gittiği yerde parlar gözü.* Böyledir benim son zamanlardaki emelim. Göç dediğin zordur ne de olsa, ne kadar çok şey götürürsen o kadar rahat edersin yeni yuvanda. Şey dediğim eşya öteberi değildir evlat, şey dediğim yapıp edip de arkana kalanlardır bilesin. Bir masumun yüzünü güldürmek, bir garibin müşkülünü gidermek, karıncanın önünden çekilmek, meyveli ağacın dalına dayak dikmek, ikiyse birini vermek, birse yarıya bölmek, yalnıza yaren olmak, ihtiyara hatır sormak, bilmeyene bilgi sunmak, dertliye derman olmak, güzel bir ad bırakmak… Uzar da gider bu böyle evlat. Ne kadar uzun, ne kadar çok olursa bu yükler, o kadar için rahat göçersin. Dediğim gibi, önden gönderirsen senden önce varır yerine yerleşir, sen gelmeden ocağını yakar, yoluna ışık tutar, karanlıkta kalmazsın böylece.
Vaktimin çoğunu düşünmeye ayırdım nicedir, yükümü artırmanın yollarına kafa yorarım. Gecikti mektubum, birikti diyeceklerim ancak göç hâli işte, hoş gör. Dünya umuruna dalıp gitmekten korktuğum kadar, göçü unutmaktan da endişe ederim. İnsanoğlu bu, kanıverir bir tatlı söze, güler yüze, kendisiyle beraber götüreceğini zannettiği emanet üne. Biraz mutlu olunca insan unutur kendini. Mavi gökten yukarı yükseltir sözünü.* Tanınan mühlet hiç dolmayacak sanır, övünce, hırsa, büyüklenmeye kalkışır. Yükseltme sözünü evlat! Sözün, cüsseni yukarı aşmasın hiçbir vakit. Sana edebileceğim nasihatlerden biri de budur. Bir vakittir haşir neşir olduğum düşüncelerdir bunlar, dilerim seni sıkmam ve umutsuzluğa, endişeye itmem. Yaklaşan kış mevsimi ile birlikte aldı beni bir telaş; Ölüm kaygısı tuttu, gitti sevinç. Ölümden sonra acaba olacak mı erinç.* Sorular çeşit çeşit. Şükür ki cevapları var. Yükünü kavi tutarsan göçün sonu esenlik. Benden sana ata yadigârı olsun işte şu söz; Gerek bin yaşında ol gerek on sekiz. Bir gün öleceksin, bırak iyi adınla iz.* Göçün arkasında tertemiz bir eser kalsın senden geriye. Gideceğin yer kadar bıraktığın yurtta mühimdir çünkü. Sanır mısın ki yurt dediğim dünya malı? Yok, ondan kimseye gelmedi hayır, gelmeyecek de. Yeme, içme, eğlence desen hiç değil. İnsan tok olsa da geçer aç olsa da geçer. Ne beye yüz verir ne zengin kul seçer.* Adaletten şaşmaz ölüm. Herkes içindir bu göç; bir diyardan kalkar, başka diyara gider her cisim. Öyleyse bir ad bırak kendinden geriye. Göçtü ama sözleri kaldı desinler. Seni adınla ansınlar, oldu da unutuldu adın, cümlelerinden hatırlasınlar.
Baştan sona ölüm mevzusu geçti bu mektubumda evlat, dilerim seni bunaltıp sıkmadım ama dünyanın gerçeği bu; doğan ölür deyip bahsi kapatayım. Zira nasihatlerimi zihninin en kıymetli yerindeki rafların ön safına yerleştirdiğinden şüphem yok.
Hokkamda kalan son mürekkebi kullanıyorum bugün, bitti bitecek gibi, idareli kullanmakta fayda var. Ancak kuvvetli bir endişe duymuyorum bu durumdan, varsın bitsin, içim rahat. Diyeceklerimi dedim, yazacaklarımı yazdım, koyacağım noktayı koydum. Lakin bir hüzün var içimde, ad koyamadığım bir duygu bu. Hüznü severim, bilmem daha önce sana bahsetmiş miydim bu yönümden. Hatta diyebilirim ki tutkunumdur ben hüzne. Dünya yüzünde gezmediğim, görmediğim diyar kalmadı; tanışmadığım, selamlaşmadığım Âdemoğlu da öyle. Karda da yürüdüm kışta da. Kâh aç kaldım kâh toklukla sınandım. Güldüğüm de oldu ağladığım da. Çaresiz kaldığım da oldu araya araya çare bulduğum da. Nice şehirlere uğradım, ışıl ışıl yanan sokaklarıyla bayram yeri. Nice yalnız çadırların önünden geçtim, kapısı örtük. Bir çarığım bile olmadı bazen ayağımda, nasırıma ısırgan otları sürdüm. Kuş sütü ile bezenmiş, gül yaprağı döşenmiş sofralar gördüm. Tüm bunları not ederken zihnimin sayfalarına, hüzün hep benimleydi evlat. En sadık yarenimdi o benim. Sevinç dediğin bugün var yarın yok, saman alevi gibi yanıp söner, geçip gider. Hüzün öyle mi ya? Kolay kolay bırakıp gitmez seni, yorgan gibi sarar sarmalar, sen farkına varmazsın belki ama sıcacık tutar. Benim bunu böyle anlamam bu yaşımı buldu, elbet sen de bir gün anlayıp bana hak verecek ve hüznün kıymetini bileceksin.
Hüznünü de erincini de kucak dolusu, hakkını vererek yaşaman dileği ile evlat. Sana ebedî bir güvenle bıraktığım cümlelerime son noktayı koyuyor ve seni Allah’a emanet ediyorum. Yolun aydınlık, bahtın gür olsun. Selametle…
*Kutadgu Bilig
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Gülşen ÜNÜVAR
Diyardan diyara göçen kişi, dinle!Sözüm sana, selamım sanadır! Nice zaman geçti, nice mevsim döndü de bir hâl hatır soracak kadar takat bulamadım kendimde. Buralarda mevsim güze döndü, havalar serin, doğa nemli, taşlar yosun tuttu, ta uzaklardan duyulan hayvan sesleri daha da bir uzaklaştı, yuvasına çekildi kurt kuş. İnsanoğlu desen azığını denk etti, yatağını yorganını hazırladı, yurt tuttu bir kuytuyu.
Bilirim beklersin mektubumu, gözün yolda, kulağın sestedir. Ancak elde değil, bir çift kelam yazmak bile nasipmiş, bunu bu yaşımda henüz anlıyorum. Yaşın kemale ermesi, her şeyi bildiğin, gördüğün anlamına gelmiyormuş. İnsan her yaşta, her fırsatta, her an yeni ibretler almakla müsemmaymış meğer. Kaç zamandır göç düşünürüm, bir yerden başka bir yere varma, temelli gidiş, terk ediş… Hatta önden gitsin isterim yüküm, ben ardından nasılsa ulaşırım. Bilmem doğru derim, bilmem yanlış. Diyardan diyara göçen kişi, yükünü önden gönderirse iyi olur işi. Göçüp gittiği yerde parlar gözü.* Böyledir benim son zamanlardaki emelim. Göç dediğin zordur ne de olsa, ne kadar çok şey götürürsen o kadar rahat edersin yeni yuvanda. Şey dediğim eşya öteberi değildir evlat, şey dediğim yapıp edip de arkana kalanlardır bilesin. Bir masumun yüzünü güldürmek, bir garibin müşkülünü gidermek, karıncanın önünden çekilmek, meyveli ağacın dalına dayak dikmek, ikiyse birini vermek, birse yarıya bölmek, yalnıza yaren olmak, ihtiyara hatır sormak, bilmeyene bilgi sunmak, dertliye derman olmak, güzel bir ad bırakmak… Uzar da gider bu böyle evlat. Ne kadar uzun, ne kadar çok olursa bu yükler, o kadar için rahat göçersin. Dediğim gibi, önden gönderirsen senden önce varır yerine yerleşir, sen gelmeden ocağını yakar, yoluna ışık tutar, karanlıkta kalmazsın böylece.
Vaktimin çoğunu düşünmeye ayırdım nicedir, yükümü artırmanın yollarına kafa yorarım. Gecikti mektubum, birikti diyeceklerim ancak göç hâli işte, hoş gör. Dünya umuruna dalıp gitmekten korktuğum kadar, göçü unutmaktan da endişe ederim. İnsanoğlu bu, kanıverir bir tatlı söze, güler yüze, kendisiyle beraber götüreceğini zannettiği emanet üne. Biraz mutlu olunca insan unutur kendini. Mavi gökten yukarı yükseltir sözünü.* Tanınan mühlet hiç dolmayacak sanır, övünce, hırsa, büyüklenmeye kalkışır. Yükseltme sözünü evlat! Sözün, cüsseni yukarı aşmasın hiçbir vakit. Sana edebileceğim nasihatlerden biri de budur. Bir vakittir haşir neşir olduğum düşüncelerdir bunlar, dilerim seni sıkmam ve umutsuzluğa, endişeye itmem. Yaklaşan kış mevsimi ile birlikte aldı beni bir telaş; Ölüm kaygısı tuttu, gitti sevinç. Ölümden sonra acaba olacak mı erinç.* Sorular çeşit çeşit. Şükür ki cevapları var. Yükünü kavi tutarsan göçün sonu esenlik. Benden sana ata yadigârı olsun işte şu söz; Gerek bin yaşında ol gerek on sekiz. Bir gün öleceksin, bırak iyi adınla iz.* Göçün arkasında tertemiz bir eser kalsın senden geriye. Gideceğin yer kadar bıraktığın yurtta mühimdir çünkü. Sanır mısın ki yurt dediğim dünya malı? Yok, ondan kimseye gelmedi hayır, gelmeyecek de. Yeme, içme, eğlence desen hiç değil. İnsan tok olsa da geçer aç olsa da geçer. Ne beye yüz verir ne zengin kul seçer.* Adaletten şaşmaz ölüm. Herkes içindir bu göç; bir diyardan kalkar, başka diyara gider her cisim. Öyleyse bir ad bırak kendinden geriye. Göçtü ama sözleri kaldı desinler. Seni adınla ansınlar, oldu da unutuldu adın, cümlelerinden hatırlasınlar.
Baştan sona ölüm mevzusu geçti bu mektubumda evlat, dilerim seni bunaltıp sıkmadım ama dünyanın gerçeği bu; doğan ölür deyip bahsi kapatayım. Zira nasihatlerimi zihninin en kıymetli yerindeki rafların ön safına yerleştirdiğinden şüphem yok.
Hokkamda kalan son mürekkebi kullanıyorum bugün, bitti bitecek gibi, idareli kullanmakta fayda var. Ancak kuvvetli bir endişe duymuyorum bu durumdan, varsın bitsin, içim rahat. Diyeceklerimi dedim, yazacaklarımı yazdım, koyacağım noktayı koydum. Lakin bir hüzün var içimde, ad koyamadığım bir duygu bu. Hüznü severim, bilmem daha önce sana bahsetmiş miydim bu yönümden. Hatta diyebilirim ki tutkunumdur ben hüzne. Dünya yüzünde gezmediğim, görmediğim diyar kalmadı; tanışmadığım, selamlaşmadığım Âdemoğlu da öyle. Karda da yürüdüm kışta da. Kâh aç kaldım kâh toklukla sınandım. Güldüğüm de oldu ağladığım da. Çaresiz kaldığım da oldu araya araya çare bulduğum da. Nice şehirlere uğradım, ışıl ışıl yanan sokaklarıyla bayram yeri. Nice yalnız çadırların önünden geçtim, kapısı örtük. Bir çarığım bile olmadı bazen ayağımda, nasırıma ısırgan otları sürdüm. Kuş sütü ile bezenmiş, gül yaprağı döşenmiş sofralar gördüm. Tüm bunları not ederken zihnimin sayfalarına, hüzün hep benimleydi evlat. En sadık yarenimdi o benim. Sevinç dediğin bugün var yarın yok, saman alevi gibi yanıp söner, geçip gider. Hüzün öyle mi ya? Kolay kolay bırakıp gitmez seni, yorgan gibi sarar sarmalar, sen farkına varmazsın belki ama sıcacık tutar. Benim bunu böyle anlamam bu yaşımı buldu, elbet sen de bir gün anlayıp bana hak verecek ve hüznün kıymetini bileceksin.
Hüznünü de erincini de kucak dolusu, hakkını vererek yaşaman dileği ile evlat. Sana ebedî bir güvenle bıraktığım cümlelerime son noktayı koyuyor ve seni Allah’a emanet ediyorum. Yolun aydınlık, bahtın gür olsun. Selametle…
*Kutadgu Bilig
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Gülşen ÜNÜVAR
TOPRAĞIN BAĞRINDAKİ ZEHİR
Toprak, insanlık için temel bir yaşam alanı ve besin kaynağı. Ancak günümüzde toprak kirliliği, doğanın sessiz çığlığı hâline geldi. Toprağın verimliliğini azaltan, su kaynaklarını zehirleyen ve ekosistemleri tehdit eden bu sorun, insanlığın karşı karşıya olduğu hayati bir mesele. Toprağın derinliklerinde, kimyasal atıkların sinsice yayılması, tarım ilaçlarının toprakta birikmesi ve sanayi faaliyetlerinin izleriyle dolu bir toprak kirliliği gerçeği var. Bu kirlilik sadece toprağın yüzeyini değil, gelecek nesillerin mirasını da yok ediyor.
20. yy öncesinde; güç ve enerji kaynaklarının yetersizliği, nüfusun azlığı, endüstrinin henüz gelişmemiş olması gibi nedenlerle diğer çevre sorunlarında olduğu gibi toprakta da henüz bir kirlenme söz konusu değildi. Dünyanın 20. yy’a girmesiyle birlikte modern tarım ve sanayileşme hızla ilerlemeye başladı ve bu da toprak kirliliğini beraberinde getirdi.
Toprağın sessiz çığlığı insan eliyle yazılan kirlilik hikâyesinin acı bir yansımasıdır. Bu hikâyede çeşitli faktörler bir araya gelerek toprağın masumiyetini kirletti ve tabiatın dokusunu bozdu. İşte toprak kirliliğine neden olan faktörler:
Sanayi Devrimi: Sanayi Devrimi kuşkusuz insanlığa birçok nimet getirdi. Ancak getirdiği bu nimetler karşılığında bize bedel de ödetiyor. Fabrikaların bacalarından yükselen zehirli dumanlar toprağı sarhoş ederken endüstriyel atıklar da toprağın derinliklerine sinsice sızıyor. Kömürle çalışan fabrikaların sayısı arttı ve bu da atmosfere yüklü miktarda kirletici salınmasına neden oldu. Bu zehirli hava yağmurla birlikte toprağa karıştı ve asidik yağmurları tetikledi. Asit yağmurları, topraktaki doğal mineralleri çözerek bitki örtüsünü olumsuz etkiledi. Ayrıca endüstriyel atıkların bilinçsiz bir şekilde boşaltılması, toprak kirliliğini derinleştirdi. Sanayi Devrimi, doğanın kalbi olan toprağı parçalayarak toprak kirliliğine öncülük ediyor diyebiliriz.
Modern Tarımın Gölgesi: Tarım, insanlığın yaşam kaynağıdır ancak modern tarımın gölgesinde karanlık bir gerçek yetiyor. Kimyasal gübreler, zararlı tarım ilaçları, bilinçsiz yapılan sulama yöntemleri, toprağın doğal dengesini altüst ettiği gibi toprakta yetişen meyve ve sebzelerin de insan sağlığını bozmasına neden oluyor. İnsan eliyle toprağa saçılan pestisit toprağın en zehirli düşmanıdır. Pestisitler toprağın dengesini bozduğu gibi tarımsal ürünler için gerekli olan besin döngüsünü de sekteye uğratır. Toprak yüzeyinde dolaşan pestisitler yine toprak yüzeyinde yaşama tutunmaya çalışan biyolojik çeşitliliğin de kâbusudur. Yağmur sularıyla toprak altına sızan pestisitler yer altı sularını kirletir. Su kaynaklarında dolaşıma giren bu zehirli güç, içme suyu kaynaklarına kadar ulaşır ve insan sağlığını tehdit eder. Uzmanlar ülkemizde bilinçsiz pestisit kullanımına dair uyarılarda bulunuyor.
Plastik Çöplüğü: Plastik, modern hayatın bize dayattığı vazgeçilmezler arasında. Günlük hayatta her gün karşımıza çıkan bu atık türü, doğaya bırakıldığında çok uzun yıllar çözünemiyor. Bitkileri boğuyor ve ekosisteme ciddi zararlar veriyor. Plastik çöplüğü âdeta toprağın altındaki yaşamın soluğunu kesiyor.
Yanlış Şehirleşme: Kentsel alanların hızla genişlemesi toprak kirliliğinin başka bir sebebini oluşturuyor. Beton yığınları yeşil alanların yerine geçerken inşaat faaliyetleri toprağı sarsıyor. Hırsına yenik düşen insanlık betonları üst üste yığarken ve lüks konutlar peşinde koşarken hem kendini doğadan uzaklaştırıp fıtratının dışında bir yaşamı seçiyor hem de kendi sağlığını yine kendi eliyle bozuyor. Yer altı sularını kirleten yapısal girişimler de cabası.
Sonuç olarak toprak kirliliği, insanlığın tabiatla uyum içinde yaşama zorunluğunu sorgulamamıza neden oluyor. Doğayla uyumlu yaşam, sürdürülebilir tarım ve bilinçli sanayileşme ile yazılacak yeni bir sayfa toprağın kadim güzelliğini, doyuruculuğunu yeniden canlandırabilir. Tabiatla uyumlu bir tarımın tohumlarını ekmek, topraktaki pestisit zehrini yavaş yavaş temizlememizi sağlar. Sürdürülebilir endüstriyel uygulamalarına yönelerek, çevre dostu teknolojiler tercih ederek, geçmişin yanlış uygulamalarından ders çıkararak Sanayi Devrimi’nin gölgesinden çıkıp toprağın yeniden yeşermesini sağlayabiliriz. İnsanlığın ihmalkârlığının acı bir yansıması olan plastik atık fütursuzluğundan sıyrılmak için bilinçli tüketim alışkanlıkları, geri dönüşüm çabaları gibi yöntemlere başvurarak toprağımızı plastik sarmalından kurtarabiliriz.
5 Aralık Dünya Toprak Günü’nün, toprağın yaşam kaynağımız olduğunu hatırlatmaya, onu korumaya ve gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğumuzu hatırlamaya vesile olması dileğiyle.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Şule TÜZÜN
Toprak, insanlık için temel bir yaşam alanı ve besin kaynağı. Ancak günümüzde toprak kirliliği, doğanın sessiz çığlığı hâline geldi. Toprağın verimliliğini azaltan, su kaynaklarını zehirleyen ve ekosistemleri tehdit eden bu sorun, insanlığın karşı karşıya olduğu hayati bir mesele. Toprağın derinliklerinde, kimyasal atıkların sinsice yayılması, tarım ilaçlarının toprakta birikmesi ve sanayi faaliyetlerinin izleriyle dolu bir toprak kirliliği gerçeği var. Bu kirlilik sadece toprağın yüzeyini değil, gelecek nesillerin mirasını da yok ediyor.
20. yy öncesinde; güç ve enerji kaynaklarının yetersizliği, nüfusun azlığı, endüstrinin henüz gelişmemiş olması gibi nedenlerle diğer çevre sorunlarında olduğu gibi toprakta da henüz bir kirlenme söz konusu değildi. Dünyanın 20. yy’a girmesiyle birlikte modern tarım ve sanayileşme hızla ilerlemeye başladı ve bu da toprak kirliliğini beraberinde getirdi.
Toprağın sessiz çığlığı insan eliyle yazılan kirlilik hikâyesinin acı bir yansımasıdır. Bu hikâyede çeşitli faktörler bir araya gelerek toprağın masumiyetini kirletti ve tabiatın dokusunu bozdu. İşte toprak kirliliğine neden olan faktörler:
Sanayi Devrimi: Sanayi Devrimi kuşkusuz insanlığa birçok nimet getirdi. Ancak getirdiği bu nimetler karşılığında bize bedel de ödetiyor. Fabrikaların bacalarından yükselen zehirli dumanlar toprağı sarhoş ederken endüstriyel atıklar da toprağın derinliklerine sinsice sızıyor. Kömürle çalışan fabrikaların sayısı arttı ve bu da atmosfere yüklü miktarda kirletici salınmasına neden oldu. Bu zehirli hava yağmurla birlikte toprağa karıştı ve asidik yağmurları tetikledi. Asit yağmurları, topraktaki doğal mineralleri çözerek bitki örtüsünü olumsuz etkiledi. Ayrıca endüstriyel atıkların bilinçsiz bir şekilde boşaltılması, toprak kirliliğini derinleştirdi. Sanayi Devrimi, doğanın kalbi olan toprağı parçalayarak toprak kirliliğine öncülük ediyor diyebiliriz.
Modern Tarımın Gölgesi: Tarım, insanlığın yaşam kaynağıdır ancak modern tarımın gölgesinde karanlık bir gerçek yetiyor. Kimyasal gübreler, zararlı tarım ilaçları, bilinçsiz yapılan sulama yöntemleri, toprağın doğal dengesini altüst ettiği gibi toprakta yetişen meyve ve sebzelerin de insan sağlığını bozmasına neden oluyor. İnsan eliyle toprağa saçılan pestisit toprağın en zehirli düşmanıdır. Pestisitler toprağın dengesini bozduğu gibi tarımsal ürünler için gerekli olan besin döngüsünü de sekteye uğratır. Toprak yüzeyinde dolaşan pestisitler yine toprak yüzeyinde yaşama tutunmaya çalışan biyolojik çeşitliliğin de kâbusudur. Yağmur sularıyla toprak altına sızan pestisitler yer altı sularını kirletir. Su kaynaklarında dolaşıma giren bu zehirli güç, içme suyu kaynaklarına kadar ulaşır ve insan sağlığını tehdit eder. Uzmanlar ülkemizde bilinçsiz pestisit kullanımına dair uyarılarda bulunuyor.
Plastik Çöplüğü: Plastik, modern hayatın bize dayattığı vazgeçilmezler arasında. Günlük hayatta her gün karşımıza çıkan bu atık türü, doğaya bırakıldığında çok uzun yıllar çözünemiyor. Bitkileri boğuyor ve ekosisteme ciddi zararlar veriyor. Plastik çöplüğü âdeta toprağın altındaki yaşamın soluğunu kesiyor.
Yanlış Şehirleşme: Kentsel alanların hızla genişlemesi toprak kirliliğinin başka bir sebebini oluşturuyor. Beton yığınları yeşil alanların yerine geçerken inşaat faaliyetleri toprağı sarsıyor. Hırsına yenik düşen insanlık betonları üst üste yığarken ve lüks konutlar peşinde koşarken hem kendini doğadan uzaklaştırıp fıtratının dışında bir yaşamı seçiyor hem de kendi sağlığını yine kendi eliyle bozuyor. Yer altı sularını kirleten yapısal girişimler de cabası.
Sonuç olarak toprak kirliliği, insanlığın tabiatla uyum içinde yaşama zorunluğunu sorgulamamıza neden oluyor. Doğayla uyumlu yaşam, sürdürülebilir tarım ve bilinçli sanayileşme ile yazılacak yeni bir sayfa toprağın kadim güzelliğini, doyuruculuğunu yeniden canlandırabilir. Tabiatla uyumlu bir tarımın tohumlarını ekmek, topraktaki pestisit zehrini yavaş yavaş temizlememizi sağlar. Sürdürülebilir endüstriyel uygulamalarına yönelerek, çevre dostu teknolojiler tercih ederek, geçmişin yanlış uygulamalarından ders çıkararak Sanayi Devrimi’nin gölgesinden çıkıp toprağın yeniden yeşermesini sağlayabiliriz. İnsanlığın ihmalkârlığının acı bir yansıması olan plastik atık fütursuzluğundan sıyrılmak için bilinçli tüketim alışkanlıkları, geri dönüşüm çabaları gibi yöntemlere başvurarak toprağımızı plastik sarmalından kurtarabiliriz.
5 Aralık Dünya Toprak Günü’nün, toprağın yaşam kaynağımız olduğunu hatırlatmaya, onu korumaya ve gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğumuzu hatırlamaya vesile olması dileğiyle.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Şule TÜZÜN
HZ. DAVUD VE HZ. SÜLEYMAN ÖRNEKLİĞİNDE ŞÜKRÜN ÖNEMİ
Peygamberler Allah’ın varlığını, birliğini yegâne ilah olduğunu tebliğ eden, insanları yalnızca Allah’a kulluğa ve ibadete davet eden, batıldan uzak durup haktan taraf olmayı öğütleyen, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini hayatlarına uygulayarak ümmetlerine örnek olan şahsiyetlerdir. İşte bu nebilerden İsrailoğullarına gönderilen Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman, Allah’ın pek çok ihsanına mazhar olmaları, Kudüs’ü esenlik yurdu kılmaları vesilesiyle Kur’an-ı Kerim’de ibretle okunması/fehmedilmesi gereken kıssalarıyla öne çıkmaktadır.
Kendisine Zebur verilen Hz. Davud (Nisâ, 4/163), Allah’a çok yönelen (Sâd, 38/17) bir peygamberdir. Resûlullah (s.a.s.) onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın en sevdiği namaz Davud’un namazı, en sevdiği oruç yine Davud’un orucudur” (Buhari, Teheccüd, 7). Kur’an’da, dağların ve kuşların Hz. Davud’la birlikte Allah’ı zikrettiğinden, kendisine zırh yapma sanatının öğretildiğinden, (Enbiyâ, 21/79-80), kendisine hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verildiğinden (Sâd, 38/20) bahsedilir.
Hz. Davud’un oğlu ve hükümranlıkta varisi olan Hz. Süleyman (a.s.), keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma melekesiyle ön plana çıkmaktadır. Hz. Süleyman hakkında Kur’an’da, rüzgârın onun emrine verildiği, bakırın onun için su gibi akıtıldığı, cinlerin onun emrinde çalıştığı (Sebe’, 34/12) kendisine kuş dilinin öğretildiği (Neml, 27/16) bilgileri yer almaktadır.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberlere ilgili verilen ayetlerde zikri geçen nimetler ve üstünlükler, onların hem hükümdar hem peygamber olma vasıfları bağlamında değerlendirilmelidir. Zira Cenab-ı Hak onları peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmıştır.
Her ikisi de Allah’ın kendilerine bahşettiği bunca variyeti, imkânı yeryüzünde böbürlenme vesilesi olarak görmeyip nankörlükten uzak durmaları, şükreden kul ve peygamber olmaları yönüyle sadece ümmetlerine değil her dönemin insanına güzel örnek olmuşlardır.
İnsanoğlu için sahibi olduğunu düşündüğü şeyler yüzünden kibir zilletine dalarak ruhunu, imanını yüceltecek tevazu ile arasına duvarlar örmesi, nihayetinde zalime dönüşmesi kaçınılmaz sondur. Bu konuda şeytan, Firavun ve Karun örnekleri her çağda artan emsalleriyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir.
Başkalarını küçük görüp kendini üstün sayma diye tarif edebileceğimiz kibir ve gurur, dinimizin uzak durulması noktasında üzerinde önemle durduğu manevi hastalıklardır. Tevazu ve alçak gönüllük ise bu hastalıkların çaresi olarak gösterilmiştir. Allah (c.c.) şu ayetiyle kullarını kibir konusunda uyarmaktadır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” (İsrâ, 17/37). “İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled, 90/5) ayeti de insanın acziyetini, had bilmenin ve kulluğa yaraşır hareket etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Malın, mülkün, gücün esiri olmadan nimetleri vereni unutmadan şükür ile Rabb’ine iltica eden Hz. Süleyman’ın varlıkla imtihanı, her birimize kulluğumuzun sınandığı imtihanlarda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü hiçbir nimet insana ait değildir. Şükür, nimeti artırıp bereketlendirir; aksi ise nimete ve nimetin sahibine nankörlüktür. Rabb’imiz de Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsân, 76/3) buyurmakla, insana biri şükür diğeri nankörlük olmak üzere iki yol gösterildiğini ifade etmektedir.
Şükür, Allah’ın sayısız nimetlerine karşı kalp, dil ve beden ile övgüde bulunmak, nimetleri saygı ile itiraf etmektir. Kalbin şükrü, nimetleri verenin Allah olduğuna inanmak; dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimetlere hamdetmek; bedenin şükrü, Allah’ın rızasına uygun yaşamak, ibadet etmek, emirlerine uyup yasaklarından sakınmaktır. Malın şükrü de sadaka, zekât vermek, ihtiyaç sahiplerini gözetmektir.
Başta Allah Resulü (s.a.s.) olmak üzere örneklikleriyle insanlığa yol gösteren peygamberlerin temel özelliği olan şükür, esasında bir kulluk bilinci, bir yaşam biçimidir. Kendilerine verilen ilimden dolayı Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberler de “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (Neml, 27/15) diyerek ilim nimetinin sahibine şükürlerini ifade etmişlerdir. Zira şükrün başı Allah’ı bilmektir. Kulun aczini itiraf etmesi, ibadetle, salih amelle Yaradan’a sığınması da şükür sayesindedir. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) sabahlara kadar ayakları şişmesi pahasına ibadet etmesi, Allah’ın habibi olmasına rağmen şükreden bir kul olma gayretinin (Buhari, Teheccüd, 6) bir göstergesi değil midir? Dünyada hep rahatı arayan, kul olmayı birkaç dinî hususu yerine getirmek olarak gören, Allah’ın verdiği nimetlerle şımaran, vermediklerine de isyan eden kişi nasıl samimi Müslüman olabilir veya nasıl din kardeşlerinin yarasını sarabilir? Oysa zalim, zorba ya da vicdansız olmaktan koruyan, kendini yeterli görerek nankörlüğe meyletmeye karşı bir kalkandır şükür.
Allah’ın kitabında buyrulduğu gibi çoğu insanın şükretmediği (Mü’min, 40/61), bir kısmının da çok az şükrettiği (A’râf, 7/10) gerçeğin ta kendisidir. Hâlbuki “...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilmelidir ki Rabb’imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O çok kerem sahibidir.” (Neml, 27/40) ayeti Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kullarının her yerde, her zaman ve her meselede O’na muhtaç olduğunu dile getirmektedir .
Cenab-ı Hakk’ın “...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm, 14/7) buyurması, O’nun merhametini de içeren bir uyarısı niteliğindedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hangi malın hayırlı olduğunu öğrenip hayırlı mal edinmek isteyen Hz. Ömer’e mal yerine, şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve ahiret hususunda yardımcı olacak imanlı bir eş edinmesini tavsiye etmesi (İbn Mace, Nikâh, 5), dünyanın/dünyalığın tercih edilmesini istemediğini vurgulamaktadır. Çünkü dünya gelip geçici, ahiret ise ebedî yurdumuzdur. Dünya ve ahiret arasında mutedil/dengeli bir yol edinmek ise dünya ve ahiret saadetini temin edecektir.
İnsanoğlu Rabb’ine şükrederken iyilik gördüğü kimselere de teşekkürü, vefayı çok görmemelidir. Allah Resulü’nün “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” (Tirmiz, Birr, 35) sözü, iyiliğe iyilikle karşılık vermenin, hatır kıymet bilmenin sade ve öz ifadesi teşekkürün önemini perçinlemektedir. Mümine yaraşan da Yaradan’ına saygılı, yaratılmışlara nezaketle yaklaşmasıdır. Kalpsiz, saygısız, kaba ve hadsiz olmak ise Müslüman bünyesinde yer edinmemesi gereken acizliklerdir. Nefsine yenik düşerek bu olumsuzlukları hayatına alanlar da her iki dünyada mutsuz ve bedbaht kimselerdir. (Hadislerle İslam, C.2, s.73-78)
Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi etrafı bereketli kılınan, miracın basamağı, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa ve baba oğul peygamberler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın adil yönetimleriyle özdeşleşen mübarek şehir Kudüs, haçlı seferlerinin ardından son yüzyılda işgal, zulüm ve soykırımla pek çok kez gündemde olmuştur. Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyübi’nin tesis ettiği din ve ibadet hürriyeti, can ve mal güvenliği, ecdadımız vesilesiyle uzun yıllar korunmuştur. Ancak bir kez daha savaşın, şiddetin merkezi hâline gelen bu topraklarda, insanlığın yok olduğuna şahit olmaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsanlar zalimin zulmünü görür de ona engel olmazsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi, Tefsiru’l Kur’an, 5) hadis-i şerifi, inanan inanmayan herkesin sorumluluğunu hatırlatan, bizi kendimize getirmesi gereken büyük bir uyarıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Melek KARAKAŞ
Tekirdağ İl Müftü Yrd.
Peygamberler Allah’ın varlığını, birliğini yegâne ilah olduğunu tebliğ eden, insanları yalnızca Allah’a kulluğa ve ibadete davet eden, batıldan uzak durup haktan taraf olmayı öğütleyen, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini hayatlarına uygulayarak ümmetlerine örnek olan şahsiyetlerdir. İşte bu nebilerden İsrailoğullarına gönderilen Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman, Allah’ın pek çok ihsanına mazhar olmaları, Kudüs’ü esenlik yurdu kılmaları vesilesiyle Kur’an-ı Kerim’de ibretle okunması/fehmedilmesi gereken kıssalarıyla öne çıkmaktadır.
Kendisine Zebur verilen Hz. Davud (Nisâ, 4/163), Allah’a çok yönelen (Sâd, 38/17) bir peygamberdir. Resûlullah (s.a.s.) onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın en sevdiği namaz Davud’un namazı, en sevdiği oruç yine Davud’un orucudur” (Buhari, Teheccüd, 7). Kur’an’da, dağların ve kuşların Hz. Davud’la birlikte Allah’ı zikrettiğinden, kendisine zırh yapma sanatının öğretildiğinden, (Enbiyâ, 21/79-80), kendisine hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verildiğinden (Sâd, 38/20) bahsedilir.
Hz. Davud’un oğlu ve hükümranlıkta varisi olan Hz. Süleyman (a.s.), keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma melekesiyle ön plana çıkmaktadır. Hz. Süleyman hakkında Kur’an’da, rüzgârın onun emrine verildiği, bakırın onun için su gibi akıtıldığı, cinlerin onun emrinde çalıştığı (Sebe’, 34/12) kendisine kuş dilinin öğretildiği (Neml, 27/16) bilgileri yer almaktadır.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberlere ilgili verilen ayetlerde zikri geçen nimetler ve üstünlükler, onların hem hükümdar hem peygamber olma vasıfları bağlamında değerlendirilmelidir. Zira Cenab-ı Hak onları peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmıştır.
Her ikisi de Allah’ın kendilerine bahşettiği bunca variyeti, imkânı yeryüzünde böbürlenme vesilesi olarak görmeyip nankörlükten uzak durmaları, şükreden kul ve peygamber olmaları yönüyle sadece ümmetlerine değil her dönemin insanına güzel örnek olmuşlardır.
İnsanoğlu için sahibi olduğunu düşündüğü şeyler yüzünden kibir zilletine dalarak ruhunu, imanını yüceltecek tevazu ile arasına duvarlar örmesi, nihayetinde zalime dönüşmesi kaçınılmaz sondur. Bu konuda şeytan, Firavun ve Karun örnekleri her çağda artan emsalleriyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir.
Başkalarını küçük görüp kendini üstün sayma diye tarif edebileceğimiz kibir ve gurur, dinimizin uzak durulması noktasında üzerinde önemle durduğu manevi hastalıklardır. Tevazu ve alçak gönüllük ise bu hastalıkların çaresi olarak gösterilmiştir. Allah (c.c.) şu ayetiyle kullarını kibir konusunda uyarmaktadır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” (İsrâ, 17/37). “İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled, 90/5) ayeti de insanın acziyetini, had bilmenin ve kulluğa yaraşır hareket etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Malın, mülkün, gücün esiri olmadan nimetleri vereni unutmadan şükür ile Rabb’ine iltica eden Hz. Süleyman’ın varlıkla imtihanı, her birimize kulluğumuzun sınandığı imtihanlarda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü hiçbir nimet insana ait değildir. Şükür, nimeti artırıp bereketlendirir; aksi ise nimete ve nimetin sahibine nankörlüktür. Rabb’imiz de Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsân, 76/3) buyurmakla, insana biri şükür diğeri nankörlük olmak üzere iki yol gösterildiğini ifade etmektedir.
Şükür, Allah’ın sayısız nimetlerine karşı kalp, dil ve beden ile övgüde bulunmak, nimetleri saygı ile itiraf etmektir. Kalbin şükrü, nimetleri verenin Allah olduğuna inanmak; dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimetlere hamdetmek; bedenin şükrü, Allah’ın rızasına uygun yaşamak, ibadet etmek, emirlerine uyup yasaklarından sakınmaktır. Malın şükrü de sadaka, zekât vermek, ihtiyaç sahiplerini gözetmektir.
Başta Allah Resulü (s.a.s.) olmak üzere örneklikleriyle insanlığa yol gösteren peygamberlerin temel özelliği olan şükür, esasında bir kulluk bilinci, bir yaşam biçimidir. Kendilerine verilen ilimden dolayı Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberler de “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (Neml, 27/15) diyerek ilim nimetinin sahibine şükürlerini ifade etmişlerdir. Zira şükrün başı Allah’ı bilmektir. Kulun aczini itiraf etmesi, ibadetle, salih amelle Yaradan’a sığınması da şükür sayesindedir. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) sabahlara kadar ayakları şişmesi pahasına ibadet etmesi, Allah’ın habibi olmasına rağmen şükreden bir kul olma gayretinin (Buhari, Teheccüd, 6) bir göstergesi değil midir? Dünyada hep rahatı arayan, kul olmayı birkaç dinî hususu yerine getirmek olarak gören, Allah’ın verdiği nimetlerle şımaran, vermediklerine de isyan eden kişi nasıl samimi Müslüman olabilir veya nasıl din kardeşlerinin yarasını sarabilir? Oysa zalim, zorba ya da vicdansız olmaktan koruyan, kendini yeterli görerek nankörlüğe meyletmeye karşı bir kalkandır şükür.
Allah’ın kitabında buyrulduğu gibi çoğu insanın şükretmediği (Mü’min, 40/61), bir kısmının da çok az şükrettiği (A’râf, 7/10) gerçeğin ta kendisidir. Hâlbuki “...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilmelidir ki Rabb’imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O çok kerem sahibidir.” (Neml, 27/40) ayeti Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kullarının her yerde, her zaman ve her meselede O’na muhtaç olduğunu dile getirmektedir .
Cenab-ı Hakk’ın “...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm, 14/7) buyurması, O’nun merhametini de içeren bir uyarısı niteliğindedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hangi malın hayırlı olduğunu öğrenip hayırlı mal edinmek isteyen Hz. Ömer’e mal yerine, şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve ahiret hususunda yardımcı olacak imanlı bir eş edinmesini tavsiye etmesi (İbn Mace, Nikâh, 5), dünyanın/dünyalığın tercih edilmesini istemediğini vurgulamaktadır. Çünkü dünya gelip geçici, ahiret ise ebedî yurdumuzdur. Dünya ve ahiret arasında mutedil/dengeli bir yol edinmek ise dünya ve ahiret saadetini temin edecektir.
İnsanoğlu Rabb’ine şükrederken iyilik gördüğü kimselere de teşekkürü, vefayı çok görmemelidir. Allah Resulü’nün “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” (Tirmiz, Birr, 35) sözü, iyiliğe iyilikle karşılık vermenin, hatır kıymet bilmenin sade ve öz ifadesi teşekkürün önemini perçinlemektedir. Mümine yaraşan da Yaradan’ına saygılı, yaratılmışlara nezaketle yaklaşmasıdır. Kalpsiz, saygısız, kaba ve hadsiz olmak ise Müslüman bünyesinde yer edinmemesi gereken acizliklerdir. Nefsine yenik düşerek bu olumsuzlukları hayatına alanlar da her iki dünyada mutsuz ve bedbaht kimselerdir. (Hadislerle İslam, C.2, s.73-78)
Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi etrafı bereketli kılınan, miracın basamağı, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa ve baba oğul peygamberler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın adil yönetimleriyle özdeşleşen mübarek şehir Kudüs, haçlı seferlerinin ardından son yüzyılda işgal, zulüm ve soykırımla pek çok kez gündemde olmuştur. Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyübi’nin tesis ettiği din ve ibadet hürriyeti, can ve mal güvenliği, ecdadımız vesilesiyle uzun yıllar korunmuştur. Ancak bir kez daha savaşın, şiddetin merkezi hâline gelen bu topraklarda, insanlığın yok olduğuna şahit olmaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsanlar zalimin zulmünü görür de ona engel olmazsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi, Tefsiru’l Kur’an, 5) hadis-i şerifi, inanan inanmayan herkesin sorumluluğunu hatırlatan, bizi kendimize getirmesi gereken büyük bir uyarıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Melek KARAKAŞ
Tekirdağ İl Müftü Yrd.
OSMANLI’DA HAFIZLIK
"Hafızlık nasıl yapılır?” sorusuna onlarca farklı cevap verilebilir. Her hafızın kendine has bir ezber yapma usulü vardır. Kimisi ezberlemeden önce defalarca yüzünden okur kimisi baştan başlar sayfayı ezberlemeye, kimisi sondan. Biri yarım sayfayı kolayca ezberleyiverirken diğerinin onlarca kez okuması gerekir kısacık bir ayeti. Ama hepsinin hafızlık serüveninin ortak bir tezahürü vardır: Gözyaşlarıyla ıslanan Kur’an-ı Kerimleri. Elinize bir hafıza ait Kur’an-ı Kerim geçti mi bilmem. Ama geçerse bir kez olsun koklayın. O kokuda çokça zorluk, ezber sancısı, heves, gayret ve ruh vardır. Hafızlar Kur’an-ı Kerimleri ile ünsiyet kurar.
Hafızlık yıllarımda bir seferinde Yusuf suresi ağırlıklı olan dersimi beş gün boyunca geçememiştim. Her gün aynı sayfaları defalarca okuyor, hazır ediyor fakat ne zaman hocamın önüne çıksam bir türlü ezber veremiyordum. En sonunda gözyaşları içerisinde hocama sitem ettim. Bir haftadır aynı cüzdeydim ki bu bir hafız için dünyanın en hüzünlü şeyiydi. Sitemimin ardından hocamın söylediği sözü asla unutmadım: “Eee Müzeyyen, Hz. Yusuf’un onca çetin imtihanının anlatıldığı bu sayfaları sen bir çırpıda geçeceğini mi sandın, iyisi mi sen bir de bu sayfaların anlamını oku, dersini de yarın bir daha ver.” O gün sayfaların anlamını okuyarak dersimi yeniden çalışmış, çocuk aklımla benim için hikâye gibi olan olayların hikmetine vâkıf olamasam da ertesi gün ezberimi vermiş ve sonunda bu dersi geçmiştim.
Hafızlık benim için baştan sona mücadele ve hüzündür. Ne olduğunu farkına varmadan yüklendiğim bir sorumluluk, bana verilen bir ziynet. Bu ziyneti korumak ve ömür bittiğinde müzeyyen olarak ayrılma çabası. Oldum olası hafız hikâyelerini merak ederim. Tanıdığım bütün hafızlara kendi süreçlerini sorarım. Unutamadıkları anılarını, en zorlandıkları cüzleri, başlamaya karar verişlerini, törenlerini. Hepsi de biricik ve öyle tatlı ki.
Hafız hikâyelerine duyduğum bu ilgi beni seneler içinde bir hafız hikâyesi toplayıcılığına götürdü. Bugün burada bu hikâyeleri anlatamasam da sizi eski zamanlara doğru bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’da hafızlığın nasıl yapıldığından bahsedebilirim. Ama bundan önce hafızlık kurumunun ortaya çıkışından ve sistematik bir hâl alma sürecinden kısaca bahsedelim. Kur’an-ı Kerim 23 yılda tedricen indirilmiş ve nüzul eden her ayet Efendimiz (s.a.s.) tarafından ezberlenmiş, ezberletilmiş ve yazıya geçirilmiştir. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum zira hafızlık yapmak isteyen bireylerin aklına gelen ilk soru, genelde ne kadar sürede biteceği oluyor. Bu konuda duyduğunuz kaygı sizi hafızlık yapmaktan geri tutuyorsa Efendimizin (s.a.s.) hafızlığının 23 yıl sürdüğünü düşünerek kendinizi teşvik edebilirsiniz. Gerekiyorsa hafızlığınız 23 yıl sürsün. Önemli olan, o yolda olmak.
İlk hafız-ı Kur’an olan Efendimiz (s.a.s.) arz ve sema yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Cebrail’in (a.s.) Efendimize (s.a.s.) ayetleri vahyi sırasında Efendimizin dinlemesine “sema”; dinlediği ayetleri Cebrail’e (a.s.) okumasına “arz” denir. Bu yöntem, ikisi arasında her yıl ramazan ayında tekrarlanmış ve bu sayede ayetler korunmuştur. Efendimiz zamanında hafızlık, yazılı bir kaynaktan okuyup ezberleme tekniğinden de ziyade daha çok şifahi bir usulle, doğrudan Efendimizin ağzından ayetleri dinleyip yine ona tekrar etme yoluyla gerçekleşmiştir. Ardından Efendimiz aralarında Kur’an’ı iyi bilen sahabileri hoca olarak tayin etmiş, başka memleketlere de tebliğ göreviyle göndermiştir.
Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemin Arapları, şifahi kültüre hâkim ve ezber kabiliyetleri gelişmiş olduğundan inen her ayeti kolaylıkla ezberlerine almışlardır. Efendimizin vefatının ardındansa Kur’an-ı Kerim hıfzına olan ilgi giderek çoğalmıştır. Ashab-ı kiram, hem Allah kelamını kalplerinde ve zihinlerinde taşıma arzusundan hem de sorularını danışacakları rehberlerini yitirdiklerinden hükmü bilip ona göre amel etme maksadıyla hafız olma gayreti içine girmişlerdir.
Selçuklu Dönemi’nde “dârülhuffâz” isimli, hafızlık için hususi ilim verilen kurumlar açılmıştır. Şehirlere hafızlar tayin ederek, bolca öğrenci yetiştirmeleri amaçlanmıştır. Sarayda ya da yolculukta her zaman sultanın yanında bulunması gereken “hassa hafızı” adında bir birim bu dönemde oluşturulmuş, bunlar sultana yârenlik ve yoldaşlık etmiştir.
Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde her işte olduğu gibi bu işe de bir usul ve incelikle yaklaşıldığını görüyoruz. Bilhassa küçük çocuklara Kur’an okumayı öğreten sıbyan mektepleri hafızlık eğitimi alacak olsun olmasın tüm çocukların ilk eğitim yuvalarıdır. Burada yetişen, ardından da hafız olmak isteyen çocuklar diğerlerinin içinden sıyrılır ve dârülkurrâda eğitimine devam ederdi. Yıldırım Bayezid’in Mısır’dan getirdiği Muhammed el-Cezeri, Bursa Ulu Cami’de açılan ilk dârülkurrâda verdiği kıraat dersleriyle hafızlığın Osmanlı’da gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Başlarda Mısırlı kıraat âlimlerinin yöntemi uygulansa da Osmanlı daha sonra günümüzde hâlen kullanılan hafızlık yöntemini oluşturmuş ve kullanmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Sultan Bayezid döneminde yetişen yüzlerce hafızın özel bir törenle atlar üzerinde hep bir ağızdan Fetih suresini okuyarak Alay Köşkü önünde geçit yaptığını yazmıştır.
Osmanlı’da hafızlığa verilen değer yalnızca Anadolu’yla sınırlı kalmamıştır. Osmanlı Devleti toprakları içinde bulunan Balkanlar’da da hafız yetiştirmeye önem verilmiş, burada da medreseler ve dârülkurrâlar çokça ilgi görmüştür. Üsküp, Saraybosna, Bosna Hersek, Mostar, Makedonya gibi Balkan illerinden çok fazla hafız çıkmıştır. Osmanlı Dönemi’nde bu kadar çok hafız yetişmesinde ve hafızlığa sistemli bir alan açılmasında şüphesiz padişahların da hafız olmasının önemli bir katkısı vardır. Fatih Sultan Mehmet’in 9 yaşında hafız olması buna güzel bir örnektir.
Peki, Osmanlı’da hafızlık nasıl yapılır? Hafızlık eğitimi veren dârülkurrâlar kendine has disiplinli bir usule sahipti. Bir çocuk okumayı öğrendiği vakit babası ve hocasının istişaresiyle hafızlığa başlatılırdı. Yarım sayfadan başlayarak ezberletilmek üzere ilk dersi verilir, çocuğun ezber kabiliyeti ilerledikçe bu miktar artırılır ve bir seneden üç dört seneye kadar hafızlığını tamamlanması beklenirdi. Hafızlığını tamamlayan öğrencilere “hafızlık töreni” yapılırdı. Bu tören hakkında elimize ulaşan bilgiler Osmanlı’nın bir İslam ve gönül imparatorluğu olduğunu kanıtlayan en anlamlı kanıtlardır diyebiliriz. Hafızlığını tamamlayan çocuğun babası, hocasına baştan aşağı kıyafet diktirir, eğer hâli vakti yerindeyse giysileri başka hediyelerle de desteklerdi. Eğer durumu yoksa bir ayakkabı yahut çorap dahi olsa temin eder, hocasına hediye ederdi. İmkânı olan aileler ikramlar hazırlar, kendi hocası olmak üzere diğer hocalar ve âlimler bu sofraya davet edilirdi. Birlikte dualar, salavatlar ve Kur’an tilavetleri eşliğinde yenilir, içilirdi. Bu ikram sırasında hafızlığını tamamlayan öğrenci yeni ve temiz giysiler giyilmiş hâlde yüksekçe bir yerde oturur ve mutlulukla bu tertibi seyrederdi.
Hafızlığını bitiren öğrenci, kursundan ayrılırken de bir merasim olurdu. Tek tek sınıfları gezer, mektebindeki bütün hocalarının elini öper, helallik ve dua ister, falanca gün yapılacak olan hafızlık törenine onları davet ederdi. Bu veda alayı aslında diğer çocuklar için en büyük teşvik kaynağıydı. Sarığından ayakkabısına kadar özenle hazırlanmış hâlde sınıflarına veda etmeye gelen bu hafız yolun sonunu göstererek onları ümitlendirirdi. Talebeler taze bir heves ve kuvvetle Kur’an-ı Kerimlerine tekrar sarılır, bir sonraki alayın kendilerininki olması için gayrete gelirlerdi.
Hafızlık töreni hafızın mahallesindeki bir camide yapılırdı. Hafızın babası ve akrabalarından birkaç erkek camiye giderek büyük kazanlar ve bardakları hazır ederlerdi. O gün hafız caminin içinde hocasına son dersini verirken babası da camiye ibadete gelenlere, çevre esnafa, konu komşuya, hocalara şerbet dağıtırdı. Caminin içine buhurdanlıklar yerleştirilir, güzel kokular yayılması sağlanırdı. Bazı rivayetlerde hafızın o gün sabah namazının ardından Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar hocasına ezber verdiğini görüyoruz. Bu sebepten günümüzde de “günlük hatim” dediğimiz bu âdet hâlen devam etmekte ve buna önem verilmektedir. Hafız, 30. cüzü de okuyup bitirdikten sonra arkadaşlarından güzel sesli biri kısa bir aşr-ı şerif okur, öğrenci ve hocalara da şerbetler dağıtılır, dualar edilirdi. Bu ihtimam ve özen orada olan herkesin kalbine hafızlık tutkusunu eker, böylece hafızlık aşkının yeniden yeşermesi sağlanırdı.
İlim, sanat ve din devleti olan Osmanlı, her işi tabiatına ve mahiyetine uygun olarak meydana getirmiştir. Yetiştirdiği âlim ve arif kişilerle de hafızlık makamının hakkını verecek erdemli ve basiretli kişileri hedeflemiştir. Biz de günümüzde aynı hedefe ulaşmaya niyet etmeliyiz. Yüce Allah, hafız olmak isteyen herkese hafızlığı hayırlı ve kolay yoldan nasip etsin ve bu yolda çaba göstermiş tüm hafızlara da hafız kalmak ve hafız ölmek nimetini tattırsın.
Tarihte
bu ay neler oldu?
İbn Rüşd vefat etti. (11 Aralık 1198)
İmam Gazali vefat etti. (19 Aralık 1111)
Radyum elementi keşfedildi. (21 Aralık 1898)
Kanun-i Esasi kabul edildi. (23 Aralık 1876)
Sarıkamış Harekâtı başladı. (22 Aralık 1914)
Mehmet Akif Ersoy vefat etti. (27 Aralık 1936)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Müzeyyen AKKUŞ
"Hafızlık nasıl yapılır?” sorusuna onlarca farklı cevap verilebilir. Her hafızın kendine has bir ezber yapma usulü vardır. Kimisi ezberlemeden önce defalarca yüzünden okur kimisi baştan başlar sayfayı ezberlemeye, kimisi sondan. Biri yarım sayfayı kolayca ezberleyiverirken diğerinin onlarca kez okuması gerekir kısacık bir ayeti. Ama hepsinin hafızlık serüveninin ortak bir tezahürü vardır: Gözyaşlarıyla ıslanan Kur’an-ı Kerimleri. Elinize bir hafıza ait Kur’an-ı Kerim geçti mi bilmem. Ama geçerse bir kez olsun koklayın. O kokuda çokça zorluk, ezber sancısı, heves, gayret ve ruh vardır. Hafızlar Kur’an-ı Kerimleri ile ünsiyet kurar.
Hafızlık yıllarımda bir seferinde Yusuf suresi ağırlıklı olan dersimi beş gün boyunca geçememiştim. Her gün aynı sayfaları defalarca okuyor, hazır ediyor fakat ne zaman hocamın önüne çıksam bir türlü ezber veremiyordum. En sonunda gözyaşları içerisinde hocama sitem ettim. Bir haftadır aynı cüzdeydim ki bu bir hafız için dünyanın en hüzünlü şeyiydi. Sitemimin ardından hocamın söylediği sözü asla unutmadım: “Eee Müzeyyen, Hz. Yusuf’un onca çetin imtihanının anlatıldığı bu sayfaları sen bir çırpıda geçeceğini mi sandın, iyisi mi sen bir de bu sayfaların anlamını oku, dersini de yarın bir daha ver.” O gün sayfaların anlamını okuyarak dersimi yeniden çalışmış, çocuk aklımla benim için hikâye gibi olan olayların hikmetine vâkıf olamasam da ertesi gün ezberimi vermiş ve sonunda bu dersi geçmiştim.
Hafızlık benim için baştan sona mücadele ve hüzündür. Ne olduğunu farkına varmadan yüklendiğim bir sorumluluk, bana verilen bir ziynet. Bu ziyneti korumak ve ömür bittiğinde müzeyyen olarak ayrılma çabası. Oldum olası hafız hikâyelerini merak ederim. Tanıdığım bütün hafızlara kendi süreçlerini sorarım. Unutamadıkları anılarını, en zorlandıkları cüzleri, başlamaya karar verişlerini, törenlerini. Hepsi de biricik ve öyle tatlı ki.
Hafız hikâyelerine duyduğum bu ilgi beni seneler içinde bir hafız hikâyesi toplayıcılığına götürdü. Bugün burada bu hikâyeleri anlatamasam da sizi eski zamanlara doğru bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’da hafızlığın nasıl yapıldığından bahsedebilirim. Ama bundan önce hafızlık kurumunun ortaya çıkışından ve sistematik bir hâl alma sürecinden kısaca bahsedelim. Kur’an-ı Kerim 23 yılda tedricen indirilmiş ve nüzul eden her ayet Efendimiz (s.a.s.) tarafından ezberlenmiş, ezberletilmiş ve yazıya geçirilmiştir. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum zira hafızlık yapmak isteyen bireylerin aklına gelen ilk soru, genelde ne kadar sürede biteceği oluyor. Bu konuda duyduğunuz kaygı sizi hafızlık yapmaktan geri tutuyorsa Efendimizin (s.a.s.) hafızlığının 23 yıl sürdüğünü düşünerek kendinizi teşvik edebilirsiniz. Gerekiyorsa hafızlığınız 23 yıl sürsün. Önemli olan, o yolda olmak.
İlk hafız-ı Kur’an olan Efendimiz (s.a.s.) arz ve sema yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Cebrail’in (a.s.) Efendimize (s.a.s.) ayetleri vahyi sırasında Efendimizin dinlemesine “sema”; dinlediği ayetleri Cebrail’e (a.s.) okumasına “arz” denir. Bu yöntem, ikisi arasında her yıl ramazan ayında tekrarlanmış ve bu sayede ayetler korunmuştur. Efendimiz zamanında hafızlık, yazılı bir kaynaktan okuyup ezberleme tekniğinden de ziyade daha çok şifahi bir usulle, doğrudan Efendimizin ağzından ayetleri dinleyip yine ona tekrar etme yoluyla gerçekleşmiştir. Ardından Efendimiz aralarında Kur’an’ı iyi bilen sahabileri hoca olarak tayin etmiş, başka memleketlere de tebliğ göreviyle göndermiştir.
Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemin Arapları, şifahi kültüre hâkim ve ezber kabiliyetleri gelişmiş olduğundan inen her ayeti kolaylıkla ezberlerine almışlardır. Efendimizin vefatının ardındansa Kur’an-ı Kerim hıfzına olan ilgi giderek çoğalmıştır. Ashab-ı kiram, hem Allah kelamını kalplerinde ve zihinlerinde taşıma arzusundan hem de sorularını danışacakları rehberlerini yitirdiklerinden hükmü bilip ona göre amel etme maksadıyla hafız olma gayreti içine girmişlerdir.
Selçuklu Dönemi’nde “dârülhuffâz” isimli, hafızlık için hususi ilim verilen kurumlar açılmıştır. Şehirlere hafızlar tayin ederek, bolca öğrenci yetiştirmeleri amaçlanmıştır. Sarayda ya da yolculukta her zaman sultanın yanında bulunması gereken “hassa hafızı” adında bir birim bu dönemde oluşturulmuş, bunlar sultana yârenlik ve yoldaşlık etmiştir.
Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde her işte olduğu gibi bu işe de bir usul ve incelikle yaklaşıldığını görüyoruz. Bilhassa küçük çocuklara Kur’an okumayı öğreten sıbyan mektepleri hafızlık eğitimi alacak olsun olmasın tüm çocukların ilk eğitim yuvalarıdır. Burada yetişen, ardından da hafız olmak isteyen çocuklar diğerlerinin içinden sıyrılır ve dârülkurrâda eğitimine devam ederdi. Yıldırım Bayezid’in Mısır’dan getirdiği Muhammed el-Cezeri, Bursa Ulu Cami’de açılan ilk dârülkurrâda verdiği kıraat dersleriyle hafızlığın Osmanlı’da gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Başlarda Mısırlı kıraat âlimlerinin yöntemi uygulansa da Osmanlı daha sonra günümüzde hâlen kullanılan hafızlık yöntemini oluşturmuş ve kullanmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Sultan Bayezid döneminde yetişen yüzlerce hafızın özel bir törenle atlar üzerinde hep bir ağızdan Fetih suresini okuyarak Alay Köşkü önünde geçit yaptığını yazmıştır.
Osmanlı’da hafızlığa verilen değer yalnızca Anadolu’yla sınırlı kalmamıştır. Osmanlı Devleti toprakları içinde bulunan Balkanlar’da da hafız yetiştirmeye önem verilmiş, burada da medreseler ve dârülkurrâlar çokça ilgi görmüştür. Üsküp, Saraybosna, Bosna Hersek, Mostar, Makedonya gibi Balkan illerinden çok fazla hafız çıkmıştır. Osmanlı Dönemi’nde bu kadar çok hafız yetişmesinde ve hafızlığa sistemli bir alan açılmasında şüphesiz padişahların da hafız olmasının önemli bir katkısı vardır. Fatih Sultan Mehmet’in 9 yaşında hafız olması buna güzel bir örnektir.
Peki, Osmanlı’da hafızlık nasıl yapılır? Hafızlık eğitimi veren dârülkurrâlar kendine has disiplinli bir usule sahipti. Bir çocuk okumayı öğrendiği vakit babası ve hocasının istişaresiyle hafızlığa başlatılırdı. Yarım sayfadan başlayarak ezberletilmek üzere ilk dersi verilir, çocuğun ezber kabiliyeti ilerledikçe bu miktar artırılır ve bir seneden üç dört seneye kadar hafızlığını tamamlanması beklenirdi. Hafızlığını tamamlayan öğrencilere “hafızlık töreni” yapılırdı. Bu tören hakkında elimize ulaşan bilgiler Osmanlı’nın bir İslam ve gönül imparatorluğu olduğunu kanıtlayan en anlamlı kanıtlardır diyebiliriz. Hafızlığını tamamlayan çocuğun babası, hocasına baştan aşağı kıyafet diktirir, eğer hâli vakti yerindeyse giysileri başka hediyelerle de desteklerdi. Eğer durumu yoksa bir ayakkabı yahut çorap dahi olsa temin eder, hocasına hediye ederdi. İmkânı olan aileler ikramlar hazırlar, kendi hocası olmak üzere diğer hocalar ve âlimler bu sofraya davet edilirdi. Birlikte dualar, salavatlar ve Kur’an tilavetleri eşliğinde yenilir, içilirdi. Bu ikram sırasında hafızlığını tamamlayan öğrenci yeni ve temiz giysiler giyilmiş hâlde yüksekçe bir yerde oturur ve mutlulukla bu tertibi seyrederdi.
Hafızlığını bitiren öğrenci, kursundan ayrılırken de bir merasim olurdu. Tek tek sınıfları gezer, mektebindeki bütün hocalarının elini öper, helallik ve dua ister, falanca gün yapılacak olan hafızlık törenine onları davet ederdi. Bu veda alayı aslında diğer çocuklar için en büyük teşvik kaynağıydı. Sarığından ayakkabısına kadar özenle hazırlanmış hâlde sınıflarına veda etmeye gelen bu hafız yolun sonunu göstererek onları ümitlendirirdi. Talebeler taze bir heves ve kuvvetle Kur’an-ı Kerimlerine tekrar sarılır, bir sonraki alayın kendilerininki olması için gayrete gelirlerdi.
Hafızlık töreni hafızın mahallesindeki bir camide yapılırdı. Hafızın babası ve akrabalarından birkaç erkek camiye giderek büyük kazanlar ve bardakları hazır ederlerdi. O gün hafız caminin içinde hocasına son dersini verirken babası da camiye ibadete gelenlere, çevre esnafa, konu komşuya, hocalara şerbet dağıtırdı. Caminin içine buhurdanlıklar yerleştirilir, güzel kokular yayılması sağlanırdı. Bazı rivayetlerde hafızın o gün sabah namazının ardından Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar hocasına ezber verdiğini görüyoruz. Bu sebepten günümüzde de “günlük hatim” dediğimiz bu âdet hâlen devam etmekte ve buna önem verilmektedir. Hafız, 30. cüzü de okuyup bitirdikten sonra arkadaşlarından güzel sesli biri kısa bir aşr-ı şerif okur, öğrenci ve hocalara da şerbetler dağıtılır, dualar edilirdi. Bu ihtimam ve özen orada olan herkesin kalbine hafızlık tutkusunu eker, böylece hafızlık aşkının yeniden yeşermesi sağlanırdı.
İlim, sanat ve din devleti olan Osmanlı, her işi tabiatına ve mahiyetine uygun olarak meydana getirmiştir. Yetiştirdiği âlim ve arif kişilerle de hafızlık makamının hakkını verecek erdemli ve basiretli kişileri hedeflemiştir. Biz de günümüzde aynı hedefe ulaşmaya niyet etmeliyiz. Yüce Allah, hafız olmak isteyen herkese hafızlığı hayırlı ve kolay yoldan nasip etsin ve bu yolda çaba göstermiş tüm hafızlara da hafız kalmak ve hafız ölmek nimetini tattırsın.
Tarihte
bu ay neler oldu?
İbn Rüşd vefat etti. (11 Aralık 1198)
İmam Gazali vefat etti. (19 Aralık 1111)
Radyum elementi keşfedildi. (21 Aralık 1898)
Kanun-i Esasi kabul edildi. (23 Aralık 1876)
Sarıkamış Harekâtı başladı. (22 Aralık 1914)
Mehmet Akif Ersoy vefat etti. (27 Aralık 1936)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Müzeyyen AKKUŞ
HİPERTİROİDİ VE TEDAVİSİ
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar
• Graves hastalığı
• Toksik nodüler guatr
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.
Tedavi
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar
• Graves hastalığı
• Toksik nodüler guatr
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.
Tedavi
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU
ÖNCÜ ŞAHSİYETLER
Toplumun yapı taşıdır insan ve toplumlar tek tek insanların elinde şekillenir, yön bulur. Düşünürler, kanaat önderleri, fikir adamları, içinde yaşadıkları toplumun lokomotif gücüdür. Kitleleri etkiler, doğup büyüdükleri çevreyi iyi ve güzele yönlendirirler. Kimi zaman mücadelenin sesi olur, söz ve eylemleriyle kötülüğün karşısında dururlar. Bu davranışları insanlık için örnektir. Onlar en önde yer alır, ilk sözü söyleyenlerdir, ilk harekete geçenlerdir. Bu yüzden kendilerine öncü şahsiyetler denilmiştir. Üstesinden gelmek için cehdettikleri şartlar birbirinden faklıdır, her birinin mücadelesi biriciktir. Ortak noktaları ise insanlığın onur ve izzetini Müslüman bilince yakışır biçimde koruma gayretidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen Öncü Şahsiyetler, kimi Afrika içlerinde kimi Türkistan topraklarında kimi Hint Yarımadası’nda dilleri, renkleri, milletleri fark etmeksizin mücadele veren iyilik neferlerinin yaşam öykülerini anlatır. Koray Şerbetçi tarafından kaleme alınan ve Diyanet Dergisi’nde yayımlanan yazılar Şeyh Şamil’den Said Halim Paşa’ya, Malkom X’ten Mevdudi’ye düşünce dünyası kadar siyasi hamleleri ile toplumları etkilemiş şahsiyetleri anlatır.
Öncü Şahsiyetler, İslam medeniyetin teklif ettiği paradigmayı hem yerel hem de evrensel ölçekte dile getiren, ümmetin selameti için mücadeleden geri durmayan, örnek yaşantılarıyla gelecek nesiller için de ilham kaynağı olan nice değerli ismi okurlarıyla tanıştırır. Kafkasya tarihine imza atan ve zulme karşı direnişin lideri olmasının ardından mücadelenin rengini değiştiren Şeyh Şamil, “Bir Özgürlük Meşalesi” olarak anlatılır. Zira bir adam bir bölük direnişçiyi düzenli orduya dönüştürür. O ordu Dağıstan’ın kaderini değiştirir. Kitapta, cephede mücadele eden erkekler kadar cephe gerisinde de toplumu domino eden hatta yeri geldiğinde meydana inmekten çekinmeyen kadın önderlere de yer verilir. “Kazan Hanlığı’nın Kahraman Annesi: Süyünbike” Kazan Hanlığının tarihine adını yazdırır. 16. yüzyılda Kazan Hanlığının içine düştüğü zor durumda bir annenin sesi duyulur. Eşi Safa Giray vefat edince yönetimi devralan Süyünbike millî bir şuurla Kazan Hanlığını tekrar ayağa kaldırmak için mücadele verir.
Öncü Şahsiyetler çalışmasında ayrıca “Afrika’nın Hürriyet Meşalesi: el-Hac Ömer”in kara kıtanın kara bahtını değiştirmek için gösterdiği çabayı, Fransız sömürgesinden kurtulmak için ağır bedeller ödeyen “Cezayir’in Direniş Bayrağı: Emir Abdülkadir”i, “Çöl Aslan’ı Ömer Muhtar”ı ve ismini burada sayamayacağımız nice değerli şahsiyeti yakından tanıma fırsatı bulacak, onların hayat mücadelesinden ilhamlar alarak Amerika’dan Afrika’ya kadar İslam dünyasının yaşadığı tarihsel süreçler hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Zeynep ÇELİK
Toplumun yapı taşıdır insan ve toplumlar tek tek insanların elinde şekillenir, yön bulur. Düşünürler, kanaat önderleri, fikir adamları, içinde yaşadıkları toplumun lokomotif gücüdür. Kitleleri etkiler, doğup büyüdükleri çevreyi iyi ve güzele yönlendirirler. Kimi zaman mücadelenin sesi olur, söz ve eylemleriyle kötülüğün karşısında dururlar. Bu davranışları insanlık için örnektir. Onlar en önde yer alır, ilk sözü söyleyenlerdir, ilk harekete geçenlerdir. Bu yüzden kendilerine öncü şahsiyetler denilmiştir. Üstesinden gelmek için cehdettikleri şartlar birbirinden faklıdır, her birinin mücadelesi biriciktir. Ortak noktaları ise insanlığın onur ve izzetini Müslüman bilince yakışır biçimde koruma gayretidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen Öncü Şahsiyetler, kimi Afrika içlerinde kimi Türkistan topraklarında kimi Hint Yarımadası’nda dilleri, renkleri, milletleri fark etmeksizin mücadele veren iyilik neferlerinin yaşam öykülerini anlatır. Koray Şerbetçi tarafından kaleme alınan ve Diyanet Dergisi’nde yayımlanan yazılar Şeyh Şamil’den Said Halim Paşa’ya, Malkom X’ten Mevdudi’ye düşünce dünyası kadar siyasi hamleleri ile toplumları etkilemiş şahsiyetleri anlatır.
Öncü Şahsiyetler, İslam medeniyetin teklif ettiği paradigmayı hem yerel hem de evrensel ölçekte dile getiren, ümmetin selameti için mücadeleden geri durmayan, örnek yaşantılarıyla gelecek nesiller için de ilham kaynağı olan nice değerli ismi okurlarıyla tanıştırır. Kafkasya tarihine imza atan ve zulme karşı direnişin lideri olmasının ardından mücadelenin rengini değiştiren Şeyh Şamil, “Bir Özgürlük Meşalesi” olarak anlatılır. Zira bir adam bir bölük direnişçiyi düzenli orduya dönüştürür. O ordu Dağıstan’ın kaderini değiştirir. Kitapta, cephede mücadele eden erkekler kadar cephe gerisinde de toplumu domino eden hatta yeri geldiğinde meydana inmekten çekinmeyen kadın önderlere de yer verilir. “Kazan Hanlığı’nın Kahraman Annesi: Süyünbike” Kazan Hanlığının tarihine adını yazdırır. 16. yüzyılda Kazan Hanlığının içine düştüğü zor durumda bir annenin sesi duyulur. Eşi Safa Giray vefat edince yönetimi devralan Süyünbike millî bir şuurla Kazan Hanlığını tekrar ayağa kaldırmak için mücadele verir.
Öncü Şahsiyetler çalışmasında ayrıca “Afrika’nın Hürriyet Meşalesi: el-Hac Ömer”in kara kıtanın kara bahtını değiştirmek için gösterdiği çabayı, Fransız sömürgesinden kurtulmak için ağır bedeller ödeyen “Cezayir’in Direniş Bayrağı: Emir Abdülkadir”i, “Çöl Aslan’ı Ömer Muhtar”ı ve ismini burada sayamayacağımız nice değerli şahsiyeti yakından tanıma fırsatı bulacak, onların hayat mücadelesinden ilhamlar alarak Amerika’dan Afrika’ya kadar İslam dünyasının yaşadığı tarihsel süreçler hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Zeynep ÇELİK
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
