MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,281
Forum posts:» Forum posts: 5,872

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?

Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]

Hayatı

Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.

Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.

Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.

Düşüncesi

İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.

İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.

Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.

Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.

Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.

Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.

Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.

Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.

İnsanın doğası

Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]

Eserleri

Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:

1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.

2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.

3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.

4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.

5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.

Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.

evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.

Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.

Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.

Buyurdu ki:

Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.

İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.

Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.

Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.

Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.

Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)

İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.

Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.

Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?

Başlıca eserleri

    Hikmet'ül-İşrâk
    Pertev-Nâme
    Heyâkilu'n-Nûr
    Elvâhu'l-İmâdiyye

Türkçede İşrakilik

    Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.
    Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26
    Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.
    Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.
    Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.
    İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.
    Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.

İngilizce'de İşrakilik

    al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)
    (1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)
    [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.
    The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)
    The Mystical & Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)
    Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.
    Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)
    (1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)
    Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.
    The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)
    Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

ihya org
Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?

Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.

Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.

1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.

Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.

Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.

Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.

Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]

Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.

Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…

Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]

Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…

On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder.  Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.

Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.

Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”

Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]

“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.

Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]

Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]

Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.

Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]

İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.

Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.

Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.

1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.

1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.

Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.

O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.

Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.

Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.

Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.

Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.

II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.

Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.

Kapısının üzerinde:

“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa

İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”

yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır. 

İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.

Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.

Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.

Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:

-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.

Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.

Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.

Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.

Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”

Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.

Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.

İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.

Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.

Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.


2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1]

Eserleri

Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.

1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.

2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.

3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.

4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.

5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.

6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.

7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.

8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.

9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.

10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik

11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua

12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid

13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.

14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye

15- Nasiku’l-Hac

16- Ravhatu’l-Arifin

17- Fazailu’l-Cihad

18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif

19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir

20- Letaifu’l-Hikem

21- Risale fi’t-Tasavvuf

22- Esraru’t-Tarik

23- Levamiu’l-Fusul

24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis

25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul

26- Risale fi’l-Muhacere

27- Devau’l-Muslimin

Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.

Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.

Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.

Tasavvufî Şahsiyeti

Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah,  İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.

Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.

Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.

Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.

Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.

Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:

“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”

Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.

Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.

Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.

Seyahatleri ve Evliliği

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.

İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.

Kerametleri

İman Eden Hıristiyan

Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.

Tövbekar Kemancı

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”

Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”

Haram üzümler

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.

Salih Oğullar

Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.

Korkan Talebe

Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.

İman Eden Yahudiler

Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.

Nasihat

Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.

Çocukların Büyüdü mü?

Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.

Emin Yer

Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.

Sadık Rüya

Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:

“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:

-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?

-Evet!… demiş.

-Düş peşime!… demiş.

O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:

-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:

-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”

Ölüm Döşeği

Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:


-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.

Yusuf’un Kokusu

Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.

Yağmur Duası

Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.

Zamanın Kutbu

Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.           

Vaaz

Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”

Hastalık

Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .   

Parasız Sofiler

Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.

İt Ürür

Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”

Kabristan Parmaklıkları

Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:

– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.

Şemâili

On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.

Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.

Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.

Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:

Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.

Vefâtı

Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.

Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:

“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp

Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”

Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”

Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.

Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:

“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!

Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!

Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,

Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..

Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!

Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!

Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.

Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.

Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,

Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.

Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut

Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”

Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)

Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:

Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…

Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:

“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir

Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”

Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”

Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.”  diye yazar.

Halîfeleri ve Tesiri

Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.

Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.

İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.

Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.

Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.

Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.

Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.

Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.

Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.

Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.

Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.

Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.

Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.

Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.

Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.

Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.

Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.

Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.

Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).

Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.

Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.

Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.

Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.

Mektûbu

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.

Tarikattan olan on makam:

o    1.      Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,

o    2.      Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,

o    3.      Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,

o    4.      Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.

o    5.      Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.

o    6.      Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.

o    7.      Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.

o    8.      Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.

o    9.      Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.

o    10.      Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.

Vasiyetleri

o    ·    En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.

o    ·    Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.

o    ·    Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.

o    ·    Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.

o    ·    Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.

o    ·    Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.

o    ·    Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.

Sözlerinden

o    ·          Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.

o    ·                Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.

o    ·                Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.

o    ·                Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.

o    ·                Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.

o    ·                Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.

Nasihatleri

o    ·      Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.

o    ·      Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.

o    ·      Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.

o    ·      Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.

o    ·      Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.

o    ·      Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.

o    ·      Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.

o    ·      Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.

o    ·      Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.

o    ·      Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.

o    ·      Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.

o    ·      Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.

o    ·      Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.

o    ·      Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.

o    ·      Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.

o    ·      Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.

o    ·      Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.

o    ·      Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.

o    ·      Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.

o    ·      Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)

o    ·      Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.

o    ·      Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.

o    ·      Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.

o    ·      Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.

o    ·      Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.

o    ·      Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.

o    ·      Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.

o    ·      Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.

o    ·      Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.

o    ·      Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)

o    ·      Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.

o    ·      Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.

o    ·      Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.

o    ·      Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.

o    ·      Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.

o    ·      Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.

o    ·      Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.

o    ·      Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.

o    ·      Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.

o    ·      Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.

o    ·      El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.

o    ·      Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.

o    ·      Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.

o    ·      Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.

o    ·      Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.

o    ·      Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.

o    ·      İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.

o    ·      Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.

o    ·      Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.

o    ·      Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]

Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ

Dr. Abdüllatif Duygulu

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.

Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.

Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.

Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.

Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.

“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…

Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!

Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.

Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)

* * *

Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:

“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”

Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”

Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..

Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.

Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.

Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)

* * *

Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:

“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”

Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.

Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)

* * *

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.

Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…

“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:

“-Ben Maraşlıyım.”

“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”

“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.

Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…

“-E, nasıl Nakşî oldun?”

“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:

“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.

O da:

“-Baş üstüne…” demiş.

Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.

“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”

“-Evet…” demiş, şaşırmış.

“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.

O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,

“-Öp bakalım elini!” demişler.

Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.

“-Gir bakalım halvete!” demiş.

Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)

* * *

Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)

* * *

Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)

* * *

Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)

* * *

Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…

Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:

“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.

Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.

Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.

Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.

Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)

* * *

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.

Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…

Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.

Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…

Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.

Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.

İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.

Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.

Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)

* * *

Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)

* * *

Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)

* * *

Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:

“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.

Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)

DIP NOTLAR

(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.

(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.

(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.

(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.

(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.

(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.

(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.

(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996

(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.

(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.

(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.

(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.

(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.

(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.

(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.

KIRK HADİS

Bismillahirrahmanirrahim

Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.

Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”

Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”

Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.

1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)

2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.

3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)

4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”

5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.

6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)

7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.

8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.

9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.

10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.

11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.

12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.

13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.

14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.

15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.

16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.

17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.

18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.

19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.

20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.

21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.

22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.

23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.

24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.

25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.

26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.

27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.

28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.

29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.

30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.

31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.

32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.

33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.

34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.

35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.

36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.

37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.

38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.

39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.

40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.

41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.

42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.

Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.

YARARLANILAN  KAYNAKLAR

o    ·    Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı,  Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984

o    ·    İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.

o    ·    Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,

o    ·    Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992

o    ·    Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,

o    ·    Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;

o    ·    İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.

o    ·    Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz

o    ·    Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.

o    ·    Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.

[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11

[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;

[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012

[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;

[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18

[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.

[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118



Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

gumushane  bel tr

Niyazi Karabulut


Zünnûn-ı Mısrî Kimdir?

Zünnûn-ı Mısrî veya Zû'n-Nûn el-Mısrî (Arapça: ذو النون المصري) (Mısır’ın Yûnusu) (796, Ahmim - 860, Kahire), tasavvuf felsefesinin kurucuları arasında gösterilen Mısırlı Arap düşünürdür. Tam ismi ise Zünnûn Ebû'l Faid Savban ibn İbrâhim el-Mısrî (Arapça: أبوالفيض ثوبان بن إبراهيم المصري) olarak bilinir.

Zünnun Mısri, 'İslâm’da Gnosis' kavramı üzerinde ihtisaslaşarak ve bunu Mârifetullâh 'İrfân' öğretisi şeklinde biçimlendirerek tarikât üyeliğine yeni kabul edilen müridler ile tarikât şeyhi arasındaki haberleşmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olacak yeni bir öğreti geliştirmesiyle tanınmıştır.

Lâkabı olan ve sonradan kendisine atfedilen Nûn sıfatı ise Eski Arapçada büyük balık/balina anlamını taşımaktaydı. Burada kullanılmasından maksat ise Yûnus peygamberi yutan ve büyük bir balık olan yunus balığını çağrıştırmasıdır. Kısacası "Zû’l-Nûn el-Mısrî" lâkabı, Mısır’ın Yûnus’u anlamını taşımaktadır.

evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim'dir. Doğum târihi belli değildir. 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti.

Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu. Gemidekiler; ?Sen aldın? diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.

Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebep oldu.

Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes'tir. Onun eseri Muvattâ'yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil'den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.

Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk'ın âşığı idi. O'nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.

Zünnûn-i Mısrî'nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: ?Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!?hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu.

Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti. Amr bin Âs'ın yanına defnedildi.

Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.

Birgün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına birisi geldi ve; ?Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.? dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi.

Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; ?Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.? buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.

Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.

Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram gecesi nefsi kendisine; ?Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.? deyince, Zünnûn-i Mısrî; ?Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'ân-ı kerîmi hatm edersen, istediğin bu yemeği veririm.? dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. ?Niçin böyle yaptın?? deyince; ?Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de; ?Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.? dedi.

Zünnûn-i Mısrî'ye; ?Kul hangi sebeple Cennet'e girer?? diye sorulunca; ?Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.? buyurdu. ?Allah korkusunun alâmeti nedir?? deniline; ?Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.? cevâbını verdi.

?Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?? diye sorduklarında; ?Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.? diye cevap verdi.

?Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?? diye sorduklarında; ?Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur'ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.? cevâbını verdi.

?Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.?

?Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.?

?İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.?

?Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.?

?Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.?

?Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma uymaktır.?

?Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.?

?Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.?

?Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.?

?Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.?

?İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.?

?Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.?

?Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.?

?İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi, yollarını kaybederler.?

?Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.?

Felsefî tasavvuf ekolü

Eski Yunan felsefesi, tıp ve simya bilimleriyle yakından ilgilendi. Beyazid Bistâmî'nin selefi olan Zû’n-Nûn el-Mısrî, aynı zamanda İmâm Câ’fer-î Sadık'ın talebelerinden olan meşhur simyacı Câbir bin Hayyan'ın da bir müridiydi.[1] Aynı zamanda, meşhur âlim ve sufilerden Hallâc-ı Mansûr’un da mürşidi olan Sahl el-Tustarî[2] de Zû’n-Nûn el-Mısrî’in talebelerinden birisiydi.

Kaynak

Wikipedia
ihya org


Zemahşerî Kimdir?

Zemahşerî (Farsça: محمود زمخشری; 18 Mart 1075 - 13 Haziran 1144), İranlı İslam bilgini.[1][2][3][4]

Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam'i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş Fars kökenli filozof ve İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144'te bir Arefe gecesi Köhne Ürgenç'te ölmüştür.

Hayatı

Asıl adı Mahmud'dur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed ez-Zemahşerî şeklindedir.

Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.

Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.

Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.

Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşerî, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.

Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'de kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.

Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdi ve bu gaye ile sık sık seyahat etti. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.

Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefat etti.[5]

Kişiliği ve Fikir Hayatı

Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat'a gitmiş, bir müddet Mekke'de kalmıştır. Mekke'de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah unvanı verilmiştir. Bağdat'ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu'n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî'den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî'den tahsil etti. Arapça'yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşerî'nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak "Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin." dediği rivayet edilir. Zemahşerî, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'in Hanefi mezhebinden olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu'tezilidir. Ama ölürken Mu'tezile'den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu'tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kur'an'ın belâgatini gösteren bir şaheserdir.

Eserleri

Zemahşerî, önemli ölçüde talebe yetiştirdiği ve ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmeye devam ettiği gibi çok sayıda eser de kaleme aldı. Arapça'nın dışında Türkçe ve Farsça'yı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Arapça olarak kaleme aldı. En önemli eseri Keşşâf olarak bilinen tefsir eseridir. Bu eserinde Kur'an'ın dilindeki üstünlük ve incelikleri ele aldı. Bu eseri kendisine İslâm âleminde büyük bir şöhret kazandırdı. Çok sayıda müellif ve müfessir kaynak olarak bu eserden yararlandı. Muhtelif dillere tercüme edildi.[6]

Diğer bazı eserleri; Nükatü'l-Arab, El-Minhac, Rüusu'l-Mesail, El-Mufassal, El-Muhaccat, Esasü'l-Belağa, Etvakü'l-Zehab, Mak amat...

Şiirleri ise Divan'ında toplanmıştır. Divan'ın bir yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Kanaviçe Nedir?

ilk piksel ile resim ve yazı yazma yani digitalin ilk ana yapısı Kanaviçe ile model çıkarmak  Smileys-38

Kanaviçe, el işleri için kullanılan seyrek dokunmuş keten bezi(Etamin), çuval sedir veya balya ve onun üzerine yapılmış olan işlemelere verilen addır.

Etamin işine benzer. Aynen onun gibi renkli küçük çarpılardan desenler oluşturma şeklindedir. Etaminden farkı, kanaviçenin düz kumaş üzerine işlenmesidir. Kumaş üzerine öncelikle kaneve adı verilen özel dokunmuş bir kumaş tutturulur. Sonra renkli ipliklerle kanave referans olarak alınarak desen işlenir. Desenin işlenmesi bittikten sonra kanave asıl kumaş üzerinden ip ip çekilerek işlenmiş desenle kumaş arasından temizlenerek kanaviçe elde edilir.

Batı kültüründeki goblene benzer, ancak ondan daha kalın iplerle ve daha ayrıntısızdır.

Etimoloji

Kanaviçe, İtalyanca "oya" anlamına gelen canavaccio kelimesinden; canavaccio ise Yunanca, kenevir anlamına gelen κάνναβις kelimesinden gelmektedir.[1] Nişanyan Sözlük'e göre[2], kelime ilk olarak Filippo Argenti 1533 tarihli eseri "Regola del Parlare Turco"da (Türkçe Konuşma Kuralları)[3] geçmektedir.

Etamin seccade ne demek?

Etamin seccade, genellikle namaz kılmak için kullanılan bir tür döşemelik kumaştır. Etamin kumaşın kendine özgü yapısı, üzerinde desenlerin oluşturulmasına ve farklı renklerin kullanılmasına olanak tanır. Bu sebeple etamin seccadelerde genellikle çiçek, yaprak, geometrik şekiller gibi desenler yer alır. Ayrıca etamin kumaşın kalın yapısı, seccadeyi kaydırmaz ve dayanıklı hale getirir. Etamin seccadeler genellikle cami ya da evlerde namaz kılmak için kullanılır.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Magdalena Abakanowicz Kimdir? Biyografisi

Marta Magdalena Abakanowicz - Kosmowska [ magdaˈlɛna abakaˈnɔvʲiʧ ] ( 20 Haziran 1930'da Falenty , Polonya'da ; † 20 Nisan 2017'de Varşova'da doğdu ) [ 1] Polonyalı bir heykeltıraş ve tekstil sanatçısıydı.

Hayat

Magdalena Abakanowicz Polonyalı soylu bir aileden geliyordu , babası Lipka Tatar'dı . 1949'dan 1954'e kadar Danzig ve Varşova'daki sanat akademilerinde okudu . Heykeltraşlığa karşı bir eğilim hissetse de asıl ilgi alanı resimdi. Bu gelişmede şüphesiz, annesinin arazisinde çocukken yarattığı şekiller ve formlar etkili olmuştur. Daha sonra, Polonya'daki zorlu ekonomik koşullarla karşı karşıya kalındığında, doğal ve buluntu malzemeleri büyük anıtsallık ve ifade gücüne sahip heykelsi eserlere dönüştürme yeteneği, çalışmalarının alamet-i farikası haline geldi.

1956'da Magdalena Abakanowicz bağımsız bir sanatçı olarak çalışmaya başladı ve ilk kez 1960'larda büyük dokuma duvar tekstilleri yaptığında uluslararası ilgi gördü. 1965 São Paulo Bienali'nde Grand Prix aldığı Abakan dizisi öne çıkıyor . 1970'lerin ortalarında sisal, çuval bezi, tutkal ve reçineden kafaları, figürleri, hayvanları ve kuşları model formları üzerinde yaratmaya başladığında, o andan itibaren yapıtını karakterize edecek olan çalışmaları dramatik bir dönüş yaptı.

Magdalena Abakanowicz, 1965'ten 1990'a kadar Poznań'daki Sanat Akademisi'nde profesör olarak ders verdi . Ayrıca 1984'te Amerika Birleşik Devletleri'ndeki California Üniversitesi, Los Angeles'ta (UCLA) misafir profesördü .

Magdalena Abakanowicz, New York Heykel Merkezi Heykel Ödülü (1993), Polonia Restituta Düzeninin Komutan Haçı ( 1998), Paris , Fransa'da Sanat ve Bilim Düzeni Görevlisi olarak atanması dahil olmak üzere çok sayıda ödül ve onur aldı. (1999) ve İtalya Cumhuriyeti Liyakat Nişanı Şövalyesi (2000) atanması. Londra Kraliyet Sanat Akademisi (1974), Rhode Island Tasarım Okulu , Providence , Rhode Island (1992), Łódź Güzel Sanatlar Akademisi (1998),Pratt Institute New York City (2000), Massachusetts Sanat Koleji , Boston (2001), School of The Art Institute of Chicago (2002) ve Poznań Güzel Sanatlar Akademisi (2002). Magdalena Abakanowicz, Berlin'deki Sanat Akademisi'nin (1994), Dresden'deki Sakson Sanat Akademisi'nin (1998) ve Berlin'deki Bilim ve Sanat için Order Pour le Mérite'nin ( 2000 ) bir üyesidir . Ayrıca Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi'nin (1996) onursal misafir üyesiydi .

Ek olarak, figürler ve kafes şeklindeki ahşap konstrüksiyonların kombinasyonunda ortamlar (örn. »Käfig«, 1982, Chicago , Museum of Contemporary Art ) yaratıldı. A. , Pistoia yakınlarındaki Celle'deki heykel parkı için bronzdan dökülmüş 16 adet gerçek hayattan büyük içi boş nesneye sahipti (»Katharsis«, 1985). Temaları, insanın savunmasızlığı, uzay ve zamanda hapsolmaları, kusurlu olmaları ve genel olarak varlığın geçiciliğidir. [2]

15 Mart 2010'da, "Polonya ve Almanya arasındaki kültürel diyaloğa olağanüstü ve kalıcı katkılarından dolayı" Varşova'daki Alman Büyükelçiliği'nde Büyükelçi Michael H. Gerdts tarafından bir yıldızla Almanya Federal Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi . " .

Fabrikalar

Abakanowicz'in en önemli eserleri 1960'larda yaratıldı. Ailesinin adından türetilen Abakanlar adını verdiği devasa, üç boyutlu tekstil heykeller yaratmaya başladı . Bunlar, ona uluslararası sanat sahnesinde bir yer sağladı ve sonraki tüm çalışmalarını etkiledi. Her bir Abakan , Abakanowicz'in tamamen yeni bir dokuma tekniği geliştirdiği dokuma malzemeden yapılmıştır. Sık sık limanlarda topladığı sisal halatları bükerek iplik haline getirir ve renklendirirdi. Abakanlar dört metreye kadar büyüyebilir ve genellikle yerden sadece birkaç santimetre yükseklikte tavandan sarkar. [3]

Abakanowicz başlangıçta en çok tekstil ürünleriyle yaptığı çalışmalarla tanınsa da, yan tarafta resimler ve çizimler de sergiledi. Genellikle sert yüzeylerden yapılan sonraki çalışmaları -bazıları lifler, ipler veya dokumalar içerse de- insan vücudu, hayvanlar veya ağaçlar üzerinde modellenen (genellikle başsız) figür grupları ile karakterize edilir . Formlar, görünüş ve duruş olarak kendilerini tekrar ediyor gibi görünse de, her figürün kendine has özellikleri vardır. Heads (1975), Backs (1976-82) ve Embryologie (1978-81) gibi eserler , çoklu formlardan ve ağırlıklı olarak jüt gibi organik malzemelerden bir araya getirildi., ip ve kanvas yapılmıştır. [3]

Abakanowicz'in daha sonraki çalışmalarının çoğu, bronz , taş, demir veya beton gibi hava koşullarına dayanıklı malzemelerden yapılmıştır : Katharsis (1985; 33 dökme bronz heykel); Calmed Creatures (1993; 40 döküm bronz figür); Taş Odası (2003; 22 granit blok); ve Agora (2006; 106 başsız ve kolsuz dökme demir figür). Pek çok yapıt, dünyanın dört bir yanındaki Kudüs , Seul , Minneapolis , Kansas City, Dallas , Washington DC , Lizbon , Paris'te görülebilen büyük kalıcı dış mekan enstalasyonları haline geldi., Şikago ve New York City . Ayrıca eserleri 100'den fazla karma ve kişisel sergide yer aldı. [3]
sergi katılımıDüzenlemek

    2011: Blickachsen 8, Johann-Wolfgang-Goethe-University Frankfurt am Main , her biri 300 × 160 × 96 cm olan dökme demirden yapılmış "On Oturan Figür" ile.
    2012: "boşluk hakkında - boşluk veya şeylerin kaybolması", Kunsthalle Darmstadt, 25 Kasım 2012 - 3 Mart 2013.
    2012: LWL-Industriemuseum Textilmuseum Bocholt'ta Laura Ford ile birlikte "Atelier.Industriekultur" ve Claudius Reimann'ın bir performansı . [4]


Galerie


Neun Figuren Raum (1990) – Kant-Park, Duisburg
Nierozpoznani – Poznań

Nierozpoznani – Poznań
Mutant – Kunstweg MenschenSpuren

Mutant – Kunstweg MenschenSpuren
Mutanten in einer Performance mit Claudius Reimann

Mutanten in einer Performance mit Claudius Reimann
Mutant (2012) im Industriemuseum Textilwerk Bocholt

Mutant (2012) im Industriemuseum Textilwerk Bocholt
Raum des unbekannten Wachstums (2006) – Europos Parkas, Litauen

Raum des unbekannten Wachstums (2006) – Europos Parkas, Litauen

Sergi Resimleri için

https://de.wikipedia.org/wiki/Magdalena_Abakanowicz

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
Gusül Abdesti Hakkında Güzel Bilgiler

Gusül Abdesti (Boy Abdesti) nedir?
Gasl, yıkamak demektir. Gusül ve iğtisal da, yıkanma anlamını taşır. Din deyiminde gusül: Bütün bedenin yıkanmasıdır, Gusül (boy) abdesti alınmasıdır. Buna taharet-i kübra (büyük temizlik) denir. Böyle bir temizliği gerektiren hal cünüplüktür. Ayrıca kadınların hayız ve nifas kanlarının sona ermesidir. Cünüplük hali ise, aşağıda açıklanacağı üzere, şehvetle meninin atılmasından ve cinsel ilişkiden meydana gelir. Buna "cenabet olmak" ta denir. Aşağıda gusül abdestinin maddeler halinde nasıl alındığını bulabilirsiniz.

Gusül abdesti nasıl alınır?

1. Gusletmek, yani boy abdesti almak isteyen bir kişi önce besmele çeker ve sol ayağı ile gusül yerine girer.
2. "Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya" diye niyet eder.
3. Elleri bileklere kadar yıkadıktan sonra edep yerlerini sol eliyle temizler.
4. Bundan sonra sağ avucuyla ağzına üç kere su alır ve her defasında ağzını boğazına kadar gargara şeklinde çalkalar. Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder.
5. Sağ avucuyla burnuna, genzine kadar üç defa su çeker, her defasında sol eliyle burnunu temizler. Bundan sonra tıpkı namaz abdesti gibi abdest alır.
6. Abdest aldıktan sonra önce başına, sonra sağ, daha sonra da sol omuza üçer defa su döker ve vücudunu yıkar. Suyu her döküşte elleriyle vücudunu iyice ovuşturur. İğne ucu kadar kuru yer kalmaksızın vücudun her tarafını güzelce yıkar. Gusülde bıyık, saç ve sakal diplerine suyun iyice işlemesi için ovuşturulur. Göbek boşluğu, küpe delikleri dikkat edilerek yıkanır. Böylece gusül abdesti almış olunur.
6 Adımda Gusül Abdesti nasıl alınır?
Suyu gereğinden fazla veya az kullanmak, guslederken konuşmak, bir özrü olmadığı hâlde başkasından yardım istemek gusülde mekruh olan davranışlardandır.

Gusül Abdesti ile Namaz Kılınır mı?

Gusül abdesti alan bir kimse aynı zamanda namaz abdesti de almış olacağı için bu abdesti ile namaz kılabilir, ayrıca abdest alması gerekmez.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gusül abdestine başlarken namaz abdesti gibi abdest aldığını ve gusülden sonra ayrıca abdest almadığını ifade eden hadisler vardır (Buhari, Gusül 1; Müslim, Hayız 35, 36, 37; Muvatta I, 44, Tahare 67).
Gusülsüz (Cünüp, Hayız ve Nifas Durumunda) Olanların Yapamayacağı Şeyler
Gusül abdesti olmayanlar, Namaz kılmak, Tilavet secdesi yapmak, Camiye girmek, İtikâf yapmak, Kâbe’yi tavaf etmek, Kur'an'a dokunmak, Kur’an okumak gibi şeyleri yapamazlar.
* Kadınlar ve erkekler aynı şekilde gusül abdesti alır. Kadın, kız için ayrı erkek için ayrı bir boy abdesti alınış şekli yoktur.
Meni, Vedi ve Mezi Nedir? Hangisinde Gusül Abdesti Alınması Gerekmektedir?
Gusül abdesti olmayanlar, Namaz kılmak, Tilavet secdesi yapmak, Camiye girmek, İtikâf yapmak, Kâbe’yi tavaf etmek, Kur'an'a dokunmak, Kur’an okumak gibi şeyleri yapamazlar.
* Kadınlar ve erkekler aynı şekilde gusül abdesti alır. Kadın, kız için ayrı erkek için ayrı bir boy abdesti alınış şekli yoktur.
Guslederken ve abdest alırken vesvese sebebiyle organları tekrar tekrar yıkamanın hükmü nedir?
Vesvese, çeşitli sebeplerle insanın yaşadığı kararsızlık, şüphe ve kuruntu halidir. Bu, çoğu kere abdest ve guslün alınıp alınmadığı, tamam olup olmadığı ya da bozulup bozulmadığı şüphesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gusül ve abdest alan kişinin vesvese sebebi ile gusül ve abdestini tekrarlaması gerekmez. Hatta kişi bu tür vesveselere itibar etmemeli (İbn Mace, Taharet, 48), içine doğan şüphe ve tereddüt hallerinin asılsız olduğunu kendine telkin etmeli, ihtiyaç duyulması halinde psikolojik tedaviye yönelmeli; ayrıca manevi destek olarak Felak ve Nas Surelerini anlamlarını da düşünerek okuyup bu halden kurtulmak için Allah’a dua etmelidir.
Cünüp olarak uyumak, yemek ve içmekte bir sakınca var mıdır?
Cünüp olan bir kimse, namaz kılmak ve Kur’an okumak gibi ibadetleri yerine getiremez. Dolayısıyla, ibadetlerini yapmaya engel olan bu durumdan ilk fırsatta guslederek kurtulmaya çalışmalıdır. Öte yandan bu durumdaki bir kimse ihtiyaç halinde, herhangi bir namazın geçmesine sebebiyet vermemek kaydıyla, cinsel bölgesinin maddi temizliğini yaptıktan sonra abdest alarak ya da sadece el ve ağzını yıkayarak uyuyabilir, yiyip içebilir ve başka işlerle meşgul olabilir (Buhari, Gusül, 27; Müslim, Hayz, 6 (21, 22, 24). Çünkü cünüplük, gusül ve abdest gibi özel bir temizliği gerektirmeyen işlerin yapılmasına engel değildir.
Hz. Peygamber, cünüp olmakla müminin necis/maddeten pis olmayacağını ifade etmiştir (Buhari, Gusül, 23). Fakat cünüp birinin namazını kaçıracak şekilde yıkanmayı geciktirmesi haram, elini ağzını yıkamadan yiyip içmesi ise mekruh görülmüştür. Bu itibarla zorunlu bir durum olmadıkça insan hemen boy abdesti almalı ve bir an önce yıkanıp temizlenmelidir.

İdrardan sonra gelen akıntı guslü gerektirir mi?

İdrardan sonra gelen beyaz ve bulanık sıvıya ‘vedi’ denir. Vedi, bazen ağır yük taşımaktan dolayı da gelebilir. Vedi, abdesti bozmakla birlikte, guslü gerektirmez (Merğinani, el-Hidaye 1, 17).
Hanefi mezhebine göre Vedi, necaset-i galiza, yani kaba pislik olarak değerlendirildiğinden, dağıldığında el ayasını kaplayacak miktarda çamaşıra bulaşması halinde namaza engel kabul edilmiştir. Bu durumda belirtilen alan temizlenmedikçe, vedi bulaşmış elbise ile namaz kılınması caiz değildir (Merginani, el-Hidaye 1. 35).

Boy abdesti ile namaz kılınabilir mi? Namaz kılınabilmesi için ayrıca abdest almak gerekir mi?

Gusül abdesti alan bir kimse aynı zamanda namaz abdesti de almış olacağı için bu abdesti ile namaz kılabilir, ayrıca abdest alması gerekmez.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gusül abdestine başlarken namaz abdesti gibi abdest aldığını ve gusülden sonra ayrıca abdest almadığını ifade eden hadisler vardır (Buhari, Gusül 1; Müslim, Hayız 35, 36, 37; Muvatta I, 44, Tahare 67).

Rüyasında avret yeri (cinsel organ) gören kimseye gusül gerekir mi?

Bir kişinin rüyasında ilişkide bulunmaksızın sadece cinsel organ (avret yeri) görmesi gusül abdesti almasını gerektirmez. Bunu görenin erkek veya kadın olması fark etmez. Ancak kişinin rüyasında cinsel organ görmesinden dolayı orgazm olup, meni gelmesi halinde ise gusül gerekir. Gusül uykuda veya uyanık halde iken avret yeri/cinsel organ görmekten değil, şehvetle meni gelmesinden dolayı gerekli olur (Merğinani, el-Hidaye, I, 16, İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 164).

Erkeğin televizyonda yabancı kadınların avret yerlerine bakması gusül abdestini gerektirir mi?

Gerektirmez. Nitekim canlısına da baksa idi gusül gerekmezdi. Gusül duhûl (girme), ya da inzal (şehvetle boşalma) olmadıkça, sırf bakmakla, tutmakla, ya da dokunmakla gerekmez. Haram olan yere (avrete) bakmanın günah olması ayrı şey, bunun yıkanmayı gerektirmesi ise ayrı şeydir. Ama bakarken şehvetlenir ve boşalırsa, yıkanması gerekir.
Kullandığı kokunun erkek tarafından duyulması halinde kadının gusül abdesti alması gerekeceği doğru mudur?
Bilindiği gibi güzel koku Rasûlüllah Efendimiz tarafından övülmüş ve hem kadının hem de erkeğin kullanmaları tavsiye edilmiştir. Ancak kadının kullanacağı kokunun yabancı erkekler üzerinde doğuracağı tepki hesaba katılarak, kadınların koku sürerek çıkmaları yasaklanmıştır. İşin buraya kadar olan yönü ayrı bir konudur. Zaten sağlam duygu ve karaktere sahip bir erkek, kendi karısının yayacağı tahrik edici kokudan, başka erkeklerin uyarılmasını aslâ arzu etmeyeceği gibi, edepli ve sağlam karakterli bir kadın da, yabancı erkekler için tahrikkâr ve uyarıcı olmak istemeyecektir. Şimdi bu konudaki bazı hadîs-i şeriflerin mealleri söyledir:
1 - "Bir kadın güzel kokular sürünür ve kokusunu duysunlar diye erkeklerin yanından geçerse, şöyle şöyle dir" (Tirmizîdeki ilâveye göre, yani zaniyedir) (Ebû Dâvûd, teraccul 7; Tirmizi, edep No: 2787
2 - "Kokulanarak mescide çıkan bir kadının namazı, evine dönüp gusül için yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olmaz."( Ebû Dâvûd, teraccul 7)
3 - "Kadın mescide gitmek istediğinde, kokusundan cünüplükten yıkandığı gibi yıkansın."( E1 Hindi VI/415) Ikinci ve üçüncü hadiselerin zahir (kelimelerinin) manalarına bakıldığında, koku sürünerek camiye giden ya da gitmek isteyen kadının tam bir gusül abdesti alması gerekeceği anlaşılır.( Azımâbâdi, Avnü`1-Mâbûd XI/231) Hâlbuki yine hadis-i şeriflerden öğrenilen gusül sebepleri, (guslü farz kılan haller) bellidir ve kokulanmak onlardan birisi değildir. Öyleyse bunu ya Alî el-Kârî`nin dediği gibi anlamak ve: Koku bedeninin her tarafına sürülmüşse her yerini yıkamalı, değilse, sürülen yerleri yıkar, demek lâzım, ya da -Allahu a`lem- bunda bir mübalağa vardır. Yani üstünü başını o kadar iyi yıkamalı ki, âdeta gusül yapmış gibi olmalı, diye anlamak lâzımdır. Ama kokunun sonu itibariyle gusle sebep olacak durumlara götüreceğine, koku ile onların hemen hemen aynı şeyler olduğuna da işaret olmalıdır. O zaman da bu açıdan mübalağalı bir anlatım olmuş olur.
Âdetli iken ameliyat olan bir kadın, ameliyattan bir iki gün sonra âdeti biterse namaz kılabilmek için gusül yapmalı mıdır? Halbuki doktor buna müsaade etmiyor. Teyemmüm yapsa yeterli olur mu?
Bu tür konularda karar verecek olan doktorun hem hâzik (branşında yetkili) hem de Müslümân (farzlara ve haramlara riayet eden) olması gerekir. Böyle bir doktorun ameliyatta ya da herhangi bir hastalıkta, yakınması zararlıdır, dediği organ veya bölge yıkanmaz. Diğer yerler yıkanır; o bölge sargı üzerinden mesh edilir, zarar veriyorsa mesh de bırakılır. Ameliyatlı namaz ve ibadetlerini böylece eda eder. Doktor, yıkamak vücudunun her yerine zararlıdır, derse hiçbir yerini yıkamaz, teyemmümle ibadet yapar. Bu durumda teyemmüm hem gusül hem de abdest yerine geçtiğinden, namaz için ayrıca abdest almaya da gerek yoktur. Eğer abdest azalarım yıkaması zarar vermiyorsa ovalarım ve suyun zarar vermediği diğer yerlerini zaten yıkamalıdır. Dediğimiz geri kalan yerlerini de mesh etmelidir.

Guslü (Boy abdesti) Gerektiren Haller

a. Cünüplük: Cinsî münasebet, ihtilam ve ne şekilde olursa olsun meninin vücut dışına çıkması boy abdestini gerektirir.
b. Hayız (âdet hali, âdet görme, adet kanaması, aybaşı hali, regl) ve Nifas (Lohusalık): Hayız ve nifas hali sona erince gusül farz olur.
Şehvetle yerinden ayrılan ve şehvetle dışarıya atılan bir meniden dolayı gusletmek gerekir. Şehvetle yerinden ayrılıp, şehvet kesildikten sonra dışarıya atılan meniden dolayı da, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre, gusletmek gerekir. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre gusül gerekmez.
Rüyada şehvetle ayrılan bir meninin, şehvet kesildikten sonra dışarıya akıtılmasını sağlamak için tenasül organını tutmak ve sonra dışarıya akıtmakta, misafir ve soğukta bulunanlar için İmam Ebu Yusuf görüşünü seçmekte kolaylık vardır. Bu yönden bu görüşün tercih edilmesini uygun görenler vardır. Bakmak ve dokunmak suretiyle şehvetle gelen meniden dolayı da gusletmek gerekir.
Cinsel ilişki halinde sünnet yerinin veya o kadar bir kısmın duhulü ile buluğ çağına ermiş erkek ve kadının gusletmeleri gerekir. Meninin gelip gelmemesine bakılmaz. Namaza devam için taharette tedbirli olmak lazımdır. Bu ve buna benzer hangi haller olursa olsun ihtiyat olan yol gusletmek suretiyle şüpheli hallerden sakınmaktır.
Uykudan uyanan kimse, yatağında, çamaşırında veya bedeninde bir yaşlık görünce bakılır: Eğer rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu hatırlıyorsa, gusletmesi gerekir. Yaşlığın meni olup olmamasında şüpheye düşmesi bir önem taşımaz. Ancak ihtilam olduğunu hatırlamadığı takdirde, yaşlığın mahiyetinin ne olduğu üzerinde durulmaz ve gusül gerekmez. Çünkü akıntının şehvetle geldiği bilinmemektedir. Bu mesele İmam Ebû Yusuf'a göredir, İmamı Azam ile İmam Muhammed'e göre, gelen akıntının mezi olduğunu anlıyorsa, gusl etmesi gerekmez. Fakat meni olduğunu biliyor veya şüpheye kapılıyorsa, gusletmesi gerekir. İhtiyata uygun olan da budur. Onun için fetva buna göredir.
Yatağından uyanıp kalkan kimse, ihtilam olduğunu hatırladığı halde, tenasül organında bir yaşlık görse gusletmesi gerekir. Ayakta veya oturduğu yerde uyuyan kimse, uyanıp da bu organında bir yaşlık görse, bakılır: Eğer bu yaşlığın meni olduğuna kanaati varsa veya uyumadan önce bu organı hareketsiz bir halde idi ise, gusletmesi gerekir. Fakat böyle bir kanaati yoksa ve tenasül organı da önceden uyanık durumda idi ise, gusletmesi gerekmez. Bulunan yaşlığın mezi olduğuna hükmedilir. Çünkü organın uyanık olması, mezinin çıkmasına sebep olur.
Sarhoş veya bayılmış olan bir kimse uykusundan uyanıp da, kendisinde meni bulacak olsa, gusletmesi gerekir. Mezi bulacak olsa yıkanması gerekmez.
İdrarını yaparken, tenasül organı uyanık olduğu halde meni gelse, yıkanması gerekir. Organ uyanık olmayınca; gusletmek gerekmez, çünkü uyanıklık şehvetin bulunmasına delildir.
Bir erkek veya bir kadın rüyada ihtilam olsa da, meni dışarıya çıkmış olmasa, yıkanmak gerekmez. İmam Muhammed'e göre, böyle bir kadının ihtiyat olarak yıkanması gerekir. Çünkü kadından çıkacak bir sıvının yine ona dönmesi ihtimali vardır.
İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan bir kimse, idrarını yapmadan veya çokça yürümeden veya yatıp uyumadan yıkansa da, sonra kendisinden meninin arta kalan kısmı çıkacak olsa, ikinci kez yıkanması gerekir. Fakat idrarını yaptıktan veya epeyce yürüdükten veya uyuduktan sonra şehvetsiz olarak gelecek meni guslü gerektirmez. Çünkü bu durumda o meni, yerinden, şehvet olmaksızın ayrılmış bulunur. Yine bir kadından, yıkandıktan sonra, kocasının menisi çıkacak olsa, tekrar gusletmesi gerekmez.
Bir yatakta yatıp uyuyan iki kimse, uyandıkları zaman ihtilam olduklarını hatırlamayarak yatakta meni gibi bir yaşlık görseler veya kurumuş meni görüp de o yatakta kendilerinden önce başka bir kimse yatmış olsa bu durumda meninin kime ait olduğu bilinmese her ikisinin de ihtiyaten yıkanması gerekir.
Şehvet olmayıp da dövülmeden, ağır bir yük kaldırmadan ve yüksek bir yerden düşmeden dolayı meni gelmesiyle gusül gerekmez. (İmam Şafî'ye göre bu hallerde de gusül abdesti gerekir.)
Yerinden şehvetle ayrılan bir meni, bedenin dışına veya dış hükmünde olan yere çıkmadıkça gusül gerekmez.
Bakire bir kızın bekâretini yok etmemek sureti ile evliliğin ilk gecesinde yapılan bir ilişkide meni gelmeyince gusül gerekmez; çünkü bekâret, sünnet yerine kadar duhule engel olmuş demektir.
Cünüplük, hayız veya nefselik (loğusalık) halinde iken, gayrimüslim bir kadın veya gayrimüslim bir erkek ihtida etse, gusletmesi farz olur. Hayız veya nefseliği son bulmuş olsa da, yıkanmamış bulunsa, yine gusül gerekir. Fakat yıkanmış bulunan veya henüz cünüplük, hayız ve nefselik haline düşmemiş olan erkek veya kadın gayrimüslim ihtida etse, yıkanması mendub olur.
Cuma ve bayram namazları öncesinde, hacc veya umre niyetiyle ihrama girerken ve Arafat’ta vakfe için gusletmek sünnettir.
Cenaze yıkama, kan aldırma, Mekke ve Medine’ye girme, Berat ve Kadir gecelerini ihya etmeyi isteme, bir toplantıya katılma, bir günahtan tövbe etme gibi çeşitli sebeplerle gusletmek ise müstehaptır.

Gusül Abdestinin Farzları nelerdir?

1. Ağza su alıp boğaza kadar çalkalamak.
2. Buruna su çekip yıkamak.
3. Bütün vücudu ıslanmayan yer kalmayacak şekilde yıkamak.

Gusül Abdestinin Sünnetleri nelerdir?

1. Gusül abdestine niyet etmek.
2. Besmele ile başlamak.
3. Bedenin bir tarafında pislik varsa onu önceden güzelce temizlemek.
4. Avret yerini yıkamak
5. Gusülden evvel abdest almak.
6. Bedenine üç defa su dökmek ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
7. Su dökünmeye baştan başlamak, sonra sağ omzuna, sonra sol omzuna dökmek ilk defa döktüğü zaman bedeni ovmak ve suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
8. Ayağının olduğu yere su birikirse, abdest aldığı zaman ayak yıkamasını sonraya bırakmak.

Kaynak: Büyük İslam İlmihâli, Türkiye Cumhuriyetinin beşinci Diyanet İşleri Başkanı, Ömer Nasuhi Bilmen

Kaynak: İslam Fıkıh Ansiklopedisi


Hülya Koçyiğit Kimdir? Biyografisi

Hülya Koçyiğit (12 Aralık 1947, İstanbul), Türk sinema, televizyon ve dizi oyuncusudur.[3] 1991 yılında Devlet Sanatçısı seçilmiştir. 1991-1992'de kurucusu olduğu SO-DER'e başkan seçilmiştir. Bu kurumdaki görevini 4 yıl sürdürmüştür ve hâlen yönetim kurulunda görev yapmaktadır. Türkan Şoray, Fatma Girik ve Filiz Akın ile birlikte Yeşilçam'ın dört yapraklı yoncası olarak tasvir edilir.

Hayatı

İlk yılları; 1947-1962

12 Aralık 1947 tarihinde Yenikapı'da annesi 16, babası ise 22 yaşında iken dünyaya gelmiştir. Daha sonra diğer iki kardeşi Feryal ve Nilüfer doğmuştur. 1948 yılında Koçyiğit bir yaşına girdiğinde, ailesiyle birlikte Bağlarbaşı'ndaki bir eve taşındı. Beş yaşına geldiğinde ise, ailesine okula gitmeyi çok istediğini söyledi. Ancak o dönemde çocuklar, okula altı yaşında alınıyordu. Okula kayıt için gittiklerinde okul müdürü, aileye, çocuğun yaşını büyütmek için mahkemeye gidebileceklerini söyledi. Bunun üzerine Koçyiğit'in ailesi, Kadıköy adliyesine gidip yaş büyültmeden okula başvurabilmek için hakimin onayını aldı. Böylece Koçyiğit, okula dönerek kayıt oldu ve beş yaşında ilkokula başladı. Öğrenci olduğu sınıfta dans edip şarkı söyleyerek ilkokul öğretmeninin dikkatini çekti. Böylece müzik öğretmeni, annesine konuyu bildirdi. Koçyiğit'in başarısı üzerine, müzik öğretmeninin ve etraftakilerin beklentisi her geçen gün daha da artmaya başlamıştı. O yıllarda Medrano sirki, İstanbul'un Beşiktaş ilçesine gelmişti. Birinci sınıftayken Hülya Koçyiğit, tüm sınıf arkadaşları ile birlikte sirke gittiğinde bir anda kendini sahnede bulmuş ve müzik eşliğinde dans etmeye başlamıştı. Bu anlar, çevresindekiler tarafından büyük ilgi görmüştü.

Annesinin bir arkadaşı ile gazetede Ankara Devlet Konservatuvarı'nın bale bölümüne öğrenci alınacağını ve bunun için imtihan haberleri açıldığını görür. Annesi haberi okuduğunda Koçyiğit'i imtihanın yapıldığı Galatasaray Lisesi'ne götürür. İki İngiliz karı-koca ve öğretmenlerin jüri olarak bulunduğu sınava yaklaşık 310 kişi katılır. Piyano eşliğinde dans eden öğrencilerin kimi beş kimi on dakika sahne de kalır. Dokuz öğrencinin seçildiği sınavda Hülya Koçyiğit de başarılı olur. Okul Ankara'da olduğu için Koçyiğit'in yatılı olarak okuması gerekir. Fakat bu duruma babası izin vermez. Yine de annesi tarafından büyük bir baskı olunca, Ankara'ya kazandığı bale bölümüne annesi ile birlikte gider. Okulun genellikle küçük öğrencileri 11-12 yaşlarında, büyükler ise 18-19 yaşlarındaydı. Bale bölümünün en küçük öğrencisi olan Koçyiğit ise henüz 7 yaşındaydı. Annesi Ankara'da bir hafta otelde kalmış ve daha sonra İstanbul'a dönmüştür. Hülya Koçyiğit, o dönem konservatuvara giderken bir yandan da ilkokula derslerlerine devam eder. Yaz tatili bitip, üçüncü ders yılı başladığında ise babası Ankara'ya gitmesine izin vermez ve kızı için İstanbul'da bir okul araştırır. Bunun üzerine Koçyiğit, İstanbul'da Atatürk Kız Lisesi'ne yazılmıştır. Daha sonra İstanbul Şehir Tiyatroları'na diğer iki kız kardeşi ile birlikte girer. Bir yandan okula giderken, diğer yandan tiyatroya ve baleye devam eder. Ayrıca Bebek'te bir öğretmenden piyano dersi alır. Buna ek olarak da bir müzik öğretmeniyle müzik çalışır ve hiç boş günü kalmaz. Yeni başladığı okulda, her gün gösteriler düzenlenirken Koçyiğit de gösterilerde genellikle hep rolü alır. Konuştuğu İngilizce aksan, etrafındakiler tarafından çok beğenilir.

Muhsin Ertuğrul, Hülya Koçyiğit'in namını duyar ve şehir tiyatrolarının genel yönetmenine Koçyiğit'ten bahseder. Annesiyle birlikte Koçyiğit, apar topar Muhsin Ertuğrul'un yanına gider. Muhsin Ertuğrul'un arkadaşı Koçyiğit'in annesinin yakını çıkınca Ertuğrul, Koçyiğit'e daha fazla sempati duymaya başlar. Ertuğrul daha iyi eğitim alması gerektiğini bu yüzden Ankara Devlet Konservatuvarı'na gönderilmesinin daha iyi olacağını söyler. Böylece Koçyiğit, tekrar Ankara'ya gider. Bu kez daha büyük ve daha deneyimli olduğu için tiyatro sahnesinde seyircinin karşısına daha iyi bir şekilde çıkar.
Oyunculuk kariyeri; 1963-günümüz

Hülya Koçyiğit ve Erol Taş (1964)

Ankara Devlet Konservatuvarı'nda okurken, iki kız kardeşi de İstanbul Şehir Tiyatrolarında rol alır. Kız kardeşi Nilüfer'i beğenen bir film yönetmeni, filmde oynaması için kardeşine teklif götürür. Koçyiğit'in annesi teklifi kabul eder ve Nilüfer, Hülya Koçyiğit'ten daha önce film projesinde yer alır. Nilüfer'in oynadığı ilk filmin adı Bir Yetim'in Hasreti'dir. Filmin başrollerini Kenan Pars ve Gülistan Güzey paylaşır. Hülya Koçyiğit de kardeşinin rol adlığı ilk filmin setine ziyarete gider ve Gülistan Güzey'le tanışır. Daha sonra Metin Erksan, yeni çekeceği bir film için Nilüfer'e ikinci teklifi götürür. Çocuk Hırsızları adındaki bu filmin çekimleri, yaz tatiline denk gelir. Bu sayede ablası Hülya Koçyiğit de kardeşinin rol aldığı ikinci filmin setini birkaç kere ziyaret eder. Bu dönemde, Şehir tiyatrolarında yönetmen ve seslendirme sanatçısı olan Abdurrahman Palay'ın Muhterem Nur ile birlikte çektiği bir filmin setine konuk olur ve ilk olarak tanıştığı oyuncu Muhterem Nur'dur. Metin Erksan da diğer yaz tatilinde Susuz Yaz adlı filmi çekmeye karar vermiştir. İddialı bir film olacağı söylenen filme yeni bir kadın oyuncu ararken annesi; "Hülya'yı düşünür müsünüz?" der. Yönetmen, Koçyiğit'i yönetmen yanına çağırır ve stüdyoya yollar. Eşarp taktırıp kaşlarını kalınlaştırarak çeşitli pozlarda resimlerini çeker.

Daha önce bir başka yönetmen karşısına çıkmış olmasına rağmen, Memduh Ün'e Koçyiğit'ten bahsedenler olur. Göksel Arsoy'un başrolünde oynayacağı filme de bir de kadın oyuncu aranıyordur. Birkaç tane aday vardır, adayların içinde Filiz Akın da bulunur. Memduh Ün, okula Hülya Koçyiğit'i görmeye gelir ve o anda herkes Koçyiğit'e yardımcı olmuştur. Herkes ona elbiseler giydirir, süslenmesine destek verir ve makyaj yapar. Bir otelin resepsiyonunda Koçyiğit, Memduh Ün ile buluşacaktır. Otele Koçyiğit ile birlikte on kişi gelir fakat onlar kapıda bekler. Koçyiğit ise görüşme için otelin kapısından girer. Memduh Ün, Koçyiğit'i görür görmez hayal kırıklığına uğrar ve uzun uzun baktıktan sonra "çok küçükmüşsün." der. Ancak yine de filme kabul edilir. Aynı yaz Metin Erksan'da onu çağırır ama o da Koçyiğit'i çok küçük bulur. O dönem en popüler sinema-müzik dergisi olan Ses dergisinin düzenlediği bir yarışmaya Metin Erksan tarafından adı yazdırılır. Yarışmaya katılan ve birinci olan kişiyle altı filmde oynaması için sözleşme imzalanacaktır ve kazanan, altı filmde başrol oynayacaktır. Koçyiğit babası ile birlikte, fotoğraflarla Bâb-ı Âli'deki Ses dergisinin binasına gider. İlk elemeleri kazanır. İkinci eleme yetenek sınavı şeklinde olacak ve Şile'de yapılacaktır. Bu sefer Koçyiğit, annesi ile birlikte yarışmaya gider. Yarışmada elemeler başlar ve mayoların giyilmesi istenir. Fakat Koçyiğit, yetenek sınavı diye yanına mayo getirmemiştir ve annesi ile birlikte kiralık mayo verilen bir yer var mı diye ortalıkta dolaşır. "Nereden bulacağız?" diye konuşurken adayların arasından Ajda Pekkan, "Benim yanımda mayo var, ben zaten bikini giyeceğim, mayomu sen giyebilirsin" der. Böylece, Pekkan'ın mayosunu giyerek elemelere katılır. Ajda Pekkan o yıllarda halk arasında son derece tanınmış bir kızdır. Koçyiğit ile arasında sadece bir yaş vardır. Elemeleri Ajda Pekkan kazanır ve birinci olur. Koçyiğit ise yarışmada ikinci olmuştur. Ama yönetmenle anlaşma imzaladığı için hala bir filmde oynama şansına sahiptir. Erkekler arasında ise Yeşilçam'ın büyük oyuncularından Ediz Hun birinci olur.

Koçyiğit, yarışmadan sonra film çekimleri için Bademler Köyü'ne gider. Sanat yönetmeni tarafından filme hazırlanan ve rolüne çalıştırılan Koçyiğit'e, eşarp takılır ve köy kıyafetleri giydirilir. Metin Erksan film için her gün mekana bakarken Koçyiğit, köy ortamına alışmaya çalışır. Çekimler başladığında, Koçyiğit tiyatrodan aldığı eğitimle rolünü en iyi şekilde yapmak ister ve köylü kadın aksanıyla konuşur. Fakat, Metin Erksan bu durumla hiç ilgilenmez çünkü daha sonra stüdyoda filme dublaj yapılacaktır. Filmin çekimleri iki ay sürer ve son sahneler İstanbul'da çekilecektir. Koçyiğit eve dönünce okul hazırlıklarına başlar ama diğer şirketlerle anlaşma imzalar. Bu sebeple de oyunculuk ve okul arasında kalır. Derse gitmeyi de erteler. Sınıf arkadaşlarından olan Salih Güney eve gelip, Koçyiğit'in okulu bırakmaması konusunda babasını ikna etmeye çalışır. Okuldan eve, derslere başlandığı ve Koçyiğit'in bir an önce okula dönmesi için haber yollanır. Koçyiğit okula gitmek ister. Fakat, çok yoğun olduğu için bir seçim yapması istenir ve Koçyiğit, Yeşilçam'ı seçti. Susuz Yaz filminin ardından, basının büyük ilgisiyle karşılaşır. Film dönemin büyük filmlerinden olur ve yurt dışındaki festivallere gönderilir. "Yeni bir yıldız doğuyor" başlığı altında kendisine birçok film teklifi gelie ve Koçyiğit'in profesyonel oyunculuk kariyeri başlamış olur. Oynadığı ilk film olan Susuz Yaz, 1964 yılında Berlin Film Festivali ve Meksika Film Festivali'nde "en iyi film" ödülünü alarak dünya çapında büyük bir başarı gösterir. Koçyiğit, daha önce beyaz perde de izlediği oyuncular ile birlikte kamera karşısına geçmeye başlar. Ayhan Işık'ın çalışma saatleri ve günlerine göre akşam yediden sonra asla çalışmaz. Ancak, gece sahne çekilecekse gündüz istirahat ederek, gece çalışır. Öğle vakti mutlaka mola verir ve öğle yemeği yer. Koçyiğit, Ayhan Işık ile çalışırken mecburen bu kuralları uygular. Ayrıca Koçyiğit, Sadri Alışık ve Fikret Hakan'dan çok şey öğrenir.

Hülya Koçyiğit oynadığı filmlerde genel olarak kendi sesiyle konuşmak, ilk oynadığı filmden itibaren sinemada kendi sesini duymak ister. Fakat o dönem, yalnızca şehir tiyatrolarında sinema ile ilişkisi olan oyuncular kendilerini bir filmde seslendirir. Sadri Alışık, Çolpan İlhan gibi çok az kişi, kendi sesi ile sinemada konuşur. Hülya Koçyiğit de filmlerini kendi seslendirmek için diksiyon dersi alır. Sesi güzel olsa da yönetmenler buna izin vermez. Mısır'dan Türkiye'ye gelen bir işletmeci, Koçyiğit ile birlikte ortak çalışmalar yapmak için Koçyiğit'in birçok filmini izlemiştir. Yatırımcı, Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın ve Hülya Koçyiğit'in filmlerin hepsini izledikten sonra, "Bir şey dikkatimi çekti, bütün oyuncuların hepsi bir sesten konuşuyor, aynı şekilde vurguluyor ve aynı şekilde ağlıyorlar!" demiştir. Hülya Koçyiğit, bu sözü duyduktan sonra "Hürrem Bey, bakın yabancılar bile halimize gülüyor, siz hala direniyor musunuz?" diye tepki gösterir. O dönemde genelde filmlerin dublajı yapılırken, oyuncular başka bir filmin setinde olduğu için dublaj yapmaya zamanları kalmıyordu. Yapımcılar, bu duruma çözüm üretemiyor ve oyuncular da bu duruma kendi kendilerine formüller üretiyorlardı. Oyuncular, "Türkan'ı, Filiz'i ve diğerlerini bari ayrı kişiler seslendirsinler." diye çözüm üretmeye çalışıyor, fakat bu sorun karşısında bir türlü çözüm bulamıyorlardı.

Hülya Koçyiğit, yerli romanların sinemaya uyarlanması için çok çaba sarf etmiş ve Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Esat Mahmut Karakurt, Halide Edib Adıvar ve Peride Celal gibi sanatçıların eserlerinin sinemaya uyarlanmasına katkıda bulunmuştur. Romanlardan sinemaya uyarlanan filmler çok iyi neticeler elde etmiştir. Bir dönem roman kahramanlarını canlandırdıktan sonra, Kezban (1968), Kezban Roma'da (1970) ve Kezban Paris'te (1971) serisinde Kezban karakterini canlandırır ve canlandırdığı roller arasında en büyük popülariteyi Kezban karakteri ile yakalar. Kezban, Anadolu'dan gelen ve taşralı olduğu için ezilen, horlanmış, kendi kendini eğiterek zengin olmuş bir karakterdir. Daha sonra Koçyiğit, farklı filmlerde oynamıştır. Kırmızı Fener Sokağı adlı filmde sokak kızı İmra'yı canlandırdığında, seyirci hemen filme tepki göstermiş ve film hiç tutmamıştır. Sonra Ediz Hun'un annesi rolünü oynamayı kabul etmiştir. Daha sonra, farklı yönetmenlerle farklı roller arayışına girmiştir. O dönem, genellikle Orhan Aksoy ile çalışıyordu. Roman uyarlamalarını ve aşk filmlerini onunla birlikte çekiyordu. Farklı filmlerde farklı roller almak isteyen Koçyiğit, sinemada on yıldan sonra senaryo yazma ve yönetmenlik yapma yetkisine sahip olacaktı. Erman Film'in lokomotif oyuncusuydu. Başka firmalarla da çalışıyordu fakat, yılda sadece altı film çekiyordu. Lütfi Ömer Akad ile çalışmayı çok istemesi sonucunda yönetmen ile Düğün (1973), Gelin (1973) ve Diyet (1975) üçlemesini çekmiştir. Bir de Gökçe Çiçek (1972) filmini çekmiştir. Daha sonra, ağırlıklı olarak Şerif Gören ile çalışmıştır. Şerif Gören ile birlikte, Evlidir Ne Yapsa Yeridir (1978), Almanya Acı Vatan (1979), Firar (1984), Kurbağalar (1985) gibi önemli filmlerde çalışmıştır. 1970'li yıllarda Kadir İnanır, Tarık Akan ve benzeri dönemin yeni oyuncularıyla perde karşısına geçmiştir. 1980'li ve 1990'lı yıllarda ise 1960 ve 1970'lere aksine daha az filmde rol almıştır. Kızı Gülşah Soydan (Alkoçlar), 1970'li yıllarda çocuk oyuncu olarak sinema filmlerinde yer almıştır.

Televizyon kariyeri

Televizyonla ilk kez 1980'li yıllarda TRT 1'de Nezihe Araz ve Selim İleri'nin metinlerini hazırladığı Hanımlar Sizler İçin adlı bir kuşak programına katılmakla başlamıştır. Programda iki saat süreyle kadınlara yönelik eğitici bölümleri olan çeşitli skeçleri canlandırmıştır. Çeşitli kadın karakterleri canlandırdığı program yaklaşık bir yıl sürmüştür. Programda Konya'da içkili bir restoran işleten kadın gibi ilginç karakterleri canlandırmıştır. Canlandırdığı kadınlar içinde Macide Öğretmen karakteri öne çıkmıştır. Özel kanallar açıldıktan sonra Show TV'de bir haber programı teklifi almıştır. Hayata dair şeyler, özel haberler olacak, konuları siz seçeceksiniz denilince Koçyiğit anlaşmayı kabul etmiştir. Eğitimde çocuk, çalışan çocuk, ailesinden şiddet gören çocuk, hasta çocuk gibi konular araştırılmıştır. Son Çare adlı programın ekibi, daha önce Fatma Girik ile birlikte bir program yapmıştır. Zamanla program çocuklarla kalmayıp genişleyince, çaresiz olan tüm insanların sorunlarına değinmiştir. Bir süre sonra Hülya Koçyiğit, sağlığını kaybetmiş ve boyun fıtığı olmuştur. Doktorların önerisi ile programı bırakmıştır. Fakat bu iki yıl sürmüştür, programın sonlarına doğru boyunlukla dolaşmaya başlamıştır. Programdan sonra Cihan Ünal ile birlikte TRT 1'de yayınlanan Nisan Yağmuru adlı dizide başrol oynamıştır. Dizi bitince Erdal Özyağcılar ile birlikte Mihriban adlı dizide başrol oynamıştır. Bir sonraki dizisinde ise Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik ve Nevra Serezli ile birlikte 1980'li yılların ortasında TRT 1'de yayınlanmış yabancı Altın Kızlar adlı dizinin yerli versiyonu olan aynı isimli Altın Kızlar (2009) adlı dizide oynamıştır. Aynı zamanda Koçyiğit Murat Evgin'in Şehit klibinde Anne rolünü canlandırmıştır.

Siyasi kariyeri

Kariyerinde hiç siyaseti düşünmese de, Anavatan Partisi'nden Turgut Özal'ın başdanışmanı olan Adnan Kahveci kendisini aramıştır ve şunları söylemiştir; "Beni paçalarımdan çekiyorlar, ben kendimi uçurumdan aşağıya denize doğru uçarken buluyorum. Madem gidiyorum, o zaman yanımda güvenebildiğim insanlar olsun istiyorum. Denizde boğulmadan yüzmeliyim.Sizin de aday olmanızı istiyorum. Hemen gelebilir misiniz?"[kaynak belirtilmeli] Bu konuşmanın olduğu zaman Hülya Koçyiğit, Kuşadası'nda tatildeydi. Konuşma bittiğinde eşi Selim "sen yaparsın." dedi. Aday olmaya istekliydi fakat o dönemde ANAP ile ilgili çok iyi izlenimler olmadığı için geri adım atıyordu. Turgut Özal ile birlikte bir-iki saatlik bir konuşmanın ardından Özal, Dünya'dan Melina Merkuri'nin örneğini vererek "Milletvekili olmak sizin göreviniz." demiştir. Koçyiğit, ailesinden destek almıştır. Böylece kararını vererek İzmir 3. bölgeden İzmir'den aday olmuştur. Fakat 141 oyla seçilememiş,[kaynak belirtilmeli] üçüncü olmuştur.

Hülya Koçyiğit günümüzde AK Parti'ye yakınlığıyla bilinmektedir.[4]

Hülya Koçyiğit, 2018 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 24 Haziran seçimlerinin ardından oluşturulan Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu'na üye olarak atanmıştır. Kurulda ayrıca Orhan Gencebay, Murat Bardakçı, Alev Alatlı, Prof. Dr. Mehmet Çelik, Prof. Dr. İskender Pala, Prof. Dr. Ümit Meriç gibi isimler yer almaktadır.[5],[6],[7]

HAKKINDA

Doğum 12 Aralık 1947 (75 yaşında)
Kuzguncuk, Üsküdar, İstanbul, Türkiye
Meslek Oyuncu
Etkin yıllar 1963–günümüz
Evlilik Selim Soydan (e. 1968)
[1][2]
Çocuk(lar) Gülşah Alkoçlar
Etkilendikleri Sadri Alışık, Fikret Hakan, Çolpan İlhan

Özel hayatı

Hülya Koçyiğit, o dönem Fenerbahçe'de futbol oynayan Selim Soydan ile 5 Temmuz 1968 tarihinde evlendi.[1][2] Bu evliliğinden 24 Nisan 1969 tarihinde Gülşah adında bir kızı doğdu.[8][9] Hülya Koçyiğit'in Neslişah ve Aslışah adlarında iki torunu vardır. Kızı Gülşah küçük yaşlarda birkaç sinema filminde rol almıştır. Koçyiğit bir süre şarkıcılık da yapmıştır. Oyuncu Engin Altan Düzyatan, Hülya Koçyiğit'in torunu Neslişah Alkoçlar ile evlenmiştir.[10]

Filmografisi

Filmleri

    1963: Susuz Yaz[2]
    1963: Genç Kızlar[3]
    1963: Şaşkın Baba[4]
    1964: Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere[5]
    1964: Affetmeyen Kadın[6]
    1964: Ahtapotun Kolları[7]
    1964: Aslan Marka Nihat[8]
    1964: Ayşecik Çıtı Pıtı Kız[9]
    1964: Bir İçim Su[10]
    1964: Döner Ayna[11]
    1964: Hepimiz Kardeşiz[12]
    1964: Katilin Kızı[13]
    1964: Kavga Var[14]
    1964: Keşanlı Ali[15]
    1964: Plajda Sevişelim
    1964: Son Tren[16]
    1964: Taşralı Kız[17]
    1964: Vurun Kahpeye[18]
    1965: Aşk ve İntikam
    1965: Dudaktan Kalbe
    1965: Hıçkırık
    1965: Hülya
    1965: İki Yavrucak
    1965: Kadın İsterse
    1965: Lafını Balla Kestim
    1965: Nazar Değmez İnşallah
    1965: Posta Güvercini
    1965: Serseri Aşık
    1965: Sevgili Öğretmenim
    1965: Sevgim ve Gururum
    1965: Tehlikeli Adımlar
    1965: Uzakta Kal Sevgilim
    1965: Yalancı
    1965: Yıldızların Altında
    1966: Aşk Mücadelesi
    1966: Damgalı Kadın
    1966: Denizciler Geliyor
    1966: Dertli Gönüller
    1966: Dişi Düşman
    1966: İntikam Ateşi
    1966: Karanlıklar Meleği
    1966: Kaderde Birleşenler
    1966: Kıskanç Kadın
    1966: Kumarbazın İntikamı
    1966: O Kadın
    1966: Ölmek mi yaşamak mı
    1966: Seni Seviyorum
    1966: Siyahlı Kadın
    1966: Vahşi Sevda
    1966: Yiğit Yaralı Olur
    1967: Çıldırtan Dudaklar
    1967: Deli Fişek
    1967: Hırçın Kadın
    1967: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    1967: Gül Ağacı
    1967: Kardeş Kavgası
    1967: Ringo Gestapoya Karşı
    1967: Parmaklıkların Arkasından
    1967: Samanyolu
    1967: Seni Affedemem
    1967: Söyleyin Genç Kızlara
    1967: Utanç Kapıları
    1967: Yağmur Çiselerken
    1967: Üvey Ana
    1967: Yanık Kalpler
    1967: Yaralı Kuş
    1968: Cemile
    1968: Kadın Asla Unutmaz
    1968: Hicran Gecesi
    1968: Funda
    1968: Dağları Bekleyen Kız
    1968: Kırmızı Fener Sokağı
    1968: Kara Sevda
    1968: Sevemez Kimse Seni
    1968: Kezban
    1968: Sarmaşık Gülleri
    1968: Sus Kimseler Duymasın
    1968: Vahşi bir erkek sevdim (film)
    1968: Yalan Yıllar
    1968: Yasemin'in Tatlı Aşkı
    1969: Boş Çerçeve
    1969: Ölmüş Bir Kadının Mektupları
    1969: Kınalı Yapıncak
    1969: Kızıl Vazo
    1969: Kızım ve Ben
    1969: Sen Bir Meleksin
    1969: Uykusuz Geceler
    1969: Yarın Başka Bir Gündür
    1970: Güller ve Dikenler
    1970: Kezban Roma'da
    1970: Kalbimin Efendisi
    1970: Saadet Güneşi
    1970: Seven Ne Yapmaz
    1970: Söz Müdafaanın
    1970: Sürtük
    1970: Yaralı Ceylan
    1970: Zeyno
    1971: Adını Anmayacağım
    1971: Bebek Gibi Maşallah
    1971: Beklenen Şarkı
    1971: Beyoğlu Güzeli
    1971: Bütün Anneler Melektir
    1971: Kezban Paris'te
    1971: Hayatım Senindir
    1971: Senede Bir Gün
    1971: Severek Ayrılalım
    1971: Sezercik Yavrum Benim
    1971: Son Hıçkırık
    1971: Üç Arkadaş
    1971: Yağmur
    1971: Yarın Ağlayacağım
    1971: Vefasız
    1972: Azat Kuşu
    1972: Gökçe Çiçek
    1972: Kaderimin Oyunu
    1972: Sev Kardeşim
    1972: Sezercik Aslan Parçası
    1972: Tanrı Misafiri
    1972: Zehra
    1973: Aşkın Zaferi
    1973: Düğün
    1973: Hayat Bayram Olsa
    1973: Gelin
    1973: İki Bin Yılın Sevgisi
    1973: Rabia
    1973: Siyah Gelinlik
    1973: Yeryüzünde Bir Melek
    1974: Çirkin Dünya
    1974: Diriliş
    1974: Diyet
    1974: El Kapısı
    1974: Sokaklardan Bir kız
    1975: Bir Araya Gelemeyiz
    1975: Gülşah
    1975: Çirkef
    1975: İşte Hayat
    1976: Gülşah Küçük Anne
    1976: Şoför
    1977: Sensiz Yaşayamam
    1977: İstasyon
    1978: Evlidir Ne Yapsa Yeridir
    1979: Almanya Acı Vatan
    1981: Herhangi Bir Kadın
    1982: Gazap Rüzgarı
    1983: Derman
    1984: Firar
    1984: Yavrularım
    1985: Kurbağalar
    1986: Dikenli Yol
    1987: Bez Bebek
    1988: Gece Dansı Tutsakları
    1988: Pononte Fener
    1989: Hiçbir Gece
    1989: Karılar Koğuşu
    1991: Bir Kadın
    2001: Şellale
    2003: Hababam Sınıfı Merhaba
    2007: Hicran Sokağı

Televizyon dizileri

    1984: Hanımlar Sizin İçin
    1996: Son Çare
    2000: Nisan Yağmuru
    2002: Mihriban
    2009: Altın Kızlar

Ödüller

Yurt içinde aldığı ödüller

    Çasot Yaşam Boyu Başarı Ödülü
    İstanbul Film Festivali Onur Ödülü
    Ankara Film Festivali Onur Ödülü
    Uçan Süpürge Film Festivali Onur Ödülü
    Siyad Onur Ödülü
    1964: Yılın Kadın Oyuncusu (Turizm Bakanlığı)
    1964: Yılın Kadını (Türk Kadınlar Birliği)
    1969: 6. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Cemile
    1972: 4. Altın Koza Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - "Zehra"
    1973: 10. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Tanrı Misafiri
    1975: 12. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Diyet
    1983: 20. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Derman
    1990: 27. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu Ödülü - Karılar Koğuşu
    1991: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı unvanı
    1996: Altın Portakal Film Festivali – Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2005: 12. Altın Koza Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
    2010: Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema – Sinema Onur Ödülü
    2012: Engelsiz Yaşam Vakfı, Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü
    2014: Ankara Uluslararası Film Festivali - "Aziz Nesin Emek Ödülü"
    2014: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü

Uluslararası festivallerden aldığı ödüller

    1987: Nantes Film Festivali (Fransa) - En Başarılı Kadın Oyuncu - "Kurbağalar"
    1988: Amiens Film Festivali (Fransa) - En İyi Kadın Oyuncu - "Bez Bebek"

Filmlerinin katıldığı festivaller

    Susuz Yaz: Berlin Film Festivali, Meksika Film Festivali
    Gelin: Tahran Film Festivali
    Derman: Çekoslovakya Karlovy Film Festivali, Venedik Film Festivali, Londra Film Festivali, Nantes Film Festivali, Şam Film Festivali (En Büyük Ödülü Aldı), Taşkent Film Festivali
    Kurbağalar: Fransa Nantes Film Festivali (En İyi Kadın Oyuncu Ödülü)


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia



Kamala Harris Kimdir? Biyografisi

Kamala Devi Harris (/ˈkɑːmələ/ KAH-mı-la;[1][2] d. 20 Ekim 1964),[3] Amerikalı politikacı, hukukçu ve mevcut Amerika Birleşik Devletleri başkan yardımcısı. Harris, Amerikan tarihinde Başkan Yardımcılığı yapmış ilk Afroamerikalı kökenli ve ilk kadındır. 2017-2021 yılları arasında Kaliforniya'dan Birleşik Devletler Senatörü olarak görev yapmıştır.

Kamala Harris, 2003 yılında San Francisco'nun ilk kadın eyalet savcısı olmuştur. 2010 yılında ise altı rakibini alt ederek 32. Kaliforniya Eyalet Başsavcısı seçilir. ABD'de "Attorney General" olarak adlandırılan bu pozisyon, başsavcı ile adalet bakanı görevlerini birleştiren bir görevdir.[4] 2014 seçimlerinde de aynı görevi tekrar elde etmiştir. Kamala Harris'in siyasi kariyeri ise, 2016 yılında Demokrat Parti'den Kaliforniya senatörü olarak seçilmesiyle başlamıştır. Seçilmesiyle birlikte Kaliforniya'nın ilk siyah kadın senatörü, ABD'nin ikinci siyah kadın senatörü ve ABD'nin ilk Hint asıllı senatörü olmuştur.[5] Harris, 2020 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti'den başkan olmak için parti içi ön seçimlere katılmış, ancak yeterli başarıyı gösterememesinden ötürü çekilmiştir. Adaylığını suikast sonucu öldürülen Afrika- Amerikalı hak savunucusu Martin Luther King'e adadığını söylemiştir.[6] Ağustos'ta ise Demokrat Parti'nin başkan adayı Joe Biden'ın yanında başkan yardımcısı adayı olarak yer alacağı açıklanmıştır. Kamala Harris, 2016 yılında başladığı Kaliforniya senatörlük görevinden 20 Ocak 2021'de istifa ederek ayrılmıştır.[7]

Harris, anne tarafından Hindistan, baba tarafından ise Jamaika asıllıdır.[8] Amerika başkan yardımcılığına aday olan ilk Afrikalı Amerikan, Asyalı Amerikalı ve (Demokrat Geraldine Ferraro ile Cumhuriyetçi Sarah Palin'in ardından) üçüncü kadın adaydır. TIME Dergisi, 2020 için Yılın Kişisi olarak ABD'de seçimi kazanan Joe Biden ve Kamala Harris ikilisini seçmiştir.[9]

İlk yılları

Kamala Harris, kanser araştırmaları konusunda uzman olan Hint asıllı bir bilim insanı olan annenin (Shyamala Gopalan) ve Stanford Üniversitesinde ekonomi profesörü olan Jamaika asıllı bir babanın (Donald J. Harris) kızı olarak 20 Ekim 1964 tarihinde Oakland, Kaliforniya'da doğdu.[10]

HAKKINDA

49. Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı
Görevde
Makama geliş
20 Ocak 2021
Başkan Joe Biden
Yerine geldiği Mike Pence
Kaliforniya Senatörü
Görev süresi
3 Ocak 2017 - 20 Ocak 2021
Yerine geldiği Barbara Boxer
Yerine gelen Alex Padilla
32. Kaliforniya Başsavcısı
Görev süresi
3 Ocak 2011 - 3 Ocak 2017
Yerine geldiği Jerry Brown
Yerine gelen Xavier Becerra
27. San Francisco Bölge Savcısı
Görev süresi
8 Ocak 2004 - 3 Ocak 2011
Yerine geldiği Terence Hallinan
Yerine gelen George Gascón
Kişisel bilgiler
Doğum Kamala Devi Harris
20 Ekim 1964 (58 yaşında)
Oakland, Kaliforniya, Birleşik Devletler
Milliyeti Amerikalı
Partisi Demokrat
Evlilik(ler) Douglas Emhoff (e. 2014)
Ebeveyn(ler) Donald J. Harris (baba)
Shyamala Gopalan (anne)
Yaşadığı yer Washington, DC
Bitirdiği okul Howard Üniversitesi (BA)
Kaliforniya Üniversitesi (JD)
Mesleği  Politikacıavukat

Kariyer

Harris, 1989 yılında Kaliforniya Üniversitesi Hastings Hukuk Fakültesi'nde eğitim gördükten sonra avukat oldu. 1990'da Alameda Bölge Savcısı ofisinde çalıştı. Harris 1998 yılında San Francisco'daki Bölge Savcılığı ofisinde çalışmak üzere ayrıldı. Harris 2003 yılında San Francisco Bölge Savcısı oldu. Kaliforniya senatörü olduğu 2017 yılına kadar Kaliforniya Başsavcısı olarak çalıştı.[11]
2016 Senato adaylığı

2016 yılının başında Harris, Barbara Boxer'ın bir sonraki dönem senatör olarak çalışmayacağını söylemesinin ardından senatör olmak için girişimde bulunacağını söyledi. Harris 2016 yılında bu görevi kazandı ve 3 Ocak 2017 tarihinde senatör oldu.[12]
2020 başkanlık kampanyası
Ana madde: 2020 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimleri

21 Ocak 2019 tarihinde, 2020 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde başkan adayı olacağını açıkladı ve kampanya başlattı.[13] Anketlerde oylarının düşük çıkmasının ve toplanan düşük kampanya parasının ardından, 3 Aralık 2019'da kampanyasını sonlandırdı.[14]

11 Ağustos 2020'de Biden, Harris'i aday eşi olarak seçti. 7 Kasım'da Biden-Harris ikilisi Trump-Pence ikilisini yenerek Harris'i seçilmiş başkan yardımcısı yaptı.[15][16][17]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)