MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kimya Nedir ? Kimyanın Temel Kanunları Nelerdir ?
Kimya, maddenin yapısını, özelliklerini, birleşimini, etkileşimlerini, tepkimelerini araştıran ve uygulayan bilim dalıdır.[1][2] Kimya bilimi daha kapsamlı bir ifadeyle, maddelerin özellikleriyle, sınıflandırılmasıyla, atomlarla, atom teorisiyle, kimyasal bileşiklerle, kimyasal tepkimelerle, maddenin hâlleriyle, moleküller arası ve moleküler kuvvetlerle, kimyasal bağlarla, tepkime kinetiğiyle ve kimyasal dengenin prensipleriyle ve benzeri konularla ilgilenir. Kimya'nın ana alt bilim dalları, analitik, anorganik, organik kimya fizikokimya ve biyokimyadır.
Kimyanın Temel Kanunları
Kimyanın Temel Kanunları,yaklaşık olarak 1700 yıllarında oluşmaya başladı.Günümüze kadar bu kanunlar çoğalarak devam etmiştir.Bunlar sırayla;
Kütlenin korunumu kanunu: Antoine Lavosier tarafından bulunan kanuna göre ;bir tepkimeye giren maddelerin kütlelerinin toplamı,tepkimeden çıkan maddelerin kütlelerinin toplamına eşittir.
Sabit oranlar kanunu: Joseph Proust tarafından bulunan kanuna göre;Bir bileşiği oluşturan elementler birbirleriyle sabit bir oranda birleşirler.
Katlı oranlar kanunu:John Dalton tarafından bulunan kanuna göre ;İki element birden fazla bileşik oluşturuyorsa, birinci elementin sabit miktarıyla birleşen ikinci elementin kütleleri arasında belirli bir oran vardır.
Birleşen Hacim Oranları: Gay Lusac tarafından geliştirilen kanuna göre ;Sabit basınç ve sıcaklıkta gazların birleşen hacimlerinin oranı tanecik sayılarının oranını verir.
Avogadro Hipotezi: Amedeo Avogadro tarafından bulunan kanuna göre;eşit hacimdeki gazların; eşit sıcaklık ve eşit basınçta aynı sayıda parçacık ya da molekül sayısına sahip olduğunu öne sürer.
Kimya köken bilimi
Kimya sözcüğüyle simya sözcüğünün aynı kökten geldiği tahmin edilmektedir. 17 yüzyılda kimya ve simya sözcükleri aynı bilimsel disiplini, ( maddenin analizi, sentezini içeren çalışmaları) tanımlamak için ayırt edilmeksizin kullanılmışlardır. Ancak 18. yüzyılda bu iki sözcük arasında bir ayrım gözetilmeye başlanmış, simya daha çok metalden altın yapmakla ilgili uğraşları tanımlamak için kullanılmıştır.[3] Simya sözcüğünün Arapça al-kimia ( الكيمياء) sözcüğünden türediği[4], bu Arapça sözcüğünde Antik Yunanca himya ( metal eritmek anlamına gelen χημεία ya da χημία) sözcüğünden türediği iddia edilmektedir.
Tarihi
Kimya'nın tarihi Simya öncesi, Simya dönemi, Geleneksel ve Modern kimya dönemleri olmak üzere 4 ana başlık altında toplanarak incelenebilinir.
Simya öncesi
Kimyanın bilinen tarihi Antik Mısır döneminde başlamıştır. MÖ 2000'li yıllarda Mısırlılar'ın kimyasal yöntemler kullanarak kozmetik tozlar ürettikleri iddia edilmektedir.[6] Kral Hamurabi döneminde ( MÖ 1792-1750) Babiller altın, gümüş, civa, kurşun, demir ve bakır gibi metalleri tanımlanmış ve bu metallere semboller verilmiştir.[7] Erken Yunan felsefeciler ( Sokrates öncesi düşünürler) doğal olayları doğaüstü olmayan nedenlerle açıklamaya çalışmışlar[8], bunun sonucunda da bu dönemde simya öncesi kimya biliminin temelleri atılmıştır. Miletli Tales ( MÖ 624 – MÖ 546) maddenin presiplerini araştırmış ve suyun evrenin temel maddesi olduğunu öne sürmüştür.[9] Bir diğer Miletli Anaksimandros ( MÖ 610- MÖ 546) suyun karşıtı olan ateşin nasıl oluştuğunu sorgulamıştır.[10] Empedokles ( MÖ 490-430) evrenin 4 temel element ateş, hava, su ve topraktan oluştuğunu iddia etmiştir.[11] Empedokles'in tanımına göre toprak katı maddeleri, su sıvı maddeleri ve metalleri, hava gasları ifade etmekteydi. Bununla beraber ateşide bir süreçten çok sıvı,gaz ve katı gibi maddenin bir hali olarak tanımlamıştır. Demokritos'un hocası Leukippos evrenin iki çeşit elementten oluştuğunu ( boşluk ve katı) ifade etmiş, boşluğun ve katılığın evrendeki tüm elementleri oluşturduğunu ifade etmiştir.[12] Democritus ( MÖ 460-370) Leukippos ile birlikte atomcu teoriyi geliştirmiştir.[13] Maddelerin yapı taşı olarak daha küçük parçalara ayrılamayan atomlar Leucippus ve Democritus'un geliştirdiği bir felsefe sistemi olarak kabul edilmesine rağmen Platon bu atomculuk teorisine bölünemezlik prensibini eklemiştir. Plato evreni oluşturan 4 temel elementin geometrik katılardan oluştuğunu bu katılarında üçgen yüzeylerden oluştuğunu iddia etmiştir.[14] Aristoteles ( MÖ 384-323) elementlerin özellikleri düşüncesini geliştirmiştir. Farklı elementlerin farklı özellikleri olduğunu ve bunun çeşitli nicel değişkenlere bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu nicel özellikleri değiştirildiğinde bir elementin başka bir elemente dönüştürülebileceğini ve maddelerin değişim halinde olduğunu iddia etmiştir.
Simya dönemi
Aristotales'in fikirlerinden etkilenen simyacılar ( yaklaşık M.Ö. 320-MS 300) yılları arasında Yunanca konuşulan Akdeniz kıyılarında, Mısır'da, İran'da Aristotales ve diğer Yunan filozofların teorilerini pratiğe geçirmeye başlamışlardır.[16][17] Yine bu dönemde ilk defa simyacılar ucuz metallerden altın elde etmeyi mümkün kılması düşünülen felsefe taşını üretmeye çalışmışlardır.[7]
13. yüzyıla gelindiğinde simya tüm Avrupa kıtasında yaygın bir hale gelmiş, örneğin dönemin önemli bilim adamlarından Raymundus Lullus[18] İngiltere kralı tarafından İngiltere'ye basit metalden altın üretmesi için davet edilmiştir.[7] 13. yüzyılın başlarında dönemin ünlü simyacıları Roger Bacon[19] ( 1214/1220–1292), Albertus Magnus[20], ve Raymundus Lullus basit metalden altın üretme yöntemleri dışında simyanın diğer alanlarına yönelip, simyanın günümüz kimyasına yaklaşmasına öncü olmuşlardır.[21]
14. yüzyılda Katolik Kilisesi simya karşıtı taraf olmuş ve 1317 yılında Papa John XXII simyacılığı yasaklamıştır.[22]
17. yüzyıla gelindiğinde simya göreceli olarak az da olsa hala varlığını sürdürmekteydi. 17. yüzyılın etkin bilim adamlarından Robert Boyle 1661 yılında döneminde büyük yankı uyandıran eseri The Sceptical Chymist'i yayımlamıştır.[23] Aristotales'in 4 element teorisini ret eden bu kitap aynı zamanda simyanın döneminin de sona erdiğini işaret etmekteydi.[24]
Simya döneminde simyacıların araştırmaları ve deneyleri vasıtasıyla birçok laboratuvar tekniği geliştirilmiş ve çeşitli bileşik ve elementler keşif edilmiştir.
Geleneksel kimya
Bu dönem 17. yüzyıl sonuyla 19. yüzyıl başlarına denk gelmektedir. Johann Joachim Becher 17. yüzyıl ortalarında yanma ile ilgili Phlogiston teorisini geliştirmiştir. Bu teoriye göre her yanıcı madde phlogiston diye adlandırılan kokusuz, renksiz, tatsız ve ağırlıksız bir içerik içermekteydi ve bu içerik yanma gerçekleştiğinde yanıcı madde tarafından ortama salınmaktaydı.[25]
Lavoisier ve Eşi
Bu teori daha sonra Georg Ernst Stahl tarafından daha popüler bir hale getirilmiş 18. yüzyılın büyük bir kısmında genel kabül görmüştür.[26] 1785 1787 yılları arasında Fransız fizikçi Coulomb günümüzde Coulomb yasası olarak adlandırılan benzer yüklü maddelerin birbirini ittiği karşıt yüklülerin birbirini çektiği ve bu çekim ya da itim kuvvetinin hesaplanması için gerekli denklemi de içeren kanunu bulmuştur.[27] Phlogiston teorisi 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Lavoisier tarafından çürütülmüştür. Daha önceden Phlogiston teorisine göre de-phogiston maddesi olarak adlandıralan maddenin oksijen olduğunu keşfetmiştir.[28] 1803 yılında John Dalton atom teorisini kraliyet enstitünde ilk kez sunmuştur. Bu teoriye göre farklı elementlerin atomları, farklı ağırlıklara sahiptirler. Bu teorinin bazı ilkeleri;
Bütün maddeler atomlardan meydana gelmektedir.
Atomlar daha küçük parçalara ayrılamazlar.
Aynı elementin bütün atomları birbirinin aynısıdır.
Farklı elementler farklı atomlara sahiptir.
Atomların yeniden düzenlenmesi sonucu kimyasal tepkimeler meydana gelir.
Bileşikler elementlerden meydana gelirler.
şeklinde ifade edilebilinir.[29] Bu teoriyle modern kimyanın temelleri atılmış olur.
Modern kimya
Bu dönem 19. yüzyıl ve sonrasını kapsar. Heinrich Geißler ( 1814-1879) 1854 yılında suyun en yüksek yoğunluğa 3.8 C° ulaştığını kendi icat ettiği bir mekanizmayla göstermiştir ( daha sonra bu sıcaklığın 3.98 C° olduğu bulunmuştur).[31] Daha sonra Geisslerin icat ettiği vakum tüpüyle William Crookes atom teorisinde ilerlemeler kaydetmiş ve Cathode ray'i keşfetmiştir.[32]
Eugene Goldstein ( 1850-1930)'ın çalışmaları protonun varlığını ispatlamıştır.J. J. Thomson ( 1856 – 1940) kendi atom modelini geliştirmiş ve 1906 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır.[33] Mendeleyev periyodik tabloyu 1869 yılında Kimyanın Prensipleri adlı eserinde yayımlamıştır. Bu periodik tabloda bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına ve benzer özelliklerine göre sıralamıştır.[34] Marie Curie ( 1867 – 1934) radyoaktiviteyi ve sonrasında Polonyum ve Radyum'u keşetmiştir.[35] 1911 yılında Nobel kimya ödülünü kazanmıştır.[36] Ernest Rutherford 3 çeşit radyoaktifliği alfa parçacığı ( +), beta parçacığı ( -) ve gama ışınını keşfetmiştir.[37][38][39] Bu gelişmelerin sonrasında ve öncesinde daha birçok bilim insanının katkısıyla kimya bilimi günümüze ulaşmıştır. 2011 yılı Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası kimya yılı ilan edilmiştir.
Temel kavramlar ve konular
Asitler ve bazlar
Antik Yunanistan ve Antik Mısır'da belli başlı asitler ve bazlar hali hazırda sınıflandırılmışlardı.[41] Yunanlar ekşimsi tat veren sirke gibi maddeleri ὀξύς ( ekşi) olarak adlandırmışlar[42], daha sonra bu sözcük Latinceye acere olarak geçmiş[43] , ve Avrupa dillerindeki anlamı da latinceden türeyerek bu dillere geçmiştir. Oksijen elementinin adı da Antoine Lavoisier'in oksijeni ( asid üreten anlamında) hatalı tanımlamasından kaynaklanmaktadır.[44] Asit ve bazların farklı tanımları mevcuttur.
Arhenius’un tanımına göre;
Asit, suda çözüldüğünde çözeltiye H+ bırakan maddelerdir
Baz ise, OH- bırakan maddelerdir.[45]
Bronsted-Lowry tanımına göre;
Asit, proton ( H+) bırakan maddelere denir.
Baz, proton kabul eden maddelerdir.[46]
Lewis Teorisine göre;
Asit, H+ iyonu gibi, çözeltiden elektron eksilten maddelerdir [47]
Baz ise, electron veren maddelerdir. Diğer tanımlardan farklı olarak sadece elektron alışverişi üzerine kurulmuş bir tanımlamadır.[48]
Asit-baz tepkimeleri
Ana madde: Asit-baz tepkimeleri
Asit ve baz etkileşim halinde bırakıldıklarında, tuz üreterek bir diğerini nötrleştirme eğilimi gösterirler. HCl ve NaOH'ın tepkimesi NaCl bileşiği ( tuz) ve su üretir.[49]
HCl + NaOH → NaCl + H2O
Atomun yapısı
1803-1808 yılları arasında öğretmenlik mesleğini yerine getirmekte olan John Dalton kimyanın iki temel yasası olan kütlenin korunumu ve sabit oranlar'ı kullanarak temel atom teorisini tanımlamıştır. Dalton'un atom teorisi üç ana önermeyi içermekteydi.[50] Bunlar;
Her kimyasal element küçük, bölünemeyen atom olarak adlandırılan parçacıklardan oluşmaktadır.
Aynı elementin atomları bir birine ağırlık ve özellikleri bakımından benzerdirler, fakat farklı elementlerin atomları birbirinden farklıdırlar.
Herhangi bir bileşik oluşurken, farklı elementler basit bir sayısal oranda birleşirler. Örneğin A atomu B atomuyla birleşip AB bileşiğini oluşturuyorsa, 2AB bileşiğini oluşturmak için 2A 2B'ile tepkimeye girmek zorundadır.[51]
Dalton'un atom teorisini tanımlamasından yaklaşık yüzyıl sonra atomun temel parçacıkları keşif edilmiştir. 1897 yılında elektron[52], 1909 yilinda proton[53] ve 1932 yilinda nötron[54] keşif edilmiştir.
Atom'un temel parçacıkları keşif edildikten sonraki dönemde birçok isim atom teorisine kayda değer katkılar sağlamıştır. Bu isimlerden bazıları Einstein, De Broglie, Schrodinger, ve Heisenberg'dir.
Kuantum teorisi elektronların parçacık olmakla birlikte, aynı zamanda dalga özelliklerine sahip olduğunu göstermiştir. Modern atom teorisine göre atom etrafı olasılık bulutlarıyla ( orbital) çevrili atom çekirdeğinden oluşmaktadır. Bu olasılık bulutları da elektronların en olası bulundukları yerleri ifade etmektedir. Dalga denklemleri kullanılarak bu orbitallerin şekli ve büyüklüğü hesaplanabilmektedir.
Moleküllerin yapısı
Molekül bir birine bağlı bir grup atomun oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır.[58] Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farkı sayılarda farklı atomların bağlanması sonucu da oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve iki oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 19996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen ve nitrojen.[59] Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[61] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
![[Image: 120px-Ionic_bonding_animation.gif]](https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/7/75/Ionic_bonding_animation.gif/120px-Ionic_bonding_animation.gif)
![[Image: 120px-Metallic_bond_Cu.svg.png]](https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/1/18/Metallic_bond_Cu.svg/120px-Metallic_bond_Cu.svg.png)
Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[61] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Moleküller arası kuvvetler
Moleküller arası kuvvetler, bir bileşiğin molekülleri arasında bulunan çekim kuvvetleridir. Bu kuvvetler bir bileşiğin katı, sıvı ya da gaz halinde bulunmasında, kaynama ve erime noktalarının değerinde ve çözünürlüğünde önemli rol oynar.[62] Moleküller arası kuvvetler Van der Waals kuvvetleri, ve hidrojen bağıdır.[63]
Bileşikler
Su, amonyak, karbonmonoksit, ve karbondioksit gibi aşina olduğumuz maddeler aslında kimyasal bileşiktir. Bunların yanında daha az aşina olduğumuz sakkaroz ( çay şekeri), asetilsalisilik asit ( aspirin), ve askorbik asit ( C vitamini) de kimyasal bileşiklere örnek teşkil etmektedirler. Bütün bu bileşiklerin ortak özelliği her birinin iki ya da daha fazla elementten oluşuyor olmalarıdır. Öyleyse, kimyasal bileşik iki ya da daha elementin atomlarının oluşturduğu aynı özelliklere sahip moleküllerin oluşturduğu maddelerdir.[64] Kimyasal bileşikler moleküler bileşik ve iyonik bileşik olmak üzere ikiye ayrılır.
Bileşik çeşitleri
1. Moleküler bileşik moleküllerden oluşmaktadır. Bu moleküller genel olarak metal olmayan birbirine kovalent bağla bağlı atomlardan oluşmaktadırlar. Moleküler Bileşikler kimyasal formüllerle ifade edilirler. Bu fomüller de bileşin içerdiği elementleri ve bu elementlerin birbirine orantılı sayılarını vermektedir. Formül çeşitleri;
Empirik formül molekül hakkında çok fazla bilgi vermemekle birlikte sadece elementlerin orantısal sayılarını vermektedir. Örneğin, CH2O empirik formülü hem C2H4O2 hem de C6H12O6 molekülleri için aynıdır.
Moleküler formül molekülü oluşturan elementlerin sayılarını vermektedir. C6H12O6 moleküler fomüle örnektir.
Yapısal formül ise molekülün içerisindeki bağlarıda göstermektedir.
2. İyonik bileşik positiv ve negativ iyonların elektrostatik çekimle birleşimi sonucu oluşan bileşiklerdir.
Çözeltiler
Çözelti, bir ya da daha fazla maddenin ( solute) moleküler düzeyde başka bir maddenin ( solvent) içine karışıp, oluşturduğu homojen karışımdır.[65] Bazı yaygın çözeltilere hava ( 02, N2 ve diğer bazı gazlar), doğal gaz ( CH4, C2H6 ve diğer birçok madde), deniz suyu ( su, tuz vs.), sirke ( su ve asetik asit), ve pirinç ( kalay, kurşun vs.) gibi çözeltiler örnek olarak verilebilir.
Çözünürlük
Çözünürlük, bir maddenin bir solvent içerinde çözünme miktarını ifade etmek için kullanılır. Genelikle çözünen maddenin miktarının ( solute) solventin hacmine bölünmesiyle elde edilir.[66] Çözünürlüğü etkiyen faktörler;
Sıcaklık
Çözen ve çözülen maddelerin doğası
Basınç
olarak sıralanabilinir.
![[Image: 150px-Dispersion.gif]](https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/1/1f/Dispersion.gif/150px-Dispersion.gif)
Elektrokimya
Elektrokimya elektrik ve kimyasal değişimler arasındaki ilişkileri inceler. Kendiliğinden gelişen birçok kimyasal tepkime sonucunda elektrik akımı oluşmaktadır. Öte yandan elektrik akımı kendiliğinden gelişmeyen birçok tepkimenin gerçekleştirilmesinde kullanılmaktadır. Elektroliz süreciyle elektrik enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülebilmektedir.[68]
Kimyasal bağlar
Kimyasal bağ farklı atomların elektronlarının etkileşimi sonucu oluşur ve atomları bir arada tutar. Kimyasal bağ atomlar arası elektron alış verişi sonucu oluşuyorsa iyonik bağ, eğer ortak paylaşım sonucu oluşuyorsa kovalent bağ olarak adlandırılır. Elektronların metal atomları arasında paylaşımı sonucu oluşuyorsa da buna [Metalik bağ|metalik bağ] denir.[69]
Kinetik
Kimyasal kinetik, kimyasal tepkimeleri tepkime hızı, değişkenlerin tepkimeye etkileri, atomların yeniden dizilişi, ve ara ürünlerin oluşumu gibi açılardan ele alır.[70]
Stokiyometri
Stokiyometri, kimyasal bir tepkimede bulunan reaktanların ve ürünlerin miktarlarının bir birleriyle olan sayısal ilişkilerini inceler. Dengedeki bir kimyasal tepkime ifadesinde, katsayılar kaç mol reaktanın bir diğer bir reaktanla tepkimeye girmek için gerekli olduğunu ve bu tepkimeden kaç mol ürün elde edileceğini ortaya koymada kullanılan metottur.[71] Dengede olan bir tepkimede reaktanların ve ürünlerin miktarları arasında bölen ve bölünen kısımlarında pozitif tam sayılar içeren bir orantı oluştumaktadır. Örneğin metan'ın oksijen'le tepkimesinde, 1 molekül karbondioksit ve 2 molekül su oluşması için 1 molekül Metan 2 molekül oksijen ile tepkimeye girmelidir.[72]
CH4 + 202 → 1CO2 + 2H2O
Termodinamik
Termodinamik, enerji, ısı, entropi ve ekserji gibi fiziksel kavramlarla ilgilenen bilim dalı. Termodinamik her ne kadar sistemlerin madde ve/veya enerji alış-verişiyle ilgilense de, bu işlemlerin hızıyla ilgilenmez. Bundan dolayı aslında termodinamik denilirken, denge termodinamiği kastedilir. Zamana bağlı termodinamik olaylarla, denge halinde olmayan termodinamik ilgilenir.
Kimyanın temel kanunları
Avogadro yasası
Boyle yasası
Charles yasası
Gay-Lussac yasası
Enerjinin korunumu yasası
Kütlenin korunumu yasası
Dalton yasası
Sabit oranlar yasası
Dulong–Petit yasası
Faraday'ın elektroliz yasası
Gay-Lussac yasası
Graham difüzyon yasası
İdeal gaz yasası
Katlı oranlar yasası
Peryodik tablo yasası
Kimyanın ana bilim dalları
Kimya'nın ana alt dalları şöyle sıralanabilinir[73] ;
Analitik kimya
Anorganik kimya
Organik kimya
Fizikokimya
Termodinamik
Spektroskopi
Kimyasal kinetik
Teorik kimya
Kaynakça
Wikipedia
Kimya, maddenin yapısını, özelliklerini, birleşimini, etkileşimlerini, tepkimelerini araştıran ve uygulayan bilim dalıdır.[1][2] Kimya bilimi daha kapsamlı bir ifadeyle, maddelerin özellikleriyle, sınıflandırılmasıyla, atomlarla, atom teorisiyle, kimyasal bileşiklerle, kimyasal tepkimelerle, maddenin hâlleriyle, moleküller arası ve moleküler kuvvetlerle, kimyasal bağlarla, tepkime kinetiğiyle ve kimyasal dengenin prensipleriyle ve benzeri konularla ilgilenir. Kimya'nın ana alt bilim dalları, analitik, anorganik, organik kimya fizikokimya ve biyokimyadır.
Kimyanın Temel Kanunları
Kimyanın Temel Kanunları,yaklaşık olarak 1700 yıllarında oluşmaya başladı.Günümüze kadar bu kanunlar çoğalarak devam etmiştir.Bunlar sırayla;
Kütlenin korunumu kanunu: Antoine Lavosier tarafından bulunan kanuna göre ;bir tepkimeye giren maddelerin kütlelerinin toplamı,tepkimeden çıkan maddelerin kütlelerinin toplamına eşittir.
Sabit oranlar kanunu: Joseph Proust tarafından bulunan kanuna göre;Bir bileşiği oluşturan elementler birbirleriyle sabit bir oranda birleşirler.
Katlı oranlar kanunu:John Dalton tarafından bulunan kanuna göre ;İki element birden fazla bileşik oluşturuyorsa, birinci elementin sabit miktarıyla birleşen ikinci elementin kütleleri arasında belirli bir oran vardır.
Birleşen Hacim Oranları: Gay Lusac tarafından geliştirilen kanuna göre ;Sabit basınç ve sıcaklıkta gazların birleşen hacimlerinin oranı tanecik sayılarının oranını verir.
Avogadro Hipotezi: Amedeo Avogadro tarafından bulunan kanuna göre;eşit hacimdeki gazların; eşit sıcaklık ve eşit basınçta aynı sayıda parçacık ya da molekül sayısına sahip olduğunu öne sürer.
Kimya köken bilimi
Kimya sözcüğüyle simya sözcüğünün aynı kökten geldiği tahmin edilmektedir. 17 yüzyılda kimya ve simya sözcükleri aynı bilimsel disiplini, ( maddenin analizi, sentezini içeren çalışmaları) tanımlamak için ayırt edilmeksizin kullanılmışlardır. Ancak 18. yüzyılda bu iki sözcük arasında bir ayrım gözetilmeye başlanmış, simya daha çok metalden altın yapmakla ilgili uğraşları tanımlamak için kullanılmıştır.[3] Simya sözcüğünün Arapça al-kimia ( الكيمياء) sözcüğünden türediği[4], bu Arapça sözcüğünde Antik Yunanca himya ( metal eritmek anlamına gelen χημεία ya da χημία) sözcüğünden türediği iddia edilmektedir.
Tarihi
Kimya'nın tarihi Simya öncesi, Simya dönemi, Geleneksel ve Modern kimya dönemleri olmak üzere 4 ana başlık altında toplanarak incelenebilinir.
Simya öncesi
Kimyanın bilinen tarihi Antik Mısır döneminde başlamıştır. MÖ 2000'li yıllarda Mısırlılar'ın kimyasal yöntemler kullanarak kozmetik tozlar ürettikleri iddia edilmektedir.[6] Kral Hamurabi döneminde ( MÖ 1792-1750) Babiller altın, gümüş, civa, kurşun, demir ve bakır gibi metalleri tanımlanmış ve bu metallere semboller verilmiştir.[7] Erken Yunan felsefeciler ( Sokrates öncesi düşünürler) doğal olayları doğaüstü olmayan nedenlerle açıklamaya çalışmışlar[8], bunun sonucunda da bu dönemde simya öncesi kimya biliminin temelleri atılmıştır. Miletli Tales ( MÖ 624 – MÖ 546) maddenin presiplerini araştırmış ve suyun evrenin temel maddesi olduğunu öne sürmüştür.[9] Bir diğer Miletli Anaksimandros ( MÖ 610- MÖ 546) suyun karşıtı olan ateşin nasıl oluştuğunu sorgulamıştır.[10] Empedokles ( MÖ 490-430) evrenin 4 temel element ateş, hava, su ve topraktan oluştuğunu iddia etmiştir.[11] Empedokles'in tanımına göre toprak katı maddeleri, su sıvı maddeleri ve metalleri, hava gasları ifade etmekteydi. Bununla beraber ateşide bir süreçten çok sıvı,gaz ve katı gibi maddenin bir hali olarak tanımlamıştır. Demokritos'un hocası Leukippos evrenin iki çeşit elementten oluştuğunu ( boşluk ve katı) ifade etmiş, boşluğun ve katılığın evrendeki tüm elementleri oluşturduğunu ifade etmiştir.[12] Democritus ( MÖ 460-370) Leukippos ile birlikte atomcu teoriyi geliştirmiştir.[13] Maddelerin yapı taşı olarak daha küçük parçalara ayrılamayan atomlar Leucippus ve Democritus'un geliştirdiği bir felsefe sistemi olarak kabul edilmesine rağmen Platon bu atomculuk teorisine bölünemezlik prensibini eklemiştir. Plato evreni oluşturan 4 temel elementin geometrik katılardan oluştuğunu bu katılarında üçgen yüzeylerden oluştuğunu iddia etmiştir.[14] Aristoteles ( MÖ 384-323) elementlerin özellikleri düşüncesini geliştirmiştir. Farklı elementlerin farklı özellikleri olduğunu ve bunun çeşitli nicel değişkenlere bağlı olduğunu ifade etmiştir. Bu nicel özellikleri değiştirildiğinde bir elementin başka bir elemente dönüştürülebileceğini ve maddelerin değişim halinde olduğunu iddia etmiştir.
Simya dönemi
Aristotales'in fikirlerinden etkilenen simyacılar ( yaklaşık M.Ö. 320-MS 300) yılları arasında Yunanca konuşulan Akdeniz kıyılarında, Mısır'da, İran'da Aristotales ve diğer Yunan filozofların teorilerini pratiğe geçirmeye başlamışlardır.[16][17] Yine bu dönemde ilk defa simyacılar ucuz metallerden altın elde etmeyi mümkün kılması düşünülen felsefe taşını üretmeye çalışmışlardır.[7]
13. yüzyıla gelindiğinde simya tüm Avrupa kıtasında yaygın bir hale gelmiş, örneğin dönemin önemli bilim adamlarından Raymundus Lullus[18] İngiltere kralı tarafından İngiltere'ye basit metalden altın üretmesi için davet edilmiştir.[7] 13. yüzyılın başlarında dönemin ünlü simyacıları Roger Bacon[19] ( 1214/1220–1292), Albertus Magnus[20], ve Raymundus Lullus basit metalden altın üretme yöntemleri dışında simyanın diğer alanlarına yönelip, simyanın günümüz kimyasına yaklaşmasına öncü olmuşlardır.[21]
14. yüzyılda Katolik Kilisesi simya karşıtı taraf olmuş ve 1317 yılında Papa John XXII simyacılığı yasaklamıştır.[22]
17. yüzyıla gelindiğinde simya göreceli olarak az da olsa hala varlığını sürdürmekteydi. 17. yüzyılın etkin bilim adamlarından Robert Boyle 1661 yılında döneminde büyük yankı uyandıran eseri The Sceptical Chymist'i yayımlamıştır.[23] Aristotales'in 4 element teorisini ret eden bu kitap aynı zamanda simyanın döneminin de sona erdiğini işaret etmekteydi.[24]
Simya döneminde simyacıların araştırmaları ve deneyleri vasıtasıyla birçok laboratuvar tekniği geliştirilmiş ve çeşitli bileşik ve elementler keşif edilmiştir.
Geleneksel kimya
Bu dönem 17. yüzyıl sonuyla 19. yüzyıl başlarına denk gelmektedir. Johann Joachim Becher 17. yüzyıl ortalarında yanma ile ilgili Phlogiston teorisini geliştirmiştir. Bu teoriye göre her yanıcı madde phlogiston diye adlandırılan kokusuz, renksiz, tatsız ve ağırlıksız bir içerik içermekteydi ve bu içerik yanma gerçekleştiğinde yanıcı madde tarafından ortama salınmaktaydı.[25]
Lavoisier ve Eşi
Bu teori daha sonra Georg Ernst Stahl tarafından daha popüler bir hale getirilmiş 18. yüzyılın büyük bir kısmında genel kabül görmüştür.[26] 1785 1787 yılları arasında Fransız fizikçi Coulomb günümüzde Coulomb yasası olarak adlandırılan benzer yüklü maddelerin birbirini ittiği karşıt yüklülerin birbirini çektiği ve bu çekim ya da itim kuvvetinin hesaplanması için gerekli denklemi de içeren kanunu bulmuştur.[27] Phlogiston teorisi 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Lavoisier tarafından çürütülmüştür. Daha önceden Phlogiston teorisine göre de-phogiston maddesi olarak adlandıralan maddenin oksijen olduğunu keşfetmiştir.[28] 1803 yılında John Dalton atom teorisini kraliyet enstitünde ilk kez sunmuştur. Bu teoriye göre farklı elementlerin atomları, farklı ağırlıklara sahiptirler. Bu teorinin bazı ilkeleri;
Bütün maddeler atomlardan meydana gelmektedir.
Atomlar daha küçük parçalara ayrılamazlar.
Aynı elementin bütün atomları birbirinin aynısıdır.
Farklı elementler farklı atomlara sahiptir.
Atomların yeniden düzenlenmesi sonucu kimyasal tepkimeler meydana gelir.
Bileşikler elementlerden meydana gelirler.
şeklinde ifade edilebilinir.[29] Bu teoriyle modern kimyanın temelleri atılmış olur.
Modern kimya
Bu dönem 19. yüzyıl ve sonrasını kapsar. Heinrich Geißler ( 1814-1879) 1854 yılında suyun en yüksek yoğunluğa 3.8 C° ulaştığını kendi icat ettiği bir mekanizmayla göstermiştir ( daha sonra bu sıcaklığın 3.98 C° olduğu bulunmuştur).[31] Daha sonra Geisslerin icat ettiği vakum tüpüyle William Crookes atom teorisinde ilerlemeler kaydetmiş ve Cathode ray'i keşfetmiştir.[32]
Eugene Goldstein ( 1850-1930)'ın çalışmaları protonun varlığını ispatlamıştır.J. J. Thomson ( 1856 – 1940) kendi atom modelini geliştirmiş ve 1906 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır.[33] Mendeleyev periyodik tabloyu 1869 yılında Kimyanın Prensipleri adlı eserinde yayımlamıştır. Bu periodik tabloda bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına ve benzer özelliklerine göre sıralamıştır.[34] Marie Curie ( 1867 – 1934) radyoaktiviteyi ve sonrasında Polonyum ve Radyum'u keşetmiştir.[35] 1911 yılında Nobel kimya ödülünü kazanmıştır.[36] Ernest Rutherford 3 çeşit radyoaktifliği alfa parçacığı ( +), beta parçacığı ( -) ve gama ışınını keşfetmiştir.[37][38][39] Bu gelişmelerin sonrasında ve öncesinde daha birçok bilim insanının katkısıyla kimya bilimi günümüze ulaşmıştır. 2011 yılı Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası kimya yılı ilan edilmiştir.
Temel kavramlar ve konular
Asitler ve bazlar
Antik Yunanistan ve Antik Mısır'da belli başlı asitler ve bazlar hali hazırda sınıflandırılmışlardı.[41] Yunanlar ekşimsi tat veren sirke gibi maddeleri ὀξύς ( ekşi) olarak adlandırmışlar[42], daha sonra bu sözcük Latinceye acere olarak geçmiş[43] , ve Avrupa dillerindeki anlamı da latinceden türeyerek bu dillere geçmiştir. Oksijen elementinin adı da Antoine Lavoisier'in oksijeni ( asid üreten anlamında) hatalı tanımlamasından kaynaklanmaktadır.[44] Asit ve bazların farklı tanımları mevcuttur.
Arhenius’un tanımına göre;
Asit, suda çözüldüğünde çözeltiye H+ bırakan maddelerdir
Baz ise, OH- bırakan maddelerdir.[45]
Bronsted-Lowry tanımına göre;
Asit, proton ( H+) bırakan maddelere denir.
Baz, proton kabul eden maddelerdir.[46]
Lewis Teorisine göre;
Asit, H+ iyonu gibi, çözeltiden elektron eksilten maddelerdir [47]
Baz ise, electron veren maddelerdir. Diğer tanımlardan farklı olarak sadece elektron alışverişi üzerine kurulmuş bir tanımlamadır.[48]
Asit-baz tepkimeleri
Ana madde: Asit-baz tepkimeleri
Asit ve baz etkileşim halinde bırakıldıklarında, tuz üreterek bir diğerini nötrleştirme eğilimi gösterirler. HCl ve NaOH'ın tepkimesi NaCl bileşiği ( tuz) ve su üretir.[49]
HCl + NaOH → NaCl + H2O
Atomun yapısı
1803-1808 yılları arasında öğretmenlik mesleğini yerine getirmekte olan John Dalton kimyanın iki temel yasası olan kütlenin korunumu ve sabit oranlar'ı kullanarak temel atom teorisini tanımlamıştır. Dalton'un atom teorisi üç ana önermeyi içermekteydi.[50] Bunlar;
Her kimyasal element küçük, bölünemeyen atom olarak adlandırılan parçacıklardan oluşmaktadır.
Aynı elementin atomları bir birine ağırlık ve özellikleri bakımından benzerdirler, fakat farklı elementlerin atomları birbirinden farklıdırlar.
Herhangi bir bileşik oluşurken, farklı elementler basit bir sayısal oranda birleşirler. Örneğin A atomu B atomuyla birleşip AB bileşiğini oluşturuyorsa, 2AB bileşiğini oluşturmak için 2A 2B'ile tepkimeye girmek zorundadır.[51]
Dalton'un atom teorisini tanımlamasından yaklaşık yüzyıl sonra atomun temel parçacıkları keşif edilmiştir. 1897 yılında elektron[52], 1909 yilinda proton[53] ve 1932 yilinda nötron[54] keşif edilmiştir.
Atom'un temel parçacıkları keşif edildikten sonraki dönemde birçok isim atom teorisine kayda değer katkılar sağlamıştır. Bu isimlerden bazıları Einstein, De Broglie, Schrodinger, ve Heisenberg'dir.
Kuantum teorisi elektronların parçacık olmakla birlikte, aynı zamanda dalga özelliklerine sahip olduğunu göstermiştir. Modern atom teorisine göre atom etrafı olasılık bulutlarıyla ( orbital) çevrili atom çekirdeğinden oluşmaktadır. Bu olasılık bulutları da elektronların en olası bulundukları yerleri ifade etmektedir. Dalga denklemleri kullanılarak bu orbitallerin şekli ve büyüklüğü hesaplanabilmektedir.
Moleküllerin yapısı
Molekül bir birine bağlı bir grup atomun oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır.[58] Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farkı sayılarda farklı atomların bağlanması sonucu da oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve iki oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 19996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen ve nitrojen.[59] Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[61] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[61] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Moleküller arası kuvvetler
Moleküller arası kuvvetler, bir bileşiğin molekülleri arasında bulunan çekim kuvvetleridir. Bu kuvvetler bir bileşiğin katı, sıvı ya da gaz halinde bulunmasında, kaynama ve erime noktalarının değerinde ve çözünürlüğünde önemli rol oynar.[62] Moleküller arası kuvvetler Van der Waals kuvvetleri, ve hidrojen bağıdır.[63]
Bileşikler
Su, amonyak, karbonmonoksit, ve karbondioksit gibi aşina olduğumuz maddeler aslında kimyasal bileşiktir. Bunların yanında daha az aşina olduğumuz sakkaroz ( çay şekeri), asetilsalisilik asit ( aspirin), ve askorbik asit ( C vitamini) de kimyasal bileşiklere örnek teşkil etmektedirler. Bütün bu bileşiklerin ortak özelliği her birinin iki ya da daha fazla elementten oluşuyor olmalarıdır. Öyleyse, kimyasal bileşik iki ya da daha elementin atomlarının oluşturduğu aynı özelliklere sahip moleküllerin oluşturduğu maddelerdir.[64] Kimyasal bileşikler moleküler bileşik ve iyonik bileşik olmak üzere ikiye ayrılır.
Bileşik çeşitleri
1. Moleküler bileşik moleküllerden oluşmaktadır. Bu moleküller genel olarak metal olmayan birbirine kovalent bağla bağlı atomlardan oluşmaktadırlar. Moleküler Bileşikler kimyasal formüllerle ifade edilirler. Bu fomüller de bileşin içerdiği elementleri ve bu elementlerin birbirine orantılı sayılarını vermektedir. Formül çeşitleri;
Empirik formül molekül hakkında çok fazla bilgi vermemekle birlikte sadece elementlerin orantısal sayılarını vermektedir. Örneğin, CH2O empirik formülü hem C2H4O2 hem de C6H12O6 molekülleri için aynıdır.
Moleküler formül molekülü oluşturan elementlerin sayılarını vermektedir. C6H12O6 moleküler fomüle örnektir.
Yapısal formül ise molekülün içerisindeki bağlarıda göstermektedir.
2. İyonik bileşik positiv ve negativ iyonların elektrostatik çekimle birleşimi sonucu oluşan bileşiklerdir.
Çözeltiler
Çözelti, bir ya da daha fazla maddenin ( solute) moleküler düzeyde başka bir maddenin ( solvent) içine karışıp, oluşturduğu homojen karışımdır.[65] Bazı yaygın çözeltilere hava ( 02, N2 ve diğer bazı gazlar), doğal gaz ( CH4, C2H6 ve diğer birçok madde), deniz suyu ( su, tuz vs.), sirke ( su ve asetik asit), ve pirinç ( kalay, kurşun vs.) gibi çözeltiler örnek olarak verilebilir.
Çözünürlük
Çözünürlük, bir maddenin bir solvent içerinde çözünme miktarını ifade etmek için kullanılır. Genelikle çözünen maddenin miktarının ( solute) solventin hacmine bölünmesiyle elde edilir.[66] Çözünürlüğü etkiyen faktörler;
Sıcaklık
Çözen ve çözülen maddelerin doğası
Basınç
olarak sıralanabilinir.
Elektrokimya
Elektrokimya elektrik ve kimyasal değişimler arasındaki ilişkileri inceler. Kendiliğinden gelişen birçok kimyasal tepkime sonucunda elektrik akımı oluşmaktadır. Öte yandan elektrik akımı kendiliğinden gelişmeyen birçok tepkimenin gerçekleştirilmesinde kullanılmaktadır. Elektroliz süreciyle elektrik enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülebilmektedir.[68]
Kimyasal bağlar
Kimyasal bağ farklı atomların elektronlarının etkileşimi sonucu oluşur ve atomları bir arada tutar. Kimyasal bağ atomlar arası elektron alış verişi sonucu oluşuyorsa iyonik bağ, eğer ortak paylaşım sonucu oluşuyorsa kovalent bağ olarak adlandırılır. Elektronların metal atomları arasında paylaşımı sonucu oluşuyorsa da buna [Metalik bağ|metalik bağ] denir.[69]
Kinetik
Kimyasal kinetik, kimyasal tepkimeleri tepkime hızı, değişkenlerin tepkimeye etkileri, atomların yeniden dizilişi, ve ara ürünlerin oluşumu gibi açılardan ele alır.[70]
Stokiyometri
Stokiyometri, kimyasal bir tepkimede bulunan reaktanların ve ürünlerin miktarlarının bir birleriyle olan sayısal ilişkilerini inceler. Dengedeki bir kimyasal tepkime ifadesinde, katsayılar kaç mol reaktanın bir diğer bir reaktanla tepkimeye girmek için gerekli olduğunu ve bu tepkimeden kaç mol ürün elde edileceğini ortaya koymada kullanılan metottur.[71] Dengede olan bir tepkimede reaktanların ve ürünlerin miktarları arasında bölen ve bölünen kısımlarında pozitif tam sayılar içeren bir orantı oluştumaktadır. Örneğin metan'ın oksijen'le tepkimesinde, 1 molekül karbondioksit ve 2 molekül su oluşması için 1 molekül Metan 2 molekül oksijen ile tepkimeye girmelidir.[72]
CH4 + 202 → 1CO2 + 2H2O
Termodinamik
Termodinamik, enerji, ısı, entropi ve ekserji gibi fiziksel kavramlarla ilgilenen bilim dalı. Termodinamik her ne kadar sistemlerin madde ve/veya enerji alış-verişiyle ilgilense de, bu işlemlerin hızıyla ilgilenmez. Bundan dolayı aslında termodinamik denilirken, denge termodinamiği kastedilir. Zamana bağlı termodinamik olaylarla, denge halinde olmayan termodinamik ilgilenir.
Kimyanın temel kanunları
Avogadro yasası
Boyle yasası
Charles yasası
Gay-Lussac yasası
Enerjinin korunumu yasası
Kütlenin korunumu yasası
Dalton yasası
Sabit oranlar yasası
Dulong–Petit yasası
Faraday'ın elektroliz yasası
Gay-Lussac yasası
Graham difüzyon yasası
İdeal gaz yasası
Katlı oranlar yasası
Peryodik tablo yasası
Kimyanın ana bilim dalları
Kimya'nın ana alt dalları şöyle sıralanabilinir[73] ;
Analitik kimya
Anorganik kimya
Organik kimya
Fizikokimya
Termodinamik
Spektroskopi
Kimyasal kinetik
Teorik kimya
Kaynakça
Wikipedia
Güneş ve Dünyamız - Güneş Nasıl Oluştu - Güneş ve Dünyamızın Akibeti
Bir an için şöyle düşünelim: yaşadığımız İstanbul şehri Dünya’daki birçok şehirden bir tanesidir. Dünya ise 9 gezegenden biri olup, Güneş sistemimizin bir üyesidir. Güneş ise Galaksimizde, Orion kolunda Galaksi’mizin merkezinden yaklaşık olarak 27.000 ışık yılı uzakta milyarlarca yıldızdan sadece bir tanesidir. Buradan da anlaşıldığı gibi, insanoğlu yüzyıllardır düşünme etkinliğini kullanarak, bir takım kavramlar geliştirerek kendini deyim yerinde ise uçsuz bucaksız Evren’de, bir yere konumlandırma becerisini göstermiştir. Bizler, kendimizi Evrende bu şekilde konumlandırdık,
Galaksi’mizin merkezinde dolanan milyarlarca yıldızdan bir tanesi olan Güneş ve üzerinde yaşamın bulunduğu Dünya üzerinde, Güneş’ten ısı ve ışık alarak yaşamını sürdürebilmektedir. İçinde yaşadığımız gezegenimizde, etrafımıza baktığımızda yaşamlarının farklı aşamalarında insanların olduğunu görüyoruz: Yeni doğan bebekler, genç insanlar, yaşlı insanlar ve ölmüş insanlar. Gökyüzündeki yıldızlar da tıpkı insanlar gibi yaşamlarının farklı aşmalarında bulunmaktadırlar: Yeni doğan yıldızlar, genç yıldızlar, dev yıldızlar, süper dev yıldızlar, süpernovalar, ve bunların ölmüş biçimlerinin belirtileri olan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve kara delikler.
Bize hayat veren Güneş, bu zincirde genç bir yıldızdır. Doğal olarak, evrim geçirerek bir sona gelecek, dolayısıyla da içinde yaşadığımız Dünya’yı da aynı sona götürecektir. Böyle bir süreç içersinde sürekli çoğalarak neslimizi devam ettirdiğimiz biz insanlara ne olacak, bir başka ifadeyle Güneş ve Dünya’mızın akıbeti ne olacak? Başka yıldızlara gidebilecek miyiz? Bu sorulara şu şekilde yanıt bulmaya çalışalım.
Güneş Nasıl Oluştu?
Alman filozofu Kant (1755)’a göre; başlangıçta dağınık olan maddenin ötekilere göre daha yoğun bulunduğu bölgelerde toplaşması sonucunda Güneş oluştu. Laplace (1796)’a göre, başlangıçta dağınık ve tek bir bulutsu yavaş bir şekilde büzülmekteydi. Giderek bu bulutsu daha hızlı dönmeye başladı. Hızlı dönmeyle yaratılan merkezkaç kuvvet, bu bulutsudan bazı parçaları koparıp, uzaklara attı. Kopan bu parçalar ise gezegenleri oluşturdu. Kant’la başlayan ve Laplace’ta şekillenen Güneş ve sisteminin oluşumu, sonraları daha ayrıntılı bir şekilde irdelenerek başka hallere çevrilmiştir.
Acaba Güneş’in oluşumu türbülans teorileriyle açıklanabilir mi?
Türbülans, farklı uzunluklarda bir arada olan girdaplardır. Dönen ve türbülans halinde olan gazın çökmesi ile Güneş oluştu. Daha sonra, gaz içersindeki küçük girdaplar dağılıma uğrayarak yoğun bölgeleri oluşturdu. Bu yoğun bölgelerin (yoğunlaşmış çekirdeklerin) gezegenleri oluşturduğu ileri sürülmüştür. Türbülansı hareket ettiren şey nedir? Halihazırda bu soru tatmin edici bir şekilde yanıtlanamamıştır. Sonuçta türbülans teorisi reddedilmiştir.
Yoksa Gelgit ve NebulaTeorileri mi?
Başka bir yıldız, ilkel Güneş’e yaklaştığında gelgit etkisi yaratarak Güneş’ten çok büyük ve çok sıcak materyal kopardı. Kopan bu büyük gaz parçaları soğuyarak ayrı ayrı parçalara yoğunlaştı ve gezegenleri oluşturdu. Halbuki, gelgit etkisi ile koparılan parçalar çok sıcak ise, bu parçalar genişler ve dağılıma uğrarlar ve gezegen oluşamaz. Bu nedenden dolayı, gelgit teorisinden vazgeçilmiştir.
Nebula Teorileri
İlkel Güneş nebula’sı, başlangıçta dağılıma uğramış yavaşça dönen bir gaz bulutu idi. Gaz bulutu tedrici bir şekilde kendi çekimi altında büzüldükçe, ekvatordaki merkezkaç kuvvetler bu yapıdan halkalı maddenin atılmasına neden oldu. Burada, tek başına merkezkaç kuvvet rol oynamış olsa idi, büzülen gaz, halkalar geliştirmekten ziyade yassılaşmış olurdu. Nebula Teorisi sonraları değiştirilmiştir. Yapılan hesaplar şunu göstermiştir; gezegenleri oluşturmak için sürekli bir disk formunda yeteri kadar madde atılmasına, Güneş sisteminin gözlenen açısal momentumu kafi gelmez. Bununla birlikte, dolanan partikül halkalarından itibaren gezegen ve uydu oluşumunu açıklamaya çalışmak çekici gelmektedir.
Galiba Yığışma Teorisi
Güneş sistemi’nin oluşumuna ait modern görüşe göre, başlangıçta civarındaki ortam ile bir basınç dengesini koruyan yavaşça dönen bir gaz bulutu vardı. Nebula olarakta adlandırılan bu gaz bulutu on milyonlarca yıldır sıradan bir bulut olarak duruyordu. Belki de, spiral bir yoğunluk dalgasının geçişi ile sıkışma sonucunda, bu civarda büyük kütleli bir yıldız doğdu ve bu büyük kütleli yıldız bir süpernova patlaması geçirip öldü. Süpernova patlaması ile üretilen şok dalgaları sözünü ettiğimiz buluta çarparak çökmesine neden oldu. Böyle bir ivme ile bulut çökmeye ve dönmeye başladı. Bulut hızlı bir şekilde döndükçe manyetik kuvvet çizgileri ile sarıldı. Manyetik alan kuvvet çizgileri merkezdeki korun dönme hızını yavaşlatırken, en dış halkada kalan maddeyi daha hızlı döndürdü. Bu yüzden açısal momentumun çoğu, ilkel güneş nebulasının en dışındaki maddede kaldı. Yapılan hesaplar Güneş’in bugün gözlediğimizden çok daha hızlı bir şekilde dönmesi gerektiğini göstermektedir. Fakat, bugün Güneş 2 km/sn lik bir hız ile yavaş dönmektedir. Bunun nedeni de, Güneş’in ömrünün ilk bir kaç milyar yıl süresinde, rüzgarlar ile kütle kaybederek, açısal momentum kaybetmiş olmasındandır.
Hızlı bir şekilde çöken bulut yavaşça dönen yoğun bir kor geliştirdi ve Güneş’i oluşturmak için ayrılarak, dönen bir gaz bulutu ile kuşatıldı. Bu gaz bulutu proto nebula (ilkel güneş bulutu) olarak adlandırılır . Bu ilkel Güneş bulutu pek çok toz partikülleri ile gaz atomlarını içermektedir. Dönen bu ilkel Güneş bulutundaki gaz ivmelenerek, bulut içersine düşmekten kurtuldu. İlkel Güneş’in başlangıçtaki büzülmesi sırasında, gaz o kadar sıcaktı ki (2000 oK), bu sıcaklık daha önce den mevcut olan toz grenlerini (zerrecikleri) eritmiş olmalıydı. İlkel Güneş’in dışarısındaki gaz soğudukça, yeni toz zerrecikleri çoğunluğu kar taneleri formunda yoğunlaştılar. İlk önce metalik ve erimeyen toz zerrecikleri oluştu. Sıcaklık düştükçe buharlaşabilen buzlu toz zerrecikleri oluştu. İlkel Güneş bulutundaki, katı toz partikülleri soğuyarak, ilkel Güneş’in ekvator düzlemindeki gazın bulunduğu son derece ince bir disk içersine doğru düştüler. Toz partikülleri, tek tek gaz atomların-dan daha ağır olmasına rağmen, toz bir disk içersine çöktükçe, gaz küçük bir direnç gösterdi. Soğuk tozdan ibaret ince disk çekimsel olarak kararsız kaldı. Toz zerrecikleri, basınç kuvvetleri tarafından engellenemediler ve daha yoğun bölgelere doğru düştüler. Sonuç olarak, toz zerrecikleri, etrafındaki toz grenleri ile etkileşerek küçük yığınlar şeklinde biçimlenmeye başladı. Toz greninin kendi çekimi, kendi basıncına üstün gelerek yığınlar oluştu. Bu yığınlar, bugünkü gezegenler arasında bulunan asteroidler şeklindedir. Bu yığınlar, planetesimaller olarak adlandırılmaktadır. Bugün gözlediğimiz asteroidler ve kuyruklu yıldızların çekirdekleri planetesimallerin kalıntılarıdır.
Soğuk toz grenlerinin bir araya gelerek yığınlar oluşturması azda olsa bir muammadır. Bunun için şöyle bir senaryo düşünülmektedir: Bir olasılıkla, toz grenlerinde buz hakimdi ve bu toz grenleri tüy gibi yumuşak idiler. Böylelikle de kolaylıkla birbirleri ile birleştiler. Tıpkı kar tanelerinin bir kartopu şekline sıkıştırılmaları örneğinde olduğu gibi. Oluşmakta olan Güneş’in etrafında yörüngede dolanan Planetesimallerin biri, diğeriyle etkileştiler. Küçük kaya parçaları şeklinde olan bu Planetesimaller, büyük olanlarla çarpıştılar ve kırıldılar. Daha çok etkileşmeler meydana geldikçe kalıntılar bir araya toplanarak, katı kaya içersine sıkıştırıldılar. Sonunda bu yapılar, gezegen boyutlarına kadar geldiler. Planetesimallerin çoğu 100 milyon yıl içersinde, gezegen ve uydulara dönüştüler. Diğerleri büyük cisimler ile etkileşerek harcandılar. Oluşan gezegen, kalıntılarını kendi yörüngesinde topladı. Bugün için, Ay, Merkür ve Mars üzerindeki krater çalışmaları şunu göstermektedir; 4.5 milyar yıl önce krater oluşum hızında şimdiki ile karşılaştırıldığında bin kat bir artış vardı. Bu kraterler ancak, 100 km veya daha fazla çapa sahip asteroid boyutundaki planetesimallerin çarpmasıyle meydana gelmiş olabilir.
Bu arada genç Güneş parlamaya başladı. Güneş ışınları, etrafındaki toz örtüsüne nüfus ettikçe, enerji girişi oluşan gezegenlerin özelliklerini etkiledi. Güneş’in yakınında ısı çok yüksekti, ve buzları buharlaştırdı. Sadece erimeyen kaya benzeri ve metalik partiküller kalabildi. Bu yüzden Güneş’e yakın olan ve iç gezegenlerde yoğun kaya maddeleri oluştu. Bu gezegenler nispeten küçük kütleye sahip olduklarından çok fazla miktarda hidrojen ve helyum tutamadılar. Güneş sisteminin dış bölgelerinde, sıcaklıklar buzları eritemeyecek kadar düşüktü. Daha büyük kütleli gezegenler buralarda oluştular ve büyük kütlelerinden dolayı hidrojen ve helyumu tutabildiler. Bu suretle, en dıştaki dev gezegenler daha büyük kütleli fakat nispeten düşük yoğunluğa sahiptirler. Çoğunlukla hidrojen ve helyum’dan ibarettirler. Jüpiter ve Satürn sıvı metalik hidrojen korlarına sahiptirler, bu gezegenlerin merkezlerinde daha ağır elementler kaya benzeri bir çekirdek oluşturur. Hidrojen öyle bir basınç altındadır ki elektronlarını kaybetmiş ve bir metal gibi davranır. Hızlı dönmelerinin bir sonucu olarak, gezegenler çok kuvvetli manyetik alanlar üretirler. Bu manyetik alanlar, Jüpiter’in etrafındaki radyasyon kuşaklarındaki elektronları ivmelendirerek ve radyo emisyon patlamalarını harekete geçirerek kendilerini gösterirler. Dış gezegenlerin uyduları, buzlardan meydana gelen hafif elementleri tutabilmişlerdir.
Bu modern yığışma teorisine göre, çoğu gezegenler, ilkel Güneş’in etrafında yassılaşmış bir disk içersinde dolanan pek çok küçük cismin bir araya toplanarak yığılmasından oluştular. Bu teori gezegenlerin bir merkez etrafında ve kendi ekseni etrafındaki dönmelerini açıklamaktadır. Uranüs istisnadır. O zaman Uranüs, birkaç yada iki cismin birleşmesinden oluştu. Bu onun dönme ekseninin rastgele yönlenmesi ile sonuçlandı ve ekliptiğe olan 90 derecelik eğimini açıklayabildi.
Buraya kadar, ilkel Güneş ve gezgenlerin oluşumu açıklanmaya çalışıldı. Peki bu ilkel Güneş, anakol’a gelip parlamaya başlaması nasıl oldu.
Yaklaşık 4.5 milyar yıl önce, bir yumru süpernova patlaması ile uzaya atılan ağır elementler ile zenginleşen yıldızlararası gaz ve tozu kendine doğru çekti ve çekimsel olarak büzülmeye başladı. İçeriye doğru çöken trilyonlarca gazın ağırlığı altında kalan kor büzüldü. Kor, çekimsel ve kinetik enerjisini ısı enerjisine dönüştürdükce, sıcaklığını 30 oK den yaklaşık 180.000 oK e kadar artırdı. Bu aşamada üretilen kordaki ısı, çekimsel enerjiyi dengeleyerek dış tabakaların içeriye doğru çökmesini engelledi. Böylelikle, ilkel Güneş bir denge durumuna geldi. İlkel Güneş sürekli hareket halinde bulunan sıcak ve soğuk gaz kürecikleri halindeydi. Sıcak kordan çıkan ısı hızlı bir şekilde yüzeye doğru yükseldikçe, üst taraflardaki soğuk halde bulunan gaz sıcak madde ile yer değiştirerek merkeze doğru düştü. Bu şekilde ilkel Güneş’te, ilk defa enerji taşıma prosesi meydana geldi. Bu proses konveksiyon olarak bilinir. Konveksiyonun devreye girmesiyle korun basınç ve sıcaklığı düştü. Bununla birlikte, ısı kordan yüzeye doğru taşınmasıyla, en dış tabakalardaki soğuk ve büyük kütle, merkeze doğru düşerek koru sıkıştırdı ve yoğunluğunun artmasına, sıcaklığının da 4 milyon oK’e yükselmesine neden oldu. İşte bu sıcaklık, kordaki hidrojeni helyuma dönüştürerek nükleer reaksiyonları başlattı. Bu şekilde Güneş, yıldızlararası bulutun şok dalgaları ile sıkıştırılmasından itibaren oluşan ilkel Güneş bulutundan anakola 30 milyon yıl gibi bir süre içersinde gelip ışıma yapmaya başladı
Güneş’in anakoldaki ömrünü şu şekilde hesaplayabiliriz. Güneş’in yüzeyinden saniyede yayınlanan enerjisi,
Lo= 4 p R2 s T4
Bu bağıntıda, R: Güneş’in yarıçapı, T : Güneş’in etkin sıcaklığı, s : Stefan-Boltzman sabiti dir.
Lo = 4 x 3.14 x (700.000 km)2 x 7.56 x 10-15 x (5780)4 = 3.8 x 1033 erg/sn
Güneş’in korunda, hidrojen çekirdeklerinin, helyuma dönüşmesinden ileri gelen kütle eksilmesi 0.007 kadardır. Güneş’in koru, toplam kütlenin %10’unu içerir. O zaman Güneş’in toplam nükleer rezervi, c: ışığın hızı , M: Güneş’in kütlesi olmak üzere,
Eo = 0.007 x M x c2 = 0.007 x 0.1 x 2 1033 x (3 1010)2 = 1.26 x 1051 erg
T = (1.26 x 1051) / (3.8 x 1033) ~ 10 milyar yıl
Bu hesaba göre, Güneş’in ömrü 10 milyar yıldır. Yapılan hesaplar Güneş’in bugünkü yaşını 4.5 milyar yıl olarak vermektedir. Demek ki, Güneş’in geriye 5.5 milyar yıllık bir ömrü kalmaktadır. Güneş şimdi 4.5 milyar yıl yaşında , anakolda bulunmakta ve bize ışınım göndermektedir. Acaba bu ışınımın geldiği Güneş’in içersinde ne olup bitmekte buna bir bakalım.
Bugünkü Güneş
Güneş’in merkezinde, dört tane hidrojen çekirdeği, bir helyum çekirdeği oluşturmak için birleştikleri zaman aradaki kütle miktarı enerjiye dönüşür. Helyum çekirdeği, dört tane hidrojen atomundan bir miktar daha az kütleye sahip olduğu için aradaki bu kütle farkı enerjiye dönüşür. İşte bu olaylar Güneş ışığının orijini olmaktadır.
Güneş’in merkezinde sıcaklık 15 milyon oK, yoğunluk ise katı kurşunun yoğunluğunun 12 misli kadardır. Enerji, Güneş’in merkezinden dışarıya nasıl çıkar? Güneş’in yapısı bir dizi kabuk veya tabakalara göre tarif edilebilir . Nükleer reaksiyonlarla, dört hidrojen atomu bir helyum atomunu oluşturduğunda kaybedilen kütlenin açığa çıkardığı fotonlar bildiğimiz Gamma ışınlarıdır. Bu Gamma ışını şeklindeki foton, Güneş’in korundan yüzeyine düz bir çizgide hareket etse idi Güneş’in yüzeyine 2.5 sn de gelirdi. Bizim gözümüze de 8.5 dakikada ulaşırdı. Gerçekte ortalama olarak foton, 10 milyon yılda Güneş’in korundan yüzeyine gelir. Bu fotonlar yolları üzerinde yüklü partiküller ile çarpıştıklarında enerji X ışınları şeklinde yayınlanır. Korda nükleer reaksiyonlar ile oluşan Gamma enerjisinin Güneş’in içersinden dışarıya doğru hareket etmeye başlaması X ışınları şeklinde ve herhangi bir doğrultuda ve rastgele muhtemelen geriye doğru yayınlanabilir. Foton sonuçta düzensiz zig-zag bir yol izler. Güneş’in radyasyon bölgesi 1 milyon km. ye kadar uzanmaktadır. Bu bölgenin dışında plazma soğumaya ve seyrelmeye başlar. Yoğunluk Güneş’in merkezinden yüzeyine olan uzaklığın yarısında suyun yoğunluğu ile eşit değerdedir. Radyosyon bölgesinin dış kenarında sıcaklık, 500.000 oK dir.
Bu şartlar altında gaz atomlarının absorbladıkları enerji, atomların ısınmasına neden olur. Gaz atomları, konveksiyon bölgesi olarak bilinen kabuğun altında boşalan enerji ile kaynatılırlar. Alttan ısıtılan konveksiyon bölgesindeki materyal, tıpkı bir sobanın üzerindeki bir tavada bulunan bir su örneğine benzetilebilir. Sıcak materyal bu bölge içersinde yukarıya doğru yükselir, sonra enerji kaybetmiş olan ve foton yayınlayarak soğumuş olan yüzeydeki materyalle yer değiştirir. Konveksiyon bölgesinin üstü, Güneş’in görülebilir parlak yüzeyine tekabül eder. Fotosfer olarak isimlendirilen bu seyrek bölgenin sıcaklığı 5800 oK dir. Basıncı, Dünya atmosfer basıncının 1/6’sından daha düşüktür.
Yoğunluk ise suyun yoğunluğunun milyonda birinden daha az bir değerdedir. Gördüğümüz ışık bu tabakadan gelir. Bu tabakaya bu nedenle Işık küre adı verilir. Bu tabaka 500 km kalınlığındadır. Güneş lekeleri bu bölgede gözlenir.
Enerji milyonlarca yıl zig-zag hareketi ile konveksiyon bölgesine gelir. 90 gün içersinde konveksiyon bölgesinin içersine taşınır. Daha sonra 150 milyon km. uzaklıktaki dünyaya 8.5 dakikada ulaşır. Fotosferin üzerindeki Güneş atmosferi seyrelmiş gaz halindedir. Fotosferin üzerinde 10.000 km ye kadar uzanan bir renk küre olarak bilinen kromosfer tabakası vardır. Kromosfer’in sıcaklığı 20.000 oK’e varır. Kromosfer tam güneş tutulmaları sırasında görülebilir. Kromosfer’in üzerinde binlerce hatta milyonlarca km. ye uzanan, korona (Taç küre) olarak adlandırılan bir tabaka vardır. Güneş’in koru hidrojen yanması süresince 15 ila 20 milyon oK bir sıcaklığa sahip iken bu sıcaklık fotosferde 5780 oK’e kadar azalırken kromosferde 10.000 ila 20.000 oK’e kadar çıkar. Koronada ise bu değer 2 milyon oK’e kadar varır. Fotosferin tam altındaki konvektif bölgede, sürekli türbülans ve yükselen ve alçalan gaz kolonları son derece gürültülüdür. Neticede ses dalgaları şeklinde yaratılan enerji, kromosferdeki ve koronadaki yoğun ısının sebebidir.
Güneş’in Akibeti
Güneş gibi bir yıldızın ömründeki ilk durak ve en uzun yol anakoldur. Güneş bu anakolda 5.5 milyar daha kalacağa benziyor. Anakolda Güneş’in korunda, termonükleer reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkan enerji o kadar yüksek olur ki oluşan iç basınç, korun çekimsel olarak büzülmesini dengeler ve Güneş uzun süre kararlı kalır.
Güneş’in korunda, hidrojenin helyuma dönüşmesi ile korda hidrojen miktarı azalır ve bir süre sonra içteki basınç artık çekim kuvvetine karşı koyamayarak, hızlı bir şekilde büzülmeye başlar. Korda hidrojenin azalıp helyum’un hakim olmaya başlaması ile, helyuma dönüşmemiş korun etrafındaki hidrojen dış tarafa doğru itilir. Kor halen çökmeye devam etmektedir. Güneş’in koru içeriye doğru çöktükçe, korun dış kısımlarında ince bir tabakada bulunan hidrojen, yeterli bir sıcaklığa (10 milyon oK) ulaşarak hidrojeni ateşler. Fakat, burada üretilen enerji çökmekte olan Güneş’i dengede tutamaz. Güneş’in bu ince tabakasında üretilen enerji bu sefer dış zarfa kinetik enerji vererek, Güneş’in genişlemesine neden olur. Bu durumda kor çökmesini sürdürmekte, hidrojenin yandığı tabakanın üstündeki dış zarf genişlemektedir. Güneş bu durumda genişlerken (yarıçapını %75 arttırırken) yüzey sıcaklığını düşürür. Sonuçta Güneş, sabit bir ışıma gücüne sahip olur. Güneş’in bu durumdaki parlaklığı, bugünkünden iki kat daha parlak olur. Bu durumda Güneş’in yaşı 10.6 milyar yıldır.
Bu değişiklikler, Dünya’daki yaşamı nasıl etkileyebilir? Güneş’in parlaklığının artmasıyla ilk etki, okyanusların yoğun bir şekilde buharlaşması olacak. Bu buharlaşma atmosfer tarafından tutularak sera etkisi ile yoğunluk artacak. Bu durum, bugünkü Venüs gezegenindeki şartlara benzeyecek. Güneş’in morötesinde yayınladığı radyosyonu, atmosferde bulunan su moleküllerini parçalayarak, hidrojenin uzaya kaçmasına neden olacak.
Halen Güneş’in koru çökmekte ve dış zarf genişlemektedir. Güneş Hetzsprung-Russell (HR) diyagramında kırmızı dev kolunun en üst noktasına gelirken, manzara şu şekildedir: Güneş çapını 0.5 A.B (1 A.B = 150.000.000 km) artırarak, yüzey sıcaklığı 3500 oK olan gökyüzünde M spektrel tipinde bir dev yıldız olarak parlayacaktır. Güneş’in bu M spektel tipinden dev haline Dünya’dan bakıldığında bugünkü halinden 100 kat daha büyük görülecektir.
Güneş kırmızı dev kolunun en üst kısmına geldiğinde, Güneş’in koru 100 milyon oK e ulaşır. Ve korda hakim olan helyum bir anda parlar. Bu olay helyum parlaması (flash) olarak adlandırılır. Güneş, bugünkü parlaklığının 1000 katı kadar bir parlaklığa ulaşır.
Kordaki helyum parlamasıyla helyum düzenli bir şekilde yanmaz. Bu olayın neticesinde, Güneş’in iç yapısında büyük ölçüde değişimler meydana gelir. Helyum parlaması ile Güneş’in koru genişlemeye ve Güneş’in dış zarfı küçülmeye başlar. Helyum parlaması Güneş’in iç yapısı ile ilgilidir. Bu olay gözlemlerle doğrudan gözlenemez. Kor halen genişlemekte, dış zarf büzülmektedir. Güneş bu şekilde yarıçapını küçültüp, yüzey sıcaklığını artırarak HR diyagramında kırmızı dev koluna paralel bir şekilde inerek yığılma yeri olarak bilinen yere gelir. Gökyüzünde bugün için gözlediğimiz birer K devi olan Aldebaran ve Arcturus yıldızları HR diyagramının bu bölgesinde bulunur. Burada, belirli bir süre sonra helyum düzenli bir şekilde yanmaya başlar. Güneş’in korunda helyumun yanması ile hangi elementler meydana gelir?
Güneş’in korunda helyum, 100 milyon oK sıcaklığında yanarak karbon elementine dönüşür. Bu aşama 3a reaksiyonları olarak adlandırılır. Güneş’in korunda bulunan 3 tane helyum atomu birleşerek karbon atomunu oluşturur. Zaman ile Güneş’in korunda karbon hakim olmaya başlar, helyum ise korun dış tarflarına doğru itilir. En içte karbondan ibaret bir kor ve etrafında iki tane kabuk. İçteki kabukta helyum, dıştaki kabukta ise hidrojen yanmaktadır. Güneş’in korunda karbon hakim olmaya başladıkça nükleer reaksiyonlar çekim kuvvetini dengeleyemeyerek Güneş’in koru ve etrafındaki tabakaları ile çökerken, dış tabakalarda bulunan helyum ve hidrojen çekim etkisiyle yanmaya başlar. Çift kabukta bu şekilde yanmayla Güneş’in dış zarfları genişler buna karşın Güneş’in korunda yeterli enerji üretilemediğinden Güneş’in koru çöker.
Bu durumda Güneş, Hertzprung-Russell diyagramında asimptotik dev kolu boyunca hareket ederek ışıma gücünü artırarak en üst noktaya gelir. Bu aşamada Güneş’in, Dünya’nın yörüngesine kadar şişmesi bekleniyor. Dünya’nın yörüngesi, bu şişmiş zarfın içersine girdiğinde gazlarla sürtünerek yörüngesel enerjisini kaybedecek ve iç tarafa doğru spiral çizerek yutulacak. Isı, Mars gezegeninde ise bahar şartlarını başlatacak.
Asimptotik dev kolunda, Güneş parlamaya başladığı zaman zarfı kararsız kalır ve puls (titreşim) yapmaya başlar. Bu aşamada Güneş artık gökyüzünde uzun peryotlu değişken Mira tipi bir yıldızdır. Mira tipi değişken yıldızların spektrumları incelendiğinde, bu tip yıldızların şiddetli pulsasyon (titreşim) mekanizması ile şok dalgaları ürettikleri görülmüştür. Asimptotik dev kolunda, Güneş, çok yüksek bir hızda kütle kaybeder. Burada Güneş’te üretilen şok dalgaları, Güneş’in yüzeyinden gazı yıldızlararası ortama atar. Gazın bir kısmı toz olarak isimlendirilen birbirlerine gevşek şekilde bağlanmış katı toz zerrecikleri haline yoğunlaşır. Güneş’ten gelen radyasyon tozu iter. Toz da saniyede onlarca kilometreye varan bir hız ile gazı sürükler. Sonuç olarak Güneş, yılda 10-5 güneş kütlesi gibi bir miktarı, rüzgar ile yıldızlararası ortama atar.
Dev kolu ile asimtotik dev kolu arasında Güneş, kütlesinin yarısını kaybeder. Güneş’in kütle kaybetmesi, Dünyanın kurtuluşu olabilir. Güneş’in çekimi azaldıkça, dünyanın yörüngesi yavaş bir şekilde büyür ve genişleyen Güneş bize ulaşamayabilir. Asimtotik dev kolunda evrimleşen Güneş’in ışıma gücünün çok büyük olması, Neptün gezegeninin ötesinde bulunan kuyruklu yıldızların çoğunu eritebilir.
Güneş’in etrafındaki tabakalar Güneş’ten ayrıldıkça, Güneş’in evrimi süresince oluşan helyum, nitrojen, karbon, ve başka elementler bu kabukla yıldızlararası ortama atılır. Atılan bu elementler yıldızlararası gazın büyük ölçekte zenginleşmesine yardımcı olur ve buralarda yeni yıldızlar oluşur.
Güneş asimtotik dev kolunun en üst noktasına vardığında, Güneş’in etrafında artık yaygın bir bulut vardır. Yaygın bulut zaman ile geçirgen bir hale gelerek merkezde Güneş’in beyaz cüce olmuş koru ortaya çıkar. Dünya ise beyaz cücenin etrafında soğuk ve ölmüş bir gezegen olarak kalacaktır. Beyaz cücenin etrafındaki yaygın bulut gezegenimsi bulutsu olarak adlandırılır. Gezegenimsi bulutsunun merkezindeki beyaz cücenin, iç kısımda karbon-oksijen, bunun etrafında helyum yanan kabuk, onun etrafında da hidrojen yanan kabuk bulunur.
Hidrojen yanan kabukta üretilen radyasyon, yaygın ve geçirgen hale gelmiş buluta etkide bulunarak kuvvetli bir Güneş rüzgarı oluşturur. Hızlı rüzgar, Güneş korunun etrafındaki yaygın bulutu sıkıştırarak, daha uzağa sürükler. Bu esnada beyaz cücenin yüzey sıcaklığı 30.000 oK’e ulaştığında, yeteri kadar ultraviyole ışığı üreterek etrafındaki bulutu iyonlaştırır ve bulutsuyu parlatır. Bu bulut 50.000 yıl daha parlayarak gözden kaybolacak. Peki beyaz cüceye ne olacak?
Güneş’in en son hali olan beyaz cüce, Dünya boyutlarında Güneş’in kütlesinin yarısına sahip olan böyle bir yapı, santimetre kübünde binlerce tonluk bir yoğunluğa sahiptir. Zaman ile bu beyaz cüce, soğuyarak iyice gözden kaybolacaktır. Fakat bu soğuma, milyarlarca yıl sürecektir. Ve beyaz cücenin en son hali siyah cüce olacak ve çevresine çok az bir ışınım verecektir.
kaynaklar :
Dr. Yüksel Karataş
Selçuk Bilir
İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü
Kaynak:
1) Popüler Bilim (1998 ) 50, 25-30
2) Popüler Bilim (1998 ) 51, 25-31[/font][/size]
GEZEGENLER HAKKINDA GENEL BİLGİLER
Mercury gezegenlerin en küçüğüdür. Güneşe en yakın gezegen olup kendi ekseni ve güneş etrafındaki dönüş süresi aynı olup 88 gündür. Bu yüzden bir tarafı sürekli gece diğer tarafı ise sürekli gündüzdür. Güneşe bakan yüzünde sıcaklık 340 derece civarındadır. Yüzeyinin aya benzediği sanılmaktadır. Mercury’ ün az miktarda atmosferi olup yoğunluğu dünyanın binde üçü kadardır.
Venus dünyaya en yakın gezegen olup aynı zamanda dünyaya en fazla benzeyen gezegendir. Güneş etrafında 224 günde kendi ekseni etrafında ise 22 saat 53 dakikada bir döner. Dünyanınkinden daha az yoğunlukta bir atmosferi vardır ve yüzeyi bulutlarla kaplıdır.
Mars dış gezegenlerin ilki olup Venus’ ten sonra dünyaya en yakın gezegendir. Phobos ve Deimos adlı iki uydusu vardır. Mars’ ın atmosferi vardır ve bu atmosferin yapısı dünyanınkine yakındır. Yalnız oksijen oranı çok düşüktür. Atmosfer basıncı dünya atmosferinin dörtte biri kadardır. Mars’ ta dağlar yoktur. Yüzeyi tamamen kızıl renkli kumlarla kaplı çöllerden oluşur. Mars’ ta dünyadan yapılan gözlemlerden anlaşıldığı kadarıyla 40 kadar kanal vardır. Bu kanalların yapma olduğuna dair bir delil olmayıp daha çok bir yüzey şekli olabilecekleri üzerinde durulmaktadır. Yapılan incelemelere göre Mars’ ta büyük bir ihtimalle hayat vardır ancak bu hayat sadece bitkisel seviyede kalmıştır.
En büyük gezegen olan Jupiter‘ in hacmi dünyanınkinin 1300 katıdır. Çapı 137 bin km’ dir. Jupiter’ in 12 adet uydusu vardır. En büyük uydu 5600 km’ lik çapıyla Ganymede’ dir. Bundan sonra gelen uydular 5200 km çaplı Callisto 3800 km çaplı Io ve 3100 km çaplı Europa’ dır. Atmosferi kalın bulutlarla kaplı olduğundan yüzeyini incelemek mümkün olmamıştır. Atmosferindeki bulutların amonyaktan oluştuğu sanılmaktadır.
Jupiter’ den sonra ikinci büyük gezegen olan Saturn‘ un çapı 120000 km’ dir. Yoğunluğu 1′ den düşüktür. Bundan anlaşıldığı üzere gezegenin yüzeyi katı değildir. Bu yüzden Saturn’ de hayat olması mümkün değildir. Saturn’ un etrafında üç adet halka vardır. Saturn’ un 9 adet uydusu bulunmaktadır. Bunların en büyüğü olan Titan atmosferi olduğu bilinen tek uydudur.
Uranus‘ un capı 51000 km’ dir. Kendi ekseni etrafında 10 saat 45 dakikada bir döner. Yüzey yapısı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Atmosferinin hidrojen ve helyumdan olustuğu sanılmaktadır. Uranus’ un 5 adet uydusu vardır. (Uranus ve Neptune resimlerinin etrafındaki hale ve dört adet radyal ışık teleskobun ikinci yansıtıcı aynasını tutan çubuklar nedeniyle oluşmaktadır.)
Neptune‘ un çapı 44410 km’ dir. Çapı 5000 km’ yi bulan Triton ve çapı 300 km civarında olan Nereid adlı iki uydusu vardır. Yüzeyi hakkında bilgi yoktur. Hidrojen ve helyumdan ibaret bir atmosferi mevcuttur.
Pluto güneşin dokuzuncu gezegenidir. Çapı 6000 km olup bunu dışında fazla bir şey bilinmemektedir.
Toplam uydu sayısı
1962 öncesi : 30
1996 : 60
Asteroid sayısı
1962 öncesi : 3000+
1996 : 6500+
MIKNATIS ve ÖZELLİKLERİ
Mıknatıs, özgül ağırlığı 2.7 gr/cm3 olan, manyetik alan üreten nesne veya malzemedir. Demir, nikel, kobalt gibi bazı metalleri çeker, bakır ve alüminyum gibi bazı metallere ve metal olmayan malzemelere etki etmez.
Mıknatıslık etkisi, malzemelerde iki karşılıklı uçta toplanır. Bu iki uca mıknatısın kuzey ve güney kutubu ismi verilir. İki mıknatısın eş kutupları birbirini iterken, zıt kutupları birbirini çeker.
Mıknatıslar, ferromanyetik yani bağıl manyetiklik geçirgenlikleri 1 den büyük olan maddelere etki etmektedirler. 25 °C de demir, nikel ve kobalt ferromanyetiktir. Demir (Fe), nikel (Ni) ve kobalt (Co) elementleri ile alaşım yapıldığı takdirde çoğu zaman ferromanyetizma özelliklerini korurlar.
Mıknatıs çeşitleri
Sabit mıknatıslar
Demir, kobalt, nikel oda ısısında ferromanyetik özelliğe sahiptir. Sabit mıknatıslar, mıknatıs taşı gibi doğada mıknatıslanmış halde bulunan maddeler olabileceği gibi, Alnico, NdFeB, Sm-Co,Sm-Fe mıknatıslar gibi yapay olarak hazırlanmış alaşımlar da olabilir. Yapay mıknatıslar genelde elektrik motoru, hoparlörler gibi elektrik enerjisini hareket enerjisine veya hareket enerjisini elektrik enerjisine çeviren aletlerde kullanılır.
Elektromıknatıslar
En basit haliyle bir elektromıknatıs sarmal şekil verilmiş bir telin iki ucuna gerilim uygulanarak elde edilir. Sarmalın ortasına ferromanyetik bir cisim koyularak mıknatıslık özelliği yüzlerce kat arttırılabilir. Elektromıknatıslar, mıknatıslık özelliğini sadece telden akım geçtiği sürece korur. Oluşan manyetik alanın kuzey kutbunun yönü sağ el kuralı ile tespit edilebilir.
Elektromıknatıslar, elektrik motorları, parçacık hızlandırıcılar, röleler gibi cihazlarda, yüklü parçacıkları saptırmak veya elektrik enerjisini hareket enerjisine çevirmek gibi birçok amaç için kullanılırlar.
Mıknatısın Demanyetize Edilmesi[2]
Mıknatısların manyetik özelliklerini kaybetmesi için birkaç farklı yöntem vardır. Bu yöntemler aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Mıknatıs demir parçası ya da başka bir mıknatıs ile çarpıştırılır. Bu işlem manyetik özelliği azaltır.
Mıknatıs yoğun manyetik alan içinde hareket ettirilir.
Mıknatısı ısıtmak da bir yöntemdir. Mıknatıslar küri sıcaklıklarına (curie sıcaklığı) ısıtıldıkları zaman demanyetize olurlar.
Mıknatısın İki Kutbu
Mıknatısın kutupları etrafında oluşan manyetik alan çizgileri
Eski ve kısmen günümüzde de kullanılabilen bir kuram olan mıknatısın moleküler kuramına göre; mıknatıslanabilen cisimlerin içinde Kuzey (North) ve Güney (South) kutuplar bulunur. Cismin içindeki kutuplar, cisim mıknatıslanmadan önce moleküler seviyede düzensiz gruplar halindedir. Cisim manyetik hale geldiğinde, cismin içindeki bu grupların birçoğu aynı doğrultuya gelerek cismin toplam manyetik alanına katkıda bulunur. Böylece tek bir manyetik alan ve tam bir manyetik kutupluluk elde edilir.
Mıknatıslığın modern elektron kuramı da kısmen aynı noktaları kabul eder ama yük fikrini bırakır. Domain veya atom gruplarından meydana gelen tanecik fikrine ağırlık verir. Manyetiklik durumunun sebebini atom ve moleküllerin manyetik momentlerine ve dış etkilerle cismin içindeki manyetik kuvvetin paralelleştirilmesine bağlar.
Manyetik kuvvetin etkisi ile, kendisi manyetik olmadığı halde çekilen maddelere paramanyetik, itilen maddelere diyamanyetik denir. Paramanyetik maddelere örnek olarak alüminyum, baryum ve oksijen, diyamanyetik maddelere ise civa, altın, bizmut, silisyum ve benzeri maddeler verilebilir.
Mıknatıslama
Demir, kobalt, nikel gibi manyetik herhangi bir metal aşağıdaki yöntemlerden biri veya birkaçı ile sabit mıknatıs haline getirilebilir.
Yeryüzünün manyetik alanına paralel şekilde yerleştirerek, çok şiddetli ve keskin bir darbe indirmek.
Bir mıknatısa temas ettirmek veya mıknatısın bir kutubuna sürtmek.
Cisimi ısıtmak ve soğurken yeryüzünün manyetik alanı yönüne çevirmek.
Mıknatısın Kullanım alanları
Feldspat temizleme ( Mika ve oksitli mineral ayrımı. )
Kil temizleme ( Demirli minerallerin ayrımı. )
Cam kumu temizleme ( Demir minerallerinin ayrımı. )
Yüksek kaliteli kuvars temizleme
Manyezit zenginleştirme ( Serpatin ve demirli bileşiklerin ayrımı )
Artıklardan metal kazanımı
Sahil ve Mineral kumlarının değerlendirilmesi ( İlmenit ve manyetik mineral ayrımı )
Kireç taşı ve dolamit temizleme
Döküm kumlarının temizlenmesi
Refrakter hammaddelerin işlenmesinde
Refrakter kalsine malzemelerinin temizlenmesi ( Tenör yükseltme )
Bor zenginleştirme ( Demirli içerikler, kil, arsenik ve mika uzaklaştırılması )
Kromit zenginleştirme
Boksit ( Tenör yükseltme )
Magnetik zenginleştirme
Atıklardan metal ayrımı
Ahşap, plastik, gıda v.b. sektörlerde istenmeyen metallerin ayrılmasında
Sıvılar içindeki demir bileşiklerinin ayrılmasında
Ağır ortamlarda oluşturulan ağır ortamın geri kazanılmasında
Dökümden gelen metalin ayrımında
Seramik ve Cam sektöründe hammadde ve ara ürünlerde demir ve bileşiklerinin ayrılmasında
Öğütülmüş endüstriyel hammaddelerin ve gıda ürünlerinin prosess sırasında demir kirliliklerinin ayrımında kullanılır.
Yüksek alan şiddetli magnetik çubuklar, seramik, cam, gıda, plastik, madeni yağ, boyalar, kuru ve sıvı ortamlarda demir ve diğer magnetik metallerin tutulmasını sağlar
Denizciler pusula ile yönlerini bulurlar.
Hurda yığınları arasındaki demir parçalarının ayıklanmasında
Vinçler de ağır yükleri kaldırmak için elektro mıknatıs kullanılır.
Elektrik motorlarında,kapı zillerinde,telgraf ve telefon gibi araçlarda
Elektrik santrallerinde jeneratörlerde elektrik elde etmek için kullanılır
Hızlı trende raylarda ve treninde sürtünmeyi azaltmak için kullanılır.
Asansör sistemlerinde sayısal kat bilgisi oluşturmak için raylar üzerine yerleştirilir.
Manyetik Kuvvet
Mıknatısların belirli bir mesafeden etki edeceği kuvvet olarak tanımlanır.
Bir Mıknatısın Çekim Gücü
Bir kalıcı mıknatısın veya elektro mıknatısın bir nesneye uyguladığı kuvvetin hesabı Maxwell denklemlerine göre:
F = B 2 A 2 μ 0 {\displaystyle F={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}}}} {\displaystyle F={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}}}},
Semboller
F Kuvvet (SI birimi: newton)
A Etki edecek manyetik kutbun alanı (metre kare)
B Mıknatısın manyetik alanı
Eğer mıknatıs dikey konumda bir kütleyi kaldırmak için kullanılacaksa, m kaldırma kuvveti kilogram olarak:
m = B 2 A 2 μ 0 g n {\displaystyle m={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}g_{n}}}} {\displaystyle m={{B^{2}A} \over {2\mu _{0}g_{n}}}}.
Üreme, çoğalma,Eşeyli üreme,Eşeysiz üreme,Vejetatif üreme,Çok hücrelilerde üreme,Tek hücrelilerde üreme,Bitkilerde üreme,
Üreme, çoğalma olarak da bilinir, bir canlının neslini devam ettirmesi olayı. Büyüme ve gelişmesini tamamlayan her canlı çoğalma yeteneğine sahip olur. Çoğalma yeteneğine sahip
canlılar kendilerine benzer bireyler oluştururlar ve bu sayede nesillerini devam ettirmiş olurlar.
Biyolojinin temel ilkelerinden biri "tüm canlılar kendinden önce bulunan canlılardan meydana gelir" sözüdür. Gerçekten de yaşamın temel yapısı bireylerin çoğalmasıyla gelecek
döllerin oluşturulması ve genetik bilginin aktarılmasından geçer. Üremenin birimi ve taşıyıcısı hücre, türlere özgünlüğün aktarılmasını sağlayan ise kalıtım materyalidir.
özellikle arılarda partenogenez diye adlandırılan üreme biçimi iki tip arı tarafından gerçekleştirilir. Kraliçe arı (2n) ve erkek arı (n) bölünmeye uğrayarak yumurta ve
spermlerini birleştirir. Bunlardan birkaç yumurta erkek arıyı, birkaç yumurta kraliçe arıyı (bunlar arı sütü ile beslenir), diğer yumurtalar ise işçi arıları (kısır-bunlar da
arı ekmeği ile beslenir) meydana getirir.
Eskiden, insanlar canlı varlıkların cansız maddelerden oluştuğuna inanırlardı, örneğin, sineklerin çamurdan ya da etten, kurbağaların çamurdan oluştuğu gibi.
Mikroskobun bulunuşu ve mikroorganizmaların saptanması sonucu bunların kökeni ile ilgili görüşlerden biri; abiyogenez (kendiliğinden oluş, Spontan Generasyon); diğeri ise
biyogenez (kendinden önceki bir canlıdan oluş) dur. Sonraları bir fizikçi olan Francesco Redi'nin ünlü kavanoz çalışması, açık kaptaki ette sinek kurtçuklarının oluşumu ve eti
steril ettikten sonra kapalı ortamda ette hiçbir canlının kendiliğinden oluşmadığının gözlemlenmesiyle, burada gerçekleşenin abiyogenez olmadığı ortaya çıktı.
Bir hücreli canlılarda çoğalma, vejetatif bölünmeyle birleşmiş ve bu sebeple normal vejetatif bölünme aynı zamanda yeni döller meydana getirilmesini de sağlamaktadır. Çok
hücrelilerde ise; çoğalma, germinatif hücreler denen özelleşmiş dokuya indirgenmiştir. Somatik /vejetatif hücreler canlıda yapının oluşmasını, gelişmesini sağlayan ve bireyle
birlikte ölen hücrelerdir.
Canlılarda cinsiyetli ve cinsiyetsiz çoğalma olmak üzere iki çeşit çoğalma vardır.
Eşeysiz üreme
Eşeysiz üreme tek bir organizmadan yalnızca bu organizmanın genlerini alarak yeni bir canlı üremesidir. Bu üreme yönteminde ploitlik görülmez. Otomiksis durumu dışında eşeysiz
üreme sonucu oluşan organizma, ana organizmanın birebir genetik kopyasıdır. Daha dar bir tanımlama gametlerin birleşmesi dışında oluşan üreme yöntemi demek olan agamogenez
terimidir. Eşeysiz üreme arkea, bakteri ve protistler gibi tek hücreli organizmalar için ana üreme yoludur. Birçok bitki ve mantar da eşeysiz ürer.
Tüm prokaryotlar eşeysiz olarak üreseler de bazen bakteriyel konjugasyon, transformasyon, transdüksiyon gibi yatay gen transferi mekanizmaları rekombinasyon anlamında eşeyli
üremeye benzetilir.[1] Çok hücreli canlılarda, özellikle hayvanlarda tamamen eşeysiz üreme görece nadir olarak görülmektedir. Çok hücreli canlılarda eşeyli üremenin neden çok
yaygın olduğu anlaşılamamıştır. Günümüzdeki hipotezler [2] eşeysiz üremenin hızlı popülasyon artışında ve kararlı ortamlarda kısa süreli avantajları olabileceğini ancak eşeyli
üremenin daha hızlı bir genetik çeşitlilik sağlayarak değişen ortamlara adaptasyonda çok bariz bir avantajı olduğunu önermektedir. Gelişimsel kısıtlamalar[3] neden çok az hayvan
türünün yaşam döngüleri boyunca eşeyli üremeden neden tamamen vazgeçtiğini açıklayabilir. Eşeyli üremeden eşeysiz üremeye geçmenin önündeki kısıtlardan biri mayoz bölünmenin
kaybolmasıyla birlikte mayoz bölünme sayesinde DNA tahribatının rekombinasyon sayesinde koruyucu onarımında yok olması olabilir
Eşeyli üreme
Eşeyli üreme, iki canlı organizma arasında genetik malzemelerin birleştirilmesi suretiyle yeni bir canlının oluşması olayıdır. Burada iki ana süreç vardır: kromozom sayısını
yarıya indiren mayoz bölünme ile iki gametin birleştiği ve eski kromozom sayılarına ulaştığı döllenmedir. Mayoz bölünme sırasında, her bir çiftin kromozomları, homolog
rekombinasyon elde etmek için krosover yoluyla parça değişimi yaparlar.
Eşeyli üremenin evrimi büyük bir yap boz bilmecesidir. Eşeyli üreyen organizmaların ilk fosilleşmiş kanıtları, 1 ile 1,2 milyar yıl öncesi Stenyan dönemindeki ökaryotlara
aittir.[1] Eşeyli üreme, hemen hemen tüm hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere, iri ölçekli makroskopik organizmaların büyük çoğunluğu için başlıca üreme metodudur. Hücre
teması yoluyla iki bakteri arasında genetik malzeme (DNA) aktarımı olan bakteriyel konjugasyon, benzer mekaniğe sahip olduğu için sık sık yanlışlıkla eşeyli üreme ile
karıştırılır.
Önemli bir soru, eşeyli üremenin, döllenmesiz bir üreme biçimi olan partenogeneze rağmen neden vazgeçilmez olduğu ve bazı yönlerden üstün bir üreme biçimi teşkil ettiğidir.
Çağdaş evrim düşüncesi, bu konuda bazı açıklamalar önermektedir. Bir neden, aynı soy dalı üzerinde var olan seçilim baskısı sebebiyle olabilir. Bir popülasyonun, değişen çevre
şartlarına karşı vereceği tepkiden daha hızlı yayılabilmesi yeteneği, eşeyli rekombinasyonla partogenezde olduğundan daha çok sağlanır. Alternatif olarak, eşeyli üreme, sınırlı
kaynaklar için birbirleriyle rekabet eden aynı soy dalındaki türlerden daha çok evrimsel hız sağlayabilir.
Bitkiler Bitkilerde üreme
Hayvanlar, tipik olarak mayoz bölünmenin hemen ardından, mayoz bölünme tarafından oluşturulan sperm denilen erkek gametler ile yumurta veya ovum denilen dişi gametler üretirler.
Öte yandan bitkiler, mitoz bölünme sonucu oluşan sporlara sahiptirler. Sporlar, gametofit içinde sporlanarak gelişirler. Çeşitli bitki türlerin gametofitleri, büyüklük olarak
birbirlerinden ayrılır: kapalı tohumlu bitkiler (Angiospermler), polenlerinde sadece üç adet hücre bulundururlarken yosunlar ile ilkel olarak adlandırılan bitkiler ise birkaç
milyon hücreye sahip olabilirler. Bitkilerde, çiçeksiz ve sporlu bir evre olan sporofit evresinin gametofit evreyi izlediği 2 farklı yaşam evresi olup nesil değişimi görülür.
Sporofit evre, mayoz sporangium kesesi içinde spor üretimine yol açar.
Çiçekli bitkiler
Çiçekler, çiçekli bitkilerin cinsel organlarıdır.
Çiçekli bitkiler, karalara egemen olan bitki formu olup eşeyli ve eşeysiz üreyerek çoğalırlar. Genel olarak sahip oldukları en ayırt edici özellikleri, çoğu zaman çiçek olarak
adlandırılan cinsel organlara sahip olmalarıdır. Stamen ya da anter olarak bilinen çiçeğin erkek üreme organı, eril gametofitler meydana getirir ve bu eril gamatofitler, dişi
gametofitlerin yumurta içinde bulunduğu, stigma olarak da bilinen ve karpel üstünde yer alan tepeçiğe eklenerek polen taneleri içinde sperm üretirler. Polen tüpü, karpal biçimde
geliştikten sonra üreme hücresinin çekirdeği, dişi yumurta hücresini döllemek için polen taneleriden ovüllere (yumurta) doğru hareket eder ve çift dölleme denilen bir süreçte
endosperm çekirdeği, dişi gametofitin içine yerleşir. Triploid endosperm (tek bir sperm hücresi ve iki dişi hücresi) ve dişi ovul dokuları, gelişmekte olan tohumun
çevrelenmesine neden olurken ortaya çıkan zigot, embriyo olarak gelişmeye başlar. Bundan sonra, dişi gametofitleri oluşturan yumurtalık meyveye dönüşürek tohum çevresinde
büyümeye başlar. Bitkiler kendi kendilerini tozlayabildikleri (Kendi kendini tozlama) gibi birbirlerini de tozlayabilirler (Tozlaşma). Eğrelti otları, yosun ve ciğer otları gibi
çiçeksiz bitkiler ise, eşeyli üremenin başka şekillerini kullanırlar.
Eğrelti otları
Eğrelti otları, çoğunlukla rizom, kök ve yapraklara sahip büyük diploit sporofitler meydana getirirler ve sporangium denilen küçücük yuvarlak kesecikler halindeki spor keseleri
üzerinde ise sporlar oluşur. Bu keseler yırtılınca, sporlar toz halinde serbest bırakılır ve bunlar çimlenerek genellikle yeşil renkli ve kalp şeklindeki, küçük, kısa ve de ince
gametofitler oluştururlar. Gametofitler veya tallus, hem anterozoitte (bitkilerde erkek üreme hücresi) hareketli spermler, hem de ayrı olarak arkegonda (eğrelti otlarındaki
dişilik organı) yumurta hücreleri oluştururlar. Yağmur yağdıktan veya çiğ taneleri, bunların üstünde ıslak bir şerit oluşturduktan sonra, hareketli spermler, normalde tallusun
üzerinde üretilen anterozoitten dışarı doğru püskürürler ve yağmur suyu veya çiğ örtüsündeki sıvı içinde yüzerek yumurtaları dölledikleri arkegona ulaşırlar. Bu geçişi ve
karşılıklı döllenmeyi desteklemek için, spermlerin yumurtalar henüz döllenmeye hazır olmadan önce serbest bırakılması, spermlerin yumurtaları farklı talluslar içinde
döllemelerini daha olası hale getirir. Döllenme sonrası bir zigot oluşur ve bu zigot, yeni bir sporofit bitkiye dönüşür. Bitkilerin sporofit ve gametofite ayrılması durumuna
nesil değişimi denir. Benzer üreme yöntemlerine sahip diğer bitkiler, Psilotum (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi), Kurtayağı adı ile anılan
Lycopodium, yosundan daha gelişmiş ama eğrelti otundan daha ilkel olan Selaginella ve Atkuyruğu (Equisetum)'dur.
Kara yosunları
Ciğer otları, Boynuz otları ve Yapraklı Bryophyta türlerini kapsayan kara yosunları, hem eşeyli hem de vejatitif olarak ürerler. Kara yosunları, nemli yerlerde, eğrelti otları
gibi büyüyen küçük bitkiler olup flagella kamçısı olan spermlere sahiptirler ve eşeyli üremeyi kolaylaştırmak için suya ihtiyaç duyarlar. Bu bitkiler, fotosentez yapan yaprak
benzeri yapılara sahip, çok hücreli haploid bir vücut olan ve hakim bir forma dönüşen haploid bir spor olarak başlangıç yaparlar. Haploid gametler, mayoz bölünme tarafından
anterozoit ve arkegon içinde üretilirler. Anterozoit'ten püsküren sperm, olgunlaşmış arkegon tarafından salgılanan kimyasallara yanıt vererek sıvı su şeridi içinde onlara doğru
yüzerler ve böylece zigot oluşturan yumurta hücrelerini döllerler. Zigotlar mitoz bölünme ile bölünürler ve diploit olan bir sporofite dönüşürler. Çok hücreli diploit
sporofitler, arkegona Setae kılları ile bağlanan ve spor kapsülleri denilen yapılar üretirler. Spor kapsülleri, mayoz bölünme ile sporlar oluşturur ve bu kapsüller olgunlaşıp
yırtıldıklarında sporlar da serbest bırakılır. Kara yosunları, üreme yapılarında önemli farklılıklar gösterirler ve yukarıdakiler buna dair temel bir taslak oluşturur. Bunun
yanında , bazı türlerde her bitki tek bir cinsiyete sahipken, diğer türlerde bir bitki her iki cinsiyete de sahip olabilir.[2]
Mantarlar
Mantarlar, işlem yaptıkları eşeyli üreme yöntemlerine göre sınıflandırılırlar. Eşeyli üreme sonucu, zor zamanlarda hayatta kalmaya ve yayılmaya yarayan dayanıklı sporlar oluşur.
Mantarların eşeyli üremesinde genellikle üç evre gözlemlenir: plazmogami, karyogami ve mayoz bölünme.
Böcekler Kız böceği çiftleşmesi
Böcek türleri, günümüze kadar gelen tüm hayvan türlerinin üçte ikisinden fazlasını oluştururlar ve bazı türleri seçmeli olarak partenogenez ile çoğaldıkları halde çoğu böcek
türleri eşeyli olarak ürerler. Birçok böcek türü seksüel dimorfizm özellikleri gösterirken, diğer türlerde cinsiyetler neredeyse özdeş görünüme sahiptir. Tipik olarak, böcekler
spermatozoa (sperm) üreten erkek ve ovül (yumurta) üreten dişi olmak üzere iki cinsiyete sahiptirler. Ovül, iç döllenme öncesi oluşan ve koryon tabakası ile kaplanan yumurtalara
dönüşür. Böcekler, çoğu kez erkeğin spermatoforunu (sperm kapsülü) dişinin içinde depoladığı ve yumurtaların döllenmeye hazır olmasına kadar dişinin bu spermleri sakladığı, çok
farklı çiftleşme biçimlerine ve üreme stratejilerine sahiptir. Dölleme sonrası ve zigot oluşumu ile gelişim aşamalarının çeşitlenmesinin ardından, birçok türlerde dişi
yumurtaları dışarıda saklar ya da bazı türlerde yumurtalar dişi böceğin içinde gelişir ve yavruları canlı doğururlar.
Memeliler
Memelilerin günümüze kadar ulaşan ve hepsinin de iç döllenme özelliğine sahip olduğu üç türü bulunmaktadır: Tek delikliler, Eteneliler ve Keseliler. Anne ve cenine ait iki
dolaşım sistemini birbirinden ayıran plasenta organına sahip memelilerde döller, henüz üreme yeteneği olmayan fakat cinsel organlara sahip eksiksiz bir yavru olarak doğarlar.
Birkaç ay veya yıl sonra, cinsel organlar ergenliğe kadar gelişmeye devam eder ve canlı hayvan cinsel olgunluğa ulaşır. Memelilerde dişilerin çoğu, sadece belirli zamanlarda,
östrus döneminde doğurgan olup bu noktada çiftleşmeye hazır hale gelirler. Erkek ve dişi memeli bireyler karşılaştıklarında kopülasyon yaparak cinsel birleşme gerçekleştirirler.
Birçok dişi ve erkek memeli, hayatları boyunca yetişken olarak birçok eş değiştirirler.
Erkek
Daha çok bilgi için: Erkek üreme sistemi (insan)
Erkek üreme sistemi, Penis ve spermlerin üretildiği testisler olmak üzere iki ana bölümden oluşur. İnsanlarda, bu iki organ karın boşluğu dışında bulunur, ancak diğer hayvan
türlerinde öncelikli olarak karın bölgesi içinde yer alabilir (örneğin, köpeklerde penis, çiftleşme sırasında hariç, genelde karın içi bölgede bulunur). Testislerin karın
dışında bulunması, belirli sıcaklıklarda hayatta kalabilen spermlerin ısı düzenlemesinin en iyi şekilde ayarlanmasında kolaylık sağlar. Spermler, farklı iki cins gametten küçük
olanı olup genelde çok kısa yaşam ömrüne sahip olduklarından erkek bireylerin, cinsel olgunluktan ölümlerine durmaksızın sperm üretmelerini gerektirir. Boşalmadan önce üretilen
spermler, epididimis er bezinde biriktirilir. Sperm hücreli hareketli olup yumurta hücresine yüzerek ulaşmak için kamçı benzeri bir flagella kullanırlar. Spermler, yumurtayı
bulmak için sıcaklık değişimlerinden (termotaksi)[3] ve kimyasal seviye değişimlerinden (kemotaksi veya kimya göçümü) yararlanırlar.
Dişi
Daha çok bilgi için: Dişi üreme sistemi (insan)
Aynı şekilde dişi üreme sistemi de, vajina ile spermleri kabul eden ve yumurtalıklarda yumurtaların oluştuğu rahim olmak üzere iki ana bölümden oluşur. Bu bölümlerin tümü iç
kısımlarda yer alır. Vajina, rahim boynu (serviks) aracılığıyla rahime bağlanmış bir durumdayken rahim de fallop tüpleri ile yumurtalıklara bağlıdır. Belli aralıklarla,
yumurtalık, bir yumurta bırakır ve bu yumurta da daha sonra fallop tüpünden rahime geçer.
Eğer bu geçiş sırasında yumurta, herhangi bir şekilde spermlerle karşılaşırsa, birleşmek için bu spermlerden birisini seçer ve bu olaya döllenme denir. Yumurtalar, genellikle
yumurta kanalında (ovidükt) döllenebilecekleri gibi bu döllenme, rahimde de gerçekleşebilir. Oluşan zigot, daha sonra implantasyon yoluyla rahim duvarına yerleşir ve burada
embriyonik gelişim ile morfogenez süreçleri başlar. Eğer bu gelişim, yavrunun rahim dışında hayatta kalabileceği bir seviyeye ulaşmışsa, rahim boyu açılıp genişler ve rahimdeki
kasılmalar, cenini (fetus) doğum kanalının içinden vajinaya dışarıya doğru itmeye başlar.
Dişi üreme hücresi olan yumurta, spermden çok daha büyük olup normalde doğumdan önce ceninin yumurtalıkları içinde oluşmaya başlar. Yumurtalar, rahime geçiş yapmadan önce,
genelde yumurtalıklar içinde tutulur ve daha sonra oluşacak olan zigot ve embriyo için besin içerirler. Düzenli aralıklar içinde, hormonal uyarımlara tepki vererek, yumurta
oluşumu sürecinde (oogenez) bir yumurta olgunlaşmaya başlar ve daha sonra bu yumurta fallop tüpü içine serbest bırakılır. Yumurta döllenmediği takdirde, bu yumurtalar insanlarda
ve yüksek primatlarda regl veya adet denilen olayla vücuttan dışarı atılır. Diğer memelilerde ise bu yumurtalar, dişilerin kızgınlaşma döneminde tekrar emilerek vücutta absorbe
edilirler.
İnsanlarda embriyo gelişiminin ilk dönemleri.
Gebelik
Daha çok bilgi için: Gebelik (memeliler) ve Gebelik
Gebelik veya hamilelik, erkekten gelen sperm ile kadının yumurtalıklarından atılmış olan yumurtanın döllenmesi ile oluşan ceninin, doğuma kadar geliştiği ve dişi içinde mitoz
bölünme yoluyla bölünüp oluşmaya başladığı zaman bölümüdür. Bu süre boyunca, fetusun ihtiyacı olduğu beslenim ve oksijen, kanın, ceninin karnına göbek bağı ile bağlanmış olan
plasenta içinde besinlerin filtre edilmesi yoluyla anne tarafından karşılanır. Besin maddelerinin embriyoya aktarılması, daha çok kalori gerektirdiğinden dişi için yorucu bir
durum oluşturabilir. Buna ek olarak, gebelikte bazı vitaminler ve besinlere, normalden daha büyük miktarlarda gereksinim duyulduğundan, olağan dışı yemek alışkanlıklarına neden
olabilirler. Gestasyon periyodu da denilen gebelik süresi, türden tür büyük ölçüde farklılık gösterir: insanlarda 40 hafta, zürafalarda 56 ile 60 hafta ve çırlak sıçanı olarak
da bilinen hamsterlerde ise 16 gündür.
Doğum Çocuk doğurma
Fetus yeteri kadar geliştikten sonra, rahimin kasılması ve rahim kanalının genişlemesiyle birlikte başlayan kimyasal uyarılar, doğum sürecini başlatırlar. Fetus, daha sonra
rahim boyuna iner ve burada vajina içine doğru ve sonra da nihayet anne dışına itilir. İnsanlarda bebek denilen yeni doğmuş yavru, genellikle doğumdan kısa bir süre sonra kendi
başına solunum yapmaya başlar. Kısa bir süre sonra, plasenta da dışarı atılır. Çoğu memeliler, yavruların bakımı için plasanta, iyi bir protein kaynağı olduğu ve diğer hayati
önem taşıyan besinleri de içerdiği için dışarı atılan bu plasentayı yerler. Son olarak, yavrunun karnına bağlı olan göbek bağı da, bir süre sonra kendiliğinden düşer.
Tek delikliler
Avustralya ve Yeni Gine'de sadece beş türü olan Tek delikliler diğer memelilerden farklı olarak yavru doğurmayıp yumurtlayan ve bu yumurtaları dışarı bırakan canlılardır. Tek
deliklilerin cinsel organları, idrar yolu ve bağırsakları, kloak adı verilen tek bir delikte ve birleşik bir durumda bulunur. Kloak, Tek deliklilerde, son bağırsağın dışarıya
açıldığı, dışkının ve idrarın belli bir süre tutulabildiği ve eşeysel üretimin akıtıldığı ortak ve tek olan vücut açıklığıdır. Tek delikliler, yumurtalarını birkaç hafta boyunca
besin sağlamak için içeride tuttuktan sonra, yumurtladıkları bu yumurtaların üstüne kuşlar gibi yatarak örterler. En az iki hafta sonra, yavrular yumurtadan çıkar ve çoğu
keselilerde olduğu gibi, annelerinin keselerine girerek burada birkaç hafta için, yetişene kadar sütle emzirilirler.
Keseliler
Keselilerin üreme sistemleri, belirgin şekilde plasentalı memelilerden farklıdır. Keseli dişiler, bir ağızla dışarıya açık olan ama rahim içinde farklı bölmelere yönlendiren iki
vajinaya sahiptirler.[4] Bu anlamda dişilerde iki adet rahim ve iki adet döl yolu vardır. Erkek keseliler ise, dişilerdeki çift vajinaya karşılık gelen çatallaşmış ve iki yönlü
bir penis yapısına sahiptirler. Penis, sadece dişilere spermleri boşaltmak için kullanılır ve idrar yolundan ayrıdır. Keselilerde kloak, her iki cinsiyette birden bulunur ve
ürin atılmadan önce atık depolamak için kullanılan bir ürogenital keseye bağlıdır.[5]
Dişiler, rahimlerinde, embriyoya besin sağlayan ve yumurta sarısına benzer bir kese geliştirirler. Bandikut faresi, koala ve vombatların embriyolarında ek olarak rahim duvarına
bağlı plasenta benzeri organlar gelişir. Bu plasenta benzeri organlar, memelilerin sahip olduğu plasentadan küçük olup bu organların anneden embriyoya besin taşıyıp taşımadığı
kesin olarak açıklığa kavuşmuş değildir.[6]
Keselilerde gebelik süresi, genellikle 4 ile 5 hafta gibi çok kısa bir zamanı kapsar. Embriyo, gelişimin çok erken bir döneminde doğar ve doğduğunda genellikle 5 cm'den daha
küçük bir boyuta sahiptir. Kısa gebelik döneminin, annenin bağışıklık sisteminin embriyoya saldırması riskini azaltmak için gerekli olduğu öne sürülür.
Yeni doğan keseli memeliler, anne karnındaki bir kesede yer alan meme ucuna tırmanarak ulaşmak için nispeten güçlü ön ayaklarını el gibi kullanırlar. Anne keseli, yavrunun emmek
için ancak çok zayıf olduğu bir durumda, meme bezi üzerinde yer alan kasları kasarak yavruyu besler. Yeni doğan keseli yavruların, meme ucuna tırmanmak için ön ayaklara ihtiyaç
duymaları, keselilerde ön ayakların yüzgece veya kanatlara evrilmesini engellemiş olup birkaç uçabilen planör keseli olmasına rağmen keseli canlıların, tam anlamıyla suda
yaşayan ya da gerçekten uçan keseli görünümü almalarına mani olmuştur.
Balıklar
Balık türlerinin büyük çoğunluğu, daha sonra dışarıda erkek tarafından döllenen yumurta bırakırlar,[7] Bazı balık türleri, kayaların altına veya bitkilerin üzerine yumurta
bırakırlarken diğer balık türleri yumurtalarını basitçe suya bırakırlar ve bu yumurtalar, su akımlarıyla sürüklenirken veya su içinde aşağıya doğru batarken döllenirler. Bazı
balık türleri ise, önce iç döllenme gerçekleştirir ve daha sonra gelişmekte olan yumurtaları serbest bıraktıkları gibi bazı türler ise canlı doğum yaparlar. Canlı doğum yapan
balık türleri, Lepistes ile Molly balıkları ya da diğer adıyla Poecilia'dır. Canlı doğum yapan balıklar, yumurtaları dişinin vücudu içinde gelişen, döllenen ve yine dişi içinde
yumurtadan çıkan oovivipar hayvanlardır ya da denizatında olduğu gibi, bir kese içinde gelişmekte olan yavruları erkekler taşır ve canlı doğum da, erkekler tarafından yapılır.
[8] Bunun yanında balıklar, memelilerde olduğu gibi, dişilerin içeride büyüyen yavrulara besin temin ettiği vivipar bir gebelik şekline de sahip olabilir. Bazı balıklar
hermafrodit (çift cinsiyetli) olup bir birey, hem dişi hem de eril olarak aynı anda yumurta ve sperm üretebilir. Çift cinsiyetli balıklarda, bazıları aynı anda erkek ve dişi,
her ikisi birden olabilecekleri gibi, bazı balıklarda ise, bir cinsiyetle başlayıp diğer cinsiyete geçme suretiyle eril ve dişi durumu değişmeli olarak da görülebilir. En
azından, hermafrodit bir tür, yumurta ve sperm birlikte serbest bırakıldığında, kendi kendilerini dölleyebilirler. Kendi kendini içten dölleme bazı diğer türlerde de
oluşabilir.[9] Eşeyli üremeyen ama yavru üretmek için yine de cinsel birleşme yolundan yararlanan bir balık türü Poecilia formosa olup uniseks olarak tek tip bir cinsiyete
sahiptir ve döllenmemiş yumurtaların embriyo olarak gelişip dişi yavrular oluşturduğu, bir partenogenez türü olan ve ginogenez denilen bir üreme şeklini kullanır. Bu döllenme
şeklinde, Poecilia formosa, iç döllenme ile üreyen bir erkek veya başka balık türleriyle çiftleşir, ancak bu birleşmede yumurtalar döllenmez, sadece embriyo olacak yumurtaların
büyümesi için uyarılma sağlanır.[10]
Vejetatif üreme
Vejetatif üreme, yüksek yapılı bitkilerin vejetatif organlarından (yaprak, kök ve gövdeleri) belli kısımlarının, ana bitkiyle aynı genetik yapıya sahip yeni bireylerin
oluşturulmasıdır.
Vejetatif üreme, eşeysiz üreme çeşitlerindendir. Tarımda yaygın bir şekilde kullanılan bu çoğalma metodu farklı şekillerde uygulanabilir. Yüksek yapılı bir bitkinin kalıtsal
özelliklerinin nesiller boyu değişikliğe uğraması istenmiyorsa vejetatif yolla çoğalması gerekir. Bu üreme çeşidinin adı yerel tarımda aşılama, kalem aşısı, göz aşısı veya budak
yama denir.
Örnekler
Kavak, söğüt ve gül bitkilerinden alınan dallar köklendirilip toprağa ekilir. Bu yapılar gelişerek yeni bireyler oluşur. Buna çelikle üretme de bulunan düğümler köklenerek
yeni çilek bitkileri meydana getirir
Patates üzerinde bulunan ve göz adı verilen bölgelerin her birinden uygun şartlarda yeni bitkiler meydana gelir. Buna göz ile üretme denir.
Yerelması
Zambak ve ayrık otu bitkilerinin rizom denilen toprak altı gövdelerinden yeni bitkiler gelişir.
Gözyaşı bitkisinde (Kalanchoe), yaprağın kenarlarında meydana gelen tomurcuklardan küçük bitkicikler gelişir. Daha sonra ana bitkiden ayrılan ve toprağa düşen bu
bitkiciklerden yeni gözyaşı bitkileri oluşur.
Asma ve benzeri bahçe bitkilerinde de görülmektedir.
Çok hücrelilerde üreme
Eşeysiz üreme, çok hücrelilerin ilkel formlarında görülür
Tomurcuklanma ile üreme
Genellikle mantar hücrelerinde görülen çoğalma şekline verilen ad. Ana hücreden bir ya da daha fazla çıkıntı oluşur. Bu sırada ana hücrenin içinde bir çekirdek bölünmesi olur ve
yavru çekirdekten birisi, gelişmekte olan tomurcuğun içine girer ve tomurcuk büyüyerek, ana hücreden ayrılıp yeni bireyler meydana getirir. Böylece çoğalma sağlanır.
Hidra,deniz anası ve amip gibi canlıların normal yol ile değil de tomurcuklanarak yani kendi türünün aynısı bir canlıyı çevresinde bir yerden tomurcuklanarak üremesidir. Bu
üreme şekli bira mayasında da görülür. Tomurcuklanma deniz anası ve süngerlerde görülür.
Rejenerasyon ile üreme
Canlının kopan vücut parçasının tekrar oluşmasına rejenerasyon denir. Canlının çekirdekten bölünerek iki canlı oluşturmasına ise çoğalma adını verilir. Deniz yıldızı, ve toprak
solucanında görülür.
Eşeyli üreme
Gelişmiş çokhücreliler farklı bireylere ait üreme hücreleri ile ürerler. Gelişmiş canlıların eşey hücreleri hem büyüklük, hem de yapı bakımından birbirlerinden farklıdır. Bu tip
eşeyli üremede gametlere heterogamet,üremeye ise heterogami denmektedir. Heterogamide büyük ve hareketsiz olan dişi eşey hücresi yumurta , küçük ve hareketli olan ise erkek
üreme hücresi sperm (spermatozoon) adını almaktadır. Eşey hücreleri (gametler) gonad adı verilen organlarda oluşur. Bunlardan yumurta hücresini meydana getiren gonada ovaryum
(yumurtalık); erkek üreme hücresini meydana getiren gonada ise testis denir. Basit hayvansal organizmaların bazılarında bu iki organ aynı bireyde bulunan canlılara hermafrodit
canlı denir. Gelişmiş hayvanlarda bunlar ayrı bireyler üzerinde bulunurlar.
Partenogenez
Eşeyli çoğalmanın değişikliğe uğrayarak meydana getirdiği eşeysiz bir üreme şeklidir. Dişi eşey hücresinin erkek eşey hücresi ile birleşmeden gelişme gösterir. Partenogenetik
çoğalma farklı hayvan gruplarında görülür. Yaprak bitleri (bovicularlar) , arılar, karıncalar, supireleri, çalıçekirgeleri, bazı kelebekler ve omurgalılardan Kafkas kertenkelesi
bu tip çoğalma gösterir. Tavuk yumurtalarının 1/10.000'i döllenmeden gelişerek bir horoz meydana getirebilir. Kraliçe bal arısı tüm yaşamı boyunca bir erkekle yaptığı
birleşmeyle erkekten aldığı spermleri sperm kesesinde biriktirir. Yumurtlama sırasında bu kesenin ağzını açarak döllediği yumurtalardan dişi işçi bireyler gelişirken, kesenin
kapalı tutulması sonucu döllenmeyen ve partenogenetik olarak gelişen yumurtalardan da erkek bireyler gelişirler. Aynı zamanda kaliomesenta adı verilen canlıların üreme şekli
olup günümüz ekonomisine birçok katkı sağlar.
Merogoni
Larva evresinde bulunur.
Neoteni
larva evresinnde eşey organlarının erginleşerek yumurta yapabilme yeteneğine denir. Paedogeneze benzer. En güzel örneklerinden biri necterus türü semenderdir. Yapısında tiroksin
hormonu olmadan başkalaşım geçiremektedir.
Hermafroditizm
Bazı organizmalarda erkek ve kadın eşey hücrelerinin aynı zamanda ya da birbirlerini izleyen zamanlarda aynı bireyde bulunmasına denir. Bu canlılar yine hermafrodit bireylerle
döllenme yapabildikleri gibi, kendi kendini de dölleyebilir. Genellikle ilkel hayvanlarda, bir yere yapışarak yaşayan hayvanlar ve parazitlerde görülür.
Tek hücrelilerde üreme
Eşeysiz Üreme
Genellikle vücudun ikiye bölünmesiyle gerçekleşir. Bölünme zamanı hayvanın belirli bir büyüklüğe ulaşmasıyla saptanır. Bölünme mitozla gerçekleşrise yavrulara verilen kalıtsal
gereç yaklaşık olarak eşit, eğer amitozla gerçekleşmişse yavrulara verilen kalıtsal gerecin miktarı ve özelliği farklı olabilir. Bölünme çekirdeğin ikiye bölünmesiyle başlar ve
diğer organeller de kendilerini eşleyerek yavrulara birer tanelerini verirler. Sillilerde bölünme enine gerçekleşir. Büyük ve küçük çekirdekler ikiye bölünür, yavrular bunlardan
birer tanesini alırlar. Sitoplazma miktarı her zaman eşit dağılmaz ve yavrular bu yüzden bir yarılarını tamamlamak zorundadırlar. Buna Plazma Farklılaşması denir. Kamçılılarda
bölünme boyuna gerçekleşir ve yavrulardan biri anadaki kamçıyı alırken, diğeri kendine yeni bir kamçı yapar. Bazı protistlerde (özellikle parazitler) çekirdek ve hareket
organları art arda birçok bölünme geçirir. Sitoplazma bölünmesi olmaz. Ana hücre parçalandığında ortaya birçok yavru çıkar. Buna Fission denir.
Eşeyli üreme
Üç farklı şekilde gerçekleşir:
Döllenme
İki ayrı tek hücrenin birleşmesidir. Bu durumda her bir hücre gamet olurken, birleştiklerinde oluşan yapı zigottur. Gametler yapısal olarak birbirleriyle aynı görünümdeler ise,
bu kopulasyona izogami, farklı görünümdeler ise, anizogami denir. Gametlerden büyük ve hareketsiz olanı dişi (makrogamet), küçük ve hareketli olanı erkek (mikrogamet) adını
alır.
Konjugasyon
Canlılarda mayoz bölünme dışında çeşitlilik sağlayan üreme şeklidir.İki ayrı bireyin genellikle ağız bölgelerinin yan yana gelmesi ve çekirdek yarılarını değiştirmesi olayıdır.
Verilen yarım çekirdek erkek, kalan ise dişi birey rolündedir. Özellikle sillilerde görülen üreme şekillerindendir. Yan yana gelen iki tek hücreli arasında genetik materyal
aktarımı olur. Böylece genetik çeşitlilik sağlanır. Gen parçasını veren hücre erkek, alan ise dişi olarak varsayılır fakat bu üreme şekli tam anlamıyla bir eşeyli üreme
değildir. Gamet oluşturulmaz.
Partenogenez
Bazı terliksi hayvan (Paramesyum) türlerinde görülen kendi kendini dölleme yeteneğidir. Aynen konjugasyonda olduğu gibi küçük çekirdek mayoz bölünme geçirir, fakat iki birey yan
yana gelmeksizin gerçekleşir. Bölünen çekirdekler tekrar birleşerek diploit çekirdek oluştururlar. Bu diploit çekirdekten büyük ve küçük çekirdekler oluşur. Bu bölünmede bütün
allel çiftleri homozigot olarak kalır.
Dölalmaşı (Metagenez)
Yalnız gametlerin oluştuğu eşeyli üreme evresi ve yalnız vejejtatif bölünmenin olduğu eşeysiz üremenin arka arkaya birbirini izlediği bölünme çeşididir. Özellikle parazit
tekhücrelilerde görülür. En tipik döl değişimi örneği Plasmodium türlerinde görülür. Plasmodium malariae insan ve sivrisinek arasında gelişme döngüsünü tamamlar.
Bazı canlılarda eşeysiz üreme ile eşeyli üreme artarda gerçekleşir. Bu üreme şekline metagenez üreme denir. Metagenez üreme çiçeksiz bitkilerde ve sıtma mikrobunda gerçekleşir.
Kalıtsal çeşitliliğe neden olur.
Embriyonik gelişim
Embriyonik gelişim, eşeyli üreyen canlılarda görülen ve canlının, döllenme ile doğumu ya da yumurta veya kozadan çıkmasına kadar geçen süredeki gelişimi. Embriyonik gelişimin
safhaları ve yeri canlıdan canlıya farklılık göstermekle birlikte, bu süreç genelde annenin veya annenin ürettiği bir yapı koruyuculuğunda geçer.
Hayvanlardaki embriyonik gelişimde 4 aşama görülür:
Döllenme
Biçim
Küçülme
Değişmeme
Döllenme
Bu aşamada alışılmışın dışında bir büyüklüğe sahip zigot, kendi genomunun aynısını taşıyan daha kücük hücreler üretmek amacıyla üstüste mitoz hücre bölünmelerini gerçekleştirir.
Ancak ilk anda zigotun kendi genleri aktif durumda değildir (bkz: yazılım (biyoloji)). Bölünme, halen annenin daha önceden zigota döllenmemiş yumurta aracılığıyla verdiği
proteinler ve haberci RNAlar (mRNA) aracılığıyla yine annenin genomunun kontrolündedir. Bölünme dönemi, blastosöl oluşumu ile sona erer.
Biçim
Bu aşamada, önceden bölünmüş hücreler mekansal değişimlerle kendilerini hücre kümeleri ve tabakaları haline getirir. Bu olaya gastrulasyon denir. Şekillenme sonrası hayvanlarda
4 düzlem meydana gelir:
Ön ve arka (anterior-posterior eksen)
Sırt ve karın (dorsal-ventral eksen)
Sol ve sağ (rostro - caudal eksen)
Yakın ve uzak (proximal-distal eksen)[1]
Bu aşamada hücre katmanlarında değişim (differentiation) görülmezken, proteinlerin ve mRNAların hücreler arasında eşitsiz dağılımı sonucunda, ileride hangi hücrenin hangi hücre
tipi olacağı belli olur. Bu olaya "kader belirlenmesi" (fate determination) denir.
Gastrulasyon, 3 eşey zarını oluşturur (germ layer). Bunlar;
Ektoderm
Mezoderm
Endodermdir.
Gastrula aşamasında, zigot artık kendi genlerini aktif hale getirir. Bu etkinliğe orta-blastosöl geçişi (mid-blastula transition) denir.
Küçülme
Zamanla embriyodaki hücreler, yetişkin canlıdaki hücre tiplerini oluştururlar. Bu olaya değişim (differentiation) denir. Bu hücre tiplerinden bazıları; sinir hücreleri, kan
hücreleri ve kas hücreleridir. Bu hücreler tabakalar halinde dokuları, dokular organları, organlar da sistemleri oluştururlar.ektodermden duyu organları ,diş minesi ,saç,tırnak
ve sinir sistemi oluşur.
Değişmeme
Tüm sistemler oluştuktan sonra, hayvanların büyük bir kısmı gelişim safhasına girer. Gelişim, yeni hücrelerin ve hücreler arası sıvıların oluşmasıyla gerçekleşir.
insanlarda Üreme
Cinsel ilişki
Cinsel ilişki, cinsel birleşme veya çiftleşme; genellikle erkeğin sertleşmiş cinsel organı penisin, kadının vajinasının içine girmesini kapsayan, cinsel zevk ya da üreme amaçlı
bedensel ilişki için kullanılır. Bunun yanı sıra diğer penetrasyon (duhul) içeren anal seks, oral seks, parmaklama, dildo kullanma gibi cinsel aktiviteler de eşcinsel veya
heteroseksüel olmasına bakılmaksızın cinsel birleşme kabul edilirler.
Hazzı arttırmak için cinsel ilişki öncesi sevişme (partnerlerin birbirlerinin dudak, boyun gibi hassas yerlerini öpmesi ve birbirlerini okşamaları vb.) yapılır. Devamında,
sertleşmiş penis (veya dildo) vajina içine girer (intromisyon olarak da adlandırılır) ve genelde penisin tamamını dışarı çıkartmadan ileri-geri hareket ettirilir çiftler
kendilerini ve birbirlerini, çoğunlukla orgazm ve boşalma (ejakülasyon) gerçekleşene ya da penis, dildo olmaksızın çiftler birbirlerini oral yolla boşalma gerçekleşene kadar
uyarırlar.
Üreme
Cinsel birleşme insan soyunu sürdüren üremenin temel yöntemidir. Genelde erkekte orgazm ile aynı anda gerçekleşen boşalma işlemi ile birlikte, sperm ya da spermatozoit adları
ile bilinen erkek gametlerini içeren meni, ilgili adalelerin kasılması ile vajinanın içine bırakılır. Buraya boşaltılan spermlerin bir sonraki rotası sırasıyla rahim ağzı,
uterus (rahim) ve son olarak da fallop tüpleridir. Her bir boşalma ile birlikte, döllenme şansının yüksek olması için milyonlarca sperm hücresi ortaya çıkar. Kadının orgazm olup
olmaması gebe kalmak için bir zorunluluk değil ise de, erkeğin boşalması sırasında ya da sonrasında kadının da orgazm olması ile dişi cinsel organının geçici küçülmesi, vajina
içerisine boşaltılmış olan spermlerin fallop tüplerine ulaşmasını hızlandırarak gebeliğe yardımcı olur. Eğer fallop tüplerinde verimli bir yumurta hücresi var ise, erkeğin
gametleri ile birleşir ve döllenmenin gerçekleşmesi ile sonuçlanır. Döllenmiş yumurta hücresi uterusa ulaştığında ise rahimin iç yüzeyine tutunur ve gebelik başlamış olur. Kısır
olmayan bireylerin gerçekleştirdiği birleşmelerin, doğum kontrol yöntemleri kullanılmadığı sürece gebelik ile sonuçlanması beklenir.
Cinsel ilişkinin diğer amaçları
İnsanlar, yunuslar ve bonobolar cinsel ilişkiye sadece üreme amacı ile girmezler.[kaynak belirtilmeli] Cinsel zevk ve tatmin genelde bu ilişkilerin ana nedenidir. Bu nedenle
dişi yumurtlama yeteneğini kaybetmiş ya da hiç sahip değilse bile bu çiftlerin ilişkiye girmesine engel değildir. İnsanlar da, yunuslar da, bonobolar da, grup hâlinde
sürdürdükleri yaşam bireysel olarak yapabileceklerinden çok daha başarılı olan sosyal ve zeki varlıklardır. Bu canlılarda seksin yapılış amacı üremeden çok bazı sosyal
ihtiyaçlar ile bazı diğer kişisel gereksinimlerdir. Seks daha geniş sosyal yapılar oluşturmak ve sosyal hayatta bir yere sahip olmak için bireyler arasındaki samimiyet bağını
güçlendirir.
Édouard-Henri Avril'in gözünden misyoner stili
Birçok araştırmacı, seksin insan yaşamında üç önemli avantajı olduğunu düşünür: üreme, gönül bağının kuvvetlenmesi ve eğlence. 20. yüzyıl ortalarında başlayarak doğum kontrol
yöntemlerinin gelişmesi ile insanlar bu üç ögenin ayrımını daha kolay yapabilir hâle gelmişlerdir. Örneğin korundukları halde ilişkiye girmekte olan yeni evli bir çiftin amacı
sadece cinsel tatmin değil, aynı zamanda da ilişkilerini sağlamlaştırmak, aralarındaki güven duygusunu arttırarak gelecekte bir çocuk sahibi olmaya ön hazırlık yapmaktır.[kaynak
belirtilmeli]
Cinsel ilişkiye engel etkenler
Cinsel ilişki sırasında penisin uyarılması, klitorisin vajinanın tam olarak neresinde bulunduğunu ve boyutuna bağlı olarak, vajinanınkinden çok daha yüksektir. Araştırmalara
göre kadınların %70'i ya hiç orgazm olamadıklarını ya da çok nadir olduklarını belirtirler.
Yine araştırmalara göre kadınların birçoğu ilişki sırasında uyarılmalarına rağmen orgazm olmak için dış yöntemlere başvururlar. Cehâlet ya da önemsememezlik kadınların orgazm
olamamasının ana sebeplerindendir. Orgazm olamama durumu, cinsel uyarının sağlanmasına rağmen, tam doyuma ulaşılamaması durumudur. Bu sendrom, kadınlarda, erkeklere oranla çok
daha yaygındır. Bu durum bir takım psikolojik rahatsızlıklardan ya da partnerin kimliğine bağlı olarak ilişkiye karşı isteksizlikten kaynaklanabilir. Partnerini cinsel doyuma
ulaştırması gerektiği düşüncesi ve ona yeterli gelememesi endişesi bu sorunu daha da büyütebilir. İlişki sırasında orgazm olamama sorununa karşı mastürbasyon kadınların
vücutlarını keşfetmeleri için iyi bir yöntemdir. Bir partnerin yokluğu, bireyin performans eksikliği ve hatâ yapma endişesini ortadan kaldırarak eğlenmesine ve rahatlamasına
yardımcı olur. İyi iletişim ve sabır bir kadının orgazm olamaması sorununu çözebilmesi için gerekli olan faktörlerdendir. Birçok kadın orgazm olamamanın bir sorun olduğunu
bilmelerine rağmen, hayatlarında hiç orgazm olamamış, bunun bir sorun olup olmadığını bile bilmeyenler de vardır.
Halk arasında iktidarsızlık veya cinsel güç yetersizliği ve tıpta ereksiyon bozukluğu olarak adlandırılan rahatsızlık, bazı psikolojik ya da fizyolojik sağlık sorunlarından
dolayı ereksiyon olamama durumudur. Bu durum Viagra® (sildenafil), Cialis® (tadalafil) ve Levitra®(vardenafil) gibi reçete ile satılan bazı ilâçlar ile kısmen ve geçici olarak
çözülebilir. Yine de doktorlar bu tip ilâçların lüzumsuz kullanımlarına karşı uyarılar yapmaktadır. Cinsel güç arttırıcı ilâçlar genel olarak yüksek kalp krizi riskini
beraberinde getirir. Bunun ile birlikte doktorlar sorunları ilaç kullanarak etkisiz hâle getirme işlemlerinin, meseleyi sadece maskelediğini ve altında yatan problemleri asla
çözmediğini açıklarlar.
Erkeklerde, cinsel güç yetersizliğinden de çok rastlanan bir başka problem ise erken boşalmadır. Amerikan Üroloji Örgütü (AUO)'ne göre erken boşalma problemi erkeklerin %27'si
ilâ 34'ünü etkilemektedir. Erken boşalma her ne kadar bir cinsel problem veya yetersizlik gibi görülse de bir problem olmayıp bir cinsel uyumsuzluktur. Bundan başka kadınlarda
alt karın kaslarının istemdışı şekilde kasılarak, ilişkiyi sıkıntılı, ağrılı ve bazen de imkânsız hâle getiren Vajinismus ve farklı sebeplerden meydana çıkabilen Dyspareunia sık
sık görülen cinsel sorunlardır.
Cinsel etik ve yasalar
Birtakım cinsel aktivite ve fantaziler pek çok toplumda tabu olarak yerleşse de, cinsel birleşme insanoğlunun neslinin devamını sağladığı için gerek kültürel gerek ise dinî
açıdan -birkaç istisnâ dışında- yasak kabul edilmemiştir.
Cinsel birleşmeye müdahâle eden kültürlerin birçoğu doğal olarak tükenmiş ve birkaç istisnâ dışında ayakta durmamaktadır. Kendilerine Shakers adını veren, [Hristiyanlığın bir
mezhebi olan bir grup doğuma ve cinsel ilişkiye izin vermez.[kaynak belirtilmeli] Günümüzde dışarıdan katılmalar ile birkaç yandaşı bulunan bu oluşumun felsefesine göre eğer bir
şekilde çocuk yapıldıysa, çocuk 21 yaşına geldiğinde, tarikattan çıkıp bir yuva mı kurmak istediği, yoksa kalarak hayatına aseksüel olarak mı yaşamak istediği sorulur, bireyin
hür iradesi ile verdiği cevaba göre eğer gitmeyi seçerse kişiye karışılmaz.
Dinlerin ya da kültürlerin cinsellik ve cinsel birleşme ile ilgili olgulara ayıp ya da uygun damgasını vurmuş olması tarih boyunca hemen her toplumda görülmüş bir olaydır. Bu
kısıtlamalardan çoğu genelde;
Evlilik öncesi yapılan ilişki (zina)
Taraflardan en az birinin evli olduğu fakat arada nikâh olmadan yapılan ilişki (aldatma)
Birinci ya da ikinci dereceden (ebeveynler, kardeşler, evlâtlar, torunlar ve yeğenler gibi...) akrabalar ile yapılan ilişki (ensest)
Cinselliği anlamlandıramayacak kadar küçük yaştaki insanlarla yapılan ilişki (pedofili)
İslam ve Yahudilik gibi bazı dinler ise kadınların özel günleri boyunca kadınlar ile ilişkiye girmeyi yasaklamıştır ve bu periyot boyunca kocaların karılarına karşı cinsel
temasta bulunmamaları beklenir. İnançlar yönünün dışında bu günlerde ilişkiye girilecekse de hijyen kurallarına dikkat edilmelidir, zira bu günlerdeki ilişkilerde birçok
mikrobun üremesine müsait bir ortam bulunmaktadır.
Birçok ülkede evlenme ve cinsel ilişkiye girme inisiyatifinin kişinin özgür iradesine bırakılması yaşı yasalar ile belirlenmiştir. Genel olarak 13 ila 18 arasında olan bu yaş
sınırının öncesinde veya sonrasında karşıdaki kişinin izni olmaksızın ilişkiye girilmesi, ırza geçme ya da tecavüz olarak adlandırılır ve birçok ülkede ciddi suçlar kapsamına
girer.
Dinlerin cinselliğe bakışı
Aralarında nikâh bağı bulunmayan çiftlerin evlilik dışı cinsel ilişkilerini zina olarak adlandıran çeşitli dinler, tanım ve yorumlarda farklılaşırlar.
Budizm Kama sutra
Budist inancına göre Sekiz katlı asil yol'un beşinci maddesinin gerekleri altında bir kişi ne cinsellikten kopuk olmalıdır, ne de cinselliğe köle olmalıdır. Kişilerin ruhsal
gelişmesine aykırı olmadığı sürece cinsellik ile alâkadar olmaları kötü bir davranış olarak kabul edilmez. Evlilikten önce birlikte olmak yasak değildir fakat eşini aldatmak iyi
bir davranış olarak kabul görmez. Üstelik cinsellik kişinin daha yüksek bir ruhsal gelişmeye ulaşması için son derece gerekli olduğu öğretilir.
Hristiyanlık
Cinsellik, Hristiyanlıkta kilisede edilen kutsal evlilik yemininin gerekli bir parçası olarak, çiftin çocuk yapma niyetlerini ortaya koyar. Cinsellik birinin eşine verebileceği
en özel fakat pahasız hediyedir. Hristiyan inançlarında evlilik dışı cinsel yaşam iffetsizlik olarak adlandırılır. Cinsel ilişkinin bir meyvesi olarak dünyaya gelen çocuk
Tanrı'nın bereketini, büyüklüğünü ve cömertliğini gösterir. Yeni Ahit'te: "Zina edenler, putperestler, aldatanlar... Tanrı'nın krallığının güzelliklerinden
yararlanamayacaklardır" denir. Koine Yunancası zinayı porneia olarak adlandırmıştır, günümüzde ahlâk dışı kabul edilen her türlü yazı, çizi ve band kaydının yapılması işine
verilen pornografi sözcüğü buradan doğmuştur.
Hinduizm
Hinduizm insanın tüm sorunlarının maddî dünyadan kaynaklandığını söyler. Cinsel tutku ve istekler bir kişiyi ruhsal bilgelikten uzaklaştıran şeylerdir. Doğru yerde ve doğru
zamanda olan cinsellik kişiyi Nirvanaya ulaştırmak için bir basamak olabilir. Bunun yanında Kama Sutra kişinin cinsel arzularını bastırmaması, cinsel yaşamını mükemmelleştirerek
ilâhi seksi tatması için ortaya çıkmıştır
İslam
İslam dinine göre, nikâhtan önce cinsel ilişki kesinlikle yasaklanmıştır: "Sizden kimin, hür mü'min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü'min genç kızlarınızdan
(cariyelerinizden) alsın Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları halinde
sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile
evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."[1]
İslam inancına göre kişi kendini nikâh olmadığı takdirde cinsel şeylerden sakınmalıdır; fakat nikâhtan sonra karı koca arasında olacak cinsî münasebetlere âdet dönemlerinde
olduğu gibi ufak yasaklar dışında sınırlamalar getirilmez. Buna göre bir eşin görevi eşini diğer yönlerde olduğu gibi cinsel yaşamda da mutlu etmektir. İslam dininin bazı
mezheplerinde bir kadına eğer kocası cinsel yönden yeterli gelmiyorsa boşanma hakkı verilir. Hem aldatma hem de nikâh öncesi ilişki Kur'an da yasaklanmış olduğu gibi Şiî
Mezhebi'nde Muta Nikâhı adı verilen yöntem ile para karşılığı süreli evlilik yapılır. Tam bir nikâhın kıyılmadığı bu yöntem ile kişiler dinen helâl hâle gelen cinsel birleşmeyi
yaparlar ve sözleşmenin öngördüğü tarihte birbirlerinden ayrılırlar ve birbirlerinden nafaka, tazminat vb. talep etmezler. Fakat Müt'a nikahı birçok alimce yanlış olarak
görülmektedir ve Sünnilikte ve Anadolu Aleviliğinde uygulanmaz.
İslâm dünyasında, pozisyonları ve cinsel organların farklı adlarını anlatan Şeyh Muhammed El Nefzavi (Arapça: محمد بن محمد النفزاوي Muhammad bin Muhammad al-Nafzāwī)'nin "Itırlı bahçenin
tensel keyfi" (الروض العاطر في نزهة الخاطر al-rawd al-'ātir fî nuzhati'l khātir)[2][3][4] meşhurdur.
Yahudilik Yahudilikte cinsellik
Yahudilerin kutsal kitaplarında zina, putperestlik ile bir tutulmuştur. Tanrı'ya edilen kutsal evlilik yeminini bozulmuş sayılır. Yahudiliğe göre bir başka tanrıya ibadet etmek
tanrıyı aldatmaktır ve dolayısıyla zina ederek tanrı aldatılmış sayılır ve bu olgu On Emir'e aykırıdır. Yahudilikte evlilik dolayısı ile cinsel ilişki sadece bir Yahudi kadın ve
erkek arasında yapılabilir. Başka dinden eş seçilemez. Bunun haricinde Yahudi inançlarına göre aralarında nikâh bağı bulunmayan bir kadın ile erkeğin kapalı bir ortamda yalnız
kalması yasaktır. Yahudi inancını benimsemiş olan kişiler karşı cinsten birisine temasta bulunmaktan kaçınır. Eğer kişi karısı ise, yani nikâhlılar ise bu sorun ortadan kalkar.
İnsan penisi
İnsan penisi, erkek bireylerde, görünür kısımda yer alan eşey ve üreme organı yapısıdır. Penis kelimesi Latincede "kuyruk" anlamına gelmektedir.
İdrar ve üreme salgısı kanalıyla, bunun çevresini saran süngerimsi bir yapıda kan damarlarınca zengin bir üreme organıdır. Penisin ucunda yer alan açıklıktan hem idrar hem de
meni ayrı zamanlarda dışarıya atılır. Penis uyarıldığında damarların kanla dolmasıyla büyür ve sertleşir. Buna sertleşme (ereksiyon) denir. Sertleşen penis içindeki meninin
dışarı atılmasına boşalma (ejakülasyon) denir.
Anatomisi
Kavernöz ve spongiöz maddelerden oluşur:
Kavernöz maddeler; dayanıklı kollajen ve elastik liflerden oluşan bir kılıfla sarılmışlardır. Kılıfın içinde "kavern" denilen küçük odacıklar bulunur. Bu odacıklar
atardamarlarla beslenir ve uyarılma sırasında kanla dolarak penisin sertleşmesini sağlarlar. Kavernöz cisimler de iki adet kılıf ile tunika albuginea ve buck fasiasi
sarılıdırlar. Bu kılıfların fonksiyonları sertleşmede önemlidir. Kavernöz cisimler, içi odacıklar ve kan damarları ile dolu uzun iki boruya benzer yapıdadır, penisin kök
kısmında bu cisimler kemiğe yapışırlar.
Yapısı
Penisin gövde ve baş olmak üzere iki kısmı vardır. Baş kısmı sünnet derisiyle kaplıdır ve erkek sünnet olduktan sonra bu kısım açıkta kalır. Sünnet olmamış erkeklerde sünnet
derisinin içindeki baş kısmı sertleşmeyle birlikte ortaya çıkar, sonra eski boyutlarına döndüğünde tekrar deri tarafından örtülür. Penisin baş kısmı sünnet olmamış erkeklerde
elle sıyrılarak da ortaya çıkarılabilir.
En hassas noktası
Penis başı erkeğin en hassas bölgelerinden biridir ve içerdiği çok sayıda sinir ucu sayesinde orgazmda en önemli rolü oynar.[kaynak belirtilmeli]
Spongiöz maddeler; penisin alt kısmında bulunur ve içinden idrar kanalı geçen odacıklarla dolu bir tüp şeklindedir. Sert bir kılıfla sarılı olarak bulunmaz ve sertleşmede
daha yumuşak olarak kalır. Spongioz cismin uç kısmı genişleyerek penisin glans penis de denilen baş kısmını oluşturur.
Penis kökünün altında yer alan testisler, deri ile kaplı bir yapı olan testis torbası (skrotum) içinde korunurlar. Organı kaplayan deri ergenliğin başlamasıyla koyulaşıp
kalınlaşır. Bu torba içindeki testisler ergenlik öncesinde küçük, erişkinde ise 20-30 gr ağırlığında, 4–5 cm uzunluğunda, 2,5 cm genişliğinde yumurtaya benzer şekildedir.
Yetişkin bir erkekte, sağlıklı bir testisin uzunluğu en az 3,5 cm'dir. Testisler erkek üreme hücrelerini yani spermleri üretirler ve erkeklik hormonu olan testosteronu
salgılarlar. Bunun yanında testiste üretilen meni testis yollarını kayganlaştırarak spermlerin geçişini kolaylaştırır.
Bölümleri
Haşefe (Penis başı)
Testis (Er bezi)
Yantestisler (Epididymis)
Süngerimsi doku (Corpus cavernosa)
Sünnet derisi
Frenulum
Üretal açıklık
Anti özgün
Baş kısmı (Glans penis)
Corpus spongiosum
Penis
Skrotum
Boyutları
thumb|240px|Gevşek ve sertleşmiş hallerde penis Yetişkin erkeklerde sertleşmiş bir penisin ortalama uzunluğu 10–13 cm′dir. Normal penis boyu 8–14 cm arasındadır. Normalden büyük
penis boyu ise 14–16 cm arasındadır. Yapısal bozukluk olan anormal penis, boyu 7 cm'nin altında veya 16 cm'den çok daha uzun olan penislerdir.[1][2]
Tipleri
Penisler, içine daha çok veya daha az kan alanlar olarak sınıflandırılır.[3]
Et penisi: Et penisine sahip yetişkin kişilerin penisleri en inik halinde dahi ~10 cm civarındadır. Et penisinin sertleşmiş hali, inik (sönük) halinin 1,2-1,4 katı kadar
büyüyebilir. Dünyada yetişkin erkeklerin ortalama %19'u et penisine sahiptir.
Kan penisi: Kan penisine sahip yetişkin kişilerin penislerinin en inik hali 4–6 cm dir. Kan penisi, en inik halinin 2-4 katına kadar büyür. Dünyada yetişkin erkeklerin yaklaşık
%81'i kan penisine sahiptir. Yarı et yarı kan penisi ise inikken penisin kafası nerdeyse sert hali boyutunda olup, gövde kısmı kan penisi gibi büzüşen penistir.
Anormal penis: Yetişkin kişide, sert hali ~7 cm'nin altında olan ve ~16 cm'nin çok daha üstünde olan penis anormal büyüklüktedir, bunlar çok az kişide görülüp, yapı
bozukluğudur. Anormal büyük penisin cinsel sağlık açısından olumsuz durumu yoktur. Çok küçük penise mikropenis hastalığı denir. Şişman insanların çoğunda penis bölgesinde yağ
birikimi olabilir, bu yüzden penis inikken ~1 cm kadar gözükebilir, bununla mikropenis hastalığı karıştırılmamalıdır, bunda penis sadece yağlardan dolayı küçük gözükür.
Gelişimi
Penis, normalde erkek 13 yaşlarındayken büyümeye başlar ve yaklaşık iki yıl içinde olgun erkek penisi büyüklüğüne erişir. Büyümeye başlama yaşı 10 ila 15 yaş aralığında
değişebilir. Bu dönemde genital bölge kılları da ortaya çıkar. Tam büyüme 18 yaşına kadar olsa da, çok nadiren ergenliğe geç giren bazı kişilerde 20-24 yaşlarına kadar devam
edebilir.[kaynak belirtilmeli]
Sertleşme (ereksiyon) Sertleşme
Dosya:Erection development animated.ogvMedyayı oynat
Bir penisin sertleşme evreleri
Parasempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu, penisin Corpus cavernosum ve Corpus spongiosum parçalarına kan dolması nedeniyle oluşan fizyolojik olaydır.
Fizyolojik olarak, uyarılma sırasında atardamarlarla kan hızlıca penise pompalanır, penisin kavern odacıklarının duvarları gevşeyerek genişler ve içlerine daha fazla kan alarak
şişer ve büyürler. Böylece penis kanla dolarak büyür ve sertleşir. En dıştaki sert kılıf ve zarlar gerilir, toplardamarlar kapanır ve kan tekrar dolaşıma çıkmaz, bir süre orada
kalır. Penis sertliğini kaybederken, bu toplardamarlar açılır, kan penisi terk eder ve kavern sistemlerin duvarları kasılıp büzüşerek küçülürler. Penis eski konumuna gelir.
Mekanizma olarak basit; ama hormonal, kimyasal, elektriksel, mekanik ve psikolojik açıdan karmaşık bir süreçtir.
Boşalma (ejakülasyon) Boşalma
Sempatik sinir sisteminin uyarılması sonucu, penisten meninin sperm kanalları yoluyla üretal açıklıktan dışarı çıkması olayıdır.
Sperm kanallarıyla vücuttan dışarı çıkan menide sperm hücreleri bulunur. Testislerden çıkarak idrar yoluna doğru uzanan iki sperm kanalı, idrar kesesinin altından geçer ve dış
idrar açıklığına kadar uzanır. İdrar kesesinin altında prostat bezi yer alır. Prostat, boşalma öncesi bir sıvı salgılayarak sperm kanalını temizler. Bu sıvı dişilerin üreme
kanalı olan vajinanın kimyasal ortamını sperm hareketine uygun hale getirir. Spermlerin dışarı atılmadan önce biriktikleri iki küçük kesecik de (seminal kese) mesanenin iki
yanında bulunur.
Sperm üretimi Sperm
Her testis içinde çok ince ve birbiri üzerine katlanmış çok sayıda kılcal boru vardır. Sperm hücreleri bu borular içerisinde oluşur ve olgunlaşırlar. Sperm hücrelerinin üretimi
ve olgunlaşması yaklaşık 74 gün kadar sürer. Yaklaşık 4 ml hacmindeki meninin hacmen %60'ı seminal vezikül tarafından, %20'si prostat tarafından oluşturulur. Prostat en dış
kısımda yer alan organ olduğundan boşalmada ilk boşalan sıvı prostat sıvısıdır ve en canlı spermler bu sıvı içinde yer alırlar. Sperm üretimi devamlıdır, üretilen sperm
depolanır ve boşaltılmaya hazır bekler.
Bir boşalmada erkek ortalama 150 milyon sperm hücresi boşaltır. Yumurta hücresinin döllenmesinde sperm sayısı kadar spermlerin kalitesi de önemlidir. Meninin çeşitli
özelliklerinin laboratuvar koşullarında incelenmesine spermiyogram adı verilir.
Sünnet
Tekrarlayan penis ucu ve sünnet derisi iltihabı atakları (“balanopostit”) - Sünnetin tıbben gerekli olduğu durum.
Erkeklerde sünnet
Sünnet, erkeklerde penis başını örten ve koruyan üstderinin (prepus) bir kısmının veya tamamının kesilip atılmasıdır. Yahudi ve Müslüman gibi bazı toplumlarda dini bir
gereklilik olarak, bazen de tıbbi bir gereklilik olarak dünyada yaygın olarak uygulanır. [kaynak belirtilmeli]
Sünnetin, penisin ısı hassasiyetini artırarak erken boşalma sorununu tetiklediği yönünde veriler bulunmakla beraber[4] tam aksine haz barajını yükselterek erken boşalma sorununu
tedavide etkili olduğu yönünde veriler de vardır.[5][6]
Sünnet olan erkekler kimi zaman doğal sünnet derisi görünümünü tekrar elde etme arzusu, cinsel birliktelik sırasındaki hassasiyeti artırmak ya da günlük aktiviteler sırasında
hassas bölgelerin sürtünmeden kaynaklı deformasyonunu önlemek gibi nedenlerle sünnet derisi restorasyonu ile penisin sünnet olmadan önceki görünümüne geri dönerler.
Kadın üreme organları
Kadın üreme organları (genital organlar), Kadınlardaki dış cinsel organlardır. İç genital organlar kadın iskeletinde bacakların hemen üzerinde yer alan leğen kemikleri ve bel
kemiği tarafından oluşturulan kemik çatının (Latince "pelvis") içinde koruma altına alınmışlardır.
Kadın üreme organlarının bazıları büyük bazıları da küçük anatomik yapıya sahiptir. Bunlardan bazıları; dış dudaklar (büyük dudaklar), venüs tepesi (mons pubis), iç dudaklar,
klitoristir.
Kadın ve kemik çatı
Kadın doğası gebe kalmaya, rahim içinde gelişmekte olan bebeği büyütmeye ve nihayet olgunlaşmış bebeği dünyaya getirmeye göre düzenlenmiştir. Bu görevleri yerine getirmek
amacına yönelik olarak kadının kemik çatısı erkeğin kemik çatısına göre belirgin farklılıklar gösterir:
1) Erkeğin leğen kemiklerinin yapısı daha çok ağır yük taşımaya yönelikken, kadının leğen kemiklerinin yapısı bebeğin başının doğum esnasında leğen kemikleri tarafından
oluşturulan doğum kanalına girmesine yöneliktir.
2) Erkeğin leğen kemikleri alt açısı dar, kadının leğen kemikleri alt açısı bebeğin doğum kanalından dışarıya rahatça çıkabilmesine olanak tanımak için geniş açılı olarak
yapılandırılmıştır.
3) Kadının kemik yapısının üzerinde yer alan kaslar ve bağlar bebeğin doğum kanalından geçerek dış dünyaya çıkma sürecinde ona mümkün olan en geniş alanı sağlamak amacına
yönelik olarak gevşemeye elverişli olarak yapılandırılmışlardır. Erkeklerin leğen kemikleri daha çok yük taşımaya elverişli olacak şekilde biçimlendirildiğinden kaslar ve bağlar
çok fazla gevşeme göstermezler.
Anatomisi
Dış genital organlar (Vulva)
Kadın dış genital organları vücudu örten cilt tabakasının bir devamıdır ve kadın iç genital organlarına giriş kapısını, bebeğin doğduğu "doğum kanalından" çıkış kapısını
oluştururlar. Dış genital organlara topluca vulva adı verilir.
Vulva; kadın dış genital bölgelerine karşıdan bakıldığında üstte çatıyı oluşturan leğen kemiklerinin birbiriyle orta hatta birleştiği bölgenin oluşturduğu kabarıklık olan pubis
tepesi, altta anüs ve (dış) dudaklar adı verilen yapılarca sınırlanan bölgedir.
Pubis tepesi cilt ve altında yağ dokusu içerir, üzeri genital kıllarla kaplıdır. Pubis tepesinin hemen altında klitoris bulunur. Dış genital organların bir tabaka altında
kadının doğum yapmasında, idrar ve dışkı çıkışı gibi işlevleri istemli olarak yürütmesinde önemli yeri olan kaslar bulunur. Bu kaslara topluca pelvis tabanı kasları adı verilir.
Dış dudaklar (Labia majör): Vajina girişini sağlı sollu örten yapıların en dıştaki kısmıdır.
İç dudaklar (Labia minör): Sağ ve sol labium majörün iç kısmında bulunan yapılardır.
Vajina girişi: Labium minörün hemen iç kısmından başlar ve kızlık zarından sonra vajinayla devam eder.
Kızlık zarı (Hymen): Hymen olarak da adlandırılan bu yapı, ince olmasına karşın nispeten esnektir. İlk girilen cinsel ilişki ya da herhangi bir zorlamayla yapısı bozulur.
Bızır (Klitoris): Erkekte "penis başı"nın kadındaki karşılığıdır. Aynen erkekteki sünnet derisi gibi üzeri deri ile örtülüdür.
İdrar deliği: Mesanenin devamında yeralan boru şeklindeki üretra(idrar yolunun) son kısmı idrar boşaltım sisteminin son basamağını oluşturur.
Perine
Makat (Anüs): Kalın barsağın bu son kısmını oluşturan açıklık.
Salgı bezleri: Dış genital bölgenin kurumasını önlemek ve cinsel ilişkide gerekli kayganlaşmayı sağlamak işlevini yürüten birkaç adet salgı bezi vardır. Bunlar arasında en
önemlileri idrar çıkış deliğinin yanlarında yer alan Skene bezleri ve vajina girişinin yakınında sağlı sollu yer alan Bartholin bezleridir.
İç genital organlar
İç genital organlar penisi içine kabul eden vajinayla başlar, rahim içine giriş kapısı olan ve aynı zamanda sperm için bir depo görevi üstlenen rahimağzı ile, bebeğin büyüyerek
geliştiği ve gebe olunmayan dönemlerde adet kanamasının oluştuğu rahim ile devam eder, buradan sağlı sollu rahimin her iki yanında boynuz gibi yer alan Fallop tüplerine uzanır
ve her bir Fallop tüpü, uçlarında bulunan saçaklarıyla yumurtalıklarla yakın temas eder.
Vajina (Hazne): Rahim ile dış ortam arasındaki bağlantıyı sağlayan boru şeklinde esneme yeteneği çok gelişmiş bir organdır. Cinsel ilişki bu bölgede olur. Doğumda bebek
buradan geçerek dünyaya gelir, doğum sonrası çok hızlı bir biçimde eski halini alır.
Üretra (idrar yolu)
Fallop tüpleri : Sağlı sollu ve adeta birer boynuz gibi rahim (uterus) yanlarında yeralan yapılardır.
Rahimağzı : Döllenen yumurta hücresi uterus içinde yeralan bu boşlukta en "verimli" bulduğu bölgeye yerleşir ve çoğalmaya başlar.
Rahim (Uterus): Döllenme sonrası yumurtanın yerleştiği ve gebeliğin oluştuğu yerdir.
Endometrium boşluğu : Bebeğin geliştiği bölgedir.
Tüpler (Rahim kanalları) : Vajinaya atılan meninin rahim ağzından içeri girerek yumurtaya ulaşmasını sağlayan yapılardır.
Yumurtalıklar (Ovaryum) : Rahmin her iki yanında yer alan iki adet organdır. Yumurta üretimi ve kadınsal hormonların üretiminden sorumludur.
Kaynak :
Halk ansiklopedisi Wikipedia
Madde Nedir - Maddenin hâlleri Nelerdir?
Madde ya da özdek, uzayda yer kaplayan (hacim), kütlesi olan tanecikli yapılara denir. 5 duyu organımızla algılayabildiğimiz (hissedebildiğimiz) canlı ve cansız varlıklara
denir.[1]
Maddenin en küçük yapı birimi atomlardır. Atomlar birleşerek maddeleri meydana getirir. örneğin: iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu birleşerek suyu meydana getirirler.
Atom elektron nötron ve protondan oluşmuştur.
Elektron maddenin en küçük parçacığıdır ve enerjiden oluşur...Nükleer fizik ve nükleer kimyada nötrino adı ile anılan bu enerji hakkında halen pek az şey bilinmektedir.
Madde Kendi çapında:
Fiziksel olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği zaman, o maddenin hüviyetini, yapısını değiştirmeyen olaydır. Mesela kağıdın yırtılması, fiziki bir olaydır. Çünkü kağıdın
şekli değişmiş fakat özü yine kâğıttır.
Kimyasal olay: Bir madde üzerinde meydana geldiği vakit, o maddenin hüviyet ve yapısını değiştiren olaydır. Mesela kağıdın yanması gibi.
Atomların çekirdeklerinde değişmeler, parçalanmalar olduğu, radyoaktif denilen elementlerden anlaşılmaktadır. Atomların ortasında bulunan çekirdeklerin bu parçalanmasında, bir
elementin başka bir elemente dönüştüğü anlaşılmıştır. Ayrıca, Albert Einstein'in izafiyet kuramına göre madde ve enerji birbirine eşdeğerdir. Bu sebeple madde enerjiye, enerji
de maddeye dönüştürülebilir. Mesela bir uranyum çekirdeğinin veya başka bir ağır atom çekirdeğinin ikiye ayrılmasıyla meydana gelen çekirdek bölünmesinde madde enerjiye dönüşür.
Bileşik cisimlerde olduğu gibi, elementler de hep değişmekte, bir halden başka hale dönmektedir.
Maddenin ortak özellikleri
Kütle
Hacim
Atom ve moleküller
Ağırlık
Eylemsizlik
Elektirikli yapı
tanecikli yapı
Kütle
Fizikte, kütle, Newton'un ikinci yasasından yararlanılarak tanımlandığında cismin herhangi bir kuvvet tarafından ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Doğal olarak kütlesi
olan bir cisim eylemsizliğe sahiptir. Kütleçekim kuramına göre, kütle kütleçekim etkileşmesinin büyüklüğünü de belirleyen bir çarpandır(parametredir) ve eşdeğerlik ilkesinden
yola çıkılarak bir cismin kütlesi kütleçekimden elde edilebilir. Ama kütle ve ağırlık birbirinden farklı şeylerdir. Ağırlık cismin hangi cisim tarafından kütleçekime maruz
kaldığına göre ve konumuna göre değişebilir.
Aynı zamanda Einstein'ın E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} yasasına göre kütle enerji olarak da değerlendirilebilir veya enerji kütle olarak da
düşünülebilir. Bu durum ışığın kütleçekim yasasından etkilenmesinde yatan temel sebebi oluşturur. Işığın enerjisi kütle olarak da düşünülebilir ama Einstein'ın genel görelilik
kuramına göre hesaplamalar yapılmaktadır ve bunlar oldukça karmaşık denklemlerdir. E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} yasası çerçevesinde düşündüğümüzde
bir gözlemci çerçevesinde enerji olarak değerlendirilen durumun, başka bir gözlemci çerçevesinde kütle olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşabiliriz.
Kütleyi ölçmek için kullanılan birim kilogramdır. Kütleyi doğrudan ölçmek zordur. Bu yüzden kütleyi ölçmek için eşit kollu terazi kullanılır. Ayrıca cismin ilk olarak ağırlığını
yaylı kantarla ölçüp daha sonra kütlesini hesaplayabiliriz. İnsanların günlük hayattaki kullanımları düşünüldüğünde, kütle bir cismin sahip olduğu madde miktarı şeklinde de
tanımlanabilir. Ayrıca yüksek enerji fiziğinde, kütle cismin durağan kabul edildiği bir sistemde kendi gözlemci çerçevesinde o cismin sahip olduğu toplam enerji şeklinde
düşünülür. Ama atomaltı parçacıklar düşünüldüğünde temel parçacıkların, elektron veya kuark gibi, henüz nedeni bilinmeyen bir kütleye sahip oldukları görülür. Higgs parçacığı bu
kütlenin nedeni olarak düşünülmektedir ama bu işle ilgili farklı kuramlar olmakla birlikte henüz tam olarak bu durumun nasıl olduğu açıklığa kavuşmamıştır ve güncel olarak
çalışılan konulardan biridir.
Kütleyi ölçmek konusunda birçok farklı görüngü vardır. Bazı teorisyenler bu görüngüleri çözmeye çalışmasına rağmen bu görüngüler(fenomenler) başka görüngüleri (fenomenleri)
ortaya çıkarmıştır. Şu an denenen deneylerde aşağıdakilerden farklı olarak kütleyi ölçmenin bir yolunu bulamamışlardır:
Eylemsizlik kütlesi, bir maddenin hızındaki değişimine (ivmelenmeye) gösterdiği dirençtir. Aktif kütleçekim kütlesi, kütleçekim kuvvetine sebep olan maddenin kütleçekimde
sağladığı çarpanın ifadesidir. Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim kuvvetinin etkisi altında kalmasına sebep olan büyüklüğüdür.
Kütle-enerji ölçümünde cismin kütlesine karşılık gelen enerji E = m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} formülü kullanılarak hesaplanır.
Bir cismin kütlesi, cisme belli bir kuvvet uygulandığında cismin ivmesini bulmamıza yardım eder. Bu görüngü eylemsizlik olarak adlandırılır. Newton’un ikinci yasasına göre, eğer
herhangi bir cismin kütlesine m {\displaystyle m} {\displaystyle m}, cisme uygulanan kuvvete F {\displaystyle F} {\displaystyle F}, ivmesini de a {\displaystyle a} a olarak ele
alırsak a = F / m {\displaystyle a=F/m} {\displaystyle a=F/m} olarak hesaplama yapabiliriz. Bir cismin kütlesi o cismin kütleçekim alanından ne kadar etkileneceğini belirler.
Eğer ilk cismin kütlesine m a {\displaystyle m_{a}} {\displaystyle m_{a}}, ikinci cismin kütlesine m b {\displaystyle m_{b}} {\displaystyle m_{b}}, iki cismin merkezleri
arasındaki uzaklığa da r {\displaystyle r} {\displaystyle r} dersek iki cisim arasındaki çekim kuvvetini (F), Fg = Gmamb/r2 formülünü kullanarak hesaplayabiliriz ( G = 6.67 × 10
− 11 N m 2 k g − 2 {\displaystyle G=6.67\times 10^{-11}Nm^{2}kg^{-2}} {\displaystyle G=6.67\times 10^{-11}Nm^{2}kg^{-2}},kütleçekim sabiti). 17. yüzyıldan beri yapılan
deneylerde kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik kütlesi arasında bir fark bulunamamıştır. Bu deneylerde en yüksek hassasiyet 5 × 10 − 14 {\displaystyle 5\times 10^{-14}}
{\displaystyle 5\times 10^{-14}} düzeyindedir, başka bir deyişle 10 14 {\displaystyle 10^{14}} {\displaystyle 10^{14}} de 5 seviyesine kadar kütleçekim kütlesi ve eylemsizlik
kütlesi aynıdır.
Kütle Birimleri
Kilogram, Uluslararası Birim Sisteminde, 7 temel birimden biridir.
Kütlenin birimi Uluslararası Birimler Sistemine (SI) göre kilogramdır. Bu ilk kez 1795’te donma noktasındaki bir santimetreküp su ile belirlenmiştir. Sonra 1889’da tekrar
tanımlanmıştır. Daha sonra belirlenen bir örnek üzerinden yeniden tanımlamaya gidilmiştir. 2013'te Plank sabiti cinsinden yeniden hesaplanmasına yönelik bir öneri getirilmiştir.
SI sisteminde diğer birimler:
Bir ton bin kilograma eşittir.
Enerji birimi olan elektronvolt (eV) kütle-enerji formülünü uygulayarak kolayca kütleye çevrilebilir. Elektronvolt parçacık fiziğinde yaygın olarak kullanılır.
Atomik kütle birimi (u), karbon-12 atomu kütlesinin 1/12’sine eşittir, yaklaşık olarak 1,66 x 10−27kg’dır. Atomların ve moleküllerin kütlelerini bulmakta yardımcı olur.
Slug bir İngiliz ölçü birimidir. Yaklaşık 14,6 kilogramdır.
Pound hem kütle hem kuvvet birimidir. Genellikle Amerika’da kullanılır. Yaklaşık 0,45 kg ya da 4,5 Newton’dur.
Planck kütlesi bir parçacığın alabileceği en yüksek kütledir. Yaklaşık 2,18×10−8 kilogramdır. Genellikle parçacık fiziğinde kullanılır.
Çok büyük yıldızların, kara deliklerin kütlesini tanımlamak için cisimlerin Schwarzschild yarıçapınının kullanıldığı durumlar vardır. (1 cm ≈ 6,73×1024kg)
Kütle Tanımları
Fizik biliminde, yedi temel kütle kavramı vardır:
Belirli türlerdeki madde miktarı ürünlenimle yığma yöntemi ya da başka bir yöntemle tam olarak tespit edilebilir. Bir maddenin kütlesi o maddenin içerdiği atom ve
moleküllerin içerdiği bağların kopma ya da birleşme enerjisi ile bulunabilir.
Bir cismin eylemsizlik kütlesi, o cismin ivmelenmeye karşı gösterdiği dirençtir. Kuvveti ve ivmeyi biliyorsak eylemsizlik kuvvetini hesaplayabiliriz. Aynı kuvvet
uygulandığında küçük kütleli cisimler büyük kütleli cisimlere göre daha büyük bir ivmelenmede bulunacaklardır. Büyük kütleli cisimler büyük eylemsizliğe sahiplerdir.
Aktif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekimsel alanının bir ölçüsüdür. Kütleçekim alanını, bir nesnenin serbest düşmesine izin verip ivmesini ölçerek hesaplayabiliriz.
Örneğin, Ay’ın yüzeyinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesi, Dünya’nın üzerinde serbest düşme yapan bir cismin ivmesinden küçüktür. Ay’daki kütleçekim alanının daha az
olmasının sebebi Ay’ın kütleçekim kütlesinin daha az olmasından kaynaklanır.
Pasif kütleçekim kütlesi, maddenin kütleçekim alanıyla etkileşime giren ve ivmelenmeye maruz kalan büyüklüktür.
Kütle enerji eşitliğine göre enerji de kütle olarak düşünülebilir. Bu eşitlik ışığın kütleçekim ile bükülmesi, nükleer füzyon, parçacık-antiparçacık oluşumunu içeren yüksek
enerjili fiziksel süreçlerle ispatlanmıştır. Nükleer füzyon ve parçacık-antiparçacık oluşumu deneyleri enerji ve kütlenin birbirleri arasında dönüşümünü de gösterir. Işığın
kütleçekim ile bükülmesi olayında, saf enerjili fotonlar pasif kütleçekim kütlesine sahip gibi davranırlar.
Uzay zamanının eğriliği mevcut kütlenin göreceliğinin bir bulgusudur. Bu eğiklik oldukça küçüktür ve ölçülmesi çok zordur. Bu yüzden, Einstein genel görelilik kuramını
açıklayana kadar keşfedilemedi. Dünyanın yüzeyindeki aşırı hassas atomik saatler zamanı uzayda sabitlenmiş saatlerden daha yavaş ölçer. Zamanın eğriliğinden dolayı her geçen
süre zamanın genişlemesine yer çekimsel zaman genişlemesi denir.
Cismin kuantum kütlesi frekansının ve dalga boyunun arasındaki farkı gösterir. Bir elektronun kuantum kütlesi, Compton dalga boyu, spektroskopisinin çeşitli formları
aracılığıyla belirlenebilir ve Rydberg sabiti, Bohr yarıçapı ve klasik elektron çapı ile yakından bağlantılıdır. Daha büyük cisimlerin kuantum kütleleri direkt olarak watt
dengesi yöntemi kullanılarak ölçülebilir. Göreceli kuantum mekaniğinde kütle, Poincaré grubunun indirgenemez temsili etiketidir.
Kütle ve Ağırlık
Kütle, kilogram cinsinden ölçülebilen ve maddenin miktarı veya enerjisi ile ilgili bir büyüklüktür. Ağırlık ise kütleye etki eden kuvvetin büyüklüğüdür. Kütlenin birimi
kilogramken, ağırlığın birimi kuvvet olduğu için Newton'dur.
Günlük kullanımda kütle ve ağırlık sıklıkla karıştırabilmektedir. Örneğin bir kişinin ağırlığı 75 kg olarak ifade edilebilir. Sabit bir kütleçekim alanında, bir nesnenin
ağırlığı kütlesi ile orantılıdır ve bu iki kavram için aynı birimi kullanmak sorunsuz görülebilir ama Dünya’nın şeklinden dolayı, farklı yerlerinde kütleçekim alanındaki
farklılıklardan dolayı bu ayrım, yaptığımız ölçümlerde tutarlılık sağlamamız için çok önemlidir. Sonuç olarak kütle(kilogram olarak ölçülen), bir nesnenin içsel bir özelliği
anlamına gelirken, ağırlık(Newton cinsinden ölçülen), kütleçekim alanından etkilenip serbest düşmede kendi doğal seyrini yapan bir cismin kütleçekim alanından ne kadar
etkilendiğini ölçer. Kütleçekim alanı ne kadar gücü olursa olsun, serbest düşmede cisimler cisimle beraber hareket eden bir gözlemci çerçevesinde ağırlıksızdır.
Ağırlık denilen kuvvetse, kütleye ve ona etki eden kütleçekim alanına bağlıdır. Örnek olarak, kütleçekim alanından dolayı meydana gelen serbest düşmeye maruz kalan bir cisim,
sabit bir durumda olsa bile, bu kuvvet tarafından ivmelenmek isteyecektir ve bu da tartıda ölçüm yapabilmemizi sağlar. Etki eden kuvvet kullanılarak tartının göstergesinde
kilogram ölçeğinde bu kuvvetin karşılık geleceği madde miktarı ölçülür. Dünya üzerinde kutuplarda ve ekvatorda aynı tartıda aynı insan tartının üzerine çıktığında farklı
kilogram değerleri gözlemlenebilir, bu fark 70kglık bir insan için 1.5 kg civarındadır.
Ağırlık serbest düşme gibi durumlarda etken güçtür ve cisim bundan dolayı ivmelenmeye maruz kalır. Örneğin dünya üzerinde 50 kilogram kütleli bir nesne 491 Newton ağırlığa
sahiptir. Bu da cisme serbest düşme sırasında etki eden kuvvettir. Aynı nesneyi Ay’ın yüzeyinde incelediğimizde kütlesi yine 50 kilogramdır fakat ağırlığı 81,5 Newton’dur. Çünkü
Ay'ın oluşturduğu kütleçekim alanı, Dünya'nın oluşturduğu kütleçekim alanından zayıftır. Matematiksel olarak Dünya’nın yüzeyine yerleştirilmiş bir cismin ağırlığını W, kütlesini
m, olarak kabul edersek W=mg formülünü kullanarak Dünya’nın yerçekimi ivmesini g=9,80665 olarak hesaplarız. Mekanik ivmelerin etkili olduğu diğer durumlarda da olduğu gibi kütle
ile ivmenin çarpımı cisme etki eden net kuvveti verir. Asansörlerde, araçlarda, merkezcil kuvvetlerde ve benzeri mekanizmalarda(yüzeyden yukarı çıkan) yerçekimi etkilerine karşı
direnç olduğu açıkça görülebilir. Bu direnç de maddenin eylemsizliği ile ilgilidir. Bu gibi durumlarda cismin w ağırlığı için W= -ma denklemini kullanabiliriz.
Kütle maddeyle ilişkilidir; ama madde tanımı kütleden farklı olarak bilimde yetersizdir. Atomaltı ölçekte, sadece fermiyonlar değil aynı zamanda kuvvet taşıyıcı bozonlar da
kütleye sahip olabilir. Sıradan bir maddenin durgun kütlesi değişmez kütle olarak tanımlanır. Özel görelilikte bazı durumlarda kütlenin hıza göre değişen bir özelliği varmış
gibi anlatılabilir. Ama bu ölçümlenebilen bir şey olmadığı ve enerji ve durgun kütleden türetildiği için artık birçok yerde kullanımından vazgeçilmiş bir tanımlamadır. Standart
Model Parçacık Fiziğinde, kütle bazı modellerde temel parçacıklar için Higgs alanı olarak bilinen alan için ortaya çıkan bir özellik olarak tanımlanır. Gözlemlenebilir evrenin
toplam kütlesinin bazı modellerde 1052kg ve 1053 kg arasında olduğu tahmin edilmektedir, bu da 1079 ve 1080 arasında protonun durağan kütlesine karşılık gelmektedir.
Eylemsizlik ve Kütleçekim Kütlesi
Eylemsizlik kütlesi, pasif ve aktif kütleçekim kütleleri ile kavramsal olarak farklı olmasına rağmen, bugüne kadar hiçbir deney açık bir şekilde, aralarında bir fark
gösterememiştir. Klasik mekanikte Newton’un 3. Yasası aktif ve pasif kütleçekim kütlesinin çok yakın ya da eşit olacağını açıklayabiliyor, ama klasik kuram, kütleçekim kütleleri
ile eylemsizlik kütlesinin neden eşit olabileceği ile ilgili zorlayıcı bir sebep sunmuyor. Öyle ki sadece deneysel bir gerçektir.
Albert Einstein, eylemsizlik ve (pasif) kütleçekim kütlesi arasındaki bu uyuşmaların kaza sonucu olmadığı varsayarak genel görelilik kuramını geliştirmeye başladı: hiçbir deney
aralarındaki farkı tespit edemez(denklik ilkesinin zayıf tarafı). Ortaya çıkan kuram, kütleçekimin sonucunun bir kuvvet olmadığını ve bu yüzden de Newton’un üçüncü yasasına
bağlı olmayacağını ileri sürer. Ama bu kuramın içerisine Newton'un tanımladığı kütleçekim etkileşimi, genel göreliliğin zayıf alandaki limitinin Newton'un tanımladığı etkileşim
olması gerekliliği ile elle dahil edilmiştir.
Eylemsizlik ve kütleçekim kütlelerinin eşitliği bazen “Galileo’nun Eşdeğerlik İlkesi” ya da “zayıf eşdeğerlik ilkesi” olarak atfedilir. Bu denklik ilkesinin en önemli sonucu,
serbest düşen nesneler için geçerlidir. Eylemsizlik ve kütleçekim kütlelerini sırasıyla m ve M olarak varsayalım. Eğer cisme yalnızca kütleçekim alanı g {\displaystyle g}
{\displaystyle g}'nin uyguladığı bir kuvvet etki ediyorsa, Newton’un ikinci yasasının, kütleçekim Kanunuyla birleştirirsek:
a = M m g {\displaystyle {\boldsymbol {a}}={\frac {M}{m}}{\boldsymbol {g}}} {\displaystyle {\boldsymbol {a}}={\frac {M}{m}}{\boldsymbol {g}}}
denklemini elde ederiz. Eğer herhangi bir cisim, sabit bir kütleçekim alanına maruz kalıyorsa, bu cismin yerçekimsel kütlesi ile eylemsizlik kütlesinin oranı K’dir ve sabittir.
Bu olgu “serbest düşme evrenselliği” olarak adlandırılır. Serbest düşmenin evrenselliğini gösteren ilk deneyler Galileo tarafından yapılmıştır. Galileo, genellikle, Pisa
kulesinden nesneleri bırakarak sonuçları incelediği düşünülür. Ama bunun büyük olasılıkla bir uydurma olduğunu; aslında sürtünmesiz bir eğik düzlemde topları serbest bırakarak
zamanlamaları incelediği yönünde deliller vardır. Bu eşdeğerlikle ilgili deneyler, 1889’da Loránd Eötvös’ün torsiyon denge sarkacını kullanarak yaptığı deneyle başlayan ve
giderek hassaslaşan bir sürece girmiştir. 2008 yılı itibariyle, evrenselliğinde ya da Galileo’nun eşitliklerinde 10−14 hassasiyetinden büyük hiçbir sapma belirtilmemiştir. Daha
hassas deneylerin çalışmaları hala yürütülmektedir.
Kütleçekiminin evrenselliği sadece kütleçekiminin cisme etkiyen tek kuvvet olması durumunda geçerlidir. Cisme etkiyen sürtünme ve hava direnci gibi diğer kuvvetler olmamalı ya
da ihmal edilebilir olmalıdır. Örneğin, hava sürtünmesinin olmadığını varsayarsak, bir çekiç ile bir tüy, Dünya’nın yüzeyinden eşit uzaklıkta ve aynı anda serbest düşmeye
bırakıldıklarında, iki cisminde yere düşene kadar havada geçirdiği zaman kesinlikle eşit olacaktır. Bu deneydeki ortam, lise laboratuvarlarında, bir şeffaf fanusun havasının
vakum pompasıyla alınması ile sağlanabilir. Daha sonra nesneleri bırakarak deney tamamlanabilir. Bu deney David Scott’ın Apollo 15 uçuşu sırasında, Ay’ın yüzeyinde yaptığı gibi,
doğal olarak havasız olan ortamlarda yapıldığında daha çarpıcı sonuçlar verir. Denklik ilkesinin daha güçlü bir sürümü, Einstein’ın eşitlik denkliği ya da güçlü eşitlik denkliği
olarak bilinir. Bu denklik uzay-zamanın yeteri kadar küçük bölgelerinde geçerlidir. Sabit bir ivmelenmeyle, kütleçekim alanını birbirinden ayrımsamanın yeterince küçük uzay-
zaman aralığında mümkün olmadığı düşünülür. Bu yüzden, bu kuram, bir cismin, kütleçekim alanı tarafından bir kuvvete maruz kalmasının sonucunda cismin düz bir çizgi üzerinde
hareket etme eğilimi oluşturur ve bu nedenle eylemsizlik kütlesinin bir fonksiyonunun, kütleçekim alanının gücü olduğunu öne sürer.
Kütle-Hız Değişimi
Kuantum mekaniğine göre hızı artan bir cismin kütlesi de artmaktadır. Fakat bu değişim küçük hızlarda ihmal edilebilecek kadar azdır. bu değişim aşağıdaki formül ile hesaplanır:
m = m 0 1 − ( v 2 / c 2 ) {\displaystyle m={\frac {m_{0}}{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}} {\displaystyle m={\frac {m_{0}}{\sqrt {1-(v^{2}/c^{2})}}}}
Burada m {\displaystyle m} {\displaystyle m}: Kütle değişimini, m 0 {\displaystyle m_{0}} {\displaystyle m_{0}}: İlk kütleyi, v {\displaystyle v} {\displaystyle v}: Cismin
hızını, c {\displaystyle c} {\displaystyle c}: ışık hızını temsil eder.
Kütlenin Kökeni
Kuramsal fizikte, kütle oluşturma mekanizması, fiziğin en temel yasalarından gelen kütlenin kökenini açıklamaya çalışan bir kuramdır. Bugüne kadar kütlenin kökeni ile ilgili
farklı modeller önerilmiştir. Kütle kavramı güçlü bir şekilde kütleçekim etkileşimi ile ilişkilidir. Fakat henüz parçacık fiziğinin kabul gören modeli olan standart modelle
bağdaştırılabilen bir kuram geliştirilemedi.
Newton Öncesi Kavramlar
Madde miktarı olarak kütle
Kütle madde miktarı olarak da değerlendirilebilen bir kavramdır, ama bu günümüzde kullanılan bilimsel tanım değildir. Miktar kavramı çok eski ve kayıtlı geçmişten daha öncedir.
İlk çağlarda insanlar, yakın ağırlıktaki cisimlerin bir araya getirilmesinden oluşan ağırlığın, cisimlerin sayısı ile doğru orantılı olduğunu fark etti: bir araya getirilen
benzer her bir cismin ağırlığı W, bir araya getirilen cisimlerin sayısı n veya m ise, orantılılık tanımı gereği, iki değerin sabit bir orana sahip olduğu anlamına gelir.
W n n = W m m {\displaystyle {\frac {W_{n}}{n}}={\frac {W_{m}}{m}}} {\displaystyle {\frac {W_{n}}{n}}={\frac {W_{m}}{m}}}, ya da eşit bir biçimde W n W m = n m .
{\displaystyle {\frac {W_{n}}{W_{m}}}={\frac {n}{m}}.} {\displaystyle {\frac {W_{n}}{W_{m}}}={\frac {n}{m}}.},
Bu ilişki kısaca bir araya getirilmiş n tane cismin toplam ağırlığı W n {\displaystyle W_{n}} {\displaystyle W_{n}}in n bölümünün ve bir araya getirilmiş m tane cismin toplam
ağırlığı W m {\displaystyle W_{m}} {\displaystyle W_{m}}in m bölümünün aynı sonucu vermesi yani bir araya getirilen her bir cismin ağırlığı olan W {\displaystyle W}
{\displaystyle W}'nun elde edilmesinden yola çıkılarak yazılmış bir ilişkidir.
Bu ilişkinin önceki kullanım türlerinden biri de dengeli terazidir. Dengeli terazide denge, bir nesnenin ağırlığının kuvvetine karşı, başka bir nesnenin ağırlığının kuvveti ile
kurulur. Bu terazinin kollarına etki eden kütleçekim alanları oldukça yakındır. Dolayısıyla, eğer aynı kütleye sahip cisimlerin ağırlıklarını ölçersek, cisimlerin kütlelerini
kıyaslamış oluruz. Sonuç olarak, tarihsel ağırlık standartları genellikle miktarları açısından tanımlanmıştır. Örneğin Hintler ve Romalılar, bir ölçüm standardı olarak küçük
ağırlıklarlar için keçiboynuzu tohumu(karat veya siliqua) kullanırlardı. Keçiboynuzu tohumu ile ölçülen şeyler genelde elmas gibi değerli olan şeylerdi. Eğer bir nesnenin
ağırlığı 1728 keçiboynuzu tohumuna eşdeğer olsaydı, nesnenin bir Roma poundu ettiğini söylerlerdi. Başka bir şekilde, eğer nesnenin ağırlığı 144 keçiboynuzu tohumuna eşit
olsaydı, nesnenin ağırlığı bir ons(uncia) olacaktı. Roma poundu ve onsu farklı kütlelerdeki cisimleri belirtmek için kullanılmıştır.
o u n c e p o u n d = W 144 W 1728 = 144 1728 = 1 12 . {\displaystyle {\frac {ounce}{pound}}={\frac {W_{144}}{W_{1728}}}={\frac {144}{1728}}={\frac {1}{12}}.} {\displaystyle
{\frac {ounce}{pound}}={\frac {W_{144}}{W_{1728}}}={\frac {144}{1728}}={\frac {1}{12}}.}
Gezegensel Hareket
Ayrıca bakınız: Kepler yasaları
Milattan sonra 1600 yılında, Johannas Kepler, en hassas astronomik verilerin bazılarına sahip olan Tycho Brahe’nin yanına çalışmaya başladı. Brahe'nin hassas Mars gezegeni
gözlemlerini kullanarak, Kepler, gezegensel hareketi karakterize etmek için kendi yöntemini geliştirmek adına 5 yıl çalıştı. 1609’da Kepler, gezegenlerin Güneş etrafındaki
hareketini açıklayan üç yasa yayınladı. Kepler son hareket modelinde, gezegenlerin, merkezinin birinde Güneş olduğu eliptik bir yörünge etrafında nasıl hareket ettiklerini
açıkladı. Kepler bir gezegenin yörüngesinin karesiyle, gezegenin yarı-büyük ekseninin küpü doğru orantılıdır ya da eşdeğerdir ve bu iki değerin oranı Güneş Sistemi’ndeki tüm
gezegenler için sabittir şeklindeki üçüncü yasasını yayınlayarak bu hareketi açıklayacak en önemli adımlardan birini attı.
25 Ağustos 1906’da Galileo Galilei, Venedikli tüccar bir gruba ilk teleskobunu gösterdi ve Ocak 1610’un öncesinde Galileo, Jüpiter'in etrafında yıldızlara benzer ama çıplak
gözle görülemeyen nesneler gözlemledi. Ancak gözlemlerinden birkaç gün sonra Galileo, bu “yıldızların” Jüpiter’in yörüngesinde olduğunu fark etti. Bu dört nesne(Keşfinin onuruna
Galile uyduları olarak adlandırılır) Dünya'dan gözlenen ama Dünya’nın ve Güneş’in yörüngesi dışında başka bir yörünge etrafında döndüğü farkedilen ilk cisimlerdir. Galileo,
sonraki on sekiz ay içinde bu uydularını gözlemeye devam etti ve 1611’in ortalarında uyduların devirlerinin zamanı hakkında tahminlerde bulundu. Bu tahminler belli bir hassayite
kadar doğru olmasına rağmen Jüpiter ve Dünya arasındaki uzaklığın değişmesinden dolayı bir miktar hata payı barındırıyordu. Daha sonra Romer tarafından bu durum, Jüpiter ile
Dünya'nın arasındaki uzaklığın değişmesi, kullanılarak ilk defa ışığın hızı hesaplandı. Bu hesap 26% lik hata payı içeriyordu ama zamanına göre yapılmış en iyi hesaptı ve Romer
ışık hızını 220000 km/s (saniyede 220 bin kilometre) olarak hesaplamıştı.
Galileo Serbest Düşmesi
Galileo Galilei 1636
Bir topun, serbest düşme esnasındaki eşit zaman aralıklarında olan yer değiştirmesi.
1630'lu yıllarda Galileo serbest düşme hareketi üzerinde çalışmaya başladı. Galileo Dünya'nın yerçekimi alanını araştıran ilk bilim insanı olmamasına rağmen, yerçekiminin temel
özelliklerini doğru bir şekilde açıklayan ilk bilim insanıydı. Bunun yanı sıra, bu hesabı yaparken Galileo’nun fiziksel ilkeleri oluşturmak için bilimsel deneylere olan güveni
gelecek nesillerdeki bilim insanları üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktı. Galieo eğik düzlem üzerinde deneyler yapmıştı ama Galileo’nun öğrencisi olan Vincenzo Viviani
tarafından yazılan biyografide, Galileo’nun maddelerin düşme zamanlarının kütlelerinden bağımsız olduğunu göstermek için eğik Pisa Kulesinden aynı maddeden yapılmış ama
kütleleri farklı toplar bıraktığını belirtti. (Pisa kulesinde yapılan deneyin Galileo sonrasında yaşamış bir keşiş olduğuna dair bilimsel metinler vardır.) Galileo kütleleri
farklı olan iki cisim birbirine bağlanırsa, kütlesi daha çok olan karmaşık olan sistemin hafif olan sistemden önce düşüp düşmeyeceği şeklindeki soruya bütün cisimlerin aynı anda
düşeceği şeklinde cevap vermiş oldu.
Bir sonraki deney, 1638 yılında yayınlanan Galileo’nun İki Yeni Bilimler (Two New Sciences) kitabında tanımlanmıştır. Galileo’nun kitabında geçen hayali karakterlerinden biri
olan Salviati, bir bronz top ve ahşap bir rampa kullanılan bir deney anlatmaktadır. Ahşap rampada; düz, pürüzsüz, cilalı kanal şeklinde bir boşluk vardı ve 12,5 arşından üç
parmak daha kalındı. Bu boşluk aynı zamanda yumuşak ve mümkün olduğunca cilalanmış parşömen ile kaplıydı. Bu boşluğun içine sert pürüzsüz ve yuvarlak bronz bir top
yerleştirildi. İvmeyi yeterince düşürebilmek ve hesaplayabilmek için çeşitli rampa çeşitli eğimlerde yerleştirildi. Bronz top, uzunluğu bilinen yolda ilerlemesi için serbest
bırakıldı ve rampanın alt ucuna kadar geçen süre kaydedildi. Zaman aşağıda tarif edilen bir saat kullanılarak ölçüldü:
Yüksek bir konumda bulunan büyük bir su teknesinin altından küçük bir delik açılır ve bir düzenek sayesinde sürekli olarak su damlatılır. Düşen damlalar bir bardakta
toplanır. Bu bardak her düşüşten sonra hassas bir tartı ile tartılır. Su sabit bir kütlede damlayacağı için ve her aralık birbiriyle eş olacağı için, küçük bir denklem
yardımıyla zamanı ölçebiliriz.
Galileo serbest düşen bir nesnenin, yerdeğiştirişinin, geçen sürenin karesiyle doğru orantılı olduğunu buldu:
Yerdeğiştiriş ∝ Zaman 2 {\displaystyle {\text{Yerdeğiştiriş}}\propto {{\text{Zaman}}^{2}}} {\displaystyle {\text{Yerdeğiştiriş}}\propto {{\text{Zaman}}^{2}}}
Galileo serbest düşme yapan bir cismin, Dünya'nın yerçekimi kuvvetinin etkisi altında olduğunu göstermişti, Johannes Kepler ise gezegenlerin güneşin kütle çekim kuvvetinin
etkisi altında eliptik yollarını takip ettiğini göstermişti. Ancak Galileo’nun serbest düşme hareketleri ve Kepler'in gezegen hareketleri Galileo’nun ömrü boyunca ayrı kaldılar.
Bu iki konu daha Newton'un çalışmalarıyla bir araya getirilecekti.
Newton mekaniğinde kütle
Isaac Newton 1689
Ay Dünya'nın kütlesi
Yarı-büyük eksen Yıldızsal orbital periyot
0.002 569 AU 0.074 802 Yıldızsal yıl 1.2 π 2 ⋅ 10 − 5 AU 3 y 2 = 3.986 ⋅ 10 14 m 3 s 2 {\displaystyle 1.2\pi ^{2}\cdot 10^{-5}{\frac {{\text{AU}}^{3}}{{\text{y}}^
{2}}}=3.986\cdot 10^{14}{\frac {{\text{m}}^{3}}{{\text{s}}^{2}}}} {\displaystyle 1.2\pi ^{2}\cdot 10^{-5}{\frac {{\text{AU}}^{3}}{{\text{y}}^{2}}}=3.986\cdot 10^{14}{\frac
{{\text{m}}^{3}}{{\text{s}}^{2}}}}
Dünya'nın kütleçekimi Dünya'nın yarıçapı
9.806 65 m/s2 6 375 km
Robert Hooke 1674 yılında kütleçekim kuvvetleri ile ilgili düşüncelerini yayınladı. Bu yayında, bütün astronomik objelerin merkezlerine doğru bir kütleçekime sahip olduğunu
belirtiyordu ve bu objelerin etraflarındaki bütün objeleri çektiğini belirtiyordu. Bunun yanı sıra, bu kütleçekimin şiddetinin objenin merkezine yaklaştıkça arttığını
belirtiyordu. Newton ile fikir alışverişlerinde Hooke kütleçekimin iki cismin arasındaki mesafe arttığında aralarındaki mesafenin iki katına göre azaldığını da belirtiyordu.
Hooke'un bu düşüncesi sonsuz küçük matematiğini (calculus) icat eden Newton'u harekete geçirdi ve Newton Kepler orbitlerini inceleyerek Hooke'un düşüncesinin doğru olup
olmadığını anlamak üzere hesap yapmaya başladı. Newton'un hesaplamaları Hooke'un düşüncesinin doğru olduğu yönündeydi ama Newton bu sonuçları uzun bir süre saklı tuttu. 1684
yılında Newton hesaplarından Edmond Halley'e bahsetti ve Halley onu hesaplarını yayınlaması gerektiğine ikna etti. Halley tarafından cesaretlendirilen Newton, 1684 Kasım'ında
çalışmalarını "De motu corporum in gyrum" (Orbit hareketi yapan cisimler üzerine) başlığıyla Halley ile paylaştı. Halley Newton'un çalışmalarını Kraliyet Akademisi (Royal
Society)'ye sundu. Newton sonra çalışmalarını "Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica" (doğa felsefesinin matematiksel ilkeleri) başlığıyla üç kitaplık bir set halinde
yayınladı. Kraliyet Akademisi 1686 yılında Newton'un çalışmalarını yayınladı.
Newton, Kepler'in kütleçekimsel kütle ve Galileo'nun kütleçekimsel ivme kavramları arasındaki boşluğu dolduran
g = − μ R ^ | R | 2 {\displaystyle \mathbf {g} =-\mu {\frac {\hat {\mathbf {R} }}{|\mathbf {R} |^{2}}}} {\displaystyle \mathbf {g} =-\mu {\frac {\hat {\mathbf {R} }}{|
\mathbf {R} |^{2}}}}
bağıntıyı ispatladı. Bu denklemde g kütleçekimden etkilenen cismin gözlemlenen ivmesine, μ kütleçekime sebep olan cismin kütleçekimsel kütlesine ve R etkileşimde bulunan iki
cismin merkezleri arasındaki uzunluğa karşılık gelmektedir.
Bu ilişkiyi, cismin kütlesi ve cismin kütleçekimin sebep olduğu ivme arasındaki ilişki, bularak Newton, kütleçekimsel kütlenin hesaplanması için yeni bir yöntem daha geliştirmiş
oldu. Dünya'nın kütlesi Ay'ın hareketinden yola çıkılarak Keplerin metodu sayesinde, veya Dünya'nın yüzeyindeki kütleçekimsel ivmenin hesaplanması bunun Dünya'nın yarıçapının
karesi ile çarpılması sayesinde bulunabileceğini gösterdi. Dünya'nın kütlesi Güneş'in kütlesinin üç milyonda biri kadardır.
Newton'un Top Mermisi
Yüksek bir dağdan atılan top mermisi. Eğer hızı düşükse, Dünya’ya çarpar. (A,B). Çok yüksek hızlarda, Dünya’nın etrafında eliptik bir yörünge izleyecektir(C,D). Eğer hızı, top
mermisinin Dünya'nın çekim kuvvetine eşit olan enerjiden daha büyük bir enerjiye sahip olmasına yetecek düzeydeyse, top mermisi Dünya’nın kütleçekim alanından kurtulacaktır(E).
(Kritik hız herhangi bir cismin kütleçekim alanından dolayı oluşacak enerjiye eşit olan enerjiye sahip olmasını sağlayacak hızdır. Eğer herhangi bir cisim bu hızdan daha büyük
bir hızla kütleçekim alanına sebep olan cisimden uzağa doğru fırlatılırsa cisim kütleçekim alanından kurtulacaktır.)
Newton'un Top Mermisi, Galileo'nun kütleçekim ivmesi ve Kepler'in eliptik yörüngeleri arasında köprü olan bir düşünce deneyi olmuştur. Bu ilk kez Newton'un 1728’de yayınlanan
kitabında (Dünya Sistemi Üzerine Bir İnceleme) yayınlandı. Galileo’nun düşüncesine göre, bir taş Dünya’ya doğru sabit bir ivmeyle düşer. Ancak Newton taşı yere yatay (kütleçekim
ivmesine dik) olarak atıldığında, taş kavisli bir yol izler. Taşı ne kadar hızlı atarsak Dünya üzerinde o kadar çok yol kat eder. Eğer taşı bir dağ üzerinden yeteri kadar hızlı
bir şekilde atılabilseydi, taş yine aynı eğriyi çizecekti fakat eğer uygun hızla atılmışsa bu sefer eğri taşın atıldığı yere Dünya'nın etrafını dolaşarak ulaşmasını sağlayacak
şekilde olacaktı.
Evrensel Kütle
Elma aslında Dünya’nın her bir noktasındaki kütleler tarafından çekilmektedir. Fakat bu kütlelerin oluşturduğu kuvvetlerin bileşkesi elmayı Dünya’nın merkezine doğru çeken tek
bir kuvvete eşit olacaktır.
Önceki teoriler göklerin tamamen farklı malzemeden yapılmış olduğunu belirtirken, Newton’un kütleçekim kuramı çığır açıcı bir etki yarattı çünkü evrensel kütle çekimini
tanımladı: Her nesne kütleçekimsel kütleye sahiptir ve bu nedenle, her nesne bir kütleçekim alanı oluşturur. Newton iki madde arasındaki kütleçekim alanının, iki maddenin
arasındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı varsayımında bulundu. (Külteçekim alanı ∝ {\displaystyle \propto } {\displaystyle \propto }1/r2, r:aradaki uzaklık.) Newton
akla yatkın varsayımlarda bulunarak, küçük cisimlerden oluşturulmuş dev bir küresel cismin ortalama kütleçekim alanını hesaplamıştır. Newton çok büyük küresel cisimlerin
kütleçekim alanının, cismin kütlesiyle doğru orantılı ve cismin merkezine olan uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu buldu.
Newton’un evrensel kütleçekim kuramına göre, her cisim, mesela her keçiboynuzu tohumu bir kütleçekim alanı üretir. Yani keçiboynuzu tohumları ile bir küre yapılmak istenseydi bu
kürenin (Dünya’nın ve Güneş'inki gibi) kütleçekim alanı, kürenin bulundurduğu keçiboynuzu tohumu sayısı ile doğru orantılı olacaktır. Sonuç olarak, yeterli bilgiye sahipsek,
kürenin içinde bulunan keçiboynuzu tohumlarının tam sayısını kuramsal olarak bulabilmemiz mümkündür. Birim dönüşümlerini kullanmak bu hesaplamalarda kullanılan basit bir
yöntemdir. Kütleçekimsel kütleyi, prensipte geleneksel kütle birimi cinsinden yazabiliriz ancak bu pratikte oldukça zor bir iştir. Newton’un kuramına göre, bütün objelerin bir
kütleçekim alanı vardır. Kuramda bu objeyi oluşturmak için sonsuz küçük parçayı birleştirmek mümkündür. Fakat olaya pratiksel bir bakış açısıyla baktığımızda, küçük nesnelerin
zayıf olan çekim alanlarını ölçmek son derece zordur. 1680’lerde Newton’un Evrensel Kütleçekim kitapları yayınlandı. Dünyanın kütlesini, geleneksel kütle birimi cinsinden ölçen
ilk başarılı ölçüm Cavendish deneyi ile yaklaşık yüz yıl sonra, 1797'de, gerçekleştirildi. Cavendish Dünya'nın yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun 5.448 ± 0.033 katı olduğunu ortaya
çıkardı. 2009 yılında Dünya’nın kütlesini kilogram cinsinden sadece 5 haneli sayılarda olduğu bilinirken, kütleçekimsel kütlesi 9 haneli sayılarda biliniyordu. Bu kütleçekim
kütlesi ile hesap yapılınabilen uyduların hareketi ile elde edilebilecek bir sonuçtur.
Cavendish burkulum deneyinin (Cavendish torsion balance) bulunduğu yapıyla birlikte diklemesine çizimi. Büyük toplar dışardan makarayla çevrilebilecek şekilde asılmışlardır, bu
büyük topların yanında onlarla kütleçekimsel ekilde etkileşen ve ölçümde kullanılan küçük toplar durmaktadır. Cavendish'in makelesindeki 1. çizim.
Newton’a göre kütleçekimsel kütle kavramı, Newton’un kütleçekim yasasına dayanmaktadır. A ve B’yi iki cisim, aralarındaki uzaklığı RAB, cisimlerin kütlesini MA ve MB olarak
varsayalım. G’yi evrensel kütleçekim sabiti olarak düşünürsek, bu iki cisim arasındaki kütleçekim kuvveti:
F A B = − G M A M B | R A B | 2 R A B ^ {\displaystyle {\boldsymbol {F_{AB}}}=-G{\frac {M_{A}M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}}
{\displaystyle {\boldsymbol {F_{AB}}}=-G{\frac {M_{A}M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}},
şeklinde elde edilir ve R A B ^ {\displaystyle {\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} {\displaystyle {\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} iki cisim arasındaki birim yöneye (vektöre)
karşılık gelmektedir.
Kütleçekim kuvvetini, kütleçekim ivmesini biliyorsak : F = M A g {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=M_{A}{\boldsymbol {g}}\!} {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=M_{A}{\boldsymbol
{g}}\!} formülünü kullanarak da hesaplayabiliriz. Burda g {\displaystyle {\boldsymbol {g}}} {\displaystyle {\boldsymbol {g}}} diğer denklemden − G M B | R A B | 2 R A B ^
{\displaystyle -G{\frac {M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat {\boldsymbol {R_{AB}}}}} {\displaystyle -G{\frac {M_{B}}{|{\boldsymbol {R_{AB}}}|^{2}}}{\widehat
{\boldsymbol {R_{AB}}}}} şeklinde elde edilebilir. Bu kütlelerin tartılmasında kullanılan temel prensiptir. Örneğin yaylı basit tartılarda, F kuvveti, Hooke yasasına göre,
tartma kabının yayının esnemesi ile doğru orantılıdır ve tartılar kütleçekim ivmesi göz önünde bulundurularak M kütleli bir cismin kütlesinin okunmasına izin verecek şekilde
ayarlanabilir.
Eylemsizlik Kütlesi
Isaac Newton 1689
Eylemsizlik kütlesi, bir nesnenin ivmelenmeye karşı direnci ile ölçülen kütlesidir. Klasik mekanikteki tanımıyla, özel görelilikteki tanımı birbirinden farklı olsa da temel
anlam aynıdır. Klasik mekanikte Newton’un ikinci yasasına göre, herhangi bir zamanda, m kütlelei bir cisme, F şeklinde bir kuvvet uygulanırsa, cisim a ivmesi ile ivmelenir
F = m a , {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=m{\boldsymbol {a}},} {\displaystyle {\boldsymbol {F}}=m{\boldsymbol {a}},}.
Bu denklem kütle, ivme ve kuvvet arasındaki ilişkiyi vere denklemdir.
Şimdi bu denklemdeki “cisme uygulanan kuvvet”’in ne demek olduğuna bakalım. Bu denklem kütlenin eylemsizlikle nasıl ilişkili olduğunu göstermektedir. Eğer farklı kütlelere sahip
iki cisim düşünürsek ve ikisine de özdeş kuvvet uygularsak, büyük kütleli cisim, küçük kütleli cisimden daha az ivmelenecektir. Bunun sonucunda, büyük kütleli cisimlerin yer
değiştirmeye karşı daha dirençli olduğunu söyleyebiliriz.
Farklı cisimlere uygulanan özdeş kuvvet konusuna dönersek aslında kuvvetin tanımının hala tam olarak yapılmadığı konusuyla yüzleşmeliyizdir. Bu tanımlamanın zorluğundan
Newton’un üçüncü yasasının yardımı ile kaçabiliriz. Newton’un üçüncü yasası, eğer bir obje başka bir objeye bir kuvvet uyguluyorsa, ikinci objenin de birinci objeye eşit bir
kuvvet uygulayacağını söyler. Eylemsizlik kütleleri m1 ve m2 olan iki obje düşünelim, bu iki objenin diğer fiziksel etkilerden etkilenmediğini varsayarsak, sadece m1’in m2’ye
uyguladığı F12 ve m2’nin m1’e uyguladığı F21 kuvveti vardır. Newton’un ikinci yasasına göre bu kuvvetler;
F 12 = m 1 a 1 , F 21 = m 2 a 2 , {\displaystyle {\begin{aligned}{\boldsymbol {F_{12}}}&=m_{1}{\boldsymbol {a_{1}}},\\{\boldsymbol {F_{21}}}&=m_{2}{\boldsymbol {a_{2}}},
\end{aligned}}} {\displaystyle {\begin{aligned}{\boldsymbol {F_{12}}}&=m_{1}{\boldsymbol {a_{1}}},\\{\boldsymbol {F_{21}}}&=m_{2}{\boldsymbol {a_{2}}},\end{aligned}}}
şeklindedir. a1 ve a2’nin cisimlerin ivmeleri olduğunu ve sıfırdan farklı olduğunu varsayarsak. Bu iki objenin birbirine uyguladığı kuvvetler sıfırdan farklıdır. Newton’un
üçüncü yasasını incelersek
F 12 = − F 21 ; {\displaystyle {\boldsymbol {F_{12}}}=-{\boldsymbol {F_{21}}};} {\displaystyle {\boldsymbol {F_{12}}}=-{\boldsymbol {F_{21}}};}
şeklindedir. Yani
m 1 = m 2 | a 2 | | a 1 | . {\displaystyle m_{1}={\frac {m_{2}|{\boldsymbol {a_{2}}}|}{|{\boldsymbol {a_{1}}}|}}\!.} {\displaystyle m_{1}={\frac {m_{2}|{\boldsymbol {a_
{2}}}|}{|{\boldsymbol {a_{1}}}|}}\!.}
Eğer |a1| sıfırdan farklıysa ve m1 kütlesinin değerini biliyorsak m2’yi ölçebiliriz. Ayrıca, bir nesnenin momentumu(p) o nesnenin hız vektörü ve kütlesi ile ilişkilidir:
p = m v {\displaystyle {\boldsymbol {p}}=m{\boldsymbol {v}}} {\displaystyle {\boldsymbol {p}}=m{\boldsymbol {v}}},
Ve nesnenin kinetik enerjisi(K):
K = 1 2 m | v | 2 {\displaystyle K={\frac {1}{2}}m|{\boldsymbol {v}}|^{2}} {\displaystyle K={\frac {1}{2}}m|{\boldsymbol {v}}|^{2}}.
şeklindedir.
Atomik Kütle
John Dalton'un çeşitli atomları ve elementleri tasvir ettiği tablosu A New System of Chemical Philosophy (1808 ).
Atom(ἄτομος) ismi antik yunandan gelmektedir ve anlamı bölünemezdir. Herhangi bir şeyi sonsuza dek bölmeye kalkıştığımızda bölünemez bir noktaya ulaşmamız gerektiği düşüncesiyle
meşhur Antik Yunan Filozofu Demokritos tarafından ortaya atılmış bir kavramdı. Bu kökenine rağmen maddenin parçalanamaz birimlerden oluştuğu iddiası çok soyut kaldı ve üzerine
çalışılabilecek imkanlara sahip olunamadığından uzun bir süre düşünsel bir çıkarım olarak kaldı ve bu durum 18. yüzyılda kimyacıların katlı oranlar yasasını bulmasıyla değişti.
Kimyacılar iki ya da daha fazla elementin, bir bileşik oluşturmak için bir araya gelmesinin, her zaman sabit bir oran içinde olacağını fark ettiler. Bunu açıklamak için John
Dalton, maddenin küçük atomlardan yapılmış olduğunu öne sürdü. 1805 yılında göreceli atom ağırlıkları ile yaptığı ilk tabloda 6 element vardı: hidrojen, oksijen, nitrojen,
karbon, sülfür ve fosfor; Hidrojenin 1 atom ağırlığında olduğunu tahsis etti. 1815’te kimyacı William Prout, diğer bütün atomların hidrojen atomundan türediğini düşünüyordu.
Prout’un hipotezinde küçük yanlışlar vardı. Elementlerin kütleleri hidrojenin kütlesinin yakın katlarıydı (yaklaşık %1 oranında sapma vardı). Fakat bu farklılıklar göz ardı
edilemezdi. Hidrojenin hafif izotopu, örneğin tek bir proton ile 1,007825 u kütleye sahiptir. Demirin en bol izotopu 26 protona ve 30 nötrona sahiptir. Yani atom kütlesi
hidrojenin kütlesinin 56 katı olması belenebilir, ama aslında atom kütlesi sadece 55,93383 u’dur. Bu çekirdekte meyadana gelen etkileşimlerle ilgili bir durumdur ve bağlanma
enerjisinin proton ve nötron kütlelerinden çıkarılması gerektiği ile ilgili deneysel bir veriden yola çıkılarak yapılan bir hesaptır. Eksikliklerine rağmen, Prout teorisinin
kavramları, atomik kütle ölçümleri için kullanılmaya devam etmektedir.
Hacim
Bir cismin boşlukta kapladığı yer miktarına hacim denir. SI birim sisteminde temel hacim birimi m3: metreküp'tür. Diğer hacim birimleri bundan türetilebilir. Sıvı ve gazların
hacim birimleride litredir. Hacim V sembolü ile gösterilir. Maddelerin hacimleri sıcaklık ve basınca bağlı olarak değişebilir.Bu yüzden hacim madde miktarını belirtmede
güvenilir değildir.
Hacim formülleri
Şekil Hacim formülü Değişkenler
Küp a 3 {\displaystyle a^{3}\;} {\displaystyle a^{3}\;} a = kenar uzunluğu
Silindir π r 2 h {\displaystyle \pi r^{2}h\;} {\displaystyle \pi r^{2}h\;} r = tabanın yarıçapı, h = yükseklik
Prizma B ⋅ h {\displaystyle B\cdot h} {\displaystyle B\cdot h} B = taban alanı, h = yükseklik
Dikdörtgenler prizması l ⋅ w ⋅ h {\displaystyle l\cdot w\cdot h} {\displaystyle l\cdot w\cdot h} l = en, w = boy, h = yükseklik
Küre 4 3 π r 3 {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi r^{3}} {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi r^{3}} r = yarıçap
Elipsoit 4 3 π a b c {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi abc} {\displaystyle {\frac {4}{3}}\pi abc} a, b, c = eksenler
Piramit 1 3 B h {\displaystyle {\frac {1}{3}}Bh} {\displaystyle {\frac {1}{3}}Bh} B = taban alanı, h = yükseklik
Koni 1 3 π r 2 h {\displaystyle {\frac {1}{3}}\pi r^{2}h} {\displaystyle {\frac {1}{3}}\pi r^{2}h} r = taban yarıçapı, h = yükseklik
Düzgün dörtyüzlü[1] 2 12 a 3 {\displaystyle {{\sqrt {2}} \over 12}a^{3}\,} {\displaystyle {{\sqrt {2}} \over 12}a^{3}\,} kenar uzunluğu a {\displaystyle a} a
Herhangi bir dönel şekil π ∫ a b ( [ R O ( x ) ] 2 − [ R I ( x ) ] 2 ) d x {\displaystyle \pi \int _{a}^{b}\left({\left[R_{O}(x)\right]}^{2}-{\left[R_{I}(x)\right]}^
{2}\right)\mathrm {d} x} {\displaystyle \pi \int _{a}^{b}\left({\left[R_{O}(x)\right]}^{2}-{\left[R_{I}(x)\right]}^{2}\right)\mathrm {d} x} R O {\displaystyle R_{O}}
{\displaystyle R_{O}} ve R I {\displaystyle R_{I}} {\displaystyle R_{I}} Şeklin alt ve üst sınırlarını belirleyen fonksiyon
Atom
Atom veya zerre, bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapıtaşıdır. Atom Yunancada bölünemez anlamına gelen atomustan türemiştir.
Atomus sözcüğünü ortaya atan ilk kişi MÖ 440'lı yıllarda yaşamış Demokritos'tur. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünel mikroskobu (atomik
kuvvet mikroskobu) vb. ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan
oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır.
İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.
Bir atom, sahip olduğu proton ve nötron sayısına göre sınıflandırılır: atomdaki proton sayısı kimyasal elementi tanımlarken, nötron sayısı da bu elementin izotopunu tanımlar.
Her elementin radyoaktif bozunma veren en az bir izotopu vardır.
Elektronlar belirli enerji seviyelerinde bulunur ve foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. Elektron, elementin kimyasal
özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir.
Atom'un tarihi
Aristoteles'in maddeye bakışı kendinden önce yaşamış olan filozoflara olan tepkisini ifade eder. O, Empedocles'in düşüncesine katılmış ve her şeyin dört ana maddeden yapıldığını
savunmuştur. Bu dört ana madde ateş, su, toprak ve havadır.
Bu dönemi izleyen çağlarda bu düşüncelere bir ilave yapılmadı, ilk kez 1803 yılında John Dalton modern atom kavramını ortaya attı. John Dalton, kimyasal reaksiyonlarda maddenin
tam sayılarla belirlenen oranlarda tepkimeye girdiğini gösterdi ve dolayısıyla, maddelerin atom denen sayılabilir ama bölünemez parçalardan oluştuğunu ifade etti. Buna ek
olarak, atomların kütlelerini ortaya koyan bir tablo hazırladı.
1869 yılında Rus kimyacı Dmitri Mendeleyev o zaman için bilinen elementleri düzenleyen bir periyodik tablo geliştirdi. J.J. Thomson 1897 yılında elektronu keşfetti. 1911 yılında
Ernest Rutherford günümüz atom modelinin temelini teşkil eden yapıyı ortaya koydu: atomun, kütlesinin büyük bir kısmını oluşturan bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında dönen
elektronlardan oluşmaktadır. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa proton adını verdi.
1932 yılında James Chadwick nötronu (adı, elektrik yükü 0 olduğundan, yani nötr olduğundan, nötron olmuştur.) buldu ve bu sayede 1935'te Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. Daha sonra
kuantum teorisi doğrultusunda Niels Bohr, Bohr atom modelini ortaya attı ve elektronların belli yörüngelerde bulunabildiğini ve bunun Planck sabiti ile ilgili olduğunu ifade
etti. Bohr'un modelinin üzerinde, daha sonraki deneylerde bulunanlarla örtüşmesi için birçok ekleme ve çıkarma yapıldı. Bohr modelinin "yamalı bohça" lakabını alması bundan
ileri modelini yapmıştır.
Atomun Yapısal Özellikleri
Niels Bohr'un modeli ise modern atom teorisine en yakın modellerinden biridir. Bohr'a göre elektronlar çekirdeğin çevresinde rastgele yerlerde değil, çekirdekten belirli
uzaklıklarda bulunan katmanlarda döner. Bohr da tasarladığı bu modelle Nobel ödülüne de lâyık görülmüştür.
Atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre atom modeli Bohr atom modelinden farklıdır. Bohr Atom
Modeli'ne göre atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Her bir çember yörünge belli enerji seviyesine sahiptir.
Yörüngeler arası elektronik geçişler atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr atom modelinin birçok spektrumu açıklayamadığından yetersizliği
ortaya çıkmıştır.
Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar belli bölgelerde yani orbitallerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip
orbitaller atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Portakal kabuğu şeklinde iç içe geçmiş küresel katmanlardaki orbitallerin belli şekilleri ve açıları(yönelmeleri)
mevcuttur. Orbitallerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. n = 1,2,3,. . .gibi tam sayılarla ifade edilir. Orbitallerin şeklini ise l yan
kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Orbitallerin doğrultularını(açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l. . .0. .+l değerlerini
alır. Elektronların spini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir.
Bir atomun çapı, elektron bulutu da dahil olmak üzere yaklaşık 10 − 8 {\displaystyle 10^{-8}} {\displaystyle 10^{-8}} cm civarındadır. Atom çekirdeğinin çapı ise 10 − 13
{\displaystyle 10^{-13}} {\displaystyle 10^{-13}} cm kadardır. Atomlar, boyutlarının görünür ışığın dalga boyundan çok küçük olması sebebiyle optik mikroskoplarla
görüntülenemezler. Atomların pozisyonlarını belirleyebilmek için elektron mikroskobu, x ışını mikroskobu, nükleer manyetik rezonans (NMR) spektroskopisi gibi araç ve yöntemler
kullanılır.
Yalnız elektronlar çekirdek çevresinde ancak belirli enerji seviyelerine sahip yörüngelerde dönerler, konumları ancak bir olasılık fonksiyonu ile ifade edilebilir. Elektronlar
çekirdeğin etrafında bulutsu bir şekildedir.
Atom Altı parçacıklar
Ana madde: Atomaltı parçacıklar
Sadece proton parçacığının bulunup tekli işlev gördüğü Bohr Atom Modeli
Atomların içi dolu ve bölünmez olduğu fikrini savunan John Dalton'un ilk atom modeli ve atom hakkında ilk bilimsel yaklaşımıdır.(1808 ).
Atom sözcüğü her ne kadar “daha küçük parçacıklara bölünemeyen” gibi bir anlam taşısa da, çağdaş bilimde atom “atomaltı parçacıkların birleşimi” olarak tanımlanır. Atomdaki üç
temel parçacık elektron, proton ve nötrondur. Bütün elementlerin atomlarında bu üç parçacık mutlaka bulunur; tek istisnası hidrojen-1 atomudur ki bu atomda nötron yoktur. Ayrıca
herhangi bir hidrojen katyonunun elektronu da yoktur. Bundan dolayı hidrojen-1 atomunun katyonuna proton da denir.
Helyum atomunun sadeleştirilmiş haliyle atom modeli: İki protondan (kırmızı) ve iki nötrondan (yeşil), ayrıca etrafında dönen (sarı) elektronlar.
Negatif yüklü olan elektron, bu parçacıklar arasında 9.11−31 kg ile en hafif olanıdır. Boyutlarının ölçümü mevcut tekniklerle mümkün değildir. Proton pozitif yüklüdür ve
kütlesi, 1.6726−27 kg, yani elektronun kütlesinin 1836 katıdır. Protonun kütlesi, atomdaki bağlanma enerjisine göre değişiklik gösterip azalabilir. Nötron ise yüksüz bir
parçacıktır ve kütlesi 1.6929−27kg’dır. Nötron ve protonların boyutları, her ne kadar yüzeyleri tam olarak tanımlanamasa da, birbirlerine yakın değerdedir.
Standart modele göre, proton ve nötronlar kuark adı verilen temel parçacıklardan oluşurlar. Kuarklar bir çeşit fermiyondur ve maddenin iki temel bileşeninden (diğer bileşen
leptondur) biridir. Her biri +2/3 veya -1/3 yüklü olan altı çeşit kuark vardır. Protonlar iki yukarı kuark bir tane de aşağı kuarkdan oluşur. Böylece yükü " 2.(+2/3) + 1.(-1/3)=
+1 ", yani pozitif olur. Nötronlar ise iki aşağı kuark bir de yukarı kuarktan oluşur ve " 1.(+2/3) + 2.(-1/3) = 0 " sonucu yüksüz olurlar. (Bu hesaplarda +2/3 yukarı kuark, -1/3
ise aşağı kuarkları gösteriyor). Bileşimlerindeki bu farklılık yüklerinin yanı sıra kütlelerinin de değişik olmasına neden olur. Kuarkları, gluonlar aracılığıyla, güçlü çekirdek
kuvveti bir arada tutar. Gluon, fiziksel kuvvetleri sağlayan gauge bozonlarından biridir.
Çekirdek
Ana madde: Atom çekirdeği
Çekirdeği bir arada tutmak için gerekli olan enerjinin izotoplara göre değişimini gösteren bir grafik
Bir atomdaki bütün Proton ve Nötronlar, atomun boyutuna kıyasla çok küçük bir alana sahip olan çekirdektedir. Proton ve nötronun ikisi birden nükleon olarak adlandırılır. Bir
çekirdeğin yarıçapı, toplam nükleon sayısı A olan bir atomda 1.07 ⋅ A 3 {\displaystyle {\begin{smallmatrix}1.07\cdot {\sqrt[{3}]{A}}\end{smallmatrix}}} {\displaystyle {\begin
{smallmatrix}1.07\cdot {\sqrt[{3}]{A}}\end{smallmatrix}}} fmdir. Nükleonları "residual strong force" adı verilen kısa menzilli bir çekici güç bir arada tutar. Bu kuvvet 2.5
fmden daha kısa uzaklıklarda, pozitif yüklü protonların birbirlerini itmelerine neden olan elektrostatik güçten çok daha güçlü bir kuvvettir. Bir atomdaki proton sayısına atom
numarası denir. Bir elementin bütün atomlarındaki proton sayısı aynıdır. Örneğin demirin atom numarası 26’dır ve dolayısıyla 26 proton bulunduran bütün atomlar demir elementine
aittir. Bir elementin atomları arasında nötron sayısı farklılık gösterebilir. Farklı nötron sayılarına sahip aynı element atomlarına izotop denir. Nötron sayısının proton
sayısına oranı çekirdeğin kararlılığını belirler.
Nötron ve protonlar farklı fermiyon türleridir. Kuantum mekaniğinin kurallarından Pauli dışarlama ilkesine göre iki benzer fermiyon aynı zaman içinde aynı kuantum durumunda
bulunumaz. Yani her proton ve nötron farklı bir yerde bulunmalıdır. Bu yasak, aynı kuantum durumda bulunan bir proton ve nötron için geçerli değildir.
Barındırdığı nötron ve proton sayılarının çok farklı olduğu bir çekirdek, radyoaktif bozunmaya uğrayıp daha düşük bir enerji seviyesine geçerek nötron ve proton sayılarını
birbirine yakın değerlere çeker. Birbirine yakın sayıda proton ve nötron içeren çekirdekler radyoaktif bozunmaya karşı daha kararlıdır. Ancak atom numarası arttıkça, protonların
birbirlerine uyguladıkları elektrostatik itme kuvvetleri artacağından, protonlar arasına girerek bu itmeleri azaltan nötron sayısı giderek çoğalır. Bunun sonucunda atom numarası
20’nin üzerinde (20, kalsiyumun atom numarasıdır) nötron ve proton sayıları eşit kararlı çekirdekler bulunmaz. Atom numarası arttıkça, kararlı bir çekirdek için gerekli olan
nötron/proton oranı 1.5’e doğru kayar.
İki protonun füzyona uğrayarak bir nötron ve bir protona dönüşmesini gösteren bir çizim. Füzyon sonucunda pozitron(e+) ve elektron nötrinosu salınır.
Atom çekirdeğindeki proton ve nötron sayıları değiştirilebilse de bu çok büyük bir enerji gerektirir ve bu olay sonucunda, çekirdeğin değişmesi için emilen enerjiden daha fazla
enerji dışarı salınır. Çekirdeğin daha az sayıda nükleon içeren çekirdeklere bölünmesine fizyon denir. Birden fazla çekirdeğin birleşerek daha çok nükleon içeren çekirdeklere
dönüşmesine ise nükleer füzyon denir ve füzyonun gerçekleşmesi için gerekli olan enerji, nükleer fizyon için gerekli enerjiden çok daha fazladır. Yine füzyon sonucunda ortaya
çıkan enerji, fisyonun ortaya çıkardığı enerjiden de fazladır. Yıldızlardaki muazzam enerji salınımının kaynağı füzyondur. Düşük enerjili yıldızlarda küçük atom numaralı
çekirdekler (hidrojen, helyum), yüksek enerjili yıldızlarda ise daha büyük atom numaralı (karbon, oksijen) çekirdekler füzyona uğrar. Yıldızdaki çoğu çekirdek demire
dönüştüğünde, demirin füzyonu için gerekli yüksek enerji sağlanamadığından yıldız kütlesine göre bir beyaz cüce, kızıl dev veya kara delik dönüşür.
Molekül
Molekül, birbirine bağlı gruplar halindeki atomların oluşturduğu kimyasal bileşiklerin en küçük temel yapısına verilen addır.[1] Diğer bir ifadeyle bir molekül bir bileşiği
oluşturan atomların eşit oranlarda bulunduğu en küçük birimdir. Moleküller yapılarında birden fazla atom içerirler. Bir molekül aynı iki atomun bağlanması sonucu ya da farklı
sayılarda farklı atomların bağlanması sonucu da oluşabilirler. Bir su molekülü 3 atomdan oluşur; iki hidrojen ve bir oksijen. Bir hidrojen peroksit molekülü iki hidrojen ve 2
oksijen atomundan oluşur. Diğer taraftan bir kan proteini olan gamma globulin 1996 sayıda atomdan oluşmakla birlikte sadece 4 çeşit farklı atom içerir; hidrojen, karbon, oksijen
ve nitrojen.[2] Molekülleri oluşturan kimyasal bağlara Moleküler bağlar denir. Bunlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.[3]
Moleküler bağlar
Bir molekülün atomları arasında oluşan bağlardır. Moleküller arası bağlardan daha kuvvetlidirler.[4] Bir su molekülünün atomlarını bir arada tutan bağ moleküler bağlara
örnektir. Öte yandan su moleküllerini buz halindeyken bir arada tutan bağlar ise moleküller arası bağlara örnektir. Moleküler bağlar kovalent, iyonik ve metalik bağlardır.
Moleküler ve Moleküller arası bağlar
Su molekülü (H ve O atomları arasındaki bağ moleküler bağa örnektir.)
Hidrojen bağı, su molekülleri arasında
Kovalent bağlar
Hidrojen Atomları arasındaki kovalent bağ
İki atomun elektron paylaşımı sonucu oluşan bağ moleküler bağdır. Bağı oluşturan her bir atom elektron çiftine bir elektron sağlar. Bu bağ eğer iki aynı atomdan oluşmuş ise,
oluşturulan bağa apolar kovalent bağ denir. Elektron çifti her iki atoma da eşit uzaklıktadır. Öte yandan bağ eğer iki farklı atom tarafından oluşturulmuş ise oluşturulan bağ
polar kovalent bağ olarak adlandırılır. Bu durumda elektronegatifliği daha yüksek olan atomun elektron yoğunluğu negatifliği az olan atoma göre artar.
İyonik bağlar
İyonik bağ oluşumu
NaCl Kimyasal denklemi
İyonik Bağ, bir ya da daha fazla elektronun bir atomdan ayrılıp başka bir atoma bağlanması süreci sonrasında positif ve negatif iyonların oluşması neticesinde oluşan bağdır.[5]
Sodyum ve Klor atomlarından oluşan NaCl'ü oluşturan bağ iyonik bağa tipik bir örnektir.
Metalik bağlar
Metalik Bağ
Metal atomlarını bir arada tutan bağdır. Metal atomların çekirdeğiyle valans elektronları arasındaki etkileşimin kuvveti oldukça zayıftır. Dolayısıyla atomun bu valans
elektronlar serbestçe hareket edebilmektedirler. Band teorisine göre metal atomlarını etrafı valans elektronlarının oluşturduğu serbest elektron deniziyle çevrilidir. Bu serbest
elektronların paylaşımı sonucu metalik bağ oluşur.
Eylemsizlik
Eylemsizlik cisimlerin hareket durumlarını koruma eğilimleridir. Burada "hareket durumu" ile anlatılmak istenen, cismin diğer bir cisme göre sabit hızla hareket etmesi veya
durağan halde bulunmasıdır. Maddeler için ortak özelliktir. Newton tarafından 1. hareket yasası olarak ifade edilmiştir. Bu yasa, bir cisim üzerine etkiyen dış kuvvetlerin
bileşkesi (net kuvvet) sıfır olduğu zaman cismin hareket durumunun değişmeyeceğini söyler.
Doğrusal harekette cismin eylemsizliği kütlesiyle doğru orantılıdır. Newton'un ikinci hareket kanunu olan F = m a {\displaystyle \mathbf {F} =m\mathbf {a} } {\displaystyle
\mathbf {F} =m\mathbf {a} } bunu bize göstermektedir. Kütleleri farklı olan iki cisme aynı kuvveti uyguladığımızda, kütlesi büyük olan cisim daha yavaş hızlanır. Düzgün dairesel
harekette ise cismin eylemsizliği eylemsizlik momentiyle doğru orantılıdır. Eylemsizlik momenti büyük cisimlere açısal ivme kazandırmak daha zordur. Dairesel harekette ise
τ n e t = d L d t = d ( I ω ) d t = I d ω d t = I α , {\displaystyle {\boldsymbol {\tau }}_{\mathrm {net} }={\frac {\mathrm {d} \mathbf {L} }{\mathrm {d} t}}={\frac {\mathrm {d}
(I{\boldsymbol {\omega }})}{\mathrm {d} t}}=I{\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {\omega }}}{\mathrm {d} t}}=I{\boldsymbol {\alpha }},} {\displaystyle {\boldsymbol {\tau }}_
{\mathrm {net} }={\frac {\mathrm {d} \mathbf {L} }{\mathrm {d} t}}={\frac {\mathrm {d} (I{\boldsymbol {\omega }})}{\mathrm {d} t}}=I{\frac {\mathrm {d} {\boldsymbol {\omega }}}
{\mathrm {d} t}}=I{\boldsymbol {\alpha }},} eşitliği vardır.
τ:Tork
I:Eylemsizlik momenti
α:Açısal ivme
Ağırlık
Ağırlık, bir cisme uygulanan kütle çekim kuvvetidir. Dünya'da bir cismi ele alırsak yükseğe çıkıldıkça ağırlığı azalır, kutuplara gidildikçe ağırlığı artar, ekvatora gittikçe
ağırlığı azalır. Ağırlık birimi newton'dur ve simgesi 'N'dir.
Yatay bir taban üzerine konan bir cismin, o taban üzerine yaptığı basınca ya da bir noktaya asılı bir cismin, o noktaya uyguladığı yer çekimi kuvvetine verilen ad.
Bu bakımdan, ağırlığın yönü, yer çekimi kuvvetinin yönündedir. Bu da, cismin kütlesine ve o yerin ivmesine bağlıdır. İvme, yeryüzünde cismin bulunduğu yere göre değişebildiğine
göre, kütlesi sabit olan bir cismin mutlak ağırlığı, küre üzerinde bulunduğu yere göre değişir.
Ağırlık Merkezi:
Bir cismin parçacıkları üzerine etki eden yerçekimleri bileşkesinin uygulama noktasına verilen isimdir. Boşluğa bırakılan her cisim, yerçekiminin etkisi altında kalarak düşer.
Yerçekimi, cismin yere düşmesini, dolayısıyla bir ağırlığı olmasını sağlar. Yerçekimi kuvveti, kütlesi (m) olan bir nokta gibi tasarlanan cismin parçacıklarına ayrı ayrı etki
yapar. Bir cismin ağırlık merkezi, o cismin meydana gelmesini sağlayan noktalar sisteminin, o noktada toplanmış ve yerçekimi kuvveti o noktaya etki ediyormuş gibi olan halidir.
Bir cismin ağırlık merkezinin de. neyle elde edilmesi, onun şekline göre değişir.
Ağırlık merkezinin bilinmesi ,cisimlerin denge hallerini ve çeşitli yapıtların devrilmeden durabilmelerinin sağlanmasında yardımcı olur.
Ağırlık=Kütle x Yer çekimi ivmesi
Kütlesi 1 kg olan bir cisim
Güneş'te 247.2 N
Merkür'de 3.71 N
Venüs'te 8.87 N
Dünya'da 9.81 N
Ay'da 1.62 N(Ay'daki ağırlık Dünya'daki ağırlığın 6'da 1'idir.)
Mars'ta 3.77 N
Jüpiter'de 23.30 N(ağırlık dinanometre ile ölçülür)
Satürn'de 9.2 N
Uranüs'de 8.69 N
Neptün'de 11 N
Plüton'da 0.06 N'dur.
1 kg'lık kütlenin ağırlığı Paris'te 9,81 N. alınırsa
Ekvator'da 9,78 N
Kutuplarda 9,83 N
İstanbul'da 9,80 N
Ankara'da 9,78 N
Antalya'da 9,78 N ölçülür.
Maddenin hâlleri
Bir fizik terimi olarak maddenin hali, maddenin aldığı farklı fazlardır. Günlük hayatta maddenin dört farklı halaldığı görülür. Bunlar; katı, sıvı, gaz ve plazmadır. Maddenin
başka halleri de bilinir. Örneğin; Bose-Einstein yoğunlaşması ve nötron-dejeneje maddesi. Fakat bu haller olağanüstü durumlarda gerçekleşir, çok soğuk ya da çok yoğun
maddelerde. Maddenin diğer hallerininde, örneğin quark-gluon plazmalar, mümkün olduğuna inanılır fakat şu an sadece teorik olarak bilinir. Tarihsel olarak, maddenin
özelliklerindeki niteleyici farklılıklara dayanarak ayrım yapılır. Katı haldeki madde bileşen parçaları ile (atomlar,moleküller ve iyonlar ile ) bir arada tutulur ve böylece
sabit hacim ve şeklini korur. Sıvı haldeki madde hacmini korur fakat bulunduğu kabın şeklini alır. Bu parçalar bir arada tutulur ama hareketleri serbesttir. Gaz halindeki madde
ise hem hacim olarak hem de şekil olarak bulunduğu kaba ayak uydurur.Bu parçalar ne beraber ne de sabit bir yerde tutulur. Maddenin plazma hali ise ,nötr atomlarda dahil , hacim
ve şekil olarak tutarsızdır. Serbestçe ilerleyen önemli sayıda iyon ve elektron içerirler. Plazma,evrende maddenin en yaygın şekilde görülen halidir.[1]
Dört ana hal
Katı
Bir kristal katısı: stronsiyum titanate. Parlak atomlar Sr ve daha karanlıklar Ti.
Katılarda parçacıklar (iyonlar, atomlar ya da moleküller) sıkı sıkı bir arada tutulmuştur. Parçacıklar arasındaki bağlanma güçlüdür. Bu yüzden bu parçalar serbestçe hareket
edemezler fakat titreşim oluşturabilirler.Bu yüzden bir katı sabittir,belli bir hacmi ve şekli vardır. Katıların şekli sadece bir kuvvet tarafından değiştirilebilir. Örneğin
kırılabilir ya da kesilebilir. Örnekte,kristal haldeki katıda, parçacıklar (atomlar, moleküller ya da iyonlar) düzenli bir sırada toplanmışlardır. Birden çok,farklı kristal
yapılar vardır ve aynı madde birden fazla yapıya (ya da katı fazda) sahip olabilir. Örneğin, demirin kütle merkezi 912 °C den az sıcaklıkta kübik yapıya sahiptir. 912 ve 1394 °C
sıcaklık arasında ise yüzey merkezli kübik yapıya sahipir. Buzun çeşitli sıcaklıklarda ve basınçlarda var olan on beş kristal yapısı bilinir.[2]
Camlar ve diğer kristal olmayan yani uzun vadeli diziler hariç kendine özgü billurlaşmıs bir biçimi olmayan katılar termal denge durumunda değillerdir. Bu yüzden bunlar maddenin
klasik olmayan hali olarak aşağıda tanımlanmıştır. Katılar eritilerek sıvılara, sıvılarda dondurularak katılara dönüşebilirler. Bunun yanında, katılar direk olarak süblimleşme
ile gaz haline dönüşebilirler.
Sıvı
Klasik tek atomik sıvının yapısı. Atomlar çok fazla yakın komşuya sahip, uzun aralıkları yok
Bir sıvı neredeyse sıkıştırılamayacak akışkanlıktadır yani bulunduğu kabın şeklini alır. Fakat basınçtan bağımsız olarak,(neredeyse) sabit bir hacimde kalır. Eğer sıcaklık ve
basınç sabitse, belli bir hacmi vardır. Bir sıvı erime noktasının üstünde ısıtılırsa ,yani verilen basınç maddenin üçlü noktasından daha yüksek olursa, bu katı sıvılaşmaya
başlar. Moleküller arası (ya da atomlar,iyonlar arası) kuvvetlerde önemlidir. Fakat, moleküllerin birbirleriyle ilişki kurması yeterli enerjiye sahiptir ve yapıları
hareketlidir. Bu da verilen sıvının tanımlanamaması anlamına gelir ama bulundakları kap ile tanımlanırlar. Hacimleri genellikle katılardan daha büyüktür .En çok bilinen örneği
ise su,TheH2O dur. En yüksek sıcaklıkta verilen bir sıvı kritik sıcaklıkta var olabilir.[3]
Gaz
Gaz molekülleri arasındaki alan çok fazladır. Bağları çok zayıf ya da hiç yoktur. "Gaz" molekülleri hızlı ve serbest hareket ederler.
Bir gaz sıkıştırılabilir. Gazlar bulundukları kabın şekline uymak zorunda değillerdir. Hem de bulundukları kabı genişletebilirler.
Bir gazda moleküller yeterli kinetik enerjiye sahiplerdir. Bu yüzdenmoleküller arası uygulanan kuvvet çok azdır (ya da ideal gazlarda sıfırdır) ve moleküller arası
uzaklık,moleküler boyutlarından çok daha büyüktür. Bir gaz şekil ve hacim tanımlamasına sahip değildir. Ama bulundukları kabı kaplarlar. Bir sıvı sabit basınçta ve kaynama
noktasında ısıtma ile ya da sabit sıcaklıkta basınç azaltılarak bir gaza dönüştürülmüş olabilir.
Bir gazın kritik sıcaklık değeri altındaki sıcaklıklarda soğutma olmadan tek başına sıkıştırılması ile bu gaz sıvılaştırılabilir. Buna vapor adı da verilir. Katının (ya da
sıvının) gaz basıncının buhar basıncına eşit olduğu durumlarda, bir buhar bir sıvı (ya da katı )ile denge içinde olabilir.
Sıcaklığı ve basıncı sırasıyla kritik sıcaklık ve kritik basınç tan yüksek olan bir süperkritik akışkan (SCF)gazdır.Bu durumda,sıvı ve gazlar arasında ayrım kaybolur. Bir
süperkritik akışkan,bir gazın fiziksel özelliklerine sahiptir.Fakat bazı yararlı uygulamalara yol açan durumlarda yüksek yoğunluğu çözücü özellik sunar. Örneğin;
kafeinsizleştirilmiş kahve [4]
Plazma
bir plazmada, elektronlar çekirdekten sökülerek bir elektron denizi oluşturulur. Böylece elektriği iletme özelliği kazanırlar.
Bir plazmanın gazlarda da olduğu gibi, belirli bir şekli ya da hacmi yoktur. Gazların aksine, plazmalar elektrik akımını iletirler. Manyetik alan ve elektrik akımı üretirler ve
elektromanyetik kuvvetlere karşılık verirler. Pozitif yüklü çekirdek, serbetçe hareket eden ayrılmış elektronların "deniz"inde yüzebilir. Aslında elektrik yapmak için plazma
özel meselesi sağlayan bu elektron "deniz " dir.
Maddenin plazma hali genellikle yanlış anlaşılır ama gerçekte dünya üzerinde oldukça yaygındır ve insanların çoğu bu plazma halini farkında olmadan düzenli olarak gözlemlerler.
Ateş, ışıklandırma, elek kıvılcımları, florasan lambaları, neon ışıklar, plazma televizyonlar ve yıldızlar plazma halindeki ışıklandırılmış maddelerin örnekleridir. Bir gaz
genellikle bir plazmaya iki şekilde dönüştürülür. Bunlar; iki nokta arasındaki voltaj farki ve son derece yüksek sıcaklığa maruz bırakmak ile gerçekleşir.
Maddeyi yüksek sıcaklıklarda ısıtmak elektronların atomlardan ayrılmasına sebep olur. Böylece serbest elektronlar meydana getirilir. Çok yüksek sıcaklıklarda, örneğin
yıldızlarda bulunan, elektronların aslında “serbest” olduğu ve çok yüksek sıcaklıktaki plazmanın bir elektron denizinde yalın bir şekilde yüzdüğü farzedilir.
Faz geçişleri
Maddenin hali, faz geçişleri ile de ayırt edici özellik olur. Bir faz geçişi yapıdaki bir değişimi gösterir ve özelliğindeki ani bir değişim ile ayırt edilebilir. Herhangi bir
halden,başka bir hale geçen madde bir faz dönüşümü ile ayırt edilebilir. Suyun birçok farklı katı hali olduğu söylenebilir.[5] Süper iletkenliğin görünüşü faz dönüşümü ile
ilişkilendirilir. Yani, süperiletkenlik halleri vardır. Örnek olarak, demir manyetizması hali , faz geçişleri ile ayrılır ve ayırt edici özellikleri vardır. Hal değişimi
gerçekleştiğinde, aşamaların ara adımları mezofaz olarak adlandırılır. Böyle fazlar sıvı kristal teknolojisinin tanımı ile kullanılır. [6][7]
Verilen maddenin hali ya da fazı basınç ve sıcaklık koşullarına bağlı olarak diğer aşamalara geçiş için değişebilir; Örneğin, sıcaklık artışı ile katıdan sıvıya geçişler. Mutlak
sıfır civarlarında, bir madde katı halde bulunur..Eğer bu maddeye ısı verilirse erime noktasında sıvılaşarak erir,kaynama noktasında gazlaşır ve eğer yeterince yüksek derecede
ısıtılırsa plazma haline geçer.Plazma halinde elektronlar oldukça enerjilidir bu yüzden atomlarından ayrılırlar. Maddenin formları moleküllerden oluştururulmaz ve farklı güçler
tarafından düzenlenen formlarda maddenin durumları olarak düşünülebilir. Süperakışkanlar (Fermiyonik yoğuşma gibi) ve quark–gluon plazma örnekleridir. Kimyasal Denklemlerde
maddenin katı hali için (k) , sıvı için (s) , gaz için (g) ile gösterilebilir. Sulu çözelti için ise (aq) ile gösterilir. Kimyasal denklemlerde plazma halindeki maddeler nadiren
kullanılır. Bu yüzden plazma halini tanımlamak için standart bir sembol yoktur.
Klasik olmayan haller
Cam
Atoms of Si and O; each atom has the same number of bonds, but the overall arrangement of the atoms is random.
Si ve O atomlarının düzenli altıgen deseni, Her bir köşede bir Si atomu ve her iki tarafın merkezinde O atomu.
Altbilgi şematik gösterimi: belirleyici kimyasal birleşiminin rastgele bir ağ formu (solda) ve kristal kafes yapısı (sağda).
Kristal olmayan ya da şekilsiz bir katı olan cam, sıvı haline doğru ısıtıldığında bir cam geçişi gösterir. Camlar oldukça farklı tip malzemeden yapılabilir. Örneğin; inorganik
ağlar (silisik asit tuzu eklenerek yapılmış pencere camı), metal alaşımları, iyonik erimeler, sulu çözeltiler, moleküler sıvılar, ve polimerler gibi. Termodinamiksel olarak, bir
cam kendi kristal parçalarına uyarak yarı kararlı bir halde bulunur.
Kristallerin bazı derecelerdeki bozuklukları
Bir plastik kristal, uzun menzii dizilimi ile bir moeküler katıdır ama tutunan bileşen moleküller serbestçe döner. Konumsal camlarda bu serbestlik derecesi bastırılmış düzensiz
halde donmuştur.
Benzer olarak, Dönen camlarde manyetik düzensizlik donmuştur.
Likit (Sıvı) Kristal Hal
Kristal sıvı hali akışkan sıvılar ile düzenli katılar arasında özelliklere sahiptir. Genellikle, bir sıvı gibi akabilirler ama uzun menzili düzen gösterirler. Örneğin, nematik
kristal, 118–136 °C arasındaki sıcaklık aralığında olan para-azoxyanisole gibi uzun çubuk moleküllerden oluşur.[8] Bu halde, moleküller sıvılar gibi akışkandır ama her nokta
aynı yöndedir (aynı alan çevresinde) ve serbestçe hareket edemezler.
Kristal sıvıların diğer bir çeşidi bu haldeki ana madde yazısında bahsedilir. Birçok çeşidi teknolojik açıdan öneme sahiptir. Örneğin, kristal sıvı gösterimleri
Manyetik düzenleme
Geçiş metal atomlarının kimyasal bağ formu almamış ve bağlanmamış kalan elektronlarından gelen manyetik momentleri vardır. Bazı katılarda, farklı atomların manyetik momentleri
düzene geçer ve ferromanyetik, antiferromanyetik, ferrimanyetik formları alabilir. Ferromanyetik maddelerde –örneğin katı demir- her atomun manyetik momenti, manyetik etki alanı
içinde aynı yönde hizalanır. Eğer alanlar da sıralıysa, katı geçici manyetiktir; harici bir manyetik alan bulunmasa da manyetikliği devam eder. Mıknatıs, Curie noktasına ( demir
için 768 °C) kadar ısıtıldığında manyetiklik kaybolur.
Antiferromanyetik maddeler birbirine eşit ve karşıt iki manyetik moment ağı barındırır. Bu ağlar birbirini yokeder ve böylece manyetizm sıfırlanır. Örneğin, nikel(II) oksid
(NiO) ‘de, nikel atomlarının yarısı momentlerini bir yönde, kalan yarısı tam tersi yönde hizalar.
Ferrimanyetik maddelerde, manyetik momentler karşıt yöndedir ancak birbirine eşit büyüklükte değildir, böylece birbirini sıfırlayamazlar. Fe3O4 bu duruma örnektir, Fe2+ ve Fe3+
iyonları farklı manyetik momentlere sahiptir.
Mikrofaz ayrışması
Kopolimerler periyodik nanoyapıların çeşitli dizinlerini oluşturmak için mikrofaz ayrışması geçirebilir. Mikrofaz ayrışması, yağ ve su arasındaki faz ayrımına bakarak
anlaşılabilir. Bloklar arasındaki kimyasal uyumsuzluk sebebiyle, blok kopolimerler benzer bir ayrışma içine girer. Ancak bloklar kovalent bağ ile bağlı oldukları için yağ ve su
gibi tekrar karışamazlar. Her bloğun uzunluğuna ve genel blok topolojisine bağlı olarak, her biri kendi madde fazında pek çok morfoloji gözlenebilir.
Düşük sıcaklık halleri
Süperakışkan
Superakışkan fazındaki sıvı helyum bir Rollin film’inde kabın duvararına sürünür. Sonuçta, kaptan damlar.
Mutlak sıfır yakınlarında bazı sıvılar bir ikinci sıvı formunda 'superfluid olarak belirtilir. Çünkü, akışkanlığı sıfırdır (ya da sonsuz akışkanlık vardır; sürtünmesiz akmak
gibi].Bu 1937’de, süperakışkan forumunda olan 2.17 K lambda sıcaklığının altındaki helyum için keşfedilmiştir. Bu haldeyken, kendi kabından dışarı çıkmaya kalkışır.[9] Ayrıca
sonsuz termal iletkenlik sahibidir. Böylece hiçbir sıcaklık düşümü süperakışkan forumunda olamaz. Bir süperakışkanı dönen bir kaba yerleştirdiğimizde girdap ile sonuçlanır.
Bu özellikler, Bose–Einstein yoğuşmasınun formu yaygın izotop olan helium-4 teorisiye açıklanır. Son zamanlarda Fermionic yoğuşması süperakışkanları nadir izotop olan helium-3
ve lithium-6 tarafından düşük sıcaklıklarda bile oluşturulmuştur.[10]
Bose–Einstein yoğuşması
Rubidium gazındaki hız soğuklaştırılmış gibidir: başlangıç malzemesi solda, Bose–Einstein yoğuşması sağda.
Albert Einstein ve Satyendra Nath Bose "Bose–Einstein yoğuşması" ‘ nı 1924’te tahmin etmiştir. Bazen maddenin beşinci hali olduğunu düşünmüşlerdir. Bose–Einstein yoğuşmasında,
madde bağımsız parçacık gibi davranmayı durdurur ve tek kuantum haline düşer.
Gaz fazında, Bose–Einstein yoğuşması onaylanmamış teorik tahmin olarak kalmıştı. 1955’te, Eric Cornell ve Carl Wieman’nin Colorado Üniversitesi’ndeki araştırma grubu ilk yoğuşma
deneyini ürettiler. Bose–Einstein yoğuşması katıdan daha "soğuk"tur. Atomlar çok benzer ( ya da aynı) kuantum seviyesine uaştığında gerçekleşir. Bu da at temperatures very close
to mutlak sıfır (−273.15 °C) ‘ a çok yakındır.
Fermiyonik yoğunlaşma
Fermiyonik yoğunlaşma , Bose-Einstein yoğunlaşmasına benzer fakat fermiyonlardan oluşur. Pauli ilkesi fermiyonların aynı kuantum durumuna girmesini engeller, fakat bir çift
fermiyon bozon gibi davranabilir, ve böyle çiftler daha sonra bir kısıtlama olmadan aynı kuantum durumuna girebilir
Rydberg mokelülü
Rydberg maddesi, güçlü bir ideal olmayan plazma metastabl durumlarından biridir. Heyecanlı atomların yoğunlaşmasıyla form alır. Bu atomlar eğer kesin bir sıcaklığa ulaşırsa
iyonlara ve elektronlara da dönüşebilir. Nisan 2009’da Nature, Rydberg atoumdan ve zemin atomundan Rydberg molekülü oluşumunu bildirdi. Deneyde ultra soğuk rubidyum atomları
kullanıldı,[11] confirming that such a state of matter could exist.[12] The experiment was performed using ultracold rubidium atoms.
Quantum Hall state
Kuantum Hall hali, anlık akışa dik yönde ölçülen kuantize Hall voltajını arttırır. Kuantum Hall yörüngesi durumu elektronik cihazların daha az enerji tüketmesi ve daha az ısı
üretmesinin önünü açacak teorik bir fazdır. Bu, maddenin Kuantum Hall durumunun bir türevidir .
Garip madde
Garip madde,Tolman-Oppenheimer-Volkoff sınırına yakın (yaklaşık 2-3 güneş kütlesi) bazı nötron yıldızları içinde bulunabilen kuark maddenin bir türüdür. Düşük enerji
durumlarında kararlı olabilir
Fotonik madde
Fotonik maddede, fotonlar kütleleri varmış gibi davranır ve birbirleriyle etkileşime girerler, fotonik moleküller dahi oluşturabilirler. Bu durum fotonların kütleleri olmaması
ve etkileşime girememeleri gibi genel özelliklerine aykırıdır
Yüksek enerji hali
Madde bozunması
Oldukça yüksek basınç altında, sıradan maddeler birtakım egzotik durum değişimlerine uğrayarak bozulmuş madde olarak bilinen duruma geçerler. Bu şartlarda, maddenin yapısı Pauli
dışlama prensibiyle desteklenir. Astrofizikçilerin bu duruma büyük ilgileri vardır, nötron yıldızları ve beyaz cücelerde var olan yüksek basınç durumunun nükleer füzyon için
kullanıldığına inanılır.
Elektron-dejenere madde beyaz cüce’nin içinde bulunur. Elektronlar atomlarına bağlı kalır fakat yakın atomlara transfer edilebilir. Nötron-dejenere madde nötron yıldızında
bulunur. Büyük çekim basıncı atomlara büyük bir sıkıştırma basıncı uygular ki elektronlar protonlarla ters beta bozunması yoluyla birleşmek zorunda kalır, sonuç olarak çok yoğun
bir nötron yığını elde edilir. ( Normalde atomik çekirdeğin dışındaki serbest nötronların yarılanma ömrü 15 dakikanın altındadır, fakat nötron yıldızında, atomun çekirdeğinde
olduğu gibi diğer etkenler nötronları stabilize eder.)
Quark-gluon plasma
Quark-gluon plasma, kuramsal zerrelerin gluon’lar denizinde (kuramsal zerreleri birrada tutan güçlü kuvveti ileten atomaltı parçalar), serbestçe ve bağımsızca hareket edebildiği
(parçaların sürekli bağlı olması yerine) duruma denir. Bu; molekülleri atomlara bölmek ile benzer. Bu durum kısaca parçacığın ivmesinde elde edilebilir ve bilimadamlarının
sadece teoride kalmayıp,bireysel quarklarınn özelliklerini gözlemlemesine izin verir.
Quark-gluon plasma 2000’de CERN’de keşfedildi.
Renkli cam yoğuşması
Renkli cam yoğuşması , atomik nötronların ışığın hızına yakın ilerlediğinin varlığını teorize edilmesinin bir çeşididir. Einstein’ın görelilik teorine göre,yüksek enerjili
çekirdek , hareketinin yönü boyunca uzunluğu kısaltılmış ya da sıkıştırılmış görülür. Sonuç olarak, çekirdeğin içindeki gluonlar sabit bir gözlemciyi gluonik duvar gibi görünür.
Çok yüksek enerjilerde, gluonların bu duvarda ki yoğunluğu çok yüksek şekilde artıyormuş gibi görünür. Quark-gluon plazmanın duvarların çarpışmasında üretilmesinin tersine,
rengi cam yoğuşması sadece duvarlarla ifade edilir ve parçacıkların gerçek özlellikleri sadece yüksek enerji koşulları altında gözlenir.
Çok yüksek enerjili haller
The yerçekimsel özellik tahmin edilmiştir. predicted by genel göreceliliğin to exist at the center of a kara deliğin merkezinde var olduğuyla is not a phase of matter; it is not
a material object at all (although the mass-energy of matter contributed to its creation) but rather a property of spacetime at a location. It could be argued, of course, that
all particles are properties of spacetime at a location,[13] leaving a half-note of controversy on the subject.
Diğer ileri sürülen haller
Süper katı
Bir değiştiğinde superfluid özellikleri ile dağınık şekilde sipariş edilen malzeme (diğer bir deyişle, bir katı veya kristal) olduğunu. Benzer bir superfluid, bir değiştiğinde
sürtünme hareket edebilir ama sert bir şekli korur. Bir değiştiğinde sağlam olsa da, birçok karakteristik özellikleri birçok konuda.[14][15]
İp-ağ sıvısı
Bir ip-ağ sıvısı, bir sıvı gibi görünüşte kararsız bir dizilimde görünürler. Fakat, genel modelleri bir katı gibi kararlıdır. Normal bir katı fazında atomlar kendilerini bir
sistem modeli içinde hizalarlar. Böylece herhangi bir elektron spin dokunmadan bütün elektron spin karşısında bir durumda normal düz ne zaman, maddenin atomları kendilerini bir
ızgara deseni hizalayın. Ama bir dize-net sıvı içinde atomlar aynı spin ile komşuları için bazı elektron gerektiren bazı desen düzenlenmiştir. Bu artış meraklı özellikleri gibi
alışılmadık bazı öneriler evrenin temel koşulları hakkında destek verir. In a string-net liquid, atoms have apparently unstable arrangement, like a liquid, but are still
consistent in overall pattern, like a solid. When in a normal solid state, the atoms of matter align themselves in a grid pattern, so that the spin of any electron is the
opposite of the spin of all electrons touching it. But in a string-net liquid, atoms are arranged in some pattern that requires some electrons to have neighbors with the same
spin. This gives rise to curious properties, as well as supporting some unusual proposals about the fundamental conditions of the universe itself.
Superglass
Süper cam, süperakışkanlığı ve dondurulmuş biçimsiz yapısı ile ayırt edici özelliği olmuş bir maddedir.
Karanlık madde
Evrenin kütlesinin yaklaşık % 83'ünü karanlık maddeden oluşmasına rağmen,karanlık madde elektromanyetik radyasyonu emmediği ve yayılmadığı için birçok özelliği bir gizem olarak
kalır. Buna karşın, karanlık maddenin neden yapıldığı ile ilgili birçok teori vardır. Bu nedenle karanlık maddenin var olduğunu varsayılırken ve evrenin büyük çoğunluğunu
oluştururken. Özellikleri bilinmez ve spekülasyon yaratır. Çünkü karanlık madde sadece yerçekiminin etkilerinden dolayı gözlemlenir.[16][17]
Equilibrium gel
Denge jeli Laponite denilen sentetik bir çamurdan yapılmıştır. Diğer jellerin yapısının aksine, yapısı boyunca aynı tutarlıkta ve sabit kalır.Yani katı kütle parçalarına
ayrılmaz ve daha çok sıvı kütlenindir. Denge jel filtrasyon kromatografisi, sıvı bağlayıcı ligandın hesaplanması için kullanılan bir tekniktir.[18]
Kaynak :
---------------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
Kuantum Fiziği Nedir? Kuantum mekaniği Nedir ?
Kuantum fiziği moleküler, atomik ve atom altı seviyede madde ve enerjinin doğasını ve davranışını inceleyen modern fiziğin önemli bir çalışma alanıdır. 20. yüzyılın başlarında
makroskobik nesnelerin davranışını açıklayan yasaların, böyle küçük boyutlarda aynı işlevi yapmadığı tespit edilmiştir. 1900 yılında fizikçi Max Planck Alman Fizik Derneği’ne
üzerinde çalıştığı kuantum teorisini sunmuştur.
Cisimler bazen termal ışıma da denen bir ışıma yayar. Bu ışıma cismin sıcaklığına bağlıdır. Planck, bir cismin sıcaklığının değişmesiyle turuncudan kırmızıya ya da maviye dönen
renk değişikliklerinin yaydığı radyasyonun nedenini bulmaya çalıştı. 1900 yılında Planck, çalışmasını yaptığında fizikçiler atomların toplam enerji olarak bir değere sahip
olabileceğini düşünüyorlardı, enerji sürekli olarak değişkendi. Yani enerji “sürekliliğe” sahipti. Fakat Planck’ın kuantum önermesi, enerji değişiminin “kuantalaşmış” ( kesikli)
olduğu anlamına geliyordu.
Planck, adına “kuanta” dediği enerji paketlerini temsil eden bir takım matematiksel denklemleri oluşturdu. Sonunda denklemler bu fenomeni çok iyi açıkladı; bazı farklı sıcaklık
seviyelerinin ( bunlar bir temel asgari sıcaklık değerinin tam katları), enerji renk spektrumunun farklı alanlarını işgal edeceğini buldu. Planck aslında doğa yasalarının tamamen
yeni ve temel bir anlayışı olan kuantaların keşfini üstlenmiş oldu.
Bu teorisiyle 1918 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı ve bundan sonraki 30 yıllık süreç boyunca çeşitli bilim adamları tarafından elde edilen gelişmelere ön ayak olarak
kuantum teorisinin modern anlayışına katkıda bulunmuş oldu.
Kuantum Ne Anlama Geliyor?
Latinceden gelen kuantum, “Ne kadar?” anlamına gelir. Bu bize, kuantum fiziğinde miktarın önemini ve tahmin edilen ve gözlemlenen madde ve enerjinin farklı sonuçlar
getirebileceğini söyler. Uzay zaman son derece sürekli ve dengeli görünse de, aslında olası en küçük değerlerin bir birleşimini ifade eder.
Kuantum Mekaniğinin Gelişimi
Teknolojinin gelişmesiyle daha hassas ölçümler yapılmaya başlanmış ve garip olaylar gözlenmiştir. Kuantum fiziğinin doğuşu, 1900 yılında Max Planck’ın “Siyah Cisim Işıması”
olayına yaptığı katkıya dayanır. Alanın gelişimi Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger ve daha birçok bilim insanının çalışmalarıyla
sürdürülmüştür. İronik olarak Albert Einstein’ın kuantum fiziği ile ciddi kuramsal sorunları vardı ve onu çürütmek veya değiştirmek için yıllarca çalışmıştı.
1900 yılında Max Planck enerjinin kesikli halde bulunduğu başka bir deyişle “kuanta”lardan oluştuğu varsayımını yaptı.
1905 yılında Albert Einstein aynı davranışın tam olarak enerji olmayıp, radyasyonun kendisinin kuantizasyonu olduğunu ileri sürdü.
1924 yılında Louis de Broglie parçacık veya dalga yapısındaki enerji ve maddenin, atomik ve atom altı seviyelerde davranışlarında hiçbir temel fark olmadığını söylemiştir.
Bu teori “Dalga Parçacık İkilemi” olarak bilinir. İkilem, tüm maddelerin yalnızca kütlesi olan bir parçacık gibi değil, aynı zamanda da enerji transferi yapabilen bir dalga
olduğunu gösterir.
1927 yılında Werner Heisenberg iki tamamlayıcı değerin ( konum ve momentum gibi), eş zamanlı ölçümünün imkânsız olduğunu önerdi. Klasik fizik ilkelerine göre eş zamanlı
ölçülebilen bu değerler onların kaçınılmaz kusurlu değerleridir. Bu teori “Belirsizlik İlkesi” olarak da tanımlanan, Einstein’ın “Tanrı zar atmaz.” şeklindeki ünlü yorumunu
akıllara getirir.
Peki Kuantum Fiziğini Özel Kılan Nedir?
Kuantum fiziği dünyasında, bir şeyi gözlemlemiş olmanız, aslında gerçekleşecek fiziksel süreçlerin hepsini etkiler. Işık dalgaları parçacık gibi, parçacıklar da dalga gibi
hareket ederler ( Dalga Parçacık İkilemi). Madde uzayda hareket etmeden bir noktadan başka bir noktaya taşınabilir ( Kuantum Tünelleme). Bilgi ise uzak mesafeler arasında anında
aktarılır. Aslında kuantum mekaniği bize tüm evrenin bir dizi olasılıktan oluştuğunu söyler.
Kuantum Engeli Nedir?
Kuantum engelinin anahtar kavramlarından biri, bir parçacığın kuantum durumunu ölçmenin diğer parçacık ölçümlerine kısıtlamalar koymasıdır. Bu EPR Paradoksu’nu en iyi
örneklendiren durumdur ( EPR Paradoksu, Albert Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen soyadlarının baş harflerini içeriyor). EPR Paradoksu’na göre nesnelerin fiziksel
özellikleri, ölçmeden bağımsız olarak kesin ve belirli niceliklere sahip olmalıydı. Aslında bu bir düşünce deneyi olmasına rağmen, Bell Teoremi olarak da bilinen teorem bunu
düşünce ve deneylerle destekleyerek doğruluğunu kanıtlamıştır.
Kuantum Optik
Kuantum optik öncelikle ışık veya foton davranışı üzerinde duran, kuantum fiziğinin bir dalıdır. Isaac Newton tarafından geliştirilen klasik optiğin aksine kuantum optik
düzeyinde fotonların davranışı bireysel değil de yoğunlaştırılmış ışın demetleri şeklinde ele alınır. Örneğin lazerler kuantum optik çalışmanın bir uygulaması olarak karşımıza
çıkar.
Kuantum Elektrodinamiği ( QED)
Kuantum elektrodinamik, elektronların ve fotonların etkileşimlerini inceler. Kuantum elektrodinamik 1940’ların sonlarında Richard Feynman, Julian Schwinger, Sinitra Tomonarge
tarafından geliştirilmiştir. Fotonların kütlesi bulunmayan ışık parçacıkları olarak açıklanmasında kuantum elektrodinamiğinin ortaya çıkışı önemli rol oynar.
Birleşik Alan Teorisi
Birleşik alan teorisi genellikle fiziğin temel güçlerini birleştirmek için çalışarak, Einstein’ın Genel İzafiyet Teorisi ( Genel Görelilik İlkesi) ile kuantum fiziğini
uzlaştırmak için araştırmalar yapar. Ancak başarılı olamaz. Birleşik alan teorisi’nin çeşitlerini,
Kuantum yerçekimi,
Sicim teorisi / Süpersicim teorisi,
Büyük birleşik alan teorisi,
Döngü kuantum yerçekimi,
Her şeyin teorisi,
Süpersimetri teorisi olarak sıralayabiliriz.
Kopenhag Yorumu ve Çoklu Dünya Hipotezi
Gerçekliğin doğası için kuantum kuramının en etkili iki yorumu Kopenhag Yorumu ve Çoklu Dünya Teorisi’dir. Niels Bohr makro ve mikro boyutun ayrı fiziksel ilkelerle incelenmesi
gerektiğini ve gözlemin esas belirleyici faktör olduğunu öne sürmüştür. Kısacası Bohr, nesnel gerçekliğin olamayacağını savunuyordu. Durumu bilinmeyen herhangi bir nesnenin,
aynı anda tüm olası durumlarının var olduğunu belirten bu prensibe “Süperpozisyon İlkesi” adı verilir.
Bu teoriyi açıklamak için ünlü ve biraz da acımasız görünen Schrödinger’in Kedisi Deneyi göz önünde bulundurulur. İlk olarak canlı bir kediyi dışarıdan hiçbir şekilde
gözlemlenemeyen kalın kurşun bir kutuya yerleştirdiğimizi düşünelim. Bu aşamada kedi hayatta olduğu için kafamızda hiçbir soru yoktur. Daha sonra bir şişe siyanürü kutunun içine
koyup kutuyu tekrar mühürlediğimizi düşünelim. Kedi radyoaktif madde bozunursa ölecek ya da hiçbir şekilde ölmeyecektir. Eğer kutuyu açmazsak, kedi hem yaşıyor hem de yaşamıyor
diyebiliriz. Ya da kedinin yaşadığı ve yaşamadığı iki farklı evren mevcuttur diyebiliriz. Eğer kutu açılırsa ve gözlem yapılırsa, birkaç durumdan bir tanesine indirgenen durumda
gözlemci de evrene dahil olmuş olur.
schrodingerinkedisi
Kuantum fiziğinin ikinci bir yorumu ise “Çoklu Dünya Teorisi” ya da “Çoklu Evren Hipotezi”dir. Bu teoriye göre kuantum sistemi, bir olayın sonucuyla diğeri arasında seçim yapmak
zorunda kaldığında her iki olay birden meydana gelmektedir. Ancak bunlardan sadece bir tanesi bizim evrenimizde gerçekleşir. Diğeri ise o ana kadar her şeyi bizimkiyle aynı olan
bir başka evrende gerçekleşir. Böylece bizim evrenimiz, paralel evrenlerden bir tanesi olmuş oluyor. Var olan her evrendeki her olayın olma olasılığı yeni bir evren
yaratmaktadır. Ayrıca her nasılsa bütün evrenler bir şekilde diğer tüm evrenlerin erişilebilir olması için izin verir. Yani bu evrenler arasındaki etkileşim için herhangi bir
mekanizma yoktur. Stephen Hawking ve Richard Feynman çoklu evren modelini benimseyen fizikçiler arasında yer almaktadır.
Kuantum Kuramı’nın Etkisi
Kuantum Teorisi’nin etkilerine rağmen birçok bilim adamı teoriyi çürütmeye çalışmıştır. Aralarında Max Planck ve Albert Einstein’ın da bulunduğu bilim insanları Kuantum
Teorisi’ni deneylerle desteklemeye çalışmışlardır. Kuantum Teorisi ve Einstein’ın Görelilik İlkesi modern fiziğin temelini oluşturmaktadır. Kuantum fiziği temellerine dayanarak
uygulanan yöntemlerle kuantum optik, kuantum kimya, kuantum bilgisayar ve kuantum kriptografi gibi giderek artan sayıda uygulama alanı bulmaktadır.
-----------------
Kuantum fiziği nedir?
Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac,
Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, anti madde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga kuramı, alan teorileri gibi kavram ve kuramlar bu
alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine sebep olmuştur.
Klasik fizik daha genel olarak klasik teorik fizik, evrende olagelen makroskobik alandaki fiziksel olayların çoğunu açıklayabilmektedir. Atom fiziğinde özellikle kuantum
mekaniksel parçaların ( elektron foton) gibi fiziksel olayların meydana geldiği mikroskobik alanı klasik mekaniğin açıklayabildiği söylenemez.
"Kuantum" kelimesi Latincede "Miktar" anlamına gelir. Bu kelimeyle Kuantum fiziğinin uğraş alanına giren, tahmin edilen ve gözlemlenen farklı birimlerdeki madde ve enerjilere
gönderme yapılır. Uzay ve zaman dahi görünürde son derece kesintisiz ve sürekli olduğu halde, gerçekte birbiri ardına dizilmiş çok küçük değerlerde boşluklara sahiptir. Uzay,
zaman, enerji vb.'nin bu durumu, kavram olarak "kesikli" terimiyle ifade edilir. Kuantum kelimesi de aslında bu kesikli değerleri temsil eder.
Kuantum fiziğinin öyküsü ve gelişimi
Bilimciler son derece hassas ölçümler için artık yeterli teknolojiye ulaştıklarını düşündüklerinde tekrar garip bir durum Karacisim Işıması'nda yaşandı. Klasik fizik
kurallarıyla karacisim ışıması açıklanamamaktaydı. Bu yüzden Kuantum Fiziği'nin doğuşu Max Planck'in 1900'de karacisim ışıması üzerine yaptığı incelemeyle ilişkilendirilir.
Daha sonraları Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi bilimciler bu alanın gelişmesini sağladı. Bu bilim insanlarını kuantum
fiziğinin kurucuları olarak kabul edebiliriz. İronik bir şekilde, daha sonraları Albert Einstein kuantum mekaniğini benimsememiş, yıllarca çürütmeye veya değiştirmeye çalışmıştır.
Kuantum fiziğinin temel ilkeleri
Kuantum Fiziği alanında, bir şeyi gözlemlemek, o şeyin bulunduğu alandaki gidişatına etki eder. Gözlenen her şey gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya
çıkar. ( Heisenberg Belirsizlik İlkesi) ( Schrödinger'in Kedisi adlı düşünce deneyi) Işık dalgaları parçacık gibi davranabilir ya da parçacıklar dalga gibi davranabilir. ( dalga-
parçacık ikiliği) Madde bir noktadan başka bir noktaya uzay içinde hareket etmeksizin geçebilir. Gerçekte kuantum mekaniği bize evrenin tümünün bir seri olasılıklar bütünü
olduğunu keşfettirmiştir. Ne yazık ki bu durum büyük cisimlerle ilgilendiğimizde geçerliliğini yitirir.
Klasik fizik ile kuantum fiziği arasında fark var mıdır?
1. Klasik teorik fizikte büyük parçaların her zaman küçük taneciklerden oluştuğu düşünülür.
2. Kuantum fiziğinde Taneciklerin dalga karakterinde hareket ettiği düşünülür. Bu düşüncenin uygulanması birçok matematiksel işleme dayanır.
3. Cisim bir bütün olarak incelenir ve newton formalizasyonu kullanılır. Cismin ve taneciklerin hareketi değil kütle merkezinin hareketi incelenir.
4. Taneciğin enerjisi ve gerekli büyüklükler Schrödinger dalga denkleminde yerine yazılarak bu denklem çözülür, ( pisi ) ruh anlamına gelir.
5. Taneciğin gelecekteki durumu ilk durumda verilen enerji, momentum gibi büyüklüklerle tespit edilir. Cismin üzerine etkiyen kuvvet ile de bu belirlenir.
6. Taneciğin ilk durumu kesinlik içermediği için gelecekteki durum da kesim bilinmez , tespit edilemez kuantum mekaniğin saptamaya çalıştığı ve arasındaki ilişkilerini
araştırdığı büyüklükler olasılıklardır bu maddelerden yola çıkıldığında, genel olarak klasik teorik fizik geçersiz yaklaşımı yanlıştır. Bunun yerine klasik teorik fizik kuantum
fiziğinin bir yaklaşımıdır. Bir özel durumdur ifadesi daha doğrudur.
7. Klasik fizikte uzay ve zaman süreklidir. Kuantum Fiziğinde süreksiz ve kesiklidir. Bu bakımdan Klasik fizikte nesnelerin özellikleri sürekli birer değişkendir. Oysa ki
Kuantum Fiziğinde tüm bu değişkenler süreksiz olup ani sıçrayışlarla bir durumdan diğerine geçiş olur.
8. Klasik fizikte determinizm yani “belirlilik” vardır. Oysa ki Kuantum fiziğinde olaylar determinist olarak gelişmezler. Daima belli bir olasılık yüzdesi bulunur.
9. Klasik fizikte bulunan determinizm nesnellikle el ele gider. Yani, nesnelerin birbirlerinden bağımsız oldukları ve her bir nesnenin çevresinden yalıtılarak incelenebileceği
inancı ve görüşü vardır. Oysa ki Kuantum Fiziğinde nesneler birer enerji dalgası olarak görüldüğünden klasik anlamda “nesnellik” kaybolmaktadır. Yerine bütünsel bir etkileşim ve
evrende sıçramalarla değişim kavramları ileri sürülmektedir.
10. Kuantum Kuramı gözlenen ile gözleyeni ayrı saymaz. Yani, biri diğerini etkileyip değiştirebilir. Bu bakımdan bağımsız nesne kavramı yok olduğu gibi etki edip dönüştürme
yeteneğinin sadece canlılara ait olmadığı da söylenebilir.
----------------------
Kuantum Fiziği Nedir?
Kuantum fiziği, moleküler, atomik, nükleer ve hatta çok daha küçük mikroskopik düzeyde madde ve enerji davranışları üzerine kurulu çalışmalardır. 20. yüzyılın başlarında,
makroskopik nesneleri yöneten yasaların, mikro boyutlarda aynı işleve sahip olmadığı tespit edilmiştir.
Kuantum Nedir?
"Kuantum" kelimesi Latincede "Miktar" anlamına gelir. Bu kelimeyle Kuantum fiziğinin uğraş alanına giren, tahmin edilen ve gözlemlenen farklı birimlerdeki madde ve enerjilere
gönderme yapılır. Uzay ve zaman dahi görünürde son derece kesintisiz ve sürekli olduğu halde, gerçekte birbiri ardına dizilmiş çok küçük değerlerde boşluklara sahiptir. Uzay,
zaman, enerji vb.'nin bu durumu, kavram olarak "kesikli" terimiyle ifade edilir. Kuantum kelimesi de aslında bu kesikli değerleri temsil eder.
Kuantum Fiziğinin Öyküsü ve Gelişimi
Bilimciler son derece hassas ölçümler için artık yeterli teknolojiye ulaştıklarını düşündüklerinde tekrar garip bir durum Karacisim Işıması'nda yaşandı. Klasik fizik
kurallarıyla karacisim ışıması açıklanamamaktaydı. Bu yüzden Kuantum Fiziği'nin doğuşu Max Planck'in 1900'de karacisim ışıması üzerine yaptığı incelemeyle ilişkilendirilir. Daha
sonraları Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger gibi bilimciler bu alanın gelişmesini sağladı. Bu bilim insanlarını kuantum fiziğinin
kurucuları olarak kabul edebiliriz. İronik bir şekilde, daha sonraları Albert Einstein kuantum mekaniğini benimsememiş, yıllarca çürütmeye veya değiştirmeye çalışmıştır.
Kuantum Fiziğinin Temel İlkeleri
Kuantum Fiziği alanında, bir şeyi gözlemlemek, o şeyin bulunduğu alandaki gidişatına etki eder. Gözlenen her şey gözlemciden etkilenir ve belli oranlarda belirsizlikler ortaya
çıkar. ( Heisenberg Belirsizlik İlkesi) ( Schrödinger'in Kedisi adlı düşünce deneyi)
Işık dalgaları parçacık gibi davranabilir ya da parçacıklar dalga gibi davranabilir. ( dalga-parçacık ikiliği)
Madde bir noktadan başka bir noktaya uzay içinde hareket etmeksizin geçebilir.
Gerçekte kuantum mekaniği bize evrenin tümünün bir seri olasılıklar bütünü olduğunu keşfettirmiştir. Ne yazık ki bu durum büyük cisimlerle ilgilendiğimizde geçerliliğini yitirir.
Kuantum Dolaşıklık
Kuantum dolaşıklığa dair bir durumu açıklayan anahtar görüşlerden birisi, çok parçacıklı sistemlerin içinde yer alan ve diğerlerinin ölçümünü belirleyen herhangi bir tek
parçacığın kuantum durumunun ölçümünün, sistemin tamamını betimlemesidir. EPR Paradoksu bu durumu örnekleyen en önemli veridir. EPR Paradoksu, düşünce kökenli olmasına rağmen,
Bell Teoremi olarak bilinen birtakım testlerle deneysel olarak doğrulanmıştır.
Kuantum Optik
Kuantum Optik, Kuantum Fiziğinin öncelikli olarak ışığın davranışına odaklanan bir dalıdır. Kuantum Optik düzeyinde, Isaac Newton'ın geliştirdiği klasik optiğe karşıt olarak,
bir ışık hüzmesindeki fotonların bireysel davranışlarının toplamı o ışığın toptan durumunu belirler. Lazer bilimi de kuantum optiğin bir ürünüdür.
Kuantum Elektrodinamiği ( QED)
Foton ve elektronların etkileşimini araştıran alandır. 1940 ların sonunda Richard Feynman, Julian Schwinger, Sinitro Tomonage ve diğer bazı bilimciler tarafından
geliştirilmiştir. QED öngörüleri foton ve elektronların saçılmalarının 11 ayrı ondalık değerle ilişkili olduğunu belirtir.
Birleşik Alan Kuramı
Bu kuram Einstein'in Genel Görelilik Kuramı ile ilişkilendirilmeye çalışılan araştırmalarından oluşur. Fizikte tanımlanan Temel kuvvetleri birleştirmeye çalışır. Birleşik
kuramın merkezinde Kuantum Gravitasyon ve Sicim Teorisi bulunmaktadır.
Kuantum fiziği bazen Kuantum mekaniği ya da kuantum alan teorisi olarak anılır. Görüldüğü üzere çok çeşitli alt dalları var olduğu için bu dalların isimleri bazen kuantum fiziği
yerine kullanılabilir ve aslında kuantum fiziği hepsine verilen genel isimdir.
-----------------------
Kuantum mekaniği
Kuantum mekaniği; madde ve ışığın, atom ve atomaltı seviyelerdeki davranışlarını inceleyen bir bilim dalı.[1] Nicem mekaniği veya dalga mekaniği adlarıyla da anılır.[kaynak
belirtilmeli] Kuantum mekaniği; moleküllerin, atomların ve bunları meydana getiren elektron, proton, nötron, kuark, gluon gibi parçacıkların özelliklerini açıklamaya çalışır.[1]
Çalışma alanı, parçacıkların birbirleriyle ve ışık, x ışını, gama ışını gibi elektromanyetik radyasyonlarla olan etkileşimlerini de kapsar.[1]
İngilizcedeki karşılığı quantum, Latince 'quantus' ( ne kadar, ne büyüklükte) sözcüğünden gelir[2] ve kuramın belirli fiziksel nicelikler için kullandığı kesikli birimlere
gönderme yapar. İngilizce 'mechanics' sözcüğü ise "bir şeyin çalışma prensibi" anlamına gelir.[3] Kuantum mekaniğinin temelleri 20. yüzyılın ilk yarısında Max Planck, Albert
Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauli gibi bilim adamlarınca atılmıştır. Belirsizlik ilkesi, anti
madde, Planck sabiti, kara cisim ışınımı, dalga kuramı, Kuantum alan kuramı gibi kavram ve kuramlar bu alanda geliştirilmiş ve klasik fiziğin sarsılmasına ve değiştirilmesine
sebep olmuştur.
Tarihçe
Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü yılların sonlarına doğru, kara cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelektrik etki gibi bir takım olayları açıklamada yetersiz
kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. En yalın halde klasik mekanik evreni bir
"süreklilik" olarak modelliyordu. Bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek için, 1900 yılında Max Planck enerji'nin, 1905 yılında ise Albert Einstein ışığın paketçiklerden
oluştuğunu, yani süreksizlik gösterdiği varsayımını kullanmak zorunda kaldılar. Elbette bu iki darbe klasik mekaniği yıkmadı. Bilim adamları uzunca bir süre, bu süreksizlik
varsayımlarını klasik mekanik kuramlarından türetmek için uğraştı. Yine aynı yıllarda, atomun iç yapısı üzerine yapılan deneyler bir gerçeği gözler önüne serdi: Ernest
Rutherford yaptığı deneyle atomun küçük bir çekirdeğe sahip olduğunu gösterdi.
Bu dönemde elektronun varlığı biliniyordu[kaynak belirtilmeli]. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, çok kısa
bir zaman diliminde elektronlar çekirdeğe düşeceklerdi. Bunun sebebi, elektromanyetik teoriye göre açıklanabilir: ivmelenen yükler ışıma yapar, dairesel hareket de ivmeli bir
hareket olduğu için, elektron bu ışımayla enerji kaybedecek ve çekirdeğe düşecek, güneş sistemine benzeyen klasik model çökecekti.
Geçiçi bir çözüm Niels Bohr'dan geldi. Elektronlar belli kuantizasyon kurallarınca, belli yörüngelerde hareket ediyorlar, enerjileri belli bir değere ulaşmadıkça ışıma
yapamıyorlar bu sayede sistem dengede durabiliyordu. Bu geçici çözüm küçük atomlarda işe yaradıysa da daha büyük kütlelerde işe yaramıyordu. Bohr atom modeline, modeli deneylere
uydurulmak için birçok yama yapıldı. Ne var ki Bohr'un "yamalı bohça"sı 1920'lere gelindiğinde artık iş görmüyordu, tayf çizgilerinin gözlenen yoğunluğunu yanlış veriyor, çok
elektronlu atomlarda salınım ve emilim dalgaboylarını tahmin etmede başarısız oluyor, atomik sistemlerin zamana bağlı hareket denklemini vermedeki başarısızlığı gibi birkaç
konuda daha gerçekleri gösteremiyordu.
Kuantum mekaniğini Planck doğurduysa, bebekliğinin sonu da De Broglie ile gelmiştir. Louis de Broglie; birçok elçi, bakan ve Dük yetiştirmiş, aristokrat bir Fransız ailesinin
çocuğuydu. Tarih eğitimi gördükten sonra fiziğe geçmiş ve 1923'te verdiği doktora tezinde, ışığın hem dalga hem de parçacık karakteri olmasından esinlenerek, aslında bütün madde
çeşitlerinin aynı özelliği gösterebileceğini önerdi. Ortaya koyduğu fikir, Bohr'un "gizemli" yörüngelerini açıklamada başarılı oluyordu.
Işığın girişim ve kırınım yaptığı, yani dalga özelliği gösterdiği, Thomas Young'in yaptığı çift yarık deneyi ile gösterilmişti. Ancak tüm madde parçacıklarının, su dalgaları ile
aynı matematiksel özellikleri gösterebileceği beklenmiyordu.
Max Planck 1900 yılında kara cisim ışınımı problemini ( morötesi facia diye de anılır), çözmek için
E = h f {\displaystyle E=hf\,} {\displaystyle E=hf\,}
denklemini kullanmıştı. Bu denklem, foton kavramının başlangıcı oldu; çünkü f frekansındaki elektron salınımından oluşan ışığın, klasik mekanikle uyuşmayan bir şekilde, h*f nun
sadece tamsayı katlarında kesikli enerjiler ( E) taşıyabileceğini varsaymıştı ( 'h', günümüzde Planck sabiti adıyla anılır). Fotonlar dalga özelliği gösteriyorsa, madde de bu
dualiteyi ( ikiligi) gösterebilir analojisi çok kuvvetli bir fikir idi. Bunun yanında önemli bir ipucu da Einstein'in birkaç yıl önce özel görelilik ispatında kullandığı Lorentz
Dönüşümleri idi.
Buna göre, serbest bir parçacık, yönü k, konumu x, frekansi f ve zaman bağlılığı t olan bir dalga ile ifade edilirse, 2*π*( k*x - f*t) , ve bu faz Lorentz dönüşümlerinde sabit
kalacaksa, k vektörü ve f frekansı, x vektorü ve t zamanı gibi dönüşmelilerdi. Diğer bir deyişle, p ve E gibi. Bunun mümkün olabilmesi için, k ve f, p ve E ile aynı bağımlılığa
sahip olmalılardı, bu yüzden de onlarla doğru orantılı olmalılardı.
Bu şekilde, fotonlar için E=h*f olduğundan, madde için de,
E = h f v e k = p / h {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h} {\displaystyle E=hf\ ve\ k=p/h}
varsayımlarını yapmak 'doğal' gözükmüştür.
Bu varsayıma ek olarak, de Broglie, herhangi bir kapalı yörüngenin 1/|k| nın tam katı olması varsayımını da kullanarak, deneysel olarak gözlenen, ve Sommerfeld ve Bohr
tarafindan "kuantize olma şartları" olarak anılan şartları, matematiksel olarak kolayca türetti. Bu türetme gayet gizemli bir şekilde doğru sonuçlar verince ( Davisson ve Germer,
1927 yılında Bell Laboratuvarlarında gerçekleştirdikleri deneyle, elektronların da aynı ışık gibi girişim yaptığını ortaya koydular. Deney 1924'te de Brogli tarafından
önerilmişti) insanlar deneysel olarak başka şeyleri tahmin etmesini de beklediler.
Elbette yanıldılar çünkü bu şartlar serbest ışık parçaları için oluşturulan varsayımların, çekirdeğe bağlı elektronlar için uyarlanmasıydı ve çok ileri götürülmemesi
gerekiyordu.
Ama dalga mekaniği için doğru çıkış noktası idi.
Enteresan bir şekilde, 1925-1926 yılları arasında Werner Heisenberg, Max Born, Wolfgang Pauli ve Pascual Jordan, matris mekanigi ile kuantum mekaniğinin formal tanımını
yaptılar. Ama formalizmlerinde dalga mekaniğine yer vermediler. Benimsedikleri felsefe ise, tamamen pozitivist idi. Yani sedece deneysel olarak gözlenebilen değerleri gözönüne
alan bir yaklaşım kullandılar.
1926 yılında Erwin Schrödinger bir dizi denklemle dalga mekaniğini yeniden canlandırdı. Sonunda kendi dalga mekaniğinden Heisenberg'in matriks mekaniğini de türetip iki
formalizmin matematiksel olarak denk olduğunu da gösterdi ( son makalelerinden birinde Schrödinger, relativistik bir dalga denklemi de sunar).
Dirac'a göre ise tarih biraz daha farklı işlemiştir. Ona göre, Schrödinger önce relativistik dalga denklemini geliştirdi, sonra bunu kullanarak hidrojenin spektrumunu hesapladı
ve deneylere uymadığını gördü. Ancak bu denklemin, düşük hızlarda geçerli olan versiyonu aslında çalışıyordu, ve bildigimiz Schrodinger dalga denklemine ulaşılıyordu.
Daha sonra relativistik dalga denklemi Oskar Klein ve Walter Gordon tarafından yayınladı ve hâlâ Klein-Gordon denklemi olarak anılır.
Bu noktadan sonra Dirac; teoriye çeki düzen vermiş, özel görelilikle uyumlu hale getirmiş ve bazı deneylerin sonuçlarını teorik olarak üretmiştir. Örneğin pozitron'un varlığının
tahmini[kaynak belirtilmeli]. 1930'lara gelindiğinde ergenlikten çıkmış bir teori halini almıştır kuantum teorisi. Daha sonra 1940'larda Sin-Itiro Tomonaga, Julian Schwinger ve
Richard P. Feynman, Kuantum Elektrodinamiği ( Q.E.D.) konusunda önemli çalışmalara imza atmış, 1950'li ve 60'lı yıllar Kuantum renk dinamiğinin gelişimine tanık olmuştur.
Gelişmeler
1897: Pieter Zeeman, ışığın bir atom içindeki yüklü parçacıkların hareketi sonucu yayımlandığını buldu; J.J. Thomson da, elektronu keşfetti.
1900: Max Planck, kara cisim ışımasını kuantumlanmış enerji yayımı ile açıkladı, kuantum kuramı böylece doğmuş oldu.
1905: Albert Einstein dalga özellikleri olan ışığın aynı zamanda, daha sonra foton diye adlandırılacak olan, belirli büyüklükte enerji paketlerinden oluştuğu düşüncesini
ortaya attı.
1911-1913: Ernest Rutherford, atomun çekirdek modelini oluşturdu. Bohr ise atomu bir gezegen sistemi gibi betimledi.
1923: Arthur Compton, X - ışınlarının elektronlarla etkileşimlerinde minyatür bilardo topları gibi davrandıklarını gözlemledi. Böylece ışığın parçacık davranışı hakkında
yeni kanıtlar ortaya koydu.
1923: Louis de Broglie, dalga-parçacık ikiliğini genelleştirdi.
1924: Satyendra Nath Bose-Albert Einstein, kuantum parçacıklarını saymak için, Bose-Einstein istatistiği diye adlandırılan yeni bir yöntem buldular.
Klasik mekanik, kuantum mekaniği ve kuantum mekaniği'nin matematiği
Klasik mekanik, nesnelerin konum ve momentumları bilgilerini kullanarak, çeşitli kuvvet alanları altında nasıl hareket etmeleri gerektiğini bulmaya çalışır. Kökleri çok eskiye
dayansa da başlangıcının Newton'un Principia'sı olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Daha sonra Euler, Lagrange, Jacobi, Hamilton, Poisson, Maxwell, Boltzman ( İstatiksel mekanik
ve klasik elektromanyetik teori de klasik mekaniğe katılabilir) gibi birçok ad tarafından çok çeşitli bakış açıları geliştirilmiş ve birçok alanda başarılı bir şekilde
uygulanmıştır. Klasik mekaniğin tamamlanmasının Einstein'ın görelilik kuramları ile gerçekleştiğini söylemek yanlış olur. Klasik mekanik çok başarılı olmasına karşın, 1800'lü
yılların sonlarına doğru, siyah cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelelektrik etki gibi bir takım olayları açıklama da yetersiz kalmıştır. Açıklamaların yanlışlığı bilim
adamlarının yetersizliğinden değil aksine klasik mekaniğin yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Klasik mekanikteki sorunun ne olduğunu anlatmak aşırı teknik kaçacaktır, ancak en
yalın halde klasik mekanik evreni sürekli olarak modeller ve bu yaklaşım kendi içinde tutarlı degildir. Bunu gormek için termodinamikteki eş-dağılım prensibine ( "equipartition
theorem") bakmalıyız. Üç konum ( x, y, z) ve üç momentumla ( px, py, pz) tanımlanan parçacıklar, sonsuz sayıda parametreyle tanımlanmanan alanlarla biraradadır. Eş-dağılım
kuramınca sistemin enerjisinin, denge durumunda, sistemin tüm bileşenlerine eşit biçimde dağılması gerekir. Alanlar sonsuz bileşene sahip olduğundan bütün enerji alanlara
dağılmalıdır. ( Daha teknik bir ifade ile, denge durumundaki sistemde enerji, bütün özgürlük derecelerine eş olarak dağılır; alanlar sonsuz özgürülük derecesine sahip olduğu için
bütün enerji alanlara akmalıdır.) Evren dengede varsayılırsa, deneysel olarak böyle bir gözlemin olmaması, klasik mekaniğin "süreklilik" paradigmasında bir soruna işaret eder.
Kuantum kuramı ise olayı bambaşka bir şekilde ele alır. Parçacıklar artık doğrudan 3 konum ve 3 momentumla tanımlanmak yerine bir "dalga fonksiyonu" ile tanımlanırlar. Bu dalga
fonksiyonu parçacığın bütün bilgisini içinde barındırır ve dalga fonksiyonuna uygun "sorular" sorularak gerekli bilgi alınır. Örneğin konum bilgisi için dalga fonksiyonuna
"parçacık nerede?" sorusunu sorarsınız, o ise size parçacığın soruyu sorduğunuz anda nerede olabileceğini söyler. Buradaki kritik nokta olabilirliktir. Bu, dalga fonksiyonunun
bir de "olasılık fonksiyonu" olarak anılmasina neden olmaktadir. Daha sonra, bu olasılıksal durumu bilincli olup olmama durumuna baglayan Kopenhag Yorumu ortaya atılmıştır.
( Matematik altyapısı yetersiz olanlar denklemleri görmezden gelebilirler.) Matematiksel olarak olayı şöyle tanımlayabiliriz:
Ψ ( x , t ) {\displaystyle \Psi ( x,t)} {\displaystyle \Psi ( x,t)} parçacığı tanımlayan dalga fonksiyonumuz olsun,
⟨ x ⟩ = ∫ Ψ ∗ ( x , t ) x Ψ ( x , t ) d x {\displaystyle \langle x\rangle =\int \Psi ^{*}( x,t)x\Psi ( x,t)dx} {\displaystyle \langle x\rangle =\int \Psi ^{*}( x,t)x\Psi ( x,t)dx}
integrali bize x'in beklenen değerini verir. Yukarıda bahsedilen soru sorma işlemi tam olarak böyle yapılır. Benzer şekilde momentumun beklenen değeri için;
⟨ p ⟩ = ∫ Ψ ∗ ( x , t ) ℏ i d d x Ψ ( x , t ) d x {\displaystyle \langle p\rangle =\int \Psi ^{*}( x,t){\frac {\hbar }{i}}{\frac {d}{dx}}\Psi ( x,t)dx} {\displaystyle \langle p
\rangle =\int \Psi ^{*}( x,t){\frac {\hbar }{i}}{\frac {d}{dx}}\Psi ( x,t)dx}
şeklinde soruyu sorarız. Ψ ∗ ( x , t ) {\displaystyle \Psi ^{*}( x,t)} {\displaystyle \Psi ^{*}( x,t)} dalga fonksiyonumuzun karmaşık eşleniğidir. Karmaşık eşlenik ve dalga
fonksiyonu arasında kalan ifadeler gözlemlenebilirlerimizin, yani konum ve momentumun, konum uzayındaki operatörleridir. Operatörler sorunun ta kendisidir.
Konum ve momentum dışında daha birçok gözlemlenebilir ile işlem yapılabilir. Ancak konum ve momentum operatörleri kullanılarak diğer birçok operatörü elde etmek mümkündür. İşin
ilginç yanı bu operatörle elde etmek için klasik formüller kullanılır. Örneğin kinetik enerji klasik mekanikte;
T = p 2 2 m {\displaystyle T={\frac {p^{2}}{2m}}} {\displaystyle T={\frac {p^{2}}{2m}}}
şeklinde tanımlanırken kuantum fiziğinde kinetik enerji operatörü yine aynı ifadeyle yazılır. Tek fark "p" artık bir sayı değil bir operatördür. Bu bize Ehrenfest teorimince
sağlanır ve bütün operatörleri klasik yasaları kullanarak türetebiliriz. Bu noktada "Peki, dalga fonksiyonu nedir?" sorusuna dönmeliyiz. Dalga fonksiyonu bize Schrödinger
denklemi tarafından verilen, bir bakıma parçacığın kimlik kartıdır.Bir boyutta Schrödinger denklemi;
i ℏ d d t Ψ = − ℏ 2 2 m d 2 d x 2 Ψ + V ( x , t ) Ψ {\displaystyle i\hbar {\frac {d}{dt}}\Psi =-{\frac {\hbar ^{2}}{2m}}{\frac {d^{2}}{dx^{2}}}\Psi +V( x,t)\Psi } {\displaystyle
i\hbar {\frac {d}{dt}}\Psi =-{\frac {\hbar ^{2}}{2m}}{\frac {d^{2}}{dx^{2}}}\Psi +V( x,t)\Psi }
şeklinde yazılabilir. İfade bir bakıma enerji denklemidir ve bahsi geçen "kimlik" kartını sistemin enerjisine göre verir. ( Burada kimlikten kasıt, parçacığın elektron mu yoksa
nötron mu olduğu değil, momentumu, konumu, kinetik enerjisi gibi gözlemlenebilirleridir.) Bu denklem çözüldüğünde parçacığımızın dalga fonksiyonunu elde etmiş oluruz. En basit
atom olan hidrojen atomunun zamandan bağımsız analitik olarak çözülmesi bile zordur, neyse ki belli formalizmlerle, daha karmaşik sistemleri yaklaşımlar yaparak çözmek mümkün
oluyor.
Kuantum mekaniği temelinde bir olasılık teorisidir. Dalga fonksiyonu içinde sistemin bütün olası durumlarını barındırır. Siz soruyu sorduğunuzda size en olası cevabı verir,
ancak soru sorma işlemi dalga fonksiyonunu "dağıtır" ve siz bir daha sorduğunuz zaman artık başka bir cevap alırsınız. Bunun yanı sıra kuantum mekaniği yapısı ötürü
belirsizlikler barındırır. Bu belirsizlikler bazı gözlemlenebiliri ne kadar iyi bilirseniz diğer bazıları hakkında o kadar az şey bileceğinizi söyler. Örneğin konum ve momentum
böyle bir çift oluşturur. Birini ne kadar iyi bilirseniz diğeri hakkında o kadar az bilginiz olur. Bu Heisenberg belirsizlik ilkesi olarak bilinir. Konum ve momentum için
Heisenberg belirsizlik ilkesi şöyle gösterilir:
σ x σ p ⩾ ℏ 2 {\displaystyle \sigma _{x}\sigma _{p}\geqslant {\frac {\hbar }{2}}} {\displaystyle \sigma _{x}\sigma _{p}\geqslant {\frac {\hbar }{2}}}
Bu ifade de σ x {\displaystyle \sigma _{x}} {\displaystyle \sigma _{x}} ve σ p {\displaystyle \sigma _{p}} {\displaystyle \sigma _{p}} ile verilenler sırasıylayla konum ve
momentumdaki belirsizliklerdir.
Yukarıda ele alınan kuantum mekaniği, öklidyen bir uzayda çalışılmış kuantum mekaniğidir, diğer bir deyişle göreceli değildir. Einstein'ın özel görelilik kuramına uyan bir
kuantum mekaniği türetmek mümkündür. Hatta ilk bakışta kolay bir uğraştır. Kuantum fikrine ve özel göreliliğe biraz aşina olan biri bile çözüme kolayca ulaşır. Yukarıda
değinilen Schrödinger denklemini daha sade bir formda şöyle ele alabiliriz:
i ℏ ∂ ∂ t Ψ = H Ψ {\displaystyle i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\Psi =H\Psi } {\displaystyle i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\Psi =H\Psi }
Burada H olarak verilen Hamiltonian operatörüdür. ( Toplam enerji olarak düşünülebilir.) Relativistik olmayan serbest parçacık ( potansiyel enerji sıfır) için Hamiltonian:
H = p 2 2 m {\displaystyle H={\frac {p^{2}}{2m}}} {\displaystyle H={\frac {p^{2}}{2m}}}
olarak verilir. Relativistik serbest parçacık içinse Hamiltonian:
H = m 2 c 4 + p 2 c 2 {\displaystyle H={\sqrt {m^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}} {\displaystyle H={\sqrt {m^{2}c^{4}+p^{2}c^{2}}}}
şeklinde yazılabilir. İfade pek yabancı değil, değil mi? Hayır, olaya klâsik mekanik açısından bakarsanız, parçacığın durduğunu kabul edersek, momentum sıfır olacak ve ünlü E =
m c 2 {\displaystyle E=mc^{2}} {\displaystyle E=mc^{2}} 'yi elde etmiş olacaksınız. Şimdi relativistik Hamiltonianla Schrödinger denklemini yeniden yazalım:
( − i ℏ ∇ ) 2 c 2 + m 2 c 4 ψ = i ℏ ∂ ∂ t ψ . {\displaystyle {\sqrt {( -i\hbar \mathbf {\nabla } )^{2}c^{2}+m^{2}c^{4}}}\psi =i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\psi .}
{\displaystyle {\sqrt {( -i\hbar \mathbf {\nabla } )^{2}c^{2}+m^{2}c^{4}}}\psi =i\hbar {\frac {\partial }{\partial t}}\psi .}
Karesi alınırsa
∇ 2 ψ − 1 c 2 ∂ 2 ∂ t 2 ψ = m 2 c 2 ℏ 2 ψ {\displaystyle \mathbf {\nabla } ^{2}\psi -{\frac {1}{c^{2}}}{\frac {\partial ^{2}}{\partial t^{2}}}\psi ={\frac {m^{2}c^{2}}{\hbar
^{2}}}\psi } {\displaystyle \mathbf {\nabla } ^{2}\psi -{\frac {1}{c^{2}}}{\frac {\partial ^{2}}{\partial t^{2}}}\psi ={\frac {m^{2}c^{2}}{\hbar ^{2}}}\psi }
elde edilir. Bu denklem Klein-Gordon denklemi olarak bilinir. Ancak denklem bir takım teknik nedenden ötürü sorunludur. Daha geçerli relativistik çözüm Dirac tarafından
keşfedilmiştir ve kendi adıyla anılan denklemle verilir. Ultramikroskobik boyutlarda ( Planck Uzunluğu) uzayın küçük dalga boylarında bir kaos olduğu düşünülür. Evrenin milyarda
birinin milyarda birinin milyonda biri boyutlarda gözleyecek olursunuz Evren bir kaos olarak görünür.
Kuantum mekaniği tarihi gelişimi boyunca birçok sınavdan alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Olguları büyük bir doğrulukla açıklaması, yeni olgulara ışık tutması bir teoriden
beklenen özelliklerdir ve kuantum mekaniği bu işi gerçekten oldukça iyi başarmıştır. Kuantum fikirleri üzerine gelişen kuantum elektrodinamiği ( QED) ve kuantum renk dinamiği
( QCD) bu güne kadarki hiçbir teorinin ulaşamadığı hassasiyetlerde sonuçlar vermişlerdir. Ne varki geçtiğimiz yüzyılın çok büyük iki teorik açılımı bir biriyle uyuşmamaktadır.
Doğada bilinen 4 kuvvetten 3'ü, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü kuvvetler,kuantum kuramlarıyla ele alınabilirken kütle çekimin henüz tutarlı bir kuantum kuramı bulunamamıştır.
Her ne kadar sicim kuramları kuantum kütle çekime aday gibi görünsede çözülmesi gereken çok büyük sorunlar halen daha bulunmaktadır. Günümüzde yaygın kanı kuantum ve kütle
çekimin üstünde, doğrusal olmayan daha genel bir kuramın yer aldığıdır.
Kuantum Mekaniği'nin Uygulamaları
Kimyasal ve fizik bilimlerinin temelleri şu temel araştırma alanları üstüne kuruludur:
Akışkanlar Mekaniği
Elektromanyetik
İstatistiksel Mekanik
Kimyasal Kinetik
Klâsik Mekanik
Kuantum Mekaniği
Optik
Termodinamik
Diğer tüm fizik ve kimya dalları, bu temel düzeneklerin uygulamalarıdır. O halde bunlara "saf", diğerlerine "uygulamalı" fizik ve kimya gözü ile bakılabilir. Kuantum mekaniğinin
mikro sistemlere uygulanması ile şu uygulamalı fizik ve kimya dalları türetilmiştir:
Anorganik Kimya, Organik Kimya, Biyokimya: Bunlar da temel uygulama dalı olan Kuantum Kimyası'nın özel olarak -sırasıyla- anorganik, organik ve biyomoleküllere olan
uygulamasıdır.
Katı Hal Kimyası ( Fiziği): Katı halin kuantum mekaniği
Kuantum Kimyası: Atom ve moleküllerin kuantum mekaniği ( Fizik'te genelde Atom ve Molekül Fiziği ismi tercih edilir)
Nükleer Kimya ( Fizik): Çekirdeğin kuantum mekaniği
Parçacık Kimyası ( Fiziği): Atomaltı parçacıkların kuantum mekaniği
Plazma Kimyası ( Fiziği): Plazmanın kuantum mekaniği
Sıvı Hal Kimyası ( Fiziği): Sıvı halin kuantum mekaniği
Fotokimya ve fotofizik, yüzey kimyası, vb. pek çok dal da kuantum mekaniğinden uygulamalar içermektedir.
Kuantum mekaniği her ne kadar çok küçüklerin dünyasını modelleyen bir kuram olsa da uygulama alanları gerek dolaysız gerek dolaylı yollarla çok geniştir. Kuantum mekaniği
biyoloji, malzeme bilimi, elektronik gibi birçok alanın günümüzdeki anlamına kavuşmasını sağlamıştır.
Laser, maser, yarı iletkenler gibi günümüzün olmazsa olmazlarının icatları, kuantum mekaniği sayesinde mümkün olmuştur. Ayrıca elektron mikroskobu, atomik kuvvet mikroskobu,
taramalı tünellemeli mikroskop gibi biyoloji ve nanoteknolojik uygulamaların olmazsa olmazları; PET-Scan ( Positron Emmission Tomography), MRI ( Magnetic Resonance Imaging),
Tomografi gibi tıbbi görüntüleme cihazları yine kuantum mekaniğinin bize gösterdiği belli doğa olgularını kullanarak çalışırlar. Yine tıp, nanoteknoloji, elektronik gibi birçok
alanda sayısız kullanımı olan fiberler kuantum mekaniğinin doğrudan uygulamasına örnektir. Modern kimya, kuantum fikirleri üzerine inşa edilmiş ve çok karmaşık moleküllerin yapıları bu sayede anlaşılmıştır.
Kuantum mekaniği felsefesi
Yazının önceki bölümlerinde kuantum mekaniğinin bugüne kadar girdiği birçok sınavdan başarıyla çıktığını söyledik. Peki, nasıl olur da bu denli başarılı bir teorinin kritik bir
felsefesinden söz edilebilir? Dahası teorinin önemli felsefî sorunlar yarattığını ileri sürebiliriz?
Kuantum mekaniği çok sağlam matematik temelleri üzerine kurulmuştur. Sistemlerin doğası bu matematikle modellenir. Ancak başlı başına bu modelleme kuantum mekaniğinin temel
kavramlarının çözümlenmesinde yetersizdir. Örnek verecek olursak, Ψ ( x , t ) {\displaystyle \Psi ( x,t)} {\displaystyle \Psi ( x,t)} bir dalga fonksiyonudur. Bu dalga
fonksiyonunun mutlak karesinin olasılık genliği olduğu ise bir yorumdur. Eğer bu yorumu araştırır ve genel bir çerçeveye oturtmak istersek, o zaman, kuantum mekaniği felsefesi yapmış oluruz.
Kuantum mekaniği tamamlanmış bir teori midir?
Kuantum mekaniğinin temelleri Heisenberg belirsizlik ilkesinin formüle edildiği 1927 yılından bu zamana dek hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Kuantum mekaniğinin uzantısı olarak
ortaya çıkan teorilerde ortaya çıkan kavramlar da, bildiğimiz kadarıyla bu temel ilkelerde değişiklik yapılmasını gerektirmezler. Kuantum mekaniği doğduğu andan itibaren temel
ilkelerin anlaşılması bakımından büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmalardan biri A. Einstein, B. Podolsky ve N. Rosen'in 1935 yılında "Doğanın Kuantum Mekaniksel Tasviri
Tamamlanmış Kabul Edilebilir mi?" başlığıyla yayınladıkları ve yazarlarının adlarının başharfleriyle "EPR Paradoksu" olarak adlandırılan makalesiyle başlamış olup, hâlen de
önemini korumaktadır. EPR makalesi bir fizik teorisinin tamamlanmış kabul edilebilmesi için iki temel koşulu yerine getirmesi gerektiğini söyler. Bunlar;
Teorinin doğruluğu
Teorinin tamamlanmışlığı
EPR makalesine göre teorinin doğru olarak nitlendirilebilmesi için teorinin deney sonuçlarıyla uyumluluğu göz önüne alınmalıdır. Bu bakımdan kuantum mekaniği deneylerle büyük
bir uyum gösterdiği için doğru kabul edilir. Teorinin başarısı için gerekli olan diğer koşul olan tamamlanmışlık için ise makalede şu koşul verilmiştir: "Bir fizik kuramında,
her fiziksel gerçekliğe karşılık olan bir öge bulunmalıdır."
Makalede fiziksel gerçeklik şu şekilde tanımlanmıştır: "Bir fiziksel niceliğin değerini, dinamik sistemi herhangi bir biçimde bozmaksızın kesinlikle tahmin edebiliyorsak, o
zaman, fiziksel gerçekliğin, bu fiziksel niceliğe karşılık olan bir ögesi vardır."
Fiziksel niceliğin kesin bir değerini, dinamik sistemi bozmadan teoride elde edebiliyorsak, o zaman, teoriden hesap ile elde edilen bu kesin değer fiziksel gerçekliğin bir
ögesine karşılık gelecektir. Ancak fiziksel gerçekliğin bütün ögelerinin fizik teorisinde karşılıklarının bulunması gerektiğine dair bir koşul ileri sürülmemiştir. Bu nedenle,
EPR'ye göre, doğru olan teorinin aynı zamanda tamamlanmış olması gerekmez.
Fiziksel gerçeklik ölçütünün kuantum mekaniği çerçevesinde nasıl kullanıldığı makalede şu örnekle açıklanmıştır. Elimizdeki parçacık Φ ( p ) {\displaystyle \Phi ( p)}
{\displaystyle \Phi ( p)} fonksiyonu ile gösterilsin. Fonksiyonu;
Φ ( p ) = ∑ j a j ϕ j ( p ) {\displaystyle \Phi ( p)=\sum _{j}a_{j}\phi _{j}( p)} {\displaystyle \Phi ( p)=\sum _{j}a_{j}\phi _{j}( p)}
şeklinde gösterelim. Bu parçacığın momentumu ölçülmeden önce şu önerme ileri sürülebilir: Parçacığın momentumunun ölçümden sonra p i {\displaystyle p_{i}} {\displaystyle p_{i}}
değerini alma olasılığı | a i | 2 {\displaystyle |a_{i}|^{2}} {\displaystyle |a_{i}|^{2}} dir. Ayrıca;
∑ j | a j | 2 = 1 {\displaystyle \sum _{j}|a_{j}|^{2}=1} {\displaystyle \sum _{j}|a_{j}|^{2}=1}
olduğunu kabul edelim. Eğer alınabilecek birden çok momentum değeri mevcutsa | a i | 2 {\displaystyle |a_{i}|^{2}} {\displaystyle |a_{i}|^{2}} 1'e eşit değildir. Bu sebepten
ötürü fiziksel gerçeklik ölçütü bu durumda kullanılamaz.
Literatür
Ders kitapları
J. J. Sakurai, J. Napolitano, Modern Kuantum Mekaniği, Palme Yayıncılık 2012 ( ISBN 9780805382914).
T. Dereli, Kuantum Mekaniği I, ODTÜ Yayıncılık ( ISBN 9789757064091).
E. Aygün, M. Zengin, Kuantum Fiziği, Ankara Üniversitesi Yayınları, 2. baskı, 1992.
J. J. Sakurai, Advanced Quantum Mechanics, Addison-Wesley, 1967( ISBN 9780201067101).
Fiziğin diğer alanları hakkında yazılan ilgili ders kitapları
B. H. Bransden, C. J. Joachain, Atom ve Molekül Fiziği, On Dokuz Mayıs Üniversitesi Yayınları.
T. N. Durlu, Katı Hal Fiziğine Giriş, Ankara Üniversitesi Yayınları, 2. baskı, 1992.
E. Aygün, M. Zengin, Atom ve Molekül Fiziği, Ankara Üniversitesi Yayınları, 1992.
D. Halliday, R. Resnick, Fiziğin Temelleri 2, Palme Yayıncılık.
A. Beiser, Çağdaş Fiziğin Kavramları, Dicle Üniversitesi Yayınları, 2. baskı,1989.
C. Önem, Fizikte Matematik Metotlar, Birsen Yayıncılık, 3. baskı.
---------------------
Kuantum Fiziği Nedir?
Yüzyılımızın başında ortaya atılan iki teori, fizik ve felsefe dünyamızı çok derinden etkiledi. Bunlar kuantum ve rölativite teorileriydi. Rölativite, tek başına kendi yolunda
yürüyen bir adamın ürünüyken, kuantum teorisi birçok kişinin katkılarıyla oluşmuştu: Planck, Einstein, Bohr, De Broglie, Schroedinger, Heisenberg, Dirac ve Paui gibi... Ve her
birine bu katkılarından dolayı Nobel ödülü verilmişti.
Otuz yıl kadar süren bir arayışın sonunda da kuantum mekaniği denilen yeni bir bilim felsefesi doğdu. Kısaca tanımlamak gerekirse, atom altı parçacıklarının fiziksel yapılarını
( Konum, momentum,...gibi), matematiksel bazı denklemlerle açıklama sistematiğidir.Burada araya girerek yazıda geçecek ve okuyucuların yabancı olduğu bazı fiziksel tabirlere
kısa bir açıklama getirelim:
Dalga boyu; belli bir anda, bir dalga tepesinden en yakın dalga tepesine olan mesafedir. Elektromanyetik Spektrumu oluşturan gama, X, mor ötesi, görünen ışık ve kızıl ötesi
ışınlarıyla, mikro dalgalar, radyo, radar ve televizyon dalgalarının farklı özellikler göstermesi, sadece aralarındaki dalga boyu farkı nedeniyledir. Bu ise, elektromanyetik
dalgaları taşıyan foton adını verdiğimiz parçacıkların ihtiva ettiği enerji miktarına bağlıdır. Fotonun enerjisi ne kadar fazla ise, dalga boyu ( iki dalga tepeciği arasındaki
mesafe ) o kadar kısa, frekansı ise ( Bir saniyede belli bir yerden geçen dalga sayısı ) o kadar fazladır.
Her şey Max Planck ( 1858-1947)'in 1900'de Kara Cisim radyasyonu üzerine çalışırken ışığın "kuantum" dediği enerji paketçiklerinden oluştuğunu bulmasıyla başladı. Bulduğu formül,
ışık enerjisinin dalga paketleri halinde aktarıldığını ifade ediyordu.
Planck'ın yetkin örnek olarak aldığı Kara Cisim üzerindeki kuramsal çalışması 1900'de yayımlandı. Çalışmanın dayandığı temel düşünce şuydu : Madde, çeşitli frekansları paketler
halinde bulunduran ve bu frekansları yayan bir kaynaktı. Gerçi bu düşüncenin yürürlükteki kurama ters düşen yanı yoktu : Ne var ki, Planck aynı zamanda madde dediğimiz kaynaktan
çıkan frekansların sürekli değil de paketçikler şeklinde salındığı görüşünü ileri sürdü. Klasik fizik ise, enerjinin paketler şeklinde değil de sürekli bir akıntı ( su dalgası
gibi) olduğunu düşünüyordu.
____________ klasik fizik
_ _ _ _ _ _ _ _ Kuantum fiziği
Radyasyonun tanecik görünümünün daha basit bir örneği foto elektrik olayıdır. Einstein 1905 yılında yayımladığı makalelerinden birinde bu konuyu açıklıyordu. Fotoelektrik
olayını basit olarak şöyle izah edebiliriz: Metal bir yüzeye düşürülen ışık, yüzeyden elektron koparır. Koparılan elektron, devrede bir akım meydana getirir. Fizikçiler, bu
elektronun hızının şiddetinden bağımsız olmasını anlayamıyorlardı. Kopan elektronun hızı, ışığın rengine yani dalga boyuna bağlı olmalıydı.
Einstein, ışığın aslında dalga olmayıp fotonlardan, yani kuantum paketçiklerinden oluştuğunu öne sürerek sonuca açıklama getirdi. Buna göre metal yüzeyden kopan elektronun hızı,
kuantum paketçiğinin enerjisine veya frekansına bağlıdır. Işığın şiddetini artırmak, sadece kuantum paketçiklerini artırmak anlamına geliyordu. Dolayısıyla, ışığın şiddetini
artırmak, yüzeyden koparılan elektron miktarını çoğaltır fakat, elektronun yüzeyden ayrılma hızına etki edemezdi.
Böylece Einstein, ışığın bir dalga olmayıp, parçacıklar ( fotonlar) topluluğu olması gerektiğini öne sürdü.Işığın parçacık gibi davranabileceğinin kesin delili, 1922'de Compton
tarafından bulundu. Compton, yaptığı deneyde, fotonun momentumu varmış gibi parçacık hareketi yaptığını gözlemledi.Newton zamanından beri girişim ve kırınım deneyleri, ışığın
dalga karakterinde olması gerektiğini söylüyordu.Işığın, parçacık yapısında yani enerji paketçikleri ( kuantumlar) cinsinden olaylar henüz açıklanamamıştı. Görünürdeki bu
çelişki, dalga-parçacık ikilemi olarak bilinir. Modern yoruma göre her iki karakter de doğrudur: Işık bazı olaylarda dalga, bazı olaylarda da parçacık gibi davranır. Ama iki
karakteri de aynı anda gösteremez.Bu gelişmelerden sonra sıra, klasik fiziğin açıklamada yetersiz kaldığı atom yapısına gelmişti. Danimarkalı bilim adamı Niels Bohr ( 1885-1963)
1913'te atom yapısına ilişkin günümüzde de kabul edilen bir teori oluşturdu. Bu teori, Planck'ın orijinal kuantum teorisi, Einstein'in ışığın foton kuramı ve Rutherford'un atom
modellerinin fikirlerinin bir birleşimidir.
Bohr teorisinin varsayımları şunlardır:
Elektron, protonun etrafında Coulomb ( + yükün – yükü çekmesi) çekim kuvvetinin etkisi altında, dairesel bir yörüngede hareket eder.
Elektron atom etrafında belirli yörüngelerde bulunur. Bu yörüngeler çeşitli enerji seviyelerdir. Bir üst yörüngeye geçmek için enerjiye ihtiyaç duyulur, alt seviyeye geçmek
için de dışarıya enerji verilir.
Elektron ancak, enerjisi E1 olan kararlı bir durumdan, daha düşük enerjili bir E2 durumuna geçiş yaptığında enerji farkıyla orantılı bir enerji yayınlar.
Bohr'un teorisi, hidrojen atomunda ve hidrojene benzeyen bir kez iyonlaşmış iyon ile iki kez iyonlaşmış lityum gibi iyonlarda başarıyla uygulandı. Bununla birlikte, teori daha
karmaşık atomların ve iyonların spektrumlarını doğru olarak tanımlayamazdı.Atomik sistemlerin yeni mekaniğine doğru ilk cesur adım, 1923 yılında Louis Victor De Broglie
tarafından atıldı. De Broglie, doktora tezinde, fotonların dalga ve tanecik özelliklerine sahip olmalarından dolayı, belki bütün madde biçimlerinin tanecik özellikleri olduğu
kadar, dalga özelliklerine de sahip olacakları tezini ileri sürdü. O zaman için hiçbir deneysel doğrulanması olmayan bu öneri, oldukça büyük, devrimci bir düşünce idi. De
Broglie'ye göre elektronlar, hem tanecik hem dalga olarak ikili bir doğaya sahiptirler. Her elektrona, ona uzayda yol gösteren veya "yörünge çizen" bir dalga eşlik ediyordu. De
Broglie bu savı ile 1929 yılında Nobel ödülü aldı.
Schrödinger, 1926 yılında "Schrödinger Dalga Denklemi" olarak izah ettiği elektron dalgalarını eski fizikçilerin aşina olduğu su ve ses dalgalarının denklemleri gibi
matematiksel bir denklemle ifade etti. Bu nedenle Schrödinger'in dalga mekaniği, Max Planck ve de Broglie gibi fizikçiler tarafından hüsn-ü kabul gördü. Schrödinger, Kuantumun
dışladığı neden-sonuç bağını dalga denklemi yardımıyla ortadan güya kaldırıyordu. Ona göre elektronların bir durumdan bir başka duruma ani değişimlerinin sebebini. Elektron
geçişlerini bir keman telinin titreşimleri gibi, bir notadan diğerine geçiş olarak yorumladı.Paul Adrian Maurica Dirac ( 1902-1984),1926' da özel rölativite kavramlarından
yararlanarak. Schröndinger dalga denklemini değişik biçimde ortaya koydu. Dirac'ın fiziğe ikinci önemli katkısı, 1928'de özel rölativite teorisini kuantum mekaniği ile
uyuşturması olmuştur.
1927'de , Werner Heisenberg ( 1901-1976) ilk kez bir parçacığın konumunu ve momentumunu aynı anda son derece doğrulukla belirlemenin olanaksız olacağını öne sürdü. Bu demektir
ki, bir parçacığın tam konumunu ve tam momentumunu aynı anda ölçmek fiziksel olarak olanaksızdır.
Örneğin elektronu ele alalım. Çekirdek etrafında hızı en az, 10^10 cm/sn içinde tanımlanmalıdır. Aksi halde, atomun çekiminden kurtulup dışarıya fırlayacaktır. Bu, elektronun
konumunda yaklaşık 10^-8cm.lik bir belirsizliğe denk gelir. Bu ise atomun toplam boyutudur. Elektron, atom etrafında o derece yayılmıştır ki, yörüngenin kalınlığı atomun yarı
çapına eşit olur. Yani, elektron aynı anda çekirdeğin her tarafında bulunabilir. ( Dünyanın, Güneşin hemen dibinden şimdiki yörüngesine kadar bütün alanlarda bulunma ihtimali
gibi) Bu durum, "fiziksel olarak şu cisim çoğunlukla burada,ama kısmen orada, ara sıra da uzakta..." gibi ifadelerin kullanılmasını gerektirir. Neticede, Kuantum fiziği tek ve
kesin bir sonu değil, birtakım olası sonuçlar öngörür ve her birinin ne kadar mümkün olduğunu söyler.
Fizikçi Nick Herbert, dünyayı "sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası" olarak ifade etmektedir. Midas'ın dokunduğu her şeyi
altın yapan elleri gibi...
John Wheler "Bizler sadece gözlemci değiliz, olanları anlatma hakkımız olduğu gibi, oluşturan da yine bizleriz." der. Ve "Olanlarla olacakları bizler gözlem aletlerimizle
belirlemekteyiz" diyen Bohr'a hak verir.
Hilbert Uzaylarının bazılarında zaman yoktur, bazılarında zaman teğettir. Bir diğerinde zaman ileri akarken, başkasında geriye doğru akmaktadır. Zaman alternatif akım gibi bir
ileri bir geri osilasyonik çalışır. Örneğin, orada insan yaşlı doğar sonra gittikçe gençleşir. Şu sırada belli bir toleransa ihtiyacım var. Çünkü, ele aldığım konunun ana teması
"Belirsizlik ilkesi"dir. Eski bir devlet adamı için beceriksizliğini ifade eden bir söz vardır; "iki işi bir arada yapamazdı" derler. Örneğin, hem çiklet çiğneyip hem
yürüyemezdi. Gerçi bu kadar beceriksizliğin mübalağa edilmiş şeklidir. Bir yandan konuşur bir yandan da otomobil kullanabiliriz. Ama bir kitaptan not alırken aynı anda mektup
yazamayız, iki ayrı dili konuşan iki kişi arasında tercümanlık yapan biri aynı anda şarkı söyleyemez. Örnekler pek çoktur, en akıllı yaratık "insan"dan söz ediyoruz. Fakat aşağı
doğru inildiğinde, atomlara gelince durum değişmektedir. Atomik ve subatomik partiküller aynı anda pek çok şeyi yapabilecek evrensel Zeka ya sahiptirler.
Kuantum mikrofiziğinden önce, Klasik Fizik zamanında, Comogenesis yani evrenin kökeni ve gelişimi ile ilgili teoriler, günümüzdeki kadar gelişmemişti. Bugün ise Kuantumcular
artık gözlenemez evrenlerin içinde adeta evlerindeymiş gibi davranmaktadırlar.
KUANTUM kelimesi Latincede "Nicelik", kuantum olaylarında ise "parçacık" anlamındadır.
Alman Fizikçi Max Planck 1900 yılında bir teori ortaya koydu. KUANTUM TEORİSİ. Buna göre enerji, düz ve sürekli değil; kesik, kopuk, ardışık, noktasal paketçiler halinde
yayılıyordu. Planck bu düşünceyi bir sabitle "Planck sabiti", "h" ile fiziğe kazandırdı.
Newton'a göre ışık, 'Corppuscule' denilen madde akımıydı. Tanecikli bir yapıya sahipti. Maxwell ise ışığın dalga davranışı gösterdiğini savunmaktaydı, Kuantum teorisi, fiziğin
bu en büyük tartışmasını uzlaştırmış bulunmaktadır.
Kuantum olaylarında ışık, hem madde hem de dalga özelliği taşımaktaydı. Foton denilen maddeciğe, uzayda bir de dalgacık eşlik etmekteydi. Yani ışık, uzayda yol alırken bir dalga
gibi, önüne engel çıkınca da aktif bir parçacık gibi davranmaktaydı. Aslında madde ile enerji farklı şeyler değildi. Madde yoğun, enerji ise seyrek madde idi ve birbirine
dönüşebilirlerdi.
Einstein'in ünlü denklemi E=m.c2 bunu anlatır, 'enerji, maddenin kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımına eşittir.'
Einstein, Lenard ve Comten, ışığın tanecik yapısını soruştururken, Louis De Bruglie de dalgacıkların yapısını araştırmaya başladı. Broglie, atomaltı parçacıkların aynı zamanda
dalga boyu olduğunu keşfetti. Elektron, Proton gibi parçacıklara bir dalga boyu eşlik etmekteydi. Hareket halindeki bu parçacıklar dalga davranışında bulunuyorlardı, yani
titreşiyorlardı.
Riemann Tansörü ( Big Bang Öncesi Hareketlilik). Birinci derecede hacim koruyan "Gel-Git" şekil değiştirmelerini belirten kuram.
Kuantum Mekaniği, fiziği bu özel alanı "Bilgi teorisi" olarak da tanımlanmaktadır. Ancak bu düşünce, bu konudaki teknik ilerlemelerden kaynaklanmaktadır.
Kuantum Teorisi ile ortaya çıkan ilkelerden biri de 'Hilbert Uzayı' teorisidir, belli bir operatöre bağlantı olarak Kuantum Teorisinin matematiksel çerçevesini ve dilini ifade
eder. Diğer bir ilke ise Kuantum Dinamiği ilkesidir, Erwin Schrodinger bu denklemin kurucusudur.
Fizik tarihinde bazen bir fikri ortaya atanların, sonraki gelişmelerden memnun olmadığı da görülmüştür. Örneğin Newton'un Girişim Halkaları deneyi, Faraday'ın kısmen kendi
deneyimlerinden kaynaklanan "Maxwell Denklemleri"ni fazla matematiksel bulması gibi. Kuantum Mekaniğine temel katkıları olan birçok fizikçi sonradan bu önemli teoriye cephe
almışlardır.
1900'de "Enerji Kuantumu" fikrini ortaya atan Max Planck'ın bu girişimini çok beğenen Einstein işi biraz daha ileri götürerek Fotonları deklare etti. Fakat Planck, Eintein'in bu
fikrini 1913'te hala kabul etmemişti.
Aslında, Einstein foton kavramını ortaya attıktan sonra Kuantum Teorisi şekil almaya başlamıştır.
Luis de Broglie "parçacık-Dalgacık" dualitesi fikrini ortaya koyduktan sonra Max Planck da teorinin "İhtimaller" cinsinden yorumunu yaptı. Niels Bohr "Objektif Gerçeklik"
felsefesi görüşü ile teoriyi tanımladı ve Einstein, Podolsky, Rosen'in ( EPR) makalesi yayınlandı. Bu makale, Kuantum serisinin şaşırtıcı yanlarını sergilemesi bakımından yararlı
oldu. Buna rağmen; Louis De Broglie meşhur E= h.r ( Parçacık eşittir Planck sabiti kare dalga frekansı) denklemiyle yeni bir yorum getirdi. Bu, Dalgalar Kuantumu teorisi,
Kopenhag yorumunda yer aldığı Louis De Broglie bu teoriye yeni bir yorum ileri sürdü. "Pilot Dalga" teorisi. Bu yorum Wolfgang Pauli tarafından şiddetle eleştirildi. Daha sonra
David Behrn 1950'lerde Pilot Dalga kavramını içeren ve yerel olmayan etkileşimleri ortaya koyan yeni bir teori geliştirdiyse de bu teori fazla ilgi görmedi.
Kopenhag ekolu fizikçilerinden Erwin Schrodinger, özellikle birden fazla parçacık içeren problemlerin savunulmalarının imkansız olduğunu söyledi. Zira, iki parçacıklı
problemlerde altı boyutlu bir uzay ortamı çıkıyordu, ve "YÜK" gibi gerçek bir fiziksel dağılımın böyle bir uzayda anlamı kalmıyordu.
Kuantum ile ilgili ilkeleri şöyle sıralayabiliriz;
Her parçacık aynı zamanda Dalgacıktır: Kuantum Teorileri evrende her şeyi parçacık olarak görür.
Kuantum Durumu: Evrene ( Kuantum Durumu) ya da ( Kuantum Davranışı) olarak bakabiliriz.
Belirsizlik İlkesi: Kuantum düzeyinde "ışık hızı" yasağı nedeniyle sistemlerin durumları belirlenemediğinden "Belirsizlik İlkesi" hakimdir.
Üst üste gelme İlkesi: Bir sistemdeki durumlar üst üste geldiğinde, başka yeni olasılıklar meydana gelir. Gizli değişkenler gibi.
Nesnel Olasılık: Yani her şey rastlantıdır.
Correlation: Tıpatıp davranış olgusu.
Gecikmeli Seçim: Bu, beş boyutlu uzay-zaman kavramı kapsamındadır. Yalnız fotonlar değil, her parçacık ( nötronlar, elektronlar, protonlar) tünel aracılığı ile ( Parçacık-
Dalgacık) özelliklerinden birini seçip kullanabilirler.
Süper İletken Halka: Kuantlar arasındaki bir tünel ucu, parçacığın varlığını belirtir.
Kuantum teorisinin matematiksel değerlerini - "Kuantum Mekaniği" - kuranlar, teorik fizikçi Paul Dirac ve Warner Heisenberg'tir. Ernest Rutherford'un öğrencisi olan Niels Bohr,
modern fizikte kuantum durumlarının tutarlı ve kuramsal görünmelerini geliştirmiştir. Böylece, James Clark Maxvell'in ışığın elektromanyetik dalga olduğunu ileri sürüşünden bu
yana, ışık ile madde etkileşmesinin kuantsal kuramı sonunda, "Kuantum Elektrodinamiği" gibi ilginç bir adla 1920'de geliştirildi.
Planck sabitinin altında bir mini uzay bulunmaktadır. "Hilbert Uzayı". Uzay ne kadar küçülürse enerji o kadar çoğalır. Fakat zaman etkisi de o derece azalır. Mini uzaylarda
mesafe küçüldükçe enerji ( Rezonans) sonsuz güce ulaşır. Bu güce Evrenimizin tohumudur denebilir.
Hilbert Uzayı, David Hilbert'in adına izafeten adlandırılmıştır. Soyut bir mekandır. Hiçlikten varlığa geçişte "t=e", ısının -10 43 derece ile - 10 32 derece arasında ortaya
çıkmıştır. Bu aralıkta olup bitenleri bizlere Hilbert Uzayı açıklar. Teorik fizikçiler bu zaman aralığına "Kuantum Gravite" adını vermişlerdi.
Hilbert Uzayı, Evrenin en küçük aralığıdır. Beşinci boyutun yer aldığı, soyut matematik uzay modellerinden en önde gelenidir. Bu uzay da, zaman ve bilinç gibi soyut boyutlar
oluşur. Teorik Hilbert Uzayı asla Kuantlaşmaz. Oraya evrenimizi teşkil eden Tradyonların( madde parçacıklarının) negatifi olan Takyonlar hakimdir.
Hilbert Uzayı, aslında sayısız Hilbert Uzayları dizisidir. Henüz keşfedilmemiş, bilinmeyen varlıkların mekanı olduğu kabul edilir.
Bir Hilbert Uzayında zaman boyutu teğet olabilir. İçine girilemezken bir diğerinde ise zaman uzunluk boyutu gibi yer alır.
Hilbert Uzayında zaman tersine akar. Orada geçmiş yaşanır. Çünkü matematiksel bir mekan olan Hilbert Uzayında negatif olasılıklar da yer alır.
Hilbert Uzaylarının bazılarında zaman yoktur, bazılarında zaman teğettir. Bir diğerinde zaman ileri akarken, başkasında geriye doğru akmaktadır. Zaman alternatif akım gibi bir
ileri bir geri osilasyonik çalışır. Örneğin, orada insan yaşlı doğar sonra gittikçe gençleşir.
Hilbert Uzayının daha altında Süper Uzay bulunmaktadır. Sıfırdan küçük, tek boyut, tekillik bölgesidir. Süper Uzay, en büyükle en küçüğü birleştirebilir. Hilbert Uzayından başka
en uzak ile en yakını birleştiren Kara Delik Uzayını da anlatır. Burada her şey hem gerçek hem sanaldır. Dün bugün yarın yoktur. Hepsi iç içedir. Işık hızı çok gerilerde kaldığı
için burada zaman da yoktur.
Süper Uzayın kurgusu "geometro-dinamik"tir. İki tip ortak yasadan meydana gelmiştir. Kıpır kıpır kaynadığı için dinamiktir. Hiçbir şekilde biçimlenmediği için topolojiktir. Yani
kaostur. Bu bir kuantum vakumunun topolojik durumunu ifade eder.
Evrenimiz, yaradılış patlaması sırasında, iki tip içerik ve tutarlılığa dönüşmüştür. Birincisi, maddi cisimler, ikincisi göremediğimiz kuvvet alanlarıdır. Büyük patlamada açığa
çıkan toplam enerji de varlıklar ve alanlar olarak ikiye ayrılmıştır. İkincisi, yani alanlar, sanal evreni ( soyut evreni) yapılandırmıştır. Bu durumda ( parçacık-kuvvet)
düalitesi sanal evrenlerde de mevcuttur.
Süper Uzay Conandromu
Evrenimizin dört temel kuvveti "big bang" sırasında bitişik ve tek kuvveti. Buna Aknokta adı verilmektedir. Bu tek parçacık, soğudukça ufalandı, süper simetrik parçacıklara
ayrıldı ve Süper uzay meydana geldi. Süper Uzay, aslında madde ile enerjiden oluşmuştur. Fakat Elektromanyetik olmadığı için ışımayan bir karanlık evrendir.
1933'lerde Fritz Zwicky galaksileri gözlerken, galaksilerin göründüğünden on kat daha kütleli ve ona eş değerde hızla seyrettiğini keşfetti. Galaksiler görüldüklerinin on katı
kadar görünmeyen ( karanlık maddeyi o kayıp kütleyi içlerinde barındırmaktaydı. Buna, daha bilinmedik, saptanamayan, sayılamayan diğer kayıp kütleler dahil değildi.
Big Bang sırasında yaratılan bu Karanlık Madde çok garip bir karakter arz ediyordu. Fotino ve Aksiyom adı verilen parçacıklardan meydana gelmiş olan karanlık madde, çok yavaş
hareket ediyordu. Bu yüzden de yakın zamanlara kadar fark edilmemiştir. Elektromanyetik özelliği olmayan, Süper Uzay imalatı bu karanlık maddeye Conandrom denmektedir.
Evren genişlerken karanlık madde birbiriyle etkileşmeye girişti ve kütlesini kazanmaya kenarlardan açılarak yeniden bağlanarak anafor hareketleri yapmaya başladı. Bu olaya
"Süper Uzay Topolojisi" denilmektedir.
Fermion ve Bozonların dualitesi sonucu ortaya çıkan tek yapı çekim alanları ki bu Süper Simetridir, burada Kuantlar noktalar halinde değil sonsuza dek uzayıp giden iplikçikler
halindedir. Buna "Süper Sicim" durumu denmektedir. Bu görüşler sınanamaz, denenemez, çünkü evrenimizin dışındadır, yarı soyuttur. Bu yarı soyut mekan "O" vektörüdür ve aynı
zamanda da Hilbert Uzayının merkezidir.
Karadeliğin çekim alanının ardında Süper Uzay vardır. Oradan Takyon Evrenine ulaşılır. Takyon Evreni "Öz Enerji" evrenidir. Orada parçacık namına hiçbir şey yoktur. Bir ucuna
dokunulabilinse, aynı anda her tarafına dokunulmuş olur. Takyon Evreninin bir milimetre küpünün bir bucuk trilyonda biri değerindeki parçacık, evrenimizi meydana getirmiştir.
Mutlak soğuğun bir derece ötesi, takyonun en sıcak derecesidir. Bu durumda kütle sonsuzdur. Maddeyi enerjiye çevirerek kütlesini sonsuzdan sıfıra dönüştürür. Nötron yıldızının
karadeliğe dönüşmesinin nedeni budur.
Takyonlar garip yaratıklardır. Gittikçe yavaşlayan, hız enerjisi aldıkça hareketsizleşen bir yapıdadır. Soyut bir takyon kayası düşünelim. Onu ittiğimizde hızlanmayacak, aksine
gittikçe yavaşlayacaktır. Sonsuz bir güçle itilse bile yavaşlayıp duracaktır. Bu duruma kuantumda "ivmesizlik" denir.
Takyon Evreninde neler vardır?
Orada düş vardır, sevgi vardır, ilham vardır. Orada su da vardır. Anti hidrojen ve anti oksijenden kurulu su. Fakat bu suyu içtiğimizde oh demeye vakit bulamayız, çünkü hidrojen
bombası gibi patlarız. Yasalar bu yöndedir.
Takyon evreninin parçacıklardan kurulu çok küçük sahalar olarak algılanması yanlıştır. Tam tersi orası engin ve sonsuzdur. Özgün ve özgürdür. Maddenin boyut değiştirdiği
tekillik sahalarıdır.
Takyon Evreninde zaman yoktur. Orada sonsuzluk yaşanır.
Kuantum Teorisinde bir parçacığın çeşitli durumları vardır. Örneğin bir elektron birbirine benzeyen ama farklı rotalar çizer.
Zaman içinde geri gidebilseydik alternatif geçmişler bulabilir paralel evrenlerde dolaşabilirdik. Bir kimsenin geçmişini değiştirme imkanına sahip olabilirdik. Örneğin:
Kennedy'i suikasttan kurtarabilirdik. Fakat bizim geçmişimizdeki Kennedy hala ölüdür.
Ailesi olmayan adam paradoksu çok ilginçtir. Zaman içinde geriye giden birisi annesini ve babasını, kendisi doğmadan önce öldürürse ne olacaktır? Öldürürse nasıl doğacaktır?
1963'te Yeni Zelandalı matematikçi Roy Kerr, Einstein'in denklemini bir karadelikle bütünleştirdi. Zaman akışı karadeliklerle dolu idi. Orada bükülerek girdaplaşıyor yani
dönmeye başlıyordu. Halkanın "Olay Ufkunun" hızı arttıkça da Schrodinger'in, "Santrifuj Gücü" teorisine göre zaman, çekim alanının gittikçe artan gücü sonunda eziliyordu.Tam bu
noktada uzay/zaman -bir iç uzay tüneli oluştururcasına- bükülerek girdaplaşıyordu. Meydana gelen tünelin içine girebilen birisi olmuyor, fakat başka bir alternatif evrene
geçebiliyordu. Buna "Tırtıl Deliği" dendi. Daha sonraları Einstein'in denklemlerini çözmeye yönelik yüzlerce "Tırtıl Deliği" denklemi geliştirildi.
Tırtıl Delikleri, uzayın iki bölgesi arasında ilişki kurduğu gibi, iki zaman arasında da ilişkiyi sağlıyordu.
Tırtıl Delikleri, "Süper Sicim" durumu yani Süper Simetri çekim alanlarındaki kuantların iplikler halinde uzayda sonsuza dek uzamasının bir aksiyonu idi. Ve uzay-zaman
bükülmelerinin tek sorumlusuydu.
Tırtıl Deliğine girebilen bir kişi, başka evrene ya da kendi evreninin çok uzak bir köşesine anında ulaşabilme imkanına sahip olabilir.
Süper Uzayın yaratıkları olan takyonlar işte böylesine birçok işi birden yapabilmekteler.
Solucan deliği teorisini göz önüne alırsak bu teoriyle galaksinin merkezinde olduğu varsayılan bir karadelik tekilliğinden geçerek galaksinin en dış spiralinde yer alan bir
yıldız sistemine çok kısa zamanda geçilebileceğimiz düşüncesi ifade edilmektedir. Bu karadelik astronomik ölçekte bir solucan deliği tüneli olarak işlev görür.
------------
Kuantum Düşünce Tekniği Nedir?
Kuantum Düşünce üst nitelikli bir düşünme biçimidir. Sıradan düşünce biçimleri kendisini tekrar eden, etkisiz ve sınırlı enerjilerdir. Değiştirme ve oluşturma güçleri yoktur.
Daha çok vehim, kuruntu, başıboş hayaller biçiminde akar. Oysa Kuantum Düşünce derin düzeyde, atom altı alanda etkili olabilecek tarzda bir yaratıcı düşünme biçimidir.
Özel bir bilinç düzeyine girerek, özel olarak kurgulanmış sözel ve imgesel oluşumları içerir.
Bu düzeyde insan, kendi hayatının efendisi durumuna geçer.
Kuantum Düşünce daha da ilerisi ortak zeka alanında işlem yapar. Bütün evreni tekamül ettiren enerjiyle işbirliğine girildiğinde siz bir "kişi" olmanın sınırlı olanaklarını
aşar, "bütün" ün gücüne ulaşırsınız.
O zaman da gücünüz tabii ki bütünün gücüne eşit olacaktır.
Bu Teknik Pratik Olarak Hayatımıza Ne Gibi Yararlar Sağlar?
Bizim gelişmemiz için gereken bütün araçlar: uygun iş, eş, yaşam alanı,ev, bedenimizin sağlığı bu yüksek frekanslı enerjiden nasibini alır.
Siz, sınırlayıcı, engelleyici düşünce kalıplarınızı fark edip bunların yerine güçlendirici inançlarınızı koyduğunuzda hayatınız bu yeni inançlarınız doğrultusunda değişmeye
başlayacaktır. Sizin için en uygun kişi, en uygun imkan,en uygun zamanda karşınıza çıkacaktır. Yapmanız gereken şey uzanıp onu almaktır.
Doğuştan doğal olarak hakkınız olan mutluluğu, bereketi, bolluğu ve sevinci yaşamanıza imkan tanımış olursunuz.
Kuantum Düşünce, sağlıklı ve güçlü bir beden için de uygun bir zemin hazırlar. Bizim düşünce ve kabullenişlerimiz direkt olarak bedene etki yapar. Bedenimiz aslında bir enerji
okyanusundan başka bir şey değildir. Korku,kaygı,öfke, suçluluk duyguları bütün hücrelerimizin beslendiği enerjide azalmalar yol açar.
Kuantum Düşünce Tekniği; kendimizi tanımaya, başkalarını anlamaya, evrensel sistemin işleyişini fark etmekten doğan bilgeliğe ulaştırarak beden enerjimizi de düzene sokar.
Kişiler daha güçlü canlı ve güzel olurlar. Hayat misyonumuzu fark etmek ve ona adım adım ulaşmak yönündeki çabalarımızı destekler. Kendi içsel kodlamanızdaki yapmanız gereken
işinizle ilgili ipuçlarını yakaladıkça adımlarınız hızlanır.
Kuantum Düşünce kişiler arası iletişimin enderin boyutunu sunar bize. Ortak İnsanlık alanında gerçekleşen bu iletişim, derin ve etkili bir uzlaşma sağlar. Beden dili ve sözel
iletişimden daha da öte Kuantum sal İletişimle düşüncelerimizin direkt muhataba ulaştığı bir yöntem geliştiririz.
Kuantum Düşünce hayatımıza daha çok bolluk ve bereket çekmemizi de sağlar. Kendimizle ilgili derin içsel vizyonumuzu değiştirdikçe daha çok bolluk hayatımıza akmaya başlar.
Genel anlamda zenginlik; sahip olduğumuz şeylerle ruhsal varlığımıza kattığımız değerler arasındaki dengeyi anlatır. Çok paraya sahip olmak tek başına zenginlik işareti
olmayabilir. Önemli olan bu parayla ne yaptığınızdır. Daha çok kahkaha, daha çok dostluk, daha çok sevgi,
daha çok deneyim ve daha çok hayır üretebiliyorsanız o zaman zenginsiniz demektir.
Özetle Kuantum Düşünce Tekniği, yaşamın temel amacı olan sevinç duygusunu yüreğimizde hissetmemiz için bize imkanlar sunar.
Kuantum Fiziğiyle Bu Düşünme Tekniğinin Bağlantısı Nedir?
Kuantum fiziği, klasik anlamdaki fiziksel maddenin enerjiye dönüştüğü bir alana sokar bizi. O alanda artık atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarından
başka bir şey değildir.
Daha da ötesi bu parçacıklar insan düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt verirler. Bu alanı gözlemleyen kişi ile gözlemlediği parçanın birbirinden bağımsız, kopuk şeyler olmadığı
çıkar meydana. Düşünceyle enerji, gözlemleyenle gözlenen, iç ile dış, burası ve ötesi arasındaki ayırımlar kalkar.
Heisenberg’ in belirsizlik alanı dediği bu alanı, gönderdiğimiz düşünce paketçikleri varlık katar. Belli hale getirir. Kuantum alanının bir noktasına yaptığımız etki bütünü
etkiler aynı zamanda. Siz bir şey düşündüğünüzde bundan tüm alan etkilenir. Kuantum Fiziği, fizikle fizikötesinin birbirine karıştığı bir noktanın adıdır.
Bu Teknikten Yararlanarak Hayatlarında Değişiklikler Yaratan Kişilerden Örnekler Verebilir Misiniz?
Tabii ! Pek çok var. Çünkü kural hiç şaşmaz: Düşünceler hayatımızı oluşturur.
En yakın bir örnek bir mimar hanımla ilgili. İşinde hiç memnun olmadığını söylemişti. Ona nasıl bir işte çalışırsa mutlu olacağını sordum, anlatmaya başladı. Bunları bir bir
yazdık. Ciddi bir firmanın araştırma ve geliştirme departmanında çalışmak istiyordu. İmgesel olarak bilinçaltına kodladık. Ertesi hafta telefonla müjdeyi verdi. Tam da istediği
bölümde iyi bir şirkette hafta başında işe başlıyordu.
Buna benzer yüzlerce örnek var. Burada sorun sistemle ilgili değil. Kendilerine yüzde yüz yararlı olacak bu sistemi uygulamak için katılımcıları ikna etmekle ilgili. Belki de bu
işe keyifli bir ikna çalışması diyebiliriz. Bir başka çarpıcı örnek de bir öğrenciyle ilgili. Üniversiteye hazırlık yapan bu gencin sınavla ilgili korku dolu düşünceleri vardı.
Onunla bir çalışma yaptık. Binlerce kişi arasında o bir yıldız gibi parlıyordu. O kalabalık arasında fark edilmemesi mümkün değildi. Hayalinde sınavı kazanmış hatta üniversite
diplomasını alıyor görmesini sağladık. Bu sınavın hayatının bir çok önemli günlerinden sadece biri olduğunu ama tek belirleyici olay olmadığını tespit ettik. Bütün bunlar zihin
özel bir algılama düzeyindeyken gerçekleştirildi. Bu genç üçüncü kez sınava giriyordu ve artık dördüncü bir şansı yok gibi gözüküyordu. Tabii ki daha sonra onun sınavı
kazandığına dair telefon aldım.
Yine başka ilginç örnek tıp fakültesinde okuyan bir öğrenciyle ilgili. Arkadaşlarının ve rektörünün okulda yaptığı klüp çalışmalarını yeteri kadar desteklemediğinden şikayet
etmişti yana yakıla. Ona göre okul rektörü tuhaf biriydi. Bir konuda görüş almak için odasına girdiğinde onun hiç yüzüne bakmıyor, tersliyor ve isteklerini görmezden geliyordu.
Sonra bu gençle bir seminer programında özel bir çalışma yaptık. Bir hafta geçmeden yüzünde güller açarak beni ziyarete geldi. Kız arkadaşıyla sinemaya gitmişlerdi oradan
geliyorlardı. Tuhaf şeyler olmuştu doğrusu. Rektör birden huy değiştirmişti. Karşılıklı oturup konuşmuşlar ve çok sıcak bir iletişim kurmuşlardı. Daha önce bir türlü yerine
getirilmeyen okulun bilgisayar kulübüyle ilgili bir isteği daha o söylemeden rektör tarafından karşılanmıştı.
Bu süreç nasıl işliyor?Yani nasıl oluyor da sizin yaptığınız bu çalışmadan Rektörün ve kız arkadaşın haberi oluyor?
Güzel bir soru. Bizim bilinçaltı düzeyde oluşturduğumuz yeni bir program Birleşik Alanında bir etki yapar. Bu düzeyde zaman ve mekan farklı bir biçimde işler. Bu alanda her şey
Şimdi ve Burada durumunu yansıtır. O yüzden düşünceler mucizevi sonuçlar doğurur. Alan bir tür bilgi okyanusu gibidir. Okyanusun bir damlasındaki değişim diğer tüm damlaları
uyarır.
Seminerler katılımcılarda kalıcı bir etki yaratıyor mu?
Bu biraz da kişilerin konuya verdikleri önemle ilgili bir şey. Ama alışkanlık haline gelmiş, içselleştirilmiş bir davranış tabii ki kalıcı oluyor. Kuantum düşünce öğrenmeden çok
yapmaya, bilmeden de ileri olmaya yönelik bir çalışmadır. İçsel olarak yaratılmış değişimler kalıcı olacaktır kuşkusuz. Kişi düşünceleri ve seçimleri ile hayatı arasındaki
ilişkiyi gördükçe farkındalığını artırır. Böylece bilerek yaşamaya başlar. Böylece kendi hayatının efendisi olur.
--------------
Kaynaklar :
---------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
nedir . com
physics.about.com
whatis.techtarget.com
fizikmakaleleri . com
gizliilimler . tr . gg
sufizmveinsan
Safca inanmak - iman ve inanmanın Gücü Olan Plasebo Nedir ?
Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.
İlaç vücuda ağız, burun veya enjeksiyon yolu ile verilebilir.
Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın "işe yarayacak" ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir yöne "insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücü"ne yöneliktir.
Tıbbi olarak kurtulma olasılığı zayıf görülen birçok hasta, basitçe ölüm istatistiklerine girmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla, yüksek moral ve iyileşme azmi olmuştur.
İşte plasebo yeterince azmi olmayan fakat tıbben tedavisi de bulunmayan hastalıkların "bu ilaç sana çok iyi gelecek ama senin de çabalaman lazım" sözleri ile pazarlanan çaresidir.
Bazı zamanlar ise hiçbir hastalığı bulunmayan ama doktor kapıları aşındıran "Hastalık Hastalarının" tek reçeteli ilacıdır.
Plasebo gayrı resmi yazışma dilinde ve halk arasında yararlı tıbbi içeriği bulunmadığını ifade etmek için bazen "şeker hapı" olarak da adlandırılır.
------------------
Plasebo Etkisi Nedir?
Plasebo etkisi; kişinin aldığı ilaç (ilaç yerine verilen etkisiz ilaç) hakkında kendini iyileştireceği yönündeki düşüncesi, bu inancına paralel olarak fiziksel veya psikolojik iyileşmesidir. Bir bakıma, bireyin kendini iyileşeceğine inandırmasıdır. Alınan ilacın hiçbir etkisi olmasa bile, kişi inandığı için meydana gelen hem fiziksel hem psikolojik olarak iyileşmesidir.
Plasebo (Placebo), Latincede memnun edeceğim anlamına gelmektedir. Ortaya çıkışı ilginçtir; I. Dünya Savaşında eczanelerde ilaçlar tükendiği zaman, bazı doktorlar günümüzde alternatif tıp olarak bilinen tekniklerle hastaların acı ve şikayetlerinin azaldığını fark eder. 1950li yıllarda klinik araştırmaların da yapılmasıyla birlikte plasebo etkisi önemli bir yere sahip olmuştur.
Halk arasında tıbbi içeriği bulunmadığı için şeker hapı olarak adlandırılmaktadır. Kişi bu hapın ilaç olduğuna inanmıştır; fakat bu ürünün ana maddesi şekerdir. Bu ilaçlar etkisizdir. İçeriğinde kimyasal madde bulunmamakta ve hiçbir şekilde hastaya iyi gelecek bir etki oluşturmamaktadır. Hastalar kendilerine hapın iyi geleceğini düşündükleri için, hap hastaların iyileşmesini sağlar.
4891_plasebo-etkisi-nedir-1-620x350Plasebo nörobiyolojisi’nin dünyanın önde gelen araştırmacılarından biri olan Fabrizio Benedetti, plasebo etkisi üzerine bir deney yapmıştır. Denek, önce acıya maruz bırakılmış ve ağrılarını morfinle kontrol altına almıştır. Fakat deneyin son günü bir farklılık yaparak morfin yerine tuzlu su kullanmıştır. Acıların bu şekilde de azaldığı, dindiği görülmüştür.
Kanser hastaları başta olmak üzere, daha birçok hastalıkta kişinin iyileşmesine inanmasının ve pozitif düşünmesinin ne kadar önemli olduğu kabul edilen bir gerçektir.
-------------------------
Plasebo Etkisi Nedir?
Hayır, alternatif-rock grubu Placebo’nun gençlerin üzerindeki etkilerinden bahsetmeyeceğim. Bu yazıda, psikoloji ve tıp araştırmalarında sıkça ismini duyduğumuz ‘plasebo etkisi’ni anlatacağım.
Plasebo Etkisi Psikolojik Araştırmalar
Yaşınız ne olursa olsun, sizi genç hissettiren ortamlarda bulunmak, sizi gençleştiriyor.
Plasebo etkisi‘nin tarihinden plasebolarla ilgili birçok yazı bahsetmez. Ancak, plasebonun etkisi kadar nasıl ortaya çıktığı da oldukça ilginçtir. 1. Dünya Savaşı sırasında eczanelerde ilaç kalmadığında, bazı doktorlar alternatif tedavi teknikleriyle hastaların acısını ve şikayetini azalttıklarını farkederler. Özellikle 1950’lerde klinik araştırmaların yapılmasıyla birlikte plasebo etkisi tıp dünyasında tanınırlık kazanır. Yani plasebo etkisi, klinik geçerliliği olmayan alternatif tedavi uygulamalarının hastanın algısında onu iyileştirdiğine inanmasıyla gerçekleşen fiziksel ve/veya psikolojik iyileşmedir. Bir psikolojik araştırma ile bunu örneklendirelim: Harvard Üniversitesi’nden Ellen Langer, bakım evlerinden bir grup yaşlı insanı toplar ve onları birkaç hafta boyunca onların gençliğinde popüler olan dekor, müzik, kıyafet ve yiyeceklerin bulunduğu bir deneysel bakım evinde ağırlar. 3 hafta sonra hastaların fizyolojik parametrelerine baktığında, grubun önemli bir çoğunluğun cildinin gerginleştiğini, gözlerinin daha iyi gördüğünü, kaslarının güçlendiğini hatta kemik yoğunluğunun arttığını belirler. Ne kadar ilginç değil mi? 70 yaşlarındaki bir grup insanı, onları gençliklerindeki gibi hissettiren bir ortama koyduğunuzda fiziksel olarak gençleşiyorlar. Tabii bu plasebo etkisini ölçen binlerce araştırmadan sadece biri. Bugün piyasaya sürülen ilaçların hepsinin etkililiği plasebo testleriyle ölçülüyor. Yani bir ilacın etkisi deneme araştırmalarında aynı ilacın plasebosundan önemli ölçüde daha etkiliyse ancak piyasaya sürülüyor.
Yine Harvard Üniversitesi’nden Ted Kaptchuk da, ilaç firmalarının yürüttüğü bu tarz klinik deneylerin aslında ‘eksik’ olduğunu öne sürüyor. Ted Kaptchuk bu konuya şu soruyla meydan okuyor: Eğer klinik deneylerde ilaçların plasebolardan daha etkili olduğunu bulmaya çalışıyorsak, plaseboların da etkililik çıtasını yükselmemiz gerekmez mi? Yani klinik deneylerde sadece plasebo vs. ilaç yerine, plasebo vs. plasebo deneyleri yapmamız gerekmez mi? Kendisi Çin’de bir enstitüden Çin Tıbbı üzerine diploma almış biri olarak, Ted Kaptchuk aslında Harvard Üniversitesi’nde ilginç bir kişilik. Yaptığı deneyler de farklı akademik geçmişini yansıtıyor. Örneğin, 2000’lerde yaptığı bir deneyde bağırsaklarından rahatsızlık duyan (irritable bowel syndrome) 262 hastayı 3 gruba ayırıyor: Bir grup hiç tedavi görmüyor, onlara tedavi için beklemede oldukları söyleniyor. Bir diğer grup, uygulayıcının hastaya ilgi göstermediği ve hemen işini yapıp çıktığı bir akupunktur tedavisi grubuna alınıyor. Son grup ise uygulayıcının hastaya çok ilgi gösterdiği, “Bugün nasılsınız?” “Emin olun bu tedavi size çok iyi gelecek.” gibi sözlerle hastasını rahatlatan ve hastasına ölçülü bir biçimde fiziksel temasta bulunduğu bir tedavi grubuna alınıyor. Sonuçlar gösteriyor ki, sonuncu grup diğer iki gruptan önemli ölçüde daha çok iyileşme gösteriyor (semptomların azalması, hastanın kendi sağlık durumuyla ilgili yorumları). Belki bu araştırmanın sonuçları için birçok kişi “E her halde öyle olacak.” diye tepki verecek. Ancak, özellikle günümüzde sağlık sektörünün özelleştirilmesiyle hızlıca yapılan taramalar, doktorların hastaya birebir ilgisinin azalması gibi durumlar artarken, bu araştırma bir doktor tarafından uygulanan ‘sahte bir tedavi’nin bile ilgili bir tavırla verildiğinde etkili olabileceğini gösteren tek araştırma.
Plasebo Etkisi Pozitif vs. Negatif‘Nocebo’ nedir?
Placebo, nocebo’nun tam tersi etkisi için kullanılan bir terim. Yani hasta eğer bir sorun olmadığı halde, kendisine zararlı bir uygulama yapıldığına inandırılırsa ters tepkiler gösteriyor. Bunu da şöyle bir örnekle açıklayalım: Bir deneyde zehirli sarmaşığa alerjisi olan deneklerin koluna son derece zararsız bir yaprak sürtülüyor ama bunun zehirli sarmaşık olduğu söyleniyor. Bu deneydeki herkes yaprağın sürtüldüğü yerde kızarıklık ve kaşıntı tepkisi veriyorlar. Latince’de Placebo “Memnun edeceğim.” (I shall please.) Nocebo ise, “Zarar vereceğim.” (I shall harm.) demek.
Plasebo ve nosebo deneyleri bize gösteriyor ki, hastanın algısı ve inancı aslında hastanın iyileşmesinde veya kendini kötü hissetmesinde en büyük etken. Ancak Ted Kaptchuk şunu da ekliyor: “Plasebolar hastayı fizyolojik olarak tamamen iyileştirmiyorlar. Ancak plaseboların, hastanın benlik algısında ve iyileşme sürecinde pozitif bir etkisi olduğu açık.”
Herkese plasebo tadında günler dilerim.
----------------------
Plasebo Etkisi Nedir?
Çoğumuz yalnızca kendimizi iyi hissetmediğimiz zaman doktora gideriz. Sıramızı bekleriz, muayene oluruz, neyimizin olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini öğrenmek isteriz. Genellikle bu sürecin sonunda elimize bir reçete tutuşturulur. Kendimizi iyi hissettiğimiz sürece doktorun reçeteye yazdığı ilaçların içinde ne olduğu hakkında çok fazla düşünmeyiz. Doktorun en iyisini bildiğine güveniriz.
Peki, bu güven iyileşme sürecinde ne kadar rol oynar? Reçetedeki ilaçları işe yarayacağına güvenerek aldıktan sonra, ya aslında doktorun yazdığı ilaçların iyileştirme etkisinin kanıtlanmadığını öğrenirseniz? Ama iyileştiniz. O hapları aldıktan sonra iyi olacağınızı ummuştunuz, umduğunuz başınıza geldi.
İşte “plasebo etkisi“nin temel fikri bu. Plasebo etkisi, kişinin hastalığı için kanıtlanmış tedavi edici bir etkisi olmamasına rağmen bir ilacı aldığında kendisini iyileştirebileceği algısının oluşmasıdır. Plasebo kelimesi, Latince’ de “memnun edeceğim” (şikayetlerden kurtaracağım) sözünden türediği için ilaçlar ve tedavi kendi başına bir plasebo olarak adlandırılır. Plaseboların birkaç farklı çeşidi vardır. Etken maddesi olmadığı için farmakolojik olarak etkisiz olanları vardır. Bunlar genellikle şeker gibi temel bileşenler içerir (şeker hapı terimi de buradan gelir). İçinde aktif bileşenler olup hastanın özel durumu üzerinde işe yaradığı ispatlanamayan ilaçlar da plasebo sayılabilir. Ameliyat, enjeksiyon ve diğer tıbbi müdahaleler şeklinde olan plasebolar bile var. Bazıları tamamlayıcı ve alternatif tıbbın da plasebo sayıldığını düşünüyor.
Plaseboların hastaların %30’unun üstünde işe yaradığı görülmüş, bu nedenle yıllarca doktorlar tarafından kullanılmışlar. Aslında çoğu zaman plasebolar, hastanın acısını hafifletmek için doktorun, ilgisi ve desteği dışında, önerebileceği tek şeydir. Bazı araştırmacılar plaseboların psikolojik bir tepkiyi harekete geçirdiğine inanıyor. İlaçları alınca kendinizi iyileşmiş hissetmeye başlıyorsunuz. Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar plaseboların fiziksel etkilere de sebep olabileceğini gösterdi. Bu nedenle bazılarına göre doktorların plasebo ilaçları reçeteye yazmasında hiçbir sakınca görmüyorlar. Ne de olsa doktor hastasına yardım ediyor. Ama diğerleri bu uygulamanın zararlı olduğunu ve etik olmadığını, aldatıcı hatta kanuna aykırı olduğunu düşünüyorlar.
Plaseboların işe yarayabildiğini uzun süredir biliyor olmamıza rağmen nasıl ve niçin işe yaradığını kısa bir süredir düşünerek bir sonuca varmaya başladık.
Plasebo etkisi: hepsi kafamızın içinde mi?
plasebo-etkisi-bilimfilicom-1Plasebo etkisini açıklayan kuramlardan biri “özne- beklentisi” etkisidir. İnsanlar ilaç aldıklarında sonucun ne olması gerektiğini zaten bildikleri için sonucu bilinçsiz bir şekilde değiştirebilirler. Ya da netice öyle olmasa bile öyle olduğunu söyleyebilirler. Bir başka açıklama da klasik koşullanmadır. Plasebo etkisini deneyimleyen kişilerde placebo ilaç aldıklarında hastalık belirtileri hafifler. Yani ilaç alarak iyileşmeyi öğrenirler, ilacın gerçekten işe yarıyor olması o kadar önemli değildir.
“Özne- beklentisi” etkisi ve klasik koşullanma birbirine oldukça benziyor. İki açıklamada da hastanın sonuç beklentisi var. “Özne- beklentisi” etkisi öznel çünkü sadece kişinin söylediklerine dayanıyor. Ama plasebo almanın ölçülebilen fiziksel etkilerinin olması klasik koşullanma teorisini güçlendiriyor.
2002’de Amerika’ının Kaliforniya eyaletindeki UCLA Nöropsikiyatrik Enstitüsü‘nde yapılan bir araştırmada iki hasta grubuna deneysel antidepresan verilmiş üçüncü gruba plasebo verilmiş. İlaçları aldıktan birkaç hafta sonra her grubun beyin aktivitesi electroencepholography (EEG) kullanılarak ölçülmüş. Plaseboya olumlu tepki verenlerin beyin aktivitesinin ilaca olumlu tepki verenlerden daha büyük bir artış gösterdiği saptanmış. Bu aktivite ayrıca beynin prefrontal korteksi merkezliymiş. Bütün bunların sonucunda UCLA araştırmacıları çalışmasının sonuçlarının beynin plasebo ile kandırılamayacağını gösterdiğini şeklinde yorumlamışlar. Yani aslında beyin ilaca ve plaseboya farklı şekilde cevap veriyor.
Pek çok araştırma, ağrıyı azaltmak için beynin plaseboya nasıl tepki verdiğini incelemiş. En etkili olanlardan biri 2004’te Michigan Üniversitesi`nde yapılan bir çalışma. Bu çalışma plasebo etkisinin beynin kendisinin sahip olduğu doğal ağrı kesiciler olan endorfinlerle ilgili olduğunu gösterdi. Bu çalışmada sağlıklı deneklere ağızdan ağrılı ama zararsız bir enjeksiyon verilirken beyinleri de PET tarayıcısı ile tarandı. Deneklere ağrı seviyelerinin oranı soruldu ve araştırmacılar beyin taraması boyunca ağrıyı belli bir seviyede tutmak için farklı oranlarda tuz enjekte ettiler. Daha sonra deneklere ağrı kesici olarak düşündükleri şey verildi ve hepsi plasebo aldıktan sonra ağrı seviyelerinde bir azalma deneyimlediğini söyledi. Ama ayrıca beynin ağrıya cevap veren endorfin reseptörlerinin bulunduğu alanlarında da bir değişiklik görüldü. Ağrı kesici beklentisi beynin ağrı kesme sisteminin aktif hale gelmesine neden oldu.
Plasebo etkisine olan duyarlılık genetik olabilir. 2008 yılında İsveç’te Upsala Üniversitesi‘nde gerçekleştirilen bir çalışmada sosyal kaygı bozukluğu olan küçük bir grup test edildi. Plasebo içeren bir tedaviden sonra bütün denekler tryptophan hydroxylase-2 adında değişken bir gen için test edildi. Bu gen ruh halini düzenleyen serotonin nörotransmitterinin üretilmesinden sorumludur. Plaseboya olumlu cevap veren deneklerin büyük çoğunluğunda bu genden iki tane varken plaseboya cevap vermeyenlerde hiç yok. Geçmiş bir çalışmada da, bu genden iki taneye sahip olanların daha az kaygı duydukları görüldü.
Plasebolar yalnızca beyindeki ölçülebilir etkilerle sonuçlanmakla kalmaz, ayrıca ağrı ve belirtilerin kesilmesi için kasların ve sinir hücrelerinin de gevşediği görülmüştür. Bu yüzden plasebo etkisi aslında kafamızın içinde ama yalnızca psikolojik değil, fizyolojik bir yanı da var.
Araştırmalarda Plasebolar
plasebo-etkisi-bilimfilicom-2Plasebolar genellikle ilaçların ne kadar işe yaradıklarını (yani etkinlğini) belirlemek için klinik ilaç deneylerinde kullanılır. Plasebo kullanılan kontrollü deneylerde iki farklı denek grubu gerekir. Bir grup denenen ilacı alırken diğer grup plasebo alır. Deneye bağlı olarak plasebo etkisiz bir bileşen içerebilir ya da aktif bir ilaç olabilir. Bu deneyler çifte körlük yöntemiyle yapılır. Oluşabilecek ön yargılardan kaçınmak için ne denekler ne de araştırmacılar hangi grubun hangi maddeyi aldığını bilmez. Eğer araştırmacılar plasebo verdikleri grubu bilirlerse, denekler üzerinde oluşacak etki hakkında şüpheye düşebilirler.
Eğer ilacın sonuçları, güvenlik önlemleri gibi diğer kriterler de göz önünde bulundurulduğunda, plasebodan önemli derecede daha iyi olursa, genellikle ilacın başarılı olduğu düşünülür. Plasebolar çoğunlukla zihinsel hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların denenmesinde uygulanır. Bu tip ilaçlar denenirken özellikle plasebo etkisinin güçlü olduğu düşünülür. Bu nedenle denenen bir ilacın aslında hâlihazırda kullanılanlardan daha iyi olup olmadığını belirlemek zor olabilir.
Son zamanlarda bazı araştırmacılar plasebo kontrollü klasik deneylerin ilaçları test etmede etkili bir yol olup olmadığını sorgulamaya başladı. Eğer plasebo ilaçtan daha iyi bir performans gösterirse, bu durum ilacın gerçekten etkisiz olduğunu mu gösterir? Herkes o şekilde düşünmüyor. Dr. Ted Kaptchuk şöyle diyor: “İlacın işe yaradığından emin olduğumuzda bile aktif bir ilaç standart bir deneyde plasebodan daha iyi olmayabilir.” Bunun tam tersi de doğru olabilir. Yapılan bir deneyde ilaç plasebodan daha iyi bir performans gösterdi, bu nedenle araştırmacılar doğal olarak ilacın etkili olduğu kararını verebilirdi. Ama aynı olumlu sonuç beklentisiyle başka bir denek grubuna ne olduğu söylenmeden ağrı kesici verildi ve işe yaramadığı görüldü. Yapılan başka çalışmalar hastalar ne kullandığını bilmediklerinde bazı ilaçların beklendiği kadar işe yaramadığını gösterdi.
Plasebo kontrollü deneyleri eleştirenler, aslında plasebo etki diye birşey olmadığını çünkü birçok hastalığın tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden iyileştiğini söylüyor. Bütün pozitif sonuçları plaseboya atfetmenin yanlış olduğunu ve klinik bir deneyde plasebo etkisini doğru bir şekilde ölçmek için şimdiye kadar hiçbir tedavi görmemiş üçüncü bir denek grubuna ihtiyaç olduğunu öne sürüyorlar. Plasebo etkisinin destekçileri ise placeboların yalnızca gerçek hastane koşullarında gösterilebileceğine inanıyor. Çünkü klinik deneylerde deneklerin plasebo alabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi gerekiyor.
Sözün özü, hangi düzenekte olursa olsun plasebo kullanımı oldukça karışık. Ama plasebo kullanımı düşündüğünüzden daha da yaygın.
Plaseboların Reçeteye Yazılması
plasebo-etkisi-bilimfilicom-3Doktorlar yıllardır reçetelere plasebo yazmasına rağmen bunlar hakkında çok fazla konuşmuyorlardı. Araştırmacılar plaseboların klinik kullanımı hakkında çalışmaya başlaması oldukça yeni sayılır. Bu türden ilk araştırma bir tıp fakültesi öğrencisi ve bir fizikçi tarafından 2007 yılının sonlarına doğru Chicago Üniversitesi‘nde gerçekleştirildi. Bu çalışma Chicago bölgesindeki hastanelerde yaklaşık 200 doktorun %45’inin tıp hayatlarının birçok noktasında reçeteyle plasebo yazdığını gösterdi. Reçeteye yazmasalar bile hemen hemen bütün doktorlar plaseboların tedavi edici bir etkisinin olduğuna inanıyor. 2008 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen başka bir çalışmada da benzer sonuçlar görüldü. Amerika Birleşik Devletleri’nde 600 den fazla doktorun yarısı bir ankette reçeteyle plasebo yazdığı cevabını verdi.
Doktorlar genellikle hastalarını başka türlü rahatlatamadıkları durumlarda reçeteye plasebo yazar. Böyle hastalar ya yan etkilerinden dolayı var olan ilaçları alamıyor ya da hazırda etkili bir ilaç bulunmuyor. Örneğin sürekli yorgunluktan yakınan bir hastaya, doktor bu belirtilerin altında yatan sebebi bulamamışsa, muhtemelen vitamin almasını önerir. Dr. Danielle Ofri’nin 2008 araştırmasına göre hastaların bazılarında vitaminlerin işe yarıyor ve vitamin almanın hiçbir dezavantajı yok. Vitaminler kesinlikle insanlar için yararlı, fakat yorgunluğa çare olduklarına dair bir kanıt yok.
Doktorların reçeteye plasebo yazmalarıın başka bir nedeni ilaç arsızı hastaların ısrarlarıdır. Ama bazen gerekmediği halde ilaç almak faydadan çok zarar getirebilir. Bunun en yaygın örneği, bir virüs nedeniyle soğuk algınlığına yakalandığında hastaya antibiyotik verilmesidir. Antibiyotikler yalnızca bakteriyel hastalıkların tedavisinde etkilidir, virütik hastalıklarda işe yaramaz. Ama birçok hasta her ne olursa olsun antibiyotiğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Böyle durumlarda antibiyotik veren doktorlar, hastanın bağışıklık sistemi zayıfladığı için nasılsa sonunda bakteriyel bir enfeksiyona yakalanacağını ileri sürüyorlar. Ama antibiyotiğe dirençli bakteriler ve yalnızca gerektiğinde antibiyotik verilmesinin önemi hakkında daha çok şey öğrendikçe bu uygulamanın azaldığı görülüyor.
Doktorun reçeteye yazdığı plasebo çoğu zaman bir şeker hapı değil. Araştırmalara göre en yaygın iki plasebo ağrı kesici olan aspirin ve vitamin benzeri haplar. Bazı doktorlar plasebo olarak antibiyotik ve yatıştırıcıları da reçeteye yazıyorlar. Eleştirenler bunların hiç birinin gerçekte plasebo olmadığını çünkü doğrudan o hastalıkta işe yaramasa bile hepsinin bir şekilde aktif bileşen içerdiğini söylüyorlar.
Elbette ki plasebo kullanımı oldukça tartışmalı bir konu. Reçeteye plasebo yazmanın ahlaki boyutu da var.
Reçeteyle Plasebo Vermeyle İlgili Tartışmalar
Amerika Tıp Birliği 2006 yılında plasebolarla ilgili bir politika oluşturdu. Bu politikaya göre hasta bilgilendirildiği ve kabul ettiği sürece teşhis ve tedavi için plasebo kullanılabilir. Burada eleştirilmesi gereken en büyük nokta doktorların hastanın o anki durumuna iyi gelip gelmeyeceği kanıtlanmamış bir ilacı vererek aslında onlara yalan söylemesi.
Peki, doktorlar Amerika Tıp Birliğinin politikalarını çok katı bir şekilde uygularlarsa ne olur? Hastalarına aslında onlara verdikleri şeyin içinde ilaç olmadığını ya da onların hastalığı üzerinde işe yarayıp yaramadığının bilinmediğini söylemek zorunda kalırlar. Bazı araştırmacılar bu durumun plasebo etkisini psikolojik yönden sekteye uğratacağına inanıyorlar. Ama bazıları, özellikle plaseboların klasik koşullanma yoluyla çalıştığına inananlar, ilacın aslında plasebo olduğunu açığa vurmanın ilacın işe yaramayacağı anlamına gelmediğini söylüyorlar.
Çok az sayıda doktor reçeteye plasebo yazdığı hakkında açıkça konuşur ama bu doktorlar genelde hastalarına doğrudan yalan da söylemezler. İlaçta hastalığa iyi gelebilecek bir şeyin olduğunu fakat tam olarak nasıl işe yaradığını bilmediklerini söylerler. Plasebo kullanımını destekleyenler bunun bir yalan olmadığını, bazı durumlarda yararlı olduğunun bilindiğini söylüyor. Amerika Tıp Birliği politikası doktorlara, hastalarına plasebo etkisini açıklamalarını ve herhangi bir tedavi boyunca plasebo kullanmak için hastaların onayını almaları gerektiğini belirtiyor. Bu yolla, hastalar tam olarak ne zaman plasebo kullandığını bilmeyecek ve aynı zamanda plasebo etkisinden yararlanabilecekler.
Reçeteye plasebo yazmanın bir başka temel problemi ise, placebo etkisinin nüfusun yarısından fazlasının üzerinde işe yaradığının gösterilememesi gerçeğidir. Eğer doktor plasebo verir ve işe yaramazsa hem hasta hem de doktor tedavi bulma çalışmasında başladıkları yere dönmüş olurlar. Eğer doktor plasebo vermeye devam ederse hem hastanın güveni sarsılabilir hem de gelecekte vereceği bir ilacın iyileştirici etkisini azaltabilir. Üstüne üstük plasebolar genellikle kısa vadelidir, kronik hastalıklarda işe yaramazlar.
Antibiyotik ve yatıştırıcıların plasebo olarak verilmesi de gerçekten büyük bir tehlikedir. Şeker hapı, aspirin ya da vitaminler büyük problemlere yol açmazlar, ama antibiyotik ve yatıştırıcılar yarardan çok zarar verebilir. Kişinin hastalığında işe yaramasa bile birçok yatıştırıcı alışkanlık yaptığı için kişi ilaca bağımlılık geliştirebilir. Gerek olmadığı halde antibiyotik veren doktorlar, MRSA gibi antibiyotiğe karşı dirençli bakterilerin daha da dirençli olmasına katkıda bulunurlar.
Tartışmalar yalnızca plaseboların ne içerdiği hakkında değil, ayrıca doktorların ve araştırmacıların placeboları kullanmaya devam edip etmemeleri konusunda da sürüyor. Hatta plasebo kullanımını destekleyenlerin bazıları plasebo kelimesi yerine “zihin-beden ilacı” ya da “bütünleşik iyileşme” terimlerinin kullanılması gerektiğini savunuyor. Görünüşe göre pek çok insan plasebo etkisinin işe yaradığına inanmaya devam ediyor, bu nedenle placebo kullanımının yakın zamanda azalması beklenmiyor.
Kaynaklar :
-----------------
Wikipedia
Bilgiustam
Pavlovspartner
Bilimfili
Etiketler :
_________________
Safca inanmak ,iman, ve ,inanmanın Gücü, Olan, Plasebo Nedir ?,Plasebo,Plasebo Etkisi Nedir?,Etkisi Nedir?,Plasebo, "işe yarayacak",‘Nocebo’ nedir?,bir ilacı aldığında, kendisini iyileştirebileceği, algısının oluşmasıdır.,bireyin, kendini, iyileşeceğine inandırmasıdır ,
Pil Nedir - icadı ve Tarihçesi - Pil Hakkında Bilgiler
Pil, kimyasal enerjinin depolanabilmesi ve elektriksel bir forma dönüştürülebilmesi için kullanılan bir aygıttır. Piller, bir veya daha fazla elektrokimyasal hücre, yakıt hücreleri veya akış hücreleri gibi, elektrokimyasal aygıtlardan oluşur.
Bilinen en eski insan yapısı piller, Bağdat Pilleridir. MÖ 250 ve M.S. 640 yılları arasında yapıldığı tahmin edilmektedir. Pillerin gelişimi, 1800 yılında İtalyan fizikçi Alessandro Volta tarafından geliştirilen Voltaik (Voltaic) pil ile başlamıştır. Dünya çapında pil endüstrisi (2005 yılı yaklaşık değeri) 48 milyar A.B.D doları ciroya sahiptir.
İcadı
Günümüzde kullanılan en önemli araçlardan biri olan pil, 1800 yılında tesadüf sonucu bulunmuştur. Elektriğe ilişkin bilgiler, MÖ 6. yüzyıl yıllarına kadar gitmekle [kaynak belirtilmeli] birlikte bilimsel olarak ilk defa 17. yüzyılda ele alınmıştır. Ancak 19. yüzyıla kadar bilinen elektrik türü, bir kumaşa sürterek elde edilen ya da yıldırım elektriği olarak bilinen statik elektriktir. 19. yüzyılda buna elektrik akımı eklenmiş ve sürekli elektrik akımını mümkün kılan pil icat edilmiştir. Elektriğin bu dalındaki çalışmaları başlatan kişi, ünlü kurbağa deneyi ile tanınan Luigi Galvani (1737–1798)’dir.
1780 yılında yaptığı deneylerin sonuçlarını 1791’de açıklayan Galvani, "hayvansal elektrik" teorisini ortaya attı. Bu teorisini, rastlantı sonucu ölü bir kurbağanın bacağındaki sinirlerin neşter ile kesildiğinde kasıldığını gözleyerek oluşturmuştu. Buna göre, canlıları oluşturan hücreler elektrik içermekteydi.
1793'de Galvani'nin deneylerine devam eden Alessandro Volta (1745–1827) kurbağa bacağı kasılmalarının farklı iki metalden kaynaklandığını bulur. Bacağın uyarılması, birbirine benzemeyen iki farklı metalden ve hücrelerin sıvı içermesinden kaynaklanıyordu. O hâlde elektrik elde edebilmek için iki farklı metale ve sıvıya ihtiyaç olmalıydı. Bundan yararlanarak bakır ve çinko madenleri alarak aralarına tuzlu suya batırılmış süngerler yerleştiren Volta, elektrik akımını elde etmeyi başardı. Böylece Volta Pili adı verilen pili buldu (1800).
Böylece Volta, Galvani'nin biyolojik deneylerinin sonucu olan Hayvansal Elektrik Teorisi’ni ortadan kaldırdı. Galvani’nin deneyleri bilim tarihinin en ilginç olaylarından birisidir. Galvani ve Volta arkadaştılar ve Galvani asla Volta’ya kuramını ortadan kaldırdığı için kin duymadı. Volta da Galvani’nin deneylerinin güzel ve şaşırtıcı deneyler olduğunu yazmaktaydı. Çalışmalarından ötürü Napolyon onu ödüllendirdi ve Avusturya İmparatoru, onu Padua Üniversitesinde Felsefe Fakültesi Başkanlığına getirdi. Ölümünden 54 yıl sonra 1881’de Volt adı, elektrik gücü birimi olarak onun anısına ithafen kullanılmaya başlandı.
Çeşitleri
Genel olarak piller, kullanıldıktan sonra atılan (Non-rechargeable) ve tekrar şarj edilebilen (Rechargeable) piller olarak ikiye ayrılır.
Kullanıldıktan sonra atılan (şarj edilmeyen) piller:
Çinko-karbon pil - Düşük maliyetli - az enerji gerektiren uygulamalar için.
Çinko-klorid – Çinko–karbon pilden biraz daha uzun ömürlüdür.
Alkalin pil - Alkaline/manganez "uzun ömürlü" pillerdir , daha fazla güç ihtiyacı gerektiren uygulamalarda da kullanılabilir.
Gümüş-oksit pil – Genelde işitme cihazlarında kullanılır.
Lityum (Lithium) pil – Genelde dijital kameralarda kullanılır. Saat ve bilgisayar saatlerinde de kullanıldığı görülür.Çok uzun ömürlüdür, fakat pahalıdır.
Civa (Mercury) pil – Genelde dijital saatlerde kullanılır.
Çinko-hava pil – Genel olarak işitme cihazlarında kullanılır.
Isıl (Termal) pil – Yüksek sıcaklık depolar. Askeri uygulamalarda önem taşır.
Şarj edilebilen (tekrar kullanılabilen) piller:
Kurşun-asit pil – Araçlar, alarm sistemleri ve kesintisiz güç ihtiyacı olan yerlerde kullanılır.
Lityum-iyon pil – Oldukça yaygın olan türdür. Yüksek şarj yoğunluğu vardır. Dizüstü bilgisayar, cep telefonları, müzik çalarlar ve daha birçok taşınabilir dijital cihazda kullanılır.
Lityum-iyon polimer pil – Lityum iyon pilin temel karakteristiklerini taşır, farkı daha az şarj yoğunluğu olmasıdır. Bu pilin kimyası üreticinin ihtiyacına göre kullanım yeri avantajı yaratabilmesidir. (Örneğin; ultra –ince pil)
Sodyum-sülfür (NaS) pil
Nikel-demir pil
Nikel metal hidrit (Ni-MH) pil
Nikel-kadmiyum pil - Li-Ion ve Ni-MH pil tiplerinin tüm uygulamalarında kullanılabilir. Bu pil, uzun şarj adedine sahiptir (1500 defanın üzerinde). Fakat diğer tiplere göre daha az enerji yoğunluğuna sahiptir. Ni-Cd piller eski teknolojide kullanılmakta olup, hafıza sorunlarına yol açmalarından dolayı yerini modern pillere bırakmaktadır. Ayrıca içerdiği kadmiyum dolayısı ile kullanımı sınırlandırılmaktadır.
Sodyum-metal klorid pil
Nikel–çinko pil
Erimiş tuz pili
Pillerin bir araya gelerek oluşturdukları pil gruplarına "Batarya" denmektedir. 1960'lardan önceki lambalı radyo alıcılarında yaygın olarak kullanılmakta idi. Günümüzde ise taşınabilir bilgisayarda yaygın olarak bataryalar kullanılır. Cep telefonlarında ise, yeni çıktıklarında 3 hücreli bataryalar kullanılmakta idi. Ancak şu anda neredeyse tüm telefon modellerinde tek hücreli Lityum iyon piller kullanılıyorsa da, alışkanlık sebebi ile bunlar da hatalı olarak "batarya" diye adlandırılmaktadır.
Meyveden pil üretimi
Limondan ya da asit içerikli başka meyvelerden basit piller yapmak mümkündür. Bu tip pillere, kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmeleri nedeniyle “voltaik piller” adı veriliyor. Piller, asidik bir çözelti içerisine iki farklı metalin yerleştirilmesi mantığıyla yapılır. Buna göre, limona örneğin çinkoyla kaplanmış bir çivi ve bakır bir madeni para batırıldığında, limon suyu gerekli asit çözeltisini oluşturur ve elektrik üretebilir. Ancak elde edilen elektrik akımı oldukça zayıf olup, LED’de hafif bir ışıma sağlamaya yetecek kadardır.
Çevreye etkisi
Pil geri dönüşümü
250 yıllık gelişiminden beri piller en pahalı enerji kaynakları arasında yer almaktadır, ayrıca bünyesinde çok pahalı ürünler hatta bazen cıva, kurşun, nikel gibi riskli kimyasallar bulundurmaktadır. Bu yüzden günümüzde kimyasal madde içeriği olduğu için insan metobolizmasını etkilemekte ölümcül sebeblere neden olmaktadır. Piller yutulduğunda tehlikeli ve ölümcül olabilirler.Artık çoğu bölgelerde kullanılmış pillerdeki toksit maddelerin geri kazanımı için geri dönüşüm merkezleri kurulmuştur.Çevreye atılan atık piller çevre kirliliğine sebep olduğu gibi güneş ısısının etkisiyle patlama olasılığı kaçınılmaz olduğu için patlama sonucu içindeki kimyasal maddelerin dışarı çıkması sonucu insan sağlığı için risk taşımaktadır.
Rohs Belgesi
Özellikle pil, batarya üretimi ve ithalatında bazı zararlı maddelerin kullanımının sınırlandırılması amacıyla pil ve batarya atıklarının çevreyle uyumlu olduğunu gösteren belge. Bu belgeye sahip olmadan hiçbir ithalatçı ya da üretici imalat ve ithalat yapamaz. Rohs Belgesi ile batarya ve pillerde aşağıda yazılı maddeler test ile aranır. Bunlar; Kurşun (Pb) Civa (Hg) Kadmiyum (Cd) Hexavalent krom (VI) (Cr (VI) Certain brominated flame retardants (BFR’s) Polybrominated biphenyls (PBB’s) Polybrominated diphenyl ethers (PBDE’s) Bu testler akredite laboraturlar tarafından yapılır.
Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara, modern piller sıkça kullandığımız teknolojilerin en önemli parçaları arasında. Özellikle yeni telefonlarımızın her gün şarja ihtiyaç duyması nedeniyle pilleri unutmamız mümkün değil. Peki bu kadar sık kullandığınız bir teknoloji hakkında ne kadar bilginiz var?
Piller ve onlara nasıl davranmanız gerektiği konusundaki bilgilerinizi genişletmenin zamanı geldi.
Piller nasıl ortaya çıktı?
İşlevsel ilk elektromanyetik pilin ortaya çıkışı, 1800 yılına dayanıyor. Alessandro Volta'nın ürettiği ilk pil, tuzlu suya batırılmış kağıt disklerin ayırdığı bakır ve çinko levhalardan oluşuyordu. Bu kağıt diskler, bir süre için kararlı bir elektrik akımı üretebiliyorlardı. Voltaik pil olarak adlandırılan bu pil, peşinden gelecek pil denemelerinin öncüsü olacaktı.
Pil tasarımı 1836 yılında John Frederick Daniell tarafından standart haline getirildi. Sülfürik asit ve çinko elekrotla doldurulmuş, seramik konteynere batırılmış, bakır sülfat çözümüyle dolu bakır kap, genel-geçer pil standardı halini aldı ve sayısız elektrikli telgraf ağında kullanıldı.
1979'da ise Oxford Üniversitesi'nden Koichi Mizushima ve John Goodenough, pozitif elektrot için lityum kobalt oksit, negatif elektrot için lityum metali kullanan şarj edilebilen pili gösterdi. Böylece lityum hücrelerin öncüsü ortaya çıkmış oldu. Pilin ticari hale gelmesi, yıllar sonra 1991'de Sony ve Asashi Kasei tarafından gerçekleştirildi.
Modern pilin tanımı
Taşınabilir cihazlarımıza elektrik akımı sağlayan elektrokimyasal hücrelere modern pil adını veriyoruz. Piller, şu iki kategoriye ayrılırlar: Tek kullanımlık piller ve şarj olabilen piller.
Tek kullanımlık pillerin elektrotları kullanım sırasında geri döndürülemeyecek biçimde değişikliğe uğradığından, onları şarj etmek mümkün olmaz. Şarj edilebilen pillerin elektrotları ise ters akım ile tekrar yüklü hale getirilebilir.
Modern taşınabilir elektronik cihazların çoğu, lityum tabanlı pilleri kullanmaktadır. Bunlar arasında en çok rastlanan pil türü, lityum iyon (Li-ion) pillerdir. Zaman zaman lityum polimer (Li-Po) pillere de rastlayabilirsiniz - bu pillerin enerji yoğunluğu daha azdır ve üretilmesi daha maliyetlidir.
Li-Po piller, hafiflikleri, esnek tasarımları, düşük ve yüksek sıcaklıklarda daha iyi çalışabilmeleri sayesinde popülerliklerini hala korumaktadırlar. Li-ion piller genellikle ilk elektrot olarak lityum kobalt oksit (LiCoO2) ve ikinci elektrot olarak grafit ve elektrolit olarak bir organik çözücüden oluşurlar. Bu bileşimin kullanılmasının nedeni, yüksek enerji yoğunluğu ve pilin kullanımda olmadığı sırada enerjiyi daha yavaş kaybetmesidir.
Lityum tabanlı tüm piller, bir Basınç Sıcaklık Katsayısı'na sahiptir. Bu, pilin uç noktalarda veya aşırı kullanımda devre dışı kalmasını sağlayan bir mekanizmadır. Bu işlev devreye girdiğinde şarj/deşarj işlemini mümkün kılan kimyasal bileşimlere genellikle kalıcı olarak hasar verilir.
Şarj süreci
Yüksek güç yoğunluğu ve tekrar şarj edilebilme yetenekleri, taşınabilir teknolojilerde lityum tabanlı pilleri tercih sebebi haline getirdi.
Şarj işlemi sırasında lityum iyonlar, elektrolit içerisinden geçerek pozitif lityum kobalt oksit elektrot üzerinden negatif grafit elektrota ulaşırlar. Deşarj veya kullanım sırasındaysa iyonlar, elektrolit üzerinden geriye doğru, negatiften pozitife doğru akarlar. Bu işlem, AA pillerdeki 1,5 voltluk akıma göre daha yüksek bir voltajda, 3,7 voltta gerçekleşir. Lityum tabanlı pillerin tüketici elektroniklerinde sıkça kullanılmasının nedenlerinden biri de budur.
Lityum tabanlı piller, laptop gibi daha büyük cihazlarda da kullanılır. Bu tür cihazların pilleri, birden fazla lityum iyon hücresinden ve aşağıdaki ek bileşenlerden oluşur:
Sıcaklık sensörü: Hücrelerin güvenliğini ve kalıcılığını sağlamak için ısıyı takip eder.
Voltaj düzenleyici: Paketin içindeki her hücrenin çıkış voltajını düzenleyen sensör ve devre.
Pil şarj durumu: Şu anki şarj durumu (yüzde 59 gibi) hakkında işletim sistemini bilgilendiren sensör.
Konektör: Pili laptop'la bağlayan bağlantı noktası. Markaya göre değişiklik gösterir.
Pil bakımı
Lityum iyon pillerin çoğunda bulunan pozitif elektrot LiCoO2, hasar gördüğünde tehlikeli bir hal alır. Diğer pillerin aksine yanıcı, basınçlı bileşenler, istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Lityum iyon piller, bu sorunu çözmek için bir dizi güvenlik testine tabi tutulurlar.
Isı
Lityum iyon pillerin aşırı ısındıklarında alev alabildiklerine rastlanmıştır. Isı altında ve beklenmedik basınç veya kısa devreye maruz kalan piller, "patlayabilir". Bu durumda pil, kullanılmaz hale geldiği gibi, içerisinde bulunduğu taşınabilir cihaza da hasar verebilir. Lityum iyon pillerin içerisinde her hücreyi diğerinden ayıran bir ayırıcı bulunmaktadır. Bu ayırıcı, şarj ve deşarj süreçlerinde pozitif ve negatif elektrotları ayrı tutar. Ayırıcının hasar görmesi veya delinmesi, elektrotların temas etme olasılığını ortaya çıkarır. Bu durumda pil hızla ısınarak patlayabilir.
Piller, bu tür durumları engellemek üzere havalandırma mekanizmalarına sahiptirler, ancak kimyasal bileşimin doğası gereği patlama olasılığı tamamen ortadan kalkmaz.
Deşarj
Lityum iyon piller, "tam" deşarj olmaktansa, kısmen deşarj olmayı tercih ederler. "Şarj belleği" adı verilen etkiye sahip olmadıklarından, kısmi deşarj pilin gelecekteki performansını etkilemeyecektir. Bununla birlikte pili "tamamen" bitirmek, lityum tabanlı pilin voltajının düşmesine neden olabilir. Bu durumda pil, kalıcı olarak hasar görebilir.
Yaşlanma süreci
Lityum tabanlı piller, şarj/deşarj döngülerinin sayısına bağlı olarak 2 - 4 yıl ömre sahiptirler. Pilinizi kaç kere şarj ettiğinizi saymanıza gerek yok. Zira yeni bir pili hiç kullanmadan saklasanız bile, pil ömrü yine 2 - 4 yılı geçmeyecektir.
Yeni bir taşınabilir ürün satın alırken, pilinin ne kadar beklediğini kontrol etmenizde fayda var. Bir sene depoda bekleyen bir pilin, tahmin edeceğiniz üzere ömründen bir sene gitmiştir.
Li-Air (Lityum hava)
Lityum pillerin bir sonraki nesli, lityum hava kimyasallarından oluşacak. BU piller, çok yüksek güç yoğunluğu sunarken, çok hafif tasarımları da mümkün kılıyor. Li-Air piller, akımı teşvik etmek için oksijenden faydalanıyorlar ve bu sayede daha yüksek güç yoğunluğu elde edebiliyorlar. Ancak ne yazık ki Li-Air'in ticari hale gelebilmesi için birkaç önemli alandaki araştırmanın tamamlanması gerekiyor.
Son 400 yılın en önemli buluşlarından biri elektrik olmuştur. Ama burada akıla gelen soru elektriğin yaşamımızda bu kadar uzun zamandır olup olmaması ise cevap “evet, hatta daha uzun zamandır var” olacaktır. Şaşılacak bir gerçek ise tarihin en eski çağlarından beri bilinen elektriğin ancak 1800 lü yıllardan başlayarak insanlar için kullanılabilecek bir düzeye getirilmiş olmasıdır.
Pili kim icat etti?
Elektrik üretmede kullanıldığı bilinen en eski yöntem ise statik yüklemedir. “Elektrikli tabanca” da denen Alessandro Volta (1745-1827) buluşu olan düzenek içine elektrik teli konulduktan sonra metan gazı doldurulan bir şişeden oluşuyordu. Telden bir elektrik kıvılcımı yollandığında kıvılcım metan gazını ateşleyerek şişenin patlamasına yol açıyordu.
Daha sonraları Volta bu buluşunu Volta uzak mesafeler arasında haberleşme amacı ile kullanmayı düşündü, tabi ki yalnızca bir işaret iletebilen. Düşüncesine göre İtalya’da Como ve Milano şehirleri arasında tahta direkler üzerinde bakır tel çekilecek ve bir tarafında kıvılcım üreteci, diğer tarafında da metan dolu şişe bulunacaktı. Taraflar arasında kararlaştırılmış bir olay gerçekleştiğinde de kıvılcım jeneratörü çalıştırılıp öteki uçtaki şişe patlatılacak ve böylece olayın gerçekleştiği mesajı iletilmiş olacaktı. Fakat bu iletişim hattı hiç gerçeğe dönüştürülmedi.
Elektrik üretiminde sonraki kademe ise elektroliz yöntemi ile oluştu. Volta 1800 yılında bazı sıvıların metaller arasında kimyasal reaksiyon yaratıp devamlı elektrik üretimine yol açtığını fark etti. Daha sonrada bu üretim hücrelerini seri bağlayarak gerilimin arttırıldığını gördü. Bu gözlemler pilin keşfedilmesine öncülük etmiştir.
Pilin icadı ile deneyler artık kıvılcımların bir anlık etkisi ile sınırlı kalmaktan kurtuldu. Artık kesintisiz ve devamlı bir elektrik kaynağı elde edilmişti.
1800’lerin başında Fransa teknolojik gelişmelerin zirvesine ulaşmıştı. Yeni buluşlar ve fikirler siyasi arenadan da destek görmeye başlamıştı. Bir davet üzerine Volta Fransa Ulusal Enstitüsünde Napolyon Bonapart’ın da bulunduğu bir topluluğa bir dizi ders verdi. Bu dersler sırasında yapılan pillerden kıvılcım üretme, elektrik ile çelik bir teli eritmek, elektrik ile bir silahı ateşlemek ve suyu elemanlarına ayırmak gibi deneylerde Napolyon bizzat Volta’ya yardımcı oldu.
1802 de Dr. William Cruickshank seri üretilecek pilin tasarımını yaptı. Cruickshank aynı boyutlarda kare şeklinde kesilip uçlarından lehimlenmiş bakır ve çinko plakaları etrafı çimento ile sıvanmış tahta kutulara koyarak içini tuzlu su ya da su ile seyreltilmiş asitle dolduruyordu. Plakaların aralarındaki mesafeyi sabit tutmak için tahta yüzeyin üzerine oluklar yapılıyordu.
Sir Humphry Davy‘nin Londra Kraliyet Enstitüsü kasalarına çok güçlü pilleri yerleştirmesi yeni buluşların önünü açtı. Davy pilleri karbon elektrotlara bağlayarak elektrikle üretilen ilk ışığı elde etti. Bugün ark lambası dediğimiz düzeneğin çalışmasını izleyenler sonraları bu ışığın o güne kadar gördükleri en parlak ışık yayı olduğunu söylediler.
Şarj Edilebilen Pil
Tekrar doldurulamadıkları için yapılan bütün bu piller ilkel piller sınıfına giriyordu. 1859 da Fransız fizikçi Gaston Planté şarj olabilen pili icat etti. Bu pillerin çalışma prensipleri bugün hala kullandığımız akülerdeki kurşun/asit sistemi ile aynı idi.
Elektrik üretmede kullanılan üçüncü, ama en önemli olan, metot ise çok sonraları keşfedilen manyetik alan metodu idi. 1820de Fransız bilgin André-Marie Ampère (1775-1836) elektrik taşıyan tellerin bazen birbirlerini çektiğini bazen de ittiğini gördü. 1831 de İngiliz Michael Faraday (1791-1867) bir bakır diskin (bobin) kuvvetli bir manyetik alanın etkisi altında kaldığında nasıl elektrik ürettiğini görsel olarak örnekledi. Farada ve ekibi bobin ve mıknatıs arasında hareketliliğin devam ettiği sürece elektrik üretiminin de kesintisiz olarak devam ettiğini ortaya koydular.
Nikel-kadmiyum Pil
1899 da İsveçli Waldmar Jungner nikel-kadmiyum pili icat etti. 1947 de Neumann pil hücresini (gözesini) tam olarak sızdırmaz bir şekilde izole etmeyi başardı. Bu yenilikler bugün kullandığımız sızdırmaz nikel-kadmiyum pilin doğuşuna öncülük etti. Nikel-metal-hidrit pil sistemleri üzerindeki çalışmalar 1970’lerin ortalarında başladı. Fakat metal-hidrit alaşımlar hücre (göze) ortamlarında dengeli olamıyorlardı. 1980 ortalarında geliştirilen yeni hidrit alaşımları bu dengesizliği azaltarak bileşimin kararlılığını arttırdı. Bütün bu gelişmelerden sonra 1990′ arda nikel-metal-hidrit piller piyasaya çıktı.
Lityum İyon Pil
İlk lityum piller ise 1970’lerde ortaya çıktı. 1980’lerde bu pillerin şarj edilmesi üzerinde çalışmalar başladı ise de ortaya çıkan güvenlik sorunlarından dolayı vazgeçildi. Lityumun doğasında var olan dengesizlik özellikle şarj sırasında problemler, hatta tehlikeli durumlar, yaratıyordu. Bu yüzden araştırmalar lityum iyonları kullanan ve metal bazlı olmayan pillere kaydı. Aslında iyon bazlı lityumun enerji üretme yeteneği metal bazlı lityumdan düşük olmasına rağmen eğer şarj edilirken gerekli önlemler alındığında daha güvenli idi. 1991 de Sony lityum-iyon pili piyasaya sürdü.
Pilin tarihçesine bakıp ne kadar ilkel bir ortamdan bu günlere geldiğimizi düşünebiliriz. Ama günümüzdeki gelişme hızını göz önüne aldığımızda bizden sonraki nesillerinde bugün bizim modern kabul edip kullandığımız pil teknolojilerini ilkel bulmaları kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.
Akıllı telefon bataryaları hakkında 5 efsane 5 gerçek
Taşınabilir cihazların teknolojisi geliştikçe pil teknolojisi de gelişiyor. Akıllı telefonlardan dizüstü bilgisayarlara kadar tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan piller de zaman içinde büyük değişiklik geçirdi. Pillerle ilgili eskiden geçerli olan bazı durumlar artık değişti. Bu yüzden, eskiden doğru olan bazı şeyler hala devam ediyor gibi düşünülüyor. Piller hakkındaki efsanelerin bir bölümü de bunlardan kaynaklanıyor. Taşınabilir cihazlarımızda kullandığımız pillerle ilgili efsaneler ve bunların ardındaki gerçeklere birlikte göz atalım.
Efsane 1: Piliniz Tamamen Bitmeden Şarj Etmeyin
Piller eskiden şimdiki gibi akıllı değildi. Eski piller tam kapasitelerini unutabiliyor, bu nedenle de bir daha tamamen şarj edilemiyordu. Bu nedenle pillerin tam bitmeden şarj edilmemesi tavsiye ediliyordu. Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında en çok dile getirilenlerden biri de buydu. Bu durum artık neredeyse tüm taşınabilir cihazlarda kullanılan lityum-iyon pillerle tarihe karıştı. Bu piller tamamen bitmeden şarj edilseler de tam kapasitelerini hatırlayabiliyor. Örneğin, pilinizin önce%75'ini kullandınız ve sonra şarj ettiniz diyelim. Daha sonra pilinizin%25'ini kullandığınızda bu tam bir şarj döngüsü olarak kabul ediliyor. Yani bir şarj döngüsünü tamamlamak için pilin%100'ünü tek seferde bitirmenize gerek yok. Parça parça yapsanız da pil bunu algılayabiliyor.
Yine de birçok üretici üç ayda bir pili tamamen bitirip tam şarj edilmesini tavsiye ediyor. Her şarjda pilim ömrü az da olsa azaldığı için cihazınızın işletim sisteminin bunu algılaması için bunun yapılması tavsiye ediliyor. Bu sayede piliniz için kalan süre daha doğru bir şekilde gösterilebiliyor.
Efsane 2: Dolu Pili Şarj Etmeye Devam Etmeyin
Birçoğumuz gece yatmadan telefonumuzu şarja koyuyoruz ya da ofiste kullandığımız dizüstü bilgisayarı sürekli prize takılı kullanıyoruz. Bu da cihazların pilleri doluyken şarj etmeye çalışmaya devam etmek anlamına geliyor. Fazla şarj etmenin pillerin aşırı ısınmasına hatta patlamasına neden olduğunu söyleyenler bile olmuştur fakat böyle bir durum söz konusu değil.
İlk lityum-iyon piller doluyken şarj edildiğinde aşırı ısınabiliyordu, bu doğru. Ancak artık piller eskisinden daha akıllı. Şarj cihazları ve cihazlar artık pil dolmuşken şarj devam ediyorsa ne yapacaklarını biliyorlar ve bunu engelliyorlar. Prize takılı cihaz pil harcamaya devam ettiği için böyle durumda cihaz aslında az da olsa şarj olmaya devam ediyor. Uzmanlar bunun pil ömrüne olumsuz etkisinin pili tamamen bitirip yeniden şarj etmekten daha az olduğunu belirtiyor.
Efsane 3: Uygulamaları Kapatmak Pil Ömrünü Uzatır
Akıllı telefonları her ne kadar cebimizdeki bilgisayarlar olarak görsek de aslında kullandıkları işletim sistemleri ve donanımlar açısından dizüstü bilgisayarlardan çok farklılar. Dizüstü bilgisayarınızın pili, aynı anda birçok program açıksa ve bunların bazıları internet bağlantısı gerektiriyorsa daha hızlı bitecektir. Buradan hareketle akıllı telefonlarda da aynı şeyin olması beklenir değil mi? Akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasında bu da bulunuyor. Akıllı telefonlar bilgisayarlardan farklı çalıştığı için işin aslı böyle değil.
Örneğin iOS'ta bir uygulamayı kullanmayı bıraktığınızda o uygulama dondurulur. Yani hiçbir şey yapmaz, hiçbir kaynak kullanmaz. Bu yüzden onu seçip tamamen kapatmanın pil ömrüne bir etkisi olmaz. Aksine, uygulamaları kapatmak işlemci gücü gerektirdiğinden bunu yaparken pili biraz daha fazla kullanmış olursunuz. Ayrıca iOS'ta bir uygulamayı kapattığınızda bu uygulama telefonun RAM'inden kaldırılır. Uygulamayı yeniden açtığınızda verilerin RAM'e tekrar yüklenmesi gerekir. Bu kaldırma ve yükleme işlemi de pil harcanmasına neden olur. Buna ek olarak, iOS zaten daha fazla belleğe ihtiyaç duyduğu zaman o sırada kullanılmayan uygulamaları otomatik olarak kapatır. Tüm bunlar Android için de geçerli.
Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.
Piyasada bulunan "görev temizleyici" adlı birçok uygulama arka plandaki uygulamaları kapatarak pil ömrünü uzattığını iddia etse de aslında bunların işe yaramaktan çok pilin daha çabuk bitmesine yol açtığını söyleyebiliriz. Bunları kullanmak yerine pil harcayan çeşitli uyarılar, veri transferi ve senkronizasyon özelliklerini kapatmanız daha çok işinize yarayacaktır.
Efsane 4: Bluetooth, Wi-Fi ve Konum Servislerini Kapatarak Pil Ömründen Büyük Ölçüde Tasarruf Edersiniz
Başlıkta saydıklarımızın pil ömrüne etki ettiği doğru. Ancak bunların etkisini biraz abartıyor olabiliriz. Sanki bunları kapattığımızda pilimizin çok daha fazla dayanacağını düşünüyoruz ancak gerçek biraz daha farklı. Örneğin MacWorld tarafından yapılan bir testte uçak moduna alınan bir iPhone 5'in pilinin en fazla yarım saat daha fazla dayandığı tespit edildi. Böylece akıllı telefonlar hakkındaki efsaneler arasında yer alanlardan biri daha çürütülmüş oldu.
Aktif olarak kullanmadığınız uygulamaların konum servislerini kapatmanın ise pil ömrüne çok fazla etki etmediğini söylemek gerek. Ancak konumunuzu bir nedenden dolayı sürekli takip eden uygulamalara dikkat edin. İşte pilinizi bir çırpıda bitirenler onlar. Wi-Fi ve Bluetooth özellikleri ise artık eskisi kadar çok pil harcamıyorlar. Elbette kullanmadığınız zaman bunları kapatmak pilinizin daha yavaş tükenmesine neden olacak fakat aradaki fark çok büyük değil. Bu nedenle bunları kapatmadığınız zaman pilinizin anında biteceğini düşünmenize gerek yok. Pili en hızlı bitiren şeyin ekran olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, piliniz uzun gitsin istiyorsanız ekranı kapatın ve telefonu gerçekten ihtiyacınız olduğu zaman kullanana kadar cebinize koyun. İşte bu akıllı telefon pilleri hakkında efsaneler arasından değil bizden bir uyarı.
Akıllı telefon üreticileri cihazınızla birlikte gelen şarj aletini kullanmanız konusunda ısrarcılar. Kullanma kılavuzuna göz atarsanız başka bir şarj aleti kullanmamanızın önemle tavsiye edildiğini görürsünüz. Ancak durum bundan biraz farklı. Elbette gidip de ucuz ve kötü şarj aletlerini kullanın demiyoruz fakat kaliteli diğer şarj aletleri de işinizi görecektir.
Modern USB şarj aletlerinin standartları belirlenmiştir. Bu standartlarda olan tüm şarj aletlerinin arasında pek fark yoktur. Şarj etme süresi şarj aletinden şarj aletine değişebilse de bunun pil ömrüne bir etkisi yoktur. Belirli değerler arasındaki USB şarj aletlerinin telefonunuzun piline zarar verme olasılığı çok düşük. Mevcut telefonlar şarj aletinden ihtiyacı olduğu kadarından fazlasını almayacak şekilde tasarlandığı için, doğru seviyede akıma sahip herhangi bir şarj aleti ısınmaya neden olmadan düzgün bir seviyede şarj edebilir. Yani dememiz o ki, standartlara uygun bir şarj aletiyle telefonunuzu şarj etmeniz mümkün. Çok daha fazla para verip telefonunuzla aynı marka bir şarj aleti satın almanız şart değil. Güvenilir başka bir marka da kullanabilirsiniz.
iPhone Pili ve Performansı
iPhone aygıtınızın performansı ve bunun pilinizle olan ilişkisi hakkında bilgi edinin.
iPhone'unuz sade ve kullanımı kolay bir deneyim sunmak için tasarlandı. Bu ancak ileri düzey mühendislik süreçleri ve gelişmiş teknolojinin bir araya gelmesiyle mümkün olabiliyor. Teknoloji ile ilgili önemli alanlardan biri de pil ve performanstır. Piller karmaşık teknoloji ürünleridir. Pil performansını ve buna bağlı olarak iPhone performansını etkileyen birçok değişken söz konusudur. Tüm şarj edilebilir piller tüketim mallarıdır ve sınırlı bir kullanım ömrüne sahiptir. Bir süre sonra kapasiteleriyle birlikte performansları düşer ve değiştirilmeleri gerekir. Pil yaşının artması iPhone aygıtınızın performansında değişikliğe neden olabilir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için bu makaleyi hazırladık.
Lityum iyon piller hakkında
iPhone pilleri için lityum iyon teknolojisi kullanılmıştır. Eski nesil pil teknolojileri ile karşılaştırıldığında lityum iyon piller hızlı şarj olur, uzun süre dayanır ve küçük boyutta daha fazla pil ömrüne olanak sağlayan yüksek bir güç yoğunluğuna sahiptir. Şarj edilebilir lityum iyon teknolojisi şu anda aygıtınız için en iyi teknolojiyi sunar. Lityum iyon piller hakkında daha fazla bilgi edinin.
Pil performansını en üst düzeye çıkarma
"Pil ömrü", bir aygıtın şarj edilmesi gereken zamana kadar çalışmaya devam ettiği süredir. "Pil kullanım ömrü", bir pilin değiştirilmesi gereken zamana kadar geçen süredir. Aygıtınızla gerçekleştirdiğiniz işlemler, pil ömrünü ve kullanım ömrünü etkileyen faktörlerden biridir. Aygıtınızı nasıl kullanırsanız kullanın pilinizden en iyi şekilde yararlanmanızı sağlayacak yöntemler mevcuttur. Bir pilin kullanım ömrü "kimyasal yaşı" ile ilgilidir ve bu, yalnızca belirli bir sürenin geçmesiyle sınırlı değildir. Şarj döngülerinin sayısı ve bakım gibi farklı faktörleri de içerir. Pil performansını en üst düzeye çıkarmak ve pil kullanım ömrünün uzamasına yardımcı olmak için bu ipuçlarından faydalanın. Örneğin, uzun bir süre boyunca kullanılmayacak olan iPhone aygıtlarının pilini yarıya kadar şarj edin. Ayrıca iPhone'u, sıcak ortamlarda (doğrudan güneş ışığına maruz kaldığı ortamlar da dahil) uzun bir süre boyunca şarj etmekten veya bırakmaktan kaçının.
Piller kimyasal olarak yaşlandığında
Tüm şarj edilebilir piller tüketim bileşenleridir ve bu bileşenler kimyasal olarak yaşlandıkça daha az etkili hale gelir.
Lityum iyon piller kimyasal olarak yaşlandıkça daha az şarj tutar. Bu durum, bir aygıtın şarj edilmesi için gereken sürenin kısalmasına neden olur. Bu, pilin maksimum kapasitesi ile (aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesi ölçümü) ilişkilendirilebilir. Ayrıca pillerin maksimum anlık performans veya gereken "en yüksek gücü" sunma yeterliliği azalabilir. Bir telefonun düzgün çalışması için elektronik parçaların pilden anlık olarak yük çekebilmesi gerekir. Pilin empedansı, bu anlık güç iletimini etkileyen özelliklerden biridir. Yüksek empedansa sahip bir pil, güç sağlaması gereken sisteme yeterli düzeyde güç sağlayamayabilir. Kimyasal yaşının fazla olması pilin empedansını artırabilir. Şarj düzeyi düşük olduğunda ve soğuk bir ortamda pil empedansı geçici olarak artar. Kimyasal yaşın da fazla olduğu durumlarda empedans artışı daha da önemli bir hal alır. Bunlar pil kimyasının özellikleri olup sektördeki tüm lityum iyon piller için geçerlidir.
Güç çekilen bir pilin empedans düzeyi ne kadar yüksekse pilin voltajı da o kadar fazla düşer. Elektronik bileşenlerin düzgün çalışması için belirli bir düzeyde voltaj sağlanması gerekir. Buna aygıtın dahili depolama alanı, güç devreleri ve pilin kendisi dahildir. Güç yönetim sistemi, pilin bu gücü sağlama kapasitesini belirler ve işlemleri sürdürmek üzere yükleri yönetir. İşlemler, güç yönetim sistemi tarafından sağlanan tam kapasite ile sürdürülemeyecek duruma gelirse sistem, bu elektronik bileşenlerin korunması için kapatılır. Sistemin kapatılması aygıt tarafından gerçekleştirilse de kullanıcı için beklenmedik bir durum olabilir.
Beklenmedik kapanmaları önleme
Pil şarjının az olması, kimyasal yaşın fazla olması ve düşük sıcaklıklar kullanıcıların beklenmedik kapanmalarla karşılaşma olasılığını artırır. Olağanüstü durumlarda sistem daha sık kapanabilir. Bu da aygıtın güvenilirliğinin veya kullanılabilirliğinin büyük ölçüde kaybedilmesine neden olur. iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde iOS, aygıtın beklenmedik şekilde kapanmasını önlemek ve kullanılmaya devam etmesini sağlamak için en yüksek performans durumlarını dinamik olarak yönetir. Bu performans yönetimi özelliği iPhone'a özgüdür ve diğer Apple ürünleri için geçerli değildir.
Bu performans yönetimi yaklaşımında aygıtın sıcaklığına, pilin şarj durumuna ve pil empedansına bakılır. Yalnızca bu değişkenler için gerekli olması durumunda iOS, beklenmedik kapanmaları önlemek için bazı sistem bileşenlerinin (CPU ve GPU gibi) gösterdiği maksimum performansı dinamik olarak yönetir. Sonuç olarak aygıttaki iş yükleri kendi kendini dengeler ve bir anda daha büyük ve hızlı performans artışı sunmak yerine sistem görevlerinin daha düzgün bir şekilde dağıtılmasına olanak sağlar. Bazı durumlarda kullanıcılar aygıtın günlük performansında farklılıklar görebilir. Algılanan farklılık düzeyi, belirli bir aygıt için ne kadar performans yönetimine ihtiyaç duyulduğuna bağlıdır.
Üst düzey performans yönetiminin gerekli olduğu durumlarda kullanıcılar aşağıdaki gibi etkileri fark edebilir:
Uygulamaların başlaması için geçen sürenin uzaması
Kaydırma sırasında kare hızının düşmesi
Arka aydınlatmanın azaltılması (Denetim Merkezi'nde geçersiz kılınabilir)
Hoparlör ses yüksekliğinin -3 dB'ye kadar düşmesi
Bazı uygulamalarda kare hızının aşamalı olarak azalması
En alışılmadık durumlarda kamera flaşı etkisizleştirilir ve bu, kamera arabiriminde görülebilir
Arka planda yenilenen uygulamalar, başlatıldıktan sonra yeniden yükleme gerektirebilir
Bu performans yönetimi özelliği çoğu önemli alanı etkilemez. Bunlardan bazılarını aşağıda bulabilirsiniz:
Hücresel arama kalitesi ve ağ aktarım hızı performansı
Fotoğraf ve video çekme kalitesi
GPS performansı
Konum doğruluğu
Jiroskop, akselerometre ve barometre gibi sensörler
Apple Pay
Pildeki şarj düzeyinin düşük olmasına ve ortam sıcaklığının azalmasına bağlı olarak performans yönetiminde görülen farklılıklar geçicidir. Bir aygıtın pili kimyasal olarak yaşlanmışsa performans yönetiminde görülen değişiklikler daha kalıcı olabilir. Bunun nedeni, tüm şarj edilebilir pillerin tüketim malı olup sınırlı bir kullanım ömrüne sahip olması ve bir süre sonra değiştirilmesi gerekmesidir. Böyle bir sorunla karşı karşıyaysanız ve aygıtınızın performansını artırmak istiyorsanız aygıtınızın pilini değiştirmeyi düşünebilirsiniz.
iOS 11.3 için
iOS 11.3, beklenmedik kapanmaları önlemek için gerekli olan performans yönetimi düzeyini düzenli aralıklarla değerlendirerek bu performans yönetimi özelliğini geliştirir. Pil sağlığı, gözlemlenen en yüksek güç gereksinimlerini karşılayabilecek durumdaysa performans yönetimi düzeyi düşürülür. Aygıt tekrar beklenmedik bir şekilde kapanırsa performans yönetimi düzeyi artırılır. Sürekli devam eden bu değerlendirme süreci, daha uyarlanabilir bir performans yönetimine olanak sağlar.
iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde genel sistem performansını en üst düzeye çıkarmak için hem güç gereksinimlerini hem de pilin güç kapasitesini daha doğru şekilde tahmin etmenizi sağlayan gelişmiş bir donanım ve yazılım tasarımı kullanılmıştır. Bu, iOS'in beklenmedik kapanmaları öngörmesine ve bunları önlemesine daha kesin bir şekilde izin veren farklı bir performans yönetimi sistemine olanak tanır. Sonuç olarak, performans yönetiminin etkileri iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X modellerinde daha az fark edilebilir. Zamanla, tüm iPhone modellerindeki şarj edilebilir pillerin kapasiteleriyle birlikte en yüksek performans düzeyi azalır ve pillerin değiştirilmesi gerekir.
Pil Sağlığı (Beta)
iPhone 6 ve sonraki modeller için iOS 11.3'e pil sağlığının yanı sıra pilin değiştirilmesinin gerekip gerekmediğini gösterecek yeni özellikler eklenecek. Bu özelliklere Ayarlar > Pil > Pil Sağlığı (Beta) bölümünden ulaşabilirsiniz.
Ayrıca kullanıcılar, beklenmeyen kapanmaları önlemek için maksimum performansı dinamik olarak yöneten performans yönetimi özelliğinin açık olup olmadığını görebilir ve bu özelliği kapatmayı seçebilir. Bu özellik yalnızca, pili maksimum anlık güç sağlama özelliği azalmış bir aygıtta beklenmedik bir kapanma olması durumunda etkinleştirilir. Bu özellik iPhone 6, iPhone 6 Plus, iPhone 6s, iPhone 6s Plus, iPhone SE, iPhone 7 ve iPhone 7 Plus modellerinde kullanılabilir.
(Not: Yazılımı iOS 11.3'e güncellenen aygıtlarda performans yönetimi özelliği başlangıçta devre dışıdır ancak daha sonra aygıt beklenmedik bir şekilde kapanırsa yeniden etkinleştirilir.)
Pilin ve genel sistemin tasarlandığı gibi çalışması ve dahili bileşenlerin korunması için tüm iPhone modellerinde temel performans yönetimi özelliği bulunur. Yüksek veya düşük sıcaklıklarda davranışın yanı sıra dahili voltaj yönetimi de buna dahildir. Bu performans yönetimi özelliği, hem güvenlik hem de aygıtın beklenen şekilde çalışması için gereklidir ve kapatılamaz.
Pilinizin maksimum kapasitesi
Pil Sağlığı ekranında, maksimum pil kapasitesinin yanı sıra en yüksek performans kapasitesi ile ilgili bilgiler bulunur.
Maksimum pil kapasitesi, aygıtın yeni alındığı zamana kıyasla pil kapasitesinin ölçümünü gösterir. İlk kez kullanılan bir pilin kapasite düzeyi %100'dür ve pilin kimyasal yaşı arttıkça bu kapasite azalır. Belirli bir süre sonra aygıtın birkaç saatte bir şarj edilmesi gerekebilir.
Normal bir pil, normal koşullar altında çalışıp 500 tam şarj döngüsüne ulaştığında başlangıçtaki kapasitesinin %80'ine kadarını koruyacak şekilde tasarlanmıştır. İki yıllık garantiye, kusurlu piller için sunulan servis kapsamı dahildir. Aygıt garanti kapsamı dışındaysa Apple, ücret karşılığında pil servisi sunar. Şarj döngüleri hakkında daha fazla bilgi edinin.
Pilinizin sağlığı azaldıkça en yüksek performans sunma yeterliliği de azalır. Pil Sağlığı ekranında bulunan En Yüksek Performans Yeterliliği bölümünde aşağıdaki iletilerle karşılaşabilirsiniz.
Performans normal
Pil durumu, olması gereken en yüksek performans düzeyini destekleyebiliyorsa ve performans yönetiminin uygulanması gerekmiyorsa şu iletiyi görürsünüz:
Piliniz şu anda olması gereken en yüksek performansı destekliyor.
Performans yönetimi uygulandı
Performans yönetimi özellikleri uygulandığında şu iletiyi görürsünüz:
Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Bunun yeniden olmasını engellemeye yardımcı olmak için performans yönetimi uygulandı. Etkisizleştir…
Performans yönetimi özelliğini etkisizleştirmeniz halinde tekrar açamayacağınızı unutmayın. Beklenmedik bir kapanma görüldüğünde bu özellik otomatik olarak tekrar etkinleştirilir. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.
Pil sağlığı durumu bilinmiyor
iOS aygıtın pil sağlığı durumunu belirleyemiyorsa şu iletiyi görürsünüz:
Bu iPhone pil sağlığı durumunu belirleyemiyor. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı pilinizin bakımını sağlayabilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…
Bu, pilin düzgün takılmamasından veya bilinmeyen bir parçasının olmasından kaynaklanıyor olabilir.
Performans yönetimi özelliği kapatıldı
Uygulanan performans yönetimi özelliğini etkisizleştirirseniz şu iletiyi görürsünüz:
Bu iPhone, pil gereken en yüksek gücü sağlayamadığı için beklenmeyen bir şekilde kapandı. Performans yönetimi korumalarını elle etkisizleştirdiniz.
Aygıtta başka bir beklenmedik kapanma görülürse performans yönetimi özellikleri yeniden uygulanır. Bu özelliği etkisizleştirme seçeneği de mevcuttur.
Pil sağlığı azaldı
Pil sağlığı önemli ölçüde azalırsa aşağıdaki ileti görüntülenir:
Pilinizin sağlığı önemli ölçüde azaldı. Bir Apple Yetkili Servis Sağlayıcısı tam performans ve kapasite için pilinizi değiştirebilir. Servis seçenekleri hakkında daha fazlası…
Bu ileti bir güvenlik sorunu olduğu anlamına gelmez. Pilinizi kullanmaya devam edebilirsiniz. Ancak daha gözle görülür pil ve performans sorunları yaşayabilirsiniz. Pilinizin değiştirilmesiyle daha iyi bir deneyime kavuşabilirsiniz.
Kaynaklar
Wikipedia
Sabah Gazetesi
Chip Dergisi
apple com
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

