MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Geceyi Secdesiyle
Aydınlatan Sahabi:
Abdullah b. Ömer (r.a.)
Gecenin heybesi açılıp da içinden irili ufaklı milyonlarca yıldız döküldüğünde, çölün gizemi bir kat daha artardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gündüzün yakıcı sıcağından eser kalmaz, ürperten bir serinlik her tarafı kaplardı. Hele bir de dolunay varsa ayın sessiz dokunuşlarından şavkının vurduğu her bir nesne cömertçe payını alırdı. Tam da o vakitlerde çöldeki her şeyin üzerini biraz aydınlık, biraz serinlik, çokça da sessizlik örterdi. Kıl çadırlar, uyuyan kervanlar, kerpiç duvarlar, bereketli hurmalıklar, her biri eşit şekilde bunlardan nasiplenirdi. Ancak hasır bir şilte üzerinde, hurma dalları altında uzanan esmer genç, gecenin bu şöleninden habersiz, yüzüne vuran dolunayın güzelliğini de üzerine düşen yaprakların gölgesini de umursamaz bir şekilde uyuyordu. Zaman zaman dudakları kıpırdıyor bazen de karanlıkta açılıp kapanan parmakları bir şeyi tutmak istercesine uzanıyordu. Alnındaki terle derin derin nefes alıp veren gencin, içinde olup da neden orada olduğunu bir türlü anlayamadığı, bununla birlikte bir an evvel oradan kurtulması gerektiği hissi veren rüyalardan birini gördüğü her halinden belliydi. Vücudunu içten içe saran telaşla beraber anlamsız yanılsamalar, kararsızlıklar, amansız soru yumakları, kaçmak istemek, kaçamamak ve daha nicesi uyanana dek toy genci esir almıştı. Bu esaret, onun o kara gözlerini kerpiç odacığın tavanındaki hurma dallarına dikip derin bir oh çekmesiyle sona erdi. Bir müddet oturdu mütevazı yatağında, kendisine gelmesi zaman aldı. Sonra söylenmeye başladı, “Resûlullah’a (s.a.v.) gelip de inceden inceye rüyasını anlatan herkesi kıskanırsan olacağı buydu elbet, dedi, işte sen de yordurulacak bir rüya gördün nihayet!” Hakikaten de içine yer eden Peygamber’e rüya tabi ettirme arzusunu uyumadan evvel yinelemiş ve “Allah’ım, eğer ben iyi biriysem, bana öyle bir rüya göster ki Resûlullah benim için onu tabir etsin!” diyerek uykuya dalıvermişti. Şimdi hemen, etkisini hala üzerinde hissettiği rüyasını Nebî’ye (s.a.v.) anlatmanın bir yolunu bulmalıydı. Ümitle korku arasında, biraz çekinerek çokça da merak ederek mescidin yanı başındaki ablası Hafsa’nın kapısını çaldı genç Abdullah.
Evet adı Abdullah’tı. Peygamberin hanımı Hafsa’nın sevgili kardeşi, Ömer b. Hattab’ın da oğlu idi. Abdullah, heybetli babası Ömer’in evine tercih etmişti ablasının yanı başındaki mescidin suffesini. Aslında burayı tercih sebebi ne çok sevdiği ablası Hafsa’ya yakınlık arzusu ne de diğer talebe arkadaşlarıyla birlikte suffeyi paylaşma isteği idi. Hepsinden önemlisi hâne-i saâdetin yanı başında bulunup nerdeyse yaşama gayesi haline getirdiği peygamberine yakın olma, onu izleme ve onunla geçen vakitleri artırma arzusu idi. Gördüğünü çok iyi görmek, işittiğini çok iyi işitmek, ona dair yanlış bir nakil veya davranışla karşılaştığında hemen düzeltmek vazifesiydi adeta Abdullah’ın. Her daim uyanık bir avcı gibi ona dair her bir ayrıntıya hâkim olmaktı derdi. Bu yüzden Medine mescidindeki suffede kalır, diğer sahabi arkadaşları gibi ilimle meşgul olur, gençliğinin her bir anını ya bir ayeti ya da bir hadisi hayatına nakşetmekle geçirirdi. Sevgili Peygamberi gibi namaz kılmak, onun gibi abdest almak, onun giydiği terlikten giymek, onun sevdiği rengi sevmek, onun cümlelerini kelime kelime hıfzetmek, onun yürüdüğü yollarda yürüyüp, konakladığı yerlerde izini sürmek yegâne meşgalesiydi Abdullah’ın. Kendisine herhangi bir konuda neden bunu böyle yaptığı sorulduğunda cevabı her daim hazırdı: “Resûlullah’ı böyle yaparken gördüğüm için ben de böyle yaptım.”
Herkesin malumuydu onun Allah Resûlü’ne olan bu düşkünlüğü. Hafsa da kardeşi Abdullah’ı bir sabah karşısında gördüğünde şaşırmadı zira onun hâne-i saâdeti, dolayısıyla Allah Resûlü’nü sık sık ziyarete geldiğini bilirdi. Ancak bu seferki telaşı gözünden kaçmamıştı. Kardeşinin merak içerisinde anlattığı rüyasını ilgiyle dinledi. Abdullah, karşısına çıkan iki meleği, kendisini cehennemin kıyısına kadar götürmelerini, orada gördüğü tanıdık yüzleri, bu sırada yaşadığı korkuyu, meleklerin kendisine “Korkma!” diyerek teskin edişlerini, hepsini bir bir hiçbir ayrıntıyı atlamadan ablasına nakletti. Daha sonra bu rüyayı Resûlullah’a anlatan Hafsa, kardeşi için ondan şu yorumu işitti: “Abdullah ne iyi insan! (Bir de) geceleri namaz kılsa!” (Buhârî, Ta’bîr, 35, 36; Müslim, Fedâil, 140)
Rüyasının tabirini ablasından öğrenen Abdullah, bu mübarek sözleri işitir de hiç boş durur mu? Gündüzünün yanında gecesini de Allah Resûlü’nün tavsiyelerine uymakla geçirecekti bundan böyle…
O günden sonra çöl gecelerinde her şeyin üzerini biraz aydınlık, biraz serinlik, çokça da sessizlik örtmeye devam etti. Kıl çadırlar, uyuyan kervanlar, kerpiç duvarlar, bereketli hurmalıklarla birlikte Abdullah’ın secdesi de bunlardan payını aldı. Abdullah, gecelerini artık secdeleriyle aydınlatıyordu.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Varlık İmtihanında
Faziletli Bir Yiğit:
Abdurrahman b. Avf (r.a.)
Medine’ye geldiğinde ne malı mülkü vardı ne de çoluk çocuğu. Tarih boyu insanların uğruna savaş çıkaracak kadar düşkün oldukları bütün dünya nimetlerinden yoksundu ama cahiliye karanlığından sıyrılıp imanın tadına varmış bu gencin yaşamında bunların pek de önemi yoktu. Rahat bir hayatı terkedeli yıllar olmuştu. Hz. Ebû Bekir aracılığıyla İslam’a açılan yüreği Resûlullah’ın getirdiği ilahi mesajlarla can bulmuştu. Müslüman adıyla anılan ilk sekiz kişinin arasına dahil olduğu o günden beri hayatın zorluklarıyla karşılaşmıştı hep. Müşriklerin eziyetleri ve tahammül sınırlarını zorlayan binbir türlü sıkıntıyla geçen senelerin ardından öz vatanı dahil sahip olduğu her şeyi geride bırakıp hicret etmek… Çöl ikliminden çıkıp deniz aşırı bilinmedik bir coğrafyada, yabancı bir kültürde yetişmiş tanımadık yüzlerle bir arada yaşamak zorunda kalmak... Habeşistan denilen bu ülkede görünür sıkıntılardan azade fakat Allah Resûlü’nden çok uzaklarda olmanın verdiği ıstırapla belirsizlik içerisinde bekleyedurmak… Bütün bu yaşananlardan sonra Rahmet Elçisi’yle Medine’de yepyeni bir hayata başlamaktan daha büyük bir nimet olabilir miydi onun için? Medine’de Resûlullah’ın kendisine kardeş eylediği Sa’d b. Rebî, akılları baştan alan bir teklifle karşısına geldiğinde hiç düşünmeden reddetmesi bu yüzdendi. Şehrin en varlıklı şahsiyetlerinden biriydi Sa’d. Bu muhacir kardeşine evinin kapılarını ardına kadar açmış, bütün varlığını yarı yarıya kendisiyle bölüşmek istediğini bildirmişti. O ise Ensar kardeşine bu güzel tekliften dolayı teşekkür edip hayır duada bulunmakla yetinmiş, “Siz bana çarşının yolunu gösterin.” (Buhârî, Büyû’, 1) deyivermişti. O gün bir miktar yağ ve keş kazanarak çarşıdan dönen Abdurrahman b. Avf, bugün hatrı sayılır zengin bir tüccar olarak çarşıdan dönüyordu. Yanında samimi dostu Nevfel b. İyâs el-Huzelî vardı. Birlikte eve gelip bir müddet dinlendikten sonra kendilerine getirilen sofraya kuruldular. Yemekte et ve ekmeği görünce dayanamadı birden, ağlamaya başladı. Onun bu halini şaşkınlıkla izleyen Nevfel’in “Nedir seni böyle ağlatan?” sorusu üzerine Abdurrahman’ın dilinden şu cümleler dökülüverdi: “Allah Resûlü bu dünyadan gelip geçti de, ne kendisi ne de ailesi efradı doyuncaya kadar arpa ekmeği yemedi.” (Tirmizî, Şemâil, 174)
“Resûlullah (s.a.v.) ile beraber zorluklarla imtihan edildik ve sabrettik. Hz. Peygamber zamanından sonra ise bollukla imtihan edildik, fakat sabredemedik.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 30) diyor Abdurrahman b. Avf. Medine’ye geldikten sonra kısa sürede ticaretini geliştirmiş, büyük bir servetin sahibi olmuştu. Kendisine bahşedilen nimetlerin hesabını verememekten endişe ediyor, kendisinin ve mümin kardeşlerinin sıkıntı dolu günlerini hiç unutamıyordu. Oruçlu olduğu bir günün nihayetinde iftar edeceği zaman aklına Uhud’da yaşananlar gelmişti: “Benden daha hayırlı olan Mus’ab b. Umeyr öldürüldü, bir parça kıyafetiyle kefenlendi. Başı örtülse ayakları açıkta kalıyor, ayakları örtülse başı görünüyordu. Hamza da şehit edildi ki o da benden hayırlıydı. Sonra bize dünya nimetleri verildikçe verildi. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve ahirete bir şey kalmamasından korkuyorum!” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, IV, 375, no: 940) Bu sözlerle gözyaşlarına boğulan Abdurrahman yemeğini bırakmak zorunda kaldı. Halbuki dünya malına tamah etmemişti hiçbir zaman, Rahman’ın bahşettiği nimetleri yine O’nun yolunda seferber eylemiş, hayır hasenat işlerinde her zaman öncülüğü üstlenmişti. Bir günde otuz köleyi azat edip beş yüz deve yükü tutan kervanını bir defada bağışlayacak kadar cömertti. Orduların teçhizinden Hz. Peygamber’in hanımlarına yardıma kadar her sahada servetini infaktan çekinmemişti. Vefat etmeden önce ise malının önemli bir bölümünün Bedir gazilerine verilmesini vasiyet etti.
“Amr’ın kulu (Abdü Amr)” manasındaki ismini değiştirip “Abdurrahman” ismini verdiğinde ömrü boyunca unutamayacağı bir öğüt vermişti sanki ona Allah’ın Resûlü: Hiçbir şeyin değil yalnızca Rahman’ın kulu olmak. İşte bu öğütle zorlukları göğüslemiş refaha erdiğinde, hatta ileriki dönemlerde önemli vazifeler üstlendiğinde dahi bu öğüdü tutma gayretini devam ettirmişti. Ne malın mülkün, ne de şöhretin kölesi oldu. Rahman’ın kuluydu Abdurrahman. Sadece malını değil canını da ortaya koymuştu O’nun için. Uhud’da peygamberine siper ettiği vücudu yirmiden fazla yara almış, hatta bu yaralardan dolayı ayağında aksaklık oluşmuştu. Buna rağmen Resûlullah ile birlikte tüm savaşlara katıldı. Ona imamlık yapma şerefine erişmiş bu faziletli sahabi, cennetle müjdelenen sahabiler arasında yer alsa da ömür boyu rehavete kapılmadan ahiret kaygısıyla yaşadı.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Arayıştan Arınışa:
Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.)
Yol kesme ve yağmacılıkla ünlü Gıfâr kabilesinin gözü pek yağmacılarındandı. Cündeb b. Cünâde idi ismi, fakat isminden ziyade künyesiyle meşhurdu: Ebû Zer el-Gıfârî. Korku nedir bilmezdi. Alacakaranlıkta atının sırtında tek başına deve sürülerinin yolunu keser, alacağını alırdı. Kim bilir kaç kervancının canı yanmıştı onun yüzünden. Hicaz bölgesindeki birçok kabile gibi Gıfâr halkı da putlara tapıyordu. Lakin Ebû Zer, putlardan nefret ediyor bir ve tek olan Allah’a inanıyordu. Üç yıldır yalnızca Allah’a ibadet ediyordu. Lakin yine de huzursuzdu. Son zamanlarda duyduğu huzursuzluk ise baş edilecek türden değildi. Savaşın yasak olduğu haram aylarda bile baskın ve yağmalarından vazgeçmeyen kabilesinin taşkınlıklarını vicdanına sığdıramıyordu artık. Kabilesini terk etmek için derhal harekete geçti. Annesi ve kardeşi Üneys’le birlikte dayısının yanına gitmesine rağmen orada da huzur bulamadı. Büyük bir arayış içindeydi.
O buhranlı günlerde Mekke’de kendisi gibi yalnızca Allah’a inanan ve O’nun peygamberi olduğunu iddia eden adamın haberi kulağına çalınmıştı. Haberin doğruluğunu araştırmak üzere kardeşi hemen Mekke’ye gitti. Ebû Zer sabırsızlanıyordu. Biraz gecikmekle birlikte sonunda Üneys döndü. Söylediğine göre gerçekten de öyle bir kimse vardı ama aksine halk onun şair, kâhin ya da sihirbaz olduğunu düşünüyordu. Halbuki onun sözleri ne bir şairin, ne bir kâhinin, ne de bir sihirbazın sözlerine benziyordu. Zira o iyiliği tavsiye ediyor, kötülükten alıkoyuyor ve güzel ahlâkı emrediyordu.
Ebû Zer kardeşinin anlattıklarından tatmin olmak bir yana daha da meraklanmıştı. Gidip kendi gözleriyle görecekti Mekke’deki elçiyi. Sokaklarda dolaşırken sözlerine güvenebileceği bir insan aradı gözleri. Açıktan tebliğin henüz yapılmadığı o günlerde nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestirmek oldukça güçtü. Halinden Müslüman olabileceğini tahmin ettiği bir adama sordu o zatın kim olduğunu. Tahmininde yanılmıştı Ebû Zer. Ne olduğunu anlayamadan Mekkelilerin saldırısına uğradı birden. Gözlerini açıp kendine geldiğinde kanlar içindeydi.
Zor şartlarda geçen otuz günün sonunda Ebû Zer Kâbe’yi tavaf için gelen Hz. Peygamber’e ulaştı ve kendisiyle görüşmesinin ardından hemen Müslüman oldu. Allah Resûlü Ebû Zer’e kimlerden olduğunu sordu. Yol kesmeleriyle ünlü Gıfâr kabilesinden olduğunu öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi ve “Allah dilediğini hidayete erdirir.” dedi. (İbn Sa’d, Tabakât, IV, 223) Ebû Zer’in kalbi huzur bulmuştu artık. İçi içine sığmıyordu. Kâbe’ye gidip Müslüman olduğunu haykırdı cümle âleme. Bunu sindiremeyen müşrikler bir kez daha saldırdılar Ebû Zer’e. Resûlullah’ın amcası Abbas b. Abdülmuttalib onu zor kurtardı müşriklerin elinden.
Hz. Peygamber’e ilk inananlardan biri olan Ebû Zer, Mekke’de bir müddet kaldıktan sonra İslam’ı tebliğ etme göreviyle tekrar kavmine döndü. Medine’ye hicrete kadar kavminin yarısını İslâm’a kazandırdı. Hicretten sonra da kavminin tamamının Müslüman olmasıyla birlikte Resûlullah’ın duasını almalarına vesile oldu.
Ebû Zer Medine’ye yerleştikten sonra Peygamber mescidinin hemen yanı başında suffede yaşamaya başladı. Allah Resûlü’nün yakınında geçirdiği her anı kâr sayıyordu kendisine. Kimi zaman Resûlullah’ın hizmetine koşuyor, kimi zaman devesinin arkasına binip onunla sohbet ediyor, sorular soruyordu. İlim meclislerinin önde gelen simalarından biriydi.
Müslüman olmadan önce tek başına yol kesecek kadar cesaretli, etrafına korku salan sert mizaçlı Ebû Zer artık Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış, arınmış, harama el uzatmak bir yana fakir ve düşkünlerin sığınağı olmuş ve sade bir hayat sürmeye karar vermişti. Öyle ki hizmetçisiyle aynı kıyafeti giyecek ve aynı sofrayı paylaşabilecek kadar mütevazı bir insan haline gelmişti. Resûlullah’tan aldığı terbiye sayesinde asıl zenginliğin gönül zenginliği olduğunu anlamış, dünyalık her şeyden yüz çevirmeyi tercih etmişti. Bundan böyle o nerede olursa olsun Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olacak, kötülüğün peşinden hemen bir iyilik yapacak, insanlara güzel ahlâka uygun biçimde davranacak, en zor şartlarda bile iffetli davranacak ve doğruluktan asla taviz vermeyecekti. Peygamber’e gerçek bir dost olmak, onun tavsiyelerine uymayı gerektirirdi. Nitekim öyle de oldu. Zühdü ve takvasıyla Resûlullah’ın gönlünü kazanan Ebû Zer onun şu övgüsüne mazhar oldu: “Ebû Zer’den daha doğru sözlü ve vefalı olanını ne gökyüzü gölgelendirmiş ne de yeryüzü üzerinde taşımıştır.” (Tirmizî, Menâkıb, 35)
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
İki Kuşak Sahibi
Esmâ bint Ebû Bekir (r.a.)
O babasının kızı idi. Onun gibi dürüst, onun gibi güvenilir… Dostluğu babasının dostluğu, sırdaşlığı babasının sırdaşlığı gibiydi. Onun gibi sadık, onun gibi sıddık… Çünkü her ikisi de Muhammedü’l-Emîn’e bağlanmışlardı. Her ikisi de ona iman eden bir avuç mümin arasındaydı. İmanı, inanmanın verdiği cesareti, Allah Resûlü’ne sadakati hep birlikte tatmışlardı. O, babasının ilk göz ağrısı, Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Esmâ’ydı. Gün geldi, Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Esmâ’nın lakabı, ismini yendi. Peygamberin koyduğu isim, babasının koyduğu ismin önüne geçti. “Zâtunnitâkayn (iki kuşaklı)” lakabı, Esmâ’ya sıcak bir Mekke gününün hediyesiydi:
O gün, her zamanki gibi çok sıcak bir öğle vakti yaşanıyordu. Öyle ki gökte güneş, yerde ise kızıl kumlar yanıyordu. Bu sıcağa karşı yiğitlik yapmaya kimsenin niyeti yoktu, Mekke sokakları bomboştu. Âdetleri olduğu üzere Mekkeliler günün en sıcak anlarında öğle uykusuna sığınmışlardı. Bir kişi hariç: Allah Resûlü, Mekkeli müşriklerin zulümlerinden kendisini ve müminleri kurtaracak yolu haber vermek için en yakın arkadaşının evine gelmiş ve ona kendisine yoldaş olmayı teklif etmişti. Bu gece gizlice Medine’ye hicret edeceklerdi. Bu esnada Esmâ, babacığının yanında idi ve bildi ki Allah yoluna baş koyan iki dost, O’nun uğruna çıkılan kutlu yolda yoldaş da olacaklardı. Esmâ ve kendisinden on yaş küçük kardeşi Âişe, bu iki dost için hemen yol hazırlıklarına başladılar. Deriden bir torbaya yiyecek, bir kaba da su koydular. Fakat bunların ağzını bağlamak için bir şey gerekliydi. Esmâ hemen elbisesinin kuşağını çözdü ve iki parçaya böldü. Biriyle yiyecek torbasının, diğeriyle de su kırbasının ağzını bağlayıverdi. Onun bu samimi gayreti, Allah Resûlü’nün dikkatini çekti ve memnuniyetini, “Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin.” sözleriyle dile getirdi. Bundan böyle Esmâ bint Ebû Bekir, “iki kuşak sahibi” olarak bilindi.
Esmâ, Hz. Ebû Bekir’in kızıydı, onun gibi sadık, onun gibi sıddık… Allah Resûlü’ne sadakati babasından öğrenmişti. O yüzden sevgili babasının Allah Resûlü’yle birlikte hicret ettiğinin haberini alan Ebû Cehil kapılarına dayandığında onun karşısında dimdik durabilmişti. Yol, Allah Resûlü’nün yoluydu ve bu yoldan dönmek olmazdı. (İbn Hişâm, I, 487; Taberî II, 379)
Esmâ’nın adımları, Allah Resûlü’nün adımlarını takip etti. Varını yoğunu gözünü kırpmadan ardında bırakan Esmâ, hamile olduğu halde Medine yollarına düştü. Gece demedi, gündüz demedi, her şeyden geçti ama O’ndan geçmedi. Zaten sadakat bu demek değil miydi? Nihayet çetin bir yolculuğun ardından Kuba’ya varan Esmâ, Müslümanlara hicretin ilk bebeğini armağan etti. Esmâ ile sevgili eşi Zübeyir b. Avvam’ın oğlu “Abdullah b. Zübeyir” Müslümanların en küçük muhaciri idi. (Buhârî, Akîka, 1)
Esmâ, çok sevdiği Allah Resûlü’nün hep yanı başındaydı. O, hicret ettiyse Esmâ Mekke’de duramazdı. O, Hudeybiye’deyse Esmâ da oradaydı. O, fetih için Mekke’ye yöneldiyse Esmâ onun bir adım arkasındaydı. Nihayet Veda Haccı’nda Esmâ, Nebî’ye kulak veren binlerce kişi arasındaydı. Onu dinlemek, ondan hep daha fazlasını öğrenmek, öğrenmek için çekinmeden sorular sorabilmek ve aldığı cevapları hafızasına nakşetmek Esmâ’nın hayatının gayesiydi. Böylelikle o, peygamberinden imanı, ihlası, sabrı, cesareti öğrendi. Saymadan vermeyi, cömertliği, azla yetinmeyi, müşrik dahi olsa anneye hürmeti hep Allah Resûlü’nden öğrendi. Peygamber’e bağlılığı, itaati, sadakati ise onun yol arkadaşı sevgili babasından öğrendi. Çünkü o, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kızı idi.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Allah Resûlü’nün
Manevi Evladı:
Zeyd b. Hârise (r.a.)
Hârise b. Şerâhîl her yerde oğlunu arıyor bir türlü bulamıyordu. Henüz sekiz yaşlarındaki oğlu Zeyd, annesiyle birlikte Benî Ma’n’daki akrabalarını ziyarete giderken kaçırılmış, o günden sonra kendisinden hiçbir haber alınamamıştı. Oğlunun hayatta olup olmadığını dahi bilmeyen yüreği yanık baba acısını dizelere döküyor, dertli dertli şiirler okuyordu.
Yemen illerinde ailesi onu ararken Zeyd kilometrelerce uzaktaydı. Kendisini kaçıran Benî Kayn sülalesinin mensupları onu Ukaz çarşısında köle olarak dört yüz dirheme satmışlardı. Yaşadığı bu üzücü hadiselerin ardından yeni efendisi Hakîm b. Hizam’la yola düşen Zeyd, hayatının bundan sonrasında Rahman’ın büyük lütuflarıyla rahata ereceğinden habersiz, kutsal belde Mekke’ye geldi. Efendisi Hakîm, bu güzel yüzlü masum köleyi halası Hz. Hatice’ye, Hz. Hatice de biricik eşi Hz. Peygamber’e hediye etti. Böylece Zeyd, Âlemlere Rahmet olarak gönderilecek bir peygamberin sıcacık yuvasına dahil olarak sevgi ve şefkat dolu bir yaşantıya kavuştu.
Resûlullah, Zeyd’e çok değer veriyor, ona gerçek bir baba gibi kol kanat geriyordu. Zeyd, Hz. Peygamber’in yanında öylesine huzurluydu ki karşısında öz babasıyla amcasını gördüğünde ne yapacağını bilemedi. Hac için Mekke’ye gelen akrabalarından oğlunun izine ulaşan Hârise, kardeşiyle birlikte Resûlullah’ın yanına kadar gelmiş, Zeyd’i fidyesi karşılığında geri almak istiyordu. Zeyd’den ayrılma fikri ona da ağır gelmiş olacak ki bu isteği hemen yerine getirmek yerine şu sözlerle karşılık vermeyi tercih etti Sevgili Resûl: “Onu çağırın ve istediğini seçmesine izin verin. Eğer sizi tercih ederse o sizindir, fidye vermeniz de gerekmez. Fakat beni tercih ederse Allah’a yemin olsun ki beni tercih edeni, ben kimseye tercih etmem.” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 30). Söz hakkı kendisine verilen Zeyd, “Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için baba ve amca yerindesin.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, I, 352) diyerek Allah Resûlü’ne olan bağlılığını dile getirdi. Babasıyla amcası “Yazıklar olsun sana!” diyerek Zeyd’in anne babasının yanında hür olmak yerine vatanından çok uzaklarda köle olarak kalmak istemesine hayret ettiklerini belirtirken o, Resûlullah’a duyduğu sevgiyi sözcüklere sığdıramıyor, “Ben bu adamda öyle bir şey gördüm ki ebediyen ona kimseyi tercih etmem.” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 41-42) demekle yetiniyordu. Bunun üzerine Allah Resûlü Kâbe’nin etrafında bulunan Mekkelileri de şahit tutarak herkesi şaşırtan şu açıklamayı yaptı: “Zeyd, (bugüne kadar benim hizmetçimdi, artık hürdür. Bugünden sonra da) benim oğlumdur (evlâtlığımdır). O, benim mirasçımdır, ben de onu vârisim kılıyorum. Hepiniz şahit olun.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, I, 352)
Aralarında yalnızca on yaş bulunmasına rağmen bu olaydan sonra “Zeyd b. Muhammed”, yani “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye şöhret buldu Zeyd. Nasıl ismi her daim Allah Resûlü ile birlikte anılıyorsa kendisi de ondan ömür boyu hiç ayrılmadı. Getirdiği ilahi mesajı ve peygamberliğini ilk kabul edenler arasında yer aldı ve sıkıntılı Mekke döneminde onun hep yanı başında oldu. Hz. Peygamber’in eşi ve amcasını kaybettiği hüzün yılında son bir umutla İslam’a davet için gittiği Taif’te de yegâne yoldaşıydı. Hakaretlere uğrayıp taş yağmuruna tutulan Rahmet Peygamberi’nin hayatı boyunca “en ızdıraplı günü” olarak hatırladığı bu günde Zeyd, vücudunu ona siper ederek canı pahasına onu korumaya çalıştı. Medine yıllarında da onunlaydı hep, Allah Resûlü onu ordulara komutan tayin ediyor, bazen de Medine’de kendi yerine vekil bırakıyordu.
Yaşadığı müddetçe Resûlullah’ın sağ kolu olmaya gayret eden vefakâr Zeyd’i Allah Resûlü de çok ama çok seviyordu. Evlatlıkların öz oğullar gibi sayılamayacağını bu nedenle onların kendi babalarına nispet edilmesi gerektiğini bildiren Ahzâb sûresinin âyetleri indikten sonra “Zeyd b. Hârise” ismiyle çağrılmaya başlasa da o, Allah Resûlü’nün gözdesiydi ve saadet asrının seçkin simaları arasında “Hibbü Resûlillah/Allah Resûlü’nün sevdiği kişi” sıfatıyla meşhur oldu.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Ensarın İlk Öğretmeni:
Mus’ab b. Umeyr (r.a.)
İftar için tatlı bir telaş vardı. Abdurrahman b. Avf önündeki iftar sofrasına şöyle bir bakıverdi. Nedendir bilinmez aklına birden Mus’ab gelmişti. “Mus’ab şehit edildi. Hâlbuki o benden daha hayırlıydı.” dedi sonra. Uhud Savaşı’nda şehit düşen Mus’ab’ın hâli bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Öylesine yokluk içindeydi ki bedenine kefen yapılacak doğru dürüst bir örtü bile bulunamamıştı. Zorlukla elde edilen bir bürdeyle kefenlendi Mus’ab. Lakin onunla da başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde ise başı açıkta kalıyordu. Mus’ab yokluk içinde bu dünyadan göçüp gittiği halde, kendisi dünyada türlü türlü nimetlere nail olmuştu. O günü hatırladıkça gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Uzanamadı eli sofraya bir türlü, kalktı gitti. (Buhârî, Cenâiz, 26)
Abdurrahman b. Avf gibi adını işiten herkes hayırla yâd ediyordu Mus’ab b. Umeyr’i. Müslüman olmak uğruna hiçbir Kureyşlinin yapamayacağı bir fedakârlıkta bulunmuş, sahip olduğu konforlu hayatı ve zenginliği hiç tereddüt etmeden elinin tersiyle itivermişti. Hâlbuki Mekke’de onun gibisi yoktu. Genç ve yakışıklıydı. Saçının güzelliği, kıyafetlerinin gösterişi, kullandığı koku hatta giydiği ayakkabının kalitesi herkesin dilindeydi. Anne babası onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyordu. Herkes nasıl da imreniyordu onun ihtişamlı yaşantısına.
Meraklı bakışların kuşatması altında olan Mus’ab, o günlerde gizliden gizliye Erkâm’ın evine gidiyordu. Kimsenin haberi yoktu Allah’a ve Resûlü’ne iman ettiğinden. Bir gün kabilesinden Osman b. Talha onu namaz kılarken gördü ve hemen ailesine giderek durumu haber verdi. Oğullarının Müslüman olmasına çok öfkelenen anne ve babası, onu vazgeçirmeye kararlıydılar. Günlerce hapsettiler, baskı altında tuttular ama döndüremediler gittiği yoldan. Genç Mus’ab Allah ve Resûlü’nün uğruna sahip olduğu her şeyi terk etti. Hem de hiç tereddüt etmeden. Onların sevgisi bir yana, dünya ve dünyaya dair ne varsa hepsi bir yanaydı.
İslam davetinin açıktan yapılmasıyla birlikte müşriklerin baskılarını artırmaları nedeniyle Mus’ab b. Umeyr beraberindeki bir grup Müslüman ile Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kaldıktan sonra tekrar Mekke’ye döndü. Birinci Akabe Biatı’nda Medineli Müslümanların isteği üzerine Allah Resûlü onu Medine’ye öğretmen olarak gönderdi. Genç ve yetenekli Mus’ab Resûlullah’ın tebliğ metodunu iyi biliyordu. Bunun yanı sıra o zamana kadar inen Kur’an ayetlerini ezberlemesi ve etkili konuşma tarzıyla da dikkat çekiyordu. Kısa sürede birçok insanın gönlünü kazanan Mus’ab, başta Sa’d b. Muâz ve Üseyd b. Hudayr gibi Medine’nin önde gelenleri olmak üzere çok sayıda Medinelinin Müslüman olmasına vesile oldu. Onun çabası sayesinde artık her ensar evinde mutlaka bir Müslüman vardı. Bir yılın ardından beraberinde yetmiş beş Müslümanla İkinci Akabe Biatı için Mekke’ye gelen Mus’ab, Allah Resûlü’nün verdiği görevi hakkıyla yerine getirmiş ve onun takdirini kazanmıştı.
Mus’ab b. Umeyr ilmi ve ahlakının yanı sıra cesareti ve azmiyle de örnek bir sahabiydi. Hz. Peygamber Bedir ve Uhud Savaşları’nda sancaktarlık görevini ona vermişti. Uhud’da Savaş’ın en zor anında dahi bir an olsun Resûlullah’ı yalnız bırakmadı Mus’ab. Daha önce Allah ve Resûlü uğruna sahip olduğu her şeyi feda eden, ensarın ilk öğretmeni artık elinde kalan tek şeyi, canını feda etmek üzere savaş meydanındaydı. Zira Allah’a verilen sözün gereğiydi bu. (Ahzâb, 33/23) Ve Mus’abü’l-Hayr’ın verdiği sözden geri dönmeye hiç niyeti yoktu. İbn Kamie’nin kılıç darbeleriyle önce sağ eli ardından da sol eli koptu. Yine de sancağı düşürmedi, kollarıyla tutarak göğsüne bastırmaya devam etti. En sonunda mızrakla yaralanarak şehit düştü. Savaşın ardından Allah Resûlü’nü ölümüyle en çok hüzünlendirenlerden biri o oldu. Resûlullah Mus’ab’ın yüzüstü düşmüş bedeninin başında durduktan sonra o ve beraberindeki diğer şehitlere hitaben Allah katında şehitler olduklarına kıyamet günü bizzat şahitlik edeceğini söyledi. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 121) İslam’la şereflenmeden önce asaleti ve zenginliği dilden dile dolaşan Mus’ab b. Umeyr’in şehit olduğunda bedenini tamamen örtecek bir kefeni bile yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, başının örtülmesini, ayaklarının üzerine ise izhir otu konulmasını istedi. (Buhârî, Cenâiz, 27)
Hicretten sonra Yüce Allah’ın mükâfatıyla ashab çeşitli nimetlere nail olmuşken Mus’ab b. Umeyr bunların hiçbirini göremeden yokluk içinde şehadete yürümüştü. Fakat onun nezdinde Allah ve Resûlü’nün sevgisi yanında malın, mülkün, şöhretin hiçbir kıymeti yoktu. Onun gerçek serveti imanıydı.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Sesiyle Karanlıkları
Aydınlatan Sahabi:
Bilâl-i Habeşî (r.a.)
Taşların dahi dayanamayıp kapkara kesildiği çöl sıcağı öğle vakitlerinde dayanılmaz bir hal alırdı. Mekke sokaklarında bu öğle vaktinde sıcağa rağmen insanları bir araya toplayan her ne ise gerçekten görülmeye değer bir şey olmalıydı. Kadın erkek çoluk çocuk toplanan kalabalıktan Ümeyye b. Halef’le Ebû Cehil’in gür ve bir o kadar da hiddetli seslerini seçmek hiç de zor değildi. Haksız da olsa kötünün, zorbanın, zalimin sesi gür çıkardı ne de olsa! Kalabalığa dikkatle kulak verildiğinde, alaycı, küçümseyici edalara kahkahaların karıştığı fark ediliyor ve sesin sahibinin adeta sesinin ağırlığıyla muhatabını ezmek istediği anlaşılıyordu. İşitilenlere bakılırsa muhatap her kimse işi zor görünüyordu. İnsanın üzerine çöken öğle sıcağının ağırlığından Ümeyye b. Halef’in sesinin o ürkütücü, aşağılayıcı ve bir o kadar da tiksindirici baskısından daha kötü ne olabilir diye düşünürken tüm bunların yanında hafif kaldığı bir manzara ile karşılaşıldı:
Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl’i yere yatırmış, Bilâl’in üzerine en az omzuna yüklenen kölelik kadar ağır bir kaya bindirmişti. Ve ardı arkası kesilmeyen sorularıyla, küstah tavırlarıyla onu canından bezdirmeye çalışıyordu:
- Söyle bakalım, Rabbin kim, diyordu, ardından nefret, kibir, küçümseme bir bir yerini alıyordu yüzündeki çizgilerde zalim efendinin.
Bilâl’in zayıf ve kuru yüzünde ise dinginlik ve metanet okunuyor, gösterdiği emsalsiz sabır, onun siyah tenine asalet katıyordu. Güneşin alnında nefes almakta zorlanan Bilâl’in bir ara dudaklarının kıpırdadığı fark edildi. Ve ondan onca karanlık ses arasında latif bir cevap yükseldi. Ancak iyice kulak verildiğinde hissedilebilen bu ses, öğle sıcağında ferahlatıcı bir etki yapıyor ve Bilâl, etrafında çöreklenmiş olan müşriklerin kesif karanlığını adeta sözleriyle dağıtıyordu:
- Ehad! Ehad! Diyordu.
Üzerindeki baskı daha da artıyordu o zaman, işkenceler daha da çoğalıyordu. Yine aynı soru çınlıyordu Bilâl’in kulaklarında:
- Rabbin kim söyle!
İnanmadığı bir şeyi söylemeyi kabul etmiyordu dili ve kalbi imanla doluyken efendisinin Rabbini Rab olarak benimseyemiyordu. Sadece, “Benim dilim onu söyleyemiyor.” diyebiliyordu.
Oysa efendileri karar vermişti onun hakkında. Köle değil miydi, ancak onların ilahlarını Rab edinebilirdi. Asla “Ehad” diyemez, Muhammed’in dinini kabul edemezdi. İzin almadan öğle vakitlerinde, özellikle de geceleri Muhammed’i ziyaret etmek de ne demekti! Ümeyye b. Halef’in parmaklarından bile daha itaatkâr olan kölesi nasıl olur da efendisinin ilahlarından yüz çevirirdi!
Siyahi bir köleydi Bilâl. Annesi Hamâme köleydi. Babası Rebâh köleydi. Köleler düşünemezdi o dönemlerde, kendi kararlarını veremezlerdi, kendi inançlarını yaşayamazlardı. Onlara düşen sadece efendilerine itaat etmekti. Efendisi Bilâl’i satın almayı başarmıştı ama onun imanını esir alamamıştı. Bilâl’in aklı, vicdanı, cesareti köleleşmemişti. Korkusuzca kabul etti Muhammed’in dinini korkusuzca bunu dile getirdi.
Mekke çöllerinde kızgın kayaların altında “Ehad!” diyordu Bilâl. Gün geldi Bilâl’in sesi Medine semalarında işitilir oldu. Allah’ın dini güçlendikçe Bilâl’in sesi daha gür çıkar oldu. Artık Peygamber Mescidinde müminleri namaza çağırıyordu Bilâl, Peygamber’in yanından hiç ayırmadığı müezzini olmuştu. Bilâl “Allahu ekber” dediği anda O’nun dışındaki her şey küçülüyordu. Bilâl “Eşhedu en la ilahe illallah” diyor, sesinin ulaştığı her bir zerre buna şehadet ediyordu. Bilâl “Hayya ale’s-salah” dediğinde Peygamber mescidi müminlerle dolup taşıyordu. Bilâl ezan okuyor, Allah Resûlü dinliyordu. Sonrasında Nebî’nin arkasında bütün bir kâinat kıyama duruyordu.
Sadece Peygamber Mescidinde yankılanmadı, Allah Resûlü’nün gittiği her yere eşlik etti Bilâl’in sesi. Çok sevdiği müezzininin her an yanında olmasını arzuluyordu Nebî. Öyle ki biraz daraldığında, hemen ona seslenerek, “Kalk Bilâl, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” diyordu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 78) Bilâl-i Habeşî, sadece müezzini değil, en yakın yardımcısıydı Allah Resûlü’nün. Gece koruması, gündüz gölgesi idi. Allah Resûlü seslendiğinde, hemen “Lebbeyk ve sa’deyk ve ene fedâük” diyerek hizmetine koşan, onunla birlikte açlığı da tokluğu da paylaşan o idi. Kimi zaman çok sevdiği Peygamberinin abdest almasına yardımcı oluyor, kimi zaman orucunu açması için ona ‘sevik’ hazırlıyordu. Bedir’de heyecanla Allah Resûlü’nün yanında savaşan, Hayber dönüşünde biraz uyuyup dinlensin diye nöbet tutan o idi. Bir Ramazan bayramında Allah Resûlü hutbe verirken elinden tutup destek aldığı da Arafat’ta veda hutbesini verirken devesinin yularını tutan da o idi. Nihayet Mekke fethedildiği zaman Allah Resûlü Bilâl-i Habeşî’ye, bir zamanlar Ümeyye b. Halef’in kölesi olan, taşlar altında inletilen Bilâl’e emretti de fetih ezanını Kâbe’nin üzerine çıkarak o okudu. Bir zamanlar Ehad diyen bu sesten, artık Allahu ekber nidaları işitiliyor, Bilâl’in sesiyle Mekke semaları aydınlanıyordu.
Ve bu aydınlık, Bilâller ezanlar okudukça kıyamete kadar böyle devam edecekti…
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Zü’l-hicreteyn:
Cafer b. Ebû Tâlib (r.a.)
Habeşistan’da, ülkesinde hiç kimseye zulmedilmeyen bir kral vardır. Allah sizin için bu durumdan bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterinceye kadar orada kalın.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 17; İbn İshâk, Sîret, I, 247)
Allah Resûlü’nün bu tavsiyesiyle, müşriklerin eziyetlerinden ötürü öz yurtlarını terk etmek durumunda kalan müminlerden bazıları Habeşistan’a doğru yola koyuldular. Çöl hayatına aşina olan bu kimseler, inançları uğruna her şeylerini bırakarak farklı bir iklimdeki yabancı bir ülkeye, hiç tanımadıkları insanların arasına gidiyorlardı. Kızıldeniz’i aşarak zorlu bir yolculuğu göğüslerken akıbetlerini de bilmiyor, gönüllerine kök salan imanla yaşama tutunuyorlardı. Resûlullah, bu kutlu yolculuğa çıkacak ikinci kafileye amcasının oğlu Cafer b. Ebû Tâlib’i başkan tayin etti. Ne var ki müminlerin başka bir diyarda dahi rahata ermesine müsaade etmek istemeyen müşrikler boş durmadılar, ülkesine sığınan kimseleri geri göndermesini talep etmek üzere Necâşî’ye bir heyet gönderdiler. Adil hükümdar Necâşî onların müminler hakkındaki suçlamalarını dinledikten sonra müslümanlara söz hakkı tanıdı. “Ey Hükümdar! Biz Cahiliye toplumuyduk; putlara tapar, leş yer, çirkin işler yapardık. Akraba ilişkilerine değer vermez, etrafımızdakilere kötülük ederdik. Güçlülerimiz zayıflarımızı yok ederdi. İşte biz bu hâlde iken, neticede Allah bize içimizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini iyi bildiğimiz bir resûl gönderdi.” diyerek söze başlayan Cafer b. Ebû Tâlib, tarihi konuşmasıyla Resûlullah’ın getirdiği dinin inanç esaslarını, emir ve yasaklarını anlatarak müminlerin durumunu, neden kendisine sığındıklarını veciz bir şekilde beyan etti (İbn Hanbel, I, 202; İbn İshâk, Sîret, I, 248-249). Bu konuşmadan oldukça etkilenen Necâşî, Kur’an ayetlerinden bir bölümünü dinlemek isteyince Cafer (r.a.) oldukça manidar bir tercihle Meryem suresinin Hz. İsa’dan bahseden ayetlerini okudu. Zira burada Hz. İsa’nın babasız olarak gönderilmiş bir hak peygamber olduğu anlatılıyordu. Hristiyan olan Necâşî bu sözlerin batıl olmadığına, bilakis Hz. Musa’ya inen vahiyle aynı kaynaktan olduğuna kanaat getirerek müşriklere itibar etmedi (İbn Hanbel, I, 202). Müminleri müşriklere teslim etmediği gibi ülkesinde rahat yaşamalarına da imkân sağladı.
Cafer b. Ebû Tâlib, başkanlık görevini hakkıyla yerine getirerek müminleri en güzel şekilde temsil etmişti. Burada kaldıkları sürece onları kimse rahatsız etmedi. Ancak yurtlarından, dost ve akrabalarından en önemlisi de Resûlullah’tan uzak kalmak onlara ağır geliyordu. Resûlullah da onları çok özlüyordu. Müminlerin Medine’de huzurlu bir yaşantıya kavuşmalarının ardından hicretin yedinci yılında Necâşî’ye yazdığı bir mektupla onların geri gönderilmesini istedi. Onlar döndüklerinde Resûlullah Hayber’deydi. Her fırsatta sergiledikleri hainlikleriyle Müslümanlar için devamlı bir tehdit oluşturan Yahudilere son darbeyi vurmuş, oldukça sağlam kaleleri ve yenilmez savaşçılarıyla meşhur Hayber’i fethetmişti. Böylece Kureyş müşrikleri de en büyük destekçilerini kaybederken Müslümanlar bölgede mutlak nüfuz sahibi olmuşlardı. İşte bu sırada gelen Cafer b. Ebû Tâlib Resûlullah’ın sevincini kat kat artırdı. Allah Resûlü, yıllardır göremediği amcasının oğlunu bağrına basarak iki kaşının arasından öptü (Ebû Dâvûd, Edeb, 145-146) ve mutluluğunu şöyle ifade etti: “Hangisine daha çok sevineceğimi bilemiyorum. Hayber’in fethine mi yoksa Cafer’in dönüşüne mi!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 157)
Ashab arasında cömertliğiyle meşhur olup “Ebu’l-mesâkin (muhtaçların babası)” diye anılan Cafer b. Ebû Tâlib bundan böyle “Zü’l-hicreteyn (iki hicret sahibi) ismiyle şöhret buldu. Fakat ashabla birlikteliği bundan sonra da çok üzün sürmedi. Cafer (r.a.) bir yıl sonra Bizans’la yapılan Mute Savaşı’nda henüz kırk yaşındayken şehit düştü. İki kolu kesilen Cafer b. Ebû Tâlib’in vücudunda da sayılamayacak kadar çok yara vardı. Allah Resûlü, ahlakını kendisine çok benzettiği (Tirmizî, Menâkıb, 29) bu güzide sahabinin kesilen kolları yerine Allah’ın ihsan ettiği iki kanatla cennette uçtuğunu bildirmiştir. Böylece ömrü dine hizmetle geçen bu yiğit sahabi İslam tarihine “Cafer-i Tayyâr” adıyla kazınmıştır.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Resûlullah’a En Çabuk Kavuşan
Kıymetli Validemiz:
Zeyneb bint Cahş (r.a.)
Allah Resûlü’nü kaybetmenin hüznüyle doluydu yürekler. Hane-i saadette de hüzün vardı. Aynı zamanda bir merak içindeydi müminlerin anneleri. “İçinizden bana en çabuk kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır.” demişti Alemlerin Efendisi onlara hayattayken (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 101). Acaba kimi kastetmişti; içlerinden hangisi diğerlerinden daha önce kavuşacaktı o gül yüzlü nebiye? Resûlullah’ın kıymetli eşleri bu sorunun cevabını bulmak için, ne zaman bir araya gelseler duvar kenarında kollarının uzunluğunu ölçmeye koyuluyorlardı. Bu durum bir süre böyle devam etti. Zihinleri meşgul eden bu bilmece, Zeyneb bint Cahş’ın ölümüyle çözülüverdi. Boyu pek de uzun olmamakla birlikte cömertliği ve ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmesiyle meşhur olan bu hanımın vefatıyla anlaşıldı ki, “kolu en uzun olan”, “en çok sadaka veren” demekti.
Zeynep bint Cahş, Allah Resûlü’nün halası Ümeyme’nin kızıydı. Hz. Peygamber onu, köleyken azat ederek evlat edindiği Zeyd b. Hârise ile evlendirmek istemişti. Toplum içerisinde saygın bir konumda olan Kureyş kabilesinin en seçkin ailelerinden birine mensup Zeyneb bint Cahş, bu teklife sıcak bakmasa da o sıralarda nazil olan “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzâb, 33/36) ayeti doğrultusunda Resûlullah’a karşı gelmek istememiş ve Zeyd (r.a.) ile evlenmeyi kabul etmişti. Cahiliye adetlerinde hür bir kişi, azat edilmiş bile olsa köle statüsünde olan biriyle evlenemezdi. Dolayısıyla bu evlilik, hür ve köle ayrımına odaklanmış cahiliye anlayışına darbe vuran önemli bir olaydı. Fakat zaman içerisinde iki genç arasında çıkan anlaşmazlıklar had safhaya vardı, Resûlullah’ın barış tavsiyeleri artık sonuç vermiyordu ve sonunda boşanma yoluna gidildi.
Resûlullah’ın takdiri karşısında kendi tercihinden vazgeçen, ancak bu birliktelikte huzur bulamayan Zeyneb bint Cahş’a müjde olacak haber, vahiyle geldi: “...Biz onu -Zeyneb’i- sana nikâhladık ki evlâtlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestiğinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. (Ahzâb, 33/37). Bu ayetle Zeyd b. Hârise’den ayrılan Zeyneb (r.a.), Resûlullah’a eş olmakla kalmıyor, müminlerin anneleri arasında eşsiz bir konumu haiz oluyordu. Evlilikleri boyunca bu hususu dile getiren Zeyneb (r.a.), “Sizleri (Hz. Peygamber ile) kendi aileleriniz evlendirdi. Beni ise yedi kat göklerin ötesinden Yüce Allah evlendirdi.” sözleriyle Hz. Peygamber’in diğer eşlerine karşı övünürdü. (Buhârî, Tevhîd, 22) Zeyneb’in (r.a.) ilk evliliği gibi bu ikinci evliliği de inananlar için bir mesaj niteliğindeydi. Zira Yüce Allah, elçisine Zeyneb bint Cahş’ı nikahlayarak cahiliye toplumunda mevcut “evlatlıkların boşadığı hanımla evlenememe” adetini kaldırdığını ilan ediyordu.
İbadete düşkünlüğü ve hayır işlerindeki gayretiyle ön plana çıkan Zeyneb bint Cahş, Hz. Peygamber’in en sevdiği hanımlarındandı. Deri tabaklama, deri dikme ve boncuk dizme gibi işler yapar, kazandığı parayı Allah yolunda harcardı. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında kendisine tahsis ettiği gelirin tamamını yoksullara dağıtmıştı. Resûlullah’ın diğer hanımları da onun bu yönünü takdir ederdi. Vefatının ardından Ümmü Seleme validemiz onun hakkında şöyle demişti: “Zeyneb, saliha bir hanımdı. Gece namazı kılar, çok oruç tutardı. Elişi yapar ve ondan elde ettiğinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtırdı.” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 82). Onun vefat haberini alan Hz. Âişe ise üzüntüsünü şu sözlerle dile getirmişti: “Övgüye lâyık, ibadetine düşkün, yetim ve dulların sığınağı gitti.” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 87) Bu güzel özellikleriyle Resûlullah’ın nazarında özel bir yeri olan Zeyneb validemiz, vefatından sonra da ona en çabuk kavuşan eşi oldu.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
