MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kur’an’ın Tercümanı,
Ümmetin Bilgesi:
Abdullah b. Abbâs (r.a.)
Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti.
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293)
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110)
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Hanımların Hatibi:
Esmâ bint Yezîd (r.a.)
Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19).
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Doğruluğuyla Kurtuluşa
Eren Sahabi:
Kâ’b b. Mâlik (r.a.)
Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti.
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Mücevherlere Sahip Bir Fakir:
Ebû Hüreyre (r.a.)
Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.
İsmi mi?
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle.
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418)
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Sünnete Hizmetin Öncülerinden:
Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)
Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127).
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49).
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9).
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Rabbinin Tasdikiyle
Müjdelenen Genç:
Zeyd b. Erkâm (r.a.)
Hz. Peygamber ve ordusu, etrafındaki kabileleri kışkırtarak Müslümanlara karşı asker toplayan Benî Mustalik kabilesine düzenlenen sefer nedeniyle Müreysi’ kuyusunun başında karargâh kurmuşlardı. İçerisinde az miktarda su bulunan kuyu ashab tarafından ortak kullanılıyordu. Muhacirlerden Cehcâh b. Kays ile ensardan Sinan b. Vebera kuyuda karışan kovaları nedeniyle hararetli bir tartışmaya giriştiler. Tartışma giderek şiddetlenince muhacirler ve ensarın tamamı bu olaya müdahil oldular.
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey b. Selûl fırsattan istifade edip olayı içinden çıkılmaz hale getirmek üzere harekete geçti. Ensardan yana tavır alarak onlara muhacirlere yardım etmemelerini, böylece onların Resûlullah’ın etrafından dağılıp gideceklerini söyledi. Ardından da küstahça “Medine’ye dönersek güçlü olanlar zayıf olanları muhakkak oradan çıkaracaktır!” dedi. O esnada ensarın arasında bulunan genç Zeyd b. Erkâm, Abdullah b. Übeyy’in pervasızca serdettiği laflara daha fazla dayanamadı. Amcası aracılığıyla duyduklarını Allah Resûlü’ne haber verdi. Bunun üzerine Zeyd’i yanına çağıran Hz. Peygamber olanları bir defa da kendisinden dinledi. Duyduklarına inanmakta zorlanan Resûlullah, Abdullah b. Übeyy’i de dinleyerek peşin hüküm vermemeyi tercih etti. Zeyd yanlış işitmiş olabilirdi. Allah Resûlü’nün huzuruna gelen münafıkların lideri ve beraberindeki arkadaşları o sözleri asla söylemediklerine yemin ettiler. Onların bu kararlı tutumu karşısında Hz. Peygamber Abdullah b. Übeyy’in doğru söylediğine kanaat getirdi. Bu durumda Zeyd de yalancı konumuna düşmüştü. (Buhârî, Tefsîr, (Münâfikûn) 1, 2)
Zeyd, ömründe hiçbir şeye böylesine üzülmemişti. Herkes onu kınamıştı, amcası bile kendisine inanmamış, “Ne derdin vardı da Resûlullah’ın seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine neden oldun!” diye onu azarlamıştı. Zeyd’in elinden bir şey gelmiyordu. Çaresiz beklemeye karar verdi. Zaman geçtikçe sıkıntısı hafiflemiyor daha da artıyordu. İyice bunaldığı ve üzüntüsünden artık başını bile kaldıramadığı bir haldeyken Hz. Peygamber yanına geliverdi. Kulağını ovuşturup yüzüne gülümsedi. Zeyd’in gönlü ferahladı bir anda. Kendisine dünyada ebedî kalacağı müjdelense bu kadar sevinmezdi. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir geldi ve kendisine Resûlullah’ın ne söylediğini sordu. Zeyd “Bir şey söylemedi. Kulağımı ovuşturdu ve yüzüme gülümsedi.” dedi. Hz. Ebû Bekir “Müjdeler olsun!” dedi ve gitti. Sonra Hz. Ömer’le karşılaştı Zeyd. Hz. Ebû Bekir’e söylediklerini ona da söyledi. Ertesi gün sabahın aydınlığıyla beraber gelen müjde ile Zeyd’in gönlü de aydınlandı adeta. (Tirmizî, Tefsîr, 63) Zeyd’i yanına çağıran Allah Resûlü, “Ey Zeyd! Şüphesiz Allah seni tasdik etti.” dedi. Münafıkların ikiyüzlülüklerini açıkça ortaya koyarak Zeyd b. Erkâm’ın aklanmasına vesile olan Münâfikûn sûresi indirilmiş ve Yüce Allah münafıkların küstahça sözlerini teker teker yüzlerine vurmuştu: “Onlar, ‘Allah Resûlü’nün yanında bulunanlara (muhacirlere) bir şey vermeyin ki dağılıp gitsinler.’ diyenlerdir. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar (bunu) anlamazlar. Onlar, ‘Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.’ diyorlardı. Hâlbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberi’nin ve müminlerindir. Fakat münafıklar (bunu) bilmezler.” (Münâfikûn, 63/7-8)
Ensarın en gençlerinden olan Zeyd b. Erkâm, münafıkların ikiyüzlülükleri karşısında kendinden büyüklerin cesaret edemeyeceği bir tavır takınmıştı. O sözleri babasının ağzından duymuş olsa bile muhakkak Resûlullah’a bildirirdi. Hiç kimsenin Allah’ın Elçisi’ni aldatmasına gönlü razı olamazdı. Bütün bu iyi niyetli düşüncelerine rağmen kimseyi kendisine inandıramadığı ve çevresindeki herkesin tepkisini aldığı halde doğru olanı yaptığından emindi. Daha önce yaşının küçüklüğü sebebiyle Uhud Savaşı’na katılmasına izin verilmeyen Zeyd b. Erkâm, katıldığı ilk seferde ağır bir imtihanla karşı karşıya kalmıştı. Yalancılıkla itham edilmek kendisini tahmin ettiğinden çok daha fazla yıpratmıştı. Yine de Rabbine güvenmekten vazgeçmedi. Yalancı olup olmadığının er ya da geç ortaya çıkacağını ve Allah Resûlü’nün kendisine hak vereceğini umuyordu. Sonunda öyle de oldu. Rabbinin tasdikiyle müjdelendi genç Zeyd. Herkese nasip olmayacak bir nimetti bu.
Hz. Peygamber’den çok sayıda hadis nakleden Zeyd b. Erkâm, yaşlandığı zaman kendisine hadis dinlemek üzere gelen kimselerin “Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Resûlullah’ı (s.a.v.) gördün, hadisini dinledin, onunla beraber gazâ ettin ve arkasında namaz kıldın. Ey Zeyd! Gerçekten sen çok hayırla karşılaştın. Bize Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiklerini rivayet et ey Zeyd!” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 36) diye hürmetle ve imrenerek ziyaret ettikleri kıymetli sahabilerden biri oldu.
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Yüreğinde Güzel Sözler
Biriktiren Bir Genç:
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)
Küçük bir çocukken başlamıştı onunla ilgili hatıralar biriktirmeye zihninde. Ölümüne kadar da tüm hayatı bu anıları tazelemekle geçti. Onunla yaşadığı bir olayı diğerine tercih edemezdi, onun ağzından çıkmış olan her bir kelime değerliydi. Bazı sözler vardır, kulak onu işittikten sonra kalbe düşer, orada kendine derin bir yer edinir ve kalp durana kadar yerini muhafaza eder. İnsanın kalbi kadar, nefesi kadar değerlidir bu kelimeler. Çünkü bunların sahibine insan kendi kalbi kadar değer vermiştir. Ne kadar derindeyse sevgisi o kadar derûnda saklanır bu sözler. Ne uzun yıllar silebilir ne kıvrılan yollar. Öyle sinesinde saklar insan, değerli bir hazine gibi... Sarıp sarmalar bu paha biçilemeyen mücevherleri, hürmetle mahfazasına koyar, yıllar yılı muhafaza eder. Hatırlamak, tekrar yaşamak, sözünü dilde, hayalini gözde canlandırmak istediğinde ise özenle mahfazasından çıkarır, titizlikle her bir kelime yerli yerinde telaffuz edilerek anlatılır. O esnada her bir kelime canlanır, sizinle aynı ortamı solur, siz de onların söylendiği atmosferde nefes alır, aynı anları tekrar yaşarsınız.
Peygamberiyle yaşadığı anılarını paylaşırken, onun sözlerini aktarırken işte bu duyguları tekrar yaşardı Ebû Saîd el-Hudrî. 1000 küsur rivayeti nakşetmişti kalbine. Onunla ilgili anılar biriktirmeye küçük bir çocukken başlamıştı ve bu bir ömür devam etti. Hep onun yanında olma gayretindeydi; ağzından çıkan sözleri, verdiği nasihatleri, olaylar karşısında gösterdiği tepkileri ayrıntılarıyla hıfzetti ve başkalarına bildirdi. Öyle ki onun naklettiği bir olayla ilgili kapısını çalanlar karşısında Ebû Saîd iki parmağını kaldırır, iki gözünü ve iki kulağını işaret edip kendisinden gayet emin bir şekilde “şu iki gözüm görmüş ve şu iki kulağım işitmiştir ki” diyerek sözlerini sürdürürdü. (Müslim, Müsâkât, 76)
Bir heyeti misafir ederken de yanındaydı peygamberinin, rüyasını anlatırken de… Haramdan sakındıran sözlerini de işitti, son anlarında son nasihatlerini de… Yağmurlu bir günde mescidin tavanındaki hurma dallarından yağmur suları boşaldığı esnada, peygamberinin su içinde nasıl namaz kıldığına da şahitlik etmişti, faziletinden dolayı yatsı namazını geciktirerek eda edişine de. Hatta onunla birlikte mescitte yatsı namazını kılmak için beklediği bir gece, namazı beklemenin faziletine dair müjdesini işitmişti. (Ebû Davud, Salât, 7) Bir başka gün Allah Resûlü ona seslenerek şöyle söylemişti de nasıl mutlu olmuştu: “Yâ Ebâ Saîd! Her kim Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa o kimseye cennet vaciptir.” (Müslim, İmâre, 116)
Medineli Müslüman bir ailede dünyaya gelip küçük yaşta Müslüman olan Ebû Saîd, babası ile birlikte Uhud Savaşı’na katılmak için Allah Resûlü’nün huzuruna gelmiş ancak o esnada on üç yaşında olduğu için kendisine izin verilmemişti. Uhud’dan babası şehit olarak döndü. Babasıyla Uhud’a katılamasa da sonraki senelerde tam on iki gazvede bulundu, her birinde kahramanca mücadele etti. Ebû Saîd sadece savaş meydanlarında değil, babasından sonra yoklukla da mücadele halindeydi; ancak peygamberinin tavsiyesine uyarak onu da metanetle yendi.
Ebû Saîd’in Medine’de en çok zaman geçirdiği mekân ise peygamber mescidiydi. Orada Peygamberinin en yakınında, ilim meclislerinde bulunmak, suffedeki arkadaşlarıyla birlikte bu halkalarda yer almak, Ebû Saîd için en güzel şeydi. Onun unutamadığı anılarından pek çoğu buraya aitti. Bir defasında mescitte fakir muhacir arkadaşlarının bulunduğu bir halkaya dahil olmuştu. Ancak orada bulunanlar o kadar fakirlerdi ki üzerlerindeki kıyafetleri kendilerini tam olarak örtmediği için birbirlerinin arkasına gizlenmek durumunda kalıyorlardı. İçlerinden biri Kur’an okuyordu. Derken Allah Resûlü yanlarına geldi, onlara selam verdi. Sonra da halkalarına dâhil oldu ve bu fakir insanları müjdeleriyle zengin kılıp, gönüllerini ferahlattı. (Ebû Dâvûd, İlim, 13) Nasıl da sevinmişti orada bulunan herkes nasıl da teskin olmuştu yürekleri. O güzel geceyi Ebû Saîd nasıl unutabilirdi?
Yaşanan o geceyi, gündüzü, Allah Resûlü’yle yaşadığı her bir anı, işittiği her bir sözü asla unutmadı. Onun ağzından tüm bu yaşananları dinlemek isteyenler yıllar yılı Ebû Saîd’in kapısını aşındırdı. Allah Resûlü’nün bu samimi sahabisi talebelerini, “Merhaba Resûlullah’ın bize vasiyet ettiği kimseler!” diyerek karşılardı. Çünkü mahfazasında sakladığı sözlerden birinde peygamberi böyle yapmasını tavsiye etmişti. (Tirmizî, İlim, 4)
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Âlimlerin Öncüsü
Fakih Sahabi:
Muâz b. Cebel (r.a.)
Elçiler Yılı olarak anılan hicretin dokuzuncu yılıydı. Medine’ye gelen heyetler içerisinde Yemenliler, hem fazlalığı hem de dini öğrenme hususundaki gayretleriyle Resûlullah’ın takdirini kazanmıştı. Allah Resûlü de kendilerine göndermek üzere bir heyet hazırlamış, bu heyete başkan olarak “ümmetim içerisinde helal ve haram konusunda en bilgili olan kişi” (Tirmizî, Menâkıb, 32) dediği Muâz b. Cebel’i seçmişti. Elçi, zekât memuru ve kadı sıfatıyla Yemen’e gidecek olan Muâz (r.a.) bir yandan yönetimde görev alırken bir yandan da dinî konularda halka rehberlik edecekti. Resûlullah, üzerine yüklediği bu ağır sorumluluğu hafifletmek istercesine, her bir vazifeyi ifa ederken nasıl davranması gerektiğini ona ayrıntılarıyla açıklamaya başladı: “Sen Kitap ehli bir topluluğa gideceksin. Oraya vardığında onları önce, ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Resûlü olduğuna’ şehâdet etmeye çağır. Bu davetine uyarlarsa onlara Allah’ın kendilerine her gün ve gece içinde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Buna da uyarlarsa kendilerine, Allah’ın onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek olan zekâtı farz kıldığını bildir...” (Buhârî, Megâzî, 61).
Henüz on sekiz yaşındayken Müslüman olan Muâz b. Cebel, İkinci Akabe Biati’ne katılarak Resûlullah’a bağlılık yemini eden Medineli ilk Müslümanlardandı. O günden sonra kendisini İslam’a adamış, dini en güzel şekilde öğrenme ve yaşama gayreti içerisinde olmuştu. Resûlullah’ın yanından ayrılmamaya özen gösterir, yanı başında yürürken veya bineğinin terkisindeyken dahi ona merak ettiği hususlarda sorular yöneltmekten geri durmazdı. Şimdi ise Allah Resûlü soruyor, Muâz cevaplıyordu:
- (Sana bir dava geldiğinde) nasıl hüküm vereceksin?
- Allah’ın kitabına göre hüküm vereceğim.
- (O konuda) Allah’ın kitabında bir hüküm bulamazsan?
- Resûlullah’ın sünneti ile (karar vereceğim).
- Resûlullah’ın sünnetinde de yoksa?
- Kendi görüşümle ictihad ederek bir karara varacak, ona göre hüküm vereceğim.
Senelerce Resûl’ün eğitiminde yetişmenin, onun terbiyesinden geçmiş olmanın verdiği birikimle yanıtlamıştı Muâz soruları ve tam da muhatabının istediği cevapları vermişti. Allah Resûlü elini Muâz’ın göğsüne koyarak duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirdi: “Resûlü’nün elçisini (Resûlü’nün arzuladığı cevabı vermeye) muvaffak kılan Allah’a hamdolsun.” (Tirmizî, Ahkâm, 3)
Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezbere bilen Muâz, Hz. Peygamber’in kendisinden Kur’an öğrenmeyi tavsiye ettiği dört mümtaz şahsiyetten biriydi (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 117). Sünneti de en iyi bilen kimselerden olduğu aşikârdı. Bildiklerini öylesine içselleştirmişti ki güçlü imanı, itaatkâr yaşantısı ve insanlara marufu öğretme azminden dolayı sahabiler kendisini Hz. İbrahim’e benzetiyorlardı. Bu azmin meyvelerini de Rabbi ona bahşetmiş, onu dinde kavrayışlı, fakih kimselerden eylemişti. Resûlullah hayattayken fetva verebilen nadir insanlardandı Muâz. Daha bir yıl evvel Mekke fethedildiğinde Resûl-i Ekrem, bu mukaddes şehrin hidayete susamış insanlarını ona emanet etmişti. Muâz onları Kur’an’la buluşturmuş, cahiliyeden sıyrılıp İslamın aydınlığına çıkmalarında güzel bir rehber olmuştu. Sıra Yemen’deydi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen en güzel öğretmen, bu önemli bölgeye muallim olma vazifesini kendisine veriyor; tavsiye ve uyarılarla dolu uzun konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu: “Ey Muâz! Bu seneden sonra benimle karşılaşamayabilirsin, belki de ancak şu mescidime veya kabrime uğrarsın.” (İbn Hanbel, V, 236)
Veda niteliğindeki bu sözlerden sonra yola çıkan Muâz, “Ey Muâz, ben seni seviyorum.” diyen gül yüzlü elçiyi bir daha göremedi (Ebû Dâvûd, Vitir, 26). Ama onun verdiği muallimlik vazifesine ömrü boyunca devam etti. Yemen’deki pek çok kabilenin Müslümanlığına vesile olmakla kalmadı, daha sonraları ilim meşalesini Suriye’ye taşıdı. Ashabın da fıkhi meseleleri kendisine danıştığı bu büyük âlim, rivayet ettiği hadislerle sünnetin nesiller boyu aktarılmasında önemli rol oynadı. Allah Resûlü’nün son konuşmasında ona verdiği talimatlar, yeni fethedilen yerlerde nasıl davranacakları hususunda Müslümanlara yüzyıllarca kılavuzluk ederken Muâz’ın Resûlullah’a verdiği cevaplar da fıkıh düşüncesinin geliştirilmesinde ve yeni ekollerin kurulmasında hayati önem taşıdı. Zamana ve mekâna sığmayan hizmetleriyle ilim önderlerine öncülük eden bu sahabiye Peygamberimizin bir de müjdesi vardı: Muâz, kıyamet günü âlimlerin bir adım önünde yer alacaktı (İbn Sa’d, Tabakât, II, 264).
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Şikâyetini Allah’a Duyuran Kadın:
Havle bint Sa’lebe (r.a.)
Medineli hanım sahabilerden Havle bint Sa’lebe, kendisi gibi Hazrec kabilesine mensup olan Ubâde b. Sâmit’in kardeşi Evs b. Sâmit ile evliydi. Evs Bedir, Uhud, Hendek gibi birçok savaşta Hz. Peygamber’le birlikte müşriklere karşı mücadele vermişti. Ardında bıraktığı uzun yıllar Evs’i yormuş, iyice yaşlandırmıştı. Artık huysuz ve geçimsiz bir ihtiyardı. Olur olmaz her sebepten tartışma çıkarıyordu. Bir sebeple hanımı Havle’ye kızdığı günlerden biriydi. Öfkesine öyle yenik düşmüştü ki Havle’ye “Sen bana annemin sırtı gibisin!” diyerek bir telaşla evinden çıkıp gitti. Çok geçmeden sakinleşen ve öfkeyle hanımına söylediklerinden pişman olan Evs, geri döndü. Havle’yle yeniden bir araya gelmek istiyordu ama evliliklerinin geçerliliği şüpheliydi artık. Çünkü cahiliyeden kalma çirkin bir âdet olan “zıhar”la hanımını kendisine haram kılmıştı.
Zıhar yani hanımını annesi gibi dinen evlenmesi mümkün olmayan bir kadına benzetmek, cahiliye Araplarının boşamak istedikleri hanımlarına reva gördükleri onur kırıcı bir cezaydı. Müslüman toplumunda ilk kez karşılaşılan bu kötü muamele Havle’yi oldukça incitmişti. Allah ve Resûlü haklarında bir hüküm vermedikçe kocası Evs’le evliliğini sürdüremeyeceğine karar verdi. Çok geçmeden Resûlullah’a gitti ve olanları anlattı. Evs’in uğruna gençliğini feda etmiş, onun çocuklarını dünyaya getirmişti. Kendisinin de yaşlılığa adım adım yaklaştığı böyle bir zamanda kocasının yaptığı çok ağırına gitmişti. Hz. Peygamber Havle’ye “Amcanın oğlu (Evs) artık çok yaşlı bir adam. Onun hakkında Allah’tan sakın!” dediyse de ayrılmaları gerektiğinden farklı bir hüküm veremiyordu.
Havle bint Sa’lebe kabullenemiyordu olanları. Onca yıl sonra bir başına çocuklarına nasıl bakacaktı? Çocukları kendi alsa aç kalacaklar, babaları alsa perişan olacaklardı. Yüce Allah hakkında bir hüküm bildirinceye kadar yalvarmaktan vazgeçmedi. “Allah’ım şikâyetimi sana arz ediyorum. Peygamberinin dilinden bana hüküm (bildiren bir vahiy) indir.” diye dua etti. Havle’nin mücadelesine şahit olan Hz. Âişe ve Resûlullah’ın diğer ev halkı ağlamaya başladılar. Yedi kat göğün ötesinden derdinin dermanı olacak bir hüküm gönderilmesini bekliyordu ısrarla Havle. Sonunda Rabbi onun mücadelesini örnek gösterdiği bir sûreyle karşılık verdi azimli bekleyişine: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mücâdele, 58/1)
Sûrenin devamındaki ayetlerde zıhar yapan erkeğin hanımına karşı çok çirkin ve asılsız bir söz söylediği ve ancak kefaretle yeniden bir araya gelebilecekleri bildiriliyordu. Hz. Peygamber Havle dönmek istediği takdirde Evs’in bir köle azat etmesi gerektiğini söyledi. Ancak onun azat edecek bir kölesi yoktu. O takdirde Resûlullah peş peşe iki ay oruç tutması gerektiğini bildirdi. Lakin Evs o kadar yaşlanmıştı ki oruç tutmaya gücü yetmezdi. Öyleyse altmış fakiri doyurması gerekiyordu. Ancak Evs fakir bir adamdı, onu bile karşılayabilecek durumu yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber Havle’ye kocası adına fakirlere dağıtması için bir sepet hurma vereceğini söyledi. Sıkıntısının çözümsüz olmadığını gören Havle çok sevindi. Ferahlamıştı artık. Bir sepet hurmayı da kendisinin vereceğini söyledi. Her şeye rağmen Havle’nin kocasına destek olması Allah Resûlü’nü oldukça memnun etti. Havle’ye “İsabetli davrandın, iyi yaptın.” diyerek bundan sonra da kocasının iyiliğini istemesi tavsiyesinde bulundu. (İbn Hanbel, VI, 410)
Haklı mücadelesinden vazgeçmeyerek şikâyetini Rabbine duyuran ve zıhar gibi cahiliyeden kalma çirkin bir muameleyle kadınlara yapılan haksızlığın Allah katında karşılıksız bırakılmayacağının canlı örneğini teşkil eden Havle bint Sa’lebe yaşlılığında da saygı gösterilen bir hanım oldu. Hz. Ömer onunla her karşılaştığında konuşmaya özen gösterirdi. Halifeliği zamanında bir gün yanında bazı kimseler olmasına rağmen Havle’yle konuşmaya dalmıştı. İçlerinden biri bu yaşlı kadın yüzünden Hz. Ömer’in insanları ihmal etmesine anlam veremedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “O kadının kim olduğunu biliyor musun? O, yedi kat gökler ötesinden şikâyetini Allah’a duyuran kadındır.” dedi ve kendisiyle akşama kadar konuşacak olsa bile namaz dışında hiçbir şey için onun yanından ayrılmayacağını ifade etti. (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 115)
Kaynak :
Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
