MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
AÇELYA (Azalea)
Alm. Azalee, Azalie, Fr. Azalée, İng Azalea. Familyası: Fundagiller (Ericaceae), Türkiye'de yetiştiği yerler: Ülkemizin her bölgesinde, süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilir. Değişik renklerdeki bol çiçeklerinden dolayı çok beğenilen orman gülü. "Açalya" olarak da bilinir. Çiçekleri kokusuz olup, bol ve gösterişli olduğu için evlerde ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.
Kışın yapraklarını döken bu türlerin çiçekleri boru biçimindedir. Çiçekler yalnızca beş erkek organ taşır. Kültürü yapılan çeşitleri, Asya ve Kuzey Amerika'nın yüksek bölgelerinde yetişen türlerden üretilmiştir. Kuzey Amerika'da yetiştirilen çeşitleri arasında kokusuz beyaz çiçekli 3-6 m boyunda bir çalı olan R. arborencens, 0,5-2 m boyundaki R.colendulaceum ve 1-2 m boyunda pembe ve pembenin beyaza çalan tonlarında çiçekleri olan R. periclymenoides bulunur.
Kullanıldığı yerler: Süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Azalee, Azalie, Fr. Azalée, İng Azalea. Familyası: Fundagiller (Ericaceae), Türkiye'de yetiştiği yerler: Ülkemizin her bölgesinde, süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilir. Değişik renklerdeki bol çiçeklerinden dolayı çok beğenilen orman gülü. "Açalya" olarak da bilinir. Çiçekleri kokusuz olup, bol ve gösterişli olduğu için evlerde ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.
Kışın yapraklarını döken bu türlerin çiçekleri boru biçimindedir. Çiçekler yalnızca beş erkek organ taşır. Kültürü yapılan çeşitleri, Asya ve Kuzey Amerika'nın yüksek bölgelerinde yetişen türlerden üretilmiştir. Kuzey Amerika'da yetiştirilen çeşitleri arasında kokusuz beyaz çiçekli 3-6 m boyunda bir çalı olan R. arborencens, 0,5-2 m boyundaki R.colendulaceum ve 1-2 m boyunda pembe ve pembenin beyaza çalan tonlarında çiçekleri olan R. periclymenoides bulunur.
Kullanıldığı yerler: Süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ABDAL (EBDAL)
Alm. Abdal, Fr. Abdal, İng. Abdal. Allahü tealaya yakın sevgili (evliya) kullardan biri. Arapçada, ikisi de "karşılık, birinin yerine geçen" manalarına gelen bedel ve bedil kelimelerinin çoğulu olmakla beraber, Türkçede teklik manada kullanılmıştır. Halkın açıkça bilmediği ve dünyanın nizamı (düzeni) ile vazifeli olan bu kimselerden biri vefat edince, yerine başka bir veli bedel kılındığından yani görevlendirildiğinden ve çok olduklarından "ebdal" sözü ile tanınmışlardır.
Ebdal olan mübarek zatlar yeryüzünde devamlı bulunur. Biri vefat edince yerine bir başkası geçirilir. Sayıları yine aynı olur. Allahü tealanın Müslümanlara ihsan ettiği kerametlerden birisi de halk arasında “Ebdal” lerin de bulunmasıdır. Hadis-i şerifte buyruldu ki: “Allahü teala onların hürmetine yağmur yağdırır, ot bitirir, belayı def eder.” Onların hususiyetleri hakkında da bir hadis-i şerifte: “Kendilerine zulmedeni affederler. Kötülük edene iyilik ederler.” Ebu Nuaym’ın merfu olarak bildirdiği hadis-i şerifte de buyruldu ki: “Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalpleri İbrahim aleyhisselamın kalbi gibidir. Allahü teala, onların sebebi ile kullarından belaları giderir. Bunlara Ebdal denir. Bunlar bu dereceye namaz ve oruç ile yetişmediler.” İbn-i Mes’ud radıyallahü anh; “Ya Resulallah! Ne ile bu dereceye vardılar?” diye sorunca; “Cömertlikle ve müslümanlara nasihat etmekle yetiştiler.” buyurdular.
Halk arasında kırklar olarak bilinen kimseler de yukarıda izah edildiği gibi Ebdal’dir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Abdal, Fr. Abdal, İng. Abdal. Allahü tealaya yakın sevgili (evliya) kullardan biri. Arapçada, ikisi de "karşılık, birinin yerine geçen" manalarına gelen bedel ve bedil kelimelerinin çoğulu olmakla beraber, Türkçede teklik manada kullanılmıştır. Halkın açıkça bilmediği ve dünyanın nizamı (düzeni) ile vazifeli olan bu kimselerden biri vefat edince, yerine başka bir veli bedel kılındığından yani görevlendirildiğinden ve çok olduklarından "ebdal" sözü ile tanınmışlardır.
Ebdal olan mübarek zatlar yeryüzünde devamlı bulunur. Biri vefat edince yerine bir başkası geçirilir. Sayıları yine aynı olur. Allahü tealanın Müslümanlara ihsan ettiği kerametlerden birisi de halk arasında “Ebdal” lerin de bulunmasıdır. Hadis-i şerifte buyruldu ki: “Allahü teala onların hürmetine yağmur yağdırır, ot bitirir, belayı def eder.” Onların hususiyetleri hakkında da bir hadis-i şerifte: “Kendilerine zulmedeni affederler. Kötülük edene iyilik ederler.” Ebu Nuaym’ın merfu olarak bildirdiği hadis-i şerifte de buyruldu ki: “Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalpleri İbrahim aleyhisselamın kalbi gibidir. Allahü teala, onların sebebi ile kullarından belaları giderir. Bunlara Ebdal denir. Bunlar bu dereceye namaz ve oruç ile yetişmediler.” İbn-i Mes’ud radıyallahü anh; “Ya Resulallah! Ne ile bu dereceye vardılar?” diye sorunca; “Cömertlikle ve müslümanlara nasihat etmekle yetiştiler.” buyurdular.
Halk arasında kırklar olarak bilinen kimseler de yukarıda izah edildiği gibi Ebdal’dir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Kastamonu Hakkında Bilgiler
KASTAMONU
İlin Kimliği
Yüzölçümü : 13.108 km2
Nüfûsu : 423.611
İlçeleri : Merkez, Abana Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekâni, Doğanyurt, Hanönü, İhsangâzi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya.
Karadeniz Bölgesinin şirin bir ili. Batı Karadeniz bölümünde Karadeniz, Sinop, Çorum, Çankırı ve Zonguldak illeri ile çevrilidir. 35°45’ ve 42°00’ kuzey enlemleri ile 32°43’ ve 34°37’ doğu boylamları arasında yer alır. Trafik numarası 37’dir. Kastamonu akarsu, dağ, orman ve deniz ilidir. Kuzey Anadolu’nun orta kısmındadır. Tosya’nın pirinci, Araç’ın keçisi ve Küre’nin piriti meşhurdur.
İsminin Menşei
Eski çağlarda “Gastumanna” olan bu isme Bizanslılar “Kastamon” ve Müslüman Araplar “Kastamûniye” demiştir. Bu bölgeye sâhib olan Türkler ise “Kastamoni” demişlerdir. Cumhûriyet devrinde ilin adı “Kastamonu”olarak kabul edilmiştir. Sümer lisanında “Tuman” (Tumanna) şehir demektir. “Gas”lar ise Sümerlerin bir koludur. “Gastumanna” Gasların şehri demektir. (Kastra-kommen) Yunanca kelimesinden geldiği iddiası yanlıştır. Hıristiyan batı emperyalizmi, kasıtlı olarak Anadolu’nun her kentini Yunanca bir kelimeye bağlamak istemektedir. Kastamonu “Gasların şehri” mânâsına gelen “Gas-Tumanna”dan gelir.
Târihi
Kastamonu çok eski bir yerleşim merkezidir. Târih öncesi çağlara âit kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1780-1200 senelerinde Sümerlerin bir kolu olan Kaşkalar (Gaslar) bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Anadolu’da ilk siyâsî birliği teşkil eden Hitit İmparatorluğunun sınırları içinde bulunmuştur. Hititlerden sonra Kimmerler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Bilâhare Frikler ve Lidyalılar bölgeyi ele geçirmişlerdir. M.Ö. 6. asırda Perslerin M.Ö. 4. asırda ise Makedonya Kralı İskender tarafından istilâya uğramıştır. Makedonya istilâsı ile bâzı İyon siteleriKastamonu sâhiline yerleşmişler ve bilâhare Pers asıllı Pontus Krallığı bu bölgeyi ele geçirmiştir. M.Ö. 1. asırda Romalılar Pontus Krallığını ortadan kaldırıp kendisine ilhak edince bu bölge Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine geçmiştir.
M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu bölününce Anadolu’nun diğer bölgeleri gibi bu bölge de Doğu Roma (Bizans)nın payına düşmüştür. Bizanslılar bu bölgeye “Paflagonya” ismi vermişlerdir. Bizans imparatorluk hanedânı(âilesi)ndan Kommenoslar bu bölgedendir.
Türkler, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra bütün Anadolu’yu olduğu gibi Kastamonu’yu da fethetmişlerdir. Fakat Haçlı Seferleri esnâsında Bizanslılar Haçlı ordusunun yardımıyla sâhildeki kentleri işgal edince Kastamonu yeniden Bizans’ın eline geçti. 1204 senesinde Türk kumandanlarından Hüsameddin Çoban Bey, Kastamonu’yu Bizanslılardan geri aldı. Selçuklu sipâhileri Kastamonu kalesi önlerine gelmişti, kaleyi almak şöyle dursun surlara tırmanmak bile meseleydi. Birçok şehit verdikten sonra dönmek (ricat) askerin moralini bozacaktı. Günlerden Cumâ idi. Kaleye yeniden hücum için hazırlık yapılıyordu. Yunus Mürebbi isimli bıyıkları henüz çıkmış bir genç, Çobanoğlu Hüsameddin Beyin huzûruna çıkıp; “Beyim, Koçu Beyim, Ata Beyim. Bağışlayın beni, cenk zamanı bayraktar ben olmak isterim. Ne olur bunu esirgemeyin benden!” diyerek arzusunu bildirmiş komutan; “Hayır!” deyince, nalbant çırağı olan henüz çocuk yaştaki Yunus Mürebbi; “Ata Beyim, gece rüyamda sevgili ve şerefli Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) görmekle şereflendim. Yarın bana kavuşacaksın. Fakat elinde bayrakla bana gel!” buyurdu deyince, gözleri yaşaran Çobanoğlu Hüsameddin Bey, sancağı bu yiğit gence öperek teslim etti.
Hücum başladı. Kaleden kazan kazan kaynar yağlar dökülürken, alevli paçavralar arasında Deli Sungur, Derviş Musa ve Kara Duran Beylerin oklarının himâyesinde ilerleyen Yunus Mürebbi, belindeki urganı surlara fırlattı ve sanki kuş olup surların sağ burcuna tırmandı, bayrağı buraya dikti. Elindeki kılıç ile hantal kale kapısının yağlı halatlarını kesti ve kapı açıldı. Açılan bu kapıdan Türk askerleri girerek kale fethedildi. Çobanoğlu Hüsameddin Bey, sağ burca geldiğinde bu genç yiğitin vücûdunda pekçok ok olmasına rağmen sancağı dimdik tuttuğunu gördü. Yunus Mürebbi şehitlik makâmına ve insanlığın kurtarıcısı, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber efendimize kavuşmuştu. Bu kalede bulunan “Bayrak Sultan” türbesi bu genç şehide âittir.
Hüsameddin Çoban Bey, Çobanoğulları Beyliğini kurmuştur. Bu beylik, Selçukluların bir uç beyliği olarak 1309 senesine kadar hâkimiyetini sürdürmüştür. Çobanoğullarından sonra Şemseddin Yaman Çandar, bu bölgeyi ve çevresini ele geçirerek Candaroğlu Beyliğini kurdu (1309). 1460 senesine kadar Candaroğulları bölgeye hâkim oldu. Bu beylik “İsfendiyaroğulları” ismiyle de bilinir. Candaroğulları, Osmanlı Hânedânı ile yakın akrabalık kurdu. Candaroğlu İsfendiyar Beyin kızı Hanife Hûma Hâtun Osmanlı Sultanı İkinci Murâd’ın zevcesi ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın annesidir. Candarlı beylerinin bir kaçının annesi, Osmanlı sultanlarının kızlarıdır. Candarlı İsmail Bey, Fâtih Sultan Mehmed Hanın halasının oğluydu. 1460 senesinde beyliğini savaşsız Osmanlı Devletine bırakıp, kendisi Filibe Sancakbeyliğini (Vâliliğini) kabul etmiştir. Vezir Şemsi Paşa ile Malta Seferini idâre eden Vezir Mustafa Paşa bu hânedâna mensuptur. Fâtih’in küçük oğlu Şehzâde Cem, 1468’de altı sene Kastamonu Vâlisi olarak görev yapmıştır.
Candaroğulları veOsmanlı devrinde Kastamonu çok önemli bir şehirdi. Osmanlı Devletinin sonlarında eski önemini kaybetti. Candaroğulları ile Osmanlılar bu şehirde çok sayıda eser bıraktılar. Osmanlı devrinde Kastamonu, merkezi Kütahya olan Anadolu Beylerbeyliğinin (eyâletinin) 14 sancağından biriydi. Tanzimâttan sonra vilâyet (eyâlet) merkezi oldu. Cumhûriyet devrinde ise eyâletin merkez sancağına (vilâyetine) Kastamonu vilâyeti dendi. Bugün birer il olan Bolu, Çankırı ve Sinop, Kastamonu’ya bağlıydı. On dokuzuncu asırda Kastamonu mâmur olup, dokumacılık, dericilik, bakırcılık ve boyacılık sanâyiinde çok ileriydi. Halkın ezici çoğunluğu Türk olup yabancı çok azdı. Yolların bozukluğu, ticâret yollarına uzaklığı ve toprağın az ve verimsiz oluşu ile eski mâmurluğunu kaybetti.
Birinci Dünyâ Harbi sonrası dâhil hiçbir istilâya mâruz kalmayan bir şehir olan Kastamonu, İstiklâl Harbinde büyük hizmetler yapmıştır. İstanbul’dan silâh ve cephâne, İnebolu ve Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmıştır. Cumhûriyetin îlânından sonra Atatürk, 23 Ağustos 1925’te “Şapka Devrimi”ni bu ilde îlân etmiştir. Cumhûriyet devrinde Kastamonu’dan büyük şehirlere ve bilhassa İstanbul’a çok sayıda kişi göç etmiştir.
Fizikî Yapı
Kastamonu ili dağlık bir bölgedir. İl topraklarının % 75’i dağlarla, % 21’i yayla ve platolarla kaplıdır. Ovalar % 4’e yakındır.
Dağları: Kastamonu’da iki önemli dağ grubu vardır. Kıyıda denize paralel olarak doğu-batı istikâmetinde uzanan İsfendiyar (Küre) Dağları ile ilin güneyinde kuzey doğu-güneybatı istikâmetinde uzanan Ilgaz Dağlarıdır. Başlıca yüksek dağları ise Yaralıgöz Dağı (1958 m), Dikmen Tepesi (1657 m), Acısu Tepesi (1067 m), Bakacak Dağı (1698 m), Dikmen Dağı (1736 m), Büyük Hacet Tepesi (2567 m) ve Küçük Hacet Tepesi (2313 m)dir. İsfendiyar (Küre) Dağları ile Ilgaz Dağları arasında ve bu dağların eteklerinde yayla veya yarılmış platolar bulunur. Bu yayla ve platoların mühim kısmı ormanlarla kaplıdır. Devrekâni ve Daday havzasında plato ve yaylalar 1300-1400 m yüksekliği bulur.
Ovaları: Arâzisi engebeli olan Kastamonu topraklarında ovalar çok azdır. Ovalar, vâdilerin genişlemesinden, akarsuların sürüklediği geniş alüvyon tabakalarından meydana gelmişlerdir. Bu ovalarda sulu tarım ve meyvecilik yapılır. Başlıca ova ve vâdiler şunlardır:
Gökırmak Vâdisi dar olup, Gökırmağa katılan Daday Çayının yatağı geniş bir ova görünümündedir. Devrez Çayı Vâdisi dar bir vâdidir. Tosya’nın güneyinde genişler. Devrekâni Çayı Vâdisinin geniş yerinde Devrekâni Ovası bulunur. İlin en geniş ovası burasıdır.
Akarsuları: Kastamonu’da bulunan akarsular Kızılırmak’ın kollarıdır. Gökırmak, il merkezinin yakınından çıkar. İlin orta kısmından batıya doğru akar. Bu ırmağa Daday, Karasu ve Akkaya çayları katılır. Debisi 31 m3/sn’dir. Devrekâni Çayı: Küre Dağlarının güney eteklerinden Devrekâni ilçesinin kuzeyinden çıkar. Batıya doğru akar. Azdavay ilçesinde kuzeybatıya doğru yönelerek Kumluca doğusunda Karadeniz’e dökülür. Debisi sâniyede 4 m3tür. Araç Çayı: Ilgaz ilinden gelerek Tosya ilçesine ve Çorum iline geçer. Debisi sâniyede 9 m3tür. Araç Çayı, Ilgaz Dağlarının kuzey yamaçlarından çıkar. Başlangıçta Ilgaz ismini alır. Araç ilçesinden geçerken Araç ismini alır. Batıya akarak Zonguldak iline girer. Debisi sâniyede 18 m3tür.
Gölleri: Kastamonu ilinde göl yoktur. Karaçomak Suyu üzerinde kurulan baraj ile 21 km2lik bir alan sulanır. 12 km2lik bir alan da sel taşkınlarından korunur. Barajın yüzölçümü 1.48 km2dir.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: İlde iki çeşit iklim hüküm sürer. Kuzeyinde Karadeniz iklimi güneyinde ise İç Anadolu’nun kara iklimi görülür. Kıyıya paralel olarak uzanan İsfendiyar Dağları, Karadeniz ikliminin iç kısma girmesini önler. Kıyılarda yağış daha fazladır. Senede 20 gün kar yağar, 40 gün toprak karla örtülüdür. Sıcaklık -26,9° ile +38,7°C arasında seyreder. Senelik yağış miktarı bölgelere göre 450 mm ilâ 1215 mm arasında değişir.
Bitki örtüsü: İl bitki örtüsü bakımından çok zengin sayılır. İl topraklarının % 67’si orman ve fundalıklarla, % 29’u ekili-dikili alanlarla, % 6,5’i çayır ve mer’alarla kaplıdır. % 1,5i tarıma elverişsiz topraklardır. Ormanlarda kayın, köknar, çam, karaağaç, gürgen, kestane ve ıhlamur ağaçları bulunur. Azdavay-Devrekâni arasında ise çam ağaçları çoğunluktadır.
Ekonomi
Kastamonu ekonomisi geniş ölçüde tarıma dayanır. Gayri sâfî hâsılanın % 40’ı tarımdan sağlanır. Sanayi son yıllarda gelişmeye başlamıştır. Türkiye’nin orman bakımından zengin bölgelerinden biridir. Ormancılık gelişmiştir.
Tarım: Kastamonu’da ekim alanları ve ovalar çok azdır. Ekime müsâit yerler ancak akarsu vâdileridir. Vâdilerde sulama yapılabilmekte ise de, engebeli arâzide sulama yapmak mümkün olamamaktadır.Gübre ve modern araç kullanılması artmaktadır. Sebzecilik önemli sayılmaz. Meyve üretimi 300 bin tona yakındır. En çok üzüm olmak üzere, elma, erik, zeytin ve fındık yetişir. Sanâyi bitkileri tahıldan daha çok ekilir. Başlıca ürünler: Buğday, arpa, mısır, pirinç, nohut, şekerpancarı, patates, kenevir ve sarmısaktır.
Hayvancılık: Kastamonu hayvancılığa çok müsaittir. Sığır, manda, koyun, tiftik keçisi, kılkeçisi beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Tiftik keçisinde Ankara ve Konya’dan sonra gelir.
Ormancılık: Kastamonu orman bakımından zengindir. İsfendiyar ve Ilgaz Dağları ile yaylalarda geniş orman varlığı vardır. Orman ve fundalık sahası 880 bin hektardır. Ilgaz Dağlarında 1090 hektarlık alan millî park îlân edilmiştir. Sarıçam, karaçam ve köknar ağaçlarının meydana getirdiği bu parkta, ağaçaltı bitkileri de çok zengindir. Ayrıca burada geyik, karaca, ayı, kurt, tilki ve çakal gibi yabânî hayvanlar da çoktur. 500 köy orman içinde ve 280 köy orman kenarındadır.
Mâdencilik: Bu il bakır ve bakırlı pirit bakımından çok zengindir. Bu mâdenler, Etibank ile Karadeniz Bakır İşletmeleri tarafından işletilmektedir.
Sanâyi: Sanâyi tarıma dayanır. Orman ürünlerine dayalı sanâyi gelişmiştir. Parke, kağıt ve kontrplak fabrikaları, Taşköprü Kendir Fabrikası, Şeker Fabrikası, Cide Kereste Fabrikası, üç adet Yem Fabrikası, Et Kombinası, Elektrik Motoru Fabrikası, çelik atölyeleri, süt ve tereyağ fabrikaları; bakırcılık, metal eşya, dokuma, çuval, halat, tahta kaşık atölyeleri bulunur.
Son senelerde gelişen sanâyinin başlıca ürünleri pirinç, tiftik ve pirit mâdenidir. Pirinci, üryani eriği, urgan ve sicimi meşhurdur.
Ulaşım: İki önemli karayolu Kastamonu’da kesişir. Karabük-Kastamonu-Samsun devlet yolu ile İnebolu-Kastamonu-Çankırı devlet yolu Kastamonu’yu Karadeniz ve İç Anadolu’ya bağlar. Bâzı köylere yol yoktur. İl dâhilinde karayolu güzergâhı yetersizdir.
Kastamonu’nun Karadeniz’e açılan 135 kilometrelik bir kıyısı vardır. Kıyılarda girinti ve çıkıntı yok denecek kadar azdır. Gemilerin barınmasına müsait en elverişli tabiî koy, İnebolu koyudur. İnebolu limanında bir dalgakıran vardır. Limana 2 bin tona kadar olan küçük gemiler yanaşabilir. İstanbul-Hopa arasında işleyen gemiler İnebolu limanına uğrarlar.
Temmuz 1990 târihinde il merkezinin Uzunyazı mevkiinde bir havaalanı inşâatı tamamlandığı halde (1100 m uzunluğunda, 45 m genişliğinde bir piste ve 400 kişilik yemek salonu ile 150 kişilik dinlenme salonu ve 50 yataklı bir terminale sâhip) bu tesis, Kastamonu’ya uçak seferlerinin yapılmaması yüzünden atıl durumda olup, amacı dışında kullanılmaktadır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfusu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 423.611 olup, 148.710’u şehirlerde, 274.901’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 13.108 km2 olup nüfus yoğunluğu 32’dir.
Örf ve âdetleri: Kastamonu çok eski çağlardan bu yana yerleşim merkezidir. On birinci asır başından îtibâren devamlı Türklerin hâkimiyetinde bulunan Kastamonu’da Türk-İslâm kültürü hâkimdir. On birinci asır öncesi diğer kültürler tamâmen unutulmuştur. Mahallî yemekleri: Kastamonu’nun başta gelen meşhur yemeği “kiren” denilen tarhana çorbasıdır. Osmanlı sarayının senelik tarhana çorbası ile hoşaflık erik ihtiyacı Kastamonu’dan gönderilirdi. Tarhana yapımında nane, dereotu ve fesleğen de kullanılır. Sacda yapılan etli ekmek, pastırmalı ekmek, çekme helvası, gözleme, katmer, büryan kebabı, bardak kebabı, kuskus pilavı, meyveli lokumu başlıca yemek ve tatlılarıdır.
Halk edebiyatı: Zengin bir halk edebiyâtına ve çok sayıda mânilere sâhiptir. Yetişen halk şâirleri sayısı da fazladır. Meftûnî, Nâmî, Aşık Hâkî, Âşık Kemâlî, Âşık Meydânî, Yorgansız Hakkı ve İhsan Ozanoğlu başlıcalarıdır.
Halk oyunları: Halk oyunları zeybek ve kaşık oyunları tipidir uzun havalar ve gemicilikle ilgili zengin türkülere sâhiptir. Davulla gösteriler yapılır. Sepetçioğlu, Çıtırdak, Topal Koşması, Beyler Bahçesi, Kaşık Oyunu, Heyamola veÇiftetelli başlıca mahallî oyunlarıdır.
Mahallî kıyafetleri: Kadınlar Tosya kuşağı, üçetek, sevayi, bindallı, altınlıfes, başlıklar, gümüş kemer, gümüş gerdanlık giyerler. Erkekler ise sırmalı ve işlemeli cepken, mintan, kemer ve şalvar kullanırlar.
Eğitim: Son senelerde okuma-yazma kampanyası ile okur-yazar nisbeti % 70’e ulaşmıştır. Okulsuz 30 civârında köy vardır. İlde 34 anaokulu, 1484 ilkokul, 42 ortaokul, 16 meslekî ve teknik ortaokul, 15 lise, 20 meslekî ve teknik lise vardır (1990). Ankara Üniversitesine bağlı Meslek Yüksek Okulu ile Gâzi Üniversitesine bağlı Kastamonu Eğitim Fakültesi bulunmaktadır.
İlçeleri
Kastamonu’nun biri merkez olmak üzere yirmi ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 94.279 olup, 51.560’ı ilçe merkezinde, 42.719’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 90, Akkaya bucağına bağlı 31, Kuzyaka bucağına bağlı 60 köyü vardır. İlçe topraklarıGökırmak vâdisinden ve bu vâdiye dikine inen çok sayıda küçük ve dik yamaçlardan meydana gelmiştir. İlçe topraklarının yarısına yakın kısmı ormanlıktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri kendir, sarmısak, tahıl ve meyvedir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ve ormancılık yapılır. Orman ürünlerine dayalı sanâyi gelişmektedir. Sunta Fabrikası, TSEK Süt Fabrikası, Şeker Fabrikası, Et Kombinası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. Ayrıca çok sayıda mobilya, doğrama ve kereste atölyesi vardır.
İlçe merkezi, Ilgaz dağının kuzeyinde, Karaçomak Çayının batı yamaçlarında kurulmuştur. Târihî bir şehir olan ilçe, beyliklerin başkenti ve şehzâdelerin yetiştirildiği bir yerleşim merkezi olmuştur. 1314 senesinden beri istilâ görmemiştir. Çankırı-İnebolu karayolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi 1909’da kurulmuştur.
Abana: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 3914 olup 2837’si ilçe merkezinde, 1077’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 33 km2 olup nüfus yoğunluğu 119’dur. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ile ardından yükselen Küre Dağlarının kuzey eteklerinden meydana gelir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Bağcılık ve meyvecilik gelişmiştir. Başlıca tarım ürünleri fındık, zeytin ve antepfıstığıdır. Hayvancılık başlıca gelir kaynağıdır. Elektromekanik Sanâyi ve Ticâret A.Ş. başlıca sanâyi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Karadeniz kıyısında dağlarla kıyı ovasında kalan ovada kurulmuştur. Denizi, ormanları, tabiî kumsalları ve İgrova Mağaraları meşhurdur. İnebolu-Çatalzeytin sâhil yolu ilçeden geçer. İl merkezine 99 km mesâfededir. Belediyesi 1958’de kurulmuştur.
Ağlı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 4805 olup, 2631’i ilçe merkezinde, 2174’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 4 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi Küre Dağlarının eteklerinde bir dere vâdisinde kurulmuştur. Küre’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Araç: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 32.672 olup, 5760’ı ilçe merkezinde, 26.912’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 42, Boyalı bucağına bağlı 24 ve İğdir bucağına bağlı 55 köyü vardır. Yüzölçümü 1880 km2 olup nüfus yoğunluğu 17’dir. İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeyinde Küre Dağları, güneyinde Ilgaz Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Araç Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pirinç, şekerpancarıdır. Ormancılık ve hayvancılık önemli geçim kaynaklarındandır. İlçe merkezi, Araç Çayının kuzey yakasında kurulmuştur. Karabük-Kastamonu Çayı ilçeden geçer. İl merkezine 46 km mesâfededir. Köylerinde guatr hastalığı yaygındır. Belediyesi 1866’da kurulmuştur.
Azdavay: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.029 olup, 3893’ü ilçe merkezinde, 10.136’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 57 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar çay ve dere vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve meyvedir. Hayvancılık ve ormancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır. İlçe merkezi, Devrekâni Çayı kenarında kurulmuştur. Kastamonu-Cide karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 74 km mesâfededir. Belediyesi 1946’da kurulmuştur.
Bozkurt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 12.221 olup, 4240’ı ilçe merkezinde, 7981’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 32 köyü vardır. Yüzölçümü 296 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41’dir. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ile hemen ardından yükselen dağlık bölgeden meydana gelir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmış olup, ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Abana Deresidir.
Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Orman ürünlerini işleyen birçok atölye vardır. Çelik büro eşyâları fabrikası Akkuş başlıca sanâyi kuruluşudur. Başlıca tarım ürünleri patates ve tahıldır. Meyvacılık gelişmektedir. Hayvancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır.
İlçe merkezi Abana Deresi kıyısında kurulmuştur. Etrafı ormanlarla çevrili güzel bir ilçedir. İl merkezine 97 km mesâfededir. Abana-Devrekâni yolu ilçeden geçer. Belediyesi 1952’de kurulmuştur.
Cide: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 29.355 olup, 5128’i ilçe merkezinde 24.227’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 86 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar akarsu vâdileri ile parçalanmıştır. Güney ve güneydoğusunda Küre Dağları, kuzeyinde Kestane Dağı, doğusunda Isırganlı Dağı yer alır. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır.
Ekonomisi tarım, ormancılık ve hayvancılığa dayalıdır. Tarım alanları az olduğundan bahçecilik sınırlıdır. Sebze ve meyvecilik gelişmiştir. En çok fındık ve elma yetiştirilir. Orman köylerinde çok sayıda kalkınma kooperatifi kurulmuştur. Mera hayvancılığı yaygındır. Orman ürünleri sanâyisi, özellikle kereste ve parke imalatı gelişmiştir. El sanatlarından tahta kaşık ve pirinç kahve değirmeni îmâlâtı yaygındır.
İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuştur. Bartın-İnebolu karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 148 km mesafededir. Cide, Kastamonu ilçelerinden Karadeniz’de en uzun kıyısı olan ilçedir. Belediyesi 1874’te kurulmuştur.
Çatalzeytin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 11.080 olup, 3165’i ilçe merkezinde, 7915’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 41 köyü vardır. Yüzölçümü 318 km2 olup, nüfus yoğunluğu 35’tir. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ve hemen ardından yükselen kıyı dağlık arâziden meydana gelir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Çatalzeytin Deresidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık ve zeytindir. Sulanabilen arazide kış sebzeleri ve elma yetiştirilir. Dağlık bölgelerde ormancılık ve hayvancılık başlıca geçim kaynağıdır.
İlçe merkezi deniz kıyısında Çatalzeytin Deresinin ağzında kurulmuştur. İnebolu-Sinop karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 100 km mesafededir. 1954’te ilçe olan Çatalzeytin’in belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Daday: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 15.131 olup, 3502’si ilçe merkezinde, 11.629’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 67 köyü vardır. Yüzölçümü 923 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır. İlçe toprakları genelde platolarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Daday Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri Şekerpancarı, buğday, patates olup, az miktarda meyve yetiştirilir. Hayvancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır. En çok koyun, tiftik keçisi ve sığır beslenir. İlçe merkezi Daday Çayının kıyısında küçük bir ovada kurulmuştur. İl merkezine 35 km mesâfededir. Gelişmemiş, küçük bir yerleşim merkezidir. Belediyesi 1873’te kurulmuştur.
Devrekâni: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 16.045 olup, 5137’si ilçe merkezinde, 10.908’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 742 km2 olup, nüfus yoğunluğu 22’dir. İlçe topraklarının güney ve güneydoğusu platolarla kaplı olup, kuzeyini Küre Dağları engebelendirir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır. Bu çayın vâdisinde yer alan Ova Kastamonu’nun en büyük düzlüklerinden biridir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, arpa, patates, elma, erik ve armuttur. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Ençok koyun, tiftik keçisi ve sığır beslenir.
İlçe merkezi, Devrekâni Çayı vâdisinde kurulmuştur. Kastamonu-Çatalzeytin karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 32 km mesafededir. Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezidir. 1944’te ilçe olan Devrekâni’nin belediyesi aynı yıl kurulmuştur.
Doğanyurt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 13.244 olup, 802’si ilçe merkezinde, 12.442’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 25 köyü vardır. İlçe toprakları dar kıyı ovası ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Kıyıdaki düzlüklerde tarım yapılır. İlçe merkezi deniz kıyısında Cide-İnebolu yolu üzerindedir. İnebolu’ya bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Hanönü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7360 olup, 2582’si ilçe merkezinde, 4778’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 25 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Küre Dağları güneyinde ise Gökırmak Vâdisi yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Eski ismi Gökçeağaç’tır. Sinop sınırı yakınlarında, Küre Dağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Kastamonu-Sinop karayolu ilçe topraklarından geçer. Taşköprü’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
İhsangâzi: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8978 olup, 3423’ü ilçe merkezinde, 5555’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Küre Dağları, güneyinde Ilgaz Dağları yer alır. Araç Çayı başlıca akarsuyudur. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Yüksek kesimlerde ormanlık ve hayvancılık yapılır. İlçe merkeziAraç Çayı kıyısında kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İl merkezine 40 km mesâfededir.
İnebolu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 27.944 olup 8350’si ilçe merkezinde, 19.594’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 74 köyü vardır. İlçe toprakları dar kıyı ovasının ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır. Girintili olmayan kıyılarında birçok tabiî kumsal vardır.
Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Kıyıdaki düzlüklerde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri patates, buğday, elma ve armut olup, ayrıca az miktarda arpa, soğan, erik, fındık ve zeytin yetiştirilir. Hayvancılık ve balıkçılık küçük çapta yapılır. ilçede orman ürünlerini işleyen küçük sanâyi sitesi vardır.
İlçe merkezi, ormanlarla kaplı dik yamaçların kıyıya yakın kesiminde kurulmuştur. Kastamonu’nun tek limanı olan ilçesidir. İl merkezine 93 km mesâfededir. Belediyesi, 1886’da kurulmuştur.
Küre: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.026 olup, 3749’u ilçe merkezinde, 10.277’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 46 köyü vardır. İlçe topraklarını Küre Dağları engebelendirir. Dağlar, Devrekâni Çayı ve kolları tarafından derin vâdilerle parçalanmıştır. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi, tarım, ormancılık ve mâdenciliğe dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patates olup, ayrıca az miktarda şekerpancarı, armut, elma, erik ve baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Daha çok küçük baş hayvan beslenir. Etibank tarafından bakırlı-pirit yatakları işletilir.
İlçe merkezi, Mâden Deresi vâdisinin dik eğimli batı yamaçlarında kurulmuştur. Denizden yüksekliği 950 metredir. İl merkezine 59 km mesafededir. Kastamonu-İnebolu karayolu ilçenin 3 km doğusundan geçer. 1926’da ilçe olan Küre’nin belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Pınarbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7596 olup, 1555’i ilçe merkezinde, 6041’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 24 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Doğu ve kuzeyinde İsfendiyar Dağları yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi Devrekâni Çayını besleyen bir dere kenarında kurulmuştur. Azdavay ilçesine bağlı bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İl merkezine 96 km mesâfededir.
Seydiler: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 6306 olup, 3245’i ilçe merkezinde, 3061’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Devrekâni Çayı vâdisinde küçük düzlükler vardır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi, Devrekâni Çayı kıyısında kurulmuştur. Kastamonu-İnebolu karayolu ilçeden geçer. Devrekâni’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Şenpazar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8950 olup, 2887’si ilçe merkezinde, 6063’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 22 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte engebeli araziden meydana gelir. Ekonomisi tarım, ormancılık ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi, bir dere vadisinde yer alır. İl merkezine 134 km mesafededir. Belediyesi 1974’te kurulmuştur.
Taşköprü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 47.621 olup, 11.454’ü ilçe merkezinde, 36.167’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 122 köyü vardır. İlçe topraklarının kuzey doğu ve güneyi dağlık alanlardan, iç kesimi ise orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Başlıca akarsuları Akkaya Çayı, Karadere ve Uludere’dir. Dağlık alanlar meşe, kayın, köknar, karaçam ve sarıçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, elma, kendir, patates, arpa, soğan ve sarmısak olup, ayrıca az miktarda armut, erik, baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Düz kesimlerde sığır ve manda, yüksek kesimlerde koyun besiciliği yapılır. Sümerbank Kendir Sanâyi Müessesesi ve Seka Kastamonu Kâğıt Fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi Gökırmak’ın kıyısında kurulmuştur. Çobanoğulları tarafından yaptırıldığı zannedilen ve günümüzde de kullanılan köprüden ismini alır. Kastamonu-Boyabat yolu ilçeden geçer. İl merkezine 42 km mesâfededir. BelediyesiCumhûriyetten sonra kurulmuştur.
Tosya: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 48.055 olup, 22.810’u ilçe merkezinde, 25.245’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 52 köyü vardır. Yüzölçümü 1197 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41’dir. İlçe toprakları dağlarla çevrilidir. Kuzey ve kuzeybatısında Ilgaz Dağı, güneyinde Köroğlu Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Devrez Çayıdır. Bu akarsuyun vâdisinin genişlediği düzlük, Tosya Ovası olarak adlandırılır. Dağlar gürgen, kara ve sarı çam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, pirinç, elma, armut ve patatestir. Pirinci meşhurdur. Koyun ve Ankara keçisi beslenen ilçede arıcılık gelişmiştir. Meyve suyu, yem, orman ürünleri, tuğla, metal eşyâ ve plâstik ayakkabı fabrikaları ve çeltik atölyeleri başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Kuruçay Vâdisinde kurulmuştur. Samsun-Gerede karayolu ilçenin güneyinden geçer. İl merkezine 66 km mesâfededir. Çok eski bir târihe sâhiptir. Belediyesi 1864’te kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerler
Kastamonu tabiî güzellikleri, târihî eserleri ve orman varlığı yönünden zengindir. Târihî eserlerin çoğu Osmanlı ve Selçuklu devrine âittir.
Kastamonu Kalesi: Eski bir kaledir. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Bizanslılar döneminde yapılmıştır. Sağlam olan iç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu veOsmanlı dönemlerinde tâmir görmüştür. 23 Kasım 1943 zelzelesinde çok zarara uğramıştır. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel vardır.
Atabey Câmii: Aynı isimle anılan mahallededir. 1273’te Çobanoğulları döneminde yapılmıştır. Kastamonu’nun en eski câmiidir. Kapıdan mihrâba doğru uzanan ahşap sütunlar sebebiyle halk arasında “40 Direkli” diye bilinir. Kesme taştan kısa minâresi Selçuklu mîmârîsi özelliğini taşır.
İbn-i Neccar Câmii: 1353’te İbn-i Neccar adıyla bilinen Muradoğlu Hacı Nusret tarafından yaptırıldığı, kitâbesinde yazmaktadır. 1943 zelzelesinde büyük hasar görmüştür. Ahşap kapısı ağaç oymacılığının nâdide eserlerindendir.
Halil Bey Câmii: Emir İsmâiloğlu Halil Bey tarafından 1363’te yaptırılmıştır. Merkez ilçeye bağlı Kemah köyündedir. Ahşap tavanını süsleyen motifler çok güzeldir.
İsmâil Bey Külliyesi: Candaroğulları beylerinden İsmâil Bey tarafından 1451’de yaptırılmıştır. Külliye câmi, medrese ve türbeden meydana gelmiştir.
Yakub Ağa Külliyesi: Alamescit Mahallesindedir. 1547’de Kânûnî Sultan Süleyman Hanın kilercibaşısı Yakub Ağa tarafından yaptırılmıştır. Külliye medrese, câmi ve imâretten meydana gelmiştir.
Nasrullah Câmii: 1506’da Osmanlılar döneminde Yakupoğlu Nasrullah Kâdı tarafından yaptırılmıştır. Kastamonu’da Osmanlılar devrinde yapılan ilk câmi olup, ilin en büyük câmiidir. Çeşitli dönemlerde gördüğü tamirâtlar yüzünden o günkü özelliğini kaybetmiştir.
Sinan Bey Câmii: 1571’de Sinan Bey tarafından yaptırılmıştır. Çelebi Mahallesindedir. Ahşab kapısının kabartma ve aynaları çok güzeldir.
Şeyh Şaban-ı Velî Câmii: 1580’de Sultan Üçüncü Murâd Hanın hocası Şücâüddîn Efendi tarafından yaptırılmıştır. Günümüze kadar gördüğü tâmirler yüzünden ilk günkü özelliğini kaybetmiştir.
Abdurrahmân Paşa Câmii: Tosya ilçesindedir. 1584’te Maraşlı Abdurrahmân Paşa tarafından yaptırılmıştır. Klasik Osmanlı mîmârî özelliğinin izlerini taşır.
Kâsım Bey Câmii: Taşköprü ilçesine bağlı Çaycevher köyündedir. Yapı malzemesi Anadolu beylikleri özelliğini taşırsa da, plan yönünden Selçuklu mîmârîsi tarzında yapılmıştır.
Hoca Şemseddîn Câmii: Küre ilçesinde Câmi-i Kebîr mahallesindedir. 1473’te Hoca Şemseddîn tarafından yaptırılmıştır. İlk yapılış şeklini günümüze kadar korumuştur.
Küre-i Hadid Câmii: Araç ilçesine bağlı Küre-i Hadid köyündedir. Kitâbesinde 1451’de Candaroğlu İsmâil Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır.
Münire Medresesi: Nasrullah Câmiinin güneyindedir. 1746’da Reis-ül-Küttâb Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. 21 odadan meydana gelmiştir.
Urgan Hanı: Nasrullah Câmii yanındadır. 1748’de Reîs-ül-Küttâb Hacı Mustafa Efendi yaptırmıştır.
İsmâil Bey Hanı: Attarlar çarşısındadır. Kuzey ve güneyde iki kapısı vardır. 1972’de Vakıflar Genel Müdürlüğünce tâmir ettirilmiştir.
Yılanlı Şifâhane: Küpceğiz Mahallesindedir. İlin en eski yapısıdır. Kitâbesinde 1272’de Muiniddin Süleymân Pervâne’nin oğlu Ali Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır. Taştan oyulmuş cümle kapısı nefis bir sanat eseridir.
Nasrullah Köprüsü: Karaomak Deresi üzerindedir. Nasrullah Câmiini karşı yakaya bağlar. 1506’da Nasrullah kâdı yaptırmıştır. Günümüzde sâdece iki gözü kalmıştır.
Pompeipolis kalıntıları: Roma İmparatorluğu’nun meşhur kumandanlarından Pompeipolis’in kurduğu ve kendi ismini verdiği kent, Taşköprü ilçesinin Zımbıllı Tepesinde ortaya çıkarılmıştır.
Mesire yerleri: Kastamonu tabiî güzellikler bakımından oldukça zengin bir ilimizdir.
Ilgaz Dağı ve Millî Parkı: İl merkezine 45 km uzaklıkta, Ilgaz Dağı üzerindedir. Çankırı-Kastamonu karayolu parkın içinden geçmektedir. Zengin bitki örtüsü, bol ve soğuk suları ve yabanî av hayvanları bakımından çok zengindir.
Acı (Acık) Maslak: İl merkezine 3 km uzaklıkta âdetâ şehir ile bitişik bir mesîre yeridir. Çam ormanları ile kaplıdır. Püryan kebabı meşhurdur.
Kâdı Dağı: Kastamonu-Çankırı karayolu üzerinde, il merkezine 12 km uzaklıkta güzel bir mesire yeridir. Soğuk pınarları meşhurdur.
Kanlıgöl: Kastamonu-Araç karayolu üzerinde il merkezine 24 km uzaklıkta çam ormanlarıyla kaplı bir mesîre yeridir.
Soğuksu: Kastamonu-Çankırı karayolu üzerinde il merkezine 40 km uzaklıkta bir mesîre yeridir.
Yaralıgöz: Kastamonu-Devrekâni-Çatalzeytin karayolu üzerinde il merkezine 35 km uzaklıkta bir mesîre yeridir.
Üçoluklar: Tosya ilçesine 3 km uzaklıkta olup, çam ağaçları ve soğuk suları ile orman içinde güzel bir mesîre yeridir.
Karşıyaka: Azdavay ilçesine 10 km uzaklıkta bir dinlenme yeridir.
Yeşilyuva: Bozkurt ilçesi yakınlarında orman içi mesîre yeridir. Kestane, çam ve gürgen ağaçları ile meydana gelen bitki örtüsü görülmeye değerdir.
Dipsizgöl: Tosya’ya 18 km uzaklıkta orman içi bir dinlenme yeridir. 500 m2lik krater gölü mevcuttur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KASTAMONU
İlin Kimliği
Yüzölçümü : 13.108 km2
Nüfûsu : 423.611
İlçeleri : Merkez, Abana Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekâni, Doğanyurt, Hanönü, İhsangâzi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya.
Karadeniz Bölgesinin şirin bir ili. Batı Karadeniz bölümünde Karadeniz, Sinop, Çorum, Çankırı ve Zonguldak illeri ile çevrilidir. 35°45’ ve 42°00’ kuzey enlemleri ile 32°43’ ve 34°37’ doğu boylamları arasında yer alır. Trafik numarası 37’dir. Kastamonu akarsu, dağ, orman ve deniz ilidir. Kuzey Anadolu’nun orta kısmındadır. Tosya’nın pirinci, Araç’ın keçisi ve Küre’nin piriti meşhurdur.
İsminin Menşei
Eski çağlarda “Gastumanna” olan bu isme Bizanslılar “Kastamon” ve Müslüman Araplar “Kastamûniye” demiştir. Bu bölgeye sâhib olan Türkler ise “Kastamoni” demişlerdir. Cumhûriyet devrinde ilin adı “Kastamonu”olarak kabul edilmiştir. Sümer lisanında “Tuman” (Tumanna) şehir demektir. “Gas”lar ise Sümerlerin bir koludur. “Gastumanna” Gasların şehri demektir. (Kastra-kommen) Yunanca kelimesinden geldiği iddiası yanlıştır. Hıristiyan batı emperyalizmi, kasıtlı olarak Anadolu’nun her kentini Yunanca bir kelimeye bağlamak istemektedir. Kastamonu “Gasların şehri” mânâsına gelen “Gas-Tumanna”dan gelir.
Târihi
Kastamonu çok eski bir yerleşim merkezidir. Târih öncesi çağlara âit kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1780-1200 senelerinde Sümerlerin bir kolu olan Kaşkalar (Gaslar) bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Anadolu’da ilk siyâsî birliği teşkil eden Hitit İmparatorluğunun sınırları içinde bulunmuştur. Hititlerden sonra Kimmerler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Bilâhare Frikler ve Lidyalılar bölgeyi ele geçirmişlerdir. M.Ö. 6. asırda Perslerin M.Ö. 4. asırda ise Makedonya Kralı İskender tarafından istilâya uğramıştır. Makedonya istilâsı ile bâzı İyon siteleriKastamonu sâhiline yerleşmişler ve bilâhare Pers asıllı Pontus Krallığı bu bölgeyi ele geçirmiştir. M.Ö. 1. asırda Romalılar Pontus Krallığını ortadan kaldırıp kendisine ilhak edince bu bölge Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine geçmiştir.
M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu bölününce Anadolu’nun diğer bölgeleri gibi bu bölge de Doğu Roma (Bizans)nın payına düşmüştür. Bizanslılar bu bölgeye “Paflagonya” ismi vermişlerdir. Bizans imparatorluk hanedânı(âilesi)ndan Kommenoslar bu bölgedendir.
Türkler, 1071 Malazgirt Zaferinden sonra bütün Anadolu’yu olduğu gibi Kastamonu’yu da fethetmişlerdir. Fakat Haçlı Seferleri esnâsında Bizanslılar Haçlı ordusunun yardımıyla sâhildeki kentleri işgal edince Kastamonu yeniden Bizans’ın eline geçti. 1204 senesinde Türk kumandanlarından Hüsameddin Çoban Bey, Kastamonu’yu Bizanslılardan geri aldı. Selçuklu sipâhileri Kastamonu kalesi önlerine gelmişti, kaleyi almak şöyle dursun surlara tırmanmak bile meseleydi. Birçok şehit verdikten sonra dönmek (ricat) askerin moralini bozacaktı. Günlerden Cumâ idi. Kaleye yeniden hücum için hazırlık yapılıyordu. Yunus Mürebbi isimli bıyıkları henüz çıkmış bir genç, Çobanoğlu Hüsameddin Beyin huzûruna çıkıp; “Beyim, Koçu Beyim, Ata Beyim. Bağışlayın beni, cenk zamanı bayraktar ben olmak isterim. Ne olur bunu esirgemeyin benden!” diyerek arzusunu bildirmiş komutan; “Hayır!” deyince, nalbant çırağı olan henüz çocuk yaştaki Yunus Mürebbi; “Ata Beyim, gece rüyamda sevgili ve şerefli Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) görmekle şereflendim. Yarın bana kavuşacaksın. Fakat elinde bayrakla bana gel!” buyurdu deyince, gözleri yaşaran Çobanoğlu Hüsameddin Bey, sancağı bu yiğit gence öperek teslim etti.
Hücum başladı. Kaleden kazan kazan kaynar yağlar dökülürken, alevli paçavralar arasında Deli Sungur, Derviş Musa ve Kara Duran Beylerin oklarının himâyesinde ilerleyen Yunus Mürebbi, belindeki urganı surlara fırlattı ve sanki kuş olup surların sağ burcuna tırmandı, bayrağı buraya dikti. Elindeki kılıç ile hantal kale kapısının yağlı halatlarını kesti ve kapı açıldı. Açılan bu kapıdan Türk askerleri girerek kale fethedildi. Çobanoğlu Hüsameddin Bey, sağ burca geldiğinde bu genç yiğitin vücûdunda pekçok ok olmasına rağmen sancağı dimdik tuttuğunu gördü. Yunus Mürebbi şehitlik makâmına ve insanlığın kurtarıcısı, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber efendimize kavuşmuştu. Bu kalede bulunan “Bayrak Sultan” türbesi bu genç şehide âittir.
Hüsameddin Çoban Bey, Çobanoğulları Beyliğini kurmuştur. Bu beylik, Selçukluların bir uç beyliği olarak 1309 senesine kadar hâkimiyetini sürdürmüştür. Çobanoğullarından sonra Şemseddin Yaman Çandar, bu bölgeyi ve çevresini ele geçirerek Candaroğlu Beyliğini kurdu (1309). 1460 senesine kadar Candaroğulları bölgeye hâkim oldu. Bu beylik “İsfendiyaroğulları” ismiyle de bilinir. Candaroğulları, Osmanlı Hânedânı ile yakın akrabalık kurdu. Candaroğlu İsfendiyar Beyin kızı Hanife Hûma Hâtun Osmanlı Sultanı İkinci Murâd’ın zevcesi ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın annesidir. Candarlı beylerinin bir kaçının annesi, Osmanlı sultanlarının kızlarıdır. Candarlı İsmail Bey, Fâtih Sultan Mehmed Hanın halasının oğluydu. 1460 senesinde beyliğini savaşsız Osmanlı Devletine bırakıp, kendisi Filibe Sancakbeyliğini (Vâliliğini) kabul etmiştir. Vezir Şemsi Paşa ile Malta Seferini idâre eden Vezir Mustafa Paşa bu hânedâna mensuptur. Fâtih’in küçük oğlu Şehzâde Cem, 1468’de altı sene Kastamonu Vâlisi olarak görev yapmıştır.
Candaroğulları veOsmanlı devrinde Kastamonu çok önemli bir şehirdi. Osmanlı Devletinin sonlarında eski önemini kaybetti. Candaroğulları ile Osmanlılar bu şehirde çok sayıda eser bıraktılar. Osmanlı devrinde Kastamonu, merkezi Kütahya olan Anadolu Beylerbeyliğinin (eyâletinin) 14 sancağından biriydi. Tanzimâttan sonra vilâyet (eyâlet) merkezi oldu. Cumhûriyet devrinde ise eyâletin merkez sancağına (vilâyetine) Kastamonu vilâyeti dendi. Bugün birer il olan Bolu, Çankırı ve Sinop, Kastamonu’ya bağlıydı. On dokuzuncu asırda Kastamonu mâmur olup, dokumacılık, dericilik, bakırcılık ve boyacılık sanâyiinde çok ileriydi. Halkın ezici çoğunluğu Türk olup yabancı çok azdı. Yolların bozukluğu, ticâret yollarına uzaklığı ve toprağın az ve verimsiz oluşu ile eski mâmurluğunu kaybetti.
Birinci Dünyâ Harbi sonrası dâhil hiçbir istilâya mâruz kalmayan bir şehir olan Kastamonu, İstiklâl Harbinde büyük hizmetler yapmıştır. İstanbul’dan silâh ve cephâne, İnebolu ve Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmıştır. Cumhûriyetin îlânından sonra Atatürk, 23 Ağustos 1925’te “Şapka Devrimi”ni bu ilde îlân etmiştir. Cumhûriyet devrinde Kastamonu’dan büyük şehirlere ve bilhassa İstanbul’a çok sayıda kişi göç etmiştir.
Fizikî Yapı
Kastamonu ili dağlık bir bölgedir. İl topraklarının % 75’i dağlarla, % 21’i yayla ve platolarla kaplıdır. Ovalar % 4’e yakındır.
Dağları: Kastamonu’da iki önemli dağ grubu vardır. Kıyıda denize paralel olarak doğu-batı istikâmetinde uzanan İsfendiyar (Küre) Dağları ile ilin güneyinde kuzey doğu-güneybatı istikâmetinde uzanan Ilgaz Dağlarıdır. Başlıca yüksek dağları ise Yaralıgöz Dağı (1958 m), Dikmen Tepesi (1657 m), Acısu Tepesi (1067 m), Bakacak Dağı (1698 m), Dikmen Dağı (1736 m), Büyük Hacet Tepesi (2567 m) ve Küçük Hacet Tepesi (2313 m)dir. İsfendiyar (Küre) Dağları ile Ilgaz Dağları arasında ve bu dağların eteklerinde yayla veya yarılmış platolar bulunur. Bu yayla ve platoların mühim kısmı ormanlarla kaplıdır. Devrekâni ve Daday havzasında plato ve yaylalar 1300-1400 m yüksekliği bulur.
Ovaları: Arâzisi engebeli olan Kastamonu topraklarında ovalar çok azdır. Ovalar, vâdilerin genişlemesinden, akarsuların sürüklediği geniş alüvyon tabakalarından meydana gelmişlerdir. Bu ovalarda sulu tarım ve meyvecilik yapılır. Başlıca ova ve vâdiler şunlardır:
Gökırmak Vâdisi dar olup, Gökırmağa katılan Daday Çayının yatağı geniş bir ova görünümündedir. Devrez Çayı Vâdisi dar bir vâdidir. Tosya’nın güneyinde genişler. Devrekâni Çayı Vâdisinin geniş yerinde Devrekâni Ovası bulunur. İlin en geniş ovası burasıdır.
Akarsuları: Kastamonu’da bulunan akarsular Kızılırmak’ın kollarıdır. Gökırmak, il merkezinin yakınından çıkar. İlin orta kısmından batıya doğru akar. Bu ırmağa Daday, Karasu ve Akkaya çayları katılır. Debisi 31 m3/sn’dir. Devrekâni Çayı: Küre Dağlarının güney eteklerinden Devrekâni ilçesinin kuzeyinden çıkar. Batıya doğru akar. Azdavay ilçesinde kuzeybatıya doğru yönelerek Kumluca doğusunda Karadeniz’e dökülür. Debisi sâniyede 4 m3tür. Araç Çayı: Ilgaz ilinden gelerek Tosya ilçesine ve Çorum iline geçer. Debisi sâniyede 9 m3tür. Araç Çayı, Ilgaz Dağlarının kuzey yamaçlarından çıkar. Başlangıçta Ilgaz ismini alır. Araç ilçesinden geçerken Araç ismini alır. Batıya akarak Zonguldak iline girer. Debisi sâniyede 18 m3tür.
Gölleri: Kastamonu ilinde göl yoktur. Karaçomak Suyu üzerinde kurulan baraj ile 21 km2lik bir alan sulanır. 12 km2lik bir alan da sel taşkınlarından korunur. Barajın yüzölçümü 1.48 km2dir.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: İlde iki çeşit iklim hüküm sürer. Kuzeyinde Karadeniz iklimi güneyinde ise İç Anadolu’nun kara iklimi görülür. Kıyıya paralel olarak uzanan İsfendiyar Dağları, Karadeniz ikliminin iç kısma girmesini önler. Kıyılarda yağış daha fazladır. Senede 20 gün kar yağar, 40 gün toprak karla örtülüdür. Sıcaklık -26,9° ile +38,7°C arasında seyreder. Senelik yağış miktarı bölgelere göre 450 mm ilâ 1215 mm arasında değişir.
Bitki örtüsü: İl bitki örtüsü bakımından çok zengin sayılır. İl topraklarının % 67’si orman ve fundalıklarla, % 29’u ekili-dikili alanlarla, % 6,5’i çayır ve mer’alarla kaplıdır. % 1,5i tarıma elverişsiz topraklardır. Ormanlarda kayın, köknar, çam, karaağaç, gürgen, kestane ve ıhlamur ağaçları bulunur. Azdavay-Devrekâni arasında ise çam ağaçları çoğunluktadır.
Ekonomi
Kastamonu ekonomisi geniş ölçüde tarıma dayanır. Gayri sâfî hâsılanın % 40’ı tarımdan sağlanır. Sanayi son yıllarda gelişmeye başlamıştır. Türkiye’nin orman bakımından zengin bölgelerinden biridir. Ormancılık gelişmiştir.
Tarım: Kastamonu’da ekim alanları ve ovalar çok azdır. Ekime müsâit yerler ancak akarsu vâdileridir. Vâdilerde sulama yapılabilmekte ise de, engebeli arâzide sulama yapmak mümkün olamamaktadır.Gübre ve modern araç kullanılması artmaktadır. Sebzecilik önemli sayılmaz. Meyve üretimi 300 bin tona yakındır. En çok üzüm olmak üzere, elma, erik, zeytin ve fındık yetişir. Sanâyi bitkileri tahıldan daha çok ekilir. Başlıca ürünler: Buğday, arpa, mısır, pirinç, nohut, şekerpancarı, patates, kenevir ve sarmısaktır.
Hayvancılık: Kastamonu hayvancılığa çok müsaittir. Sığır, manda, koyun, tiftik keçisi, kılkeçisi beslenir. Arıcılık gelişmiştir. Tiftik keçisinde Ankara ve Konya’dan sonra gelir.
Ormancılık: Kastamonu orman bakımından zengindir. İsfendiyar ve Ilgaz Dağları ile yaylalarda geniş orman varlığı vardır. Orman ve fundalık sahası 880 bin hektardır. Ilgaz Dağlarında 1090 hektarlık alan millî park îlân edilmiştir. Sarıçam, karaçam ve köknar ağaçlarının meydana getirdiği bu parkta, ağaçaltı bitkileri de çok zengindir. Ayrıca burada geyik, karaca, ayı, kurt, tilki ve çakal gibi yabânî hayvanlar da çoktur. 500 köy orman içinde ve 280 köy orman kenarındadır.
Mâdencilik: Bu il bakır ve bakırlı pirit bakımından çok zengindir. Bu mâdenler, Etibank ile Karadeniz Bakır İşletmeleri tarafından işletilmektedir.
Sanâyi: Sanâyi tarıma dayanır. Orman ürünlerine dayalı sanâyi gelişmiştir. Parke, kağıt ve kontrplak fabrikaları, Taşköprü Kendir Fabrikası, Şeker Fabrikası, Cide Kereste Fabrikası, üç adet Yem Fabrikası, Et Kombinası, Elektrik Motoru Fabrikası, çelik atölyeleri, süt ve tereyağ fabrikaları; bakırcılık, metal eşya, dokuma, çuval, halat, tahta kaşık atölyeleri bulunur.
Son senelerde gelişen sanâyinin başlıca ürünleri pirinç, tiftik ve pirit mâdenidir. Pirinci, üryani eriği, urgan ve sicimi meşhurdur.
Ulaşım: İki önemli karayolu Kastamonu’da kesişir. Karabük-Kastamonu-Samsun devlet yolu ile İnebolu-Kastamonu-Çankırı devlet yolu Kastamonu’yu Karadeniz ve İç Anadolu’ya bağlar. Bâzı köylere yol yoktur. İl dâhilinde karayolu güzergâhı yetersizdir.
Kastamonu’nun Karadeniz’e açılan 135 kilometrelik bir kıyısı vardır. Kıyılarda girinti ve çıkıntı yok denecek kadar azdır. Gemilerin barınmasına müsait en elverişli tabiî koy, İnebolu koyudur. İnebolu limanında bir dalgakıran vardır. Limana 2 bin tona kadar olan küçük gemiler yanaşabilir. İstanbul-Hopa arasında işleyen gemiler İnebolu limanına uğrarlar.
Temmuz 1990 târihinde il merkezinin Uzunyazı mevkiinde bir havaalanı inşâatı tamamlandığı halde (1100 m uzunluğunda, 45 m genişliğinde bir piste ve 400 kişilik yemek salonu ile 150 kişilik dinlenme salonu ve 50 yataklı bir terminale sâhip) bu tesis, Kastamonu’ya uçak seferlerinin yapılmaması yüzünden atıl durumda olup, amacı dışında kullanılmaktadır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfusu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 423.611 olup, 148.710’u şehirlerde, 274.901’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 13.108 km2 olup nüfus yoğunluğu 32’dir.
Örf ve âdetleri: Kastamonu çok eski çağlardan bu yana yerleşim merkezidir. On birinci asır başından îtibâren devamlı Türklerin hâkimiyetinde bulunan Kastamonu’da Türk-İslâm kültürü hâkimdir. On birinci asır öncesi diğer kültürler tamâmen unutulmuştur. Mahallî yemekleri: Kastamonu’nun başta gelen meşhur yemeği “kiren” denilen tarhana çorbasıdır. Osmanlı sarayının senelik tarhana çorbası ile hoşaflık erik ihtiyacı Kastamonu’dan gönderilirdi. Tarhana yapımında nane, dereotu ve fesleğen de kullanılır. Sacda yapılan etli ekmek, pastırmalı ekmek, çekme helvası, gözleme, katmer, büryan kebabı, bardak kebabı, kuskus pilavı, meyveli lokumu başlıca yemek ve tatlılarıdır.
Halk edebiyatı: Zengin bir halk edebiyâtına ve çok sayıda mânilere sâhiptir. Yetişen halk şâirleri sayısı da fazladır. Meftûnî, Nâmî, Aşık Hâkî, Âşık Kemâlî, Âşık Meydânî, Yorgansız Hakkı ve İhsan Ozanoğlu başlıcalarıdır.
Halk oyunları: Halk oyunları zeybek ve kaşık oyunları tipidir uzun havalar ve gemicilikle ilgili zengin türkülere sâhiptir. Davulla gösteriler yapılır. Sepetçioğlu, Çıtırdak, Topal Koşması, Beyler Bahçesi, Kaşık Oyunu, Heyamola veÇiftetelli başlıca mahallî oyunlarıdır.
Mahallî kıyafetleri: Kadınlar Tosya kuşağı, üçetek, sevayi, bindallı, altınlıfes, başlıklar, gümüş kemer, gümüş gerdanlık giyerler. Erkekler ise sırmalı ve işlemeli cepken, mintan, kemer ve şalvar kullanırlar.
Eğitim: Son senelerde okuma-yazma kampanyası ile okur-yazar nisbeti % 70’e ulaşmıştır. Okulsuz 30 civârında köy vardır. İlde 34 anaokulu, 1484 ilkokul, 42 ortaokul, 16 meslekî ve teknik ortaokul, 15 lise, 20 meslekî ve teknik lise vardır (1990). Ankara Üniversitesine bağlı Meslek Yüksek Okulu ile Gâzi Üniversitesine bağlı Kastamonu Eğitim Fakültesi bulunmaktadır.
İlçeleri
Kastamonu’nun biri merkez olmak üzere yirmi ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 94.279 olup, 51.560’ı ilçe merkezinde, 42.719’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 90, Akkaya bucağına bağlı 31, Kuzyaka bucağına bağlı 60 köyü vardır. İlçe topraklarıGökırmak vâdisinden ve bu vâdiye dikine inen çok sayıda küçük ve dik yamaçlardan meydana gelmiştir. İlçe topraklarının yarısına yakın kısmı ormanlıktır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri kendir, sarmısak, tahıl ve meyvedir. Dağlık bölgelerde hayvancılık ve ormancılık yapılır. Orman ürünlerine dayalı sanâyi gelişmektedir. Sunta Fabrikası, TSEK Süt Fabrikası, Şeker Fabrikası, Et Kombinası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. Ayrıca çok sayıda mobilya, doğrama ve kereste atölyesi vardır.
İlçe merkezi, Ilgaz dağının kuzeyinde, Karaçomak Çayının batı yamaçlarında kurulmuştur. Târihî bir şehir olan ilçe, beyliklerin başkenti ve şehzâdelerin yetiştirildiği bir yerleşim merkezi olmuştur. 1314 senesinden beri istilâ görmemiştir. Çankırı-İnebolu karayolu ilçeden geçer. İlçe belediyesi 1909’da kurulmuştur.
Abana: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 3914 olup 2837’si ilçe merkezinde, 1077’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 33 km2 olup nüfus yoğunluğu 119’dur. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ile ardından yükselen Küre Dağlarının kuzey eteklerinden meydana gelir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Bağcılık ve meyvecilik gelişmiştir. Başlıca tarım ürünleri fındık, zeytin ve antepfıstığıdır. Hayvancılık başlıca gelir kaynağıdır. Elektromekanik Sanâyi ve Ticâret A.Ş. başlıca sanâyi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Karadeniz kıyısında dağlarla kıyı ovasında kalan ovada kurulmuştur. Denizi, ormanları, tabiî kumsalları ve İgrova Mağaraları meşhurdur. İnebolu-Çatalzeytin sâhil yolu ilçeden geçer. İl merkezine 99 km mesâfededir. Belediyesi 1958’de kurulmuştur.
Ağlı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 4805 olup, 2631’i ilçe merkezinde, 2174’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 4 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi Küre Dağlarının eteklerinde bir dere vâdisinde kurulmuştur. Küre’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Araç: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 32.672 olup, 5760’ı ilçe merkezinde, 26.912’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 42, Boyalı bucağına bağlı 24 ve İğdir bucağına bağlı 55 köyü vardır. Yüzölçümü 1880 km2 olup nüfus yoğunluğu 17’dir. İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeyinde Küre Dağları, güneyinde Ilgaz Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Araç Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pirinç, şekerpancarıdır. Ormancılık ve hayvancılık önemli geçim kaynaklarındandır. İlçe merkezi, Araç Çayının kuzey yakasında kurulmuştur. Karabük-Kastamonu Çayı ilçeden geçer. İl merkezine 46 km mesâfededir. Köylerinde guatr hastalığı yaygındır. Belediyesi 1866’da kurulmuştur.
Azdavay: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.029 olup, 3893’ü ilçe merkezinde, 10.136’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 57 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağlar çay ve dere vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve meyvedir. Hayvancılık ve ormancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır. İlçe merkezi, Devrekâni Çayı kenarında kurulmuştur. Kastamonu-Cide karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 74 km mesâfededir. Belediyesi 1946’da kurulmuştur.
Bozkurt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 12.221 olup, 4240’ı ilçe merkezinde, 7981’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 32 köyü vardır. Yüzölçümü 296 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41’dir. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ile hemen ardından yükselen dağlık bölgeden meydana gelir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmış olup, ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Abana Deresidir.
Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Orman ürünlerini işleyen birçok atölye vardır. Çelik büro eşyâları fabrikası Akkuş başlıca sanâyi kuruluşudur. Başlıca tarım ürünleri patates ve tahıldır. Meyvacılık gelişmektedir. Hayvancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır.
İlçe merkezi Abana Deresi kıyısında kurulmuştur. Etrafı ormanlarla çevrili güzel bir ilçedir. İl merkezine 97 km mesâfededir. Abana-Devrekâni yolu ilçeden geçer. Belediyesi 1952’de kurulmuştur.
Cide: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 29.355 olup, 5128’i ilçe merkezinde 24.227’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 86 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar akarsu vâdileri ile parçalanmıştır. Güney ve güneydoğusunda Küre Dağları, kuzeyinde Kestane Dağı, doğusunda Isırganlı Dağı yer alır. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır.
Ekonomisi tarım, ormancılık ve hayvancılığa dayalıdır. Tarım alanları az olduğundan bahçecilik sınırlıdır. Sebze ve meyvecilik gelişmiştir. En çok fındık ve elma yetiştirilir. Orman köylerinde çok sayıda kalkınma kooperatifi kurulmuştur. Mera hayvancılığı yaygındır. Orman ürünleri sanâyisi, özellikle kereste ve parke imalatı gelişmiştir. El sanatlarından tahta kaşık ve pirinç kahve değirmeni îmâlâtı yaygındır.
İlçe merkezi deniz kıyısında kurulmuştur. Bartın-İnebolu karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 148 km mesafededir. Cide, Kastamonu ilçelerinden Karadeniz’de en uzun kıyısı olan ilçedir. Belediyesi 1874’te kurulmuştur.
Çatalzeytin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 11.080 olup, 3165’i ilçe merkezinde, 7915’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 41 köyü vardır. Yüzölçümü 318 km2 olup, nüfus yoğunluğu 35’tir. İlçe toprakları dar kıyı şeridi ve hemen ardından yükselen kıyı dağlık arâziden meydana gelir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Çatalzeytin Deresidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır, fındık ve zeytindir. Sulanabilen arazide kış sebzeleri ve elma yetiştirilir. Dağlık bölgelerde ormancılık ve hayvancılık başlıca geçim kaynağıdır.
İlçe merkezi deniz kıyısında Çatalzeytin Deresinin ağzında kurulmuştur. İnebolu-Sinop karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 100 km mesafededir. 1954’te ilçe olan Çatalzeytin’in belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Daday: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 15.131 olup, 3502’si ilçe merkezinde, 11.629’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 67 köyü vardır. Yüzölçümü 923 km2 olup, nüfus yoğunluğu 16’dır. İlçe toprakları genelde platolarla kaplıdır. Başlıca akarsuyu Daday Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri Şekerpancarı, buğday, patates olup, az miktarda meyve yetiştirilir. Hayvancılık ikinci derecede geçim kaynağıdır. En çok koyun, tiftik keçisi ve sığır beslenir. İlçe merkezi Daday Çayının kıyısında küçük bir ovada kurulmuştur. İl merkezine 35 km mesâfededir. Gelişmemiş, küçük bir yerleşim merkezidir. Belediyesi 1873’te kurulmuştur.
Devrekâni: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 16.045 olup, 5137’si ilçe merkezinde, 10.908’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. Yüzölçümü 742 km2 olup, nüfus yoğunluğu 22’dir. İlçe topraklarının güney ve güneydoğusu platolarla kaplı olup, kuzeyini Küre Dağları engebelendirir. Dağlar akarsu vâdileriyle parçalanmıştır. Başlıca akarsuyu Devrekâni Çayıdır. Bu çayın vâdisinde yer alan Ova Kastamonu’nun en büyük düzlüklerinden biridir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, arpa, patates, elma, erik ve armuttur. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Ençok koyun, tiftik keçisi ve sığır beslenir.
İlçe merkezi, Devrekâni Çayı vâdisinde kurulmuştur. Kastamonu-Çatalzeytin karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 32 km mesafededir. Gelişmemiş ve küçük bir yerleşim merkezidir. 1944’te ilçe olan Devrekâni’nin belediyesi aynı yıl kurulmuştur.
Doğanyurt: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 13.244 olup, 802’si ilçe merkezinde, 12.442’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 25 köyü vardır. İlçe toprakları dar kıyı ovası ve hemen ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Kıyıdaki düzlüklerde tarım yapılır. İlçe merkezi deniz kıyısında Cide-İnebolu yolu üzerindedir. İnebolu’ya bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Hanönü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7360 olup, 2582’si ilçe merkezinde, 4778’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 25 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Küre Dağları güneyinde ise Gökırmak Vâdisi yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Eski ismi Gökçeağaç’tır. Sinop sınırı yakınlarında, Küre Dağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Kastamonu-Sinop karayolu ilçe topraklarından geçer. Taşköprü’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
İhsangâzi: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8978 olup, 3423’ü ilçe merkezinde, 5555’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Küre Dağları, güneyinde Ilgaz Dağları yer alır. Araç Çayı başlıca akarsuyudur. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Yüksek kesimlerde ormanlık ve hayvancılık yapılır. İlçe merkeziAraç Çayı kıyısında kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İl merkezine 40 km mesâfededir.
İnebolu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 27.944 olup 8350’si ilçe merkezinde, 19.594’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 74 köyü vardır. İlçe toprakları dar kıyı ovasının ardından yükselen dağlardan meydana gelir. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır. Girintili olmayan kıyılarında birçok tabiî kumsal vardır.
Ekonomisi ormancılığa dayalıdır. Kıyıdaki düzlüklerde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri patates, buğday, elma ve armut olup, ayrıca az miktarda arpa, soğan, erik, fındık ve zeytin yetiştirilir. Hayvancılık ve balıkçılık küçük çapta yapılır. ilçede orman ürünlerini işleyen küçük sanâyi sitesi vardır.
İlçe merkezi, ormanlarla kaplı dik yamaçların kıyıya yakın kesiminde kurulmuştur. Kastamonu’nun tek limanı olan ilçesidir. İl merkezine 93 km mesâfededir. Belediyesi, 1886’da kurulmuştur.
Küre: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.026 olup, 3749’u ilçe merkezinde, 10.277’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 46 köyü vardır. İlçe topraklarını Küre Dağları engebelendirir. Dağlar, Devrekâni Çayı ve kolları tarafından derin vâdilerle parçalanmıştır. Dağlar gür ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi, tarım, ormancılık ve mâdenciliğe dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patates olup, ayrıca az miktarda şekerpancarı, armut, elma, erik ve baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Daha çok küçük baş hayvan beslenir. Etibank tarafından bakırlı-pirit yatakları işletilir.
İlçe merkezi, Mâden Deresi vâdisinin dik eğimli batı yamaçlarında kurulmuştur. Denizden yüksekliği 950 metredir. İl merkezine 59 km mesafededir. Kastamonu-İnebolu karayolu ilçenin 3 km doğusundan geçer. 1926’da ilçe olan Küre’nin belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Pınarbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7596 olup, 1555’i ilçe merkezinde, 6041’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 24 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Doğu ve kuzeyinde İsfendiyar Dağları yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi Devrekâni Çayını besleyen bir dere kenarında kurulmuştur. Azdavay ilçesine bağlı bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İl merkezine 96 km mesâfededir.
Seydiler: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 6306 olup, 3245’i ilçe merkezinde, 3061’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 10 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Devrekâni Çayı vâdisinde küçük düzlükler vardır. Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi, Devrekâni Çayı kıyısında kurulmuştur. Kastamonu-İnebolu karayolu ilçeden geçer. Devrekâni’ye bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Şenpazar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 8950 olup, 2887’si ilçe merkezinde, 6063’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 22 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte engebeli araziden meydana gelir. Ekonomisi tarım, ormancılık ve hayvancılığa dayalıdır. İlçe merkezi, bir dere vadisinde yer alır. İl merkezine 134 km mesafededir. Belediyesi 1974’te kurulmuştur.
Taşköprü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 47.621 olup, 11.454’ü ilçe merkezinde, 36.167’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 122 köyü vardır. İlçe topraklarının kuzey doğu ve güneyi dağlık alanlardan, iç kesimi ise orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Başlıca akarsuları Akkaya Çayı, Karadere ve Uludere’dir. Dağlık alanlar meşe, kayın, köknar, karaçam ve sarıçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, elma, kendir, patates, arpa, soğan ve sarmısak olup, ayrıca az miktarda armut, erik, baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. Düz kesimlerde sığır ve manda, yüksek kesimlerde koyun besiciliği yapılır. Sümerbank Kendir Sanâyi Müessesesi ve Seka Kastamonu Kâğıt Fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi Gökırmak’ın kıyısında kurulmuştur. Çobanoğulları tarafından yaptırıldığı zannedilen ve günümüzde de kullanılan köprüden ismini alır. Kastamonu-Boyabat yolu ilçeden geçer. İl merkezine 42 km mesâfededir. BelediyesiCumhûriyetten sonra kurulmuştur.
Tosya: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 48.055 olup, 22.810’u ilçe merkezinde, 25.245’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 52 köyü vardır. Yüzölçümü 1197 km2 olup, nüfus yoğunluğu 41’dir. İlçe toprakları dağlarla çevrilidir. Kuzey ve kuzeybatısında Ilgaz Dağı, güneyinde Köroğlu Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Devrez Çayıdır. Bu akarsuyun vâdisinin genişlediği düzlük, Tosya Ovası olarak adlandırılır. Dağlar gürgen, kara ve sarı çam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, pirinç, elma, armut ve patatestir. Pirinci meşhurdur. Koyun ve Ankara keçisi beslenen ilçede arıcılık gelişmiştir. Meyve suyu, yem, orman ürünleri, tuğla, metal eşyâ ve plâstik ayakkabı fabrikaları ve çeltik atölyeleri başlıca sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Kuruçay Vâdisinde kurulmuştur. Samsun-Gerede karayolu ilçenin güneyinden geçer. İl merkezine 66 km mesâfededir. Çok eski bir târihe sâhiptir. Belediyesi 1864’te kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerler
Kastamonu tabiî güzellikleri, târihî eserleri ve orman varlığı yönünden zengindir. Târihî eserlerin çoğu Osmanlı ve Selçuklu devrine âittir.
Kastamonu Kalesi: Eski bir kaledir. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Bizanslılar döneminde yapılmıştır. Sağlam olan iç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu veOsmanlı dönemlerinde tâmir görmüştür. 23 Kasım 1943 zelzelesinde çok zarara uğramıştır. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel vardır.
Atabey Câmii: Aynı isimle anılan mahallededir. 1273’te Çobanoğulları döneminde yapılmıştır. Kastamonu’nun en eski câmiidir. Kapıdan mihrâba doğru uzanan ahşap sütunlar sebebiyle halk arasında “40 Direkli” diye bilinir. Kesme taştan kısa minâresi Selçuklu mîmârîsi özelliğini taşır.
İbn-i Neccar Câmii: 1353’te İbn-i Neccar adıyla bilinen Muradoğlu Hacı Nusret tarafından yaptırıldığı, kitâbesinde yazmaktadır. 1943 zelzelesinde büyük hasar görmüştür. Ahşap kapısı ağaç oymacılığının nâdide eserlerindendir.
Halil Bey Câmii: Emir İsmâiloğlu Halil Bey tarafından 1363’te yaptırılmıştır. Merkez ilçeye bağlı Kemah köyündedir. Ahşap tavanını süsleyen motifler çok güzeldir.
İsmâil Bey Külliyesi: Candaroğulları beylerinden İsmâil Bey tarafından 1451’de yaptırılmıştır. Külliye câmi, medrese ve türbeden meydana gelmiştir.
Yakub Ağa Külliyesi: Alamescit Mahallesindedir. 1547’de Kânûnî Sultan Süleyman Hanın kilercibaşısı Yakub Ağa tarafından yaptırılmıştır. Külliye medrese, câmi ve imâretten meydana gelmiştir.
Nasrullah Câmii: 1506’da Osmanlılar döneminde Yakupoğlu Nasrullah Kâdı tarafından yaptırılmıştır. Kastamonu’da Osmanlılar devrinde yapılan ilk câmi olup, ilin en büyük câmiidir. Çeşitli dönemlerde gördüğü tamirâtlar yüzünden o günkü özelliğini kaybetmiştir.
Sinan Bey Câmii: 1571’de Sinan Bey tarafından yaptırılmıştır. Çelebi Mahallesindedir. Ahşab kapısının kabartma ve aynaları çok güzeldir.
Şeyh Şaban-ı Velî Câmii: 1580’de Sultan Üçüncü Murâd Hanın hocası Şücâüddîn Efendi tarafından yaptırılmıştır. Günümüze kadar gördüğü tâmirler yüzünden ilk günkü özelliğini kaybetmiştir.
Abdurrahmân Paşa Câmii: Tosya ilçesindedir. 1584’te Maraşlı Abdurrahmân Paşa tarafından yaptırılmıştır. Klasik Osmanlı mîmârî özelliğinin izlerini taşır.
Kâsım Bey Câmii: Taşköprü ilçesine bağlı Çaycevher köyündedir. Yapı malzemesi Anadolu beylikleri özelliğini taşırsa da, plan yönünden Selçuklu mîmârîsi tarzında yapılmıştır.
Hoca Şemseddîn Câmii: Küre ilçesinde Câmi-i Kebîr mahallesindedir. 1473’te Hoca Şemseddîn tarafından yaptırılmıştır. İlk yapılış şeklini günümüze kadar korumuştur.
Küre-i Hadid Câmii: Araç ilçesine bağlı Küre-i Hadid köyündedir. Kitâbesinde 1451’de Candaroğlu İsmâil Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır.
Münire Medresesi: Nasrullah Câmiinin güneyindedir. 1746’da Reis-ül-Küttâb Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. 21 odadan meydana gelmiştir.
Urgan Hanı: Nasrullah Câmii yanındadır. 1748’de Reîs-ül-Küttâb Hacı Mustafa Efendi yaptırmıştır.
İsmâil Bey Hanı: Attarlar çarşısındadır. Kuzey ve güneyde iki kapısı vardır. 1972’de Vakıflar Genel Müdürlüğünce tâmir ettirilmiştir.
Yılanlı Şifâhane: Küpceğiz Mahallesindedir. İlin en eski yapısıdır. Kitâbesinde 1272’de Muiniddin Süleymân Pervâne’nin oğlu Ali Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır. Taştan oyulmuş cümle kapısı nefis bir sanat eseridir.
Nasrullah Köprüsü: Karaomak Deresi üzerindedir. Nasrullah Câmiini karşı yakaya bağlar. 1506’da Nasrullah kâdı yaptırmıştır. Günümüzde sâdece iki gözü kalmıştır.
Pompeipolis kalıntıları: Roma İmparatorluğu’nun meşhur kumandanlarından Pompeipolis’in kurduğu ve kendi ismini verdiği kent, Taşköprü ilçesinin Zımbıllı Tepesinde ortaya çıkarılmıştır.
Mesire yerleri: Kastamonu tabiî güzellikler bakımından oldukça zengin bir ilimizdir.
Ilgaz Dağı ve Millî Parkı: İl merkezine 45 km uzaklıkta, Ilgaz Dağı üzerindedir. Çankırı-Kastamonu karayolu parkın içinden geçmektedir. Zengin bitki örtüsü, bol ve soğuk suları ve yabanî av hayvanları bakımından çok zengindir.
Acı (Acık) Maslak: İl merkezine 3 km uzaklıkta âdetâ şehir ile bitişik bir mesîre yeridir. Çam ormanları ile kaplıdır. Püryan kebabı meşhurdur.
Kâdı Dağı: Kastamonu-Çankırı karayolu üzerinde, il merkezine 12 km uzaklıkta güzel bir mesire yeridir. Soğuk pınarları meşhurdur.
Kanlıgöl: Kastamonu-Araç karayolu üzerinde il merkezine 24 km uzaklıkta çam ormanlarıyla kaplı bir mesîre yeridir.
Soğuksu: Kastamonu-Çankırı karayolu üzerinde il merkezine 40 km uzaklıkta bir mesîre yeridir.
Yaralıgöz: Kastamonu-Devrekâni-Çatalzeytin karayolu üzerinde il merkezine 35 km uzaklıkta bir mesîre yeridir.
Üçoluklar: Tosya ilçesine 3 km uzaklıkta olup, çam ağaçları ve soğuk suları ile orman içinde güzel bir mesîre yeridir.
Karşıyaka: Azdavay ilçesine 10 km uzaklıkta bir dinlenme yeridir.
Yeşilyuva: Bozkurt ilçesi yakınlarında orman içi mesîre yeridir. Kestane, çam ve gürgen ağaçları ile meydana gelen bitki örtüsü görülmeye değerdir.
Dipsizgöl: Tosya’ya 18 km uzaklıkta orman içi bir dinlenme yeridir. 500 m2lik krater gölü mevcuttur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
[attachment=133182]
Hibiskus Hatmi Çiçeği? Hibiskus Nedir? Hibiskus Çiçeği Çayı? Hibiskus Çayı Faydaları Nelerdir?
Hibiskus Nedir?
Yüksek miktarda antioksidan içeren Hibiskus ekşi bir lezzete sahip olup susuzluğu giderir. Ebegümecigiller (Malvaceae) ailesinden olan bu bitki bol miktarda C vitamini içerir ve sağlık için çeşitli avantajlar sunar. Yaklaşık 300 türü olan ve hatmi çiçeği olarak da tanınan hibiskus bitkisi hoş kokusuyla da bilinir.
Hibiskus Ne İşe Yarar?
Çevreye ve iklime bağlı olarak çeşitlilik gösteren yüzlerce hibiskus türü mevcuttur. Her türün farklı kullanımları vardır ve farklı avantajlar sunar. Ancak en genel kullanım şekli çay halidir ve kafein içermemesi de tercih sebebidir.
Hibiskus Faydaları Nelerdir?
Genelde hatmi olarak tanınan hibiskus bitkisi Batı Afrika, Orta ve Güney Amerika ve Karayipler'de yetişen çok yıllık bir bitkidir ve genellikle sıcak iklim bölgelerinde yetiştirilir. A, B2 ve C vitaminleri ile zenginleştirilmiş antioksidan dolu çiçeksi yapraklar hibiskus bitkisinin bir parçasını oluşturur ve çay veya kapsül formunda tüketilir. Hibiskus çayı faydaları aşağıdaki gibidir:
Hibiskus beta karoten, C vitamini ve antosiyanin gibi antioksidanlar bakımından zengindir. Antioksidanlar vücuttaki zararlı moleküller olarak adlandırılan serbest radikalleri yok etmeye yardımcı olur. Serbest radikaller ise kanser kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıkların gelişiminde rol oynar.
Enflamasyon veya iltihaplanma her bireyde ortaya çıkabilen ve bağışıklık sisteminin organları enfeksiyonlardan ve yaralanmalardan koruma amacıyla oluşturduğu bir biyokimyasal tepkidir. Yapılan araştırmalar hibiskus bitkisinin enflamasyonun azaltılmasında pozitif etki yaratabildiğini göstermiştir.
Hibiskus çayı kanseri önlemeye yardımcı olan polifenoller adı verilen antioksidanlar içerir.
Hibiskus çayı antibakteriyel bir fayda sunabilir.
Hibiskusun getirdiği yararlardan bir tanesi hipertansiyon durumunda kan basıncınızı azaltma yeteneğidir. Yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon kalbe zarar vererek zayıflamasına yol açabilir. Hibiskus kullanımı bu tansiyon düşürme sürecinde etkili olabilir.
Kalp hastalığı, kalp krizi ve inme gibi sağlık sorunlarının riskini arttıran yüksek kolesterol seviyelerine hibiskus bitkisi dengeleyici ve kan dolaşımını iyileştirici etkiler sunabilir.
Yapılan çeşitli araştırmalar hibiskusun obeziteye karşı koruma sağladığı ve kilo kaybına olumlu katkıda bulunduğunu göstermiştir.
Hibiskus karaciğer sağlığını iyileştirmeye destek olabilir. Bu bitkinin güçlü antioksidan özelliği sayesinde karaciğer çeşitli toksinlerden korunabilir.
Hibiskus çayı içmek, yüksek antioksidan içeriği sayesinde bağışıklık sistemini destekleyebilir, kan basıncını düşürebilir ve vücutta iltihaplanmayı azaltabilir. Ayrıca, hibiskus çayının hoş tadı ve ferahlatıcı etkisi de yaygın olarak tercih edilmektedir.
Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
Hibiskusun mukozal hücreleri tedavi edici özelliği vardır.Özellikle midede gastritten dolayı oluşan hafif yanmaların azaltılmasında hibiskus önerilebilir.
Zengin antioksidan içeriği ile hibiskus, vücudun serbest radikallerden korunmasına destek olur. Bu özelliği ile kanser riskinin azaltılmasında etkilidir.
Hibiskusun kan basıncını düşürdüğüne dair çalışmalar vardır. Yüksek tansiyonu olan kişiler için tansiyonun düşürülmesinde etkili olabilir.
Hibiskus, iştahın azaltılmasını ve metabolizmanın hızlanmasını destekleyebilir. Bu sayede düzenli hibiskus tüketimi kilo kaybını destekleyebilir.
Hibiskusun faydalarından bir diğeri de solunum yollarındaki tahrişe karşı iyileştiricidir. Grip ve nezle durumlarındaki kuru öksürük için geleneksel tıpta hibiskus sıklıkla önerilenler arasındadır.
Yapılan çalışmalarda hibiskusun antienflamatuar etkisi sayesinde iltihaplara karşı etkili olduğuna dair veriler elde edilmiştir.
Hibiskusun kan şekerini düşürücü etkileri vardır. Bu etkilerinden dolayı özellikle kan şekerinin yüksek seyrettiği insülin direnci, diyabet gibi hastalıkları olan kişilere önerilebilir.
Cilt yanıkları ve böcek ısırıklarına karşı da hibiskusun faydalı etkileri vardır. Hibiskusun ezilerek elde edilen ekstresinin cilt üzerine sürülmesi ile semptomlar azaltılabilir.
Bu faydalarından yararlanabilmek için genellikle hibiskusun düzenli kullanımı önerilir. Ancak hibiskus kullanılmadan önce bir doktora veya beslenme uzmanına danışılmalıdır.
Hibiskus Çayı Nasıl Demlenir?
Peki hibiskus çayı nasıl demlenir? Hibiskus çayı sıcak bir bitki çayı olarak ya da tatlı ve ferahlatıcı bir soğuk demlemeyi tercih edenler için buzlu bir içecek olarak hazırlanabilir. İşte hibiskus çayının sıcak ve soğuk pişirme yöntemleri:
Kaynatmış suyu sürahiye veya çaydanlığa dökün. Kurutulmuş hibiskus yapraklarından bir tatlı kaşığı ekleyin ve en az 4-5 dakika demlemeye bırakın. Süzdükten sonra belki bal gibi tatlandırıcılar ile zenginleştirebilirsiniz.
Soğuk demleme yöntemi ile yapılan hibiskus çayında acılık azalırken çiçeklerin tadını daha çok hissedersiniz. Başlangıçta kurutulmuş hibiskus yapraklarını soğuk veya oda sıcaklığındaki su dolu bir sürahiye ekleyin ve karıştırın. En kısa 4 saat olacak şekilde 2 güne kadar demlemeye bırakabilirsiniz. Süzerek yaprakları ayıkladıktan sonra çayınız servis için hazırdır.
Hibiskus Çayı Faydaları Nelerdir?
Besin değeri yüksek olan hibiskus çayının sağlık açısından birçok faydası bulunur. Kalp hastalıkları risklerini azaltmadan bağışıklık sistemini güçlendirmeye kadar birçok hastalıklarda etkili olabilmektedir. Hibiskus çayının faydaları şu şekilde sıralanabilir:
Hibiskus çayı bağışıklı güçlendirmeyi sağlayan C vitamini ve antioksidanlar içerir
Kan basının düşürülmesi ve dengelenmesinde etkilidir
Grip ve soğuk algınlığı semptomlarını hafifletir, boğaz enfeksiyonlarından korur
Bağırsak sağlığını dengeleyerek sindirim sistemini düzenler
Hibiskus çayı cildi yenilemeye yardımcıdır
Adet sancılarına iyi gelir ve adet söktürücü özellik gösterir
Kaygıları hafifletir, iyi bir uykuyu destekler
Hibiskus Nasıl Tüketilmelidir?
Yaz aylarında soğuk kompostoların içerisine aroma vermesi amacıyla katılabilir. Tercihe göre diğer buzlu bitki çayları ile birlikte de tüketilebilir. Tüm bitki çaylarında olduğu gibi hibiskus çayının da aşırı tüketimi tavsiye edilmez. Günde bir fincandan fazla tüketilmemesi önerilir. Ayrıca kronik hastalıklara sahip olan kişiler, doktor tavsiyesi olmadan kullanmamalıdır.
Hibiskus Kullanırken Nelere Dikkat Edilmelidir?
Hibiskus faydaları için doğru kullanımı önemlidir. Hibiskusun birçok yararı olmasına rağmen büyük miktarlarda kullanımı karaciğer hasarına yol açabilir. Ayrıca bazı kişiler bitkiye alerji gösterebilir. Hibiskus bazı ilaçlarla etkileşime girebilir. Eğer yüksek tansiyon veya diyabet ilaçları kullanıyorsanız hibiskus içeren ürünleri kullanmadan önce doktorunuza danışmanız önemlidir. Bunun yanında hibiskus bitkisi doğum kontrol ilaçlarının etkinliğini düşürebilecek ve meme ile rahim kanseri gibi hastalıklara yol açabilecek fitoöstrojenler barındırır. Bu sebeplerle hibiskus tüketiminin dikkatli olması ve aşırıya kaçmaması sağlık için vital öneme sahiptir. Bitkisel desteklerden önce doktorunuza ve eczacınıza başvurmanız sağlığınız açısından hayati önem taşır.
Hibiskus Seçerken Nelere Dikkat Edilmelidir?
Hibiskus çayının faydalarının diğer tüketim yöntemlerine nazaran daha fazla olduğu araştırmalar ile belirlenmiştir bu yüzden genellikle çay formunda tüketilmesi tavsiye edilir. Kurutulmuş hibiskus tomurcuklarından kendi çayınızı hazırlayabileceğiniz gibi poşet halinde aktarlardan da temin edebilirsiniz. Hibiskusu ince şekilde öğütülmüş ve kurutulmuş parçalar halinde toz olarak da satın alabilirsiniz. İçecek yapmak için sadece hibiskus tozu ile suyu karıştırmanız yeterlidir.
Hibiskus Ne Kadar Kullanılmalı?
Aşırı dozda hibiskus kullanımının bazı komplikasyonlara yol açabileceği için önerilen dozun üzerine çıkmanız tavsiye edilmez. Hibiskus çayının standart dozu günde 1 ile 2 bardak arasındadır. Eğer hibiskus ekstraktını tercih ederseniz günde 500-1000 mg yeterli olacaktır.
Hamileler Hibiskus Çayı İçebilir mi?
Peki hamileler hibiskus çayı içebilir mi? Hamilelik döneminde hibiskus tüketimine özen göstermelisiniz. Bitkinin içerdiği fitoöstrojenler erken doğum gibi bazı komplikasyonlara sebep olabilir. Hamilelik ve emzirme dönemlerinde doktorunuza danışmadan hibiskus ya da başka herhangi bir bitkisel takviye kullanmanız tavsiye edilmez.
Antioksidan Özellikler
Hibiskus beta karoten, C vitamini ve antosiyanin gibi antioksidanlar açısından zengin bir bitkidir. Antioksidanlar vücuttaki serbest radikaller olarak bilinen zararlı moleküllerin yok edilmesine yardımcı olur. Serbest radikaller kanser, kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıkların oluşmasında rol oynar. Vücudunuz serbest radikallerle savaşmak için kendi antioksidanlarını kullanırken, hibiskus gibi antioksidan bakımından zengin besinleri tüketmeniz hastalıklarla baş etmenize yardımcı olabilir.
Antienflamatuar Özellikler
Enflamasyon, herkeste meydana gelebilen bağışıklık sisteminin organları enfeksiyondan ve yaralanmalardan korumak amacıyla oluşturduğu biyokimyasal bir tepkidir. Enflamasyona tıbbi müdahale yapılmazsa bazı sağlık sorunlarına neden olabilir. Uzun süreli enflamasyon, kanser, astım, alzheimer, kalp hastalıkları ve romatoid artrit gibi bazı hastalıkların ortaya çıkmasında rol oynar. Yapılan bazı araştırmalar sonucu hibiskus bitkisinin enflamasyonun giderilmesinde olumlu etki gösterebildiği gözlemlenmiştir. Hibiskusun enflamasyon üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Antikanser Özellikler
Hibiskus çayı, kanser önlemeye yardımcı olan polifenol denilen antioksidanlar içerir. Yapılan bazı araştırmalar, hibiskus özütünün hücre büyümesini sınırladığı ve ağız kanserinin istilasını azalttığını gösterdi. Ayrıca başka çalışmalar, hibiskus çayının prostat kanseri ve mide kanseri hücrelerinin yayılmasını önlemeye yardımcı olabileceğini göstermektedir ancak diğer tüm bitkisel içeriklerde olduğu gibi hibiskus çayı içmeniz kansere yakalanmanızı önlemez. Sadece kansere yakalanma riskinizi azaltmaya yardımcı olabilir.
Antibakteriyel Özellikler
Hibiskus çayı antibakteriyel fayda sağlayabilir. Yapılan bazı çalışmalar, hibiskus özütünün E.coli’yi bakterisini inhibe ettiğini göstermiştir. Diğer bakteri türleriyle de savaşmada da ekili olabileceğine dair çalışmalar olmakla birlikte hibiskusun antibakteriyel özelliklerini tam olarak anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Kan Basıncı Üzerindeki Etkisi
Hibiskusun en önemli faydalarından biri de hipertansiyon durumunda kan basıncınızı düşürmeye yardımcı olmasıdır. Hipertansiyon olarak adlandırılan yüksek tansiyon, kalbe zayıflamasına neden olabilecek baskı uygular. Hibiskus kullanımı tansiyonu azaltmaya yardımcı olabilir. Bu bitki yüksek tansiyon teşhisi konan hastalar için kesinlikle tansiyon ilaçlarının yerini alamazlar.
Kolesterol Üzerindeki Etkisi
Yüksek kolesterol seviyeleri kalp hastalığı, kalp krizi ve inme gibi sağlık sorunlarının riskinin artması ile bağlantılıdır. Hibiskus bitkisi vücudun kolesterol seviyelerini dengeleme ve kan akışını iyileştirmede faydalı etkiler gösterebilir. Yapılan klinik çalışmalar neticesinde hibiskusun kan şekeri ve toplam kolesterol seviyesini azalttığı gözlemlenmiştir. Sağlıklı kolesterol seviyelerini korumaya yardımcı olduğu düşünülse de emin olmak için daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Kilo Verme
Yapılan bazı araştırmalar sonucu hibiskusun obeziteyi önleme ve kilo verme üzerinde olumlu etki gösterdiği gözlemlenmiştir Araştırmalar hibiskus özütü kullanılarak hibiskusun 12 hafta sonra vücut yağının ve vücut kitle indeksinin azalmasına yardımcı olabileceğini göstermiştir.
Karaciğer Sağlığı
Hibiskus karaciğeri sağlığının iyileştirilmesine destek olabilir. Hibiskus güçlü antioksidan özelliği sayesinde karaciğeri çeşitli toksinlerden korumaya yardımcı olabilir. Yapılan araştırmalar sonucu hibiskus kullanımı ile İnsan vücudunda metabolizma, sindirim, detoksifikasyon ve vitamin gibi çeşitli işlevlerden sorumlu olan karaciğer hücrelerinin bazı antikanser aktivitesi gösterdiği gözlemlenmiştir.
Hibiskus Almanın En İyi Yolları Nelerdir?
Hibiskus bitkisini tüketmenin çeşitli yolları vardır. Hibiskusun sağlık için en sık kullanılan yolları şunlardır:
Çay: Hibiskus çayı faydaları diğer tüketim şekillerine göre daha fazla olduğu için yapılan araştırmalar sonucunda da çay şeklinde tüketimi daha çok önerilir. Kurutulmuş hibiskus tomurcuklarını kaynar suda demleyerek kendiniz çay yapabileceğiniz gibi hazır poşet çay şeklinde de aktarlarda bulabilirsiniz.
Toz: İnce öğütülmüş ve kurutulmuş bitki parçalarından yapılan hibiskusu toz olarak da satın alabilirsiniz. İçecek yapmak için hibiskus tozunu suyla karıştırmanız yeterlidir.
Ekstrakt: Hibiskus ekstraktı, bitki kurutulduktan sonra ekstrasyon işlemlerinden geçirilerek elde edilen özüdür. Ekstraktlar belirli koşullarda üretildiklerinden, en güvenilir formlarına eczaneler aracılığı ile ulaşabilirsiniz.
Hibiskus Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?
Hibiskusun pek çok faydası olduğu gibi yüksek dozlarda kullanımı karaciğer hasarına neden olması gibi bazı yan etkilere neden olabilir. Ayrıca bitkiye karşı alerjik reaksiyon gösterme ihtimali de vardır. Hibiskus bazı ilaçlarla beraber tüketildiğinde etkileşime girebilir. Yüksek tansiyon ya da diyabet ilaçları kullanıyorsanız, hibiskus içeren ürünleri kullanmadan önce hekiminize danışınız. Bu bitki ayrıca doğum kontrol ilaçlarının etkinliğini azaltabilecek, meme ve rahim kanseri gibi hastalıklarda da tehlikeli olabilecek fitoöstrojenler içerir, bu nedenlerden ötürü hibiskus kullanımına dikkat etmeniz ve aşırı dozda tüketmemeniz sağlığınız açısından önemlidir. Herhangi bitkisel destek kullanımından önce mutlaka hekiminize ve eczacınıza danışmanız sağlığınız için oldukça önemlidir.
Hamilelikte Hibiskus Kullanımı
Hamilelik sürecinde hibiskus tüketimine dikkat etmeniz gerekir. Bitkinin içerisindeki fitoöstrojenler erken doğum gibi bazı komplikasyonların oluşmasına neden olabilir. Hamilelik sürecinde ve emzirme döneminde doktorunuza danışmadan hibiskus veya herhangi bitkisel takviye tüketmeniz önerilmez.
Hibiskusun Geleneksel Kullanımı Nasıldır?
Hibiskus bitkisi geçmişten günümüze kadar tıbbi, dekoratif ve mutfak amaçları gibi çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Mısır ve Sudan’da kalikslerden yapılan çay, vücut ısısını düşürme, kalp ve sinir hastalıklarını tedavi etme ve diürezi yani artan idrar üretimini uyarma gibi çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Kuzey Afrika’da ise, öksürük, boğaz ağrısı, diş yaraları, apse ve genital sorunların tedavisinde kullanılmıştır. Avrupa’da kafeinsiz bir içecek çayı olarak kullanılan hibiskus, özellikle sinirsel huzursuzluk ve uykuya dalma zorluğu gibi sorunlar için kullanılmıştır. İran’da hibiskus çayı, hipertansiyon için geleneksel bir tedavi yöntemi olarak kullanılmıştır.
Hibiskus Kullanım Dozu Ne Kadar Olmalı?
Hibiskusun aşırı doz kullanımı bazı komplikasyonlara neden olabileceği için tavsiye edlen dozun üstünde kullanmamanız gerekir. Hibiskus çayı için önerilen standart doz günde 1 ila 2 bardaktır. Hibiskus ekstraktı kullanmak isterseniz günde 500-1000 mg arası yeterli olacaktır.
Hibiskus Çayı Nasıl Yapılır?
Hibiskus ister ılık ve yatıştırıcı bir bitki çayı, ister tatlı,keskin ve ferahlatıcı soğuk demleme ya da buzlu çay olarak farklı şekillerde yapılabilir. Hibiskus çayının sıcak ve soğuk yapılış tarifi şöyledir:
Sıcak hibiskus çayı: Bir su bardağı suyu kaynattıktan sonra çaydanlık ya da sürahiye aktarın. Kurutulmuş bir tatlı kaşığı hibiskus yapraklarını kaynatılmış suya ekledikten sonra en az 4-5 dakika demlenmeye bırakın. Demlediğiniz çayı süzdükten sonra isteğinize göre bal vb şeylerle tadlandırabilirsiniz.
Soğuk hibiskus çayı: Soğuk demleme usulüyle hazırlanan hibiskus çayında acı tat azalırken çiçeklerden daha fazla lezzet alırsınız. Öncelikle kurutulmuş hibiskus yapraklarını soğuk ya da oda sıcaklığındaki suyla dolu bir sürahiye ekleyin ve karıştırın. En az 4 saat olacak şekilde 2 güne kadar demlenmesini bekleyebilirsiniz. Demlenen çayın yapraklarını çıkartmak için süzdükten sonra çayınız tüketilmeye hazırdır.
Hibiskus bitkisi için yapılan araştırmaların çoğu hayvan ve laboratuvar çalışmaları ile sınırlıdır. Hibiskus bitkisinin birçok faydası olduğu düşünülmekle birlikte yarar ve risklerini tam olarak anlamak için daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır. Özellikle hamilelik süreci ve emzirme döneminde hibiskus kullanmadan önce doktorunuza danışınız. Hibiskus kullanımından sonra alerjik bir reaksiyon ya da başka yan etkiler oluşursa bir sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmeyin.
Kaynak
Buyukanadoluhastanesi
livhospital
medicalpark
nazligulsahdogan
Hibiskus Hatmi Çiçeği? Hibiskus Nedir? Hibiskus Çiçeği Çayı? Hibiskus Çayı Faydaları Nelerdir?
Hibiskus Nedir?
Yüksek miktarda antioksidan içeren Hibiskus ekşi bir lezzete sahip olup susuzluğu giderir. Ebegümecigiller (Malvaceae) ailesinden olan bu bitki bol miktarda C vitamini içerir ve sağlık için çeşitli avantajlar sunar. Yaklaşık 300 türü olan ve hatmi çiçeği olarak da tanınan hibiskus bitkisi hoş kokusuyla da bilinir.
Hibiskus Ne İşe Yarar?
Çevreye ve iklime bağlı olarak çeşitlilik gösteren yüzlerce hibiskus türü mevcuttur. Her türün farklı kullanımları vardır ve farklı avantajlar sunar. Ancak en genel kullanım şekli çay halidir ve kafein içermemesi de tercih sebebidir.
Hibiskus Faydaları Nelerdir?
Genelde hatmi olarak tanınan hibiskus bitkisi Batı Afrika, Orta ve Güney Amerika ve Karayipler'de yetişen çok yıllık bir bitkidir ve genellikle sıcak iklim bölgelerinde yetiştirilir. A, B2 ve C vitaminleri ile zenginleştirilmiş antioksidan dolu çiçeksi yapraklar hibiskus bitkisinin bir parçasını oluşturur ve çay veya kapsül formunda tüketilir. Hibiskus çayı faydaları aşağıdaki gibidir:
Hibiskus beta karoten, C vitamini ve antosiyanin gibi antioksidanlar bakımından zengindir. Antioksidanlar vücuttaki zararlı moleküller olarak adlandırılan serbest radikalleri yok etmeye yardımcı olur. Serbest radikaller ise kanser kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıkların gelişiminde rol oynar.
Enflamasyon veya iltihaplanma her bireyde ortaya çıkabilen ve bağışıklık sisteminin organları enfeksiyonlardan ve yaralanmalardan koruma amacıyla oluşturduğu bir biyokimyasal tepkidir. Yapılan araştırmalar hibiskus bitkisinin enflamasyonun azaltılmasında pozitif etki yaratabildiğini göstermiştir.
Hibiskus çayı kanseri önlemeye yardımcı olan polifenoller adı verilen antioksidanlar içerir.
Hibiskus çayı antibakteriyel bir fayda sunabilir.
Hibiskusun getirdiği yararlardan bir tanesi hipertansiyon durumunda kan basıncınızı azaltma yeteneğidir. Yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon kalbe zarar vererek zayıflamasına yol açabilir. Hibiskus kullanımı bu tansiyon düşürme sürecinde etkili olabilir.
Kalp hastalığı, kalp krizi ve inme gibi sağlık sorunlarının riskini arttıran yüksek kolesterol seviyelerine hibiskus bitkisi dengeleyici ve kan dolaşımını iyileştirici etkiler sunabilir.
Yapılan çeşitli araştırmalar hibiskusun obeziteye karşı koruma sağladığı ve kilo kaybına olumlu katkıda bulunduğunu göstermiştir.
Hibiskus karaciğer sağlığını iyileştirmeye destek olabilir. Bu bitkinin güçlü antioksidan özelliği sayesinde karaciğer çeşitli toksinlerden korunabilir.
Hibiskus çayı içmek, yüksek antioksidan içeriği sayesinde bağışıklık sistemini destekleyebilir, kan basıncını düşürebilir ve vücutta iltihaplanmayı azaltabilir. Ayrıca, hibiskus çayının hoş tadı ve ferahlatıcı etkisi de yaygın olarak tercih edilmektedir.
Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
Hibiskusun mukozal hücreleri tedavi edici özelliği vardır.Özellikle midede gastritten dolayı oluşan hafif yanmaların azaltılmasında hibiskus önerilebilir.
Zengin antioksidan içeriği ile hibiskus, vücudun serbest radikallerden korunmasına destek olur. Bu özelliği ile kanser riskinin azaltılmasında etkilidir.
Hibiskusun kan basıncını düşürdüğüne dair çalışmalar vardır. Yüksek tansiyonu olan kişiler için tansiyonun düşürülmesinde etkili olabilir.
Hibiskus, iştahın azaltılmasını ve metabolizmanın hızlanmasını destekleyebilir. Bu sayede düzenli hibiskus tüketimi kilo kaybını destekleyebilir.
Hibiskusun faydalarından bir diğeri de solunum yollarındaki tahrişe karşı iyileştiricidir. Grip ve nezle durumlarındaki kuru öksürük için geleneksel tıpta hibiskus sıklıkla önerilenler arasındadır.
Yapılan çalışmalarda hibiskusun antienflamatuar etkisi sayesinde iltihaplara karşı etkili olduğuna dair veriler elde edilmiştir.
Hibiskusun kan şekerini düşürücü etkileri vardır. Bu etkilerinden dolayı özellikle kan şekerinin yüksek seyrettiği insülin direnci, diyabet gibi hastalıkları olan kişilere önerilebilir.
Cilt yanıkları ve böcek ısırıklarına karşı da hibiskusun faydalı etkileri vardır. Hibiskusun ezilerek elde edilen ekstresinin cilt üzerine sürülmesi ile semptomlar azaltılabilir.
Bu faydalarından yararlanabilmek için genellikle hibiskusun düzenli kullanımı önerilir. Ancak hibiskus kullanılmadan önce bir doktora veya beslenme uzmanına danışılmalıdır.
Hibiskus Çayı Nasıl Demlenir?
Peki hibiskus çayı nasıl demlenir? Hibiskus çayı sıcak bir bitki çayı olarak ya da tatlı ve ferahlatıcı bir soğuk demlemeyi tercih edenler için buzlu bir içecek olarak hazırlanabilir. İşte hibiskus çayının sıcak ve soğuk pişirme yöntemleri:
Kaynatmış suyu sürahiye veya çaydanlığa dökün. Kurutulmuş hibiskus yapraklarından bir tatlı kaşığı ekleyin ve en az 4-5 dakika demlemeye bırakın. Süzdükten sonra belki bal gibi tatlandırıcılar ile zenginleştirebilirsiniz.
Soğuk demleme yöntemi ile yapılan hibiskus çayında acılık azalırken çiçeklerin tadını daha çok hissedersiniz. Başlangıçta kurutulmuş hibiskus yapraklarını soğuk veya oda sıcaklığındaki su dolu bir sürahiye ekleyin ve karıştırın. En kısa 4 saat olacak şekilde 2 güne kadar demlemeye bırakabilirsiniz. Süzerek yaprakları ayıkladıktan sonra çayınız servis için hazırdır.
Hibiskus Çayı Faydaları Nelerdir?
Besin değeri yüksek olan hibiskus çayının sağlık açısından birçok faydası bulunur. Kalp hastalıkları risklerini azaltmadan bağışıklık sistemini güçlendirmeye kadar birçok hastalıklarda etkili olabilmektedir. Hibiskus çayının faydaları şu şekilde sıralanabilir:
Hibiskus çayı bağışıklı güçlendirmeyi sağlayan C vitamini ve antioksidanlar içerir
Kan basının düşürülmesi ve dengelenmesinde etkilidir
Grip ve soğuk algınlığı semptomlarını hafifletir, boğaz enfeksiyonlarından korur
Bağırsak sağlığını dengeleyerek sindirim sistemini düzenler
Hibiskus çayı cildi yenilemeye yardımcıdır
Adet sancılarına iyi gelir ve adet söktürücü özellik gösterir
Kaygıları hafifletir, iyi bir uykuyu destekler
Hibiskus Nasıl Tüketilmelidir?
Yaz aylarında soğuk kompostoların içerisine aroma vermesi amacıyla katılabilir. Tercihe göre diğer buzlu bitki çayları ile birlikte de tüketilebilir. Tüm bitki çaylarında olduğu gibi hibiskus çayının da aşırı tüketimi tavsiye edilmez. Günde bir fincandan fazla tüketilmemesi önerilir. Ayrıca kronik hastalıklara sahip olan kişiler, doktor tavsiyesi olmadan kullanmamalıdır.
Hibiskus Kullanırken Nelere Dikkat Edilmelidir?
Hibiskus faydaları için doğru kullanımı önemlidir. Hibiskusun birçok yararı olmasına rağmen büyük miktarlarda kullanımı karaciğer hasarına yol açabilir. Ayrıca bazı kişiler bitkiye alerji gösterebilir. Hibiskus bazı ilaçlarla etkileşime girebilir. Eğer yüksek tansiyon veya diyabet ilaçları kullanıyorsanız hibiskus içeren ürünleri kullanmadan önce doktorunuza danışmanız önemlidir. Bunun yanında hibiskus bitkisi doğum kontrol ilaçlarının etkinliğini düşürebilecek ve meme ile rahim kanseri gibi hastalıklara yol açabilecek fitoöstrojenler barındırır. Bu sebeplerle hibiskus tüketiminin dikkatli olması ve aşırıya kaçmaması sağlık için vital öneme sahiptir. Bitkisel desteklerden önce doktorunuza ve eczacınıza başvurmanız sağlığınız açısından hayati önem taşır.
Hibiskus Seçerken Nelere Dikkat Edilmelidir?
Hibiskus çayının faydalarının diğer tüketim yöntemlerine nazaran daha fazla olduğu araştırmalar ile belirlenmiştir bu yüzden genellikle çay formunda tüketilmesi tavsiye edilir. Kurutulmuş hibiskus tomurcuklarından kendi çayınızı hazırlayabileceğiniz gibi poşet halinde aktarlardan da temin edebilirsiniz. Hibiskusu ince şekilde öğütülmüş ve kurutulmuş parçalar halinde toz olarak da satın alabilirsiniz. İçecek yapmak için sadece hibiskus tozu ile suyu karıştırmanız yeterlidir.
Hibiskus Ne Kadar Kullanılmalı?
Aşırı dozda hibiskus kullanımının bazı komplikasyonlara yol açabileceği için önerilen dozun üzerine çıkmanız tavsiye edilmez. Hibiskus çayının standart dozu günde 1 ile 2 bardak arasındadır. Eğer hibiskus ekstraktını tercih ederseniz günde 500-1000 mg yeterli olacaktır.
Hamileler Hibiskus Çayı İçebilir mi?
Peki hamileler hibiskus çayı içebilir mi? Hamilelik döneminde hibiskus tüketimine özen göstermelisiniz. Bitkinin içerdiği fitoöstrojenler erken doğum gibi bazı komplikasyonlara sebep olabilir. Hamilelik ve emzirme dönemlerinde doktorunuza danışmadan hibiskus ya da başka herhangi bir bitkisel takviye kullanmanız tavsiye edilmez.
Antioksidan Özellikler
Hibiskus beta karoten, C vitamini ve antosiyanin gibi antioksidanlar açısından zengin bir bitkidir. Antioksidanlar vücuttaki serbest radikaller olarak bilinen zararlı moleküllerin yok edilmesine yardımcı olur. Serbest radikaller kanser, kalp hastalıkları ve diyabet gibi hastalıkların oluşmasında rol oynar. Vücudunuz serbest radikallerle savaşmak için kendi antioksidanlarını kullanırken, hibiskus gibi antioksidan bakımından zengin besinleri tüketmeniz hastalıklarla baş etmenize yardımcı olabilir.
Antienflamatuar Özellikler
Enflamasyon, herkeste meydana gelebilen bağışıklık sisteminin organları enfeksiyondan ve yaralanmalardan korumak amacıyla oluşturduğu biyokimyasal bir tepkidir. Enflamasyona tıbbi müdahale yapılmazsa bazı sağlık sorunlarına neden olabilir. Uzun süreli enflamasyon, kanser, astım, alzheimer, kalp hastalıkları ve romatoid artrit gibi bazı hastalıkların ortaya çıkmasında rol oynar. Yapılan bazı araştırmalar sonucu hibiskus bitkisinin enflamasyonun giderilmesinde olumlu etki gösterebildiği gözlemlenmiştir. Hibiskusun enflamasyon üzerindeki etkilerinin tam olarak anlaşılması için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Antikanser Özellikler
Hibiskus çayı, kanser önlemeye yardımcı olan polifenol denilen antioksidanlar içerir. Yapılan bazı araştırmalar, hibiskus özütünün hücre büyümesini sınırladığı ve ağız kanserinin istilasını azalttığını gösterdi. Ayrıca başka çalışmalar, hibiskus çayının prostat kanseri ve mide kanseri hücrelerinin yayılmasını önlemeye yardımcı olabileceğini göstermektedir ancak diğer tüm bitkisel içeriklerde olduğu gibi hibiskus çayı içmeniz kansere yakalanmanızı önlemez. Sadece kansere yakalanma riskinizi azaltmaya yardımcı olabilir.
Antibakteriyel Özellikler
Hibiskus çayı antibakteriyel fayda sağlayabilir. Yapılan bazı çalışmalar, hibiskus özütünün E.coli’yi bakterisini inhibe ettiğini göstermiştir. Diğer bakteri türleriyle de savaşmada da ekili olabileceğine dair çalışmalar olmakla birlikte hibiskusun antibakteriyel özelliklerini tam olarak anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Kan Basıncı Üzerindeki Etkisi
Hibiskusun en önemli faydalarından biri de hipertansiyon durumunda kan basıncınızı düşürmeye yardımcı olmasıdır. Hipertansiyon olarak adlandırılan yüksek tansiyon, kalbe zayıflamasına neden olabilecek baskı uygular. Hibiskus kullanımı tansiyonu azaltmaya yardımcı olabilir. Bu bitki yüksek tansiyon teşhisi konan hastalar için kesinlikle tansiyon ilaçlarının yerini alamazlar.
Kolesterol Üzerindeki Etkisi
Yüksek kolesterol seviyeleri kalp hastalığı, kalp krizi ve inme gibi sağlık sorunlarının riskinin artması ile bağlantılıdır. Hibiskus bitkisi vücudun kolesterol seviyelerini dengeleme ve kan akışını iyileştirmede faydalı etkiler gösterebilir. Yapılan klinik çalışmalar neticesinde hibiskusun kan şekeri ve toplam kolesterol seviyesini azalttığı gözlemlenmiştir. Sağlıklı kolesterol seviyelerini korumaya yardımcı olduğu düşünülse de emin olmak için daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Kilo Verme
Yapılan bazı araştırmalar sonucu hibiskusun obeziteyi önleme ve kilo verme üzerinde olumlu etki gösterdiği gözlemlenmiştir Araştırmalar hibiskus özütü kullanılarak hibiskusun 12 hafta sonra vücut yağının ve vücut kitle indeksinin azalmasına yardımcı olabileceğini göstermiştir.
Karaciğer Sağlığı
Hibiskus karaciğeri sağlığının iyileştirilmesine destek olabilir. Hibiskus güçlü antioksidan özelliği sayesinde karaciğeri çeşitli toksinlerden korumaya yardımcı olabilir. Yapılan araştırmalar sonucu hibiskus kullanımı ile İnsan vücudunda metabolizma, sindirim, detoksifikasyon ve vitamin gibi çeşitli işlevlerden sorumlu olan karaciğer hücrelerinin bazı antikanser aktivitesi gösterdiği gözlemlenmiştir.
Hibiskus Almanın En İyi Yolları Nelerdir?
Hibiskus bitkisini tüketmenin çeşitli yolları vardır. Hibiskusun sağlık için en sık kullanılan yolları şunlardır:
Çay: Hibiskus çayı faydaları diğer tüketim şekillerine göre daha fazla olduğu için yapılan araştırmalar sonucunda da çay şeklinde tüketimi daha çok önerilir. Kurutulmuş hibiskus tomurcuklarını kaynar suda demleyerek kendiniz çay yapabileceğiniz gibi hazır poşet çay şeklinde de aktarlarda bulabilirsiniz.
Toz: İnce öğütülmüş ve kurutulmuş bitki parçalarından yapılan hibiskusu toz olarak da satın alabilirsiniz. İçecek yapmak için hibiskus tozunu suyla karıştırmanız yeterlidir.
Ekstrakt: Hibiskus ekstraktı, bitki kurutulduktan sonra ekstrasyon işlemlerinden geçirilerek elde edilen özüdür. Ekstraktlar belirli koşullarda üretildiklerinden, en güvenilir formlarına eczaneler aracılığı ile ulaşabilirsiniz.
Hibiskus Kullanımında Dikkat Edilmesi Gerekenler Nelerdir?
Hibiskusun pek çok faydası olduğu gibi yüksek dozlarda kullanımı karaciğer hasarına neden olması gibi bazı yan etkilere neden olabilir. Ayrıca bitkiye karşı alerjik reaksiyon gösterme ihtimali de vardır. Hibiskus bazı ilaçlarla beraber tüketildiğinde etkileşime girebilir. Yüksek tansiyon ya da diyabet ilaçları kullanıyorsanız, hibiskus içeren ürünleri kullanmadan önce hekiminize danışınız. Bu bitki ayrıca doğum kontrol ilaçlarının etkinliğini azaltabilecek, meme ve rahim kanseri gibi hastalıklarda da tehlikeli olabilecek fitoöstrojenler içerir, bu nedenlerden ötürü hibiskus kullanımına dikkat etmeniz ve aşırı dozda tüketmemeniz sağlığınız açısından önemlidir. Herhangi bitkisel destek kullanımından önce mutlaka hekiminize ve eczacınıza danışmanız sağlığınız için oldukça önemlidir.
Hamilelikte Hibiskus Kullanımı
Hamilelik sürecinde hibiskus tüketimine dikkat etmeniz gerekir. Bitkinin içerisindeki fitoöstrojenler erken doğum gibi bazı komplikasyonların oluşmasına neden olabilir. Hamilelik sürecinde ve emzirme döneminde doktorunuza danışmadan hibiskus veya herhangi bitkisel takviye tüketmeniz önerilmez.
Hibiskusun Geleneksel Kullanımı Nasıldır?
Hibiskus bitkisi geçmişten günümüze kadar tıbbi, dekoratif ve mutfak amaçları gibi çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Mısır ve Sudan’da kalikslerden yapılan çay, vücut ısısını düşürme, kalp ve sinir hastalıklarını tedavi etme ve diürezi yani artan idrar üretimini uyarma gibi çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Kuzey Afrika’da ise, öksürük, boğaz ağrısı, diş yaraları, apse ve genital sorunların tedavisinde kullanılmıştır. Avrupa’da kafeinsiz bir içecek çayı olarak kullanılan hibiskus, özellikle sinirsel huzursuzluk ve uykuya dalma zorluğu gibi sorunlar için kullanılmıştır. İran’da hibiskus çayı, hipertansiyon için geleneksel bir tedavi yöntemi olarak kullanılmıştır.
Hibiskus Kullanım Dozu Ne Kadar Olmalı?
Hibiskusun aşırı doz kullanımı bazı komplikasyonlara neden olabileceği için tavsiye edlen dozun üstünde kullanmamanız gerekir. Hibiskus çayı için önerilen standart doz günde 1 ila 2 bardaktır. Hibiskus ekstraktı kullanmak isterseniz günde 500-1000 mg arası yeterli olacaktır.
Hibiskus Çayı Nasıl Yapılır?
Hibiskus ister ılık ve yatıştırıcı bir bitki çayı, ister tatlı,keskin ve ferahlatıcı soğuk demleme ya da buzlu çay olarak farklı şekillerde yapılabilir. Hibiskus çayının sıcak ve soğuk yapılış tarifi şöyledir:
Sıcak hibiskus çayı: Bir su bardağı suyu kaynattıktan sonra çaydanlık ya da sürahiye aktarın. Kurutulmuş bir tatlı kaşığı hibiskus yapraklarını kaynatılmış suya ekledikten sonra en az 4-5 dakika demlenmeye bırakın. Demlediğiniz çayı süzdükten sonra isteğinize göre bal vb şeylerle tadlandırabilirsiniz.
Soğuk hibiskus çayı: Soğuk demleme usulüyle hazırlanan hibiskus çayında acı tat azalırken çiçeklerden daha fazla lezzet alırsınız. Öncelikle kurutulmuş hibiskus yapraklarını soğuk ya da oda sıcaklığındaki suyla dolu bir sürahiye ekleyin ve karıştırın. En az 4 saat olacak şekilde 2 güne kadar demlenmesini bekleyebilirsiniz. Demlenen çayın yapraklarını çıkartmak için süzdükten sonra çayınız tüketilmeye hazırdır.
Hibiskus bitkisi için yapılan araştırmaların çoğu hayvan ve laboratuvar çalışmaları ile sınırlıdır. Hibiskus bitkisinin birçok faydası olduğu düşünülmekle birlikte yarar ve risklerini tam olarak anlamak için daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır. Özellikle hamilelik süreci ve emzirme döneminde hibiskus kullanmadan önce doktorunuza danışınız. Hibiskus kullanımından sonra alerjik bir reaksiyon ya da başka yan etkiler oluşursa bir sağlık kuruluşuna başvurmayı ihmal etmeyin.
Kaynak
Buyukanadoluhastanesi
livhospital
medicalpark
nazligulsahdogan
ANNE BABA RIZASI: CENNETE GÖTÜREN KESTİRME YOL
Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice arttırınca Allah Resulü (s.a.s.), şehrin ileri gelenlerini İslam’a davet etmek ve desteklerini almak amacıyla Taif’e gitmişti. Ne var ki Taif halkı, hidayet mesajına kulak tıkamışlar; Hz. Peygamber’i ve yanında bulunan Zeyd b. Harise’yi taşlamışlar, yollara attıkları dikenlerle ayaklarını kan revan içinde bırakmışlar, pek çok ağır söz söyleyip hakaretler etmişlerdi. Bu elim hadiseden sonra Mekke’ye dönüşte karşısına çıkan Cebrail’in, Taif’in başına dağları geçirip ahalisini helak etme talebini geri çevirmiş; bu halde bile onların hidayetini düşünmüş ve onlara beddua etmemişti. (İbni Hişâm, Sîre, II/60-63). Ama gelin görün ki âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hayatı boyunca bedduayı ağzına almamaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.), söz konusu anne baba hakkı olunca meselenin ehemmiyetine vurgu yapmak, bu konuda ihmalkârlık yapılmasını önlemek adına şu ağır sözleri sarf etmişti:
“Yazıklar olsun! Bir kez daha yazıklar olsun! Ve bir kez daha yazıklar olsun!” ‘Kime yazıklar olsun ey Allah’ın elçisi?’ diye sorulunca Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı vermişti:
“İhtiyarlık zamanlarında anne-babasından birine yahut her ikisine yetişip de (kendilerine gereken hürmeti göstermediği için) cennete giremeyen kimseye…” (Müslim, Birr, 9.)
Bu hadiste geçen ve “yazıklar olsun” diye çevirmeyi uygun gördüğümüz “ ” tabiri meşhur muhaddis ve Buhari şârihi İbn Hacer’e göre rezil rüsva olma anlamında bir nevi bedduadır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I/124.) Bu ifade, beddua anlamına geldiği gibi anne babaya iyilik ve ihsanda bulunulmadığı için cenneti kaçırmak suretiyle gerçek manada rezil rüsva olma anlamına da gelmektedir. Nitekim anne babaya hürmet gösterip onların rızasını kazanan, Yüce Allah’ın da rızasını kazanacak ve ebedi mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ancak anne babasının kadr ü kıymetini bilmeyip onların rızasını kazanamayan, Yüce Allah’ın rızasına da nail olamayacak ve cennetten mahrum olmak gibi büyük bir hüsrana duçar olacaktır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır.” buyurmuştur.
Yüce Allah ise Kur’an-ı Kerim’de “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23.) buyurmak suretiyle hem anne babaya söylenecek en ufak incitici bir söze bile müsaade etmemiş hem de anne baba hakkını, kendisine kulluk edilmesinden hemen sonra zikrederek onlara hak ettikleri değeri vermiştir. Esasında insanın, kendisini yaratan Allah’ı inkâr etmesi, O’na başka varlıkları eş koşması (şirk) Allah nezdinde ne kadar kötü bir tutum ise dünyaya gelmesine vesile olan, büyütüp yetiştirilmesinde sayılamayacak kadar emekleri olan anne babasına hürmetsizlik ve itaatsizlik etmesi de aynı şekilde kötüdür ve her iki tutum da nankörlüktür.
Dinimizde anne babaya verilen değer, ayetlerde ve hadislerde açıkça görülmekle birlikte Allah’a itaat her şeyden ve herkesten önce gelmektedir. Bundan dolayıdır ki Hâlik’a isyan konusunda -anne baba da dâhil- hiçbir mahlûka itaat olmaz. Bu ve benzeri hâller dışında imkân dâhilinde anne-babaları kıracak ve üzecek her türlü söz ve davranıştan uzak olunmalıdır. Zira biz Müslümanlar olarak inanmayan babasına bile “babacığım” diye hitap eden (Meryem, 19/42) nezaket timsali Hz. İbrahim’in (a.s.) milletindeniz; yaşlı anne babaya bakmayı Allah yolunda cihattan daha faziletli gören (Buhari, Cihad, 1; Müsned, XI/102) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetindeniz. Bu itibarla herhangi bir konuda haksız olsalar bile evladın anne babasına küsmeye, onlarla irtibatını koparmaya hakkı yoktur. Ne var ki çoğu kez anne babayla evlatlar arasında incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden küslükler olabilmektedir. Evlatlar genelde “Bana az, kardeşime çok verildi.”, “Ona alındı, bana alınmadı.” gibi parayla ve malla ilgili dünyalık konularda böylesine tavırlar sergileyebilmektedirler. Fakat evlatların göz ardı ettikleri husus şudur: Sırf dünyaya gelmelerine vesile olmaları, anne babanın hukukunu gözetmeyi ve onlara hürmet göstermeyi zorunlu kılmaktadır. Şayet anne baba, çocukları arasında ayırım yapar veya onlara gerektiği gibi annelik babalık yapmazlarsa elbette bu davranışının hesabını Yüce Allah’a verecek ve ahirette evlatlarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Ancak onların bu yanlış tutumu evlatlara da yanlış yapma hakkı tanımamaktadır.
Üzülerek belirtmemiz gerekir ki günümüzde yaygınlaşmaya başlayan uygulamalardan biri de anne babaların, evlatlarına en çok ihtiyaç duydukları düşkünlük çağlarında evlatların, “Meğer vefa İstanbul’da bir semt adıymış!” ifadesini haklı çıkaracak mahiyette bir vefasızlık yaparak onları kendi başlarına bırakmaları veya huzur (!) adı verilen evlere terk etmeleridir. Hazine dolu bir sandığın üstünde oturup da o sandığı açmadığı için yoksulluk çeken kişi nasıl içler acısı bir hâldeyse yaşlanmış anne babasını yüzüstü bırakıp Allah’ın rızasından mahrum olan kişinin hâli de aynıdır. Bu kişiler, dünyalık geçici hazları önceleyip anne babalarını kendi hâllerine bırakmakla, kendilerine altın tepside sunulan cennet anahtarını reddettiklerinin ne yazık ki farkında değillerdir.
İşte bu hakikati unutmayalım diye günde beş defa kıldığımız namazda “Rabbenâ” dualarını okuyarak “Rabbim, beni, anne babamı ve bütün müminleri bağışla.” diye onlar için niyazda bulunuyoruz. Namazında bu niyaza yer vermesine rağmen anne babasını yalnız ve kimsesiz bırakarak cennet yoluna bariyer koyan bir müminin, hiç şüphesiz önce imanını sonra ahlakını daha sonra da namazını gözden geçirmesi isabetli olacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Anne babanın rızasını almak, Rabbin rızasını ve cennete giden yolu kolaylaştıracaktır.
2. Anne babadan yüz çevirmek ve onları kendi hallerinde çaresiz bir şekilde bırakmak tıpkı kendisini yaratanı inkâr etmek gibi büyük bir nankörlüktür.
Kaynak
Türk Diyanet
Halil Kılıç
Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice arttırınca Allah Resulü (s.a.s.), şehrin ileri gelenlerini İslam’a davet etmek ve desteklerini almak amacıyla Taif’e gitmişti. Ne var ki Taif halkı, hidayet mesajına kulak tıkamışlar; Hz. Peygamber’i ve yanında bulunan Zeyd b. Harise’yi taşlamışlar, yollara attıkları dikenlerle ayaklarını kan revan içinde bırakmışlar, pek çok ağır söz söyleyip hakaretler etmişlerdi. Bu elim hadiseden sonra Mekke’ye dönüşte karşısına çıkan Cebrail’in, Taif’in başına dağları geçirip ahalisini helak etme talebini geri çevirmiş; bu halde bile onların hidayetini düşünmüş ve onlara beddua etmemişti. (İbni Hişâm, Sîre, II/60-63). Ama gelin görün ki âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hayatı boyunca bedduayı ağzına almamaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.), söz konusu anne baba hakkı olunca meselenin ehemmiyetine vurgu yapmak, bu konuda ihmalkârlık yapılmasını önlemek adına şu ağır sözleri sarf etmişti:
“Yazıklar olsun! Bir kez daha yazıklar olsun! Ve bir kez daha yazıklar olsun!” ‘Kime yazıklar olsun ey Allah’ın elçisi?’ diye sorulunca Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı vermişti:
“İhtiyarlık zamanlarında anne-babasından birine yahut her ikisine yetişip de (kendilerine gereken hürmeti göstermediği için) cennete giremeyen kimseye…” (Müslim, Birr, 9.)
Bu hadiste geçen ve “yazıklar olsun” diye çevirmeyi uygun gördüğümüz “ ” tabiri meşhur muhaddis ve Buhari şârihi İbn Hacer’e göre rezil rüsva olma anlamında bir nevi bedduadır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I/124.) Bu ifade, beddua anlamına geldiği gibi anne babaya iyilik ve ihsanda bulunulmadığı için cenneti kaçırmak suretiyle gerçek manada rezil rüsva olma anlamına da gelmektedir. Nitekim anne babaya hürmet gösterip onların rızasını kazanan, Yüce Allah’ın da rızasını kazanacak ve ebedi mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ancak anne babasının kadr ü kıymetini bilmeyip onların rızasını kazanamayan, Yüce Allah’ın rızasına da nail olamayacak ve cennetten mahrum olmak gibi büyük bir hüsrana duçar olacaktır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır.” buyurmuştur.
Yüce Allah ise Kur’an-ı Kerim’de “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23.) buyurmak suretiyle hem anne babaya söylenecek en ufak incitici bir söze bile müsaade etmemiş hem de anne baba hakkını, kendisine kulluk edilmesinden hemen sonra zikrederek onlara hak ettikleri değeri vermiştir. Esasında insanın, kendisini yaratan Allah’ı inkâr etmesi, O’na başka varlıkları eş koşması (şirk) Allah nezdinde ne kadar kötü bir tutum ise dünyaya gelmesine vesile olan, büyütüp yetiştirilmesinde sayılamayacak kadar emekleri olan anne babasına hürmetsizlik ve itaatsizlik etmesi de aynı şekilde kötüdür ve her iki tutum da nankörlüktür.
Dinimizde anne babaya verilen değer, ayetlerde ve hadislerde açıkça görülmekle birlikte Allah’a itaat her şeyden ve herkesten önce gelmektedir. Bundan dolayıdır ki Hâlik’a isyan konusunda -anne baba da dâhil- hiçbir mahlûka itaat olmaz. Bu ve benzeri hâller dışında imkân dâhilinde anne-babaları kıracak ve üzecek her türlü söz ve davranıştan uzak olunmalıdır. Zira biz Müslümanlar olarak inanmayan babasına bile “babacığım” diye hitap eden (Meryem, 19/42) nezaket timsali Hz. İbrahim’in (a.s.) milletindeniz; yaşlı anne babaya bakmayı Allah yolunda cihattan daha faziletli gören (Buhari, Cihad, 1; Müsned, XI/102) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetindeniz. Bu itibarla herhangi bir konuda haksız olsalar bile evladın anne babasına küsmeye, onlarla irtibatını koparmaya hakkı yoktur. Ne var ki çoğu kez anne babayla evlatlar arasında incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden küslükler olabilmektedir. Evlatlar genelde “Bana az, kardeşime çok verildi.”, “Ona alındı, bana alınmadı.” gibi parayla ve malla ilgili dünyalık konularda böylesine tavırlar sergileyebilmektedirler. Fakat evlatların göz ardı ettikleri husus şudur: Sırf dünyaya gelmelerine vesile olmaları, anne babanın hukukunu gözetmeyi ve onlara hürmet göstermeyi zorunlu kılmaktadır. Şayet anne baba, çocukları arasında ayırım yapar veya onlara gerektiği gibi annelik babalık yapmazlarsa elbette bu davranışının hesabını Yüce Allah’a verecek ve ahirette evlatlarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Ancak onların bu yanlış tutumu evlatlara da yanlış yapma hakkı tanımamaktadır.
Üzülerek belirtmemiz gerekir ki günümüzde yaygınlaşmaya başlayan uygulamalardan biri de anne babaların, evlatlarına en çok ihtiyaç duydukları düşkünlük çağlarında evlatların, “Meğer vefa İstanbul’da bir semt adıymış!” ifadesini haklı çıkaracak mahiyette bir vefasızlık yaparak onları kendi başlarına bırakmaları veya huzur (!) adı verilen evlere terk etmeleridir. Hazine dolu bir sandığın üstünde oturup da o sandığı açmadığı için yoksulluk çeken kişi nasıl içler acısı bir hâldeyse yaşlanmış anne babasını yüzüstü bırakıp Allah’ın rızasından mahrum olan kişinin hâli de aynıdır. Bu kişiler, dünyalık geçici hazları önceleyip anne babalarını kendi hâllerine bırakmakla, kendilerine altın tepside sunulan cennet anahtarını reddettiklerinin ne yazık ki farkında değillerdir.
İşte bu hakikati unutmayalım diye günde beş defa kıldığımız namazda “Rabbenâ” dualarını okuyarak “Rabbim, beni, anne babamı ve bütün müminleri bağışla.” diye onlar için niyazda bulunuyoruz. Namazında bu niyaza yer vermesine rağmen anne babasını yalnız ve kimsesiz bırakarak cennet yoluna bariyer koyan bir müminin, hiç şüphesiz önce imanını sonra ahlakını daha sonra da namazını gözden geçirmesi isabetli olacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Anne babanın rızasını almak, Rabbin rızasını ve cennete giden yolu kolaylaştıracaktır.
2. Anne babadan yüz çevirmek ve onları kendi hallerinde çaresiz bir şekilde bırakmak tıpkı kendisini yaratanı inkâr etmek gibi büyük bir nankörlüktür.
Kaynak
Türk Diyanet
Halil Kılıç
MANEVİ DANIŞMANLIK VE REHBERLİĞİN ARKA PLANI: DİN VE MANEVİYAT
Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik, Diyanet İşler Başkanlığının Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalamış olduğu protokollerin hayata geçirilmesiyle gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Diyanet personeli, cezaevleri, hastaneler, sevgi evleri, kadın sığınma evleri, huzurevleri ve KYK üniversite yurtları gibi pek çok kurumda hizmet vermeye başlamıştır. Önceleri cezaevi vaizi, manevi destek birimi gibi farklı isimlerle anılsa da artık Diyanet personelinin kurum dışı hizmetleri manevi danışmanlık ve rehberlik başlığı altında toplanmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberliğin günümüzde gündeme gelmesinde din ve maneviyat kavramlarının yaşadığı anlam dönüşümü belirleyici unsur olmuştur. Bu dönüşüm başta Avrupa ve Amerika olmak üzere Batı’da ortaya çıkmış ve etkileri Türkiye’ye de yansımıştır. Ancak Türkiye’de var olan maneviyat algısı, buradaki dini ve kültürel zeminde kendine has bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Batı ile Türkiye’deki maneviyat algısının benzeşen ve farklılaşan yönleri, bugünkü manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamasının nasıl olması gerektiğine dair ipuçları vermektedir.
Batı’da Maneviyat
1970’lerin ortalarına kadar Batı literatüründe maneviyat kavramı, büyük ölçüde din kavramı ile eş anlamlı kullanılmıştır. Çoğunluğunu hemşirelik, tıp ve psikoloji bölümlerinin oluşturduğu sağlık literatüründe maneviyat konusunu ele alan çalışmaların sayısı 1975-2000 yılları arasında beş katına çıkmıştır. Bu çalışmalarda dikkat çeken nokta ise oldukça farklı maneviyat tanımları içeriyor olmalarıdır. Bazı tanımlar şu şekildedir: “Bireyi dünyaya bağlayan ve varoluşuna anlam ve açıklama getiren inanç”; “aşkın bir boyutun farkına varılmasıyla ortaya çıkan ve kişinin kendisi ile, hayatla ve nihai gördüğü şeyle ilişkili olarak tanımlanabilir bazı değerler tarafından karakterize edilen oluş ve tecrübe ediş biçimi”; “kutsalı arama süreci”. Bu tanımlar Müslüman bir zihin tarafından din tanımlarına yakın algılanır ancak Batı’da durum farklıdır. Nitekim aynı dönemlerde yapılan din tanımları başka bir gerçeğe işaret etmektedir. Birkaç din tanımına göz atmak durumu netleştirmeye yardımcı olacaktır. “İlahi veya insanüstü bir güce duyulan inançlardan ve böyle bir güce yapılan ibadet fiillerinden veya diğer ayinlerden oluşan bir sistem”; “belli geleneklere has inanç ve fiillere gösterilen bağlılıklar”; “kutsal veya aşkın olana (Tanrı, yüce güç veya nihai gerçeklik) yakın olabilmek için geliştirilmiş organize/kurumsal inanç, uygulama, ritüel ve sembol sistemi”. Bu din tanımlarında sistem, gelenek ve kurum kavramları öne çıkmaktadır. Ancak 1975 öncesi din tanımlarında böylesi bir vurgunun olmadığı gözlenmiştir. Örnekler şu şekildedir: “Bireylerin ilahi olduğunu düşündükleri herhangi bir şey ile kendilerini ilişki içinde görmeleri bakımından tek başlarına yaşadıkları duygular, eylemler ve tecrübeler”; “mutlak bağlılık hissi” ve “en geniş ve en temel hâliyle din, nihai ilgidir”.
Görüldüğü üzere Batı’da din kavramı önceden insanın kutsalla yaşadığı özel tecrübesi olarak tanımlanırken sonraları din, bir kapalı sistem ve kurum olarak tanımlanmaya başlamıştır. Şüphesiz bu dönüşümde, din denince akla kilisenin gelmesi ve kilisenin kurumsal yapısı etkili olmuştur. 1993, 1995 ve 1997 yıllarında ikisi Amerika’da biri Kanada’da genel olarak halka yönelik yapılan alan araştırmaları da bu bölgelerdeki insanların bir kısmının din ile maneviyata farklı anlamlar yüklediğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerine çalışan araştırmacılar, insanların kendi manevi dünyalarını tanımlarken şu seçeneklerden birine işaret ettiklerini tespit etmiştir: “Dindarım ama manevi yönden güçlü değilim.”, “Manevi yönden güçlüyüm ama dindar değilim.”, “Hem dindarım hem manevi yönden güçlüyüm.”; “Dindar da değilim manevi yönden güçlü de değilim.” Bu farklı yaklaşımların tespit edilmesinin ardından yapılan pek çok çalışma, Batı’da insanların din kavramını kilise kurumu ve oradaki din adamlarının etkinlikleri olarak algıladıklarını; Tanrı kavramını da kilisenin işaret ettiği ve kurallar koyan tanrı olarak algıladıklarını bulgulamıştır. Kilise ile bağlarını koparan ancak yüce bir güçle iletişim hâlinde olduklarını hisseden bireyler, “Dindar değilim ama manevi yönden güçlüyüm.” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Takip eden yıllarda maneviyat; kişisel inanç ve uygulamalar, kutsal olanla ve/veya evrenle bağlı olma hissi, benliği aşma, evrenle veya diğer insanlarla bağlı olma hissi, huzur, hayatın anlam ve amacı gibi konularla ilişkilendirilmiştir. Günümüzde genel olarak Batı’da kabul gören görüş, her insanın manevi bir boyutunun olduğu ve insanın hayatına anlam kattığı yönündedir. Kiliseye devam eden dindar bir kimse için maneviyat ile din yakın kavramlar iken dini inancı olmayan bir insan içim maneviyat, kendini aşma tecrübesi, evrendeki bütünlüğü yakalama hissi vb. olabilir. Dolayıyla kişiye bağlı olarak din ile maneviyat aynı veya farklı anlamlara gelebilir. Sonrasında başta Amerika ve Avrupa olmak üzere diğer ülkelerde yapılan çalışmalar insanın manevi açıdan desteklenmesinin önemini ortaya koyunca hastaneler, cezaevleri, askeriye, özel şirketler gibi pek çok kurum manevi danışmanları bünyesine dâhil etmiştir. Ülkemizde ise maneviyat kavramının algısı ile manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamalarının Batı’ya benzeyen ve ondan ayrışan tarafları vardır.
Türkiye’de Maneviyat
Maneviyat kavramı Türkçe literatür için yeni bir kavram değildir. Bu kavram genellikle; din, tasavvuf, ahlak ve cesaret/moral gücü anlamlarında kullanılmıştır. Diğer taraftan Batı’da ortaya çıktığı hâliyle maneviyata yüklenen yeni anlam da Türkçe literatürde yerini almıştır. Ancak İngilizcesi “spirituality” olan tek kavramın Türkiye’de “maneviyat, ruhsallık, tinsellik, spiritualite, spiritüelite, spiritüalizm (bu kullanım yanlıştır)” olmak üzere altı ayrı kelime olarak kullanıldığı görülür. Ruhsallık veya spiritualite gibi kavramları tercih eden araştırmacı ve yazarlar, bahsettikleri olgunun din gibi anlaşılmasını engellemek amacıyla bu kavramı tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Ancak Türkiye’de genel olarak halka yönelik alan araştırmaları, burada din ve maneviyat kavramlarına yüklenen anlamların Batı’dakine benzeyen ve ayrışan yönleri olduğunu ortaya koymuştur. Her iki kültürde de maneviyat kavramı, din kavramının tanımına göre şekil almaktadır. Ayrıca her iki kültürde de herkesin manevi bir dünyasının olduğu ve bu dünyanın oldukça kişisel bir içsel alana işaret ettiği fikri kabul görmüştür. Diğer taraftan Türkiye ile Batı’nın maneviyat algıları arasındaki en temel fark din tanımında ortaya çıkmaktadır. Nitekim Batı’da din, kiliseye devam; Tanrı da kilisenin işaret ettiği Tanrı olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla tanrı ve yüce güç/aşkın varlık kavramları farklı çağrışımlara sahiptir. Oysa Türkiye’de hâkim din olan İslam’ın, Hıristiyanlığın kilisesi gibi bir kurumsal tarafı yoktur. Müslüman olmak için kilisede olduğu gibi bir kuruma üye olmanız gerekmez. İslam’da Allah kullarına şah damarından daha yakındır, inancı vardır. Dolayısıyla Müslüman bir zihinde din (İslam) ile maneviyat kavramlarını tamamen birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Türkiye örnekleminde yapılan çalışmalar da bu tespiti desteklemiştir. Örneğin Batı merkezli modelleri esas alan çalışmaların bazılarında Türkiye örneklemi ile Batı ülkeleri örneklemi arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda çıkan sonuçlar yazarlar tarafından “kavramların tanımının Batılı olmayan toplumlarda farklı değerlendirilmesi”; “maneviyat ölçeğinde yer alan ifadelerin ya kültürel farklılıktan dolayı farklı anlamlandırılmasıyla ya da örneklemde değişik mistik çağrışımlara sebep olmuş olması” gibi şekillerde açıklanmıştır. Bir Maneviyat Ölçeği’nin Türkiye örnekleminde uygulanmasında benzer farklılığa ulaşan araştırmacı ise bu sonucu “Türkiye’de yaşayan insanlar maneviyatı dindarlıktan farklı olarak algılasalar bile çoğu, bu iki kavram arasında doğal bir bağ olduğunu düşünmektedir.” şeklinde değerlendirmiştir. Bu sonuç başka çalışmalarda da tekrarlanmıştır. Din ve maneviyat kavramlarına bağlı olarak Türkiye örnekleminde Allah ile aşkın varlık/yüce güç kavramları birbirinden ayrılmış değildir. Müslüman zihinlerde İslam, kul ile Allah arasında oldukça öznel bir iç dünyayı kapsamakla birlikte hasta ziyareti, yetim ve yoksula destek gibi sosyal konuları da kapsamaktadır. Manevi danışmanlık ve rehberlik bu noktada önem kazanmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Kültürlerdeki sosyal temsiller kavramların algılanmasında oldukça etkilidir. Kavram, bilgi, teori ve ölçeklerin içinde üretildiği kültürün izlerini yoğun bir şekilde göz önünde tutulmalıdır. Batıda maneviyat, dini kurumlardan uzaklaşarak bireysel doruk tecrübelere yönelme şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece maneviyat kişisel anlam dünyası, iç huzuru ve aşkın varlıkla kurulan özel ilişki şeklinde tanımlanmıştır. Türkiye’de ise özellikle çeviriler aracılığıyla bu tanımlar literatürdeki yerini almıştır. Ancak yapılan alan araştırmaları –Batı’dan farklı olarak- Türkiye örnekleminin din ile maneviyat kavramlarını birbiri ile ilişkili kavramlar olarak algıladığını ortaya koymuştur. Bu farkın temelinde yer alan nedenlerden ilki, din olarak Batı’da Hristiyanlığın Türkiye’de ise İslam’ın algılanmasıdır. Kiliseyi merkeze alan Hristiyan kültürde din büyük ölçüde kurumsal olarak algılanmaktadır. Maneviyat ise büyük ölçüde, dini gelenek ve kurumsal yapıdan uzakta bireysel tecrübe ve anlam arayışına odaklanmaktadır. Oysa Türkiye’de bu ayrım Batı’da olduğu kadar net değildir. Çünkü İslam’da kilise gibi otorite sahibi kurumsal bir yapı yoktur. Dolayısıyla dini ve manevi unsurlar bireysel hayatlarda bir arada tezahür edebilmektedir. Bu da her iki kavramın hâlâ birbiri ile yakın ve oldukça ilişkili olarak algılanmasına yol açmaktadır. İkinci önemli neden ise Tanrı ve aşkın varlık kavramlarına yüklenen anlamların farklı olmasıdır. Batıda “Tanrı” daha çok dini kurumlarla ilişkilendirilirken “aşkın varlık” kavramı bu dünyayı aşan yüce bir gerçekliğe işaret etmektedir. Türk-İslam kültüründe ise Allah kavramı her iki boyutu da büyük ölçüde içermektedir. Din ve maneviyat kavramlarının kültürel farklılıkları bu noktalarda öne çıkmaktadır.
Diğer taraftan insan fenomeni göz önünde tutulduğunda her insanın fiziksel, psiko-sosyal ve manevi boyutlarının olduğu bir gerçektir. Onun bedeni fiziksel boyutunu, zihin ve duyguları psikolojik boyutunu, çevresi ile kurduğu ilişkiler ise sosyal boyutunu oluşturur. Manevi boyut ise hayatında önem verdiği unsurlar, yüklediği anlamlar ve dini inancını kapsar. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğu Türkiye’de insanların çok önem verdikleri ve hayatlarına anlam kattığını düşündükleri olgulardan en büyük paydaya sahip olanı, dini inançlarıdır. Aslında Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetinde de bugün manevi danışmanlık ve rehberlik uygulaması olarak anılan etkinlikleri bulmak mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) kullarıyla her an iletişimde olduğunu bildirmektedir. Peygamber Efendimiz de ashabına sadece dini bilgi aktarmakla kalmamış onlarla hemhâl olmuştur. Yoksul, yetim, hasta gibi sosyal hizmet gruplarına verilecek her türlü manevi desteğin en güzel örneklerini Peygamberimizin hayatında görmek mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik hizmeti bir ihtiyaçtır ve bu hizmetin hem bilimsel hem de dini temelleri vardır. Bu açıklanan hususlar neticesinde denilebilir ki; Türkiye’de verilecek olan manevi danışmanlık rehberlik hizmetinde din alanında uzman kişilerin görev alması gerekmektedir. Bu görevlilerin rehberlik ve danışmanlık becerilerine dair bir eğitimden geçmesi de şarttır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetinin zaman içerisinde daha kaliteli hâle gelmesi için disiplinler arası çalışmalar yapılmasına ve ortak eğitim modeli geliştirilmesine ihtiyaç vardır.
*Bu yazı, yazarın Maneviyat Algısı ve Diğerkâmlıkla İlişkisi (Kan Bağışı Örneğinde Türkiye ve Amerika Karşılaştırmalı Nitel Bir Araştırma) isimli doktora çalışmasına dayanmaktadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Sevde Düzgüner
Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik, Diyanet İşler Başkanlığının Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalamış olduğu protokollerin hayata geçirilmesiyle gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Diyanet personeli, cezaevleri, hastaneler, sevgi evleri, kadın sığınma evleri, huzurevleri ve KYK üniversite yurtları gibi pek çok kurumda hizmet vermeye başlamıştır. Önceleri cezaevi vaizi, manevi destek birimi gibi farklı isimlerle anılsa da artık Diyanet personelinin kurum dışı hizmetleri manevi danışmanlık ve rehberlik başlığı altında toplanmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberliğin günümüzde gündeme gelmesinde din ve maneviyat kavramlarının yaşadığı anlam dönüşümü belirleyici unsur olmuştur. Bu dönüşüm başta Avrupa ve Amerika olmak üzere Batı’da ortaya çıkmış ve etkileri Türkiye’ye de yansımıştır. Ancak Türkiye’de var olan maneviyat algısı, buradaki dini ve kültürel zeminde kendine has bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Batı ile Türkiye’deki maneviyat algısının benzeşen ve farklılaşan yönleri, bugünkü manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamasının nasıl olması gerektiğine dair ipuçları vermektedir.
Batı’da Maneviyat
1970’lerin ortalarına kadar Batı literatüründe maneviyat kavramı, büyük ölçüde din kavramı ile eş anlamlı kullanılmıştır. Çoğunluğunu hemşirelik, tıp ve psikoloji bölümlerinin oluşturduğu sağlık literatüründe maneviyat konusunu ele alan çalışmaların sayısı 1975-2000 yılları arasında beş katına çıkmıştır. Bu çalışmalarda dikkat çeken nokta ise oldukça farklı maneviyat tanımları içeriyor olmalarıdır. Bazı tanımlar şu şekildedir: “Bireyi dünyaya bağlayan ve varoluşuna anlam ve açıklama getiren inanç”; “aşkın bir boyutun farkına varılmasıyla ortaya çıkan ve kişinin kendisi ile, hayatla ve nihai gördüğü şeyle ilişkili olarak tanımlanabilir bazı değerler tarafından karakterize edilen oluş ve tecrübe ediş biçimi”; “kutsalı arama süreci”. Bu tanımlar Müslüman bir zihin tarafından din tanımlarına yakın algılanır ancak Batı’da durum farklıdır. Nitekim aynı dönemlerde yapılan din tanımları başka bir gerçeğe işaret etmektedir. Birkaç din tanımına göz atmak durumu netleştirmeye yardımcı olacaktır. “İlahi veya insanüstü bir güce duyulan inançlardan ve böyle bir güce yapılan ibadet fiillerinden veya diğer ayinlerden oluşan bir sistem”; “belli geleneklere has inanç ve fiillere gösterilen bağlılıklar”; “kutsal veya aşkın olana (Tanrı, yüce güç veya nihai gerçeklik) yakın olabilmek için geliştirilmiş organize/kurumsal inanç, uygulama, ritüel ve sembol sistemi”. Bu din tanımlarında sistem, gelenek ve kurum kavramları öne çıkmaktadır. Ancak 1975 öncesi din tanımlarında böylesi bir vurgunun olmadığı gözlenmiştir. Örnekler şu şekildedir: “Bireylerin ilahi olduğunu düşündükleri herhangi bir şey ile kendilerini ilişki içinde görmeleri bakımından tek başlarına yaşadıkları duygular, eylemler ve tecrübeler”; “mutlak bağlılık hissi” ve “en geniş ve en temel hâliyle din, nihai ilgidir”.
Görüldüğü üzere Batı’da din kavramı önceden insanın kutsalla yaşadığı özel tecrübesi olarak tanımlanırken sonraları din, bir kapalı sistem ve kurum olarak tanımlanmaya başlamıştır. Şüphesiz bu dönüşümde, din denince akla kilisenin gelmesi ve kilisenin kurumsal yapısı etkili olmuştur. 1993, 1995 ve 1997 yıllarında ikisi Amerika’da biri Kanada’da genel olarak halka yönelik yapılan alan araştırmaları da bu bölgelerdeki insanların bir kısmının din ile maneviyata farklı anlamlar yüklediğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerine çalışan araştırmacılar, insanların kendi manevi dünyalarını tanımlarken şu seçeneklerden birine işaret ettiklerini tespit etmiştir: “Dindarım ama manevi yönden güçlü değilim.”, “Manevi yönden güçlüyüm ama dindar değilim.”, “Hem dindarım hem manevi yönden güçlüyüm.”; “Dindar da değilim manevi yönden güçlü de değilim.” Bu farklı yaklaşımların tespit edilmesinin ardından yapılan pek çok çalışma, Batı’da insanların din kavramını kilise kurumu ve oradaki din adamlarının etkinlikleri olarak algıladıklarını; Tanrı kavramını da kilisenin işaret ettiği ve kurallar koyan tanrı olarak algıladıklarını bulgulamıştır. Kilise ile bağlarını koparan ancak yüce bir güçle iletişim hâlinde olduklarını hisseden bireyler, “Dindar değilim ama manevi yönden güçlüyüm.” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Takip eden yıllarda maneviyat; kişisel inanç ve uygulamalar, kutsal olanla ve/veya evrenle bağlı olma hissi, benliği aşma, evrenle veya diğer insanlarla bağlı olma hissi, huzur, hayatın anlam ve amacı gibi konularla ilişkilendirilmiştir. Günümüzde genel olarak Batı’da kabul gören görüş, her insanın manevi bir boyutunun olduğu ve insanın hayatına anlam kattığı yönündedir. Kiliseye devam eden dindar bir kimse için maneviyat ile din yakın kavramlar iken dini inancı olmayan bir insan içim maneviyat, kendini aşma tecrübesi, evrendeki bütünlüğü yakalama hissi vb. olabilir. Dolayıyla kişiye bağlı olarak din ile maneviyat aynı veya farklı anlamlara gelebilir. Sonrasında başta Amerika ve Avrupa olmak üzere diğer ülkelerde yapılan çalışmalar insanın manevi açıdan desteklenmesinin önemini ortaya koyunca hastaneler, cezaevleri, askeriye, özel şirketler gibi pek çok kurum manevi danışmanları bünyesine dâhil etmiştir. Ülkemizde ise maneviyat kavramının algısı ile manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamalarının Batı’ya benzeyen ve ondan ayrışan tarafları vardır.
Türkiye’de Maneviyat
Maneviyat kavramı Türkçe literatür için yeni bir kavram değildir. Bu kavram genellikle; din, tasavvuf, ahlak ve cesaret/moral gücü anlamlarında kullanılmıştır. Diğer taraftan Batı’da ortaya çıktığı hâliyle maneviyata yüklenen yeni anlam da Türkçe literatürde yerini almıştır. Ancak İngilizcesi “spirituality” olan tek kavramın Türkiye’de “maneviyat, ruhsallık, tinsellik, spiritualite, spiritüelite, spiritüalizm (bu kullanım yanlıştır)” olmak üzere altı ayrı kelime olarak kullanıldığı görülür. Ruhsallık veya spiritualite gibi kavramları tercih eden araştırmacı ve yazarlar, bahsettikleri olgunun din gibi anlaşılmasını engellemek amacıyla bu kavramı tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Ancak Türkiye’de genel olarak halka yönelik alan araştırmaları, burada din ve maneviyat kavramlarına yüklenen anlamların Batı’dakine benzeyen ve ayrışan yönleri olduğunu ortaya koymuştur. Her iki kültürde de maneviyat kavramı, din kavramının tanımına göre şekil almaktadır. Ayrıca her iki kültürde de herkesin manevi bir dünyasının olduğu ve bu dünyanın oldukça kişisel bir içsel alana işaret ettiği fikri kabul görmüştür. Diğer taraftan Türkiye ile Batı’nın maneviyat algıları arasındaki en temel fark din tanımında ortaya çıkmaktadır. Nitekim Batı’da din, kiliseye devam; Tanrı da kilisenin işaret ettiği Tanrı olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla tanrı ve yüce güç/aşkın varlık kavramları farklı çağrışımlara sahiptir. Oysa Türkiye’de hâkim din olan İslam’ın, Hıristiyanlığın kilisesi gibi bir kurumsal tarafı yoktur. Müslüman olmak için kilisede olduğu gibi bir kuruma üye olmanız gerekmez. İslam’da Allah kullarına şah damarından daha yakındır, inancı vardır. Dolayısıyla Müslüman bir zihinde din (İslam) ile maneviyat kavramlarını tamamen birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Türkiye örnekleminde yapılan çalışmalar da bu tespiti desteklemiştir. Örneğin Batı merkezli modelleri esas alan çalışmaların bazılarında Türkiye örneklemi ile Batı ülkeleri örneklemi arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda çıkan sonuçlar yazarlar tarafından “kavramların tanımının Batılı olmayan toplumlarda farklı değerlendirilmesi”; “maneviyat ölçeğinde yer alan ifadelerin ya kültürel farklılıktan dolayı farklı anlamlandırılmasıyla ya da örneklemde değişik mistik çağrışımlara sebep olmuş olması” gibi şekillerde açıklanmıştır. Bir Maneviyat Ölçeği’nin Türkiye örnekleminde uygulanmasında benzer farklılığa ulaşan araştırmacı ise bu sonucu “Türkiye’de yaşayan insanlar maneviyatı dindarlıktan farklı olarak algılasalar bile çoğu, bu iki kavram arasında doğal bir bağ olduğunu düşünmektedir.” şeklinde değerlendirmiştir. Bu sonuç başka çalışmalarda da tekrarlanmıştır. Din ve maneviyat kavramlarına bağlı olarak Türkiye örnekleminde Allah ile aşkın varlık/yüce güç kavramları birbirinden ayrılmış değildir. Müslüman zihinlerde İslam, kul ile Allah arasında oldukça öznel bir iç dünyayı kapsamakla birlikte hasta ziyareti, yetim ve yoksula destek gibi sosyal konuları da kapsamaktadır. Manevi danışmanlık ve rehberlik bu noktada önem kazanmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Kültürlerdeki sosyal temsiller kavramların algılanmasında oldukça etkilidir. Kavram, bilgi, teori ve ölçeklerin içinde üretildiği kültürün izlerini yoğun bir şekilde göz önünde tutulmalıdır. Batıda maneviyat, dini kurumlardan uzaklaşarak bireysel doruk tecrübelere yönelme şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece maneviyat kişisel anlam dünyası, iç huzuru ve aşkın varlıkla kurulan özel ilişki şeklinde tanımlanmıştır. Türkiye’de ise özellikle çeviriler aracılığıyla bu tanımlar literatürdeki yerini almıştır. Ancak yapılan alan araştırmaları –Batı’dan farklı olarak- Türkiye örnekleminin din ile maneviyat kavramlarını birbiri ile ilişkili kavramlar olarak algıladığını ortaya koymuştur. Bu farkın temelinde yer alan nedenlerden ilki, din olarak Batı’da Hristiyanlığın Türkiye’de ise İslam’ın algılanmasıdır. Kiliseyi merkeze alan Hristiyan kültürde din büyük ölçüde kurumsal olarak algılanmaktadır. Maneviyat ise büyük ölçüde, dini gelenek ve kurumsal yapıdan uzakta bireysel tecrübe ve anlam arayışına odaklanmaktadır. Oysa Türkiye’de bu ayrım Batı’da olduğu kadar net değildir. Çünkü İslam’da kilise gibi otorite sahibi kurumsal bir yapı yoktur. Dolayısıyla dini ve manevi unsurlar bireysel hayatlarda bir arada tezahür edebilmektedir. Bu da her iki kavramın hâlâ birbiri ile yakın ve oldukça ilişkili olarak algılanmasına yol açmaktadır. İkinci önemli neden ise Tanrı ve aşkın varlık kavramlarına yüklenen anlamların farklı olmasıdır. Batıda “Tanrı” daha çok dini kurumlarla ilişkilendirilirken “aşkın varlık” kavramı bu dünyayı aşan yüce bir gerçekliğe işaret etmektedir. Türk-İslam kültüründe ise Allah kavramı her iki boyutu da büyük ölçüde içermektedir. Din ve maneviyat kavramlarının kültürel farklılıkları bu noktalarda öne çıkmaktadır.
Diğer taraftan insan fenomeni göz önünde tutulduğunda her insanın fiziksel, psiko-sosyal ve manevi boyutlarının olduğu bir gerçektir. Onun bedeni fiziksel boyutunu, zihin ve duyguları psikolojik boyutunu, çevresi ile kurduğu ilişkiler ise sosyal boyutunu oluşturur. Manevi boyut ise hayatında önem verdiği unsurlar, yüklediği anlamlar ve dini inancını kapsar. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğu Türkiye’de insanların çok önem verdikleri ve hayatlarına anlam kattığını düşündükleri olgulardan en büyük paydaya sahip olanı, dini inançlarıdır. Aslında Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetinde de bugün manevi danışmanlık ve rehberlik uygulaması olarak anılan etkinlikleri bulmak mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) kullarıyla her an iletişimde olduğunu bildirmektedir. Peygamber Efendimiz de ashabına sadece dini bilgi aktarmakla kalmamış onlarla hemhâl olmuştur. Yoksul, yetim, hasta gibi sosyal hizmet gruplarına verilecek her türlü manevi desteğin en güzel örneklerini Peygamberimizin hayatında görmek mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik hizmeti bir ihtiyaçtır ve bu hizmetin hem bilimsel hem de dini temelleri vardır. Bu açıklanan hususlar neticesinde denilebilir ki; Türkiye’de verilecek olan manevi danışmanlık rehberlik hizmetinde din alanında uzman kişilerin görev alması gerekmektedir. Bu görevlilerin rehberlik ve danışmanlık becerilerine dair bir eğitimden geçmesi de şarttır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetinin zaman içerisinde daha kaliteli hâle gelmesi için disiplinler arası çalışmalar yapılmasına ve ortak eğitim modeli geliştirilmesine ihtiyaç vardır.
*Bu yazı, yazarın Maneviyat Algısı ve Diğerkâmlıkla İlişkisi (Kan Bağışı Örneğinde Türkiye ve Amerika Karşılaştırmalı Nitel Bir Araştırma) isimli doktora çalışmasına dayanmaktadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Sevde Düzgüner
AİLEYE DİNİ VE MANEVİ REHBER: AİLE BÜROLARI/ AİLEYE DOST VE REHBER OLMAK/ AİLE VE DİNİ REHBERLİK HİZMETLERİ
Vahyin yeryüzüne inişinin ilk ifadesi oku! Oku ki kendini bilesin, oku ki kâinatı bilesin, oku ki indirileni bilesin. Bu bir kimliği bulma emriydi, başka bir ifadeyle kendini bilme ve tanıma. Zira vahyin bütününe baktığımızda bu okuyuşa katkı sağlayacak deliller belgeler, işaretler görürüz. Velhasıl anlayışımızı kolaylaştıran, tefekkürümüzü zenginleştiren okumalar sunar bizlere Hak Teâlâ. Bir taraftan imana davet, bir taraftan da imana şahadet işaretleri yani görme, tatma, dokunma, hissetme vb. şeklileriyle sunulan ilahî karineler. Geceleyin uyumanız, gündüzün onun lütfundan istemeniz (Rum, 30/23), gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi (Rum, 30/24), göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması (Rum, 30/22), kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delilleri olarak idraklerimize sunulur. (Rum, 30/21.)
Yüce Allah Kur’an’ın pek çok yerinde varlığının bu ve buna benzer delillerini paylaşır bizimle. Bu işaretleri gönül ve akıl gözüyle görebilenler hemen muttali olurlar. Bazen de deliller yaşamın farklı sahnelerinde kendini gösterir. Sekinet ve huzura erişmek için eşler var edilerek oluşan aile, Allah’ın varlığına delil olarak sunulmuş, sevgi ve merhametin getirdiği huzurla yeryüzü cenneti olarak ifade edilmiştir. İnsanlık tarihi aile olmaya vahyin terbiyesi ile başlar: “Ey Âdem sen ve eşin cenneti mesken edinin.” (Araf, 7/19.) Kalınacak, ikamet edilecek, başımızı sokacak bir çatıdır belki anladığımız. Ancak bu ilahi hitap, Rum suresi 21. ayetle düşünüldüğünde Âdem’e seslenişin “Cennetiniz meskeninizdir, meskeniniz sükûnete, dinginliğe, huzura, emniyete kavuşacağınız yuvanızdır." mesajını okuruz. Bu bağlamda mesken barınma ihtiyacından ziyade huzuru, sakinliği, mutluluğu, merhameti, fedakârlığı ve paylaşımı bulabileceğimiz yuvamız olmalıdır. Habil ile Kabil arasında başlayan ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinde zirveye ulaşan ilişkiler, İmran ailesinin kızları Hz. Meryem ve Firavun eşi Hz. Asiye örneklikleri, âlemlere rahmet Efendimizin soru ve sorunlara yaklaşımı dinin aile hayatımıza yön verişinin en sağlam kaynaklarıdır. Sahih dinî bilgiden alınan referanslarla sağlam aile yapısının kurulmasına ve korunmasına yönelik adımlar atılırken dikkat etmemiz gereken bir husus da insanın ve onunla birlikte ailenin dünya serüveninde sarp yokuşlarla karşılaşmasıdır. Mühim olan bu engelleri nasıl aştığı, varoluşunu anlamlandırma çabası içinde hangi yollarda yürüdüğü, kendisine rehberlik edecek kılavuzu hangi duraklarda aradığıdır.
Nerede bir insan varsa biz oradayız
Her şeyin hızla aktığı bir zaman diliminde maddenin arkasındaki mananın göz ardı edilmesiyle birlikte insanın savruluşları ve girdiği çıkmaz sokaklar da o oranda çoğalmakta. Bu sebeple olsa gerek her geçen gün kişisel gelişim ya da danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin arttığına ve zaman içinde kurumsallaştığına şahit oluruz.
İnsanın yaşamına anlam katan ve hayatını şekillendirmede etkin bir rol üstlenen dinin rehberlik ve manevi destek gücü bu aşamada yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Kur’an-ı Kerim’in insan için hidayet rehberi, yol gösterici, öğüt verici olması, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere tüm peygamberlerin, insanların ve toplumların sıkıntılarına duyarlı olup rehberlik yapmaları bu hakikate işaret etmektedir. Hz Peygamber’in ailesini ihmal eden sahabeleri uyarması, kızını üzgün gördüğünde damadı ile en latif bir biçimde kaynaştırması ve aileye dair sorunlarına çözüm arayan kadınları vahiyle buluşturması gibi pek çok örneği sıralayabiliriz.
İnsanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında var olan dinî ve din hizmetini salt bir mekâna yahut belli bir zamana hasretmek ne kadar doğru olabilir ki?
Topluma sahih ve doğru dinî bilgi ışığında rehberlik yapma, vaaz ve irşat yoluyla din hizmeti götürme vazifesi tevdi edilen Diyanet İşleri Başkanlığımız, dinin cami hizmetleri yanında cami dışında, sosyal hayatın bir parçası olarak yaşanması ve yürütülmesine de görev alanları içerisinde yer vermektedir.
Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı nerede insan biz oradayız düsturuyla toplumun tüm kesimlerine kucaklayıcı bir yaklaşımı benimseyerek; “Kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32.) ayeti mucibince dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetlerini insanımıza ulaştırma gayreti içerisindedir. Nasıl ki canların ölümü bedenleri yok ediyorsa manevi değerlerin yokluğu da iç huzurun ve toplumsal barışın ölümünü hazırlamaktadır.
Sağlıklı huzurlu bir toplumu, geleceğin dünyasına taşımanın yolu elbette sağlam kişiliğe sahip güvenilen ve güvenen bireylerden oluşan ailenin inşasından geçecektir. Dolayısıyla aileyi ve aile içinde bireyi tehdit eden problemlere çözüm üretmek, kadın, çocuk, genç, yaşlı toplumun sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kesimlerine dinî rehberlik ve manevi destek hizmeti götürmek amacıyla müftülükler bünyesinde 2003 yılında ilk etapta beş büyük ilimizde Aile Büroları kurulmuştur. Dinin insan üzerindeki, yol gösterici ve sorunlarla mücadele etmedeki olumlu etkisinden olsa gerek bugün Aile ve Dinî Rehberlik bürolarımız 81 il ve 304 ilçede hizmet vermektedir. Bürolarda yürütülen manevi danışmanlık hizmetinin yanı sıra vatandaşlarımızı aileyle ilgili konularda bilgilendirmek amacıyla “arz odaklı” çalışmalarda da bulunarak; konferans, panel, proje, seminer, sohbet, ziyaret, TV-radyo programı gibi sosyal dinî faaliyetlerle toplumda aileye dair farkındalık sağlanmaya çalışmaktadır.
Hayatlarına Dokunduklarımız
“Soğuk bir kış günü il müftülüğünden içeriye ürkek ve çaresizlikleri yüzlerinden okunan genç bir çift girer. Sorunları olduğunu, biriyle paylaşmak istediklerini söylerler kapıdaki görevliye sessizce. İkinci kattaki Aile Bürosunda hoca hanımlarla görüşebileceklerini öğrenince merdivenleri çıkarken geri dönmek, duymak istediklerini duyamamak ya da ayıplanmak gibi çekincelerle beraber girerler odaya. Bir hanımefendi onları ayakta karşılar, birazdan yıkılacak bedenlerine bir yer gösterir koltukta. Beyefendi bir solukta anlatır; birkaç yıllık evli olduklarını, eşinin bu süre içerisinde antidepresan ilaçlar alırken hamile kaldığını, şimdi doktordan geldiklerini ve doğacak çocuklarının muhtemelen sakat olacağını, kürtajın uygun olabileceğini… Aslında kendisinin tereddüt etmediğini ama eşinin korku içerisinde yarınki randevuya gitmeden bir de buraya uğramak istediği için geldiklerini söyler. Genç kadın dudakları titreyerek “Anne olmak istiyorum.” diyebilir sadece. Hoca hanım bilgilerini, dinî rehberlik ve manevi danışmanlık ölçüleri içerisinde paylaşır misafirleriyle. Dünyaya gelmek hakkının artık o ceninde olduğunu ifade eder. Son cümle babaya yeter: “Evet, artık onun hayatı başlamış demek ki. Bize düşen sabırla yaşamak ve yaşatmak.” diyerek kürtaj kararından vazgeçilir. Günler günleri kovalar, müftülük her günkü temposunu yaşarken birinin kucağında bir bebek, diğerininse bir demet çiçek bir çift girer kapıdan. Bu sefer sormazlar nereye gideceklerini emin ve huzurlu adımlarla çıkarlar merdiveni. Hoca hanımın odasına girerler. Sevinçleri yüzlerinden o kadar yansır ki içeriye sadece onlar değil bir de huzur girer. Hanımefendi bebeği gösterir: “Size teşekkür etmeye geldik. Çünkü siz bize bir canın ne olduğunu öğrettiniz.” der.
Aslında bu olay bürolarımızdan birine ait bir resim karesidir, buna benzer pek çok hayata Allah ve Resulünün örnekliğiyle dokunulur.
Şefkat ve merhametle kucaklamak
Donanımlı ve birikimli personeliyle aile, aileye dair dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetini yürüten bürolarımız elbette sadece bu alanla sınırlı kalmamaktadır.
Yaşam mücadelesinde zorlanan, maddi olduğu kadar manevi açıdan da korunmaya ve desteklenmeye ihtiyaç duyan toplumun kırılgan kesimlerine de el uzatarak, İslam’ın şifasını gönüllere hissettirmek amacıyla sosyal hizmet kurumlarındaki dezavantajlı gruplara da manevi destek hizmeti sunmaktadır.
Göz aydınlığı geleceğin mimarı olan ihmal edilmiş çocuklar sevgi, şefkat ve merhametle kucaklanarak, sorunların üstesinden gelme ve toplumla bütünleşmelerine katkı sağlamak amacıyla çocuk evleri, çocuk evleri siteleri, çocuk destek merkezlerinde (ÇODEM) değerler eğitimi programıyla dinî bilgi ve manevi destekle güçlendirilmektedir.
Hayatın anlamını kaybettiren, insanın benliğinde onarılmaz yaralar açan ve yuvaların yıkılmasına sebebiyet veren olgulardan birisi de şiddettir. Sevgili Peygamberimiz: “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar Allah katında, sınırsız merhamet sahibi Rahman’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.” (Nesâî, Âdâbü’l-Kudât, 1.) müjdesinden mahrum olmaktır aile içi şiddet.
Manevi destek programı kapsamında din görevlilerimiz kadın konukevlerinde kalan şiddet mağduru kadınlara hayatın anlamını ve amacını bulma noktasında yardımcı olmaktadırlar. Yaşadıkları travmayı atlatmalarına katkı sağlamak, huzursuzluklarını, korkularını ve endişelerini gidererek geleceğe güvenle, umutla bakmalarında dinî rehberlik yapmaktadırlar.
“Müslüman, Müslüman’ın din kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu helake teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim de bir Müslüman’ın üzüntü ve kederini giderirse Allah da buna karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarını giderir. Kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 38.) Burada belirtilen kardeşliğin en çok da aileye yakıştığı anlatılır bürolarımızda. Kadın ve erkeğin birey olarak din kardeşliği sorumluluğunu taşıdıkları gibi eş olduklarında da ikinci bir sorumluluk yüklendiklerine işaret edilir. Tıpkı “Sizden biriniz sevdiği kardeşine sevdiğini söylesin” (Ebû Dâvûd,Edeb, 122.) buyruğunda olduğu gibi. Yani müminler için birbirinden beklenilen bu hasletlerin eş olduğunda da sağa sola bakınmadan en yakınındaki Müslümanın hak edişi hatırlatılır Aile ve Dinî Rehberlik Bürolarında. Sözün özü, aileye yönelik manevi danışmanlık: İhtiyacını karşılamada, kusurunu örtmede, üzüntü ve kederini gidermede, sevdiğini söylemede birinci hakkı olan müminin yanı başındaki eşi, hayat arkadaşı, ailesi olduğunu gösterebilmektir.
Kaynak
Türk Diyanet
Sedide Akbulut
Vahyin yeryüzüne inişinin ilk ifadesi oku! Oku ki kendini bilesin, oku ki kâinatı bilesin, oku ki indirileni bilesin. Bu bir kimliği bulma emriydi, başka bir ifadeyle kendini bilme ve tanıma. Zira vahyin bütününe baktığımızda bu okuyuşa katkı sağlayacak deliller belgeler, işaretler görürüz. Velhasıl anlayışımızı kolaylaştıran, tefekkürümüzü zenginleştiren okumalar sunar bizlere Hak Teâlâ. Bir taraftan imana davet, bir taraftan da imana şahadet işaretleri yani görme, tatma, dokunma, hissetme vb. şeklileriyle sunulan ilahî karineler. Geceleyin uyumanız, gündüzün onun lütfundan istemeniz (Rum, 30/23), gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi (Rum, 30/24), göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması (Rum, 30/22), kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delilleri olarak idraklerimize sunulur. (Rum, 30/21.)
Yüce Allah Kur’an’ın pek çok yerinde varlığının bu ve buna benzer delillerini paylaşır bizimle. Bu işaretleri gönül ve akıl gözüyle görebilenler hemen muttali olurlar. Bazen de deliller yaşamın farklı sahnelerinde kendini gösterir. Sekinet ve huzura erişmek için eşler var edilerek oluşan aile, Allah’ın varlığına delil olarak sunulmuş, sevgi ve merhametin getirdiği huzurla yeryüzü cenneti olarak ifade edilmiştir. İnsanlık tarihi aile olmaya vahyin terbiyesi ile başlar: “Ey Âdem sen ve eşin cenneti mesken edinin.” (Araf, 7/19.) Kalınacak, ikamet edilecek, başımızı sokacak bir çatıdır belki anladığımız. Ancak bu ilahi hitap, Rum suresi 21. ayetle düşünüldüğünde Âdem’e seslenişin “Cennetiniz meskeninizdir, meskeniniz sükûnete, dinginliğe, huzura, emniyete kavuşacağınız yuvanızdır." mesajını okuruz. Bu bağlamda mesken barınma ihtiyacından ziyade huzuru, sakinliği, mutluluğu, merhameti, fedakârlığı ve paylaşımı bulabileceğimiz yuvamız olmalıdır. Habil ile Kabil arasında başlayan ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinde zirveye ulaşan ilişkiler, İmran ailesinin kızları Hz. Meryem ve Firavun eşi Hz. Asiye örneklikleri, âlemlere rahmet Efendimizin soru ve sorunlara yaklaşımı dinin aile hayatımıza yön verişinin en sağlam kaynaklarıdır. Sahih dinî bilgiden alınan referanslarla sağlam aile yapısının kurulmasına ve korunmasına yönelik adımlar atılırken dikkat etmemiz gereken bir husus da insanın ve onunla birlikte ailenin dünya serüveninde sarp yokuşlarla karşılaşmasıdır. Mühim olan bu engelleri nasıl aştığı, varoluşunu anlamlandırma çabası içinde hangi yollarda yürüdüğü, kendisine rehberlik edecek kılavuzu hangi duraklarda aradığıdır.
Nerede bir insan varsa biz oradayız
Her şeyin hızla aktığı bir zaman diliminde maddenin arkasındaki mananın göz ardı edilmesiyle birlikte insanın savruluşları ve girdiği çıkmaz sokaklar da o oranda çoğalmakta. Bu sebeple olsa gerek her geçen gün kişisel gelişim ya da danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin arttığına ve zaman içinde kurumsallaştığına şahit oluruz.
İnsanın yaşamına anlam katan ve hayatını şekillendirmede etkin bir rol üstlenen dinin rehberlik ve manevi destek gücü bu aşamada yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Kur’an-ı Kerim’in insan için hidayet rehberi, yol gösterici, öğüt verici olması, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere tüm peygamberlerin, insanların ve toplumların sıkıntılarına duyarlı olup rehberlik yapmaları bu hakikate işaret etmektedir. Hz Peygamber’in ailesini ihmal eden sahabeleri uyarması, kızını üzgün gördüğünde damadı ile en latif bir biçimde kaynaştırması ve aileye dair sorunlarına çözüm arayan kadınları vahiyle buluşturması gibi pek çok örneği sıralayabiliriz.
İnsanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında var olan dinî ve din hizmetini salt bir mekâna yahut belli bir zamana hasretmek ne kadar doğru olabilir ki?
Topluma sahih ve doğru dinî bilgi ışığında rehberlik yapma, vaaz ve irşat yoluyla din hizmeti götürme vazifesi tevdi edilen Diyanet İşleri Başkanlığımız, dinin cami hizmetleri yanında cami dışında, sosyal hayatın bir parçası olarak yaşanması ve yürütülmesine de görev alanları içerisinde yer vermektedir.
Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı nerede insan biz oradayız düsturuyla toplumun tüm kesimlerine kucaklayıcı bir yaklaşımı benimseyerek; “Kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32.) ayeti mucibince dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetlerini insanımıza ulaştırma gayreti içerisindedir. Nasıl ki canların ölümü bedenleri yok ediyorsa manevi değerlerin yokluğu da iç huzurun ve toplumsal barışın ölümünü hazırlamaktadır.
Sağlıklı huzurlu bir toplumu, geleceğin dünyasına taşımanın yolu elbette sağlam kişiliğe sahip güvenilen ve güvenen bireylerden oluşan ailenin inşasından geçecektir. Dolayısıyla aileyi ve aile içinde bireyi tehdit eden problemlere çözüm üretmek, kadın, çocuk, genç, yaşlı toplumun sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kesimlerine dinî rehberlik ve manevi destek hizmeti götürmek amacıyla müftülükler bünyesinde 2003 yılında ilk etapta beş büyük ilimizde Aile Büroları kurulmuştur. Dinin insan üzerindeki, yol gösterici ve sorunlarla mücadele etmedeki olumlu etkisinden olsa gerek bugün Aile ve Dinî Rehberlik bürolarımız 81 il ve 304 ilçede hizmet vermektedir. Bürolarda yürütülen manevi danışmanlık hizmetinin yanı sıra vatandaşlarımızı aileyle ilgili konularda bilgilendirmek amacıyla “arz odaklı” çalışmalarda da bulunarak; konferans, panel, proje, seminer, sohbet, ziyaret, TV-radyo programı gibi sosyal dinî faaliyetlerle toplumda aileye dair farkındalık sağlanmaya çalışmaktadır.
Hayatlarına Dokunduklarımız
“Soğuk bir kış günü il müftülüğünden içeriye ürkek ve çaresizlikleri yüzlerinden okunan genç bir çift girer. Sorunları olduğunu, biriyle paylaşmak istediklerini söylerler kapıdaki görevliye sessizce. İkinci kattaki Aile Bürosunda hoca hanımlarla görüşebileceklerini öğrenince merdivenleri çıkarken geri dönmek, duymak istediklerini duyamamak ya da ayıplanmak gibi çekincelerle beraber girerler odaya. Bir hanımefendi onları ayakta karşılar, birazdan yıkılacak bedenlerine bir yer gösterir koltukta. Beyefendi bir solukta anlatır; birkaç yıllık evli olduklarını, eşinin bu süre içerisinde antidepresan ilaçlar alırken hamile kaldığını, şimdi doktordan geldiklerini ve doğacak çocuklarının muhtemelen sakat olacağını, kürtajın uygun olabileceğini… Aslında kendisinin tereddüt etmediğini ama eşinin korku içerisinde yarınki randevuya gitmeden bir de buraya uğramak istediği için geldiklerini söyler. Genç kadın dudakları titreyerek “Anne olmak istiyorum.” diyebilir sadece. Hoca hanım bilgilerini, dinî rehberlik ve manevi danışmanlık ölçüleri içerisinde paylaşır misafirleriyle. Dünyaya gelmek hakkının artık o ceninde olduğunu ifade eder. Son cümle babaya yeter: “Evet, artık onun hayatı başlamış demek ki. Bize düşen sabırla yaşamak ve yaşatmak.” diyerek kürtaj kararından vazgeçilir. Günler günleri kovalar, müftülük her günkü temposunu yaşarken birinin kucağında bir bebek, diğerininse bir demet çiçek bir çift girer kapıdan. Bu sefer sormazlar nereye gideceklerini emin ve huzurlu adımlarla çıkarlar merdiveni. Hoca hanımın odasına girerler. Sevinçleri yüzlerinden o kadar yansır ki içeriye sadece onlar değil bir de huzur girer. Hanımefendi bebeği gösterir: “Size teşekkür etmeye geldik. Çünkü siz bize bir canın ne olduğunu öğrettiniz.” der.
Aslında bu olay bürolarımızdan birine ait bir resim karesidir, buna benzer pek çok hayata Allah ve Resulünün örnekliğiyle dokunulur.
Şefkat ve merhametle kucaklamak
Donanımlı ve birikimli personeliyle aile, aileye dair dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetini yürüten bürolarımız elbette sadece bu alanla sınırlı kalmamaktadır.
Yaşam mücadelesinde zorlanan, maddi olduğu kadar manevi açıdan da korunmaya ve desteklenmeye ihtiyaç duyan toplumun kırılgan kesimlerine de el uzatarak, İslam’ın şifasını gönüllere hissettirmek amacıyla sosyal hizmet kurumlarındaki dezavantajlı gruplara da manevi destek hizmeti sunmaktadır.
Göz aydınlığı geleceğin mimarı olan ihmal edilmiş çocuklar sevgi, şefkat ve merhametle kucaklanarak, sorunların üstesinden gelme ve toplumla bütünleşmelerine katkı sağlamak amacıyla çocuk evleri, çocuk evleri siteleri, çocuk destek merkezlerinde (ÇODEM) değerler eğitimi programıyla dinî bilgi ve manevi destekle güçlendirilmektedir.
Hayatın anlamını kaybettiren, insanın benliğinde onarılmaz yaralar açan ve yuvaların yıkılmasına sebebiyet veren olgulardan birisi de şiddettir. Sevgili Peygamberimiz: “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar Allah katında, sınırsız merhamet sahibi Rahman’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.” (Nesâî, Âdâbü’l-Kudât, 1.) müjdesinden mahrum olmaktır aile içi şiddet.
Manevi destek programı kapsamında din görevlilerimiz kadın konukevlerinde kalan şiddet mağduru kadınlara hayatın anlamını ve amacını bulma noktasında yardımcı olmaktadırlar. Yaşadıkları travmayı atlatmalarına katkı sağlamak, huzursuzluklarını, korkularını ve endişelerini gidererek geleceğe güvenle, umutla bakmalarında dinî rehberlik yapmaktadırlar.
“Müslüman, Müslüman’ın din kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu helake teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim de bir Müslüman’ın üzüntü ve kederini giderirse Allah da buna karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarını giderir. Kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 38.) Burada belirtilen kardeşliğin en çok da aileye yakıştığı anlatılır bürolarımızda. Kadın ve erkeğin birey olarak din kardeşliği sorumluluğunu taşıdıkları gibi eş olduklarında da ikinci bir sorumluluk yüklendiklerine işaret edilir. Tıpkı “Sizden biriniz sevdiği kardeşine sevdiğini söylesin” (Ebû Dâvûd,Edeb, 122.) buyruğunda olduğu gibi. Yani müminler için birbirinden beklenilen bu hasletlerin eş olduğunda da sağa sola bakınmadan en yakınındaki Müslümanın hak edişi hatırlatılır Aile ve Dinî Rehberlik Bürolarında. Sözün özü, aileye yönelik manevi danışmanlık: İhtiyacını karşılamada, kusurunu örtmede, üzüntü ve kederini gidermede, sevdiğini söylemede birinci hakkı olan müminin yanı başındaki eşi, hayat arkadaşı, ailesi olduğunu gösterebilmektir.
Kaynak
Türk Diyanet
Sedide Akbulut
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINCA YÜRÜTÜLEN MANEVİ DANIŞMANLIK VE REHBERLİK HİZMETLERİ
İnsan, ruh ve beden olarak isimlendirilen iki farklı unsurdan müteşekkil bir varlıktır. Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de insana kendi ruhundan üflediğini haber vererek (Secde, 32/9.) yaratılmışlar içinde ona verilen değeri ifade etmektedir. Literatürde nefis ya da ruh olarak adlandırılan ve manevi taraf olarak yerini bulan unsur, insanı diğer canlılardan ayıran, aynı zamanda onu vahye muhatap kılan, beden yok olup gitse de varlığını devam ettirecek olan aslî unsurdur. Kültürümüzde “insan ruhuna dokunmak” olarak nitelendirilen “manevi alan”a yönelik her türlü gayret peygamberler ve onlara tâbi olanların odaklandığı noktadır. Söz konusu hizmetlerin bir adı da gönül yapmaktır. Bu konuda öncü şahsiyetlerden binlerce örneğini bulabileceğimiz beyitlerden biri de Yunus Emre’nin dilinden dökülen şu veciz sözlerdir:
Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil
Günümüzde tüketim kültürünün, haz ve hızın artık insanı mutlu etmekte yetersiz kaldığı, insanlığın manevî bir arayış içerisinde olduğu bir gerçektir. Bu süreçte Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberlerin insanlara ulaştırdığı dinin adı olan İslam’ın, vahyin ve nebevi sünnetin özellikle kalbi kırık, mahzun ve varoluşsal bir arayış içerisinde olanlar için ifade şekli bu topraklarda manevi danışmanlık ve rehberlik yaklaşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hz. Peygamber’in Allah’ın lütfuyla affedici ve yumuşak üslubunda ifadesini bulan ve sünnette birçok örneği görülebilecek olan, sıkıntılı anlarında insanları dinleme, onlarla konuşma, kendilerine yardım elini uzatma gibi temel ilkeler manevi danışmanlığın dayandığı zemini oluşturmaktadır. Geleneksel dinî-manevi değer ve formların bugünün sorunlarına hitap edecek şekilde sunulması olarak özetleyebileceğimiz manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri Başkanlığımızca son yıllarda gündeme alınmış ve her geçen gün artan hizmet çeşidinin bir yansıması olarak farklı kesimlere sunulmaya başlamıştır.
Söz konusu süreç dünya genelinde modernleşmenin farklı alanlarındaki tezahürü ile birlikte giderek yaygınlaşan bireyselliği aşarak; fizik ve metafizik gerçekliğin farkında olarak varlığı anlamlandırma arayışlarının bir neticesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Çok katmanlı ve geniş bir yelpazeden etkilenen sosyal ve manevi problemlerle yüzleşen insanlara yönelik, bu problemlerle başa çıkmada destek olacak bir takım profesyonel ve akademik çözümler kaçınılmaz olmuştur. Dünya genelinde her kültürün kendi formlarında ortaya çıkan bu hizmet alanının, İslam geleneğinde de farklı formlarını görmemiz mümkündür.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri açısından klasik irşat dili ve ibadetlere rehberlik etme yeterli olurken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, kayıplar gibi ortaya çıkan birtakım zorluklar, aile, akraba, arkadaş ve komşuların desteğiyle doğal süreçleri içerisinde aşılabilmiştir. Şehirleşme, iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, üretim ve tüketim alanındaki değişiklikler gibi faktörler manevi dinamikleri de etkilemiş ve yeni perspektifleri zorunlu kılmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberlik, “dinî, manevi, ahlaki, kültürel dinamiklerle psikoloji, sosyoloji, iletişim gibi bilimlerin yöntemlerini de kullanarak bireysel ve toplumsal hayata anlam katmak ve eşlik etmek” olarak tarif edilebilir.
Batı dünyasına baktığımızda manevi danışmanlığın uzun bir hizmet serüveni olduğu görülmektedir. Bu hizmet önceleri daha ziyade bir din hizmeti olarak görülürken, 1960-70’li yıllarda disiplinler arası bir karakter kazanarak, psikoloji gibi beşeri bilimlerin de desteği alınarak sunulur hâle gelmiştir. Bu doğrultuda Amerika ve Avrupa’da psikoloji ve teolojinin yoğun iş birliği göze çarpmaktadır.
Bugün birçok Avrupa ülkesinde manevi danışmanlık ve rehberlik vatandaşlar açısından anayasal bir hak, devlet açısından bir yükümlülüktür. Anayasa gereği devlet, din hizmetlerine ve manevi danışmanlığa ulaşma imkânı olmayanların ayağına bu hizmetleri götürmek zorundadır. Ülkemizde manevi danışmanlık görevi 633 sayılı kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiş ve Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.
Manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, özellikle manevi desteğe daha fazla ihtiyaç duyulan hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları gibi kurumlarda ön plana çıkmaktadır. Söz konusu hizmetlerin belirtilen alanlarda yoğunlaşmasıyla toplumsal ve manevi bunalım¬ların buluştuğu ortak noktada bireylerin sorunlarla başa çıkma ve anlam krizini çözmelerine yardımcı olunması, zorlukları aşmalarında onlara eşlik edilmesi hedeflenmektedir.
Ceza infaz kurumlarında 1983’ten beri var olan cezaevi vaizliği sistemi fonksiyonel olarak manevi danışmanlık işlevi görmektedir. Benzer şekilde 2003’te Aile ve Dinî Rehberlik büroları hizmete açılmış, AFAD, Gençlik ve Spor Bakanlı¬ğı, Sağlık Bakanlığı ve Yeşilay ile imzalanan protokoller ve yapılan işbirliği ile manevi danışmanlığın kurumsal alanı genişletilmiştir. Bu doğrultuda Başkanlığımızca sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. Gençlik Hizmetleri
Ülkemiz oldukça zengin bir genç nüfusa sahiptir. Gençlerin manevi değerler ile buluşturulması amacıyla farklı projeler uygulanmaktadır. Bu bağlamda cami merkezli çalışmaların yanı sıra, kamplar, yurtlar, evler, her görevlimize 10 genç projesi gibi çalışmalar yürütülmektedir. Gençlik çalışmaları il ve ilçelerde yürütülen tüm faaliyetlerden sorumlu olan koordinatörlük yöntemi ile sistematize edilmiştir. Gençlik hizmetlerinde manevi danışmanlık ve rehberlik tam olarak karşılığını üniversite öğrenci yurtlarında bulmaktadır. Söz konusu yurtlarda görev yapan toplam 569 personel, “Manevi Rehber” unvanıyla genç gönülleri manevi değerler ile buluşturmaktadır.
2. Hükümlü ve Tutuklulara Yönelik Hizmetler
Ceza infaz kurumlarında sunulan hizmetler, Başkanlığımızın manevi danışmanlık hizmetleri içerisinde en uzun geçmişe sahip olanıdır. Merhum Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin 1950 yılında, Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı dönemde kaleme aldığı “Cezaevinde Verilecek Vaazlar” adlı eseri Başkanlığımızın cezaevi hizmetlerine bakışını göstermesi açısından önemli bir kaynaktır.
Süreç içerisinde;
- 1982 yılında ceza infaz kurumlarında Din ve Ahlâk Bilgisi dersi için müfredat programı hazırlanmış,
- 1983 yılında cezaevi vaizi kadrosu ihdas edilmiş,
- 2001 yılında Adalet Bakanlığı ile protokol imzalanmış, 2011 yılında güncellenmiş,
- 2012 yılında “Ceza İnfaz Kurumları Din Hizmetleri Rehberi” yayınlanmış,
- 2014 yılında “Cezaevlerinde Sıkça Sorulan Sorular” isimli kitap hizmete sunulmuştur.
Hâlihazırda 284’ü cezaevi vaizi kadrosunda olmak üzere farklı unvanlar ile çalışan 588 Başkanlık personeli ceza infaz kurumlarında görev yapmaktadır.
Ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların önemli bir çoğunluğunun genç yaşta oldukları ve uzun sayılabilecek bir süreyi cezaevinde geçirerek tekrar topluma döndükleri görülmektedir. Hükümlü ve tutukluların söz konusu süreyi eğitim, iyileştirme ve danışmanlık faaliyetleriyle avantaja dönüştürmeleri ve yeni bir başlangıç yapmaları mümkündür.
Bütün dünyada hükümlü ve tutukluların rehabilite edilmesinde manevî değerlerden istifade edilmektedir. Bu bağlamda ceza infaz kurumlarında Başkanlığımız ve Adalet Bakanlığı işbirliği ile yürütülen din hizmetleri ve manevi destek faaliyetleri, hükümlü ve tutukluların manevi gelişimlerine kayda değer katkılar sunmaktadır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitleden alınan geri dönüşler bu konuda önemli veriler ortaya koymaktadır.
Ceza infaz kurumlarında tövbe, sabır, af, merhamet, emek, kul hakkı, ahiret gibi temel dinî kavramların gücüyle manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmaları tüm suç grupları için önemli bir iyileştirme imkânı sunmaktadır. Özellikle hükümlü ve tutuklularla gerçekleştirilen bireysel görüşmeler teknik olarak tam bir manevi danışmanlık hizmetidir.
3. Sağlık Tesislerinde Yürütülen Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri
Ülkemizde oldukça yeni olan ve sınırlı personel ile yürütülen sağlık tesislerindeki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri aynı zamanda akademik çalışmalara da önemli veriler sunan bir alandır. Türkiye’de bu hizmetler yeni olmakla birlikte farklı ülkelerde uzun denebilecek bir geçmişe ve akademik birikime sahiptir. Dünya üzerinde sağlık alanındaki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinde yaşanan gelişmeler neticesinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlık” kelimesinin tanımına fiziksel, zihinsel ve sosyal yönlerin yanı sıra manevi (spiritual) olarak tam iyilik hâli de ilave edilmiştir.
Başkanlığımız ile Sağlık Bakanlığı 1995 yılında işbirliğine giderek hastanelerde manevi destek hizmeti sunmaya başlamıştır. Ancak bu uygulama kısa bir süre içerisinde Danıştay kararıyla durdurulmuştur. Artan toplumsal talep ve ihtiyaçlara binaen yaklaşık yirmi yıl sonra söz konusu hizmetler tekrar gündeme gelmiş ve gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra 7 Ocak 2015’te “Başkanlığımız ve Sağlık Bakanlığı Arasında Has¬tanelerde Manevi Destek Sunmaya Yönelik İş¬birliği Protokolü” imzalanmıştır. Protokolden sonra kurum yetkilileri ve akademisyenlerin katılımıyla çalıştaylar ve eğitimler düzenlenerek 6 ilde 20 personel ile pilot uygulama başlatılmıştır.
Sağlık tesislerinde sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri insanımıza acı, sıkıntı, üzüntü, korku, yalnızlık ve ümitsizlik hâllerinde, kriz durumlarında manevi anlamda destek vererek eşlik etmeyi amaçlamaktadır. Varsa soru ve sorunlarının çözümünde insanlara rehberlikte bulunmak ve zor zamanlarında onlara yardımcı olmak, bu hizmetin özünü teşkil etmektedir.
2015 yılında 6 ilde 20 personel ile başlatılan hastane manevi destek hizmetleri bugün itibariyle 38 ilde 132 personel marifetiyle 108 sağlık tesisinde sunulmaktadır.
4. Engellilere Yönelik Hizmetler
Başkanlığımız engelliler konusunda toplumumuzda bilinç, farkındalık ve duyarlılığı artırmak, engellilerin dinî vecibelerini kolay bir şekilde yerine getirebilmelerine yardımcı olmak, din hizmetleri, din eğitimi ve dinî yayınlardan istifade edebilmelerini temin etmek amacıyla bir takım çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda engellilerin manevi gelişimlerine katkıda bulunmak için eğitim öğretime teşvik edilmeleri, dinî sorumluluklarını yerine getirebilmeleri noktasında motivasyonlarının artırılması, hayat şartlarının kolaylaştırılarak toplum içerisinde huzurlu, aktif, etkin bir şekilde rol almalarını sağlayacak faaliyetler gerçekleştirilmektedir.
Camilerin ve Kur’an kurslarının erişilebilirlik ve ulaşılabilirliğinin sağlanması, işaret dili ile hutbe okunması, görsel, işitsel özel yayınların hazırlanması, manevi danışmanlık ve rehberlik, hac-umre hizmetleri ve eğitim faaliyetleri Başkanlığımızın engellilere sunduğu hizmetler içerisinde yer almaktadır. Söz konusu çalışmalar, illerde ve büyük ilçelerde görevlendirilen engelli koordinatörlerince takip edilmektedir.
5. Bağımlılıkla Mücadeleye Yönelik Hizmetler
Başkanlığımızca ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği esasına dayalı olarak yürütülen bağımlılıkla mücadeleye yönelik hizmetler gelişerek devam etmektedir. 18.09.2014 tarihinde Başkanlığımız ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında imzalanan protokol, sahada önemli bir boşluğu doldurmuştur. Ayrıca 81 il ve büyük ilçelerde oluşturulan koordinatörlük sistemi ile Başkanlığımızın bağımlılıkla mücadele çalışmaları kayda değer mesafe katetmiştir. Bu konuda çalışmaya ehil ve gönüllü olan ve koordinatör olarak görevlendirilerek gerekli eğitimleri alan personelimiz, sorumlu oldukları il ve ilçelerde bilinçlendirme, tedaviye yönlendirme, sosyal ortam sağlama vb. tüm alanlarda önemli roller üstlenmektedir.
6. Göçmenlere Yönelik Hizmetler
Başkanlığımız, ilgili mevzuatla kendisine verilen görevleri yerine getirirken hiçbir ayrım gözetmeksizin kuşatıcı bir anlayışla toplumun bütün kesimlerine hizmet sunmaya özen göstermektedir. Dolayısıyla Başkanlığımızın son yıllardaki hizmet yelpazesine milletimizin şefkat kanatları altına sığınan göçmenler de eklenmiştir. Bu doğrultuda gerek göçmenlere yönelik hizmetlerin gerekse manevi destek hizmetlerinin sistematik, etkin ve verimli sunulabilmesi amacıyla Göç ve Manevi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Bu kapsamda Başkanlık yurt içinde geçici barınma merkezlerinde ve göçmenlerin yaşadıkları tüm yerleşim merkezlerinde, sınır ötesinde ise terörden arındırılan bölgelerde din hizmeti, eğitim hizmeti, manevi destek hizmeti sunmakta, insani yardım ve sosyal kültürel içerikli faaliyetler gerçekleştirmektedir. Söz konusu hizmetlerin sunumunda başta Türkiye Diyanet Vakfı olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde hareket edilmektedir.
Yukarıda sayılan tüm alanlarda hedef kitleden yoğun bir hizmet talebi gelmesi, dünyadaki gelişmelerin takip edilmesi, akademi çevrelerinin konuya ilgi ve desteği ile bu sahada çalışmaya ve gelişmeye açık, tecrübeli ve gönüllü personelimizin varlığı, kurumlarla işbirliği tecrübemizin bulunması, sahadan olumlu geri dönüşler alınması güçlü yönlerimiz arasındadır.
Lisans ve lisansüstü eğitimlerde alana yönelik programlar, sertifika programları, kaynak eserler hazırlanması gibi konular ise manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin gelişimi için üzerinde çalışılan hususlar arasındadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Dr. Bayram Demirtaş
İnsan, ruh ve beden olarak isimlendirilen iki farklı unsurdan müteşekkil bir varlıktır. Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de insana kendi ruhundan üflediğini haber vererek (Secde, 32/9.) yaratılmışlar içinde ona verilen değeri ifade etmektedir. Literatürde nefis ya da ruh olarak adlandırılan ve manevi taraf olarak yerini bulan unsur, insanı diğer canlılardan ayıran, aynı zamanda onu vahye muhatap kılan, beden yok olup gitse de varlığını devam ettirecek olan aslî unsurdur. Kültürümüzde “insan ruhuna dokunmak” olarak nitelendirilen “manevi alan”a yönelik her türlü gayret peygamberler ve onlara tâbi olanların odaklandığı noktadır. Söz konusu hizmetlerin bir adı da gönül yapmaktır. Bu konuda öncü şahsiyetlerden binlerce örneğini bulabileceğimiz beyitlerden biri de Yunus Emre’nin dilinden dökülen şu veciz sözlerdir:
Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil
Günümüzde tüketim kültürünün, haz ve hızın artık insanı mutlu etmekte yetersiz kaldığı, insanlığın manevî bir arayış içerisinde olduğu bir gerçektir. Bu süreçte Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberlerin insanlara ulaştırdığı dinin adı olan İslam’ın, vahyin ve nebevi sünnetin özellikle kalbi kırık, mahzun ve varoluşsal bir arayış içerisinde olanlar için ifade şekli bu topraklarda manevi danışmanlık ve rehberlik yaklaşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hz. Peygamber’in Allah’ın lütfuyla affedici ve yumuşak üslubunda ifadesini bulan ve sünnette birçok örneği görülebilecek olan, sıkıntılı anlarında insanları dinleme, onlarla konuşma, kendilerine yardım elini uzatma gibi temel ilkeler manevi danışmanlığın dayandığı zemini oluşturmaktadır. Geleneksel dinî-manevi değer ve formların bugünün sorunlarına hitap edecek şekilde sunulması olarak özetleyebileceğimiz manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri Başkanlığımızca son yıllarda gündeme alınmış ve her geçen gün artan hizmet çeşidinin bir yansıması olarak farklı kesimlere sunulmaya başlamıştır.
Söz konusu süreç dünya genelinde modernleşmenin farklı alanlarındaki tezahürü ile birlikte giderek yaygınlaşan bireyselliği aşarak; fizik ve metafizik gerçekliğin farkında olarak varlığı anlamlandırma arayışlarının bir neticesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Çok katmanlı ve geniş bir yelpazeden etkilenen sosyal ve manevi problemlerle yüzleşen insanlara yönelik, bu problemlerle başa çıkmada destek olacak bir takım profesyonel ve akademik çözümler kaçınılmaz olmuştur. Dünya genelinde her kültürün kendi formlarında ortaya çıkan bu hizmet alanının, İslam geleneğinde de farklı formlarını görmemiz mümkündür.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri açısından klasik irşat dili ve ibadetlere rehberlik etme yeterli olurken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, kayıplar gibi ortaya çıkan birtakım zorluklar, aile, akraba, arkadaş ve komşuların desteğiyle doğal süreçleri içerisinde aşılabilmiştir. Şehirleşme, iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, üretim ve tüketim alanındaki değişiklikler gibi faktörler manevi dinamikleri de etkilemiş ve yeni perspektifleri zorunlu kılmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberlik, “dinî, manevi, ahlaki, kültürel dinamiklerle psikoloji, sosyoloji, iletişim gibi bilimlerin yöntemlerini de kullanarak bireysel ve toplumsal hayata anlam katmak ve eşlik etmek” olarak tarif edilebilir.
Batı dünyasına baktığımızda manevi danışmanlığın uzun bir hizmet serüveni olduğu görülmektedir. Bu hizmet önceleri daha ziyade bir din hizmeti olarak görülürken, 1960-70’li yıllarda disiplinler arası bir karakter kazanarak, psikoloji gibi beşeri bilimlerin de desteği alınarak sunulur hâle gelmiştir. Bu doğrultuda Amerika ve Avrupa’da psikoloji ve teolojinin yoğun iş birliği göze çarpmaktadır.
Bugün birçok Avrupa ülkesinde manevi danışmanlık ve rehberlik vatandaşlar açısından anayasal bir hak, devlet açısından bir yükümlülüktür. Anayasa gereği devlet, din hizmetlerine ve manevi danışmanlığa ulaşma imkânı olmayanların ayağına bu hizmetleri götürmek zorundadır. Ülkemizde manevi danışmanlık görevi 633 sayılı kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiş ve Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.
Manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, özellikle manevi desteğe daha fazla ihtiyaç duyulan hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları gibi kurumlarda ön plana çıkmaktadır. Söz konusu hizmetlerin belirtilen alanlarda yoğunlaşmasıyla toplumsal ve manevi bunalım¬ların buluştuğu ortak noktada bireylerin sorunlarla başa çıkma ve anlam krizini çözmelerine yardımcı olunması, zorlukları aşmalarında onlara eşlik edilmesi hedeflenmektedir.
Ceza infaz kurumlarında 1983’ten beri var olan cezaevi vaizliği sistemi fonksiyonel olarak manevi danışmanlık işlevi görmektedir. Benzer şekilde 2003’te Aile ve Dinî Rehberlik büroları hizmete açılmış, AFAD, Gençlik ve Spor Bakanlı¬ğı, Sağlık Bakanlığı ve Yeşilay ile imzalanan protokoller ve yapılan işbirliği ile manevi danışmanlığın kurumsal alanı genişletilmiştir. Bu doğrultuda Başkanlığımızca sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
1. Gençlik Hizmetleri
Ülkemiz oldukça zengin bir genç nüfusa sahiptir. Gençlerin manevi değerler ile buluşturulması amacıyla farklı projeler uygulanmaktadır. Bu bağlamda cami merkezli çalışmaların yanı sıra, kamplar, yurtlar, evler, her görevlimize 10 genç projesi gibi çalışmalar yürütülmektedir. Gençlik çalışmaları il ve ilçelerde yürütülen tüm faaliyetlerden sorumlu olan koordinatörlük yöntemi ile sistematize edilmiştir. Gençlik hizmetlerinde manevi danışmanlık ve rehberlik tam olarak karşılığını üniversite öğrenci yurtlarında bulmaktadır. Söz konusu yurtlarda görev yapan toplam 569 personel, “Manevi Rehber” unvanıyla genç gönülleri manevi değerler ile buluşturmaktadır.
2. Hükümlü ve Tutuklulara Yönelik Hizmetler
Ceza infaz kurumlarında sunulan hizmetler, Başkanlığımızın manevi danışmanlık hizmetleri içerisinde en uzun geçmişe sahip olanıdır. Merhum Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin 1950 yılında, Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı dönemde kaleme aldığı “Cezaevinde Verilecek Vaazlar” adlı eseri Başkanlığımızın cezaevi hizmetlerine bakışını göstermesi açısından önemli bir kaynaktır.
Süreç içerisinde;
- 1982 yılında ceza infaz kurumlarında Din ve Ahlâk Bilgisi dersi için müfredat programı hazırlanmış,
- 1983 yılında cezaevi vaizi kadrosu ihdas edilmiş,
- 2001 yılında Adalet Bakanlığı ile protokol imzalanmış, 2011 yılında güncellenmiş,
- 2012 yılında “Ceza İnfaz Kurumları Din Hizmetleri Rehberi” yayınlanmış,
- 2014 yılında “Cezaevlerinde Sıkça Sorulan Sorular” isimli kitap hizmete sunulmuştur.
Hâlihazırda 284’ü cezaevi vaizi kadrosunda olmak üzere farklı unvanlar ile çalışan 588 Başkanlık personeli ceza infaz kurumlarında görev yapmaktadır.
Ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların önemli bir çoğunluğunun genç yaşta oldukları ve uzun sayılabilecek bir süreyi cezaevinde geçirerek tekrar topluma döndükleri görülmektedir. Hükümlü ve tutukluların söz konusu süreyi eğitim, iyileştirme ve danışmanlık faaliyetleriyle avantaja dönüştürmeleri ve yeni bir başlangıç yapmaları mümkündür.
Bütün dünyada hükümlü ve tutukluların rehabilite edilmesinde manevî değerlerden istifade edilmektedir. Bu bağlamda ceza infaz kurumlarında Başkanlığımız ve Adalet Bakanlığı işbirliği ile yürütülen din hizmetleri ve manevi destek faaliyetleri, hükümlü ve tutukluların manevi gelişimlerine kayda değer katkılar sunmaktadır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitleden alınan geri dönüşler bu konuda önemli veriler ortaya koymaktadır.
Ceza infaz kurumlarında tövbe, sabır, af, merhamet, emek, kul hakkı, ahiret gibi temel dinî kavramların gücüyle manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmaları tüm suç grupları için önemli bir iyileştirme imkânı sunmaktadır. Özellikle hükümlü ve tutuklularla gerçekleştirilen bireysel görüşmeler teknik olarak tam bir manevi danışmanlık hizmetidir.
3. Sağlık Tesislerinde Yürütülen Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri
Ülkemizde oldukça yeni olan ve sınırlı personel ile yürütülen sağlık tesislerindeki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri aynı zamanda akademik çalışmalara da önemli veriler sunan bir alandır. Türkiye’de bu hizmetler yeni olmakla birlikte farklı ülkelerde uzun denebilecek bir geçmişe ve akademik birikime sahiptir. Dünya üzerinde sağlık alanındaki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinde yaşanan gelişmeler neticesinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlık” kelimesinin tanımına fiziksel, zihinsel ve sosyal yönlerin yanı sıra manevi (spiritual) olarak tam iyilik hâli de ilave edilmiştir.
Başkanlığımız ile Sağlık Bakanlığı 1995 yılında işbirliğine giderek hastanelerde manevi destek hizmeti sunmaya başlamıştır. Ancak bu uygulama kısa bir süre içerisinde Danıştay kararıyla durdurulmuştur. Artan toplumsal talep ve ihtiyaçlara binaen yaklaşık yirmi yıl sonra söz konusu hizmetler tekrar gündeme gelmiş ve gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra 7 Ocak 2015’te “Başkanlığımız ve Sağlık Bakanlığı Arasında Has¬tanelerde Manevi Destek Sunmaya Yönelik İş¬birliği Protokolü” imzalanmıştır. Protokolden sonra kurum yetkilileri ve akademisyenlerin katılımıyla çalıştaylar ve eğitimler düzenlenerek 6 ilde 20 personel ile pilot uygulama başlatılmıştır.
Sağlık tesislerinde sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri insanımıza acı, sıkıntı, üzüntü, korku, yalnızlık ve ümitsizlik hâllerinde, kriz durumlarında manevi anlamda destek vererek eşlik etmeyi amaçlamaktadır. Varsa soru ve sorunlarının çözümünde insanlara rehberlikte bulunmak ve zor zamanlarında onlara yardımcı olmak, bu hizmetin özünü teşkil etmektedir.
2015 yılında 6 ilde 20 personel ile başlatılan hastane manevi destek hizmetleri bugün itibariyle 38 ilde 132 personel marifetiyle 108 sağlık tesisinde sunulmaktadır.
4. Engellilere Yönelik Hizmetler
Başkanlığımız engelliler konusunda toplumumuzda bilinç, farkındalık ve duyarlılığı artırmak, engellilerin dinî vecibelerini kolay bir şekilde yerine getirebilmelerine yardımcı olmak, din hizmetleri, din eğitimi ve dinî yayınlardan istifade edebilmelerini temin etmek amacıyla bir takım çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda engellilerin manevi gelişimlerine katkıda bulunmak için eğitim öğretime teşvik edilmeleri, dinî sorumluluklarını yerine getirebilmeleri noktasında motivasyonlarının artırılması, hayat şartlarının kolaylaştırılarak toplum içerisinde huzurlu, aktif, etkin bir şekilde rol almalarını sağlayacak faaliyetler gerçekleştirilmektedir.
Camilerin ve Kur’an kurslarının erişilebilirlik ve ulaşılabilirliğinin sağlanması, işaret dili ile hutbe okunması, görsel, işitsel özel yayınların hazırlanması, manevi danışmanlık ve rehberlik, hac-umre hizmetleri ve eğitim faaliyetleri Başkanlığımızın engellilere sunduğu hizmetler içerisinde yer almaktadır. Söz konusu çalışmalar, illerde ve büyük ilçelerde görevlendirilen engelli koordinatörlerince takip edilmektedir.
5. Bağımlılıkla Mücadeleye Yönelik Hizmetler
Başkanlığımızca ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği esasına dayalı olarak yürütülen bağımlılıkla mücadeleye yönelik hizmetler gelişerek devam etmektedir. 18.09.2014 tarihinde Başkanlığımız ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında imzalanan protokol, sahada önemli bir boşluğu doldurmuştur. Ayrıca 81 il ve büyük ilçelerde oluşturulan koordinatörlük sistemi ile Başkanlığımızın bağımlılıkla mücadele çalışmaları kayda değer mesafe katetmiştir. Bu konuda çalışmaya ehil ve gönüllü olan ve koordinatör olarak görevlendirilerek gerekli eğitimleri alan personelimiz, sorumlu oldukları il ve ilçelerde bilinçlendirme, tedaviye yönlendirme, sosyal ortam sağlama vb. tüm alanlarda önemli roller üstlenmektedir.
6. Göçmenlere Yönelik Hizmetler
Başkanlığımız, ilgili mevzuatla kendisine verilen görevleri yerine getirirken hiçbir ayrım gözetmeksizin kuşatıcı bir anlayışla toplumun bütün kesimlerine hizmet sunmaya özen göstermektedir. Dolayısıyla Başkanlığımızın son yıllardaki hizmet yelpazesine milletimizin şefkat kanatları altına sığınan göçmenler de eklenmiştir. Bu doğrultuda gerek göçmenlere yönelik hizmetlerin gerekse manevi destek hizmetlerinin sistematik, etkin ve verimli sunulabilmesi amacıyla Göç ve Manevi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı kurulmuştur.
Bu kapsamda Başkanlık yurt içinde geçici barınma merkezlerinde ve göçmenlerin yaşadıkları tüm yerleşim merkezlerinde, sınır ötesinde ise terörden arındırılan bölgelerde din hizmeti, eğitim hizmeti, manevi destek hizmeti sunmakta, insani yardım ve sosyal kültürel içerikli faaliyetler gerçekleştirmektedir. Söz konusu hizmetlerin sunumunda başta Türkiye Diyanet Vakfı olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde hareket edilmektedir.
Yukarıda sayılan tüm alanlarda hedef kitleden yoğun bir hizmet talebi gelmesi, dünyadaki gelişmelerin takip edilmesi, akademi çevrelerinin konuya ilgi ve desteği ile bu sahada çalışmaya ve gelişmeye açık, tecrübeli ve gönüllü personelimizin varlığı, kurumlarla işbirliği tecrübemizin bulunması, sahadan olumlu geri dönüşler alınması güçlü yönlerimiz arasındadır.
Lisans ve lisansüstü eğitimlerde alana yönelik programlar, sertifika programları, kaynak eserler hazırlanması gibi konular ise manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin gelişimi için üzerinde çalışılan hususlar arasındadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Dr. Bayram Demirtaş
DİN VE MANEVİYAT DESTEĞİYLE HAYATI YAŞANILIR KILMAK
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Prof. Dr. Huriye Martı
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.
Kaynak
Türk Diyanet
Prof. Dr. Huriye Martı
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
