MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,305
» Forum posts: 5,909

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




Letaif Ne Demektir? Letaiflerin Zikri - Virdi Letaifler

VİRD,LATAİF HAKKINDA

Vird dersine, sofiler arasında “tesbih çekmek” adı da verilir. İnsan kendi başına tesbih çekse beklenen faydayı göremez. Hatta zarar bile görebilir. Bu yola girmeden önce veya girdikten sonra kendi başına hareket ederek, usulüne uygun davranmayan bazı müridlere şeytan musallat olmuş olabilir. Ancak kamil bir mürşidin izniyle ve usulüne göre yapılan zikirde bu duruma rastlanmaz.
Vird ve varidat, aynı kökten türetilmiş Arapça iki kelimedir. Varidat, kalbe gelen ilham ve manevi feyizler demektir. Çünkü mürşid-i kamil, müridine zikir dersi verirken (telkin) zikirden meydana gelen varidatı da bilir. Mürşid-i kamil, mürid nasıl zikretmesi gerekiyorsa ona göre ders verir. İnsanın manen kaldırabileceği kadar ders verir. O zaman mürid zarar görmez. Yoksa kişi, kendi başına istediği yapmaya kalkarsa faydadan çok zararını görebilir.
“Vird tedavi etmelidir. Eğer mürid, virdini tamamladıktan sonra, ‘Ben bu günahkar halimle Allah’ı zikretmeye ehil değilim. Eğer kurban, sen himmet etmezsen, bu zikir Allah katında makbul bir zikir olmaz’ diye düşünürse işte bu acizlik hali, Allah Teala’nın çok daha hoşuna gider. Bu, şaka değil, oyun değil, belki de müridin Allah katında en makbul amelidir.” Gavs-ı Sani hazretleri (K.S)

Bu yolun büyüklerinden Gavs-ı Bilvanisi hazretleri (K.S) bir sohbetinde, “Bir kimse, mürşidinden habersiz 100.000 kere tesbih çekse, bir kimse de mürşidinden talimat alarak yine 5000 defa tesbih çekse, 5000 defa tesbih çeken daha fazla istifade etmiş olur” buyurmuştur. Çünkü vird-den maksat, kalbin manevi olarak çalışmasıdır. Sûfi, kalp virdini çekerek letaiflerinin harekete geçmesini sağlamış olur.

Letaif Ne Demektir?


Letaif, “insan bedeninde yer alan bazı zikir merkezleredir. Bu merkezler sayesinde insan bedeni zikreder hale gelir. Çünkü her insan bedeni toprak, su, hava, ateş ve nefisten meydana gelir. Bunlar yaratılmış maddi alemden birer parçadır. Onun için bunlara “halk alemi” denir. Diğer beş özellik daha vardır ki bunlar kalp, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunlara da “emir alemi” denir. Emir aleminin maddi bir şekli yoktur. Yüce Allah insanı, bu on özelliği ile yaratmıştır. İnsandan kemal/manevi olgunluk istenmektedir.
İnsan bedeninde emir aleminin letaif yerleri şöyledir: Sol memenin dört parmak altı, kalptir. Sağ memenin dört parmak altı ruh letaifinin yeridir. Sol memenin iki parmak üstü de sır letaifinin, sağ memenin iki parmak üstü ise hafi letaifinin yeridir. Göğüs kafesinin üst ucu yani gırtlak çukurunun olduğu yer de ahfa yeridir. Nefsi letaifi iki kaşın orta yeridir. Bütün letaiflerin merkezi kalptir.

İnsan bir mürşidin nazarını alınca, içindeki nefsin gücü azalmış; yani nefis felç olmuş gibi olur. İki kaşımız arasında bulunan nefsin başı ile iki kürek
kemiği arasında yer alan nefsin ayakları toparlanmaya başlar. Etkileri azalır. O zaman letaifler yükselmeye başlar. Nefis de onlara tabi olur. Bu sayede nefsin kötü sıfatı değişmeye başlar.


Virdin Faydası

Bu yolda, ömründe doğru dürüst bir ibadet yapmamış, kötülüklerin hepsini işlemiş, tesbihini de samimiyetle ilk çektiği gün, bütün eşyanın zikrini duymaya başlamış kişiler vardır. Bundan daha güzel olanı şudur; bu yolda, Rabbül aleminin aşk ve muhabbeti, zikir ile kalpte nasıl devamlı tutulacağı öğretilir.
Vird çekerken mürid, lisan-ı hal ile, “Göklerin ve yerin Rabb ‘i kimdir?” (Ra’d 13/16) buyuran Rabbimiz’e, “Allah’tır” diyerek cevap vermiş olur. Zira kalbimiz, yüce Allah’ın evidir. Biz de ayette geçtiği gibi, “De ki, Allah” (Ra’d 13/16) sırrınca, “Allah” diyerek bu evin kapı tokmağını vurmuş oluruz.

Virdin Temel Özelliği

Kalp Allah’tan (C.C) başka her şeyi unutursa, gerçek kulluğun gereği olan her şey kendiliğinden kalbe dolar. Çünkü kalp görülmeyen, tutulmayan bir şeydir, yani madde değildir, yer kaplamaz. Ancak yürek dediğimiz et parçası farklıdır.
Tasavvuf, kalbin ıslah edilmesiyle ilgilenir. Kalbin yürekle ilgili olan kısmı, aklın beyin ile olan ilgisine benzer. Mesela bir şişeye hava sokmak için uğraşmak gerekmez. Şişedeki sıvıyı boşaltmak yeterlidir. Şişedeki sıvı boşaltılınca hava da kendiliğinden içeri girer. Kalp de buna benzer. Mahlûkların sevgisi hatta düşünceleri kalpten çıkarılınca oraya Allah (C.C) sevgisi, nuru, feyzi, marifeti kendiliğinden girer.

Onun için bu yolun büyükleri virde, gizli zikir özelliği ile bakmışlardır. Çünkü zikir gizli olarak yapıldığı zaman pek çok kalbi hastalıktan kişiyi kurtarır, ıslah eder. Mesela sadat-ı kiram efendilerimiz vird esnasında, “Vesvese gelirse onu kovmaya çalışmayın. Zira aslında vesvesenin bir zararı yoktur. Siz vesveseye hiç aldırış etmeyin, ona itibar etmeyin ve düşünmeyin. Onunla alakadar olup durmayın. Fakat virdi çekmeye devam edin. Çünkü vird çekmeye devam ederseniz, zikrin nuru meydana gelir ve bu nur kalbe tesir eder” buyurmuşlardır.
Çünkü insanın kalbine tesir eden kelimeler değil, onun içindeki nurdur. Kalbe nur girdi mi vesvese de kaybolur. Bu sebeple mürid, virdi çekmek için gösterdiği gayretten dolayı vesvese geldiğini bilmelidir. Sevgili Peygamberimiz (SAV) buyurmuş:

“İnsanı korumakla görevli (hafaza) meleklerinin işitmediği gizli zikir, onların işittiği (açık) zikirden yetmiş kat daha faziletlidir.”

Vird Ne Zaman Çekilir?

Virde başlama ve bitirme saati çok önemlidir. Mürid bir vakti (sabah, öğlen, ikindi, yatsı) belirleyip ona niyet ederek kendine o vakti adet edinmelidir. Bu kimse arada bir (uyuyakalmış, hasta olmuş, ve benzeri) belirlediği vakte riayet edemezse bir şey olmaz. Efdal olan imsaktan imsağadır. Vird dersi yirmi dört saat içinde tamamlanır. Yukarıda söylediğimiz gibi başlangıç saati ile bitirme saatini herkes kendi durumuna göre ayarlayabilir. Malum; oruç tutarken imsak vakti girince, eski gün de bitmiş oluyor. İmsak vakti başladığında nasıl ki yemek ve içmek sona eriyorsa; aynen bunun gibi, virde başladığımız saatten yirmi dört saat sonrasına kadar zikir yapabiliriz. Ancak 24 saat bitince, yeni günün vazifesi başlamış olur.
Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu: “Virde sabah ve akşam vakti arasında herhangi bir vakit tahsis edilmesi gerekir. Çünkü bu güneşin doğuşu ile batışı vaktinde ve ikisi arasındaki zamanı ihya etmek, bu yolun büyüklerine göre en mühim işlerdendir. Hatta büyükler bu işi, tarikatta farz kılınmış namaz gibi önemli görmüşlerdir.”

Vird Nasıl Çekilir?

Vird tesbih ile çekilir. tesbihi sağ elimize alırız. Daha önce letaifte tarif ettiğimiz şekilde kalbimizin hemen alt kısmına elimizi koyup dilimizi damağa yapıştırarak her bir tesbih tanesini “kalbimizden” Allah Allah diyerek çeviririz. Bunu söylerken dilimizin damağımıza yapışık olmasına dikkat ederiz. İçimizden söylediğimiz Allah kelimesinin manasını düşünürüz. Kalbin illa o kelimeyi söyleyip söylememesi mühim değildir. O mananın kalbe yerleşmesi lazımdır.
Burada kıymetli olan, kalbin her seferde atışına uygun olarak “Allah… Allah…” demesi değildir. Asıl önemli olan, “Allah” manasının kalbe yerleşmesidir. Bu mana kalbe yerleşince, kalbin devamlı Allah’ı hatırlama kabiliyeti ortaya çıkmış olur.

Mananın kalbe yerleşmesinin anlamı şudur: Diyelim ki yalnız kalbin atışı ile beraber olarak Allah kelimesi söylenmiş olsa; normal bir kalp dakikada altmış kere atar. Biz de dakikada altmış kere “Allah… Allah…” demiş oluruz. Ama mana oraya yerleşirse kesintisiz binlerce kere “Allah… Allah…” diye zikir meydana gelir. Onun için biz, yalnız kelimenin manasını düşünüp bu manayı kalbe yerleştirmeye gayret ederiz. İnsan o manayı kalbe yerleştirdiği zaman artık o kelimeyi söyleyince artık kelimenin anlamına takılıp kalmaz.
Peki, “Allah” kelimesinin manası kalbe yerleşince ne olur? İşte o zaman Peygamber Efendimiz’in (SAV) tarif ettiği “ihsan makamı” elde edilmiş olur. İhsan makamına ulaşan kişi, sanki devamlı Allah Teala’yı görür gibi yaşamaya çalışır.
“Mürşidin sureti, göz önüne gelmediğinde rabıta yaparken acele etmeyin. Virdin başında ve sonunda mürşidin sureti göz önüne gelmese de rabıta yapmak gerekir; işlediğin günahı düşün.” Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S)

Vird İnsana Ne Kazandırır?

Bu yolun büyükleri, kalbi, boş bir kaba benzetirler: “İnsan, bir kamil mürşide tabi olmadan önce nefis, bu kabın içerisine dünya düşüncesini ve sevgisini doldurur. Halbuki Rabbü’l-alemin kalbi, kendi sevgisinin ve zikrinin doldurulması için yaratmıştır. Aksi halde nefis, insan kalbini yaratılış gayesinden başka şeyler için kullanmaya başlar.”
İşte sadat-ı kiram, kalpteki yaratılış gayesine uygun olmayan, işe yaramaz şeyleri kalpten çıkarırlar. Onların yerine Allah Teala’nın sevgisinin, zikrinin kalbe yerleşmesi için bize bir usul gösterirler.

“Zikir çekmeyen (gerçek manada) Nakşibendi olamaz.” (Gavs-ı Sani hazretleri K.S)

Bu vird dediğimiz tesbih çekme işi, kalpteki dünya sevgisini yavaş yavaş çıkartır. Yerine Allah Teala’nın gerçek sevgisini koymaya başlar. Kalp zikri tamam olunca da letaiflere geçilir. Tesbih bu sefer letaifler (vücudun manevi zikir merkezleri) üzerinde çekilir. Letaif zikri çekenler de tesbih çeker. Nihayet letaif zikri de bir müddet sonra biter. Kalp zikri dediğimiz ders, maksat hasıl oluncaya kadar devam eder. Netice manevi hastalıklardan kurtulmaya bağlıdır. Hastalıklar geçince ne olur? Mürid de insan-ı kamil olur, eğer ilmi icazeti varsa insanlara irşad etme izni verilir.

Kamil mürşidler, evliyalar mutlaka bu safhalardan geçmişlerdir. Bu makamları geçen kişilere, dışarıdan baktığınızda bir değişiklik göremezsiniz. Onun için insan, evliyayı karşısında görse hemen ayırt edemez. Çünkü değişiklik içeride kalpte olur. Değişiklik içte olduğu için insan dışarıdan bakmakla bir şey anlamaz. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi hazretleri (K.S) buyurdu:
“Yüce Allah bir kimseye, fazilet ve ihsanıyla bu yola girmeyi, bir şeyhi sevmeyi, ilahi muhabbetten içirmek suretiyle iyilikte bulunmuş olsa, bu yolun büyükleri, o kişide ihlas, muhabbet ve teslimiyet meydana gelmesi için bu halin peşinden vird dersi verirler.”

Sadat-ı kiram efendilerimiz, kalplerdeki hastalıklardan bizi kurtaracak manevi doktorlardır. Doktorun verdiği reçeteyi takip etmek lazımdır. İnsan kendi aklına göre günde şu kadar Kur’an okursam, şu kadar salavat çekersem, şöyle yaparsam şöyle sevap olur, böyle sevap olur, diyerek bu seviyeye gelemez. Çünkü bunların bizi nasıl tedavi edip etmeyeceğini bilmiyoruz? Hangisi yapılırsa daha faydalı olur, biliyor muyuz? İlacın dozunu doktor biliyor, doktorun dediğini yapmak gerekir.
Peki, bizler Allah’tan haşa uzak mıyız? Elbette değiliz; zira müslümanız. Burada anlatmak istediğimiz, Müslümanlığın değerinin nasıl artacağıdır. Çünkü Allah Teala her zaman kullarına yakındır. Ama biz, Allah’a yakınlaşmıyoruz. O devamlı bizim yanımızda olduğu halde biz O’nu her zaman hatırlamıyoruz. Niye? İçimizdeki manevi hastalıklardan … Halbuki insanın asli görevi, Allah’ı her zaman hatırlamak ve anmaktır.
Gavs-ı Sani hazretleri (K.S) buyurdu: “Gönlün gıdası zikirdir. Günahlar, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse, yüce Allah’ın zikrine devam etmelidir. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş oluyorlar. Şeytanı kuvvetli olanın da dini zayıf oluyor.”

Mürid vird çekmeye başlayınca, daha önceden bedenimizi kendi bildiği gibi çekip çeviren nefis, bu defa zayıflamaya başlar, yalnız kalır. Bedenin organları da ibadet etmekten zevk alır. Çünkü “halk alemi”nden olan nefis, “emir alemi”nden olan kalp karşısında mağlup olmuş ve onun emrine girmiş olur. Onun için de beden ibadet etmekten haz duymaya başlar. Bu yüzden vird çok önemlidir.
Gavs-ı Hizani hazretleri (K.S) buyurdu: “Nafile amelleri, kamil bir mürşidden izin almadan kimse yapmasın. Eğer kamil bir şeyh bulamaz ise o zaman istifade etsin.”

Hamdolsun alemlerin Rabb’ine, Salat ve selam O’nun Habib-i Ekremi’ne, aline ve ashabına …

Ahmet ÇAĞIL & Mehmet ILDIRAR



GAVS HZ LERİ VİRD UZERİNE SOHBET


Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını sizlere aktarmak
istiyoruz. Söze şöyle başladılar;

-“Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.
Bu yolu bitirmek lazımdır”

Şöyle bir soru soruldu;

-“Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor”. Cevaben buyurdular ki;

-“Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allah’ı düşünmek gerekir”


Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!


Soru :

Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.

Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?

Cevab :

vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...

Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...

illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...

Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...

cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.

onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir

Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:

Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.

Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.

Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.

Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.

His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.

Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.

Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:

Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.

Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.

Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.

Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.

Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.

Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.

Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.

İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.

Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.

Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.

Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.

Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.

Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.

Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.

Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.

Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.

Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.

Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :

- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.

- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''

(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)

Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''

Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.

Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.

Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.

Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.

Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.

Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.

Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.

Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.

Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.

Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.

Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.

Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.
DEVAMINA BAK


Tasavvufda Besmelenin Manası:

Tasavvfun bir ögretiside " La mevcude illa Hu" yani ondan gayri bir mevcudat, yani varlık Yokdur demekdir.
Bu seviyeye ulaşan bir tasavvuf ehlinin besmele ile varacağı mana: mesela
yemek yerken, peynir için kullanılan mana ile, O ndan gayri nesne yok
ise, peynirde de O vardır. ve yani onu yiyen kendinde (sendede) onun
ruhu saklıdır. Yani bir nevi Vahdeti vücut ve "enel hak" tezahürü ile
'O' O 'dur zaten. o zaman, O'nu (yani peynir için, (peynirdede O haliki
zülcelal saklı) yine ellerimde onun eli, ondan gayri mevcudat yoksa
yine,
Yani o zaman geniş kapsam ile " O 'nu ,O'nunla , O'nun için ,
O' na, O'nun ismi ile O'nlarla gönderiyorum" manası tezahür etmiş olur.
Burdaki
onun ismi yani işde bu cümledeki besmele ile kasdedilen, ondan gayri
mevcudat yoksa:peynirde, ekmekde O ise o Zaman onun ismi ile demek yani
allahin ismiyle yani bismillah demek yine o peynir için, onun peynir
oldugu zaman, peynir ismi ile "O" yine O ' olan O'nun ismi yani Peynir
yerken onun ismi peynir olmuş demekdir. daha fazla derin gittikmi bu
seferde çıkamayız bu kadar açıklama kifayet edecekdir umarım.
DEVAMINA BAK


"Meleklerin Tenezzülü" Ne Demek?


Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

Birincisi; varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması anlamındadır.

Hakk’ın, kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur.

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası...

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine talimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor...

Oysa...

Hakk’ın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler, Rasûller ve “Ricali Gayb”tır!..

“Ricali Gayb” diye bir topluluk duymuşunuzdur...

“Ricali Gayb”tan “İNSAN ve SIRLARI” adlı kitabımızda bir miktar bahsetmiştik...

İkinci tenezzül yolu ise...

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, “insana secde” emrini almamıştır!..

Buna karşın, “Âdem’e secde edin!..” şeklindeki Allâh’ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Âdem’e secde etmişlerdir.

Fakat, “Âdem’e secde edin” emrini almamış, Âdem’e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, “Alûn” denilir... Yani, “Makâm-ı illiyin” diye bildirilen, o yüce mâkama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse...

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm Güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

Sohbetin yapıldığı 17.4.1989 tarihinde, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı... Bir batılı bilim adamı:

“Dünya’nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, Dünya’nın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu” söylüyor...

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikizi vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir mânâda “madde ötesi” diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!..

Nitekim geçmişteki keşif-fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız...

“Ben Dünya’nın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti” diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar...

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, “hadi canım hurafe!..” denirdi. Ama, bugün bir batılı bilim adamı, Dünya’nın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır... Her ruhun, şuuru vardır!..

Niye?..

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!..

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!.. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!..

Her şey, TEK bilincin yani ALLÂH ilminin eseri olduğuna göre; O’ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir.

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!..

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta...

Varlığın, mevcudatın her boyutunda ve katmanında, bilinçli varlıklar mevcuttur!.. İnsanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibarıyla!..

Yani, nasıl insan bu Dünya’da yaşıyor ve cinler de bizim Güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa...

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; Güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolu’ndaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var.

Bunları “görmek” denen olay ise, bizim hayalimizde olur!..

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayallerinde onları şekillenmiş olarak görürler!..

Kim, “ben cini gördüm, meleği gördüm” derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, “kendi hayalinde oluşan görüntüsü”dür!..

Zaten, gerçeği itibarıyla, biz bir insan olarak, hiçbir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayalini görürüz!..

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime biyoelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile... Beyin, gelen bu biyoelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayal oluşturuyor. İşte senin, “Görüyorum!..” dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayaldir.

Nasıl ki rüya görüyorsun... Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiçbir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekanizman sonucunda bir hayal görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayaller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veritabanın gelişmemiş ya da yetersizse; arızalıysa, gördüğün hayal de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!.. Bu da senin beyninde hayal gördüğünün ispatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!.. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!.. Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayal oluşturuyor.

“Meleği veya cini görüyorum” diyenlerin, görme olayı da şu...

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!..

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz... Yani, görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma... Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz.

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!.. Tıp, henüz bunu çözemedi... Çünkü tıp, beynin dalgasal faaliyetleri alanına giremedi!..

2000’li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!..

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayal edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beynin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkalâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi...

Zira bunun keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icat edilmesi zorunlu!..

Sonra da dalga boylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!..

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin...

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!..

Bir açıklamasında Rasûlullâh (aleyhisselâm) diyor ki:

“Ahir zamanda cinler, yeryüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..”

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek... Veya belli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla... Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek...

AHMED HULÛSİ

1994


Kaynak: https://www.ahmedhulusi.org/tr/yazi/mele...z3q72nu9mh
DEVAMINA BAK


Siz de bir Allah dostu ermiş evliya olmak ister misiniz?

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

Büyük veli Seriy es-Sakati :  (k.s) : 

"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9

Arifler :  "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş : 

"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.

Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala’yı zikretmekten ibarettir.

Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur :

"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s) :  "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar : 

"Edep Yâ Hû!"

Siz de bir ermiş evliya olmak ister misiniz?

Yunus’u sever misiniz? Peki ya Mevlâna’yı... Sever misiniz Geylâni’yi, Hacı Bayramı Velî, Üftade ve daha nicelerini... Peki ya siz de Allah’a âşık olmayı ister misiniz tıpkı o ermiş evliyalar gibi... Acaba bugüne dek hiç düşündünüz mü geçmiş zamanlarda yaşayan âşıkları... Erenleri, evliyaları... Hakk’a duydukları o muazzam aşk ile asırlar boyu dilden dile dolaşan, ve bir efsane olan Şemsleri, Mevlânaları, Yunusları...

Acaba onlar nasıl oldu da candan geçercesine, Hakk yolda baş verircesine sevdalandılar Rabb’lerine düşündünüz mü? Neydi onları hiçliğe götürüp Yaradan’da hayat bulduran? Aşka varan yolda baş verdiren neydi onlara, hiç düşündünüz mü?

Peki ya, o cennet sultanlarının yürekler parçalayan eziyetlere maruz kaldıkları halde, neden candan geçip de yardan geçmediklerini düşündünüz mü hiç?

Eğer ki geçmişte yaşamış ve asırlara izlerini bırakmış âşıkların sonlanmadığını, aslında her devirde, her toplulukta var olduklarını ve aşkın rengârenk tomurcuklarını yeşertmeye ve yetiştirmeye devam ettiklerini biliyor olsaydınız, acaba gıpta etmez miydiniz onların gül kokusu saçan yüreklerine sevgili kardeşlerimiz?
Onların kalplerine yansıyan İlâhi nûru ve yaşadıkları mutluluğu görmüş olsaydınız, “Ben neden yaşayamıyorum bu güzelliği.” diye acaba sormaz mıydınız kendinize… “Ben neden hoşlanmanın ötesine geçemiyorum Rabbimi... İslâm’ın 5 şartını yaşamaksa aslolan, bu 5 şartı yerine getirmek neden mutlu kılmıyor beni, neden gönül dünyam ışıklar saçmıyor tıpkı onlar gibi...” demez miydiniz?

Dîni yaşamaksa eğer, hepiniz yaşadığınızı düşünebilirsiniz… Size öğretileni, cennet ümidi ya da cehennem korkusu ile hayatınıza tatbik etmeye çalıyor olabilirsiniz. Peki ama neden onlar kadar mutlu ve huzurlu değilsiniz? Sizi Allah’tan hoşlanmanın ötesine, O’nu sevmeye, O’na âşık olmaya, daha ötede O’na hayran olmaya götürecek olan sır acaba nedir?

Acaba hiç düşündünüz mü siz gerçekten hayatının her zerresini Allah ile geçirmek isteyen biri misiniz? Hiç âşık olmayı dilediniz mi Allah’a, yoksa uzaklarda bir yerlerde öldükten sonra kavuşacağınız bir Allah mı O sizin için. Günahları kadar cehennemde cezalandırılıp arkasından sırf inandığı için Allah’ın cennetine kavuşmayı ümit eden, dünyevi hayatın kargaşasına kapılıp kalbine Allah’ı koymayı unutuverenlerden misiniz yoksa siz?

Şimdi durup bir düşünmenizi istiyoruz... Siz bu dünyaya, Kalu Bela günü Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirmek, bu dünyada Allah’ı keşfetmek, O’nu aramak ve bulmak üzere gönderilmemiş miydiniz?
Kendinize dikkatle bakın! Kalbinizi dinleyin, orada ne görüyorsunuz? Allah size gerçekten en sevgili mi? Yoksa dünyevî kaygıların ve beklentilerin arasında kaybolup giden ve başınız sıkıştığında ancak aklınıza gelen erişilmez bir mabed mi?

Sizler çocuğunuzu, malınızı, mülkünüzü, kariyerinizi, eşinizi Allah’ın önüne geçirdiğinizin farkında bile değilsiniz belki...

Bakın kendinize, etrafınıza dikkatle bakın... İliklerinize kadar hissettiğiniz en yüce sevgi O’nun sevgisi mi? O’na bu dünyada ulaşma arzunuz olmadan nefes alabiliyor musunuz bakın kendinize... Etrafınızdaki ağaçlar, kuşlar, çiçekler, insanlar, sizi çevreleyen ne varsa, bütün bunlar size O’nu hatırlatıyor, kalbinizi aşkla titretiyor mu?
Bir derin sızı hissediyor musunuz içinizde, bir derin özlem?

Ruhunuzun sessiz ve buruk çığlıklarını işitebiliyor musunuz? O ki size Hakk’tan emanet. Emanetin bu dünya hayatında sahibini nasıl özlediğini ve O’na varacağı günü nasıl özlemle beklediğini görebiliyor musunuz?

Bilmelisiniz ki geçmişte yaşayan o gönül sultanları bugün de varlar sevgili kardeşlerimiz, kıyâmete kadar da var olacaklar! Onlar, bu dünyada Allah’a kavuştular. Allah’ı bu dünyada aradılar ve Allah’tan geleni Allah’a ulaştırıp vuslat oldular... Bir mekanik buluşma, bir mecburiyet kaygısı, bir ceza veya mükâfat beklentisi değildi onları dünya hayatını yaşarken Allah’ı aramaya iten ve buluşturan… Aşkın kızıl goncalarını yüreklerinde yeşerten, hasretin en içli terennümünde onları sevgiliye götüren tek bir şey vardı. Onların matlubu da maksudu da bir tek Allah’ın Zat’ına varmaktı... Onu bu dünyada bulmak, Sevgili’yle bu dünyada hemhâl olmak, O’ndan gelen emaneti (ruhlarını) Ona bu dünyada ulaştırmak arzusuydu çepeçevre saran gönüllerini...

Onlar aşk için yaşayıp aşk yoluna baş koyanlardı... Onlar ki ömürlerini Hakk’a hizmete adayanlar, geçmişte olduğu gibi, dün de, bugün de var olanlardı…

O halde şimdi biz sizlere desek ki ve yine yegâne furkan olan hayat kitabımızla, Kur’ân-ı Kerim’le ispat etsek ki, siz hepiniz tıpkı o gönül sultanları gibi birer ermiş evliya olabilirsiniz... Size bunun bir anahtarını versek ve işte bu sizin hayat şifrenizdir desek, o anahtarı bir an evvel çevirip mutluluk kapısından içeri girmek istemez misiniz?

Bir büyük müjde sevgili kardeşlerimiz, bir muhteşem hediyesi insanoğluna Rabbimizin… Bir tek şey istiyor bizden... Diyor ki :  “Bu dünya hayatında siz bana teslim olmakla vazifelisiniz... Size verdiğim ruh emanetini, dünya hayatını yaşarken Bana döndüreceksiniz. Fizik vücudunuzu da, nefsinizi de, iradenizi da Bana teslim edeceksiniz.” (Zumer-54).

39/ZUMER-54 :  Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

Ve diyor ki :  “Siz bir tek şey yapacaksınız...”
“Siz sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz... Siz Bana ulaşmayacaksınız, Ben sizi Kendime ulaştıracağım.” diyor sevgili kardeşlerimiz (Şûrâ-13, Ra’d-27, Ankebût-5).

42/ŞÛRÂ-13 :  Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

13/RA'D-27 :  Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler :  “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki :  “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O'na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

29/ANKEBÛT-5 :  Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

Mutluluk mu işte bu kadar kolay bu kadar basit...

CENNET MURADI DEĞİL, CEHENNEM KORKUSU DEĞİL, SADECE BU DÜNYADA ALLAH’I BULMAKTADIR ASIL GİZ...

Bir dilek kadar yanınızda yakınınızda sevgili kardeşlerimiz... Âhiret saadeti mi, işte bu tek dilek sizin saadet şifreniz.

Yapmanız gereken tek bir şey var, bir gönül yakarışı ile yakarmak Allah’a... Ve tıpkı bir Mevlâna olmayı, bir Yûnus olmayı dilemek yana yana...
Bir tek dilek sevgili kardeşlerimiz... “Ey Yüce Allah’ım! Ben de onca ermiş evliyan gibi bu dünyada Sana ulaşmak istiyorum. Ne olur beni de al ermiş evliyalarının arasına. Beni de onlardan biri kıl. Benim de ruhumu ulaştır Senin Zat’ına...”

İşte bu kadar kolay bu kadar basit bir şifre bu sevgili kardeşlerimiz!!!
Ne diyorsunuz siz de Ona âşık, siz de bir ermiş evliya olmak istemez misiniz?

Eğer cevabınız evet ise, hemen şimdi dileyin o halde… Bütün kalbinizle dileyin Rabbinizi...

Siz Allah’tan Allah’ı isteyin ki, O alıp götürsün sizi... Ve velîler bahçesinde bir gonca gül olup açın siz de tıpkı Yunuslar gibi...

Seyr-i Süluk Nedir, Bu Yolda Mürşid-i Kamile Neden İhtiyaç Vardır?

İlmi ledün yoluna intisab edip tarikata girmeye sülûk veya seyr-i sülûk, bu konuda irade gösterene de sâlik denmektedir. Seyr-i sülûktan maksat :  cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, fena aleminden bekâ alemine yönelmektir. Bu noktada salike düşen; nefsini makam, hırs, haset, kibir, cimrilik, yalan, gıybet, zulüm gibi kötü davranışların cümlesinden temizlemek; bunlara mukabil ilim, hilm (yumuşak huyluluk), haya, zühd, takva, rıza, adalet gibi güzel huylarla süslemektir.

Bu yolculuğun tam anlamıyla gerçekleşmesi için Allah’a olan itikadın tam olması şarttır. Bu itikadı ayakta tutmak için de bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Kendi kendime yol alırım zannına kapılan yanılmıştır. Zahir ilim buna kâfi gelmez.

Hz. Ali (k.v) diyor ki :  “Allah’ı bilmek ve tanımak bütün ilimleri içinde toplayan bir şükür hazinesidir. Allah’ı tanımamak ise küfür alametidir. (Hz. İmam Ali (k.v) Divanı, syf 278 )

İlmin başı Allah’ı tanımaktır. Gerisi kültürdür. Çünkü Allah’ı tanıyan her şeyi tanımış olur. Bu da ancak bu ilmi tahsil etmiş bir mürşid-i kâmile tâbi olmakla elde edilebilir. Abdülkadir Geylani (k.s) hazretlerinin bu konuyla ilgili şu nasihatlerini hatırlatmak yerinde olacaktır :

“Mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan kendini terbiye etmeye çalışan kişi, temelsiz bina kurmaya kalkışmış gibi olur. Faziletli kişilerin terbiye edip mukaddes sütten gıdasını vermediği kişi, sokak ortasına bırakılan sahipsiz bir çocuk gibidir. Eğer kişi, uyanık ve dirayetli bir mürşidin elinden takva elbisesini giymezse, nefsinin tuzağına düşmüş olur. Nefsi onu istediği gibi oynatır ve aşağılık durumlara sürükler. Bunun aksine sağlam bir kulpa yapışan kimseye de, kendi varlığının sırları zahir olur, sonsuz nimet ve lezzetlere gark olur. Nefsinin peşine düşüp de mürşidini dinlemeyen kişi gerçekten nasipsizdir. Eğer kişi teslim-i tâmme (tam bir teslimiyet) hasletini taşırsa muvaffak olur, aksi halde ettiğini bulur.” (Cevherden Gerdanlıklar, syf. 49)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki :

“Kavmi (cemaati) içinde mürşid, ümmeti içinde nebi gibidir.” (Keşfü’l Hafâ, c.2,s. 17,h. 1576)

Hz. Mevlana (k.s) bu hadisi şöyle tefsir etmiştir : ”Mürşid-i kâmil, kendi asrında ve kavmi arasında yaptığı vazife itibarıyla peygamber gibidir. Böyle zevat-ı kiram halk içinde yıldızlar mesabesindedir.” (Mesnevi,c.2,s. 339)

Mürşid-i kâmiller, peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin yaptıkları gibi insanlara dinlerini öğretirler. Güzel ahlakları ve edepleriyle insanlara örnek olurlar; yol gösterir ve bilmediklerini öğretmeye çalışırlar. Kendilerine saygı duyulur. Manevi ilimlerinden ve irfanlarından istifade edilir. Bu durum; onların zenginlik, şöhret, makam ve herhangi bir dünyevi varlığından değil, ilminin çokluğu ve ahlakının güzelliğindendir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın :  “Bilmediklerinizi zikir ehlinden öğreniniz.” (Enbiya Sûresi, ayet7) emri buna işaret eder.

Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur :

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kula kendisinden, ana-babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe o kul tam iman etmiş olamaz.”Bunu duyan Hz. Ömer (r.a) efendimiz :  “Ya Rasûlallah, ben seni nefsimden de daha çok seviyorum.” deyince Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki :  “İşte, şimdi imanın kemale erdi.” (Câmiu’l-Ehâdis, h. 1197)

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”(Tirmizi, Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Güzel olanı sevenler güzel olurlar. Çünkü “Ey iman edenler, sadıklarla beraber olun.” emr-i ilâhisi ile bu mübarek hadis-i şerif birbirini tamamlamaktadır. Bütün bunlar bir mürşid-i kâmile intisap etmenin lüzumuna işaret eder.

ADAP VE USUL

Rasulullah abdest aldığı zaman Ashab-ı kiram abdest suyunu ve tükrüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah :
- Niçin böyle yapıyorsunuz?
Ashab- Kiram :
- Ya Rasululah! faydalanmak ve sevap kazanmak için..
Rasulüllah(s.a.v) :
-Kim Allah v e Rasulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hiyanet etmesin ve komşusuna cefa vermesin. buyurdu. İşte edep te adap ta bu..
Demek ki saygı ve sevgi sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmekle değil, istikametle ve hizmetle ispat edilir. Edeple varan lutufla döner.
Saadatların huzurlarına girerken abdestli, gerekirse gusül almalı, iki rekat namaz kılıp bu beraberliğin hayırlara vesile olması için Allah’a yalvarmalı. Mürşidiyle uzun süre göz göze gelmeden O’nun yüzüne bakmalı.
Rasulüllah Mirac’a yükseldiğinde Rabbül Alemin Efendimizin huzurdaki durumuna bakarak :
-‘’O’nun gözü bir an olsun sağa sola kaymadı, haddini aşmadı’’ beyan buyurarak Habib-i Kibriya’yı övmüştür. Evet O yüce makamlardan sağa sola bakmamış, hep önüne bakmış, İşte nazar- ber kadem edebi bu.
Nazar bakmak, kadem de adım atmak demek. Bu yolda insanın yönünü belirleyen tek pusula; Edep Ya Hu ! hatırlatmasıdır.
Edep Allah Rasulü’nün Miraçtaki tavrıyla öğrenilir.
Allah Rasulü yürürken, sallanarak kibirlenerek yürümezdi. Adımlarını hızlı fakat sakince atardı. Bir kimseye yöneleceği zaman başını çevirmezdi. Bütün vücuduyla yönelirdi. Kimseye uzaktan seslenmezdi, yanına gelerek konuşurdu.
Nazar rastgele bakış olmadığı gibi, kademde gelişigüzel yürümek değil, uygun adım atmaktır Nazar; gönlün bakışı, sevgilinin bakışlarında ki pırıltıdır. Kadem de; sırat-ı müstakim üzere olmaktır.
Allah dostlarının nazarı kalbi diriltir, fesatçının ve hesatçının bakışı da bedenimizi yer bitirir. Biri ferahlık, diğeri ise felakettir.
Allah(C.C); ‘’ Şeytanın adımlarına uymayın’’(Bakara suresi) uyarısıyla kademine dikkat et diyor adeta.
Sen sen ol bir gönlü kırma, insanların gönlünü hoş tut. Çünkü gönül inci gibidir. İnci çok kiymetli olmasına rağmen, yere düşünce kırılıp darmadağın olabiliyor. Yunus ; Bu yol bir gönlün içine girmektir diye haykırıyor. Bu yüzden bir gönlü kırmak beşyüzbin defa Kabe’yi yıkmaktan daha ağırdır düsturunu unutmamalı.
Şah-ı Nakşibend yolda yürürken Hızır(a.s) kendini tanıtmak istese de hiç oları olmaz, fakat Hızır üsteleyince dayanamaz şöyle der;
- Benim bir kalbim var, Onuda Emir Külal’e verdim, başka bir kalbim yok ki diğerini de sana verem, demiş. İşte sevgi deryasında edep bu.
Sofinin kademi mürşidin kademine uygun olmalı, ahlakıyla ahlaklanmalı, bir noktaya çakılmamalı.
Rasulüllah(s.a.v); İki günü eşit kılan zarardadır buyuruyor. Demek ki, güzel ahlakın sonu yok. Azda olsa devamlı olan vazifeler yapılmalı. Bu yolda sofi kendinden ileri gidenleri örnek almalı. Göz devamlı ileri bakmalı, ayakda onu takip etmeli. Çünkü yüksek makamlara önce odaklanılır, sonra hedefe doğru adım atılır. Böylece edeple varan Lütufla mazhar olur ve halkı aydınlatır.
İmam-ı Rabbani(k.s); ‘Nazar ber kadem hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçemez şeklinde anlaşılmamalıdır’ diyerek meseleyi aydınlatmıştır.. Maneviyat yolunda aza kanaat eden az kazanır.
Allah(c.c); ‘Rasulüm! Mü’min erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30-31)
Yol bilenle gidilir. Edep ise edep bilenden öğrenilir. Bu yol edep yoludur. Edebi olmayan yolda kalır. Edep hayalı olmaktır. Allah dostları ne elde etmişlerse Efendimiz(s.a.v)’in edebine uyarak manevi makamlara ulaşmışlar.. Arifler; İnsanı hayvandan ayıran şey edeptir demişler. Yani Önce usul sonra vüsul demişler.
Ebu Derda’ya biri geldi, dert yandı ibadet ve taatten hiç zevk almadığını söylendi. Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretini, cenazelere katılmayı, kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün nurlanır ve basiretin açılır dedi.
Adam denilenleri yaptı ama tık yok, tekrar geldi Ebu Derda’ya :
- Efendim bende değişiklik yok, yine durumum aynı .
Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretine gittiğinde hastanın yerine kendini koyacaksın, cenaze defnedildiğinde defnedilen senmiş gibi düşüneceksin, kabir ziyareti yaptığında mezarda yatan kendinmiş gibi davranacaksın ancak o zaman kalbin dirilir.
Gerçektende adam samimi olarak bu sefer edebine riayet edip, kendi vücut ikliminde yaşıyormuş gibi kendisine söylenenleri uygulayınca Ebu Derda’ya;
- Senden Allah razı olsun, sayende gönlüm dirildi, dedi.
Beyazıd-ı Bestami’ye bir zattan bahsettiler, O’da hadi gidelim dedi, gittiler O övdükleri zat camiye girerken bir edebi çiğnedi. Beyazıd-ı Bestami o adama selam vermeden geri dönüp gitti. Merak edenlere :
- ‘Bu adam İslam’ın normal kuralı olan camiye girerken sağ ayakla girileceği adabını bile muhafaza edemezken nasıl olurda bu adama teslim olunur?’ beyan buyurarak edeb ve adaba dikkat çekti..
Edep hem kalp, hem dil hem de hareket ve tavırlarımız da olmalı. Kalbin edebi niyet -ihlas -samimiyettir, dilin ise sözde ve özde bir olup, yalan söylememek, davranışlarımızın edebi ise fiillerimiz de ise he işi ilme uygun olacak tarzda yapılmasıdır yani işin hakkını vermektir.
Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi, Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğunda Medine’ye yaklaştıklarında gördüğü lüzum üzere Paşayı uyandırarak; ‘Sakın Terki edepten, burası Rasululah’ın beldesidir…’ anlamında beyitleri okuduğunda Paşa doğrularak;
- Ne zaman yazdın bunları?
Nabi;
- İçimden geldi, şuan ikimizden başka bilen yok.
Paşa ;
- Öyle ise aramızda kalsın deyip, yola devam ettiler.
Kafile sabah ezanında Mescidi Nebeviye yaklaşınca müezzinler minarelerden Nabi’nin Paşaya söylediği beyitleri yankıladılar, Paşa da Nabi’de şaşırdılar. Namazı kıldıktan sonra müezzine :
- Nerden o beyitleri öğrendiniz?
Müezzin :
- Rasulü Kibriya Efendimiz bu gece müezzinlerin rüyasına girip; Ümmetimden Nabi simli birisi beni ziyarete geliyor. Onu benim için yazdığı beyitleri okuyarak karşılayın emrini yerine getirdik
Nabi gözyaşlarını tutamadı, sevincinden düşüp bayıldı. İşte edebin kerameti ve işte edepli bir insanın muhabbeti bu.
Demek ki bu makamlar edep ister.
İmam Malik Medine-i Münevvere de hayvana binmez, soranlara Rasulüllah’ın bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten haya ederim derdi.
Şah-ı Hazne; Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe riayet etsin buyurdu. Açık ve gizli edeplere riayet etmekle insanın kalbi uyanır. Sofilerden letaif virdine geçme noktasına gelipde geçemeyenlere Gavs-ı Sani (k.s); ‘sofi gafletle çekme’ diyor. Niye edep söz konusu. Gafleti yok etmek ise edebe riayet etmekle mümkün.
Adap ve edeplere dikkat edeceğiz. Bilhassa Rasululah’a edep, Mürşide edep, Seyyide edep, Vekile edep, Sofiye edep, Aileye vs. edep. Hepsinin ayrı ayrı edep sınırları mevcut. Herkesin yerini yerine koymalı. Taşları yerli yerinde sıralamalı.. Bir mürşid ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz. İşte edep bu.
Bütün Peygamberleri topla, Allah’ın bir sıfatının önüne geçemez. İşte edep bu.
Bütün seyyidler bir araya gelse bir mürşidin olamaz. Kim olursa olsun teslimiyet noktasında muhabbetini mürşidinden başkasına kaydırmamalı. İstişare noktasında bazı sözüne güvenilir insanlarla muhabbette zarar yok. Bir insan alimdir ama, bir edebi terk ederse neye yarar. İllaki edep.. Vekilin görevi, sofiyi mürşidine yönlendirmek, irşad sahibi mürşiddir. Mürşidin fonksiyonuna sahip değildir çünkü. İşte sınır, işte edep bu.
Çevremize karşı yumuşak olacağız. Allah için birbirimizi uyaracağız ama, edepli olacağız, birbirimizi kırmayacağız, yumuşak uslupla kırmadan dökmeden. Eğer Seyda Hz.leri sert olsaydı Menzil bu kadar dolup taşmazdı. Gavs(k.s); Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söverler buyuruyor. Seyda herkesi adabınca Hak yola çağırıyor ve halkaya dahil ediyor, ürkütmüyor, güzel telkinde bulunarak karşındaki insanları kendine bend ediyor.
Benimki doğru seninki yanlıştır dememeli. Şükürler olsun bu yolda taassup yok.
İmam-ı Şarani(k.s); ‘’Sofi mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, huzurunda da, gıyabında da dikkat etmelidir.’’ diye uyarıyor... Ki, Kamil Mürşid, Peygamberin varisidir.
İçeriye girince ayağa kalkmak, elini öpmek, boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak gibi buna benzer tüm kaideler zahiri edeplerdir.
Dikkat edilecek bir edepte, Bir Şeyhin Allahü Teala gibi her şeyi bildiğini söylememeli. Çünkü küfürdür, böyle bir söz. Allah bildirirse bilir ancak. Daha da ileri giderek bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek de haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler ihdas etmek koyu cehaletten ibarettir. Rüyalar ve hülyalarla Şeyhini tanıtmak mürşidine en büyük hakarettir.

Seyyidlere edep; Evlad-ı Rasul olma noktasında. İrşad noktasında fayda sadece Mürşiddir. Teslimiyet noktasında kim olursa olsun mürşidinden başka kimseye muhabbet kayıyorsa düzeltmeli, yoksa zarar görür. Hazret kelimesini Mürşidi Kamil için kullanılabilir, Seyyidler için Seyyidim denilmesi daha uygun. Öyle ki; her Seyyid mürşid değildir. Evet Seyyidlerden mürşidin evladı olanlar var ama, onlara mürşid gözü ile bakmak hududu aşmak olur, ancak ehl-i beyt çerçevesinde bakılabilir.

Gavs-ı Sani Seyda’nın yanında ziyaret vermezdi, Seyda da Gavs’ıl Azam Abdül HakimEl -Hüseyni’in yanında öyleydi.
Hiç kimse kafasından edep ve adap ihdas etmeye hakkı yok.
İmam Malik İmam Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmiyıl içerisinde onsekizini adap ve edepten bahsediyor, son ikisenesinde de ilimden.. Hatta İmam Malik derki :  ‘Keşke İmam Şafii; son iki yılını da edepten bahsetseydi’ diye hayıflanıyor..
Gavs Hz.leri sırtını hiçbir zaman Suriye’ye doğru dönmezdi, ayağını o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne vardı.
Gavs abdest alırken on altı defa oturup kalkıyor. Sofiler sıkıştırıp ne iş? diye sorduklarında cevaben :
- Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl oturup da abdest alabilirim. İşte edep bu.
Saadatlar bizleri niye topladı. Çünkü edeplenelim ve ahlaklanalım diye. Velhasıl Gavs-ı Sani Allah’ın bizlere ikramıdır, bu biline

Seyri Sülûk Nedir?

Bedenimizde ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl gibi manevi gelişim gösteren yerler vardır. Bunlara latifeler veya letâif denir. Kulun Rabbine yakınlaşmasında diğer ifadeyle terakki göstermesinde kalbin yardımcısı konumundadırlar.

İnsandaki manevi latifeler terbiye edilip temizlenince asıl vazifelerine dönerler. Asıl yapmaları gereken özellikleri gerçekleştirirler. İşte o zaman insan gerçek kulluk ve güzel ahlakı elde edebilir. Bu işleme tasavvufta seyri sülûk ismi verilir.

Tasavvufta seyir, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakkın varlığına doğru harekettir. Sülûk ise, Hakka ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi, kalbî, ruhî yolculuk ve ahlakî bir eğitimdir.80

Seyri sülûk, bizzat insanın ve kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevi cevherlerinin eğitiminden ibarettir. Bu iş kalpten başlar, hayatın her yanını içine alır. Bu eğitimden maksat, kulun kendini ve Rabbini tanımasıdır.

Eğitimin ilk adımı gafletten uyanmaktır.

İkinci adım, hakiki anlamda insan olmak için insanlık yoluna adım atmak ve hedefe doğru yol almaktır.

Sonuç da olgun (kamil) insan olmaktır.

Kuranda zikredilen tezkiye ve mücahede ile ariflerin bahsettiği seyri sülûk aynı anlamdadır. Tezkiye manevi kirlerden arınmaktır. Mücahede, nefsi ilâhi edeplerle süslemek ve Allah huzurunda kabul görmek için gayret etmek ve bu yolda her şeyini ortaya koymaktır.

Bütün mesele, Allah adamı olmak için karar verip yola çıkmaktır. Bu yol, tek başına gidilecek kadar kolay ve rahat bir yol değildir.

İnsanın önünde şeytan, nefis ve dünya gibi üç büyük engeli vardır. Bunlarla birlikte insanı saran bir sürü afet ve tehlikeler mevcuttur. Öyle ki, bu yolda günahlar kadar bazen ibadetler bile insan için bir afet olur.

Kıldığı namazları, yaptığı zikirleri ve hayırları ile kendini beğenen, bu yüzden kibre düşen, insanları küçümseyen, sonunun kesin Cennet olduğunu düşünen nice kimseler, sonuçta zarar etmiştir.

Kulluğun edebini bilmeyen kimse asıl hedefine eremez. Gösteriş hastalığına yakalan insan, diliyle Allah derken kalbiyle Allahtan uzaklaşır

Manevi terbiyenin merkezinde mürşit vardır. Terbiye şeklini o belirler ve takip eder.

İnsanı terbiye edebilmek peygamber mesleğidir.

Bunun için manevi terbiyenin Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde olması şarttır. Terbiyeden maksat fıtratı değiştirmek değil, onu güzele yönlendirmektir. İnsandaki kötü huyların iyi huylarla değiştirilmesi mümkündür. Peygamberler bunun için gelmiştir. Kendilerinden sonra bu iş, onların gerçek varisi kamil insanlara kalmıştır.

Ümmetin Miracı Seyr u Süluk

Mirac mucizesine Allah Rasulü’nün (A.S.) bize anlattığı şekilde iman ediyoruz. Peki bu mucizeden bize kalan, sadece ona iman edip, gelecek Receb ayının 27. gecesini beklemek mi? Elbette hayır.

Hiç şüphesiz Mirac, dünyada sadece Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e nasib oldu. Ancak, bu manevi yakınlığın değişik şekilde ümmet tarafından yaşanması da mümkün. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e verilen Kur’an mucizesi ve yeni bir din getirme yetkisinin dışındaki mucizelere, onun ümmetinin salihleri de vâris olabilirler. Bu, onlar için bir “keramet” veya “meunet (ilahi yardım)” olur. Ayrıca Mirac mucizesi, Allahu Tealâ’ya yakınlaşmanın hangi boyutlarda mümkün olabileceğini de ortaya koyuyor.

Allah’ın huzuruna ve rızasına doğru yapılan manevi yolculuğa, tasavvuf diliyle “takarrub” (Allah’a yaklaşma), “seyr u süluk” (engelleri aşıp Allah’a gitme), “vuslat” (Allah’a kavuşma) denir. Böyle bir yolculuğu Allahu Tealâ bizden istiyor. Şöyle ki :

Yüce Rabbimiz, “Hepiniz Allah’a koşun” (Zariyat/50) emrini vermiş ve :  “Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadetinde hiç kimseyi ortak koşmasın” (Kehf/110), “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette (bize kavuşturacak) yollarımıza ulaştırırız. Hiç şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.”  buyurmuştur. (Ankebut/69)

Allahu Tealâ, rıza ve sevgisine ancak peygamberine uyularak ulaşılacağını, başka yolların  ise ancak azaba götüreceğini de bildiriyor. (Al-i İmran/31-32)

Bir kudsi hadiste de Yüce Allah :

“Ben kuluma bana karşı kalbinde sakladığı inanç ve niyete göre muamele ederim. Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraber olurum. O beni gizlice içinde zikrederse, ben de onu hususi olarak zatımla zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ (el üzeriyle dirsek arasındaki mesafe) yaklaşırım. O bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” diyor. (Buhari, Müslim)

Hiç şüphesiz Allah’a yaklaşma mekân ve yer ölçüleriyle değil, kalp ve ruhla olmakta. Ancak bu vuslat, hadiste maddi ölçülerle temsil edilerek anlatılıyor.

Hadis-i şeriflerde zikredilen Allah’a hicret etmek, nefsi terbiye edip haramlardan kaçınmak, kalbi zikirle diriltmek, Allahu Tealâ’yı sevmek ve kalble onu görme derecesinde yüksek bir hale erişmek, hep bu manevi yolculuğun amelleri ve neticeleridir.

İşte başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u süluk” adı verilir. Buna “manevi sefer” de denir. Bu seferde, mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakinden ayne’l-yakin mertebesine, kötü huyları bırakıp iyi huylarla süslenmeye, gafletten zikre, kafir, gafil, fasık, hasta ve katılaşmış bir kalpten, uyanık, sağlam ve Allah ile huzur bulmuş bir kalbe geçiş yapılır.

Bütün mürşidler, bu yolculuğun ancak yolu bilen bir rehberle alınabileceğini söylemişlerdir. Bu rehberin, alim, arif, müttaki, kâmil ve Allah tarafından irşada ehil ve    kendisine irşad izni verilmiş olması gibi şartlara sahip olması gerekiyor. Arifler, insanın kendi başına veya ehil olmayan birisiyle bu yolu katetmesinin imkansız denecek kadar zor olduğunu söylüyorlar. Bu, zor olduğu kadar tehlikelidir de.

Hiç şüphesiz, insanın nefsini terbiye etmesi, çirkin huylarından arınıp, kalbini zikir ve fikirle uyandırması, Kur’an ve hadiste övülen yüksek hallere ve üstün ahlaka ulaşması; kısacası kulun Allah’ın rızasını bulması, dünyada en büyük maksat ve en mühim iştir.

Şimdi, Cibril-i Emin rehberliğinde gerçekleşen Mirac’la, bir emin mürşid rehberliğinde gerçekleşen seyr-u süluku karşılaştıracağız. Edeb Peygamberi Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin yüksek edeb ve güzel hallerinden örnekler verip, ariflerin tespitleriyle Hak yolcusuna gereken iki önemli edebi hatırlatacağız.

Güven ve Teslimiyet

Öncelikle, hak yolcusunun kendisinin manen hasta ve yardıma muhtaç, mürşidinin de bu işte ehil olduğuna inanması gerekir. Kâmil mürşid, manevi terbiyesine aldığı müridin kalbindeki samimiyetine önem verir. Mürşid, müridin acı ve tatlı hallerinde, dar ve sıkıntılı anlarında, zenginlik ve fakirlik, sıhhat ve hastalık zamanlarında, insanlar tarafından ayıplandığında, en yakınları tarafından horlandığında, hatta kendisinin müride sert davrandığında ne yaptığına, nasıl davrandığına bakar. Müridinin, Allah Rasulü’nün (A.S.) miraçtan önce çektiği sıkıntılı hallerden bir nebze tattığında ne yaptığını görmek ister. Çünkü Allahu Tealâ, kendi yolunda çekilecek çile, kıtlık, yalnızlık, hakarete uğramak ve benzeri durumlarda nasıl sabır gösterileceğini bizzat habibi Hz. Muhammed (A.S.) üzerinde göstermiş ve sonra gelen Hak yolcularına sadakat, sabır ve metanet örneği vermiştir.

Bu ölçme ve tanıma bazen de bol nimet ve servet ile olur. Hak yolcusu, dünyanın en zengin insanı da olsa, mürşid-i kâmildeki marifet ve ilahi muhabbetin fakiri olduğunu, ona muhtaç bulunduğunu bilip, ‘kurtuluş reçetem onun elindedir’ demelidir. İyi ve kötü her durumda, girdiği hak yola inancını ve bu  yolda elinden tuttuğu mürşidine bağlılığını korursa, manevi yolculukta sağlam adımlarla ilerler. Bu durumda mürşidi ona, o da mürşidine güvenir.

Kalp Temizliği

İlahi huzurda kabul görmek ve Allah tarafından sevilmek, kalbin küfür, nifak, isyan, gaflet ve kötü huylardan temizlenmesine bağlıdır. Kalbinde kibir, riya, haset, dünya sevgisi, makam hırsı, gaflet, ihanet gibi şeytani özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir kâmil mürşidin elinden tuttuğu zaman, mürşidin ilk işi kalbin bu kötülüklerden temizlenmesidir. Peşinden güzel ahlak ile donatılmak gelir. Manevi seyir ve ilahi huzurda kabul, ancak bundan sonra olur. Allah Rasulü (A.S.) miraca çıkarken kalb-i şerifleri, her türlü kötülükten temiz olmasına rağmen, Cebrail Aleyhisselam tarafından yarılıp, nur ile yıkandı ve tekrar saadetli göğsüne kondu. O güzel ve özel yolculuk ondan sonra başladı.

Böyle bir hedefe yönelen hak yolcusunu büyük arif İmam Gazali (Rh.A.) şöyle uyarıyor :

“Uzuvlarını günahlardan, nefsini alıştığı boş adet ve işlerden, kalbini karanlık ve katılıktan, sırrını kirlerden, ruhunu hissî perdelerden, aklını hayalî ve boş düşüncelerden arındırmadıkça, Allahu Tealâ’nın huzuruna ulaşamazsın.”

Hak yolcusunun kalbinin temizlenmesi için en tesirli ilaç, Peygamber varisi kâmil mürşidin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir. Bütün arifler, kalbi ve bütün vücudu saracak zikrin en önemli ilaç olduğunu belirtiyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz kudsi hadiste belirtildiği gibi gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Allah’a yaklaştırır. Ayrıca, kulun göklerde anılmasını ve melekler tarafından tanınmasını da sağlar.

Allahu Tealâ’nın şu sözü zikrin faziletini anlatmaya ve ona sımsıkı sarılmaya yeterli :

“Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim, ben de onu zikrederim”

[Image: 146793016951741.png]


Kaynaklar  :


Miftâhu’l-Usûl
Dr.Dilaver SELVİ
kaynaklarıylaTasavvuf
NAKŞİBENDİ YOLU MENZİL,GAVS-I SANİ
tasavvufokulu
semerkanddergisi
DEVAMINA BAK

HZ.MUHAMMED’İN MUCİZEVÎ TESPİTİ - BEYIN

Yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın mucizevî bir tespitini açıklamak istiyorum bugün…

Yaklaşık on sene önce “HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU” isimli kitabımda detaylı olarak anlattığım üzere, gökteki tanrının yanından Dünya üzerinde seçtiği peygamberine yazılı bir kitap indirmediğini; Allâh ismiyle işaret edilenin birimde açığa çıkardığı bilginin “nüzûl”, vahiy yollu geldiğini; yani”BİLGİ”nin, özünden gelip, bilincinde açığa çıkması şeklinde, “İKRA” olayıyla “OKU”nan, Allâh Sistem ve Düzeni olan “SÜNNETULLÂH” olduğunu açıklamıştım. Cebrâil ismiyle işaret edilen, Rasûl ve Nebilerde açığa çıkan melekî kuvve, ebediyen değişmez “Sünnetullâh”ı “OKU”mayı sağlar!

“Anladığım İslâm” başlıklı yazımda izah ettiğim üzere, “İKRA=OKU”ma işlevinin, gökten tanrının yanından gelen kanatlı meleklerin dediklerinin tekrarıyla değil, beyinde açığa çıkan ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler (melekler – melekeler) ile oluştuğunu, her kapsamlı düşünen beyin fark edebilir.

İşte işin sır noktası beyin!

“Kalp” diye bahsedilen şey ise “şuurda açığa çıkan iman nûrunun” adıdır! Hâlâ hadislerdeki “kalp” kelimesiyle işaret edilenin “yürek” olduğunu düşünenler, kalp nakli ameliyatlarıyla başkasının kalbini alanların durumunu sorgulasınlar!

Dinsel anlatımla, beyin, insanda ALLÂH isimlerinin işaret ettiği anlamların zâhire (açığa) çıktığı merkezdir…

Tüm insanlar ve insansılar için geçerli olan gerçek bu!

Doksan dokuz Esmâ diye bildiğimiz, detayda sayısız ALLÂH isimlerinin işaret ettiği kuvveler, özellikler, hep beyin aracılığıyla açığa çıkmakta tüm canlılarda.

“Hareket eden hiçbir canlı yoktur ki onun “b”nasiyesinde (alnında-beyninde var olarak/beyninden) tutmuş olmasın (Fâtır’ın beyni programlaması)…” (11.Hûd: 56) âyeti de buna işaret eder; Rabbanî tasarrufun beyin aracılığıyla açığa çıktığına…

Bunlar, işin işaret, mecaz, benzetme yollu anlatımıdır… Bunların her birinin günümüz ilimlerinde fark ettiğimiz karşılıkları vardır oysa…

Evet, konumuz insan beynindeki bir kuvve!..

İşte yeryüzüne gelmiş en muhteşem beyin Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) da, insan beynindeki bu kuvveye işaret ederek, “DUA” konusuna çok önem vermiş ve her konuda, her fırsatta “DUA” mekanizmasının işletilmesine işaret etmiştir.

www.ahmedhulusi.org adresinden tümüyle okuyabileceğiniz “DUA VE ZİKİR” isimli kitabımızda dua olayının sırrını açıklamıştım. Beynin dua anında “yönlendirilmiş beyin dalgaları” ürettiğini; bunun, istenilenlerin gerçekleşmesi konusunda işlev gördüğünü tüm detayları ile anlatmıştım.Duanın, insan beynine bahşedilmiş ilâhî kuvveleri harekete geçirmek demek olduğunu yeterince açıklamaya çalışmıştım. Keza “zikir” denilen çalışmanın dahi ötedeki bir tanrıyı anmak değil, beyindeki o ismin işaret ettiği anlamlara dönük gelişme sağladığına işaret etmiştim…

İşte bunları fark ettikten sonra, şimdi gelelim Müslümanlığın bir gereği olarak bize teklif edilen “abdest” olayına!

1986 yılında yayınladığım “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitabımda “abdest” olayının tanrıya tapınmak için değil, kişinin bedeninin biyoelektrik enerjisinin, sudaki enerjiden yararlanması amacına dönük olduğunu açıklamıştım. Su bulunmayan ortamda yapılan teyemmümün ise bünyedeki statik elektriğin topraklanması amacına dönük olduğunu anlatmıştım. Taklit ehli olarak yetiştirilen kitle ise, o zamandan bu yana hep karşı çıkmıştı bu gibi açıklamalarıma; “Biz tanrıya tapınmak için abdest alırız, hikmeti bizi ilgilendirmez” diye!!!

Şimdi bir adım daha ileriye gidip, bu konudaki çok önemli bir sırrı daha açıklayalım…

Allâh Rasûlü muhteşem insan Hz. Muhammed (aleyhisselâm) daima “abdest” alırken dua ediyordu ve herkese de abdest alırken dua etmesini tavsiye ediyordu…

Niçin?..

Gökteki tanrıya seslenip, “Ey tanrı bak senin peygamberinin dediğini yapıyorum; sen de beni nûr eyle” diye mi?

Yoksa?..

İşte geldik, Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa’nın bir mucizevî tespitine daha…

Kişi, abdest alırken, dua etmek suretiyle belli bir anlam ihtiva eden beyin dalgalarıyla; su kristallerini değiştirerek, etkileyerek, iyonize ederek vücuduna yararlı su iyonlarının girmesini sağlar!

Su içerken veya bir şey yerken elindekine besmele “OKU”manın (beyin dalgalarını, içtiğine veya yediğine yönlendirmenin) anlamı da buradadır!

Kurşun döktürmek ise dinsel bir ritüel olmayıp, başta birikmiş, bunalım oluşturan statik elektriğin, akıtılan eriyik kurşuna boşaltılması amacına yöneliktir.

Beyni, göz ve kulağına esir düşmüş, gördüğünün ötesini düşünmekten âciz, çağdaş bilimlerden ve Dünya’daki tespitlerden bîhaber kimselerin bunları anlaması elbette çok zor! Ne var ki Dünya dönüyor ve bir kısım insanlar hâlâ yüzyıllarca önceki kulübelerinde yaşamakta ısrar etseler dahi, öte yanda gökdelenler uzaya yükselip, uydudan onların bahçelerindeki böcekler seyredilebiliyor!

Ve dahi, su kristallerinin insanların yaydıkları düşüncelere göre nasıl şekil aldıkları, mikroskoplarla açık seçik tespit edilebiliyor!

İnsan beyninin farkında olarak veya olmayarak yaydığı dalgalar, aynı esasla, suyu, sudan var olmuş canlıları sürekli etkilemektedir. Bu yüzden de “insan düşüncelerini açıklasa da, açıklamasa da sonucunu yaşayacaktır” anlamına gelen bilgi verilmiştir Bakara Sûresi284. âyetinde.

İnsan beyninin yaydığı düşünce dalgalarının suyu nasıl etkilediğini gösteren araştırma sonuçlarını aşağıdaki linklerden İngilizce okuyabilirsiniz.

http://www.hado.net/index.php

http://www.wellnessgoods.com/messages.asp

http://www.adhikara.com/water.html

http://www.life-enthusiast.com/twilight/..._emoto.htm

http://www.cerncourier.com/main/article/46/2/8

(Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler Prof. Dr. Masaru Emoto’nun Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmış “SUYUN GİZLİ MESAJI” isimli kitabını okuyabilirler.)

Şimdi bu konuyu çok iyi düşünelim!

Abdest alırken dua okumak, yani düşünceni, dileğini beyin dalgaları şeklinde suya yönlendirerek su kristallerini şekillendirmek ve o suyu ozmoz yoluyla vücuduna almak… Ya da “suya okumak” denilen şekilde belli bir anlam taşıyan beyin dalgalarını suya yönlendirerek, o yönde suyu şekillendirmek ve o suyu içmek veya içirmek!..

Düşünün ki, insan vücudunun yaklaşık %80’i sudur. Bu duruma göre, bu su yapı ağırlıklı varlığa, karşısındaki kişinin yönelerek pozitif veya negatif düşünce dalgalarını yollaması, acaba ne boyutta tesirler oluşturur?..

1400 küsur yıl önce, çölün ortasında, bugünün bilgilerini hayal bile etmesi hayal edilemeyecek bir toplum içinde yaşamış olan o yüce Zât’ın, tüm açıklamaları aslında Yaratan’ın bir mucizesidir… Ne var ki, bunları değerlendiremeyen, “Biz inanıyoruz bize yeter” diyen ve taklitle ömür süren toplumların “sevgili peygamberimiz”den öte görebilecekleri hiçbir şey yoktur; ne bu Dünya’da ne de öte dünyada! Zira, “Dünya’da âmâ olan öte yaşam boyutunda da ebediyen kördür” gerçeği ile yüz yüzeyiz!

Değeri değerlendirmek, ancak O’nun açıklamalarını anladıktan sonra mümkün olur.

Allâh Rasûlü muhteşem insan Muhammed (aleyhisselâm), yaşamı boyunca “OKU”duğu “Sünnetullâh”a, yani Allâh isimleriyle işaret edilen anlamların evren içre evrenlerde açığa çıkış Sistem ve Düzeni’ne dayalı olarak nice mucizevî tespitlerde bulunmuştur! Ne var ki, vahiy veya keşif yollu açığa çıkan bu tespitlerini, o devrin yaşam şartları içinde tüm detaylarıyla açıklayamamış, sadece elde edilecek sonuçlarına göre “şunu yapın” veya “şöyle yapın” şeklinde uyarılarda bulunmuştur. Konuları mecaz veya işaret yollu anlatmıştır.

Eğer düşünmeden yaşayan taklitçi grubundan değil isek, bize düşen, Allâh Rasûlü’nün her dediğini anlamaya çalışmak; ne yaparak veya ne söyleyerek, bize neyi anlatmak istediğini deşifre etmek olmalıdır.

Bugünkü bilimle bu kadarcık anlayabiliyorum o Zât’ı… Yarınkiler, muhakkak ki bizim fark edemediklerimizi dahi fark edecek, O’nun ihtişamını çok daha fazla anlayacaklardır.

Deccaliyet safında yer alıp, Allâh Rasûlü’ne hizmette olanları düşman görenler bilsinler ki, dindarlara saldırmakla asla Allâh Rasûlü’ne ve açıkladığı DİN’e zarar veremeyeceklerdir.

Son olarak şunu sakın unutmayalım… Ne “Allâh” ismiyle işaret edilenin, ne de Allâh Rasûlü’nün, bizim yapacağımız hiçbir çalışmaya ihtiyacı yoktur! Yapılanlar tanrıya tapınma amaçlı değil, her varlığın Allâh adıyla işaret edilene kulluğu içindir. Kim ne yapıyorsa veya yapacaksa yalnızca kendi geleceğini güzelleştirmek için yapacaktır. “İbadet, başka amaçla değil, yalnızca kulluk için yapılır” cümlesinin anlamı, “ibadet ötedeki tanrıya tapınmak için yapılır” olmayıp; “ibadet, varlığındaki Allâh ismiyle işaret edilenin kuvvelerinin sende açığa çıkması, geleceğine mutluluk getirmesi amacıyla beynine yön vermen için yapılır ki, bu da gerçek kulluktur” demektir!

İnsan, sorgulayıp düşünebildiği, o çağda ve şartlarda bildirilenlerin azametini fark edebildiği kadarıyla Rasûlullâh’ın değerini anlar; o nispette de kendilerine yakın olur.

AHMED HULÛSİ
DEVAMINA BAK


Tasavvufun Tarihi

Tasavvufî hayat ve düşüncenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü şekli ile tasavvuf teriminin delalet ettiği mana ve hükümlerin birçoğu Hz. Peygamber zamanında ve özellikle onun hayatının içinde vardır.

Tasavvuf, İslam kültür ve medeniyetinin dinî, ahlakî ve mistik alandaki önemli unsurlarından biridir. 

Tasavvufî hayat ve düşüncenin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü şekli ile tasavvuf teriminin delalet ettiği mana ve hükümlerin birçoğu Hz. Peygamber zamanında ve özellikle onun hayatının içinde vardır. Tasavvuf, bu mana ve hükümlerin bir ilim olacak şekilde düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmış İslami bir cereyandır. Hz. Peygamber gerek yaşadığı sade hayat ve gerekse ibadet ile tasavvufi hayata kaynaklık etmiştir. O'nun bu yaşayışı öncelikle ashabı tarafından benimsenmiş ve daha sonra da tasavvuf olarak isimlendirilen ilmin kaynağını oluşturmuştur.

Tasavvufun kaynağının Hz. Peygamber'e dayandığı ve o kaynaktan yayılan bir rayiha olduğu, O'nun örnek hayatı ve bu hususla alakalı sözleri dikkatle incelendiği takdirde görülecektir. Azimet, şecaat, kahramanlık, şükür, tevekkül, kadere rıza, belalara sabır, fedakârlık, kanaat, gönül zenginliği, cömertlik, tevazu gibi insanın her zaman özlemini çektiği bu vasıfların gerçek kaynağı hiç şüphesiz Peygamberimiz'dir. Hz. Peygamber'in hayatının her safhasından istifade edilmiş, tasavvufun kabul ettiği bütün özellikler Kitap ve Sünnet doğrultusunda gelişmiştir. Bu gelişmenin yanı sıra asla uymayan fikir ve davranışların zaman zaman zuhuru ise sosyal hayatın vazgeçilmez özelliğidir.(1)

Tasavvuf, insan ruhunun kemale ermesine sebep olan hal ilmine büyük önem vermiştir. Bu halin insanda meydana gelişi, Kitap ve Sünnet ışığında bazı prensiplerin tespit ve uygulamasına bağlıdır. Bu ise Hz. Peygamber ve ashabının hayatında mevcut hususların yaşanmasına vesile olan eğitimi nesilden nesile aktaracak bir disiplin meydana getirmekle mümkündür.(2)  İşte bu disiplinin adı olan tasavvuf, ilk devirlerde zühdî bir hareket olarak başlamış ve İslam ruhunun canlılığının bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvufî hayat ve düşüncenin bir zühd hareketi olarak başlangıcından teşkilatlanarak tarikatlar şeklini alması ve günümüze kadar gelen süreç ise tasavvuf tarihinin konusunu oluşturmaktadır.

Başlangıçtan günümüze kadar olan tasavvuf tarihi, genellikle kabul edilen görüşe göre zühd, tasavvuf ve tarikat dönemi olmak üzere üç döneme ayrılır.

I. ZÜHD DÖNEMİ: Bu dönem Asr-ı saadetle başlayan, tabiin [sahabenin takipçileri]  ve tebe-i tabiin [tabiin'in takipçileri] devrini ve ilk iki asrı içine alan, tasavvuf kavramının ortaya çıkışı ve sufi deyiminin ilk defa kullanılmaya başlanmasına kadar olan dönemdir.

Tasavvufa göre sufilerin piri Hz. Peygamber'dir. Sufiler kendilerinde mevcut olan ilim, marifet, hâl ve yaşayışın ilk örneğini daima Rasulullah'ta görmüşlerdir. Rasulullah'ın ruhani hayatı ve dini heyecanı nesilden nesile aktarılarak aynen devam etmiştir. Bu hayat okuyarak ve yazarak öğrenilen bir hayat olmayıp yaşanılan ve yaşatılan; tasavvufi zihniyetin ve yaşayışın kaynağını oluşturan hayattır. Münavî'nin çeşitli devrelerde yaşayan sufileri anlatmak için yazdığı el-Kevakibü'd-dürriyye isimli eserine Hz. Peygamber'i anlatmakla başlaması bunu gösteren örneklerden biridir.(3)  Bu sebeple tasavvufun hadis ilmiyle olan münasebeti de önem kazanmaktadır. Yani tasavvufi hayatın temelini oluşturan Hz. Peygamber'in ruhî ve zühdî hayatı ile bu konudaki sözleri, tasavvuf ve hadis ilimlerini birbirlerine yaklaştırmıştır. Tasavvufun bir ilim olarak ortaya çıkışından önce, gerek muhaddisler ve gerekse mutasavvıflar tarafından kaleme alınan Kitabu'z-zühdler hadis ilmiyle tasavvuf arasında bir köprü görevi görmüştür.(4)
Tasavvufa göre sufilerin piri Hz. Peygamber'dir. Sufiler kendilerinde mevcut olan ilim, marifet, hâl ve yaşayışın ilk örneğini daima Rasulullah'ta görmüşlerdir. Rasulullah'ın ruhani hayatı ve dini heyecanı nesilden nesile aktarılarak aynen devam etmiştir.

Tasavvuf ve sufi kelimeleri, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu tarif ederken kullandıkları ifadeler ile tasavvuf kavramlarının ekserisi, Kur'ân ve sünnet kaynaklıdır. Mutasavvıfların tariflerinden olan "tasavvuf zühddür" ibaresi bunu gösteren örneklerden biridir. Zira Hz. Peygamber'in hadislerinde de zühd övülmüş ve zühdün en güçlü örnekleri kendi hayatlarında görülmüştür. Allah Rasulü ve Hulefa-i Raşidîn'in hayatında zühd, takva, sabır, tevekkül, cömertlik, feragat şeklinde yaşandığını gördüğümüz ruhani ve manevi hayatın diğer sahabilerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar tarafından yaşandığını görüyoruz.(5)  Dolayısıyla zühdden gaye de tasavvufa dönüşmektir. Kemale eren bir zühd hareketi tasavvufi cereyanı doğurur. Onun için "zühdün nihayeti tasavvufun bidayetidir" denilmiştir. Bu kaide hem bireysel hayattaki zühd yaşayışı, hem de sosyal zühd hareketi için doğru ve geçerlidir. Onun için bir buçuk-iki asır devam eden İslam-zühd hareketinin tasavvufi hareket haline dönüşmesi kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. İlk defa sufi adıyla meşhur olan Ebu Haşim Sufi'dir. Hicri 150 tarihine kadar seyrek surette rastlanan sufi deyimine bu tarihten itibaren biraz daha sık şekilde rastlanılmaya başlanmıştır.(6)  Bu dönemde karşımıza çıkan başlıca zühd mektepleri ise Medine, Basra, Kûfe ve Horasan'dır.

II. TASAVVUF DÖNEMİ: Sufi ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sufi adlarının duyulmaya başladığı hicri II. asrın sonundan, tarikatların ortaya çıktığı devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık dönemdir. Tasavvuf bu dönemde müessese haline gelmiş ve Cüneyd Bağdadî, Bayezid Bestamî, Gazalî gibi büyük sufi ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.

II/VIII. asırdan sonra tasavvufun amelî yönünden ziyade nazari yönü gelişmeye başlamıştır. Sufilerin manevi tecrübe ile elde ettikleri bilgilere marifet, irfan, hakikat ve sır gibi isimler verilmekteydi.(7)  Ayrıca ilk tasavvufî eserler bu dönemde yazılmaya başlanmıştır.

III. TARİKAT DÖNEMİ: Tasavvuf müesseselerinin temsilcisi diyebileceğimiz tarikatların ortaya çıkarak sosyal hayatın bir parçası haline geldiği VI/XI. asırdan başlayarak, günümüze kadar devam eden dönemdir.(8 )  Tasavvufi tefekkürün İbn Arabi gibi büyük temsilcilerinin yetiştiği; zaman zaman medrese-tekke çatışmalarının gündeme geldiği, şiir ve edebiyatta en değerli mahsullerin verildiği devirdir.

Kaynaklar

1) Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Vakfı Yay (İFAV)., İstanbul 2001, VI. Basım, s. 59.

2) A.g.e, s.151.

3) Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İstanbul 1990, III. Basım, s. 29.

4) Yılmaz, a.g.e, s. 59-60.

5) Mesnevî, 1,477.

6) Kara, a.g.e, s. 31-32.

7) A.g.e, s. 38.

8 ) Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 15.
DEVAMINA BAK


Tasavvuf Kavramları

Her ilim ve sanatın kendine has terimleri ve kavramları vardır. Bütün ilim ve sanat dallarında var olan kavramlar, tarihi seyri içinde tasavvuf ilminde de var olmuştur. Diğer İslamî ilimlerde olduğu gibi, tasavvufta kullanılan kavramlar da genellikle Kur'ân ve sünnetten alınmadır. Mutasavvıfların kavramları genellikle iki maksatla kullandıkları belirtilmektedir:

1. Anlaşılması zor konuların ehli tarafından daha kolay anlaşılmasını sağlamak

2. Ehil olmayan kimselerden tasavvufî sırları gizli tutmak.(1)

Klasik tasavvuf kitaplarında makam, hal, menzil ve vakt gibi gruplara ayrılarak tasnif edilen tasavvufî kavramların bazıları aşağıda açıklanmaktadır.
Bir hadiste "ihsan" olarak ifade edilen, "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmek, ya da Allah'ın bizi gördüğü duygusuyla ibadet" anlayışı, murakabe kavramına işaret sayılmıştır. Murakabe bir bakıma kalbî ve zihnî teksiftir. Gönüldeki ve kalpteki düşüncenin "Allah" zikri ve fikri etrafında yoğunlaştırılmasıdır.

İBADET

"Abd" kökünden gelen bu kelime, tasavvufta Allah rızasına yönelik her türlü hareket ve davranışı içine alır. "Ben insanları ve cinleri, ‘Ben'i tanıyıp ibadet etsinler diye yarattım." (ez-Zariyat, 51/56) ayetine dayanır.(2)

TAKVA

Kelime anlamı herhangi bir "tehlikeden korunmak" demektir. Tasavvufi manada takva, kalbi günahlardan temizlemek demektir. Ehl-i hakikate göre takva, kişinin Allah'a itaatle ilahi cezadan sakınmasıdır. Bir başka ifadeyle takva, "Seni Allah'tan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmandır."(3) Aynı zamanda mutasavvıflar tarafından sınırları korumak ve ahde vefa olarak da ifade edilmektedir.(4) Dolayısıyla takva için bütün iyilikleri kendinde toplayan bir haslettir, denilmektedir. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması ihtimali olan amellerden sakınmak, en sonra da fuzuli ve lüzumsuz olan şeyleri de terk etmektir.(5)

VERÂ

El çekmek, uzak durmak demektir. Haram ve yasak olan şeylere düşmemek için, şüphelilerden sakınmaktır. Bir başka ifadeyle, ağızdan kalbe giren ve çıkanın Allah ve Resul'ünün sevdiği şeyler olmasına dikkat etmektir. Resulullah (Sav) "Kişinin kendini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi İslam'ı iyi anlayıp tatbik ettiğinin delilidir." (Tirmizî, Zühd) buyurmuştur.

Verâ, zühdün başlangıcı sayılır. Çünkü verâ şüpheliyi, zühd ihtiyaçtan fazlasını terk etmektir. Verâ,  Kur'ân ayetlerinde geçmez. Fakat hadis-i şeriflerde çok defa geçmektedir. Hadislerde bu kavram, genellikle haram ve şüpheli şeylerden sakınmak anlamında kullanılmıştır. Sufiler, Peygamberimiz'in "Verâdan daha kolay ve sağlam bir yol görmedim." (Buhari, Buyû', 3) "Gönlüne şüphe düşüren şeyi bırak, şüphe düşürmeyene bak!" (Buhari, Buyû', 3) gibi hadis-i şeriflerini esas alarak, verânın hassasiyetle uygulanmasının, kişinin günah ve şüpheli olan şeyleri tanımasına yardımcı olacak bir sezgi ve duyuş özelliği kazandıracağını ifade etmiştir.(6) Yahya b. Muaz şöyle der: "Verânın iki şekli vardır: Zahirî verâ; Allah Teala'nın rızasından başka bir şeyin seni harekete geçirmemesidir. Batınî verâ; kalbine Allah Teala'dan başka bir şeyin girmemesidir."(7)

TEVBE

Tevbe; günahtan dönüp edip Hakk'a yönelmektir. Genellikle tasavvufi makamların ilki sayılır. Tevbe, tasavvufta şeriatın yerdiği şeyden övdüğü şeye dönmek olarak kabul edilir. (8 ) Peygamberimiz tevbeyi nedamet olarak tanımlamıştır. Tasavvufta tevbenin sağlıklı olabilmesi için, mazi, hâl ve istikbale ait şu üç esasın bulunması şarttır:

1. Yapılan günahlara pişmanlık (mazi)

2. Günahlardan sıyrılmak (hâl)

3. Bir daha günaha dönmemeye azmetmek (istikbal)(9)

Tevbe, bazı mutasavvıflarca üç derecede incelenmiştir:

1. Tevbe: Allah'ın azabından korkarak günahı terk etmek. Bu birinci basamaktır.

2. İnabe: Allah'ın sevap ve mükâfatına bel bağlayarak O'na yönelmesidir. Tevbenin orta noktasıdır.

3. Evbe: Hakk'ın rızasını kazanmak ve sadece O'na yönelmektir. Bu en ileri derecedir.(10)

ZİKİR


Unutmamak, hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, anmak demektir. Kur'ân'da zikir genellikle lügat anlamlarına uygun şekilde Allah'ı anmak, O'nu daima hatırlayıp hiç unutmamak manalarında kullanıldığı gibi "namaz" ve "Kur'ân" gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Zikrin fazileti hadislerde de övülmüştür. Tasavvuf erbabı, ayet ve hadislerin aydınlığında zikri, tarikatların "üssü'l-esas"ı saymışlardır. Zikir kulun Rabbine yaklaşmasını sağlayan en büyük ibadet olarak nitelenmiştir.(11) Ancak zikrin gizli veya aşikâr yapılışı hususunda farklı görüş ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Tarikatlar, tarihi seyri içinde ferdî ve toplu zikre büyük önem vererek, bunun icra şekli konusunda değişik usuller geliştirmişlerdir. Toplu zikre genellikle sema, ayin, hadr gibi; ferdî zikir türleri de lisanın, kalbin, hafînin, ahfânın, sırrın zikri gibi adlar almıştır.(12)

MURAKABE

Lügat anlamı itibariyle denetlemek, kontrol etmek manalarına gelen bu kavram Kur'ân'da değişik biçimlerde geçer. Bir tasavvuf kavramı olarak murakabe, kulun gönlüne ve iç dünyasındaki duygu ve düşüncelerine Allah'ın muttali olduğunu bilmesi ve bu sebeple kalbini ilahi zikirden alıkoyacak kötü düşüncelerden arıtmasıdır. Hem içte hem dışta Hakk'a yönelmenin maksadını sürekli düşünmek demektir.(13) Bir hadiste "ihsan" olarak ifade edilen, "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmek, ya da Allah'ın bizi gördüğü duygusuyla ibadet" anlayışı, murakabe kavramına işaret sayılmıştır. Murakabe bir bakıma kalbî ve zihnî teksiftir. Gönüldeki ve kalpteki düşüncenin "Allah" zikri ve fikri etrafında yoğunlaştırılmasıdır.(14) Zira murakabe, kulun Hak Teâlâ'nın her halükârda onu denetlemekte olduğunu bilmesidir.(15)

İTMİNAN


İtminan kelimesinin sözlük anlamı, sıkıntıdan sonra sükûnete ermek, karışıklıktan sonra düzelmek şeklinde ifade edilebilir. Kur'ân'da on üç yerde geçen bu kavram, kalp ve gönlün bir şeye güvenip bağlanması ve bu güvenle huzura ermesi demektir. Tasavvufi olarak itminan kalpte hiçbir şüpheye yer bırakmadan Allah'a yönelmektir. İtminan, kalbi aklına galip, imanı kavi, ilimde derinlik sahibi, zihni duru, özü sağlam kimselerin halidir.(16)

SIDK


Doğruluk, gerçeklik ve kalp temizliği gibi anlamlar ifade eder. Kelam âlimlerinin peygamberlik sıfatı saydığı bir özelliktir. Sıdk, söz, fiil ve davranışlardaki tutarlılık, iç ve dışın birbirine uygunluğu demektir. Gazzali'nin ifadesine göre sıdk, hem lisanda, hem niyet ve iradede, hem de azim ve amelde olmalıdır. Bunlardan niyet ve iradedeki sıdkın adı ihlastır.(17)

İHLAS


Temiz ve katışıksız yapmak, seçmek, gönülden bağlılık demektir. İbadet ve davranışları yalnız Allah'a has kılarak yapmak, başka düşüncelerden temizlemektir. Tevhid inancının özüdür.

İhlas, riyanın zıddı olup kalbi, temizliğini bozacak düşüncelerden uzak tutmaktır. Sehl b. Abdullah Tüsterî'nin "insanlara en ağır gelen amel" diye tanımladığı ihlasın zorluğunun sebebi, nefse ait bir pay taşımamasıdır. Cüneyd Bağdadî ihlas hakkında şunları söyler: "İhlas kul ile Allah arasında bir sırdır. Melek onu bilmez ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamaz ki ifsad etsin, heva ve heves onu fark edemez ki kendine meylettirsin."(18 )

SABIR

Sabır, elem, sıkıntı ve belalara sızlanmayı terk etmek demektir. Sabır tasavvufta bir makam olduğu kadar, ahlakî bir kavramdır. Sabır iki yerde olur:

a. Kulun iradî fiillerinde

b. Kulun iradesi dışında kalan bela ve musibet anında

Sabır insana has bir sıfattır. Aynı zamanda hoşa giden şeylere de sabır gerekmektedir. Nimetlere sabır, onlara bel bağlayıp güvenmemektir.(19) Sabır, bütün makamları, halleri, ahlakları, amelleri ve halleri içerir. O halde hiçbir şey sabrın dışında değildir; çünkü sabır hüküm itibariyle makamların en geneli, etki olarak huyların en kapsamlısıdır. Hiçbir şey sabır olmaksızın tamamlanmaz.(20)
Tevekkül sahibinin hali şöyle anlatılır: O, kullardan herhangi bir beklenti ve ümit içinde olmaksızın kalp sükûneti kazanmış, onların sahip olduklarını düşünerek tasalanmayı bırakmış, tamahkârlığı terk ederek kalbini her şeyi planlayan ve kalpleri şekilden şekle sokan Allah Teala'ya adamış ve her şeyin arkasında Hakk'ın olduğunu söyleyebilen kimsedir.

TEVEKKÜL


Lügatte, işini birine havale etmek, vekile kalpten güvenmek anlamlarına gelmektedir. Gönlünde Allah'tan başka fail olmadığı inancı taşıyan kulun O'na güvenip dayanmasıdır. Tevekkül, ilk zahid-sufilerden itibaren tasavvuf çevrelerinde değişik şekillerde anlaşılmıştır.

Mutasavvıflara göre tevekkül, bir kalp işi ve güven duygusu olması itibariyle üç derecede gerçekleşir:

a. Kulun kendi vekiline karşı itimadı gibi Allah'a güvenmesi

b. Kulun annesinden başkasını tanımayan çocuk gibi, sadece Allah'a yönelmesi

c. Kulun kendini gassal önünde meyyit, rüzgar önünde yaprak gibi Allah'a teslim etmesi

Tevekkülü, tevekkül, teslim ve tefviz diye üçe ayıranlar da vardır. Tevekkül, Allah'ın vaadine güvenmek, teslim, O'nun bilgisiyle yetinmek, tefviz de Hakk'ın hükmüne razı olmaktır.(21)

Tevekkül sahibinin hali şöyle anlatılır: O, kullardan herhangi bir beklenti ve ümit içinde olmaksızın kalp sükûneti kazanmış, onların sahip olduklarını düşünerek tasalanmayı bırakmış, tamahkârlığı terk ederek kalbini her şeyi planlayan ve kalpleri şekilden şekle sokan Allah Teala'ya adamış ve her şeyin arkasında Hakk'ın olduğunu söyleyebilen kimsedir.(22)

ŞÜKÜR

Şükür, nimeti vereni düşünüp nimetini ikrar ve itiraf ile bu ihsanından dolayı O'na hamd etmek ve o nimeti O'nun gösterdiği istikamette kullanmaktır. Bir başka ifadeyle ihsanda bulunanın nimetini ona boyun eğerek ifade etmektir.(24)Gazzali şükrü, halktan birisine padişahın at hediye etmesi örneğiyle anlatır: Böyle şanslı bir kişinin üç sebeple sevinmesi muhtemeldir: a. Ata sahip olduğu için,  b. Padişah kendisini hatırladığı için,  c. Bu at ile sultana hizmet etmek için.

Dolayısıyla şükür aynı zamanda Allah'ın verdiği nimeti, yine Allah'ın gösterdiği yolda ve O'na yakınlaşmaya vesile olarak kullanmaktır.(24)

RIZA

Hoşnutluk, beğenmek, izin, müsaade ve boyun kesmek demektir. İlahî hüküm karşısında kulun itirazsız boyun eğmesidir. Rıza, tasavvuf makamlarının en üstünü olarak kabul edilmiştir. İki boyutludur:

a. Kulun Allah'tan razı olması

b. Allah'ın kuldan razı olması

O, rızaya rızayla karşılık verir. Bu da ödül ve karşılığın zirvesi, ilahî lütfun zirve noktasıdır.(25) Rıza ile sevgi arasında bir ilişkinin bulunduğu bilinmektedir. Çünkü seven sevdiğinden gelen acıyı duymaz.(26) Rıza her konuda kaderin akışına teslim olmak, her hali güzel ve hoş karşılayıp Allah'ın kazasını başkasına şikayetten vazgeçmektir.

FAKR

İhtiyaç duyulan şeyin yokluğu demektir. Tasavvufta kulun kendinde bir varlık görmemesi, her şeyi Hakk'a bırakması, şahsının, amelinin, hâlinin ve makamının Allah'ın lütfu olduğunu kabul etmesidir. Her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Bu yüzden bütün varlıklar ona muhtaçtır.(27) Sâlik [tasavvuf yolundaki yolcu] bu makama ulaştığında ruh, başka şeylere sapma ve ilgilenme kayıtlarından kurtulur. Gerçek fakr makamına ermek, hakikate dönmek anlamını taşır.(28 )
İstikamet tasavvufta genellikle keramet ile birlikte kullanılır ve "kuldan beklenilenin keramet değil, istikamet olduğu" sıkça vurgulanır. Çünkü mutasavvıflara göre istikamet, amellere hayat veren ve hallerin arınmasını sağlayan bir ruh olarak kabul edilir.

ZÜHD

Allah'tan başka her şeyi gönülden çıkarmak, değer vermemek, ne varlığa sevinmek, ne de yokluğa üzülmek, Allah ile ganî, Allah ile Aziz olmaktır. Zühd, tasavvufun ilk şeklidir. Sufilere göre, eşyaya dair bütün isteklerin düşmesidir.(29) Bu sebeple zahid, elinde mevcut olan dünyalığa sevinmeyen ve elden çıkan için de hayıflanmayan kimse olarak kabul edilir. (30) Kısacası zühd, Allah ile olmayı önleyen her türlü masiva ve dedikodudan uzak durmak, kalpte onlara yer vermemektir.(31)

KANAAT

Elde olanla yetinmek, Allah'ın verdiğine sabredip razı olmaktır. Bir başka ifade ile çalışıp çabalayarak bütün gayretini sarf ettikten sonra, ele geçene razı olmaktır.(32) Bişr Hafî, "Kanaat bir melektir. O ancak müminin kalbinde ikamet eder." sözüyle mutasavvıfların kanaatin önem ve özelliğine işaret etmektedir.(33)

İSTİKAMET

Düzgün ve doğru hareket etmek, bir şeyin hakkını tam vererek yapmak demektir. İstikamet, haddi aşmanın zıddıdır. İstikamet tasavvufta genellikle keramet ile birlikte kullanılır ve "kuldan beklenilenin keramet değil, istikamet olduğu" sıkça vurgulanır.(34)  Çünkü mutasavvıflara göre istikamet, amellere hayat veren ve hallerin arınmasını sağlayan bir ruh olarak kabul edilir.(35)

Kaynaklar

1) Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Yay., İstanbul 2002, s. 153.

2) A.g.e, s. 156

3) A.g.e,  s.157

4) Bu konuda bilgi için bkz. Abdürrezzak Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, İz Yay., İstanbul 2004, s. 146-147.

5) Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yay., İstanbul 2003, s. 200-203.

6) Mesnevî, 1,477.

7) Yılmaz, a.g.e, s. 157-158.

8 ) Kuşeyrî, a.g.e, s. 204

9) A.g.e,  s. 188.

10) Bu konuda bilgi için bkz. Ebu Tâlib Mekkî, Kûtü`l-Kulûb, İz Yay., İstanbul  2004, c. II,  s. 158- 170.

11)Yılmaz, s. 159-161

12) Kaşani, s. 248

13) Yılmaz, s.162-164

14) Yılmaz, s.162-164

15) Yılmaz, s. 164-165

16) Yılmaz, s. 168-169, Kuşeyrî, s. 292-295

17) Yılmaz, s. 165-168

18 ) Yılmaz, s. 169, Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İFAV, İstanbul 2001, s. 163-165

19) Yılmaz, s. 170-171

20) Kâşanî, s. 326

21) Yılmaz, s. 172-173

22) Tevbe konusunda geniş bilgi için bkz. Ebu Talib Mekkî, c. III, 17-128

23) Kuşeyrî, s. 258-259

24) Yılmaz, s. 173-174

25) Mekkî, c. III,  s. 132

26) Yılmaz, s. 175-176

27) A.g.e, s. 177

28 ) Kâşanî, s. 438

29) A.g.e, s. 282

30) Kuşeyrî, s. 209

31) Yılmaz, s. 179

32) A.g.e, s. 180

33) Kuşeyrî, s. 246

34) Yılmaz, s. 181

35)Kâşanî, s. 57
DEVAMINA BAK


Tasavvufdaki Fena Mertebesi - Allahi Bilmek

Fena Mertebesi ve ALLAH’ı Bilmek:

ALLAH’tan başka her şeyi unutmak olan Fena’nın belirtisi ise ALLAH’a duyulan sevgidir.

(…)

Gönülden tamamıyla ilimlerin silinip, mutlak bilgisizlik hali meydana gelmeden hakiki Fena’ya ulaşılmamış olur. Bu bilgisizlik hali devamlıdır. Kalkması mümkün değildir. Bazen gelip bazen gitmesi gibi bir şey olamaz.

(…)

Hace Nakşbendi buyurdular ki:

ALLAH dostları, Fena ve Beka’dan sonra ne görüyorlarsa, kendi özlerinde görürler. Ne bilirlerse kendi özlerinde bilirler. Hayretleri de kendi benliklerindedir. Burada anlaşılan şu ki:

Müşahede, marifet ve hayret (ALLAH’ın tecellilerini görme, bilme ve bunlar karşısında hayranlık ifade eden bir hayret duygusuna kapılma) sadece özde olur. Bunlardan hiç birisi dışarda olmaz. Biri dışarda kaldığı sürece Fena’dan nasip alınmaz. Onlardan bir bölümü dışarda kalırsa, Fena nasıl olur? Fena ve Beka makamlarının sonu budur. Bu, mutlak Fena’dır. (6. Mektup)
ALLAH’ın Güç ve Kudreti’nden Ne Anlamalı?:
(ALLAH’ın) Güç ve kudreti(ni), bir işin kesin olarak yapılması veya terk edilmesi olarak düşünüyorum. İsterse yapar, isterse yapmaz anlamında değildir. (8. Mektup)
ALLAH Dostlarının Özel Halleri ve Sevgileri:
ALLAH’ın sevdiği kullar, (ALLAH’ın tecellilerini) gözlemlemenin zevkiyle zevklenirler.
ALLAH’a kullukta, O’na yakınlıkta lezzetlenmekse, ALLAH’ın sevdiği kullarına aittir. ALLAH’ı sevenlerin ünsiyeti ve yakınlığı, sevdikleri ALLAH’ı seyrederken (mecazi anlamda, gönül gözüyle) olur. Sevilen kulların O’na yakınlaşması, yine O’na kulluk yapmalarıyladır. Bu insanlar, ALLAH’a yaklaşarak, O’nunla bir yakınlık kurarak, bu manevi devletle ve nimetle şereflenmişlerdir. (9. Mektup)

Efendimiz’e Uymadan ALLAH’a Yaklaşılamaz:

Eğer bir insan, ilahi ihsan olarak bu manevi devlete ulaşmak isterse, Efendimiz’e (O’na Binler Selam) tam manasıyla uyması lazımdır. Peygamberimize uyması, onun izinden gitmesi, onu en yüksek zirvelere ulaştırır. (9. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek İçin Nefiste Alınması Gereken Önlemler:

Bir kul, nefsani duygulardan arınmadıkça, onları yere vurmadıkça, işi bu dereceye ulaştırmadıkça, şanı yüce ALLAH’ın kemalâtına, güzelliklerine ulaşamaz.

Hele bir insan kendini Mevla’nın aynı, sıfatlarını da O’nun Sıfatları gibi olduğuna inanıyor ise, bu inanç, sahibini ALLAH’ın sıfatları ve isimleri hakkında dinsizliğe ve inkâra götürür. (9. Mektup)

Berkî Tecelli:

Hiçbir isme, sıfata ve işe itibarın olmadığı Zati tecelli -ALLAH’ın Öz Zatından gelip, şimşek gibi çakıp sönen tecelli- yalnız ve yalnız Rasulullah Efendimiz’in (O’na Binler Selam) velayetine, o makamın veliliğine aittir.

Var olan ve varlığı düşünülen bütün perdelerin, ilmen olsun, aynen olsun yok olması, kalkması, ancak yine bu makamda olur.

Çıplak olarak ulaşma, yakınlaşma, zan değil hakiki vecd haline gark olma bu makamdadır.

Peygamberimize uyan kamil insanlar için, bu yüce makamdan tam bir nasip ve faydalı pay vardır.

Bu yüksek velilik makamını elde etmek, bu yüce dereceleri tamamlamak istiyorsanız, Peygamber’e (O’na Binler Selam) uymak zorundasınız.

Bu zati tecelli, birçok şeyhlere göre -ALLAH onlara rahmet etsin- Berkî’dir. Yani Şanı Yüce ALLAH’tan perdelerin yırtılıp kalkması, şimşek gibi çok kısa süre içerisinde oluyor. Sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri araya girer ve Zat-ı İlahi nurlarının parlaklığı perde gibi örter. Zat-ı İlahi’nin huzuru, şimşek gibi bir anda olur. (21. Mektup

Fena Mertebesi:

Ehlullah tarafından bildirildiği kadarıyla, ölmeden evvel ölme demek olan Fena gerçekleşmedikçe, o mukaddes Zat’a ulaşma nasip olmaz. Tam aksi, afaki, yani insanın dışında bulunan uydurma putlardan ve insanın içinde bulunan nefsin arzularına tapınmaktan kurtulamaz. İslam’ın hakikatine ulaşamaz. İman olgunluğu gerçekleşemez. Kaldı ki kulluk derecesine ulaşmış kullar içerisine nasıl girebilsin. Halbuki bu Fena makamı, velilik derecesinin ilk adımıdır ve daha başlangıçta ele geçen yüksek bir makamdır. (21. Mektup)

En Üstün Makam… Kulun ALLAH’ı Bilmenin ve Sevmenin Son Sınırına Ulaşması İçin Kendi Nefsinden Vaz Geçmesi Gerekir:

“Kişi, sevdiği ile beraberdir.”

Kalbinde ALLAH (Şanı Yüce) sevgisinden başka bir sevgi bırakmayanlara ne mutlu! Ve ancak O’nun rızasını isteyenlere müjdeler olsun!

Görünüşte insanlarla beraber ve onlarla alış-verişte ise de, hakikatte ALLAH ile beraber. Kain ve bain sofinin hali budur. Yani, bu sofi kaindir, ALLAH ile beraberdir. Baindir, insanlardan uzaktır.

Ya da kainden maksat, yaratılmışlar ile görünüşte beraberdir. Ama gerçekte baindir, ALLAH ile beraberdir.

Kalp, birden fazla şeyi sevemez. Bir şeyle kurduğu sevgi bağı kalkmadıkça, bir başkası ile sevgi bağı kuramaz.

Kalbin, mal, evlat, mevki, övülme, insanlara karşı üstün olma gibi çeşitli arzu ve bağlantıları, ancak bir sevgili içindir. O da kendidir. Sayılan bu şeylerin sevgisi, kendi sevgisinin bir bölümüdür. Çünkü sayılan bu şeyleri, onlar için değil de kendisi için istemektedir ve sevmektedir.

Nefsin kendine olan sevgisi kalmazsa, tabi olarak onlara karşı olan sevgisi de kalmaz. Bunun için denilmiştir ki;

Kul ile Rabbi arasındaki perde kulun kendisidir. Alem-dünya değil. Çünkü alemin kendisi kul tarafından istenmiyor ki perde olsun. Kulun ancak ve ancak düşündüğü, kendisidir, kendi nefsidir. Onun için perde kuldur, başkası değil.

Kul, tamamıyla kendi isteğinden, düşüncelerinden sıyrılmadığı sürece, onun isteği Rabbi olmaz. Kalbine de ALLAH sevgisi yerleşmez.

Bu büyük devlet de ancak zati tecelliye bağlı mutlak Fena gerçekleştikten sonra olur. Çünkü karanlığın kalkması, ancak apaçık bir şekilde güneşin doğmasıyla olur.

Zati muhabbet diye bahsedilen bu sevgi oluştuğu zaman da, seven kişinin nazarında sevilenin (ALLAH) eziyetiyle ikramı bir olur. İşte o anda da ihlas gerçekleşir. O zaman Rabbine ancak O’nun için ibadet eder. Kendi nefsi için değil. Nimetler istemek için ibadet etmez. Belaların kalkması için yalvarıp yakarmaz. Çünkü bela da, nimet de onun için bir olur.

İşte bu derece, mukarreblerin (ALLAH’a yaklaştırılanların) derecesidir. (24. Mektup)

Bir Süre Sonra İbadetlerden Eski Zevki Alamaz Hale Gelmenin Derin Sebebi:

Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan şöyle bir olay nakledilir:

O, bir gün Kur’an okuyan birinin okurken ağladığını gördü. Ve dedi ki:

“Biz de daha önceleri böyle ağlıyorduk ama daha sonra kalplerimiz katılaştı.”

Bu, eleştiriye benzeyen bir övgüdür.

Şeyhimden şöyle işittim:

“Yolun sonuna ermiş, ulaşmış insan, çoğu kere başlangıçta sahip olduğu şevk ve isteği, arzuyu özleyebilir.”

Şevk ve arzunun kalkması, makamın daha yüksek ve tamam olduğuna işaret eder ki, bu makam, ümitsizlik ve anlayamama, idrak edememe makamıdır. Çünkü şevk ve arzu, kavuşulabilecek şey için düşünülebilir. Kavuşma ümidi olmayan şeyde, şevk ve arzu olmaz. (26. Mektup)

Berki Tecelliye Dair:

Zatî tecelli, Hz. Zat’ın (ALLAH’ın) açığa çıkması, görünmesi anlamındadır. Fakat Yüce Zat’ın bu huzuru, ortaya çıkışı, isimlerden, sıfatlardan bir takım iş-oluş ve itibarlardan arınarak olur. İşte bu tecelliye Berki tecelli denir. Yani, perdelerin kalkıp Zat’ın görünmesi, şimşek çakar gibi kısa bir an sürer. Hemen sonra perdeler araya girerek, Hz. Zat’ı örterler.

(…)

Yüce ALLAH’ın ortaya çıkması, görünmesi de, görenlerin, şahit olanların gördüklerini anlatamayacak bir biçimdedir. (27. Mektup)

İnsanın ALLAH’ı Hakkıyla Anlayabilmesi ve Anlatabilmesi İmkansızdır ya da Kendini Bilen Rabbini de Bilir:

Ne yazacağımı bilemiyorum. Aziz ve mukaddes Mevla’mız hakkında söz söylersem, yalan söylemiş ve iftira etmiş olurum. Çünkü O, o kadar büyük ki, benim gibi birinin O’nun hakkındaveennehu4 konuşmasından çok daha yücedir.

Cismi varlığı olan, duyu organlarıyla hareket eden, onların esiri olan; maddesiz, cisimsiz olan ve duyu organlarıyla anlaşılamayan hakkında ne söyleyebilir, ne konuşabilir?

Yoktan var edilen, yaratılan bir insan hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Madde ve mekanı olan, maddesiz ve mekânsız olana nasıl yol bulabilir? Zavallı, ne kendi dışında olanlardan haberi var, ne de etrafında olup bitenlerden!

Anlatılan bu mana, işin sonunda ele geçen seyr-i enfüsi makamında olur. Hâce Bahaüddin Nakşibendi şöyle anlattı:

“Ehlullah (ALLAH erleri), fena ve beka makamına kavuştuktan sonra, her gördüklerini kendilerinde görürler. Her tanıdıklarını kendilerinde tanırlar. Bu insanların hayretleri de kendi varlıklarında olur.”

Bu manada şu ayet vardır: “Yeryüzünde de kesin olarak iman etmek isteyenler için birçok deliller vardır. Kendi nefislerinizde de… Görmüyor musunuz?” (51/Zariyat: 20-21) (30. Mektup)

Asıl Amaç Aşk ve Sevgi Değil, Tam Bir Kulluktur:

İnsanların yaratılmasındaki maksat, kulluk görevlerini yerine getirmeleridir. (ALLAH’ı tanımaya ve O’nun rızasını kazanmaya giden) Yolun başında kime aşk ve sevgi verilirse, ondan beklenen, mukaddes Zat’tan başka her şeyle alakasını kesmesidir.

Aşk ve sevgi esas gaye değildir. Tam aksi, aşk ve sevgiden amaç, kulluk makamına ulaşmaktır. Bu yola giren salikin ALLAH’a kul olabilmesi için O’nun dışındaki şeylere esir olmaktan kurtulması gerekir. Kulluğun tamamı da buna bağlıdır.

Aşk ve sevgi, ALLAH’ın dışındaki bu bağları kesmekten başka bir işe yaramaz. Bundan dolayı velilik mertebesinin sonunda kulluk makamına erilir. Velilik derecelerinin içerisinde, kulluk makamından daha üstte bir makam yoktur. Bu makamda salik, kendisiyle Mevla’sı arasında, kendisinin O’na olan ihtiyacından başka bir ilişki bulamaz. (30. Mektup)

Başka Şeylerle Yakın ve Beraber Olan, Kaplayan ALLAH’ın Kendisi Değil İlmidir:

Yüce ALLAH hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, O’dur. (…) Yüce ALLAH, biçimden, nitelikten münezzehtir. Alem ise, algılanan, biçimli, anlaşılabilen şeylerdir. Baştan ayağa kadar…

Biçimden münezzeh olan, biçimde biçimlenenin aynısıdır denemez. Vacip, yani varlığı zorunlu olan, mümkinin yani var olup olmaması eşit derecede muhtemel olanın aynısıdır denemez. Evveli olmayan, sonradan olanın aynısıdır denemez. Yokluğu imkansız olan, yokluğu caiz olanın aynısıdır denemez. Çünkü gerçeklerin kendi zıtlarına dönüşmeleri, aklen de şeriata göre de imkânsızdır. Biri için söylenen şey, diğeri için söylenemez, onu bağlamaz.

Ne gariptir ki Şeyh Muhyiddin (İbn-i Arabi) ve ona bağlı olanlar; Zat-ı İlahi hiçbir şekilde anlaşılamaz, meçhuldür dedikleri halde, Zat-ı İlahi her şeyi kuşatmış, kaplamış, her şeye yakın ve her şeyle beraberdir, diyorlar. Zat-ı İlahi ile ilgili bu hüküm ne?

Bunun doğrusu ehl-i Sünnet alimlerin dedikleridir ki, o da, yakın ve beraber olan, kaplayan ALLAH’ın Kendisi değil, ilmidir. (31. Mektup)

ALLAH Her Şeyden Başkadır:

Hace Bahaeddin Nakşibendi buyuruyor ki:

“Görünen, işitilen ve bilinen hiçbir şey, O (Şanı Yüce) değildir. Bunların hepsini gerçekte bir kelimeyle yok etmelidir. O kelime de ‘La’ (yok) kelimesidir.” (31. Mektup


Hz. Muhammed (O’na Binler Selam)  Olmaksızın ALLAH Bilinemez:

Felsefeciler, Şeriatın Sahibi’ne (O’na Binler Selam) uyup, onu gözlerine sürme gibi çekmediklerinden, gözlerini ona tabi olma sürmesiyle parlatmadıklarından, “Emir Alemi” gerçekliğini göremediler, ondan haberleri olmadı. Ki, nerede kaldı Yüce ALLAH’ın Zatı’nın ve sıfatlarının farkına varmaları. O makamlara erişebilmeleri… Onların dar görüşleri, ancak  “Yaratılış Alemi”ne yetişebilir. Onu bile tam olarak göremiyorlar. (34. Mektup)


ALLAH’ın Bilinmesi ve Tam Olarak Bulunması İmkânsızdır:


Hiçbir ilim, hiçbir müşahede ve hiçbir marifet, ALLAH’ı (Şanı En Yüce) bulamaz. Gözlerin gördüğü, kulakların işittiği ya da hatıra gelen ne varsa, ALLAH’ın gayrısıdır. O, değildir. O’nunla alaka kurmak, başkasıyla alaka kurmaktır. (38. Mektup)

Müslümanların imamı, Kufe’li İmam-ı A’zam buyurdular ki:

“Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Sana layıkıyla ibadet edemedik. Fakat Seni layıkıyla tanıdık.”

ALLAH’a hakkıyla ibadet edemeyişin manası açık. Ama ALLAH’ın tanınması ve bilinmesi, İlahi Zat’ı tanımanın, bilmenin son çizgisi O’nu şu ünvanla tanımaktır:

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/Şura: 11) (38. Mektup)

karalama

ALLAH’ı Bilmekte İlim ve Marifet Farkı:

Anlayışı kıt olanlar sanmasınlar ki, bu marifet basamaklarında özel ile genel, yeni başlayanla işin sonuna ulaşan birdir. Onlar, ilim ile marifetin arasını ayıramadıkları için böyle zannediyorlar. Halbuki ilim, yeni başlayanlar için; marifet ise işin sonuna ulaşanlar için söz konusudur. Marifete Fena’sız ulaşılmaz. Fani olmayanlara bu devlet verilmez.

Marifet, ilmin ötesindedir. Bilinmelidir ki, ilmin ve algılanabilenlerin ötesinde bir şey daha vardır ki, işte ona “Marifet” derler.

Fena makamının mertebeleri, basamakları farklı olduğuna göre, sona ulaşanların elde ettiği marifetin basamakları da şüphesiz farklıdır. Kimin fenası tam ise, daha yüksekse, marifeti de o derece tamdır. Kimin fenasında bir düşüklük varsa, onun marifeti de düşük olur. Buna göre kıyasla. (38. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek, Ancak Hz. Muhammed’e (O’na Binler Selam) Uymakla Mümkündür:

İnsanoğlu çeşit çeşit pisliklere, paslara bulaşmaya devam ettiği sürece, ilahi gerçeklerden mahrum kalır. Ayrı kalır. Kalp aynasını, ALLAH’tan başkasını sevme pasından mutlaka kurtarıp, cilalamak lazımdır. Bu pas sökücülerin en iyisi, Hz. Muhammed Mustafa’nın (O’na Binler Selam) yoluna tabi olma, ona uymadır. Dualar, selam ve saygılar onun üzerine olsun.

Bunun için de atılacak adım, nefsin adetlerini, kalbi karartan isteklerini atmaktır, yok etmektir. Bu büyük nimetle şereflenenlere ne mutlu! (42. Mektup)

Nakşibendi Anlayışına Göre ALLAH’ı Bilmek ve O’nun Rızasına Ermekte Son Nokta: Yad-ı Daşt:

(İnsanın ulaşabileceği manevi) kemal ve olgunluk mertebesinin en son noktası olan Yad-ı Daşt (ALLAH’ı hiç unutmamak, sürekli hatırda tutmak) hakkında Hazret-i Hace Abdülhalik (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) buyurdular ki:

“Yad-ı Daşt’tan ötede, vehim ve zanlardan başka bir şey yoktur. Yani ondan daha ilerde bir mertebe yoktur.” (60. Mektup)

İnsanı ALLAH’a Yaklaştıran ve O’ndan Uzaklaştıran Yapısal Nedenler:

Bilmiş ol ki, insanın hemen hemen her şeyi kendinde, özünde toplaması, onun ALLAH’a yakınlığına, değerli ve üstün olmasına neden olduğu gibi, aynı zamanda O’ndan uzaklaşmasına, cahilliğine ve sapıtmasına da neden olur.

ALLAH’a yaklaşması, aynasının tam oluşu, bütün sıfatların ve isimlerin ortaya çıkmasına hatta zati tecellilere bile yetenekli oluşu anlamındadır.

“Göklere ve yere sığmam ama, Mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsi hadisi buna işarettir.

ALLAH’tan uzaklaşmasına gelince bu durum, kişinin, bu alemdeki parçalardan her birine muhtaç olmasındandır.

“O ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.” (2/Bakara: 29)

Bu ihtiyaç nedeniyle onun her şeyle bir irtibatı vardır. Bu irtibat nedeniyle de ALLAH’tan uzaklaşır ve sapıtır. (70. Mektup)

ALLAH’a Yaklaşma Yolunda “Fena” Mertebesi:

Bize ve size düşen şey, Yüce ALLAH’tan başkasına kalbi kapamamız, selamete çıkarmamızdır. Kalbi bu tür şeylerden selamete çıkarmak ise, kalbe ALLAH’tan başka herhangi bir şeyin girmemesine veya hatırdan geçmemesine bağlı… Yüce ALLAH’ın dışında kalanların kalbe girmesini önlemek ise, onları unutmakla olur ki, büyük insanların katında bu hale, “Fena” denir.

ALLAH’ın Zatı dışındakileri unutma, o dereceye varmalı ki, farz-ı muhal o tür şeyleri kalbe getirmek için kendini zorlasa bile ebediyyen hatırına gelmemeli, gönülden geçmemelidir. ALLAH’tan başkasını hatırdan geçirmeme, bu dereceye varmadan, kalbin selamete kavuşması mümkün değil. (82. Mektup)

ALLAH’ı Zikirde Metod:

Beş vakit namazı cemaatle kılıp, devamlı kılınan sünnetleri de kıldıktan sonra, zamanı ALLAH’ı zikretmekle geçirmek gerekir. İster yerken, ister içerken, ister gezerken olsun, ALLAH’tan başka bir şeyle uğraşmamak gerekir.

Sizlere zikretmenin adabını öğretmiştim. Bilinen bu yol üzere zikirle meşgul olmak gerekir. Zikir yapmakta bir gevşeklik gelirse, önce kalbinizin niçin dağıldığını araştırıp bulun. O sebebi tanıyın. İkinci olarak da; kusurları telafi edecek yollara başvurun. Yüce ALLAH’a boyun bükerek, ağlayarak yönelmelisiniz. O’na, kusurların ve kalpteki karartıların gitmesi için dua edin. (93. Mektup)

“Ben, yere ve göğe sığmadım. Fakat Mü’min Kulumun Kalbi Beni Aldı” Hadisinin Açıklaması:

Bundan ne kastedildiğini en iyi bilen ALLAH’dır. Ama herhalde şu anlama geliyor: Burada Mü’minin kalbine ALLAH’ın sığışı, hakiki değil mecazidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, ALLAH’ın bir mekâna girmesi imkânsızdır. Öyleyse anlaşılması gereken şudur, kalbin mekânsız olanları içine alması ve kapsaması, hakiki değil mecazidir. Mekânsız şeyler karşısında Arş ve Arş’ta bulunanlar, zerre kadar bile sayılmaz. Bu hüküm, mekana sığmayanların hakikatiyle ilgilidir, suretiyle değil. (95. Mektup)

“ALLAH’ın Ahlakı ile Ahlaklanın” Ne Demektir?:

Hâce Muhammed Parsa (ALLAH Sırrını Takdis Buyursun) “Tahkikat” adlı kitabında, “ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanınız” emrini anlatırken buyuruyor ki:

Yüce ALLAH’ın bir ismi de “Melik”dir. Melik’in manası, her şeyde tasarrufu olan, hükmü geçen demektir. Talebe-salik ilerlerken, kendi nefsine hakim ve galib olur, başkalarının kalbine etki etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.

ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Semi”dir. Yani işiticidir. Bu yoldaki salik, hak sözü duyar ve kimden duyarsa duysun kabul ederse, gizli sırları ve hakikatleri can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla huylanmış olur.

ALLAH’ın bir diğer sıfatı da “Basir”dir. Yani görücü olmasıdır. Salikin, basiret, yani kalp gözü açılır da kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını feraset nuruyla görür. Başkalarını kendinden daha üstün görür. Yüce ALLAH’ın her an her şeyi gördüğünü, göz önünde bulundurarak hep Yüce ALLAH’ın beğendiği şeyleri yaparsa… bu sıfatla huylanmış olur.

ALLAH’ın diğer bir sıfatı da “Muhyi”dir. Yani, Yüce ALLAH, diridir ve dirilticidir. Eğer bu yoldaki salik, terkedilen sünnetleri diriltmeye çalışırsa, bu sıfatla sıfatlanmış olur.

Yüce ALLAH, “Mümit”dir. Yani, öldüren anlamındadır. Eğer salik, sünnetin yerine konmaya çalışılan bidatlere engel olmaya çalışırsa, o da bu sıfatla sıfatlanmış olur. Diğer sıfatları da bunlara göre anlamak gerekir.

Sıradan, cahil insanlar ALLAH’ın ahlakı ile ahlaklanmaktan, başka şey anlamaktalar. Bundan dolayı da sapıklık çukuruna yuvarlanıyorlar. Evliya olan bir zatın mutlaka ölüleri diriltmesi ya da onda olağanüstü şeylerin meydana gelmesi gerektiğine inanıyorlar. Ve daha buna benzer başka şeyler… Görüldüğü gibi bunlar, bozuk itikatlardır. Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (49/Hucurat: 12) (107. Mektup)

ALLAH’ın İsimlerinin Aynası Olarak Alem (Tüm Yaratılmışlar) ve Vahdet-i Vücud’u Doğru Anlamak:

Alem, büyüğüyle küçüğüyle beraber hepsi, Yüce ALLAH’ın isimlerinin ve sıfatlarının aynasıdır. O’nun fiillerinin ve Zat’ındaki mükemmelliğin görüldüğü yerdir.

Yüce ALLAH, gizli bir hazine ve kapalı bir sır idi. Kendisi, gizli olan mükemmelliğini açığa çıkarmak, toplu manadan ayrıntılara geçmek istedi. Bundan dolayı Yüce Mevla’nın Zat’ına ve sıfatlarına işaret eder bir şekilde mahlukları yarattı.

Alemin, onu yapan Zat’la hiçbir özdeşlik ilişkisi yoktur. ALLAH’ın yarattıkları ancak O’nun fiillerine ve isimlerine işaret ederler.

Alemin Yüce ALLAH ile birleşmiş olduğunu, O’nun aynı ya da benzeri olduğunu, alemi kaplamış, onun içine girmiş, her zerreye yayılmış olduğunu düşünmek, tasavvuftaki manevi sarhoşluğun ve halin galip geldiğini gösterir. Fakat halleri istikamet üzere olan, uyanık bulunan büyükler ise, alemin, Yaratan’ına asla benzemediğini, sadece O’nun yaratığı olduğunu söylerler. ALLAH’ın (Şanı En Yüce) alemi kapladığı, onun içine girdiği ve ilminin alemle bir olduğu söz konusu edildiğinde, sadece hak ehli alimlerin görüşleri doğrultusunda konuşurlar. ALLAH, onların çalışmalarını kabul buyursun.

Şaşılacak bir durum da, bazı sofilerin Yüce ALLAH’ın Zatı-Kendi, bu alemi toplamıştır, bu alemle beraberdir gibi şeyler söylemeleridir. Halbuki onlar, İlahi Zat’ın hiçbir şeye benzemediğini, hatta Zat’ında sıfat bile bulunmadığını itiraf etmektedirler. Bu, bir çelişki değil midir? (…)

Yukarıdaki konunun iyi anlaşılması için bir örnek verelim: Büyük bir sanatkâr, araştırmacı, gizli olan değerli bilgilerini-sanatını açığa çıkarıp göstermek için harfleri ve sesleri kullanır. Ta ki bu harflerden ve seslerden oluşmuş ekranda sanatını ve ilmini açıkça ortaya koyabilsin. Şimdi bu harfler ve sesler, o gizli olan sanatın aynıdır denebilir mi?

Bu harfler ve sesler, gizli olan o sanatın ve ilmin ortaya çıktığı yerler ve saklı kalmış olan bir ustalığın göründüğü aynalardır. Dolayısıyla bu harfler ve sesler, o gizli sanatların ve ilimlerin kendisidir-aynısıdır demek yanlış olacaktır.

İşte İlahi Zat’ın (ALLAH) alemi kuşatması ve onunla beraberliği de böyledir. (…)

Yaratılmışların ALLAH’ın isimlerine ayna gibi olduğunu ispat etmek için, ‘Yüce ALLAH, bu alemle birleşmiştir, beraberdir, onun aynıdır ve alemi kaplamıştır’ gibi şeyler söylemek tasavvuf sarhoşluğundandır. Yüce Hakk’ın Zat’ı, gerçekte bu türlü ilişkilerden ve oluşumlardan uzaktır ve arınmıştır.

Toprak nerede, Rablerin Rabbi nerede?… (125. Mektup)


Namazın Cennet’teki Yansıması ALLAH’ı Görmek Olacaktır:

Bil ki, namaz kılanın rütbesi, ahirette Cenab-ı Hakk’ı görme rütbesi gibidir. Dünyada, ALLAH’a yakınlığın en sonu, namazdadır. Ahirette ise, yakınlığın en sonu Cenab-ı Hakk’ı görmektedir. (137. Mektup)


İmam Rabbani’ye Göre Vahdet-i Vücud:

Bilmiş ol ki tarikat şeyhleri üç kısımdır:

Birinci kısım demektedir ki:

Alem, Hakk’ın yaratmasıyla dışsal olarak (hariç) mevcuttur. Alemde bulunan tüm kemal ve noksanlıkları ALLAH (Şanı En Yüce) yaratmıştır. (Bu birinci kısım şeyhler) Kendilerini sadece bir kalıp olarak bilirler. Ve bunu da yine Cenab-ı Hakk’ın yarattığına inanırlar. Yokluk denizinde öyle boğulup kaybolmuşlardır ki, ne kendilerinden ne de alemden bir haberleri yoktur.

Bunlar, başkasının elbisesini giymiş kimselere benzerler. Emanet olarak bir başkasının elbisesini giymişlerdir. Bu elbisenin, kendilerinin olmayıp bir başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri kendilerine o kadar ağır basar ki, elbiseyi asıl sahibinde görürler. Kendilerini de çıplak sanırlar.

İşte yukarıda hali anlatılan bir şahıs, hissizlik ve sarhoşluk halinden kurtulup, ayık ve şuurlu bir hale kavuştuğunda, yani ‘Fena’dan sonra ‘Beka’ ile müşerref olduğunda, elbiseyi kendi üzerinde görse bile, onun başkasına ait olduğunu fark eder. Çünkü önceki ‘Fena’ hali, şu an bilgi ile iç içedir. Artık elbiseyle hiçbir bağı ve irtibatı kalmamıştır. Kendindeki üstünlükleri ve bazı vasıfları, tıpkı bir elbise gibi soyunup çıkartan insanların hali de böyledir. Tek bir fark; o elbiseyi bir kuruntu ve hayal olarak görmeleri, dışsal olarak (hariçte) asla böyle bir elbise olmadığının farkında bulunmalarıdır. Bu görüşleri öyle yoğunluk kazanır ki, kuruntu ve hayalden ibaret olan elbiseyi de çıkartırlar ve kendilerini çıplak olarak görmeye başlarlar. Uyanıp kendilerine geldiklerinde ise, o elbiseyi kendi yanlarında bulurlar.

Fakat bu birinci kısımdaki kişilerin ‘Fena’ halleri tastamam, buna bağlı olarak gelişen ‘Beka’sı da daha olgundur. inşaALLAH yakında bu meseleye tekrar geleceğiz.

Bu büyük insanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin, Kitap’tan, Sünnet’ten ve icmadan çıkardıkları ve söz birliği ile bildirdikleri iman bilgilerinin hepsine öylece inanırlar. Bu alimlerle kelam alimleri arasında hiçbir fark yoktur. Sadece, kelam alimleri bu bilgilere ilimle ve delillerle ulaşırken, bu büyük insanlar hallerle, zevklerle ve keşiflerle ulaşmaktadırlar.

Yine bu büyük insanlar, kesinlikle alemde bulunan herhangi bir şeyi Cenab-ı ALLAH’a dayandırmazlar, O’nunla o şeyler arasında bir bağ kurmaya kalkışmazlar. Böyle bir ilişkiyi şiddetle reddederler. Ki, nerede kalır, o şeylerin ALLAH’ın Kendisidir ya da bir parçasıdır demiş olmaları.

Olsa olsa, Rablık, ibadete müstehak olması, Yaratıcı olması ve yaratılmışların O’nun sanatının eserleri olmaları ALLAH’a dayandırılabilir. Hatta kendilerine halleri ağır bastığında bu dayanışı bile unuturlar, kaybederler. İşte o anda gerçek ‘Fena’ haliyle şereflenirler. Zati tecellilere kavuşurlar, sonsuz tecellilere ulaşırlar.

İkinci kısmı oluşturan insanlar derler ki:

Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir. Fakat dıştaki varlığı asalet yoluyla değil de gölge yoluyla olmaktadır. Alemin mevcudiyeti, Cenab-ı Hakk’ın varlığına bağlıdır, O’nunla ayakta durmaktadır. Çünkü gölgenin varlığı, aslın varlığına bağlıdır.

Örneğin; bir şahsın gölgesi kendisiyle beraber uzasa ve o şahıs bütün özelliklerini, üstünlüklerini o gölgeye yansıtsa, -ilim, kudret, dileme gibi, ya da diğer elem duyma, lezzet alma gibi özellikler buna dâhildir- daha sonra o gölge güneşe atılsa, acı duysa, aklı olan ve mantık kuralları içinde düşünen bir insan: ‘Gölgenin sahibi acı duydu’ demez.

Üçüncü kısmın alimlerinin ise aynen böyle iddia ettiklerini aşağıda göreceğiz.

Yaratılmışların gerçekleştirdikleri bütün kötü fiiller için, Cenab-ı Hakk’ın fiilleridir denemez. Nasıl ki gölge, kendi arzusuyla hareket ettiğinde, o şahıs hareket etti denemeyeceği gibi… Evet, bununla beraber, o şahsın gücü ve iradesiyle hareket ediyor, denilebilir.

Bu noktada önemli olan şudur; kötülüğü yaratmak kötü değildir. Gerçekte kötülük, çalışıp onu fiil haline getirmektir.

Üçüncü kısım:

Bu büyükler (alemin temel gerçekliğinin) Vahdet-i Vücud olduğunu söylerler. Yani dışsal varlıkların tümü, tek bir varlıktır, o da Cenab-ı Hakk’ın Kendisidir.

‘Dışta (fiili olarak) herhangi bir alem yok, ancak ilmen vardır’ derler.

Yine, ‘A’yan’, (dışsal varlıklar) hiçbir zaman varlık kokusunu almamıştır da demektedirler. Bu alimler her ne kadar: ‘Alem, Cenab-ı Hakk’ın gölgesidir’ demişlerse de, şunu da söylemekten geri durmazlar: ‘Onun gölge olma niteliği ancak hiç mertebesindedir. Ama işin aslında ve dışsal anlamda yokluktur.’

Yine bu insanlar: Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, vücub ve imkân (Kendi varlığı zorunlu, diğer varlıklar ise O’nun dilemesine bağlı) sıfatıyla sıfatlandığını ve bu sıfatların yukarıdan aşağıya doğru inen mertebelerini tespit ettiklerini söylerler. Her mertebede ‘O Bir Olan Zat’ın o mertebeye uygun özellikler ile birlikte olduğunu; acıyı-tatlıyı duyanın, ‘O Bir Olan Zat’ olduğunu söylerler. Fakat bunlar, perdenin gerisinde hissedilen ve hayal edilen şeylerdir, doğrudan Kendisi değildir, demektedirler.

Onlar bu sözleriyle, birçok bakımdan aklen ve dinen sakıncalı sayılan duruma giriyorlar. Bu durumlarına yöneltilen eleştirilere cevap verebilmek için de, birçok hile yollarına sapmış ve akıldan uzak teklifler yapmışlardır. Bu insanlar her ne kadar kemal ve visalin (manevi olgunluk ve ALLAH’ın rızasına, bilgisine ulaşma) çeşitli derecelerine göre ileri noktalara gelmiş kişiler olsalar da, onların bu tür sözleri halkı sapıklığa ve inkâra götürmektedir.

Onlar, insanları, Vahdet-i Vücud konulu söylemleriyle zındıklığa sürüklemektedirler. Birinci kısmı oluşturan alimler, bu konuda daha olgun ve doğru yoldadır. Kitaba ve Sünnet’e uygunlukları ve hiçbir sakat düşüncelerinin olmadığı açıktır. Ama manevi olgunluklarına ve tamamlanma dereceleri bazı özel anlamlara dayalıdır. Şöyle ki, insan varlığının, bazı mertebelerinde, ilk oluşum (mebde) haline bir benzerlik söz konusudur. Çok ince ve maddi niteliklerden uzak bulunan ‘Hafi’ ve ‘Ahfa’ latifelerinde olduğu gibi… Onun için birçokları, sırrın fenasına kavuştukları halde, başlangıçta bu mertebeleri birbirinden ayıramamışlar ve onları ‘Lâ’ (yok) kelimesiyle yok saymışlardır. Hatta bunları başlangıç ile karıştırıp, birleştirmişlerdir. O zaman da kendilerini Hakk olarak zannederler, Yüce Hakk’ın aynı olduklarını zannederler. Ve derler ki: ‘Dışta yalnız Yüce ALLAH var. Bizim varlığımız diye bir şey kesinlikle yok.’

Fakat dışsal olarak da bir takım eserler ortaya çıktığında, bunları ilmen var olarak kabul etmek zorunda kalırlar. Ve bu durum hakkında da derler ki: ‘A’yan, yani eşya, varlıkla yokluk arasında bir berzah, bir geçittir.’

Çünkü onlar, işin başında yaratılmışlara ait bazı varlıkların mertebelerini birbirinden ayırt edemedikleri için, varlığın bulunuşunu düşünemez ve onların berzah olduğunu, varlıkla yokluk arasında geçit olduğunu söylerler. Böylece mümkün olan varlıklara (yaratılmışlara) vaciplik (sadece ALLAH’a has olan, varlığı zorunlu olma hali) bulaştırmış olurlar. İleri sürdükleri şeyin, görünürde ve ismen de olsa, gerçekte vacibe benzeyen yaratılmışlar olduğunun farkına varamamışlardır. Eğer bunun farkına varıp da yaratılmış olanı, vacip olandan ayırabilselerdi, alemin ALLAH’da birleştiğini ve O’nun aynı olduğunu söylemezlerdi. Alemi, Cenab-ı Hakk’tan ayrı görüp Vahdet-i Vücud’dan söz etmezlerdi.

Bir şahıs kendini var olarak kabul ettiği sürece, kendini Cenab-ı Hakk olarak göremez. Eğer kendinden bir eser kalmadığını zannediyorsa, bu da aynı şekilde yanlış görüşünden dolayıdır.

(…)

Birinci kısım alimler, Peygamberlerin Sonuncusu’na tam bir bağlılık içinde bulunmaları ve onunla sürekli bir irtibat halinde olmalarından dolayı, yaratılmışların bütün mertebelerini vacipten ayırmışlardır. Hepsini daha işin başında ‘Lâ’ kelimesi ile yok etmişlerdir. Yaratılmışlarla Vacip Olan (ALLAH) arasında hiçbir oran, karşılık ve benzerlik görmemişlerdir. Kendilerini aciz bir yaratılmıştan başka bir şey olarak bilmemişlerdir. Cenab-ı Hakk’ı, yaratıcıları ve sahipleri olarak tanımışlardır.

Bir kişinin kendisini Mevlası’nın aynısı veya gölgesi olarak görmesi, bu büyük insanlara çok ağır gelmektedir.

Toprak nere, Rablerin Rabbi nere?…

Bu büyük insanlar varlığı Cenab-ı Hakk’ın yaratığı olduğu için severler. Onların gözünde varlığın değeri, bu sebepten ve bu özelliğinden ileri gelmektedir. Yani, yaratılmışlar ve kendi fiilleri, Cenab-ı Hakk’ın sanatı, O’nun fillerinin, iradesinin ve kudretinin eseri oldukları için yaratılmışlara tam olarak boyun eğip, teslim olurlar. Şeriata ters düşen şeyler dışında onların fiillerini inkâra kalkışmazlar. İşte bu boyun eğiş, beğenip teslim oluş, tevhid ehli insanlara ait bir özelliktir. Bunun nedeni de, yaratılmışları, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının görünümü olarak bilmeleridir. (…)

Çünkü seven sevgilisini, onu sevmeyi gerektiren en ufak bir şeyle bile sevebilir. Ama sevgilinin yarattıkları, eserleri ve kulları için aynı şiddette bir aşk duymak mümkün değildir. Onların da sevilebilmesi için, sevgilinin çok sevilmiş olması, aradaki aşkın çok büyük olması gerekir. İşte bunu için bu yüksek insanlar, velilik makamlarının sonu olan kulluk makamlarında çok büyük hazlara ve zevklere gark olurlar.

Bu seçkin insanların doğru bir hal üzere olduklarına, keşiflerinin Kitap, Sünnet ve şeriatın zahirine tamamıyla uygun olduğuna, bundan daha sağlam bir delil olabilir mi? Öyle ki o insanlar, şeriatın zahirine kıl kadar aykırı hareket etmemişlerdir.” (160. Mektup)



ALLAH Sadece Kendinden İbarettir:

Yüce Hakk’ın hakikati sadece Kendi varlığıdır. Dışardan asla hiçbir şey O’na katılmamıştır. Yüce Hakk’ın hakikati olan ve sadece Kendinden ibaret bulunan bu varlık, bütün hayırların ve olgunlukların kaynağıdır. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin başlangıcıdır. (234. Mektup)



Onu Gösteren Deliller ve ALLAH:

Azimetleri -delilleri- aşarak Rabbimi tanıdım. Hayır, belki de azimetlerin -delillerin- aşılmasını, Rabbimle tanıdım. Çünkü noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH, Kendinden başkasına delildir. Aksi olmaz. Çünkü delil, delil olunandan daha açıktır.

Hangi şey Cenab-ı Hakk’tan daha açık ve net olabilir ki? Çünkü bütün eşyalar ancak O’nunla meydandadır. Ve her şeyin varlığı O’ndandır. Cenab-ı ALLAH, hem Kendi Zat’ına ve hem de Zat’ından başkalarına delildir, işaret etmektedir.

Hiç şüphesiz Rabbimi, Rabbimle bildiğim gibi, eşyaları da yine Rabbimle bildim. Buradaki mevzunun böyle olduğunu, limmi -akla ve görüşe dayanan- yani müessirden esere doğru olan delille buluruz. Fakat bir çoklarının görüşü, inni delil ile anlaşılandır. Yani eserden müessire -eseri yapana- giden yol iledir.

Buradaki farklılık, görüşlerin değişik oluşundandır. Hatta orada delillere ve işaretlere gerek yoktur. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın ortaya çıkışında da -zuhur- hiçbir şüphe yoktur. O, açık ve berrak olanların en yücesidir. Cenab-ı Hakk, ancak kalbinde hastalık, gözünde perde olanlar için gizlidir. (247. Mektup)

Peygamberlik Nuru Olmadan ALLAH Bilinemez:

Peygamberlerin davet nurları günden güne etrafa yayıldığı zaman, bu nurların bereketi sayesinde sonradan gelen felsefeciler, öncekilerin görüşlerini ve mezheplerini reddettiler. Yüce ALLAH’ın var ve bir olduğunu söyleyerek ispat ettiler.

Bizim aklımızın, peygamberlik nurunun desteği olmadan Cenab-ı Hakk’ı anlaması mümkün değildir. Bizim anlayışlarımız, peygamberlerin varlığı vasıta olmadan, bu muamelelere, işlere ulaşmaktan uzaktır. (259. Mektup)


ALLAH’a Ulaşılamaz… O, Ötelerin de Ötesindedir:

Yüce Hakk ise, ötelerin de ötesinde, ötelerin de ötesindedir.

Ötelerde, daha ötelerde demekle, perdeler var sanılmasın. Çünkü perdeler tamamen ortadan kalkmıştır. Tam aksi, daha ötelerde oluşu, büyüklük ve yüceliğindendir. Ki bunlar, Cenab-ı Hakk’ı bulmaya ve idrak etmeye engeldir. Halbuki Yüce Hakk, yarattıklarına çok yakındır. Ama O’nu bulmak çok uzaktır. (260. Mektup)

ALLAH, Zıddı Olmayan Bir Varlıktır:

Tersi yokluk olan bir varlık, Zat-ı İlahiyeye layık olamaz.

Başka bir kelime bulunamadığı için bu mertebeye varlık -vücud- diyorsak bununla tersi, yani karşıtlığı yokluk olmayan vücudu -varlığı- kast etmekteyiz. (260. Mektup)

ALLAH’a Yaklaşmada Nafile ve Farz İbadetler:

Nafile ibadetleri yerine getirme, ALLAH’a yakınlık gölgelerinden bir gölgenin elde edilmesini sağlar. Farz ibadetleri yerine getirmekle ise, asla herhangi bir gölge şaibesi bulunmayan asıl yakınlık ihsan edilir.

Ancak nafile ibadetler, farzları tamamlamak için yapılıyorsa, o zaman bu da, asıl yakınlığın elde edilmesine yardımcı ve destek olur, farzların içine katılır. (260. Mektup)

ALLAH, Her Şeyden Münezzehtir:

Yüce ALLAH hiçbir şeyin içinde değildir. Hiçbir şey de O’nun içinde değildir. Fakat ALLAH (Şanı En Yüce) bütün eşyayı kuşatmıştır. Her şeye yakındır, her şeyle beraberdir. Fakat bu, bizim eksik aklımızla anlamaya çalıştığımız kuşatma, beraberlik ve yakınlık gibi değildir. Çünkü bu tür şeyler Cenab-ı Hakk’a layık değildir. Keşiflerle, müşahede ile anlaşılan her ne şey varsa, Cenab-ı Hakk, onlardan münezzehtir, o değildir. Çünkü yaratılmışların hiçbiri Cenab-ı Hakk’ın Zat’ının, sıfatının ve fillerinin gerçekliğini anlayamaz, bilemez. Sadece hayret eder, şaşırır, kalır.

Gaybe iman etmek, keşfedilen ve görünen her şeyi, ‘La’ (hayır) diyerek reddetmeyi gerektirir. (266. Mektup)


ALLAH’a Özdeş Olan Başka Bir Şey Var mıdır?


“Alem, Cenab-ı Hakk’ın aynı da değil, gayrı da değil…”

Böyle bir söz doğruluktan uzaktır. Çünkü, “bu iki kavram birbirinin tersidir”, sözü, kabul edilen bir mantık hükmüdür. Bu iki kavram arasındaki tersliği-farklılığı inkâr eden ise aklın kesin gerçekleriyle çatışmış olur.

Bu konuda söylenebilecek en önemli tespit şudur: Kelam alimleri, ALLAH’ın sıfatlarıyla ilgili olarak derler ki:

“ALLAH’ın sıfatları O’nun aynısı da değildir, gayrısı da değildir.”

(…) Çünkü ALLAH’ın sıfatları Kendinden ayrı değildir. Cenab-ı Hakk’ın Kendisiyle, sıfatları arasında bir ayrılık olduğunu kabul etmek düşünülemez. Dolayısıyla, “ne aynıdır ne de gayrıdır” sözü, sıfatlarıyla ilgili olduğunda geçerlidir, orada doğrudur.

Ama alem böyle değildir. Çünkü böyle bir ilişki, alem için burada mevcut değildir. Şu hadis-i şerif: ‘ALLAH vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu’, aynısı olmayı da gayrısı olmayı da birlikte reddeden, hem lügat bakımından, hem de kullanılış bakımından böyle bir şeyin doğru olabilmesini uzak gören bir hadistir.

Bu cemaat bu alemin, ALLAH’ın sıfatları gibi olduğunu düşünüp, sıfatlara ait olan hükümlerin (sonsuz geçmiş boyunca var olmak gibi) alem için de geçerli olduğunu ispata kalkıştılar. Bu da kusurlarından ve ulaşamamış olmaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki:

Bu cemaat, alemin Cenab-ı Hakk’ın aynı olduğunu reddettiklerine göre onlara düşen, aynı şekilde alemin Cenab-ı Hakk’ın gayrısı olduğunu söylemeleriydi. Böylelikle, Vahdet-i Vücud’u savunanların sıfatından çıkarak varlığın birden fazla oluşuna karar vermiş olabilsinler. (272. Mektup)

İnsan, Bu Dünyada ALLAH ile Konuşabilir mi?:

Noksan sıfatlardan münezzeh olan ALLAH (Şanı En Yüce) zalimlerin söylediklerinden çok yüksektir, çok yücedir.

Yine onlar, Cenab-ı Hakk ile konuştuklarını ispata kalkışırlar. Derler ki: ‘Yüce ALLAH, bize şunları şunları emretti.’

Bazı kereler Cenab-ı Hakk’tan düşmanlarıyla ilgili tehditler, bazı kereler de sevdikleriyle ilgili müjdeler naklederler. Onlardan bazıları derler ki: ‘Gecenin üçte birinden veya dörtte birinden itibaren sabaha kadar Cenab-ı Hakk ile konuştum, her ne sorduysam O’ndan cevabını aldım.’

Cenab-ı Hakk bu cemaatle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: ‘Celalime yemin olsun ki, onlar kendilerini çok büyük gördüler, büyük azgınlık ettiler.’ (25/Furkan: 21)

Onlar, görmüş oldukları bu nurun, Cenab-ı Hakk’ın aynı, Zat’ının aynı olduğuna inanmaktadırlar. Onlar demiyorlar ki: ‘Bu nurlar, Cenab-ı Hakk’ın zuhuratından biridir. O’nun gölgelerinden bir gölgedir.’

Şüphesiz bu nurların, Cenab-ı Hakk’ın Zat’ı olduğuna inanmak tam bir iftiradır. Sırf inkârdır. Halis zındıklıktır. Bu iftiracıların cezalarını bir an önce vermemesi, her türlü azapla bir an önce azaplandırmaması Cenab-ı Hakk’ın tahammülünün sonsuz oluşundandır.

Bunları bildiğin halde ey müsamahalı davranan ALLAH’ım! Noksan sıfatlardan münezzehsin. (272. Mektup)



Marifet Hayret’le Orantılıdır:

Onlardan (ALLAH’ı Bilenlerden) bazıları dediler ki: ‘Onların ALLAH’ı en iyi bileni, tanıyanı, O’na en fazla hayret edenidir.’ (277. Mektup)

ALLAH’ı Bilmek’te Son Mertebe ya da ALLAH, En İyi Ancak ALLAH İle Bilenebilir:

ALLAH’ı, ALLAH olmaksızın görmek (bilmek) mümkün değildir. Bu, ‘Hakka’l-Yakin’ mertebesidir. Ki burada görmenin (bilmenin) hakikati tahakkuk eder. (277. Mektup)

ALLAH ile Yarattıkları Arasındaki İlişkinin Temel Niteliği ya da Evren’in Yaratılış Hikmeti:

Alem (ALLAH tarafından yaratılmışların tümü) , büyüğüyle küçüğüyle ilahi sıfatların ve isimlerin görüntüleridir. Zati üstünlüklerin ve işlerin aynalarıdır. Cenab-ı Hakk, gizli bir hazine ve saklı bir sır idi. Kendini kapalılıktan açığa çıkarmak istedi. (…) Dolayısıyla alemi yarattı ki, Kendi aslına işaret etsin ve Kendi gerçekliğine bir belirti olsun.

Alemle, onu Yaratan arasında, alemi yaratmış olmaktan başka hiçbir ilişki yoktur. Bu, ALLAH’ın gizli üstünlüklerine de delildir. Bundan öte bütün hükümler (ALLAH ile alemin bir olması, aynı olması, birinin diğerini kuşatmış bulunması ve beraber olmaları gibi) sarhoşluktan ve halin ağır basmasındandır.

Halleri dosdoğru olan büyükler ise, uyanıklık ve kavuşma kadehinden içmişlerdir. Onlar, bu tür ilimlerden uzaklaşırlar ve böyle hallerden dolayı tevbe ederler. Onlardan bazılarına ‘sulûk’ (ALLAH’ı bilme yolculuğu) sırasında böyle şeyler gelirse, o şeyleri bırakıp başkalarına geçerler. Şeriat ilimlerine uygun olan ezeli ilimlerle nimetlenirler.

Bu konuyu bir örnekle açıklayalım:

Sanatkar bir alim, gizli üstünlüklerini ortaya koymak, açığa çıkartmak, saklı/kapalı sanatını topluma göstermek istediğinde, (örneğin bu bir bestekar ise) harfler ve sesler icat eder. Böylelikle saklı sanatını ve gizli üstünlüklerini bu harflerin ve seslerin perdesinde ortaya çıkarmış olur. Fakat bunu yaptığında o harfler ve seslerle, gizli/saklı manalar arasında hiçbir ilişki yoktur. Hatta o sanatkâr alimle, onlar arasında da asla bir bağlantı olmaz. Olsa olsa ancak o sanatkâr alim o harfler ve sesleri icat etmiştir. Ve onlar da o sanatkâr alimin saklı/gizli üstünlüklerine işaret etmişlerdir.

O zaman şöyle bir söz söylemenin bir manası kalmaz:

Bu harfler ve sesler, o mucit alimin aynısıdır. Veya o manaların aynısıdır.

Kuşatmış olma ve beraberlik hükmü de böyledir. (…)

Bu harfler ve sesler dışsal olarak (hariçte) mevcutturlar. Yoksa sadece o alimin ve ona ait manaların mevcut olduğu, ama harflerin ve seslerin bir hayal ve kuruntudan ibaret bulunduğu düşünülemez.

Yüce ALLAH’ın dışında kalan alem (masiva) de böyledir. Varlığı, gölge bir varlık olarak ve tabii bir oluşum ile mevcuttur. Yoksa o bir hayal ve kuruntudan ibaret değildir. (287. Mektup)


Sadece ALLAH’a Ait Olmak:


Bu zamanın sultanından şöyle bir olay aktarılır:

Sultanın veziri onun yanında ayakta durmaktaymış. O anda vezir, bütün dikkatini elbiseye verip, eliyle onu düzeltmekteymiş. Sultan ise vezirin kendisinden başka bir şeyle meşgul olduğunu görünce, onu azarlayarak şöyle demiş:

Ben böyle bir şeyi hazmedemem. Benim vezirim olduğun halde, huzurumda benden başka bir şeyle ilgilenip, elbiseni düzeltmekle meşgul olmanı çekemem.

Öyleyse düşünmek gerek, alçak dünya için en ince edeplere bile riayet etmek gerekiyorsa, ALLAH’a ulaştıran vasıtalarda en mükemmel şekliyle edeplere riayet etmek gerekmektedir. (292. Mektup)

ALLAH Her Şeyin Ötesindedir:

Vücub (ALLAH’ın varlığının zorunlu oluşu) ve vücud (ALLAH’ın varlığı), her ne kadar Sübhan Hakk’ın kemalinden iki sıfat ise de:

O Yüce Zat, bütün isimlerin, sıfatların ötesindedir.

Şuunların ve itibarların ötesindedir.

Zahirlerin ve batınların ötesindedir.

Açıkların ve saklı olanların ötesindedir.

Tecellilerin ve zuhur edenlerin ötesindedir.

Müşahedelerin ve mükaşefelerin ötesindedir.

Akla gelenlerin ve hissedilenlerin ötesindedir.

Vehme gelenlerin ve hayal edilenlerin ötesindedir.

Ve o Sübhan Zat, ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesinde… sonra ötelerin de ötesindedir.      (314. Mektup)


Allah Nerede Aranmalı? :


Ey dost,

Kul nerede, istemek nerede? Zira kulun istedikleri, mutlaka anlayabildiği miktarla sınırlı olacaktır. Hiç kaybolmayan güzelin müşahedesini, zerrelerin aynalarında görmeye çalışmak, eksik –dar- görüşünden kaynaklanmaktadır. Zira zerrelerin, o cemale –güzele- ayna olmaya ne mecali olabilir ki? Zerreler aynasında görünenler, sonsuz olan o cemalin –güzelliğin- gölgelerinden bir gölgedir.

Öyleyse Yüce ALLAH’ı, ötelerin de ötesinde aramak gerekiyor. Hakk Sübhan’ı, afaki ve enfüsi –maddi ve manevi- dairelerin haricinde aramak lazım. (338. Mektup)
DEVAMINA BAK
Enel Hak (انل حق ) Tezahürü ve Vahdeti Vücut Nedir?

Vahdeti Vücut:
Allah insani Kamili kendi suretinden halk etmiş ve nitekim Rahman tezahürü göstermesi yani O nun rahman olarak görünmesi, bizlerden birsinin bir baba oldugunda olmakda, yine Rahim tezahürü göstermesi, yine bir anne oldugunda, Yine Rezzak ismi tezahür ettiginde bir lokantac,i yahut davet veren bir ev sahibi, yahut iftar yemegi veren veya kurban adak eden birisi, bir fakiri giydiren, yine fakir olmasa bile evladina karisina kocasina elbise gömlek pantalon alan birisi gibi yine
settar ismi tazahür edince bir terzi yani idris olup tazahür gösterir yani Allah terzi olarak görünür, yine Hakim ismi tecelli edince avukat hakim ve adliyedekiler olarak görünür, ... daha bircok örnekleri siralayabiliriz.
Enel Hak: Yani allah insani kamili kendi suretinde halkedince meleklerde kiskanmişlar ve sen yeni sevgilimi halketin bizi koyupda dediler, öyle olunca hep diyoruz insan bedeni kainati alemin haritiasi gibi nitekim harita en fazla mesla iki metre olabilir amma o iki metrenin icine bütün dünya sgdirilir degilmi, ve allah torpaga tilan bir elma cekirdeginden acuíp onu elma dali yapiyor sonra elma dali meyva verince dali dürüp tekrar cekirdek yapiyor ve insanida yine acinca kainat gibi ve hartia şeklinde kainatin kullanma joysticki gibi, amma onuda dürünce yedilkerinden öyle bir tohum yapiyorki ona meni deniyor ve Allah o meindeki kücücük sperme füzesinin icine insani dürmüş bükmüş kopymuş insanla birlite insak kainati alemin hartiasi ise kainati dürüp bükmüş koymuş, ve Allah kendi suretindce halkettigi için sifatlareinin cogunu insan üzerinden tezahür ettiriyor dedik, ve böyle olunca icde diş dişda ic var ve tevhid demek işde vahdet demekdir ve vahdet demek "la mevcuda illa hu" demekdir. nitekim tevhidin esas terimi olan "La ilahe illallah" Nedir? "La ilahe illallahin" Anlamı görümürde her ne varsa ve görümnmeyen her ne varsa onlarda başka bir ilah ve Allahlik taslayabilcek yokdur ki o gördüklerinde senin görm,ediklerinde alahin tezahürleridir, yani ilallah kismi yani onlarin hepsi yalnizca Allahdir Ondan gayri bir nesne varlik yokdur ancak o vardir dem,ekdir ve böyle olunca kainatta Allahi görmege , Allahda kaintai ve insani görmege ve bende de o var deyince Hadis-i Kudsi'de Allah Teâlâ "Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." buyurmaktadır. yani ben O , O ben yani Enel HAK tezahürüde budur .

أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنْ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ

وَإِن كُلٌّ لَّمَّا جَمِيعٌ لَّدَيْنَا مُحْضَرُونَ

وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ

Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim
lâ yerciûn. Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn.Ve âyetun lehumul
ardul meyteh(meytetu), ahyeynâhâ ve ahrecnâ minhâ habben fe minhu
ye’kulûn.

Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33

(Tefsiren Meali)

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Siz görmüyormusunuz, sizden önceki nice helak ettiklerimizi,
tekrar geri döndürdügümüzü, ve siz geri döndüremeyecegimizi mi
sanirsiniz. halbuki onlar hazir vaziyette huzurumuzdadirlar. ve onlari
nasil geri döndürgümüzün en büyük kevni ayeti toprakdir, ve toprak olan
bedenlerini yeni bir tohum olarak hayat verip diriltirizde, toprakdan
onlari geri cikaririz, yani bir tohum fidesi olarak can verip
yeşertirizde, sonra o (meyva, sebze verince) ondan yersinizde sizin
bedeninizde insan olurlar can bulurlar. (Tefsiren Meali)

Sadakallahul Aziym Yasin Suresi 31 - 32 - 33

işde gecen dedigimiz mesele yeniden haşrolcagimiz zaman, eger
duruşumuz ters dönerde, kötülerden olarak haşr meydanina cagrilirsak,
yani yeni bir can ve bitki halimiz kötülerden olcaksa en azindan
kötülerin en iyisi gibi olsun, mesala yakubun 10 oglu vahşi kurtlar gibi
yusufu öldürmek istediler, Bünyamin ise hayir öldürmeyelim dedi, onu şu
kuyuya atalimda, belki bir kervan falan bulur alir gider dedi, yani
vahşi kurtlar icinde merhametli kurt. Rabbimiz bizi, yeniden
haşroldgumuzda en azindan Bünyamin gibi kötülerin icinden en iyisi
olarak halketsin demişdik.

Ve Düşünün Dünya yaratilalidan beri dogan insan ve cin
meleklerin sesini, ve Allah hepsinin o gürültüsü icinde, her birisinin
sesini ve niyazini, yine bir insan olan ahmetinin veya mehmetinin
sesini, yine ve ahmet amcanin ineginin karni acikdiginin sesini,
susadiginin sesini, ve yine bir bardagi oluşturan elmentlerdeki
atomlarin spinlerinin sesini, ayri ayri duyar, hepsini berrak olarak
anlar, ve hepsinin istegine uygun cevap verip, isteklerini olumlu veya
olumsuz yerine getirir. ve düşünün yaninda 10 tane telefon olan bir
sekreteri,ve o bir telefona cevap vermeden, ikinci telefon caliyor
ücüncü telefon ve on telefon caliyor, o ise ancak birine bile tam cevap
veremez yetişemezken, biriyle görüşürken digerini beklemeye almasi
gerekirken, Cenabi mevlanin Azamati ve kudreti öyledirki, o ahmete elma,
mehmete fistik, zeynebe üniversite, inege ot, kediye mama, cekirgeye
bugdayi ayni anda verirde, ne yorulur, nede onlara vermekden bikip,
yoruldum bugün tatile cikiyon, ne yaparsaniz yapin, başinizin caresine
bakin demez. o ahmet amca olup, bahcedeki susayan ayni sefa ciceklerine
su verir, veya lokantaci mehmet amca olur, ve yeni evli cift fatma ile
hüseyine yemek pişirip önüne kadar koyar, yedirir riziklandirir veya o
her isteyenin istegiginin makbuliyeti dogrultusunda, onlara yönelir ve
cevap verir. O Bütün ve Büyük, Kebir ve Azamet Sahibi olan Allahdir. o
bir katilinin istegine bile cevap verirde ona tabanca olup katillik
etmesine yardimci olur, rahmetin bu kadari ohaa dedirtir. Hayrinda
şerrinde yaratani, meydana getireni odur, yokdur ondan başka Tanri.
Geceninde Rabbi odur Gündüzünde Rabbi O dur.iyilerin yaratni Rabbi
oldugu giobi senin benim kötü sandiklarimizin yaratani ve Rabbide odur.



---oOo---

Tasavvuf ehli herşeyden ziyade Allahu Tealanin Cemaline talipdirlerde, Talip olduklari Cemal nedir bilmezler.

Halbuki Cemal demek yüz demekdir, yani logo. mesela benim sayfamin başinda bir logosu var, onu gören ha bu karoglanin sayfasi der. Yine yeni resimlerime mehdi ve Raşit Logosu yaptim, ve onu kullaniyorum, onu gören, bizim logomuzu gören haaa bu karoglan hocanin dizayni, yahutda paylaşdigi bilgi, resim, yazi neyse işde o diye bilir. yani cemal yani logo, ve Allah da, insanogluna logo olarak yüz kismini vermiş, ve biz insanoglunu ve hayvanlari ve yine bitkileri logosundan,yani yüz kismindan taniriz, ayagina bakipda bu kedi bu köpek demiyoruz, yüzüne bakinca, haaa bu kedi, veya bu fare, bu aslan, bu ahmet, bu mehmet biliriz. yani cemal allahu tealanin sana yükledigi cemal mazhariyetine mazhar olan yerin , yani yüzün ile sendede cemalullah tezahür edip sana ercek olan işde toprakdaki bir bir dometes fidesi, cemalullah diledi ise, senin logon ona gösteerilip onun sana dogru yolculukk etmesi, seni arayip bulmasi saglanir, dünyanin her neresinde olursan ol o senin için rizkin, ve yiyecegin, giyecegin, veya cicegin, agacin, hayvanin olarak yazildiysa, senin logon ona gösterilirki, o seni heryerden güneşin görüldügü gibi, görüp sana dogru yolculuk eder durur, taaki sana vasil olana kadar. yani ve cemalullaha talip olmak bu yüzden esas ameldir, haşrdan sonraki hedef noktamizdir. cennet ve cehhennem sonraki işler, en mühim mesele cemalullah yani varacagin yer, yani navigationdadaki hedef demekdir. hedefi olmayanin varacağı yer muglakdir.

ve kainatda ne cemalullahsiz nede besmelesiz bir amel ve iş olmazken, nedir yine her işin başinda besmele cekmek peki denirse yani :

"la mevcuda illa hu" denince ondan gayri bir varlik yok ise, onun ismi olmayan isimde yokdur, o yüzden ahmet gelirmisin derken, biz demeyizki "bismillah ahmet gelirmisin" sadece "ahmet gelirmisin" deriz bu yeterli, amma bir fiilin amelin başinda besmele cekeriz ki, bunu yapan ben degil, benim üzerimde tasaruf eden Allahdir demek icindir. Nitekim Kuran-i Kerimde Hz. Davud un Calutu öldürmek için attigi taşdan dolayi, Rabbimiz buyuruyor :

Esteuzubillah

"onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir."

Sadakallahul Aziym Enfal Suresi 17

Yani Allah, Davut aleyhisselam o taşi atarken O nda o taşi atan eli kolu olmuş, ve atan davut degil Allahmiş, hal böyle olunca enel hak ve vahdeti vücut meselesi
hani matrixdeki Kaşık bükme meselesi gibi Eğilen Sensin Kaşık eğilmez derecesine cikinca, vahdeti vücut olunca iman etmiyen yunus peygamberin ümmeti degil, yunusun bedenindeki hücreleri iman etmemiş sonra o tövbe edince kendisi iman edince, onun hücreleri iman etmiş, yani vahdet azizim vahdet meselesi, burda
suc ninovada degil egilen sensin gibi tövbe edip iman etcek olan yunus ninova degil.

Sual: Vehhâbî zihniyetliler, Muhyiddin-i Arabî, Mevlana Celaleddin-i Rumî ve Hallac-ı Mansur gibi evliya zatlara neden kâfir diyorlar?
CEVAP:
(Kişi, bilmediğinin düşmanıdır) derler. Tasavvufu, evliyalığı bilmedikleri ve onların hâllerine sahip olmadıkları için, hemen o büyük zatlara kâfir damgasını basıyorlar. Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanların, Vehhâbîliğe uymayan inanışlarına da şirk damgası vuruyorlar. Mesela, (“Allah göktedir” demeyen kâfirdir) diyorlar. Hâlbuki böyle diyenin kâfir olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır.

Tarih boyunca gayrimüslimlerden evliya çıkmadığı gibi, Vehhâbîlerden, mezhepsizlerden ve İbni Sebecilerden de evliya çıkmamıştır ve çıkması da mümkün değildir. Çünkü Ehl-i sünnet olmayan evliya olamaz.

Özellikle vahdet-i vücud sahibi evliya zatlar, Allah aşkıyla kendilerinden geçince, yadırganacak sözler söylemişlerdir. Bunların, o an aklı başlarında olmadığı için, mazur olduklarını Ehl-i sünnet âlimleri bildirmektedir. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
Tasavvuf ehlindeki hâller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hâsıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğuyla, üzerlerini bu hâlin kaplamasıyla, Allah’tan başka şeyleri yok biliyorlar. [Hallac-ı Mansur’un “Enel-hak” demesi gibi] Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. (2/42)

Aşk sarhoşluğu içinde söylenen sözlerin en meşhurlarından biri, Hallac-ı Mansur’un (Enel Hak) sözüdür. (Enel Hak) ne demektir?

İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Enel Hak, (Ben yokum, Hak teâlâ vardır) demektir. (2/44)

Hallac-ı Mansur (Enel-Hak) sözünü, tasavvuf yolcusu iken söylemiştir. Vefatından sonra yükseldi. (3/75)

Hallac-ı Mansur’un (Enel-Hak) sözü, (Var olan Hak’tır, ben değilim) demektir. (3/120)

Hallac-ı Mansur’un kelâmı, hâllerin galebe çalmasından dolayı olduğu için, mazurdur. (3/121)

Hallac-ı Mansur, (Enel-Hak) demekle kendisinin bâtıl değil, hak olduğunu bildiriyor. (Ben ilahım, ben Allah’ım) demiyor.

Ali Râmitenî hazretleri buyurdu ki: Hallac-ı Mansur zamanında Hâce Abdulhâlık-ı Goncdüvani’nin talebelerinden biri bulunsaydı, onu teveccühleriyle, içinde bulunduğu makamdan geçirirler ve idam edilmezdi. [Yani idam olmaya sebep olan, yanlış anlaşılan o sözleri söylemezdi.] (S. Ebediyye)

Şair diyor ki:
Bak Mansur’un işine, neler geldi başına,
Düşen nasıl kurtulur “Enel Hak” ateşine?
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca