MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Fizikte Aynalar Konu Anlatımı
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.
Tarihi ve yapım tekniği
Ayna ve vazo
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.
Ayna çeşitleri
Temel olarak üçe ayrılır.
Düz aynalar
Ana madde: Düzlem ayna
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.
Küresel aynalar
Ana madde: Küresel ayna
Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna
Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.
Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.
Parabolik aynalar
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.
Halk kültüründe ayna
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur.
Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.
Üç çeşit ayna vardır.
A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır.
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.
Görüntü Özellikleri
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.
Düz Aynanın Kullanım Alanları
Evde, mağazalarda, kuaförde, araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.
Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.
Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.
B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.
Odak Noktası
F (focus) harfi ile gösterilir.
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).
Asal Eksen
Aynanın tam ortasından geçer.
Üzerinde odak noktası bulunur.
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.
Odak noktası aynanın önündedir.
Çukur Aynada Görüntü Özellikleri
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise
Görüntü cisme göre düzdür.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.
Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)
Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)
2. Cisim odak noktadan uzakta ise
Görüntü cisme göre terstir.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.
Görüntü gerçektir.
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.
Çukur Aynanın Kullanım Alanları
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri
Tümsek aynada görüntü düzdür.
Oluşan görüntü cisimden küçüktür.
Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)
Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.
Tümsek Aynanın Kullanım alanları
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.
Not:
Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.
Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.
Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.
Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.
Tarihi ve yapım tekniği
Ayna ve vazo
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.
Ayna çeşitleri
Temel olarak üçe ayrılır.
Düz aynalar
Ana madde: Düzlem ayna
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.
Küresel aynalar
Ana madde: Küresel ayna
Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna
Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.
Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.
Parabolik aynalar
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.
Halk kültüründe ayna
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur.
Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.
Üç çeşit ayna vardır.
A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır.
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.
Görüntü Özellikleri
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.
Düz Aynanın Kullanım Alanları
Evde, mağazalarda, kuaförde, araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.
Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.
Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.
B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.
Odak Noktası
F (focus) harfi ile gösterilir.
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).
Asal Eksen
Aynanın tam ortasından geçer.
Üzerinde odak noktası bulunur.
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.
Odak noktası aynanın önündedir.
Çukur Aynada Görüntü Özellikleri
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise
Görüntü cisme göre düzdür.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.
Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)
Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)
2. Cisim odak noktadan uzakta ise
Görüntü cisme göre terstir.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.
Görüntü gerçektir.
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.
Çukur Aynanın Kullanım Alanları
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri
Tümsek aynada görüntü düzdür.
Oluşan görüntü cisimden küçüktür.
Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)
Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.
Tümsek Aynanın Kullanım alanları
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.
Not:
Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.
Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.
Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.
Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.
Nisbet Nedir? Nakşilikte Nisbet Nedir?
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s) buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar
“Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.
Bu defa onlar:
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)
“Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)
“Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından mahfûz olması”
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)
“Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s) buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar
“Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.
Bu defa onlar:
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)
“Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)
“Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından mahfûz olması”
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)
“Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)
Raşidi Tarikatında Seyri Sülük Yolu Üçe Ayrılır
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,... her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.
Bu annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır, sol taraf baskın olmayan taraf demektir.
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.
TÖVBE
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca
şöyle tövbe alması lazımdır:
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime şeyh kabul ettim.”
Euzu besmele ile
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ
yedullâhi fevka eydîhim
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.
Denilip gözler açılır.
Edepler
1 - Günlük namazlar Eda edilir,
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.
ZiKiR USULÜ
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar
Nakşiler gizli efdal olduğu için zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve 5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek, hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca mesala 5000 Allah demiş olursunuz.
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır 21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir, yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile Ya direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise, o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa, cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde artık kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.
Raşit Tunca
Schrems; 1 Ağustos 2023
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,... her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.
Bu annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır, sol taraf baskın olmayan taraf demektir.
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.
TÖVBE
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca
şöyle tövbe alması lazımdır:
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime şeyh kabul ettim.”
Euzu besmele ile
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ
yedullâhi fevka eydîhim
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.
Denilip gözler açılır.
Edepler
1 - Günlük namazlar Eda edilir,
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.
ZiKiR USULÜ
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar
Nakşiler gizli efdal olduğu için zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve 5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek, hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca mesala 5000 Allah demiş olursunuz.
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır 21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir, yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile Ya direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise, o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa, cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde artık kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.
Raşit Tunca
Schrems; 1 Ağustos 2023
Letaif Nedir? Letaifler Nelerdir? Nakşibendilikte Lataif Virdi (Zikri) Yapmanın Usulu Nedir?
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!
Soru :
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?
Cevab :
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.
Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.
Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.
Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)
Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.
Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.
Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.
Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.
Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.
Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.
Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.
Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.
Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.
Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.
Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.
LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ
KALB : sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
RUH : sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
SIR : sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
HAFİ : sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
AHFA : göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
NEFS , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
LETÂİF VİRDİ
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır
LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.
MENKIBE
Letaif zikri…
Mehmet yarbay abimiz sohbet
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi
ve devam etti
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca
kaybolduğu gibi işte bu makam da
Allah da kaybolma makamıdır dedi
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı
olsun.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.
ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.
1- SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üstadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;
“Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.[184][184]
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]
2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:
“Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]
Sonra da şöyle devam etti:
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?
Şöyle dedim:
-Tam ölçülü gizli iş…
Yine dedi ki:
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]
Gizli zikir iki şekilde olur:
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]
Vird Nedir?
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217] demişlerdir.
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]
Kaç çeşit vird vardır?
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:
A- KALP ZİKRİ/VİRDİ
a) Kalp virdi nasıl verilir?
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.
f) Kalb zikri nasıl artırılır?
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.
21 binden sonrası Letaif virdine girer.
• Çocuklar kalb zikri alabilir mi?
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.
B- LETAİF ZİKRİ
1- Letaif ne demektir?
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
• Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
C- NEFY U İSBAT ZİKRİ
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!
Soru :
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?
Cevab :
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.
Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.
Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.
Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)
Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.
Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.
Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.
Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.
Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.
Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.
Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.
Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.
Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.
Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.
Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.
LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ
KALB : sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
RUH : sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
SIR : sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
HAFİ : sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
AHFA : göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
NEFS , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
LETÂİF VİRDİ
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır
LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.
MENKIBE
Letaif zikri…
Mehmet yarbay abimiz sohbet
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi
ve devam etti
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca
kaybolduğu gibi işte bu makam da
Allah da kaybolma makamıdır dedi
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı
olsun.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.
ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.
1- SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üstadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;
“Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.[184][184]
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]
2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:
“Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]
Sonra da şöyle devam etti:
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?
Şöyle dedim:
-Tam ölçülü gizli iş…
Yine dedi ki:
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]
Gizli zikir iki şekilde olur:
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]
Vird Nedir?
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217] demişlerdir.
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]
Kaç çeşit vird vardır?
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:
A- KALP ZİKRİ/VİRDİ
a) Kalp virdi nasıl verilir?
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.
f) Kalb zikri nasıl artırılır?
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.
21 binden sonrası Letaif virdine girer.
• Çocuklar kalb zikri alabilir mi?
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.
B- LETAİF ZİKRİ
1- Letaif ne demektir?
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
• Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
C- NEFY U İSBAT ZİKRİ
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.
Nakşibendilikte Evvabin Namazı Kılmak ve Rabıta Yapmanın Usulu Nasıldır? Rabıta Nasıl Yapılır?
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:
Cenâb-ı Hak,
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.
Sonra Allah Teâlâ,
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.
Rabıtanın sünnetteki delili:
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]
İmamlarımızın sözlerine gelince:
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]
Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]
RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür; zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.
GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Günlük ders olarak yapılan rabıta;
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ
Meali :
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)
Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı
1. Rekat
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız
Sübhaneke'yi okuruz
Euzü-besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
2. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
3. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
4. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
5. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
6. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız
Hayatın her anına yayılan rabıta;
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.
KİME RABITA YAPILIR
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.
1. Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]
2. Mürşidin hayatta olması:
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.
[3] Tevbe suresi ayet-119
[4] Maide suresi ayet-35
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.
[19] Tövbe. 119.
[20] Maide, 35.
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.
[35] Muhammed Diyaüddin
[36]Minah s.44
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:
Cenâb-ı Hak,
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.
Sonra Allah Teâlâ,
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.
Rabıtanın sünnetteki delili:
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]
İmamlarımızın sözlerine gelince:
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]
Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]
RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür; zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.
GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Günlük ders olarak yapılan rabıta;
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ
Meali :
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)
Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı
1. Rekat
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız
Sübhaneke'yi okuruz
Euzü-besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
2. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
3. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
4. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
5. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
6. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız
Hayatın her anına yayılan rabıta;
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.
KİME RABITA YAPILIR
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.
1. Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]
2. Mürşidin hayatta olması:
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.
[3] Tevbe suresi ayet-119
[4] Maide suresi ayet-35
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.
[19] Tövbe. 119.
[20] Maide, 35.
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.
[35] Muhammed Diyaüddin
[36]Minah s.44
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76
Nakşibendilikte Zikiri Usulu Nasıldır? Gizli Zikir Kalp Zikiri Nasıl Yapılır?
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl satın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir. Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur.
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’
Menkıbe
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:
Böyle bir yerde neden güldünüz?
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]
Menkıbe
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]
Menkıbe
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’
Menkıbe
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,
“Beni tedavi et” demiş.
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.
Menkıbe
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.
Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.
Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır.
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.
Kalp Nasıl Çekilir
Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)
Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)
Gözler kapanır.
Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.
1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.
Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)
Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.
Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)
Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.
Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)
Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.
Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.
Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.
DiPNOTLAR
[1] Ahzab 41
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.
[10] Bakara 2-152
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71
[12] Buhari
[13] Kulun yolculuğu, 108
[14] Nur 24/37
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168
[16] Kitab-ı Kudsiyye
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.
Kaynaklar
Naksibenditarikati com
muhammedfurkanakdogan com tr
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl satın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir. Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur.
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’
Menkıbe
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:
Böyle bir yerde neden güldünüz?
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]
Menkıbe
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]
Menkıbe
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’
Menkıbe
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,
“Beni tedavi et” demiş.
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.
Menkıbe
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.
Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.
Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır.
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.
Kalp Nasıl Çekilir
Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)
Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)
Gözler kapanır.
Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.
1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.
Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)
Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.
Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)
Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.
Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)
Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.
Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.
Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.
DiPNOTLAR
[1] Ahzab 41
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.
[10] Bakara 2-152
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71
[12] Buhari
[13] Kulun yolculuğu, 108
[14] Nur 24/37
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168
[16] Kitab-ı Kudsiyye
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.
Kaynaklar
Naksibenditarikati com
muhammedfurkanakdogan com tr
Nakşibendilik te Tövbe ve Talimatları
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.
8 Şart Adabının Amacı Nedir?
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.
Tövbe ve Talimatları
8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:
Tövbe Niyeti ile Abdest Almak: 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.
Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak: Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.” diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.
İstihare Namazı Kılmak: Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.
Tövbe Etmek: Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.” Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.
Estağfurullah Demek: Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.
Fatiha Okumak: 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:
İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.
Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.
Ölüm Rabıtası: Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.
Mürşid Rabıtası: Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Hiranur org tr
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.
8 Şart Adabının Amacı Nedir?
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.
Tövbe ve Talimatları
8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:
Tövbe Niyeti ile Abdest Almak: 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.
Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak: Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.” diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.
İstihare Namazı Kılmak: Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.
Tövbe Etmek: Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.” Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.
Estağfurullah Demek: Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.
Fatiha Okumak: 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:
İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.
Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.
Ölüm Rabıtası: Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.
Mürşid Rabıtası: Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Hiranur org tr
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.
Râbıta ve teveccüh
Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.
Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.
Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.
Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
nasihatler com
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.
Râbıta ve teveccüh
Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.
Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.
Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.
Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
nasihatler com
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni
İrem Derici Kimdir? Biyografisi
İrem Derici (d. 21 Mart 1987, İstanbul), Türk şarkıcı. 2010'ların başından itibaren "Zorun Ne Sevgilim", "Kalbimin Tek Sahibine" ve "Dantel" gibi hit şarkılarla Türkiye'de tanınır hâle geldi.
Hayatı ve kariyeri
İrem Derici, 21 Mart 1987 tarihinde Hulusi Derici ve Jale Ediz'in kızları olarak dünyaya geldi.[2][3] Dört yaşında org çalmaya başlayan şarkıcı,[4] Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano bölümünü liseyle beraber bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji bölümününden mezun olan Derici, pazarlama iletişimi yüksek lisans programına devam ederken O Ses Türkiye'ye katıldı ve yarı finale kadar yükseldi. O Ses Türkiye'den önce üç yıl bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalıştı. Aynı dönemde Monopop isimli grubuyla Türkiye'nin birçok yerinde sahne aldı.[3]
2012'de "Bensiz Yapamazsın" single'ı ile profesyonel anlamda müzik hayatına başladı. Ardından Mayıs 2013'te ikinci single'ı "Düşler Ülkesinin Gelgit Akıllısı"nı piyasaya çıkardı. Aynı yılın Eylül ayında İki adlı bir maxi single yayımladı. Bu maksi teklinin ilk klibi "Sevgi Olsun Taştan Olsun" şarkısına çekilirken ikinci klibi "Zorun Ne Sevgilim"e çekildi. "Zorun Ne Sevgilim", Türkiye Resmî Listesi'nde üç hafta iki numarada kaldı. Ardından Neşet Ertaş şarkısı olan "Neredesin Sen?"i yeniden yorumladığı bir single piyasaya sürdü.
2014'te yayımladığı "Kalbimin Tek Sahibine" single'ı Türkiye'de hit olarak YouTube'da izlenme başarısı yakaladı.[5] Aynı yıl ikinci maxi single'ı Üç'ü çıkardı. Çıkış şarkısı "Bir miyiz?"in yanı sıra "Nabza Göre Şerbet" şarkılarına video klip çekildi.[6] Mart 2015'te "Değmezsin Ağlamaya" ve Eylül 2015'te "Aşk Eşittir Biz" teklilerini yayımladı. "Aşk Eşittir Biz", Türkiye'de iki numaraya kadar yükseldi.[7] Aynı yıl ayrıca Emrah Karaduman'ın Tozduman albümündeki "Nerden Bilecekmiş" şarkısını seslendirdi.
Derici, Şubat 2016'da ilk stüdyo albümü Dantel'i GNL Entertainment etiketiyle piyasaya sürdü. Albümle aynı adı taşıyan çıkış şarkısı, Türkiye'de aralıksız dört hafta bir numarada kaldı.[8] Albümün ikinci klibi "Evlenmene Bak" şarkısına çekildi ve klipte Sinan Akçıl da oynadı. Ardından üçüncü klip "Dur Yavaş" ve dördüncü klip "Bana Hiçbir Şey Olmaz" şarkılarına geldi.
13 Eylül 2014'te radyocu Rıza Esendemir ile yaptığı evliliği 22 Mart 2016'da tek celselik bir boşanma davasıyla sonlandırdı.[9][10] 11 Temmuz - 21 Eylül 2016'da Rising Star Türkiye yarışmasının ikinci sezonunda jüri üyeliği yaptı.
2017'de Mustafa Ceceli'nin Zincirimi Kırdı Aşk albümünün çıkış şarkısı "Kıymetlim"de ve Yonca Evcimik'in "Kendine Gel" single'ında düet şarkıcısı olarak yer aldı.[11][12] Ayrıca kendisine ait "Tektaş" adlı bir single piyasaya sürdü. Aynı sene Bekâr Bekir isimli filmin müziği "Sevimli" seslendirdi.
2018 yılı Ağustos ayında Sabıka Kaydı başlıklı albümü piyasaya sürüldü. Albümün çıkış şarkısı "Ben Tek Siz Hepiniz" için klip çekildi.[13] 2019 Şubat ayında "Meftun" başlıklı teklinin ardından,[14] 31 Mayıs 2019'da da Mest Of başlıklı albüm yayımlandı.[15]
HAKKINDA KISACA
Doğum 21 Mart 1987 (36 yaşında)
İstanbul, Türkiye
İkamet Cihangir, Beyoğlu, İstanbul[1]
Vatandaşlık Türkiye
Eğitim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
İstanbul Bilgi Üniversitesi
Meslek Şarkıcı · albüm yapımcısı
Evlilik Rıza Esendemir
(e. 2014; b. 2016)
Resmî site i̇remderici.com
Müzikal kariyeri
Tarzlar Dans · pop
Çalgılar Piyano
Etkin yıllar 2012-günümüz
Müzik şirketi DMC · GNL · İD
İlişkili hareketler Monopop
Diskografi
Dantel (2016)
Sabıka Kaydı (2018)
Mest Of (2019)
Filmografi
Sinema
Bekâr Bekir (2017) - Kendisi
Televizyon
O Ses Türkiye (2011) - Kendisi (Yarışmacı)
İşte Benim Stilim (2016) - Kendisi
İrem Derici ile Eğlenmene Bak (2017) - Sunucu
Jet Sosyete (2018) - Kendisi[16]
Kalk Gidelim (2019) - Kendisi
Menajerimi Ara (2020/2021) - Kendisi
İbrahim Selim ile Bu Gece (2022) - Kendisi
Dipnotlar
Kaynak
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
