MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kahramanmaraş Hakkında Bilgiler
KAHRAMANMARAŞ
İlin Kimliği
Nüfûsu : 892.952
Yüzölçümü :14.327 km2
İlçeleri : Merkez, Afşin, Andırın, Çağlayancerit, Ekinözü, Elbistan, Göksun, Nurhak, Pazarcık, Türkoğlu.
İstiklâl madalyalı tek ilimiz. Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bulunan ve bir kısmı bu bölgelere ait olan Kahramanmaraş’ın toprakları 27°11’ ve 38°36’ kuzey enlemleri ile 36°15’ ve 37°42’ doğu boylamları arasında yer alır. Doğudan Malatya, Adıyaman, Gaziantep; güneyden Adana; batıdan Kayseri; kuzeyden ise Sivas illeri ile çevrilidir. Trafik numarası 46’dır. Dondurması, pirinci, biberi, üzümü, pancarı ile meşhurdur.
İsminin Menşei
Maraş Hitit devrinde meşhur kumandan “Maraj” tarafından kurulmuştur. Asurluların “Markasi” ve Romalıların “Germanikya” dedikleri bu şehre İslâm orduları fethedince “Mer’aş” veya “Reaşe”, Türkler fethettikten sonra da “Maraş” denildi. “Mer’aş” “titreyen yer” demektir. Nil Vâdisi, Lût Gölü, Amik Ovası, Maraş arası zelzele bölgesidir. Bu sebeple Mer’aş denildiği söylenir.
Bölgede pirinç çok ekilir. Bu sebeple bölgede çok sıtma görüldüğünden ve sıtma olanlar titrediği için Mer’aş denildiğini söyleyenler de vardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Şubat 1973 târihli kânunla bu ile “Kahramanlık” ünvanı verilince, ilin ismi “Kahramanmaraş” olmuştur.
Târihi
Anadolu’da çok eski devirlerde kurulmuş şehirlerden biri olan Maraş, çeşitli târihî hâdiselere sahne olmuştur. M.Ö. 2000 senesinde Batıdan gelen Hititler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Hititli general “Maraj” bugünkü Maraş’ın yakınında kurduğu şehre kendi ismini vermiştir. Maraş bir ara “Gurgun” isimli genç Hitit Devletine başkentlik de yapmıştır. Hititlerin en faal olduğu yerlerden biri olan bu bölgede Hititlere âit çok sayıda eser bulunmuştur.
Eski Babil İmparatorluğunun nüfûzu buraya kadar uzanmıştır.
Asurlular bu bölgeye hâkim olunca, şehre “Markasi” ismini verdiler. Asurluların yerine geçen Yeni Babil İmparatorluğu bu bölgeye hâkim olamadı. Babil İmparatorluğnu ortadan kaldıran Medler, bölgeye girdiler. M.Ö. 6. asırda Medlerin yerine geçen Persler, Anadolu’nun birçok yeri gibi bu şehri de hâkimiyetleri altına aldılar. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Persleri yenerek bütün İran ve Anadolu’ya hâkim oldu. İskender’in ölümü ile imparatorluk parçalandı. Bu bölge, Selevkos (Asya)İmparatorluğunun payına düştü. Bir müddet sonra Kapadokya Krallığının eline geçti.
M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu bütün Anadolu gibi bu bölgeye de hâkim oldu. Romalılar, İmparator Caligula’ya izâfeten Maraş şehrine “Germanikya” (Germanikea) ismini verdiler. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu parçalanınca Anadolu ile birlikte Maraş da Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü. Bizanslılar devrinde Maraş mühim bir merkezdi. Bizans İmparatoru Üçüncü Leon Maraşlıdır.
Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında 637 senesinde Maraş Hâlid İbnu’l-Velîd emrindeki İslâm ordusu tarafından fethedilerek İslâm topraklarına katıldı. 746’da Bizanslılar Maraş’ı işgal ettilerse de, ertesi yıl Emeviler Maraş’ı geri aldılar. Abbâsîler devrinde Bizanslılar, 754’te Maraş’ı kısa bir müddet işgal ve tahrip ettiler. Yine 778’de Maraş Kalesini muhâsara ettiler. Halîfe Hârûn Reşîd,Maraş yakınlarında Haruniye Kalesini inşâ ettirdi. Bu bölgenin savunmasına büyük önem verdi. 877 senesinde İmparator Birinci Basileios şehri muhâsara etti, fakat alamadı. 916’da Bizanslıların eline geçerek feci şekilde yağma edildi. Kısa bir müddet sonra Maraş, Müslüman Hamdânî emirlerinin eline geçti. Bizanslılar, 949’da Maraş’ı Hamdânîlerden aldılar. 952’de yine Müslümanların eline geçti. 962’de Bizans İmparatoru Nikeforos Fokas, Maraş’ı işgal etti. 992’de Türk kumandanı Bengü Tigin,Bizanslılara büyük zarar verdiyse de Maraş’ı geri alamadı.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu Fâtihi ve Türkiye Selçukluları Devletinin kurucusu Birinci Süleymân Şah başkumandanlığındaki Selçuklu ordusu, Maraş’ı fethetti. Birinci Haçlı Seferinde Maraş ve civârı tekrar elden çıktı. 1097’de Gedefroy de Bovillon kumandasındaki Haçlı ordusu bölgeyi işgal ettikten sonra Maraş’ı piskoposluk merkezi yaptılar. 1100 Haziranında Antakya Prensi Bohemond Malatya’yı işgal için yürürken Maraş Ovasında Danişmendoğlu Gümüş Tigin’e yenildi ve esir düştü. Gümüş Tigin’in bu zaferinden sonra Maraş, Türklerin eline geçti.
Bizans İmparatoru Alexios Komnenos General Butimedes’i göndererek Maraş’ı yeniden işgal ettirdi. Haçlılar devrinde Maraş küçük bir Lâtin Senyörlüğü idi. Zengi HânedânındanTürk Atabeylerine vergi vererek varlığını devam ettiriyordu. 27 Kasım 1114’te Maraş’ta şiddetli bir zelzele oldu. 40.000 kişi öldü. 1136’da Danişmendoğulları bölgeye geldiler. Fakat Maraş’ı Haçlılardan alamadılar. 1138’de Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mes’ud, Maraş önlerine gelerek Lâtin Senyörlüğünü vergiye bağladı. 1149’da İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden fethederek Türkiye Selçukluları sınırları içine kattı.
1151’de Halep Atabeylerinin eline geçen şehir, Kılıç Arslan tarafından geri alındı. 1156’da Ermeniler Maraş’ı basıp yağma ettiler. 1173’te Sultan İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden aldı. Bir müddet Zengîler ve Eyyûbîlerin kontrolünde kalan şehir 1248’de Selçuklu Sultanı Gıyaseddîn Keyhüsrev zamânında yeniden Selçuklulara geçti. Gıyaseddîn Keyhüsrev, Emir Hüsameddin Hasan’ı Maraş Vâlisi tâyin etti. Bu zatın oğlu ve iki torunu 50 sene Maraş’ı idâre ederek, şehri îmâr ettiler.
İlhanlıların Anadolu’yu istilasından faydalanan Ermeniler tarafından 1253’te işgal ve tahrip edilen Maraş, İlhanlılara (İran Moğollarına)tâbi olmak şartıyla Kilikya Hıristiyanlarının elinde kaldı. O târihte en güçlü İslâm devleti olan Mısır-Suriye Türk Memlûk imparatorluğu ordusu, Maraş’ı almak için geldi. 1292’de Maraş’ı geri aldılarsa da, az sonra Hıristiyanlar yeniden Maraş’ı işgal ettiler. 1297’de Maraş tekrar Memlûklerin eline geçti. Böylece Maraş’ta Hıristiyan hakimiyeti kesin olarak sona erdi. Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya göç eden Türk boyları, bilhassa Türkmen oymakları Maraş ve civarına iskân edildiler. Bunlardan en kuvvetli boy olan Dulkadiroğulları burada iki asır süren bir beylik kurdular. 10 bey hüküm sürdü (1337-1522). Önceleri Memlûk Türk İmparatorluğuna tabi oldular, 1381-1384 arasında Maraş, Memlûklerin elinde kaldı. Daha sonra Osmanlı Devletinin yüksek hâkimiyetini tanıdılar. Osmanlı Hânedânı ile akraba oldular. 1449’da şehzade Sultan Mehmed (Fâtih), Dulkadiroğullarından Sitti Hatunla evlendi. Sultan İkinci Murad Han’ın annesi de Dulkadiroğullarındandı. Yavuz Sultan Selim Hanın annesi Ayşe Hatun da, Dulkadiroğullarındandır.
Dulkadir Beyi Bozkurt Beyin kızı çok güzeldi. Şah İsmâil isteyince inancı bozuk olduğu için ona vermedi. Şah İsmâil Maraş’a geldi. Dulkadiroğullarının cesetlerini çıkarıp kemiklerini yaktı. Bozkurt Beyin 1 oğlu ve 3 torununu diri diri kızartıp askerlerine yedirtti. İran Şahı İsmâil Safevî’nin Maraş’a yaptığı bu kanlı seferi üzerine Yavuz Sultan SelimHan, ana tarafından dedesinin saltanat sürdüğü Maraş’ı (Dulkadir Beyliğini)Osmanlı Devletine bağladı ve Maraş, beylerbeylik (eyâlet) merkezi oldu. Şam, Halep, Gaziantep, Hatay, Urfa, Maraş’a bağlıydı.
Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanında oğlu İbrâhim Paşanın 19 ay işgali altında kalan Maraş’ı 1840’ta İbrâhim Paşa boşalttı. Tanzimâttan sonra Maraş eyâlet merkezi durumunu kaybederek sancak merkezi oldu. Bir ara yine eyâlet merkezi olduysa da bir müddet sonra Halep vilayetinin üç sancağından biri oldu. Beş kazası vardı. On dokuzuncu asır sonlarında asırlardır devam eden dokumacılık ve dericilik sektörü çöktü. Birinci Dünyâ Harbi öncesinde Maraş’ın nüfûsu 75 binden 33 bine düştü ve bunun çok az miktarı Ermeni idi.
Birinci Dünyâ Harbinden sonra İngilizler Maraş’ı işgal ettiler ve Fransızlara verdiler. Fransızlar Maraş’taki Ermenileri ve Türkiye dışından, Avrupa’dan getirdikleri Ermenileri silâhlandırarak Türklere büyük zulüm yaptılar. Çocuk ve kadınlara kadar silâhlanan Maraşlılar, Fransız ve Ermenilere karşı kahramanca savaş vererek son derece üstün silâhlara sâhib olan düşmanı, Türk vatanından kovdular. 11 Şubat 1920’de Maraş düşman işgalinden kurtuldu.
İstiklâl Harbinde Kahramanmaraş’ın kahramanca mücâdelesi: Anadolu Fâtihi Süleymân Şahın 1071 Malazgirt Zaferinden kısa bir müddet sonra fethettiği Maraş’a Birinci Dünyâ Harbini müteakip Fransız Yüzbaşı Juli kumandasındaki Fransız işgal birlikleri ve beraberinde getirdikleri silâhlı Ermeni çeteleri girdiler. Ermeniler aşırı derecede taşkınlıklar yaptılar. Bu işgal hayâlî Ermeni devletinin kuruluş hamlesi idi. Söylenenlere göre; Ermeni ileri gelenlerinden Hırlakyan Agop’un konağında Guvernör Andre, bu Ermeninin torunu Helana’ya dans teklif edince, bu Ermeni kız; “Kalede Türk bayrağı dalgalandıkça teklifini kabul etmem.” der. Ertesi sabah Türk Bayrağı indirilince halk galeyana gelerek kaleye hücum eder. Fransız askerleri korkup kaçar. Halk Türk Bayrağını yerine asar. İşgalden iki gün sonra işgalci askerler, Uzunoluk semtinde hamamdan çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık ederek; “Burası artık Türklerin değil. Fransız müstemlekesinde örtülü gezilmez!” diyerek kadınların örtülerini almaya çalıştılar. Olayı gören Sütçü İmâm; “Durun bre dinsizler, durun bre köpek soyları, bugün nâmus günüdür.” deyip düşmana ilk kurşunu (tabancası ile) sıkarak mücâdeleyi başlattı. Bir Fransız Ermenisi öldü, diğerleri kaçtılar. Doktor Mustafa Bey, Avukat Kısakürek Mehmed Ali Bey, Şehid Evliyâ Muallim Hayrulah Efendi, Türkoğlu Mustafa ve Yusuf Çavuş, Sütçü İmam’a katıldılar.
Cumâ namazını kılmaya gelenlere Ulu Câmi İmâmı Rıdvan Hoca; “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan esir bir ülkede Cumâ namazı kılmak câiz değil. Sizin damarlarınızdaki asil Türk kanı o bayrağı yerine dikmeye hâizdir.” diyerek direnişi başlattı. Böylece 21 Ocak 1920 Çarşamba günü başlayan direniş, 11 Şubat 1920’ye kadar devam etti. 22 gün geceli gündüzlü can vererek, kan dökerek kazanılan 11 Şubat Zaferi, târihte rastlanan şehir savaşlarından apayrı bir özellik ve değer taşır. Kurtuluş Savaşında ilk destanı Kahramanmaraşlılar yazmıştır.
Târihte “Aslanlar Şehri” olarak bahsedilen Kahramanmaraş, dışardan hiçbir askerî yardım almadan düşman işgaline direnip kurtulduğu için 5 Nisan 1925’te TBMM, Kahramanmaraş’a “Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası” vermiştir.
Kahramanmaraş destanı ile ilgili olarak Gustov le Bon; “Müslümanların bu harpte göstermiş oldukları şecaat ve cesaret, bir filozof için ibret alınacak bir derstir. Çünkü şimdiye kadar dünyâyı idâre etmiş olan din kuvvetinin, bugün dahi idare etmekte olduğunun bir delilidir.” demektedir.
Fizikî Yapı
Kahramanmaraş ili topraklarının % 60’ı dağlarla, % 24’ü plato ve yaylalarla ve % 16’sı ovalarla kaplıdır. Dağlar Güney Torosların devamıdır. Bu dağlar arasında geniş ovalar ve bol akarsular yer alır.
Dağları: Kahramanmaraş topraklarının % 60’ını kaplayan dağlar genellikle Güneydoğu Torosların uzantılarıdır. En yüksek noktası Nurhak Dağlarındadır (3081 m). Başlıca dağları şunlardır: Binboğa Dağları (2907 m), Engizek Dağı (2814 m), Ahır Dağı (2301 m), Koç Dağı (2547 m), Salavan Dağı (2370 m), Deli Hübek Dağı (Ayırmekan Tepe 2907 m).
Maraş ilinde dağların çoğu akarsularla parçalanmış plato ve yaylalardan meydana gelir. Yaylaların çoğu kuzeydedir. Güneyde de vardır. Başlıcaları şunlardır: Çalıpalma, Üçkuyu, Yavşan, Binboğa, Başkonuş, Gonan, Yedikuyu, Karagöl, Çevirmi yaylalarıdır.
Ovaları: Ovaların çoğu Ceyhan Nehri Vâdisi boyunca uzanırlar. Maraş Ovasının uzunluğu 40 km, genişliği 20 kilometredir. Ahır Dağı ile Çimen Dağı arasında yer alır. Elbistan Ovasının uzunluğu 50 km, genişliği 20 km olup, yüksekliği 1000-1200 m arasındadır. Binboğa, Nurhak, Engizek ve Berit dağları ile çevrilidir. Göksu Ovasının uzunluğu 30 km, genişliği 20 kilometredir. Göksün Çayı ile sulanır. Diğer ovalar; Andırın, Afşin ve İnekli, Türkoğlu, Narlı, Elbistan, Mizmilli’dir.
Akarsuları: İlin en önemli akarsuyu Ceyhan Nehridir. Diğer akarsuların hepsi Ceyhan Nehrine karışır. Ceyhan Nehri, Elbistan ilçesinin Pınarbaşından çıkar. Elbistan ortasından geçerek Kahramanmaraş’ı kuzeyden güneye kateder. Göksun Çayı, Binboğa Dağlarından çıkar. Uzunluğu 138 km olup, Ceyhan Nehrine karışır.
Aksu Çayı, Engizek Dağının eteklerinde Küçükçerit köyü yakınındaki bir pınardan çıkarak, dar ve derin boğazlardan geçerek Kahramanmaraş’ın batısıdan Ceyhan’a karışır. Bunların yanında il sınırları içinde uzunluğu 100 kilometreden az olan pekçok dere ve çay vardır. Bunlar; Erkenez, Karaçay, Deliçay, Öngüt, Körsulu, Peynirdere, Kerhan, Kırkgöz, Üzücek, Başpınar, Andırın, Çırlak, Darıovası, Keşiş, Söğütlü, Hurman, Nargile, Nurhak, Göksun-Kömür, Çukurhisar, Kayagözü, Mizmızlı, Bağlama, Taşbiçme ve Gökpınar’dır.
Göller: İlde tabiî göl yoktur. Bataklık hâlindeki Gölbaşı ve Gavur Gölü kurutularak tarıma elverişli hâle getirilmiştir. Aksu Çayı üzerinde kurulan Kartalkaya Baraj Gölü 57 m yükseklikte ve 195 milyon m3 su kapasiteli olup, 27.000 hektar alanı sulamakta kullanılır. 1989’da yapımı tamamlanan Ceyhan üzerindeki Menzelet Barajı ile 178.000 hektara yakın toprak sulanmakta ve 124.000 kw elektrik elde edilmektedir. 2 milyar m3 su kapasitelidir. Sır Barajının yapımı 1990 yılında tamamlandı ve 1991’de elektrik üretimi başladı. Ayrıca Kandil, Karakuz, Düzkesme, Kılavuzlu, Ayvalı, Adatepe barajları yapılmaktadır.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: İlin güneyinde Akdeniz iklimi, kuzeyinde ise sert olmayan kara iklimi görülür. Yağış ortalaması 723 milimetredir. Yılın 40 gününde ısı 0°C’nin altında ve 120 gün 30°C’nin üstünde seyreder. Toprağın karla örtülmesi genel olarak bir haftayı geçmez. Kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Kartalya, Menzelet ve Sır barajlarında su toplanması ile Kahramanmaraş’ta nem ve yağış oranında değişme olmuştur.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 42’si orman ve fundalıklarla, % 27’si ekili-dikili alanlarla, % 24’ü çayır ve mer’alarla kaplıdır.
Dağların çoğu orman ve makiliktir. Andırın ve Elbistan ilçlerinde orman alanları zengindir. Ovalar bozkır görünümündedir. Ormanlarda çam, meşe, kayın, ardıç, sedir, köknar ve şimşire rastlanır.Zeytinlik ve bağları oldukça geniş yer tutar.
Ekonomi
Kahramanmaraş ekonomisi tarıma ve tarıma dayalı imalât sanâyii ile ticârete dayanır. Faal nüfûsun % 80’i tarım, ormancılık, hayvancılık ve avcılıkla uğraşır. Gayri sâfi hâsılanın yarısı tarımdan elde edilir.
Tarım: İl topraklarında çeşitli tarım ürünleri yetişir. Başlıca tarım ürünleri; buğday, arpa, pirinç çavdar, mahlut, nohut, fasülye, şekerpancarı ve pamuktur.
Başta üzüm olmak üzere pekçok meyve yetişir. Üzümü meşhurdur. Yetişen diğer meyveler ise çilek, elma, kayısı, armut, zeytin, dut, antepfıstığı, fındık, yerfıstığı ve çamfıstığıdır.
İlde sebzeler arasında en çok domates, biber, lahana, soğan, kabak ve hıyar yetiştirilir. Kahramanmaraş’ın kırmızı biberi meşhurdur. İlde modern tarım araçları, sulama ve gübreleme yaygınlaşmıştır. Türkiye’nin biber tarlası ve çeltik deposudur.
Hayvancılık:Kahramanmaraş çayır, mer’a ve yayla bakımından zengindir. İl sınırları içinde koyun, sığır ve kıl keçisi beslenir.Kümes hayvancılığı gelişmektedir. 30 bin civârında arı kovanı bulunmaktadır. Menzelet, Kartalkaya, Sır Baraj göllerinde ve Tekirsuyu’nda alabalık, aynalı sazan, yayın ve kefal balıkları avlanır.
Ormancılık: Kahramanmaraş orman bakımından zengin sayılır. 470 bin hektar orman ve 130 bin hektar fundalık olarak 600 bin hektar orman varlığı vardır.Senede yaklaşık 200 bin m3 sanâyi odunu ile 50 bin ster yakacak odun ve 500 ton reçine elde edilir.
Mâdenleri: Kahramanmaraş mâden bakımından çok zengindir. Barit, Türkoğlu ilçesinde çıkarılmaktadır. Elbistan’ın Bıçakçılar, Murata ve Nargele köylerinde demir yatakları vardır. Afşin-Elbistan arasında 100 km2lik bir sahada düşük kalorili linyit yatakları mevcuttur. Çıkarılan linyit kömürü Türkiye’nin en büyük kamu yatırımlarından olan Afşin-Elbistan Termik Santralinin 1984’te devreye giren ünitelerinde kullanılmaktadır. Linyit rezervi 3,5 miyar tondur. Ülkenin en zengin linyit havzasıdır. Göksun ilçesinde zengin mermer yatakları bulunur. Türkiye’nin en zengin çimento toprağı bu bölgededir.
Kahramanmaraş’ta ayrıca krom, mâden kömürü, çinko, bakır, mangenez, manyezit, talk, oniks, kurşun, grafit, amyant ve pirit mâdenleri de çıkarılır.
Sanâyi: Kahramanmaraş sanâyii yeni yeni gelişmektedir. 1986’da kalkınmada öncelikli bölgeler içine dâhil edilmesiyle fabrikaların sayısı hızla arttı. Sanâyi tarıma dayalıdır. Afşin-Elbistan Termik Santralı ile ilde sanâyi gelişmektedir. 10 kişiden az işçi çalıştıran sanâyi iş yeri 1200 ve 10 kişiden fazla çalıştıran iş yeri 100’e yakındır. Başlıca sanâyi kuruluşları Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanâyii, iplik fabrikaları, penye dokuma fabrikaları, çelik tencere ve çaydanlık fabrikaları, SEK’in peynir ve tereyağ fabrikası, kiremit-tuğla fabrikaları, un yem, yağ, dokuma, iplik, pres ve çırçır fabrikaları, alüminyum ve bakır, mermer, kırmızı biber, sunta, plâstik ve çimento fabrikalarıdır.
Bir milyon m2lik bir sahaya 1973’te temeli atılan sanâyi sitesinde 600 iş yeri tamamlanmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santralı tam kapasiteyle çalışmaya başladığında senede 8,1 milyar kwh elektrik üretecektir.
Ulaşım: Kahramanmaraş karayolu ve demiryolu bakından önemli bir kavşak noktasıdır. Karayolu ile Antakya, Gaziantep, Urfa, Mersin, Adıyaman, Diyarbakır, Siirt, Malatya, Elazığ, Kayseri ve Ankara illerine bağlanmaktadır. 390 km’lik devlet ve 425 km’lik il yolu vardır. Andırın ve Çağlayancerit hâriç bütün ilçeler il merkezine asfalt yolla bağlıdır.
Demiryolu: 1948’de Maraş Garı Köprüağzından ayrılan 28 km’lik bir hat ile Haydarpaşa-Kurtalan hattına bağlanır. İl sınırları içinde Narlı yakınlarından ikiye ayrılan demiryolunun bir kolu Gaziantep’e diğeri ise Malatya’ya uzanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 892.952 olup, 407.215’i il ve ilçe merkezlerinde, 485.737’si köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 14.327 km2 olup, nüfus yoğunluğu 62’dir.
Örf ve âdetleri: Kahramanmaraş’ın târihi Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hititlerden başlar. Hititlerden bu yana bölgeye birçok millet ve medeniyet hâkim olmuştur. 637’de İslâm Orduları ve 1071’den sonra Türkler tarafından fethedilen bu şehir, pekçok defa el değiştirmesine rağmen Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuştur. 1297’den sonra Hıristiyanların hâkimiyeti tamâmen sona eren ve Yavuz Sultan Selim Han tarafından kesin olarak Osmanlı Devletine katılan Kahramanmaraş’ta Türk-İslâm kültürü, örf ve âdetler ve her çeşit sosyal müesseselerde hâkim olmuş diğer kültürler unutulmuştur.
Halk edebiyâtı: Kahramanmaraş halk edebiyâtı bakımından zengin bir ilimizdir. Çok sayıda halk şâiri yetişmiştir. Hezârî, Şirâzî, Şâzî ve Derdî çok meşhurlarıdır. Kahramanmaraş atasözleri, manileri, tekerlemeleri ve bilmeceleri bakımından da zengindir.
El sanatları: Kahramanmaraş’ta bakırcılık, ahşap oymacılığı, ayakkabı îmâlâtı, kilim dokumacılığı, mobilyacılık, dericilik, köşkerlik (yemeni tamirciliği), sim, sırma, kuyumculuk ve genç kızların “dival” nakışı meşhurdur.
Kıyâfet: Kadınlar başa oyalı yazma veya poşu takarlar, fistan, üç etekli zıbın ve üzerine “sermare” denilen cepken, aba giyilir. Bele ise “belek” denilen kuşak sarılır. Ayağa topuklu ayakkabı giyilir. Erkekler de başa açık renkli keçe külâh giyerler ve üzerine poşu takarlar. Sırtta beyaz mintan, simle işlemeli cepken, aba, şalvar, şalvarın yan taraflarında sırmalı Maraş işi bulunur. Bele poşu, poşu üzerinde deri üzerine sırma ile motifler işlenmiş kuşak takılır. Ayağa yün çorap ve yemeni giyilir.
Halk oyunları ve müziği: Doğu Anadolu’nun oyun ve müziği hâkimdir. Halay havaları, cengi, Köroğlu oyunları oynanır. Türküleri oldukça fazladır. Ağıtlar, kına havaları, güzelleme ve öğütleri çoktur. Başlıca oyunları Maraş Üçayağı, Demircioğlu, Bir Evde İki Gelin, Maraş Ağzı, Pekmez Oyunu, Ağır Hava, Comulu, Çamdan Sakız Akıyor, Çoban,Türkmen Halayı, Çelebi Halayı, Zayak ve Kelek’tir.
Mahallî yemekleri: Tirşik çorbası, Tarhana çorbası, ekşili çorba, mercimek çorbası, pıtpıt lapası, bulamaç, simit köftesi, kısır, içli köfte, patlıcan musakka, yoğurtlu kebab, havuçlu Maraş pilavı, peynirli börek, peynir helvası, un helvası, ballı börek, harmanda baklavası.
Maraş dondurması Türkiye ve Türkiye dışında meşhurdur. Dondurma yapımında kullanılan sahlep özel olarak toplanıp öğütülür. Dondurma dibekte döğülerek yapılır. Sütten yapılan kaymaklı dondurma sakız gibidir. Çiğ köfte Güneydoğu Anadolu’nun ortak zevkidir. Kahramanmaraş çiğ köftesi farklıdır. Tâze siyah et, tâze çekilmiş bulgur, bol baharat ve kırmızı biber ile usta bir yoğurucu tarafından yapılır. Yörede çiğ köfte yapılırken deyiş olarak söylenen şu şiir meşhurdur:
ÇİĞ KÖFTE
Çiğ köfteler ne acı
Ayran bunun ilâcı
Çok yoğur gelin bacı
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köfteler dama kaçtı
Ayran peşine düştü
Çok yedim karnım şişti
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köfteyi yoğuran
Yemez bunu doğuran
Bol ayran, tere, soğan
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köftenin bulguru
Boğazdan geçmez kuru
Bacım ayranın duru
İlle de canım çiğ köfte
Servi kavak uzun uzun
Yaprakları düzüm düzüm
Ne sulu ki iki gözüm
İlle de canım çiğ köfte
Spor: Ata sporu güreşimize yıllardır eleman yetiştiren illerimizin başında Kahramanmaraş gelir. Haydar Pehlivan, Kasap Kara Ali ve Mağralı Ökkeş meşhurdur. Unutulan şalvar güreşi ile karakucak güreşinin yeniden gelişmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Karakucak Güreş Festivali bu çalışmalardan biridir.
Eğitim: Kahramanmaraş’ta okulsuz köy yoktur. Okuma-yazma oranı % 80’e ulaşmıştır. İlde 25 anaokulu, 965 ilkokul, 85 ortaokul, 8 meslekî ve teknik ortaokul, 26 lise, 13 meslekî ve teknik lise vardır. 1993’te öğretime başlayan Sütçü İmâm Üniversitesinde Fen-Edebiyat, Zirâat, Orman, Tıp, Tekstil fakülteleri vardır. Ayrıca Elbistan ilçesinde Malatya İnönü Üniversitesine bağlı bir Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır.
İlçeleri
Kahramanmaraş’ın biri merkez olmak üzere on ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 360,481 olup, 228.129’u ilçe merkezinde, 132.352’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 77, Süleymanlı bucağına bağlı 10, Yeniköy bucağına bağlı 13 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeybatısında Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Ceyhan Nehri ve Aksu Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, pamuk, kırmızı biber, buğday, arpa ve sebzedir. İplik dokuma, un, yağ, çırçır, çelik tencere, konfeksiyon fabrikaları, çeltik ve biber işleme atölyeleri başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Maraş Ovasının kuzeyinde Ahır Dağının güney eteklerinde meyilli bir arâzide kurulmuştur. En alçak yeri denizden 580 m yükseklikte olup en yüksek yeri ise 660 metredir. Kayseri-Gaziantep karayolu ve Adana-Elazığ demiryolu ilçeden geçer.
Afşin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 99.321 olup, 28.524’ü ilçe merkezinde 70.797’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35, Tandır bucağına bağlı 20 köyü vardır. Yüzölçümü 1387 km2 olup, nüfus yoğunluğu 72’dir. İlçe toprakları Elbistan Ovası ve batısında yer alan Binboğa Dağlarından meydana gelir. Güneydoğu Torosların kuzeye uzanan kollarında platolar görülür. Güneydoğusunu Afşin Ovası kaplar, ovayı Ceyhan Irmağı ve kolları sular.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri nohut, şekerpancarı, ayçiçeği, patates ve meyvedir. Sulanabilen yerlerde fasulye yetiştirilir. En çok koyun ve sığır beslenir.
İlçe merkezi Binboğa Dağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1180 metredir. Târihî eserler bakımından zengindir. Elbistan’a bağlı bucakken 1944’te ilçe oldu. Eski isimleri Efsus ve Yarpuz’dur. İl merkezine 145 km mesâfededir.
Andırın: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.337 olup, 7506’sı ilçe merkezinde, 36.831’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 43, Çokak bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 1178 km2 olup, nüfus yoğunluğu 38’dir. İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeybatısında Nur ve Gâvur Dağları adlarıyla da bilinen Amanos Dağları yer alır. Amanos Dağlarında platolar vardır. Başlıca akarsuları Andırın ve Keşiş çaylarıdır. Geben Ovası hâriç düz arâzi yok denecek kadar azdır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, nohut, pamuk, karpuz, yerfıstığı, çilek, fındık ve ayçiçeğidir. Meyvecilik ve sebzecilik yaygın olarak yapılır. Yüksek kesimlerde yaylacılık yoluyla küçükbaş hayvan beslenir. Ormancılık son zamanlarda gelişmektedir.
İlçe merkezi, Andırın Suyu Vâdisinde kurulmuştur. Denizden 1050 m yüksekliktedir. İlçe halkı İstiklâl Harbinde Hâfız Efendinin teşvikiyle öküzlerini satıp silâh alarak Maraş’ın kurtuluş mücâdelesine katılmışlardır. 1863’te ilçe olan Andırın’ın belediyesi 1953’te kurulmuştur.
Çağlayancerit: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 26.914 olup 10.435’i ilçe merkezinde, 16.479’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneybatısında Ahır Dağı yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fasulye, buğday, arpa, mercimek ve nohuttur. Meyvecilik gelişmiştir. Elma, bâdem, ceviz, kiraz, kayısı, şeftali ve vişne en çok yetiştirilen meyvelerdir. İlçe merkezi Ahır Dağının kuzeydoğu eteklerinde kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı belediyelik bir köyken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.
Ekinözü: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.633 olup 8184’ü ilçe merkezinde 13.449’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneydoğusunda Salavan Dağı, batısında Berit Dağı, güneyinde Engizek Dağı yer alır.
Ekonomisi, tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasulye, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçede bulunan içmeler önemli gelir kaynağıdır. İlçe merkezi Savan Dağının kuzeybatı eteklerinde bir dere vâdisinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı belediyelik köy iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Elbistan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 112.024 olup, 54.741’i ilçe merkezinde, 57.283’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları akarsularla parçalanmış bir düzlük ve bunun etrâfında yer alan dağlardan meydana gelir. Doğusunda Nurhak, güneyinde Engizek ve Berit, kuzeyinde Hezanlı Dağı, orta kesimde Elbistan Ovası yer alır. Ova ile dağlar arasında platolar vardır. Başlıca akarsuyu olan Ceyhan Nehri ilçe yakınlarındaki Pınarbaşı’ndan doğar.
Ekonomisi tarıma ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, lahana arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasülye, sebze ve meyvedir. Antepfıstığı yetiştiriciliği gelişmektedir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok koyun beslenir. Dağlık kesimlerde daha çok kıl keçisi, ovada ise sığır besiciliği yaygındır. İlçe merkezinde şeker ve tuğla fabrikası bulunur. Elbistan ile Afşin arasında düşük kaliteli linyit yatakları vardır. Türkiye’nin en büyük termik santralı olan Afşin-Elbistan Termik Santrali bölgeden çıkarılan linyit ile çalıştırılır.
İlçe merkezi ovanın güneyinde, Şar Dağı eteğinde, kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1115 metredir. Dulkadiroğulları Beyliğine başkentlik yapmıştır. Memluk İmparatoru Sultan Baybars İlhanlıları burada yenmiştir. 1507’de Şah İsmâil ilçede korkunç tahribât ve katliam yapmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santrali ilçenin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. İlçe belediyesi 1885’te kurulmuştur. İl merkezine uzaklığı 163 kilometredir.
Göksun: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 70.616 olup, 22.847’si ilçe merkezinde 47.769’u köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 43, Çardak bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1920 km2 olup nüfus yoğunluğu 37’dir. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Batısında Dibek Dağı, kuzeyinde Binboğa Dağları, Binboğa Dağlarının doğu kısmında ise platoluk alan yer alır. Başlıca akarsuyu Göksun Irmağıdır.
Ekonomisi tarıma bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, fasülye, nohut, elma ve üzüm olup, ayrıca az miktarda arpa, mercimek, antep fıstığı ve kayısı yetiştirilir.Hayvancılık ekonomik açıdan ikinci derecede yapılır. En çok kıl keçisi ve koyun beslenir. İlçe topraklarında alüminyum, mermer yatakları ve demir yatakları vardır. Orman bölgesinde olduğundan kereste fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Göksun Ovasında Terbüzek Çayı kenarında kurulmuştur. Kahramanmaraş-Kayseri karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 94 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1240 metredir. İlçe belediyesi 1908’de kurulmuştur.
Nurhak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.990 olup, 7087’si ilçe merkezinde, 7903’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Nurhak Dağları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvancılık yapılır. En çok koyun ve kıl keçisi beslenir. Ovalarda sığır besiciliği yapılır. İlçe merkezi, NurhakDağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Pazarcık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 81.644 olup, 25.154’ü ilçe merkezinde 56.490’ı köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 57, Nazlı bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 1938 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir. İlçe toprakları yüksek olmayan dalgalı düzlüklerden meydana gelmiştir. Kuzeyinde Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Aksu ve Karasu Çayıdır. Aksu Çayı üzerinde sulama gâyeli bir baraj vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı ve arpa olup ayrıca az miktarda elma, kayısı ve baklagiller yetiştirilir. İlçe topraklarında Mangenez ve tuğla-kiremit hammaddesi ihtivâ eden mâden yatakları vardır.
İlçe merkezi Aksu Vâdisinde Gani Dağları eteklerinde Kartalkaya Baraj Gölü kıyısında kurulmuştur. Adana-Malatya demiryolu ile Adayıman-Malatya karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 48 km mesâfededir. Belediyesi cumhûriyetten önce kurulmuştur.
Türkoğlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 60.992 olup, 14.608’i ilçe merkezinde, 46.384’ü köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 688 km2 olup, nüfus yoğunluğu 89’dur. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Batısında Amanos ve Gâvur dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Aksu Çayıdır. Dağlık bölgeler ardıç, köknar, kızılçam ve sedir ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı, çamfıstığı, arpa, kırmızı biber ve soya olup, ayrıca az miktarda zeytin, elma, nohut, mercimek ve kayısı yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, daha çok büyükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçe topraklarında barit ve tuğla kiremit hammaddesini ihtivâ eden mâden yatakları vardır. İlçede tuğla, yağ, çırçır, demir çekme fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Adana-Kahramanmaraş karayolu ve Adana-Malatya demiryolu üzerinde yer alır. İl merkezine 20 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 475 metredir. Eski ismi Eloğlu’dur. İlçe belediyesi 1960’da kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Kahramanmaraş tabiî güzellikleri ve târihî eserleri çok olan bir ilimizdir. Fakat târihî eserlerden çok az bir kısmı kullanılır vaziyettedir.
Ulu Câmi: Dulkadiroğullarından Alâüddevle bin Süleymân tarafından 1496’da yaptırılmıştır. Ekmekçi Mahallesindedir. Câminin ahşap işleri ve süslemeleri çok güzeldir.Mihrabı bitki ve geometrik motiflerle süslüdür. Minâre renkli taş süslemeli ve Memlûklü tarzındadır.
Hâtuniye Câmii: Yavuz Sultan Selim’in büyükannesi ve Alâüddevle’nin hanımı Şemsi Sultan tarafından yaptırılmıştır. Pencere demirleri dövme demirden yapılmış olup, büyük bir sanat eseridir. Son cemâat yerinin solunda bir türbe bulunmaktadır.
İklime Hâtun Mescidi: Alâüddevle’nin kızı İklime Hâtun adına 1549’da yaptırılmıştır. Yanında bir türbe vardır. Kare plânlı mescidin kubbesi yıkılmıştır.
Ulu Câmi: Elbistan ilçesindedir. On altıncı asırda Osmanlılar devrinde yapılmıştır. Minâresi kesizgen tabanlı ve silindirik gövdelidir.
Taş Mescid ve Medrese: Alâüddevle’nin kızı adına yapıldığı tahmin edilen yapının kitâbesi yoktur. Medrese dörtgen plânlı açık avlu çevresinde sıralanmış bölümlerden meydana gelmektedir. Yanında mescid ve türbe olup, türbede dört kabir vardır. Medrese Hâfız Ali Efendi İlmî Eserler Kütüphânesi ve mescid olarak kullanılmaktadır.
Eshâb-ı Kehf Külliyesi:Afşin ilçesine 7 km uzaklıkta câmi, ribat ve kervansaraydan meydana gelen bu külliye Eshâb-ı Kehf’in makamları olarak kabûl edilir.
Ceyhan Köprüsü: Eski Kahramanmaraş-Göksun yolunda Ceyhan Nehri üzerinde kurulmuştur. On dört veya on altıncı asırda yapıldığı tahmin edilmektedir. 150,60 m uzunluğunda altı gözlü bir köprüdür. Çeşitli devirlerde yapılan tâmirler yüzünden orijinal yapısı kaybolmuştur.
Maraş Kalesi: Şehrin ortasındadır. Hititler zamânında yapılan yığma tepe (Höyük) üzerine M.Ö. 8. asırda yapılmıştır. Yıkık kalenin duvarları onarılmıştır. Eskiden Maraş Müzesi bu kaleydi.Hitit, Roma ve Osmanlı devirlerine âit eserler sergilenmektedir.Selçuklular tarafından tâmir ettirilmiş olan kaleye Kânûnî Sultan SüleymânHan câmi yaptırmış ve kaleyi onartmıştır. Kânûnî devrinde kalede 10 adet ev bulunuyordu. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Hitit “Maraş Arslanı” heykeli bu kaleden alınmıştır. Kalede dört arslan bulunuyordu. Üçü kayıptır.Kale 128 x 60 = 7680 m2 sahayı kaplar ve duvar kalınlığı 160 santimetredir. Kalede bugün park vardır.Kale ile Çukurhamam arasında tünel yer alır.
Sütçü İmam Anıtı: Kurtuluş Savaşı sırasında Türk kadınlarına sarkıntılık yapan Fransız askerini öldüren ve böylece düşmana karşı direnişi başlatan Sütçü İmam hâtırasına şehit edildiği yere 1936’da dikilmiştir. Kitâbesinde; “31 Teşrin 1920’de Sütçü İmam, Türk nâmusunu burada silâhıyla korudu, 1936” yazılıdır.
Meryem Çil Kalesi: Andırın’dadır. Efsânelere konu olmuştur.
Köroğlu Kalesi: Pazarcık’ta ve Aksu Vâdisi üzerinde, Abbâsîler tarafından Toroslardan gelecek Bizans saldırılarına karşı sekizinci asırda yapılmıştır.
Hurman Kalesi: Afşin yakınlarındadır. Romalılar devrinden kalmıştır.
Kız Kulesi:Elbistan ilçesinin Kale köyünde bir tepe üzerindedir. Kaleden günümüze sâdece burç kalıntıları ulaşmıştır. Ortaçağlara âittir. Hitit Mezarları: Ahırdağ eteklerindedir. Karahöyük: Elbistan’da olup Hititlere âit yerleşme merkezidir. Mamut İskeleti: Gâvur Gölü kurutulurken, taşlaşmış çok eskiden yaşayan “mamut” iskeleti bulunmuştur. Kırk Mağaralar: Pazarcık’tadır. Yılanlı Mağara: Pazarcık-Ufacıklı köyü yakınındadır. Göksun Kalıntıları: İlçeye bağlı 5 km uzaklıktadır. Taban mozaikleri, kilise kalıntıları ve kral mezarları vardır. Çamurlu ve Değirmendere köylerinde ise çok miktarda Oyma Taş Mağaraları çeşitli devirlere âit kale kalıntıları ve antik çağa âit eserler bulunur.
Mesîre yerleri: Kahramanmaraş’ta tabiî güzellikler çoktur. Başlıcaları şunlardır:
Güvercinlik:Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 15 km uzaklıktaki güzel bir mesîre yeridir. Güvercinlik Barajının yakınında yerden kaynayan suları vardır.
Ali Kayası: Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 25 km mesâfede, görünüşü çok heybetli 150 m yükseklikte dimdik bir kara taş kütlesidir. Menzelet Barajının dolmasıyla yarısı sular altında kaldı.
Fırnız: Etrâfı ormanlarla kaplı bir vâdidir. Vâdiden akan suyun etrafı güzel bir dinlenme yeridir. Suda tatlı alabalık bulunur.
Tekir: Çam ve ardıç ormanları ve bol akarsuları ile güzel bir mesîre yeridir. Ardıç, ismi verilen pınarın suyu meşhurdur. Yakınında bulunan Delihübek Dağının balı ile Tekir Çayının alabalığı meşhurdur.
Çınar Geçidi:Andırın ilçesine 4 km uzaklıkta orman içi dinlenme yeridir. Soğuk suları meşhurdur.
Döngele Mağaraları: Maraş-Kayseri yolu üzerinde, il merkezine 35 km uzaklıktadır.Mağaralarda eski devirlere âit kalıntılar ile soğuk kaynak suları vardır.Kaynak suları mağara eteğinde Tekir Çayını meydana getirir.Türkiye’nin en nefis alabalıkları bu çayda bulunur. Çevrede turistik tesisler vardır.
Kumaşır Gölü: Maraş-Adana yolu üzerinde il merkezine 9 km uzaklıktadır. Suyu pırıl pırıl, balığı bol, etrafı yemyeşildir.
Kaplıca ve Ilıcaları: Kahramanmaraş’ta bulunan şifâlı sulardan yeterince faydalanılmamaktadır.
Ekinözü (Cela) İçmeleri: Elbistan’a 25 km uzaklıkta Ekinözü ilçesindedir. Tesisleri mevcut olan kaplıcanın suları metabolizma hastalıklarına, şişmanlık ve gut hastalığına, safra kesesi, karaciğer, mîde ve barsak hastalıklarına iyi gelmektedir. Böbrek taşlarını düşürmekte de faydalanılır.
Hopur İçmesi: Kahramanmaraş’ın Merkeze bağlı Şerefoğlu köyü yakınlarındadır. Suyu ve çamuru deri hastalıklarına, böbrek taşlarını düşürmeye ve iç hastalıklarına iyi gelmektedir.
Zeytin Kaplıcası: Süleymanlı bucağına bağlı Ilıcaköy kasabasında bulunan kaplıcanın suyu romatizma ve deri hastalıklarına faydalı olmaktadır.
DöngelKaplıcası: Döngel köyüne 2 km uzaklıkta yer alan kaplıcanın suyu romatizmal hastalıklara ve çeşitli deri hastalıklarına iyi gelmekteydi. 1990 senesinde Sır Barajında su toplanması ile kaplıca sular altında kaldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAHRAMANMARAŞ
İlin Kimliği
Nüfûsu : 892.952
Yüzölçümü :14.327 km2
İlçeleri : Merkez, Afşin, Andırın, Çağlayancerit, Ekinözü, Elbistan, Göksun, Nurhak, Pazarcık, Türkoğlu.
İstiklâl madalyalı tek ilimiz. Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bulunan ve bir kısmı bu bölgelere ait olan Kahramanmaraş’ın toprakları 27°11’ ve 38°36’ kuzey enlemleri ile 36°15’ ve 37°42’ doğu boylamları arasında yer alır. Doğudan Malatya, Adıyaman, Gaziantep; güneyden Adana; batıdan Kayseri; kuzeyden ise Sivas illeri ile çevrilidir. Trafik numarası 46’dır. Dondurması, pirinci, biberi, üzümü, pancarı ile meşhurdur.
İsminin Menşei
Maraş Hitit devrinde meşhur kumandan “Maraj” tarafından kurulmuştur. Asurluların “Markasi” ve Romalıların “Germanikya” dedikleri bu şehre İslâm orduları fethedince “Mer’aş” veya “Reaşe”, Türkler fethettikten sonra da “Maraş” denildi. “Mer’aş” “titreyen yer” demektir. Nil Vâdisi, Lût Gölü, Amik Ovası, Maraş arası zelzele bölgesidir. Bu sebeple Mer’aş denildiği söylenir.
Bölgede pirinç çok ekilir. Bu sebeple bölgede çok sıtma görüldüğünden ve sıtma olanlar titrediği için Mer’aş denildiğini söyleyenler de vardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Şubat 1973 târihli kânunla bu ile “Kahramanlık” ünvanı verilince, ilin ismi “Kahramanmaraş” olmuştur.
Târihi
Anadolu’da çok eski devirlerde kurulmuş şehirlerden biri olan Maraş, çeşitli târihî hâdiselere sahne olmuştur. M.Ö. 2000 senesinde Batıdan gelen Hititler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Hititli general “Maraj” bugünkü Maraş’ın yakınında kurduğu şehre kendi ismini vermiştir. Maraş bir ara “Gurgun” isimli genç Hitit Devletine başkentlik de yapmıştır. Hititlerin en faal olduğu yerlerden biri olan bu bölgede Hititlere âit çok sayıda eser bulunmuştur.
Eski Babil İmparatorluğunun nüfûzu buraya kadar uzanmıştır.
Asurlular bu bölgeye hâkim olunca, şehre “Markasi” ismini verdiler. Asurluların yerine geçen Yeni Babil İmparatorluğu bu bölgeye hâkim olamadı. Babil İmparatorluğnu ortadan kaldıran Medler, bölgeye girdiler. M.Ö. 6. asırda Medlerin yerine geçen Persler, Anadolu’nun birçok yeri gibi bu şehri de hâkimiyetleri altına aldılar. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Persleri yenerek bütün İran ve Anadolu’ya hâkim oldu. İskender’in ölümü ile imparatorluk parçalandı. Bu bölge, Selevkos (Asya)İmparatorluğunun payına düştü. Bir müddet sonra Kapadokya Krallığının eline geçti.
M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu bütün Anadolu gibi bu bölgeye de hâkim oldu. Romalılar, İmparator Caligula’ya izâfeten Maraş şehrine “Germanikya” (Germanikea) ismini verdiler. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu parçalanınca Anadolu ile birlikte Maraş da Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü. Bizanslılar devrinde Maraş mühim bir merkezdi. Bizans İmparatoru Üçüncü Leon Maraşlıdır.
Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında 637 senesinde Maraş Hâlid İbnu’l-Velîd emrindeki İslâm ordusu tarafından fethedilerek İslâm topraklarına katıldı. 746’da Bizanslılar Maraş’ı işgal ettilerse de, ertesi yıl Emeviler Maraş’ı geri aldılar. Abbâsîler devrinde Bizanslılar, 754’te Maraş’ı kısa bir müddet işgal ve tahrip ettiler. Yine 778’de Maraş Kalesini muhâsara ettiler. Halîfe Hârûn Reşîd,Maraş yakınlarında Haruniye Kalesini inşâ ettirdi. Bu bölgenin savunmasına büyük önem verdi. 877 senesinde İmparator Birinci Basileios şehri muhâsara etti, fakat alamadı. 916’da Bizanslıların eline geçerek feci şekilde yağma edildi. Kısa bir müddet sonra Maraş, Müslüman Hamdânî emirlerinin eline geçti. Bizanslılar, 949’da Maraş’ı Hamdânîlerden aldılar. 952’de yine Müslümanların eline geçti. 962’de Bizans İmparatoru Nikeforos Fokas, Maraş’ı işgal etti. 992’de Türk kumandanı Bengü Tigin,Bizanslılara büyük zarar verdiyse de Maraş’ı geri alamadı.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu Fâtihi ve Türkiye Selçukluları Devletinin kurucusu Birinci Süleymân Şah başkumandanlığındaki Selçuklu ordusu, Maraş’ı fethetti. Birinci Haçlı Seferinde Maraş ve civârı tekrar elden çıktı. 1097’de Gedefroy de Bovillon kumandasındaki Haçlı ordusu bölgeyi işgal ettikten sonra Maraş’ı piskoposluk merkezi yaptılar. 1100 Haziranında Antakya Prensi Bohemond Malatya’yı işgal için yürürken Maraş Ovasında Danişmendoğlu Gümüş Tigin’e yenildi ve esir düştü. Gümüş Tigin’in bu zaferinden sonra Maraş, Türklerin eline geçti.
Bizans İmparatoru Alexios Komnenos General Butimedes’i göndererek Maraş’ı yeniden işgal ettirdi. Haçlılar devrinde Maraş küçük bir Lâtin Senyörlüğü idi. Zengi HânedânındanTürk Atabeylerine vergi vererek varlığını devam ettiriyordu. 27 Kasım 1114’te Maraş’ta şiddetli bir zelzele oldu. 40.000 kişi öldü. 1136’da Danişmendoğulları bölgeye geldiler. Fakat Maraş’ı Haçlılardan alamadılar. 1138’de Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mes’ud, Maraş önlerine gelerek Lâtin Senyörlüğünü vergiye bağladı. 1149’da İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden fethederek Türkiye Selçukluları sınırları içine kattı.
1151’de Halep Atabeylerinin eline geçen şehir, Kılıç Arslan tarafından geri alındı. 1156’da Ermeniler Maraş’ı basıp yağma ettiler. 1173’te Sultan İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden aldı. Bir müddet Zengîler ve Eyyûbîlerin kontrolünde kalan şehir 1248’de Selçuklu Sultanı Gıyaseddîn Keyhüsrev zamânında yeniden Selçuklulara geçti. Gıyaseddîn Keyhüsrev, Emir Hüsameddin Hasan’ı Maraş Vâlisi tâyin etti. Bu zatın oğlu ve iki torunu 50 sene Maraş’ı idâre ederek, şehri îmâr ettiler.
İlhanlıların Anadolu’yu istilasından faydalanan Ermeniler tarafından 1253’te işgal ve tahrip edilen Maraş, İlhanlılara (İran Moğollarına)tâbi olmak şartıyla Kilikya Hıristiyanlarının elinde kaldı. O târihte en güçlü İslâm devleti olan Mısır-Suriye Türk Memlûk imparatorluğu ordusu, Maraş’ı almak için geldi. 1292’de Maraş’ı geri aldılarsa da, az sonra Hıristiyanlar yeniden Maraş’ı işgal ettiler. 1297’de Maraş tekrar Memlûklerin eline geçti. Böylece Maraş’ta Hıristiyan hakimiyeti kesin olarak sona erdi. Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya göç eden Türk boyları, bilhassa Türkmen oymakları Maraş ve civarına iskân edildiler. Bunlardan en kuvvetli boy olan Dulkadiroğulları burada iki asır süren bir beylik kurdular. 10 bey hüküm sürdü (1337-1522). Önceleri Memlûk Türk İmparatorluğuna tabi oldular, 1381-1384 arasında Maraş, Memlûklerin elinde kaldı. Daha sonra Osmanlı Devletinin yüksek hâkimiyetini tanıdılar. Osmanlı Hânedânı ile akraba oldular. 1449’da şehzade Sultan Mehmed (Fâtih), Dulkadiroğullarından Sitti Hatunla evlendi. Sultan İkinci Murad Han’ın annesi de Dulkadiroğullarındandı. Yavuz Sultan Selim Hanın annesi Ayşe Hatun da, Dulkadiroğullarındandır.
Dulkadir Beyi Bozkurt Beyin kızı çok güzeldi. Şah İsmâil isteyince inancı bozuk olduğu için ona vermedi. Şah İsmâil Maraş’a geldi. Dulkadiroğullarının cesetlerini çıkarıp kemiklerini yaktı. Bozkurt Beyin 1 oğlu ve 3 torununu diri diri kızartıp askerlerine yedirtti. İran Şahı İsmâil Safevî’nin Maraş’a yaptığı bu kanlı seferi üzerine Yavuz Sultan SelimHan, ana tarafından dedesinin saltanat sürdüğü Maraş’ı (Dulkadir Beyliğini)Osmanlı Devletine bağladı ve Maraş, beylerbeylik (eyâlet) merkezi oldu. Şam, Halep, Gaziantep, Hatay, Urfa, Maraş’a bağlıydı.
Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanında oğlu İbrâhim Paşanın 19 ay işgali altında kalan Maraş’ı 1840’ta İbrâhim Paşa boşalttı. Tanzimâttan sonra Maraş eyâlet merkezi durumunu kaybederek sancak merkezi oldu. Bir ara yine eyâlet merkezi olduysa da bir müddet sonra Halep vilayetinin üç sancağından biri oldu. Beş kazası vardı. On dokuzuncu asır sonlarında asırlardır devam eden dokumacılık ve dericilik sektörü çöktü. Birinci Dünyâ Harbi öncesinde Maraş’ın nüfûsu 75 binden 33 bine düştü ve bunun çok az miktarı Ermeni idi.
Birinci Dünyâ Harbinden sonra İngilizler Maraş’ı işgal ettiler ve Fransızlara verdiler. Fransızlar Maraş’taki Ermenileri ve Türkiye dışından, Avrupa’dan getirdikleri Ermenileri silâhlandırarak Türklere büyük zulüm yaptılar. Çocuk ve kadınlara kadar silâhlanan Maraşlılar, Fransız ve Ermenilere karşı kahramanca savaş vererek son derece üstün silâhlara sâhib olan düşmanı, Türk vatanından kovdular. 11 Şubat 1920’de Maraş düşman işgalinden kurtuldu.
İstiklâl Harbinde Kahramanmaraş’ın kahramanca mücâdelesi: Anadolu Fâtihi Süleymân Şahın 1071 Malazgirt Zaferinden kısa bir müddet sonra fethettiği Maraş’a Birinci Dünyâ Harbini müteakip Fransız Yüzbaşı Juli kumandasındaki Fransız işgal birlikleri ve beraberinde getirdikleri silâhlı Ermeni çeteleri girdiler. Ermeniler aşırı derecede taşkınlıklar yaptılar. Bu işgal hayâlî Ermeni devletinin kuruluş hamlesi idi. Söylenenlere göre; Ermeni ileri gelenlerinden Hırlakyan Agop’un konağında Guvernör Andre, bu Ermeninin torunu Helana’ya dans teklif edince, bu Ermeni kız; “Kalede Türk bayrağı dalgalandıkça teklifini kabul etmem.” der. Ertesi sabah Türk Bayrağı indirilince halk galeyana gelerek kaleye hücum eder. Fransız askerleri korkup kaçar. Halk Türk Bayrağını yerine asar. İşgalden iki gün sonra işgalci askerler, Uzunoluk semtinde hamamdan çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık ederek; “Burası artık Türklerin değil. Fransız müstemlekesinde örtülü gezilmez!” diyerek kadınların örtülerini almaya çalıştılar. Olayı gören Sütçü İmâm; “Durun bre dinsizler, durun bre köpek soyları, bugün nâmus günüdür.” deyip düşmana ilk kurşunu (tabancası ile) sıkarak mücâdeleyi başlattı. Bir Fransız Ermenisi öldü, diğerleri kaçtılar. Doktor Mustafa Bey, Avukat Kısakürek Mehmed Ali Bey, Şehid Evliyâ Muallim Hayrulah Efendi, Türkoğlu Mustafa ve Yusuf Çavuş, Sütçü İmam’a katıldılar.
Cumâ namazını kılmaya gelenlere Ulu Câmi İmâmı Rıdvan Hoca; “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan esir bir ülkede Cumâ namazı kılmak câiz değil. Sizin damarlarınızdaki asil Türk kanı o bayrağı yerine dikmeye hâizdir.” diyerek direnişi başlattı. Böylece 21 Ocak 1920 Çarşamba günü başlayan direniş, 11 Şubat 1920’ye kadar devam etti. 22 gün geceli gündüzlü can vererek, kan dökerek kazanılan 11 Şubat Zaferi, târihte rastlanan şehir savaşlarından apayrı bir özellik ve değer taşır. Kurtuluş Savaşında ilk destanı Kahramanmaraşlılar yazmıştır.
Târihte “Aslanlar Şehri” olarak bahsedilen Kahramanmaraş, dışardan hiçbir askerî yardım almadan düşman işgaline direnip kurtulduğu için 5 Nisan 1925’te TBMM, Kahramanmaraş’a “Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası” vermiştir.
Kahramanmaraş destanı ile ilgili olarak Gustov le Bon; “Müslümanların bu harpte göstermiş oldukları şecaat ve cesaret, bir filozof için ibret alınacak bir derstir. Çünkü şimdiye kadar dünyâyı idâre etmiş olan din kuvvetinin, bugün dahi idare etmekte olduğunun bir delilidir.” demektedir.
Fizikî Yapı
Kahramanmaraş ili topraklarının % 60’ı dağlarla, % 24’ü plato ve yaylalarla ve % 16’sı ovalarla kaplıdır. Dağlar Güney Torosların devamıdır. Bu dağlar arasında geniş ovalar ve bol akarsular yer alır.
Dağları: Kahramanmaraş topraklarının % 60’ını kaplayan dağlar genellikle Güneydoğu Torosların uzantılarıdır. En yüksek noktası Nurhak Dağlarındadır (3081 m). Başlıca dağları şunlardır: Binboğa Dağları (2907 m), Engizek Dağı (2814 m), Ahır Dağı (2301 m), Koç Dağı (2547 m), Salavan Dağı (2370 m), Deli Hübek Dağı (Ayırmekan Tepe 2907 m).
Maraş ilinde dağların çoğu akarsularla parçalanmış plato ve yaylalardan meydana gelir. Yaylaların çoğu kuzeydedir. Güneyde de vardır. Başlıcaları şunlardır: Çalıpalma, Üçkuyu, Yavşan, Binboğa, Başkonuş, Gonan, Yedikuyu, Karagöl, Çevirmi yaylalarıdır.
Ovaları: Ovaların çoğu Ceyhan Nehri Vâdisi boyunca uzanırlar. Maraş Ovasının uzunluğu 40 km, genişliği 20 kilometredir. Ahır Dağı ile Çimen Dağı arasında yer alır. Elbistan Ovasının uzunluğu 50 km, genişliği 20 km olup, yüksekliği 1000-1200 m arasındadır. Binboğa, Nurhak, Engizek ve Berit dağları ile çevrilidir. Göksu Ovasının uzunluğu 30 km, genişliği 20 kilometredir. Göksün Çayı ile sulanır. Diğer ovalar; Andırın, Afşin ve İnekli, Türkoğlu, Narlı, Elbistan, Mizmilli’dir.
Akarsuları: İlin en önemli akarsuyu Ceyhan Nehridir. Diğer akarsuların hepsi Ceyhan Nehrine karışır. Ceyhan Nehri, Elbistan ilçesinin Pınarbaşından çıkar. Elbistan ortasından geçerek Kahramanmaraş’ı kuzeyden güneye kateder. Göksun Çayı, Binboğa Dağlarından çıkar. Uzunluğu 138 km olup, Ceyhan Nehrine karışır.
Aksu Çayı, Engizek Dağının eteklerinde Küçükçerit köyü yakınındaki bir pınardan çıkarak, dar ve derin boğazlardan geçerek Kahramanmaraş’ın batısıdan Ceyhan’a karışır. Bunların yanında il sınırları içinde uzunluğu 100 kilometreden az olan pekçok dere ve çay vardır. Bunlar; Erkenez, Karaçay, Deliçay, Öngüt, Körsulu, Peynirdere, Kerhan, Kırkgöz, Üzücek, Başpınar, Andırın, Çırlak, Darıovası, Keşiş, Söğütlü, Hurman, Nargile, Nurhak, Göksun-Kömür, Çukurhisar, Kayagözü, Mizmızlı, Bağlama, Taşbiçme ve Gökpınar’dır.
Göller: İlde tabiî göl yoktur. Bataklık hâlindeki Gölbaşı ve Gavur Gölü kurutularak tarıma elverişli hâle getirilmiştir. Aksu Çayı üzerinde kurulan Kartalkaya Baraj Gölü 57 m yükseklikte ve 195 milyon m3 su kapasiteli olup, 27.000 hektar alanı sulamakta kullanılır. 1989’da yapımı tamamlanan Ceyhan üzerindeki Menzelet Barajı ile 178.000 hektara yakın toprak sulanmakta ve 124.000 kw elektrik elde edilmektedir. 2 milyar m3 su kapasitelidir. Sır Barajının yapımı 1990 yılında tamamlandı ve 1991’de elektrik üretimi başladı. Ayrıca Kandil, Karakuz, Düzkesme, Kılavuzlu, Ayvalı, Adatepe barajları yapılmaktadır.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: İlin güneyinde Akdeniz iklimi, kuzeyinde ise sert olmayan kara iklimi görülür. Yağış ortalaması 723 milimetredir. Yılın 40 gününde ısı 0°C’nin altında ve 120 gün 30°C’nin üstünde seyreder. Toprağın karla örtülmesi genel olarak bir haftayı geçmez. Kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Kartalya, Menzelet ve Sır barajlarında su toplanması ile Kahramanmaraş’ta nem ve yağış oranında değişme olmuştur.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 42’si orman ve fundalıklarla, % 27’si ekili-dikili alanlarla, % 24’ü çayır ve mer’alarla kaplıdır.
Dağların çoğu orman ve makiliktir. Andırın ve Elbistan ilçlerinde orman alanları zengindir. Ovalar bozkır görünümündedir. Ormanlarda çam, meşe, kayın, ardıç, sedir, köknar ve şimşire rastlanır.Zeytinlik ve bağları oldukça geniş yer tutar.
Ekonomi
Kahramanmaraş ekonomisi tarıma ve tarıma dayalı imalât sanâyii ile ticârete dayanır. Faal nüfûsun % 80’i tarım, ormancılık, hayvancılık ve avcılıkla uğraşır. Gayri sâfi hâsılanın yarısı tarımdan elde edilir.
Tarım: İl topraklarında çeşitli tarım ürünleri yetişir. Başlıca tarım ürünleri; buğday, arpa, pirinç çavdar, mahlut, nohut, fasülye, şekerpancarı ve pamuktur.
Başta üzüm olmak üzere pekçok meyve yetişir. Üzümü meşhurdur. Yetişen diğer meyveler ise çilek, elma, kayısı, armut, zeytin, dut, antepfıstığı, fındık, yerfıstığı ve çamfıstığıdır.
İlde sebzeler arasında en çok domates, biber, lahana, soğan, kabak ve hıyar yetiştirilir. Kahramanmaraş’ın kırmızı biberi meşhurdur. İlde modern tarım araçları, sulama ve gübreleme yaygınlaşmıştır. Türkiye’nin biber tarlası ve çeltik deposudur.
Hayvancılık:Kahramanmaraş çayır, mer’a ve yayla bakımından zengindir. İl sınırları içinde koyun, sığır ve kıl keçisi beslenir.Kümes hayvancılığı gelişmektedir. 30 bin civârında arı kovanı bulunmaktadır. Menzelet, Kartalkaya, Sır Baraj göllerinde ve Tekirsuyu’nda alabalık, aynalı sazan, yayın ve kefal balıkları avlanır.
Ormancılık: Kahramanmaraş orman bakımından zengin sayılır. 470 bin hektar orman ve 130 bin hektar fundalık olarak 600 bin hektar orman varlığı vardır.Senede yaklaşık 200 bin m3 sanâyi odunu ile 50 bin ster yakacak odun ve 500 ton reçine elde edilir.
Mâdenleri: Kahramanmaraş mâden bakımından çok zengindir. Barit, Türkoğlu ilçesinde çıkarılmaktadır. Elbistan’ın Bıçakçılar, Murata ve Nargele köylerinde demir yatakları vardır. Afşin-Elbistan arasında 100 km2lik bir sahada düşük kalorili linyit yatakları mevcuttur. Çıkarılan linyit kömürü Türkiye’nin en büyük kamu yatırımlarından olan Afşin-Elbistan Termik Santralinin 1984’te devreye giren ünitelerinde kullanılmaktadır. Linyit rezervi 3,5 miyar tondur. Ülkenin en zengin linyit havzasıdır. Göksun ilçesinde zengin mermer yatakları bulunur. Türkiye’nin en zengin çimento toprağı bu bölgededir.
Kahramanmaraş’ta ayrıca krom, mâden kömürü, çinko, bakır, mangenez, manyezit, talk, oniks, kurşun, grafit, amyant ve pirit mâdenleri de çıkarılır.
Sanâyi: Kahramanmaraş sanâyii yeni yeni gelişmektedir. 1986’da kalkınmada öncelikli bölgeler içine dâhil edilmesiyle fabrikaların sayısı hızla arttı. Sanâyi tarıma dayalıdır. Afşin-Elbistan Termik Santralı ile ilde sanâyi gelişmektedir. 10 kişiden az işçi çalıştıran sanâyi iş yeri 1200 ve 10 kişiden fazla çalıştıran iş yeri 100’e yakındır. Başlıca sanâyi kuruluşları Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanâyii, iplik fabrikaları, penye dokuma fabrikaları, çelik tencere ve çaydanlık fabrikaları, SEK’in peynir ve tereyağ fabrikası, kiremit-tuğla fabrikaları, un yem, yağ, dokuma, iplik, pres ve çırçır fabrikaları, alüminyum ve bakır, mermer, kırmızı biber, sunta, plâstik ve çimento fabrikalarıdır.
Bir milyon m2lik bir sahaya 1973’te temeli atılan sanâyi sitesinde 600 iş yeri tamamlanmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santralı tam kapasiteyle çalışmaya başladığında senede 8,1 milyar kwh elektrik üretecektir.
Ulaşım: Kahramanmaraş karayolu ve demiryolu bakından önemli bir kavşak noktasıdır. Karayolu ile Antakya, Gaziantep, Urfa, Mersin, Adıyaman, Diyarbakır, Siirt, Malatya, Elazığ, Kayseri ve Ankara illerine bağlanmaktadır. 390 km’lik devlet ve 425 km’lik il yolu vardır. Andırın ve Çağlayancerit hâriç bütün ilçeler il merkezine asfalt yolla bağlıdır.
Demiryolu: 1948’de Maraş Garı Köprüağzından ayrılan 28 km’lik bir hat ile Haydarpaşa-Kurtalan hattına bağlanır. İl sınırları içinde Narlı yakınlarından ikiye ayrılan demiryolunun bir kolu Gaziantep’e diğeri ise Malatya’ya uzanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 892.952 olup, 407.215’i il ve ilçe merkezlerinde, 485.737’si köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 14.327 km2 olup, nüfus yoğunluğu 62’dir.
Örf ve âdetleri: Kahramanmaraş’ın târihi Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hititlerden başlar. Hititlerden bu yana bölgeye birçok millet ve medeniyet hâkim olmuştur. 637’de İslâm Orduları ve 1071’den sonra Türkler tarafından fethedilen bu şehir, pekçok defa el değiştirmesine rağmen Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuştur. 1297’den sonra Hıristiyanların hâkimiyeti tamâmen sona eren ve Yavuz Sultan Selim Han tarafından kesin olarak Osmanlı Devletine katılan Kahramanmaraş’ta Türk-İslâm kültürü, örf ve âdetler ve her çeşit sosyal müesseselerde hâkim olmuş diğer kültürler unutulmuştur.
Halk edebiyâtı: Kahramanmaraş halk edebiyâtı bakımından zengin bir ilimizdir. Çok sayıda halk şâiri yetişmiştir. Hezârî, Şirâzî, Şâzî ve Derdî çok meşhurlarıdır. Kahramanmaraş atasözleri, manileri, tekerlemeleri ve bilmeceleri bakımından da zengindir.
El sanatları: Kahramanmaraş’ta bakırcılık, ahşap oymacılığı, ayakkabı îmâlâtı, kilim dokumacılığı, mobilyacılık, dericilik, köşkerlik (yemeni tamirciliği), sim, sırma, kuyumculuk ve genç kızların “dival” nakışı meşhurdur.
Kıyâfet: Kadınlar başa oyalı yazma veya poşu takarlar, fistan, üç etekli zıbın ve üzerine “sermare” denilen cepken, aba giyilir. Bele ise “belek” denilen kuşak sarılır. Ayağa topuklu ayakkabı giyilir. Erkekler de başa açık renkli keçe külâh giyerler ve üzerine poşu takarlar. Sırtta beyaz mintan, simle işlemeli cepken, aba, şalvar, şalvarın yan taraflarında sırmalı Maraş işi bulunur. Bele poşu, poşu üzerinde deri üzerine sırma ile motifler işlenmiş kuşak takılır. Ayağa yün çorap ve yemeni giyilir.
Halk oyunları ve müziği: Doğu Anadolu’nun oyun ve müziği hâkimdir. Halay havaları, cengi, Köroğlu oyunları oynanır. Türküleri oldukça fazladır. Ağıtlar, kına havaları, güzelleme ve öğütleri çoktur. Başlıca oyunları Maraş Üçayağı, Demircioğlu, Bir Evde İki Gelin, Maraş Ağzı, Pekmez Oyunu, Ağır Hava, Comulu, Çamdan Sakız Akıyor, Çoban,Türkmen Halayı, Çelebi Halayı, Zayak ve Kelek’tir.
Mahallî yemekleri: Tirşik çorbası, Tarhana çorbası, ekşili çorba, mercimek çorbası, pıtpıt lapası, bulamaç, simit köftesi, kısır, içli köfte, patlıcan musakka, yoğurtlu kebab, havuçlu Maraş pilavı, peynirli börek, peynir helvası, un helvası, ballı börek, harmanda baklavası.
Maraş dondurması Türkiye ve Türkiye dışında meşhurdur. Dondurma yapımında kullanılan sahlep özel olarak toplanıp öğütülür. Dondurma dibekte döğülerek yapılır. Sütten yapılan kaymaklı dondurma sakız gibidir. Çiğ köfte Güneydoğu Anadolu’nun ortak zevkidir. Kahramanmaraş çiğ köftesi farklıdır. Tâze siyah et, tâze çekilmiş bulgur, bol baharat ve kırmızı biber ile usta bir yoğurucu tarafından yapılır. Yörede çiğ köfte yapılırken deyiş olarak söylenen şu şiir meşhurdur:
ÇİĞ KÖFTE
Çiğ köfteler ne acı
Ayran bunun ilâcı
Çok yoğur gelin bacı
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köfteler dama kaçtı
Ayran peşine düştü
Çok yedim karnım şişti
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köfteyi yoğuran
Yemez bunu doğuran
Bol ayran, tere, soğan
İlle de canım çiğ köfte
Çiğ köftenin bulguru
Boğazdan geçmez kuru
Bacım ayranın duru
İlle de canım çiğ köfte
Servi kavak uzun uzun
Yaprakları düzüm düzüm
Ne sulu ki iki gözüm
İlle de canım çiğ köfte
Spor: Ata sporu güreşimize yıllardır eleman yetiştiren illerimizin başında Kahramanmaraş gelir. Haydar Pehlivan, Kasap Kara Ali ve Mağralı Ökkeş meşhurdur. Unutulan şalvar güreşi ile karakucak güreşinin yeniden gelişmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Karakucak Güreş Festivali bu çalışmalardan biridir.
Eğitim: Kahramanmaraş’ta okulsuz köy yoktur. Okuma-yazma oranı % 80’e ulaşmıştır. İlde 25 anaokulu, 965 ilkokul, 85 ortaokul, 8 meslekî ve teknik ortaokul, 26 lise, 13 meslekî ve teknik lise vardır. 1993’te öğretime başlayan Sütçü İmâm Üniversitesinde Fen-Edebiyat, Zirâat, Orman, Tıp, Tekstil fakülteleri vardır. Ayrıca Elbistan ilçesinde Malatya İnönü Üniversitesine bağlı bir Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır.
İlçeleri
Kahramanmaraş’ın biri merkez olmak üzere on ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 360,481 olup, 228.129’u ilçe merkezinde, 132.352’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 77, Süleymanlı bucağına bağlı 10, Yeniköy bucağına bağlı 13 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeybatısında Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Ceyhan Nehri ve Aksu Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, pamuk, kırmızı biber, buğday, arpa ve sebzedir. İplik dokuma, un, yağ, çırçır, çelik tencere, konfeksiyon fabrikaları, çeltik ve biber işleme atölyeleri başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Maraş Ovasının kuzeyinde Ahır Dağının güney eteklerinde meyilli bir arâzide kurulmuştur. En alçak yeri denizden 580 m yükseklikte olup en yüksek yeri ise 660 metredir. Kayseri-Gaziantep karayolu ve Adana-Elazığ demiryolu ilçeden geçer.
Afşin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 99.321 olup, 28.524’ü ilçe merkezinde 70.797’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35, Tandır bucağına bağlı 20 köyü vardır. Yüzölçümü 1387 km2 olup, nüfus yoğunluğu 72’dir. İlçe toprakları Elbistan Ovası ve batısında yer alan Binboğa Dağlarından meydana gelir. Güneydoğu Torosların kuzeye uzanan kollarında platolar görülür. Güneydoğusunu Afşin Ovası kaplar, ovayı Ceyhan Irmağı ve kolları sular.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri nohut, şekerpancarı, ayçiçeği, patates ve meyvedir. Sulanabilen yerlerde fasulye yetiştirilir. En çok koyun ve sığır beslenir.
İlçe merkezi Binboğa Dağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1180 metredir. Târihî eserler bakımından zengindir. Elbistan’a bağlı bucakken 1944’te ilçe oldu. Eski isimleri Efsus ve Yarpuz’dur. İl merkezine 145 km mesâfededir.
Andırın: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.337 olup, 7506’sı ilçe merkezinde, 36.831’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 43, Çokak bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 1178 km2 olup, nüfus yoğunluğu 38’dir. İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeybatısında Nur ve Gâvur Dağları adlarıyla da bilinen Amanos Dağları yer alır. Amanos Dağlarında platolar vardır. Başlıca akarsuları Andırın ve Keşiş çaylarıdır. Geben Ovası hâriç düz arâzi yok denecek kadar azdır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, nohut, pamuk, karpuz, yerfıstığı, çilek, fındık ve ayçiçeğidir. Meyvecilik ve sebzecilik yaygın olarak yapılır. Yüksek kesimlerde yaylacılık yoluyla küçükbaş hayvan beslenir. Ormancılık son zamanlarda gelişmektedir.
İlçe merkezi, Andırın Suyu Vâdisinde kurulmuştur. Denizden 1050 m yüksekliktedir. İlçe halkı İstiklâl Harbinde Hâfız Efendinin teşvikiyle öküzlerini satıp silâh alarak Maraş’ın kurtuluş mücâdelesine katılmışlardır. 1863’te ilçe olan Andırın’ın belediyesi 1953’te kurulmuştur.
Çağlayancerit: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 26.914 olup 10.435’i ilçe merkezinde, 16.479’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneybatısında Ahır Dağı yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fasulye, buğday, arpa, mercimek ve nohuttur. Meyvecilik gelişmiştir. Elma, bâdem, ceviz, kiraz, kayısı, şeftali ve vişne en çok yetiştirilen meyvelerdir. İlçe merkezi Ahır Dağının kuzeydoğu eteklerinde kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı belediyelik bir köyken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.
Ekinözü: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.633 olup 8184’ü ilçe merkezinde 13.449’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneydoğusunda Salavan Dağı, batısında Berit Dağı, güneyinde Engizek Dağı yer alır.
Ekonomisi, tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasulye, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçede bulunan içmeler önemli gelir kaynağıdır. İlçe merkezi Savan Dağının kuzeybatı eteklerinde bir dere vâdisinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı belediyelik köy iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Elbistan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 112.024 olup, 54.741’i ilçe merkezinde, 57.283’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları akarsularla parçalanmış bir düzlük ve bunun etrâfında yer alan dağlardan meydana gelir. Doğusunda Nurhak, güneyinde Engizek ve Berit, kuzeyinde Hezanlı Dağı, orta kesimde Elbistan Ovası yer alır. Ova ile dağlar arasında platolar vardır. Başlıca akarsuyu olan Ceyhan Nehri ilçe yakınlarındaki Pınarbaşı’ndan doğar.
Ekonomisi tarıma ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, lahana arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasülye, sebze ve meyvedir. Antepfıstığı yetiştiriciliği gelişmektedir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok koyun beslenir. Dağlık kesimlerde daha çok kıl keçisi, ovada ise sığır besiciliği yaygındır. İlçe merkezinde şeker ve tuğla fabrikası bulunur. Elbistan ile Afşin arasında düşük kaliteli linyit yatakları vardır. Türkiye’nin en büyük termik santralı olan Afşin-Elbistan Termik Santrali bölgeden çıkarılan linyit ile çalıştırılır.
İlçe merkezi ovanın güneyinde, Şar Dağı eteğinde, kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1115 metredir. Dulkadiroğulları Beyliğine başkentlik yapmıştır. Memluk İmparatoru Sultan Baybars İlhanlıları burada yenmiştir. 1507’de Şah İsmâil ilçede korkunç tahribât ve katliam yapmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santrali ilçenin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. İlçe belediyesi 1885’te kurulmuştur. İl merkezine uzaklığı 163 kilometredir.
Göksun: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 70.616 olup, 22.847’si ilçe merkezinde 47.769’u köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 43, Çardak bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1920 km2 olup nüfus yoğunluğu 37’dir. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Batısında Dibek Dağı, kuzeyinde Binboğa Dağları, Binboğa Dağlarının doğu kısmında ise platoluk alan yer alır. Başlıca akarsuyu Göksun Irmağıdır.
Ekonomisi tarıma bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, fasülye, nohut, elma ve üzüm olup, ayrıca az miktarda arpa, mercimek, antep fıstığı ve kayısı yetiştirilir.Hayvancılık ekonomik açıdan ikinci derecede yapılır. En çok kıl keçisi ve koyun beslenir. İlçe topraklarında alüminyum, mermer yatakları ve demir yatakları vardır. Orman bölgesinde olduğundan kereste fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Göksun Ovasında Terbüzek Çayı kenarında kurulmuştur. Kahramanmaraş-Kayseri karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 94 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1240 metredir. İlçe belediyesi 1908’de kurulmuştur.
Nurhak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.990 olup, 7087’si ilçe merkezinde, 7903’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Nurhak Dağları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvancılık yapılır. En çok koyun ve kıl keçisi beslenir. Ovalarda sığır besiciliği yapılır. İlçe merkezi, NurhakDağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Pazarcık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 81.644 olup, 25.154’ü ilçe merkezinde 56.490’ı köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 57, Nazlı bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 1938 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir. İlçe toprakları yüksek olmayan dalgalı düzlüklerden meydana gelmiştir. Kuzeyinde Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Aksu ve Karasu Çayıdır. Aksu Çayı üzerinde sulama gâyeli bir baraj vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı ve arpa olup ayrıca az miktarda elma, kayısı ve baklagiller yetiştirilir. İlçe topraklarında Mangenez ve tuğla-kiremit hammaddesi ihtivâ eden mâden yatakları vardır.
İlçe merkezi Aksu Vâdisinde Gani Dağları eteklerinde Kartalkaya Baraj Gölü kıyısında kurulmuştur. Adana-Malatya demiryolu ile Adayıman-Malatya karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 48 km mesâfededir. Belediyesi cumhûriyetten önce kurulmuştur.
Türkoğlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 60.992 olup, 14.608’i ilçe merkezinde, 46.384’ü köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 688 km2 olup, nüfus yoğunluğu 89’dur. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Batısında Amanos ve Gâvur dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Aksu Çayıdır. Dağlık bölgeler ardıç, köknar, kızılçam ve sedir ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı, çamfıstığı, arpa, kırmızı biber ve soya olup, ayrıca az miktarda zeytin, elma, nohut, mercimek ve kayısı yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, daha çok büyükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçe topraklarında barit ve tuğla kiremit hammaddesini ihtivâ eden mâden yatakları vardır. İlçede tuğla, yağ, çırçır, demir çekme fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Adana-Kahramanmaraş karayolu ve Adana-Malatya demiryolu üzerinde yer alır. İl merkezine 20 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 475 metredir. Eski ismi Eloğlu’dur. İlçe belediyesi 1960’da kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Kahramanmaraş tabiî güzellikleri ve târihî eserleri çok olan bir ilimizdir. Fakat târihî eserlerden çok az bir kısmı kullanılır vaziyettedir.
Ulu Câmi: Dulkadiroğullarından Alâüddevle bin Süleymân tarafından 1496’da yaptırılmıştır. Ekmekçi Mahallesindedir. Câminin ahşap işleri ve süslemeleri çok güzeldir.Mihrabı bitki ve geometrik motiflerle süslüdür. Minâre renkli taş süslemeli ve Memlûklü tarzındadır.
Hâtuniye Câmii: Yavuz Sultan Selim’in büyükannesi ve Alâüddevle’nin hanımı Şemsi Sultan tarafından yaptırılmıştır. Pencere demirleri dövme demirden yapılmış olup, büyük bir sanat eseridir. Son cemâat yerinin solunda bir türbe bulunmaktadır.
İklime Hâtun Mescidi: Alâüddevle’nin kızı İklime Hâtun adına 1549’da yaptırılmıştır. Yanında bir türbe vardır. Kare plânlı mescidin kubbesi yıkılmıştır.
Ulu Câmi: Elbistan ilçesindedir. On altıncı asırda Osmanlılar devrinde yapılmıştır. Minâresi kesizgen tabanlı ve silindirik gövdelidir.
Taş Mescid ve Medrese: Alâüddevle’nin kızı adına yapıldığı tahmin edilen yapının kitâbesi yoktur. Medrese dörtgen plânlı açık avlu çevresinde sıralanmış bölümlerden meydana gelmektedir. Yanında mescid ve türbe olup, türbede dört kabir vardır. Medrese Hâfız Ali Efendi İlmî Eserler Kütüphânesi ve mescid olarak kullanılmaktadır.
Eshâb-ı Kehf Külliyesi:Afşin ilçesine 7 km uzaklıkta câmi, ribat ve kervansaraydan meydana gelen bu külliye Eshâb-ı Kehf’in makamları olarak kabûl edilir.
Ceyhan Köprüsü: Eski Kahramanmaraş-Göksun yolunda Ceyhan Nehri üzerinde kurulmuştur. On dört veya on altıncı asırda yapıldığı tahmin edilmektedir. 150,60 m uzunluğunda altı gözlü bir köprüdür. Çeşitli devirlerde yapılan tâmirler yüzünden orijinal yapısı kaybolmuştur.
Maraş Kalesi: Şehrin ortasındadır. Hititler zamânında yapılan yığma tepe (Höyük) üzerine M.Ö. 8. asırda yapılmıştır. Yıkık kalenin duvarları onarılmıştır. Eskiden Maraş Müzesi bu kaleydi.Hitit, Roma ve Osmanlı devirlerine âit eserler sergilenmektedir.Selçuklular tarafından tâmir ettirilmiş olan kaleye Kânûnî Sultan SüleymânHan câmi yaptırmış ve kaleyi onartmıştır. Kânûnî devrinde kalede 10 adet ev bulunuyordu. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Hitit “Maraş Arslanı” heykeli bu kaleden alınmıştır. Kalede dört arslan bulunuyordu. Üçü kayıptır.Kale 128 x 60 = 7680 m2 sahayı kaplar ve duvar kalınlığı 160 santimetredir. Kalede bugün park vardır.Kale ile Çukurhamam arasında tünel yer alır.
Sütçü İmam Anıtı: Kurtuluş Savaşı sırasında Türk kadınlarına sarkıntılık yapan Fransız askerini öldüren ve böylece düşmana karşı direnişi başlatan Sütçü İmam hâtırasına şehit edildiği yere 1936’da dikilmiştir. Kitâbesinde; “31 Teşrin 1920’de Sütçü İmam, Türk nâmusunu burada silâhıyla korudu, 1936” yazılıdır.
Meryem Çil Kalesi: Andırın’dadır. Efsânelere konu olmuştur.
Köroğlu Kalesi: Pazarcık’ta ve Aksu Vâdisi üzerinde, Abbâsîler tarafından Toroslardan gelecek Bizans saldırılarına karşı sekizinci asırda yapılmıştır.
Hurman Kalesi: Afşin yakınlarındadır. Romalılar devrinden kalmıştır.
Kız Kulesi:Elbistan ilçesinin Kale köyünde bir tepe üzerindedir. Kaleden günümüze sâdece burç kalıntıları ulaşmıştır. Ortaçağlara âittir. Hitit Mezarları: Ahırdağ eteklerindedir. Karahöyük: Elbistan’da olup Hititlere âit yerleşme merkezidir. Mamut İskeleti: Gâvur Gölü kurutulurken, taşlaşmış çok eskiden yaşayan “mamut” iskeleti bulunmuştur. Kırk Mağaralar: Pazarcık’tadır. Yılanlı Mağara: Pazarcık-Ufacıklı köyü yakınındadır. Göksun Kalıntıları: İlçeye bağlı 5 km uzaklıktadır. Taban mozaikleri, kilise kalıntıları ve kral mezarları vardır. Çamurlu ve Değirmendere köylerinde ise çok miktarda Oyma Taş Mağaraları çeşitli devirlere âit kale kalıntıları ve antik çağa âit eserler bulunur.
Mesîre yerleri: Kahramanmaraş’ta tabiî güzellikler çoktur. Başlıcaları şunlardır:
Güvercinlik:Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 15 km uzaklıktaki güzel bir mesîre yeridir. Güvercinlik Barajının yakınında yerden kaynayan suları vardır.
Ali Kayası: Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 25 km mesâfede, görünüşü çok heybetli 150 m yükseklikte dimdik bir kara taş kütlesidir. Menzelet Barajının dolmasıyla yarısı sular altında kaldı.
Fırnız: Etrâfı ormanlarla kaplı bir vâdidir. Vâdiden akan suyun etrafı güzel bir dinlenme yeridir. Suda tatlı alabalık bulunur.
Tekir: Çam ve ardıç ormanları ve bol akarsuları ile güzel bir mesîre yeridir. Ardıç, ismi verilen pınarın suyu meşhurdur. Yakınında bulunan Delihübek Dağının balı ile Tekir Çayının alabalığı meşhurdur.
Çınar Geçidi:Andırın ilçesine 4 km uzaklıkta orman içi dinlenme yeridir. Soğuk suları meşhurdur.
Döngele Mağaraları: Maraş-Kayseri yolu üzerinde, il merkezine 35 km uzaklıktadır.Mağaralarda eski devirlere âit kalıntılar ile soğuk kaynak suları vardır.Kaynak suları mağara eteğinde Tekir Çayını meydana getirir.Türkiye’nin en nefis alabalıkları bu çayda bulunur. Çevrede turistik tesisler vardır.
Kumaşır Gölü: Maraş-Adana yolu üzerinde il merkezine 9 km uzaklıktadır. Suyu pırıl pırıl, balığı bol, etrafı yemyeşildir.
Kaplıca ve Ilıcaları: Kahramanmaraş’ta bulunan şifâlı sulardan yeterince faydalanılmamaktadır.
Ekinözü (Cela) İçmeleri: Elbistan’a 25 km uzaklıkta Ekinözü ilçesindedir. Tesisleri mevcut olan kaplıcanın suları metabolizma hastalıklarına, şişmanlık ve gut hastalığına, safra kesesi, karaciğer, mîde ve barsak hastalıklarına iyi gelmektedir. Böbrek taşlarını düşürmekte de faydalanılır.
Hopur İçmesi: Kahramanmaraş’ın Merkeze bağlı Şerefoğlu köyü yakınlarındadır. Suyu ve çamuru deri hastalıklarına, böbrek taşlarını düşürmeye ve iç hastalıklarına iyi gelmektedir.
Zeytin Kaplıcası: Süleymanlı bucağına bağlı Ilıcaköy kasabasında bulunan kaplıcanın suyu romatizma ve deri hastalıklarına faydalı olmaktadır.
DöngelKaplıcası: Döngel köyüne 2 km uzaklıkta yer alan kaplıcanın suyu romatizmal hastalıklara ve çeşitli deri hastalıklarına iyi gelmekteydi. 1990 senesinde Sır Barajında su toplanması ile kaplıca sular altında kaldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAKMACILIK
Alm. Einlegearbeit, Puanzarbeit (f), Fr. Ornement (m) en relief, repoussage (m) incrustation, İng. Repoussage, ornamental inlaying or. Oyulabilecek nitelikteki herhangi bir malzeme üzerine, istenilen şekillerde oyarak açılan yuvalara, diğer bir maddeden oyulan şeklin aynısından kesilmiş parçaların kakarak yerleştirilmesi işi. Oyulabilecek nitelikte olan malzeme; taş, tahta, mermer ve işlenmeye müsâit bâzı mâdenlerdir.
Taşın, tahtanın veya mâdenin bâzı kısımlarını oyarak bu oyulan kısımlara daha kıymetli başka bir mâdenden veya maddeden oyulan şekle göre kesilmiş parçaların gömülmesi sûretiyle kakma işi gerçekleştirilir. Bu işler tezyinât için yapılmaktadır.Meselâ, âdî bir taş oyulup mermer veya daha kıymetli bir mâdenden kesilmiş parçaları gömmek, abanoz üstüne sedef parçaları gömmek, ceviz tahtası üzerine fildişi veya kemik parçalarını desenli olarak keserek gömmek sûretiyle yapılmış kakma işlerine pekçok yerde rastlanır.
Üzerinde kakma olan eserler, vazifelerine göre mîmârî yapılarda yer alırlar. Bir câmide kapı kanatları, pencere kanatları, minber, kürsü, rahle gibi ahşap kısımlarda tahta üzerine sedef, fildişi, bağa kakma olarak görüldüğü gibi; yine minber, mihrap, kürsü ve duvarlarda mermer veya taş üzerine aynı maddenin diğer renkleri veya başka maddeler kakılarak yapılmış işler de görmek mümkündür.
Eskiden tabaka, çubuk, baston gibi bâzı eşyalar hep kakma ile süslenirdi. Kakma çeşitlerine göre bunlara, altın, gümüş, sedef veya fildişi kakmalı denilirdi. Bıçak, kılıç, kama, kalkan ve tüfek gibi silâhların da üzerine altın kakma ile süsler yapılırdı.
Pirinç veya gümüş üstüne açılan yuvalara altın veya gümüş tel ve çubuklar kakarak gömme suretiyle yapılan süsleme işlerine, “tel kakma” veya “Şam kakması” denilirdi. Şam’da mâden üzerine altın ve gümüş tel kakma olarak çok güzel işler yapıldığı için, Şam kakması adıyla anıldı.
Bir mâdenin sathında açılan yuvalara eritilmiş bir madde dökülmek sûretiyle yapılan kakmalar da vardır. Bu şekle “savat” denir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Einlegearbeit, Puanzarbeit (f), Fr. Ornement (m) en relief, repoussage (m) incrustation, İng. Repoussage, ornamental inlaying or. Oyulabilecek nitelikteki herhangi bir malzeme üzerine, istenilen şekillerde oyarak açılan yuvalara, diğer bir maddeden oyulan şeklin aynısından kesilmiş parçaların kakarak yerleştirilmesi işi. Oyulabilecek nitelikte olan malzeme; taş, tahta, mermer ve işlenmeye müsâit bâzı mâdenlerdir.
Taşın, tahtanın veya mâdenin bâzı kısımlarını oyarak bu oyulan kısımlara daha kıymetli başka bir mâdenden veya maddeden oyulan şekle göre kesilmiş parçaların gömülmesi sûretiyle kakma işi gerçekleştirilir. Bu işler tezyinât için yapılmaktadır.Meselâ, âdî bir taş oyulup mermer veya daha kıymetli bir mâdenden kesilmiş parçaları gömmek, abanoz üstüne sedef parçaları gömmek, ceviz tahtası üzerine fildişi veya kemik parçalarını desenli olarak keserek gömmek sûretiyle yapılmış kakma işlerine pekçok yerde rastlanır.
Üzerinde kakma olan eserler, vazifelerine göre mîmârî yapılarda yer alırlar. Bir câmide kapı kanatları, pencere kanatları, minber, kürsü, rahle gibi ahşap kısımlarda tahta üzerine sedef, fildişi, bağa kakma olarak görüldüğü gibi; yine minber, mihrap, kürsü ve duvarlarda mermer veya taş üzerine aynı maddenin diğer renkleri veya başka maddeler kakılarak yapılmış işler de görmek mümkündür.
Eskiden tabaka, çubuk, baston gibi bâzı eşyalar hep kakma ile süslenirdi. Kakma çeşitlerine göre bunlara, altın, gümüş, sedef veya fildişi kakmalı denilirdi. Bıçak, kılıç, kama, kalkan ve tüfek gibi silâhların da üzerine altın kakma ile süsler yapılırdı.
Pirinç veya gümüş üstüne açılan yuvalara altın veya gümüş tel ve çubuklar kakarak gömme suretiyle yapılan süsleme işlerine, “tel kakma” veya “Şam kakması” denilirdi. Şam’da mâden üzerine altın ve gümüş tel kakma olarak çok güzel işler yapıldığı için, Şam kakması adıyla anıldı.
Bir mâdenin sathında açılan yuvalara eritilmiş bir madde dökülmek sûretiyle yapılan kakmalar da vardır. Bu şekle “savat” denir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAKAO (Theobroma cacao)
Alm. Kakaobaum (m), Fr. Cacaoyer (m), İng. Cacao tree. Familyası: Kolağacıgiller (Streculiaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı tropik Amerika ve Batı Afrika olan, kavliflor bir bitki. (Çiçeklerin yaşlı dal ve gövdelerden çıkması olayına kavliflor denir.) Kakao, theobroma denilen bir bitki türünün kurutulmuş tohumlarıdır.Kahve gibi içilmede kullanılır. 10-15 m boyunda bir ağaçtır. Çiçek ve meyveler ana gövde üzerinde bulunur. Bitkinin ancak 5-6 yaşından sonra meyvelerinden istifâde edilir. Meyveler kavun şeklinde, küçük bir hıyar büyüklüğünde ucu sivri, tâzeyken limon sarısı-kırmızı renkte, kuruduktan sonra daha koyu olan ve açılmayan bir kapsüldür. Meyveleri çok tohumludur. Beyaz veya açık mor renkteki ve bâdem şeklindeki tohumları kakao tânelerini teşkil eder.
Meyveler içerisinden çıkarılan kakao tohumları ya hemen veya bir süre fermantasyona terk edildikten sonra kurutulur. Fermantasyon sonucu acı lezzet kaybolur ve aromatik bir koku meydana gelir. 50 meyveden takriben bir kg, tohum elde edilir. Tâneler kavrulur, kızılımsı kahverengi un hâline getirilir ve yağı çıkarılır. Yağ çıktıktan sonra katılaşan kakao, yeniden öğütülerek çok ince toz hâline getirilir ki, bu toz, kakao tozunu teşkil eder.
Kullanıldığı yerler: Kakaonun bileşiminde teobromin, kafein, kakao sâbit yağı vardır. Bol kalorili bir besindir. Ayrıca %40 karbonhidrat, % 18 protein vardır. Kafeinden dolayı kahvede olduğu gibi yatıştırıcı ve uyarıcı etkisi vardır. Az miktarı kalbi kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, idrar söktürür. Fazla miktarı zararlıdır. Sanayide teobromin, kakao tohum kabuğundan elde edilir.
Kakao kahve gibi ayrıca süt ilâvesi ile de içilebilir. Kakao yağı çıkarılmadan, çikolata îmâlinde kullanılır. Kakao yağı şeker yapımında olduğu gibi, pomatlarda da kullanılır.
Yetiştirilmesi: Kakao ağacı tropikal bölgelerde, önce fidanlıklarda yetiştirilir. Beş yıllık olunca meyve vermeye başlar. Eskiden Orta Amerika’da, kakao ağacı tohumları para yerine kullanılırdı. Kakao ağacı yetiştirmek hem çok masraflı, hem de çok büyük gelir getiren bir iştir. Tropikal ülkelerin başlıca gelir kaynaklarındandır.
Son yapılan araştırmalara göre dünyâda 4 milyon tondan fazla kakao üretildiği istatistiklerden anlaşılmaktadır. Ülkelerin ürettikleri kakao miktarları şöylerdir:
Dünya Kakao Üretimi (.000 Ton)
[attachment=121732]
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Kakaobaum (m), Fr. Cacaoyer (m), İng. Cacao tree. Familyası: Kolağacıgiller (Streculiaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı tropik Amerika ve Batı Afrika olan, kavliflor bir bitki. (Çiçeklerin yaşlı dal ve gövdelerden çıkması olayına kavliflor denir.) Kakao, theobroma denilen bir bitki türünün kurutulmuş tohumlarıdır.Kahve gibi içilmede kullanılır. 10-15 m boyunda bir ağaçtır. Çiçek ve meyveler ana gövde üzerinde bulunur. Bitkinin ancak 5-6 yaşından sonra meyvelerinden istifâde edilir. Meyveler kavun şeklinde, küçük bir hıyar büyüklüğünde ucu sivri, tâzeyken limon sarısı-kırmızı renkte, kuruduktan sonra daha koyu olan ve açılmayan bir kapsüldür. Meyveleri çok tohumludur. Beyaz veya açık mor renkteki ve bâdem şeklindeki tohumları kakao tânelerini teşkil eder.
Meyveler içerisinden çıkarılan kakao tohumları ya hemen veya bir süre fermantasyona terk edildikten sonra kurutulur. Fermantasyon sonucu acı lezzet kaybolur ve aromatik bir koku meydana gelir. 50 meyveden takriben bir kg, tohum elde edilir. Tâneler kavrulur, kızılımsı kahverengi un hâline getirilir ve yağı çıkarılır. Yağ çıktıktan sonra katılaşan kakao, yeniden öğütülerek çok ince toz hâline getirilir ki, bu toz, kakao tozunu teşkil eder.
Kullanıldığı yerler: Kakaonun bileşiminde teobromin, kafein, kakao sâbit yağı vardır. Bol kalorili bir besindir. Ayrıca %40 karbonhidrat, % 18 protein vardır. Kafeinden dolayı kahvede olduğu gibi yatıştırıcı ve uyarıcı etkisi vardır. Az miktarı kalbi kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, idrar söktürür. Fazla miktarı zararlıdır. Sanayide teobromin, kakao tohum kabuğundan elde edilir.
Kakao kahve gibi ayrıca süt ilâvesi ile de içilebilir. Kakao yağı çıkarılmadan, çikolata îmâlinde kullanılır. Kakao yağı şeker yapımında olduğu gibi, pomatlarda da kullanılır.
Yetiştirilmesi: Kakao ağacı tropikal bölgelerde, önce fidanlıklarda yetiştirilir. Beş yıllık olunca meyve vermeye başlar. Eskiden Orta Amerika’da, kakao ağacı tohumları para yerine kullanılırdı. Kakao ağacı yetiştirmek hem çok masraflı, hem de çok büyük gelir getiren bir iştir. Tropikal ülkelerin başlıca gelir kaynaklarındandır.
Son yapılan araştırmalara göre dünyâda 4 milyon tondan fazla kakao üretildiği istatistiklerden anlaşılmaktadır. Ülkelerin ürettikleri kakao miktarları şöylerdir:
Dünya Kakao Üretimi (.000 Ton)
[attachment=121732]
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KÂHİN
Alm. Wahrsager, (m), Fr. Devin, (m), İng. Soothsayer, augur. Kehânette bulunan, gâipten haber verdiğini iddiâ eden ve fala bakan şahıs. Eskiden tabiat üstü yollardan gizli şeyleri bulma ve geleceği okuma iddiâsında olan kimse. Eski Mısırlılar, Hintliler, Mecûsîler, müşrik Araplar, gâipten haber veren kâhinleri rûhânî reis kabul etmişlerdir. Savaşlarda ve diğer mühim işlere başlarken bunlara sorup, danışmışlar ve karar vermişlerdir.
Kâhinlik ve kehânet fen bilgileri yoluyla anlaşılabilen bir bilgi değildir. Çeşitli inançlarda görülen kehânet hakkında İslâm dîninin temel kitaplarında bâzı bilgiler verilmiştir. Buralarda bildirildiği üzere İslâmiyetten evvel, kâhinlik çok yayılmıştı. Her kavimde meşhur kâhinler yetişmişti. Kâhinler cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup öğrenir ve başkalarına bildirirlerdi. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm doğmadan evvel, cinlerden bâzıları göklerin yedi kat tabakasına çıkarlar, göklere girerler ve buralara girip çıkmaktan men olunmazlardı. Göklerde melekler birbirleriyle konuşurlarken, işittiklerini gelip kâhinlere haber verirlerdi. Eski devirlerde meşhur olan ve îtibâr edilen kâhinlerden bâzıları Muhammed aleyhisselâmın geleceğini ve vasıflarını bu yolla haber vermişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz doğduğu zaman, cinler göklere çıkmaktan men olundular. Göklerin kapıları onlara kapandı ve artık haber alamaz oldular. Bu hâl Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresi 8 ve 9. âyetlerde meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Doğrusu biz (cinler topluluğu) ciddî bir sûrette (haber çalmak için) göğe erişmek istedik. Fakat onu sert bekçilerle (meleklerle) ve yakıcı şihaplarla (akan yakıcı yıldızlarla) doldurulmuş bulduk. Hâlbuki hakîkaten biz, (Muhammed aleyhisselâmın gönderilmesinden önce) haber dinlemek için göğün bâzı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinleyecek olursa, kendini gözetleyen bir şihap (yakıcı bir yıldız) buluyor.”
İslâm dîninde hesâbın ve tecrübenin bildirmediği şeylere “gayb” denir. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Gayb, Allahü teâlânın bir sırrıdır. Dilediğine dilediği kadarını açar, bildirir. Peygamberleri ve evliyâsı bunlardandır. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “...Kâhinlik yapan ve kâhine giden, sihir ve büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur’ân-ı kerîme inanmamıştır.”
İslâmiyet; cinle arkadaşlık yapmayı, böyle falcılardan ve kâhinlerden gayba dâir bir şey sormayı ve bunların sözüne inanmayı açıkça yasaklamıştır. Cin de gaybı bilmez ve gaybe dâir sözlerine îtibâr edilmez. Hele cinnin her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak küfür olur, îmânsızlık olur. Çünkü “Her şeyi bilen ve her dilediğini yapan yalnız Allahü teâlâdır.”
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Wahrsager, (m), Fr. Devin, (m), İng. Soothsayer, augur. Kehânette bulunan, gâipten haber verdiğini iddiâ eden ve fala bakan şahıs. Eskiden tabiat üstü yollardan gizli şeyleri bulma ve geleceği okuma iddiâsında olan kimse. Eski Mısırlılar, Hintliler, Mecûsîler, müşrik Araplar, gâipten haber veren kâhinleri rûhânî reis kabul etmişlerdir. Savaşlarda ve diğer mühim işlere başlarken bunlara sorup, danışmışlar ve karar vermişlerdir.
Kâhinlik ve kehânet fen bilgileri yoluyla anlaşılabilen bir bilgi değildir. Çeşitli inançlarda görülen kehânet hakkında İslâm dîninin temel kitaplarında bâzı bilgiler verilmiştir. Buralarda bildirildiği üzere İslâmiyetten evvel, kâhinlik çok yayılmıştı. Her kavimde meşhur kâhinler yetişmişti. Kâhinler cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup öğrenir ve başkalarına bildirirlerdi. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm doğmadan evvel, cinlerden bâzıları göklerin yedi kat tabakasına çıkarlar, göklere girerler ve buralara girip çıkmaktan men olunmazlardı. Göklerde melekler birbirleriyle konuşurlarken, işittiklerini gelip kâhinlere haber verirlerdi. Eski devirlerde meşhur olan ve îtibâr edilen kâhinlerden bâzıları Muhammed aleyhisselâmın geleceğini ve vasıflarını bu yolla haber vermişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz doğduğu zaman, cinler göklere çıkmaktan men olundular. Göklerin kapıları onlara kapandı ve artık haber alamaz oldular. Bu hâl Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresi 8 ve 9. âyetlerde meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Doğrusu biz (cinler topluluğu) ciddî bir sûrette (haber çalmak için) göğe erişmek istedik. Fakat onu sert bekçilerle (meleklerle) ve yakıcı şihaplarla (akan yakıcı yıldızlarla) doldurulmuş bulduk. Hâlbuki hakîkaten biz, (Muhammed aleyhisselâmın gönderilmesinden önce) haber dinlemek için göğün bâzı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinleyecek olursa, kendini gözetleyen bir şihap (yakıcı bir yıldız) buluyor.”
İslâm dîninde hesâbın ve tecrübenin bildirmediği şeylere “gayb” denir. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Gayb, Allahü teâlânın bir sırrıdır. Dilediğine dilediği kadarını açar, bildirir. Peygamberleri ve evliyâsı bunlardandır. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “...Kâhinlik yapan ve kâhine giden, sihir ve büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur’ân-ı kerîme inanmamıştır.”
İslâmiyet; cinle arkadaşlık yapmayı, böyle falcılardan ve kâhinlerden gayba dâir bir şey sormayı ve bunların sözüne inanmayı açıkça yasaklamıştır. Cin de gaybı bilmez ve gaybe dâir sözlerine îtibâr edilmez. Hele cinnin her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak küfür olur, îmânsızlık olur. Çünkü “Her şeyi bilen ve her dilediğini yapan yalnız Allahü teâlâdır.”
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAĞNI
Alm. Ochsenkarren mit zwei Rädern, Fr. Chariotm àdeux roues, İng. Ox-cart with two wheels. İki tekerlekli, tekerlekleri dingile bağlı çift öküz veya camızla çekilen ekseriya yük taşımada kullanılan araba. İnsanların tekerlekleri yapıp kullanmasından sonra kağnı tipindeki arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur. Yapılan kazılarda tekerlekli arabalara ilk defa mîlâttan 4000 yıl önce, Sümer ülkesinde rastlanmaktadır. Buradan Anadolu yolu ile Avrupa’ya yayılan tekerlekli arabalar, M.Ö. 2000 yıllarında İskandinavya’ya kadar ulaşmıştır. Anadolu’da yapılan kazılar bu hususta yeni bilgiler elde edilmesine yardımcı olacaktır.
Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tâbiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa İstiklâl Harbinin sembolü hâline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifâde edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.
Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibârettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tâbir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.
Kağnıyı idâre eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki meses veya üvendere adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bâzı yörelerinde hâlâ kağnılara rastlanmaktadır
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Ochsenkarren mit zwei Rädern, Fr. Chariotm àdeux roues, İng. Ox-cart with two wheels. İki tekerlekli, tekerlekleri dingile bağlı çift öküz veya camızla çekilen ekseriya yük taşımada kullanılan araba. İnsanların tekerlekleri yapıp kullanmasından sonra kağnı tipindeki arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur. Yapılan kazılarda tekerlekli arabalara ilk defa mîlâttan 4000 yıl önce, Sümer ülkesinde rastlanmaktadır. Buradan Anadolu yolu ile Avrupa’ya yayılan tekerlekli arabalar, M.Ö. 2000 yıllarında İskandinavya’ya kadar ulaşmıştır. Anadolu’da yapılan kazılar bu hususta yeni bilgiler elde edilmesine yardımcı olacaktır.
Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tâbiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa İstiklâl Harbinin sembolü hâline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifâde edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.
Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibârettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tâbir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.
Kağnıyı idâre eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki meses veya üvendere adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bâzı yörelerinde hâlâ kağnılara rastlanmaktadır
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KÂFUR AĞACI (Cinnamomun camphora)
Alm. Kampferbaum, Fr. Comphier (m), arbre, İng. Camphor tree. Familyası: Defnegiller (Lauraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı, Güney Çin, Hintçini, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 40-50 m yüksekliğinde, tabiî ormanlar meydana getiren büyük ağaçlar.
Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içersinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.
Kâfur elde edilmesi: 20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller hâlinde ticârete çıkarılır. Tabiî kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sun’î kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.
Kullanıldığı yerler: Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları hâlinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.
Kâfur, sabun ve selüloit sanâyiinde de kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye’de yetiştirilememektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Kampferbaum, Fr. Comphier (m), arbre, İng. Camphor tree. Familyası: Defnegiller (Lauraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı, Güney Çin, Hintçini, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 40-50 m yüksekliğinde, tabiî ormanlar meydana getiren büyük ağaçlar.
Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içersinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.
Kâfur elde edilmesi: 20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller hâlinde ticârete çıkarılır. Tabiî kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sun’î kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.
Kullanıldığı yerler: Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları hâlinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.
Kâfur, sabun ve selüloit sanâyiinde de kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye’de yetiştirilememektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAFKASYA
Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Taman Yarımadasından, Hazar Denizinin batısındaki Apşeron Yarımadasına kadar uzanan dağlık bölgeye verilen ad. Yaklaşık 379.880 km2 alanı kaplayan bu bölge Kafkas dağlarıyla ikiye bölünmüştür. Kuzeyde kalan kısma Kuzey Kafkasya veya Sirkafkasiyen (Kafkasönü), güneyde kalan kısma ise Transkafkasya (Kafkasardı) adı verilmektedir. Kuzey kafkasya bölgesinde çoğu tahıl ekimi yapılan geniş düzlükler vardır. Transkafkasya ise benzer düzlükler ve Küçük Kafkaslarla kaplıdır. Kuzeybatı-Kuzeydoğu istikametinde iki sıra hâlinde uzanan Kafkas dağlarının kuzeyde olanlarına Büyük Kafkaslar, güneyde olanlarına ise Küçük Kafkaslar denilmektedir.
Kafkasya coğrafî olarak; sıradağlar, platolar, vâdiler, ovalar, ırmaklar ve göllerin yer aldığı muhtelif yüzey şekillerine sahiptir. Büyük Kafkasların uzunluğu yaklaşık 1200 km.dir. Bu dağlar üzerindeki belli başlı doruk noktalar Elburz (5642 m), Dihtau (5203 m), Koştantau (5144 m), Şhara (5068 m) ve Kazbek (5033 m) tir. Dağlarda geniş alanlar kaplayan iki binden fazla buzul bulunmaktadır. Kafkaslarda büyük su kaynakları vardır. En derin ve büyük ırmakları Rioni, Kura ve Aragvi’dir. En büyük göl ise Sevan gölüdür. Dağların yamaçları meşe, kestane, kayın, kızılağaç, çam, ıhlamur gibi ağaçlardan meydana gelen ormanlarla kaplıdır. Kafkas dağlarında, kömür, demir, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez gibi maden yatakları, zengin yeraltı kaynakları vardır. Azerbaycan, Krasnodor ve Stavrapol bölgelerinde petrol çıkarılır. Kafkas dağları şifâlı maden suları, yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar ve diğer mineraller bakımından da zengindir.
Kafkasyanın değişik yerlerinde bir kaç yüz kişiden meydana gelen dil topluluklarından, sayıları milyonlara ulaşan büyük milli topluluklara kadar ellinin üzerinde insan topluluğu yaşamaktadır. Kafkasya’da yerleşmiş olan milletleri üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi; Çerkezler, Abazalar, Lezgiler, Çeçenler ve Gürcülerden olan kafkas kavimleri, ikincisi; Ermeniler, Osnsetler, Svanlar, Ruslar ve İranlılarla bâzı Avrupa milletlerinden olan İndo-Avrupa kavimleri, Üçüncüsü ise; Azerî, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay, Kafkasya Türkmeni ve Kundur Türkleridir.
Kafkasya’da 30-40 kadar çeşitli dil konuşulmaktadır. Bu diller dilbilimcileri tarafından çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Dilbilimcilerinin çoğunun kabûl ettiği tasnife göre Kafkas dilleri; Güney Kafkas dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dilleri diye kısımlara ayrılmıştır. Güney Kafkas dil ailesine; Gürcüce, Megrelce (Mingrelce), Lazca, Svanca dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine; Abhaz, Abaza, Adige, Kabartay ve Ubuh (Vubih) dilleri Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesine ise; Nah ve Dağıstan dilleri girmektedir. Çeçen ve İnguş dillerini de içine alan Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesi üç kısma ayrılabilir. Birincisi; Dağıstanın iç ve batı kesimleriyle Azerbaycan, BDT’nin bir bölümünde konuşulan Avar-Andi-Dido dilleri, ikincisi; Dağıstanın iç kesimlerinde konuşulan Lak-Dargva dilleri, üçüncüsü ise; Dağıstan’ın güneyinde konuşulan Lezgi dilleridir. Kafkasya’daki yazılı diller resmî dillerdir. Basın, radyo ve televizyon mahalli dillerde yayın yapmaktadır. İlköğrenimde öğrenciler anadillerinde öğrenim görürler. Alfabe olarak ise Kiril alfabesi benimsenmiştir.
Dünyânın en eski yerleşim merkezlerinden ve batı ile doğu arasındaki önemli kavşak noktalarından olan Kafkasya’da birçok milletler yerleştiler. Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Hunlar, Avarlar ve Hazarlardan sonra Romalıların hakimiyeti altında kalan Kafkasya, İran’da hüküm süren Sâsâniler tarafından istilâ edildi. İslâm orduları hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Derbent’e kadar geldilerse de Hazarlar onların ilerlemesine izin vermediler. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde Kafkasya İslâm devletinin sınırları içine alındı. El-Cezîre valiliği ile Kafkasya’dan feth olunan yerler idârî olarak birleştirildi. Kuzey ve Güney Kafkasya bölgeleri tamâmen fethedildikten sonra Arran’ın merkezi Bazza’da bir ordugâh kuruldu. Azerbaycan, Arran, Şirvan, Ermenistan ve Gürcistan’ı da içine alan büyük bir vilâyet teşkil edildi. Abbâsiler zamanında bu vilâyet parçalanıp ayrı ayrı, Azerbaycan, Ermenistan ve Şirvan eyâleti ile Tifliste bir Müslüman Gürcistan emirliği kuruldu.
Onbirinci yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Kafkasya’ya Selçuklu Türklerinin akınları başladı. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, Hazar Denizinin batı ve güneybatı sahillerine ve Kafkasya’nın diğer yerlerine Müslüman-Türk kabilelerini yerleştirdi. İki yüz sene kadar Selçuklu hâkimiyetinde kalan kafkasya Moğol istilasına maruz kaldı. Menuçehr Şah Dağıstan’ın güneyinde bir devlet kurdu. Daha sonra Selçukluların bir şubesi olan Şirvanşâhlar hânedanı bu bölgede hâkimiyet kurdu. Şirvanşahlar Timur Han’ın Kafkasya seferine kadar hâkimiyetlerini sürdürdüler. Bu sırada Şirvan Şahı olan Şeyh İbrâhim bin Sultan Mehmet birçok muharebelerde Timur Han’la birlikte bulundu. Bu devlet Dağıstan yöresinde 1535 senesine kadar hüküm sürdükten sonra, Safevîler tarafından yıkıldı. Onaltıncı yüzyıldan îtibâren Osmanlı devleti de Kafkasya’da nüfuz tesis etmeye başladı. Bunda Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra halifeliği bizzat kendi üzerinde bulundurmasının önemli yeri vardır. Çünkü dinî yönden bütün Kafkasya Müslümanları halifeye bağlanmış oluyorlardı.
Kırım’ı sınırları içine alarak Kafkasya’ya kuzeyden nüfûz etmeye çalışan Osmanlı devleti, Güney Kafkasya’da etkili olan İran üzerine sefer düzenledi. Çaldıran Savaşında İran hükümdârı Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim Han tarafından yenilmesi üzerine Osmanlı ordusu Kafkasyaya fiilen girmiş oldu.
Osmanlı Devleti 1568 yılında Don-Volga kanal projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Bu projenin gayesi Osmanlı Devletinin Orta Asya Türk Devletleriyle irtibatını sağlamak ve Rusya’nın Orta-Asya ile Kafkaslardaki yayılmasına mâni olmaktı. Hatta İran bile hâkimiyet altına alınabilecekti. Ancak Rus Çarının bu büyük projeye mani olmak yolunda giriştiği faaliyetler yanında Kırım Hanı Gazi Girayında aleyhte çalışmaları sebebiyle başarı sağlanamadı.
24 Ağustos 1578’de Gürcistan zaptedildi. Gürcistan’dan sonra Azerbaycan Osmanlı ülkesine katıldı. Bir müddet Osmanlı hakimiyetinde kalan Kafkasya, Anadoluda başgösteren Celâlî isyanları sebebiyle İran idâresi altına girdi. Kafkaslarda meydana gelen bâzı karışıklıkları fırsat bilen Rusya 1722’de Agrahan’ı ve Derbend’i işgâl etti ve İran üzerine hücum etti. İran kuvvetlerini yenerek 1724 senesinde anlaşma imzalandı. Bu andlaşmaya göre; Derbend kalesi, Bakü, Geylan, Mazenderan ve Esterabad Rusyaya bırakıldı. Rusya böylece Kafkasların güneyine kadar inerek Kafkasyadaki İran topraklarını Osmanlılarla paylaştı. 1727’de Osmanlılar İran üzerine Sefer düzenleyerek Tiflis’i aldılar. Revan, Nahçıvan, Lesi ve Gence alındı. Osmanlılar, Ruslar ve İranlılar arasındaKafkasya’da çeşitli zamanlarda harpler oldu. Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlılar yenilerek Küçük Kaynarca andlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu andlaşmaya göre OrtaKafkasya’nın kuzeyinde bulunan küçük ve büyük Kabartaylar Ruslara bırakıldı. Ruslar tarafından alınan Gürcistan taraflarındaki Kutayis ve Şehriban Osmanlılara, diğer yerler ise Gürcülere verildi. 1774’te Kırım elden çıkınca Osmanlı devleti 1787’de Rusya’ya karşı savaş ilân etti. Fakat yenilerek 1791’de yaş andlaşması imzâlandı. Bu andlaşmaya göre Kafkaslarda sınırın Kuban ırmağı olması kararlaştırıldı. Ondokuzuncu yüzyılın başında Gürcistan Rusya’nın bir eyâleti haline geldi. Ruslar Kafkasya’ya asker göndererek Dağıstan’ın ve Kafkasya’nın büyük bir kısmını aldılar ve Doğu Anadoluya kadar ilerlediler. Daha sonraki yıllarda da Kafkasya’da Rus nüfûzu etkili olmaya devâm etti.
Rusların baskıcı ve sömürgeci siyâseti karşısında dayanamayan Kafkasyalı Müslümanlar Rusya’ya karşı genel harb ilân ettiler. Bu karşı hareketin çekirdeğini Kafkas Avarları teşkil ettiler. Hareketi 1829 tarihinden itibaren İmam Gâzi Muhammed başlattı. Gâzi Molla lakabıyla da tanınan bu zât tesirli vâaz ve nasîhatleriyle Müslümanları Ruslara karşı cihâda teşvik etti. Nihâyet bir beyannâme neşrederek Ruslara karşı fiili mücâdeleye girişti. Gâzi Molla’dan sonra Hamzat (Gamzet) Bey, Şeyh Şâmil ve Hacı Murat gibi mücâhidler bu mücâdeleyi devam ettirdiler. Bilhassa Şeyh Şâmil Ruslara karşı Kafkasyayı korumak için savaşan kahramanlardan biri oldu. 25 yıl Ruslara karşı savaştı. Hâkim olduğu bölgede islâmî cumhuriyet teşkilatı kurdu. Talebeleriyle birlikte Rusların ilerleyişini durdurmağa çalıştı. Kuvvetlerinin azalması, silah ve techizatının kalmaması sebebiyle 1859’da Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Nihâyet Ruslar 1864’te bütün Kafkasya’daki millî mücâdele hareketlerini kanlı bir şekilde bastırarak Kafkasya’yı tahakkümleri altına aldılar. Onbinlerce Türk Anadolu’ya hicret etti. Rus çarları bütün Kafkasya’da sömürgeleştirme ve Ruslaştırma siyâseti uyguladılar. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Rus idâresine karşı milliyetçi hareketler genişledi, Çar hükümetlerine karşı muhâlefet şiddetlendi. Bu muhalefet hareketleri netîcesinde 1905 ve 1917 Rus devrimleri ortaya çıktı.
Batılı ülkelerin teşvik ve tahrikleri netîcesinde, başta bulunan Talat, Enver ve Cemâl paşalar oldu-bittiye getirerek Osmanlı devletini Birinci Dünya savaşına soktular. Enver paşa idâresindeki bir orduyla Kafkasya üzerine sefer düzenledi, ordunun kış şartlarına uygun donatılmaması ve Enver paşanın harp tecrübesine sahib olmaması sebebiyle Osmanlı ordusu Ruslara yenik düştü. Kafkasya’nın alınması bir tarafa, Rus orduları Doğu Anadolu’da ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis’i işgâl ettiler. Karadeniz kıyısında da ilerleyen Ruslar Trabzonu işgâl ettiler. Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevik ihtilâli olunca Rus orduları Kafkasya cephesinden geri çekildi. Brest-Litovsk andlaşması imzalanarak Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı Devletine bırakıldı.
Kafkasyada yaşayan milletler de Rusya’dan ayrılarak bir federasyon kurdular. Fakat bu federasyon kısa sürede parçalandı. Mayıs 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bağımsızlıklarını îlân ederek sosyalist idâreyi benimsemiş birer cumhûriyet oldular. Kuzey Kafkasya da bağımsızlığını îlân etmek istediyse de başarılı olamadı. 15 Aralık 1922’de Kafkasardı Sovyet Federasyonu ve SSCB’ye katıldı.
İkinci Dünya Savaşında, Bakü petrol kuyularını ele geçirmek için Kafkasyayı stratejik bir hedef olarak seçen Almanlar 1942 yazında Elburz dağı ve Terek nehri kıyısına kadar ilerlediler. Ancak Stalingradda bozguna uğrayınca ele geçirdikleri tüm topraklardan geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş sırasında Almanlarla işbirliği yapan Kafkas milletleri (Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar) vatanlarından sürüldüler. Daha sonra tekrar yurtlarına döndürüldüler. Kafkasya’da yaşayan milletlere karşı komünist idare zamanında çeşitli baskı ve zulümler uygulandı. Bu milletler yıllarca devam eden kültür emperyalizmi sonunda kendi kültür ve dînî inançlarından uzaklaştırıldılar.
Bugün Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere üç bağımsız devlet bulunmaktadır. Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibatını sağlayabileceği tek geçiş yeri olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti 13 Ekim 1921 Kars antlaşmasıyla Azerbaycan’ın himâyesine verilmişti. 1990’da SSCB’nin dağılmasından sonra Ermenistan Azerbaycan’ı hedef alan saldırılarını başlattı. Rusya ve batılı ülkelerinde desteklediği Ermeni saldırılarının gayesi Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle münasebetlerini kesmeye yöneliktir.
Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dışında Kafkaslarda Dağıstan, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Kabartay-Balkar Özerk Cumhûriyetleri Rusya federasyonuna bağlıdırlar. Rusya’ya bağlı Adigey ve Karaçay-Çerkez Özerk bölgeleri, Azerbaycana bağlı Nahçıvan ve Yukarı Karabağ özerk bölgeleri, Gürcistan’a bağlı Ahazya (Abhazistan), Acaristan ve Güney Osetya özerk bölgeleri Kafkasyada yer almaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Taman Yarımadasından, Hazar Denizinin batısındaki Apşeron Yarımadasına kadar uzanan dağlık bölgeye verilen ad. Yaklaşık 379.880 km2 alanı kaplayan bu bölge Kafkas dağlarıyla ikiye bölünmüştür. Kuzeyde kalan kısma Kuzey Kafkasya veya Sirkafkasiyen (Kafkasönü), güneyde kalan kısma ise Transkafkasya (Kafkasardı) adı verilmektedir. Kuzey kafkasya bölgesinde çoğu tahıl ekimi yapılan geniş düzlükler vardır. Transkafkasya ise benzer düzlükler ve Küçük Kafkaslarla kaplıdır. Kuzeybatı-Kuzeydoğu istikametinde iki sıra hâlinde uzanan Kafkas dağlarının kuzeyde olanlarına Büyük Kafkaslar, güneyde olanlarına ise Küçük Kafkaslar denilmektedir.
Kafkasya coğrafî olarak; sıradağlar, platolar, vâdiler, ovalar, ırmaklar ve göllerin yer aldığı muhtelif yüzey şekillerine sahiptir. Büyük Kafkasların uzunluğu yaklaşık 1200 km.dir. Bu dağlar üzerindeki belli başlı doruk noktalar Elburz (5642 m), Dihtau (5203 m), Koştantau (5144 m), Şhara (5068 m) ve Kazbek (5033 m) tir. Dağlarda geniş alanlar kaplayan iki binden fazla buzul bulunmaktadır. Kafkaslarda büyük su kaynakları vardır. En derin ve büyük ırmakları Rioni, Kura ve Aragvi’dir. En büyük göl ise Sevan gölüdür. Dağların yamaçları meşe, kestane, kayın, kızılağaç, çam, ıhlamur gibi ağaçlardan meydana gelen ormanlarla kaplıdır. Kafkas dağlarında, kömür, demir, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez gibi maden yatakları, zengin yeraltı kaynakları vardır. Azerbaycan, Krasnodor ve Stavrapol bölgelerinde petrol çıkarılır. Kafkas dağları şifâlı maden suları, yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar ve diğer mineraller bakımından da zengindir.
Kafkasyanın değişik yerlerinde bir kaç yüz kişiden meydana gelen dil topluluklarından, sayıları milyonlara ulaşan büyük milli topluluklara kadar ellinin üzerinde insan topluluğu yaşamaktadır. Kafkasya’da yerleşmiş olan milletleri üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi; Çerkezler, Abazalar, Lezgiler, Çeçenler ve Gürcülerden olan kafkas kavimleri, ikincisi; Ermeniler, Osnsetler, Svanlar, Ruslar ve İranlılarla bâzı Avrupa milletlerinden olan İndo-Avrupa kavimleri, Üçüncüsü ise; Azerî, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay, Kafkasya Türkmeni ve Kundur Türkleridir.
Kafkasya’da 30-40 kadar çeşitli dil konuşulmaktadır. Bu diller dilbilimcileri tarafından çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Dilbilimcilerinin çoğunun kabûl ettiği tasnife göre Kafkas dilleri; Güney Kafkas dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dilleri diye kısımlara ayrılmıştır. Güney Kafkas dil ailesine; Gürcüce, Megrelce (Mingrelce), Lazca, Svanca dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine; Abhaz, Abaza, Adige, Kabartay ve Ubuh (Vubih) dilleri Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesine ise; Nah ve Dağıstan dilleri girmektedir. Çeçen ve İnguş dillerini de içine alan Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesi üç kısma ayrılabilir. Birincisi; Dağıstanın iç ve batı kesimleriyle Azerbaycan, BDT’nin bir bölümünde konuşulan Avar-Andi-Dido dilleri, ikincisi; Dağıstanın iç kesimlerinde konuşulan Lak-Dargva dilleri, üçüncüsü ise; Dağıstan’ın güneyinde konuşulan Lezgi dilleridir. Kafkasya’daki yazılı diller resmî dillerdir. Basın, radyo ve televizyon mahalli dillerde yayın yapmaktadır. İlköğrenimde öğrenciler anadillerinde öğrenim görürler. Alfabe olarak ise Kiril alfabesi benimsenmiştir.
Dünyânın en eski yerleşim merkezlerinden ve batı ile doğu arasındaki önemli kavşak noktalarından olan Kafkasya’da birçok milletler yerleştiler. Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Hunlar, Avarlar ve Hazarlardan sonra Romalıların hakimiyeti altında kalan Kafkasya, İran’da hüküm süren Sâsâniler tarafından istilâ edildi. İslâm orduları hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Derbent’e kadar geldilerse de Hazarlar onların ilerlemesine izin vermediler. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde Kafkasya İslâm devletinin sınırları içine alındı. El-Cezîre valiliği ile Kafkasya’dan feth olunan yerler idârî olarak birleştirildi. Kuzey ve Güney Kafkasya bölgeleri tamâmen fethedildikten sonra Arran’ın merkezi Bazza’da bir ordugâh kuruldu. Azerbaycan, Arran, Şirvan, Ermenistan ve Gürcistan’ı da içine alan büyük bir vilâyet teşkil edildi. Abbâsiler zamanında bu vilâyet parçalanıp ayrı ayrı, Azerbaycan, Ermenistan ve Şirvan eyâleti ile Tifliste bir Müslüman Gürcistan emirliği kuruldu.
Onbirinci yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Kafkasya’ya Selçuklu Türklerinin akınları başladı. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, Hazar Denizinin batı ve güneybatı sahillerine ve Kafkasya’nın diğer yerlerine Müslüman-Türk kabilelerini yerleştirdi. İki yüz sene kadar Selçuklu hâkimiyetinde kalan kafkasya Moğol istilasına maruz kaldı. Menuçehr Şah Dağıstan’ın güneyinde bir devlet kurdu. Daha sonra Selçukluların bir şubesi olan Şirvanşâhlar hânedanı bu bölgede hâkimiyet kurdu. Şirvanşahlar Timur Han’ın Kafkasya seferine kadar hâkimiyetlerini sürdürdüler. Bu sırada Şirvan Şahı olan Şeyh İbrâhim bin Sultan Mehmet birçok muharebelerde Timur Han’la birlikte bulundu. Bu devlet Dağıstan yöresinde 1535 senesine kadar hüküm sürdükten sonra, Safevîler tarafından yıkıldı. Onaltıncı yüzyıldan îtibâren Osmanlı devleti de Kafkasya’da nüfuz tesis etmeye başladı. Bunda Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra halifeliği bizzat kendi üzerinde bulundurmasının önemli yeri vardır. Çünkü dinî yönden bütün Kafkasya Müslümanları halifeye bağlanmış oluyorlardı.
Kırım’ı sınırları içine alarak Kafkasya’ya kuzeyden nüfûz etmeye çalışan Osmanlı devleti, Güney Kafkasya’da etkili olan İran üzerine sefer düzenledi. Çaldıran Savaşında İran hükümdârı Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim Han tarafından yenilmesi üzerine Osmanlı ordusu Kafkasyaya fiilen girmiş oldu.
Osmanlı Devleti 1568 yılında Don-Volga kanal projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Bu projenin gayesi Osmanlı Devletinin Orta Asya Türk Devletleriyle irtibatını sağlamak ve Rusya’nın Orta-Asya ile Kafkaslardaki yayılmasına mâni olmaktı. Hatta İran bile hâkimiyet altına alınabilecekti. Ancak Rus Çarının bu büyük projeye mani olmak yolunda giriştiği faaliyetler yanında Kırım Hanı Gazi Girayında aleyhte çalışmaları sebebiyle başarı sağlanamadı.
24 Ağustos 1578’de Gürcistan zaptedildi. Gürcistan’dan sonra Azerbaycan Osmanlı ülkesine katıldı. Bir müddet Osmanlı hakimiyetinde kalan Kafkasya, Anadoluda başgösteren Celâlî isyanları sebebiyle İran idâresi altına girdi. Kafkaslarda meydana gelen bâzı karışıklıkları fırsat bilen Rusya 1722’de Agrahan’ı ve Derbend’i işgâl etti ve İran üzerine hücum etti. İran kuvvetlerini yenerek 1724 senesinde anlaşma imzalandı. Bu andlaşmaya göre; Derbend kalesi, Bakü, Geylan, Mazenderan ve Esterabad Rusyaya bırakıldı. Rusya böylece Kafkasların güneyine kadar inerek Kafkasyadaki İran topraklarını Osmanlılarla paylaştı. 1727’de Osmanlılar İran üzerine Sefer düzenleyerek Tiflis’i aldılar. Revan, Nahçıvan, Lesi ve Gence alındı. Osmanlılar, Ruslar ve İranlılar arasındaKafkasya’da çeşitli zamanlarda harpler oldu. Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlılar yenilerek Küçük Kaynarca andlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu andlaşmaya göre OrtaKafkasya’nın kuzeyinde bulunan küçük ve büyük Kabartaylar Ruslara bırakıldı. Ruslar tarafından alınan Gürcistan taraflarındaki Kutayis ve Şehriban Osmanlılara, diğer yerler ise Gürcülere verildi. 1774’te Kırım elden çıkınca Osmanlı devleti 1787’de Rusya’ya karşı savaş ilân etti. Fakat yenilerek 1791’de yaş andlaşması imzâlandı. Bu andlaşmaya göre Kafkaslarda sınırın Kuban ırmağı olması kararlaştırıldı. Ondokuzuncu yüzyılın başında Gürcistan Rusya’nın bir eyâleti haline geldi. Ruslar Kafkasya’ya asker göndererek Dağıstan’ın ve Kafkasya’nın büyük bir kısmını aldılar ve Doğu Anadoluya kadar ilerlediler. Daha sonraki yıllarda da Kafkasya’da Rus nüfûzu etkili olmaya devâm etti.
Rusların baskıcı ve sömürgeci siyâseti karşısında dayanamayan Kafkasyalı Müslümanlar Rusya’ya karşı genel harb ilân ettiler. Bu karşı hareketin çekirdeğini Kafkas Avarları teşkil ettiler. Hareketi 1829 tarihinden itibaren İmam Gâzi Muhammed başlattı. Gâzi Molla lakabıyla da tanınan bu zât tesirli vâaz ve nasîhatleriyle Müslümanları Ruslara karşı cihâda teşvik etti. Nihâyet bir beyannâme neşrederek Ruslara karşı fiili mücâdeleye girişti. Gâzi Molla’dan sonra Hamzat (Gamzet) Bey, Şeyh Şâmil ve Hacı Murat gibi mücâhidler bu mücâdeleyi devam ettirdiler. Bilhassa Şeyh Şâmil Ruslara karşı Kafkasyayı korumak için savaşan kahramanlardan biri oldu. 25 yıl Ruslara karşı savaştı. Hâkim olduğu bölgede islâmî cumhuriyet teşkilatı kurdu. Talebeleriyle birlikte Rusların ilerleyişini durdurmağa çalıştı. Kuvvetlerinin azalması, silah ve techizatının kalmaması sebebiyle 1859’da Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Nihâyet Ruslar 1864’te bütün Kafkasya’daki millî mücâdele hareketlerini kanlı bir şekilde bastırarak Kafkasya’yı tahakkümleri altına aldılar. Onbinlerce Türk Anadolu’ya hicret etti. Rus çarları bütün Kafkasya’da sömürgeleştirme ve Ruslaştırma siyâseti uyguladılar. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Rus idâresine karşı milliyetçi hareketler genişledi, Çar hükümetlerine karşı muhâlefet şiddetlendi. Bu muhalefet hareketleri netîcesinde 1905 ve 1917 Rus devrimleri ortaya çıktı.
Batılı ülkelerin teşvik ve tahrikleri netîcesinde, başta bulunan Talat, Enver ve Cemâl paşalar oldu-bittiye getirerek Osmanlı devletini Birinci Dünya savaşına soktular. Enver paşa idâresindeki bir orduyla Kafkasya üzerine sefer düzenledi, ordunun kış şartlarına uygun donatılmaması ve Enver paşanın harp tecrübesine sahib olmaması sebebiyle Osmanlı ordusu Ruslara yenik düştü. Kafkasya’nın alınması bir tarafa, Rus orduları Doğu Anadolu’da ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis’i işgâl ettiler. Karadeniz kıyısında da ilerleyen Ruslar Trabzonu işgâl ettiler. Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevik ihtilâli olunca Rus orduları Kafkasya cephesinden geri çekildi. Brest-Litovsk andlaşması imzalanarak Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı Devletine bırakıldı.
Kafkasyada yaşayan milletler de Rusya’dan ayrılarak bir federasyon kurdular. Fakat bu federasyon kısa sürede parçalandı. Mayıs 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bağımsızlıklarını îlân ederek sosyalist idâreyi benimsemiş birer cumhûriyet oldular. Kuzey Kafkasya da bağımsızlığını îlân etmek istediyse de başarılı olamadı. 15 Aralık 1922’de Kafkasardı Sovyet Federasyonu ve SSCB’ye katıldı.
İkinci Dünya Savaşında, Bakü petrol kuyularını ele geçirmek için Kafkasyayı stratejik bir hedef olarak seçen Almanlar 1942 yazında Elburz dağı ve Terek nehri kıyısına kadar ilerlediler. Ancak Stalingradda bozguna uğrayınca ele geçirdikleri tüm topraklardan geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş sırasında Almanlarla işbirliği yapan Kafkas milletleri (Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar) vatanlarından sürüldüler. Daha sonra tekrar yurtlarına döndürüldüler. Kafkasya’da yaşayan milletlere karşı komünist idare zamanında çeşitli baskı ve zulümler uygulandı. Bu milletler yıllarca devam eden kültür emperyalizmi sonunda kendi kültür ve dînî inançlarından uzaklaştırıldılar.
Bugün Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere üç bağımsız devlet bulunmaktadır. Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibatını sağlayabileceği tek geçiş yeri olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti 13 Ekim 1921 Kars antlaşmasıyla Azerbaycan’ın himâyesine verilmişti. 1990’da SSCB’nin dağılmasından sonra Ermenistan Azerbaycan’ı hedef alan saldırılarını başlattı. Rusya ve batılı ülkelerinde desteklediği Ermeni saldırılarının gayesi Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle münasebetlerini kesmeye yöneliktir.
Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dışında Kafkaslarda Dağıstan, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Kabartay-Balkar Özerk Cumhûriyetleri Rusya federasyonuna bağlıdırlar. Rusya’ya bağlı Adigey ve Karaçay-Çerkez Özerk bölgeleri, Azerbaycana bağlı Nahçıvan ve Yukarı Karabağ özerk bölgeleri, Gürcistan’a bağlı Ahazya (Abhazistan), Acaristan ve Güney Osetya özerk bölgeleri Kafkasyada yer almaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Kafkas Dağları
KAFKAS DAĞLARI
Alm. Kaukasus (gebirge n) (m), Fr. Caucase (m), İng. Caucasus. Rusya’nın güneyinde bulunan dağ sırası. Batısında, Karadeniz; kuzeyinde, Kuma Ovası; doğusunda, Hazar Denizi; güneyinde, Türkiye ve İran ile çevrilmiştir. 440.000 km2lik bir alanı kaplamaktadır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir. Bu iki dağ silsilesini Karadeniz’e dökülen Riyon Nehri ile Hazar Denizine dökülen Kura Nehirleri birbirinden ayırır.
Büyük (Kuzey) Kafkas Dağları 1300 km kadar bir uzunluğa sâhib olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m’nin altına hiç düşmemektedir. Bu dağ silsilesi de kendi arasında Batı Kafkas, Orta Kafkas ve Doğu Kafkas olarak üçe ayrılmaktadır. Batı Kafkaslarda, Kafkas Dağlarının en yüksek noktası Elburz Tepesi (5633 m) bulunmakta olup, Terek Nehrinin bir kolu tarafından açılan vâdiye kadar (Hamison Geçidi) olan bölgedir. Orta Kafkaslardaki hiçbir yükselti 4000 m’nin altında değildir. Bu kısımdaki en yüksek yer Kazbek (5047 m) olup, Sulak Irmağının açtığı vâdiye kadar devam eder. Doğu Kafkaslar Sulak Irmağı vâdisinden Apşeron Yarımadasına kadar olan dağlardır. Burada en yüksek yer Bazardyuzu (4466 m) dur. Batı Kafkaslarda dağların genişliği 200 km’yi bulur. Büyük Kafkasların tepeleri hattından geçtiği farz edilen hat, aynı zamanda Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran hattır.
Bu sırada büyük volkanik kütleler hâkimdir. Elbruz, Sakara (5060 m) ve Kazbek’in dördüncü zamanda püskürttüğü öne sürülmektedir. Bu hipotez sâhiplerinin dayanak noktaları, hâlen sıcak su kaynaklarının ortaya çıkması ve zelzelelerin devam etmesidir. Bölgenin batı kısmında bulunan buzulların alanı 2000 km2dir.
Riyon Vâdisi kanalıyla Karadeniz’den esen çok şiddetli ve nemli rüzgarlara açık olan batı kesim, sık ormanlarla örtülüdür. Doğu kesim ise kuraktır. Bölgede dağların yüksek olması sebebiyle geçit mümkün olmayıp, Terek Irmağının açmış olduğu Deryal Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür. Geçit, askerî ve ulaştırma bakımından büyük önem taşır.
Güney Kafkas Dağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civârındadır. Genel olarak iki kütleden meydana gelmiş sayılabilir: Batum ile Yukarı Kura arasında Acaro-İmertya Dağları (2580 m), Yukarı Kura ile Tiflis arasındaki Triyaletya Dağları (2750 m) ve Savsark Dağları (3300 m)dır.
Bölgenin yüzey şekilleri çok farklıdır. Küçük ovalar, volkanik tepeler, yamaçlar ve hemen yanlarında dik tıkaçlar ürkütücü bir manzara arz eder. Karadenize açık yamaçlarının hemen hepsi sulak olan dağlar, doğuya doğru kuraklaşır. Yazları çok sıcak olan bu iklim bütün Azerbaycan ovasına hakimdir. Güney dağları bölgesi de yine geçit vermeyip, sâdece Gümrü ile Karakilise arasındaki Akbulak Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür.
Bölgede ülke ortası ile ulaşım ya Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarından veya geçitlerden yapılabilmektedir. Demiryolları da kıyılarda bulunmaktadır.
Büyük Kafkas Dağlarında mâden yatakları vardır. Kömür azdır. Kuzey bölgelerde petrol çıkarılır. Riyon’un orta bölümünde zengin manganez yatakları vardır. Âzerbaycan’da demir filizi ve boksit çıkarılarak işlenir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAFKAS DAĞLARI
Alm. Kaukasus (gebirge n) (m), Fr. Caucase (m), İng. Caucasus. Rusya’nın güneyinde bulunan dağ sırası. Batısında, Karadeniz; kuzeyinde, Kuma Ovası; doğusunda, Hazar Denizi; güneyinde, Türkiye ve İran ile çevrilmiştir. 440.000 km2lik bir alanı kaplamaktadır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir. Bu iki dağ silsilesini Karadeniz’e dökülen Riyon Nehri ile Hazar Denizine dökülen Kura Nehirleri birbirinden ayırır.
Büyük (Kuzey) Kafkas Dağları 1300 km kadar bir uzunluğa sâhib olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m’nin altına hiç düşmemektedir. Bu dağ silsilesi de kendi arasında Batı Kafkas, Orta Kafkas ve Doğu Kafkas olarak üçe ayrılmaktadır. Batı Kafkaslarda, Kafkas Dağlarının en yüksek noktası Elburz Tepesi (5633 m) bulunmakta olup, Terek Nehrinin bir kolu tarafından açılan vâdiye kadar (Hamison Geçidi) olan bölgedir. Orta Kafkaslardaki hiçbir yükselti 4000 m’nin altında değildir. Bu kısımdaki en yüksek yer Kazbek (5047 m) olup, Sulak Irmağının açtığı vâdiye kadar devam eder. Doğu Kafkaslar Sulak Irmağı vâdisinden Apşeron Yarımadasına kadar olan dağlardır. Burada en yüksek yer Bazardyuzu (4466 m) dur. Batı Kafkaslarda dağların genişliği 200 km’yi bulur. Büyük Kafkasların tepeleri hattından geçtiği farz edilen hat, aynı zamanda Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran hattır.
Bu sırada büyük volkanik kütleler hâkimdir. Elbruz, Sakara (5060 m) ve Kazbek’in dördüncü zamanda püskürttüğü öne sürülmektedir. Bu hipotez sâhiplerinin dayanak noktaları, hâlen sıcak su kaynaklarının ortaya çıkması ve zelzelelerin devam etmesidir. Bölgenin batı kısmında bulunan buzulların alanı 2000 km2dir.
Riyon Vâdisi kanalıyla Karadeniz’den esen çok şiddetli ve nemli rüzgarlara açık olan batı kesim, sık ormanlarla örtülüdür. Doğu kesim ise kuraktır. Bölgede dağların yüksek olması sebebiyle geçit mümkün olmayıp, Terek Irmağının açmış olduğu Deryal Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür. Geçit, askerî ve ulaştırma bakımından büyük önem taşır.
Güney Kafkas Dağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civârındadır. Genel olarak iki kütleden meydana gelmiş sayılabilir: Batum ile Yukarı Kura arasında Acaro-İmertya Dağları (2580 m), Yukarı Kura ile Tiflis arasındaki Triyaletya Dağları (2750 m) ve Savsark Dağları (3300 m)dır.
Bölgenin yüzey şekilleri çok farklıdır. Küçük ovalar, volkanik tepeler, yamaçlar ve hemen yanlarında dik tıkaçlar ürkütücü bir manzara arz eder. Karadenize açık yamaçlarının hemen hepsi sulak olan dağlar, doğuya doğru kuraklaşır. Yazları çok sıcak olan bu iklim bütün Azerbaycan ovasına hakimdir. Güney dağları bölgesi de yine geçit vermeyip, sâdece Gümrü ile Karakilise arasındaki Akbulak Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür.
Bölgede ülke ortası ile ulaşım ya Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarından veya geçitlerden yapılabilmektedir. Demiryolları da kıyılarda bulunmaktadır.
Büyük Kafkas Dağlarında mâden yatakları vardır. Kömür azdır. Kuzey bölgelerde petrol çıkarılır. Riyon’un orta bölümünde zengin manganez yatakları vardır. Âzerbaycan’da demir filizi ve boksit çıkarılarak işlenir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARİSTO (Aristoteles)
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:
1. Felsefe yazıları: Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.
2. Mantık yazıları: Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.
3. Pratik felsefe yazıları : Atinalıların anayasası gibi.
4. Şiirler.
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe Tecribi Kimya kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.
Aristo’nun felsefesi: Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.
Tanrı fikri : Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.
Ahlak bilgisi: Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.
Ruh: Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim tarafından çürütülmüştür.
Bilim: Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.
Mantık: Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.
Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:
1. Felsefe yazıları: Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.
2. Mantık yazıları: Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.
3. Pratik felsefe yazıları : Atinalıların anayasası gibi.
4. Şiirler.
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe Tecribi Kimya kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.
Aristo’nun felsefesi: Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.
Tanrı fikri : Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.
Ahlak bilgisi: Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.
Ruh: Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim tarafından çürütülmüştür.
Bilim: Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.
Mantık: Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.
ARİSTOKRASİ
Alm. Aristokratic, Fr. Aristocratie, İng. Aristocracy. Üstün soylular yönetimi, seçkinlerin veya en iyilerin egemenliği. Yunanca “aristo” en iyi; “Kratos” iktidar, manalarına geldiğinden en iyi iktidar demektir. Bugün aristokrasi bir devlet idare şekli değildir. Bu kelime şimdi siyasi olmaktan çok sosyal bir mana ifade etmekte ve soylu sülaleleri ve onların devamını ifade eden kont, baron, prens gibi manalarda kullanılmaktadır.Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
