MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Eşi Muhammed,
Babası Harun,
Amcası Musa:
Safiyye bint Huyey (r.a.)
Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin ardından şehrin eski sakinlerinden olan Yahudiler için yeni bir dönem başlamıştı. İslam Peygamberi ile yaptıkları Medine Sözleşmesi gereği artık onun önderliğinde Müslümanlarla birlikte yaşayacak ve şehri dış saldırılara karşı beraber savunacaklardı. Ne var ki Mekke’deki güvensiz ortamın ardından Hz. Peygamber’in Medine’de yeni ve huzurlu bir toplum inşa etme gayreti önce Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları, sonra da Nadîroğulları tarafından suiistimal edildi. Nadîroğulları peygamberi öldürmeye teşebbüs edecek kadar hadlerini aştılar ve bu ihanetleri üzerine Hayber’e sürüldüler. Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerini orada da sürdürmekten çekinmeyen Nadîroğulları’nın hicretin altıncı yılında savaş hazırlıklarına başladıkları haberi geldi. Bunun üzerine zorlu bir kuşatmanın ardından sağlam kaleleri ve cesur savaşçılarıyla ünlü Hayber şehri fethedildi.
Hayber’in fethiyle birlikte Müslümanlar çok sayıda esir ve ganimet elde ettiler. Kabile reisi Huyey b. Ahtab’ın kızı Safiyye de esirler arasındaydı. Daha önce Nadîroğulları’nın ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem ile evli olan Safiyye, ondan boşanınca şair Kinâne b. Rebî’ ile evlenmişti. Düğünleri Hayber’in fethinden birkaç gün önce yapılmıştı. Ne var ki savaşta eşi Kinâne’yi de kaybetti. Yahudilerle ilişkilerin düzelmesi ve İslam’ın daha iyi tanınıp yayılması amacıyla Allah Resûlü, kabilesinin soylu kadınlarından olan Safiyye’ye evlilik teklif etti. Ona İslam’ı anlattıktan sonra her şeye rağmen dininde kalmak isterse kendisini zorlamayacağını, ancak Allah ve Resûlü’nü tercih etmesi durumunda onu eş olarak kabul edeceğini söyledi. Hz. Peygamber’in nazik tutumu ve hoşgörü göstermesi Safiyye üzerinde oldukça tesir etti. Safiyye İslamiyet’i ve Resûlullah’a eş olmayı tercih etti. Bunun üzerine Allah Resûlü onu azat ettiğini, mehrinin de hürriyetine kavuşması olduğunu söyledi.
Verdiği önemli karar sayesinde müminlerin annesi olma saadetine nail olan Hz. Safiyye, bir Peygamber hanımı olmanın bilinciyle Müslümanlığı en güzel şekilde yaşamaya gayret ediyordu. Ancak onun Yahudi kökenli olması zaman zaman yüzüne vuruluyordu. Hz. Safiyye bir defasında Hz. Âişe ile Hz. Hafsa’nın kendisi hakkında söylediği sözleri duyunca çok üzülmüş ve bunu Resûlullah’a bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Sen de onlara ‘Siz ikiniz nasıl benden üstün olabilirsiniz? Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa’dır.’ deseydin ya!” (Tirmizî, Menâkıb, 63) diyerek Hz. Safiyye’yi teselli etti ve kendisinin de peygamberler soyundan gelen ve peygamberin nikâhında olan bir kadın olarak övülmeye layık olduğuna dikkat çekti. Benzer bir olay da hac yolculuğu esnasında yaşanmıştı. Hz. Safiyye’nin devesi hastalanınca Allah Resûlü yanında bir devesi daha bulunan hanımı Zeyneb bint Cahş’tan fazla devesini Hz. Safiyye’ye vermesini istedi. Hz. Zeyneb “Şu yahudiye mi vereceğim?” diye karşılık verince Resûlullah öfkelendi ve iki-üç ay kadar Hz. Zeyneb’e küs kaldı. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 3)
Allah Resûlü’nün hasta yatağında son günleriydi. Ondan ayrı kalacak olmanın endişesi ve hüznüyle hanımlarının hiçbiri yanından bir an olsun ayrılmak istemiyordu. Derken aralarından Hz. Safiyye “Keşke senin yerinde ben olsaydım.” sözleriyle üzüntüsünü dile getiriverdi. Ona inanmayan diğer hanımlar birbirlerine işaret ettiler. Durumu fark eden Resûlullah hanımlarını uyardı ve Hz. Safiyye’nin samimi davrandığını söyledi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128)
Gerek Hz. Peygamber’in sağlığında gerekse vefatından sonra Yahudi kökenli oluşu gerekçesiyle çeşitli vesilelerle küçümsenen Hz. Safiyye İslam’ı tercih ederek müminlerin annelerinden biri olma şerefini kazandığında, Allah Resûlü’nün ifade ettiği üzere iyi ve samimi bir müslüman oldu. İsimleri ihanetle birlikte anılan babası ve kabilesinin aksine Resûlullah’a tam bir sadakat gösterdi. Daha sağlığında iken evini sadaka olarak bağışladı. Halifeliğinin son yıllarında baş gösteren fitne olayları sonucunda Hz. Osman’ı evinde hapsedip öldürecek kadar ileri giden isyancıların zulmüne göz yummadı. Bütün engellemelerine rağmen Hz. Osman’a su ve yiyecek ulaştırabilmek için samimiyetle çabaladı. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128) Akıllı, güzel, fazilet sahibi, yumuşak huylu, cesur ve cömert bir kadın olan Hz. Safiyye hicretin 50. (ya da 52.) senesinde Medine’de vefat etti ve Bakî mezarlığına defnedildi.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
İslam’a Adanmış Bir Ömür:
Ümmü Seleme (r.a.)
“Kimin başına bir musibet gelir de Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi ‘Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Allah’ım! Musibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden daha hayırlısını ver!’ diye dua ederse Allah mutlaka onun duasını kabul eder.” demişti Allah’ın Resûlü (Muvatta’, Cenâiz, 14). Sevgili eşi Ebû Seleme’nin vefatıyla hüzne boğulan Ümmü Seleme, bu duayla Rabbine sığınarak teselli bulmaya çalışıyordu. Bugünlere gelmek hiç de kolay olmamıştı zira.
Asıl adı Hind bint Ebû Ümeyye olan Ümmü Seleme, Kureyş’in Mahzûmoğulları kabilesine mensuptu. Resûlullah’ın halasının oğlu olan eşi Ebû Seleme ile birlikte, cahiliye toplumunu İslam’ın nuruna çağıran Hz. Peygamber’in davetine uyarak ilk Müslümanlardan olmuş, müşriklerin hedefi haline gelmişlerdi. Beş yıl boyunca türlü eziyetlere katlandıktan sonra çareyi, Habeşistan’a göç eden ilk Müslüman gruba katılmakta buldular. Birkaç ay sonra Mekkeli müşriklerin Müslüman oldukları haberi üzerine heyecanla geri döndüklerinde hayal kırıklığına uğramışlardı. Zira müşriklerin baskısı daha da artmıştı. Resûlullah, daha kalabalık bir grubu dinlerini rahatça yaşayabileceklerini tecrübe ettiği Habeş yurduna gönderdiğinde, Ümmü Seleme ve eşi deniz aşırı bu zorlu yolculuğa çıkmaya tekrar talip oldular. İnançlarını serbestçe yaşayabilmenin huzuru, gurbetin acısını bir nebze unuttursa da bir müddet sonra yine memleketlerine döndüler.
Birinci Akabe Biati ve sonrasındaki gelişmeler müminler için yepyeni bir ümidin habercisi olmuştu. Ümmü Seleme ve eşi, yaşamlarını bu defa Medine’de devam ettirmek üzere oğulları Seleme ile birlikte yola koyuldular. Ne var ki Ümmü Seleme’nin ailesi, kızlarının hicretine müsaade etmemiş, Ebû Seleme’nin ailesi ise oğulları Seleme’yi sahiplenerek onu annesinden almışlardı. Böylece Ebû Seleme yolculuğuna yalnız devam ederken Ümmü Seleme, yıllarca çektiği sıkıntıların üzerine eşinden ve evladından ayrılmanın acısı eklenmiş halde Mekke’de kaldı. Gözyaşlarıyla geçen bir yılın nihayetinde oğluyla birlikte hicretine izin verilince uçsuz bucaksız çölde yalnız başına yola çıktı. Böylece Habeşistan’a hicret eden ilk hanım olarak bilinen Ümmü Seleme, Medine’ye yalnız başına hicret eden ilk hanım olarak da tarihe geçti.
Huzurlu Medine toplumunda ailesiyle yeni bir hayat kuran Ümmü Seleme’nin üç çocuğu daha oldu. Yıllardır özlemini çektiği mutlu yaşantıya nihayet kavuşmuştu ki Ebû Seleme, Uhud Savaşı’nda aldığı yaranın etkisiyle hayatını kaybetti. Bu olayla bir kez daha sarsılan Ümmü Seleme isyana kapılmayıp sabırla Resûlullah’tan öğrendiği “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Allah’ım! Musibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden daha hayırlısını ver!” sözleriyle dua ediyor bir yandan da şöyle diyordu: “Ebû Seleme’den daha hayırlı kim olabilir ki?” (Muvatta’, Cenâiz, 14). Dört çocuklu dul bir hanımdı. “Müminlerin annesi” olarak mükâfatlandırılacağını tahmin bile etmemişti.
Hicretin dördüncü yılı şevval ayında Resûlullah’la evlenen Ümmü Seleme, ömrü boyunca ona hayırlı bir eş oldu. Hayber, Taif gibi pek çok seferde kendisine refakat etmenin yanında Hudeybiye Anlaşması’nın oluşturduğu gergin havanın dağıtılmasında da Resûlullah’ın en büyük destekçisiydi. Tebliğ görevinde de yalnız bırakmamıştı onu. Zaman zaman hanımlara imamlık yapmış, gerek kendi sorduğu sorular gerekse mümin hanımlara aracı olarak Resûlullah’a ilettiği mevzular vesilesiyle müminlere dinî bilgilerin öğretilmesinde öncü rol üstlenmişti. Hatta bazı ayetlerin onun sorduğu sorulara cevaben indiği nakledilmiştir. Yıllarca birlikte olduğu, dünyevi ve uhrevi hayatını kendisiyle şekillendirdiği eşini kaybettiğinde ise yüreğini derin bir hüzün kaplamış, “kazma seslerini duyuncaya kadar” Hz. Peygamber’in vefat ettiğine inanamamıştı. (Muvatta’, Cenâiz, 10)
Resûlullah’ın ilim ve terbiyesinde yetişerek dinî ilimlerde derinlik kazanan Ümmü Seleme validemiz, onun vefatından sonra da müctehid kimliğiyle inananlara yol göstermiş; naklettiği hadislerle ashabu’l-miîn (200-1000 hadis rivayet eden sahabiler) arasında yerini alarak nebevi rehberliğin, nesiller boyu insanlığı aydınlatmasına katkı sağlamıştır. Yaşamı ve dini uğrunda gösterdiği fedakârlıklarla inananlar için örnek bir şahsiyet olan validemiz, hicretin 62. yılında yaklaşık 84 yaşında hayata veda etmiştir.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Resûlullah’ın Sevgilisi:
Hz. Âişe (r.a.)
O zamanlar evlerde kandiller yoktu. Ay ışığı sızardı küçük pencerelerden… Damlardı ayın şavkı hurma dallarından toprak duvarlara. Mescidin avlusuna bitişik küçük odalar da alırdı nasibini ay ışığından ama sadece ay değildi odalardan birini aydınlatan. Âişe’nin (r.a.) gözlerinde parlayan, onun göz bebeklerinde ışıldayan… Dua yansırdı gözlerine geceleri Âişe’nin (r.a.), uzun secdeler aydınlatırdı yüzünü, sakalını ıslatıncaya kadar ağlayan sevgili eşinin akıttığı her bir damla kandile ihtiyaç bırakmazdı… Onun o küçük odasında hiç gece yaşanmamıştı ki… Kararmamıştı ki hiç Âişe’nin (r.a.) göz bebekleri…
Oysa üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden yememişlerdi bu evde. Bir ay boyunca ateşin yanmadığı zamanlar da olmuştu, su ve kuru hurma dışında katığın bulunmadığı zamanlar da… Hiçbiri söndürememişti gözlerindeki ışığı Âişe’nin, Âişe mutluluğu dünyalıkla hiç aramamıştı… Onun varlığı yanı başındaydı, çok sevdiği eşinin Âişe’siydi o, Sıddıkası, beyaz tenli Humeyra’sı, Rabbinin temize çıkardığı Müberra’sı idi. Allah Resûlü’ne insanların en sevimlisini sorduklarında verdiği cevaptı Âişe (r.a.). Allah’ın Habibi’nin sevgilisi idi. Cebrail’in selam verdiği kadındı. Müminlerin annesiydi.
Mescidin duvarına bitişik küçük odasında her an birlikteydi Âişe (r.a.) Allah Resûlü’yle, diğer zamanlarda ise onun izini süren bir çift gözdü. Her anını görüp saklamak, zihnine kazımak, sadece kalbinde değil hafızasında da en çok yeri ona ayırmaktı gayesi. Öyle de yaptı. Genç dimağı, ona ait olan her bir anıyı her bir ayrıntıyı özenle sakladı. Sevgili eşiyle hep birlikte olmanın sağladığı ayrıcalığı müminlerin annesi onları aydınlatmakta kullandı. Kapısını merakla, heyecanla, muhabbetle çalan ve Nebî’yi daha yakından tanımak isteyen her soruya cevaptı Hz. Âişe.
- Ey Âişe, Allah Resûlü’nde gördüğün, seni çok şaşırtan hal ne idi?
- Anneciğim, Resûl-i Ekrem’de gördüğün hayret verici bir davranışını bize anlatır mısın?
- Onun ahlakı nasıldı?
- Nebî’nin (s.a.v.) konuşma tarzından bahsetsen bize…
- Uhud gününden daha sıkıntılı bir günü oldu mu?
- Namazları nasıldı Nebî’nin (s.a.v.)?
- Ev hali nasıldı Resûl-i Ekrem’in?
…
Evinde, küçük odacığında ne yaptığını sorduklarında arı, duru, sade hayatlarını anlatırdı Âişe (r.a.). Dünyalık girmeyen evlerinin tek zenginliğinden bahsederdi uzun uzun, onu anlatmaktan yorulmazdı meraklı gözlere. O zamanlar evlerde kandiller yoktu ama odasını ısıtan da ışıtan da Allah Resûlü’ydü. Yanı başında sevgili eşi varken Âişe, dünya yükünün giremediği bu evde, en saadetli hanede yaşardı. Yaşardı ama onunla birlikte geçirdiği her bir saniyenin hakkını vermenin boynunun borcu olduğunu bilerek, onun eşi olmanın ağırlığını hep üzerinde taşırdı. Sevgili eşinin her hareketini izlemek, ona ait her anıyı hafızasına kazımak, her bir sözünü ezberlemek, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak vazifesiydi adeta. Onun ağzından çıkan her bir söz Âişe’ye verilmiş kutsal bir emanetti. Bu yüzden soruyor, sorguluyor, onun her bir davranışını anlamak, hikmetini kavramak için çabalıyordu. Onun bu berraklığı, netliği, açık sözlülüğü, merakı, yerinde duramayan halleri ona çok yakışıyordu. Aklına bir soru takılmışsa hemen sorardı Allah Resûlü’ne, aklına bir şey yatmadığında çekinmeden sorgulardı. Cevapsız hiçbir soru kalmasın isterdi zihninde, öğreten o olduğundan, tadına doyum olmazdı öğrendiklerinin, bitmesin isterdi tatlı sohbetleri.
Bazı kadınlar sakin, duru bir göl gibiydi; Âişe (r.a.) ise akan coşkun bir ırmak, berrak bir çağlayandı. Sorardı, soruştururdu, itiraz eder, kıskanırdı. Sevincini de kızgınlığını da saklayamaz, yüzüne yansıtırdı. Allah Resûlü onun içini yüzünden okur, her halinden haberdar olurdu. Kıskandığında “Anneniz kıskandı.” der, sakinleştirirdi Âişe’sini; öfkesini anlamak ise onun için hiç zor değildi. “Sen benden razı olduğun zaman Muhammed’in Rabbine yemin olsun ki, dersin; kızgın olduğun zaman ise İbrahim’in Rabbine yemin edersin.” derdi. (Buhârî, Edeb, 63) Âişe’nin de ondan işittikleri içine öyle işlerdi ki herhangi bir sözün, bir davranışın ona ait olup olmadığını bilir, kendisine bir olayı arz ettiklerinde “Allah Resûlü olsaydı şöyle yapardı.” “O, bunları görseydi şöyle derdi.” diyebilecek kadar mizaçşinâs-ı Resûl idi. Çünkü hiç ayrılmamıştı ondan, ayrılmayı aklından hiç geçirmemişti.
Bir gün mescidin avlusundaki odalardan birinin ışığı söndü, artık eskisi kadar parlamıyordu Âişe’nin (r.a.) göz bebekleri… Muhabbetle geçen bir ömür sonunda, bu küçük odacıkta, mübarek başını sevgili eşinin kucağına koydu Allah’ın Habibi… Artık eskisi gibi bakmıyordu Âişe’nin (r.a.) gözleri…
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Babasının Annesi:
Fâtıma bint Resûlullah (r.a.)
Risaletten yaklaşık bir yıl önceydi. Zeyneb, Rukiyye ve Ümmü Külsûm’un ardından Muhammedü’l-Emîn, kendisine göz aydınlığı olacak dördüncü kızının doğumuyla müjdelendi. Dünyaya bir kız çocuğu geldiğinde utanç ve öfkeden yüzlerin kapkara kesildiği o zamanlarda beyaz ve parlak çehresiyle hâne-i saâdete aydınlık ve neşe getiren bu minik misafirin adı Fâtımatü’z-Zehrâ oldu. Hz. Fâtıma Allah Resûlü’nün peygamberlikle görevlendirilmesi üzerine Mekke’de geçen zorlu yıllarda büyüdü. Resûlullah’a hayırlı bir eş olan annesi Hz. Hatice’nin yokluğunda babasından desteğini esirgemeyen hayırlı bir evlat oldu.
Medine’ye hicretten sonra Hz. Ali, Allah Resûlü’ne Hz. Fâtıma ile evlenmek istediğini bildirdi. Daha önce Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de talip olmasına rağmen Hz. Peygamber, sevgili kızına eş olarak Hz. Ali’yi seçti ve Bedir Savaşı’nın ardından Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi evlendirdi. O sıralarda Hz. Ali fakirdi, savaşta ganimet olarak aldığı bir zırhtan başka mehir verebileceği malı yoktu. Fakat o, içlerinde en bilgili ve halîm olan ve İslâm’ı ilk kabul eden kişiydi. Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın evliliklerini mübarek kılması için kızına ve damadına düğün gecesi bizzat dua etti. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, VI, 221-222) Resûlullah’ın duasıyla kurulan bu mütevazı yuvada Hasan, Hüseyin, Muhassin, Ümmü Külsûm ve Zeyneb adlarında beş çocuk dünyaya geldi. Allah Resûlü’nün nesli Hz. Fâtıma’nın çocukları ile devam etti.
Allah Resûlü Hz. Fâtıma’yı “ümmü ebîhâ”, babasının annesi diye severdi. Ona çok düşkündü. “Fâtıma benden bir parçadır. Ona eziyet veren şey bana da eziyet verir.” buyururdu. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 94) Hz. Fâtıma da babasına çok düşkündü, onun üzülmesine dayanamazdı hiç. Bu yüzden en zor zamanlarında onun yanında olmuştu bir anne şefkatiyle. Kâbe’de müşrikler tarafından Hz. Peygamber’in üzerine deve işkembesi atıldığında üstündeki pislikleri temizleyip teselli eden de o idi; (Müslim, Cihâd, 107) Uhud’da dişi kırıldığında yaktığı hasır parçasının külünü babasının yüzündeki yaraya bastırıp kanını dindiren de. (Müslim, Cihâd, 101)
Ablalarının ve erkek kardeşlerinin vefatından sonra Resûlullah’a kalan tek yadigârdı Hz. Fâtıma. Baba kız arasındaki sevgi ve muhabbet zamanla öylesine bir hâl almıştı ki tavır ve davranışları bile birbirine çok benziyordu artık. Fâtıma onun huzuruna girdiği zaman Resûlullah ayağa kalkar, onun elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Resûlullah Fâtıma’nın yanına girdiği zaman da aynı şekilde o hemen ayağa kalkar, babasının elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 143, 144) Yürüyüşleri dahi aynıydı. Resûlullah’ın hastalığı esnasında bir gün Hz. Fâtıma babasına geldi. Allah Resûlü “Merhaba kızım” dedi ve onu yanına oturttu. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma ağlamaya başladı. Sonra bir kez daha kendisine fısıldadı. Bu kez Hz. Fâtıma’nın yüzü güldü. Hz. Âişe ona babasının gizlice ne söylediğini sormasına rağmen bir cevap alamadı. Hz. Peygamber’in vefatının ardından Hz. Âişe Hz. Fâtıma’ya üzerindeki hakkı için yemin ederek tekrar sordu. Bunun üzerine Hz. Fâtıma Resûlullah’ın ilk başta vefatının yaklaştığını haber verdiğini ve sabretmesini söylediğini, ağlayıp üzüldüğünü görünce de kendisine mümin kadınların hanımefendisi olup olmak istemediğini sorduğunu ve böylece güldüğünü söyledi. (Buhârî, İsti’zân, 43) Babasının vefatı nedeniyle çok sarsılan Hz. Fâtıma’nın tek tesellisi o gün aldığı diğer bir müjdeydi: Allah Resûlü’ne ailesinden ilk kavuşacak olan kimse kızı Fâtıma idi. (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 12) Hicretin on birinci yılında Resûlullah’ın ahirete irtihalinden altı ay sonra Hz. Fâtıma yaklaşık yirmi dokuz yaşında Medine’de vefat etti.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Hâne-i Saâdetin Unutulmaz Hanımefendisi:
Hz. Hatice (r.a.)
556 yılında, Kureyş Kabilesi’nin önde gelen isimlerinden Huveylid’in kızı olarak Mekke’de dünyaya gelmiş, iki evlilik tecrübesi geçirmiş, dul bir kadındı Hatice. Hak hukuk kavramlarının tanınmadığı, insanlık değerlerinin hiçe sayıldığı, güç ve itibarın yegâne değer olduğu “Cahiliye” karanlığında “Tâhira” lakabıyla anılan tertemiz bir insandı o. Kadın olmanın en zor olduğu, kız çocuğu sahibi olmanın bile aşağılanma sebebi sayıldığı bir dönemde seçkin ve başarılı bir hanım tüccar olarak toplumdaki saygın yerini almıştı. Ayrıca soylu, güzel ve oldukça zengindi. Bu nedenle kabilesinin ileri gelenlerinden evlilik teklifleri alıyor, ama hiçbirini kabul etmiyordu. Zira evlenmek için uygun kişiye rastlamamıştı, ta ki nesiller öncesinde soyları birleşen Muhammed’i (s.a.v.) tanıyana kadar.
Hatice, ticarî işlerini güvendiği kişilerle ortaklık yaparak devam ettiriyordu. Tavsiye üzerine ahlâkının güzelliği ve güvenilir oluşuyla tanınan Muhammed (s.a.v.) ile anlaşma yaptı ve onu kendi mallarıyla ticaret yapmak üzere Şam’a gönderdi. Dönüşünde onun yaptığı kârlı ticaretten memnun kalan Hatice, dürüstlüğüne de hayran olmuştu. Kendisini daha yakından tanıyabilmek için yolculuk süresince hizmetine verdiği Meysere’ye danıştı. Neticede Muhammed’in (s.a.v.) söz ve fiilleriyle, hâl ve hareketleriyle üstün meziyetlere sahip bir insan olduğuna kanaat getirdi. Bütün bu özelliklerinden dolayı ona evlenme teklifinde bulundu ve bu teklifi kabul gördü. Böylece tam da Yüce Allah’ın “…Temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır.” (Nûr, 24/26) sözleriyle belirttiği üzere Mekke’nin “Tâhira” isimli en seçkin hanımefendisi, kendisi gibi Cahiliye döneminde yaygın tüm kötülüklerden uzak olan, iffeti, hakkaniyeti ve güvenilirliğiyle “Muhammedü’l-Emîn” adıyla şöhret bulan Muhammed (s.a.v.) ile hayatını birleştirdi.
Evlendiklerinde Hatice kırk, Muhammed (s.a.v.) ise yirmi beş yaşlarındaydı. Safâ ile Merve Tepeleri arasında bulunan Hatice’nin evi, sevgi ve saygı temelli, huzurlu, sımsıcak bir yuvanın adresi olmuştu. Bu güzel yuvada altı çocuk dünyaya geldi. Doğan ilk çocuğa Kâsım ismini verdiklerinden Muhammed (s.a.v.) de “Ebü’l-Kâsım” künyesiyle anılmaya başlamıştı. Ne yazık ki Kâsım henüz iki yaşını doldurmadan vefat etti. Daha sonra Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma şenlendirdi yuvalarını. Allah Resûlü’nün peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra dünyaya gelen, Tâhir ve Tayyîb isimleriyle de anılan Abdullah da çok fazla yaşamamıştı.
Evlilikleri boyunca Hatice, Muhammed’in (s.a.v.) hep yanında oldu. Ona inanıyor, güveniyor, güzel huylarını takdir ediyor ve onu gerçekten seviyordu. Ramazan aylarını Hira’da inzivaya çekilerek tefekkürle geçirmeye başladığında dahi onunla yakından ilgilendi. Yanına alması için yemeğini hazırlıyor, dönüşü biraz olsun gecikirse onun güvende olduğundan emin olmak için hizmetkârlarını gönderiyordu. Onun bu hâli Muhammed’e (s.a.v.) güven veriyordu. Bu yüzden, ilk vahiy tecrübesini yaşayıp Allah’ın Elçisi olma şerefine erdiğinde bu inanılmaz hadiseyi anlatmak üzere derhal biricik eşinin yanına koşmuştu. Cebrail ile ilk kez karşılaşmanın verdiği heyecan ve korkuyu onunla paylaşmış, onun sözleriyle sükûnet bulmuştu. Zira bu yaşadıklarına bir anlam veremeyerek “Kendimden endişe ettim.” diyen Allah Resûlü’ne Hz. Hatice’nin cevabı şöyleydi: “Öyle deme; Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanla ilgilenirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü yüklenirsin, yoksula kazanç kapısı sağlarsın, misafiri ağırlarsın, başa gelen her türlü musibette yardım edersin.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) Yaşamının en zor anlarında eşinin dudaklarından dökülen bu sözler Allah Resûlü için oldukça manidardı. Hz. Hatice bununla da yetinmeyerek Resûlullah’ı, Hristiyanlık dinini benimsemiş olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Başından geçenleri dinledikten sonra Hz. Peygamber’e, bütün peygamberlere gelen vahiy meleğinin gelmiş olduğunu haber veren Varaka’nın bu sözleri de kendilerini bir hayli rahatlatmıştı.
Allah Resûlü’nün bu ilk vahiy tecrübesini paylaşan Hz. Hatice, onun getirdiği dine de ilk inanan kimseydi. Hz. Peygamber’in hayatının en zor zamanlarını yaşadığı Mekke döneminde onun en büyük desteği olmuştu. Resûlullah’ın Safâ Tepesi’nde yakın akrabalarını açıkça İslâm dinine davet etmeye başladığı günden beri başına gelmeyen kalmamıştı. Öz amcası Ebû Leheb bile ona inanmamış, türlü hakaretleri kendisine reva görmüştü. Şahsına yapılan hakaretlerin, eziyetlerin yanında bir de kendisine tabi olanlara yapılan işkencelere şahit olmak ve bütün Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde toplanıp hayattan tecrit edildikleri ambargo yılları… Bütün bu sıkıntılı dönemlerde Hz. Peygamber’in en büyük yardımcısıydı Hz. Hatice. Manevi desteği bir yana bütün servetini de onun ve ona inananların yolunda harcamıştı. Fakat ne yazık ki Müslümanların refaha erdiğini göremeden, hicretten üç yıl evvel, Ramazan ayının onuncu günü vefat etti ve Mekke’nin Hacûn Kabristanı’na defnedildi.
Allah Resûlü Hz. Hatice ile on beş yılı peygamberlikten önce on yılı da peygamberlikle görevlendirildikten sonra olmak üzere yirmi beş yıl saadet dolu bir evlilik hayatı sürmüştü. Yaşamı boyunca maddî manevi en büyük destekçisi olan bu güzide eşini kaybetmek ona o kadar ağır gelmişti ki... Onun ardından hayatında önemli bir yeri olan sevgili amcası Ebû Tâlib de vefat edince bu yıl, Allah Resûlü ile birlikte bütün Müslümanlar için “hüzün yılı” olarak tarihe geçti.
Resûlullah, Hz. Hatice ile olan evliliği boyunca başka hiç kimseyle evlenmedi. Vefatının ardından da onu bir ömür boyu hiç unutmadı. Müslümanların refah bir yaşama kavuştuğu Medine yıllarında ona olan özlemini sıklıkla dile getiriyor, “Bana onun sevgisi bahşedildi.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 75) diyordu. Onun için dua ediyor, kendisine onu hatırlatan herkese ve her şeye saygı ve ilgi gösteriyordu. Bir gün kendisini ziyarete gelen Hâle’nin sesini ablası Hz. Hatice’nin sesine benzeterek heyecanlanmıştı. Bedir Savaşı sonrasında kızı Zeyneb’in, henüz müslüman olmayan eşinin fidyesini ödemek üzere gönderdiği gerdanlığı görünce de gözleri yaşlarla dolmuştu. Zira Hz. Hatice kendisine ait olan bu gerdanlığı kızına düğün hediyesi olarak vermişti. Hz. Hatice’nin sevdiği, değer verdiği kimselerle yakından ilgilenirdi Allah Resûlû. Kendisine gelen hediyelerden onlara da gönderir, şöyle derdi: “Bunu falan hanıma götürün, çünkü o Hatice’nin arkadaşıydı; bunu falan hanımın evine götürün, çünkü o Hatice’yi severdi.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, 90) Bazen de bir koyun keser, onun bir kısmını eşinin sevdiği insanlara dağıtırdı. Kendisine gelen “Cessâme el-Müzenî” lakabıyla anılan ihtiyar hanıma gösterdiği hürmet ve iltifat da onun Hz. Hatice’nin arkadaşı olmasındandı.
Resûlullah, Hz. Hatice’den öyle çok bahsederdi, onu öylesine överdi ki, Hz. Âişe validemiz kendisini hiç görmemesine rağmen onu kıskanır, bazen de “Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!” diye sitem ederdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Fakat Hz. Peygamber’in gönlünde Hz. Hatice’nin bambaşka bir yeri vardı. Çünkü o Resûlullah’a, bir insanın hayatını paylaştığı eşinden bekleyebileceği her şeyi en mükemmel hâlde sunmuştu. Hz. Peygamber da ona karşı vefakârdı. Onun kendi hayatındaki rolünü şu sözcüklerle özetliyordu: “Yüce Allah bana Hatice’den daha hayırlı bir eş vermemiştir. Bütün insanlar bana inanmazken o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o doğruladı. İnsanlar (yardımlarını) benden esirgediklerinde o bana malıyla destek oldu. Yüce Allah bana başka kadınlardan değil ondan çocuklar ihsan etti.” (İbn Hanbel, VI, 118)
Yaşamı boyunca pek çok sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalmış olsa da Hz. Hatice, Allah Resûlü’nün ilk hanımı olma bahtiyarlığına ermişti. Aynı zamanda “Müminlerin Annesi” olma şerefine nail olan ilk kadın olarak “Hatîcetü’l-Kübrâ” adıyla tarih sayfalarındaki yerini aldı. Hz. Peygamber’e olan sevgisi ve desteği, İslâm dini uğrunda yaptığı hizmet ve fedakârlıklarla örnek bir şahsiyet olan Hz. Hatice, Resûlullah’ın ifadesiyle “kendi döneminin en hayırlı kadını”ydı. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Dahası Yüce Allah, kendisine Cebrail ile selâm göndermiş ve onu, cennette, yorgunluğun olmadığı, gürültü patırtıdan uzak, inciden yapılmış bir köşkle müjdelemişti.
Hz. Hatice’nin Allah Resûlü ile yaşadığı muhabbet dolu aile hayatı yüzyıllar boyu inanan nesiller için eşsiz bir örnek oldu. Öyle ki kurulan her yeni ailenin bu ideal yuva gibi olması arzusuyla evlenecek çiftlere yapılan nikâh duasında şu cümleler yer aldı: “Allah’ım bu iki insanı birbirine kaynaştır. Tıpkı Hz. Muhammed ile Hatîcetü’l-Kübrâ’yı birbirlerine kaynaştırdığın gibi.”
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Hâne-i Saâdetin Kahraman Sakini:
Ali (r.a.)
Yeryüzünün en saadetli hanesi… Kâinatın Efendisi’nin sakini olduğu hane, hâne-i saâdet… Ve bu saadetten payını alan küçük bir yürek: “Ali”…
Kâinatın güneşi yaşadığı eve doğmuşken, Ali’nin yüreği buna kayıtsız kalamazdı. Çünkü o, bu güneşin sadece evini değil bütün insanlığı aydınlatacağını farkındaydı. Ne atalarının dini engelleyebildi onu ne çevresi… O, Allah ve Resûlü’nü çocuk kalbiyle sevdi, Peygamberinin davetini işitti, ona iman etti. Büyüklük taslayan küçük adamlar, Mekke’nin seçkinleri, asil liderleri Muhammedü’l-Emîn’in Allah Resûlü olduğunu bir türlü kabul edemezlerken, kabul edenler bunu dile getiremezken, babası Ebû Tâlib dahi Muhammed’e göklerden haberler geldiğini onaylamaktan çekinirken Ali, bir küçük yürek, büyük bir cesaret örneği sergiledi ve ilk Müslüman çocuk olarak adını tarihe yazdırıverdi.
Küçük bir çocuk olarak adım attığı hâne-i saâdetin en küçük mümin üyesiydi bundan böyle Ali. En yakınındaydı hep Peygamberinin; çocukluğu onun yanında geçti, genç bir delikanlı iken de onunla birlikteydi. Bir çift göz, hem muhabbetle hem de yaşının verdiği berrak zihinle her daim Resûl-i Ekrem’i izlemekteydi. Onun gibi inanmak, onun gibi yaşamak, onun gibi bir kul olabilmek Ali’nin tek gayesiydi. Bu yüzden Ali’nin namazını görenler, Nebî’nin (s.a.v.) namazını hatırlar; onun namaz kıldırdığı kimseler, “Ali bize peygamberin namazı gibi namaz kıldırdı.” derlerdi. (Müslim, Salât, 33)
Büyüdükçe muhabbetini cesareti perçinledi Ali’nin. Bundan böyle gözü pek bir yiğit, korkusuz bir genç olarak Allah Resûlü’nün adımlarını izledi. Ve bir gece Peygamberi, Mekke’den Medine’ye gizlice hicrete karar verdiğinde, onun yatağına yatarak düşmanların tuzaklarına yine tuzakla karşılık verdi genç Ali. Ne bir korku ne bir çekinme… İmanla korku onun yüreğinde hiçbir vakit bir araya gelmemişti! Bedir’de Hz. Peygamber “Ey Ali haydi kalk!” dediğinde müşrik ordusundan Şeybe’nin karşısına korkusuzca dikilerek onunla kıyasıya çarpışan Ali idi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 109) Uhud’da kendi canı pahasına Allah Resûlü’nü koruyan Ali idi. Hendek’te, Huneyn’de kahramanca müşriklerle çarpışan, Resûl-i Ekrem’in sancaktarlığını yapan Ali idi. Zorlu Hayber günü, Ali için yine kahramanlık günüydü. Allah Resûlü o gün, “Bu sancağı Allah ve Resûlü’nü seven, Allah ve Resûlü’nün de onu sevdiği birine vereceğim.” dediğinde orada bulunan herkes, bu sözün muhatabı olmayı dilemişti. Hatta Hz. Ömer kumandan olmayı ancak o gün dilediğini söylemişti. Hz. Peygamber ise, sancağı alabilmek için umutla bekleyen sahabilerine, “Bana Ali’yi çağırın!” buyurmuş ve fetih, Ali’nin (r.a.) elinden Müslümanlara nasip olmuştu. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 32, 33)
Sadece Mekke’de, Medine’de, Hayber’de değil hemen her anında Peygamberinin yanı başındaydı Ali. Hal böyleyken, Nebî’ye indirilen Kelâmullah’ın şahidi oldu gözleri. Vahyi yazdı elleri. Peygamberinin dilinden ayetleri işitti, dimağına her birini özenle yerleştirdi. O, Kur’an’ın canlı şahidi, onu ilk muhafaza eden hafızlardan biri idi. Kur’an’ı anlamak, uygulamak, ona göre hüküm vererek yaşamak konusunda öyle kabiliyetliydi ki Hz. Ömer, aramızda en isabetli hüküm veren Ali’dir demişti. Nebî’nin (s.a.v.) elinde yetişen, onun en yakınında bulunarak ilminden nasiplenen Ali, bu özelliğiyle Hz. Peygamber’in “Ben hikmet eviyim, Ali de bu evin kapısıdır.” sözlerini hak etmişti. (Tirmizî, Menâkıb, 20)
Ali… Üç harf ve bir küçük hece… Ancak bu isim ne âlî sıfatları, ne yüce payeleri yüklendi, Nebî’nin (s.a.v.) dilinden ne vasıfları işitti. Onun en çok hoşlandığı isim ise, çok sevdiği Allah Resûlü’nün kendisi için söylediği “Ebû Türâb” (toprağın babası) idi. Hz. Ali (r.a.) bununla çağrıldığında çok sevinirdi. Zira bu isim onun için, sıcak bir Medine gününün hatırası idi. Bir öğle vakti sevgili eşi Fâtıma ile aralarında bir anlaşmazlık yaşanmış ve Ali (r.a.) doğruca mescide giderek orada kıvrılıp uzanmıştı. Kendisini evinde bulamayan Allah Resûlü damadının nerede olduğunu kızına sormuş ve öğrendiğinde doğruca mescide yönelmişti. Ali’yi orada mescidin toz toprağına bulanmış halde görünce, bir yandan mübarek elleriyle onun üzerindeki toprağı çırpmış, bir taraftan da ona “Kalk ey Ebü’t-türâb, kalk!” diye seslenmişti. Bundan böyle Hz. Ali en çok bu unvanla, Ebû Türâb ile çağrılmaktan hoşlanır olmuştu. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 38)
Ali (r.a.), Hz. Peygamber’in dünya ve ahiret kardeşi (Tirmizî, Menâkıb, 20), onun ciğerparesi Fâtıma’nın sevgili eşi, torunları Hasan ve Hüseyin’in babası… Beş yaşından itibaren Allah Resûlü’nün hanesinde, onunla birlikte yaşamaya başlayan Ali, onun damadı olarak saadetli hanenin, Allah Resûlü’nün ailesinin bir ferdi olarak yaşamaya devam etti. Allah Resûlü’nün son anına dek yanında bulunan Hz. Ali, onun örnekliğini ilmiyle, ahlakıyla, takvasıyla, cesaret ve kahramanlığıyla en güzel şekilde temsil etti.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
İki Nur Sahibi Hayırlı Eş:
Hz. Osman (r.a.)
İslam’a gönül veren Mekkelilerin vatanlarını terk etmelerinin üzerinden iki yıl geçmiş. Aylardan Ramazan. Yer, Bedir. Mekke ile Medine arasında, kervan yollarının kesiştiği yerde bulunan bu küçük kasaba, bugün kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Küfrün azılı önderleri, İslam’ın kökünü kazımak için seferber olmuş, tam teçhizatlı heybetli bir ordu hazırlamışlar. Kin ve nefret hisleriyle dolu yürekleri, kibirli duruşlarıyla, bir zamanlar yan yana yürürken “Müslüman” oldukları için düşman kesildikleri kardeşlerine meydan okuyorlar. Sayıları çok daha az olan iman erleri ise “Haydi kalkın! Genişliği göklerle yeryüzü kadar olan cennete!” (Müslim, İmâre, 145) diyen Resûlullah’ın öncülüğünde onları korkusuzca karşılıyor.
Yüce kitabında “Furkan Günü” olarak anıyor Rabbimiz bugünü (Enfâl, 8/41). Çünkü bugün, hak ile bâtıl birbirinden ayrılıyor. Müminler tek vücut olmuşken Allah Teâlâ da üç bin meleğini yardıma göndererek (Âl-i İmrân, 3/124) onlara şöyle buyuruyor: “Ben de sizinle beraberim. Haydi, iman edenlere destek olun!” (Enfâl, 8/12). Vazifeli olduğu için Medine’de bırakılan birkaç mümin var ki onların da yürekleri burada çarpmakta. Onlardan biri, Allah Resûlü’nün damadı Osman b. Affân: bizim aşina olduğumuz ismiyle, Hz. Osman.
Bedir’de savaş tüm hızıyla sürerken Hz. Osman, sevgili eşi Rukiyye’nin başında bekliyor. Bir yandan savaşa katılamamanın burukluğunu duyarken bir yandan da nice zorlukları birlikte aştığı sevgili eşini kızamık hastalığının pençesinden kurtaramamanın üzüntüsünü yaşıyor. Onunla olan birlikteliği Müslüman olmasından kısa bir süre sonra başlamıştı. Önceleri Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile nişanlı olan Rukiyye, İslam’ın aydınlığında kendisine hayat arkadaşı, can yoldaşı olmuştu. Hz. Osman, Müslümanların ilk yıllarda çektiği sıkıntıları onunla birlikte göğüslemiş, Resûlullah’ın tavsiyesi üzerine onunla Habeşistan’a göç etmişti. Gurbetin yükünü onunla birlikte çekmiş, vatanlarına döndükten sonra yine el ele verip Medine’ye hicret etmişlerdi. Hz. Osman’nın Rukiyye’den “Abdullah” adında bir oğlu olmuştu ve böylece Hz. Osman, Ebû Abdullah künyesiyle anılmaya başlanmıştı. Ve işte şimdi henüz yirmi iki yaşlarında olan biricik eşini yalnız başına ebedî âleme uğurluyordu. Resûlullah henüz Bedir’den dönmemişti. Bu yüzden Hz. Osman, onun emaneti olan sevgili eşinin cenaze namazını kendisi kıldırdı. Zafer müjdesini getiren haberciler geldiğinde Bakî’ Mezarlığı’nda defin işlemleri devam etmekteydi.
Kızının cenazesine yetişemeyen Allah Resûlü, gitmeden önce “Sana, Bedir Savaşı’na katılmış bir gazinin sevabı ve ganimet payı vardır.” diyerek ona bakmakla görevlendirdiği (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 7) damadı Hz. Osman’ı Bedir’e katılanlardan saydı ve ona ganimetten hisse verdi. Eşinin vefatıyla mahzun olan Hz. Osman’ın ise bambaşka bir üzüntüsü vardı: Rukiyye’nin vefatıyla hayat yoldaşını kaybetmekle kalmıyor Resûlullah ile olan akrabalığı da sona eriyordu.
Sakin bir kişiliğe sahip olan Hz. Osman, Allah Resûlü’nün ifadesiyle “kendisinden meleklerin bile utanıp çekindiği” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 26) hayâ timsali, güzel ahlakıyla meşhur bir mümindi. Müminler için ne zaman bir yardım çağrısı yapılsa en büyük maddi yardımı yapmaktan geri durmazdı. Rabbinin kendisine bahşettiği serveti O’nun yolunda harcamaktan memnuniyet duyar, böylece O’nun rızasına erişmekten başka gaye gütmezdi. Onun yüzünü güldürecek haber de bizzat Rabbinden geldi. Bir gün mescidin kapısında karşılaştığı Hz. Peygamber, kendisine şu müjdeyi verdi: “Ya Osman! Bu, Cebrail’dir. Kızım Rukiyye’nin mehri kadar mehir karşılığında, onunla yaptığın hayat arkadaşlığı gibi bir arkadaşlık yapmak üzere, Allah’ın (kızım) Ümmü Gülsüm’ün nikâhını sana kıydığını bana haber verdi.” (İbn Mâce, Sünne, 11/3). Böylece Resûlullah’ın iki kızıyla evlenme bahtiyarlığına eren Hz. Osman, diğer bütün üstün meziyetlerinin yanı sıra “Zünnûreyn” yani “İki Nur Sahibi” lakabıyla şöhret buldu ve hayırlı bir eş olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Öyle ki ikinci eşi Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra Hz. Peygamber, “Üçüncü bir kızım olsa onu da seninle evlendirirdim.” (Belâzürî, Ensâbü’l-eşrâf, I, 178) sözleriyle onu teselli edip kızlarına eş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Hz. Ömer (r.a.):
“Müslüman Oluşu Fetih, Hicreti Zafer, Yöneticiliği Rahmet”
Mekke’de zorlu geçen günlerdi. Allah Resûlü peygamberlikle görevlendirildiği ve bunu insanlara tebliğ etmeye başladığından beri bu şehirde yaşamak daha da güçleşmişti. Müşrikler alaycı tavır, hakaret ve saldırılarının şiddetini gün geçtikçe arttırıyor, özellikle de Müslüman olan köle ve cariyelere dayanılmaz işkencelerde bulunuyorlardı. Türlü teklifler sundukları halde Muhammedü’l-Emîn’i peygamberlik davasından vazgeçirememenin acısını çıkarmaya çalışıyorlardı adeta. Bu şartlar altında Müslümanım diyebilmek cesaret istiyordu.
Resûlullah’ın en yakınındakiler sevgili eşi Hatice ve kızları, amcasının oğlu Ali, azatlı kölesi Zeyd ve yakın dostu Ebû Bekir’in ardından onlarca Mekkeli İslam’ı kabul etmiş, gizlice toplandıkları Erkâm b. Ebü’l-Erkâm’ın evinde tebliğ faaliyetlerine destek oluyorlardı. Hz. Peygamber bütün engellemelere rağmen her yaştan, her kesimden insanın kendisine iman ettiğini gördükçe umudunu yitirmiyordu. Amcası Hamza da artık Müslüman olmuştu. Bununla birlikte Rabbinden niyazı Kureyş’in ileri gelenlerinden Ömer b. Hattâb ve Ebû Cehil’den birinin hidayeti ile İslam’ı daha da güçlendirmesiydi. (Tirmizî, Menâkıb, 17)
Peygamberliğin altıncı yılı bir gün kılıcını kuşanıp Hz. Peygamber’i öldürmek üzere Erkâm’ın evine giden Ömer b. Hattâb, Allah Resûlü’nün duasından nasibini almış ve o evden İslam’la şereflenerek geri çıkmıştı. Müşriklerin baskılarının tüm şiddetiyle hissedildiği o günlerde Müslümanları bundan daha fazla sevindirecek bir olay olamazdı. Cahiliye inancı ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı sert mizaçlı Ömer, bâtılı terk ettiğini ve artık haktan yana olduğunu müşrikler karşısında açıkça dile getirmekten asla çekinmedi. Doğru bildiğinden şaşmayan Ömer’i bu yoldan geri çevirmeye müşriklerden kim cesaret edebilirdi! Yıllar sonra Hz. Ömer’in Müslüman oluşunu fetih, hicretini zafer ve yöneticiliğini rahmet olarak nitelendiren Abdullah b. Mes’ûd, o güne dek namaz kılamadıkları Kâbe’de ancak Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra namaz kılabildiklerini ifade etmiştir. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 204)
Hz. Ömer, Resûlullah’ın sadık dostu Hz. Ebû Bekir’den sonra en yakın ikinci arkadaşı, önemli kararlar alacağı zaman istişarede bulunduğu, ilmine güvendiği kıymetli şahsiyetlerden biri oldu. Hz. Peygamber’in vefatına kadar gerek canıyla gerek malıyla hiç tereddüt etmeden ona destek oldu. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Huneyn’de Allah Resûlü ile birlikte düşmanla korkusuzca çarpıştı. Katıldığı seriyyeler dışında onun yanından hiç ayrılmadı. Resûlullah’ı sevindiren her şey onu da sevindiriyordu. Resûlullah’ın üzülmesine ve ona saygısızlıkta bulunulmasına ise hiç tahammül edemiyordu. Yeri geldiğinde müminlerin annesi olma şerefine nail olan kızı Hafsa’yı bile Hz. Peygamber’i incitmemesi gerektiği hususunda ikaz etmişti. (Buhârî, Mezâlim, 25)
Allah Resûlü ile Hz. Ömer’in son derece içten ve mütevazı bir dostlukları vardı. Bir gün umreye gitmek için kendisinden izin istemeye gelen Hz. Ömer’e Resûlullah “Kardeşim, duana bizi de ortak et ve bizi unutma!” (Tirmizî, Deavât, 109) dedi. O gün Hz. Peygamber’in kendisine “kardeşim” diye hitap etmesi kadar değerli başka hiçbir şey olamazdı Hz. Ömer için. Memnuniyetini “Bu söz, bana, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir.” sözleriyle dile getirdi. (İbn Hanbel, I, 30) Başka bir defasında ise Hz. Ömer elinden tutmakta olan Hz. Peygamber’e “Yâ Resûlallah! Seni canımdan başka her şeyden daha çok seviyorum.” dedi. Hz. Peygamber, “Canımı elinde bulundurana yemin ederim ki beni canından da çok sevmedikçe olmaz!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Vallahi, şu andan itibaren seni canımdan daha çok seviyorum!” dedi. Hz. Ömer’in cevabı üzerine Resûlullah, “İşte şimdi oldu ey Ömer.” buyurdu. (Buhârî, Eymân, 3)
Bu dünyadaki her güzel şey gibi Allah Resûlü ile Hz. Ömer’in imrenilecek dostlukları hiç beklemediği bir anda Peygamber’in vefatıyla sona erdi. Onun yokluğu karşısında sarsılan Hz. Ömer’i ancak Hz. Ebû Bekir teskin edebildi. (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 5) Hz. Ömer zor da olsa onsuz geçen on iki yılda Resûlullah’ın öğretilerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalıştı. Gerek Hz. Ebû Bekir’in halifeliği zamanında yürüttüğü kadılık görevinde gerek kendi halifeliği esnasındaki icraatlarıyla adaleti titizlikle ayakta tutmak için çaba gösterdi. Tarihe ismi “âdil” sıfatıyla kazınan Hz. Ömer’in ölmeden önce tek arzusu vardı. Resûlullah’ın ve Hz. Ebû Bekir’in yanı başına gömülmek istiyordu. Bunun için kendisinden izin istenen Hz. Âişe, Hz. Ömer’in arzusunu seve seve yerine getirdi ve âdil halife çok sevdiği iki dostunun yanında defnedildi. (Buhârî, Cenâiz, 96)
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Allah’ın Dostunun Dostu:
Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)
Lât, Menat ve Uzza’nın gölgelerinin kendilerinden daha büyük olduğu zamanlardı…
Güneşin yaktığı ama aydınlatmadığı zamanlardı…
Muhammedü’l-Emîn’e göklerden haberlerin gelmeye başladığı zamanlardı…
Kimsenin ona inanmadığı, onun sadık bir dosta her şeyden çok ihtiyacının olduğu zamanlardı…
Hal böyleyken, herkes onu yalanlarken, biri tereddüt etmeden ona inandı, iman etti. Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği her şey baş göz üstüne dedi, kabul etti. Şeksiz, şüphesiz bir kabullenişti onunki; katıksız, saf bir imanın eseriydi. O, elçisinin Rabbinden vahiy aldığına iman etmişti, bir gecede Mescid-i Aksa’ya gitmek neydi ki? İmanını sınarcasına bütün gözler üzerine kilitlendiği vakit, cevabıyla sadakat timsali bir dost olduğunu bir kez daha ispat etti. Kim ne derse desin, o söylüyorsa doğru idi. Gösterdiği bu sadakat ile onun namı, adının önüne geçti ve Peygamber’in (s.a.v.) çok samimi, çok sadık dostu, “Ebû Bekir es-Sıddîk” olarak bilindi.
Hz. Ebû Bekir, sevincini Peygamberinin sevincine kattı, hüznünü hüznüne. Nebî’nin (s.a.v.) belini büken yükü onun da yükü; derdi onun da derdi idi. Aynı yolda yoldaş, aynı halde haldeş idiler. Öyle ki Allah’ın kendisini dost edindiği Resûlü, ümmetinden dost edinecek olsa, malıyla da arkadaşlığıyla da insanların en cömerdi olan Hz. Ebû Bekir’i edineceğini söylemişti. (Buhârî, Fedâil, 2; Müslim, Mesâcid, 23) Peygamber’in dostu, sadece canını değil, malını da bu yolda ortaya koydu. Zalim efendilerinin türlü cefaları altında inleyen Müslümanlar, onun sayesinde özgürlüklerine kavuştu. Bilâl’e, Hamâme’ye, Âmir b. Füheyre’ye, İslam’ın henüz başında bu yola gönül veren samimi Müslümanlara yeni bir hayat sundu. İnfak konusunda kendisiyle yarışan Hz. Ömer’i hüsrana uğratacak kadar eli açık idi. Bir defasında, servetinin tamamını infak ederek, Resûlullah’ın ailene ne bıraktın sorusuna “Allah ve Resûlü’nü” cevabını vermiş ve bu cevabıyla Hz. Ömer’i geride bırakmıştı. (Ebû Davud, Zekât, 4)
Sadece cömertlik mi? Sadakat, samimiyet, fedakârlık, tevazu, takva… Her bir güzel vasıf, onun şahsında kendine bir yer bulmuştu. Her güzel amelin öznesi o idi. Failini arayan her hayırlı fiilin yolu ona çıkıyordu. Peygamber’in (s.a.v.) “Kim?” diye sorup da olumlu cevap aradığı her soruya, o cevap veriyordu: “Ben!..” Bir defasında Allah Resûlü ashabına “Bugün sizden kim oruçlu olarak sabahladı?” diye sordu. Cevabı veren o idi: “Ben!” Hz. Peygamber, “Bugün sizden kim bir cenazenin arkasından gitti?” dedi. Yine aynı ses: “Ben!” Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bugün sizden kim bir fakiri doyurdu?” diye sordu. Cevap yine ondan geldi: “Ben!” Hz. Peygamber (s.a.v.), “Peki, bugün sizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?” dedi. Yine fail Ebû Bekir idi, “Ben!” dedi. Ve bunun üzerine Allah Resûlü, dostunu şu sözlerle müjdeledi: “Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 12)
Sadık dostun adımları hep Peygamberini izledi. Sıcak bir öğle vakti kapısı çalındığında anladı ki Mekke’den Medine’ye kutlu yolculukta Nebî’ye yol arkadaşlığı edecekti. Yola revan olduklarında, bütün gece Peygamberi ile yürüyen o idi. Gündüz olup karşılarına kocaman bir kaya çıktığında, Nebî ile birlikte onun gölgesine sığınıp serinleyen o idi. Peygamberini dinlenmesi için ikna edip, bu sırada oradaki bir çobandan biraz süt isteyen, sütü soğutmak için kırbasındaki su ile karıştıran, ikram etmek için Peygamberini uyandırmaya kıyamayıp da başucunda uyanmasını bekleyen o idi. Korku içerisinde, “Yâ Resûlallah, yakalandık!” dediğinde, Peygamber’in (s.a.v.) “Üzülme, Allah bizimle!” diyerek cesaret verdiği o idi. (Buhârî, Lukata, 12; Müslim, Zühd, 75) Miraçta Peygamberinden sadakatini esirgemeyen Ebû Bekir es-Sıddîk, hicrette de onun can yoldaşı, mağara arkadaşı, yâr-ı gâr’ı idi.
Hicrette, Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te her anında Peygamberin vefalı dostu hep o idi. Vefatının yaklaştığı zamanlarda Allah Resûlü, “Allah bir kulu dünya ile kendi katındakiler arasında muhayyer kıldı ve kul, Allah katındakileri tercih etti.” dediğinde, orada bulunanlardan sadece Hz. Ebû Bekir ayrılık vaktinin yaklaştığını anlamış ve gözyaşlarına hâkim olamamıştı. (Buhârî, Fedâil, 3) Nebî (s.a.v.), son zamanlarını yaşarken, kendisinin yerine ashabına namaz kıldırması için onun adını vermiş, mihrabını ona emanet etmişti. Hz. Peygamber’in makamını emanet almak… Onun yerine geçip namaz kıldırmak… Bu son vazife, ancak hayatının her anında Peygamberin (s.a.v.) en yakınında olan can dostuna, Ebû Bekir es-Sıddîk’a nasip olabilirdi…
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
