MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,305
» Forum posts: 5,909

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Selma Lagerlöf Kimdir Biyografisi Hayat Hikayesi

Selma Lagerlöf (d. 20 Kasım 1858, Marbacka, İsveç - ö. 16 Mart 1940, Marbacka, İsveç) İsveçli yazar. Efsane ve masallara dayanan yapıtlarıyla tanınmıştır. Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan hem ilk kadın yazar, hem de ilk İsveçli yazardır.

Hayatı


1858 yılında på Värmland'da Marbacka adlı bir çiflikte dünyaya geldi. Çocukken geçirdiği bir hastalık yüzünden bir süre sakat kaldı. Dönemin geleneklerine göre evde özel eğitim gördü. 1882 sonbaharında babasının rızası olmadan Stockholm'de öğretmen okuluna girdi. Eğitimi sırasında babası ekonomik sıkıntıya girdi ve Marbacka çiftliği satıldı. 1885'te babasını kaybeden Selma Lagerlöf aynı yıl Landskrona'da öğretmenliğe başladı. İki ciltlik romanı Gösta Berlings Saga'yı bu sırada yazdı. 1924'te Mauritz Stiller'in sinemaya uyarladığı roman, Lagerlöf'ün doğup büyüdüğü Vaermland bölgesinin en parlak dönemini, bölgenin demir döküm atölyeleri ve küçük malikanelerle dolup taştığı yıllardaki yaşamı anlatıyordu. 1890'larda İsveç'te romantizmin canlanışında önemli bir rol oynadı ve Osynliga Länkar (Görünmez Bağlar)'ı yazdı. 1895'te bir burs kazanınca,öğretmenliği bırakarak yurtdışı gezilerine katıldı ve kendini tamamen yazmaya verdi. İtalya'ya yaptığı ziyaretten sonra Antikrists mirakler (Deccal'in Mucizeleri)'i adlı sosyalist içerikli romanını yayımladı. Bunu en iyi yapıtlarından biri sayılan En herrgårdssägen (Malikane öyküleri) ile Mısır ve Filistin'de geçirdiği kışın etkisiyle yazdığı, kendisine İsveç'in en önde gelen romancısı niteliğini sağlayan iki ciltlik Jerusalem (Kudüs) izledi.Diğer önemli yapıtları arasında, özlü ve güçlü bir anlatımı olan Herr Arnes penningar (Bay Arnes'inHazinesi; 1904) yer alır.

I. Dünya Savaşı başlayınca çok sarsılan Lagerlöf, birkaç yıl süreyle pek ürün vermedi. Daha sonra Marbacka (1922), Ett Barns Memoarer (Bir Çocuğun Anıları; 1930) ve Dagbök för Selma Lagerlöf (Selma Lagerlöf'ün Günlüğü; 1932) adlı kitaplarında incelikli bir üslupla çocukluğunu anlattı. Vaermland'ı konu alan üçlemesiyle de tanınan Lagerlöf, çağdaş öykü yazarlarının en yeteneklilerinden biri sayılır.

Lagerlöf'ün en iyi eseri olan Nils Holgerssons underbara resa genom Sverige (Nils Holgersson'un yabankazlarıyla maceraları,Ucan kaz morton filiminin kitabinin yazari) adlı kitabından yola çıkarak hazırlanan çizgi film dizisi, Türkiye'de Uçan Kaz adıyla gösterilmiştir. Türkçede ayrıca Kurtlar ve Uçan Kazlar adlı çocuk kitapları vardır.

Eserleri


   Gösta Berlings Saga (1891)
   Osynliga länkar (1894)
   Antikrists mirakler (1897)
   En herrgårdssägen (1899)
   Jerusalem (1901-02)
   Herr Arnes penningar (1904)
   Kristuslegender (1904)
   Nils Holgerssons underbara resa genom Sverige (1906-07)
   Liljecronas hem (1911)
   Körkarlen (1912)
   Kejsarn av Portugallien (1914)
   Troll och Människor (1915)
   Löwensköldska ringen (1925)
   Carlotte Löwensköld (1927)
   Anna Svärd (1928)
   The Silver Mine
   Zacharias Topelius
DEVAMINA BAK


Sandra Ann Lauer Kimdir Biyografisi Hayat Hikayesi

Sandra Ann Lauer, sahne adıyla sadece Sandra, (d. 18 Mayıs 1962) Alman pop şarkıcısı. 1980'ler Avrupası popüler kültüründe etkili olan ve Euro-Beat akımının başını çeken solistlerdendir. Müzik dünyasında Sandra olarak tanınan müzisyen, aynı zamanda prodüktörü de olan eski eşi Michael Cretu'nun sonradan şöhret sahibi olması sonucu, ondan aldığı soyadı ile de anılmaya başlanmıştır. Halen çocukları ile birlikte İbiza'daki yaşamına devam eden Sandra; Almanya ve Rusya'nın yanı sıra İskandinavya, Doğu Avrupa ile çeşitli Asya ülkelerinde popüler olan bir şarkıcıdır. Sandra, 2007 Kasım'ında "kişisel ve profesyonel farklılıklar" sebebiyle Michael Cretu'dan ayrılmıştır.

İlk yılları ve Arabesque (1962-1984)

Doğum adı Sandra Ann Lauer olan Sandra, 18 Mayıs 1962 tarihinde Almanya'nın Saarbrücken şehrinde, Fransız bir babayla Alman bir anneden dünyaya geldi. 1976'da 12 yaşındayken katıldığı bir yetenek yarışmasını kazanarak "Andy Mein Freund" adlı ilk 45'liğini çıkardı. 1979 ve 1984 yılları arasında Jasmin Michaela Rose, Heike Rimbeau, Karen Ann Tepperis, Mary Ann Nagel, Elke Brückheimer, Jasmine Elizabeth Vetter gibi çeşitli müzisyenlerin yer aldığı Arabesque topluluğuyla adını duyurdu. Topluluk Avrupalı olmasına rağmen, Japonya'da yakaladığı şöhret, yine Avrupalı olan ABBA'nın Avrupa'da yakaladığı şöhretle eşdeğerdi. Arabesque Japonya'da 15 LP ve 30 single çıkarmıştı.

1984-1988

1984 yılında Arabesque'in dağılmasıyla birlikte, Sandra kariyerine solo olarak devam etme kararı aldı. Bu dönemde zamanın hit gruplarından Moti Special'ın da üyesi olan piyanist ve pop Müzik prodüktörü Michael Cretu ile tanıştı ve duygusal yakınlık kurdu. Cretu'nun yanı sıra Hubert Kah ve Frank Peterson'dan da oluşan bir ekiple çalışmaya başladı. İkinci solo girişimini, Alphaville'in en kült şarkısı "Big in Japan"i Almanca yorumladığı "Japan ist Weit" 45'liğiyile yaptı. Bu çalışmayı Michael Cretu'yla birlikte hazırladı. 1985'te yine Cretu prodüktörlüğünde hazırlanan ilk solo albümü The Long Play'i yayınladı. Albümden çıkan ilk 45'lik "Maria Magdalena" onu bütün Avrupa'da aranan bir Euro-Beat ikonu yaptı. Aynı albümden yayınlanan, "In the Heat of the Night" da bu başarıyı perçinleyerek, 80'li yılların unutulmaz şarkılarından biri oldu. Bu büyük başarının ardından 1986'da yayınlanan "Mirrors" aynı grafiği devam ettirdi. Bu albümde bulunan lokomotif şarkıların dünya prömiyeri, aynı yıl İzmir Atatürk Stadı'nda, Afrikalı aç insanlar için düzenlenen 9 Eylül Kutlamaları Özel Konseri'nde yapıldı. Aynı konsere Bad Boys Blue ve C.C. Catch gibi dönemin en popüler Euro-Beat solist ve grupları da katılmıştı. Sandra 1988'de Michael Cretu ile evlendi ve İbiza'ya yerleşti. 1988 yılında Sandra ve Michael "Into a Secret Land"i yayınladı. Elektro-pop'dan biraz uzaklaşıyor, daha gizemli ve baştan çıkarıcı soundlara yöneliyorlardı. Bu albümden dört hit single çıktı. İlk single "Heaven Can Wait" Sandra için Fransa'da bir diğer direk Top 10'e giriş başarısı oldu. Almanya'da ise 12. sıradan girdi. Bir Akdeniz sahilinde çekilen video klipte Sandra dansı ve şarkısı ile boy gösterdi.

1990-2006

Sandra 90'lı yılların başında müzik dünyasında değişen trendlere bağlı olarak solo kariyerinde bir düşüş yaşadı. Buna karşın eşinin başlattığı Enigma projesinin kadın vokallerinden biri olarak kendinden söz ettirdi. Zaten Sandra'nın 80'lerin son yarısında yayınlanan stüdyo albümleriyle kendisini haber veren Enigma projesi, 90'ların ilk yarısında yayınlanan albümlerde de etkisini hissettirmekteydi. 1992'de çıkardığı "Don't Be Agressive" 45'liğiyle Amerika pazarına girmeyi deneyen Sandra, bu kıtada ve Avrupa dışında ancak Enigma'nın bir üyesi olarak tanınabildi. Buna karşın söz konusu single MTV'den büyük destek gördü ve geniş kitleler tarafından beğenildi. Sandra 1995'te çıkardığı "Fading Shades" albümünün ardından, ikiz çocuklarını dünyaya getirmesi nedeniyle stüdyo albümleri yayınlamaya ara verdi. "My Favourites" gibi derleme albümlerle geçen bu süreçten sonra 2002'de "Wheel of Time" albümünü yayınladı. Talk Talk'un Such a Shame ve Depeche Mode'un Freelove adlı parçalarını da yorumladığı bu albüm önemli ölçüde dikkat çekti.

2006'dan bugüne

Sandra, 2006 itibariyle yaşamında köklü bir değişime giderek Michael Cretu ile yollarını ayırdı ve yine kendisi gibi Enigma'nın eski üyelerinden olan Jens Gad ile bu süreçte hazırladığı "The Art Of Love" albümünü yayınladı. İlk defa bu albümde kendi yazdığı şarkı sözlerine yer verdi. Ayrıca 1994'te yayınladığı "Michale" 45'liğiyle şöhret kazanan ve bir dönem Michael Cretu ile de çalışarak bazı Enigma parçalarını seslendiren Andru Donalds ve İrlandalı şarkıcı Sinead O'Connor da albüme destek verdi. Donalds "The Way I Am" parçasının geri vokallerini seslendirdi. O'Connor ise, Sandra'nın bu albümde seslendirmesi için "Put Your Arms Around Me" adlı parçayı özel olarak besteledi. 2007 ile 2008'in ilk yarısını bir Avrupa turnesiyle geçiren Sandra uzun yıllardan beri ilk defa geniş kapsamlı konserler verme şansına sahip oldu.

Diskografi Albümler


The Long Play (1985)
Mirrors (1986)
Into a Secret Land (1988 )
Paintings in Yellow (1990)
Close to Seven (1992)
Fading Shades'' (1995)
The Wheel of Time (2002)
The Art of Love (2007)
Back to Life (2009)
Stay in Touch (2012)


Derlemeler


Ten On One (the singles), 1987
18 Greatest Hits, 1992
My Favourites, 1999 REMIX ALBUM
The Essential, 2003
Reflections, 2006 REMIX ALBUM
The Platinum Collection, 2009
DEVAMINA BAK

Bengü Erden Kimdir Biyografisi (Türk şarkıcı)

Bengü Erden (2 Nisan 1979, İzmir), Türk şarkıcı. 2000-2005 yılları sevilen albümler ve hitler çıkardı.2007 yılında Taktik albümünde bulunan Korkma Kalbim şarkısıyla MÜ-YAP Müzik Ödüllerinden "Dijital Ödül" aldı.Taktik albümü 2007 yazının en çok satan 3. albümü olmuştur[kaynak belirtilmeli]. 2009 yılında İki Melek albümünü çıkardı.Albüm 135.000 kopya sattı ve İstanbul FM'den "En İyi Pop Kadın Sanatçı" ödülünü, Siyaset Dergisi'nden "Yılın Şarkısı" ödülünü aldı. Resmi Türkiye listesinde albümün ilk teklisi İki Melek ile 3 hafta ve albümün ikinci teklisi Kocaman Öpüyorum ile 4 hafta olmak üzere 2009'un en uzun süre zirve'de kalan sanatçıları'ndan oldu.En son çıkardığı Dört Dörtlük albümüyle yılın en çok satan albümler listesinin başlarına yerleşti. Albümden çıkan ilk single Aşkım ile büyük başarı yakaladı.Şarkı'nın Youtube da 6.500.000'un üzerinde tıklanma graği vardır. Şarkı Google Zeitgeis raporlarına göre 2011'nin en çok aranan şarkısı oldu. Albümün 2. teklisi Saat 03:00 ilk tekliye göre daha başarılı olurken Radyolarda en çok çalan şarkılar listesinde üst sıralarda yer almıştır. 25.000 kopya satan albüm ile Bengü 2011'in "En Çok Takip Edilen Sanatçısı" olmuştur.[1]

Bengü, 2012 yılının son aylarına doğru 8 çalışması aynı zamanda 2. single'ı olan Anlatacaklarım Var'ı piyasaya sürmüştür. Avrupa Müzik'ten ayrılıp kendi markasını temsil edecek olan BNG Müziği kuran Bengü aynı zamanda DMC ile anlaşmıştır. Single'da sözü ve müziği Zeki Güner'e ait olan Haberin Olsun ve Yaralı şarkılarına yer vermiştir.Versiyonlarla birlikte toplam 7 şarkının bulunduğu albümün aranjörlüğünü Mustafa Ceceli üstlenmiş. İlk klip Haberin Olsun'a Nihat Odabaşı yönetmenliğinde çekilmiştir.Albümün ikinci klibi ise yine sözü ve müziği Zeki Güner'e ait Yaralı şarkısına çekilmiştir.Yaz aylarının hareketli şarkıları arasından sıyrılıp zirveye yerleşem Yaralı 8 hafta Resmi Türkiye listesinde 1 numara olarak yılın en çok çalan şarkıları arasında ilk 3'e yerleşti.Şarkının klibi ise 15 milyon tıklanma grafiği gösterdi.Bengü, 2013 Eylül'ünün sonlarına doğru Erdem Kınay'ın Proje -2 albümünde sözleri ve müziği Deniz Erten'e ait olan Kolay Gelsin şarkısını seslendirmiştir.Bengü, son olarak 2013 yılının kasım ayında üçüncü single çalışması aynı zamanda 9. stüdyo çalışması olan Saygımdannı piyasaya sürmüştür.Söz ve müziği Zeki Güner, düzenlemesi Mustafa Ceceliye ait olan şarkının klip yönetmenliğini Burak Ertaş üstlenmiştir.Bengü Saygımdan şarkısı için 'Sevmek aslında saygı duymaktır. açıklamasında bulunmuştur.Şarkı çıktığı gün iTunes Türkiye'de 6 numaraya yükselmiştir.

Bugüne kadar 6 albüm üç single olmak üzere 9 proje yayınlayan Bengü müzik yaşamında 70'in üstünde adaylığın yanı sıra birçok ödül sığdırdı.Adaylıkları arasında 5 Kral TV Video Müzik Ödülleri adaylığı, ödülleri arasında 3 İstanbul FM Altın ödülü bulunmaktadır.

Yaşamı ve Müzik Kariyeri

Müzikle tanışması ilkokul yıllarında İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile oldu. Yine İzmir'de sahnelenen "Oliver Twist" isimli müzikalde başrol oynadı. İzmir Devlet Konservatuvarı Genel Müdürü Müfit Bayraşa'dan şan dersleri aldı. 1998 yılında Müfit Bayşara'nın bir bestesiyle MÜYAP ve Show TV'nin organize ettiği Pop Show '98 adlı şarkı yarışmasında 2. oldu. Akademi İstanbul'da müzik eğitimi aldı. Üç yıl süre ile Kenan Doğulu'ya vokallik yaptı.25 Aralık 2004 tarihinde ATV'de "Elifnağme" adlı programı sundu.2007 de Show TV de Organize edilen Bak Kim Dans Ediyor adlı yarışmada 1. oldu.

1998-2000: İlk dönem ve Hoş Geldin

Yaklaşık üç buçuk yıllık bir albüm çalışmasının ardından birinci albümü olan "Hoş Geldin"i 6 Temmuz 2000'de piyasaya sürdü.Kenan Doğulu,Şehrazat ve Ümit Sayın gibi önemli müzisyenlerin imzası bulunan albümde 9 şarkı ve bir remix bulunuyor.Yıl sonuna kadar 15.000 satış rakamı elde etti.Bengü bu albümle yurt içinde ve yurt dışında olmak üzere 300'e yakın konser verdi.

2001-2005: Bağlasan Durmam

Bengü asıl çıkışını,30 Mayıs 2005 tarihinde ikinci albümü olan "Bağlasan Durmam" ile yapmıştır.5 Yıllık aranın ardından Dokuz Sekiz Müzik'le anlaşan Bengü, [3] albüm'de yer alan Korkumdan Ağladım,Gel Gel, Ciddi Ciddi sözü ve müziği kendisine ait olan Müjde ve albümle aynı adı taşıyan Bağlasan Durmam şarkıların klip çeken Bengü[4] , bu albümü'ün satış başarısı ve şarkılara yoğun istek olması ile 12. Kral TV Video Müzik Ödülleri'nde En İyi Pop Kadın Sanatçı dalında aday gösterilmiştir.[5] Yılın en çok satan albümlerinden biri olan Bağlasan Durmam yıl sonuna kadar 52.000 satmıştır.

2006-2007: Taktik
2 Haziran 2007 tarihinde çıkardığı "Taktik" albümü ile kariyeri'nin zirvesine oturan Bengü , albümden çıkan ilk çalışma sözü ve müziği Serdar Ortaç'a ait olan Korkma Kalbim ile dinleyici kitlesini büyütmüştür.[6] Şarkı'nın büyük başarısı ile çeşitli organizasyonlar'da birçok ödül alan Bengü Mü-Yap Müzik Endüstüri Ödülleri'nde Dijital Satış ödülünü kapmıştır.[7] Ayrıca Korkma Kalbim 136.430'luk indirilme oranı ile 2007'nin en çok indirilen 13. şarkısı oldu.[8] [9] Taktik albümü yılın en çok satan 3. yaz albümü olurken 60.000 satış rakamı ile yapımcıları şaşırttı.Albüm'ün yıl sonu itibariyle 102.000 satış rakamını devirdiği söyleniyor.

2008: Gezegen

2008 yazında 4.stüdyo albümü "Gezegen"i dinleyicilerinin beğenisine sunan Bengü eleştirmenler ve dinleyicilerden olumlu yorumlar almıştır.Albüm'den çıkan ilk tekli albümle aynı taşıyan sözü ve müziği Serdar Ortaç'a ait olan Gezegen'e Murat Küçük yönetmenliği'nde klip çekmiştir.[10]Sadece bir klip çekilen albüm yıl sonuna kadar 35.000 tirajına ulaşabildi.

2009-2010: İki Melek ve Sırada Sen Varsın

2009 yılının yine yazlarında ise 5. albümü "İki Melek"i, Avrupa Müzik etiketiyle piyasaya sürmüştür.[11] Yıl'ın en iyi albümleri'nden biri olan ve yıla damgasını vuran bu albümden çıkan ilk iki video, "İki Melek" ve "Kocaman Öpüyorum"[12] Billboard Türkiye listelerinde 1 numaraya yükselmiş ve 2009 yılı içerisinde sanatçı bu albümüyle 13. İstanbul FM Müzik Ödülleri'nde "En İyi Pop Kadın Sanatçı" ödülünü almayı başarmıştır.[13] Bu albümü ile 135.000 satış rakamına ulaşan yılın en çok satan Kadın Sanatçısı unvanını alırken 130.000 satış rakamı ile Bengü'yü Sıla takip etmiştir.[14] İki Melek albümü Hürriyet gazetesinin hazırladığı "2009'un En İyi 10 Yerli Albümü" listesinde 6. sırada yer aldı.[15] 2010 Yılın'ın yaz ayları'nda ise Sırada Sen Varsın[16] adlı Maxi Single çalışması'nın dinyecilerin beğenisine sunan Bengü çalışma temposunu hiç düşürmeyerek bu single çalışması ile 14. İstanbul FM Altın Ödülleri'nde En İyi Single ödülünü almayı başarmıştır.[17] Yıl sonuna kadar 100 bin satış rakamını geride bırakan single Bengü'nün kariyerine büyük katkı sağlamıştır.

2011-2012: Dört Dörtlük ve Anlatacaklarım Var

Bengü son olarak haziran 2011'de çıkarmış olduğu son albümü "Dört Dörtlük"'ün çıkış parçası olan Aşkım şarkısı ile oldukça büyük beğeni toplamıştır.[19] Şarkının prodüktörlüğünü Volga Tamöz üstlenirken şarkı çıktığı gün 200.000 tık ile rekor kırmıştır.[20] Albümü'ün ikinci video klip şarkısı olarak Saat 03:00 seçilmiştir.[21] İkinci klip parçası olarak seçilmesi'nin nedeni dijital ortamda Aşkım'dan sonra en çok ilgiyi'yi gören şarkı olmasıdır.Şarkı'nın söz ve müziği Sinan Akçıl'a aittir.Klib'in yönetmenliğini Murat Onbul üstlenirken klip çekimleri 1 gün sürdü.Sanatçı klip için saç rengini bir önce ki klibin'de ki saçına nazaran daha koyu renk yaptı.Albüm'de şarkıya ait 1'i Volga Tamöz diğeri Erhan Bayrak'a ait olmak üzere 2 versiyon bulunmaktadır , Tekli olarak sunulan versiyon Volga Tamöz Versiyon'dur.Bengü, Aşkım ile Google Zeitgeist 2011 verilerine göre yılın en çok aranan şarkısı ve sanatçısı başarısınıda elde etti.Albüm yıl sonuna kadar 25.000 2012'nin ilk 5 ayına 36.000 satmıştır. Bengü Dört Dörtlük Albümü'nün 2. video klip çalışması olan Saat 03:00 'ün çıkmadan önce yayınlana Promo fotoğrafı'yla Sanal alemde büyük ilgi gördü.Klip çıktığı gün yasal ortam'da şarkı'nın dinlenme miktarı 1 saat için 20 bin küsür arttı.[22] Bengü Dört Dörtlük albümünün 3. video klibini ise yine sözü ve müziği Sinan Akçıl'a ait olan Kalbi Olan Ağlıyor şarkısına Salih Singin yönetmenliği'nde çekti.[23]

Bengü, 2012 yılının son aylarına doğru 8 çalışması aynı zaman 2. single'ı olan Anlatacaklarım Var'ı piyasaya sürmüştür.Avrupa Müzik'ten ayrılıp kendi markasını temsil edecek olan BNG Müziği kuran Bengü aynı zamanda DMC ile anlaşmıştır.Single'da sözü ve müziği Zeki Güner'e ait olan Haberin Olsun ve Yaralı şarkılarına yer vermiştir.Versiyonlarla birlikte toplam 7 şarkının bulunduğu albümün aranjörlüğünü Mustafa Ceceli üstlenmiş.İlk klip Haberin Olsun'a Nihat Odabaşı yönetmenliğinde çekilmiştir.Albümün ikinci klibi ise yine sözü ve müziği Zeki Güner'e ait Yaralı şarkısına çekilmiştir.Yaz aylarının hareketli şarkıları arasından sıyrılıp zirveye yerleşem Yaralı 8 hafta Resmi Türkiye listesinde 1 numara olarak yılın en çok çalan şarkıları arasında ilk 3'e yerleşti.Şarkının klibi ise 15 milyon tıklanma grafiği gösterdi.Bengü, singlenın başarısı nedeniyle 19. Siyaset Dergisi Ödülleri'nde En İyi Single ödülünü kazanmıştır.

2013: Yaralı Sonrası ve Saygımdan

2013 yılının ilkbahar aylarında kliplenen Yaralı şarkısı ile Resmi Türkiye listesinde 8 hafta zirvede kalan Bengü, bu şarkıdan sonra üçüncü single çalışması için çalışmalara başlamıştır.213 yılının kasım ayında Saygımdan ismini verdiği single çalışması ile sevenlerinin karşınısına çıkan Bengü yine büyük beğeni toplamıştır.Şarkının sözü ve müziği Zeki Güner, düzenlemesi Mustafa Ceceli imzası taşımaktadır.Şarkının klip yönetmenliğini Burak Ertaş üstlenmiştir.Singlenın yapımcılığını kendi şirketi BNG Müzik ve DMC yapmıştır.

Trafik Kazası

Bengü, 10 Haziran 2013 Pazar günü Ankara konseri dönüşünde, TEM otoyolunda feci bir kaza yaşamıştır.Kazada Bengü'nün koruması Ümit Özer yaşamını yitirmiştir.Kazadan sonra hızlı bir şekilde toparlanan Bengü konserlerine kaldığı yerden devam etmiştir.Gelen eleştirilere yanıt olarakta O acı hep içimde kalacak demiştir.

Diskografi

2000 Hoş Geldin Müyada Müzik Yapım 30.000+ Bilinmiyor
2005 Bağlasan Durmam Dokuz Sekiz Müzik Yapım & Menajerlik 55.000+ [24]
2007 Taktik Erol Köse Production 102.000+
2008 Gezegen 40.000+
2009 İki Melek Avrupa Müzik Yapım 125.000+ [25] 1.500.000+
2010 Sırada Sen Varsın 100.000+ [26] Bilinmiyor
2011 Dört Dörtlük Avrupa Müzik 25.000+ [27] 2.200.000+
2012 Anlatacaklarım Var Doğan Müzik Yapım (DMC) / BNG Müzik 10.000+ 300.000+
2013 Saygımdan

Düetleri

2006 Küçük Bir Aşk Masalı {Bengü feat. Neco) 41 Kere Maşallah Ali Kocatepe - -
Hey Gidi Dünya Hey (feat. Emre Altuğ,Keremcem,Aysun) 41 Kere Maşallah Ali Kocatepe - -
2007 "Korkma Kalbim" (Bengü feat. Serdar Ortaç) Taktik Serdar Ortaç Serdar Ortaç
2009 "Özetle Ben Aşığım" (Bengü feat. Yalın) İki Melek Yalın Yalın

Kalbim (Ağla Kalbim)

Bengü'nün ilk coverı Taktik albümünde bulunan Kalbim(Ağla Kalbim)'dir.Şarkıyı ilk olarak Hande Yener albüm dışı'nda okumuştur fakat şarkı pek duyulmamıştır.Bengü'nün 2007 çıkışlı albümüne cover olarak giren şarkı Doktorlar dizinde çalınarak popüler olmuştur.Şarkı şimdilerde Türk pop Müziği'nin klasikleşmiş şarkıları arasında yer alıyor.

Artık Sevmeyeceğim

Bengü'nün son coverı Suat Ateşdağlı'nın albümünde bulunan Artık Sevmeyeceğimdir.Şarkıyı o dönemde Ebru Polatı'nda okuması yeni bir polemiğe yol almıştır, fakat Bengü'nün Artık Sevmeyeceğim şarkısı Ebru Polat'a oranla daha çok tutulmuştur

Kum Gibi Bülent Ersoy
Dilek Taşı Ferdi Özbeğen
Buklüm Büklüm
Seni Unutmaya Ömrüm Yeter Mi? Ümit Besen
Haydi Git
Unut Beni
Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor
Sensiz Olmuyor
Yalnızım Dostlarım Ferhat Göçer
Belalım Ferhat Göçer & Volkan Konak
Unutamam Mustafa Ceceli
İzmirin Kavakları Burcu Güneş
Dile Kolay Deniz Seki

Katkıda Bulunuğu Bazı Albümler


2013 Proje 2 - Erdem Kınay Kolay Gelsin
Pop Yaz 2013 Yaralı
2012 120 Türkçe Pop Gel Gel
2011 Kral Pop 2011 Aşkım
Bosphorus Night 4 Artık Sevmeyeceğim (feat. Suat Ateşdağlı)
120 Türkçe Pop Aşkım
2010 Pop 100 Gel Gel
En Güzel Aşk Şarkıları 10 Albüm Unut Beni
2009 JOYTURK Aşkı Hisset 2 Özetle Ben Aşığım (feat. Yalın)
2008 Powertürk Müzik Ödülleri 2008 Korkma Kalbim (feat. Serdar Ortaç)
Doktorlar Dizisi Müzikleri Kalbim (Ağla Kalbim)
Unut Beni
2006 41 Kere Maşallah Ali Kocatepe Küçük Bir Aşk Masalı (feat. Neco)
Hey Gidi Dünya Hey (feat. Emre Altuğ,Keremcem,Aysun)

Video klipler


2000 Sen Bir Çiçeksin Hoş Geldin Deniz Akel [1] 200,000+
Güller Yanıyor ? [2] 250,000+
2005 Korkumdan Ağladım Bağlasan Durmam Devrim Yalçın [3] 160,000+
Gel Gel ? [4] 200,000+
Ciddi Ciddi ? [5] 250,000+
2006 Müjde ? [6] 300,000+
Bağlasan Durmam Tülay İbak [7] 700,000+
2007 Korkma Kalbim Taktik Mustafa Uslu [8] 1,500,000+
Unut Beni Kubilay Kasap [9] 5,000,000+
2008 Gezegen Gezegen Murad Küçük [10] 1,000,000+
2009 İki Melek İki Melek Mehmet Turgut [11] 1,000,000+
Kocaman Öpüyorum Emir Khalilzadeh [12] 2,500,000+
2010 Gelen Seni Soruyor Murad Küçük [13] 1,500,000+
Sırada Sen Varsın Sırada Sen Varsın Hakan Yonat [14] 300,000+
Sırada Sen Varsın (Remix) Avrupa Müzik Pro. [15] 25,000+
2011 Artık Sevmeyeceğim Bosphorus Night 4 Salih Singin [16] 500,000+
Aşkım Dört Dörtlük Burak Ertaş [17] 5,000,000+
Saat 03:00 Yasaklandı. Murat Onbul [18] 4,500,000+
2012 Kalbi Olan Ağlıyor Salih Singin [19] 1,000,000+
Haberin Olsun Anlatacaklarım Var Nihat Odabaşı [20] 450,000+
2013 Yaralı Murad Küçük [21] 14.000.000+
2013 Saygımdan Saygımdan Burak Ertaş [22] 1.000.000+

Ödüller

2001 Bengü 7. Kral TV Video Müzik Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Sanatçı Adaylık
2006 Pertevniyal Lisesi Yılın En İyileri En İyi Pop Kadın Sanatçı Kazandı
12. Kral TV Video Müzik Ödülleri Adaylık
2007 11. İstanbul FM Altın Ödülleri (İFA) Kazandı
2008 14. Kral TV Video Müzik Ödülleri Adaylık
Korkma Kalbim MÜYAP Türkiye Müzik Endistürisi Ödülleri Dijital Satış Ödülü Kazandı
2009 Bengü 13. İstanbul FM Altın Ödülleri (İFA) En İyi Pop Kadın Şanatçı Kazandı
2010 İki Melek Kadir Has Üniversitesi Yılın En Has'ları En Has Albüm - Kadın Kazandı
Siyaset Dergisi Ödülleri Yılın Şarkısı Kazandı
MÜ-YAP Altın Ödül (İki Melek albümü 125.000 satış sebebiyle.) Kazandı
Bengü Galatasaray Üniversitesi 4. EN Ödülleri En İyi Pop Kadın Sanatçı Kazandı
Türk Kalp Vakfı Onur Ödülü Kazandı
Sırada Sen Varsın 14. İstanbul FM Altın Ödülleri (İFA) En İyi Single - Kadın Kazandı
Bengü Artistik Kuaförler Birliği (İKAD) En İyi Kadın Sanatçı Kazandı
2011 23. Tüketici Kalite Ödülleri Kazandı
POPSAV Şarkı Günleri Teşekkür Ödülü Kazandı
Balkan Music Awards (BMA) En İyi Kadın Sanatçı Adaylık
Sırada Sen Varsın En İyi Şarkı Adaylık
17. Kral Müzik Ödülleri En İyi Klip - Hakan Yonat Adaylık
2012 Bengü 4. Favorim Müzik Ödülleri (FMÖ) En İyi Pop Kadın Sanatçı Kazandı
Özel Orkunoğlu Eğitim Kurumları Yılın En'leri Yılın En Başarılı Kadın Pop Müzik Sanatçısı Kazandı
5. Aslan Max 23 Nisan Ödülleri En Sevilen Kadın Sanatçı Kazandı
3. Quality Of Magazine Dergisi Ödülleri Quality Özel Ödülü Kazandı
Saat 03:00 Akşam Life En İyi Klip Kazandı
2013 Haberin Olsun Türkiye Müzik Ödülleri (TMÖ) En İyi Remix Şarkı - Burak Yeter Adaylık
Anlatacaklarım Var Siyaset Dergisi Ödülleri Yılın En İyi Single Albümü Kazandı
Bengü Elle Style Awards Müzik Starı - Kadın

Başarıları

1998 Pop Şov'98 2.'lik Ödülü
2007 Bak Kim Dans Ediyor 1.'lik Ödülü
2012 Google Zeitgeist 2011 En Çok Aranan Sanatçı
Google Zeitgeist 2011 En Çok Aranan Şarkı (Aşkım)

Beste ve Sözleri


Müjde (Söz-Müzik)

Bağlasan Durmam

Ucuz Mumlar (Söz-Müzik)

Bağlasan Durmam

Yolcu (Söz-Müzik)

Taktik

Sen Yoksan ( Söz-Müzik)

İki Melek

Ayrılığın Hazırlığı (Söz-Müzik)

İki Melek

Veda (Söz-Müzik)

Dört Dörtlük

DEVAMINA BAK


Adnan Şenses Kimdir Biyografisi (Türk şarkıcı)

Adnan Şenses (21 Ağustos 1935, Bursa - 25 Aralık 2013, İstanbul) Türk sanat müziği şarkıcısı, müzisyen bestekar söz yazarı ve eski sinema oyuncusu

Yaşamı

İlkokula Ankara İsmet İnönü ilkokulu'nda başlayan Adnan Şenses, tahsilinin devamını İstanbul'a taşındıkları Karagümrük İlk ve Ortaokulu'nda tamamladı. Ailesinin isteği üzerine marangozlukla ilgilenen Şenses, 1956 yılında çevresinin sesine verdiği ilgi doğrultusunda müzik hayatına atıldı. İlk musiki derslerini Suzan Yakar Rutkay'dan aldı.[1]

İlk önce Ankara Radyosu'nda çalışan Şenses, 16 yıl burada hizmet etti. Ardından, ünlü gazinolarda çalıştı, 47 film çevirdi ve birçok albüm yayımladı. 2013 yılında Sezen Aksu'nun hediye ettiği "Bekleyemedin Mi" ve "Kaybolan Yıllar" isimli şarkılarının da bulunduğu "Adnan Şenses Bir Efsanedir" albümünü yayınladı. Albümde Sezen Aksu dışında Selami Şahin ve Selçuk Tekay gibi isimlerin de şarkıları bulunuyor.

Mide kanseri nedeniyle tedavi altında bulunan Adnan Şenses, 25 Aralık 2013 saat 20:30'da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmiştir.

Diskografi

Yıl Albüm adı Yapımcı Satışlar
1980 Adnan Şenses - İnci Şanlı Uzelli -
1981 25. Sanat Yılı -
1981 süper Türküola -
1982 Almanya Hatıralarım Minareci -
1983 Gönlüm Ve Ben Yaşar Kekeva -
1983 Yansın Bu Dünya Türküola -
1984 Adnan Şenses - Kamuran Akkor -
1984 Gönlümde İsyan -
1987 İsyan Ederim Uzelli -
1991 İlk Defa Ağladım 1.000.000+
1992 Senede Bir Gün Aras -
1993 Gözümün Bebeği Fono -
1994 Dokunmayın Bana -
1994 Şüphe Minareci -
1994 Dönme Sevgilim Yaşar Kekeva -
1995 Senin Olmaya Geldim Türküola -
1995 Yağmur Gözlüm Devran -
1996 Nasihat Marş -
1997 Sensizliği Taşıyamam Prestij -
2000 Elveda -
2004 Sen İstemesen De Doğan Müzik Yapım -
2006 Adnan Şenses Klasikleri Seyhan Müzik -
2013 Adnan Şenses Bir Efsanedir -

45'lik Plakları

1964 Avare Şoför/Güzel Gözlerine
1964 Bir Bakışta Vuruldum/Gözlerine Bakarsın
1964 Gözlerine Bakarsın/Hayatta Hiç Gülmedim
1964 Al Gönlünü Ondan Bana Ver / Eller Ne Derse Desin
1964 Bahçemde Bülbül Öter
1965 Aşkımı Senden Gizledim (İlk Düzenleme) / Yollarına Baka Baka (İlk Düzenleme)
1966 Meğer Sevmek Ne Zormuş / Bu Dünya Yalancıdır
1966 Acı Sözlerle Ağlatma Beni / Ömrüm Boyunca Kaçacak Mıyım
1967 Güzel Gözlerine (İkinci Düzenleme)
1967 Ben Yalnız Seni Sevdim / Ben Seni Sevdim Seveli Ellerin Oldun
1967 Senede Bir Gün / Kimsesizim Bir Çare Öksüzüm
1967 Terk Edilen Sevgili / Garipler Meyhanesi
1967 Izdırapla İnlerim / Sokağın Ardındayım
1967 Arabacı / Gönülden Yaralıyım
1967 Seni Bekleyeceğim / Kumarda Kaybeden
1968 Sürmedim Bir Gün Sefa / Dile Benden Ne Dilersen
1968 Yak Bir Sigara / Sahte Gülüş
1968 Azize / Bir Damla Gözyaşı
1968 Günahkar Kadın / Güle Güle
1968 Hasta Ettin Beni / Zehirledin Beni
1968 Bir Zamanlar Bir Yar Vardı / Katil
1968 Dünyanın En Güzel Kadını / Funda
1968 Aşkımı Senden Gizledim / Avare Şoför
1968 Bir Damla Gözyaşı / Felek Beni Sildan Gurbete Saldı
1968 Gurbet Bana Mesken Oldu / Gönül Senden Bıkmadan Gel
1968 Meyhanenin Duvarına Yaslandım / Aşk Deryası
1969 Benimde Canım Var / Agora Meyhanesi
1969 Çekerim Her Derdi / Garip Kuşun Yuvası
1969 Seninle Başım Dertte / Felek Beni Sıladan Gurbete Saldın
1969 Aşık Olan Garibin Derdi Biter Mi / Hayatta Hiç Gülmedim
1969 Aşkımı Senden Gizledim / Yollarına Baka Baka Yoruldum
1969 Aşk Yalandır / Bekliyorum Yolunu
1969 Leylam / Sevemez Kimse Seni
1969 Son Ayrılık / Seninle Başım Dertte
1969 Masamdaki Yerin Boş / Yazık Oldu Bu Aşka
1969 Meyhanenin Duvarına Yaslandım / Aşk Deryası
1970 Babaların Günahı / Lekeli Kadın
1971 Kısmet / Bir Daha Yıkmanı İstemiyorum
1971 Sabır Duası / Güzel Gözlerine
1972 Aşkının Sarhoşuyum / Elveda Meyhaneci
1972 Aşkın Kaderim Oldu / Kırarsa Dost Kırarmış
1972 Adımı Kalbine Yaz / Kaderimin Aynası
1973 Aşkta Çok Yenisin / Sevda Gemisi
1973 İntizar / Tövbeler Tövbesi
1973 Aşk Bilmecesi / Garibin Aşkı
1974 Gençliğim Gidiyor / Gittiğini Görmesin Gözlerim
1974 Nefret / Yalancı Yarim
1974 Sabır Ver / Garipler Kervanı
1974 Tanrım Beni Baştan Yarat / Ömür Defteri
1975 Deli Gibi Sevdim / Acı Hayat
1976 Yaralı Ceylan / Bu Masalar Boş Kalmaz
1976 Çok Üzgünsün Arkadaş / Kendi Utansın
1977 Gönül Bir Suç İşledi / Dünya Dar Oldu
1978 Bir Tanrıyı Bir De Beni Unutma / Yare Hasret

Filmleri

1960 Fakir Şarkıcı
1961 Ümitsiz Bekleyiş
1961 Minnoş
1961 Gönlüm Yaralı
1963 Avare Şoför
1964 Şu Kızların Elinden
1964 On Korkusuz Adam
1964 Anlatamam Utanırım
1965 Şıngırdak Melahat
1965 Melek Yüzlü Caniler
1965 Dağ Çiçeği
1966 Seni Bekleyeceğim
1966 Çılgın Gençlik
1966 Boğaziçi Şarkısı
1970 Çileli Bülbül
1971 Senede Bir Gün
1972 Cesurlar
1972 O Ağacın Altında
1973 Elbet Birgün Buluşacağız
1974 Eski Kurtlar
1975 Ah Nerede Vah Nerede
1977 Yansın Bu Dünya
1985 Çalınan Hayat
1986 Karım Beni Aldatırsa
1984 Gönlüm ve Ben
DEVAMINA BAK

Simone de Beauvoir kimdir?

Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir (Simone de Beavoir) Fransız filozof ve yazardır. Modern feminizmin temellerini atan kişilerdendir.

Simone de Beauvoir kimdir?

Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir (Simone de Beavoir) Fransız filozof ve yazardır. Modern feminizmin temellerini atan kişilerdendir.

Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908’de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Ataerkil bir ailede büyümüştür. Kişiliğinin koyu katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir.

Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sobone’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sabone’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanıştı.1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Jean-Paul Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Ancak herkes bilir ki de Simone de Beauvoir felsefede en iyi idi. Jean-Paul Sartre’a birincilik erkek olduğu için verilmiştir.

İlk karşılaşmalarından çok kısa süre sonra Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoirayrılmaz bir ikili olur. Yaşam boyu süren bu macera ve tutku doludur. Başka erkek ve kadınların da müdahil olduğu ilişkileri sarsılmaz bir nitelik kazanmıştır.

2. Dünya Savaşı'ndan sonra Modern Zamanlar isimli politik gazetede çalışır ve ölene dek bu gazetede editör olarak hayatına devam eder. 14 Nisan 1986'da vefat eder. 1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır.
En önemli eserleri

1943 yılında Simone de Beauvoir, Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır.

En önemli eseri 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) adlı eseridir.

Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluğun göze çarptığı kitapta Varoluşçulukta olduğu gibi  temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır.

Google bugün ünlü yazarın 106'ıncı doğum günü için özel bir doodle hazırladı ve onu anasayfasına taşıdı.

[Resim: 138924528138011.jpeg]

Kindheit, Jugend und Studienzeit

Simone de Beauvoir wurde als ältere von zwei Töchtern des Ehepaares Georges und Françoise Bertrand de Beauvoir in Paris, Boulevard du Montparnasse 103, geboren.[1] Ihr Urgroßvater Bertrand war ein höherer Amtsträger in der Finanzverwaltung der Normandie gewesen, hatte reich geheiratet, das Landgut Meyrignac im Limousin als Familiensitz gekauft und den adelig wirkenden Namenszusatz „de Beauvoir“ zu führen begonnen. Der Großvater, der ebenfalls eine reiche Bürgerstochter geehelicht hatte, war nach Paris gegangen und hatte dort höhere und schließlich hohe Posten in der Stadtverwaltung bekleidet, ehe er sich im Alter auf das Landgut zurückzog.

De Beauvoirs Vater hatte, da das Gut seinem älteren Bruder zufallen sollte, Jura studiert, um Anwalt zu werden. Diesen Beruf übte er als Angestellter in einer renommierten Kanzlei auch eine Weile aus, doch ohne Ehrgeiz, denn er konnte auskömmlich von dem ihm ausgezahlten Erbteil leben. Sein eigentliches Interesse galt der Literatur und noch mehr dem Theater. Als junger Mann rezitierte er Gedichte in den gutbürgerlichen und auch einigen adligen Salons, die sich ihm geöffnet hatten, und war in privaten Theatergruppen aktiv.

Knapp 30-jährig hatte er sich mit der 20-jährigen Tochter des Privatbankiers Brasseur aus Verdun bekannt machen lassen und sie dann durchaus in Zuneigung geheiratet, wobei sie vor allem eine gute Mitgift einbringen sollte, während er vor allem den adelig klingenden Namen beisteuerte. Gemäß seinem Herkommen und Umfeld war er Konservativer und Nationalist. In religiöser Hinsicht war er, wie viele gebildete Männer seines Milieus, Agnostiker, doch hielt er es für selbstverständlich, dass seine Frau sehr streng katholisch war und auch die Töchter fromm erzog. De Beauvoir führte später ihre Entwicklung zu einer Intellektuellen nicht zuletzt darauf zurück, dass sie sich schon als Kind in divergenten geistigen Welten zu bewegen lernen musste.

Zusammen mit ihrer zweieinhalb Jahre jüngeren Schwester Hélène besuchte sie bereits mit fünfeinhalb Jahren ein katholisches Mädcheninstitut, die Cours Désir in der Rue Jacob. Sie war eine gute Schülerin, las früh sehr viel und schrieb auch gern. Die Ferienaufenthalte auf den Gütern des Großvaters sowie der Schwester ihres Vaters, die einen Landadeligen geheiratet hatte, waren für sie Zeiten der Freiheit und des Kontakts mit der Natur.

De Beauvoir wurde früh mit den Entbehrungen konfrontiert, die der Erste Weltkrieg den Franzosen brachte. Ihre Eltern verarmten bei Kriegsende. Das lag zum einen daran, dass ihr Großvater Brasseur sein Vermögen verlor und die Mitgift nicht weiter abzahlen konnte. Zum anderen lag es daran, dass das Vermögen ihres Vaters, das weitgehend in russischen Papieren angelegt war, durch die Oktoberrevolution 1917 verloren ging oder durch die Inflation dezimiert wurde.

Nach dem Krieg, den er als frontuntauglicher Schreibtischsoldat in Paris verbracht hatte, musste ihr Vater sich mit nur mäßig gut bezahlten, öfter wechselnden Stellen begnügen, sodass die Familie in eine kostengünstigere Wohnung umzog und sich die Stimmung verschlechterte. Da ihm klar war, dass er seinen Töchtern keine angemessene Mitgift, sondern höchstens eine Ausbildung mitgeben konnte, bereitete er sie, wenn auch widerwillig, darauf vor, eventuell ledig bleiben und berufstätig werden zu müssen. Die Zukunftsaussichten schienen de Beauvoir gelegen zu kommen: Anfangs deshalb, weil sie daran dachte, Nonne zu werden, und später, weil ihr Idealbild von sich das einer ständig Lernenden und etwas Erschaffenden war und nicht das einer bürgerlichen Hausfrau und Mutter.

Neben dem sehr engen Verhältnis zu ihrer Schwester, war ihr (ungefähr zwischen dem zehnten und zwanzigsten Lebensjahr) die Freundschaft mit einer anfangs bewunderten Klassenkameradin aus reicher Familie, Elizabeth Mabille, genannt Zaza, sehr wichtig. Allerdings wagte sie nicht, diese einzuweihen, als sie im Alter von 14 Jahren ihren bis dahin tiefen Glauben verlor. Vielmehr spiegelte sie ihrer Umgebung jahrelang weiterhin Frömmigkeit vor. Tatsächlich war ihre Mutter entsetzt, als sie schließlich die Wahrheit erfuhr, und auch ihr Vater war wenig erfreut, weil sich Atheismus für ein junges Mädchen in seinen Augen nicht schickte. In ihrer katholischen Schule wurde sie ebenfalls irgendwann durchschaut und sogar als ein Opfer des Teufels betrachtet, als sie sich zwischen dem ersten und dem zweiten Teil des Baccalaureats (das sie vor einer Kommission in der Sorbonne ablegte) entschloss, das Lehramt im Fach Philosophie an staatlichen, also laizistischen Gymnasien anzustreben.

Für das letzte Schuljahr (1926/27) hatte sie Mathematik und Philosophie als Leistungsfächer gewählt. Letztere führte sie am privaten Institut Sainte-Marie weiter, besuchte aber auch Vorlesungen im Fach Literatur (lettres) an der Sorbonne. Um sich etwas Freiheit vom strengen Regiment ihrer Mutter zu verschaffen, war sie in einem katholischen Bildungs- und Wohltätigkeitsverein aktiv. Daneben lernte sie diverse junge Pariser Intellektuelle kennen und begann einen Roman zu schreiben. Erste Beziehungserfahrungen fallen in diese Zeit: Sie unterhielt ein frustrierend wechselhaftes, selbstverständlich keusches Verhältnis zu einem Cousin, den sie aber durchaus zu heiraten gedachte, bis er sich hinter ihrem Rücken – inzwischen allerdings fast zu ihrer Erleichterung – mit einem Mädchen mit Mitgift verlobte. Ein Lehrauftrag für Psychologie, den ihr ihre Philosophie-Dozentin im Sainte-Anne verschafft hatte, brachte ihr erste Erfahrungen als Lehrerin und einen kleinen Verdienst, den sie unter anderem dazu nutzte, heimlich Pariser Bars zu frequentieren.
Simone de Beauvoir

Insgesamt durchlebte sie die Adoleszenz – so zumindest ihre Erinnerung – als eine Zeit vieler innerer Konflikte und depressiver Phasen, vor allem weil sie fühlte, dass sie die Erwartungen ihrer Umgebung enttäuschte, indem sie sich sträubte, die Rolle eines ordentlichen und anständigen bürgerlichen jungen Mädchens zu verinnerlichen, einer „jeune fille rangée“, wie sie sich ironisch im Titel des ersten Bandes ihrer Memoiren nennt. Immerhin gaben ihr ihre stets vorzüglichen Schul- und Prüfungsleistungen einen gewissen Halt, denn sie sah, dass sowohl ihre Eltern als auch die frommen Lehrerinnen sich damit schmückten.
Beginn des Berufslebens

Nachdem sie 1928, wiederum an der Sorbonne, mit bestem Ergebnis die Licence (etwa vergleichbar mit unserem heutigen Bachelor) erworben hatte, begann sie mit gestärktem Selbstbewusstsein die Agrégation (die Rekrutierungsprüfung für Gymnasialprofessoren) vorzubereiten. Hierzu besuchte sie die dafür angebotenen Kurse an der Sorbonne, aber auch an der École Normale Supérieure, der Elitehochschule für die Lehramtsfächer. Zugleich schrieb sie bei einem Sorbonne-Professor eine Diplomarbeit über Leibniz im Fach Philosophie. Nebenher knüpfte und unterhielt sie, inzwischen meistens mit sich selbst im Reinen, freundschaftliche Beziehungen mit jungen Leuten in ihrem nun überwiegend intellektuellen Umfeld, darunter mehreren Normaliens (Studenten der École Normale Supérieure). Dabei kam sie mit einem Studienfreund von Jean-Paul Sartre in näheren Kontakt und über ihn schließlich mit Sartre selbst, den sie vom Sehen und Hörensagen längst kannte und dem auch sie bereits ein Begriff war. Gemeinsam bereiteten sie sich nun auf „l’Agrég“ vor, an der er im Jahr zuvor gescheitert war.

Nach dem erfolgreichen Ablegen der Agrégation, bei der sie hinter Sartre die Rangzweite der 13 angenommenen Kandidaten wurde, versuchte sie vergeblich, eine Stelle in Paris zu bekommen. Sie verzichtete deshalb darauf, sofort in den Schuldienst einzutreten, begnügte sich vielmehr mit Lehraufträgen an Pariser Gymnasien und mit dem Erteilen von Nachhilfestunden. Sie zog zu Hause aus, mietete ein möbliertes Zimmer bei ihrer Großmutter und genoss ihre neue Unabhängigkeit. Dies tat sie zusammen mit Sartre, den sie nun fast täglich traf und mit dem sie so sehr harmonierte, dass sie zustimmte, mit ihm ein „Pachtverhältnis“ (bail) für zunächst zwei Jahre einzugehen, in denen ihre Beziehung eine „notwendige“ sein sollte, die allerdings „zufällige“ weitere Beziehungen nicht ausschließen sollte. Über die sexuellen Aspekte ihres Verhältnisses zu Sartre schwieg de Beauvoir sich aus, doch gilt als sicher, dass man sich nicht mit einer bloß intellektuellen Symbiose begnügte.

Ihre bisherigen eigenen Freundschaften gab sie nun weitgehend zugunsten der Freunde Sartres auf, darunter Raymond Aron und Paul Nizan. Dass Sartre schon im November zu 18 Monaten Wehrdienst eingezogen wurde, ließ sich verschmerzen, weil sie ihn häufig in Paris oder an seinem Dienstort nahe Tours treffen konnte.

Mehr aus Pflichtbewusstsein begann sie einen weiteren Roman zu schreiben, doch ihr abwechslungsreiches Leben ließ ihr nicht die nötige Muße. Nach zwei Jahren, die reich an Lektüren, Diskussionen und Erfahrungen aller Art waren, darunter eine erste Auslandsreise nach Spanien, trat sie im Herbst 1931 ihren Dienst als Philosophielehrerin in Marseille an. Zuvor hatte sie Sartres Vorschlag, sie zu heiraten, abgelehnt, damit beide eine Dienststelle am selben Ort beanspruchen konnten. Er nämlich war schon im Sommer, direkt nach Beendigung des Wehrdienstes, nach Le Havre geschickt worden.

Marseille war eher ein Exil für de Beauvoir, wo sie zwar ihre Rolle als Lehrerin ernst nahm, sich für ihre Schule und die Kollegen aber kaum interessierte, sondern ihre überschüssigen Energien zu langen Wanderungen in der Umgebung verwendete. Schon im Folgejahr wurde sie nach Rouen versetzt, also fast in die Nachbarschaft Sartres. 1936 konnte sie nach Paris zurückkehren, um am Lycée Molière und später am Camille Sée zu unterrichten. Auch Sartre schaffte es 1937, über die Etappen Le Havre und Laon nach Paris zu kommen, das in der Zwischenzeit ihr gemeinsamer Lebensmittelpunkt geblieben war.

Die erste von Simone de Beauvoir eingereichte Erzählung Quand prime le spirituel (Marcel, Lisa, Chantal) wurde von zwei Verlagen abgelehnt.
Der Nationale Schriftstellerbund

Nach dem Hitler-Stalin-Pakt waren viele und vor allem die kommunistischen Intellektuellen zunächst wie paralysiert. Als Hitler die Sowjetunion überfallen hatte, gab Stalin 1942 bekannt, dass „dies der Beginn des großen Feldzugs sei, der den Feind von sowjetischem Boden vertreiben würde“. Die französische Presse, die von den deutschen nationalsozialistischen Besatzungsbehörden kontrolliert wurde, wechselte ihre Taktik und beschwor nun ihre Leser, Europa „vor der bolschewistischen Gefahr zu retten“, statt sie wie bisher aufzufordern, für die Schaffung eines „neuen Europas“ einzutreten.

Der Widerstand organisierte sich zunehmend, und zahlreiche Intellektuelle schlossen sich den Ideen Sartres an. Mitglieder der kommunistischen Intelligenz forderten ihn auf, dem nationalen Schriftstellerbund (CNE) beizutreten. De Beauvoir war nicht zugelassen, da von ihr noch kein Roman erschienen war. Als im Jahre 1943 ein Mitglied des CNE verhaftet wurde, mussten Sartre und de Beauvoir die Stadt verlassen.[2] De Beauvoirs erster Roman wurde im Jahre 1943 unter dem Titel L’invitée (Sie kam und blieb) veröffentlicht.[3] Im gleichen Jahr entließ man sie aus dem Schuldienst, und sie wurde Programmgestalterin bei Radio Nationale. Im darauf folgenden Jahr veröffentlichte sie ihre philosophischen Essays Pyrrhus et Cineas (Pyrrhus und Cineas).[3] Den Durchbruch als Schriftstellerin schaffte Simone de Beauvoir mit ihren beiden existentialistischen Romanen L'invitée (Sie kam und blieb, 1943) und Le sang des autres (Das Blut der Anderen, 1945).
Socialisme et Liberté

Als der Faschismus überall Triumphe feierte und Deutschland Europa von Norwegen bis zum Mittelmeer, vom Atlantik bis ans Schwarze Meer in seine Gewalt gebracht hatte, besetzte die Sowjetunion die baltischen Staaten und plante, mit Japan einen Nichtangriffspakt zu schließen. Zur selben Zeit trat in den USA Franklin D. Roosevelt seine dritte Amtsperiode an. In Frankreich erklärten sich Marschall Pétain und sein Premierminister Pierre Laval nicht nur zur Zurückhaltung bereit, sondern imitierten den deutschen Nationalsozialismus in der Hoffnung, Frankreich werde von den deutschen Machthabern mit Nachsicht behandelt. Kollaborateure, die sich selbst gern als Realisten bezeichneten, traten inzwischen offen auf und gewannen immer mehr politisches Gewicht. Zu dieser Zeit organisierten Sartre und de Beauvoir eine Widerstandsgruppe. Die erste Sitzung fand in Simone de Beauvoirs Zimmer statt. Anwesend waren Merleau-Ponty, Pierre Bost, Dominique Desanti. Bald kooperierten sie mit der Widerstandsgruppe von Alfred Péron, die mit den Partisanen General Charles de Gaulles sympathisierten. Die Grundziele des Programms ließen sich mit dem Namen ihrer Bewegung, Socialisme et Liberté ("Sozialismus und Freiheit"), ausdrücken.[4] Als Sartre und de Beauvoir mit André Gide und André Malraux zusammenzuarbeiten versuchten, wurde diese Bewegung stillschweigend aufgegeben.[5]
Café de Flore
Café de Flore in Paris

De Beauvoir war regelmäßig Gast des Café de Flore im Pariser Stadtteil Saint-Germain-des-Prés. Dort arbeitete sie, verabredete sich mit Freunden und traf hier 1943 auch Albert Camus, nachdem sie dessen Roman Der Fremde gelesen hatte. Camus arbeitete damals bei Gallimard. Er war in Untergrundaktivitäten verwickelt und beteiligt an Gestaltung, Druck und Verteilung der Untergrundzeitung Combat.[6] Kurz vor der Befreiung von Paris übernahmen Camus und seine Leute die Druckereien und die Büros der Kollaborateurpresse, und auf den Straßen begann der erste offene Verkauf des Combat und der Libération. Eines Abends stellten Luise und Michel Leiris im Café de Flore de Beauvoir auch Dora Maar und Pablo Picasso vor,[7] der gerade ein kleines Schauspiel geschrieben hatte, das sie öffentlich in verteilten Rollen vorlasen. An diesen Abenden lernte de Beauvoir den Psychiater Jacques Lacan und seine Freundin Sylvia Bataille, eine Schauspielerin, kennen und traf zum ersten Mal mit Lucienne und Armand Salacrou zusammen.[7] Zu ihrem Kreis gehörte auch Jean Genet.[8]

1945 reiste de Beauvoir nach Portugal und schrieb danach im Combat. Im selben Jahr lernten Sartre und de Beauvoir Alexandre Astruc über Raymond Queneau kennen.[9] Ebenfalls 1945 kam es zur Uraufführung ihres Theaterstücks Les bouches inutiles (Die unnützen Mäuler), und es erschienen die ersten Ausgaben der Temps Modernes und der Roman Tous les hommes sont mortels (Alle Menschen sind sterblich).[3]
Les Temps Modernes

Im Jahre 1945 schlossen de Beauvoir und Sartre die erste Ausgabe von Les Temps Modernes ab. Die Redaktion setzte sich aus Simone de Beauvoir, Michel Leiris, Maurice Merleau-Ponty, Albert Olivier, Jean Paulhan und Jean-Paul Sartre zusammen.[10] In der Zeitschrift wurden drei Kapitel des Buches Das andere Geschlecht und 1947 ein Tagebuch de Beauvoirs publiziert, das später unter dem Titel Amerika-Tag und Nacht erschien.[11]
Reise in die USA

1946 lernte Simone de Beauvoir Philippe Soupault im Café de Flore kennen, einen Freund André Bretons, der damals in der Kulturabteilung des Außenministeriums arbeitete. Er verschaffte ihr 1947 eine Vortragsreise in die USA, wo sie den amerikanischen Schriftsteller Nelson Algren kennenlernte. Über diese Erinnerungen schrieb sie das Tagebuch in Les Temps Modernes, in dem sie den materiellen Überfluss in den USA kritisierte. Zwischen 1947 und 1952 führte de Beauvoir eine Liebesbeziehung mit Algren.[11]
Nelson Algren, 1956

In New York, wo sie bereits mit Stépha und Fernando Gerassi bekannt war, lernte sie Ellen und Richard Wright, Dwight MacDonald und Mary McCarthy kennen.[12]

Nach drei Wochen in New York fuhr sie nach Washington und weiter nach Georgia und Ohio, wo sie integrierte und koedukative Hochschulen besuchte. Sie reiste dann weiter nach Detroit, Pittsburgh und St. Louis und Chicago, wo sie Algren traf.[13] Anschließend fuhr sie nach Kalifornien und hielt an der Universität von Kalifornien und in Berkeley Vorträge. Außerdem konnte sie Henriette Nizan wiedersehen. In Los Angeles und San Francisco traf sie William Wyler und Darius Milhaud. De Beauvoir verbrachte einen Monat in New Mexico und reiste wieder nach New York. Dort traf sie Miró und Carlo Levi. Vor ihrer Rückreise nach Frankreich verbrachte sie die verbleibende Zeit mit Algren in New York.[14]

Nach dieser USA-Reise veröffentlichte sie ihren Essay Pour une morale de l’ambiguité (Für eine Moral der Doppelsinnigkeit). Im darauf folgenden Jahr erschien ihr Reisetagebuch unter dem Titel L’Amerique au jour le jour (Amerika – Tag und Nacht).[3] 1947 flog noch einmal nach Chicago, um Algren wiederzusehen.[15]
1947–1956

1947 reisten de Beauvoir und Sartre nach Skandinavien, über Kopenhagen und Stockholm weiter nach Norden bis dicht an den Polarkreis. Von dort setzten sie ihre Reise mit dem Schiff fort und gelangten schließlich in ein kleines Lappendorf.[15]

Im Februar 1948 fuhr sie mit Sartre nach Berlin und nahmen an der Premiere von Die Fliegen teil.[16] Im Mai desselben Jahres begrüßte de Beauvoir die Gründung des Staates Israel; kurz zuvor hatte Sartre einen Artikel geschrieben, in dem er die Gründung eines jüdischen Staates gefordert hatte, der von der UNO militärisch geschützt werden sollte.[17]

Ihr Welterfolg Das andere Geschlecht erschien 1949 (deutsch 1951) und machte sie zur bekanntesten Intellektuellen Frankreichs. Sie wurde von Regierungen eingeladen und reiste durch ganz Europa, nach Nord-, Mittel- und Südamerika, in den Nahen und Fernen Osten, in die UdSSR und nach China.[3] Über ihre Reiseerfahrungen schrieb sie in Reportagen und Tagebüchern.

Bevor de Beauvoir nach Chicago flog, um zwei weitere Monate mit Algren zu verbringen, entschloss sie sich 1950 zu einem gemeinsamen Urlaub mit Sartre. Michel Leiris schlug ihnen vor, nach Afrika zu fahren – zunächst nach Algerien und von dort weiter bis nach Äquatorialafrika.[18]

Als de Beauvoir aus Chicago nach Paris zurückkehrte, war die Kriegshysterie auf ihrem Höhepunkt, und Camus riet Sartre zu emigrieren, da er fürchtete, die Russen könnten Frankreich besetzen.[19]
In diesem Haus in der Rue Victor Schoelcher Nr. 11 bis im Pariser Quartier Montparnasse lebte Simone de Beauvoir von 1955 bis 1986

1951 reiste de Beauvoir mit Sartre nach Norwegen, Island und England; damals zeigte sie Sartre die erste Version ihres Romans Die Mandarins von Paris.[20]

Von 1952 bis 1958 war de Beauvoir mit dem späteren Filmemacher Claude Lanzmann zusammen. Lanzmann sagte in einem Interview im Januar 2009: „Und mit Simone de Beauvoir lebte ich sieben Jahre zusammen. Ich war der einzige Mann, mit dem sie je eine Wohnung teilte.“[21]

Seit dem Sommer 1953 lebte de Beauvoir den Sommer über in Rom und nur noch die Hälfte des Jahres in Paris.[22]

Im Oktober 1954 erhielt sie den renommierten Prix Goncourt für ihren Roman Les Mandarins (Die Mandarins von Paris).[23] Nach den Reisen veröffentlichte sie im Jahre 1955 die Aufsatzsammlung Privilèges (in Deutschland verteilt auf die Aufsatzsammlungen Soll man de Sade verbrennen? und Auge um Auge).[3] Ende des Jahres begann der Konflikt, der zum Algerienkrieg führen sollte.[23]

Der Ungarn-Aufstand 1956 fiel mit der militärischen Intervention Großbritanniens und Frankreichs in Ägypten zusammen. Die Suez-Krise drängte die Ungarn-Frage in den Hintergrund. Gemeinsam mit anderen nichtkommunistischen Mitgliedern der Friedensbewegung setzten de Beauvoir und Sartre eine Resolution durch, die den Abzug der sowjetischen Truppen aus Ungarn forderte.
Algerienkrieg

1956 wurde der Besitz Algeriens zu einer Frage der nationalen Ehre hochstilisiert. Es gab Proteste. Man organisierte Treffen, Demonstrationen und Streiks. Die Abfahrt von Truppentransporten wurde durch Straßensperren behindert. Seit zwei Jahren war de Gaulle wieder an die Macht gekommen. Im Mai 1958 hatte die demoralisierte und aufsässige Armee gedroht, Algerien sich selbst zu überlassen. Durch die Volksabstimmung hatte de Gaulle seine V. Republik abgesichert und siebzehn afrikanischen und karibischen Ländern die Unabhängigkeit angeboten. Aber der Krieg ging weiter.[24]

De Beauvoir und Sartre waren von Anfang an gegen den Krieg. Zweimal war die Temps Modernes beschlagnahmt worden, weil sie angeblich „aufrührerische“ Artikel veröffentlichte. Die Büroräume der Zeitung wurden durchsucht und Francis Jeanson inhaftiert, weil er seine Sympathie für die FLN zu deutlich gemacht hatte .[25]

Von Soldaten erhielten die Publizisten der Temps Modernes Augenzeugenberichte über Folterungen, Plünderungen und nächtliche Massaker. Als Sartre zu einer Protestaktion aufrief, wurde de Beauvoir von einem Polizeikommissar bedroht.[26]
Reise nach Kuba
Simone de Beauvoir und Jean-Paul Sartre im Gespräch mit Che Guevara in Kuba, 1960

Sartre hatte einen Vertrag mit dem France-Soir, für den er eine Artikelserie über das neue Kuba schreiben sollte. De Beauvoir und Sartre trafen sich privat mit Che Guevara, machten mit Castro eine Rundfahrt auf der Insel und führten mehrere Gespräche. De Beauvoir, Sartre und Castro nahmen an der Beerdigung der ersten Opfer der gegen Castro gerichteten Bombensabotage teil.[27] Von Havanna flogen de Beauvoir und Sartre zunächst nach New York weiter, bevor sie nach Paris zurückkehrten.

Der Algerien-Krieg war immer noch nicht zu Ende. Die algerischen pieds-noirs hatten auf de Gaulles Selbstbestimmungsangebot mit Straßenbarrikaden in Algier geantwortet. De Beauvoir schrieb einen Artikel in Le Monde über die Folterungen in Algier und gründete mit ihrer Anwältin Giséle Halimi ein Komitee zur Verteidigung des Mädchens Djamila Boupachas, eines der Opfer aus Algier. Diese Kampagne wurde von Françoise Sagan in L´Express unterstützt.[28] Durch die Veröffentlichung des Buches Giséle Halimis Djamila Boupachas wurde auch Simone de Beauvoir zur Zielscheibe der Terroristen. Eigentlich wollte sie nur ein Vorwort zu dem Buch schreiben, trat aber schließlich als Ko-Autorin auf, um die Verantwortung gegenüber der Justiz mit Halimi zu teilen.[29]

Am 18. März 1962 unterzeichneten Abgesandte Frankreichs und die Exilregierung der Republik Algerien das Abkommen von Évian, durch das der Algerienkrieg beendet wurde.[29]
Rom

Die italienische Hauptstadt wurde de Beauvoir und Sartre zur zweiten Heimat. Sie verbrachten vier Monate im Jahr in Rom, gewöhnlich wohnten sie in einem Doppelzimmer in der Albergo Nazionale an der Piazza di Monte Citorio. Manchmal aßen sie bei Carlo Levi und trafen hin und wieder den Führer der kommunistischen Partei Italiens, Palmiro Togliatti.[29] Carlo Levi stellte hier de Beauvoir und Sartre Alberto Moravia vor.[30]
Letzte Jahre
Grab von de Beauvoir und Sartre

De Beauvoir pflegte ihren Lebensgefährten Sartre während seiner langen Krankheit bis zu seinem Tod im Jahr 1980. In diesem Jahr adoptierte sie die Philosophielehrerin Sylvie Le Bon, um ihren Nachlass zu regeln. 1981 veröffentlichte sie Die Zeremonie des Abschieds (La Cérémonie des adieux), einen schmerzhaften Rückblick auf die letzten Jahre des Lebens Sartres. Simone de Beauvoir starb am 14. April 1986 und wurde auf dem Cimetière du Montparnasse in Paris neben Jean Paul Sartre begraben.
Werk

Die Werke Hegels und die von Sören Kierkegaard, der den Willen über die Vernunft stellte und forderte, dass niemand in der Auseinandersetzung mit dem Menschen zu wissenschaftlich vorgehen dürfe, beeinflussten Simone de Beauvoirs Denken. Die Wissenschaft, die sich mit allgemeinen Erscheinungen befasst, kann Dinge nur von außen her beleuchten, sagte Kierkegaard.[31] Ihre philosophischen Werke verbinden sich stark mit dem Sartreschen Existentialismus. Simone de Beauvoir gilt auch als eine der Begründerinnen des Feminismus nach 1968.

De Beauvoir war immer wieder heftigen Anfeindungen ausgesetzt. Neben der zu erwartenden Kritik aus dem bürgerlich-konservativen Lager, legte sie sich auch mit der Linken an, weil sie (vor allem in späteren Jahren) davon überzeugt war, dass sich die Unterdrückung der Frau nicht automatisch im Kommunismus auflösen werde. Auch von Feministinnen wurde sie angegriffen. Im Zentrum der Kritik standen dabei meist ihre Beschreibungen des weiblichen Körpers und ihre „Entmystifizierung“ der Mutterschaft.

„Wenn man uns sagt: ‚Immer schön Frau bleiben, überlasst uns nur all diese lästigen Sachen wie Macht, Ehre, Karrieren, seid zufrieden, dass ihr so seid: erdverbunden, befasst mit den menschlichen Aufgaben …‘ Wenn man uns das sagt, sollten wir auf der Hut sein!“

– Simone de Beauvoir[32]

Simone de Beauvoirs erster Roman Sie kam und blieb, geschrieben in den Kriegsjahren 1938 bis 1941, wie auch die folgenden Romane Das Blut der anderen und Alle Menschen sind sterblich gelten als ihre existentialistischen Romane, in denen Figuren und Handlungen Träger moralischer und philosophischer Fragen sind.[33] Theorien wie die des englischen Philosophenpaares Kate und Edward Fullbrook in ihrem 2008 in London erschienenen Buch (BibBiiiiiib) and Philosophy: Rethinking de Beauvoir and Sartre, gehen – nicht zuletzt nach genauem Studium der spät veröffentlichten Briefe von de Beauvoir und Sartre aus dieser Zeit – davon aus, dass de Beauvoir den Sartreschen Existentialismus vorausgedacht hat, nur eben nicht abstrakt, sondern eingebunden in Literatur. Als einer der Belege für diese These gilt die folgende Eingangsszene des Romans Sie kam und blieb:

„Ich bin da, mein Herz schlägt.“

– Simone de Beauvoir[33]
Sie kam und blieb

Bereits bei diesem ersten veröffentlichten Roman, der seine Leserinnen unwiderstehlich in den Sog des Trios zieht, hat de Beauvoir ihren Ton gefunden: einen sprachlich uneitlen, dicht an der gesprochenen Sprache orientierten, auf Information und Kommunikation zielenden Stil. Die junge Autorin ist, nach eigener Aussage, unter anderen von Hemingway beeinflusst und teilt über ihre Methode in den Memoiren mit:

„Meine Helden wissen nichts über den Augenblick hinaus, und so erscheinen die Episoden oft so rätselhaft wie in einem guten Roman von Agatha Christie.“

– Simone de Beauvoir[33]

Dass das Buch stark autobiographisch geprägt ist, war für ihr direktes Umfeld schon bei Erscheinen unschwer zu entschlüsseln. Für die breite Öffentlichkeit erschlossen sich die realen Bezüge erst posthum, nach der Veröffentlichung der Briefe der beiden Protagonisten.[33]
Das Blut der anderen

De Beauvoir versuchte, den Begriff des „Anderen“ in neuen Romanen auszudrücken, wie in Le Sang des Autres (Das Blut der anderen), ihrem spätesten Roman. „Mein neuer Held, Jean Blomart, bestand nicht, wie Françoise in Sie kam und blieb, darauf, der einzige fühlende Mensch in der Begegnung mit anderen zu sein.“ schrieb de Beauvoir in ihrem Werk In den besten Jahren. Der Held dieses Romans, Jean Blomart, weigert sich, für sie ein bloßes Objekt zu sein, in ihre Existenzen mit der brutalen Undurchsichtigkeit eines leblosen Dinges einzugreifen. Die Heldin des Buches war diesmal eine sterbende Frau, Hélène. Ursprünglich hatte de Beauvoir nicht geplant, Hélène und Blomart mit der Résistance in Verbindung zu bringen, aber als sie im Oktober 1943 ihren Roman begann, wurde ihr klar, dass Attentate und Vergeltungsmaßnahmen dem zugrunde liegenden Thema mehr Zusammenhang und ein in die Zukunft gerichtetes Moment geben würden. 1945, als das Buch veröffentlicht wurde, nannte man es ein „Buch der Résistance“.[34]
Alle Menschen sind sterblich

Während Blomart in Das Blut der anderen ein Mann von großem Verantwortungsbewusstsein war, spiegelte ihr Held in Alle Menschen sind sterblich, das im XVI. Jahrhundert spielt, ein pessimistisches Bild der Ohnmacht und der Sinnlosigkeit des menschlichen Lebens wider.[35] Die Hauptgestalt des Romans ist Fosca, ein italienischer Adliger, der einen Zaubertrank zu sich nimmt, der ihn unsterblich macht. De Beauvoir wollte damit nachweisen, dass die Unsterblichkeit bedeutungslos wäre, weil jedem Individuum damit der Lebenssinn und die Hoffnung genommen wären. Das Buch ist eine düstere Beschreibung des ausgehenden Mittelalters mit seinen verheerenden Kriegen, seinen sinnlosen Rebellionen und Massakern.[36]

Es spiegelt die Meinung de Beauvoirs nach dem Krieg wider, dass der Tod der meisten oder auch aller Kämpfer der Résistance, wenn auch nicht ganz umsonst, so doch sehr unbedeutend für die weitere geschichtliche Entwicklung gewesen war.[37] Die einzige Hoffnung war, dass diese verlorenen Leben ihren Sinn in sich selbst getragen hatten. Die Erinnerung der Lebenden an die Opfer war kurzlebig. Als Gegengewicht zu Fosca schuf de Beauvoir Régine, die versucht, sein unsterbliches Herz zu erobern, um so auch ein Stück Einzigartigkeit und Unsterblichkeit zu gewinnen. Aber auch das schlägt fehl. Alle ihre Handlungen und Tugenden bemänteln lediglich ihre absurden, existentiellen Anstrengungen, die mit denen aller anderen identisch sind. Mit Entsetzen sieht sie, wie ihr Leben zu einer Komödie wird, und versinkt im Wahnsinn.[37]
Das andere Geschlecht

Am bekanntesten wurde jedoch – neben ihrer mehrbändigen Autobiographie – ihre Studie über die Rolle der Frau in Das andere Geschlecht, erschienen 1951 (Original Le Deuxième Sexe, 1949): Darin wies sie eingehend auf die Unterdrückung der Frau im Patriarchat hin und schuf eine der theoretischen Grundlagen für die erstarkende neue Frauenbewegung.

In diesem Werk vertritt sie die These, dass die Unterdrückung der Frau gesellschaftlich bedingt sei. Für sie existiert keine irgendwie geartete Essenz der Frau:

«On ne naît pas femme, on le devient»

„Man wird nicht als Frau geboren, man wird es“

– Simone de Beauvoir[38]

De Beauvoir sagt in diesem Werk auch, dass Frauen von den Männern zum „Anderen Geschlecht“ gemacht worden seien. Dies bedeutet in der existentialistischen Terminologie de Beauvoirs, dass sich der Mann als das Absolute, das Essentielle, das Subjekt setzt, während der Frau die Rolle des Anderen, des Objekts zugewiesen wird. Sie wird immer in Abhängigkeit vom Mann definiert. Deshalb hat sie mit stärkeren Konflikten zu kämpfen als der Mann. Wenn sie ihrer „Weiblichkeit“ gerecht werden will, muss sie sich mit einer passiven Rolle begnügen, dies steht aber ihrem Wunsch entgegen, sich als freies Subjekt durch Aktivität selbst zu entwerfen.[38]

De Beauvoir präsentiert eine äußerst komplexe Analyse der Lage der Frau. Sie diskutiert biologische, psychoanalytische und historische „Fakten und Mythen“ (so der Titel des ersten Teils) und die „gelebte Erfahrung“ der Frau. Stark beeinflusst von Jean-Paul Sartres und Maurice Merleau-Pontys existentialistischer Phänomenologie geht sie davon aus, dass keine wissenschaftliche Betrachtung „die Frau“ erklären kann. Nur die individuelle Erfahrung hält sie für ausschlaggebend.

Nach dem Tod von Simone de Beauvoir am 14. April 1986 schrieb die amerikanische Feministin Kate Millett: De Beauvoir war immer wieder heftigen Anfeindungen ausgesetzt. Neben der zu erwartenden Kritik aus dem bürgerlich-konservativen Lager, legte sie sich auch mit der Linken an, weil sie (vor allem in späteren Jahren) davon überzeugt war, dass sich die Unterdrückung der Frau nicht automatisch im Kommunismus auflösen würde. Auch von Feministinnen wurde sie angegriffen. Im Zentrum der Kritik standen dabei meist ihre Beschreibungen des weiblichen Körpers und ihre „Entmystifizierung“ der Mutterschaft.

Sie hat viele der späteren Diskussionen im Feminismus beeinflusst und angestoßen und war wegbereitend für die Gender Studies.

„Wer hätte je ein Buch geschrieben, das das Schicksal aller Menschen verändern würde? Es wird Zeit brauchen, voll und ganz zu ermessen, welche Auswirkungen Das andere Geschlecht auf die Sozialgeschichte gehabt hat, auf das Privatleben, das Alltagsbewusstsein und die Wahrnehmung.“

– Kate Millett[38]

Das andere Geschlecht erschien zwischen zwei Frauenbewegungen (der der ersten Welle bis zum Ersten Weltkrieg und der der zweiten ab 1970) und steht in der Tradition von Feministinnen wie Olympe de Gouges (1748–1793), Mary Wollstonecraft (1759–1797) oder Virginia Woolf (1882–1941), auf die Beauvoir sich auch beruft, und es geht weit darüber hinaus. Beauvoirs umfassende kulturgeschichtliche und soziologische Abhandlung der Lage der Frauen in einer von Männern dominierten Welt ist der radikalste und visionärste Beitrag zur Emanzipation der Frauen im 20. Jahrhundert.[38]

Das andere Geschlecht ist im Wesentlichen eine dialektisch-materialistische Studie des Daseins der Frau. Es erklärt die Frau nicht als ein geheimnisvolles Wesen, sondern unter dem Gesichtspunkt ihrer gesellschaftlichen und wirtschaftlichen Situation. Die Versklavung der Frau und ihre Befreiung sind die Folgen ihrer wirtschaftlichen Abhängigkeit und wirtschaftlichen Emanzipation.[39]
Die Mandarins von Paris

Der 1954 veröffentlichte Roman wurde zum bis dahin größten literarischen Erfolg von Simone de Beauvoir. Sie erhielt den renommierten Prix Goncourt und nannte die Reaktionen von Publikum und Kritik einen „Traum“, der sich erfüllt habe.[40]

Das Buch gilt als Schlüsselroman zur Situation der Linksintellektuellen im Nachkriegs-Frankreich. Die Nationalsozialisten, der gemeinsame Feind, der zuvor alle geeint hatte, waren besiegt. Die Linke splitterte sich auf in unterschiedliche bis feindliche Fraktionen. Über den Kommunismus war längst der Schatten des Stalinismus gefallen, das von Sartre mitbegründete Rassemblement Démocratique Révolutionnaire ging rasch zugrunde, und es stellte sich nun die Frage nach der ganz persönlichen Verantwortung sowie einem sinnvollen kollektiven politischen Engagement.[40]

De Beauvoir entwickelte in diesem Roman ihren expressionistisch geprägten Stil fort. Ihre literarische Sprache unterscheidet sich kaum von der in den Briefen und Tagebüchern. In dem Roman-Paar Anne und Robert Dubreuilh sind unschwer de Beauvoir und Sartre zu erkennen, auch wenn die Figuren selbstverständlich nicht deckungsgleich sind mit den realen Personen. Die Tochter der beiden, Nadine, scheint die Summe der „immanenten“ jungen Frauen zu sein, die das Paar im Leben umschwirren.[41]
Die Welt der schönen Bilder

Das Buch spielt nicht wie alle anderen, im Intellektuellen-, sondern im Nouveaux-Riches-Milieu von Paris. Ihr zentrales Thema ist ein in den sechziger Jahren aufkommender – und sich 1968 virulent bahnbrechender – Konflikt: das Unbehagen am steigenden Materialismus und die sich vergrößernde Kluft zwischen Arm und Reich – bei gleichzeitigem Verlust aller Werte.[42]

De Beauvoir thematisiert hier nicht nur ihre Kritik an Konsum – Hörigkeit und Konformismus, sondern auch die bittere Erkenntnis, dass die Müttergeneration nicht mehr zu retten ist – der Kampf um die Töchter sich jedoch lohnt.[43]
Memoiren

Simone de Beauvoir veröffentlichte fünf Bücher als ihre Memoiren, in denen sie etliche Namen veränderte. Die meisten Personen, die hinter diesen Namen stehen, ließen sich später identifizieren.
Memoiren einer Tochter aus gutem Hause

De Beauvoir schildert minutiös, wie das am 9. Januar 1908 in Paris geborene kleine Mädchen zu der jungen Frau wurde, die sie war – und was die erwachsene Frau daraus gemacht hat. Ihre Erinnerungen sind bilderreich, sinnlich und leidenschaftlich. Dieser erste Teil der Memoiren endet mit dem Tod der Freundin, der Begegnung mit Sartre – und dem Schreiben ihres ersten Romans. Zaza, die beste Freundin, zerbricht an der Halbherzigkeit, der „mauvaise foi“ (Unaufrichtigkeit) ihrer Umwelt, der Klassenarroganz ihrer Familie und am Frauwerden.[44]
In den besten Jahren

In diesem 1960 erschienenen zweiten Memoiren-Band geht es um die Jahre 1929–1944, bis zur Befreiung von Paris, also die Zeit, die auch in Sie kam und blieb sowie in ihren Briefen an Sartre im Zentrum steht.[45]
Der Lauf der Dinge

1963 veröffentlichte Simone de Beauvoir ihren dritten Memoiren-Band. Er beginnt mit der Befreiung von Paris. Des Weiteren schildert sie darin die Reaktionen auf Das andere Geschlecht, das ausgerechnet in den Monaten erschien, in denen Nelson Algren sie in Paris besuchte. Die Aggressionen auf der Straße oder in den Cafés und Restaurants gegen die Autorin des skandalösen Buches waren äußerst lästig, sodass de Beauvoir mit Algren Paris verließ.[46] Wie im zweiten Band ihrer Memoiren, findet sich Wichtiges neben Unwichtigem, eindringliche Schilderungen der gesellschaftlichen Zustände neben privaten Anekdoten. Einen großen Raum in dem Buch nehmen Reisebeschreibungen ein, die teilweise dermaßen detailverliebt sind, dass sie zwar einerseits unprätentiös erscheinen, sich andererseits aber auch zu wichtig nehmen. Diese Art, sich selbst darzustellen, war einer der Gründe, warum die Reaktionen auf ihre Memoirenbände bei den Kritikern (im Gegensatz zur großen Mehrheit der Leser und Leserinnen) nicht durchweg positiv waren.
Alles in allem

In diesem vierten Memoiren-Band schildert Simone de Beauvoir ihr Leben in den Jahren von 1962 bis 1972, vom Ende des Algerienkrieges bis zum Beginn der Frauenbewegung.[47]
Die Zeremonie des Abschieds

Der vierte und letzte Band ihrer Memoiren umfasst die letzten zehn Jahre mit Sartre. Dieses Buch enthält neben den Schilderungen des Krankheitsverlaufs Gespräche mit Jean-Paul Sartre August – September 1974.
DEVAMINA BAK


Annette von Droste-Hülshoff

1797 yılında Havixbeck'de doğmuş, 1848'de Meersburg am Bodensee'de vefat etmiştir. Droste-Hülshoff en önemli Alman kadın yazarlardandır.

Annette von Droste-Hülshoff'un kökeni eski Vestfalyalı katolik, asil bir aileye dayanıyor. Clemens August von Droste-Hülshoff ve Therese von Haxthausen'in kızı olarak 10 Ocak 1797'de [1] (başka kaynaklara göre[2] 12 veya 14 Ocakta) Münster yakınlarında Havixbeck ve Roxel arasında kalan Hülshoff Şatosu'nda (Burg Hülshoff) dünyaya geldi. Annette von Droste-Hülshoff münzevi ve dar, kısıtlı bir hayat sürdü. Erken doğumu nedeniyle çocukluk ve gençlik dönemleri hasta geçti. 1812 ve 1819 yılları arasında Profesör Anton Matthias Sprickmann tarafından eğitim aldı ve desteklendi. 1826 yılında babasının ölümünden sonra ailesine ait olan mal ve mülk ağabeyi Werner'a kaldı. Öyle ki o, ablası Jenny ve annesiyle birlikte Münster'in Nienberge bölgesindeki konakları Haus Rüschhaus'a taşınmak zorunda kaldı.

İlk büyük seyahatini 1825'te babasının ölümünden bir yıl önce Rhein Nehri'ne, Köln, Bonn ve Koblenz şehirlerine yaptı. Bonn'da Sibylle Mertens-Schaaffhausen ile arkadaşlık kurdu. 1842'ye kadar çoğu kez ziyaret ettiği Bonn'da August Wilhelm Schlegel ile de karşılaştı. Böylece Annette von Droste-Hülshoff Grimm Kardeşler gibi çağdaşlarıyla yazılı iletişime geçmiş oldu ama asla onu hemşire olarak yetiştirmek isteyen ailesinin isteklerinden kaçınmadı. Ama bu kendisini sürekli rahatsız ettiğinden ailesiyle ilişkilerini azaltma ve geçimini de yazarlığıyla kazanmak istediğinden dolayı da ailesiyle hiç görüşmeme kararını aldı. Ama o yazar değil, şair oldu. Annesi de bunu anladı ve kızını desteklemeye başladı, bununla birlikte örneğin Christoph Bernhard Schlüter ile kızı arasında bir ilişki kurmak istedi ama gönderdiği el yazmaları yeterli bulunmadı.

Annette von Droste-Hülshoff edebî işlerini gayet ciddiye alırdı ve büyük sanatı başarma bilincindeydi. Romanı 'Die Judenbuche' gibi balatları da ünlendi. Zamanı için tipik olan, aydınlatılmış şuur ile dinî arayış arasındaki insanların parçalanmışlığını anlatan eseri Das geistliche Jahr derin dindarlık konusu için önemli bir belge niteliği taşımaktadır. 20 yıldan uzun bir süre çalıştığı bu eserindeki açıklamalar günümüzde biyografik olarak addediliyor. İlk defa, ortaçağ edebiyatıyla uğraşan Baron Joseph von Laßberg („Sepp von Eppishusen“) ile evli olan ablası Jenny ve annesi ile gittiği Bodensee, onun edebî faaliyetlerinde gayet etkili olmuştur.

1841'den itibaren eniştesinin yanında Meersburg Şatosu'nda kaldı, ama evi onu ölene kadar besleyen sütannesinin ve annesinin kaldığı, Nienberge yakınlarındaki Rüschhaus oldu. Levin Schücking, Droste-Hülshoff'un bir kız arkadaşının oğludur. Droste Hülshoff, Levin Schücking'le 1837 yılından beri sıkı bir dostluk kurmuştur. Schücking, Droste-Hülshoff'un aracılığıyla Meersburg Şatosu'nun kütüphanesinin başına geçmiştir.

Droste-Hülshoff 17 Kasım 1843'te Meersburg'un dışında, Weinberge'nin ortasındaki Fürstenhäusle'yi satın almıştır. 24 Mayıs 1848 günü öğleden sonra Bodensee'deki Meersburg Şatosu'nda, muhtemelen ağır bir zatürreye yakalandığından dolayı, hayata gözlerini yumdu.
DEVAMINA BAK


Audrey Hepburn kimdir? Hayat Hikayesi

Annesi Hollandalı bir barones, babası ise İngiliz bir bankacı olan Hepburn, 4 Mayıs 1929 yılında Belçika’nın Brüksel şehrinde doğdu.

1 yaşındayken anne ve babası boşanan Audrey annesiyle Londra’ya yerleşti. Burada yatılı bir okula gitti ve babasını bir daha göremedi.

Audrey 10 yaşına geldiğinde annesi yeniden evlendi ve üvey babası ile birlikte Hollanda’ya taşındılar.

Nazi işgalinin yaşandığı bu yıllar Audrey için oldukça zor geçiyordu, depresyon ve beslenme bozukluğu başlamıştı. Ancak yine de 2. Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı oluşan sivil harekete destek oldu.


İşgalin sona ermesiyle Audrey, Londra’ya geri döndü ve bale okuluna gitti. Bu, aynı zamanda modellik kariyerinin de başlangıcıydı.

[Image: 139916340821411.jpeg]

Bale eğitimi ve modellik yaptığı yıllar boyunca sadece sinemanın hayalini kuran Hepburn, 1948 yılında Londra’da High Button Shoes adlı operayla sahneye ilk adımını attı.


1950 yılında ise One Wild Oat adlı filmde küçük bir rol aldı. Bu onun rol aldığı ilk uzun metrajlı filmdi.

1951’e gelindiğinde Audrey sinema filmlerinde küçük roller almaya devam ediyordu. Bu filmlerin arasında Young Wives’ Tales ve The Lavender Hill Mob da vardı.

Audrey, Broadway yapımı Gigi’de rol almak üzere New York’a gittiğinde yaşı henüz 22'ydi ama Hollywood’un ilgisini çekmeyi başarmıştı.

Hollywood starlığına doğru

1953 yılında Hollywood yapımı Roman Holiday’de oynadığı başrol ile büyük bir başarı elde etti. Roman Holiday’de Prencess Ann karakterini canlandıran Hepburn, bu performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazandı.

[Image: 1399163408074110.jpg]

Ondine With Mel Ferrer isimli oyunda rol almak için tekrar Broadway’e dönen Hepburn, bu oyun sayesinde ilk kocasıyla tanıştı.

Rol arkadaşı Mel Ferrer ile sahnedeki yakınlıkları nikah masasına taşındı ve çift 25 Eylül 1955’te İsviçre’de evlendiler.

Hepburn gittikçe daha fazla tanınıyor, sayısız filme ve başarıya imza atıyordu. Güzelliği, sadeliği ve zarafetiyle Hollywood’un gözbebeği haline gelmişti.

Yönetmenliğini John Huston’ın yaptığı The Unforgiven filminde rol aldığı 1960 yılında ilk çocuğu Sean dünya geldi.

Hepburn Wait Until Dark filmi ile 5. kez Akademi Ödülleri'ne aday gösterildiği 1967 yılında eşi Mel Ferrer’den ayrıldı ve 1969 yılında İtalyan psikiyatrist Andra Dotti ile yeniden nikah masasına oturdu. Bu evliliğinden ikinci çocuğu Luca doğdu.


Kariyerinde hızlı ve sağlam adımlarla ilerleyen Hepburn, Holloywood tarihine damgasını vuran önemli oyunculardan biridir.


Halen dünyanın en güzel ve zarif kadınlarından biri olarak anılan Hepburn, 1980 yılından itibaren UNICEF’in iyi niyet elçisi olarak da tüm dünyada çalışmalarını sürdürdü.

Başarılı, güzel ve iyi kalpli Audrey Hepburn kolon kanserine yakalandı ve 20 Ocak 1993 yılında İsviçre Tolochenaz’daki evinde hayata gözlerini yumdu.

Hepburn’ün hayatı boyunca verdiği mücadeleyi oğulları omuzladı. Zor durumdaki insanlara yardım için anneleri gibi kolları sıvayan Sean Ferrer ve Luca Dotti bir yardım fonu oluşturdu.

Önemli filmleri


1948 Nederlands In 7 Lessen (7 Derste Hollandaca)
1951 One Wild Oat (Bir Yabani Yulaf Tanesi)
1951 Laughter in Paradise
1951 Monte Carlo Baby
1951 Young Wives' Tale
1951 The Lavender Hill Mob
1952 The Secret People
1952 Nous İrons à Monte Carlo (We Will Go to Monte Carlo)
1953 Roman Holiday (Roma Tatili)
1954 Sabrina
1956 War And Peace (Savaş ve Barış)
1957 Funny Face (Şahane Macera)
1957 Love In The Afternoon
1959 Green Mansions
1959 The Nun's Story
1960 The Unforgiven (Affedilmeyenler)
1961 Breakfast at Tiffany's (Tiffany'de Kahvaltı)
1961 The Children's Hour (Tehlikeli Fısıltı)
1963 Charade
1964 Paris When It Sizzles (Ağustosta Paris)
1964 My Fair Lady
1966 How To Steal A Million
1967 Two For The Road
1967 Wait Until Dark
1976 Robin And Marian
1979 Bloodline (Soy)
1981 They All Laughed
1989 Always (Daima)


Ödülleri

Audrey Hepburn, oyunculuk kariyerinde zirveye tırmanıp bir idol olmayı başardı. Kariyeri boyunca sayısız ödülün sahibi oldu ancak en büyük ödülünü Roman Holiday filmi ile aldı. 1954 yılında bu filmle En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı alan Hepburn sonrasında aynı ödüle 4 kez daha aday oldu.

Aldığı önemli ödüller;

  1953 BAFTA Ödülü (En iyi Kadın Oyuncu), Roman Holiday
    1953 New York Film Critics Circle Award (En İyi Kadın Oyuncu), Roman Holiday
    1954 Oscar Ödülü (En iyi Kadın Oyuncu), Roman Holiday
    1954 Altın Küre Ödülü (En iyi Kadın Oyuncu), Roman Holiday
    1959 BAFTA Ödülü (En iyi Kadın Oyuncu), The Nun’s Story
    1959 New York Film Critics Circle Award (En İyi Kadın Oyuncu), The Nun's Story
    1959 San Sebastian Uluslararası Film Festivali (En iyi Kadın Oyuncu), The Nun’s Story
    1964 BAFTA Ödülü (En iyi Kadın Oyuncu), Charade[/li][/ul]
DEVAMINA BAK


Maria Gaetana Agnesi Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

AGNESI, Maria Gaetana (1718-1799)

Italyan matematikçi ve felsefeci. Özellikle diferansiyel hesap alanında çalışmalar yapmış ve kendi adıyla da anılan özel bir eğriyi tanımlamıştır.

16 Mayıs 1718’de Milano’da doğdu. Babası matematik profesörüydü. Küçük yaşta parlak zekâsı ve dil yeteneğiyle dikkati çekti. Latince, İbranice ve Eski Yunanca gibi klasik dillerin yanı sıra Fransızca ve Almanca gibi dilleri de kolayca öğrendi. Kadınlara yükseköğrenim hakkı tanınması gerektiğini savunan Latince bir makalesi yayımlandığında henüz dokuz yaşındaydı. 1750’de, babasının hastalanması üzerine, Bologna Üniversitesi matematik kürsüsünde ondan boşalan görevi devraldı. İki yıl sonra babası ölünce kendini din ve hayır işlerine adadı. 9 Ocak 1799’da Milano’daki bir manastırda öldü.

Agnesi ilkin doğabilimleri ve felsefeyle ilgilenmiş, bu alandaki denemelerini 1738’de yayımladığı Propositiones Pbilosophicae (“Felsefe Önermeleri”) adlı yapıtında toplamıştı. Bu denemelerin büyük bir bölümü, evlerinde babasının sık sık düzenlediği toplantılarda bir araya gelen bilim adamları arasındaki bilim ve felsefe tartışmalarından kaynaklanır. Sonradan ilgisini matematiğe, özellikle de analitik geometriye yönelten Agnesi, İmparatoriçe Maria Theresia’ya adadığı Instituzioni Analitiche ad Uso della Gioventu Italiana (1748) adlı yapıtıyla büyük ün kazandı. Açık ve anlaşılır olmasına özen gösterdiği, bu nedenle Latince yerine İtalyanca yazdığı bu kitap, ülkesi dışında da büyük ilgi gördü. Öyle ki Cambridge Üniversitesi’nden bir profesör, bu temel yapıtı İngiliz gençliğine kazandırabilmek için İtalyanca öğrendi.

Agnesi, analitik yapılara yer verdiği bu kitabında, ilk kez Fransız matematikçi Pierre de Fermat’nın bir yüzyıl kadar önce incelediği ve 1703 ’te İtalyan matematikçi Guido Grandi’nin “versiera” diye adlandırdığı üçüncü dereceden bir eğrinin çözümlemesini de yapar. Grandi bu eğriyi, “dönmek” anlamına gelen Latince vertere sözcüğünden türettiği “versiera” terimiyle adlandırmıştı. Fakat sonradan Agnesi’nin yapıtı İngilizce’ye çevrilirken, “cadı” anlamındaki İtalyanca avversiera sözcüğüyle karıştırıldığı için, özellikle İngilizce konuşulan ülkelerde bu eğri yüzyıllar boyunca “Agnesi eğrisinin cadısı” diye tanındı. “Ters sinüs eğrisi” diye de bilinen bu özel türden eğrinin denklemi xy2=4a2 (2a-x)’tir.

Agnesi, matematik alanındaki çalışmalarıyla, özellikle de 1748’de yayımlanan yapıtıyla kısa sürede adını duyurmayı başardı. Babasının yerine Bologna Üniversitesi matematik kürsüsüne getirilmesiyle bir matematik kürsüsüne dünyada ilk kez bir kadın atanmış oluyordu.

• YAPITLAR: Propositiones Philosophicae, 1738, (“Felsefe Önermeleri”); Instituzioni Analitiche ad Uso della Gioventu Italiana, 1748, (“İtalyan Gençliği İçin Analitik Eğitimi”).

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi



Sorularla  Maria Gaetana Agnesi Kimdir:

Maria Gaetana Agnesi, yayınladığı diferansiyel ve integral matematik hesapları ile dünyanın ilk önemli kadın matematikçileri arasında olan, İtalyan bir Matematikçi ve Filozof idi.

Maria Gaetana Agnesi, 16 Mayıs 1718'de İtalyanın Milan şehrinde dünyaya gelmiş ve 9 Ocak 1799'da 80 yaşında iken yine aynı şehirde vefat etmiştir.

Bu sene 295.doğum yıl dönümüdür.

Maria Gaetana Agnesi hakkında biyografik bilgiler

Hangi yılda doğmuştur?
295 sene önce 18.Yüzyılda 1718 senesinde doğmuştur.

Doğum günü ne zamandır?
Bugün 16 Mayıs'da doğum günü idi. Kendisi bir Pazrtesi günü doğmuş olup, bu senede doğum günü bir Perşembe gününe denk gelmektedir.

Burcu nedir?
Burcu Koç idi.

Nerede doğmuştur?
İtalyanın Milan şehrinde dünyaya gelmiştir.

Ne zaman vefat etmiştir ?
214 sene önce 9 Ocak 1799'da bir Çarşamba günü vefat etmiştir.

Kaç yıl yaşamıştır?
Maria Gaetana Agnesi 80 yıl yaşamıştır.
DEVAMINA BAK

Ramazan Ayvallı ( 1948)  kimdir? Hayat Hikayesi

1948 yılında Yalvaç Isparta'da doğan Ramazan Ayvallı ilk, orta ve lise tahsilini Yalvaç’ta tamamladı. 1965 yılında Yalvaç Lisesi'nden, 1969 yılında da, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden mezun oldu. Fakülteden mezuniyetini müteakıp, 1969 yılından 1980 yılına kadar (11 sene müddetle), Diyânet İşleri Başkanlığında Din İşleri Yüksek Kurulu Raportör olarak çalıştı. 1972-1973 yıllarında 2 sene Balgat Ortaokulu ve Ömer Seyfettin Lisesi'nde Din Dersleri, 1977-1978 senelerinde ise yine 2 sene T.E.D. Ankara Koleji'nde Din Dersinin yanı sıra Ahlak Dersleri okuttu.

1975 yılı başından itibaren, Mısır'daki Kahire Üniversitesi Dâru'l-Ulûm Fakültesi’nde lisans üstü kısmında 2 sene ilmi çalışma ve araştırmalar yaptı. Bu çalışmalar sırasında, yine Kahire’de bulunan Ayn-ı Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şark Dilleri Bölümünde mukaveleli öğretim üyeliği görevinde bulundu.

1974 yılında Çalışma Bakanlığınca (45 gün müddetle) Almanya'ya, 1979 yılında da Devlet Bakanlığınca (1 ay müddetle) Norveç’e görevli olarak gönderildi. Yine Devlet Bakanlığınca 1977, 1978 ve 1979 yıllarında (1'er ay müddetle) üç defa Suudi Arabistan'da görevlendirildi. 1979 yılında, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde, "İlâhiyat Doktoru" unvanını aldı. 17 Mart 1980 - 4 Ocak 1982 yılları arasında, Yozgat Yüksek İslâm Enstitüsünde Öğretim Üyeliği ve Müdür Muavinliği, 19 Ocak 1982 tarihinden itibaren de Samsun Yüksek İslâm Enstitüsünde öğretim üyeliği görevlerinde bulundu.

01.01.1983 - 18 Temmuz 1984 tarihleri arasında, Samsun (Ondokuz Mayıs Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak vazife yaptı. 18 Temmuz 1984 tarihinde Samsun İlâhiyat Fakültesi’nden Konya Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’ne intikal edip 24.05.1985 tarihinde bir Yardımcı doçentlik kadrosuna "Öğretim Üyesi" olarak tayini tamamlandı. 13 Kasım 1986 tarihinde "Doçent" unvanını alıp 30 Nisan 1993 tarihine kadar Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak vazife gördü ve bazı idari görevlerde bulundu. 9 sene devam eden Konya İlahiyat Fakültesindeki görevinin yanısıra, 4 sene de Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümünde "Arapça Mükâleme" dersleri okuttu. 01 Mayıs 1993 tarihinde, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine öğretim üyesi olarak tayin olunan Ramazan Ayvallı 31 Ocak 1995 tarihinde profesör olmuştur.

1969'dan beri pek çok gazete ve dergide çok sayıda ilmi araştırma ve makale yayınlayan, 1970 yılından beri de milli ve beynelmilel çapta birçok ilmi konferans, kongre, panel, sempozyum ve seminere iştirak eden Ramazan Ayvallı 2 Yüksek İslam Enstitüsü ile 3 İlahiyat Fakültesinde Öğretim Üyeliği yapmıştır.

22 Nisan 1993 tarihinden itibaren, TGRT Huzura Doğru Programı'nda İslam büyüklerini anlatan Prof. Dr. Ramazan Ayvalı 22 Nisan 1996 tarihinden 1998 yılı sonuna kadar da "Hadis-i Şerif'lerden Seçmeler" başlığı altında Sahih-i Buhari'deki Hadis-i Şerif'lerin açıklamalarını yapmıştır. Ayrıca Ankara’da: Meteoroloji'nin Sesi, TRT-1, TRT-2 ve Ârifân radyolarında, İstanbul’da: TGRT-FM, Moral-FM, Marmara-FM gibi radyolarda, Konya’da: Çağrı TV, Sun-TV, Malatya’da: Ufuk-TV, Kayseri’de: Elif-TV, Erzurum’da: Kanal-25, Yozgat’ta: Bayrak-TV, Amasya’da: Taşova-TV, Beypazarı’nda: Seyelân-TV gibi mahalli televizyonlarda, TGRT, Show-TV, Star-TV, Mesaj-TV ve Meltem-TV gibi ulusal televizyonlarda ilmi, târihi, ahlâki, kültürel ve branşı ile ilgili konularda konuşmalar yapmıştır.

Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Hadis Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerini bilmekte olup evli, 3 çocuk ve 2 torun sahibidir.



SÖYLEŞİ

PROF.DR. AYVALLI: “ARVÂSÎ HOCANIN AKIL, ZEKA İLİM VE FEHMİNİN DERİNLİĞİ HEMEN DİKKAT ÇEKERDİ”
Röportaj: Hüdavendigar Onur

1- Merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî Hocayla nasıl tanıştınız?

Merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî Hocayı, vicâhen ilk olarak, bundan 43 sene önce, ya’nî 1970 yılında, ben Balıkesir Ordu Donatım Okulu’nda Yedek Subay Kursu’nda iken tanıdım. O zaman o da, Necâtî Eğitim Enstitüsü’nde Öğretim Üyesiydi.
“Kendini Arayan İnsan”, “İnsan ve İnsan Ötesi” kitaplarını daha o günlerde alıp âdetâ birer solukta okumuştum. Bu vesîleyle ifâde edelim ki, Türk fikir hayâtına yaptığı önemli katkıları bilinen ve eserleriyle birçok temiz gencin yetişmesini sağlayan merhûm Ahmet Arvâsî hocamızı doğru bir şekilde tanımak ve tanıtmak bir bahtiyârlıktır. Dînimize, dilimize, vatanımıza, târîhimize, kültür ve medeniyetimize, güzel ahlâkımıza, bütün ilim ve adamlarımıza sâhip çıkmalıyız; bunlara ağırlık ve önem vermeliyiz; bunları yeni nesillerimize, çocuklarımıza ve torunlarımıza da doğru bir şekilde aktarmalıyız.
Şimdi, -zaman zaman kendi müşâhedelerimizi de katacak olmakla birlikte- onu, mümkün mertebe, kendi dilinden, kendi kaleminden ve kendisini daha yakından tanıyan dostlarının kalemlerinden ve sözlerinden tanıtmaya çalışacağız.

2- Balıkesir'deki hâtıralarınızdan bir nebze bahsedebilir misiniz?Merhûm, Cumartesi günleri öğleden sonraları, Balıkesir Sâat Kulesi’nin yanındaki Belediye Kahvehânesi’nde gençlere sohbetler yapardı. Bizim, Sâat Kulesi’ne yakın bir yerde bulunan Kasaplar Câmii’nde sivil elbiselerimiz bulunurdu. Biz, Cumartesi günleri, Askeriye’den çıkıp
bu câmiye gelirdik. Orada askerî elbiseleri çıkarıp sivilleri giyerdik; öğle namazlarımızı kılar, sonra doğruca Kahvehâneye giderdik.
Seyyid Ahmet Arvâsî Hoca’nın âhirete intikâlinden bugüne kadar, muhtelif
yerlerde [Amasya, Bağcılar, Güngören, Fâtih, Bâyezîd, Konya, Büyükçekmece ve
Ümrâniye’de] MHP, BBP, Türk Ocakları, Nizâm-ı Âlem Ocakları ve Aydınlar
Ocaklarının davetleri üzerine âcizâne konferanslar verdim, panellerde teblîğler
sundum.
Cihân hâkimiyetimizin ve Türk-İslâm Medeniyeti’mizin temel taşlarından
olan Hoca Ahmed Yesevî’ye benzetilen merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî hakkında
gazete ve dergilerde birçok makâle yazdım, röportajlar verdim. Ayrıca bazı kitaplarda onunla ilgili değerlendirmelerimiz de neşredildi.


3- Ahmet Arvâsî bey nasıl bir kişiliğe sahipti?Geçen yarım yüzyıla damgasını vuran Seyyid Ahmet Arvâsî, cemiyetimizde, gerçek bir fikir adamı ve sağlam bir münevver olarak hâtırlanıyor.
Merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî bey, fertlerden başlayarak toplumun bütün alanlarında yeni bir dirilişi öngören yazıları, yaptığı âteşli konuşmaları, kaleme aldığı gazete makâleleri ve kitaplarıyla, yeni bir teorik toplum modeli sunmaktadır.
Seyyid Ahmet Arvâsî (rahimehullah); Osmân Yüksel Serdengeçti, Prof. Dr. Erol Güngör, Nûrettin Topçu, Necîp Fâzıl Kısakürek gibi ilim ve fikir adamlarıyla aynı dönemde, aynı hissiyâtı paylaşarak fikirlerini üretti ve yaymaya çalışmıştır.
Sevgili Peygamberimizin mübârek torunlarından, mütefekkir, ilim ve gönül ehli, büyük eğitimci ve davâ adamı bir şahsiyetti. Merhûmun akıl, zekâ, ilim ve fehminin derinliğini; îmânının kuvvetini; millet ve memleket sevgisinin enginliğini; milletin birliği ve memleketin dirliği için olan büyük gayretlerini; iyi bir gençlik yetişmesi için olan büyük çabalarını, Türk devletinin gelişmesi, bütünlüğü ve kıyâmete kadar devâm etmesi için taşıdığı büyük aşk ve şevkıni, daha o günlerde [1970 yılında], yakînen müşâhede etmiştim.
Merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî’nin inancı, fikrî yapısı, düşüncesi, tesbîtleri, fikriyâtı, arzûları, temennîleri, ümîdleri ve hedefleri hakkında kendi kaleminden bir nakil yapalım:
“….Ben, İslâm îmân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saâdet bilen, Türk milletini iki cihânda azîz ve mes’ût görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gâye edinen Türk milliyetçiliği şuûruna sâhibim. Benim milliyetçilik anlayışımda aslâ ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuûruna yer yoktur.
İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin, her türlü ırkçılığa
karşıyım. Bunun yanında, Şânlı Peygamberimizin "Kişi, kavmini sevmekle
suçlanamaz”, “Kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir” ve “Vatan sevgisi
îmândandır" tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de bağlıyım.
Öte yandan İslâm’ın yakından uzağa doğru bir fetih ile bütün beşeriyeti
tevhîd bayrağı altında bütünleştirmeye çalışan İlâhî sistem olduğunu da
unutmuyorum. Yine Şanlı Peygamberimizin “İlim mü’minin kaybolmuş malıdır.
Nerede bulursa almalıdır” tarzında formülleştirdiği mukaddes ölçüye bağlı
olarak, hızla muâsırlaşmak gereğine inanmaktayım. Bu, Türk-İslâm kültür ve
medeniyetinin yeniden doğuşu (rönesansı) olacaktır.
İslâm’dan zerre ta’vîz vermeden yepyeni kadrolar ve müesseseler ile
zamanımızın bütün meseleleri, vahyin, Peygamber teblîğlerinin ve sünnet
yoluna bağlı büyük müctehidlerin açıklamalarının ışığında, yeniden bir
tahlîle ve tertîbe tâbi tutulabilir...”

“Arvâsî Hoca, insanı etkileyici konuşurdu” derler; siz bu konudane dersiniz?
Sözleri ve davranışlarıyla, hattâ bakışlarıyla başkalarını etkileyen bazı
insanlar vardır. Merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî, öğretmenlik ve öğretim

üyeliği yaptığı okullarda ve Enstitülerde, gerek öğretmen, gerek öğrenci
seviyesinde pekçok insana tesîr etmiş bir kimsedir. Bulunduğu her toplumda
muhakkak te’sîr icrâ eden ve onbinlerce, hattâ yüzbinlerce insanın hayrânlığını
kazanan bir kimse idi.
Onu yakından tanıyan kimle konuşsanız, ona karşı hayrânlığını ifâde
ettiğini görürsünüz. Bunda, onun sevgili Peygamberimizin torunu olması
sebebiyle sâhib olduğu asâlet, haseb-neseb, akıl ve zekânın etkisi olduğu
kadar, aynı zamanda çok okuyan, araştıran, düşünen ve ilmiyle amel eden,
ilim ve edeb sâhibi bir insan olmasının da ciddî tesîri vardır.
Zâten merhûmun büyük dedesi Hazret-i Alî Efendimize âit olduğu da
rivâyet edilen “İnsanın şerefi ilim ve edepledir; mâl ve neseble değildir”
sözünde de sâdece zenginliğin ve haseb-nesebin kâfî gelmediği, bu hasletlere
sâhib olan insanların aynı zamanda ilim ve edeb sâhibi olmaları gerektiği
vurgulanmıyor mu? Evine gelen misâfirlerine, muhtelif okullardaki meslektâşları ve
öğrencilerine, zaman zaman kahvehânelerdeki insanlara ve konferanslarına
gelen kişilere sohbet yoluyla hizmet etmeye çalışırdı. Onlara dâimâ hakkı, ilmi,
fazîleti, hidâyeti, adâleti, nûru, güzeli, iyiyi, doğruyu tavsiye ederdi.
Eğitim hayâtı boyunca pek çok genç yetiştirdi. Güzel Türkiye’mizin
her tarafında pek çok konferans verdi.
Tabîî ki o, bu şifâhî emr-i ma’rûf ve cihâd hizmetlerinin yanı sıra, kütüphânelerimizi tezyîn eden çok kıymetli eserler yazarak, kalemiyle de unutulmaz hizmetler yapmıştır.
Birçok yayınevi tarafından neşredilen, son zamanlarda da Bâbıâlî
Kültür Yayıncılığı tarafından, okurlarıyla buluşturulan, “Kendini Arayan
İnsan”, “İnsan ve İnsan Ötesi”, “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, “İnsanın
Yalnızlığı”, “Şiirlerim”, “Eğitim Sosyolojisi” (Eğitim Enstitülerinde Okutulan
Ders Kitabı), “Doğu Anadolu Gerçeği”, “Emperyalizmin Oyunları”,
“Devletin Dîni Olur mu?”, “Kadın-Erkek Üzerine”, “Türk-İslâm Ülküsü”
(3 cilt), “İlmihâl” gibi kitaplarından başka, Seyyid Ahmet Arvâsî, her biri
bir kitap mesâbesinde yüzlerce makâle kaleme aldı.

5- S. Ahmet Arvâsî, Türk milletine niçin bu kadar önem verirdi?Kendisi bizzât diyor ki: “Kesin olarak îmân etmişimdir ki, Müslümân-Türk milleti ve onun
devleti güçlü ise, İslâm dünyâsı da güçlüdür. Aksi bir durumda, bütün
Türk dünyâsı ile birlikte İslâm dünyâsı da sömürülecektir.
Gâlibâ bu durumu en iyi idrâk edenler de düşmânlarımızdır. Onun için
bütün İslâm dünyâsını esîr almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi, Türk
devleti ve Türk milleti olmuştur. Târihten ibret almasını bilenler, bunu ayân-
beyân göreceklerdir. Durum günümüzde de aynıdır.
Onun için diyorum ki; Türk devletini yıkmak ve Türk milletini
parçalamak isteyen bölücüler, yalnız Türklüğe değil, İslâm'a da ihânet
etmektedirler....”
“Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin yılmaz savunucusu olacağız.
İslâm Âleminin yeni bir uyanış ve diriliş işâreti verdiği bu günlerde, ısrârla Türk
Milletine ve onun azîz gençliğine “târihî misyonunu” hâtırlatmaya çalışacağız.
Biz, inanıyor ve târihin şehâdeti ile de idrâk ediyoruz ki, Türk Devleti güçlü
ve Türk Milleti birlik ise, İslâm Dünyâsı da mutludur ve ayaktadır. Aksine,
milletimiz zayıflamışsa veya bir “fetret devri” yaşamışsa, İslâm Dünyâsı da
perîşân olmuş, ya tâm veya yarı sömürge statüsüne mahkûm olmuştur. Nitekim,
Selçûklu ve Osmânlı denemeleri bunu ispâtlamıştır.”

Yine merhûm diyor ki:
“Türk milleti, en az bin yıldan beri İslâm ile müşerref olmuş,

İslâmiyeti en doğru tarzda anlayan, yaşayan ve bu sâhada söz sâhibi olan
bir millettir. Bağrından İmâm-ı A’zam’lar, İmâm-ı Mâtürîdî’ler, İmâm-
ı Gazâlî’ler, İmâm-ı Birgivî’ler, Ahmed İbn-i Kemâl Pâşâ’lar, Mollâ
Fenârî’ler, Ebussuûd Efendi’ler gibi [sayfalarca sayabileceğimiz] daha
nice dîn âlimlerini çıkarmıştır.
Yine Türk milleti, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hoca Ahmed
Yesevî, Hâcı Bektâş-ı Velî, Hâcı Bayrâm-ı Velî, Yûnus Emre gibi nice
tasavvuf büyüklerini yetiştirmiştir. Milletimiz, büyük ve târîhî bir kitaplığa ve bid’âtsız bir dîn
kültürüne sâhiptir. İslâm dünyâsının bütün kaynakları en sağlam
belgeleriyle elimizdedir”
“İnanıyorum ki, hem Türk, hem Müslümân olmak, hem de muâsır dünyâya öncülük etmek mümkündür. Ecdâdımız, bütün târihleri
boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O hâlde, bizler niye bu târihî
misyonumuzu yerine getirmeyelim?”
Şimdi de onun "İlm-i Hâl" adlı kitâbına yazdığı “İthâf”ını nakledelim.
Merhûm Ahmet Arvâsî bey orada diyor ki:
“Bu kitâbımızı, Hicrî 15. Asrın başlarında, sayıları bir milyara
yaklaşmakla birlikte [bugün itibâriyle 1,5 milyar], kara ve kızıl emperyalizmin
pençesinde inleyen, kendi arasında parçalanan “fırka fırka” olan, iç
boğuşmalarla ve dış taarruzlarla harâp düşen, bütün bu felâketlere rağmen,
bir türlü kendine gelemeyen, düşmân reçetelerinde “şifâ” arayan, Allah ve
Resûlü’nün çizgisine giremeyen, ideolojik maddî ve ma’nevî zenginliğine
ve kültür mîrâsına rağmen, kendi vatanında esîr ve parya statüsü içinde
yaşayan, muzdarip ve çâresiz İslâm Dünyâsı’nın -her şeye rağmen- kurtuluş
ümîdini kaybetmeyen ve yepyeni bir heyecânla yeniden “Kurtuluş İslâm’da”
diyerek silkinip ayağa kalkmaya çalışan îmânlı ve azîz gençliğine ve muzdarip
münevverine ithâf ediyoruz. İslâm îmân ve ahlâkına sarılanlara müjdeler olsun.”

İşte o, bunlardan dolayı dâimâ Türk milletine ve devletine sâhip çıkmaya
çalışmıştır.

6- S. Ahmet Arvâsî’ye “Asrın Yesevî’si” deniliyor, bu konuda ne dersiniz?

Evet, merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî hoca, birçok kimse tarafından Türk-İslâm Medeniyetimizin temel taşlarından olan ve bir mekteb (ekol, yol)
meydâna getiren Hoca Ahmed Yesevî’ye benzetilmektedir.

Merhûmun akrabâsı, yakın dostu, sırdâşı, Dış Politika Yazarı, Avukat, Emekli Albay Yeşilay Eski Genel Başkanı Mustafâ Necâtî Özfatura
bey, onun hakkında:
“…..O sıradan bir kişi değildir. Son asırlarda ender rastlanan mütefekkir, pedagog, eğitimci ve sosyologdur. O'nun büyüklüğü ve değeri
ufukta giderek yükselmektedir. Asrımızda, Ahmed Yesevî rolünü üstlenmiş mübârek bir mücâhiddir. Aramızdan çok genç yaşta ayrılmasına rağmen,
hayâtına büyük hizmetler sığdırmış nâdir bir kişidir. Yazıları dün ve bugün olduğu gibi, yarınlara da ışık tutacaktır…” demiştir.
Merhûm Gazeteci-Yazar Olcay Yazıcı ise şöyle demektedir:
“…..Bence Türkiye’nin en büyük problemi ne terör, ne enflasyon, ne de AB’ye girememektir. Türkiye’nin en büyük problemi, memleketin tek meselesi,
ikinci bir Seyyid Ahmet Arvâsî olmamasıdır. Nasıl Yesevî Hazretleri, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında âmil olmuş ise, Seyyid Ahmed Arvâsî Bey de, 12 Eylül öncesinin o kaos ve sis ortamında, Türk gençliğine kendi değerlerini tanıtmış ve onların yabancı tuzaklara düşmesine
mâni olmuştu….”

Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Emekli Öğretim Görevlilerinden; Edebiyatçı, Araştırmacı-Yazar M. Halistin Kukul da, onun hakkında diyor ki:
“…..Şayet; Avrupa’ya, Amerika’ya, Çin’e, Rusya’ya, Hindistan’a hangi kıt’a veya hangi devlete olursa olsun, Seyyid Ahmet Arvâsî biraz tanıtılabilse; yahut onlar, onu biraz olsun tanıyabilseler; hattâ, Türkiye, basît kısır çekişmelerden ve rehâvetten kurtulsa da, hakîkî mânâda ilme yönelse,
inanıyorum ki, önümüzdeki birkaç asır, Necip Fâzıl ile Seyyid Ahmet Arvâsî onların hepsine yetecektir…”

8- Merhûm Ahmet Arvâsî Hoca’nın vefât haberini duyunca neler hissettiniz?

Bildiğimiz gibi, eğitimci, mütefekkir, Asrımızın Hoca Ahmed Yesevîsi diye anılan merhûm Ahmet Arvâsî bey, bundan çeyrek asır evvel, ya’nî 25 yıl önce, 31 Aralık 1988 târihinde vefât etmiştir.
Sevgili Peygamberimizin mübârek torunlarından, mütefekkir, ilim ve gönül ehli, büyük eğitimci ve da’vâ adamı, merhûm Seyyid Ahmet Arvâsî bey, böyle bir Aralık ayında [31 Aralık 1988 Cumartesi günü saat 11.00 sularında], daktilosu başında, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanacak olan makâlesini hâzırlarken, Allahü teâlâ'nın rahmetine kavuşmuş idi; vefâtının üzerinden 25 sene geçmiş bulunmaktadır.

Ölüm, Allahü teâlânın kânûn-ı İlâhîsidir. Bizler, onun vefâtına çok üzülmekle beraber, takdîr-i İlâhîye rızâ göstermekten başka bir çâremiz
de yoktur. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, vefât gecesine “Şeb-i Arûs=Düğün Gecesi” demektedir.
Netice olarak ifâde edelim ki, merhûm Arvâsî hocanın güzel ahlâkı, kendisini tanıyan herkesce müsellemdir. Tevâzuu, evine gelen talebelerine bizzât kendi eliyle çay ikrâm edecek kadar güzeldir. Cömertliğine gelince, bu vasfı, dünyânın
en cömert insanı olan mübârek dedesi Peygamber Efendimizinden tevârüs ettiği için, ayrıca anlatmak zâittir.

O, "İnsanların hayırlısı (en iyisi), onlara faydalı olandır" hadîs-i şerîfini kendisine düstûr edinmiş ve başkalarına her hâl ü kârda hizmet etmeye çalışan
bir insandı. İşte onun dersleri, ev sohbetleri, kahvehânelerdeki konuşmaları, salonlardaki konferansları, meydânlardaki nutukları, kitapları bu sözümüzün birer delîlidir.

Kıymetli ilim ve fikir adamları, kitaplarında onun birçok yönünü anlatıyorlar. Bu kısa röportajımızda, onun hakkında "zikr-i cüz' irâde-i küll" ya’nî parçayı zikredip bütünü kasdetme kabîlinden birkaç cümle arzetmiş olduk.
“Onun hakkında ansiklopedilere maddeler yazılmalı, kitaplar çıkarılmalı, armağanlar neşredilmeli, yüksek lisans ve doktora tezleri hâzırlanmalı, hattâ
araştırma enstitüleri kurulmalıdır” teklîfi ile konuşmamızı bitirirken kendisine Allahü teâlâdan rahmetler diliyoruz, bizlere de şefâatçı olmasını ümîd ve temennî ediyoruz.

Bu vesîleyle, Hoca Ahmed Yesevî başta olmak üzere, târih boyunca milletimize, memleketimize, dînimize, devletimize ve insanlığa hizmeti geçmiş bütün İslâm büyüklerini, bu arada merhûm Ahmet Arvâsî’yi rahmet ve minnetle anıyoruz.

DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca