MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Albert Einstein kimdir-Albert Einstein biyografisi,hayatı
Einstein, Galilei ve Newton ile birlikte üç büyük bilim dehasından biridir. Üçü için de efsane, gerçeği gölgede bırakmıştır. Özellikle Einstein'ın yaşamı efsanelerle doldurulmuş ve bunlar onun yalnız bilgin ve kamuya mal olmuş adam ünüyle beslenmiştir. Resimleri ünlü tablo La Gioconda'da olduğu gibi yerli yersiz basılmış; haksız olarak atom bombasının babası sayılmış ve ünlü E = mc2 formülü her hususta gerekli gereksiz kullanılmıştır. Gerçekte Einstein, asıl alanı olan kuramsal fizikte yaptığı çalışmalarıyla XX. yy fiziğine ışık tutmuştur.
Albert Einstein 14 mart 1879'da Almanya'nın güneyindeki Ulm kentinde dünyaya geldi. Ailesi Musevi'ydi, ama pek dindar değildi. Çocukluğu, babasının elektrik tesisatı yaptığı Münih'te geçti. Babası hiç bir zaman işinde başarılı olamamıştı, onun işiyle ve ailesinin geçimiyle ilgili yaşadığı sorunlar genç Einstein'ı çok etkilemiştir.
YETİŞME YILLARI
Einstein Münih'te Luitpold Lisesi'ne devam etti. Burada başarılı bir öğrenci sayılırdı ama aslında çok mutsuzdu; o dönem, her türlü askeri disipline ve dayanıksız otoriteye karşı olumsuz duygularının ortaya çıktığı yıllardı. On beş yaşında, lisedeki yönetime daha fazla dayanamayarak, kendi iradesiyle okulu terk etti ve lise öğreniminin sona ermesini beklemeyerek ailesinin bulunduğu Pavia'ya, İtalya'ya gitti. Babası burada yeniden bir servet edinmenin peşindeydi. Einstein, aylarca tek başına çalıştıktan sonra, ünlü Zürich Politeknik Enstitüsü'nün giriş sınavlarına katıldı. Bu sınavda başarılı olamadı ama öğretim yöntemlerinin son derece liberal olduğu bir İsviçre okulunda sınavlara hazırlanabilme olanağını elde etti. 1896'da Politeknik Yüksek Okulu'na kabul edildi ve burada 1900'e kadar dönemin en iyi profesörlerinin yanında çok iyi bir öğrenim gördü. Bu dönemde Alman biliminin tüm klasik yapıtlarını keşfetti. Bu arada Politekniğe kabul edilen ender kız öğrencilerden biri olan Sırp-Hırvat kökenli Mileva Maric ile tanıştı. Onun Musevi olmayan bir kızla evlenmesine karşı çıkan babasının ölümünden sonra 1903'te evlendiler.
Einstein, okulu bitirdikten sonra, sahip olduğu saygın diplomaya karşın, kendine uygun bir iş bulamadı. Çeşitli üniversitelerde araştırma görevlisi kadrosu elde etmek için yaptığı birçok başvuru sonuçsuz kaldı. Sonunda babasının araştırma görevlisi bir dostunun araya girmesiyle Bern'deki patent dairesinde bir teknik uzmanlık görevi bulmasaydı durumu hiç de iyi olmayacaktı. Einstein için fizik çalışmalarına olanak vermesi bakımından bundan daha uygun iş olamazdı. 1955'te ölümünden birkaç hafta önce kaleme aldığı Öz yaşam öyküsü Taslağı'nda "Patent belgelerinin yazılması işi benim için gerçek bir kazançtı; bu iş fizik üzerinde düşünmek için bol zaman bulmama olanak veriyordu" diye yazacaktı.
1905, OLAĞANÜSTÜ BİR YIL
Einstein'ın 1905'te yayımladığı ve fizik tarihinin seyrinde değişikliğe yol. açan beş makalesi 1900 ile 1905 arasında olgunlaştı. Isaac Newton'a başarısının sebebi sorulduğunda söylediği şu sözler kadar Einstein'a uygun olan bir başkası yoktur: Tüm zamanım uğraştığım sorunlar üzerinde düşünmekle geçer. Einstein on yıldan beri sürekli olarak fizikteki derin bir ayrılık üzerinde düşünmekteydi; bu ayrılık fiziği kuramsal düzeyde birbiriyle bağdaşamaz bir biçimde ikiye bölüyordu: bir yanda ışığın, denizin yüzeyindeki dalgalar gibi tüm uzaya ya yılmış ve süreklilik arz eden dalgalar dan oluştuğunu ileri süren dalga kuramı (James C. Maxwell'in ışığın elektromanyetik doğasını göstermiştir); öte yanda, ışığı parçacıklardan oluşan, tümüyle yerel ve süreksiz bir mekanik olgu olarak kabul eden Newtoncu kuram. Sürekli olan ile süreksiz olanın fizik kuramında birlikte yer almasına oldukça şaşıran ve fiziğin ancak tekli yapıda olabileceği fikrine sıkı sıkıya bağlanan Einstein, kararlı bir biçimde bu ayrılığı ortadan kaldırmanın yollarını aramaya girişti. Bu konu tüm yaşamının en önemli amacını ve bütün araştırmalarının arkasındaki gerçek itici gücü oluşturacaktı.
Einstein'ın en önemli üstünlüğü, ışık kuramının fizikteki en derin çelişkiyi içe ren alan olduğunu kavramasıydı. Deha sının diğer bir yönü, geçerli olan ışık kuramının temel kavramlarından biri olan esirin, fizikteki tekliğin önündeki engellerden biri olduğunu anlamasıydı. Ger çekte ışık bir dalga gibi düşünülmüştü; bu dalga kavramı, suyun yüzeyinde olu- şan dalgalanma olayına benzer biçimde geliştirilen kuramsal bir kavramdı. Eğer bu benzerlik sonuna kadar sürseydi, olay son derece açık olacaktı; oysa sudaki dalgalanmayı olanaklı kılan maddi ortam, ışık için çok kolayca belirlenebilir değildi. Birçok fizikçi kuşağının önünde duran engel buydu: ışık enerjisinin yayıl masını sağlayan ortam nedir? Bu ortam için düşünülen esirin birçok fiziki özelliğinin ele geçmez olmasına karşın (yoğunluğunun ve esnekliğinin hesaplan- ması ya da ölçülmesi olanaksız gözüküyordu), onun hareketsiz olduğunu var saymak, kuramının içsel nedenlerinden ötürü zorunlu gözüküyordu.
Bu tarihi hatırlatma Einstein'ın 1905'te, henüz yirmi altı yaşındayken ortaya koyduğu entelektüel cesaretin önemini değerlendirmeye olanak verir. Gerçekten de Einstein'a göre esirin fiziki özelliklerinin saptanmasının bu denli güç olmasının nedeni, onun hiçbir fiziki gerçekliğe sahip olmamasından, onun yalnızca bir uydurma olmasındandı; bu kavram, kolaylıkla bir kenara bırakılabilecek bir yakıştırmadan başka bir şey değildi. Einstein'ın, özel görelilik kuramını anlattığı ünlü makalesi bu temele dayanıyordu: Esir yoktur.
Bu makalesinde Einstein, zaman ve uzayla ilgili « doğal » fikirlerin çok derin bir eleştirisi pahasına, esiri kalan tek maddi özelliği olan hareketsizlikten de arındırmayı başardı. Böylece fizikte tek liği gerçekleştirdi. Aslında, o döneme değin ışığın dalga kuramında kabul edil diği gibi hareketsiz bir esirin varlığını öngörmek, tüm mekaniğin (Galilei'den beri), tüm parçacık hareketi kuramının üzerine kurulduğu görelilik düşüncesi ve ilkesine açıkça aykırıydı ve bu neden le hareketsizliğin olmadığı, bunun fiziki bir anlamının olmadığı öne sürülebilir di. Böylece ilkeler düzleminde ışık kuramı derhal mekanikle bağdaşık, homojen bir duruma gelecekti. Einstein, esirin sonunu ilan etmekle bu ayrılığı, heterojenliği ortadan kaldırdı, ışığın görelilik kuramını ortaya koydu ve onu mekanikle birleştirdi.
Einstein gene 1905'te, ışığın ısıl özelliklerini, yani ısıtılmış bir cismin yaydığı ışığın rengini inceleyerek, ışığı aynı zamanda parçacıklardan oluşan bir olgu olarak da kabul etmek gerektiğini kanıtladı. Bu sonuç da fiziğin tekliği yolunda ilerleme olanağı sağladı; daha önce inanıldığı gibi ışığın, mekaniğin incelediği parçacıklardan tümüyle farklı bir doğaya sahip olduğu yolundaki görüşün tümüyle doğru olmadığı, ışığın aynı zamanda maddi özelliklere, parçacık özelliğine de sahip olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla evrende bulunan tüm nesnelerin ortak bir doğası olduğu fikri ufukta beliriyordu.
Böylece Einstein daha sonraki elli yıl boyunca, araştırmalarını 1905'te açtığı iki yolda çeşitli başarılarla sürdürerek birleşik bir fizik kuramı kurmaya çalıştı. Bu yollardan biri fiziğin farklı dallarının dayandığı ilkelerin birleştirilmesiydi. (Einstein buna «bir ilkeler kuramının araştırılması » diyordu); İkinci yol ise, fiziğin ele aldığı ve evrendeki şeylerin yapıldığı nesnelerin birliğini kurmaktı (Einstein bu yolu «bir inşa kuramının araştırılması » olarak tanımlıyordu).
BİRLEŞTİRİCİ İLKE ARAYIŞI
Einstein 1905'ten sonra elektromanyetik kuvvetler ile çekim kuvvetlerini aynı biçimde ele almayı olanaklı kılacak temel ilkeleri bulmaya yöneldi. Bu sonuca kısmen, 1907 ile 1916 arasında uğraştığı Genel Görelilik Kuramı ile ulaştı. Genel Görelilik Kuramı bir çekim kuramıdır; yani iki cismin bir- birine uyguladığı çekimle ilgilidir. Newton'un açıklamadan öne sürdüğü bu etkileşim kuramının yerine Einstein bir başka kuram geçirdi. Einstein'ın çalışmalarıyla, bu etkileşimin, o bölgede bulunan cisimlerin yol açtığı bir uzay-zaman eğriliği olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün yetmiş beş yaşını aşmış olan bu kuram henüz «olgular»ca yalanlanmış değildir. 1930'lar ile 1950'ler arasında son derece popüler olan (ki o dönemde bu kuramı gazete ve dergilerin «matematik» köşelerinde sıkça görmek mümkündü) Genel Görelilik Kuramı bugün astrofiziğin temel çerçevesini oluşturur. Bu kuram aynı zamanda kozmolojiyi tümden yenilemiştir.
Einstein, kuramının evrenin genel yapısını betimleme olanağını verdiğini fark etmiş ve büyük bir şaşkınlıkla evrenin hem sınırsız hem de sonlu olduğunu keşfetmiştir.
Bugün kozmoloji, Genel Görelilik Kuramı üzerinde yükselmektedir. Kara delikler, büyük patlama (big bang) ya da çekimsel dalgalarla ilgili araştırmalar, Einstein'ın 1907 ile 1916 arasında yaptığı çalışmalar sonucunda açtığı yolda ilerlemektedir. Einstein tüm yaşamı boyunca Genel Görelilik Kuramını «sevgili çocuğu» olarak nitelendirmiştir; bunun nedeni herhalde onun Özel Görelilik Kuramı gibi kolay doğmamış olmasıydı: Einstein 1911 ile 1916 arasında matematik öğrenmenin yanı sıra bu dönemde daha önce hiçbir bilgisinin olmadığı tansör çözümlemesini ve Eukleidesci olmayan geometriyi öğrenmişti. Ayrıca yalnız çalışmayı sevmesine karşın çalışma arkadaşlarından Marcel Grossmann'a başvurmak zorunda kalmıştır. Einstein bu büyük matematikçiden, geliştikçe daha çok karmaşıklaşan kuramının biçimselleştirilmesi labirentinde kendisine yardım etmesini istemiştir.
Aslında Genel Görelilik Kuramı hem yapısıyla, hem de evreni betimleme biçimiyle Einstein için ideal bir biçimi temsil ediyordu. Bu kuram esasen bir alan kuramı kavramına dayanıyordu; yani uzayın belirli bir noktasında bulunan bir cismin, çevresindeki uzay bölgesinde bir değişiklik meydana getirmesi fikrini temel alıyordu. Bu cisim bir «alan» yaratıyordu; bu alan ise onu yaratan cisim tarafından uzayın bir bölgesinde oluşturulan bir değişiklikten başka bir şey değildi. Bu muhakemenin temeli şu ilkedir: daha önceleri düşünüldüğünün tersine, uzay içindeki cisimlere karşı duyarsız değildir, yani bir cismin varlığında ya da yokluğunda uzay aynı değildir.
Görelilik anlayışına göre iki cisim arasındaki etkileşim, cisimlerden birinin diğeri üzerinde yarattığı alan etkisiyle betimlenir: birinci cisim ikincinin bulunduğu yerde onun duyarlı olacağı bir alan, yani uzayda bir değişim yaratır; ikinci de bu etkiye karşılık verir. Bu süreç karşılıklı olduğundan (birinci ve ikinci cismin yerleri değiştirilebilir), burada betimlenen bir karşılıklı etkidir, yani uzayın aracı olduğu bir tür etkileşimdir.
Böylelikle alan kavramı bir sürekli değişkenlik (kontinium) fikrine dayanır: uzay her noktasında değişikliğe uğramaktadır. Bu sürekli değişkenlik kavramı, alan kavramını hem güçlendirir, hem zayıflatır. Güçlendirir, çünkü uzayın sürekli yapıda olmasıyla, uzayda (uzay-zaman) olup biten tüm fiziki süreçlerin betimlenmesi, bir alan kuramıyla uyumlu görünür. Zayıflatır, çünkü bir sürekli değişkenlik kuramına tekabül eden «serbestlik dereceleri»nin sayısı (yani, değişkenliklerin olanaklılığı), dünyayı temsil etmek için çok fazladır; herhangi bir anda alanın, yerelleşmiş bir cisim olarak «kristalleşme- si» gerekir.
Einstein kırk yıl boyunca -ölümü- ne dek- bu sorun üzerinde, kendi ifadesiyle kafa patlatmaktan vazgeçmedi. Tüm fizik kuramlarını birleştirecek bir kuram tutkusunu terk etmedi ve sürekli olarak, 1905'te ortaya koyduğu görelilik il- kesine veya Genel Görelilik Kuramının temelindeki eşdeğerlik ilkesine benzer bir biçimde, tüm etkileşimler için geçerli olacak bir alan kuramı oluşturmaya çalıştı. İşte sık sık girişilip daha sonra vazgeçilen «birleşik kuram» geliştirme çabalarının temelinde bu yatar. Modern fizik bu tutkuyu biraz farklı bir yönden yeniden ele almıştır; çünkü Einstein'ın birleşik kuram üzerinde çalıştığı yıllarda bilinmeyen yeni etkileşimler bulunmuştur (atom çekirdeğindeki zayıf ve kuvvetli etkileşimler).
BİR YALNIZ ADAMIN KOŞUSU
İlkeler doğrultusunda izlenen yol arzulanan birleşmeye olanak vermese bile, Einstein en azından «inşa edilmiş» kuramı geliştirmeyi umuyordu, bu kuramla evreni oluşturan yapıtaşlarını ortaya koymak daha ulaşılır gözüküyordu. ışığın sürekli ortamda yayılma olanağını ortaya koyan 1905 makalesinin, aynı zamanda ışığın süreksizlik özelliğine sahip olduğunu içermesi, bu anlamdaki bir adımı oluşturuyordu. Aslında bu makale bugün fiziğin temel kuramı olan kuantum kuramının kurucu belgesi olarak da kabul edilebilir. Bu kuram, 1905 makalesinde ifade edilenlerle uyumlu olarak, evrenin temel yapıtaşlarının ya parçacıklardan ya da dalgalardan oluşabileceği düşüncesinin bir kenara bırakılmasını zorunlu kılar; ayrıca bir ölçümün sonuçlarının ancak istatistik olabileceğini öne sürer. Kuantum kuramı yalnızca olasılıkların hesaplanmasına olanak verir.
1905 ile 1927 arasında Niels Bohr, Erwin Schrödinger, Paul Dirac ve kuramın diğer « kurucu öncüleri» ta- rafından geliştirilen (bu kurucular arasında Einstein'ın adı genelde anılmaz) kuantum mekaniğinin ilkeleri özetle bunlardır. Ama Einstein'ın kuantum kuramına katkısının 1905'te yayımlanan ışığın kuantaları üzerine makalesiyle (veya 1901'de yayımlanan ve katılardaki fononlar kuramının kökeninde yer alan özgül ısı üzerine yazdığı makalesiyle) sona erdiğini düşünmek yanlış olur. Einstein, 1905'te «bulgusal» olarak öne sürdüğü ışık kuantaları varsayımını (yani Einstein bu varsayımı kesin kanıtlanmış olduğundan değil, ama kuramı iç tutarlılık nedenleriyle doğrulandığı için öne sürmüştü), daha sonraki yıllar- da tekrar ele alarak onu «bulgusal»
olmaktan kurtarıp «gerçek»liğini kanıtlamaya çalıştı. 1909'da, ışımadaki dalgalanma özelliğini inceledikten sonra ışığın doğasında bulunan bir «ikilikle», hem parçacık hem de dalga özellikleriyle nitelendirile- bileceği fikrini geliştirdi. 1916'da kuantaların yalnız enerjileriyle değil, aynı zamanda (proton ve nötron gibi tüm «gerçek» parçacıklarda olduğu gibi) hareketlerindeki nicelikle de nitelendirilebileceğini gösterdi ve böylece kuantaların gerçekliğinin kabulünde önemli bir adım attığını düşündü. Ama ışığın bu parçacık niteliğinin kanıtlanmasına yönelik deneylerde uğranan düş kınklıkları, Einstein'ı, ulaştığı sonuçları yeniden ,gözden geçirmek zorunda bırakacaktı. 1905 makalesinin temeli olan madde-ışıma benzeşimine geri dönerek, 1924'te ışık kuantalarının klasik «gerçek» parçacıklarla aynı istatistiğe boyun eğmediklerini gösterdi; ışık kuantaları çeşitli olanaklı durumlarda düzenli bir dağılım göstereceklerine, onları gruplaşmaya iten bir kuvvet varmış gibi, birbirleri üzerinde birikme eğilimine sahiptiler, bu da onların genelde bir dalga izlenimi vermesinin sebebiydi. Bu keşfin önemi göz ardı edilemezdi; lazerin ve aşın iletkenliğin bulunması, fotonlara ,özgü bu istatistiksel kuanta (Bose-Einstein istatistiği olarak bilinir) bilgisine dayanır. Bununla birlikte Einstein'ın bu alandaki çeşitli çalışmalarına rağmen, Bohr, Heisenberg, Dirac ve diğerleri tarafından temsil edilen, kuvantum kuramının geliştirilmesindeki ana akımın dışında kaldığı doğrudur. Aslında Einstein kuantum kuramının istatistiğe bağlı niteliğini kabul etmeyi her zaman yadsımıştır; bir ölçümün kuram tarafından yetkin bir biçimde öngörülemeyeceğini ya da şakayla karışık söylediği gibi «Tanrının zar atmasını» anlayamamıştır. Kuantum kuramının kurulma yılları olan 1913 ile 1927 arasında Einstein, onun onayını almaya çalışan genç araştırmacıların umutsuz çabalarına rağmen kuantum kuramına karşı eleştirel bir tavır takındı. Daha sonraları kuramın mantıksal tutarsızlığını tartışmayı bir kenara bırakacak ve karşı çıkmalarının konusu biraz farklı bir alana kayacaktır: Einstein'a göre kuantum kuramı henüz «eksiktir» (bu nedenle de «tamamlanması» için daha da derinleştirilmelidir) çünkü kesin deney koşullarında sistemin sonraki halini aynı kesinlikte verememektedir. 1927'de dönemin tüm seçkin kuantum fizikçilerini bir araya getiren Solvay Kongresi, Einstein ile Bohr arasındaki kuramsal tartışmayla fizik tarihindeki yerini alacaktır.
Einsetin'ın Nazizmden kaçarak 1935'te Amerika Birleşik Devletleri'ne iltica etmesiyle, bu tartışma yeniden alevlendi. Tartışma bu kez Kuantum kuramında «yerel olmama» (yerel olmayan etkileşim) denen bir sorun üzerindeydi. Yerel olmayan etkileşime göre, geçmişte karşılıklı etkide bulunan iki sistem üzerinde yapılan ölçümler, birbirlerinden bağımsız değildir; sistemlerden biri üzerinde yapılan ölçümler, bu iki sistem birbirinden ayrı da olsa, sanki birbirleriyle anında bağlantı kuruyorlarmış gibi ya da «haberleşiyorlarmış» gibi, bir diğeri üzerinde yapılan ölçümleri de belirlemektedir. Bu nokta kuantum kuramının kurucuları tarafından daha önce farkedilmemişti.
1935'te yayımlanan ünlü bir makaleyle (bu makalede geliştirilen düşünceler «EPR paradoksu» olarak bilinir; EPR makale yazarlarının baş harfleridir: Einstein, Podolsky ve Ro sen) fizikçiler topluluğunun dikkatini kuantum kuramındaki bu şaşırtıcı duruma yönelten Einstein'dır. O zamandan beri bu konu üzerindeki çalışmalar sürmektedir, özellikle Alain Aspect tarafından 1982'de gerçekleştirilen ünlü deneylerde belirlendiği gibi, birbirine etkide bulunmuş iki fotonun durumları gerçekten de bu etkileşimin izlerini taşımaktadır ve bunlar sonsuza dek birbirleriyle bağlantılı kalacaklardır.
Einstein tarafından kuantum kuramına yöneltilen eleştiriler genelde onu tercihinin alan kuramları yönünde olmasıyla ilişkilendirildi. Sorunun kökeninde süreksizin sürekliye olan baskınlığının söz konusu olmasına rağmen Einstein'ın kafasını kurcalayan sorun bu değildi. Einstein'a göre kuantum kuramındaki asıl kusur parçacıkların varlığını açıklayamamak ve kuantaların varlığını onları doğrulamadan ortaya koymaktır. Einstein'ın yaşamının yalnızlık içinde sona erdiğini ifade etmek pek de abartma olmayacaktır. Einstein kendisinin 1905'te ortaya koyduğu ışık kuantalarının varlığından kuşkulanan birkaç meslektaşıyla yalnızlığını paylaşmıştır. 12 Aralık 1951 tarihli bir mektubunda şöyle yazıyordu: «Elli yıldır bilinçli olarak kafa yorduğum şu soruna bir yanıt bulabilmiş değilim: Işık kuantaları nedir? Bugün çıkagelen ilk aklı evvel, onun ne olduğunu bildiğine inanıyor, ama kendini aldatıyor.»
YAŞADlĞI YÜZYILDAN KENDİNİ SORUMLU GÖREN BİR ADAM
19l9'da Kraliyet Astronomi Derneği'nin üyelerinden biri olan Arthur Eddington'un telgrafı Londra'ya ulaştığı gün Einstein döneminin en ünlü bilim adamı haline gelmişti. Arthur Eddington, o günlerdeki bir tam güneş tutulmasıyla ilgili bir araştırma kurulunun başı olarak güney yarıküreye gitmişti ve bu araştırmanın aynı zamanda Genel Görelilik Kuramının sonuçlarından biri olan ışık ışınlarının güneş çevresinde eğilmesi iddiasının doğrulanıp doğrulanmayacağının belirlenmesini de sağlayacağı umuluyordu. O dönemde, bir İngiliz araştırma kurulunun bir Almanın kuramı sayılabilecek (Einstein aslında İsviçrelidir, ama Berlin'de çalışmaktadır) bir kuramı doğrulaması, ülkeler arasında bir yumuşama umudu olarak görünüyordu. Böylece Einstein gün geçtikçe güncel bir konuma geliyordu.
Einstein bu apansız gelen ünü, yürekten desteklediği bazı konuların hizmetinde bilerek kullandı; bunlar, barış için mücadele etmek ve Avrupa'da giderek çoğalan Yahudi düşmanlığına karşı MuseviIerin yerleşebileceği bir toprak parçasının bulunması çabasıydı.
Einstein'ın siyasetle ilişkisi 1914'te Doksan Üçler denilen ve uygarlığın değerlerini (burada örtük olarak kastedilen Alman değerleridir) barbarlara karşı korumayı içeren bir bildiriyi imzalamayı reddetmesiyle başlar; bu bildiri Alman entelijansiyasının büyük bir kesimi tarafından onaylanmıştı. Genel Görelilik Kuramı 'nın tamamlanmasıyla çakışan Birinci Dünya Savaşı'nın sonu, Einstein için yoğun bir siyası etkinlik fırsatı oldu; özellikle barış ve ülkeler arası uzlaşma yönünde. Milletler Cemiyeti'nin yönetiminde bazı örgütlerin üyesi olarak, diğer ülkelerin Alman bilim adamlarına uyguladıkları boykota karşı mücadele verdi; bu ülkeler daha uygar olduklarını düşünüyorlardı. Tüm ülkelerdeki, inancı uğruna askerlik yapmayı reddedenlerin haklarını etkinlikle savundu ve Fransız-Alman uzlaşmasının ateşli bir militanı olarak mücadele verdi (1922'de Paris'e yaptığı yolculuğun başka bir nedeni yoktur). Einstein, Hitler'in 1933'te iktidara gelmesiyle tavrını tümden değiştirdi; elindeki tüm güçleri Nazizmle mücadele yolunda seferber etti. Einstein'a göre eldeki her araçla askeri olan da buna dahil-, Nazizmle mücadele etmek gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ne yapmakta olduğu bir gezi sırasında Einstein'ın evi Naziler tarafından yağmalandı. Einstein, Almanya'ya dönmemeye ve Princeton Yüksek Araştırma Enstitüsü'nün kendisine önerdiği kürsüyü kabul etmeye karar verdi; 1933 yılının sonbaharında Princeton'a yerleşti.
1939'da Başkan Roosevelt'e yazdığı ünlü mektubuyla, ilk atom bombalarının gerçekleşmesine yol açacak araştırmalarda çalışmak istediğini bildirdi. Bunun, savaşın bitiminde Maccarthyciliğin ve soğuk savaşın gelişmesine yol açtığına üzüntüyle tanık olacak ve son yıllarını savaş çılgınlığıyla mücadele etmeye adayacaktı. Einstein'a göre barışın korunabilmesi için bir dünya devletinin kurulması gerekiyordu; bu devlet, Birleşmiş Milletler Örgütü'nden daha geniş bir güce sahip uluslarüstü bir federasyon ve silahlı kuvvetlerden sorumlu tek güç olacaktı.
Einstein, barış yanlısı etkinliklerinin yanı sıra, zamanının büyük bir kısmını Filistin'de bir Yahudi merkezi kurma fikrine ayırdı. 1921'den itibaren Hayyim Weizmann'la birlikte, Kudüs İbranı Üniversitesi'nin kurulmasına katkı sağlamak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Musevi topluluklarından yardım sağlamak amacıyla bu ülkeye gitti. Einstein, bu üniversite tasarısının gerçekleşmesi için çok çaba harcadı, hatta yüksek düzeyli bir eğitimde verilecek farklı dersleri bizzat kendi saptadı. Ayrıca, Filistin konusundaki Siyonist hareketin iç tartışmalarında etkin bir rol üstlendi; bu konuda aldığı tavırlar, ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir: Einstein her zaman, İsrail'in temellerinin atılmasının, o topraklar Araplara ait olduğu sürece sorunsuz olamayacağına işaret etmişt tir. İngilizlerin manda yönetiminin, çeşitli sorunları çözüme ulaştıracağına aşın bir güven duymuştur.
Einstein 18 Nisan 1955'te öldü; son yazısı Bertrand Russell ile birlikte kalerne aldıkları bir barış çağrısıydı.
KLASİK FİZİKÇİLERIN SONUNCUSU
Einstein bugün efsane haline gelmiş bir şahsiyettir; onun imgesi, ister reklam için olsun, isterse yaşama karşı bir tavrı belirtmek için olsun, çok kullanılmıştır. Bu efsanelerin dışında, yaptığı katkının ölçüsünü kendi etkinlik alanında aramak önemlidir: fizik alanı. Einstein ışık kuantaları üzerine 1905'te yayımladığı makalesiyle, kuantum kuramının kurucusudur. Kuşkusuz kısa süre içinde kuantum kuramına belli bir mesafeyle yaklaşır olmuştur, ama böyle bir eleştirel tavrın bilim topluluğu bünyesinde büyük kazançlar sağladığını da göz ardı etmemek gerekir; eğer Einstein bu sorunlarla uğraşmamış olsaydı, örneğin yerel olmayan etkileşim gibi sorunlar daha uzun süre fark edilmeyebilirdi. Einstein'ın, kuantum kuramını bu haliyle kabul etmeyi yadsıması, aynı zamanda fizik tarihinin onunla sona eren bir evresine de ait olduğu anlamına gelmektedir; bu- gün, fizik artık temelini oluşturan kuantum kuramı olmadan düşü-nülemiyor.
Einstein'ın bir diğer alanda da katkısı olmuştur ki, ondan sonra fizik, daha önce olduğundan farklıdır; bu alan, temel ilkelerin araştırılması alanıdır. Bugün fizik tümüyle belli sayıdaki ilkelerin kabulüne dayanmaktadır; bu ilkeler değişmezlik ya da simetri ilkeleridir. Bunlar fizik yasalarının dayandığı «üstün yasa»lardır. Bugünkü kuramsal fizikçilerin temel etkinlik alanını
oluşturan bu ilkeler Einstein'la ortaya çıkmıştır.
Gerçi Einstein'dan önceki fizik de bu ilkeleri uyguluyordu, ama deneyci yoldan yani şu ya da bu yasanın, şu değişmezlik ilkesine uyduğunun doğrulandığını öne sürerek uyguluyordu.
Einstein'dan itibaren buna karşıt bir yoldan gidilmektedir; önce değişmezlik ilkelerinin ne olacağı, daha sonra da onlardan çıkacak yasalar belirlenir. Bu anlamda bugünkü fizikçiler Einstein'ın bıraktığı mirası kullanmaktadırlar.
EİNSTEİN VE GÖRECELİK ÜZERİNE NOTLAR
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde beş tane bilimsel bildiri yayınlandı.Bunlardan bir tanesi, Max Planck tarafından ifade edilen kuvantum kuramının yardımıyla fotoelektrik etkiyi inceliyordu.Bu bildiri ile ışığın doğası açıklanıyordu ve yazarına 1921 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandıracaktı.İkinci bildiride Brown hareketi olarak bilinen asıltı durumundaki küçük parçacıkların davranışı anlatılıyordu.Böylece atomların var olduğunu hala kabul etmeyen kişilerin son çırpınışlarını bitiriyordu.Üçüncü bildiri ise özel bir görelilik kuramını ana hatları ile açıklıyordu.Böylece bilim tarihinde yepyeni bir görüşün kapısı aralanıyordu.
Bu bildirileri Albert Einstein kaleme almıştı.O sıralar hiçbir üniversite ile bağlantısı yoktu.Deney yapmak için herhangi bir laboratuvarda çalışma olanağı olmadığı gibi büyükçe bir kütüphaneye bile gidememişti.İsviçre’nin Bern kentinde bulunan ulusal patent bürosunda üçüncü sınıf teknik uzman olarak çalışan dar gelirli bir kişiydi.Henüz 26 yaşındaydı.
*
Aslında parasal sıkıntı,1879 yılında Almanya’nın güneyindeki Ulm’da doğduğu yılda zaten mevcuttu.Aynı sıkıntı Münih’te de sürdü.Babasının iş konusundaki ekonomik darlığı bir türlü sona ermiyordu.Bütün bu yılların olumsuz koşulları Albert’i de etkiliyordu.Üstelik 3 yaşına kadar konuşmayı öğrenememişti.Onun her türlü davranışını gözleyen birisi,bu durumda olan bir çocuğun ileride bilim dünyasını sarsacak olacağını düşünemezdi bile. İçedönük ve oyundan hoşlanmıyan bir karakteri vardı.Annesinin isteği üzerine 6 yaşındayken keman dersleri aldı.Bu dersler sayesinde edindiği klasik müzik kültürü yaşamı boyunca dinlenme zamanlarında kendisine yararlı olmuştur.Daha o yaşlarda amcalarının etkisiyle bilim ve matematikle ilgilenmeye başlamıştı. Yaşantısının ileriki dönemlerinde kaleme aldığı anılarında,daha 4-5 yaşlarında iken eline geçen bir pusula iğnesinin hep aynı yöne dönme olayını merak ettiğini yazmıştı.Gene bu anılarında 12 yaşına geldiğinde tanıştığı Eukledies geometrisi ve Pythagoras teoreminin kendisinde temel düşünceler uyandırdığını belirtmişti.Bunlar,alışılmadık olayların açıklanmasına yönelik bir eğilimi olduğunu göstermektedir.Herşeyde,görünürdeki karmaşıklığın altında mantıksal bir çözümün yattığını o zamanlar anlamış olmalıydı.
*
Münih’te bir katolik okulunda ilk öğrenimini tamamladı.Okulun tek yahudi öğrencisiydi.Aslında katı disiplin ve skolastik eğitim sistemine uyum sağlayamamıştı.Okuduğu popüler bilim kitapları ile zorunlu din derslerinin öğretileri arasında çelişki olduğunu görüyordu.Daha gençliğinin ilk aşamasında dogmatik düşünceye ve otoriter zorlamaya karşı kuşkucu bir tutum benimsemeye başlamıştı.İlköğretimden sonra liseye yazıldı.Ancak 1894 yılında babasının işlettiği elektrik atölyesi iflas etti.Aile Milano’ya göç etti.Bu durumda Einstein liseyi terk etmek zorunda kaldı.Zaten bu okulu da kesinlikle hiç benimseyememişti.
Einstein,kör-topal süren eğitimine devam etmek için İsviçre’ye gitti.Ama almış olduğu öğrenim çok zayıf olduğu için ilk üniversite giriş sınavı başarısız oldu.O yıllarda askerlik her Alman vatandaşı için mecburi bir hizmetti.Hem kişisel yapısı hem de eğitime olan isteği nedeniyle 1896 yılında Alman vatandaşlığından çıktı.
Üniversiteye girişini sağlayacak bilgi seviyesine ulaşması gerekiyordu.Diğer taraftan geçinmesini sağlayacak bir mesleğe de ihtiyacı vardı.Kısa bir araştırma sonucunda liselere fen öğretmeni yetiştiren Zürih Politeknik Enstitüsü’nü buldu.Burasının 4 yıl eğitim veren bölümüne girdi.Bu süre içinde parlak bir öğrenci görünümü vermedi.
*
Einstein,1900 yılında Zürih Politeknik Enstitüsü’nden mezun oldu.Hem burada öğrendikleri hem de bulabildiği dergi ve kitaplardan edindiği bilgilerle bilim dünyasını takip etmeye çalışıyordu.Bir taraftan da kendi düşüncelerini yazıyordu.Bu yazıların bir kısmını mezun oluşundan birkaç ay sonra Annalen der Physic dergisine yollamaya başladı.İlk bildirisinin bile konusu ilginçti,içme kamışlarındaki akışkanların fiziği üzerine düşüncelerini açıklıyordu.1902 ile 1904 yılları arasında istatistiksel mekanik alanında düşünceler geliştirdi ve bunları bildirilerine yansıttı.İçinde bulunduğu maddi şartlar bilim dünyasını takip etmede yeterli olmadığı için yazdığı yazıların ve düşündüğü fikirlerin dünyadaki gelişmelerini bilemezdi.O da tıpkı Max Planck’ın entropi konusundaki doktora tezini 1891 yılında bitirdiğinde düştüğü durumda kaldı. İstatistiksel mekanik konusu yıllar önce ABD’de Yale Üniversitesi’nden J.Willard Gibbs tarafından incelenmiş ve yayınlanmıştı.
*
Bu arada okul arkadaşlarından biri olan Macar vatandaşı Mileva Maric ile flört ediyordu.1901 yılında bir kız çocukları oldu.Çocuk evlilik dışı olduğu için onu evlatlık olarak verdiler.Gerçi iki sene sonra evlenmişlerdi,ama Einstein çocuğunu hiç göremedi.İsviçre patent bürosundaki işine 1902 yılında girdi ve orada 7 yıl çalıştı. 1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde yer alan bildirilerini kaleme alırken bu durumdaydı.Bilim dünyasının fizikçileri patent bürosunda çalışan bu genç adamın söylediklerine pek önem vermediler.Bildirileri çok az ilgi çekti.Evrenin en derin sırlarından birkaç tanesini çözmüş olmasına rağmen,öğretim üyeliği için başvurduğu üniversite kendisini kabul etmedi.Öğretmenlik için başvurduğu lise bile teklifini reddetti.Bunun üzerine üçüncü sınıf uzman olarak patent bürosundaki işine devam etti.
Nihayet,1908 yılında molekül boyutlarının hesaplanmasına ilişkin çalışması sonucunda Zürih Üniversitesi’nden doktor ünvanı aldı.Böylece öğretim üyeliği görev dönemi başlamış oldu.1909 yılında Zürih’te,1910 yılında Prag Alman Üniversitesi’nde,1912 yılında yine Zürih’te dersler verdi.1913 yılında Berlin’e yerleşti. Bilimsel başarıları Almanya’da devam ediyordu.Prusya Bilimler Akademisi’nin üyeliğine seçildi. Berlin Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nün fizik bölümü yöneticiliğini de üstlenmişti.
*
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde ‘Durağan Bir Sıvı İçindeki Asıltı Parçacıklarının Moleküler Kinetik Kuramı Çerçevesindeki Hareketleri Üzerine’ başlıklı makalesi,Brown hareketi üzerineydi.1827 yılında İskoçyalı bilim adamı Robert Brown,su içinde asılı haldeki çiçektozlarını mikroskopla incelemiş ve sıvının durgun olmasına karşın çiçektozlarının sürekli ve rastgele hareket ettiğini gözlemişti.1879 yılında İngiliz kimyacı Sir William Ramsay,bu hareketlerin,sıvı moleküllerinin bombardımanından kaynaklandığını öne sürmüştü. Einstein,istatistiksel yöntemle gerçekleştirdiği çalışmalarının sonucunda, Brown hareketli bir parçacığın katedeceği uzaklığın,bu aradaki zamanın karekökü ile ters orantılı olduğunu belirledi.Böylece birim hacimdeki sıvı molekül sayısının hesaplanabileceğini göstermiş oldu.
Aynı yıl aynı dergide yayımladığı kuvantum fiziği alanındaki ilk önemli çalışması ise,fotoelektrik etkiyi incelediği ve ‘Işığın Oluşumu ve Dönüşümü Üzerine Bir Görüş’ başlıklı makalesiydi.Alman fizikçi Max Planck,kara cisim üzerinde çalışmış ve enerjinin süreksiz olduğu varsayımını ileri sürmüştü.Ona göre atomlar arasındaki enerji alış verişi,ışımanın frekansıyla doğru orantılı olarak ve kuvantum adını verdiği enerji paketleri biçiminde gerçekleşiyordu. Einstein,ışığın dalga ve parçacık özelliğindeki ikili yapısını vurguladı,bu kesikli enerji alış verişinin,ışığın maddeyle etkileşime girdiği her durumda geçerli olduğunu savundu. Fotoelektrik olayında,üzerine ışık düşen bazı cisimlerin elektron salması olgusunu da,daha sonraları foton olarak adlandırılan bu ışık enerjisi kuvantumlarıyla açıkladı.
Gene aynı yıl aynı dergide yayımladığı özel görelilik kuramına ilişkin ‘Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği’ adlı makalesi,elektromagnetik olguları açıklayan Maxwell yasalarına yeni bir bakış açısı getiriyordu.
*
19 yüzyılın sonlarında ışığın elektromagnetik bir dalga özelliği taşıdığı ve uzaydaki hızının da saniyede yaklaşık 300.000 km.olduğu görüşü ağırlık kazanmıştı.Bu dalgaların boşlukta ilerleyebilmesini sağlayan ve madde dışındaki tüm boşluğu dolduran esir veya eter adlı ağırlıksız,esnek bir ortamın var olduğu kabul ediliyordu.Ama esirin varlığını kanıtlamak için yapılan tüm deneyler olumsuz sonuç veriyordu. Einstein,iki nokta arasında yol alan ışığın hızının nasıl belirleneceği sorunundan yola çıktı.Bu amaçla iki temel ilke geliştirdi.Bunlardan birincisine göre,mekanik denklemlerinin geçerli olduğu her başvuru sisteminde,elektrodinamik ve optik için de aynı yasalar geçerliydi.Öteki ilke ise,ışığın,kendisini yayan cismin hareketinden bağımsız olarak, boşlukta her zaman aynı hızla yol aldığı biçimindeydi.Böylece,birbirine göre hareket halinde olan iki gözlemcinin hızları sabitse,iki ayrı yerde gerçekleşen iki olay arasında geçen süreyi aynı biçimde değerlendirmek mümkün değildir.Gözlemcilerden biri,bu iki olayı aynı anda,yani eşzamanlı olarak gördüğünde,ötekinin olayları belirli bir zaman aralığıyla gözlemesi gerekir.Eşzamanların göreliliği denilen bu olgunun nedeni,olayların gerçekleştiğine ilişkin en hızlı belirti olan ışığın hızının,her iki gözlemci için de aynı ve sonlu olmasıydı.
Einstein’ın ‘Hareketli Cisimlerin Elektrodinamiği’ adlı makalesi,içeriği ile olduğu kadar sunum tarzıyla da gelmiş geçmiş en olağanüstü bilimsel bildirilerden biri kabul edilir.Dipnot ya da alıntı yoktur.Hemen hemen hiç matematik içermez.Ortaya koyduğu sonuçlara sadece düşünerek varmıştı.
*
Görelilik asıl olarak,uzay ve zamanın mutlak olmadığını söyler,hem gözlemciye hem de gözlemlenen olguya göre değişir.Kişi ne kadar hızlı hareket ederse etsin,bu etkiler o kadar belirgin olur.Hareketimiz hiçbir zaman ışık hızına ulaşamaz.Ne kadar hızlı gidersek,dışarıdan bakan bir gözlemciye göre, giderek o kadar distorsiyona uğrarız,yani onun gözüyle bozulmuş,değişmiş,çarpılmış veya biçim değiştirmiş gibi oluruz.Bilimi halka sevdirmek isteyen kişiler böyle fikir ve kavramları anlaşılır kılmak için birtakım yöntemler aradılar.Bertrand Russel,’Rölativitenin Alfabesi’ adlı kitabında bir benzetmeye yer vermişti. Okuyucudan,ışık hızının %60’ına denk hızla yol alan,100 m. uzunluğunda bir tren düşünmesini istiyordu.Peronda durup trenin geçişini izleyen birine,tren sadece 80 m. uzunluğundaymış gibi görünür.Ayrıca trendeki herşey aynı oranda kısalıp sıkışmış gibi olurdu.Yolcuların konuşmalarını işitmesi mümkün olsaydı,sesler kulağına kalın ve çok yavaş çalınan bir plak gibi ağır gelirdi.Trendeki yolcuların hareketleri de ağır gözükürdü,hatta saatler bile normal hızlarının beşte dördü hızla işler gibi olurdu.
Ama trendeki yolcular bu distorsiyonları hiç hissetmezdi.Onlara göre trendeki her şey çok normal gözükürdü.İşin ilginç yanı sıkıştırılmış ve yavaşlamış görünen olay,peron ve peronda duran kişi olurdu.Şu halde her şey,hareket eden cisme göre hangi konumda bulunduğumuzla ilgilidir.Bu tip etkiler her hareket eden insan için geçerlidir.Uçakla uzun mesafe yolculuk yapan birisi uçaktan indiğinde,geride bıraktığı insanlardan saniyenin çok ufak bir kısmı kadar genç kalmış olur.Bütün mesele,bu değişimlerin bize göre çok küçük olmasıdır.Görelilik kavramlarının yadırganması,normal yaşantımızda bu tür etkileşimler yaşamıyor olmamızdandır.Ama bize hiç yabancı gelmeyen görelilikler de vardır.Bir parkta iken hemen yanıbaşınızda yüksek sesle çalınan bir müzik duyduğunuzu düşünün.Oradan uzaklaştığınızda müzik sesinin kısılmış gibi geldiğini duyarsınız.Elbette ses kısılmış değildir.Asıl neden,müziğin kaynağına göre sizin yerinizi değiştirmiş olmanızdır.Çok yüksek sesle çalınan müzik sesinin iki farklı gözlemci tarafından iki farklı yükseklikte algılanabileceği fikri,çok küçük olan bir canlı veya kaplumbağaya anlamsız gelir.
*
1905 yılında Almanya’da çıkan ‘Annalen der Physic’ adlı bir fizik dergisinde Einstein’in ‘Bir Cismin Eylemsizliği Enerji İçeriğine Bağlı mıdır?’ başlıklı makalesi,özel görelilik kuramına düştüğü matematiksel bir dip not özelliği taşıyordu.Bu yazısında,bir cismin kütlesi ile enerjisinin eşdeğerli olduğunu ve bu enerjinin,cismin kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımına eşit olduğunu belirtiyordu.Buna göre,bir cismin hızı arttıkça kütlesinin artmasının nedeni,o cismin kazandığı kinetik enerjiydi.Her enerjinin bir kütlesi vardır.Kütle ya da madde,bir enerji biçimidir.
Enerji,serbest bırakılmış maddedir.Madde ise meydana çıkmayı bekleyen enerjidir. E=mc2 formulündeki ’c’nin karesi,yani ışık hızının kendisiyle çarpımı, son derece muazzam bir sayı içerdiği için,bu denklem bize,her maddi varlıkta çok büyük miktarda enerji bulunduğunu söyler.Öyle ki orta boylu yetişkin bir insan bedeni içinde barınan enerji,7x10 üzeri 18 jul potansiyel enerjiden az değildir.Böyle bir enerji 30 tane çok büyük hidrojen bombası kadardır. Madde içinde depolanmış olan enerji için en büyük sorun,bu enerjiyi açığa çıkarmakta henüz tam anlamıyla bilgi sahibi olmayışımızdır.Bu güne dek üretilen en enerjik olay olan uranyum bombası,maddenin serbest bırakabileceği tüm enerjinin sadece %1’i kadardır.
Einstein’in kuramı radyasyonun nasıl işlediğine de açıklama getirdi.Birazcık uranyum,durmadan yüksek düzeyde enerji akımları gönderiyor ve bunu yaparken bir buz parçası gibi erimiyordu.Bunun nedeni, E=mc2 sayesinde kütlesini enerjiye çevirmesidir.Böylece yıldızların yakıtlarını tüketmeden milyarlarca yıl yandıkları da açıklanmış oluyordu.
*
O yıllarda Avrupa ulusları arasındaki ilişkiler son derecede gergindi.Birinci dünya Savaşı patladığında eşi ve 2 oğlu İsviçre’de idiler.Ama Berlin’e dönemediler.Savaş yıllarının getirdiği zorunlu ayrılık boşanmayla sonuçlandı. Einstein,savaşa karşı pasifist bir tutum takınmış ve militarizmi eleştirmeye başlamıştı.Ancak bu hümanist ve barışçı tutumu hem akademik çevrelerde hem de kamuoyunda tepkiyle karşılanıyordu.1916 yılında yayınladığı genel görelilik kuramı bilim dünyasını yeniden sarstı.Üstelik kuramının öngördüğü deneysel kanıtlar da elde ediliyordu.Nitekim savaş bitince 1919 yılının Mayıs ayında olan Güneş tutulmasında bu kanıtlardan biri doğrulandı.Büyük kütlelerin yakınından geçen ışık ışınlarının kütleçekimi alanının etkisiyle eğileceğini söylemişti.Bu nedenle uzak bir yıldız ışığının Güneş’in kenarından geçerken yapacağı sapmanın hesapları çok az hata ile doğru çıkmıştı.
*
Einstein,çalışmalarının asıl ağırlığını,görelilik kuramını daha genel bir çerçeveye yerleştirme çabası üzerinde yoğunlaştırmıştır.Bunun için gözlemcilerin birbirlerine göre sabit değil,değişen hızlarda,yani ivmeli olarak hareket ettikleri durumda ortaya çıkan olayları araştırmaya girişmişti.Özel kuramda eksik kalan şeylerden birinin kütleçekimi olduğunun başından beri farkındaydı.Esas olarak hiç engellenmeden hareket eden maddeleri ele almıştı.Ama hareketli bir şey,örneğin ışık, kütleçekimi gibi bir engelle karşılaştığında neler olurdu?Elde ettiği kuramsal bulguları 1916 yılında ‘Genel Görelilik Kuramının Temelleri’ başlığı ile yayınladı.Bu kurama göre,uzaydaki herhangi bir noktada,kütleçekimi ile hızlanma hareketinin etkileri eşdeğerdir ve birbirinden ayırt edilemez.Bu görüş,kütleçekiminin bir kuvvet değil,uzay-zaman sürecinde bir kütlenin etkisiyle oluşan eğrilmiş bir alan olduğunu öngörür.Bu nedenle ,büyük kütlelerin yakınından geçen kuvantumlu ışık ışınlarının doğrultusunda bir sapma oluşur.
Genel Görelilik Kuramı,yalnız Newton fiziğinden değil,Eukleidesçi geometriden de kopuşu simgeliyordu.Artık eğri bir uzay-zaman tanımı ortaya çıkmıştı.
Einstein’in yeni denklemleri ile Merkür’ün günberi noktasında ortaya çıkan düzensizlikleri açıklanabilecekti.
Einstein, genel görelilik kuramını evrenin bütününe uygulayarak sonlu ve sınırsız bir evren modeli kurmuştu.Denklemlerine kozmolojik sabit diye bir unsur koydu.Ama Hubble’nin genişleyen evren modeli,onun durağan modelini geçersiz kıldı.
*
Uzay-zaman için yapılan açıklama bir benzetme ile yapılır.Üzerine demir bir top konulmuş gerili bir lastik çarşaf düşünelim.Demir topun ağırlığı,üstünde durduğu maddeyi esnetir ve hafifçe çökertip çukurlaştırır.Bu durum,demir topun yerine düşüneceğimiz Güneş gibi büyük kütleli cismin,esnek çarşaf yerine düşüneceğimiz uzay-zaman üzerindeki etkisine benzer. Güneş, uzay-zamanı esnetir veya büker.Lastik çarşafın üzerine daha küçük bir top yuvarlarsak,bu top,Newton’un hareket yasalarına uygun olarak düz bir çizgi boyunca ilerlemeye çalışır.Ama büyük kütleli cismin çöküp çukurlaştırdığı bölgeye yaklaşınca,kendisinden daha kütleli olan cisme doğru çekilip aşağıya yuvarlanır.Bu olay,kütleçekimdir.Ama,fizikçi M.Kaku’nun dediği gibi, kütleçekim diye bir şey yoktur.Gezegenleri ve yıldızları hareket ettiren etken,uzayın ve zamanın distorsiyona uğramasıdır.
*
Vardığı sonuçlara düşünerek ulaşan Einstein,herkes tarafından merak edilen bir kişiydi.Bir gün şair Paul Valery,fikirlerini kaydetmek için bir defter tutup tutmadığını sorunca biraz şaşırmış.’Hiç lüzum yok ki’ diye cevap vermiş.’Aklıma nadiren bir fikir gelir’
Göreliliğin anlaşılması çok zor bir konu olduğu her zaman ileri sürülmüştür.Bu konuyu anlayabilen insan sayısının çok az olduğu kanısı çok yaygındı. Gazetecinin biri,İngiliz astronom Sir Arthur Eddington’a şöyle bir soru sormuş:
--‘Dünyada Einstein’ın görelilik kuramlarını anlayabilen 3 kişi varmış.Bu 3 kişiden birisi siz oluyormuşunuz.Bu doğru mu?’
Sir Arthur Eddington uzun uzun düşünmüş.Sonra yanıtını söylemiş:
--‘Üçüncü kişinin kim olduğunu bulmaya çalışıyorum’
*
1919 yılında akrabalarından birisi ile evlendi.Almanya’da güçlenmekte olan ırkçılığa karşı mücadelesini sürdürürken,dünyanın her yerinden konferans davetleri alıyordu.1921 yılında,fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanındaki çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü aldığını öğrendi.Ancak ödülün gerekçesinde görecelik kuramı ile ilgili çabaları yer almamıştı.Bundan sonraki çalışmalarını elektromagnetizma ile kütleçekimi arasındaki ilişkiler üzerinde yoğunlaştırdı.Birleşik alan kuramına ait bu çabaları sonuç vermeyecektir.Irkçılığa ve savaşa karşı olan mücadelesini uluslar arası toplantılarda sürdürürken 1930 yılında ABD’de konuk profesör olarak bir yıl ders verdi.1932 yılında tekrar ABD’ye gitti,ertesi yıl Hitler iktidara gelince Almanya’ya dönmedi.Aynı yıl,New Jersey’deki Princeton Üniversitesi’nde kurulan Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde görev aldı ve ölümüne kadar burada çalıştı.
1939 yılında Alman araştırıcılarının uranyum atomunu parçalamayı başardıklarını öğrenince,başkan Roosevelt’e bir uyarı mektubu yazdı ve atom bombası yapım çalışmalarına katılmadı.1945 yılında Japonya’ya atılan atom bombasından sonra bu yeni silahın kullanılmasını önlemek için tüm gücüyle mücadele etti.Son günlerine kadar bilimsel çalışmalarını ve uluslar arası barış eylemlerini sürdürdü.1955 yılında öldü.
KAYNAKLAR:
A Short History of Nearly Everything
AnaBritannica
Alexander Graham Bell kimdir-Alexander Graham Bell hayatı,biyografisi
Yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası durumuna gelen telefon 125 yıl önce 10 Mart 1876 günü doğdu. Aslında Graham Bell, sağırların sessizliğini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Bunu başaramadı ama her gün yeni bir özelliğe kavuşan telefonla birbirinden kilometrelerce uzaktaki insanların birbirlerini duymalarını sağladı.
Telefonun yaratıcılarından olan Graham Bell'in annesi doğuştan sağırdı. Dedesi ve babası yıllarını sağırlara adadı. Özellikle babası sağırlara duymasalar bile konuşmayı öğretmenin yollarını geliştirmeye çalıştı. İki kardeşi veremden ölünce, babası kalan tek oğlunun sağlığı için Kanada'ya göçtü. Babasının ölümünden sonra onun çalışmalarını tanıtmak ve yaymak için çabalayan Graham Bell ABD'ye gitti. Burada bir süre sağırlara dil öğretmeni yetiştiren okulda çalıştı. Daha sonra kendi okulunu kurdu.
Ünü kısa sürede yayılan Bell, Oxford Üniversitesi’ne konuk öğretmen olarak çağrıldı. İngiltere'de eline geçen Alman Hermann von Helmholz adlı bilginin işitme fizyolojisine ilişkin kitabını okudu. Müzik sesinin bir tel aracılığı ile aktarılabilineceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştı. Bu sırada başka bilim adamları da bu konularda çalışmalar yürütüyordu. İlisha Gray bunlardan biriydi.
İngiletere'den dönen Bell, Boston Üniversitesi İnsan Sesi Fizyolojisi dalı profesörlüğüne getirildi. Kuramsal bilgilerini teknik destekle yaşama geçirmeye ve işitme engelliler için duymalarını sağlayacak aletler yapmaya girişti. Thomas Watson adlı bir elektrik mühendisi ile birlikte çalışmaya başladı. Çalışmalarını yürütmek için maddi destek gerektiğinde kendisine Avukat Gardnier Greene Hubbart yardım elini uzattı. Bell ve Watson 1875 yılında sesin tel üzerinden bir başka yere gittiğini ortaya çıkardı. Ancak ses anlaşılmaz bir durumdaydı. 14 Şubat 1876 günü Bell ve Gray telefon patenti almak için ayrı ayrı başvuru yaptı. Bell'e 7 Mart günü istediği patent verildi. 174.465 nolu patentini alan Bell atölyede denemelerini sürdürürken telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna asit döküldü. Watson'u yardıma çağırdı:
"Bay Watson, çabuk buraya gelin. Sizi istiyorum."
Bell yardımcısını yardıma çağırırken farkında olmadan 125 yıl önce 10 Mart günü ilk telefon görüşmesini yaptı. Watson Bell'in sesini "telefon"dan duydu. ABD'nin 100’üncü kuruluş yıldönümüne denk gelen bu buluşu ona düzenlenen Yüz Yıl sergisinde birçok ödül kazandırdı.
Bell bilimsel çalışmalarını yürütmek için maddi ve manevi destek gördüğü Hubbart Ailesi’nden Mabel ile bir yıl sonra evlendi. Eşi dört yaşından beri sağırdı. Bell öğrencisi olarak tanıdığı ve daha sonra evlendiği Mabel'e derin bir sevgi duydu. Artan ününe karşın hiçbir zaman ne eşini ne de sağırları unuttu. Eşine yazdığı bir mektupta "Eşin, hangi noktaya çıkarsa çıksın, ne denli zengin olursa olsun, emin ol sağırları ve onların sorunlarını her zaman düşünecektir" diye yazmıştır. Bugün öne çıkan buluşlarının gölgesinde kalan yapıtlarının çoğu sağırlık konusundaydı. Sağır annesinin ve eşinin duyamadığı sesleri kaydetmeyi başardı. "Gramofon"dan kazandığı parayı bugün de sağırlar için çalışmalar yürüten Alexander Graham Bell Sağırlar Kurumu’na harcadı. Fransa hükûmeti insanlığa hizmetinden dolayı onur ve para ödülü verdi. Verilen parayı Washington'da Sağırlar için Volta Enstitüsü’nü kurmada kullandı. İlk el telefonunu geliştirmek için Bell teknik sorunları alt etmeye çalışırken bir yandan da kendisini dava eden Gray'a karşı hukuk savaşı verdi. Telefon atölyeden 4 yılda çıkabildi. 1880 yılında Bell'e yardım eden Tainer radyofon adını verdikleri aleti denedi.
Bir okulun tepesine çıkan Tainer çok uzaktan görebildiği Bell'e telefonla seslendi "Bay Bell. Bay Bell. Beni duyabiliyorsanız lütfen pencerenin önüne gelip şapkanızı sallayın." Bell şapkasını salladığında artık telefon doğumunun ardından emeklemeye başladı. Sekiz yıl sonra Connecticut eyaleti ilk telefon şebekesine sahip kent oldu. Telefon yakın yıllara dek Türkiye'de olduğu gibi santraller ve memurlar aracılığı ile yürütülüyordu. Bir süre sonra santrallerde erkek memur yerine kadın memurun çalışması geleneği başladı. İlk kadın santral memuru da Boston'da çalışmaya başlayan Emma Nut oldu.
Kimi siyah beyaz filmlerde gülme konusu yapılan "manyetolu telefon" görüşmeleri 1899 yılında Almon B. Stowger adlı birinin katkısı ile otomatikleşmeye yöneldi. İşin garip tarafı Stowger telefoncu değil cenaze levazımatçısıydı. Rakibinin eşi telefon şirketinde çalışıyordu. Cenaze işleri için Strowger'ı arayanları bu memur kendi eşine bağlıyordu. Bu zor durum karşısında çözüm bulmak için kolları sıvayan Strowger otomatik santralı yapmayı başardı. Halk yeni telefona "kızsız telefon" adını taktı. Bugünkü telefonlara benzemeyen bir biçimdeydi. Üzerinde birler, onlar, yüzler basamağını temsil eden üç tuş bulunuyordu. Bağlanmak istenen numara tuşlara aranan numarada yer alan rakamın değeri kadar basılarak sağlanıyordu. Arayan kişi tuşa kaç kez bastığını sık sık şaşırdığı için karmaşaya da yol açıyordu. Bunun da çözümü çok geçmeden bulundu.
Kısa sürede New York sokaklarını telefon direkleri ve kablo hatları örümcek ağı gibi kapladı. Yürünmez bir hale gelen sokaklardaki bir telefon direği kabloları tutan 50 çapraz tahta taşıyordu. Telefon günlük yaşama değişik biçimlerde girmeye başladı.
O yıllarda yayımlanan gazetelere verilen bir reklamda telefon şöyle tanıtıldı:
"Sohbet. Ağızdan kulağa telefonla konuşarak çok daha rahat..."
Bell 1915 yılında New York'u San Francisco'ya bağlayan ilk uzun kentlerarası telefon hattını açtı. Karşısında yine yardımcısı Watson vardı. Aradan geçen onca yıla karşın Bell ilk günü unutmadı. Watson'a "Watson seni istiyorum, buraya gel" dedi.
Telefonun olanaklarından yararlanarak müşteri çekmek isteyen oteller arasında kıyasıya bir savaş başladı. Oteller ünlü müzik, tiyatro, opera, konser salonlarına bağlanan telefon "Tiyatrofon" hattı ile aldıkları sesi lobilerinde oturan müşterilerine dinletmeye başladı. Bu evlere ve iş yerlerine yayıldı.
Graham Bell belleklerde telefonun bulucusu olarak yer etse de adının öne çıkmadığı çalışmaları da vardı.
Bunlardan biri büyük bir ilgi ile tüm dünyanın izlediği National Geographic dergisindeki yöneticiliğiydi. Yüzyirmi yıl önce silahlı saldırıya uğrayan ve ağır yaralanan ABD Başkanı Garfield'ın bedenindeki kurşunların yerini belirlemede ilk kez kullandığı telefonik sonda, Röntgen'in X ışınları ile tanıyı geliştirilmesinde kullanıldı. Deniz ve hava taşımacılığı için projeler gerçekleştirdi.
1893 yılında telefon ile ilgili gelişmeleri kaleme alan bir yazar gözlemini şöyle dile getirdi: "Şu anda duyabildiğimiz sanatçı ve şarkıcıları bir süre sonra insanlık görmeyi de başaracak."
Bu sözler "televizyon" özlemi olarak yorumlanmasına karşın gelişen teknoloji görüntülü cep telefonlarını, internet üzerinden canlı yayınla iletişimi işaret ettiğini göstermektedir. Bilimkurgu severler ise "Uzay Yolu" filminden esinlenerek insanların ışınlanmalarından, insanların bulundukları yerde başka bir yerdeki olayı üç boyutlu olarak ekranlarda görerek ya da duyarak değil hissederek elde edeceği günleri tartışıyor.
Sağırlığa karşı yürütülen savaşımın sonucu insanlık dünyasının sağırlığını gideren bir buluşu armağan eden Bell öldüğünde ona duyulan büyük saygı ve sevgiden ötürü soyadından yola çıkarak telefonu simgelemek için kırmızı "çan" resimleri kullanıldı...
"ALO" A-lessandra L-olita O-swaldo - Bir Sevgilinin Adıydı...
Thomas Watson (1874 - 1956)
Amerikali Watson IBM (Industrial Business Machines) (Endüstriyel Büro Makineleri) adli sirketin EDV (Elektronik Bilgi Islem) tesisleri alaninda dünya genelinde basta gelen üretici durumuna gelmesini sagladi. Uzun zaman karsi koyduktan sonra, 50'li yillarin ortasinda bilgisayar isine girdi ve ilk program dillerinin (FORTRAN) gelistirilmesi için ön ayak oldu.
Watson, odun ticaretiyle ugrasan Iskoç/Irlanda kökenli bir göçmen ailesinin bes çocugunun ilki olarak Campbell/New York'ta dogdu. Babasi!oglunun hukukçu olmasini istediyse de, o pedagoji egitimine basladi ama bundan da çabucak caydi. Onun yerine Elmira/New York'ta bir ticaret lisesine devam etti. 18 yasinda da büyük bir kasap dükkâninda muhasebeci olarak is buldu.
Isini doyumsuz bulan Watson, kisa bir süre sonra istifa etti ve temsilci olarak çalismaya basladi. Baska mallar yani sira piyano, org ve dikis makineleri satiyordu. aldığı haftalikla zengin olamayacagini anlayan delikanli, bundan böyle yalniz komisyon esasina dayanarak çalismaya karar verdi. Hisse senedi alip satan bir adamin yanina girdiyse de, patronu kisa bir süre sonra Watson'in kazandigi paralarla ortadan kayboldu.
Bir rastlanti sonucu National Cash Register (Ulusal Otomatik Kasa) sirketinde 1895'te otomatik kasa saticisi olarak is buldu. 1912 yilinda Watson, sirket sahibi John Henry Patterson'un yardimciligina kadar yükselmisti. Ayni yil içinde bir tren vagonlari fabrikatörünün kizi Jeannette Kittredge ile evlendi.
Watson 1914'te Patterson ile bozusunca New York'a tasindi ve burada Computing Tabulating Recording Company'ye (CPR) müdür oldu. Bu sirketler grubu baskül, kontrol saati ve kart delme makineleri üretiminde uzmanlasmisti. Sirket 20'li yillarin basinda parasal sikintilara düsünce, Watson slogan, ve sarkilarla 1.200 elemanin çalistiklari firmayla özdeslesmesi için çaba harcadi. Sirketin adi 1924'te IBM olarak degistirildi.
Watson üretimi delikli kartlar üzerine yogunlastirmakla, IBM'in dünya çapinda bir sirkete dönüsmesi için gerekli temeli saglamis oldu. Cömert bagislarla politika hayatina da karisti. 1932'de tamamen firmanin yararini göz önünde bulundurarak olsa da, demokratlarin adayi olan Franklin D.Roosevelt'i destekledi. Roosevelt'in damgasini bastigi New Deal (Yeni Düzen) reform programinin uygulandigi dönemde devlet IBM'in en iyi müsterisi oldu. Sosyal sigorta sisteminin baslatilmasi ve ekonomiyi yeniden canlandirma yasasinin uygulamaya konulmasi sirasinda, resmi daireler o tarihe kadar karsilasmadiklari yogunlukta bir veri akinina ugradilar.
Bu da IBM'in arayip da bulamadigi olumlu bir gelismeydi. Sirketin cirosu % 50 oraninda bir artis gösterdi. Watson 30'lu yillarin ortasinda 365.000 dolarlik yillik bir maasla ABD'nin en iyi para kazanan sirket yöneticisi konumundaydi.
Watson'in fabrikanin üretim kapasitesini üçte ikisini top üretimine ayirdigi Ikinci Dünya Savasi sirasinda, Cambridge'de Harvard Üniversitesi'nde çalisan Amerikali matematikçi Howard H. Aiken, Mark I adini verdiği hesap makinesiyle, bilgisayar prototipini gelistirmis oldu (1944). IBM sirketi ondan dört yil sonra IBM 603 tipi çarpimli hesap makinesini piyasaya sürdü, ardindan ayni yil içinde bölme islemini de yapabilen 604 modelini satisa sundu.
Watson bu yeni teknik gelismeleri büyük bir kuskuyla karsiliyordu. Bu yüzden 40'li yillarin sonunda, kendisine delikli kartlar yerine miknatisli seritlerle çalisan bir bilgisayar yapma önerisini getiren iki mühendisi geri çevirdi. Bunun üzerine rakip firma Remington Rand'a giden mühendisler 1951'de seri olarak üretilen ilk büyük bilgisayari piyasaya sürdüler. IBM o tarihte yaklasik 400 arastirmaci çalistirmakla birlikte, içlerinden elektronikten anlayan hiç kimse çikmadi.
Watson ancak Kore Savasi'nin baslamasiyla fikrini degistirdi. Savasa bir katkida bulunmak üzere, bir bilgisayar üreteceklerini bildirdi. 1953'te kamuoyuna IBM Data Processing Machine'i (Bilgi Islem Makinesi) tanitti. Bu bilgisayarin ilk modeli Los Ala mos/New Mexico'daki atom silahlar laboratuvarinda isletmeye alindi. IBM bundan bir yil sonra FORT RAN program dilini gelistirerek, bunu izleyen yillarda dünya çapinda basta gelen bilgisayar üreticisi pozisyonuna gelebildi.
82 yasina gelmis olan Watson ölümüne birkaç hafta kala kendilerine bagli dis ülkelerdeki yaklasik 140 sirketi IBM World Trade Corporation (IBM Dünya Ticaret AS) adi altinda birlestirdi. Mayis 1956'da sirketin yönetimini oglu Thomas'a devretti. Watson, doktorlarin israrlarina karsin acil olarak yapilmasi gereken ameliyata yanasmadigindan, bir ay sonra New York'ta mide ülserinden öldü.
Fatih Terim Kimdir Fatih Terim Biyografisi
Mesleği: Futbolcu & Teknik Direktör
Doğum Yeri: Adana
Doğum Tarihi: 1953
Fatih Terim,1953 yılında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Altı yaşından itibaren, bir ayağı aksak olduğu için "Topal Talat" lakabıyla çağrılan babasıyla birlikte birçok ağır işte çalışır.
Bir yandan da mahalle arasında futbol topunu ayağına değdirmeden yapamamaya başlamıştır. Okul hayatı, futbol kadar cazip gelmez. Babasının isteği üzerine Motor Sanat Enstitüsüne girer fakat 2. sınıfta devamsızlıktan okulu bırakmak zorunda kalır. 1969'da henüz 16 yaşındayken formasını giymeğe başladığı Adanademirspor'la futbol hayatı başlar.
Adanademirspor genç takımında kimse para almazken bir tek Fatih Terim maaş almaktadır. Maaşı 150 liradır ve diğer futbolcular görmesin diye bu para Fatih'e gizlice verilmektedir. Üç yıl içerisinde Adanademirspor'da takım kaptanlığına kadar yükselir. İlk kez kaptanlık pazubentini koluna geçirdiği andaki heyecanını hiç bir zaman unutmayacaktır. Takım çıkış tüneline geldiğinde, arkadaşlarına 'bir kaptanın söylemesi gerektiğini söyleyerek' sahaya son sürat koşar. Bir an duraksar, çünkü arkasında kimse yoktur: " Öyle hızlı koşmuşum ki kimse bana yetişememiş." Fatih Terim 6 yıl daha Adanademirspor formasını giyer.
1972 yılında, Santrafor Fatih, yeşil sahalarda fırtına gibi eserken, futbol otoritesi Fatih Somer ve Genç Milli Takım Antrenörü Gündüz Tekin Onay'ın dikkatini çekmekte gecikmez. Milli takıma çağrılır. Futbolculuk döneminde hayatını değiştiren en önemli maç ise Adanademirspor'un Galatasaray'ı 1-0 yendiği maç olur.
Doksan dakika boyunca oynadığı futbolla göz doldurur. Milli takımla birlikte gittiği Romanya maçı sonrası yıldırım hızıyla nasıl Galatasaray'lı olduğunu şöyle anlatır. "Romanya milli maçından sonra İstanbul'a dönmüştük. Galatasaray'lılar beni havaalanından alıp kulübe götürdüler. Bu arada Adanademirspor'lular araya girmek istediler ama ben kararımı vermiştim. Galatasaray'a gönülden 'evet' dedim." Ve Galatasaray Kulübü'ne 1 milyon 650 bin liraya transfer olur. O artık Galatasaray'lı Fatih'tir.
Sahalarda çizdiği lider, hırçın futbolcu portresi, bir maçta hakeme tükürmesiyle daha da sert bir görünüm alır. Galatasaray taraftarı Fatih'ten memnundur. Formasının hakkını verir, başarıya kodlanmış hırsını sarı-kırmızı renkler için döktüğü terlerle akıtır. Fakat bu onbir sene boyunca Fatih Terim hiç şampiyonluk yaşayamaz.
Şampiyonluk yaşayamasa da milli takımda çizdiği grafik onu takın değişmez oyuncusu yapmıştır. 51 kez milli formayı giyer, A Milli Takımı'nda oynama rekorunu 1984 yılından 1995'e kadar elinde tutar. İlk milli maçına İsviçre ile deplasmanda 1-1 berabere kalınan 20 Nisan 1975 tarihinde çıkar. Son milli maçının skoru da yine beraberlik olacaktır. 4 Nisan 1984'te oynanan Türkiye-Macaristan maçı golsüz berabere bitecektir. Rekorunun kırılmasını görmesi için 11 yıllık müddetin geçmesi gerekecektir
6 Eylül 1995 tarihinde İstanbul'da Macaristan'a karşı oynadığımız Avrupa Futbol Şampiyonası grup maçında Oğuz Çetin bu rekoru ele geçirir. Fatih Terim ise 1995'te teknik direktör olarak ay-yıldızlı takımın başına çoktan geçmiş olacaktır. Yani, rekorunun takımda yer verdiği bir futbolcusu tarafından kırılışına tanıklık edecektir.
Fatih Terim jübilesi için sahaya helikopterle inerek, futbolculuk hayatına son noktasını renkli kalemle atmış oldu.
Fatih Terim isminin çevresinde dönmeye başladığımızda futbolla uzaktan yakından alakalı herkesin aklında kalan 'muhteşem jübile'nin unutulur gibi olmadığını fark etmeniz uzun sürmüyor. 18 yıllık futbol yaşamının 11 koca yılını verdiği Galatasaray'dan, yeşil sahalardan, tezahüratların çarpıştığı statlardan, tezahüratların çarpıştığı statlardan ayrılma zamanıdır. Havasından geçilmez bir futbol şovunun en şatafatlı vedası... Sarı-kırmızı konfetiler uçuşurken sahada Galatasaray-Trabzonspor maçı oynanır... Sadece sahayı değil kırmızı karanfilleri de birbirine katar helikopterin sesi ve nefesi... Santra noktasına inen helikopter de kaptan Fatih gözükür, alkış kıyamet... "Formam gözüksün diye kapıyı da açacaktık. Çok korktum, yanımdakinin omzunu çürütmüşümdür herhalde. Bu arada maç devam ediyordu ama halk toplanmıştı, polis de. Biz tur atıyorduk, hiçbir şey görünmüyordu maçta. Tam helikopterle o kalabalığın üzerine geliyorduk, bir rüzgar! Herkesin şapkası uçtu tabii. Ve böylelikle boşaldı saha içindeki kalabalık."
Fatih Terimin Teknik Direktörlük Hayatı
Terim, futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük kurslarına gider. Ankaragücü'nü iki Göztepe'yi bir yıl çalıştırır.
1990-1993 tarihleri arasında Ümit Milli Takım hocalığını A Milli Takım Teknik Direktörlüğü izler. A Milli Takım Teknik Direktörü olarak ilk maçına Ekim 1993'te çıkar. Türk futboluna attığı başarı imzaları birbiri ardına sıralanmaya başlar. Dönüm noktası olarak ise İnönü Stadı'nda oynanan ve 2-1 Türkiye'nin galibiyetiyle sonuçlanan İsveç maçını gösterir. Türk milli takımını 1996 Haziran'ında İngiltere'de oynanan Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine taşıyan hoca odur.
Daha sonra Galatasaray'ın başına geçen İmparator, takımı dört yıl üst üste şampiyon yapar. Takımın mali problemlerinden futbolcunun psikolojisine kadar ilgilenen bir teknik drektördür Fatih Terim. Karizmatik kişiliğiyle ödenmeyen paralar karşısında tavır takınan futbolcularını ikna eder ve takımda tek sorumlunun kendisi olduğuna inandırır. Bu istikrar en nihayetinde Türk Futbol tarihinde bir ilkin daha gerçekleşmesini sağlar. Galatasarayı UEFA kupasını kazandırır.
1999-2000 Sezonu'nda Galatasaray'a UEFA Kupası'nı kazandıran Fatih Terim, kariyerini İtalya Futbol 1.Lig takımlarından Fiorentina'nın Teknik Direktörü olarak sürdürdü. Bu takımdaki başarılarıyla İtalyan futbol kamuoyunun dikkatlerini üzerine topladı. 2001-2002 futbol sezonunda ise dünyaca ünlü Milan takımı ile anlaştı. Fakat ilk yarının ortasında görevinden ayrılmak zorunda kaldı.
Türkiye Milli takımıyla anlaşan Terim, 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Türkiye'yi Yarı finale kadar taşımayı bildi...
"Fatih Terim" şuanda gelmiş geçmiş en iyi "Türk Antrenörü" olarak adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Bunu kabullenen olur olmaz ama gerçekler her zaman hakettiği değeri almalıdır.
Yıl 2010 aylardan Ekim, İmparatorun ismi tekrar Galatasaray ile anılıyor. Bakalım süreç nasıl işleyecek. Reijkard'ın gideceğine kesin gözüyle bakılırken. Hakan Şükür Hikmet Karaman ve Fatih Terim ismi gündemden düşmüyor. Manisaspor Teknik direktörü Karaman'ı göndermeyi düşünmediğini ve bunun etik olmadığını söyledi. Başkanları sert dille bu konuya gönderme yaptı.
Teknik direktörlük kariyeri
1987-1989 yılları arasında iki sezon Ankaragücü takımını çalıştırdı. İlk sezonu onuncu, ikinci sezonu altıncı sırada bitirdi. 1989-90 sezonunda 2. Lig takımı Göztepe'yi kısa bir süre çalıştırdı. Terim, Sepp Piontek'in 1990 yılında yardımcılığını yapmaya başladı. Türkiye 21 Yaş Altı Millî Futbol Takımı'nı, 1993 Akdeniz Oyunları şampiyonu yaptı. Ekim 1993'de Sepp Piontek'ten boşalan Türkiye Millî Futbol Takımı'nın başına geçti. Fatih Terim'in başında bulunduğu Türkiye Millî Futbol Takımı ile 1996 yılında Avrupa Şampiyonası'na ilk defa katılma hakkı kazandı. Türkiye, D Grubu'nda Hırvatistan, Portekiz ve Danimarka'nın rakibi olup, üç maçta sırasıyla 1-0, 1-0 ve 3-0'lık yenilgiler alarak turnuvaya gol atamadan ve puansız veda edince aynı yıl Türkiye Millî Futbol Takımı'ndan ayrıldı.
1996-2000 yılları arasında Galatasaray'ı çalıştırdı 4 lig, 2 Türkiye Kupası, 1 UEFA Kupası kazandırdı. 2000 yılında Galatasaray, UEFA Kupası'nı kazanan ilk ve tek Türk takımı oldu ve kendisi de "İmparator" lakabını aldı.
2000-01 sezonunda İtalya'nın ACF Fiorentina takımını çalıştırdı ve takımını İtalya Kupası'nda finale taşıdı. Final maçından birkaç hafta önce kulüp başkanı Cecchi Gori ile anlaşamayıp takımdan ayrıldığı için kupa sevincini yaşayamadı.
2001-02 sezonunda İtalya'nın köklü kulüplerinden olan AC Milan'ı çalıştırdı. Bir başarı elde edemeyen Terim, İtalya Kupası'nda ilk turda elendikten sonra ligde de başarılı sonuçlar alamadı. 4 Kasım 2001'deki 1-0'lık Torino FC mağlubiyetinden sonra görevinden uzaklaştırıldı.
2002-2004 yılları arasında Galatasaray'a geri döndü, 2004 yılında ligde ve Avrupa kupalarındaki başarısız sonuçların ardından Galatasaray'dan ayrıldı.
2005 yılında tekrar Türkiye Millî Futbol Takımı'nın başına geçti. 2006 FIFA Dünya Kupası elemelerinde Türkiye'yi play-off turuna yükseltti. Bu turda İsviçre'yle eşleşen Türkiye, deplasmanda oynadığı ilk maçı 2-0 kaybetti, 16 Kasım 2005'te oldukça çekişmeli geçen maçı 4-2 kazanmasına karşın, kendi sahasında yediği goller nedeniyle evde kalan taraf oldu.[4]
7 Şubat 2007'de Gürcistan maçıyla 55. kez takımın başında sahaya çıkarak, Coşkun Özarı'nın rekorunu kırdı. 24 Mart 2007 Yunanistan-Türkiye maçı ile 56. kez takımın başına geçmiş oldu. Terim'in karnesinde, o dönem 30 galibiyet, 17 beraberlik, 14 de yenilgi bulunuyordu. Aldığı mağlubiyetler ve beraberliklerden sorumlu tutuldu. Fakat daha sonrasında elde ettiği Norveç ve Bosna-Hersek galibiyetleriyle Türkiye Milli Takımı'nı Avusturya ve İsviçre'de yapılacak olan 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine götürdü. Şampiyonada Milli Takım yarı finale yükseldi. Yarı finalde Türkiye, Almanya'ya 3-2 yenilerek elendi ve o sonuçla da Türkiye 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda 3. oldu. Fatih Terim, bu turnuvanın en iyi teknik direktörü seçildi. Türkiye Millî Futbol Takımı'nı 2010 FIFA Dünya Kupası'na taşıyamadığı için 19 Ekim 2009 tarihinde basın toplantısı düzenleyerek görevinden ayrıldığını açıkladı.[5]
UEFA Kupası'nı kazandırdığı 17 Mayıs 2000 tarihinden tam 11 yıl sonra, 17 Mayıs 2011'de 3. kez Galatasaray teknik direktörlüğüne getirildi. 1 Temmuz 2011 tarihinde Türk Telekom Arena'da gerçekleştirilen törende, Galatasaray ile üç senelik resmi sözleşmeye imza attı.[6] 12 Mayıs 2012 tarihinde Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'nda Galatasaray'ın 18. lig şampiyonluğunu kazanmasında büyük rol oynadı. Galatasaray'la sezonu zirvede tamamlayan Terim, kariyerinin 5. lig şampiyonluğunu elde ederken, lig tarihinin en fazla şampiyonluk kazanan teknik direktörü unvanını elde etti.
Daha önce 2002 yılında düzenlenen UEFA Elit Teknik Direktörler Forumu ’na davet edilen ilk Türk teknik direktör unvanını kazanan Fatih Terim, aynı organizasyona 2012 ve 2013 yıllarında tekrar davet edildi.[7]
2012-13 sezonunda Galatasaray'ı Şampiyonlar ligi'nde çeyrek finale taşıyan Terim, Real Madrid'i 2. maçta 3-2 mağlup etseler de, ilk maç 3-0 bittiği için turnuvaya veda ettiler. 2012-13 sezonu sonunda Galatasaray ile 6. lig şampiyonluğunu kazandı ve Süper Lig'de en çok şampiyon olan teknik direktör unvanını geliştirdi. 2012 ve 2013 yıllarında ezeli rakibi Fenerbahçe'yi iki defa üst üste yenerek Türkiye Süper Kupası'nı Galatasaray'ın müzesine götürdü.
Birçok kez Milli Takım'ı çalıştırmış ve Milli Takım ile birçok başarı almış Fatih Terim, Ağustos ayında Abdullah Avcı'nın görevinden ayrılmasından sonra TFF'den teklif aldı ve 2013-14 sezonunda Milli Takım'ın oynayacağı 4 eleme maçı için takımın başına getirildi. Fatih Terim, bu süreçte hem Galatasaray hem de Türkiye Milli Futbol Takımı'nı çalıştıracak biçimde sözleşme imzaladı.[8][9] Milli Takım'la ilk maçına ise Andorra karşısında çıktı. Bu maçta 5-0 galip gelen Türkiye,[10] bir sonraki maçta da Romanya ile karşılaştı. Romanya maçında da Burak Yılmaz ve Mevlüt Erdinç'in attığı gollerle 2-0 galip gelen Türkiye, grupta şansınını sürdürürken Fatih Terim, 2 maçta 2 galibiyet alarak büyük başarı elde etti.
Eylül ayı içinde Galatasaray yönetim kurulu Fatih Terim ile 2 yıllık sözleşme uzatma kararı aldı.[11][12] Fatih Terim ise bu teklifi kabul etmedi ve 24 Eylül 2013 günü Galatasaray SK Başkanı Ünal Aysal bu durumu gözden geçireceklerini ifade etti. 24 Eylül 2013 akşamı ise Galatasaray SK Yönetim Kurulu'nun yaptığı toplantı sonucunda oy birliği ile görevine son verildi
Sofia Villani Scicolone (d. 20 Eylül 1934, Roma), Akademi ödülü sahibi İtalyan sinema oyuncusu.
İlk yılları
Piyano öğretmeni olan annesi Romilda Villani ve mühendis babası Riccardo Scicolone'nin evlilik dışı çocuğu olarak Roma'da dünyaya geldi. Napoli yakınlarında Pozzuoli’de büyüdü.
Kariyeri
Variety Lights (1950), Quo Vadis (1951) ve Aida (1953) gibi filmlerde aldığı önemsiz rollerden sonra, kendinden 22 yaş büyük olan, yönetmen Carlo Ponti ile tanıştı ve 17 Eylül 1957'de evlendi. Ponti ile, Carlo Ponti Jr., ve Edoardo Ponti adlarında iki erkek çocukları oldu.
Sofia Scicolone daha sonraları adını Sophia Loren olarak değiştirdi ve dolgun fiziğini ön plana çıkaran filmlerde oynadı. Hatta Two Nights with Cleopatra ve It's Him, Yes! Yes! fimlerinde üstsüz göründü. Ancak kamera karşısında çıplak olarak oynarken pek de rahat hissetmediğini ifade etti. Oyunculuk yaşamı Vittorio De Sica ve Marcello Mastroianni ile 1954'te tanışmalarından sonra hızla parladı. 1950'lerin sonlarına doğru, Frank Sinatra ve Cary Grant ile başrollerini paylaştığı Boy on a Dolphin ve The Pride and the Passion adlı filmlerle Hollywood'da yıldızı yükselmeye başladı. Cary Grant, yazar Betsy Drake ile birlikte olmasına ve Sophia Loren'in de Carlo Ponti'ye olan sadakatini bilmesine rağmen, Sophia'ya derin bir aşk besliyordu ve evlenme teklifinde dahi bulunmuştu. Loren'in de bu aşka kayıtsız olmadığı biliniyordu.
1961'de Kızım ve Ben filmindeki rolüyle Akademi Ödülü aldı. 1960'lı yıllarda, Marilyn Monroe, Brigitte Bardot ve Jane Fonda ile yarışan bir seks sembolü haline geldi. Cary Grant’ın yakın arkadaşı oldu. Daha sonraki yıllarda çevirdiği, The Cassandra Crossing (1976), Una Giornata Particolare (1977) ve Prêt-à-Porter (1994) gibi filmlerle saygınlığını arttırdı. Pek çok filminin yapımcısı, kocası Ponti idi. Çoğu filminde başrolleri Marcello Mastroianni ile paylaştı.
2007'de 72 yaşında Pirelli takvimi için poz vermiştir.[
Hollywood'un en ünlü kadın oyucularından biri olan Sophia Loren, 20 Eylül 1934’de İtalya’da dünyaya geldi. Gerçek adı Anna Sofia Scicolone'dir. Henüz küçük yaşlarda güzelliği ile herkesi kendine hayran bırakan Loren, İtalyan yapımcı Carlo Ponti ile tanıştı. Carlo Ponti, Loren’deki yeteneği kısa sürede fark etti ve onunla bir sözleşme imzaladı. Rol aldığı ilk film "Quo Vadis” adlı tarihi dramaydı ve bu film ancak 1951’de gösterime çıkabildi. Böylece Loren henüz 16 yaşındayken oyunculuğa başlamış oldu. Loren, kariyerinin ilk döneminde ucuz filmlerdeki küçük rollerle yetinmek zorunda kaldı. Bu dönemde rol aldığı "Toto Tarzan", "Io Sono Il Capataz", "Extra" gibi filmlerde gerçek adı Sofia Scicolone’yi kullandı.
Loren’in kitlelerle tanışması ise 1953 yılında rol aldığı müzikal "Aida" ile oldu. Bu filmden sonra ününü iyice arttıran Loren "Attila", "The Gold of Naples", "Two Nights with Cleopatra" ve "Too Bad She’s Bad" gibi filmlerle zirveye çıktı. O artık dönemin seks sembolleri Marilyn Monroe, Brigitte Bardot ve Jane Fonda ile erkeklerin rüyalarını süsleyen bir kadındı. Tüm bunların yanında yetenekli bir oyuncu olduğu da su götürmez bir gerçekti. Loren’in ününün tüm dünyaya yayılması Hollywood yapımcılarının iştahını kabarttı ve 1957’den itibaren ABD’de çalışmaya başladı.
Burada dönemin en önemli aktörleri ile çalışan Loren, Amerikan izleyicisinin de kalbini fethetmekte zorlanmadı. ABD’de rol aldığı "Desire Under the Elms", "The Key", "Houseboat", "The Kind of Women", "A Breath of Scandal" ile büyük başarılar kazanan Loren, 1961’de Jean Paul Belmondo ile birlikte rol aldığı İtalyan-Fransız ortak yapımı savaş draması "Ciociara-Two Women" ile Oscar kazandı.
1964’de rol aldığı "The Fall of The Roman Empire" gelmiş geçmiş en iyi Roma filmlerinden biri olarak gösterildi. Ünlü oyuncu Marcello Mastroianni ile "Ieri, oggi, domani" ve "Matrimonio all'italiana" gibi filmlerde birlikte çalışan Loren, her zaman en iyi anlaştığı aktörün Mastroianni olduğunu söylerdi. Güzel yıldız, özel hayatında skandallardan daima kaçındı ve tüm dünyada tanınan bir seks sembolü olmasına rağmen kendisini keşfeden yapımcı Carlo Ponti ile mutlu bir evlilik yaşadı. İlk olarak 1957 yılında evlenen çift, 1962’de boşandı ancak ayrı kalmaya fazla dayanamayarak, 1966 yılında tekrar evlendi. Ünlü ikili şu an halen evliliklerini sürdürüyorlar. Sophia Loren ise artık kamera karşısına geçmiyor.
En son Robert Altman’ın "Ready to Wear / Hazır Giyim" filminde Marcello Mastroianni ile kamera karşısına geçen Sophia Loren, vaktini hayvan hakları savunuculuğu yaparak geçiriyor. 2002 yılında gerçekleşen Uluslararası Venedik Film Festivali'nde, bu yılki "yaşam boyu başarı" ödülüne İtalyan aktris Sophia Loren layık görüldü.
Filmografi
2009 Nine Mamma
2004 Too Much Romance... It's Time for Stuffed Peppers bilinmiyor
Lives of the Saints Teresa Innocente
2002 Between Strangers Olivia
2001 Francesca and Nunziata Francesca Montorsi
1997 Soleil Maman Lévy
1995 Grumpier Old Men Maria Sophia Coletta Ragetti
1994 Prêt-à-Porter Isabella de la Fontaine
1990 Saturday, Sunday and Monday Rosa Priore
1988 The Fortunate Pilgrim Lucia
Running Away Cesira
1986 Courage Marianna Miraldo
1984 Aurora by Night Aurora
1980 Sophia Loren: Her Own Story Kendisi/Romilda Villani
1979 Firepower Adele Tasca
1978 Brass Target Mara
Blood Feud Titina Paterno
Angela Angela Kincaid
1977 A Special Day Antoinette
1976 The Cassandra Crossing Jennifer Rispoli Chamberlain
1975 Sex Pot Pupa
1974 Brief Encounter Anna Jesson
Verdict Teresa Leoni
The Voyage Adriana de Mauro
1972 Man of La Mancha Aldonza/Dulcinea
The Sin Hermana Germana
1971 The Priest's Wife Valeria Billi
Lady Liberty Maddalena Ciarrapico
1970 Sunflower Giovanna
1968 Ghosts - Italian Style Maria Lojacono
1967 More Than a Miracle Isabella Candeloro
A Countess from Hong Kong Natascha
1966 Arabesque Yasmin Azir
Judith Judith
1965 Lady L Lady Louise Lendale/Lady L
Operation Crossbow Nora
1964 İtalyan Usulü Evlilik Filumena Marturano
Roma İmparatorluğu'nun Çöküşü Lucilla
1963 Yesterday, Today and Tomorrow Adelina Sbaratti/Anna Molteni/Mara
1962 Five Miles to Midnight Lisa Macklin
The Condemned of Altona Johanna
Madame Sans-Gêne Catherine Hubscher aka Madame Sans-Gêne
Boccaccio '70 Zoe
1961 El Cid Chimene
1960 Kızım ve Ben Cesira
A Breath of Scandal Princess Olympia
The Millionairess Epifania Parerga
It Started in Naples Lucia Curio
Heller in Pink Tights Angela Rossini
1959 That Kind of a Woman Kay
1958 Houseboat Cinzia Zaccardi
The Black Orchid Rose Bianco
The Key Stella
Desire Under the Elms Anna Cabot
1957 Legend of the Lost Dita
The Pride and the Passion Juana
Boy on a Dolphin Phaedra
1956 Lucky to Be a Woman Antonietta Fallari
1955 Scandals in Sorrento Donna Sofia
The River Girl Nives Mongolini
The Miller's Beautiful Wife Carmela
The Sign of Venus Agnese Tirabassi
1954 Too Bad She's Bad Lina Stroppiani
Attila Honoria
The Gold of Naples Sofia
Poverty and Nobility Gemma
The Anatomy of Love The girl
A Day in Court Anna
Neapolitan Carousel Sisina
1953 African Under the Seas Barbara Lama
Aida Aida
Good Folk's Sunday Ines
Girls Marked Danger Elvira
Two Nights with Cleopatra Cleopatra/Nisca
We Find Ourselves in Arcade Marisa
Pilgrim of Love
The Country of Campanelli
1952 The Favorite Leonora
I Dream of Zorro Conchita
And Arrived the Accordatore Amica di Giulietta
1951 Anna Gece klubü çalışanı
It's Him!... Yes! Yes! Odalisca
Quo Vadis Lygia'nın kölesi
Magician for Force Gelin
Milan Billionaire Extra
Owner of the Vapor Ballerinetta
White Leprosy Limandaki kız
1950 Hearts at Sea
I Devote, Thee
A Certain Amount of Tarzan
You Are Mogli of Barbablu Kaçırılan kız
I am the Capataz Yönetmenin sekreteri
Nicole Kidman Kimdir Nicole Kidman Biyografisi
Nicole Mary Kidman (d. 20 Haziran 1967, Hawaii), Avustralyalı, Oscar Ödüllü sinema oyuncusu. Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri çifte vatandaşıdır.
20 Haziran 1967'de Hawaii Honolulu'da doğmuştur. Fakat çocukluğunun büyük kısmı Avustralya'da geçmiştir. Babası Anthony Kidman biyokimyacı, psikolog, yazar; annesi Janelle Kidman ise hemşire, eğitimci aynı zamanda eşinin kitaplarına editörlük yapmaktadır.
Başlarda baleye karşı ilgisi olan Kidman'ın sonradan bu ilgi sanatın bir başka dalı olan tiyatroya kaymıştır.Yaşıtlarından uzun boyu, kızıl saçları ve sevimli yüzü onu diğerlerinden ayırıp Hollywood'a kadar yükselmesini sağladı. Kendini ilk olarak Dead Calm (1989)’daki Sam Neill'in genç karısı rolü ile gösterdi. Daha sonradan Days Of Thunder (ki bu filmde Tom Cruise ile tanışmıştır. Arkadaşlıkla başlayan ilişki evliliğe kadar gitmiştir. Aralık 1990'da Tom Cruise ile hayatını birleştiren oyuncu söylentilerin aksine başarısının Tom Cruise'un yanında sönük kalmadığını ve yeteneğini Flirting, Far And Away, My Life, Portrait Of A Lady gibi birçok film ile göstermiştir. Özellikle Bir Kadının Portresi (Portrait Of A Lady) filmi ile yüzünün eski kadın profillerine çok uygun olduğunu göstermiş ve daha sonra da birkaç filmde bu gibi roller almıştır. Tom Cruise ile birlikte oynadıkları Stanley Kubrick imzalı Eyes Wide Shut (1999) filmindeki kadın karakteri ile oyunculuk yeteneği anlamında dikkat çeken oyuncu 2000 yılında Tom Cruise'dan ayrıldıktan sonra adeta yükselişe geçmiştir. 2001 yılında Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) filmiyle hem sesinin güzelliğini hem de oyunculuk yeteneğini bir kez daha göstermiş ve ilk defa Oscar'a En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olmuştur. Fakat Oscar'ı ona kazandıran Saatler The Hours deki Virginia Woolf karakteri olmuş, en iyi kadın oyuncu Oscar'ını kazanan ilk Avustralyalı aktris olmayı başarmıştır. Sonradan Dogville, Cold Mountain, The Stepford Wives, The Golden Compass gibi filmlerde de rol alsa da bu filmler diğerleri kadar ilgi görmemiştir.
23 Haziran 2006'da Keith Urban (şarkıcı) ile evlenen Kidman'ın Tom Cruise'dan Ruby Trisha Kidman Cruise, Isabella Jane Kidman Cruise ve Connor Anthony Cruise adında ikisi evlatlık 3 çocuğu vardır. Keith Urban'dan Sunday Rose adında bir kızı da vardır. Takma adı Nic olan ve solak olan Kidman'ın en iyi arkadaşlarından biri yine Avustralyalı ünlü bir aktris olan ve çocukken birçok reklam filminde birlikte rol aldıkları Naomi Watts'tır.[kaynak belirtilmeli] 28 Aralık 2010'da taşıyıcı anne yardımıyla kızı Faith Margaret Kidman Urban dünyaya gelmiştir.
Filmografi
83 BMX Bandits Judy
Bush Christmas Helen
Five Mile Creek Annie TV dizisi
Skin Deep Sheena Henderson TV filmi
Chase Through the Night Petra TV filmi
1984 Matthew and Son Bridget Elliot TV filmi
Wills & Burke Julia Matthews
1985 Archer's Adventure Catherine TV filmi
Winners Carol Trig TV dizisi - bölüm 1
1986 Windrider Jade
Shine kısa rol
1987 Watch the Shadows Dance Amy Gabriel
The Bit Part Mary McAllister
Room to Move Carol Trig TV minidizi
An Australian in Rome Jill TV filmi
Vietnam Megan Goddard TV minidizi
1988 Emerald City Helen
1989 Dead Calm Rae Ingram
Bangkok Hilton Katrina Stanton TV miniseries
1990 Days of Thunder Dr. Claire Lewicki
1991 Flirting Nicola
Billy Bathgate Drew Preston *Altın Küre adaylığı - En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1992 Far and Away Shannon Christie
1993 Malice Tracy Kennsinger
My Life Gail Jones
1995 To Die For Suzanne Stone Maretto *BAFTA adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu, *Altın Küre ödülü - En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal/Komedi)
Batman Forever Dr. Chase Meridian
1996 The Leading Man Akademi Ödülü sunucusu
The Portrait of a Lady Isabel Archer
1997 The Peacemaker Dr. Julia Kelly
1998 Practical Magic Gillian Owens
1999 Eyes Wide Shut Alice Harford
2001 Moulin Rouge! Satine *Akademi Ödülü adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu, *Altın Küre ödülü - En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal/Komedi)
The Others Grace Stewart *BAFTA ödülü adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu , *Altın Küre adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Birthday Girl Sophia/Nadia
2002 The Hours Virginia Woolf *Akademi Ödülü - En İyi Kadın Oyuncu, *BAFTA ödülü - En İyi Kadın Oyuncu, *Altın Küre ödülü - En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
2003 Dogville Grace Margaret Mulligan
The Human Stain Faunia Farley
Cold Mountain Ada Monroe *Altın Küre adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
2004 The Stepford Wives Joanna Eberhart
Birth Anna *Altın Küre adaylığı - En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
2005 The Interpreter Silvia Broome
Bewitched Isabel Bigelow/Samantha
2006 Fur Diane Arbus
Happy Feet Norma Jean seslendirme
2007 The Invasion Carol Bennell
Margot at the Wedding Margot
The Golden Compass Marisa Coulter
2008 Australia Sarah Ashley
2009 Nine Claudia Nardi
2010 Rabbit Hole Becca Corbett Film post-prodüksiyon aşamasındadır.Yönetmenliğini John Cameron Mitchell'in yapacağı filmde, Kidman'ın Becca Corbett rolünü oynayacağı Nisan 2009'da açıklanmıştır.Filmin oyuncuları Aaron Eckhart, Dianne Wiest, Sandra Oh'tur.
2011 The Danish Girl Einar Wegener prodüksiyon aşamasında
Shakuntala Devi Kimdir Biyografisi
Shakuntala Devi (4 Kasım 1929 – Tüm 21 Nisan 2013 ) , halk arasında ” Bilgisayar İnsan ” olarak bilinen , bir harika çocuk ve zihinsel hesap makinesi oldu. Onun yeteneklerini onu kazandı . Dünya Guinness Rekorlar Kitabı 1982 baskısı bir yer .
Biyografi
Shakuntala Devi Bangalore, Hindistan , doğdu bir Ortodoks Kannada Brahman ailesine . Babası bir tapınak rahip olma isyan etti ve bunun yerine bir sirk katıldı çalıştığı yerde bir trapez sanatçısı , aslan terbiyecisi , ip cambazı ve büyücü . Devi babası o üç yaşındayken ona bir kart hile öğretirken numaraları ezberlemek onun yeteneklerini keşfetti. olarak babasısirk sol ve çatırdayan numaradan onun yeteneklerini görüntülenen yol gösterir onu aldı . O herhangi bir örgün eğitim olmadan bunu başardı . yaş altı yaşına gösterdi onu hesaplama ve Mysore Üniversitesi’nde ezber yetenekleri .
1944 yılında Devi babası ile Londra’ya taşındı . O, 1960′ların ortalarında Hindistan’a döndü ve Paritosh Bannerji , Kalküta Hint İdari Hizmet bir subay ile evlendi. O ve kocası 1979 yılında boşandı . Devi 1980′lerin başında Bangalore döndü .
Devi 1950 yılında Avrupa turu ve 1976 yılında New York’ta bir performans dahil olmak üzere onun aritmetik yetenekleri , gösteren dünyayı dolaştı. 1988 yılında o Arthur Jensen ,psikoloji profesörü tarafından incelenmiştir onun yeteneklerini için ABD’ye döndü University of California , Berkeley . Jensen çok sayıdahesaplamaları da dahil olmak üzere , çeşitli görevleri de onun performansını test , . Devi sunulan sorunlarına örnekler 61.629.875 olan küp kök ve 170.859.375 , yedinci kök hesaplıyormuş Jensen Devi mümkün olduğunu bildirdi Jensen onun defterine onları kopyalamak başardı önce bahsedilen sorunların ( cevapları sırasıyla 395 ve 15 olmak ) çözüm sağlar . Jensen 1990 yılındaakademik dergi İstihbarat onun bulgularını yayınladı .
Zihinsel bir hesap makinesi olarak onun çalışmalarına ek olarak , Devi bir astrolog ve yemek kitapları ve kurgusal romanlar dahil olmak üzere birçok kitap, bir yazar oldu .
Başarılar
ABD’de 1977 yılında o hızlı 188.132.517 en küp kök , o kazandı verir kim olduğunu görmek için bir bilgisayar ile yarıştı . Aynı yıl ,Southern Methodist Üniversitesi’nde o bir 201 basamaklı bir sayı olan 23 kök vermek istendi , o 50 saniyede yanıtladı. Bazı insanlar 50 sn içinde 201 basamak yazamıyor . Onun cevap – 546 ,372,891 – edildiUnivac 1.101 bilgisayar tarafından Standartları US Bureau yapılan hesaplamalar ile teyit , kendisi için özel bir program yazılacak vardı böyle büyük bir hesaplama yapar [10].
18 Haziran 1980 günü, o iki 13 – basamaklı sayılar 7,686,369,774,870 × 2,465,099,745,779 Imperial College , Londra Bilgisayar Bölümü tarafından rastgele seçilmiş çoğalması gösterdi . O doğru 28 saniyede 18.947.668.177.995.426.462.773.730 yanıtladı. Bu olay Records 1982 Guinness Rekorlar Kitabı belirtilir.
Ölüm
Nisan 2013 yılında Devi solunum problemleri ile Hindistan’ın Bangalore kentinde bir hastaneye başvurdu . aşağıdaki 2 hafta boyunca o kalp ve böbrek komplikasyonları yaşadı . Devi 21 Nisan’da hastanede öldü , 2013 olması gerekir. O 83 yaşındaydı .
Devi kızı , Anupama Banerji tarafından kurtarıldı .
Kitaplar
Onun kitaplarından bazıları şunlardır:
Sen ( : Orient , 2005 Yeni Delhi ) Puzzle Bulmacalar . ISBN 978-81-222-0014-0
Sen ( : Orient , 2006 Yeni Delhi ) Puzzle daha Bulmacalar . ISBN 978-81-222-0048-5
Sayıların Kitabı ( Yeni Delhi : Orient , 2006) . ISBN 978-81-222-0006-5
Perfect Murder ( Yeni Delhi : Orient , 1976) , OCLC 3.432.320
Eşcinseller Dünyası ( Vikas Yayınevi , 1977) , ISBN 978-0706904789
Endam : SayılarJoy ( New York : Harper & Row , 1977) , ISBN 978-0-06-011069-7 , OCLC 4.228.589
Sayılar Wonderland ( : Orient , 2006 Yeni Delhi) . ISBN 978-81-222-0399-8
Süper Hafıza : Bu Sevgiler ( : Orient , 2011 Yeni Delhi ) Olabilir . ISBN 978-81-222-0507-7 ; ( Sidney : New Holland , 2012) . ISBN 978-1-74257-240-6 , OCLC 781171515
Mathability : Çocuğunuzun en Matematik Genius ( : Orient , 2005 Yeni Delhi ) uyandırmak . ISBN 978-81-222-0316-5
Sen ( : Orient , 2005 Yeni Delhi ) için Astroloji . ISBN 978-81-222-0067-6
---------------
Shakuntala Devi (November 4, 1929 – April 21, 2013), popularly known as the “Human Computer”, was a child prodigy and mental calculator.[1][2][3][4][5] Her talents earned her a place in the 1982 edition of The Guinness Book of World Records.
Biography
Shakuntala Devi was born in Bangalore, India,[2][3] to an orthodox Kannada Brahmin family. Her father rebelled against becoming a temple priest[3] and instead joined a circus where he worked as a trapeze artist, lion tamer, tightrope walker and magician.[1][2][5][8] Devi’s father discovered her ability to memorize numbers while teaching her a card trick when she was about three years old.[1][2][5] Her father left the circus and took her on road shows that displayed her ability at number crunching.[2] She was able to do this without any formal education.[1][3] By age six she demonstrated her calculation and memorization abilities at the University of Mysore.
In 1944 Devi moved to London with her father.[9] She returned to India in the mid-1960s and married Paritosh Bannerji, an officer of the Indian Administrative Service from Kolkata.[9] She and her husband were divorced in 1979.[9] Devi returned to Bangalore in the early 1980s.
Devi travelled the world demonstrating her arithmetic talents, including a tour of Europe in 1950 and a performance in New York in 1976.[2] In 1988 she returned to the US to have her abilities studied by Arthur Jensen, a professor of psychology at the University of California, Berkeley. Jensen tested her performance at several tasks, including the calculations of large numbers; Examples of the problems presented to Devi were calculating the cube root of 61,629,875, and the seventh root of 170,859,375.[3][4] Jensen reported that Devi was able to provide the solution to the aforementioned problems (the answers being 395 and 15 respectively) before Jensen was able to copy them down in his notebook.[3][4] Jensen published his findings in the academic journal Intelligence in 1990.[3][4]
In addition to her work as a mental calculator, Devi was an astrologer and an author of several books, including cookbooks and fictional novels.[2][5][8]
Achievements[edit]
In 1977 in USA she competed with a computer to see who gives the cube root of 188132517 faster, she won. That same year, at the Southern Methodist University she was asked to give the 23rd root of a 201-digit number; she answered in 50 seconds. Some people can’t write 201 digits in 50 sec.[1][4] Her answer—546,372,891—was confirmed by calculations done at the U.S. Bureau of Standards by the Univac 1101 computer, for which a special program had to be written to perform such a large calculation.[10]
On June 18, 1980, she demonstrated the multiplication of two 13-digit numbers 7,686,369,774,870 × 2,465,099,745,779 picked at random by the Computer Department of Imperial College, London. She correctly answered 18,947,668,177,995,426,462,773,730 in 28 seconds.[2][3] This event is mentioned in the 1982 Guinness Book of Records.[2][3]
Death
In April 2013, Devi was admitted to a hospital in Bangalore, India with respiratory problems.[1] Over the following 2 weeks she suffered from complications of the heart and kidneys.[1][2] Devi died in hospital on April 21, 2013.[1][2] She was 83 years old.[2][3]
Devi is survived by her daughter, Anupama Banerji.[3][8]
Books
Some of her books include:
Puzzles to Puzzle You (New Delhi: Orient, 2005). ISBN 978-81-222-0014-0
More Puzzles to Puzzle You (New Delhi: Orient, 2006). ISBN 978-81-222-0048-5
Book of Numbers (New Delhi: Orient, 2006). ISBN 978-81-222-0006-5
Perfect Murder (New Delhi: Orient, 1976), OCLC 3432320
The World of Homosexuals (Vikas Publishing House, 1977), ISBN 978-0706904789
Figuring: The Joy of Numbers (New York: Harper & Row, 1977), ISBN 978-0-06-011069-7, OCLC 4228589
In the Wonderland of Numbers (New Delhi: Orient, 2006). ISBN 978-81-222-0399-8
Super Memory: It Can Be Yours (New Delhi: Orient, 2011). ISBN 978-81-222-0507-7; (Sydney: New Holland, 2012). ISBN 978-1-74257-240-6, OCLC 781171515
Mathability: Awaken the Math Genius in Your Child (New Delhi: Orient, 2005). ISBN 978-81-222-0316-5
Astrology for You (New Delhi: Orient, 2005). ISBN 978-81-222-0067-6
Rorschach testinin yaratıcısı olan Hermann Rorschach, 8 Kasm 1884′de İsviçre’nin Zürih şehrinde dünyaya geldi. Babası ressam olan Rorscharch, babası gibi sanatçı olmayı hayal ederken tıp okudu ve psikiyatri eğitimi aldı. İsviçre’de ve Rusya’da çalıştı. Rusya’da çalışırken kendisi de doktor olan Olga’yla tanışarak evlendi.
Rorschach testi (Rorschach mürekkep lekesi testi, Rorschach tekniği, mürekkep lekesi testi olarak da bilinir), deneklerin algılarını mürekkep lekelerini kullanarak analiz eden psikolojik bir testtir. Bazı psikologlar, bir kişinin kişilik özellikleri ve duygusal işleyişini incelemek için bu testi kullanır . Özellikle hastalar kendi düşünme süreçlerini açıkça anlatmak için isteksiz olduğu durumlarda altta yatan düşünce bozukluğu tespit etmek için kullanılır. Test ismini yaratıcısı İsviçreli psikolog Hermann Rorschach’dan almıştır.
Rorschach testi 1960′lı yıllarda en yaygın kullanılan projektif testtir. ABD’de ulusal bir araştırmada Rorschach testi ayaktan tedavide ruh sağlığı tesislerinde kullanılan psikolojik testler arasında sekizinci sırada yer aldı ve Kişilik Değerlendirme Derneği üyeleri tarafından ikinci en yaygın olarak kullanılan test bulundu. Adli tıp değerlendirmesi vakalarında da psikiyatristler tarafından % 25 oranında istenmiştir.
Öte yandan konuyla ilgili olarak daha ayrıntılı ve detaylı bilgilere diğer haberlerimizden yada Wiki sayfasında ulaşabilirsiniz.
Ayrıca Hermann Rorschach, pek çok kişi tarafından ABD’li ünlü Film oyuncusu Brad Pitt’e benzetiliyor.
Rorschach testi
Ününü geliştirdiği mürekkep testine borçludur. Babası ressam olan Hermann Rorchach, çocukluğunda mürekkep lekerini kullanarak şekiller yapmayı çok sevdiği için arkadaşları arasında ‘kleck’ (mürekkep lekesi) adıyla çağırılırdı. Çocukluk yıllarında başlayan bu ilgi, ilerleyen yıllarda psikanaliz tarihine damga vuracak bir metod haline dönüşecekti. 1912′de Zürih Üniversitesi’nden doktora derecesi alıp Rusya’da 1 yıl çalıştıktan sonra ülkesine dönerek araştırmalara başladı. 300 hasta ve 100 sağlıklı kişiyi inceledi. İncelemelerini “Psikodiagnostic” isimli kitapta yayınladı. bu kitap psikiyatri ve psikolojinin en önemli eserlerinden biri arasında yer alır. Ancak kitap Rorschach öldükten sonra başarı elde edebilmiştir. Psikanalizle ilgilenirken Freud’dan etkilenen Rorschach, mürekkep lekelerini okuldaki çocuklara göstererek onların tepkilerini inceledi. Sanatta başarılı çocukların lekeleri yorumlamada daha iyi olabileceğini düşünerek başladığı bu inceleme analizci tarafını ortaya koydu. Rorschach testi bu incelemelerle ortaya çıkmış ve deneklerin algılarını mürekkep lekeleri kullanarak analiz eden psikolojik bir testtir. Sayısı değişen kartlar ile uygulanır ve projektif test olarak da bilinir. Bazı psikologlar kişilik ve duygusal analiz için Rorschach testini kullanır. Bilinçaltındaki düşünce bozukluklarını tespit etme amacıyla tercih edilir.
Hermann Rorschach (* 8. November 1884 in Zürich; † 2. April 1922 in Herisau) war ein freudianischer Schweizer Psychiater und Psychoanalytiker. Er entwickelte den Rorschachtest, einen „Tintenklecks-Test“, der als Hilfsmittel zur differenzialdiagnostischen Untersuchung bei der Anamneseerhebung psychopathologischer Krankheitsbilder eingesetzt werden kann.
Leben
Der 1884 in Zürich geborene und in Schaffhausen aufgewachsene Hermann Rorschach wollte anfänglich Künstler werden. Schließlich studierte er in Zürich doch Medizin mit dem Ziel, Psychiater zu werden. Er hörte u.a. Vorlesungen bei Eugen Bleuler zur allgemeinen und speziellen Psychiatrie sowie psychiatrischen Klinik und bei Carl Gustav Jung zur Psychopathologie der Hysterie. Nach Semestern in Zürich, Bern und Berlin schloss Rorschach sein Studium 1909 mit dem medizinischen Staatsexamen ab. Ein Jahr später heiratete er seine russische Studienkollegin Olga Stempelin, mit der er zwei Kinder zeugte. Der Versuch, sich 1913 in Russland eine Existenz als Ärztepaar aufzubauen, scheiterte. Danach arbeitete er u.a. an den psychiatrischen Anstalten in Münsterlingen, Bern (Waldau) und Herisau.[1]
Viele Jahre lang galt sein hauptsächliches Interesse der Psychoanalyse. Er wurde zum Befürworter der damals neuen psychoanalytischen Technik in medizinischen Kreisen der Schweiz. 1919 wurde er zum Vizepräsident der Schweizer Gesellschaft für Psychoanalyse ernannt. Sein Werk „Psychodiagnostik“ erschien 1921.
Nach einer zu spät behandelten Blinddarmentzündung starb er am 2. April 1922 in Herisau im Alter von 37 Jahren an einer Bauchfellentzündung.
Rorschachtest
![[Image: rorschach2fcrgs.jpg]](https://abload.de/img/rorschach2fcrgs.jpg)
![[Image: testh1pv8.jpg]](https://abload.de/img/testh1pv8.jpg)
![[Image: yazarlarn-rorschach-tn3of9.png]](https://abload.de/img/yazarlarn-rorschach-tn3of9.png)
Rorschach entdeckte 1917 die Arbeit von Szymon Hens, der die Phantasie seiner Subjekte studierte und dabei Tintenklecks-Karten verwendete. Ein Jahr später begann er seine eigenen Experimente mit 15 zufälligen Tintenklecksen. Seiner Ansicht nach ermöglichten es die subjektiven Antworten, Rückschlüsse auf Wahrnehmungsvermögen, Intelligenz und emotionale Charakteristika der untersuchten Personen zu ziehen.
Der Rorschachtest basiert auf einer von Rorschach behaupteten menschlichen Neigung, die Interpretationen und Gefühle auf mehrdeutige Anreize zu projizieren, in diesem Falle Tintenkleckse. Geübte Beobachter sind danach angeblich in der Lage, tiefere persönliche Charakterzüge und Impulse der Testpersonen genau festzulegen. Rorschach veröffentlichte die Resultate seiner Studien an 300 mentalen Patienten und 100 „normalen“ Testpersonen in Psychodiagnostik. Seine Methode wurde seitdem als Werkzeug für die psychologische Bewertung und Diagnose verwendet.
Der Rorschachtest ist umstritten. Seine Befürworter sehen in ihm ein qualitativ hochwertiges Testverfahren, das eine tiefgehende Einschätzung der Gesamtpersönlichkeit erlaubt. Seine Kritiker halten dem Test die mangelnde Reliabilität entgegen.
Nejat Uygur Kimdir Biyografisi Hayatı
Nejat Uygur (d. 10 Ağustos 1927, Kilis) – (ö. 18 Kasım 2013, İstanbul), Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu.
Öğretmen bir annenin ve subay bir babanın üç çocuğundan ortancası olan Uygur, Kilisli sanatçı İsmail Dümbüllü tarafından keşfedilmiş ve meşhur edilmiştir. Eğitimini Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde tamamlamıştır. İlkokulu Siirt, Ezine ve İntepe'de okumuş ve bu dönemde tiyatroya müsamerelerle başlamıştır. Sarıyer, Çanakkale ve Manisa'da ortaokulu tamamladıktan sonra Güzel Sanatlar Akademisi'nin Heykel bölümüne girmiş; fakat mezun olamamıştır.
1943 yılında Sarıyer Halkevi'nde başladığı boksla beraber spora karşı ilgisi artmıştır. Atletizm ve su topu dışında iyi de bir at binicisidir.[1] 1950 yılında Necla Uygur ile hayatını birleştirmiştir.
Tiyatroya profesyonel anlamda 1949'da "Nejat Uygur Tiyatrosu" ile adım atmıştır. Nejat Uygur, düşündüğü ilk mesleğin tiyatro olmadığını belirtmiştir:
“ "Benim düşündüğüm ilk meslek pilotluktu. Çocukluğumda pilot olacağımı düşünürdüm. Hatta hiç unutmam Manisa'da olduğumuz yıllarda, yatak çarşaflarını alıp yüksek bir yerden aşağı atlamayı planlamıştım. Tecrübe pilotu olarak önce ağabeyim atladı ve ayağını kırdı. Ağabeyim Zeki Ayhan Uygur, Amerika'da ünlü bir beyin cerrahı şimdi. Onunla gurur duyuyorum. Ağabeyim burada deniz albayıydı, ordudan ayrıldı sonra." ”
Gençlik yıllarında Amerika'ya ulaşmak isteğiyle gemici olmuştur:
“ "Benim gençliğimde herkeste Amerika'ya gitmek gibi çok yoğun bir istek vardı. Bu yüzden liman cüzdanı çıkarttım ve gemici oldum. Hiç unutmam, bir Panama şilebinde çalıştım. Gemide kimsenin canı sıkılmazdı. Onlara fıkralar anlatır, taklitler yapardım. Herkes çok gülerdi. Sonra askere gittim, orada da arkadaşlarımı çok güldürürdüm. Giderek insanların yüzünü güldürmek bende tutku oldu. Sonra da tiyatro başladı zaten." ”
13 yıl süren Anadolu turneleri sürecinde sırasıyla Ahmet, ikiz kardeş olan Süheyl ile Süha, Kemal, Behzat adlı beş erkek çocukları dünyaya gelmiştir. Süheyl ve Behzat babalarının deyimiyle "armut ağacının dibine düşmüş" ve tiyatrocu olmuşlardır.
1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.
Hayatının son yılları ve Ölümü
Uygur, 10 Eylül 2007'de beyin damarlarında oluşan bir tıkanıklık nedeniyle vücudun sol tarafında kısmî felç geçirmiştir. Sağlık durumuna ilişkin yapılan basın toplantısında Uygur'un sol kolunu hareket ettiremediği, yüzünde kayma olduğu, bacağında biraz hareket olduğu, konuşmasının ise düzgün olduğu ifade edilmiştir.[4] Oğulları Süheyl ve Behzat Uygur son açıklamalarında Nejat Uygur'un artık geçmişiyle yaşadığını söylemişlerdir.
Usta tiyatro sanatçısı Nejat Uygur, uzun süre hastanede tedavi görmesine rağmen 18 Kasım 2013 günü saat 19:57 civarlarında solunum yetmezliği(respiratuar yetmezlik) sebebiyle hayata 86 yaşında gözlerini yumdu.
Ödülleri
2007 - Altın Kelebek TV Yıldızları Yarışması "Tiyatroya Destek Yılı Özel Ödülü"
2006 - Kemal Sunal Kültür Sanat Ödülü "En İyi Tiyatrocu"
1999 - 22. Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri "Belkıs Dilligil Onur Ödülü
Önemli tiyatro oyunları
Alo Orası Tımarhane mi?
Aman Özal Duymasın
Benim Annem Evden Neden Kaçtı
Cibali Karakolu
Hanedan
Hastane mi? Kestane mi?
Kaynanatör
Miğferine Çiçek Eken Asker
Minti Minti
Sizinki Can da Bizimki Patlıcan mı?
Son Umudum Milli Piyango
Şeyini Şey Ettiğimin Şeyi
Şeytandan 29 Gün Evvel Doğan Çocuk (Minti Minti 2)
Zamsalak
Filmleri
2007 - Beyaz Melek
2004 - Vizontele Tuuba
1974 - Cafer'in Nargilesi
1971 - Cafer Bey İyi, Fakir Ve Kibar
1970 - Cafer Bey
Notlar ve kaynaklar
^ Tiyatrom.com
^ a b Haftasonu.com
^ T.C. Kültür Bakanlığı
^ "Nejat Uygur kısmi felç geçirdi", NTVMSNBC, 10 Eylül 2007
^ "Nejat Uygur'u kaybettik". 10 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi.
^ cnnturk
^ haber7com
^ Hürriyet Gazetesi
-------------------
Etiketler : Nejat Uygur, Kimdir, Biyografisi, Hayatı,Nejat,Uygur,tiyatro,uygur tiyatrosu,tiyatrocu,komedisi,uygur komedisi,behzat,,suheyl,Nejat Uygur fotograflari,
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

