MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Murat Boz Kimdir? Biyografisi
Murat Boz (d. 7 Mart 1980, Zonguldak), Türk şarkıcı ve oyuncudur. İlk ve orta öğrenimini doğduğu yer olan Karadeniz Ereğli, Zonguldak'ta tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. 1999'da İstanbul Bilgi Üniversitesini kazandı, bu okulu bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesinde eğitimine devam etti. Aynı yıllarda başta Tarkan olmak üzere birçok şarkıcıya vokalistlik yaptı.
Boz, solo kariyerine 2006 yılında çıkardığı "Aşkı Bulamam Ben" single'ı ile adım attı. Bir sonraki yıl ilk stüdyo albümü Maximum'u satışa sundu ve çıkışını öven pek çok ödül kazandı. Ardından Şans (2009), Aşklarım Büyük Benden (2011) ve Janti (2016) albümleriyle kariyerini sürdürdü. Bu albümlerde yer alan "Maximum", "Uçurum", "Para Yok", "Özledim", "Sallana Sallana" ve "Adını Bilen Yazsın" şarkıları Türkiye Resmî Listesi'nde ilk beş başarısı gösterirken "Geri Dönüş Olsa", "Kalamam Arkadaş" ve "Janti" ise zirveye yerleşti. Şarkıcı, müzikal kariyerinin yanı sıra 2014'ten itibaren oyunculuk kariyerine odaklanarak Hadi İnşallah (2014), Kardeşim Benim (2016), Dönerse Senindir (2016) ve Öldür Beni Sevgilim (2019) filmlerinde başrol oynadı.
Piyano, keman, davul ve ney çalabilen Murat Boz, müzikal kariyerinin yanı sıra çeşitli firmaların reklam yüzüdür ve bu firmaların reklam filminde rol almıştır. O Ses Türkiye programının dört jüri üyesinden biridir ve ilk sezonun kazanan jüri üyesidir. Ödülleri arasında dört Altın Kelebek Ödülü ve iki Kral Müzik Ödülü bulunmaktadır.
İlk yılları
Murat Boz, 7 Mart 1980'de Zonguldak'ın Karadeniz Ereğli ilçesinde, Ayşe Nedret ve Cafer Boz çiftinin Ali adındaki ilk çocuğundan sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi.[1][2][3] İlk ve ortaöğrenimini bu ilçede tamamladıktan sonra annesi, Boz'u müzik yarışmalarına yönlendirdi ve güzel sanatlar lisesine gitmesi için hazırladı.[1] Boz, 1995 yılında girdiği yetenek sınavlarını kazanarak İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesine başladı ve burada 4 yıl yatılı okudu.[1] Okulda, piyano ve keman dersleri aldı.[1] 1998'de Milliyet gazetesi tarafından düzenlenen Liseler Arası Müzik ve Halk Oyunları Yarışması'nın birincisi oldu, daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesinin Caz Vokal bölümüne katıldı.[4] Bu okulu tamamladıktan sonra ise İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı'na başladı.[1]
Boz, 2000'li yılların başında vokalistlikten para kazanmaya başladı ve ilk olarak Emel Müftüoğlu'nun vokalisti olarak çalıştı.[1] Daha sonra Burcu Güneş, Demet Sağıroğlu, Grup Hepsi, Hande Yener, Nazan Öncel, Nil Karaibrahimgil, Nilüfer ve Tarkan dâhil olmak üzere birçok şarkıcıya konserleri ile stüdyo albümü kayıtlarında vokalist olarak eşlik etti.[4] Bu şarkıcılardan en fazla Tarkan ile çalıştı; Tarkan'ın altı yıl vokalistliğini yaptı.[1] 2004 yılında, Nil Karaibrahimgil'in Nil FM (2004) albümünde yer alan "Bronzlaşmak" şarkısının klibinde rol aldı.[5] Bir sonraki yıl Grup Hepsi'nin Bir (2005) albümündeki "Yalan" şarkısında gruba eşlik etti.[6]
Kariyeri
2006-10: Maximum ve Şans
Murat Boz, Nil Karaibrahimgil tarafından yazılıp bestelenen "Aşkı Bulamam Ben" şarkısını Temmuz 2006'da single olarak yayımlayarak çıkışını yaptı.[7] Şarkıya, Süleyman Yüksel tarafından yönetilen bir klip eşlik etti.[8] Ekim 2006'da şarkıcının ilk stüdyo albümünü tamamladığı öğrenildi. 2007 yılının başında Murat Boz'un stüdyo albümü olan Maximum, Stardium etiketiyle satışa sunuldu.[9][10] Tarkan, Ozan Çolakoğlu, Ümit Sayın ve Mustafa Ceceli gibi isimler albümde kendisine destek oldu. Albümdeki şarkılardan "Maximum" ve "Püf"e klip çekildi. Bu iki şarkıdan ilki Billboard Türkçe Top 20'de üç numaraya kadar ilerlerken, ikincisinin klibi ise Türkiye'yi, Eurovision Şarkı Yarışması'nın hayran organizasyonu olan OGAE Video Yarışması'nda temsil ederek üçüncü oldu.[11][12] Boz, 2007 yılında Altın Kelebek Ödülleri'nden, İstanbul FM Altın Ödülleri'nden ve Kral TV Video Müzik Ödülleri'nden En İyi Çıkış Yapan Sanatçı kategorisinde ödül aldı.[13][14][15]
Temmuz 2008'de, şarkıcının ilk extended play albümü olan Uçurum, Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle dinleyiciyle buluştu.[16] Soner Sarıkabadayı tarafından yazılıp bestelenen ve Suat Aydoğan tarafından düzenlenen EP ile aynı adı taşıyan şarkı, Billboard Türkçe Top 20'de beş numaraya kadar yükseldi.[17]
Murat Boz, 2008'in yaz aylarında, ikinci stüdyo albümünün hazırlıklarının sürdüğünden bahsetti.[18] Şans adı verilen ikinci Murat Boz stüdyo albümü, Şubat 2009'da Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle satışa sunuldu ve yayımlandığı yılın ilk altı ayında 17.000 kopya sattı ve daha sonraları İstanbul FM tarafından dağıtılan ödüllerden En İyi Erkek Sanatçı Albümü kategorisinde ödül aldı.[19][20][21] Albüm çıkmadan önce klibiyle birlikte yayımlanan "Para Yok" şarkısı, "Uçurum" şarkısı gibi Billboard Türkçe Top 20'de beş numaraya kadar ilerledi.[22] "Para Yok"tan sonra, sırasıyla "Özledim", "Her Şeyi Yak", "Sallana Sallana", "Gümbür Gümbür", "İki Medeni İnsan" ve "Buralardan Giderim" şarkılarına da klip çekildi. "Özledim" ve "Sallana Sallana", Billboard Türkçe Top 20'de ilk beş içinde yer aldı.[23][24] Murat Boz, "İki Medeni İnsan"ın klibi için, şarkının söz yazarı ve bestecisi Soner Sarıkabadayı ile düet yaparak şarkının yeni bir sürümünü oluşturdu ve bu sürümü dijital ortamda single olarak satışa sundu.[25] Düet, 2011 Kral Müzik Ödülleri'nde En İyi Düet kategorisinde aday gösterildi; ancak ödülün sahibi Mustafa Ceceli ile Elvan Günaydın iş birliğindeki "Eksik" adlı şarkı oldu.[26]
Boz, Soner Sarıkabadayı tarafından yazılıp bestelenen "Hayat Sana Güzel" şarkısını Nisan 2010'da single olarak satışa sundu.[27] Şarkı, yeni bir vokalist aramak için düzenlenen aynı adlı kampanyanın tanıtım şarkısı olarak kullanıldı.[28] Ayrıca single çalışması içinde yer alan remikslerden biri, 2011 Kral Müzik Ödülleri'nde En İyi Remix Şarkı kategorisinde aday gösterildi ancak ödülü alamadı.[26]
2011-15: Aşklarım Büyük Benden ve Hadi İnşallah
Murat Boz, üçüncü albümünün ilk olarak 2010 yılının yaz aylarında çıkabileceğini ifade etti.[29] Aynı yılın sonlarında yeni albümünün hazırlıklarının Londra'da sürdürüldüğü öğrenildi.[30] Nisan 2011'de, albümle aynı adı taşıyan çıkış şarkısı dijital ortamda single olarak yayımlandı ve şarkıya, Burak Ertaş tarafından çekilen bir klip eşlik etti.[31] Mayıs 2011'e gelindiğinde, üçüncü Murat Boz stüdyo albümü Aşklarım Büyük Benden, Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle satışa sunuldu. 35.000 kopya satan bu albüm; Kadir Has Üniversitesi tarafından düzenlenen ödüllerden En Has Albüm dalında ödül alırken, Siyaset Dergisi tarafından düzenlenen ödüllerde ise En İyi Albüm dalında aday gösterilmesine karşın ödülü alamadı.[32][33][34] Albümün ilk klibinden sonra sırasıyla "Hayat Öpücüğü", "Geri Dönüş Olsa", "Kalamam Arkadaş", "Bulmaca" ve "Soyadımsın" şarkılarına çekilen klipler de yayınlandı. Bunlardan "Geri Dönüş Olsa" ve "Kalamam Arkadaş", Nielsen'in hazırladığı Türkiye resmî listesinde zirveye oturdu.[35][36] 2012 yılında Boz, Altın Kelebek Ödülleri'nden En İyi Türk Pop Müziği Erkek Solisti ödülünü, Kral Müzik Ödülleri'nden En İyi Erkek Sanatçı ödülünü kazandı.[37][38]
Şarkıcı, 14 Ağustos 2012'de ilk remiks albümü olan Dance Mix'i Dokuz Sekiz Müzik etiketiyle yayımladı.[39] Albümde, ikinci ve üçüncü stüdyo albümlerinde yer alan bazı şarkıların remikslerinin yanında, Ozan Doğulu'nun 2011 çıkışlı 130 Bpm Allegro albümünde kendisinin seslendirdiği "Yazmışsa Bozmak Olmaz"ı da şarkı listesine ekledi. Albümde yer alan "Özledim" ve "Geri Dönüş Olsa" şarkılarının remikslerine klip çekilirken, "Geri Dönüş Olsa" remiksi 2013 Türkiye Müzik Ödülleri'nden En İyi Remix dalında ödül kazandı.[40] Albümün yayınlandığı aynı gün, 10 Ekim 2008 tarihinde Almanya'nın Bavyera eyaletinin Passau şehrinde evlendiği Eliz Sakuçoğlu ile, Türkiye'nin Diyarbakır ilinin Hazro ilçesinde anlaşmalı olarak boşandı.[41] 2013 yılında, Oğuz Berkay Fidan'ın çıkış şarkısı "Olmuyor"da düet şarkıcısı olarak yer aldı ve kendisine ait "Vazgeçmem" şarkısını tanıtarak Doğan Music Company etiketiyle satışa sundu.[42] Temmuz 2013'te, yeni albümünün üzerinde çalıştığını duyurdu.[43] Nisan 2014'te Gülşen'e "İltimas" şarkısında eşlik etti.[44] Temmuz 2014'te, sekiz yıllık sevgilisi Eliz Sakuçoğlu'ndan ayrıldı.[45]
2016-günümüz: Kardeşim Benim, Janti, Kardeşim Benim 2, Dönerse Senindir ve Öldür Beni Sevgilim
Ocak 2016'da başrollerini Burak Özçivit ve Aslı Enver'le paylaştığı Kardeşim Benim filmi vizyona girdi.[46] Nisan'da dördüncü stüdyo albümü olan Janti'yi DMC aracılığıyla yayımladı. Albümle aynı adı taşıyan çıkış şarkısı Türkiye'de bir numara olurken ikinci klip "Adını Bilen Yazsın" iki numaraya kadar yükseldi.[47][48] Aralık'ta İrem Sak ve Yasemin Allen ile başrolünü paylaştığı Dönerse Senindir filmi vizyona girdi.
Ocak 2017'de Murat Boz, 2017 Türkiye anayasa değişikliği referandumunda oyunun evet olacağını açıkladı.[49] 24 Kasım 2017'de vizyona giren, Kardeşim Benim 2 adlı devam filminde yine Burak Özçivit'le başrolü paylaştı, bu filimde ek olarak başrolde Pınar Deniz, Leyla Feray ve yine önceki filmde yardımcı karakter olan Ferdi Sancar'da başrole eşlik etti. Daha sonra Ozan Doğulu'nun 130 Bpm Forte albümünde yer alan "Hey" adlı şarkıyı seslendirdi. Bu şarkının video klibi Şubat 2018'de yayınlandı.[50] Aynı yıl içinde, Türkiye'de Cornetto'nun 2018 reklamlarının yüzü seçilen Boz, Mayıs 2018'de şirketin yıllık şarkısı olarak "Geç Olmadan"ı piyasaya sürdü.[51]
2019 yılında Boz, Seda Bakan ile Öldür Beni Sevgilim adlı komedi filminde oynadı. 1 Mart 2019'da yayınlanan film, ticari olarak başarılı değildi ve 2019 Haziran'ından itibaren 2019'da Türkiye'nin en çok izlenen onuncu filmi oldu.[52][53] Filmin müziğinden çıkan ana şarkının video klibi Şubat 2019'da yayınlandı.[54] Temmuz 2019'da, Boz'un altıncı single'ı "Aşk Bu" DMC tarafından yayımlandı. Fikri Karayel tarafından yazılan ve Ozan Çolakoğlu tarafından düzenlenen şarkı, Şile'de kaydedilmiş bir video klip ile birlikte yayınlandı.[55] Milliyet'ten Mayk Şişman, single'ı "özellikle nakarat sonrası melodisiyle yılın en dikkat çeken şarkılarından biri" olarak nitelendirdi.[56]
14 Şubat 2020'de Bilal Sonses'in sözlerini yazdığı "Can Kenarım" şarkısı DMC tarafından yayımlandı. Mustafa Ceceli tarafından düzenlenen şarkı, Gülşen Aybaba'nın yönettiği bir kliple yayımlandı.[57]
Sanatı
Piyano, keman çalabilen ve ney üfleyebilen Murat Boz, bir pop müzik şarkıcısıdır.[58][59] Canlı performanslarda sadece şarkı söylemenin yetmeyeceğini düşünmektedir ve sahne şovlarında Amerikalı şarkıcı Madonna'nın kalitesine yakınlaşmayı amaçlamaktadır.[60] İlk şarkılarını yayımlandığı sıralarda yorum tarzı, Tarkan'a benzetildi.[61] Kendisi bu durumu, uzun süre Tarkan'ın vokalistliğini yapmasına bağladı, benzetmelerden rahatsız olmadığını ifade etti.[61] Maximum ve Şans albümlerinde hareketli şarkıları ön plana aldı, üçüncü stüdyo albümü Aşklarım Büyük Benden'de ise orta tempolu şarkılara yer verdi.[62] Kendisi, daha olgun bir söylemin var olduğunu söylediği Aşklarım Büyük Benden albümündeki şarkıları ruh hâline göre seçti.[30][59] Müzik eleştirmenleri, albüm için olumlu eleştiriler sundu, şarkıcının "iyi bir yönelim" içinde olduğu ve "olgunluk dönemine yaklaştığı" yazıldı.[63]
Diğer girişimler
Murat Boz, kendisine ait albüm ve single projelerinin dışında çeşitli projelerde yer aldı. 2011-16 yılları arasında yayınlanan ses yarışması O Ses Türkiye'nin 2014-15 yıllarındaki dördüncü sezonu hariç tüm sezonlarında jüri üyeliği yaptı.[64] Yarışmanın ilk sezonunda, kendi takımında yer alan sekiz yarışmacı arasından finale kalan Oğuz Berkay Fidan, finalde de en çok oyu alarak birinci oldu.[65] Böylece kendisi de yarışmanın ilk sezonunun kazanan jüri üyesi oldu. Hürriyet'ten Ceren Şehirlioğlu, şarkıcının jüri üyeliğini takdir ederek "Pek bir vicdanlı, şefkatli. Öte yandan yüksek enerjisi zaman zaman fazla ilgi bekler gibi görünmesine sebep oluyor. Arada sırada lise seviyesi espriler yapsa da yedi jüri üyesi arasında en samimi duranlardan biri." yorumunu yaptı.[66] Boz, 2011 yılı sonlarında Türkiye'de gerçekleşen Van depremi mağdurlarına yardım için Aralık 2011'de düzenlenen Van İçin Pop konserinde sahne aldı.[67] 2012'de Greenpeace tarafından Kuzey Kutbu'nun korunması amacıyla düzenlenen kampanyaya destek verdi, kampanya için çekilen filmin Türkçe olarak seslendirilmesinde görev aldı.[68] Bunların yanı sıra 2010'dan bu yana çeşitli firmaların reklam filmlerinde oynadı, 2012 yılında yer aldığı bir reklam dâhilinde yapılan yarışma sonucunda seçilen kişiler "Soyadımsın" şarkısının klibinde rol aldı.[69] Boz, 2019 İstanbul ara yerel seçiminde Cumhuriyet Halk Partisi'nin adayı olan Ekrem İmamoğlu'nun kampanyasına yüz bin lira bağışladı.[70]
Diskografi
Maximum (2007)
Şans (2009)
Aşklarım Büyük Benden (2011)
Janti (2016)
3 (2024)
Filmografisi
Televizyon dizi ve programları
2008 Avrupa Yakası Kendisi Yılbaşı Özel Bölüm,
(Konuk oyuncu) atv
2011-günümüz O Ses Türkiye Jüri Murat Boz 1 sezon yarışmanın jüri koltuğundan ayrılmıştır. Diğer sezonda ise tekrar yarışmaya jüri üyesi olarak geri dönmüştür. Show TV,
Star TV, TV8
2014 O Ses Çocuklar Jüri Murat Boz 2 sezon yarışmada jüri üyeliğinde bulunmuştur. TV8
2014 Yetenek Sizsiniz Türkiye Jüri
2018 Jet Sosyete Kendisi 20 & 28. Bölüm,
(Konuk oyuncu)
İnternet dizi ve filmleri
2022- Zeytin Ağacı Toprak Yardımcı oyuncu Netflix
2023 Rüyanda Görürsün Engin Başrol oyuncusu Amazon Prime
Sinema
2014 Hadi İnşallah Pekmez Başrol oyuncusu
2015 Kardeşim Benim Ozan
2016 Dönerse Senindir Mehmet
2017 Kardeşim Benim 2 Ozan
2018 Öldür Beni Sevgilim Okan
Ödülleri ve adaylıkları
2007 Altın Kelebek Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Solist Murat Boz Kazandı [13]
İstanbul FM Altın Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Sanatçı (Erkek) Murat Boz Kazandı [15]
Kral TV Video Müzik Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [14]
2009 4. Jetix Çocuk Ödülleri En Sevilen Erkek Şarkıcı Murat Boz Kazandı
İstanbul FM Altın Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Albümü Şans Kazandı [21]
2010 Balkan Müzik Ödülleri Balkanlar'ın En İyi Erkek Sanatçısı Murat Boz Adaylık [71]
Balkanlar'ın En İyi Şarkısı (Türkiye'den) "Sallana Sallana" Adaylık [71]
Pal FM Müzik Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [72]
2011 4. Aslan Max Ödülleri En Sevilen Erkek Şarkıcı Murat Boz Kazandı
Kral Müzik Ödülleri En İyi Düet "İki Medeni İnsan" Adaylık [26]
Radyo Boğaziçi Müzik Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Adaylık [73]
2012 Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Erkek Solist Murat Boz Kazandı [37]
3. Elle Stil Ödülleri Yılın Erkek Müzik Starı Murat Boz Kazandı [74]
EN Ödülleri En İyi Pop Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [75]
Gerçek Pop Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [76]
En İyi Tekli "Geri Dönüş Olsa" Adaylık [77]
Kral Müzik Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [38]
OMÜ Medya Ödülleri En İyi Erkek Şarkıcı Murat Boz Adaylık [78]
Galatasaray Üniversitesi Ödülleri En İyi Erkek Pop Şarkıcı Murat Boz Kazandı
Siyaset Dergisi Ödülleri Yılın Albümü Aşklarım Büyük Benden Adaylık [34]
Yılın Şarkısı "Aşklarım Büyük Benden" Adaylık [79]
Yılın Türk Pop Müzik Erkek Sanatçısı Murat Boz Adaylık [80]
MGD 18.Altın Objektif Ödülleri Yılın Erkek Yorumcusu Murat Boz Kazandı
World Consumer Academy Ödülleri En İyi Pop Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı [81]
Yılın En Has'ları Ödülleri En Has Albüm Aşklarım Büyük Benden Kazandı [33]
2013 Türkiye Müzik Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Adaylık [82]
Pal FM Müzik Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Adaylık [83]
1.Lefke Avrupa Üniversitesi Ödülleri En İyi Erkek Vokal Murat Boz Kazandı
Haliç Üniversitesi 2013'ün Enleri Ödülleri Yılın En İyi Erkek Pop Sanatçısı Murat Boz Kazandı
2014 Ege Üniversitesi 3.Medya Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı
41.Magnum Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Erkek Solisti Murat Boz Kazandı [84]
2015 Ege Üniversitesi 4.Medya Ödülleri En İyi Erkek Sanatçı Murat Boz Kazandı
En İyi Cover Elmanın Yarısı Kazandı
Galatasaray Üniversitesi Ödülleri En İyi Erkek Pop Şarkıcı Murat Boz Kazandı
6.İMK Sosyal Medya Ödülleri En İyi Erkek Şarkıcı Murat Boz Kazandı
2016 11.Makinistanbul Medya, Sanat ve Spor Ödülleri Yılın En İyi Erkek Sanatçısı Murat Boz Kazandı
İstanbul Aydın Üniversitesi 12.İletişim Ödülleri Yılın En İyi Erkek Sinema Oyuncusu Murat Boz Kazandı
DAF BAMA Müzik Ödülleri Türk Pop Müziği En İyi Erkek Sanatçısı Murat Boz Kazandı
43. Altın Kelebek Ödülleri En İyi Türk Pop Müziği Erkek Solist Murat Boz Kazandı
7.İMK Sosyal Medya Ödülleri En İyi Erkek Şarkıcı Murat Boz Kazandı
2017 1.Müzikonair Ödülleri En İyi Pop Müzik Erkek Sanatçısı Murat Boz Kazandı
24.İTÜ EMÖS Başarı Ödülleri Yılın En Başarılı Albümü Janti Kazandı
1.Türkiye Çocuk Ödülleri En İyi Şarkı Adını Bilen Yazsın Kazandı
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
İrem Sak Kimdir? Biyografisi
İrem Sak (d. 9 Şubat 1986, Sivas), Türk tiyatro, dizi ve sinema oyuncusu.
Hayatı ve kariyeri
İrem Sak, 1986 yılında Sivas'ta doğdu. Çerkes kökenli[1] olan oyuncu ilkokul ve ortaokulu Sivas'ta okudu. Liseyi ise yine Sivas'ta Selçuk Anadolu Lisesi'nde tamamlayıp 2006 yılında üniversite eğitimi için İstanbul'a geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.
İlk dizi deneyimini Şen Yuva adlı dizide "Şehrazat" karakteriyle edindi. Ardından 2011 yılında 5'er Beşer programında "Sinem" karakterini canlandırdı. 2012 yılında Yalan Dünya adlı dizide "Tülay" karakterini canlandırdı. 2015-2018 yılları arasında Güldür Güldür Show'da rol aldı. 2016’da 21. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde Hepimizin Öyküsü Aynı oyunuyla Seçici Kurul Özel Ödülü'nü aldı. 2017'de 28. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde Martı adlı dram filmiyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldı.[2] Dönerse Senindir, Ölümlü Dünya ve Düğüm Salonu filmlerinde rol alan oyuncu 2019'da Bir Aile Hikayesi adlı dizide "Müjde Güneş" karakterini canlandırdı. 2020’de ise Çukur dizisinde "Seren Erdenet" karakterini canlandırdı.
Filmografisi
Televizyon
2010 Şen Yuva Şehrazat Yardımcı oyuncu atv, FOX
2011 5'er Beşer Sinem Başrol oyuncusu atv
2012 İnsanlar Alemi Sinem Star TV
2012-2014 Yalan Dünya Tülay Kanal D
2015 Buyur Bi'De Burdan Bak
2015-2018 Güldür Güldür Show Sinem Başrol oyuncusu Show TV
2018 Gülperi Kendisi Konuk oyuncu
2019 Bir Aile Hikayesi Müjde Güneş Başrol oyuncusu FOX
2020-2021 Çukur Seren Erdenet Yardımcı oyuncu Show TV
İnternet dizi ve filmleri
2021 Azizler Burcu Başrol oyuncusu Netflix
2022- Kuş Uçuşu Müge
2022 Yılbaşı Gecesi Neslişah Disney+
Yakında Modern Kadın Pınar Başrol oyuncusu / Senarist
Ölümlü Dünya 2 Begüm Başrol oyuncusu Disney+
Sinema
2016 Dedemin Fişi Kader Başrol oyuncusu
Dönerse Senindir Defne
2017 Martı Nurgül
2018 Ölümlü Dünya Begüm
Düğüm Salonu Hülya
Cici Babam Şevkiye Konuk oyuncu
2021 Kimya Başrol oyuncusu
Tiyatro oyunları
2015 Hepimizin Öyküsü Aynı[3] Yalnız Kadın Dario Fo İpek Bilgin Craft Tiyatro
Ödülleri ve adaylıkları
2013 3. Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Medya Ödülleri[4] Onur Ödülü Yalan Dünya Kazandı
2014 9. Kemal Sunal Kültür ve Sanat Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Kazandı
2016 21. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri[5] Seçici Kurul Özel Ödülü Hepimizin Öyküsü Aynı Kazandı
2017 28. Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Martı Kazandı
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Yasemin Allen Kimdir? Biyografisi
Yasemin Kay Allen (d. 10 Temmuz 1989, Londra), İngiliz asıllı Türk oyuncudur.[2]
İlk yılları
Yasemin Kay Allen, 10 Temmuz 1989'da, İngiliz Dudley Allen ile İngiliz asıllı Türk vatandaşı oyuncu ve şarkıcı Suna Yıldızoğlu'nun (Sonja Eady)[3] kızı olarak Londra'da doğdu.[4] Kaan adında bir erkek kardeşi vardır.[4][5] Annesi Sonja Eady, 1974'te Türk oyuncu Kayhan Yıldızoğlu ile ilk evliliğinden sonra Suna Yıldızoğlu olarak bilinmektedir. Bu evlilikten sonra Türk vatandaşlığını kazanmıştır.[6] Annesinin Türk vatandaşlığını alması sayesinde, Yasemin, etnik olarak Türk olmamasına rağmen Türkiye-İngiltere çifte vatandaşıdır.[4][7] Yasemin Allen, %50 İngiliz ve %25 Avustralya kökenli olduğunu belirtmiştir.[8]
Yasemin Allen, üç aylıkken ailesiyle birlikte Türkiye'ye geldi.[4] İlköğrenimini burada tamamladıktan sonra 11 yaşında annesiyle birlikte Avustralya'ya yerleşti.[9] Lise yıllarında sinema televizyon, drama, resim ve Japonca dersleri aldı ve kısa filmler çekti.[4] Queensland Üniversitesi'nin sinema televizyon bölümünden burs kazandı.[9] On sekiz yaşında Türkiye'ye dönüp[4] Müjdat Gezen Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdi.[10]
Kariyeri
Allen, 2008'de L'Oréal'in yeni yüz yarışmasında finalist oldu.[9] Aynı yıl annesinin de yer aldığı Elif dizisinde başrol oynadı.[5] 2010'da Kavak Yelleri dizisinde Elena, Yerden Yüksek dizisinde ise Juliette karakterlerini canlandırdı.[9] 2011'de Hayat Devam Ediyor dizisinde Pelin Akça rolünü üstlendi.[9] 2013'te "Merhamet" dizisinde Irmak Tunalı karakterini canlandırdı.[9] Aynı yıl N11.com adlı alışveriş sitesinin reklam yüzü oldu.[9]
Allen, Özcan Deniz'in yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı Su ve Ateş filminde canlandırdığı Yağmur karakteriyle sinemaya adım attı.[11] 2014'te Defne Sultan rolüyle Muhteşem Yüzyıl dizisinin kadrosuna katıldı.[12] 2014 yılının Kasım ayında başlayan Şeref Meselesi dizisinin başrollerinden biri olan Sibel karakterini canlandırmıştır. 2019-2020 yılları arasında ABD-İngiltere ortak yapımı olan ve 53 ülkede yayınlanan Strike Back dizisinde Rus ajanı Katrina Zarkova karakteriyle başrolde yer almıştır.[13]
Filmografisi
Sinema
2013 Su ve Ateş Yağmur Efe Başrol oyuncusu Özcan Deniz
2016 Dönerse Senindir Selin Şenol Sönmez
Televizyon
2008 Elif Elif Doğan Başrol oyuncusu atv
2009-2011 Kavak Yelleri Elena Karakuş Kanal D
2011-2013 Hayat Devam Ediyor Pelin Akça atv
2013-2014 Merhamet Irmak Tunalı Yardımcı oyuncu Kanal D
2014 Muhteşem Yüzyıl Defne Sultan Star TV
2014-2015 Şeref Meselesi Sibel Özer Kılıç Başrol oyuncusu Kanal D
2016 46 Yok Olan Selin Acar Star TV
2019-2020 Strike Back Katrina Zarkova Sky 1
2020 İyi Günde Kötü Günde Melisa Yalçınkaya Star TV
2021 Menajerimi Ara Kendisi Konuk oyuncu
2023 Dokuz Oğuz Albay Tomris Toprak Başrol oyuncusu FOX
İnternet
2017-2018 Fi Ece Sayda Başrol oyuncusu puhutv
2021 Olağan Şüpheliler Zuhal Emirci Exxen
2022 Erkek Severse Yelda Sipahi beIN CONNECT
2023- Son Gün [14] tabii
Yakında The Turkish Detective [15] Dedektif Ayşe Farsakoğlu Paramount+
Reklam
2009 Sprite Nazlı
2013 N11.com Kendisi
2014 TTNET Netta
2020 DP Daily Perfection Kendisi
Müzik klibi
Yıl Sanatçı Şarkı
2009 Ogün Şanlısoy "Büyüdük Aniden"
2011 Ilgaz Erel "Rüyamda"
Ödüller
Ödüller
Yıl Ödül Kategori Dizi - Film Sonuç
2014 İnternet Medyası Yılın En İyileri Ödülleri Yılın En İyi TV Yıldızı Merhamet Kazandı [16]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Suna Yıldızoğlu Kimdir? Biyografisi
Suna Yıldızoğlu, ya da doğum adıyla Sonja Eady, (26 Şubat 1955, İngiltere[2]), İngiliz asıllı Türk sinema ve dizi oyuncusu.[3]
Hayatı
1974'te Türkiye'ye yerleşti. Birleşik Krallık vatandaşı olan sanatçı, Kayhan Yıldızoğlu ile evlendikten sonra, Suna Yıldızoğlu ismini ve Türk vatandaşlığını almıştır. Türkiye'de Suna Yıldızoğlu ismiyle bilinen sanatçının gerçek ismi Sonia Eddy'dir.[4] İngiliz Dudley Allen'den, Yasemin Kay Allen ve Dyon Kaan Allen adlarında iki çocuğu vardır. 2000 senesinde sahne ve sinemadan ayrılıp çocuklarının eğitimi için gittiği Avustralya'ya yerleşerek iş hayatına atılmıştır. 1981'de girdiği 17. Altın Orfe yarışmasında Özel Burgaz Ödülü ve Gazeteciler Ödülünü kazanmıştır. 1978-2000 arasında filmler, fotoromanlar, TV dizilerinde ve reklamlarda oyunculuk, fotomodellik ve şarkıcılık yapmıştır.
Diskografi
1981: Do You Think I'm Sexy / I'm Gonna Dance[5]
1981: Son Olsun / Sonsuz Aşk (Çetin Alp ile)
1991: Türküler Türkülerimiz / Avrasya
2016: 46 Yok Olan
Filmografi
1976: Aile Şerefi
1976: Şoför Mehmet
1976: Tosun Paşa
1977: Bir Adam Yaratmak
1977: Bir Yürek Satıldı
1977: Garip
1977: Güneşli Bataklık
1977: Kan
1977: Şıpsevdi
1977: Yıkılmayan Adam
1978: Aşk ve Adalet
1978: Petrol Kralları
1978: Seven Unutmaz
1979: Nokta ile Virgül Paldır Küldür
1980: Akıllı Deliler
1980: Gol Kralı
1980: Kul Sevdası
1981: Kürtaj
1981: Uyanık Aptallar
1980: Kurban Olduğum
1983: Dönme Dolap
1984: Ömrümün Tek Gecesi
1984: Şaşkın Gelin
1985: Nokta İle Virgül Deh Deh Düldül
1986: Biraz Neşe Biraz Keder
1986: Tarzan Rıfkı
1987: Mesela Muzaffer
1987: Yaralı Can
1992: Kopuk Dünyalar
1993: Bizim Takım
1993: Sevgili Ortak
1995: Durum Bundan İbaret
1995: Sokaktaki Adam
1996: Sara ile Musa
1996: Sevda Kondu
1997: Yalan
1999: Küçük Besleme
1999: Kurtlar Sofrası
2000: Eskici Baba
2000: Eşref Saati
2000: Karate Can
2000: Paşa Baba Konağı
2005: Teberik Şanssız
2008: Elif
2009: Geniş Aile
2010: Yerden Yüksek
2016: 46 Yok Olan
2018: Söz
2020: Çukur
2022: Burçlar
Ödülleri
1981: Altın Orfe Yarışmasında Jüri Özel Ödülü[kaynak belirtilmeli]
1996: 29. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu - "Sokaktaki Adam"[kaynak belirtilmeli]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kimdir?
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari.
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]
MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.
MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
islamveihsan
Muhammed Baba Semmâsî, Türk kökenli mutasavvıf.
Buhâralı olan Muhammed Baba Semmasi, orta boylu, güler yüzlü ve esmer tenli olduğu rivayet edilir. Nakşibendî Silsile-i Sâdâtı’nda 13. sırada bulunan Muhammed Baba Semmasi’yi silsilede kendisinden bir önce gelen Ali Râmitenî’nin vekil olarak tâyin ettiği rivayet edilmiştir.
Şah-ı Nakşıbend'in manevi babasıdır. Hindevan Köşkü isimli köyden aldığı Şah-ı Nakşıbend'i yetiştirmiştir. Muhammed Baba Semmasi 1354 yılında Buhara’ya bağlı Semmas köyünde ölmüştür. Kendisine dört vekil bırakmıştır: Mahmud Semmasi, Mevlana Danişmend Ali, Seyyid Emir Külal ve Sofi Suhari.
Muhammed Baba Semmasi hazretleri, Hace Ali Ramiteni hazretlerinin yetiştirdiği büyük velilerdendir. Silsile-i aliyyenin on üçüncüsüdür. Buhara'ya bağlı Semmas köyünde doğdu.
Tasavvuf ilmini büyük âlim Ali Ramiteni hazretlerinden öğrendi. Onun derslerinde ve sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek dereceye ulaştı. Hocası, kendisinden sonra yerine, Muhammed Baba Semmasi'yi vekil bıraktı. Diğer talebelerine de, ona tâbi olmalarını vasiyet etti.
Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Muhammed Baba Semmasi, çok talebe yetiştirdi ve içlerinden bir kısmını tasavvufta yüksek makamlara kavuşturdu.
Bu talebelerinin başında, kendisinden sonra yerine geçen ve ilim deryasında sedef olan Seyyid Emir Gilal hazretleri gelmektedir. Bir talebesi de, Behaeddin-i Buhari hazretleridir. Henüz o doğmadan önce, hocası Muhammed Baba Semmasi onun doğduğu yerden geçerken; "Bu yerden büyük bir zatın kokusu geliyor. Pek yakında burası, Kasr-ı ârifân [arifler sarayı] olur" buyurdu.
Bir gün yine oradan geçiyordu. "Şimdi o güzel koku daha çok geliyor. Ümit ederim ki, o büyük zat dünyaya gelmiştir" buyurdu. Böyle buyurduğu zaman, Behaeddin-i Buhari hazretleri doğalı üç gün olmuştu. Dedesi, çocuğun göğsünün üzerine hediye koyup, Muhammed Baba Semmasi'ye getirince; "Bu bizim oğlumuzdur. Biz bunu kabul eyledik" buyurup, talebelerine de; "Kokusunu aldığım işte bu çocuktur. Zamanının rehberi ve bir tanesi olacaktır" buyurdu. Sonra halifesi Emir Gilal hazretlerine, bu çocuğun iyi yetiştirilmesini tembih etti.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
"Evlenmek istediğim zaman, dedem beni Muhammed Baba Semmasi hazretlerine gönderdi. Ona gideceğim günün gecesi, içimde gözyaşı ve dua isteği kabardı. Onun mescidine gidip iki rekat namaz kıldım ve Allahü teâlâya şöyle dua ettim: "Ya rabbi, bana, belalarına tahammül için kuvvet ver!"
Sabahleyin hocamın huzuruna varınca; "Bir daha dua ederken, "Ya Rabbi, senin rızan nerede ise, bu kulunu orada bulundur!" diye dua et! Eğer Allah, dostuna bela gönderirse, yine inayeti ile o belaya sabır ve tahammülü de ihsan eder. Fakat, Allahtan ne geleceğini bilmeden, bela ister gibi dua etmek doğru değildir" buyurdu. Bir gece önceki hâlimi keşfetmekteki kerametini anladım ve ona tam bağlandım."
Yetiştirdiği, tasavvufta yüksek derecelere kavuşmalarına vesile olduğu yüzlerce veliden dördünü kendisine halife seçmiştir. Bunlardan birincisi Hâce Sufi Suhâri, ikincisi kendi oğlu Hâce Muhammed Semmasi, üçüncüsü Mevlana Danişmend Ali, dördüncüsü ise Seyyid Emir Gilal hazretleridir.
Behaeddin-i Buhari hazretleri anlatır:
Hocam Muhammed Baba Semmasi ile yemek yiyorduk. Yemek bitince, bana bir ekmek uzatıp; "Al, bunu sakla, belki lazım olur" buyurdu. Yemek yediğimiz halde, bana bu ekmeği vermesinin hikmetini düşünmeye başlamıştım. Ben düşünürken, "Faydasız düşüncelerden kalbi muhafaza etmek gerekir” buyurdu. Sonra yolculuğa çıktık ve bir tanıdığımın evinde misafir olduk. Misafir olduğumuz evin sahibinin sıkıntılı bir halde olduğu görülüyordu. Hocam ona; niçin üzgün olduğunu sordu. O da; "Bir kâse sütüm var, fakat, sütün yanında yemek için ekmeğim yok. Ona üzülüyorum" dedi. Hocam bana dönüp; "Acaba bu ekmek ne olacak düşünüp duruyordun. Ekmeği sahibine ver" buyurdu.
Buhâra’nın Râmîten kasabasının Semâsî köyünde doğdu. Gençliğinde ilim tahsili ile meşgul olan Semâsî Hazretleri, babası Seyyid Abdullah Efendi’nin tavsiyesi ile Mahmûd Encîrfağnevî Hazretlerine intisâb etti. Fağnevî Hazretleri de onu halîfesi Ali Râmîtenî Hazretlerine havâle etti.[1]
Semâsî Hazretleri, üstâdıyla birlikte Hârezm’e gitti, seyr u sülûkünü tamamlayıp onun halîfelerinden biri oldu. Sonra Semâsî köyüne dönüp feyizli sohbetleriyle halkı irşâda başladı.[2] Sohbetlerden istifâdenin âdeta birinci şartını ifâde sadedinde:
“Hayâ sahibi, gayretli kişi, (sohbette) her sözü kendi üzerine alıp bir ders çıkarır.”[3] buyururdu.
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri gaybet ve istiğrak hâli kuvvetli bir Hak dostu idi. Sîmâsı çok nûrânî idi. Tesirli bir nazara, keskin bir görüşe ve derin bir hissiyâta sahipti.
Bahâüddîn Nakşibend Hazretlerinin doğumuna yakın bir zamanda Semâsî Hazretleri müridleriyle birlikte Kasr-ı Hinduvân köyünden geçmiş ve yanındakilere:
“–Bu topraktan bir yiğit kokusu geliyor! Yakında burası Kasr-ı Ârifân olacak!” demişti.[4]
Bir müddet sonra, Baba Semâsî Hazretleri yine arkadaşlarıyla Kasr-ı Hinduvân’a uğradığında şöyle buyurdu:
“–O koku fazlalaştı. Hiç şüphem yok ki o yiğit dünyaya gelmiş ve bu yokluk yurdunu teşrîf etmiş olmalı!”
Bu müjdenin üstünden henüz üç gün geçmişti ki, dedesi, Bahâüddîn’i alıp, mübârek nazarlarıyla bereketlenmesi için Muhammed Baba Semâsî Hazretlerinin yanına getirdi. Semâsî Hazretleri:
“–Bu benim oğlumdur, biz bunu kabûl ettik.” dedikten sonra, yanında bulunan sûfîlere şöyle buyurdu:
“–Bir müddettir kokusunu aldığımız bu yiğit, yakında zamanın kutbu ve tarîkatin önderi olacaktır!”
Bu işaretten sonra halîfesi Seyyid Emîr Külâl Hazretlerine dönerek:
“–Oğlum Bahâüddîn’e şefkat gösteresin, sakın terbiyesini ihmâl etmeyesin! Eğer bu hususta kusur gösterirsen sana hakkımı helâl etmem!” buyurdu.
Emîr Külâl g hemen ayağa kalkıp ellerini göğsünün üzerine koyarak büyük bir hürmetle:
“–Hocamın vasiyetinde kusur edersem nâmerdim!” dedi.[5]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN DUASI
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri takrîben on sekiz yaşına gelince dedesi onu evlendirmek istedi ve onu Semâsî köyüne gönderip Baba Semâsî Hazretlerini Kasr-ı Ârifân’a dâvet etmesini istedi. Hâce Bahâüddîn Hazretleri bu hâdiseyi şöyle anlatır:
“Evleneceğim zaman dedem beni Baba Semâsî Hazretlerini nişan merâsimine dâvet etmek üzere gönderdi. Hazret’in evimizi bereketlendirmesini arzu etti. Semâsî Hazretleri ile müşerref olduğum zaman müşâhede ettiğim ilk kerâmet şu idi:
O gece, dinlemiş olduğum sohbetin feyziyle bende bir hâl meydana geldi. Kalkıp mescide gittim, iki rekât namaz kılıp başımı secdeye koydum. Huşû içinde Allâh’a yalvardım. O an dilimden şu duâ çıkıverdi: «İlâhî! Belâ yükünü çekmek, sıkıntılara katlanmak ve muhabbetin mihnetine tahammül etmek için bana güç-kuvvet ihsân eyle!»
Sabah olunca Hâce Hazretleri’nin hizmetine vardım. Şöyle buyurdular:
«–Evlâdım, duâda şöyle söylemek lâzımdır: “İlâhî, bu zayıf kulunu, fazl u kereminle râzı olduğun işlere muvaffak eyle!”
Eğer Hak Teâlâ, bir dostuna belâ gönderirse ona gereken kuvveti de lûtuf ve inâyetiyle ihsân eder, hikmetini ona açıklar. İnsanın belâ istemesi doğru değildir. Edep ve hürmette kusur etmemek lâzımdır.»
Daha sonra yemek hazırlandı. Yemeği yedikten sonra bana bir ekmek daha verdiler. İçimden; «Burada doyuncaya kadar yedik. Bir müddet sonra da eve ulaşacağız, bu ekmeğe ne lüzum var!» diye geçti.
Yola koyuldular, ben de tam bir hürmet hâliyle arkalarından yürüdüm. İçimde ne zaman ihtilâf vâkî olup zihnime farklı düşünceler gelse, «Evlâdım! Kalbi havâtırdan/menfî ve lüzumsuz düşüncelerden korumak lâzım!» buyuruyorlardı.
Yol üzerinde sevenlerinden birinin evine ulaştılar. Ev sahibi onu güler yüz ve hürmetle karşıladı. İçeri girince ev sahibinin sıkıntılı olduğunu gördüler.
«–Doğru söyle neyin var?» diye sorduklarında ev sahibi:
«–Bir miktar kaymak var, fakat yanına koyacak ekmeğim yok!» dedi. Semâsî Hazretleri bana dönerek:
«–O ekmeği getir, bak nasıl işe yaradı!» buyurdular.
Bu hâli müşâhede ettikten sonra, o muhterem zâta inancım daha da ziyâdeleşti.”[6]
MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERNİN VEFATI
Muhammed Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Ârifân’a yaptığı bu ziyaretten bir müddet sonra, takrîben, hicrî 736 (m. 1335) senesinde vefât etti.
MUHAMMED BABA SEMÂSÎ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDEDİR?
Kabr-i şerîfleri, Buhâra yakınlarındaki Râmîten’in Semâsî köyündedir.
[1] Muhammed Tâlib, Matlabu’t-Tâlibîn, vr. 20b.
[2] Lâhûrî, Hazînetü’l-Asfiyâ, I, 545.
[3] Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 186.
[4] Kasr-ı Hinduvân, Hindliler veya Bekçiler Köşkü; Kasr-ı Ârifân da Ârifler Köşkü mânâsına gelir.
[5] Bkz. Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 38; Câmî, Nefahât, s. 526; Reşahât, s. 102; Muîneddîn Nakşbendî, Kenzü’s-Saâde, s. 698; Mecdüddîn Bedahşânî, Câmiu’s-Selâsil, s. 708.
[6] Câmî, Nefahât, s. 526-527; Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, a.g.e, s. 36-37.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
islamveihsan
Arif-i Rivegeri Kimdir?
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi.
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı.
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi:
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi.
Sohbetlerine şöyle başlardı:
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ
“Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]
“Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]
“Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]
“İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]
“Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]
“Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]
“Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]
“Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]
“Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]
“Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]
“Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."
Görünce talebenin böyle kerametini,
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.
Kaynak ve Dipnotlar
ehlisunnetbuyukleri
islamveihsan
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi.
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı.
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi:
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi.
Sohbetlerine şöyle başlardı:
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ
“Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]
“Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]
“Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]
“İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]
“Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]
“Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]
“Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]
“Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]
“Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]
“Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]
“Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."
Görünce talebenin böyle kerametini,
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.
Kaynak ve Dipnotlar
ehlisunnetbuyukleri
islamveihsan
Yusuf Hemedanî Kimdir?
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]
Hayâtı
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.
Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır:
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.
İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır:
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.
Ebu Said Abdullah da diyor ki:
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.
Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.
Makale serilerinden
Sünnilik
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat
İslam'da iman ve akide
İslam'ın beş şartı
Dört Halife
İslam mezhepleri
İtikadî mezhepler
Dini-Siyasî hareketler
Hadis külliyatı
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.
Kişiliği
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.
Bibliyografya
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164
El-A’lâm; c.8, s.220
Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110
Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289
Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135
Hadâik-ul-Verdiyye; s.106
Reşahât (Arabî); s.14
Reşahât (Osmanlıca); s.17
Kalâid-ül-Cevâhir; s.110
Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14
İrgâm-ül-Merîd; s.48
Behçet-üs-Seniyye; s.11
Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367
Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430
Bırifkan Seyyidleri ; s.72
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ehlisunnetbuyukleri com
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]
Hayâtı
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.
Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır:
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.
İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır:
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.
Ebu Said Abdullah da diyor ki:
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.
Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.
Makale serilerinden
Sünnilik
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat
İslam'da iman ve akide
İslam'ın beş şartı
Dört Halife
İslam mezhepleri
İtikadî mezhepler
Dini-Siyasî hareketler
Hadis külliyatı
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.
Kişiliği
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.
Bibliyografya
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164
El-A’lâm; c.8, s.220
Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110
Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289
Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135
Hadâik-ul-Verdiyye; s.106
Reşahât (Arabî); s.14
Reşahât (Osmanlıca); s.17
Kalâid-ül-Cevâhir; s.110
Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14
İrgâm-ül-Merîd; s.48
Behçet-üs-Seniyye; s.11
Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367
Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430
Bırifkan Seyyidleri ; s.72
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ehlisunnetbuyukleri com
Bayezid-i Bistami Kimdir?
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.
Yaşam öyküsü
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.
Bayezid-i Bistami
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.
Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.
İbadet zevki
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.
Buyururdu ki:
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
Etkinliği
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]
Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.
Yaşam öyküsü
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.
Bayezid-i Bistami
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.
Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.
İbadet zevki
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.
Buyururdu ki:
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
Etkinliği
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]
Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."
Talebelerinden biri ona;
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
HAYATTAKİ GİBİ!..
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.
YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."
KAYNAKLAR
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)
2) El-Minah (Halid Ölehî)
3) Eshâb-ı Kirâm
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."
Talebelerinden biri ona;
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
HAYATTAKİ GİBİ!..
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.
YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."
KAYNAKLAR
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)
2) El-Minah (Halid Ölehî)
3) Eshâb-ı Kirâm
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
