MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,281
Forum posts:» Forum posts: 5,872

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





İki Hicret Sahibi
Esmâ bint Umeys (r.a.)


Kalp, imanla tanıştığında bütün korkuları reddediyor ve iman dolu cesur bir kalp, en çok mümin bir kadına yakışıyordu. İmanının verdiği cesaretle o, atalarının dinini bırakıp Son Peygamber’in ilahi çağrısına yüreğini bağlamıştı. Bu yüzdendi kalbiyle inandığını diliyle söylemekten korkmaması. İşkenceler altında inlerken dahi yolundan dönmemesi bu yüzdendi. Onun cesareti, Mekke’deki şirk bataklığının tam ortasında, imanı göğsünde gururla taşıyabilmesinden belliydi. O, Allah Resûlü’ne inanan bir avuç kişiden biri olan Esmâ bint. Umeys idi.
Nebî’nin izinden giden Esmâ, öğrendi ki bu yol nice yolculuklara gebeydi. Allah’ın arzı genişti ve zulümden kurtulmak için günü geldiğinde terk-i diyar eylemek gerekebilirdi. Onun için iman, varını yoğunu ardında bırakıp hiç bilmediği topraklara Allah için hicret edebilme cesaretini gösterebilmekti. Bir gün, Esmâ’nın adımları Peygamber’in işaret ettiği topraklara yöneldi, çöllerden, denizlerden, zorlu yollardan geçti. İlkin Habeşistan diyarına hicret etti. Yoldaşı ve sevgili eşi Cafer b. Ebû Tâlib’le birlikte Habeş memleketinde, çok sevdiği Peygamberinin ve Müslüman kardeşlerinin yıllarca hasretini çekti.
Aradan seneler geçti. Gün geldi, Allah’ın lütf u keremiyle Habeşistan muhacirleriyle Medine muhacirlerinin yolu Peygamber şehri Medine’de kesişti. Esmâ, sevgili eşiyle birlikte Hayber’in fethi esnasında, ikinci hicretini Medine’ye gerçekleştirdi. Böylece o, Allah yolunda iki defa hicret etmenin saadetine erdi. Ancak bu durum, Medine muhacirleriyle Habeşistan muhacirleri arasında tatlı bir rekabetin doğmasına neden oldu. Bir gün Esmâ’yı, kızı Hafsa’nın evinde gören Hz. Ömer, “Bu, Habeşli Esmâ mı, şu deniz yolcusu olan?” dedi ve devamında ekledi: “Medine’ye hicret faziletinde biz sizi geçtik. Biz, Resûlullah’a sizden daha yakınız.” Bu sözler, ömrünü Allah yoluna adayan, bu uğurda türlü cefalar çekmiş olan Esmâ’ya ağır geldi ve karşısındaki Ömer (r.a.) olsa dahi kendisini savunmaktan çekinmedi: “Hayır” dedi, “Allah’a yemin ederim ki, siz Resûlullah’la (s.a.v.) birlikte hicret ettiniz. O, sizin açlarınızı doyurdu, cahillerinizi eğitti. Biz ise uzaklarda, düşman yurdunda, Habeşistan’da idik. Bütün bu sıkıntılara biz, Allah’ın ve Resûlü’nün rızası uğruna katlandık. Ey Ömer! Yemin ederim, senin bu söylediklerini gidip Resûlullah’a anlatıncaya kadar ne bir lokma yiyeceğim ne de bir yudum su içeceğim. Vallahi, biz eziyet görüyor ve korku içinde yaşıyorduk.” Hz. Ömer’in sözleri ağırına giden ve durumu olduğu gibi Allah Resûlü’ne bildiren Esmâ, Nebî’den, kendisini sevince boğan şu sözleri işitti: “Bu hususta Ömer bana sizden daha yakın değildir. Zira o ve arkadaşları yalnız bir defa hicret etmişken siz gemi yolcuları, iki defa hicret ettiniz!” (Müslim, Fedâil, 169)
Bu sözleri işiten Esmâ için artık hiçbir şey duyduklarından daha değerli değildi. Diğer muhacir kardeşleri de bu kutlu sözleri işitebilmek için defalarca onun kapısını çalıyorlardı. Esmâ ise her defasında o günün heyecanını tekrar yaşayarak, Nebî’nin sözlerini onlara aktarıyordu. (Müslim, Fedâil, 169)
Esmâ’nın gözleri sevinçler kadar hüzünlere de şahit oldu. Ve onun için en büyük hüzünlerden biriydi eşi Cafer’i Mute Savaşı’nda yitirmesi. Esmâ, bundan böyle Cafer b. Ebû Tâlib’in değil, Cafer-i Tayyâr’ın eşiydi. Zira Cafer (r.a.), kahramanca savaşıp kaybettiği iki koluna mukabil cennete uçtuğu için bu adla anılır olmuştu. Cafer’in ardından kuş yavruları gibi kalan yetimleri ise artık bahtiyardı. Çünkü başlarını okşayan Peygamber’in eli, onlara yetimliklerini unutturan en büyük teselli kaynağı idi. (Nesâî, Zînet, 57)
Esmâ bint Umeys, asırlar ötesine imanıyla, cesaretiyle, sabır ve metanetiyle örnek oldu. Peygamberine duyduğu muhabbetini, ona ve onun sözlerine olan bağlılığı ile gösterdi. Ve onun mübarek sözlerinden altmış kadarı, Esmâ’nın ağzından satırlara, satırlardan sadırlara, zamanlardan zamanlara hep nakledile geldi. Bunlardan birinde Sevgili Peygamberimiz, sıkıntılı ve kederli zamanlarında okuması için Esmâ’ya bir dua öğretmişti. Bu dua, Allah ve Resûlü’nün izinden giden, bu yolda kahrı da lütfu da hoş gören tüm Esmâların arkadaşı olacak nitelikte idi:
“Benim Rabbim Allah’tır, O’na hiçbir şeyi ortak koşmam!” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26)

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Hayrın Anahtarı
Gönüller Sultanı
Yiğit Sahabi:
Sa’d b. Muâz (r.a.)



Sabah namazını kıldırdıktan sonra telaşla mescidden çıktı Allah Resûlü. Gece vefat eden Sa’d b. Muâz’ın cenazesini teslim alan Abdüleşheloğullarının evlerine doğru yürüyordu. O kadar hızlıydı ki beraberindekiler kendisine yetişmekte zorlanıyordu. Kiminin hırkası boynundan düşüyor, kiminin terliğinden parmak bağı kopuyordu. Şikâyetlere aldırmadan ilerliyordu Resûlullah. Sa’d’ın cenaze işlemlerinde hazır bulunamamaktan korkuyordu.
Otuz yedi yaşında vefat eden Sa’d, kısa ömrünün yalnızca son birkaç senesini müslüman olarak geçirmesine karşın İslama büyük hizmetlerde bulunmuş, müminler için tam anlamıyla bir “ensar” kardeşi olmuştu. Kavmi içinde saygın bir konumdaydı; sözü dinlenir, hatrı sayılır liderlerdendi. Birinci Akabe Biati’nden sonra Medine halkına İslamı öğretmek üzere gelen Mus’ab b. Umeyr’in davetiyle Müslüman olduğunda kavmini de bu güzel dine girmeye çağırmış ve onun telkinleriyle Abdüleşheloğullarından İslama girmeyen kalmamıştı. Ardından Mus’ab b. Umeyr’i evine alan Sa’d’ın evinden yayılan İslam nuru büyük bir hızla her yanı kaplamış, günden güne Medine, eski adıyla Yesrib şehri, “münevver” Peygamber yurdu olmaya hazır hale gelmişti.
Bedir Savaşı öncesi yapılan istişarelerde ortaya çıkan gerginliğin aşılmasında da Sa’d b. Muâz başroldeydi. Küfre karşı büyük bir savaşa atılmak müminleri biraz tedirgin etmiş, bu konuda çekimser davranmışlardı. Allah Resûlü’nün daima yanıbaşında olacaklarını bildiren muhacirlerden Mikdâd b. Amr’ın konuşması Resûlullah’ın yüreğine su serpmişse de asıl beklediği sayıca daha fazla olan ensarın desteğiydi. Medine’de Resûlullah’ı koruyacaklarına söz veren bu güzel insanlar, Medine dışında yapılacak bir savaşa katılmayabilirlerdi. İşte tam bu sırada ensar adına söz alan Sa’d b. Muâz coşku dolu şu sözlerle toplantıya son noktayı koydu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Getirdiğin her şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözüne uymak konusunda söz verdik. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın emrini uygula (biz seninle beraberiz). Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki sen şu denize dalacak olsan biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Dilediğinle görüş, dilediğinle ilişkiyi kes. Mallarımızdan dilediğini al. Doğrusu mallarımızdan aldığın bizim için bıraktığından daha hoştur.” (Vâkıdî, Megâzî, I, 48-49) Bu sözlerin ardından gönüllerdeki iman tazelenmiş, puslu düşünceler yerini azim ve kararlılığa bırakmıştı.
Sa’d b. Muâz’ın varlığı inananları hep güçlendirmiş, attığı adımlar daima ümmete rahmet getirmişti. Hayrın anahtarlarından biri olan bu aklı selim sahabiyle istişare etmeyi önemserdi Allah Resûlü. Buvat Gazası’na giderken yerine onu vekil tayin etmiş, her fırsatta müminlerin kuyusunu kazmaya çalışan Kurayzaoğulları hakkında verilecek hükmü de yaralı olmasına rağmen ona bırakmıştı. Verdiği karardan memnuniyet duymuş ve o doğrultuda hareket etmişti. Ne var ki Hendek Savaşı’nda ağır yaralanan Sa’d bu hükmü verdikten kısa bir süre sonra vefat etti.
Yaralandığında Allah Resûlü Sa’d’ı mescidde yaralıların tedavisi için kurulan çadıra getirtmiş, kendisini sık sık ziyaret ederek tedavi sürecini yakından takip etmişti. Yarasının tekrar açıldığını haber aldığında da derhal yanına gelip başını dizine koymuş, ruhunu huzurla teslim edebilmesi için dua etmişti. Sa’d o gece Rabbine kavuşmuştu, Resûlullah acı haberi sabah ashabından öğrendi. Nasıl ki o kendisini ve inananları hiç yalnız bırakmadıysa Allah Resûlü de ona karşı son görevlerini yapmak istiyor, bu yüzden acele ediyordu. Cenaze işlemlerini özenle takip etti ve kısacık yaşamına çok büyük hizmetler sığdıran bu yiğit sahabinin namazını bizzat kıldırdı. Kendisinden, Sad’ın ölümüyle arşın titrediğine ve cenazesinde binlerce meleğin hazır bulunduğuna dair müjdeler aktarılmış olsa da Resûlullah onun bu dünyadan ayrılmasıyla derinden sarsılmıştı, yüreğini kaplayan hüzün hal ve hareketlerine yansıyordu. Sadece onun değil bütün inananların içi yanıyordu. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gözyaşlarına hâkim olamıyor, Sa’d’ın annesi ağladıkça müminlerin de yüreği dağlanıyordu. Başta Resûlullah olmak üzere bütün müminleri yakıp kavuran bu tarifsiz acı, Hz. Âişe’nin yıllar sonra söylediği şu sözlerde en güzel ifadesini buldu: “Resûlullah Aleyhisselam ile iki arkadaşından (Ebû Bekir ile Ömer’den) sonra, vefatı Müslümanlara Sa’d b. Muâz’ınkinden daha ağır gelen bir kimse yoktur!” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 375).

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM


Resûlullah’ın Hizmetkârı:
Enes b. Mâlik (r.a.)


Resûlullah’ın huzuruna çıktığında henüz on yaşındaydı. Okuma yazma bilen, zeki ve yetenekli bir çocuktu. Annesi Ümmü Süleym oğlunun, Medine’ye henüz hicret eden Hz. Peygamber’e hizmet etmesini ve onun terbiyesiyle yetişmesini çok arzuluyordu. “Ya Resûlallah! Enes hizmetçindir. Onun için Allah’a dua et.” diyerek oğlunu Nebî’nin hizmetine vermek istediğini bildirdi. Bütün samimiyetleriyle kendisine kucak açan bu şehrin insanlarından gelen her teklif Allah Resûlü’nün nezdinde değerliydi. Geri çevirmedi Ümmü Süleym’i. Oğlu Enes’i yanına almayı kabul etti ve küçük hizmetkârı için şöyle dua etti: “Allah’ım, (bu yavruya) bolca mal ve evlât nasip et. Verdiklerini de kendisi için bereketli eyle.” (Buhârî, Deavât, 47; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 142)
Hz. Peygamber’i tanıdığı gün, küçük Enes’in hayatının en güzel on yılının başlangıcı oldu. İnsanların en güzeli, en cömerdi, en cesuru (Buhârî, Edeb, 39) ve ailesine karşı en şefkatlisi olan Allah’ın sevgili elçisinin (İbn Sa’d, Tabakât, I, 136) yanında bulunmak ve ona hizmet etmek ne büyük şerefti. Çocuk dostu Peygamber’in “yavrucuğum” diye hitap ettiği Enes’in (Ebû Dâvûd, Edeb, 65; Tirmizî, Edeb, 62) yerinde olmak isteyen kaç Medineli çocuk daha vardı kim bilir? Kendisine hizmet ettiği on sene boyunca Resûlullah Enes’e bir kez olsun “öf” bile dememiş, yaptığı herhangi bir işten dolayı onu, “Niçin böyle yaptın?”, “Şöyle yapsaydın ya!” diye azarlamamıştı. (Müslim, Fedâil, 51; Buhârî, Edeb, 39) Hatta bir defasında Hz. Peygamber kendisini bir işe göndereceğinde ona karşı koymak istemediği halde “Allah’a yemin olsun ki gitmem.” demiş fakat hatasını anlar anlamaz yola koyulmuştu. Derken yolda oynayan arkadaşlarına rastladı ve onlarla oyuna daldı. Arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken zamanın nasıl geçtiğini anlamak imkânsızdı. Ansızın saçlarına dokunan elin sıcaklığıyla irkildi. Dönüp arkasına baktığında Allah Resûlü’nün gülümseyen çehresiyle karşılaştı. Utanmıştı Enes. Resûlullah ses tonunda hiçbir kızgınlık belirtisi olmadan “Enescik, sana emrettiğim yere git haydi!” dedi. O da, “Peki Yâ Resûlallah, hemen gidiyorum.” dedi. (Müslim, Fedâil, 54; Ebû Dâvûd, Edeb, 1)
Hz. Peygamber vefat ettiğinde yirmi yaşında bir delikanlı olan Enes, geçen on yıl süresince ondan çok şey öğrenmişti. Allah Resûlü’nün yanı başında geçen bu zaman dilimi ömrünün en güzel ve verimli çağını teşkil ediyordu. Zira Nebî’nin ahlâkı, günlük yaşantısı ve ibadet hayatıyla ilgili birçok ayrıntıya vâkıf olmuştu. Çok sevdiği Resûlullah’ın kendisine öğrettiklerini, bir baba şefkatiyle ettiği nasihatleri, onun yaşantısına ve ahlakına dair gözlemlediklerini başkalarıyla paylaşma isteği sayesinde Enes b. Mâlik en çok hadis rivayet eden üçüncü sahabi oldu.
Allah Resûlü’ne layık bir ümmet olabilmek, onunla dünyadaki birlikteliğini âhirette de sürdürebilmek Enes b. Mâlik’in en büyük arzusuydu. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in “O halde sen sevdiğinle berabersin.” sözünden daha fazla hiçbir şeye sevinmemişti. Zira kıyametin ne zaman kopacağını sormak üzere kendisine gelen bir adama “Sen kıyamet için ne hazırladın?” buyuran Resûlullah sorusuna karşılık “Allah ve Resûlü’nün sevgisini” cevabını alınca “O halde sen sevdiğinle berabersin.” müjdesini vermişti. Enes b. Mâlik de Allah’ı ve Resûlü’nü, Hz. Ebû Bekir’i ve Hz. Ömer’i çok seviyordu. Onların amelleri gibi amel edemediyse de onlarla birlikte olmayı umuyordu. (Müslim, Birr, 163)
Hz. Peygamber’in duasıyla ömrü bereketlenen Enes b. Mâlik, onun vefatından sonra daha uzun yıllar yaşadı. Ancak Resûlullah’ın gelişiyle birlikte her yeri aydınlanan Medine, vefat ettiği gün karanlıklara gömülmüştü genç sahabi Enes’in nezdinde. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn Mâce, Cenâiz, 65) Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Basra’ya yerleşerek ömrünün büyük kısmını orada geçirdi. Basralı Müslümanlar aldığı peygamber terbiyesi ve ilmi nedeniyle takdir ettikleri ve varlığından mutluluk duydukları bu değerli sahabinin engin hadis kültüründen uzun yıllar faydalandılar. Hicrî 93 yılında 103 yaşında vefat eden “Hâdimü’n-Nebî/ Peygamber’in Hizmetkârı” Enes b. Mâlik, Basra’da vefat eden sahabilerin sonuncusu oldu.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Medineli Fedakâr Sahabi:
Ebû Talha (r.a.)


Zaman hilalden dolunaya doğru akarken ay değildi sadece tamamlanan. Kum saatinden akan her bir kum tanesi, akrebin yelkovanın her bir hareketi sanki yarım kalan bir şeyleri tamamlama gayretindeydi. Medine’de zaman işte böyle zamanın dışında işler, Müslümanlar her geçen gün yeni bir tamamlanma evresine girerlerdi. Büyürlerdi her an, olgunlaşırlardı. Onlar için her yeni gün, Peygamberin gösterdiği istikamette atılan yeni bir adım demekti. Peygamber’le Medine’de yaşamak her sabah hayata yeniden başlamak gibiydi; hiçbiri diğerine denk olmadığından hiçbir gün öncekine benzemezdi. Her bir hilal bambaşkaydı, dolunayların hiçbiri öncekine eş değildi.
Medine gecelerinde ay ışığı hurma dallarından akar, bereketli hurma bahçeleri ayın şavkı ile aydınlanırdı. Çölün çoraklığına inat insanlara serin gölgeliklerini, soğuk sularını ve tatlı meyvelerini ikram eden bu bahçeler sayesinde Medineliler biraz rahat nefes alabiliyorlardı. Gündüzleri güneş bütün ihtişamıyla kendisini gösterip her taraf sarının türlü tonlarına boyandığında, bu bahçelerin yeşilini görmek dahi insanı ferahlatmaya yeterdi. İnsanların açlığın şiddetine dayanabilmek için karınlarına taşlar bağladıkları, gölge ve gölgeliğin en değerli nimetler olarak görüldüğü bu coğrafyada serin hurma bahçeleri kuşkusuz en değerli nimetlerden biriydi.
Ebû Talha için de tam olarak öyleydi. Peygamber Mescidinin hemen karşısında olan Beyrûha isimli bahçesini pek severdi. Sevgili Peygamberini burada ağırlar, ona bahçesinin ürünlerinden ikram ederdi. Allah Resûlü de mescidinin yakınında bulunan bu hurmalığı sık sık ziyaret eder, soğuk sularından içer, gölgesinde serinlerdi. Nasıl da mutlu olurdu böyle zamanlarda Ebû Talha, kendisini nasıl da şanslı hissederdi. Varlıklı bir sahabi olan ve ensarın ileri gelenleri arasında bulunan Ebû Talha, aslında Medine’de pek çok hurmalığın sahibiydi ancak Beyruha’nın onda ayrı bir yeri vardı.
Medine’de ay hilalden dolunaya dönüyor, Ebû Talha vazgeçmenin de imandan olduğunu öğreniyordu. Eksilmiyor, bilakis tamamlanıyordu. Göklerden gelen her bir haberi tasdik ettiğinde imanın tadına varıyor, kulluğunun tamamlandığını hissediyordu. En son indirilen ayette Rabbi “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92) buyurmuştu da Ebû Talha soluğu hemen Allah Resûlü’nün yanında almıştı. Bir an dahi duraksamadan dudaklarından şu sözler dökülüverdi:
- Ey Allah’ın Resûlü, Yüce Allah, “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz...” buyuruyor. Benim en çok sevdiğim mülküm Beyruhâ’dır. O, Allah yolunda sadakadır. Ben, onun Allah katında sevabını ve âhiret azığım olmasını dilerim. Ey Allah’ın Resûlü, onu Allah’ın sana işaret buyurduğu yerde kullan!
Allah Resûlü onun bu davranışını takdir etmiş ve bahçesini ihtiyacı olan akrabalarına bağışlamasının daha uygun olacağını söylemişti. Bunun üzerine Ebû Talha bahçeyi yakınları arasında paylaştırdı. (Buhârî, Zekât, 44)
Sevdiği şeylerden Allah için vazgeçmenin de paylaşmanın da imanını olgunlaştırdığının farkındaydı Ebû Talha. Bu yüzden elinden geldiği kadar Medine’deki ihtiyaç sahiplerine yardım eder, bazen kendisi aç kalma pahasına kardeşlerini doyurduğu olurdu. Bir defasında Allah Resûlü, yardıma muhtaç bir adamcağız için kendi evinde ikram edecek bir şey bulamamıştı ve sahabilerinden yardım istemişti. Ebû Talha hemen bu kimseye yardıma talip olmuş, kendisinin ve çocuklarının aç kalması pahasına Peygamber misafirini evinde ağırlamıştı. Hatta Allah Teala bu olay üzerine indirdiği ayetle onların kurtuluşa eren kimseler olduklarını müjdelemişti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 10) Ebû Talha ve onun geniş gönüllü ailesi peygamberlerini ve onun ashabını evlerinde ağırlamaktan büyük mutluluk duyarlar bu sebeple hanelerine yağan berekete birlikte şahitlik ederlerdi. Allah Resûlü de bu aileyi pek sever sık sık evlerine misafir olur, ikramlarını geri çevirmez, bazen de evlerinde öğle uykusuna yatardı.
Medine’de ensar olmak Allah Resûlü ve onun ashabı için her türlü fedakârlıktan kaçınmamayı gerektiriyordu ve Ebû Talha her zaman bunun bilincindeydi. Sadece malını, mülkünü, evladını değil yeri geldiğinde canını da Allah ve Resûlü’nün uğruna feda etmekten çekinmedi. Uhud günü onun kendisini Peygamberine nasıl siper ettiğine, onu kahramanca nasıl koruduğuna, “Ya Resûlullah yüzüm yüzüne siper; canım canına fedadır.” sözlerine herkes şahitti. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 18)
Şahitti Medine’de hurma dallarına yansıyan hilaller ve dolunaylar her şeye. En sevdiklerini en sevdiği için feda edebildiği zaman insanın nasıl tamamlandığına, nasıl Ebû Talha olduğuna…

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Ensarın Seçkin Hanımlarından:
Ümmü Süleym (r.a.)



Bitmek bilmeyen savaşlarla yıkık dökük bir harabeye dönen Yesrib şehrinin sakinleri düşmanlıklardan, çatışmalardan ve Yahudilerin oyunlarından usanmıştı. Huzura susamış gönüller biçare beklerken içlerinden bazıları, şehrin kasvetini dağıtmakla kalmayıp gönül hanelerini de aydınlatacak bir kurtarıcının geldiğini anlamışlardı. Onlar, Resûlullah’ı görmeden ona inanmış, gönüllerini onun getirdiği hidayete açmış Yesrib’deki ilk Müslümanlardı. Onlar, kötüleme, bozma, karışıklık anlamındaki “Yesrib” ismiyle müsemma bu beldenin, iman nuruyla “Medinetü’r-Resûl” ismini alarak medeniyetin beşiği haline gelmesine vesile olacak müminlerin öncüleriydi. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları soyundan gelen Milhân kızı Rümeysâ da onlardan biriydi.
Rümeysâ, “Ümmü Süleym” künyesiyle anılıyordu. Müşrik olan eşi Mâlik ne derse desin, o hakikati bulmuş, Resûlullah’ın davetine uymuştu. Biricik yavrusunun da bu yolda olmasını arzuluyor, ona kelime-i tevhidi telkin ediyordu. Bu duruma razı olmayan eşinin vefatıyla Ümmü Süleym’in hayatına yön veren tek şey imanı olmuştu. Çevresindeki pek çok hanımın asla reddetmeyeceği Ebû Talha’nın evlilik teklifini, Müslüman olmadığı için kabul etmemişti. Emsalleri, evlenirken alacakları mehrin meblağı konusunda tartışadursun o, talibinin Müslümanlığı kabul etmesini kendisi için mehir olarak kâfi görmüştü. Böylelikle Ebû Talha gibi bir yiğidin şirk bataklığından kurtulup İslam’la şereflenmesine; gazalarda Resûlullah’a bedenini siper edip dillere destan mülkünü Allah yolunda hibe edecek kadar ihlaslı, türlü hizmetleriyle ashabın seçkin isimleri arasında yerini alan örnek bir mümin olmasına vesile olmuştu.
Sadece eşi Ebû Talha’nın değil, oğlu Enes’in de hak yolunda inananlara önderlik eden güzide bir sahabi olmasının yolunu açmıştı Ümmü Süleym. Zira Allah’ın Sevgili Elçisi hicret ettiğinde Medineli hanımlar ona hediyeler takdim ederken o, en değerli varlığını, on yaşındaki biricik oğlu Enes’i götürmüştü yanında. Resûl’ün hizmetinde bulunsun ve onun yolunda yetişsin diye yavrusunu ona teslim etmişti. Bu sayede Hz. Peygamber’in terbiyesinde büyüyen Enes b. Mâlik, on yıl ona hizmet etmekle kalmayacak, nebevi mirasın nesiller sonrasına aktarılmasında da önemli rol üstlenecekti.
Medine’de, başta Allah’a şirk koşmamak olmak üzere İslam’ın temel kaidelerine sımsıkı sarılacağına dair Resûlullah’a biat ederek imanını perçinleyen Ümmü Süleym, her daim verdiği bu sözün gereklerine uygun bir yaşam sürdü. Onun hayatı, Allah ve Resûlü’nü dünyadaki her şeyden çok sevmenin nişaneleriyle doluydu âdeta. Yuvasını iman üzere kurarak bir evladını Allah yoluna adayan bu mümin hanımefendi, ikinci oğlu Ebû Umeyr’in vefatını tam bir teslimiyetle karşılamıştı. Kendi acısını bir kenara bırakarak eşi Ebû Talha’yı teselli sadedinde sarf ettiği şu sözler oldukça manidardı: “Birinden ödünç bir şey alan kimse aldığı şey geri istenince onu vermeyip yanında alıkoyabilir mi?” Ölünün ardından saçını başını dağıtarak, bağıra çağıra günlerce ağıt yakmayı öngören cahiliye geleneğinden gelen bir insanın dilinden dökülen bu sözler, “alanın da verenin de Allah olduğu” inancını içselleştirmenin ne demek olduğunu gösteriyordu o zamandan bu zamana tüm “inandık” diyenlere. İslam’ı daha iyi yaşamak adına Hz. Peygamber’e en mahrem konularda bile soru soran Ümmü Süleym, inananların aydınlatılmasına vesile olmuş; dini uğruna hiçbir fedakârlıktan geri durmamıştı. Zorlu Uhud Savaşı’nda sırtında taşıdığı su tulumuyla koşuşturup yaralılara su dağıtmış, Resûlullah ile birlikte başka gazalara da katılarak fedakârlık örnekleri sergilemişti.
Resûl’e duyduğu hürmet ve muhabbetle de meşhur olmuştu Ümmü Süleym. Onun yastığa dökülen saçlarını toplamış, terini bir koku şişesinde biriktirmiş, su içtiği tulumun ağzına değen kısmını da kesip saklamıştı. Resûlullah Efendimizin nezdinde de onun ayrı bir yeri vardı. O, aynı zamanda süt teyzesi olan bu hanımın evini sık sık ziyaret eder, ona hayır duada bulunurdu. Kendisini aylarca hüzne boğan Bi’ri Maûne olayında şehit düşen sahabilerden Harâm b. Milhân’ın kardeşi olduğu için ona daha çok merhamet besleyen Hz. Peygamber, sahabe arasında dindarlığı, zekâsı ve hizmetleriyle temayüz eden bu hanım hakkında şu müjdeyi vermişti: “Rüyamda kendimi cennete girmiş gördüm, orada Ebû Talha’nın hanımı Ümmü Süleym ile karşılaştım.” (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 6)

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM


Karanlık Dünyasını İmanın
Nuruyla Aydınlatan Sahabi:
İbn Ümmü Mektûm (r.a.)


Sahabenin önde gelenleri gibi onun hakkında sayfalar dolusu bilgi yoktu tarih kitaplarında. Lakin o ne sıradan biriydi ne diğer sahabilerden daha az tanınıyordu ne de zamanla unutulup gitmişti. Resûlullah ile öyle bir hatırası vardı ki unutulması imkansızdı. Nitekim kıyamete kadar zayi olmayacak tek kitap Kur’an-ı Kerim’de bir sûre sırf o hatıra üzerine nazil olmuş ve Hz. Peygamber Rabbi’nin itabıyla karşı karşıya kalmıştı.
Adı Husayn’dı. Mekke’de İslamiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Müslüman olunca Allah Resûlü ona Abdullah adını verdi. Kendini bildi bileli âmâ idi. Bundan dolayı annesi Âtike bint Abdullah’a Ümmü Mektûm künyesi verilmişti. Kendisi de annesine nispetle İbn Ümmü Mektûm diye tanınmıştı.
Risaletin ilk yıllarıydı. Hz. Peygamber Rabbinden aldığı tebliğ görevini hakkıyla ifa edebilmenin gayreti içerisindeydi. Müşriklerin ileri gelenlerinden birine İslâm’ı anlatıyordu. Zayıf bir ihtimalle de olsa onun iman etmesi Müslümanlar açısından önemli bir kazanç olacaktı. Anlattıklarına kulak vermişti bir kere, biraz daha dinlerse ikna olacaktı belki de. Umutluydu Allah Resûlü. O sırada İbn Ümmü Mektûm çıkageldi. Resûl’ün rehberliğine ihtiyacı vardı. Yüce Allah’ın elçisine öğrettiklerini öğrenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber ise konuşmasının bölünmesini istemiyordu. İbn Ümmü Mektûm’un zamansız gelişinden hoşlanmamış olacaktı ki yüzünü ekşiterek çevirdi. İbn Ümmü Mektûm’un kendisine takınılan tavrı o an için görmesi imkansızdı. Fakat her şeyi gören ve işiten Yüce Allah elçisini derhal uyardı ve şu ayetlerle başlayan Abese sûresini indirdi: “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve çeviriverdi. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin belki de o arınacak veya öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana gelene ise aldırmıyorsun. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’an) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.” (Abese, 80/1-12)
Müşriklerin önde gelenlerinden birinin Müslüman olması, birçok kişinin iman etmesi anlamına gelmekle birlikte Resûlullah’tan öğüt almak isteyen bir Müslümanın ihtiyacından daha öncelikli değildi. Kendisini müstağni gören kibirli müşriğin aksine İbn Ümmü Mektûm’un âmâ oluşu hakikati görmesine ve o doğrultuda çabalamasına engel olmamıştı. Zira asıl engel arınmayı reddeden iman yoksunu kalplerdeydi.
Bu olaydan sonra Allah Resûlü artık İbn Ümmü Mektûm’u her gördüğünde ona, “Ey kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı zat! Merhaba!” diye hitap ediyordu. Ona verdiği değeri sözleriyle olduğu kadar davranışlarıyla da ortaya koyuyordu. Kendisi hicret etmeden önce Medineli Müslümanlara Kur’an öğretmek üzere Mus’ab b. Umeyr’in yanında İbn Ümmü Mektûm’u da gönderdi. Hicretten sonra ise onu Bilâl-i Habeşî ile birlikte Mescid-i Nebevî’nin müezzinliğini yapması için görevlendirdi. Çeşitli seferlere çıkarken Medine’de kalanlara namaz kıldırması için on üç defa yerine vekil bıraktı.
Resûlullah’ın kendisine iltifat göstererek sosyal hayata katılımını sağlaması İbn Ümmü Mektûm’u oldukça mutlu ediyordu. Bununla birlikte “Müminlerden (cihada katılmayıp) oturanlarla malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.” âyeti (Nisâ, 4/95) nâzil olduğunda derinden sarsılmıştı. Gücü yetseydi geri kalır mıydı hiç cihaddan? Böylesi bir sevaptan mahrum kalmak ister miydi? Lakin elinden bir şey gelmiyordu. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti kendisini. Bunun üzerine aynı âyet “özür sahipleri hariç” istisnasıyla birlikte yeniden indirildi. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 4) Zira Allah (cc) iki sevgilisini (gözlerini) alarak sınadığı İbn Ümmü Mektûm’a ve onun gibi mazereti olan hiçbir kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemezdi. İbn Ümmü Mektûm bu ve benzeri bazı olaylarla İslam’da engellilere yönelik hükümlerin belirlenmesine vesile oldu.
İbn Ümmü Mektûm yaşadığı sürece cihada katılma arzusu içinde hep bir uhde olarak kaldı. Yıllar sonra Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bu arzusunu gerçekleştirmeye karar vererek Kadisiye Savaşı’na katıldı. Zırhını kuşanmış elinde siyah sancağıyla ilk ve son kez katıldığı bu savaşta – ya da savaşta aldığı yaralar nedeniyle daha sonra Medine’de – şehit düştü.
Kalpleri olduğu halde anlamayan, gözleri olduğu halde görmeyen, kulakları olduğu halde işitmeyen görünürde sağlıklı nice bahtsız insanın aksine karanlık dünyasını imanın nuruyla aydınlatan âmâ sahabi İbn Ümmü Mektûm, Rabbinin rızasına giden yolda engelleri aşarak sonunda arzu ettiği mertebeye ulaştı.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Peygamberi En Güzel
Anlatan Kadın:
Ümmü Ma’bed (r.a.)


Mekke ile Medine arasında, kızgın kumlar üzerinde, kızgın güneşin altında küçük bir köy: Kudeyd…
Yokluktan varlık devşirmeye çalışan, köyünün kenarına kurduğu çadırında çölden geçenlerin yiyecek-içecek ihtiyaçlarını karşılayan bir kadın: Ümmü Ma’bed…
Ümmü Ma’bed bilmiyordu ki yokluk varlığa, kıtlık bolluğa gebeydi. Hele ki kuraklığın bütün şiddetiyle kendisini gösterdiği bu günlerde o, bereketin kapısını çalacağını nerden bilebilirdi?
Ümmü Ma’bed, o gün her zamanki gibi açlıktan karınları çekilmiş haldeki koyunlarıyla birlikte çadırının dışında oturup nasibini beklemekteydi. Yine çok sıcaktı, sanki güneş, her geçen gün kendisini biraz daha fazla gösterme derdindeydi. Derken çölde birkaç gölge belirdi, çadırına doğru yönelmişlerdi. Onları karşılamak için kalktı, bu dört yolcudan hiçbirini tanımıyordu. Ancak kendisine doğru yaklaştıklarında, içlerinden biri hemen dikkatini çekti. Tertemiz görünümlü, aydınlık yüzlü bu kişiyi daha önce hiç görmemişti. Bu nasıl bir yüz, bu nasıl bir asaletti! Diğerleri arasında hemen fark edilmişti. Kendisine çok değer verildiği, etrafında pervane gibi dönen dostlarından belliydi. O bir şey söylediğinde can kulağıyla dinliyorlar ve derhal yerine getiriyorlardı. Tane tane, o kadar tatlı konuşuyordu ki… Tok sesiyle kelimeler ağzından adeta inciler gibi dökülüyordu. Konuştuğunda asil, sustuğunda ise vakur idi. Her hali bir başka güzeldi. Ümmü Ma’bed ona baktı, onu izledi, izledi, farkında olmadan her bir halini gözleriyle hafızasına nakşetti. Sonra yabancı, Ümmü Ma’bed’e doğru yöneldi. O anda Ümmü Ma’bed, onun gözlerindeki derinliği fark etti. Bu gözler acaba neler görmüştü? İnce, uzun kaşlarının altında iri ve sürmeli bir çift göz nelere şahit olmuştu da bakışları böylesine derinlik kazanmıştı? Başka bir âlemden olan bu bakışlar, Ümmü Ma’bed’e çok şeyler söyledi. Birden, yabancının “Süt var mı?” sorusuyla kendine geldi. Süt? Keşke ona süt ikram edebilseydi ama kıtlıktan dolayı yanında ne et ne süt ne de hurma vardı, çaresiz boynunu büktü. Yabancı, çadırın yanındaki çelimsiz koyunu sordu. Ümmü Ma’bed, şaşkınlıkla “O mu? Ama o, sürüden geri kalmış zayıf ve kısır bir koyun!” diyebildi. Yabancı dinlemedi, onu sağmak istediğini söyledi. Sağarken de dudaklarından “Allah’ım! Bu koyunu bereketli kıl!” sözleri işitildi. Bereket neydi, çölün ortasında kıtlık ve kuraklık zamanında bereket ne demekti? Ümmü Ma’bed, yabancının uzattığı sütü kana kana içtiğinde öğrendi ki bereket, adını bile bilmediği bu yabancının elinde idi. Orada bulunan herkes sütten dilediğince içtiğinde artık ayrılık vakti gelmişti. Ay yüzlü yabancı ve dostları Ümmü Ma’bed’e mübarek bir gün armağan etmişlerdi.
Ümmü Ma’bed, o günün adını “mübarek gün” koydu. Onun ömründe artık “mübarek adamın geldiği gün” işaretli idi. Ümmü Ma’bed’in takvimi, “mübarek adam gelmeden önce” ve “mübarek adam geldikten sonra” diye artık ikiye ayrılmıştı, o gün onun için artık bir milattı.
Eve gelip de süt dolu kabı gören eşi de şaşkınlığını gizleyemedi. Ümmü Ma’bed, ona etkisini hala üzerinde hissettiği mübarek bir zattan bahsetti. Eşi o anda durumu anladı ve onun Kureyş’in peşinde olduğu kişi olduğunu söyledi. Ümmü Ma’bed’den onu kendisine anlatmasını istedi.
Ümmü Ma’bed, o günden bugüne Allah Resûlü’nü en güzel tavsif eden kişi olarak bilindi. O, hicret yolculuğunda Allah Resûlü ve arkadaşlarını misafir etme bahtiyarlığını elde etmişti. İnsanlar, asırlardır onun anlattığı şekliyle “mübarek adamı” hafızalarına nakşetti. Yüzünde tatlı bir tebessüm ve gülen gözlerle Ümmü Mabed, “mübarek adamı” nesillere şöyle tasvir etti:
“O, tertemiz görünümlü ve latif birisiydi; yüzü aydınlıktı. Vücut yapısı güzeldi. Güler yüzlüydü. Ne şişman ne de zayıftı. Çok uzun boylu ve siyah değildi, beyaz tenliydi. Güzel ve ahenkli bir görünüme sahipti. Ağırbaşlıydı. Gözlerinin siyahı ve beyazı belirgindi. Kirpikleri uzundu. Tok sesliydi. Gözleri iri ve sürmeliydi. Kaşları ince ve uzundu, bitişikti. Saçları simsiyahtı. Uzun boyunluydu. Gür sakallıydı. Sustuğunda vakur duruyordu. Konuştuğunda ise doğruluyordu, böylece bir asalet ortaya çıkardı. Tane tane konuşurdu. Konuşması o kadar tatlıydı ki kelimeler ağzından inciler gibi dökülüyordu. Konuşması net ve açıktı, ne uzatır ne de kısa keserdi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisiydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünümü vardı. Orta boyluydu; göze batacak ve rahatsız edecek kadar uzun ve kısa değildi. Öyle ki iki dalın arasındaki bir dal gibiydi. Orada bulunan üç kişi arasında en aydın yüzlü ve en kadri yüksek olanıydı. Etrafında pervane gibi dönen dostları vardı. O bir şey dediğinde kendisini dinliyorlar, bir şey emrettiğinde derhâl yerine getiriyorlardı. (Belli ki) İnsanların etrafını kuşattığı ve hizmet ettikleri biriydi. Onun yaptıkları da söyledikleri de boş ve anlamsız değildi.” (İbn Ebî Âsım, el-Âhâd ve’l-mesânî, V, 631; İbn Sa’d, Tabakât, I, 230-231; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IV, 48, no: 3606; Hâkim, Müstedrek, III, 10, no: 4274; Süheylî, II, 235)

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


İlim ve Hikmet Önderi
Eşsiz Sahabi:
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)


Ukbe b. Ebî Muayt’ın sürülerine çobanlık yapan kendi halinde biriydi. Ne malı mülkü vardı ne de kendisini himaye edecek asaletli, hatrı sayılır bir kabilesi. Güçlü kuvvetli bir yapısı da yoktu, zayıf ve çelimsizdi. Üstünlüğün soy sop ve zenginlikte, hak ve hukukun daima güçlüden yana olduğu cahiliyye devrinde onun hayatı hakkında pek fazla bilgi verme gereği duymamıştı tarih, varlığıyla yokluğu arasında fark yok gibiydi. Mekke’de doğan İslam güneşiyle o da yeniden doğdu adeta. Âlemlerin Rabbine kul olduğunu haykırarak değer kazandı, hem Rabbi katında hem insanlar nazarında. Bundan böyle ismi Allah’ın Resûlü ile anılacaktı. Sessiz kalmak yerine günden güne daha vurgulu, iftiharla anacaktı onu tarih ve nihayetinde “Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu öncü sahabi” sıfatıyla altın harflerle saklayacaktı bağrında adını: Abdullah b. Mes’ûd.
Müslümanların altıncısıydı Abdullah b. Mes’ûd. Resûlün çıktığı kutsal yolculukta daha en başından ona yoldaşlık etmeye talip olmuş ve bu yolculuğun her safhasında tüm benliğiyle var olmuştu. Mekke’de geçen sıkıntı dolu günlerde, Kâbe’de Kur’an ayetlerini yüksek sesle okuma cesaretini gösteren oydu. Allah’tan başka bir dayanağı, imanından başka bir gücü olmadığı halde vahyin aydınlığına tahammülü olmayan kararmış kalplere Rahmân Sûresi’yle seslenmiş ve onların vahşi saldırılarına maruz kalmıştı. İnancı uğruna her türlü zorluğa göğüs gerdi. Önce Habeş diyarına daha sonra da Medine’ye hicret etti. Asrı saadetteki bütün savaşlarda kahramanca çarpıştı. Bedir’de küfrün başı Ebû Cehil’e son darbeyi o indirdi ve ölüm haberini Sevgili Peygamberimize o getirdi. Uhud’un o hengâmeli ortamında Resûlullah’ın yanından ayrılmayan birkaç kişi arasında o da vardı. Düşmanın duraksız saldırılarına karşılık verirken namazların dahi eda edilemediği zorlu Hendek Savaşı’nda da yanındaydı Resûlün ve İslam tarihinin daha nice sahnesinde onunla aynı karede yer aldı.
İslama gönül verdiği günden beri Abdullah b. Mes’ûd’un yegâne endişesi Peygamber Efendimizin hizmetinde bulunmak ve ondan ilim tahsil etmekti. Mescid-i Nebevî’nin arka tarafından kendisine bir ev tahsis edilmiş ve annesiyle birlikte ona Allah Resûlü’nün evine rahatça girip çıkma izni verilmişti. Bu samimi ilişkiden dolayı onu ehli beytten sananlar bile oluyordu. Abdest almak için kalktığında ibriğini taşımak, yıkanırken perde tutmak, uykuda iken ibadet için uyandırmak, bir yere gittiğinde ayakkabılarına sahip çıkmak gibi vazifelerle Resûlullah’a yardımcı olan İbn Mes’ûd anbean onunla birlikte olma imkânına sahipti. Bu imkânı çok iyi değerlendiriyor, onun her hal ve hareketini önce zihnine sonra yaşantısına titizlikle nakşediyordu. Suretinden siretine onun yaşam tarzını örnek almaya gayret ediyor ve zaman geçtikçe ona daha çok benziyordu. Öyle ki ashab arasında ahlak ve yaşantı bakımından Resûlullah’a en çok benzeyeni kabul edilmişti.
Vahyin inişini en yakından gözlemleyen sahabilerden biri olarak sünnetin yanı sıra Kur’an bilgisi bakımından da üstün bir konuma erişmişti İbn Mes’ûd. Resûlullah’ın “Kur’an’ı şu dört kişiden öğrenin.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8) dediği sahabilerden biriydi ve yetmiş kadar sureyi bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti. Sesinin güzelliği ve okuyuşundaki heyecan kendisini daha da ayrıcalıklı kılıyordu. “Kur’an’ı nâzil olduğu günün heyecanıyla okumak isteyen kimse, İbn Ümmü Abd’in (Abdullah b. Mes’ûd) kıraatıyla okusun.” buyurmuştu (İbn Hanbel, I, 26) Hz. Peygamber ve bir gün ondan Kur’an dinlemek istemişti. “Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?” diyerek şaşırınca, “Evet, Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum.” demişti. Nisâ suresinden bir bölüm okuyan Abdullah’ı (r.a.) huşuyla dinleyen Efendimiz, “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!” (Nisâ, 4/41) mealindeki âyete geldiğinde gözyaşlarını tutamamıştı. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 33)
“İçinde hikmet dağıtılan ve rahmet umulan meclis, ne güzel meclistir!” (Dârimî, Mukaddime, 28) diyen İbn Mes’ûd, Resûlullah’ın vefatından sonra da ilim ve hikmet meclislerinin vazgeçilmez simalarından oldu. Kur’an ve sünnetle yoğrulan kişiliğiyle ashabın da kendisine danıştığı nadide bir şahsiyet olarak pek çok talebe yetiştirdi. Tefsir ve fıkıh okullarının kurulmasında öncü rol üstlenmenin yanı sıra hadis rivayetindeki titizliğiyle nebevi sünnetin sağlıklı bir şekilde aktarılmasına hizmet ederek İslami ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağladı.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM


Resûlullah’ın Kıymetli Dadısı:
Ümmü Eymen (r.a.)


Ümmü Eymen Bereke bint. Sa’lebe, Abdülmutta-lib’in oğlu Abdullah’ın Habeşli cariyesiydi. Allah Resûlü’nün hiç göremediği babasından yadigar kalan kıymetli dadısıydı. “Annemden sonraki annemdir.” derdi hep Hz. Peygamber onun için. (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 359) Zira altı yaşındayken babasının kabrini ve akrabalarını ziyaret için birlikte gittikleri Medine’den annesini de kaybetmenin acısıyla dönerken Ümmü Eymen’in şefkatiyle teselli bulmuştu. Mekke’ye döndüğünde dedesi Abdulmuttalib torununun Ümmü Eymen’in elinde büyümesine karar vermiş ve kendisinden onu asla ihmal etmemesini istemişti. Abdulmuttalib’in emanetine gözü gibi bakmıştı Ümmü Eymen.
Yıllar sonra büyüyüp Mekkelilerin güvenini kazanan genç Hz. Muhammed, Huveylid’in kızı Hatice ile evlendi ve çok sevdiği dadısını azat etti. Bunun üzerine Ümmü Eymen Ubeyd b. Zeyd el-Hazrecî ile evlenerek kendi yuvasını kurdu. Bu evlilikten Eymen adlı oğlu dünyaya geldi. Daha sonra kocası Ubeyd bir savaşta şehit düştü. Ümmü Eymen’in yalnız kalmasına Resûlullah’ın gönlü razı olmadı. “Kim cennet ehli bir kadınla evlenmek isterse Ümmü Eymen ile evlensin.” buyurdu. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 224) Allah Resûlü’nün bu çağrısına çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd b. Hârise kayıtsız kalmadı ve onunla evlendi. Bu evliliğinden de Hz. Peygamber’in kendi torunlarından ayırmadığı ve babası Zeyd kadar çok sevdiği Üsâme b. Zeyd dünyaya geldi.
Anne baba şefkatinden uzak büyüyen Allah Resûlü’ne onların sıcaklığıyla yaklaşan hayırlı bir dadı olan Ümmü Eymen, aynı zamanda sahâbîlerin önde gelenleri arasında yer aldı. Hz. Hatice’nin ardından Hz. Peygamber’e iman ettiğini bildiren ilk mümin kadınlardandı. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği Uhud Savaşı’nda Hz. Fâtıma, Hz. Âişe, Ümmü Süleym, Nesîbe bint. Kâ’b ile birlikte askerlere su dağıtımı ve yaralıların tedavisi gibi hizmetleri özveriyle yerine getirdi. Aynı şekilde Hayber Savaşı’nda bir grup kadınla birlikte ip eğirmekten ilaç temin edip yaralıları iyileştirmeye kadar Allah yolunda elinden geleni yapmaya çaba sarf etti. Savaş sonrasında Hz. Peygamber, Ümmü Eymen ve beraberindeki kadınlara ganimetten bazı hediyeler verdi ve onların hatırı sayılır hizmetlerini karşılıksız bırakmadı.
Ümmü Eymen Huneyn Savaşı’nda oğlu Eymen’i, Mûte Savaşı’nda da kocası Zeyd b. Hârise’yi şehit verdi. Allah Resûlü hem şehit annesi hem de şehit eşi olan dadısını ziyaret etmeyi vefatına kadar hiç ihmal etmedi. Ona baktıkça “Ehl-i beytimden geriye bu kaldı.” (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 359) derdi. Resûlullah’ın dadısına olan sevgi ve hürmetini bilen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vefatından sonra aynı şekilde Ümmü Eymen’i ziyaret ederlerdi. Yanına gittikleri bir defasında Ümmü Eymen ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun? Allah katındakiler Resûlullah (s.a.v.) için daha hayırlıdır.” dediler. Doğduğu günden vefatına kadar hizmetinde bulunduğu, acı tatlı her anına şahit olduğu ve anne şefkatiyle sevdiği Hz. Peygamber’den ayrı kalmak Ümmü Eymen’i çok üzmüştü. Peygamber’in yokluğuna alışmak kolay değildi lakin daha da zor olanı artık vahyin gelmeyecek olmasıydı. Bu hissiyatla Ümmü Eymen şöyle dedi: “Ben Allah’ın katındakilerin Resûlü (s.a.v.) için daha hayırlı olduğunu bilmediğimden ağlamıyorum. Asıl gökten inen vahyin kesilmiş olmasına ağlıyorum.” Aldıkları cevap Hz. Ebû Bekir’i ve Hz. Ömer’i de duygulandırdı ve onlar da ağlamaya başladılar. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 103)
Bir zamanlar Abdülmuttalib’in cariyesi diye anılan Ümmü Eymen, Rahmet Elçisi’nin diliyle “annem” diye taltif edilerek cennetle müjdelenmiş saliha hanımlardan olma şerefine ermişti. Bir hizmetkâr için tarif edilemeyecek bir mutluluk olmalıydı bu. Resûlullah’a duyduğu muhabbeti, vefası, fedakârlığı ve dirayeti sayesinde asr-ı saadetin örnek simalarından biri olan Ümmü Eymen, Hz. Osman’ın halifeliği zamanında 645 yılında Medine’de vefat etti ve Bakî’ Mezarlığı’na defnedildi.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)