MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"
HAYATI
Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır.
Okula Başlaması
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.
Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması
Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı.
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler" dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü.
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. "Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.
Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü." Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, "Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı."
Yanından hiç ayrılmıyordu
Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)
Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler" deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi.
Yeni bir buluşu
Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti.
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır.
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.
Sarf ve nahv mühendisi
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz."
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır)
Evlenmesi
1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.
Hocasının vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor" dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti.
Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi.
Öğretmenlik hayatı
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti.
"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması
HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde "Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.
Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"
İlmi faaliyetleri
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür" demektir.
Vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa verildi.
Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk'ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.
Güzel ahlakı
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve ziyaret etti.
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi. Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheblerindenbirinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu.Seâdet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ müstehabları uzun uzun yazdı.
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır.
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.
Bu bölüm İstanbul Evliyaları, Cild.I'den alınmıştır.
Muhammed KONYEVİ (kuddise sirruh)
HAYATI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), miladi 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ in halifelerinden olan Seyda Muhammed Konyevi (K.S) şu an hayatta olup Konya sivil havaalanı civarında bulunan Reyhani köyünde insanlara Allah-u Zülcelal’ ın emir ve nehylerini anlatmak suretiyle insanların dünya da ve ahirette kurtuluşlarına vesile olmaktadır. Sevenleri arasında Seyda namıyla tanınmıştır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), anne tarafından Hz. Ömer (R.A)’in soyundandır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) bir çok alimden ilim tahsil ederek en son Gavs-ı Bilvanisi (K.S)’ nin halifelerinden Abdussamed-i Ferhendi (K.S)’ nin yanına geldi. Onun yanında bir yıl kaldıktan sonra zahiri ilimlerden icazet aldı. Daha sonra Allahu Zülcelal, Abdussamed-i Ferhendi (K.S), onu güzel ahlakından dolayı kızıyla evlendirdi. Bundan sonra bir süre kendi köyünde imamlık yaptı.
O sıralarda Gavs-ı Bilvanisi (K.S) vefat etmiş ve oğlu Seyyid Muhammed Raşid (K.S), insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle irşada başlamıştı. Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin daveti üzerine, kayınpederi Abdussamed-i Ferhendi (K.S) ile birlikte menzil köyüne geldi. Yirmi üç yıl Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin yanında kaldı ve hizmetinde bulundu.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin vefatından sonra bir yıla yakın teberrüken Menzil’ de kaldı. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin işareti üzerine Konya’ ya hicret etti. Halen Konya’ da insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına vesile olmaktadır.
BAZI HİKMETLİ SÖZLERİ
1-"Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
2-"Allah-u Zülcelal, nefsin istek ve arzularını yaratmış bir tarafa koymuştur. Bunun karşısına da rızasını koymuştur. Bunun için de: "Kullarım benim rızamı mı seçecek, yoksa nefsinin arzularını mı seçecek?" diye imtihan etmektedir."
3-"Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki insan Allah-u Zülcelal' den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal' e yalvarmaktadır."
4-"Kim ki hayata nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi cehennem ateşini yakmış demektir. Onun için insan hata ve günahlar üzerinde konaklamadan kendisini Allah-u Zülcelal' e yöneltmelidir."
5-"Allah-u Zülcelal bu kadar şevkat ve merhamet sahibidir. O' na dönmek lazımdır. Bizim günahlarımızı affetmek O' nun yanında hiçbirşey değildir. Ne olur bizde kendimizi, O' nun merhametine layık hale getirelim. O' nun rahmetine müstehak olabilmek için de Allah-u Zülcelal' e çok yalvarmak ve tevbe etmek lazımdır."
6-"İnsanın, Allah dostlarının, ilmiyle amel eden alimlerin cemaatinde bulunmaya gayret etmesi, onlara yakın olmaya çalışması, onların sohbetlerine devam etmesi lazımdır. Bunlardan daha faydalı bir şey yoktur."
7-"Bu dünyada biraz olsun düşünmeyip, önümüze her geleni yaparsak, kıyamet gününde perişan oluruz. Tabii ki o gün pişmanlık günüdür. Ama oradaki pişmanlığın kimseye faydası dokunmayacaktır."
8-"Cüneyd-i Bağdadi (K.S)' nin dediği gibi, tasavvuf ehli, içine hertürlü pislik atıldığı halde ondan hep güzel şeyler çıkan toprak gibi olmalıdır. Tasavvuf ehli bulut gibi olmalıdır ki, herkesi gölgelendirsin. Tasavvuf ehli yağmur gibi olmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin."
9-"Ey İnsan! Eğer gerçekten Allah-u Zülcelal' in sevgisine talib isen, o zaman henüz vakit varken elinde olan fırsatları değerlendir. Ve sende Allah-u Zülcelal' in sevdiği kullarının arasına girmeye gayret et, yoksa bu fırsat elinden kaçacak ve pişmanlık sana fayda vermeyecek. "
10-"Mü'min iman ve maneviyat bakımından kuvvetli olmazsa, nefsin arzu ve isteklerinden kendisini kurtarıp manevi olarak tedavi olmazsa, şeytana karşı mücadele ve harb edemez."
11- "Allah-u Zülcelal'in merhameti olmazsa, hiçbir mahlukat kendisini kurtaramaz. Onun için Allah-u Zülcelal'in merhametinden bahsetmek, daima O'nun merhametine sığınmak ve O'na yalvarmak lazımdır."
12- "Kim Allah-u Zülcelal'in koyduğu kural ve kaideye karşı gelirse, cehennemde azab bulacak, kim de O'na itaat ederse, ondan razı olup cennetine koyacaktır. Demek ki insanoğlunun tek çaresi, Allah-u Zülcelal'e hakiki bir kul olmaktır."
13- "İnsan devamlı zikir ve sohbet meclisine gittiği zaman, günahkar da olsa Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur."
14- "İnsanın başına ne gelirse, nefsinin şerrinden ve dünya keyf-ü sefasından gelir. Dünya ve içindeki keyf-ü sefa başımıza bela olmuştur. Onun için Allah-u Zülcelal'in kuvvet ve rahmetine sığınalım. Çünkü bundan başka çaremiz yoktur. O'nun ibadetinden ve zikrinden geri kalmayalım."
15- "Eğer insan, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametini layıkı ile bilseydi, bülbülün güle aşık olduğu gibi, Allah-u Zülcelal'e aşık olurdu ve her nereye giderse gitsin, daima O'ndan bahsederdi."
16- "İnsanın önünde cennet ya da cehennem vardır. Herkes hazırlığını hangisine gitmek istiyorsa ona göre yapmalıdır."
17- Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bir defasında sevenlerine şöyle bir nasihatte bulundu; "Ey kardeşlerim! Kendime ve sizlere tavsiyem şudur; bu dünyaya bir defa geldik. Öldükten sonra bir daha gelmeyeceğiz. Zaman azdır. Bütün azalarımızı seferber yapmak suretiyle, yani Allah-u Zülcelal azalarımızı, hangi işi yaparak rızasını kazanmak için yaratmışsa onları o işte kullanarak, Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışalım.
18- Kıyamet gününü sanki bugün olacakmış gibi bilmemiz gerekir. Bakın bizden öncekiler gittiler. Biz de nöbetimizi bekliyoruz ve bizim nöbetimiz de bir gün bitecektir.
19- Bizler, Allah-u Zülcelâl'in ayetlerinden gafil olmamalıyız. Allah-u Zülcelâl çok şefkat ve merhamet sahibidir. O, kıyamet gününde bizleri azabı ile azablandırmayı istemiyor. Daima bizleri ayet-i kerimelerle ikaz ediyor. Bizim de bu durumdan gafil olmamamız gerekir.
20- Yaşadığımız zamanın, nasıl bir zaman olduğunu hepimiz görüyoruz. Bu günah bataklığının içinde Allah-u Zülcelâl'e yalvarmak ve O'ndan imdat istemek lâzımdır. Dua, Allah-u Zülcelâl'in yanında çok makbuldur. Ben böyle inanıyorum ki; Biz Allah-u Zülcelâl'e samimi olarak yalvarırsak, istediğimizi bize verecektir. Çünkü her şey O'nun emrindedir.
21-Allah-u Zülcelâl'in rızası ve muhabbeti, insanın çok kıymeti ve her an kaybolabilecek bir cevheridir. İnsanın daima onu araması lâzımdır. İnsan bunu aramadığı zaman kesinlikle bulamaz.
22- İnsan günah işlerken, onu kimse görmese dahi, o, Allah-u Zülcelâl'in yanında sabittir. Allah-u Zülcelâl, bazı günahlar sebebiyle insanı dünyadan imansız olarak ayırabilir. Onun için, insanın, kendini bütün günahlardan muhafaza etmesi gerekir.
23- Şunu unutmamamız lâzımdır ki bu dünya hayatı gelip geçicidir. Çok kısa bir zamandır. Ahiret ise ebedü'l-ebeddir. Onun için Allah-u Zülcelâl'in emir ve nehiylerini unutmayalım. Allah-u Zülcelâl'in bizlere emrettiklerinden vazgeçmeyelim.
24- Bir kimsenin işlediği amel-i salih, Allah-u Zülcelâl'e hiç bir menfaat vermediği gibi, insanın işlemiş olduğu günah da Allah-u Zülcelâl'e hiçbir zarar veremez. Madem ki biz, dünyada nefsimizi o kadar çok seviyoruz, o halde neden onu ahiret azabına müstehak ediyoruz!
25- Şeytan, nefis ve dünya, yırtıcı hayvanların karanlık bir gecede insana hücum ettiği gibi, bizlere hücum ediyor. Eğer bizler, bunları gözümüzle görmezsek, o zaman bizi helak edeceklerdir. Buradaki gözün görmesinden maksad; kalben ve ruhen düşünüp, tefekkür etmektir.
26- O halde mü'mine gerek olan, Allah'u Zülcelâl'in azabından emin olmamak ve rahmetinden ümit kesmemektir. Yine bazı evliyalar buyururlar ki; Mü'min daima ölümü hatırlamalı, ölümü göz önünde tutup unutmamalıdır. Bütün lezzetleri makas gibi kesen ölümdür.
27- Eğer tövbesiz olarak, gafletle dünyadan ayrılıp ahirete gidersek, halimiz çok perişan olur. Onun için tek çaremiz; Allah-u Zülcelâl'in merhamet kapısına varmak, tövbe etmek ve devamlı olarak ağlamaktır. Çünkü ağlamak insanı, cehennem ateşinden muhafaza edecek bir durumdur. Hz.Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Herhangibir kimsenin gözünden, Allah'ın korkusundan dolayı bir sineğin başı kadar yaş aksa, o da yüzündeki herhangi bir yere değse, o yaşın değdiği yere cehennem ateşi değmez”
28- Aklı güzel kullanmak için, daima dini sohbetlere gidilmeli ve o sohbetlerde Allah'u Zülcelal'in kelamına, Hz. Peygamber (S.A.V) 'in hadis-i şeriflerine ve büyük zatların menkıbelerine yer verilmelidir.
29- Hz. Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Mü'minler birlerine karşı sevgi ve muhabbette, adeta bir vücut gibidirler. Nasıl vücudun bir organı rahatsız olduğunda, diğer bütün organlar rahatsız oluyorsa, öyle rahatsız olurlar. Onu tedavi etmek için hep beraber uğraşırlar”
30- Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek, birbirinden ayırt etmek için bizden önceki seleflerin, Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini öğrenmemiz lazımdır. Bunları öğrendiğimiz zaman, hem kendi noksanlığımız, hem de diğer mü’min kardeşlerimizin noksanları meydana çıkar.
31-Bizden öncekilere bakıp ibret almamız gerekiyor. Onlar da aynen bizim gibi dünyada kaldılar. Belki bizden daha zengin oldular ve belki de bizden de daha uzun yaşadılar. Fakat bak gittiler, onlardan kimse kalmadı geriye...
32-Yağan karın, suda eridiği gibi, günahlar da zikirle eriyeceklerdir.Kar sıcak suyun içine girdiği zaman nasıl erirse, günahlar da "La ilahe illalah" zikri içinde erirler, yok olurlar.
33- "İnsan her hangi bir şey yaptığı zaman; Allah için olup olmadığını, Allah'u Zülcelâl onun o yaptığı şeyden razı mıdır, değil midir, Allah'ın onda muhabbeti var mıdır, yok mudur, diye düşünecek."
34- "Ben doğruyum" demekle doğru olunmaz. Doğruluk ancak, ayet ve hadislerin ışığı altında istikamet üzere olmakla olur.
35-Bu zamanımızda, insanlar günahlar içindedir. Ne kadar bu günahları işlemese de, devamlı olarak gıybet yapmak, dünyadan konuşmak suretiyle kişi kendisini o günahın içine sürüklüyor. Yapılan günahların kefareti, günahlardan sakınmanın çaresi, salihlerin sohbetlerine, zikir meclislerine devam etmektir.
36- İnsanoğlunun hali, balığın hali gibi olması lazımdır. Nasıl ki balık sudan çıkmayı istemiyor ise, insan da Allah ve Resulünün sohbetinin yapıldığı, Allah’u Zülcelal zikrinin yapıldığı yerlerde, Allah ve Resulünün muhabbetine vesile olan yerlerden ayrılmak istememelidir.
37-Her mü'mini Allah’u Zülcelal’in taatından uzaklaştırmak için, binlerce Şeytan musallat oluyor. Kimi namazdan alıkoymak, kimi haram işletmek, kimi vesvese vermek, kimi de istikametten çıkarmak vs. için çaba harcıyor, gayret gösteriyor. Çünkü Şeytan'ın zürriyyeti çoktur. Çarşıda pazarda yalan dolanla insanı saptırmak, mallarının satılması için kusurlarını gizletmek, insanları aldatmakla ilgili vesvese verir. Şeytan bizim düşmanımızdır. Bizim de onu kendimize düşman kabul etmemiz lazımdır.
38- Dünya fitnesine uğramış nice insanlar vardır ki cesetleri kokmuş vaziyette kıyıda köşede bekliyor.
39-Bir ibadet halis olduğu zaman, Allah'u Zülcelâl insanın vucuduna, ruhuna, bir burhan, bir delil, bir kuvvet nasip ediyor.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
41- Yalnız dikkat edin, hepimiz tecrübe etmişiz ve siz de tecrübe ederseniz göreceksiniz ki nefis insana; "Bu iş olmaz, dağ iğneyle bitmez. Bu zikri yapamazsın. Kendini doğru bir insan yapamazsın, sen hidayete eremiyorsun" diyerek sahte engeller çıkartıyor. İnsan görevlerini yapmazsa ne yapacak; hep boş işlerle uğraşacak.
42- İnsan hata yaptığında: "Ya Rabbi, ben pişman oldum, ve yahutta boşu boşuna vaktim geçti, hiç bir şey yapamadım, ne dünya ne ahiret, vaktimi hep boşa geçirdim. "Estağfirullah" Ya Rabbi ben pişman oldum, Ya Rabbi bana kuvvet ver" demelidir.
43- Nasıl olur da, insan, Allah’u Zülcelal’e itaat etmez. O Allah öyle bir Allah'tır ki; bütün dünyayı, kıyameti, kabri ve cenneti kudret elinde tutmaktadır.
44-Bugün kaçırılan fırsatın pişmanlığı kefene sarıldıktan, toprağın altına girdikten sonra fayda vermez.
45- Evliya varsa mutlaka onu seveceksin. Sevmediğin zaman sen iyi değilsin demektir. Bunu böyle bilmemiz lazım.
46- Dünya; öyle bir aldatma ile bizi gaflete sürüklüyor ki; şöyle yapacağım, böyle yapacağım, yarın şunu yapacağım, öbür ay bunu yapacağım diyerek, devamlı bizi oyalıyor, tâ kabre girinceye kadarda oyalayacak.
47-Mü'min kardeşlerimizin üzerimizdeki diğer bir hakkı da; fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce, onun istemesine gerek kalmadan yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır.
48- Şunu iyice bilmeliyiz ki, bu kadar âlim ve salih kimselerin tasavvuf ve tasavvufun kural ve kaideleri hakkında kitaplar yazmaları, bunları savunmak için değil; insanı Allah-u Zülcelal'in rızasına götüren bu yola bilmeden veya bilerek düşmanlık eden kötülemeye çalışan kimselerin içinde bulundukları bu büyük yanlıştan dönmeleri içindir.
49- Allah için birbirini, sevmek ve O’nun yolunda dost olmak ve Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelal’i sevmenin meyvesidir.
50-Bir şeyi seven onu çok anar. Demek ki Allah-u Zülcelal’i sevmenin alameti, O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kur’an’ı sevmek, peygamberini, veli kullarını ve O’na nisbet edilen her şeyi sevmektir.
51-Dünyaya ait şeyleri sevmekten kurtulmanın çaresi, bu güzel şeylerin hakikatte güzel olmadıklarını, güzel oldukları kabul edilse bile fani ve geçici oldukları için sevgiye değmediklerini ve üstelik onları sevenlerin dinine ve ahiretine çok zarar verdiklerini düşünmektir.
52- Allah sevgisinin alametlerinden birisi de kalbi dünya malından çekip, tamamen Allah-u Zülcelal’e vermek ve nefsin bütün kötü arzularına karşı hakkı tercih ederek Allah-u Zülcelal’e yönelmektir.
53-“Sevginin alameti, sevdiğinin isteğini kendi isteğine tercih etmektir. Allah-u Zülcelal heveslerden sakınmayı istediğine göre, O’nu sevmenin alameti heveslerden sakınmaktır.”
54-Allah'u Zülcelal'e karşı ibadet yapmak ve O'nu razı etmeye çalışmak insanın yanında çok kıymetli olmalıdır.
55-Ben kesin olarak bir daha günah işlemeyeceğim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal tövbemizi kabul eder. Bütün günahlarımızı affedip sevaba çevirir. Ama yaptığımız tövbe samimi olmalıdır. Ne zaman şeytan ve nefse mağlup olup günah işlersek yine hemen Allah'u Zülcelal'e dönüp tövbe etmemiz lazımdır.
56- İnsan, zikir yapan kimselerle oturmalıdır. Çünkü onlar daima Allah'u Zülcelal ile beraberdirler. Zikir yapanlarla oturduğumuz zaman, onların üzerine gelen Allah'u Zülcelal'in rahmetinden bizde istifade ederiz. Rahmet bizim üzerimize de gelir.
57-Gıybet yaptığımız zaman tüm sevaplarımızı gıybetini yaptığımız insanlara dağıtmış oluruz. Peki bu helak olmak değildir de nedir?
58-İbadet etmek Allah'u Zülcelal'in yanında çok kıymetli olduğu gibi yasak ettiği şeylerden sakınıp uzak durmakta o nisbette kıymetlidir. Çünkü Allah'u Zülcelal kendisine karşı ibadet yapılmasını nasıl sevmekte ise; yasak ettiği işlerede o derece buğz edip, onu işleyen kimselere karşı da gazaplanmaktadır.
59- Bunu hepimizin çok iyi bilmesi lazımdır ki, insanın merakı neyin üzerine olursa, Allah'u Zülcelal sekarat (ölüm anında) esnasında ona bu merakını verir.Onun için insan kalbinde, daima Allah'u Zülcelal'in rızası ve ahiretin merakı olmalıdır.
60-Daima dünya ile meşgul olduğumuz için gaflete düşüyoruz. Onun için ara sıra kendi halimizi biraz düşünüp günahlardan muhafaza olmak ve ameli salih yapmak için nefsimize hitapta bulunmamız ve onu ikrah etmemiz (zorlamak) lazımdır
61-İnsan daima, Allah'u Zülcelal'i razı etmek için niyetli olmalıdır. "Yarabbi! Ölmeden önce seni razı etme niyetim vardır. Bu niyeti bende sabit kıl. Ve razı olacağın ameli salihi bana nasibet" diye niyet etmek lazımdır.
62-kalb ile Allah'u Zülcelal'in zikri yapılmadığı zaman, muhakkak şeytan kalbe musallat olacak ve onun sahibi de daima günahların içerisinde dolaşacaktır.
63- Allah'u Zülcelal bizi islam dinine girmekle şeref lendirmiştir. Bu İslam nimetine şükretmeyi terketmek sekarat esnasında ve kıyamet günü ebedi olarak cehenneme girme-mize, imanımızın elimizden alınmasına sebep olabilir. Onun için daima; “Yarabbi! Bana İslam dinini nasip ettiğin için sana sonsuz hamd-ü senalar olsun” diye Allah'u Zülcelal'e şükretmemiz lazımdır.
64- Zahiri olarak bir düşmanın, elindeki silaha mermi koyup sizi vurmak için karşınızda dursa, ona karşı herhangi bir tedbir almayacak mısınız? İşte şeytanın da insana karşı olan düşmanlığı böyledir.
65- İnsan Allah'u Zülcelal ile arasını düzeltirse, Allah'u Zülcelal'de onunla diğer insanların arasını düzeltecektir.
66- Halbuki gıybet yapan kişinin hali, elinde bulunan mallarını müsrifane bir şekilde etrafa dağıtan kimsenin hali gibidir. O da gıybet yaparak binbir zorluklarla kazandığı sevaplarını gıybetini yaptığı insanlara dağıtmaktadır.
67- İşte şimdi nefsimizin üzerine hangi amel ağır geliyorsa, o amel kıyamet gününde mizanda sevap tarafını öyle ağırlaştıracak. Günah tarafın ise hafif olacaktır. Ve bu ameller bizi cenneti alaya müstehak edecektir. Ruhumuz çıksada nefsimize zor gelen amelleri yapmamız lazımdır. Çünkü bu ruh, bir gün nasıl olsa çıkacaktır.
68-Daima Allah'u Zülcelal'den, bizden razı olacağı sebepleri halleri istememiz lazımdır. Çünkü hazine Onun elindedir. Bu haller O'ndan istediğimiz zaman, cömerttir, hazinelerinden bize verecektir.
69-İnsan ibadetin üzerinde iken cennettedir, günah işlediği esnada da cehennemdedir. Öyle ise günah işlediğimiz esnada ölürsek, kendimizi çok büyük bir tehlikeye atmış oluruz. Ben günah işleyeyim sonra tövbe ederim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal yapacağımız o tövbeyi de kabul etmez.
70- "Daima, tövbe edeyim de, belki Allah'u Zülcelal bana hakiki samimi tövbeyi nasib eder, yine tövbe edeyim, yine tövbe edeyim, diyerek tövbeden geri kalmamamız, tövbenin üzerinde olmamız lazımdır."
71-Esasen insan ibadetini sadece Allah'u Zülcelal'in zatı için O'nun aşkı ve muhabbeti için yapmalıdır. Kendi nefsimizin azaba uğramasından korktuğumuz veya cennet nimetlerine müstehak olmak için değil de, Allah'u Zülcelal ibadet edilmeye layık olduğu için ibadet yapmamız lazımdır.
72- biz nefsimizin takati miktarınca O'nun ibadetini yapalım. Samimi olarak bu ibadeti yapmaya çalıştığımız zaman eğer yapamazsak dahi Allah'u Zülcelal inşaallah o yaptığımız eksik olarak veya isteyip te yapamadığımız ibadeti kabul edecektir.
73-Allah'u Zülcelal'e karşı yalvarıp, tövbe etmeliyiz, hatta ibadetlerimizden dahi Allah'u Zülcelal'e sığınalım. Çünkü ne kadar güzel yaparsak yapalım yinede yaptığımız ameller O'nun Kudret ve azametine , layık değildir, eksiktir.
74-Allah'u Zülcelal kullarının kendisine karşı daima, fakir, zillet içinde görüp, kendisini de kudret ve azamet sahibi olarak görüp bilmesini ister. Bu hal çok kolay olmasına rağmen altında nice menfaatler gizlidir.
75-İnsan şöyle düşünürse yabancı kadına bakmaz. Kendi gözü daha yabancı kadına varmadan, Allah'u Zülcelal'in gözünün kendisi üzerinde olduğunu yakinen bilip idrak etmelidir.Daha o kadına bakmadan, Allah'u Zülcelal beni görüyor, diye itikad etmelidir. Eğer insan böyle bilirse, kolay kolay yabancı kadına bakmaz.
76-Eğer Allah'u Zülcelal'i kudret ve azamet sahibi bilirsek, herşeyi yapabileceğini, hatta dilerse bizden imanımızı alarak ebed ül-ebed cehennemde yakabilir diye bilirsek kolay kolay günaha düşmeyiz.
77- İnsanın bu dünyada yabancı kadınlara şehvetle bakması, zaman zaman Allah'u Zülcelal'in haram kılmasına rağmen zina yapması veya buna benzer şehvet içeren günahları işleyip cehenneme gitmesi çok büyük bir akılsızlıktır. Halbuki insan şehvetini cennete bıraktığı zaman büyük bir karın ve şerefin sahibi olacaktır.
78- İnsan, yaptığı ameli, mücahedeyi ve kuvvetini kendi nefsinden bilmemelidir. Herhangi bir amel yaptığında, kendisine bir hal geldiğinde bunu Allah'u Zülcelal'in minneti, nimeti, fadlı keremi ve vergisi olarak bilmelidir. Böyle olduğu zaman Allah'u Zülcelal bize sahip çıkar.
79-Allah'u Zülcelal bizi kendi huzuruna kulluk vazifesini yapmış olarak görmek istiyor. Onun için kendimizi daima onun karşısında kul olarak grömemiz ve vazifelerimizi yerine getirmeye gayret göstermemiz lazımdır.
80-Ben dünyada bulunduğum müddetçe, daima Allah'u Zülcelal'in merhametinden bahsedeceğim. Hem bana hem de diğer mü'min kardeşlerime merhamet etmesi için hep O'nun merhametini anlatacağım.
HİZMET ANLAYIŞI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) Hz. buyurdular ki: "Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
Hizmetini yürütürken hep bu anlayış ve metodla Ümmet-i Muhammed' e müşfik yaklaşmaktadır. Gelenlerin dertleriyle birbir ilgilenmekte, sorunlarını ve sorularını dinleyip çözüm yolları aramaktadır.
Manevi olarak yol göstermekte, tasarrufları devam etmektedir. Kapısına gelmiş olanları ayrım yapmadan kucaklamaktadır. Allah (C.C) hizmetlerini daim etsin. Başımızdan eksik etmesin (Amin)
Veysel Karani Hz. :
Baykan İlçesi’nin en önemli özelliği, büyük zatlardan olan Hz. Veysel Karani’nin türbesinin İlçe’nin 8 Km. güneybatısında bulunan Ziyaret Beldesi’nde bulunmasıdır. Türbenin burada olması nedeniyle binlerce insan İlçe’ye akın etmekte ve İlçe’yi canlandırmaktadır.
Türbesinin İlçe’de olması nedeniyle burayı önemli bir ziyaret merkezi haline getiren Hz. Veysel Karani’nin 555-560 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri Yemen’in Karen Köyü’dür. Soyu Yemen Kabilelerinden Muradoğulları’ndan gelmektedir. Babasının ismi Amir’dir. Kendisinin asıl ismi Üveys Bin Amir-i Karenî’dir. Karen Köyü’nün bir mutlu seherinde dünyaya gelen küçük Üveys, Muradoğulları’ndan Amir’in mütevazı evini mutlulukla doldurur. Dört yaşında iken babası vefat eder. O, annesinin başka kimsesi bulunmadığından bin bir güçlükle herhangi bir tahsil görmeden, semavi dinlere ve kitaplara ait herhangi bir bilgisi olmadan büyür.
Üveys büyüdükçe kendisinde doğuştan mevcut olan “Tek Tanrı’ya İnanç” hissi de gelişir. O’nu kimse anlamaz, söylediklerine güler, alay ederler. Kendisini anlayan, dinleyen, derdine ortak olan tek insan annesi idi.
Gönlü ulvi hislerle kaynaşan ve artık çalışıp annesine bakabilecek çağa gelen genç Üveys, bir iş aramaya koyulur. Sonunda kendisine en uygun işi seçer. Kendisiyle alay eden, kendisini anlamayan insanlardan uzaklaşmak ve endi iç dünyasıyla başbaşa kalabilmek için deve çobanlığı yapmaya başlar.
Hz. Veysel Karani deve çobanlığı yapmaya başlayınca ihtiyar ve hasta annesi olmasa deve otlattığı sakin vadilerden Karen’e inmeyi hiç istememektedir. Kendi uzletgahında Allah ile başbaşa kalmaktan bir an olsun ayrılmak istememektedir. Artık Hz. Veysel Karani’nin ufku öyle geniş, aydınlık, gönlü öyle duyarlıdır ki, her an bir kurtarıcının haberini beklemektedir.
Ve beklediği kutlu haber çok geçmeden kendisine ulaşır. Bu haber Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in zuhur ettiği ve insanları “Hak Din’e” davet ettiği haberidir. Hz. Veysel Karani bf haberi duyunca hiç kimsenin irşad ve teşviki olmadan Müslüman olur, İslam’a ve Hz. Muhammed’e gönülden bağlanır. Annesine de Kelime-i Tevhid’i bizzat kendisi öğretir.
Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.
Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “- Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.
Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:
“- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?
Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.
• Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?
• Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.
• Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”
Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;
“ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.
Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”
Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular :
“ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”
Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”
Resulullah’ı göremeden tekrar Karen’e dönen Hz. Veysel Karani yine deve çobanlığı yapmaya devam eder. Yine Karen halkı ona divane gözüyle bakar ve O’nunla alay ederlerdi. O yine herkesten uzak kendi uzletgah’ında ibadetleriyle meşgul olur, gönlü Allah aşkı, Peygamber sevgisiyle dolar taşardı.
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali ve Hz. Ömen Üzeys Hz.’ni bulur ve Peygamberimizin vasiyeti üzerine Hırka-i Şerifi Hz. Veysel Kanani’ye verirler. Peygamberimizin hırkasının Hz. Veysel Karani’ye verilmesinden sonra ve Peygamberimizin O’nun hakkındaki övgülerinin duyulmasından sonra Hz. Veysel Karani’nin gözünde değeri artar, herkes ona hürmet eder.
Annesi vefat etmiş bulunan Hz. Veysel Karani’nin yüceliği bu hadiseden sonra Karen’de bilindiği ve kendilerine olan hürmet arttığı için köyden ayrılırlar. Kûye’ye giderler.
Hz. Veysel Karani’nin Kûye ve Basra taraflarındaki hayatı da eskisi gibi yine ıssız vadilerde, tabiatın kucağında ve kendi uzletgahında Hakk’a niyazla geçmektedir.
Hz. ali’nin halifeliği sırasında iki Müslüman grup arasında çıkan Sıffin Savaşı’nın hazırlıkları esnasında Hz. Ali tarafında, safında savaşa katılması ricasıyla Medine’ye davat edilirler. Memnuniyetle bu davete icap eden Hz. Veysel Karani hemen Medine’ye hareket ederler, daha sonra da Hz. Ali’nin yanında Sıffin Savaşı’na katılırlar.
Sıffin Savaşı esnasında Veysel Karani’de yaralanarak, Hicret’in 37. Senesinde (Miladi 657) Şevval ayının 18. günü Fırat Nehri kenarında savaş meydanında şehit olur.
Sıffin Savaşı’nda şehitlerin büyük çoğunluğu savaşın olduğu yerde toprağa verildi. Şehitlerini memleketlerine götürmek isteyenler için tabutlar yaptırıldı. Şehitlerin içinde Hz. Veysel Karani’de vardı. Mübarek naaşı için üç ayrı kabile toplanmış ve sahip çıkmışlardır. Şehit birdi, ancak sahipleri üçtü. Saatlerce tartıştılar. Ne var ki, hiçbir kabile diğerini tatmin edip inandıramadı. Sonunda iş Hz. Ali’ye ulaşınca O, olayı islami açıdan anlatmaya çalıştı. Hz. Veysel Karani’nin köken itibariyle Yemen’li olduğunu ve Yemenlilere verilmesi gerektiğini belirtti. Ancak, diğer iki kabile bu teklife razı olmadılar. Hz. Ali kur’a çekme teklifinde bulundu ise de buna da razı olmadılar. Bunun üzerine Hz. Ali “Peki, dedi... Veysel Karani’nin mübarek naaşını ben korumaya alıyorum... Yarın görüşürüz.” dedi ve her üç kabile başkanları dağıldılar. Hz. Veysel Karani son kerametini gösterdi ve sabah kalktıklarında her üç kabilenin tabutlarında da göründü. Her kabile birbirinden habersiz naaşın kendilerine verildiğini zannederek sessizce naaşı alarak, biri Yemen yolunu, biri Şam yolunu, biri de Bitlis yolunu tuttu.
Allah aşkının potasında eriyen Veysel Karani Hz.’nin kerameti böylece yeni olayların çıkmasını önler. Rivayetler O’nun şahadetini ve kerametini böyle anlatır. Ancak, her şeyi bilen yüce Allah’tır. O’nun defni ve mezarıyla ilgili anlatılanlar birer rivayete dayanır. Nereye ve nasıl defnedildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Nerede olduğunu ancak yüce Allah bilir.
Keşifleri :
Kahveyi bulan o’dur.
Üveys bir gün develeri otlatırken buruşuk meyvelerden birisini ısırdı. Acıydı. “ Allah (c.c) her bir nimeti fayda için yaratmıştır.” Diyerek acı bulduğu o meyvelerden birazını ateşin üzerine attı, kavurdu, çiğnedi acılıkları kalmamıştı. Bir saat sonra Üveys’in aklı içi bir olmuştu. Daha sonra iyi düşünmeye, kendisine güvenmeye başlamıştı. Üveys derhal yakışan ismi söyledi. “Madem ki yiyeni keyiflendiriyor (keyfe) olmalıdır.” Dedi. Günümüzde Keyfe adı kahve olarak anılmaktadır.
Hz. Veysel Karani’nin İlmi Yönü :
Hz. Veysel Karani, dünyanın batıl inançlarla karanlık içinde yüzdüğü bir dönemde, İslam’ın doğuşundan önce Yemen’in Karen Köyü’nde bu aleme gözlerini açan bir velidir. Hem de velilerin öncüsüdür. Doğuşunda gönlünü ışıklandıran tek Allah inancı daha çocukluk yıllarında başlamış, olgunluk çağına geldiğinde bu inanca Peygamber sevgisi eklenince, iç aleminde dış alemleri görür pencereler açılmıştır. Okul görmediği, bir harf bilmediği halde yüce Allah ona gayb alemlerini açmıştı. Hiçbir öğretmene gerek duymadan gizli hazinelerini öğrenmek ve görmek mutluluğunu bağışlamıştır.
O’nun zengin gönül ikliminde sürekli olarak Allah’a ve yüce Peygamberine sevgi çiçekleri yeşermişti. Hz. Peygamber daha dünyayı aydınlatmadan yıllar önce tek tanrı görüşüne ve peygamberin geleceğine inanmış olması, O’nun erdem dolu niteliklerinin en üstünüydü.
Alemler serdarı Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmeden O’na aşık olmuştu. O’nu görebilmek iştiyakıyla doluydu. Ne var ki, gönül gözüyle her zaman gördüğü Hz. Peygamberi dünya gözüyle görememiştir.
Hz. Peygamberin " Cennet anaların ayakları altındadır.” Hadisi ile buyurduğu anne sevgisinin kutsallığını, yatalak annesine bir ömür boyu gösterdiği üstün hizmet ve ilgisiyle, insanoğluna en güzel örneği hiç kuşkusuz Veysel Karani Hz. vermiştir.
Hz. Veysel Karani’nin tabii’nin en ulusu olduğu, Allah ve Resulü nezdinde çok sevilen bir kişi olduğu, gerek Peygamber efendimizin hadislerinden, gerekse İslam alimlerinin ortak yorumlarından anlaşılır.
Veysel karani Hz.’nin hayatı, derinliklerine erişilmeyen bir ummandır. Bütün yaşamını deve çobanı yanında ibadet ve itaatle sürdürmüştür.
Allah’ın bahşettiği eşsiz yüceliği de Peygamberin hırkasının kendisine verilmesinden sonra anlaşılabilmiştir. Böylece o güne kadar deli divane olarak görülen Veysel Karani Hz. halkın gözünde kutsallaşmış, gönüllerde layık olduğu altın tahta oturmuştur.
Allah’ın velileri her zaman insanların gönlünde taht kurmuştur. Onları her toplum kendilerine mal etmek istemiştir. Sahip çıkmışlardır. Kendileri tek olduğu halde Anadolu’muzun birçok yerinde makamları bulunmaktadır.
Hz. Peygamber bir hadisinde;
“ Beni ziyaret etmek imkanına erişemediğinizde, kardeşim Veysel Karani’yi–Makamını-ziyaret ediniz.” buyurmuştur.
Velilerin öncüzü Veysel Karani Hz.’ne izafe edilen ve İslam devletlerinin topraklarına kubbeler yapılarak serpilmiş bulunan makamların en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Baykan İlçesi sınırları içindeki bu kutsal makamdır.
Siirt, Baykan İlçesi’ndeki Veysel Karani Hz. makamı, en çok ziyaret edilen makamların başında gelir. Yıllık ziyaretçi adedi yüzbinleri aşar. Burada Veysel Karani Hz. huzurunda eller duaya kalkar, dilekler tutulur, kurbanlar kesilir.
Veysel Karani Hz.’ne ait külliyenin temeli Selçuklular Dönemi’nde atılmış, ilk olarak ta Veysel Karani Türbesi yapılmıştır. Daha sonra 1967’de onarım görmüştür.
Veysel Karani Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşmuştur. 1982 yılında avlu düzenlenmesinden sonra, 1983’te kesimhane binaları, daha sonra da otel ve konukevi binaları devreye sokulmuştur.
Yunus Emre’nin Dilinden
VEYSEL KARANİ iLAHiSi
Rum’da, Acem’de aşık oldum
Yemen İllerinde Veysel Karani
Enbiya sevdi ve dostum dedi
Yemen illerinde Veysel Karani
Anasından doğdu dünyaya geldi
Melekler altına kanadın yaydı
Resulün hırkasın, tacını giydi
Yemen illerinde Veysel Karani
Erenler önünde kemer belinde
Aknurdan beni var o sağ elinde
Üveys sultan derler Hak divanında
Yemen illerinde Veysel Karani
Sabah ibadetin yapar giderdi
Gizlice Rabbine niyaz ederdi
Anın işi gücü deve güderdi
Yemen illerinde Veysel Karani
Bin deveyi bir akçeyi güderdi
Anın da nısfını zekat ederdi
Develer bilesine tevhid ederdi
Yemen illerinde Veysel Karani
VEYSEL KARÂNÎ
Peygamber efendimiz zamânında yaşamış büyük velî. İsmi Üveys bin Âmir el-Karnî'dir. Yemen’in Karn köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 657 (H.37) târihinde şehîd edildi. Peygamber efendimizin sağlığında müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahâbî olamadı. Peygamber efendimiz zamânında Medîne’ye gelmedi. Tâbiînin büyüklerinden olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Medîne’ye geldi. Çok alâka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen’de yaşadı. Sonra Basra'ya gitti.
Veysel Karânî hazretleri, Yemen’de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sâdeydi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse kabul ederdi. Fakir olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyaçlarına ve annesine harcardı.
Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca sevgili Peygamberimizin aşkı ile yanıp tutuştu. Bir an bile Rabbini unutmadı. Kulluğunda o dereceye yükseldi ki, her hâli, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasîhat oldu. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir. Onun en önemli vasfı; Peygamber efendimize olan aşkı, ibâdete canla başla devâmı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duâsını aldı. Resûlullah efendimizi görmeği çok arzu ediyordu. Defâlarca Peygamber efendimizi görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi.
Peygamber efendimiz; "Üveys-i Karnî, ihsân ve iyilikte Tâbiînin hayırlısıdır.” buyurdu. Resûlullah efendimiz, zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum.” buyururdu. “Kıyâmette Allahü teâlâ Üveys sûretinde yetmiş bin melek yaratır ve Üveys’i onların arasında Arasat’a götürürler. Cennet’e gider ve Allahü teâlânın dilediği (bildirdiği)nden başka mahlûk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabîlelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabîlenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. Peygamber efendimiz; “Allah’ın kullarından biri.” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir? dediler. “Üveys.” buyurdu. Nerelidir? dediler. “Karnlıdır.” buyurdu. O sizi gördü mü? dediler. “Baş gözü ile görmedi.” buyurdu. Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin! dediler. “İki sebepten: Biri hallerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e; “Sen onu kendi zamânında göremezsin.” Ama hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’ye; “Siz onu görürsünüz. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurdu.
Veysel Karânî hazretleri gece-gündüz ibâdet ve tâatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona dîvâne gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikrâm ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.
Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediler. “Üveys-i Karnî'ye verin.” buyurdu. Resûlullah’ın vefâtından sonra hazret-i Ömer ile hazret-i Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Ömer (radıyallahü anh) hutbe esnasında; “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. Aranızda Karn’dan kimse var mıdır? buyurdu. Evet dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazret-i Ömer, onlardan Üveys’i sordu. Biliyoruz. O, sizin bildiğinizden pek aşağı bir kimsedir. Dîvânedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hâli vardır, dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. Arne vâdisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neşe bilmez. İnsanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler dediler. “Onu arıyorum.” buyurdu. Sonra hazret-i Ömer’le hazret-i Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılar gördüler. Allahü teâlâ, develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, hazret-i Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazret-i Ömer; “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, yâni Allah’ın kulu.” dedi. “Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys” dedi. “Sağ elini göster.” buyurdu. Gösterdi. Hazret-i Ömer; Peygamber efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip; “Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin.” diye vasiyet buyurdu, dedi.
“Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına âid olmasın?” deyince; “Hayır yâ Üveys, aradığımız kimse sensin. Peygamber efendimiz senin eşkâlini ve vasfını belirtti.” cevâbını verdi.
Bunun üzerine, Hırka-i şerîfi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra; “Siz burada bekleyin.” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâda bulundu:
“Yâ Rabbî! Sevgili Peygamber efendimiz, ben fakir, âciz kuluna hazret-i Ömer ve hazret-i Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş.” dedi. Günahkâr olan bütün müslümanların affı için duâ etti. Bir çok günahkâr müslümanın affolduğu bildirilince, Hırka-i şerîfi hürmetle giydi.
Veysel Karânî hazretleri, kendisine hırka verildikten sonra Yemen’den Kûfe’ye gitti. Kûfe’ye gittikten sonra çok az kimse onu görebildi. Görenlerden biri Harem bin Hayyan’dır. Harem bin Hayyan anlatır: "Üveys’in şefâatinin ne derecede olduğunu bildiren hadîsi işitince, onu görmek istedim. Kûfe’ye gidip, onu aradım. Nihâyet Fırat Nehri kenarında abdest alırken buldum. Daha önce hakkında mâlûmâtım olduğundan onu tanıdım. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana baktı. Müsâfeha etmek istedim, elini vermedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıftı. O da ağladı ve; “Allah sana hayırlı ömür versin, ey Harem bin Hayyan! Nasılsın ey kardeşim! Beni sana kim gösterdi?” dedi. İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın? dedim. “Her şeyi bilen ve her şeyden haberi olan bana bildirdi. Rûhum senin rûhunu tanıdı. Çünkü müminlerin rûhları birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de!” dedi."
Resûlullah efendimizden bana bir haber ver, dedim. “Ben onu görmedim, O’nun haberini başkalarından işittim. Hadîs yolunu kendime açmayı istemem. Muhaddis, müftü veya müzekkir olmayı istemem. Benim meşguliyetim vardır. Bunlarla uğraşamam.” dedi. Bana bir âyet okuyun. Sizden duyayım dedim. Elimi tuttu. Eûzü besmele okudu ve çok ağladı. Sonra; “Cinleri ve insanları beni tanımaları, ibâdet etmeleri için yarattım.” (Zâriyât sûresi: 56) “Gökü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Enbiyâ sûresi: 16) meâlindeki âyet-i kerîmeleri okudu. Sonra bir feryad etti. Aklının gittiğini sandım. Sonra; “Ey Hayyân’ın oğlu, sen buraya niçin geldin?” dedi. Seni tanımak, seninle sohbet etmek arzusu ile dedim. “Bir kimsenin Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, herhangi bir kimse ile ahbablık etmek istemesine hiçbir zaman bir mânâ veremem.” dedi. Bana vasiyet, nasihat et dedim. “Yattığın zaman ölümü yastığının altında bil. Kalkınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla âsî olmaklığının büyüklüğüne bak! Günâhı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun.” dedi. Nereye yerleşmemi tavsiye edersin? dedim. “Şam’a” dedi. Orada geçim nasıldır. dedim. “Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasihat kabul etmez.” dedi. Bana bir tavsiyede daha bulun? dedim. “Ey Hayyân’ın oğlu! Baban öldü, Âdem aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öldüler. Halîfesi Ebû Bekir öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!.. Ah Ömer!..” dedi. Allah sana rahmet eylesin, hazret-i Ömer ölmemiştir dedim. “Allahü teâlâ, onun öldüğünü bana bildirdi.” dedi. Salevât okuyup, kısa bir duâdan sonra şu vasiyeti yaptı: “Ben ve sen, ölülerdeniz. Allah’ın kitabını ve onda bildirilen sırât-ı mustakîmi, doğru yolu elden bırakma ve ölümü bir an unutma! Kavmine ve akrabâna varınca onlara nasihat et ve Allah’ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i sünnete uymaktan bir adım ayrılma ki, dînini kayıp edersin de haberin olmaz ve Cehennem’e düşersin.” Birkaç duâ daha etti, sonra; “Git Harem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni! Beni duâ ile hatırla, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim.” dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ardından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım.
Devamlı ibâdet ve tefekkür hâlindeydi. Devamlı insanlardan uzak yaşar kimseyle görüşmezdi. “Benimle en çok konuşan, hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’dir.” demiştir.
Veysel Karânî hazretleri Mekke’de hac yapıp, Medîne’ye gidince, işte Resûlullah’ın türbesi burasıdır diye kendisine gösterildi. Kendinden geçerek düşüp bayıldı. Ayılınca; “Beni buradan götürün. Resûlullah efendimizin medfûn bulunduğu bir beldede benim için yaşamanın tadı olmaz.” buyurdu.
Rebî’ bin Haysem anlatır: Üveys'i görmeye gittim. Sabah namazında idi. Bitirdi, tesbihlerin sonuna kadar bekleyeyim dedim. Kuşluğa kadar kalkmadı. Kalktı kuşluk namazı kıldı. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhâsıl üç gün namazdan kalkıp, dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece ona kulak verdim. Gözüne uyku gelmişti. Derhal münâcaâta başladı ve; “Yâ Rabbî, çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım.” dedi. Bana bu yeter dedim ve hâlini bozmadan kalkıp gittim.
Geceleri hiç uyumazdı. Bir gece; “Bu gece kıyâm gecesidir.” dedi. Diğer gece, “Bu gece rükû gecesidir.” Öbür gece, “Bu gece secde gecesidir.” dedi. Bir geceyi kıyâm, bir geceyi rükû, bir başka geceyi de secdeyle geçirdi. “Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi bir hâlde geçirmeye nasıl katlanıyorsun?” dediklerinde; “Secdede, sabah oluyor da, ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiyel a’lâ diyemem. Halbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibâdetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmemektedir.” dedi.
Kendisine, namazda huşû nedir? dediklerinde; “Böğrüne iğne batırılsa, namazda duymamaktır.” dedi. Kendisine nasılsın? dediler: “Sabahleyin kalkıp, akşama sağ çıkacağını bilmeyenin hâli nasıl olur?” dedi. İş nasıldır? dediler. “Ah, yolun uzaklığından azıksızlıktan, ah!” dedi.
Birisi Veysel Karânî hazretlerini ziyârete gitti. Ona hitâben; "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bana bir nasîhatta bulun?" dedi. Veysel Karânî hazretleri; “Allahü teâlâyı bilir misin?” Evet bilirim. “Öyle ise, Allahü teâlâdan gayri şeyleri unut. Bu yetişir.” buyurdu.
Yâ Üveys, bir nasihat daha söyle! “Allahü teâlâ seni bilir mi?” Evet bilir. “Öyle ise, Allah’tan gayrisi seni bilmesin. Allahü teâlânın bilmesi senin için kâfidir.” dedi.
Veysel Karânî hazretlerini çocuklar bâzan taşa tutardı. O ise çocuklara; “Yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp namaz kılmakta bana zorluk olmasın.” derdi.
Veysel Karânî bir defasında üç gün üç gece yemek yememişti. Dördüncü gün sabahı dışarı çıktı. Yolda bir altın para gördü. Bir kimseden düşmüştür deyip, almadı. Açlığını gidermeye çalışırken, bir koyunun kendisine doğru geldiğini gördü. Koyun, ağzında o bir altınla önünde durdu. Bir kimsenin olabilir deyip, yüzünü çevirdi. Koyun dile gelip; “Ben de, senin kulu olduğun zâtın kuluyum. Allah’ın rızkını Allah’ın kulundan al.” dedi. Altını almak için elini uzatınca, onu eline bıraktı ve koyun kayboldu.
Buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı tanıyana hiçbir şey gizli kalmaz.”
“Ey insan bu fâni hayatta Allah korkusunu kalbinden çıkarma! Kurtuluş çâresi O’na itâattedir.”
“Yüksekliği aradım, tevâzuda buldum. Başkanlık aradım, halka nasihatta buldum. Neseb aradım, takvâda buldum. Şeref aradım, kanâatte buldum. Rahatlık aradım, zühdde buldum. Zenginlik aradım, tevekkülde buldum.”
Veysel Karânî hazretlerine Peygamber efendimiz tarafından hediye edilen Hırka-i şerîf, Van civârında İrisân Beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı pâdişâhlarından Sultan İkinci Osman Hana getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecîd Han, bu Hırka-i şerîf için Fâtih civârında Hırka-i Şerîf Câmisini yaptırmıştır. Günümüzde bu hırka, her sene Ramazan ayında camekân içinde halkın ziyâretine açık tutulmaktadır.
KEFEN
Veysel Karânî hazretlerine; “Şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok” dediler. “Beni oraya götürün.” buyurdu. Veysel Karânî’yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. “Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah’dan alıkoydu. Sen Allah’ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün.” buyurdu. O kişi, onun nûruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryâd ederek o kabre düşüp can verdi.
1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.87
2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.27
3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.364
4) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.12
5) El-A’lâm; c.2, s.32
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.6, s.161
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1160
8) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.405
9) Mektûbât-ı Rabbânî; c.1, mektup, 222, 270
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.74
Baykan İlçesi’nin en önemli özelliği, büyük zatlardan olan Hz. Veysel Karani’nin türbesinin İlçe’nin 8 Km. güneybatısında bulunan Ziyaret Beldesi’nde bulunmasıdır. Türbenin burada olması nedeniyle binlerce insan İlçe’ye akın etmekte ve İlçe’yi canlandırmaktadır.
Türbesinin İlçe’de olması nedeniyle burayı önemli bir ziyaret merkezi haline getiren Hz. Veysel Karani’nin 555-560 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri Yemen’in Karen Köyü’dür. Soyu Yemen Kabilelerinden Muradoğulları’ndan gelmektedir. Babasının ismi Amir’dir. Kendisinin asıl ismi Üveys Bin Amir-i Karenî’dir. Karen Köyü’nün bir mutlu seherinde dünyaya gelen küçük Üveys, Muradoğulları’ndan Amir’in mütevazı evini mutlulukla doldurur. Dört yaşında iken babası vefat eder. O, annesinin başka kimsesi bulunmadığından bin bir güçlükle herhangi bir tahsil görmeden, semavi dinlere ve kitaplara ait herhangi bir bilgisi olmadan büyür.
Üveys büyüdükçe kendisinde doğuştan mevcut olan “Tek Tanrı’ya İnanç” hissi de gelişir. O’nu kimse anlamaz, söylediklerine güler, alay ederler. Kendisini anlayan, dinleyen, derdine ortak olan tek insan annesi idi.
Gönlü ulvi hislerle kaynaşan ve artık çalışıp annesine bakabilecek çağa gelen genç Üveys, bir iş aramaya koyulur. Sonunda kendisine en uygun işi seçer. Kendisiyle alay eden, kendisini anlamayan insanlardan uzaklaşmak ve endi iç dünyasıyla başbaşa kalabilmek için deve çobanlığı yapmaya başlar.
Hz. Veysel Karani deve çobanlığı yapmaya başlayınca ihtiyar ve hasta annesi olmasa deve otlattığı sakin vadilerden Karen’e inmeyi hiç istememektedir. Kendi uzletgahında Allah ile başbaşa kalmaktan bir an olsun ayrılmak istememektedir. Artık Hz. Veysel Karani’nin ufku öyle geniş, aydınlık, gönlü öyle duyarlıdır ki, her an bir kurtarıcının haberini beklemektedir.
Ve beklediği kutlu haber çok geçmeden kendisine ulaşır. Bu haber Allah’ın son Peygamberi Hz. Muhammed’in zuhur ettiği ve insanları “Hak Din’e” davet ettiği haberidir. Hz. Veysel Karani bf haberi duyunca hiç kimsenin irşad ve teşviki olmadan Müslüman olur, İslam’a ve Hz. Muhammed’e gönülden bağlanır. Annesine de Kelime-i Tevhid’i bizzat kendisi öğretir.
Hz. Veysel Karani Müslüman olunca yüce peygamberin nurlu yüzünü görebilmek aşkıyla yanar tutuşur. Hz. Veysel Karani, Allah Resulü’nü görme arzusunu birkaç defa pek sevdiği annesine açarsa da, çok ihtiyar ve âmâ (kör) olan annesi, kendisine bakacak kimse olmadığından izin vermez. Hz. Veysel Karani’nin yaşı kırk’ın üzerine gelir. Oğlunun gönlünde patlayan yanardağları çok iyi hisseden anne, çaresiz “Ancak Medine’ye gidip hemen gelmek, Hz. Peygamber’i orada bulamayacak olursa teşriflerini beklemeden dönmek.” Şartıyla kendisine izin verir.
Gönlü Allah aşkıyla, Peygamber muhabbetiyle dolu olan Hz. Veysel Karani, izin alınca durmaz ve Medine yollarına koyulur. Issız vadiler, dağlar, tepeler, kızgın çölleri aşar ve Peygamber beldesi Medine’ye ulaşır. Hz. Peygamber’in evine giden Hz. Veysel Karani, Peygamberimizi evde bulamaz. Peygamber Efendimiz o sırada Tebük Seferi’ndedir. Peygamberimizi bulamayınca çok üzülür. Hz. Veysel Karani, annesine verdiği sözü hatırlar. Hz. Aişe (R.A.)’ye “- Kainatın efendisine selamımı söyleyiniz. Cennet sabahlarını andıran mübarek yüzlerini doya doya görmek isterdim. Lütfen, içimin aşk-ı Muhammed’i (S.A.V.) ile yandığını, gönlümün bitmez niyazını bildiriniz.” Diyerek ayrılır ve tekrar Yemen yolunu tutar.
Peygamber Efendimiz seferden dönünce Hz. Aişe’ye şöyle hitap ettiler:
“- Ya Aişe, evimize hangi ulu kişi geldi? Bu Rahmani kokular, bu İlahi lezzet nedir?
Ey Allah’ın Resulü; Yemen Oymağı’ndan Karen Köyü’nden Üveys adında bir zat sizi ziyarete geldi. Mukaddes Cemâlinizin bağrı yanık aşıklarındanmış. Zat-ı âlinizi bulamayınca çok üzgün bir halde ayrıldı. İşte o adam gittikten sonra evin içinde bu ulvi kokuları hissettim.
• Ya Aişe, sen o zatı gördün mü?
• Evet ey Allah’ın Resulü. Sağ gözümün ucu ile baktım.
• Öyleyse o gözünü bende ziyaret edeyim. Görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”
Bir müddet sonra Mescid-i Nebevi’ye geçen Resulullah, Sahabelerine seslendiler;
“ – Müjdeler olsun, Üveys’i gören gözü ziyaret ettim, gelin siz de benim gözümü ziyaret edin.
Ve buyurdular; “Bana Yemen tarafından rahmani kokular geliyor. Şüphesiz tabii’nin en hayırlısı Üveys’tir.”
Resulullah son hastalıklarında Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe’ye vasiyet buyurdular :
“ Benden sonra arkamdaki hırkamı, Üveys’e veriniz.”
Yine Resulullah buyurdular :“Benim ümmetimde Üveys adında bir kişi vardır. Kıyamet gününde Rebia ve Mudar Kabileleri’nin koyunları tüyü sayısınca günahlı kişilere şefaat edecektir.”
Resulullah’ı göremeden tekrar Karen’e dönen Hz. Veysel Karani yine deve çobanlığı yapmaya devam eder. Yine Karen halkı ona divane gözüyle bakar ve O’nunla alay ederlerdi. O yine herkesten uzak kendi uzletgah’ında ibadetleriyle meşgul olur, gönlü Allah aşkı, Peygamber sevgisiyle dolar taşardı.
Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Ali ve Hz. Ömen Üzeys Hz.’ni bulur ve Peygamberimizin vasiyeti üzerine Hırka-i Şerifi Hz. Veysel Kanani’ye verirler. Peygamberimizin hırkasının Hz. Veysel Karani’ye verilmesinden sonra ve Peygamberimizin O’nun hakkındaki övgülerinin duyulmasından sonra Hz. Veysel Karani’nin gözünde değeri artar, herkes ona hürmet eder.
Annesi vefat etmiş bulunan Hz. Veysel Karani’nin yüceliği bu hadiseden sonra Karen’de bilindiği ve kendilerine olan hürmet arttığı için köyden ayrılırlar. Kûye’ye giderler.
Hz. Veysel Karani’nin Kûye ve Basra taraflarındaki hayatı da eskisi gibi yine ıssız vadilerde, tabiatın kucağında ve kendi uzletgahında Hakk’a niyazla geçmektedir.
Hz. ali’nin halifeliği sırasında iki Müslüman grup arasında çıkan Sıffin Savaşı’nın hazırlıkları esnasında Hz. Ali tarafında, safında savaşa katılması ricasıyla Medine’ye davat edilirler. Memnuniyetle bu davete icap eden Hz. Veysel Karani hemen Medine’ye hareket ederler, daha sonra da Hz. Ali’nin yanında Sıffin Savaşı’na katılırlar.
Sıffin Savaşı esnasında Veysel Karani’de yaralanarak, Hicret’in 37. Senesinde (Miladi 657) Şevval ayının 18. günü Fırat Nehri kenarında savaş meydanında şehit olur.
Sıffin Savaşı’nda şehitlerin büyük çoğunluğu savaşın olduğu yerde toprağa verildi. Şehitlerini memleketlerine götürmek isteyenler için tabutlar yaptırıldı. Şehitlerin içinde Hz. Veysel Karani’de vardı. Mübarek naaşı için üç ayrı kabile toplanmış ve sahip çıkmışlardır. Şehit birdi, ancak sahipleri üçtü. Saatlerce tartıştılar. Ne var ki, hiçbir kabile diğerini tatmin edip inandıramadı. Sonunda iş Hz. Ali’ye ulaşınca O, olayı islami açıdan anlatmaya çalıştı. Hz. Veysel Karani’nin köken itibariyle Yemen’li olduğunu ve Yemenlilere verilmesi gerektiğini belirtti. Ancak, diğer iki kabile bu teklife razı olmadılar. Hz. Ali kur’a çekme teklifinde bulundu ise de buna da razı olmadılar. Bunun üzerine Hz. Ali “Peki, dedi... Veysel Karani’nin mübarek naaşını ben korumaya alıyorum... Yarın görüşürüz.” dedi ve her üç kabile başkanları dağıldılar. Hz. Veysel Karani son kerametini gösterdi ve sabah kalktıklarında her üç kabilenin tabutlarında da göründü. Her kabile birbirinden habersiz naaşın kendilerine verildiğini zannederek sessizce naaşı alarak, biri Yemen yolunu, biri Şam yolunu, biri de Bitlis yolunu tuttu.
Allah aşkının potasında eriyen Veysel Karani Hz.’nin kerameti böylece yeni olayların çıkmasını önler. Rivayetler O’nun şahadetini ve kerametini böyle anlatır. Ancak, her şeyi bilen yüce Allah’tır. O’nun defni ve mezarıyla ilgili anlatılanlar birer rivayete dayanır. Nereye ve nasıl defnedildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Nerede olduğunu ancak yüce Allah bilir.
Keşifleri :
Kahveyi bulan o’dur.
Üveys bir gün develeri otlatırken buruşuk meyvelerden birisini ısırdı. Acıydı. “ Allah (c.c) her bir nimeti fayda için yaratmıştır.” Diyerek acı bulduğu o meyvelerden birazını ateşin üzerine attı, kavurdu, çiğnedi acılıkları kalmamıştı. Bir saat sonra Üveys’in aklı içi bir olmuştu. Daha sonra iyi düşünmeye, kendisine güvenmeye başlamıştı. Üveys derhal yakışan ismi söyledi. “Madem ki yiyeni keyiflendiriyor (keyfe) olmalıdır.” Dedi. Günümüzde Keyfe adı kahve olarak anılmaktadır.
Hz. Veysel Karani’nin İlmi Yönü :
Hz. Veysel Karani, dünyanın batıl inançlarla karanlık içinde yüzdüğü bir dönemde, İslam’ın doğuşundan önce Yemen’in Karen Köyü’nde bu aleme gözlerini açan bir velidir. Hem de velilerin öncüsüdür. Doğuşunda gönlünü ışıklandıran tek Allah inancı daha çocukluk yıllarında başlamış, olgunluk çağına geldiğinde bu inanca Peygamber sevgisi eklenince, iç aleminde dış alemleri görür pencereler açılmıştır. Okul görmediği, bir harf bilmediği halde yüce Allah ona gayb alemlerini açmıştı. Hiçbir öğretmene gerek duymadan gizli hazinelerini öğrenmek ve görmek mutluluğunu bağışlamıştır.
O’nun zengin gönül ikliminde sürekli olarak Allah’a ve yüce Peygamberine sevgi çiçekleri yeşermişti. Hz. Peygamber daha dünyayı aydınlatmadan yıllar önce tek tanrı görüşüne ve peygamberin geleceğine inanmış olması, O’nun erdem dolu niteliklerinin en üstünüydü.
Alemler serdarı Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmeden O’na aşık olmuştu. O’nu görebilmek iştiyakıyla doluydu. Ne var ki, gönül gözüyle her zaman gördüğü Hz. Peygamberi dünya gözüyle görememiştir.
Hz. Peygamberin " Cennet anaların ayakları altındadır.” Hadisi ile buyurduğu anne sevgisinin kutsallığını, yatalak annesine bir ömür boyu gösterdiği üstün hizmet ve ilgisiyle, insanoğluna en güzel örneği hiç kuşkusuz Veysel Karani Hz. vermiştir.
Hz. Veysel Karani’nin tabii’nin en ulusu olduğu, Allah ve Resulü nezdinde çok sevilen bir kişi olduğu, gerek Peygamber efendimizin hadislerinden, gerekse İslam alimlerinin ortak yorumlarından anlaşılır.
Veysel karani Hz.’nin hayatı, derinliklerine erişilmeyen bir ummandır. Bütün yaşamını deve çobanı yanında ibadet ve itaatle sürdürmüştür.
Allah’ın bahşettiği eşsiz yüceliği de Peygamberin hırkasının kendisine verilmesinden sonra anlaşılabilmiştir. Böylece o güne kadar deli divane olarak görülen Veysel Karani Hz. halkın gözünde kutsallaşmış, gönüllerde layık olduğu altın tahta oturmuştur.
Allah’ın velileri her zaman insanların gönlünde taht kurmuştur. Onları her toplum kendilerine mal etmek istemiştir. Sahip çıkmışlardır. Kendileri tek olduğu halde Anadolu’muzun birçok yerinde makamları bulunmaktadır.
Hz. Peygamber bir hadisinde;
“ Beni ziyaret etmek imkanına erişemediğinizde, kardeşim Veysel Karani’yi–Makamını-ziyaret ediniz.” buyurmuştur.
Velilerin öncüzü Veysel Karani Hz.’ne izafe edilen ve İslam devletlerinin topraklarına kubbeler yapılarak serpilmiş bulunan makamların en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz Baykan İlçesi sınırları içindeki bu kutsal makamdır.
Siirt, Baykan İlçesi’ndeki Veysel Karani Hz. makamı, en çok ziyaret edilen makamların başında gelir. Yıllık ziyaretçi adedi yüzbinleri aşar. Burada Veysel Karani Hz. huzurunda eller duaya kalkar, dilekler tutulur, kurbanlar kesilir.
Veysel Karani Hz.’ne ait külliyenin temeli Selçuklular Dönemi’nde atılmış, ilk olarak ta Veysel Karani Türbesi yapılmıştır. Daha sonra 1967’de onarım görmüştür.
Veysel Karani Külliyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşmuştur. 1982 yılında avlu düzenlenmesinden sonra, 1983’te kesimhane binaları, daha sonra da otel ve konukevi binaları devreye sokulmuştur.
Yunus Emre’nin Dilinden
VEYSEL KARANİ iLAHiSi
Rum’da, Acem’de aşık oldum
Yemen İllerinde Veysel Karani
Enbiya sevdi ve dostum dedi
Yemen illerinde Veysel Karani
Anasından doğdu dünyaya geldi
Melekler altına kanadın yaydı
Resulün hırkasın, tacını giydi
Yemen illerinde Veysel Karani
Erenler önünde kemer belinde
Aknurdan beni var o sağ elinde
Üveys sultan derler Hak divanında
Yemen illerinde Veysel Karani
Sabah ibadetin yapar giderdi
Gizlice Rabbine niyaz ederdi
Anın işi gücü deve güderdi
Yemen illerinde Veysel Karani
Bin deveyi bir akçeyi güderdi
Anın da nısfını zekat ederdi
Develer bilesine tevhid ederdi
Yemen illerinde Veysel Karani
VEYSEL KARÂNÎ
Peygamber efendimiz zamânında yaşamış büyük velî. İsmi Üveys bin Âmir el-Karnî'dir. Yemen’in Karn köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 657 (H.37) târihinde şehîd edildi. Peygamber efendimizin sağlığında müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahâbî olamadı. Peygamber efendimiz zamânında Medîne’ye gelmedi. Tâbiînin büyüklerinden olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Medîne’ye geldi. Çok alâka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen’de yaşadı. Sonra Basra'ya gitti.
Veysel Karânî hazretleri, Yemen’de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sâdeydi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse kabul ederdi. Fakir olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyaçlarına ve annesine harcardı.
Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca sevgili Peygamberimizin aşkı ile yanıp tutuştu. Bir an bile Rabbini unutmadı. Kulluğunda o dereceye yükseldi ki, her hâli, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasîhat oldu. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir. Onun en önemli vasfı; Peygamber efendimize olan aşkı, ibâdete canla başla devâmı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duâsını aldı. Resûlullah efendimizi görmeği çok arzu ediyordu. Defâlarca Peygamber efendimizi görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi.
Peygamber efendimiz; "Üveys-i Karnî, ihsân ve iyilikte Tâbiînin hayırlısıdır.” buyurdu. Resûlullah efendimiz, zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum.” buyururdu. “Kıyâmette Allahü teâlâ Üveys sûretinde yetmiş bin melek yaratır ve Üveys’i onların arasında Arasat’a götürürler. Cennet’e gider ve Allahü teâlânın dilediği (bildirdiği)nden başka mahlûk hangisinin Üveys olduğunu bilmez.” “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabîlelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabîlenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. Peygamber efendimiz; “Allah’ın kullarından biri.” buyurdu. Biz hepimiz kullarız, ismi nedir? dediler. “Üveys.” buyurdu. Nerelidir? dediler. “Karnlıdır.” buyurdu. O sizi gördü mü? dediler. “Baş gözü ile görmedi.” buyurdu. Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin! dediler. “İki sebepten: Biri hallerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu. Biz onu görür müyüz dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e; “Sen onu kendi zamânında göremezsin.” Ama hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’ye; “Siz onu görürsünüz. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurdu.
Veysel Karânî hazretleri gece-gündüz ibâdet ve tâatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona dîvâne gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikrâm ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.
Peygamber efendimizin vefâtı yaklaşınca, hırkanızı kime verelim? dediler. “Üveys-i Karnî'ye verin.” buyurdu. Resûlullah’ın vefâtından sonra hazret-i Ömer ile hazret-i Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Ömer (radıyallahü anh) hutbe esnasında; “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. Aranızda Karn’dan kimse var mıdır? buyurdu. Evet dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazret-i Ömer, onlardan Üveys’i sordu. Biliyoruz. O, sizin bildiğinizden pek aşağı bir kimsedir. Dîvânedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hâli vardır, dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. Arne vâdisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neşe bilmez. İnsanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler dediler. “Onu arıyorum.” buyurdu. Sonra hazret-i Ömer’le hazret-i Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılar gördüler. Allahü teâlâ, develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, hazret-i Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazret-i Ömer; “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, yâni Allah’ın kulu.” dedi. “Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys” dedi. “Sağ elini göster.” buyurdu. Gösterdi. Hazret-i Ömer; Peygamber efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip; “Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin.” diye vasiyet buyurdu, dedi.
“Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına âid olmasın?” deyince; “Hayır yâ Üveys, aradığımız kimse sensin. Peygamber efendimiz senin eşkâlini ve vasfını belirtti.” cevâbını verdi.
Bunun üzerine, Hırka-i şerîfi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra; “Siz burada bekleyin.” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâda bulundu:
“Yâ Rabbî! Sevgili Peygamber efendimiz, ben fakir, âciz kuluna hazret-i Ömer ve hazret-i Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş.” dedi. Günahkâr olan bütün müslümanların affı için duâ etti. Bir çok günahkâr müslümanın affolduğu bildirilince, Hırka-i şerîfi hürmetle giydi.
Veysel Karânî hazretleri, kendisine hırka verildikten sonra Yemen’den Kûfe’ye gitti. Kûfe’ye gittikten sonra çok az kimse onu görebildi. Görenlerden biri Harem bin Hayyan’dır. Harem bin Hayyan anlatır: "Üveys’in şefâatinin ne derecede olduğunu bildiren hadîsi işitince, onu görmek istedim. Kûfe’ye gidip, onu aradım. Nihâyet Fırat Nehri kenarında abdest alırken buldum. Daha önce hakkında mâlûmâtım olduğundan onu tanıdım. Selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana baktı. Müsâfeha etmek istedim, elini vermedi. “Allah sana merhamet eylesin, seni bağışlasın ey Üveys, nasılsın?” dedim. Onu o kadar sevmiştim, ona o kadar acımıştım ki ağladım. Çünkü çok zayıftı. O da ağladı ve; “Allah sana hayırlı ömür versin, ey Harem bin Hayyan! Nasılsın ey kardeşim! Beni sana kim gösterdi?” dedi. İsmimi ve babamın ismini nasıl bildin ve hiç görmeden beni nasıl tanıdın? dedim. “Her şeyi bilen ve her şeyden haberi olan bana bildirdi. Rûhum senin rûhunu tanıdı. Çünkü müminlerin rûhları birbirlerini tanırlar, birbirlerini görmeseler de!” dedi."
Resûlullah efendimizden bana bir haber ver, dedim. “Ben onu görmedim, O’nun haberini başkalarından işittim. Hadîs yolunu kendime açmayı istemem. Muhaddis, müftü veya müzekkir olmayı istemem. Benim meşguliyetim vardır. Bunlarla uğraşamam.” dedi. Bana bir âyet okuyun. Sizden duyayım dedim. Elimi tuttu. Eûzü besmele okudu ve çok ağladı. Sonra; “Cinleri ve insanları beni tanımaları, ibâdet etmeleri için yarattım.” (Zâriyât sûresi: 56) “Gökü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadım.” (Enbiyâ sûresi: 16) meâlindeki âyet-i kerîmeleri okudu. Sonra bir feryad etti. Aklının gittiğini sandım. Sonra; “Ey Hayyân’ın oğlu, sen buraya niçin geldin?” dedi. Seni tanımak, seninle sohbet etmek arzusu ile dedim. “Bir kimsenin Allahü teâlâyı tanıdıktan sonra, herhangi bir kimse ile ahbablık etmek istemesine hiçbir zaman bir mânâ veremem.” dedi. Bana vasiyet, nasihat et dedim. “Yattığın zaman ölümü yastığının altında bil. Kalkınca da karşında bulundur. Günahın küçüklüğüne değil, onunla âsî olmaklığının büyüklüğüne bak! Günâhı küçük tutarsan, onu yasak eden Rabbini küçük tutmuş olursun. Onu büyük tutarsan, Rabbini büyük tutmuş olursun.” dedi. Nereye yerleşmemi tavsiye edersin? dedim. “Şam’a” dedi. Orada geçim nasıldır. dedim. “Şüphenin ağır bastığı şu kalbe yazıklar olsun, nasihat kabul etmez.” dedi. Bana bir tavsiyede daha bulun? dedim. “Ey Hayyân’ın oğlu! Baban öldü, Âdem aleyhisselâm, Dâvûd aleyhisselâm, Muhammed Resûlullah öldüler. Halîfesi Ebû Bekir öldü. Kardeşim Ömer öldü. Ah Ömer!.. Ah Ömer!..” dedi. Allah sana rahmet eylesin, hazret-i Ömer ölmemiştir dedim. “Allahü teâlâ, onun öldüğünü bana bildirdi.” dedi. Salevât okuyup, kısa bir duâdan sonra şu vasiyeti yaptı: “Ben ve sen, ölülerdeniz. Allah’ın kitabını ve onda bildirilen sırât-ı mustakîmi, doğru yolu elden bırakma ve ölümü bir an unutma! Kavmine ve akrabâna varınca onlara nasihat et ve Allah’ın kullarına öğüt vermekten geri durma. Ehl-i sünnete uymaktan bir adım ayrılma ki, dînini kayıp edersin de haberin olmaz ve Cehennem’e düşersin.” Birkaç duâ daha etti, sonra; “Git Harem bin Hayyan, bir daha ne sen beni gör, ne de ben seni! Beni duâ ile hatırla, ben de seni duâ ile anarım. Sen bu taraftan git, ben de şu taraftan gideyim.” dedi. Bir zaman onunla gitmek istedim. Bırakmadı. Gitti, ağlıyordu. Ben de ağladım. Ardından baktım durdum. Gözden kayboluncaya, şehre girinceye kadar baktım. Hâlâ ondan bir haber alamadım.
Devamlı ibâdet ve tefekkür hâlindeydi. Devamlı insanlardan uzak yaşar kimseyle görüşmezdi. “Benimle en çok konuşan, hazret-i Ömer ve hazret-i Ali’dir.” demiştir.
Veysel Karânî hazretleri Mekke’de hac yapıp, Medîne’ye gidince, işte Resûlullah’ın türbesi burasıdır diye kendisine gösterildi. Kendinden geçerek düşüp bayıldı. Ayılınca; “Beni buradan götürün. Resûlullah efendimizin medfûn bulunduğu bir beldede benim için yaşamanın tadı olmaz.” buyurdu.
Rebî’ bin Haysem anlatır: Üveys'i görmeye gittim. Sabah namazında idi. Bitirdi, tesbihlerin sonuna kadar bekleyeyim dedim. Kuşluğa kadar kalkmadı. Kalktı kuşluk namazı kıldı. Öğle oldu, öğleyi kıldı. Velhâsıl üç gün namazdan kalkıp, dışarı çıkmadı. Yemedi, uyumadı. Dördüncü gece ona kulak verdim. Gözüne uyku gelmişti. Derhal münâcaâta başladı ve; “Yâ Rabbî, çok uyuyan gözden, çok yiyen karından sana sığınırım.” dedi. Bana bu yeter dedim ve hâlini bozmadan kalkıp gittim.
Geceleri hiç uyumazdı. Bir gece; “Bu gece kıyâm gecesidir.” dedi. Diğer gece, “Bu gece rükû gecesidir.” Öbür gece, “Bu gece secde gecesidir.” dedi. Bir geceyi kıyâm, bir geceyi rükû, bir başka geceyi de secdeyle geçirdi. “Ey Üveys, bu kadar uzun geceyi bir hâlde geçirmeye nasıl katlanıyorsun?” dediklerinde; “Secdede, sabah oluyor da, ben hâlâ bir kere Sübhâne Rabbiyel a’lâ diyemem. Halbuki üç tesbih sünnettir. Bunu yapamamamın sebebi, meleklerin ibâdetini yapmak istememdir. Buna ise gücüm yetmemektedir.” dedi.
Kendisine, namazda huşû nedir? dediklerinde; “Böğrüne iğne batırılsa, namazda duymamaktır.” dedi. Kendisine nasılsın? dediler: “Sabahleyin kalkıp, akşama sağ çıkacağını bilmeyenin hâli nasıl olur?” dedi. İş nasıldır? dediler. “Ah, yolun uzaklığından azıksızlıktan, ah!” dedi.
Birisi Veysel Karânî hazretlerini ziyârete gitti. Ona hitâben; "Ey Allahü teâlânın sevgili kulu! Bana bir nasîhatta bulun?" dedi. Veysel Karânî hazretleri; “Allahü teâlâyı bilir misin?” Evet bilirim. “Öyle ise, Allahü teâlâdan gayri şeyleri unut. Bu yetişir.” buyurdu.
Yâ Üveys, bir nasihat daha söyle! “Allahü teâlâ seni bilir mi?” Evet bilir. “Öyle ise, Allah’tan gayrisi seni bilmesin. Allahü teâlânın bilmesi senin için kâfidir.” dedi.
Veysel Karânî hazretlerini çocuklar bâzan taşa tutardı. O ise çocuklara; “Yavrucaklar mutlaka beni taşa tutmanız gerekiyorsa, hiç olmazsa küçük taş atın da ayaklarımı kanatıp namaz kılmakta bana zorluk olmasın.” derdi.
Veysel Karânî bir defasında üç gün üç gece yemek yememişti. Dördüncü gün sabahı dışarı çıktı. Yolda bir altın para gördü. Bir kimseden düşmüştür deyip, almadı. Açlığını gidermeye çalışırken, bir koyunun kendisine doğru geldiğini gördü. Koyun, ağzında o bir altınla önünde durdu. Bir kimsenin olabilir deyip, yüzünü çevirdi. Koyun dile gelip; “Ben de, senin kulu olduğun zâtın kuluyum. Allah’ın rızkını Allah’ın kulundan al.” dedi. Altını almak için elini uzatınca, onu eline bıraktı ve koyun kayboldu.
Buyurdu ki:
“Allahü teâlâyı tanıyana hiçbir şey gizli kalmaz.”
“Ey insan bu fâni hayatta Allah korkusunu kalbinden çıkarma! Kurtuluş çâresi O’na itâattedir.”
“Yüksekliği aradım, tevâzuda buldum. Başkanlık aradım, halka nasihatta buldum. Neseb aradım, takvâda buldum. Şeref aradım, kanâatte buldum. Rahatlık aradım, zühdde buldum. Zenginlik aradım, tevekkülde buldum.”
Veysel Karânî hazretlerine Peygamber efendimiz tarafından hediye edilen Hırka-i şerîf, Van civârında İrisân Beylerine kadar gelmiş ve 1618 senesinde, Osmanlı pâdişâhlarından Sultan İkinci Osman Hana getirilip hediye edilmiştir. Sultan Abdülmecîd Han, bu Hırka-i şerîf için Fâtih civârında Hırka-i Şerîf Câmisini yaptırmıştır. Günümüzde bu hırka, her sene Ramazan ayında camekân içinde halkın ziyâretine açık tutulmaktadır.
KEFEN
Veysel Karânî hazretlerine; “Şuracıkta bir adam var. Otuz senedir, bir mezar kazdı, kefenini giydi, o kabrin başında oturmuş ağlar, gecesi gündüzü yok” dediler. “Beni oraya götürün.” buyurdu. Veysel Karânî’yi onun yanına götürdüler. Sararmış, zayıflamış, kurumuş, gözleri ağlamaktan çukurlaşmış halde idi. “Ey kişi, bu kabir ve kefen, seni otuz senedir, Allah’dan alıkoydu. Sen Allah’ı düşünecek, zikredecek yerde, hep kefeni ve kabri düşündün.” buyurdu. O kişi, onun nûruyla o tehlikeyi kendinde gördü. Feryâd ederek o kabre düşüp can verdi.
1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.2, s.87
2) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.27
3) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.364
4) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.12
5) El-A’lâm; c.2, s.32
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; c.6, s.161
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1160
8) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.405
9) Mektûbât-ı Rabbânî; c.1, mektup, 222, 270
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.74
SEYYİD AHMED EL BEDEVİ
Ebü’l – Fityan Ahmed b. Ahmed b. İbrahimel – Fasi et – Tantavi el – Bedevi
Yüzünü Afrika bedevileri gibi örttüğü için el – Bedevi, cesur ve atılgan bir genç olduğu için de el – Attab ve Ebü’l Fityan lakaplarıyla tanındı.
SOY SECERESİ : İmam – Raşid Ali , Şehid İmam Hüseyin , İmam Ali Zeynel’Abidin , İmam Muhammed Bakır , İmam Cafer-i Sadık , Seyyid İmam Musa Kazım , Ali Rıza , Muhammed , Ali , Hasen , Muhammed Cevad , Ali , İsa , Yahya , Musa , Muhammed , Hüseyin , Osman , Ali , Ömer , İsmail , Ebu Bekir , Muhammed , İbrahim , Ali , Ahmed . Ahmed el Bedevi hem seyyid hem şeriftir.
TARİKAT SİLSİLESİ : İmam – Raşid Ali , Hasan Basri , Şeyh Ebu Muhammed Cabir ,Şeyh Mervan , Ebu Muhammed , Şeyh Saad , Ebu Kasım Ahmed Mervani , Ebu İshak İbrahim Basri , Zeynüddin Kazvini , Muhammed Şemsüddin , Şeyh Tacüddin , Nureddin Ebul Hasan Kudüs , Takıyüddin Fukay , Abdurrahman Nedevi , Abdüsselam Bin Beşiş , Seyyid Ahmed El Bedevi .
DOĞUMU : Ahmed el Bedevi 596 da (M.1200 ) Fas’da doğdu . Babası Ali bin İbrahim , annesi Fatıma binti Muhammed ‘ dir. Ecdadı 73 ( M.692 ) senesinde Arabistan’da çıkan karışıklıklar üzerine Fas şehrine hicret etti.
GENÇLİĞİ : Ahmet el Bedevi hazretleri ailesi ile birlikte 603 ( m.1206 ) senesinde Fas şehrinden yola çıkıp 607 ( M.1210 ) senesinde Mekke-i mükerremeye geldiler. Orada bir müddet kaldılar. Babası orada vefat etti.
Gençliğinde zahiri ilimlerle meşgul oldu. Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra Kıraat ilmine ilgi duydu ve Kur’an-ı kıraat-ı seb’a ( Kur’an-ı Kerim’in yedi şekilde okunması ) üzere okumayı öğrendi. Daha sonra fıkıh tahsil etti. Şafii fıkhında derinleşti. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük Alimlerin sohbetlerinde bulundu.
1230 yılına doğru dini – ruhani hayatında bazı değişiklikler oldu. İnsanlardan uzaklaşarak dünya kelamı etmemeye ve meramını işaretlerle anlatmaya başladı. Bu sıralarda bir rüya gördü. Bu rüyada kendisine şöyle deniliyordu.
- Kalk, önce güneşin doğuşunu ara…Sonrada batışını… Doğusuna vasıl olunca, batısını aramaya başla… Batısına vasıl olduktan sonra da doğusunu..
Üç defa gördüğü bu rüya üzerine büyük kardeşi Hasan ile birlikte Irak’a gitti. Burada Abdülkadir-i Geylani ve Ahmed er Rufai hazretlerinin kabirlerini ziyaret etti. Bu arada Hallac-ı Mansur, Adi b.Müsafir, Sırri –yi Sekati, Maruf-i Kerhi, Cüneyd-i Bağdadi gibi meşhur sufilerin kabirlerinide ziyaret etti. Bu ziyaretler onun manevi aleminde yeni ufuklar açtı.
Bir müddet Bağdat’ta kaldıktan sonra Mekke’ye döndü. Mekke’de nefsi ile savaşa koyuldu. Gündüzleri oruç tutuyor. Geceleri sabahlara kadar namaz kılıyor niyaz ediyordu.
634 ( M.1236 ) senesinde rüyasında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu. Ve yola koyuldu.
Kahire’ye geldiğinde Mısır Sultanı Baybars onu askeri ile karşıladı ve devlet töreni ile ağırladı. Daha sonra da ona intisab ederek talebelerinden oldu.
Tanta’ya vardığın da doğru İbn-i Sata’nın (İbn-i Şuhayt ) evine vardı. Ve hiç oyalanmadan evin damına çıktı. Bütün gün akşama kadar , geceleride sabahlara kadar orada kalır aşağıya inmezdi. Gözlerini semaya diker öylece kalırdı. Bu aylarca sürdü. Gözlerinin beyazı kıpkırmızı oldu. Güneşe fazla baktığından gözlerinde ağrılar başlamıştı.
Bir gün Feyş’el-Minare adlı beldeye gitti. Gittiği yerde çocuklar peşine takıldı. O çocukların arasında kendisine kırk yıl hizmet edecek ve vefatından sonra yerine geçecek olan Abdül’al bin Fakih ve onun kardeşi Abdülmecid’de vardı.
Başta peşine takılan çocukların arasından Abdül’al’ ı seçti. Ona gözünün ağrıdığını ve bir yumurta getirmesini söyledi. Abdül’al:
- Yumurtayı bir şartla getiririm, üzerindeki yeşil fermanı verirsen. ( bazı kaynaklarda yeşil bir değnek olarak geçer.)
Ahmed el Bedevi hazretleri yeşil fermanı verdi. Abdül’al elinde yeşil kağıt doğru anası na gitti ve şöyle dedi.
- Şurada bir bedevi var, gözüne ağrı girmiş. Benden yumurta istedi ve şu fermanı da bana verdi.
Abdül’al’ın annesi ; – Evladım şimdi bizde yumurta yoktur. O fermanı da git hemen sahibine ver, dedi.
Abdül’al geri döndü ve Ahmed el Bedevi hazretlerine annesinin dediklerini söyledi. Bunun üzerine Ahmed el Bedevi ; – Hemen Savmia’ ya git . oradan bana bir yumurta al gel. Abdül’al Savmia’ya gitti ve hayretler içerisinde orayı yumurta dolu olarak buldu. Bir tanesini alıp geldi. Bu hadiseden sonra Abdül’al , Ahmed el Bedevi hazretlerine tabii oldu ve onun yanından hiç ayrılmadı.
Ne varki annesi buna razı değildi. ;- Nereden çıktı bu bedevi ?… Bize uğursuz geldi.. diye söylenir oldu. Abdül’al’ın annesinin bu sözünü Bedevi hazretleri duyunca şöyle dedi. …Bedevi bize hayırdır , uğurdur… deseydi daha iyi olurdu. Daha sonra Bedevi hazretleri ona bir mektup yolladı . Bu mektupta ; – Abdül’al sevr hadisesinden beri benim oğlumdur. Diyordu.
Bu hadise şöyle olmuştu : Abdül’al daha memede iken annesi onu öküz yemliğine yatırmış ve başka bir işle meşgul olmağa başlamıştı. Bu sırada öküz ahıra sokularak başını yemliğe daldırmış ve boynuzu çocuğun kundağına takılarak onu havaya kaldırmıştı. Boynuzda asılı kalan çocuğu kurtarmaya çalışmışlar ama öküz kimseyi yanına yaklaştırmamıştı. İşte o anda bir el belirdi ve Abdül’al’ı kurtardı. Bu el o anda kendisi Bağdad’da bulunan Ahmed el Bedevi hazretlerinin eliydi ve Allah’ın izni ile Abdul’al’ı kurtarmıştı. Abdül’al’ın annesi bu hadiseyi hatırladı ve söylediklerinden pişman oldu ve o da Ahmed el Bedevi ye bağlandı.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhur oldu. Tanınan, bilinen alimler gelip kendisine talebe oldular. Devamlı zikir ve murakabe halinde idi. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere : “ Lütfen beni kendi halime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim “ derdi. Dünya malının , onun kalbinde yeri yoktu. Zamanın alimleri kendisini övmüş ve ona tabi olmuşlardır. Kendisi hakkında : “ Seyyid Ahmed-i Bedevi, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir “ demişlerdi.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri talebelerini teveccüh ve nazar ederek terbiye eder hiç konuşmazdı. Halifesi olan Abdül’al dışarıdan , cahil, manevi terbiyeden mahrum gafil birini Ahmed el Bedevinin huzuruna getirince, hemen bir kere nazar buyurur, o kimse manevi haller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu . Ve ondan sonra irşad vazifesi ile başka illere gönderilirdi.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri daima yüzü peçeli gezerdi. Onun yüzünü gören pek azdı. Hiç göremeyenlerde vardı. Müridi olan Abdülmecid onun yüzünü görmek istiyordu. Bir gün dayanamadı arzusunu bildirdi. Onun bu isteğine karşılık Bedevi hazretleri ;
- Ey Abdülmecid , yüzüme bir kere bakmak bir cana bedeldir, haberin olsun.
Abdülmecid ; – Ey efendim tek bir kere göreyim , o vakit ölüme razıyım.
Ahmed el Bedevi hazretleri bu ısrar üzerine onu kıramadı ve yüzündeki örtüyü şöyle hafifçe kaldırdı. O nurlu yüzü gören Abdülmecid, bir nara atarak ruhunu teslim etti.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri , uzun boylu , buğday tenli , yüzü büyük bacakları etli ve kalın , gözleri sürmeli kolları uzundu. Yüzünde geçirdiği çiçek hastalığından kalma üç nokta vardı. Devamlı yüzü örtülü ve hırka giyerdi. Giydiği elbiseyi ve başına sardığı amameyi eskiyip gidinceye kadar çıkarmazdı. Eskidikten sonra yenisi getirilir , onu alır giyerdi . Amamesi her yıl mevlid’i nebevi mevsiminde halife tarafından verilir ve giydirilirdi.
Kırk yıl ona hizmet eden ve o vefat ettikten sonra yerine vekalet eden müridi Abdül’al a söyledikleri şöyle idi.
Allahü tealayı zikretmek kalb ile olur, sadece dil ile olmaz. Allahü tealayı hazır bir kalb ile an ! Allahü tealadan gafil olmaktan sakın ! Çünkü gaflet kalbi katılaştırır. Sabır Allahü tealanın hükmüne rıza göstermektir. O’nun hükmüne rıza göstermek ve emrine teslim olmak demek, nimete kavuştuğunda sevinip ferah duyduğu gibi , musibet ve sıkıntı geldiğinde aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teala, Bakara suresinin 155. nci ayet-i kerimesinde mealen, Peygamber efendimize ( S.A.V ) hitaben ; “ Ey habibim ! musibet ve ezaya sabredenlere lütuf ve ihsanlarımı müjdele” buyuruyor. Zühd sahibi olmak, dünyaya düşkün olmamak demek, dünyevi arzu ve istekleri terk etmek suretiyle, nefse muhalefet etmektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tane helali terk etmektir. Tefekkür etmenin hakikati , Allahü tealanın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü tealanın zatı hakkında düşünmemektir. Allahü tealanın kullarından birine bir musibet gelse, bunun için sakın sevinme ! Gıybet ve dedikodu yapma ! İnsanlar arasında söz taşıma ; sana eziyet vereni, zulmedeni affet ! Kötülük yapana iyilik et ! Sana vermiyene ver.
Sadık olan fakir, hiç kimseden bir şey istemez. Eğer kendisine bir şey verilirse teşekkür eder, verilmezse sabreder. Sünnet-i seniyye üzere yürür. Bunlar bizim yolumuz üzere yürüyenlerin alametleridir. Yalan konuşmamak, Kötü iş ve sözde bulunmamak , haramlara bakmamak, madden ve manen temiz olmak, Allahü tealadan korkmak, zikre ve tefekküre devam etmek yolumuzun esaslarındandır. Hasan-i Basri hazretleri buyuruyorki : “ Sadık olan fakirlerle birlikte bulunmakla bazı meseleler öğrendimki bunlar, hikmet cevherlerindendir “ – İlmi olmayan kimsenin dünyada da ahirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi ( yumuşaklığı ) olmayan kimseye, ilmi faide vermez. Allahü tealanın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teala katında şefaat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selamet yoktur. Takvası , Allahü tealadan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teala indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasibi olmayan kimsenin, cennette yeri yoktur.
Seyyid Ahmed el Bedevi hazretleri 1236 yılında Tanta’ya yerleştikten sonra hayatının geri kalan kısmını burada geçirdi. 12 Rebiülevvel 675 te ( 24 ağustos 1276 ) burada vefat etti.
Kaynaklar, Seyyid Ahmed el Bedevinin doğum yıldönümünün törenlerle kutlandığını, yılda üç defa onun için mevlid okunduğunu, fakat bazı alimlerin ve devlet adamlarının baskısı ile zaman zaman bu törenlerin yapılamadığını haber verir. Fakat bunların arasında Melik Baybars onun talebesi olmuş, Sultan Kayıtbay’da Bedevi hazretlerinin türbe ve makamını tamir ettirip genişletmiştir. Bu yakın ilgi sebebi ile , Bedevi dergahında halife olan kişi uzun yıllar Memlük sultanlarının merasim alaylarında özel bir yere sahip olmuştur. Tanta ‘ da Sultan Kayıtbay devrinde Ahmed el Bedevi adına tesis edilen ve Nizamiyye, Müstansırriye ve Ezher medreselerinin bir örneği olan Ahmediyye medresesinden Memluklar ve Osmanlılar devrinde bir çok alim yetişmiştir.
Seyyid Ahmed el Bedevi’nin Kuzey Afrika ve özellikle Mısır’ın dini-tasavvufi hayatında derin izleri vardır. Mısır halkı tarafından aynı zamanda büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak tanınmış, Hıristiyanların elinde Müslümanları kurtardığına inanıldığı için “ mücibül-üsara min biladi’nnasara “ lakabını almıştır. Ayrıca bedeviyye tarikatı mensuplarının Haçlılara karşı verdikleri çetin mücadelede bilinmektedir.
AİLESİ VE YAŞADIGI YERLER
Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde
Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.
Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:
1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni
2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni
3 -Seyyid Muhammed
4 - Seyyid Ma ruf
5 -Seyyid Tahir
6 -Şeyh Seyyid Kal
7 - Seyyid Hace Ebu Tâhir
8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr
9 -Seyyid Ali
10- Seyyid Halil
11- Seyyid Hasan
12 -Seyyid Mahmud
13-Seyyid Ali
14- Seyyid Taceddin
15-Seyyid Kasım
16-Seyyid İdris
17- Seyyid Ca'fer
18-Seyyid Kasım
19-Seyyid Kemaleddin
20-Seyyid Ebu Firas
21-Seyyid Fellâh
22 - Seyyid Muhammed
23- Seyyid Taceddin
24-Seyyid Ebu Firas
25-Seyyid Maceddin
26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas
2 7- Seyyid Şerafeddin
28-Seyyid imam Ali
29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)
Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi.
Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti.
Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz.
Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti.
Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür.
Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur.
Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.
Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar.
Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Seyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür.
Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler.
Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir.
Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler.
9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.
Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Seyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü.
Benim babam da Allah Rasûlünün varislerin-dendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir."
1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu
30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.
Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.
Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir
Sevenlerinin Dilinden Seyda Hazretleri
"Yaşayan en büyük evliya olan Şah-ı Bilvanisi Seyyit Fevzeddin Erol hazretlerinin amcası olan büyük evliya,alim zat. "
"peygamber torunu mübarek insandır.o başkadır "
"insanların huzuru u mahşerde kurtarıcısıdır inşallah.sofilrin imanını tazeleyen kişidir o gavsımız bana allah aşkını çağrıştırıyor.onu nezaman hatırlasam bütün günahlardan uzaklaşıyor gibiyim"
"Gavs-i sani hazretleri zamanımızın en büyük evliyalarındandır.gidip görmek nasip oldu inşaallah.Allah ondan razı olsun eğer onu tanımasaydım şu anda büyüdüğüm çevre bakımından içkimde olurdu zinamda olurdu,kumarım da olurdu ne Allah'ı tanırdım ne peygamberi menzile gittiğimden ailemin haberi yok kesinlikle tarikata karşılar ama gidip bir gerçekleri bir görseler boşa geçirdikleri zamana üzülürler gavs-ı bir tanısalar ah ahh..İnşallah dua edin kardeşler.Allah sadattan razı olsun"
"yer yüzünde hala ayaklı kuran olarak yaşayan ve sünneti seniyyeden kıl kadar ayrılmayan. ümmeti muhammede zhir va batında ko kanat geren. koruyup kollayan, sahibim, efendim kurtarıcım ve tek dayanağım. "
"gavsı sani tek kurtuluş yolu demek başka çıkar yol kalmadı demek zamanın kutbu demek rasulullah (sav) den sonra en büyük irşadı yapan kişi demek peygamber efendimizin göz nuru demek allah aşkından bir an uzaklaşmayan bir zat demek ahir zaman da imanla gidebilmenin en kolay çaresi demek gavsı sani herşey demek"
"gavs sofilerin babası gemimizin kaptanı O nu çok seviyorum eminimki oda sofilerini çok seviyordur bitin sofi kardeşlerime saygı ve selamlarımı yolluyorum.Birbirimize her daim dua edelim hepiniz ALLAH A emanet olun saygılarımla...."
"Görmeyene,gitmeyene,dinlemeyene,köye girerken kalbine sevinç girmeyene,camiye ilk girişindeki selamının güzellliğini duymayana,gülü koklarken o camiye yayılan gül kokusunu hissetmeyene,gözlerindeki o nuru alamayana,çorbasından bir kaşık içmeyene,ekmeğinden bir lokma yemeyene,köyünde yatmayana,camisine bakmayana,suyunu içmeyene,elini öpmeyene,Kelime-i şahadet getirişindeki o içtenliğini hissetmeyene ve oradan ayrılırken içine düşen burukluğun sebebinin GAVS-I SANİ (k.s) olduğunu hala idrak edemeyene ne anlatsak BOŞ arkadaşlar BOŞ..Babam onlarada Himmet etsin..Rabbim ıslah etsin.. "
"Zamanımızın gavsının kim olduğunu, hatta böyle bir zatın var olup olmadığını kimse bilemez.Tamam, herkesin kendi mürşidini diğer mürşidlerden üstün görmesi,bilmesi lazımdır.gereklidir.Fakat derecesini Allahtan ve Allahın bildirdiklerinden başka bilen çıkmaz.Abdülkadir Geylani hz.leri kendi gavslığını manevi bir hal ve emir ile bizzat kendisi ilan ettiğinden dolayı onun gavs olduğunda zaten şüphe yoktur.Bazı arkadaşların Abdulbaki hz.lerini bu şekilde nitelemelerine karşı bir başka kişide çıkıp İstanbul/fatihdeki MAHMUT EFENDİ hz.lerinin bu makamda olduğunu söyleyebilir.Her iki durumda yanlıştır.dediğim gibi üstün görülebilir fakat bir derece isnat edilemez. "
"gavsı sani gavslık makamı iki kere verilmis evliyaya denir.dünya üzerinde tekdir.aynı zamanda birden fazla olamaz.şuanki S.ABDÜLBAKİ hazretleridir.fakat kendileri bu sıfatın çok fazla kullanılmasına tahminimce razı değillerdir.çünkü cahil veya anlamını idrak edemeyecek,bu makamın nasıl verildiğini kavrayamayacak kişiler tarafından eleştiri konusu olabilir.ama O'nu tanıyan,bir kere O'nu gören herkes artık soru sormayı bırakır ve bir nebze olsun nasiplenmeye bakar.inşaallah bizlerde O'nun himmetine nail oluruz.... "
"allah indinde gerçek din islamdır allah c.c. bu dini baki kılacak kullarını yönlendirecek ve yanlız bırakmayacak bu yüzdenki kulları arasından seçtiği insanları bize rehber olarak gönderir işte bu kullara evliya denir evliyalar dünya üzerinde çoktur ama gavs bir tanedir oda SEYİT ABDULBAKİ H.Z (k.s) dir.lütfen bu ismi anarken bile adap ve edepli olun çünki o gavstır allahın nazlı kuludur,sevgili kullarındandır.Buna inanmıyorsanız bile lütfen genede saygılı olun vemümkünse hayatınızda bir kere olsun bu allah dostunu ziyaret edin edinki kalbiniz nurlansın inş. "
“O’NU TANIMAK NE MÜMKÜN!”
Gülistan’ın Takdimi
Gülistan Dergisi olarak Gönül Sultanları (İslam Önderleri) kuşağımızın üçüncü serisinde, Gönüller Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini, ahirete irtihalinin yıl dönümü vesilesiyle tekrar yâd edelim istedik.
Ümmetin hakiki âlimlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şu garip günlerde, Sultan Hazretlerini bize anlatacak dertli ve pak bir gönül aradık. Ümmeti Muhammed’in derdiyle yaslı bir gönül…
Sultan’a (ks) sağlığında uzun seneler büyük bir muhabbetle hizmette bulunmuş, onu en çok tanıyanlardan birisi olan Asrımızın büyük âlimlerinden Seyyid İbrahim Hakkı El-Mekkî Hazretlerini, Ramazan-ı Şerif’in ilk günlerinde ziyaret ettik. Şiddetli şekilde hasta olmalarına rağmen, Sultan Hazretleri hakkındaki söyleşi teklifimizi kabul ederek bizi onurlandırdılar.
Kendilerine Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini sorduğumuzda, yokluğunu bir kez daha hatırlayarak yetim kalmış bir çocuk gibi gözleri dolan Seyyid İbrahim Hakkı Efendi’ye okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun.
Sultan Hazretleri gibi gerçek âlimleri hakkıyla tanımayı, Rabbimizin bize ve tüm okurlarımıza nasip etmesini temenni ederek sizleri Seyyid İbrahim Hakkı el-Mekkî Efendi’nin Sultan Muhammed Raşid Hazretlerini anlattığı söyleşimizi okumaya davet ediyoruz.
O’nu Tanımak Ne Mümkün!
Gülistan: Efendim, Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini ne zaman ve nasıl tanıdınız?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Ahh! Maalesef… Çevresindeki kimse Sultan Hazretlerini tanımadı ki ben de tanıyayım. Onu tanıyan, ancak iki kişi oldu. Birincisi; Gavsu’l-Azam olan babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî Hazretleriydi, ikincisi de zamanımızın Gavsı olan Sultan Seyda Muhammed El-Konyevi Hazretleridir. Zira Sultan Hazretleri bir güneş gibiydi ki; kim bakabilir ve anlayabilirdi?...
Birlik ve Beraberliğimize Katkıları
Gülistan: Efendim; Sultan Muhammed Raşid Hazretlerinin çağrısı hakkında bilgi verir misiniz? O dönemlerde Ülkemizdeki birlik ve beraberliğe katkısı ne yönde olmuştur? İrşadı nerelere kadar ulaşmıştır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Elbette ki Sultan Hazretleri, hem zahiren hem manen Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olunca, davası Hazreti Rasulullah'ın (sav) davasıydı. Ve insanları sünnet-i seniyye çerçevesinde birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, ümmetliğe ve gerçek insaniyete davet ederdi.
Evet, Sultan Hazretleri, bütün Müslümanlara kardeşlik sofrası ve bütün âleme insaniyet sofrası açmıştı. Elbette ki o sofradan nasibini alan kardeşlik ve gerçek insaniyetin dışında bir tavrı olmamıştır.
Sultan Hazretleri; vatanı, milleti, devleti, din ile birlikte herkese sevdirmeyi gayret etmiştir. Allah-u Zülcelal’in de o konuda kendisine büyük bir yardımı vardı ve o himmet, bereket ile bu kardeşleşmeyi ve bu sevgiyi bütün âlem, sanki hissetmek içerisindeydi ki o zamanı hatırlayan bizim ülkemiz, bütün dünyaya bir örnek olduğunu bilir.
İrşadı Bütün Dünyaya Ulaşmıştı
O’nun irşadı âm idi, umumi idi. İnsanlar dünyanın her tarafından onun davasına doğru akın akın geliyorlardı. Ne zaman oraya gitseniz Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan, Hindistan’dan ve Arap ülkelerinden, hatta Uzak doğu ülkelerinden dahi insanlara rast gelirdiniz.
Demek anlaşılıyor ki; Sultan Hazretleri, kutb-î âm idi. Bütün dünyaya irşad ederdi. Ancak irşadı da mıknatısın içindeki çekim kuvveti gibi gizliydi. Kimse görmezdi. Ancak onu, Yaratan, Sultan Hazretlerine o gücü veren bilirdi.
Aziz kardeşim; Sultan Hazretleri, ziyaretine gelenleri haliyle, yaşantısıyla irşat ettiği için onları, Resulullah (sav) sünnetiyle yaşamaya davet ederdi.
Onun davasında dilencilik yoktu, para toplama yoktu ve deri toplama yoktu. Onun davası, mücerret bir hak davasıydı. Dünya maddiyatıyla, dünya muhabbetiyle, dünya siyaseti ile alakası olmayan bir davaydı.
Gülistan: Efendim, irşadı dünyanın pek çok yerine ulaşan Sultan Hazretleri gibi bir âlimin ahirete irtihali ile ümmet nasıl bir kayıp yaşamıştır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; güneş batarken, âlem ne kaybına uğrarsa, Sultan Hazretleri ile de insanlık o hale girdi. Ancak Allah’a şükürler olsun ki onun batmasıyla birlikte zamanın Gavs-ı olan Sultan Konyevi Hazretleri gibi ay’lar çıkmaya başladı ve âlem o ışığın altında, o eski hayatını devam etmeye başladı. Umulur ki -inşallah- onların peşinden gidenler, maksalarına ulaşacaktır.
Kalpleri Nasıl Etkiliyordu?
Gülistan: Efendim, Sultan -kuddise sirruhu- Hazretleri, hiç konuşmadığı ve sohbet etmediği halde, milyonlarca insan tarafından ziyaret ediliyordu. Binlerce insanın bizzat şahit olduğu gibi, bunların arasında uyuşturucu müptelası olanlar da vardı, içki içen kumarbazlar ve binamaz insanlar da… Ve bu kimseler, Sultan Hazretleri ile beraber tövbe ettikleri günün ardından, bu tür kötü alışkanlarından bir anda kurtuluyorlardı. Bu nasıl oluyordu ve Sultan Hazretlerinin bu tür insanlara karşı muamelesi nasıldı, izah eder misiniz?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; Sultan Hazretlerinin hiç bir an kalbi Allah'tan gafil olmazdı. Kalbi Allah'la beraber olan bir insanın zahiri sohbete, zahiri konuşmaya ihtiyacı (gerek) yoktur. Çünkü Allah, kudret ve azametiyle, her yerde hazır ve nazır olduğu için ona bağlı olan kalb Allah sevgisini ve muhabbetini her tarafa dağıtır. Hayvanlar, bitkiler, her şey onu tanır sever ve O'nu görmek ister.
Nitekim bir hadisi şerif vardır ki mealen ifade ediyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil'e: ‘Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!’ Diye emreder. Cebrail (aleyhisselam) onu sever ve sonra gök halkına: ‘Allah filânı seviyor, onu siz de seviniz!’ Diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde, o kimseye karşı bir sevgi uyanır…” (Müslim)
Yani, Cenabı Hak, onun sevgisini ve makbuliyetini yeryüzüne gönderir. Onu görmeyen bilen bilmeyen herkes, ona karşı kalben bir sevgi besler. Gelip gördükleri zaman da kalben ruhen teslim olurlar.
Güneşin tesiri altındaki bitki, meyve vs. gibi günbegün farkına varmadan, olgunlaşmaya ve pişmeye başlarlar. İşte Sultan Hazretleri, güneş gibi yerinde sabitti. O'nun nazarı altına giren herkes fayda görürdü. Allah bizleri de onlardan biri eylesin. (Âmin)
Onun ziyaretine gelen insanlara muamelesine gelince... Sultan Hazretleri, zahiren ve bâtınen Hazreti Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olduğu için O’nun muamelesi, Rasulullah'ın muamelesi gibiydi.
Rasulullah'ın hadimi Enes (radıyallahu anh) buyurur ki; “Rasûlullâh’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile; ‘Öf!’ demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı; ‘Niye böyle yaptın?’ Diye azarlamadığı gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle; ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.” (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil, 82)
Ve malumdur ki Rasulullah'ın kapısına Yahudiler, Hıristiyanlar, Müşrikler, Mecusiler, ayyaşlar, hunharlar, cengâverler ve canavar huylu olan ehli cahiliyyedeki kişiler dahi, Rasulullah'ın kapısına giderdiler. Hiç bir zaman, Allah Resulü kimseyi red etmeden, herkese güzel muamele ile muamele ederdi. Hak’ka, hakikate ve gerçek insaniyete davet ederdi. İşte Sultan Hazretleri de tıpkı Rasulullah gibiydi.
Manevi Tasarruf Nasıl Oluyor?
Gülistan: Efendim, Sultan Muhammed Raşid Hazretleri gibi Allah dostu kamil mürşitlerin, nazarlarıyla, yani bakarak ve uzaktan manevi tasarrufla insanları irşad ettikleri söyleniyor? Bu nasıl mümkün olmaktadır?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Evet, her Müslüman’a, hatta ehli tabiata dahi malumdur ki kaplumbağa denilen hayvan yumurtladıktan sonra, kendi yumurtasının karşısında durup nazarı ile cansız olan yumurtayı gözleri ile nazar ede ede -Allah'ın izni ile- sert kabuğundan çatlatıp canlandırır ve içinden yavru çıkartır ve beslemeye başlar.
Eğer böyle zayıf bir hayvan, böyle zayıf bir nazara sahip ise sen Allah'ın bir veli kuluna ne dersin?...
Bir hadis-i kudsîde buyurulur ki; “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa, kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)
Eğer bir insan, Allah'ın verdiği o basiret ile Allah'ın verdiği o güç ile bir insana nazar etse, elbette ki günah ve hatalardan dolayı ölü ve gafil olan (bir) kalbi nazarı ile diriltir. Hakiki insan haline gelir.
Allah Dostlarının Nazarı
Gülistan: Efendim, Allah dostlarının Ümmet-i Muhammed’e (sav) başka ne gibi faydaları vardır? İzah eder misiniz?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Kendi kendine yetişen ağacın meyvesi olmaz, meyvesi olsa da nasıl tatsız olursa, manen Saadat-ı Kiram’dan babası olmayan da ve onların nazarıyla aşılanmayan da o yabani ağaç gibi meyvesiz ve meyvesi olsa da tatsızdır.
İster o ağacı Mekke’ye götürün, isterseniz Medine'ye götürün! Ektiğin zaman meyvesi turunç gibi olacaktır. Yenilmez ve ondan istifade edilmez. Gerçek meyveyi elde etmek için aşılanması lazımdır.
İşte, bir insanın gerçek bir insan haline gelmesi ve ibadetinden tat alması için de mutlak bir şekilde, bir Allah dostunun nazarıyla aşılanması gerekir.
Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede, " …Bana yönelenlerin ve bana rucû edenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır…" buyuruyor. (Lokman; 15)
Bu ayeti kerimeden de anlaşılıyor ki bir Mürşidi Kamil’in peşinden gitmek ve ona uymak ve Saadat-ı Kiram’ın yolunu takip etmek, vaciptir.
Gülistan: Efendim, son olarak şunu sormak istiyoruz; İslam âleminde Ehli Sünnet dışı akım ve ekollere karşı, şanlı ve yiğitçe mücadelesi ile tanınan Seyyid Muhammed bin Alevi Maliki Hazretlerinden ders aldığınızı biliyoruz. Nasıl bir âlimdi? Bize kısaca anlatır mısınız?
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Seyyid Muhammed Alev-i el Maliki'ye (kaddesallahu sırrahu) gelince; O, suretiyle, heybetiyle, cesaretiyle, ilmiyle, sahavetiyle, cömertliğiyle, şecaatiyle ve ilm-i hadis bilgisiyle ve her ilimde tıpkı Hz. Ali (kerremallahu vechehu) gibiydi. O’nu tanımak için Hz. Ali’nin siret kitaplarının okumasını tavsiye ederim. Allah bizleri de onların şefaatine nail eylesin. (Amin)
SULTAN SEYYİD MUHAMMED RAŞİD EROL HAZRETLERİ
Esseyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde doğmuştur.
Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (ks) hazretleri olup Nakşibendî büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (ks) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir.
1968 yılında halifelik icazetini, Nakşibendi yolunun o dönemki büyüklerinden olan Babası Gavs’ul Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks)’dan aldı.
Gavs-ı Bilvanisi (ks) vefatına yakın; "Kendi yerine, kendinden daha büyük bir şeyh bırakmadan vefat eden mürşit, Allah indinde mesuldür." buyurdu. Daha sonra; "Elhamdülillah biz bunu yaptık, Muhammed Raşid bizden büyüktür." diye ilave etti.
1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurt dışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi neticesinde, 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Oradan önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradan da Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra, merkezi idarenin müsaadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür.
Romatizma sebebiyle her yaz aylarında gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra, 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla, ertesi gün Menzil’de babasının yanı başında toprağa verilmiştir.
Seyyid Muhammed Raşid (ks), o kadar çok insana vesile oldu ki, hiç konuşmayan bir zatın, binlerce insanı etrafına toplayıp onların hidayetine vesile olmasını akıllar idrak edemedi. Tabi ki ancak bunun lezzetini, ancak Allah’ın izniyle ondan nasiplenen insanlar bilebilir.
Tasavvuf Yolundan Gavs-ı Sani SEYYiD ABDüLBAKi EROL EL HÜSEYNi HAZRETLERi
Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil’i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları ( Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, şah-ı Nakşibendi ( k.s.)’ın Kasr-ı Arifan’da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil’e Seyda Hz.leri ( k.s.) ikinci Buhara demiştir. Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah’a mutabaat yaptılar.
Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde şeyh Abdurrahman-ı Tahi, şeyh Fethullah, şeyh Muhammed Diyauddin, şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşı(Zeker) onların yollarını takib etmişlerdir.
Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt’te, oradan da Van’a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.
Gavs Hz.leri Van’a gönderdi. Van’da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. istemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. iki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı’ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed’in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:
“Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. öyle tebessümle bana dedi ki:
-Ondan büyük nimet ne var? Allah’a şükredelim. imam-ı Rabbani, şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah’ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır.”
O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı’ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.
30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah ( C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil’e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah’ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda ( k.s.)’ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs ( k.s.)’ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri “Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım” mesajını ortaya koyuyordu.
Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara’ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs
Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs’ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki’yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs’ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur’an ve hadis…
öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil’in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki ( k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,
onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını
geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs ( k.s.)’ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs’ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur’an okuyor. işte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:
“Abdulbaki otur…” diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs’ın ( k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:
“- Raşid, S. Abdulbaki’ye dikkat et. Onu sana teslim ettim” dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ına “otur” diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki’ye ( k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali
üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs ( k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil’e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi
Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. şimdi Menzil’in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs ( k.s.) ve Seyda ( k.s.)’ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.
önce Türk-i Cumhuriyet’lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil’e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon’u ve Pursaklar’ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak
bu dönemde şeritle ( iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah’ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil’in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah’ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.
Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah ( C.C.) ecirlerini artırıyor.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs ( k.s.)’ın şah-ı Hazne’ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs’a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki’de tarif edilmez bir şekilde
bambaşka…
Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah’tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.
işte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.
işin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:
“Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı…”
bu Yolunamaci Allah ( c.c.) Rizasidir.
Kişi Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Nin Rizasi Için çalişmali, Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Için Yapmali Ki, Ahirette Yüzü Beyaz Olanlardan Olsun.
Evden çikarken Evdekilerin Rizkini Kazanmaya Diye Niyet Etmemeli, üstümüze Vacip Kilindiği Için ( sizin Için çikiyorum) Diye Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edip çalişmaya öyle çikmaliyiz, çünkü ( allah C.c.) Rizkiniza Kefilim Diye Buyuruyor.
Sabah Namazindan Sonra üstünüzü Başinizi Giyip Evden çikarken Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edin.
Yaptiğiniz Her Işte Niyetiniz Allah ( c.c.) Rizasi Için Olsun.
Niyet çok önemli. Ne Iş Yaparsaniz Yapin önce Niyetinizi Kontrol Edin.
Allah ( c.c.) Namazi Niyetsiz Kilarsaniz Kabul Etmez.
Nefis Ve şeytan Düşmandir, Bunlara Uymayin !
Nefs-i Emmare Insani Devamli Kötülüğe Sevkeder,ondan Kurtulmak Lazim.
Dünyada çok Para Kazanan Bir Kişi Dünyada çok Hürmet Görebilir Reisicumhur Ve Bakanlar Kime Hürmet Gösterir; Parasi Olana Ve Dünya Parasi Olduğu Zaman Dünya Kapilari Açilir. Nasilki Dünyada Paraniz Olduğunda Hürmet Görüyorsaniz, Ahirette De Hürmet Görmek Için Kapilarin Açilmasi Için Ahiret Parasi Biriktirmek Ve Ameli Salih ( salih Amel) Işlemek Lazim Ki, Oradada Peygamberler, Sahabeyi Kiram Ve Evliyalar Hürmet Göstersin Ve Yer Göstersin.
Onun Için Dünyada Ticareti Iyi Yapmak Ve Cebimizi Sevap Ve Iyiliklerle Doldurmak Gerek. Nasil Ki Parasi çok Olana Izzet Ve Ikramda Bulunuluyorsa Ahirette De Sevabi çok Olana Hürmet Gösterilir.
Gavs Hazretleri Buyurdular Ki; Dünya Ahiretin Peşinden Gelir Ama, Ahiret Dünyanin Peşinden Gelmez.
Siz Ahiret Için Yani Allah ( c.c.) Rizasi Için çalişirsaniz Dünyalik Size Kendisi Gelir.
Hz.peygamber ( s.a.v.) ümmetine çok Düşkündür. Ahirette Diğer Peygamberler Kendi Nefislerini Düşünürken, Bizim Peygamberimiz Hz.muhammed ( s.a.v.) ümmeti ümmeti Der. Bizde Onu Mağdur Etmemek Için çalişmamiz Lazim.
Alah ( c.c.) Peygamberimizin şefaatini Size Ve Bize Nasib Etsin.
Allah ( c.c.) Hepinizden Razi Olsun.
Sofi'nin Rüyası
Mersinli bir sofinin anlattığı A.B. Hz lerinin anlatılmasını istediği bir rüyayı nakledelim
Bir gece rüyasında iki cihan serveri efendimiz ( SAV) rüyasında görür yanında Hulafa-i Raşid’in diğer sahabeyi güzün efendilerimiz bulunmaktadır . efendimizin önünde büyük bir sofi topluluğu vardır efendimiz ( SAV ) Sıdık u Ekber Ebu Bekir efendimize döner ya Ebu Bekir gir sofilerin içinden kendi meşrebinden ( benzerinden) olanları çıkar Hazreti Ebu Bekir efendimiz girer sofiler topluluğunun içinden bir gurubu çıkarır efendimiz ( AS) hazreti Ömer ( RA) döner ya Ömer sende gir kendi meşrebinden olan insanları sofilerin içerisinden al çık der hazreti Ömer efendimizde girer bir grup sofi alır çıkar ..
Arkasından hazreti Osman efendimiz ve hazreti Ali KEREMALLAHU VECHE efendimize aynı emiri verirler onlarda girer bir gurup sofi alır çıkarlar. geriye çok sofi kalmıştı ALLAH RASULÜ ( sav) EFENDİMİZ A.B ( ksa) döner ya A.B. bunlar kim diye sorar
A.B ( KSA) boynunu büker sesini çıkarmaz .. ALLAH RASÜLÜ tekrar sorar
Bunun üzerine A.B Hz. leri buyururur efendimiz bunlar bazen hatmelerini kaçıran bazen virtlerini terk eden sofilerdir buyurmuş …
ALLAH RASÜLÜ ( s:a:v)buyurur öyle ise bunları da biz götürelim der
Bir sofinin yaşadığı bir olayı İsveçre ’de oturan yetkili bir arkadaştan nakledelim ..
Bir gün Şahı Hazne k.s.a. nın torunlarından birisi menzile gelir. Menzil’de A.B Hz leri ile birlikte gezerken önde A.B. Hz leri arkada Şahı Hazne ‘nin torunu ve diğer sofiler.. Adabı bilen o sofi Şahı hazne Hz.lerinin torununa şunu sorar..
- Kurban bizim bildiğimiz adaba göre Sizin önde A.B. Hz.lerinin arkada gitmesi icab ederdi. Amma görüyoruz ki siz arkada O önde gidiyor. Bunun hikmetini anlayamadık sebebi nedir ?
Şahı Haznenin torunu anlattı.
- Ben bir gün rüya gördüm .. Ruyamda çok güzel bir taht vardı. Acaba bu taht kimin diye düşünürken dedem Şahı Hazneyi gördüm . geldi tahtın sağ tarafında ayakta dineldi. Arkasından Gavs Abdulhakim Hüseyni Hz.leri geldi dineldi. Ben merak ediyordum .. acaba tahta kim gelecek oturacak. Herhalde Allah Rasulü gelecek diye düşünüyordum. İlerden birisi belirdi. Yüzünü nurdan göremiyordum. Ben pür edep seyrediyordum. Geldi tahta oturdu. İyice dikkat ettiğimde A.B. Hz.leri olduğunu gördüm. Dedemin ve Abdulhakim Hüseyni Hz.lerinin edep tuttuğu bir insanı bir Allah dostunu zamanın Gavsının önünden nasıl yürüyebilirim…
O sofi anlatmaya devam ediyor ..
- Biz Seyda Muhammed Raşid Hz.leri zamanında çok gördük ki Şahı Haznenin hizmetcisi gelse Seyda Hz.leri bizzat kendisi ilgilenir ve onun karşısında pür edep dururdu. Yorum size ait …
Gavs hz.lerinin zikir hakkindaki Bütün sohbetleri
Buyurdular
-Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allahın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır
-Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur?an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?
-Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.
Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü?l-Alemin:
/( Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah?ın zikriyle huzur bulur,)* buyurmuştur.? Rad 28
-Yüce Allahi zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.Allah zikrini kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp Yüce Allahi zikreder.Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.
Zikr cekmeyen sofi avamdir. Naksi listesine sadece zikir* ceken sofiler yazilir.
*Nefis nefy isbat ile müslüman olur.
*Sofiler bize dünya sikayeti ediyorlar.Ama bir sofi gelip zikr ile soru sormuyor.
*Dünya dertleri hep gafletten geliyor. Zikri sürekli cekin,günahlara meyl etmeyin. Yoksa zikr uzar gider.
-Gavs hz.lerine bir sofi gelip Zikrimi cekemiyorum deyince mübarek celalleniyor. Mübarek* yok hastayim,yok yapamiyorum gibi dertlerin zikre mani olmadigini buyurmus ve her türlüsünün gafletten meydana geldigini buyurmus. Illaki zikri cekmek gerektigini buyurmustur.
Gavs sani yine ( zikr cekmeyen rabita yapmayan kisiyi tanimadiklarini) buyurmustur
Gavs - ı Sânî -
-Hazretleri, Divandaki görevlilere ve korumalara buyurmuşlar;
Virdinizi çekmezseniz, 100 sene de hizmet etseniz; işe yaramaz.
- Hatme,rabıta ve vird bizim yolumuzun esaslarıdır. bunlardan birini yapan
kapımızın önündedir.İkisini yapanın eli elimizdedir.Üçünü yapanın eli cebimizdedir ne isterse alsın.
Gavs-i Sani ( k.s) virdi şöyle anlatmış:
Düşünün sobayı nasıl ki soba yanar sonra sobayı temızlemesseniz ne olur
bilirmisiniz der sobayı yakmaya kalkarsanız soba tıkanır dumanı gerı teper
o zaman buğulursunuz zehirlenir ölürsünüz Gavs ( k.s) devam edıyor virdi
cekmesenız kalbe Allah cc nuru gelmez Allahın nurunun gelmedigi kalp ne
olur olur Allah cc anmayan kalp olur ve Allahın nuru Kalbine girmez o zaman
kalbe seytanın vesvesesı girer Allahı unutmaya kadar gider, virdınızı çekin
gafletsız dıyor sonra gavs-ı Sani hz. gıdın hesap verın gorevlılere der.
Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını
-Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.
Bu yolu bitirmek lazımdır
Şöyle bir soru soruldu;
-Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor. Cevaben buyurdular ki;
-Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allahı düşünmek gerekir
Gavsımızın Sohbeti
*
*Şah-ı Nakşibend Hz. ( ksa) bir gün vird çekiyordu. Bir ses işitti. Ses dedi; ey kulum ben senden razıyım. Geçmiş günahlarını ve gelecek günahlarını affettim. Yeter artık vird çekme dedi. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dikkat etti, ses tek noktadan geliyordu. Baktı sağından, solundan, arkadan, önden, alttan ve üstten gelmiyor. Sadece tek bir noktadan geliyordu. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri Şeriat ilmine vurdu, dedi ey iblis sen şeytansın, şeytan; nerden anladın, şeytan olduğumu, Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dedi;
Rahmani ses olsa her yönden ve aynı anda gelir seninki tek bir noktadan geliyor. Sağ elini yukarı kaldırıp, elindeki vird tesbihini bir vurdu, şeytanın arşını kırdı, tuz budak etti, ilmi sayesinde. İlim nurdur, ışıktır. Onun için herkes ilim yapacak, okuyacak, öğrenecek. Bir taksinin her şeyi olsa farı olmazsa yol gidemez. İşte insanda da ilim olmazsa her yer karanlıktır. Kısa zamanda tepe takla gider. İşte Şah-ı - Nakşi - bend - ( ksa) Hz.leri denilmesindeki sebep budur. İlmiyle şeytanın levhini kırmasından sonra, Allahu-Teala Azimüşan Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.lerinin kalp kulağına, Ey kulum ilmin ile öyle bir sed çektinki, iblis bu seti kıyamete kadar aşamaz. Gavs?ımız açıkladı; ?Şahı, en ulu yüksek, Nakşi gizli, Bend set, yani maneviyattan yapılmış gizli aşılmayan yüce, ulu sed anlamına gelir. Bu sed Allah ( cc ) Seddidir.
Seyda hazretleri bir sohbet esnasındayken..Sofilerden biri gavsım dünyada herkesin bir işi bir mesleği vardır ..Sizin
mesleğiniz nedir?diye sormuş.
Seyda hazretleride benim işim çözmek ve bağlamak üzerinedir diye cevaplamış..Sofi çözmek ve bağlamaktan kastınız nedir Gavsım deyince:
Seyda hazretlerinin cevabı ''Kurban ben sofilerin kalplerini dünyadan ÇÖZÜP ahirete BAĞLIYORUM
alıntıdır.
Seyda Hz.lerinin Halifelerine Yaptığı Sohbet”
BİR İNSANIN SUYA HARARETİ GİBİ BENDE SANA KAVUŞMANIN HARARETİYLE YANIYORUM. KABUL ET BİZİ SEYDAM KOVMA KAPINDAN AMA ŞUNU BİLİYORUM Kİ BİR BABA OĞLUNU KOVAMAZ . İŞTE UMUDUM BUNDANDIR SEYDAM CANIM
Zamanin kutlusu su an Gavs-i Sani k.s. Hz. zamaninda halifeydi, çünkü o zamanin kutlusu kendi abisi Sultan Seyyid Muhammed Rasid k.s.a hz. leri idi. Hiç br Seyh digerinden büyüktür kelamini kullanamayiz Allah muhafaza küffar oluruz. Hepsi Mürsid olmus, irsadalarini tamamlamis, Rablerine kavusmuslardir insallahü teâlâ. Ve hepsinin Nüru Rasulullah s.a.v. efendimizin Nûrudur. Herhangi bi kiyaslama yapilamaz. Mevlâ C.C. hepsine Mürsidlik makamini layik görüp Onlari birer Seyh yapmistir. Kendi kendine olmadi hiç birsey, Cenâbi Hak ol demeden olmazda. Bizim yapmamiz gereken ise, sirf Evliyaullah olduklari için, Mevlâ c.c. dostlari olduklari için ve Rasulullah s.a.v. efendimizin nûru ile sereflendikeri için Onlara k.s. teslim olmamizdir. Ve bu nûr Allahü Teâlânin nûrudur. Sirf bunlari düsünüp ve inanip bu yola teslimiyet ve samimiyetle tabi olmamiz gerekir. Fitneye mahal veren iblistir. Onu engellemek ise Kulun Allahin izni rahmeti ve sadatin himmeti ile engel olmaktir. Dualarimiz o yöndedir ki, Allah c.c. izni Sadatin himmeti ile, hiç bir mürid böyle düsüncelere kapilmasin. Sufi kendi mürsidine tabii olmalidir, çünkü zamanin kutlusu Odur. Bakiniz; Sultan Seyyid Muhammed Rasid hz. lerinin sufileri, su an Gavs-i Sani Hz. lerinin sufisidir. çünkü zamanin kutlusu degismistir. Ama ölüde olsa diride olsa, hepsinin nûru Muhammed s.a.v. efendimizin nûrudur ve dünyayi aydinlatmaktadir, zahiren görülmesede bâtinda bu bilinir. Tarik-i Naksibendiye disinda ise, bunu söyle algilayabiliriz. her mürid kendi mürsidine tabidir, ona teslim olmustur. Karistirma, kiyaslanma yapilamaz. Önemli olan ne tarikat nede mürsidin üstünlügüdür ( ki takvadaki mertebedeki üstünlügü yalniz ve yalniz Allah c.c. bilir), önemli olan müridin teslimiyeti samimiyeti ve yasantisidir. Hani derler ya, sen maneviyati ne o kapida ara nede bu kapida, sen herseyi önce kendinde ara. Yapilmasi gereken Allah dostlarina teslim olmak. Hangisinin daha üstün daha iyi ( hasa!) oldugunu düsünmek arastirmak çok büyük yanlisa iter bizleri ve bu düsüncede seytandandir. Vesvese ile fitneye mahal verecek davranislardan sakinmaliyiz. Bizler önümüze bakip, teslim olmaliyiz, yasamasini bilmeliyiz, vücüdümüzün her zerresinde hissetmeliyiz bu Aski. Önce fenafiseyh, sonra fenafirrasul ve en sonunda fenafillah olabilmek için.
Naksibendi tarikati menzil kolunun suanki seyhi Abdulbaki hz.leri
Gavsî Bilvanisî’nin yakınlarından olan bir seyyid, birçok seferinde Gavsî Bilvanisî ile beraber yolculuk yapmıştı. Bir gün bu seyyid Şahı Haznenin ziyaretinde bulundu. Şahı Hazne’nin huzuruna vardığında, Şahı Hazne:
-Abdülhakim ne yapıyor?” diye sordu. Seyyid, S.A.Hakîm ve ailesinden bahsetti. Şahı Hazne, S.A. Hakîm’in çocuklarından haber vermesini söyledi. Gavsî Bilvanisi’nin yakını olan Seyyid:
-Şeyh Abdûlhâkîm’in üç oğlu var.
“Birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Nuranî” dedi. Şahı Hazne:
-O Şeyh olur” buyurdu. Seyyid:
-İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid” dedi, Şahı Hazne:
-Onun çok büyük cemaati olur” buyurdu. Seyyid:
-Üçüncü oğlunun ismi ise Seyyid Abdûlbakî” dedi, Şahı Hazne:
-Âlem onun zamanında irşadı görsün” dedi…
Şahı Hazne’nin müjdelediği Gavsus-Sanî Seyyid Abdûlbâkî, çocuk yaşlardayken hastalığı nedeniyle hastanede yatıyordu. Gavsus-Sanî’yi hastanede ( k.s) ziyaretinde bulunan bir sofi anlatıyor:
“Gavsus-Sanî yatakta yatıyor, Abdülhakim el-Hüseynî ( k.s.), Gavsus-Sanî’nin yanı başında duruyordu. Ben çiçeklerle içeri girdiğimi görünce hoşuna gitti ve dedi ki:
-Sofi sen Seyyid Abdûlbâkî’yi seviyor musun?” Sofi:
-Evet, kurban çok seviyorum.” Şeyh Abdülhakim dedi ki:
Ah keşke onun zamanına erişebilseydik te ona üç gün müridlik yapabilseydik….”
İşte kardeşlerim! ‘Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun, eteğine yapışsın, imanını kurtarsın’ diye Bu mübarekler böyle bir müjde vermişlerdir.
Bu mübareklerin irşad metodları Rasulullah ( s.a.v) efendimizin irşad metodlarıdır. Bu yüzden bu insanları, Allah Teala kullarına böyle sevdirmektedir. Bu mübareğin daha irşadının altıncı senesinde:
“Elhamdülillah sofilerden şu ana kadar vefat edipte imansız giden hiç kimse olmadı” buyurdu
Seyyid Abdülhakim-i Arvasi
Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir.
Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.
İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Nehri'de gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:
Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı. Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu: "Hayz zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım, onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular.
Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi:
"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.”
Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü teâlânın Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım" buyurmuştu.
Nihayet Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya gördü:
Seyyid Tâhâ hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim'e şu emri veriyordu: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakıyordu.
Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet açıktı. Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'i, kesin demektir. Hams yani beş adedi ise âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu açıktı. Rüyanın başka tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilahi lütuf ve sonsuz bir ihsandı.
Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.
Yüksek tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi', belagat, kelâm, usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.
1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu işgal edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul'a geldi. Eyüp Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.
Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir'e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir'de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara'ya getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.
Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.
Her hâli ve hareketi ile İslamiyet’e uyardı. Çok mütevazı olup; "Ben" dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.
Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu'nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.
Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını eserlerinde belirtmektedir.
25 yıl önceki rüyadaki şahıs
Seyyid Abdülhakim Efendi, 1897 yılında hac vazifesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medine'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber bir gece, mübarek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saadet şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı
Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:
"Refikam, şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini ziyarete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzurunda bir selam verip, Bâb-ı Cibril'den çıkmasına şer'an müsaade var mıdır?" dedi.
Seyyid Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyasında gördüğü şahıs da bu şahıstı.
Yavaşça:
"Bu sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin huzurunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile anlattı.
Sultanın dua ve yardım istemesi
Sultan Vahideddin Han kendilerini çok sever, takdir ederdi ve dualarını isterdi. Nitekim Abdülhakim Efendi hazretleri şöyle anlattı:
Memleketin işgal altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'uke iletta'âm" yani "Sultan sana selam ediyor ve seni iftara çağırıyor" dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu'daki mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.
Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid Abdülhakim Efendi'yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:
Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakim Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakim der demez, sultan sizi bekliyor diyerek, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyaretlerini anlattılar. (Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir) buyurup birini bana verdiler.
Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:
"Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı" demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umumi manada tekke ve dergah tipine ait teşhislerin en güzelidir.
Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.
Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikamet üzere idi. "İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir" sözünü sık sık tekrar ederdi.
Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman:
"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız." Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz" buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.
Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:
"Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın Onu tenkit edecek iktidarı yoktur."
"Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır."
"Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür."
"Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır."
"İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur."
"Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, "ulum-i nakliyye", yani din bilgileri; diğeri "ulum-i akliyye" yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.
Bunlar da ikiye ayrılır: "Ulum-i aliyye" yani yüksek din bilgileri ve "ulum-i ibtidaiyye" yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik) bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği anlaşılır."
"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."
"İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyet’in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz."
"Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler."
"Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız."
"Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz."
"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor."
"Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim."
"Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın."
“En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir."
"Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir. İman vermemişse ona daha ne vermiştir!”
"Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."
“Kur'an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.”
“Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.”
“Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”
“Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”
“Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.”
“Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun dilediğidir.”
“Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele ederse yanarız.”
“Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya içindedirler.”
“İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”
“Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir.”
Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.
Talebelerinden Hâfız Hüseyin Efendi anlatır:
Tahsilimi İstanbul'da yaptım. Arabi ve Farisi'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:
"Seyyid Abdülhakim Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı" dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.
Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:
Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış."
Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:
Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor" dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok" dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.
Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın" buyurdu. Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.
Necib Fazıl Kısakürek anlatır:
Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat... Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.
Faruk Bey anlatır:
Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı. Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; "Mahzunum, mahzunum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini methetmek isteseydi; "Faruk hariç hepimizden iyidir" derdi. Kabri, Abdülhakim Arvasi'nin ayak ucundadır.
Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi" buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.
Talebelerinden Tahir Efendi anlatır:
Abdülhakim Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tahir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver" buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi gördüm. "Tahir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakim Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.
Ne zaman Abdülhakim Efendi hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında otururdu. Ziya Beye bir kitap verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziya Beye kitap okutup, kendileri izah ediyordu. İçimden, benim Arabi ve Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyada Abdülhakim Efendinin huzurunda idim. Gene Ziya Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi sarıklı, âlim kıyafetinde gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz" buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.
Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tahir, bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim" dedim. "Demek ki, farklılık istidatlarından kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim" dedim.
Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır:
Abdülhakim Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.
Halid Turhan Bey anlatır:
Bir gün ziyaretlerine gitmiştim. Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; "Buyurun, okuyun!" buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; "Türkçeye çevirin!" buyurdular. Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefatlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphane müdürlüğü için, Ankara'da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce hüngür hüngür ağladım.
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh 1888 (Hicri 1305/ Rûmi 1304)
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1888 ( Hicri 1305/ Rûmi 1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının ( bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazâde Osman Fevzi Efendi ( 1845-1928 ) tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’de Satırlı ve Hacı Ahmed Paşa Medreselerinde yıllarca müderrislik yapmış mâruf bir dersiâmdır. Annesi Hadice Hanım’dır. Dedesi ise, Kaymak Hafız namı ile meşhur bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmud Efendi’dir.
Hocazâdeler olarak bilinen bu asil ailenin ceddi, Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır.
Süleyman Efendi Hazretleri, babası gibi Hocazâde lâkabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte “Tunahan” soyadını almış ve küçük yaşta vefât eden oğlu Fâruk'tan dolayı da "Ebu'l-Fâruk" künyesiyle tanınmıştır.
Babası Osman Efendi, İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şâyân bir rüya görür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür ve rüyasını “sulbünden gelecek bir evladının dünyayı mânen aydınlatacağı” şeklinde tabir eder.
Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüya tabirine muvafık düşecek istidâdı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususî bir ihtimam gösterir.
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.) ilk tahsilini 1902 ( Rûmî 1318 ) yılında Silistre Rüşdiye Mektebi’nde tamamlar. Aynı sene Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde okumaya başlayarak burada temel Arabî ilimleri tahsil eder. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından 1907 yılında İstanbul’a gönderilir. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyede bulunur:
“Oğlum, Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun.”
Süleyman Efendi Hazretleri İstanbul’da, Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. Bu yıllarda, yine Fatih’te bulunan Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde ikamet eder. Dersleri ise Fâtih Medreseleri’nden ( Sahn-ı Semân) Bahr-i Sefîd Çifte Baş Kurşunlu’da okur. Ahmed Hamdi Efendi’den bütün dersleri ikmal edip 1913 senesinde birincilikle icazet alır.
Ekim 1914’te ( Teşrinievvel 1330) tedrisata başlayan Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli’ye kaydolup birinci ve ikinci sınıfları imtihanla geçerek Üçüncü Sınıf’tan okumaya başlar. Buradan 1916 yılında ( Eylül 1332) mezun olur. ( Üçüncü ve dördüncü sınıfları Fâtih Medreseleri’nde faaliyet gösteren dört senelik Kısm-ı Âlî’nin ismi 1917’de Sahn olarak değiştirilmiştir.)
30 Eylül 1916’da ihtisâsını ( doktora) yapmak üzere, tedrisatı üç sene olan Medresetü’l-Mütehassısîn’in Tefsir ve Hadis şubesine kaydolur. ( Fatih’te Yavuz Sultan Selim Câmii yanında Abdülhamîd-i Evvel Medresesi’nde faaliyet gösteren Mütehassısîn Medresesi’nin ismi 1917’de “Süleymaniye Medresesi” olarak değiştirilmiştir.)
İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 ( 1334) senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine Şeyhülislamlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahidüddin Han’ın irâde-i seniyyesi ile İstanbul Müderrisliği Ruûsu verilir ve dersiâm olur. Süleyman Efendi Hazretleri, 27 Mayıs 1919’da Süleymaniye ( Medresetü’l-Mütehassısîn) Medresesi Tefsir ve Hadis şubesinden birinci derece ile mezun olur.
Medresetü’l-Mütehassısîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın ( Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazanır. Fakat bunu büyük bir sevinç ile pederine mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır:
“Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.”
Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz ( s.a.v.)’in “Üç kadıdan ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadis-i Şerif’lerini hatırlatmışlardır.
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin asla kadılık ( hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirirler ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm oldukları gibi, tedrisatı 4 yıl olan Medresetü’l-Kuzât’tan mezun olup kadılık rütbesini de alırlar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmişlerdir.
Süleyman Efendi Hazretleri ayrıca, astronomi de tahsil etmiştir.
Kendilerinin Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli Üçüncü Sınıf’ta okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsîr-i Şerîf:10
Hadîs-i Şerîf: 10
İlm-i Fıkıh: 9
Usûl-i Fıkıh: 10
Hilâfiyât ( Mukayeseli İslam Huk.): 10
İlm-i Kelâm: 10
Felsefe: 10
Hukuk ve Kavânîn: 9
Edebiyât-ı Arabiyye: 10
Yekûn: 88
27 Mayıs 1919 ( 14 Mayıs 1335) tarihinde mezun olduğu Süleymaniye Medresesi’nin son sınıfında okuduğu dersler ve notları şöyledir:
Tefsir-i Şerif: 10
Usûl-i Hadis ve Nakd-i Ricâl: 10
Hadis-i Şerif: 10
Tabakât-ı Kurrâ ve Müfessirîn: 10
Risâle ( Doktora Tezi): 9 + 2/7
Aded-i Vasat ( Ortalama): 9 + 9/14
Kezâ Medresetü’l-Kuzât’tan aldığı diplomada, okuyup imtihan verdiği derslerden bazıları şunlardır:
Roma Hukuku,
Sakk-i Şer’î,
Ticaret-i Berriye Hukuku,
Ticaret-i Bahriye Hukuku,
Hukuk-ı Düvel vb.
Süleyman Efendi Hazretleri, 1919 yılındaki mezuniyetini müteakip 1 Haziran 1920 tarihinden itibaren dersiâm olarak vazifeye başlar. İlk müderrisliği, 1922’de Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin İbtidâ-i Hâriç kısmının birinci sınıfında Türkçe müderrisliğidir. Ardından 1923 yılında önce Arapça ( Sarf-ı Arabî) daha sonra tekrar Türkçe müderrisliğinde bulunur.
Bu sırada 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatı kaldırılmıştır. Ardından da 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile medreseler önce Maârif’e ( Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, bir müddet sonra ilgâ olunmuştur.
Ancak vazife yaptığı İbtidâ-i Hâriç Medresesi İmam-Hatip Mektebi'ne çevrilince Süleyman Efendi Hazretleri, o zamanın şartları ve takip edilmekte olan siyaset sebebiyle burada yeterli din eğitimi verilemeyeceğinden, dersiâmlık uhdesinde kalmak üzere müderrislikten kendi isteğiyle istifa eder.
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile müderrisler açıkta kalır. Süleyman Efendi Hazretleri, kendisinin de üyesi bulunduğu Cemiyet-i Müderrisîn'de sayıları 520 kadar olan İstanbul müderrislerini, “gelişmelerin dînî ilimlerin kaybolmasına sebep olacağını” ifade ederek devamlı surette şöyle ikaz eder:
“Ey dersiâmlar, sizler bu memlekette bugün için dinin teminatlarısınız, ikişer üçer kişi okutup onlara dini öğretirseniz asgari elli sene, bir iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız huzur-ı İlâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız!”
Fakat müderrisler: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı, bize tevdi edilecek başka mesleklere gidelim.” derler. Süleyman Efendi Hazretleri ise onlara:
“Efendiler; hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allah’ın, Rasûlullah’ın, kitabullahın ve dîn-i celîl-i İslâm’ın tebliğ memurluğudur.” diye cevap verir.
Süleyman Efendi Hazretleri sonunda bazı müderrisleri ikna ederek hükümete şu mealde bir telgraf çekmeye muvaffak olur:
“Biz aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmî gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak dînî ve İslâmî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildiririz.”
Ancak bu taleplerine:
“Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir; hilâfına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir!" şeklinde cevap gelir.
1926 senesinde son defa köyü Ferhatlar'ı ziyaret eder ve kırk gün kaldıktan sonra tekrar Türkiye'ye döner. İki sene sonra da ( 1928’de) pederleri Osman Efendi’nin vefât haberini alır.
Bütün menfi şartlar altında dîn-i mübîn-i İslâm için gayret gösteren Süleyman Efendi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatır:
“Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenâb-ı Hakk sebepler halk etti ve okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, daha sonra gençler geldi. Ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfudur.”
O günlerde devamlı olarak polis takibi altında bulunan Süleyman Efendi Hazretleri 1930’da İstanbul'dan ayrılarak talebe okutabilmek için Çatalca'nın Kabakça Köyü’nde bir çiftlik kiralar. Ayrıca bir ortakla birlikte, gaz yağı satan bir şirketin Trakya ana bayiliğini alır. Kiraladığı çiftlikte çalışan işçiler arasından seçtiği bazılarına ders okutur. Bu durum jandarma tarafından tespit edilince derse devam edebilmek için o muhitte bulunan Kuşkayası’na çıkar. Bilahare Silivri'de meşe kömürü yapmak üzere kiraladığı ormanın tenha bir bölgesinde ders okutmaya devam eder.
Bu faaliyetleri de fark edilince 1933’te Güney'e gidip Torosların bazı köylerinde mandıracılık yaparak talebe okutur. Yine talebe okutmak maksadıyla Adapazarı’nda bir kiremit fabrikası satın alır. Talebe bulamadığı zamanlarda iki kızını okutarak icazet verir. Süleyman Efendi Hazretleri, kiraladığı vasıtalarda şehir içinde dolaşırken ve şehirlerarası tren yolculuklarında da ders okutur.
Süleyman Efendi Hazretleri bir taraftan da İstanbul’da Doğancılar, Aziz Mahmud Hüdâyi, Yağkapanı, Softa Hatip, Üçmihraplı, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Piyâlepaşa, Ağa Câmii, Arap Câmii, Arpacılar Câmii, Asmalı Mescid, Kısıklı Câmii gibi nisbeten küçük câmilerin yanında Şehzadebaşı, Laleli, Fâtih, Süleymaniye, Sultanahmed, Bâyezid, Yenicâmi gibi büyük selâtîn câmilerinde vaaz ve irşad faaliyetlerine devam eder.
Süleyman Efendi Hazretleri bu hizmetleriyle beraber asıl faaliyeti olan talebe okutma hizmetlerine cami odalarında, evlerde, apartman bodrumlarında devam eder. Talebeleri arasında, genç-yaşlı çeşitli meslek erbâbı kimseler vardır.
Gerek vaazlarının tesiri gerekse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akîdesine bağlılığı neticesinde geniş halk kitlesi tarafından büyük alaka gören Süleyman Efendi Hazretleri 1950'den sonra ortaya çıkan bazı imkân ve fırsatlardan istifadeyle kendisine gönül veren zenginlerin de desteğiyle din eğitimi faaliyetlerini daha da artırır.
Bu çerçevede 1951 senesinde bir iş adamının Üsküdar Çamlıca'daki eski köşkünün birinci katında, yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur'ân Kursu'nu açar. Takip eden yıllarda başta kendi evinin bazı müştemilatı olmak üzere, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ve Aziz Mahmud Hüdâyî çilehânesi yanındaki bir binada ders halkaları oluşturur. Aynı yıllarda İstanbul'un Avrupa yakasında Şehzadebaşı ve Vefa’daki Taştekneler ( Molla Hüsrev) Câmilerinde başta imam ve müezzinler olmak üzere gelen talebelere ders okutur.
Süleyman Efendi Hazretleri, eskiden medreselerde okutulması yılları alan dersleri, zamanın şartlarını dikkate alarak kısa sürede tamamlatır. Böyle kısa müddet zarfında talebe yetiştirmesinin tenkit edilmesi üzerine şöyle buyururlar: “Efendiler, Ümmet-i Muhammed’in evladı sel gibi cehenneme akıp giderken ümmetin, bu ilimlerin beş-on senede okutulmasını beklemeye tahammülü var mıdır? Biz evlatlarımıza ilmin anahtarını veriyoruz, onlar bu anahtarla kitapların ve kütüphanelerin kapılarını açacaklar.”
Süleyman Efendi Hazretleri tedrisata ilk olarak Kur'ân-ı Kerîm’i ve ilmihal bilgilerini öğreterek başlar, sonra Arapça sarf ilminden Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî, Merâh; nahivden Avâmil, İzhâr, Kâfiye, Molla Câmî kitaplarını; kelâma dair Akâid-i Nesefiyye ve Emâlî kasîdesi; fıkıhtan Nûru’l-Îzâh, Kudûrî; usûl-i fıkıhtan Muhtasaru’l-Menâr; mantıktan Îsâgoci; ilm-i beyân ve bedi‘den Alâka Risâlesi ve Telhîsü’l-Miftâh gibi Arapça eserleri okuturdu. İleri seviyede derslerin okutulduğu tekâmül talebelerine ise ilm-i kelâmdan Sa'düddin Teftâzânî'nin Şerh-i Akâid’ini, fıkıhtan Molla Hüsrev'in Dürerü'l-Hükkâm'ını, usûl-i fıkıhtan yine Molla Hüsrev'in Mir'âtü'l-Usûl’ünü, mantıktan Ali el-Kazvînî'nin Şemsiyye'sini okutur, zaman ve imkan nisbetinde ferâiz, tefsir, usûl-i tefsir, hadis, usûl-i hadis, İslâm tarihi ve Farsçaya dair birer eser okutarak icazet verirdi. Talebelerine, din ilimlerinin yanı sıra astronomi ve tıbba dair bilgiler vermiş ve onları gelişmelerden haberdar etmiştir.
Yetiştirdiği talebelerini hocalık yapmak üzere çeşitli yerlere göndermek suretiyle ders halkalarının sayısını daha da artıran Süleyman Efendi Hazretleri, başta Ramazan ayları olmak üzere onları vaaz ve irşad için Anadolu ve Trakya'nın muhtelif köy ve şehirlerine göndermiştir.
Diğer taraftan yetişen talebelerini resmî imtihanlara göndererek birçoğunun müftü, vâiz, imam ve Kur'ân Kursu hocası olarak hizmet etmesini sağlamıştır. Talebelerini sadece ilmî ve manevî açıdan yetiştirmemiş, onların yeme-içme, barınma ve sağlık meseleleriyle de alakadar olmuştur.
Süleyman Efendi Hazretleri, vaaz ve talebe okutma faaliyetleri sırasında birçok defalar takibata uğrar, karakola çağrılır, ifadesi alınır, hatta muhtelif zamanlarda İstanbul Emniyeti Birinci Şube’sinin kötü şartlarından dolayı “tabutluk” diye anılan nezârethanesinde işkenceye tâbi tutulur.
1956 yılındaki bir vaazında “Cezayirli kardeşlerimize yardım edemiyoruz, hiç olmazsa dualarımızla destek olalım." dediği için emniyette ifadesi alınır.
1957’de Kütahya Tavşanlı’dan bir şahıs, taraftarları ile Bursa Ulucamii’nde mehdîlik iddiası ile nümâyiş yapar. Süleyman Efendi bu hâdiseyle irtibatlandırılarak Kütahya Emniyet Müdürlüğü'nde sorgudan sonra altmış dokuz yaşında tutuklanıp elli dokuz gün sonra idam talebiyle hâkim huzuruna çıkarılır. Ancak diğerlerinde olduğu gibi bunda da hadisenin tezgâh ve şahitlerin yalancı olduğu anlaşıldığından 29 Ağustos 1957 tarihinde kefaletle serbest bırakılır ve ardından 8 Kasım 1957'de beraat eder.
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını uğrunda feda ettiği talebe okutma ve insanları irşad etme hususunda çok ağır iftiralara ve emniyetin devamlı tacizine maruz kalır.
Süleyman Efendi Hazretleri, Osmanlı’nın son devrinde yetişen büyük bir İslam âlimi olmakla birlikte eser telif etmemiştir. Kendilerine niçin kitap yazmadığı sorulduğunda bunu şöyle izah etmiştir:
“Selefin mum ışında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satıldığını, çöplüklere atıldığını ve bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra indirip yaşatacak talebe, yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”
Süleyman Efendi Hazretleri’nin Eserleri Şunlardır:
Kur’ân Harf ve Harekeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i En Kısa Zamanda Okumayı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul: Hayattayken yazıp bastırdığı bu eser Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğreten bir elifbâdır. Bu eserden bugüne kadar milyonlarca insan Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrenmiş ve halen de öğrenmeye devam etmektedir.
Risâle-i Kibrît-i Ahmer ve Risâle-i İksîr-i Ulûm ve Ma‘rifet
Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme
Bu son iki eser tasavvufa dâir olup Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin hulâsa ve zübdesi mâhiyetinde olarak mütalaa edilebilir.
Amme Cüzü’nü bizzat kendileri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.
Fatiha, Mülk, Nur, Ahzab, Kıyame ve bazı sureleri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi ( k.s.) Hazretleri, 16 Eylül 1959 ( Hicri 12 Rebiulevvel 1379) Çarşamba günü ikindi namazından sonra Kısıklı’daki hanesinde dâr-ı bekâya irtihal buyurdular ( kaddesallâhü sirrahü’l-e‘az). Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle ber-devamdır.
Süleyman Efendi Hazretleri, Fatih dersiâmlarından olduğundan Fâtih Câmii haziresine defni için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır. Ancak zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik'in karşı çıkması sonucu Karacaahmet Mezarlığı'nda polislerce kazılan kabre defnedilmeye mecbur edilir. Daha sonra yedi mermer sütun üzerinde etrafı açık bir kubbe ile örtülen kabr-i şerîfleri, ziyaretgâhtır.
Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün müminleri şefaatlerine nâil kılsın.
Süleyman Efendi Hazretleri amelde Hanefî, itikatta Matüridî mezhebine mensup olup meşreben Nakşî idi. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine ihlâs ve samimiyetle sarılmaları idi.
Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler Zinciri’nin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn ( k.s.) Hazretleri’nde manevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden, Salâhuddin Hazretleri kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Farukî es-Serhendî ( k.s.) Hazretleri'nin nisbet-i ruhâniyesine teslim ettiler.
Dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar.
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebelerine ve mensuplarına, hocalarına nisbetle “Süleymancı” denilmekte ise de hakikatte bu tamamen uydurma bir tabirdir ve “Süleymancılık” diye bir din, bir mezhep veya bir tarikat mevcut değildir.
Küfrün her çeşidi karşısında ilmî ve fiilî hizmetiyle mücadele veren son devrin büyük İslâm âlimi Süleyman Hilmi Tunahan ( k.s.) Efendi Hazretleri, Ehl-i Sünnet’i müdafaa ve fırak-ı dâlle ile de mücadele ediyor, İslâm’ın içindeki fitnelerle savaşıyordu.
Şu sözüyle de İslâm dünyasına hitab ediyordu:
“Ey İslâm cemaati! Biz hayatta olduğumuz müddetçe Resûlüllah’ın ashâbına iftira ve yalan isnat edilebileceğini mi zannediyorsunuz? ( Böyle bir zanna kapılmayınız). Çünkü biz ( Ehl-i Sünnet cemaati) hayattayız.
Silsile-i Sâdât
1. Ebû Bekrini’s Sıddîk ( r.a.)
2. Selmân-ı Fârisî ( r.a.)
3. Kâsım bin Muhammed ( k.s.)
4. Câfer-i Sâdık ( k.s.)
5.Bâyezid-i Bestâmî ( k.s.)
6. Ebu’l Hasan Harakânî ( k.s.)
7. Ebû Ali Farmedî ( k.s.)
8. Yusuf Hemedânî ( k.s.)
9. Abdü’l-Hâlık Gucduvânî ( k.s.)
10. Hâce Arif Rivgerî ( k.s.)
11. Mahmud İncir Fagnevî ( k.s.)
12. Hâce Ali Râmitinî ( k.s.)
13. Muhammed Bâbâ Semmâsi ( k.s.)
14. Seyyid Emir Külâl ( k.s.)
15. Muhammed Bahâüddin Nakşibend ( k.s.)
16. Hâce Alâüddîn Attâr ( k.s.)
17. Yakub Çarhî ( k.s.)
18. Hâce Ubeydullah Ahrâr ( k.s.)
19. Hâce Muhammed Zâhid ( k.s..)
20. Derviş Muhammed ( k.s.)
21. Muhammed Hâcegî Emkengî ( k.s)
22. Hâce Muhammed Bâkîbillâh ( k.s.)
23. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî es-Serhendî ( k.s.)
24. Hâce Muhammed Mâsum ( k.s.)
25. Şeyh Seyfüddin Ârif ( k.s.)
26. Muhammed Nûrü’l-Bedvânî ( k.s.)
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirzâ Can ( k.s.)
28. Abdullâh Dehlevî ( k.s.)
29. Hâfız Ebû Saîd Sâhib ( k.s.)
30. Habîbullah Cân-ı Cânan ( k.s.)
31. Muhammed Mazhar Îşân Cân-ı Cânan ( k.s.)
32. Salâhuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin ( k.s.)
33. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevî ( k.s.)
Seyyid Muhammed Behaeddin Nakşibendi Kimdir?
Seyyid Muhammed Behaeddin Buhari hazretleri, Silsile-i aliyyenin on beşincisidir. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, kendisine Nakşibend denir.
1318 yılında Buhara´ya yakın Kasr-ı Arifan´da doğdu. İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. 1389 da Kasr-ı Arifan´da vefat etti. Kabri oradadır.
Zamanının büyük velilerinden Muhammed Baba Semmasi, henüz o doğmadan Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zatın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir veli yetişecek diyerek işaret etmiş, emsalsiz bir zatın buradan zuhur edip ortaya çıkacağını talebelerine müjdelemişti.
Bahâüddîn Muhammed bin Muhammed Buhârî Hazretleri hicrî 718 senesinin Muharrem ayında Buhâra’nın Kasr-ı Hinduvân köyünde doğdu. Nesebi, baba tarafından Resûlullah Efendimiz’e, anne tarafından ise Hazret-i Ebûbekir Sıddîk Efendimiz’e ulaşır.[1] Küçüklüğünde babası ile birlikte nakışçılık yaptığı için Nakşibend lâkabı ile meşhur oldu. Bâzı eserlerde, Nakşibend Hazretleri’nin hafî/gizli zikre uzun süre devam ettiği için kalbine “اَللّٰهُ” lâfzının nakşolunduğu ve bu yüzden Nakşibend (nakşedici) lâkabıyla anıldığı zikredilir.[2]
Nakşibend Hazretlerinin doğumundan önce Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Hinduvân’a çok gelip gider ve sohbetlerinde: “–Yakında bu Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân olacak!” buyururlarmış. (Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 36)[3] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri o günlere dâir şöyle buyurmuşlardır: “Allah Teâlâ’nın bana en büyük lûtuflarından biri, daha çocukluk günlerimde Semâsî Hazretlerinin mübârek nazarlarıyla müşerref olmam ve onun beni mânevî evlâtlığa kabûl buyurmalarıdır.”[4] “Semâsî Hazretleri vefât edince, dedem beni Semerkand’a götürdü. Dedem, nerede gönül ehli bir derviş olduğunu duysa, hemen beni ona götürür ve benim hakkımda güzel nazarlarını esirgememeleri için âdeta yalvarırcasına ricâda bulunurdu. Onlar da bana iltifat buyururlardı.”[5]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN GENÇLİĞİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri gençliğinde sık sık Buhâra’daki büyüklerin mübârek kabirlerini ziyaret ederdi. Yine böyle kabir ziyareti yaptığı bir gece, gittiği mezarların başındaki lâmbalarda yağın dolu olmasına rağmen fitili hareket ettirilmediği için ışığın zayıf olduğunu gördü. Oradan Mezâr-ı Mezdâhin’e gitti. Kıbleye dönük olarak otururken birden gaybet[6] hâline geçiverdi. Büyük bir tahtın üzerine yüzü peçeli bir zâtın oturmuş olduğunu, etrâfında da pek çok kişinin bulunduğunu müşâhede etti. O topluluk içinde Baba Semâsî Hazretlerini görünce bunların vefât eden Hak dostları olduğunu anladı. O Hak dostlarından biri Nakşibend Hazretleri’nin yanına gelip, tahtta oturan zâtın Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri, yanındakilerin de halîfeleri olduğunu söyledi ve tek tek isimlerini saydı. Sıra Semâsî Hazretlerine gelince: “–Sen onu hayattayken görmüştün. Senin şeyhindir ve sana, Ali Râmîtenî Hazretlerine âit bir külâh (bir emânet) vermişti!” dedi. Sonra o topluluk: “–İyi dinle! Hâce Abdülhâlık Hazretleri sana seyr u sülûkte zarurî olan şeyleri telkîn edecek!” dediler.
Hâce Abdülhâlık Hazretleri yüzünden peçeyi kaldırdı ve tasavvufî terbiyenin başlangıcı, ortası ve sonu hakkında bilgiler verdi. Bu şekilde Gucdüvânî Hazretlerinin rûhâniyetinden feyz ve bilgi aldığı için Nakşibend Hazretlerine Üveysî[7] denmekte ve onun gerçek mürşidi olarak kendisinden bir asır evvel yaşayan Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri kabûl edilmektedir. Gucdüvânî Hazretlerinin o anki sözlerinden bâzıları şunlardı: “–O gördüğün lâmbalar sana bir işarettir. Sende bu yola karşı kâbiliyet var, ama kâbiliyet fitilinin hareket ettirilmesi lâzımdır ki meçhuller aydınlık olsun ve sırlar zuhûr etsin! Ayrıca kâbiliyet mûcibince amel-i sâlihler işlemek lâzımdır ki maksat hâsıl olsun!” Daha sonra Hazret, üzerine basa basa şunları söyledi: “Bütün hâllerde ayağı şerîat ve istikâmet caddesine koyarak yürümek, ilâhî emir ve nehiylere uymak lâzımdır. Amelde azîmeti tercih etmek ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmak îcâb eder. Ruhsat ve bid’atlerden ziyâdesiyle uzak durup, devamlı hadîs-i şerîfleri rehber edinmek ve her zaman Peygamber Efendimiz ve ashâbına âit haber ve nakilleri araştırıp öğrenmeye gayret etmek gerekir.” Gucdüvânî Hazretlerinin nasihatleri bitince, onun halîfeleri, Hâce Bahâüddîn’den evindeki Ali Râmîtenî Hazretlerine âit külâhı alıp Nesef’te bulunan Emîr Külâl Hazretlerine götürmesini istediler. Ayrıca müşâhede ettiği bu hâlin doğruluğuna alâmet olarak, yolda karşılaşacağı bâzı hâdiseleri haber verdiler. Sonra onu biraz sarstılar ve Hâce Bahâüddîn Hazretleri kendine geldi.[8]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri hemen yola çıkıp kendisine söylenenleri yerine getirdi. Emîr Külâl Hazretlerinin hizmetinde bulunmakla müşerref oldu. Emîr Külâl Hazretleri, Nakşibend Hazretlerine zikir telkîn etti ve kelime-i tevhîd’e (nefy ü isbât zikrine) hafî/gizli olarak devam etmesini söyledi. Nakşibend Hazretleri, gaybet hâlindeyken Gucdüvânî Hazretlerinden aldığı emir üzere azîmetle amel eder, cehrî zikir yapmazdı.[9] Bununla birlikte, cehrî zikir ve semâya da karşı çıkmazdı. Bu hususta: “Biz bu işle iştigâl etmiyoruz, ama ona karşı da çıkmıyoruz!” buyururlardı.[10] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, üstâdının her emrini derhâl ve büyük bir titizlikle yerine getirir, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtına ihlâsla hizmet etmeyi canına minnet bilirdi. İlk günlerdeki hâllerinden birini şöyle anlatır: “Nerede bir şey konuşulsa hemen kulak kabartırdım. Eğer konuşulan sözler bu mânevî yola dâir ise şâd olurdum, başka bir şey konuşurlarsa ziyâdesiyle üzülüp mahzun olurdum.”[11]
Belli bir olgunluğa erdikten sonra, Emîr Külâl Hazretleri, oğlu Emîr Burhân’ın terbiyesini Nakşibend Hazretlerine havâle etmiş ve onun irşâda ehil olduğunu bizzat görmek istemişti.[12] Nihâyetinde Nakşibend Hazretlerinin mânen yüksek bir mertebeye ulaştığını ve onda daha fazla yükselme kâbiliyeti olduğunu gören Emîr Külâl Hazretleri bir gün: “–Oğlum Bahâüddîn! Muhterem üstâdımın sizin hakkınızdaki tavsiyesini tam olarak yerine getirdim.” buyurdu. Sonra da sadrına işaret ederek sözlerine şöyle devam etti: “–Sadrımda ne varsa size ilkā ettim. Artık rûhâniyet kuşunuz beşeriyet yumurtasından çıktı. Himmet kuşunuz yükseklerde uçmaktadır. Size izin veriyorum, her kimden rûhânî bir koku alırsanız onunla alâkadar olunuz ve himmetiniz îcâbı ondan istifâde etmeyi ihmâl etmeyiniz!”[13]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İRŞAD HAYATI
Şâh-ı Nakşibed Hazretleri, irşad vazifesine başladığında, doğduğu Kasr-ı Ârifân köyünde ikâmet ediyordu. Ancak, Buhâra’nın yanı sıra Mâverâünnehir’in Nesef, Hârezm ve Kermîne gibi bölgelerine de giderek sohbetler yapardı.[14] Onun mânâ âlemindeki kemâlât ve fazîletlerini işitip sohbetini dinlemek ya da intisâb etmek için Semerkand gibi büyük şehirlerden gelenler bile vardı.[15] Buhâra’nın önde gelen âlimlerinden Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf’un Nakşibend Hazretlerine intisâb etmesi ise mühim bir dönüm noktası oldu. Bu zâtın ardından Buhâra âlimleri ve talebeleri kalabalık gruplar hâlinde Nakşibend Hazretlerinin sohbet halkasına katılmaya başladılar.[16] Nakşibend g iki veya üç defa hacca gitmiştir.[17]
İlk haccından döndüğü gün, şeyhi Emîr Külâl Hazretleri vefât etti. Vefât etmeden evvel müridlerine Hâce Bahâüddîn’e tâbî olmalarını emir buyurdular.[18] Nakşibend Hazretleri hacda yaşadığı bir hâtırasını şöyle nakleder: “Mekke’de iki kişi gördüm; birinin himmeti gâyet yüksek, diğerininki ise tam tersine zayıf idi. Himmeti zayıf olan, tavaf esnâsında Beytullâh’ın kapısının halkasına yapışmıştı. Bu kadar şerefli bir yerde ve değerli bir vakitte Hak Teâlâ’nın dışında bâzı şeyler istiyordu. Himmeti yüce olan ise Mina pazarında gördüğüm bir delikanlıydı. Tahminen 50.000 filorilik alışveriş yaptı, ama gönlü bir an olsun Hak Teâlâ’dan gâfil olmadı. O yiğidin gayretini görünce (kendi noksanlığımı düşünmekten) yüreğim kanla doldu.”[19]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN HELAL LOKMA HASSASİYETİ
Şâh-ı Nakşibend g, helâle riâyet hususuna çok ihtimam gösterirdi. Şüpheli şeylerden kaçınmakta da büyük bir hassâsiyet sergilerdi. Sohbetlerinde devamlı: “İbadet on kısımdır; dokuzu helâl rızık taleb etmek, biri ise diğer amellerdir.”[20] hadîs-i şerîfini okur ve muhtevâsıyla amel etmeyi emir buyururdu.[21] Hâce Hazretleri yiyeceğini kendi ziraatinden elde ederdi. Her sene bir miktar arpa, biraz börülce ve zerdali yetiştirirdi. Ziraat yaparken kullanılan hayvanların, tarlanın, tohumun ve suyun helâl olması hususunda çok ihtiyatlı davranırdı. Bu sebeple pek çok âlim, teberrüken onun helâl yemeğinden yemek için sohbetlerine iştirâk ederdi.[22] Nakşibend g, meliklerin sofrasından yemez, hediyelerini kabûl etmezdi. Melik Hüseyin’in hanımı, kendi elleriyle işlediği elbiseler göndermişti. Bütün ısrarlara rağmen Nakşibend g onları kabûl etmedi. Hâlbuki o zaman üzerinde keçeden bir gömlek vardı. Sarık ve ayakkabıları da çok eski idi.[23]
Buhâra’nın âlimlerinden biri Nakşibend Hazretlerine: “–Namazda kalp huzuru ne ile hâsıl olur?” diye sormuştu. Hazret ona şu cevâbı verdi: “–Helâl yemek yemeli ve yerken uyanık olmalıdır. Namaz dışındaki zamanlarda, abdest alırken ve iftitah tekbirini getirirken de uyanık olunursa namazda kalp huzûru sağlanabilir.”[24] Bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan yakınan bir talebesine: “–Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını iyi araştır!” buyurmuştu. Talebe gidip araştırdığında, yemeği pişirirken ocakta, helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yaktığını tespit etti ve hemen tevbe etti.[25] Nakşibend Hazretleri, el emeği ile çalışıp kazanmaya da çok ehemmiyet verir ve bu hususta: “Tevekkül sahibi kişi, nefsini görmemeli ve çalışarak tevekkülünü gizlemelidir.” buyururdu.[26] Onun düstûru, dünyevî işlerde çalışıp kazanmak ve kimseye yük olmamak, ancak çalışırken de Hak Teâlâ’dan gâfil olmamaktı.
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN GAFLETTEN SAKINDIRMASI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri çoğu zaman yemek pişirme ve sofra hizmetinde bizzat çalışırdı. Yemek yerken uyanık olmak ve kalp huzurunu sağlayabilmek için dervişlere devamlı tavsiyelerde bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri bir lokmayı ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı bile gafletle yemelerine gönlü râzı olmazdı. Şayet bir yemek öfkeyle, gönülsüz olarak ve zorla pişirilmişse, onu yemediği gibi talebelerinden birinin yemesine de râzı olmaz: “–Bu yemekte zulümât (karanlıklar) var, bizim ondan yememiz münâsip değildir!” buyururdu.[27] Bir gün, Gadîvet bölgesine gitmişlerdi. Bir derviş önlerine yemek getirdi. Hâce Hazretleri: “–Bizim bu yemeği yememiz münâsip değildir. Çünkü o, öfke ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!” buyurdu.
Eğer bir kepçeyi öfkeyle ve gönülsüz olarak bir çömleğe soksalar, Nakşibend Hazretleri o yemeği de yemez, şöyle buyururdu: “–Öfke, gaflet, gönülsüzlük ve zorla yapılan bir işte hayır ve bereket yoktur. Zira o işe nefsin hevâsı ve şeytan karışmıştır. Sâlih ameller ve güzel davranışlar, helâl lokma ile mümkün olur. Helâl lokma da gafletle değil, kalp huzûru ile, uyanık olarak yenmelidir. Bütün vakitlerde vuk¯uf-i kalbîye[28] riâyet etmeye ve uyanık olmaya gayret etmek, kişi için mânevî bir temrin (alıştırma) olacağından, nihâyetinde bu durum, namazda kalp huzûruna vesîle olur.”[29] Bir defasında, abdest ve temizlik işlerinde kullanılacak suyu ısıtmak için ocağa koyan talebelerin, bu esnâda boş sözlerle meşgul olduklarını işitince, onlara şu îkazda bulunmuştu: “–Bu kadarcık da mı bilmiyorsunuz? Yemek pişirirken ve su ısıtırken gönlü hazır eylemek ve lisânı mâlâyânîden muhâfaza etmek gerekir. Bu durumda o su ile abdest alan ve o yemekten yiyenin gönlünde huzur ve uyanıklık meydana gelir. Gafletle ısıtılan sudan abdest alan ve gafletle pişirilen yemekten yiyen kişinin gönlünde ise zulmet ve gaflet meydana gelir.”[30]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İLMİ VE AMELİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurur: “Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin emrettiği şekilde Resûlullah Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini ve ashâb-ı kirâmın haberlerini araştırmaya gayret ettim. Âlimlerin meclisine devam edip hadîs-i şerîf dersleri aldım, sahâbe-i kirâmın haber ve rivâyetlerini öğrendim. Bunların her biriyle amel edip, Allâh’ın inâyetiyle neticelerini üzerimde müşâhede ettim.”[31] Nakşibend Hazretleri bir taraftan tekkedeki hizmetlere koşarken diğer taraftan da ilim tahsil ederdi. Kendisi şöyle anlatır: “Dîggerânî (Kışlâkî) Hazretlerinden tefsir ve hadis dersleri alıyordum. O günlerde yolum Nesef’e düşmüştü. Hocam orada bağ bakımı yapmaktaydı. Bahçede ılgın ağacı çok olduğundan bir baltaya ihtiyaç duyulmuş. Hocam: «–Bizim baltamız Buhâra’da Hüsâmeddin Efendi’nin yanında asılı kaldı.» buyurdu. Derhâl onun hatırından geçen mânâyı anladım. Haberleri olmadan hemen Nesef’ten Buhâra’ya giderek istedikleri baltayı ertesi gün kendilerine getirdim.”[32] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Hakîm Tirmizî Hazretlerine (vefâtı h. 320) çok ehemmiyet verir, onun rûhâniyetinden, fikirlerinden ve eserlerinden istifâde ederdi. Muâsırı olan büyük âlimler ve sâlih zâtlarla da devamlı sohbet ederdi. Bir gün, büyük âlimlerden Hamîdüddîn Şâşî Hazretlerini ziyarete gitmişlerdi. Ona: “–Öz, kabuğun himâyesindedir. Eğer kabukta bir hastalık olursa öze bulaşır.” deyince, Mevlânâ Hamîdüddîn bu söze hayran kaldı.
Nakşibend Hazretleri sözlerine devamla: “–Bizler kıymetli âlimlerden bolca fazîlet meyveleri toplayan insanlarız.” buyurdular.[33] Devrin âlimlerinden Hoca Yûsuf Hazretleri, zaman zaman Nakşibend Hazretleri’nin meclisine gelip sohbet dinler ve ihtiyaç olduğunda dervişlerin dînî meselelerini hallederdi.[34] Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Nakşibend Hazretlerine, o devirde yaşayan büyük âlimlerin alâka, muhabbet, sadâkat ve iştiyakları çok fazla idi. Hattâ nice talebe ve büyük müderrisler, medreseyi tamamen terk ederek, hattâ vazife îcâbı kendilerine verilmiş olan vakıf mallarını da iâde ederek, gece gündüz onun sohbetleriyle müşerref olmuşlardır. Bir gün çok sayıda Buhâralı âlim, Hazret-i Hâce’nin huzûrunda toplandılar. İçlerinden bâzı mutaassıp kimseler: «–Bugün medreselerimizde ilim ve tahsilin aydınlığı kalmadı. İlmî tartışma, araştırma ve incelemeye ehemmiyet verilmez oldu. Çoğu talebe, sizin yolunuza meylederek ilim ve tahsilin zevkini bir kenara bırakıp fenâ ve atâlet köşesine çekildiler. Bu ne hâldir?» deyince Şâh-ı Nakşibend Hazretleri onlara: «–Ey ulemâ-yı kirâm topluluğu! Şerîat yolunda biz size bağlıyız ve sizin peşinizden gideriz.
Sizler Fahr-i Âlem Efendimiz’den ne nakleder ve beyan buyurursanız, biz ona tâbî oluruz. Eğer bizim yolumuzda Rasûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine muhâlif bir şey varsa bize gösterin, onu terk edelim. “...Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorunuz!” (el-Enbiyâ, 7) âyet-i kerîmesi mûcibince bizi îkâz edin, hidâyet yolunda mıyız, yoksa değil miyiz haber verin!» buyurdular. Âlimlerin tamamı: «–Biz sizin yolunuzu etraflıca araştırdık. Sünnet-i Seniyye’ye uymayan bir şey yoktur.» diye cevap verdiler. Fakat aralarında Molla Hord isminde devrin büyük âlimlerinden biri vardı. O: «–Şu sizin giydiğiniz aba, iki yönden şöhret sebebidir. Birincisi, aba dervişlerin en çok övündükleri şeydir. Diğeri de aba giymekle kendinizi imtiyazlı addediyorsunuz. Bu câiz midir? Şöhrete sebep olan şeyler kişiyi âfete sürükler!» dedi. Hâce Hazretleri: «–Bu bizim üzerimizdeki aba, imtiyaz ve şöhreti gerektirecek kadar kıymetli bir şey değildir. Derviş elbiselerinin orta hallisidir. Fakat mâdemki dedikoduya sebep oluyor, biz de onu giymeyiz!» buyurdular ve hemen çıkarıp oradaki bir dervişe hediye ettiler.” Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin bunun gibi nice fazîletlerine ve güzel ahlâkına şâhit olan Buhâralı âlimler nihâyetinde: “–Nasıl ki görebilmek için gözün beyazı ile siyahına ihtiyaç varsa, bizim de o şekilde size ihtiyacımız vardır.” dediler.[35] Bir defasında Nakşibend Hazretlerine: “–Bir kişi «mantık ilmi»ni okursa, hangi niyetle okusun?” diye soruldu. O da: “–Hakkı bâtıldan ayırt etmek niyetiyle okusun!” buyurdular.[36] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, iyi bir hadis tahsili gördüğü için sohbetlerinde sık sık hadîs-i şerîfleri îzah eder ve tasavvufî şerhler yapardı. Arapça, Türkçe ve Farsça’ya vâkıftı.[37]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İSTİKAMETİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin zuhûruna fazla meyletmemek îcâb eder. Esas mârifet, istikâmet üzere olmaktır.”[38] “Hârikulâde hâl ve kerâmetlere, amelde istikâmet üzere olmak ve Sünnet’e bağlılık şartıyla îtimâd edilebilir. Sünnet’e bağlılık olmazsa bu tür zuhûrâta îtimâd edilmez.”[39] Allah dostlarından bir zâtın şu sözünü naklederlerdi: “Eğer velî, bir bahçeye girse ve ağaçların her bir yaprağı ona «Ey Allâh’ın velîsi!» diye nidâ etse, onun, zâhiren ve bâtınen o sese iltifat etmemesi lâzımdır. Bilâkis her an kulluk, takvâ ve tazarrû hâlini daha fazla artırmaya gayret ve titizlik göstermelidir. Bu makamda kemâl mertebesi, Hazret-i Muhammed Mustafâ Efendimiz’e muhsustur. Resûlullah her ne kadar pek çok ilâhî nîmet ve ikrama nâil olsalar da, yine kulluk, ilticâ ve tazarrû hâllerini artırır ve bu hususta; «Şükreden bir kul olmayayım mı?» buyururlardı. (Buhârî, Teheccüd, 16)”[40]
Yine Nakşibend Hazretleri, Sülemî’nin şu güzel sözünü naklederdi: “İstikâmeti taleb et, kerâmeti taleb etme! Rabbin senden istikâmet istiyor, nefsin ise kerâmet istiyor.”[41] Nakşibend g fânîlerin iltifatlarından kendini koruyabilmek için kerâmetlerini gizlerdi. Bir gün kendisinden kerâmet taleb ettiklerinde: “–Bizim kerâmetimiz ortadadır. Zira bu kadar günah yükümüz varken hâlâ yeryüzünde yürüyebiliyoruz.” buyurdular.[42] Müridleri, kendisinde gördükleri kerâmetlerden bahsedince de: “–Onlar müridlerin kerâmetleridir.” diyerek tevâzû gösterdiler.[43] Kendilerinden hârikulâde hâller zuhûr ettiğinde ise, dervişlerine dâimâ şu tembihte bulunurlardı: “–Ey dostlar! Bizim bu hâllerde irâdemiz yoktur. Yani bunun gibi keyfiyetlerin zuhûru bizim talebimizle değildir, Allah tarafındandır. Fakir, müflis, âciz ve pür-taksîr olandan bir şey zuhûr etmez!” Yine şöyle buyurmuşlardır: “Resûlullah Efendimiz, mevcûdâtın en kâmili ve Allâh’a en yakını olup duâları makbûl olduğu hâlde, ona şu hitap vâkî olmuştur: «…Attığın zaman Sen atmadın, lâkin Allah attı...» (el-Enfâl, 17)
O hâlde düşünmek îcâb eder ki, bizim gibi bîçâre ve âciz ümmetinin hâli nasıldır?! Dervişlerden zuhûr eden hârikulâde hâllerde kendilerinin bir hissesi yoktur. Belki o tür şeyler, tâliplerin Hak yolundaki ufuklarının açılması içindir.”[44] “«Herkes koşmakla avı yakalayamaz. Avı, devamlı takip eden kişi yakalayabilir.» Bunun için, devamlı ve istikâmet üzere çalışmak îcâb eder.”[45] İstikâmetten azıcık sapmak bile, kişinin mâneviyâtı üzerinde hemen tesirini gösterir. Bunun için Nakşibend Hazretleri: “Velî olan kişiden, zelle türünden her ne hatâ zuhûr etse, bu onun tevâzûdaki kusurundan kaynaklanır.” buyurmuşlardır.[46]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SÜNNETE İTTİBASI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri tarîkatini, “Resûlullah Efendimiz’in Sünnet’ine ve ashâbının sözlerine tâbî olmak” diye hulâsa ederdi. Sünnet-i Seniyye’yi hayatının her alanında tatbik etmekten büyük bir zevk alırdı.[47] O derecede ki, oğlu vefât ettiğinde şöyle buyurmuşlardı: “–El-hamdü lillâh, bu da Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sindendir. Zira O’nun da evlâtları sağlığında vefât etmişti. Efendimiz’in başına gelen hâllerin çoğu bizde de zuhûr eyledi.”[48] Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri bu gayret ve hassâsiyeti sebebiyle; “مُحْيِى سُنَنِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ/ Resûllerin Efendisi’nin Sünnet’ini ihyâ eden ve مُوَضِّحِ اٰثاَرِ الصَّحَابَةِ / sahâbe-i kirâmın yolunu açıklayan” gibi sıfatlarla yâd edilmiştir.[49] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Yâkub Çerhî Hazretlerine: “Gücün yettiğince Resûlullah Efendimiz’in; «Seninle alâkasını kesene sen sıla-i rahimde bulun, sana vermeyene ver, sana zulmedeni affet!»[50] hadîs-i şerîfiyle amel etmeye çalış!” tavsiyesinde bulunmuştur. Bunların hepsi de nefsin zıddınadır, ama böyle yapıldığında faydası pek çoktur.[51]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri ibadetler hususunda çok hassas idi. Bunun bir misâlini kendisi şöyle nakleder: “Tevbe etmek nasîb olduğu zaman Rivertun köyünde ikâmet ediyordum. Namazlarımı mescidde cemaatle kılmaya îtinâ gösterirdim. Tesâdüfen bir vakit namazı cemaatle kılamamıştım. O mescidin, takvâ sahibi, âlim bir imamı vardı. Bana: «–Ben seni meydanda saf tutan, yani cemaate devam eden bir yiğit olarak tasavvur ederdim, meğer sen safı ihmâl edenlerdenmişsin!» dedi. Ben: «–Efendim siz bizi, meydanda saf tutan olarak tasavvur buyurmuşsunuz ama, hakîkatte biz kalpleri perdeli olanlardanız.» dedim.
Allah rahmet eylesin, o büyük zâtın dilinden şu (mânâya gelen bir) beyit sâdır oldu: «Aşk pazarında, yüzü kirli kalbi satın almazlar. Hâlis bir kalp gerekir ki ateşten temiz olarak çıkabilsin!» Bu söz, içime dert oldu. Onun ateşi gönlümde her an yanıp durdu ve o kararsızlık hâli bende artarak devam etti.”[52] Şâh-ı Nakşibend g ibadetlerin mânevî tekâmül yolundaki ehemmiyetini de şöyle ifâde buyurmuştur: “«Mecaz, hakîkatin köprüsüdür.» denilmiştir. Bundan kastedilen şudur: Zâhirî, bâtınî, kavlî ve fiilî olan bütün ibadetler mecazdır. Bu tarîkate girenler; bütün ibadetlere ihtimam gösterip bu merhalelerden geçmedikçe, (îmandan ihsâna yolculuk yapmadıkça) hakîkate vâsıl olamazlar.”[53] Yine şöyle buyurmuşlardır: “Seherlerde ve akşam namazından sonra bâtınî derslerle meşgul olmak ve nâfile namazlara devam etmek îcâb eder.”[54]
TEVAZU VE HİÇLİK
Nakşibend Hazretleri, yeri geldikçe şöyle buyururlardı: “Bu yüce tarîkate sülûk edenlerin en kârlısı; tam bir niyaz, tevâzû ve tazarrû hâlinde yaşayıp yüksek himmet sahibi olanlardır. Bizi bu kapıdan geçirdiler. Ne bulduysam, niyaz, mahviyet, hiçlik ve yoklukta buldum.”[55] Nitekim Hâce Hazretlerinin şu sözü de, onun bu hâlet-i rûhiyesine tercümân olmaktadır: Âlem buğday ben saman, Herkes yahşi ben yaman! [Herkes iyi, kötü olan benim.] Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan!” buyurmuşlardır. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de Hakk’a vuslat yolunda mesâfe alabilmenin, tevâzû ve hiçlik libâsına bürünerek kalpteki benlik kirini-pasını silip atmaya bağlı olduğunu şöyle ifâde buyururdu: “Bu yolda hiçliğe bürünmek, varlığı terk edip yokluk izhâr etmek ve mütevâzı olmak, büyük bir kârdır. Bunlar, büyük bir devlete nâil olmanın ipuçlarıdır.”[56] “Bu yola gönül verenler, kendi nefislerini Firavun’dan yüz derece daha beter görmezlerse, bu yola girmiş sayılmazlar.”[57] Burada şunu da ifâde etmek gerekir ki, Firavun kâfir olduğu için, Allah katında hiçbir mü’minin ondan daha aşağı olması düşünülemez. Bununla birlikte nefs, insanın ebedî hayatı için o kadar tehlikelidir ki, zararının büyüklüğünü açıkça ifâde edebilmek için Hazret, kesretten kinâye olarak böyle bir mübâlağada bulunmuştur. Öte yandan herkesin âkıbeti meçhuldür. Bu itibarla bir insan, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile, son nefesinden önce hidâyete ererek bütün günahlarından arınma ihtimâli vardır. Bu sebeple mü’min, Allâh’ın kullarını hor görerek kendisinde bir üstünlük vehmetme gafletinden titizlikle sakınmalıdır.
Şu hâdise, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin tevâzû ve hiçlik ufkunu ne güzel ifâde etmektedir: Hâce Hazretleri bir defasında Kûfîn adlı yere gitmişti. Kendi dervişleri ve o beldenin halkından büyük bir kalabalık, peşinden gidiyordu. İnsanların bu kadar alâkasını çekmiş olmaktan müteessir olan Nakşibend Hazretleri ağlamaya başladı. Onun bu hâlini görenler de ağladılar. Fakat Hazret’in niçin ağladığını anlayamadılar. Bir müddet sonra Nakşibend g ilâhî azamet karşısındaki yokluk ve hiçliğini ifâde sadedinde, kendine hitâben: “–Bu haraplık, bu âcizlik, bu tükenmişlik ve bu beceriksizlik bende mevcutken, hiç kimseye selâm verip almaya bile lâyık değilim. Hak Teâlâ beni halkın arasında rüsvâ eylemiştir, halkı benimle meşgul kılmıştır.” diyerek döktükleri gözyaşlarının sebebini beyan buyurdular. “Hiç kimse hâlimden haberdar değil!” diyerek içli içli inledikten sonra şu (mânâya gelen) beyti okudular: “Eğer bilselerdi beni kovarlardı şehirden. Eyvah eyvah! Kimsenin haberi yok hâlimden!”[58] İşte o büyük Hak dostlarını yücelten de, gönüllerindeki bu rikkat ve hassâsiyettir. Demek ki insana her nerede bir benlik hissi gelse, derhâl Hak Teâlâ’ya sığınarak onu defetmeye çalışmalı ve bu hususta son derece dikkatli olmalıdır.
Mürid ve Komşusu
Nesefli bir mürîd, komşusuyla çekişmiş ve onun kalbini kırmıştı. Buna çok üzülen Nakşibend Hazretleri, Buhâra’dan kalkıp Nesef’e gitti. Şehre girer girmez doğruca gönlü kırılan zâtın hânesine yöneldi. Kapısına varıp: “–Bu cürmü bize bağışlayın, suç bizimdir!” diye büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde ricâda bulundu. Neticede mürîdinin komşusunun gönlünü aldı. Nakşibend Hazretlerinin bir gönül yapmak için tâ Buhâra’dan kendi beldelerine gelmiş olması, bütün Neseflileri hayran bıraktı ve onların pek çoğu bu mürşid-i kâmilin mürîdi oldular.[59]
Şah-ı Nakşibend ve Muhammed Pârsâ Hazretleri Hikâyesi
Hâce Hazretlerinin ihlâslı talebelerinden Müsâfir Hârezmî şöyle anlatır: “Bir gün Hâce Bahâüddîn Hazretleri hizmet için bir binâ yaptırıyordu. Bütün dervişler oradaydı. Hepsi de toprağa bulanmış bir hâlde îtinâ ile çalışıyorlardı. Muhammed Pârsâ Hazretleri çamur karmakla vazifelendirilmişti. Güneş tam tepeye gelmiş, hava iyice ısınmıştı. Nakşibend Hazretleri, çalışanların bir müddet istirahat etmelerini emretti. Herkes elini ayağını yıkayıp gölgelik bir yere çekildi. Yorgun oldukları için, oldukları yerde uyuyakaldılar. Muhammed Pârsâ Hazretleri de çamur kardığı yerde uykuya daldı. Onlar bu hâlde iken Hâce Hazretleri çıkageldi. Bütün sûfîlere nazar etti. Sonra Muhammed Pârsâ’nın yanına vardı. Onun bu hâlini görünce duygulanıp mübârek yüzlerini Muhammed Pârsâ’nın ayaklarına sürerek: «İlâhî, bu ayaklar hürmetine Bahâüddîn’e rahmet eyle!» diye duâ etti.”[60]
Amellerin Kusuru Olur Mu?
Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Acziyetini idrâk edip tevbe etmekten başka kurtuluş ümidi yoktur! Sâlik, dâimâ kendi amellerinin kusurunu görüp eksikliğini bilmeli, acziyet ve günahkârlıktan kaynaklanan pişmanlığın lûtuf ve kerem sebebi olduğunu düşünerek Hakk’a ilticâ etmelidir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, talebelerine dâimâ bu hâli emrederek; «Beni devamlı bu sıfatta tuttular!» buyururdu.”[61]
Gönül Ehlinin Yolu
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Gönül ehlinin yolu; yaptığı sâlih ameli az görmek, tevâzû, hiçlik, yokluk ve acz hâlinde bulunmak, amellerini kusurlu, hâllerini noksan bilmektir. Nefsin enâniyetinin kırılması hususunda, kendini kusurlu görmek kadar faydalı başka bir şey yoktur. Peygamberlerin bile zelle, yani küçük hatâlara düşmelerinin hikmetlerinden biri de budur.
Tevbenin Hakîkati
Tevbenin hakîkati; günahların aslı olan kibir, gurur ve benlik duygusundan vazgeçerek acziyeti idrâk etmektir. Bu da, nefsin hodgâmlığını tanıyıp onun mâneviyâta verdiği zararı fark ettikten sonra gerçekleşir. Kişi bu elem ve acziyet içindeyken gönlünden Hak Teâlâ’ya yalvarır ve inler. İşte tevbenin hakîkati budur. «Yâ Rabbî! Halk Sen’den korkar, ben ise kendimden korkarım! Zira yâ Rabbî, Sen’den hep iyilik, kendimden ise hep kötülük gördüm.» Ehlullah’ta bir kusurun meydana gelmesi, onların nefsânî hâllerini ve benliğini yok etme hikmetine binâendir. Nitekim Mûsâ’nın (a.s.), şerîate bağlılık duygusuyla Hızır’ın (a.s.) yaptığı îtirazların hikmetlerinden biri de budur. Mûsâ (a.s.), îtirazlarında hatâlı olduğunu anladı ve benliği yok oldu.”[62]
Tevazuu
Nakşibend Hazretlerinin, henüz hayatta iken söz ve menkıbelerini derleyip yazmak isteyen Hâce Hüsâmeddîn Yûsuf’a müsâade etmemesi de onun yüksek tevâzuunu gösteren diğer bir hâdisedir.[63]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN CÖMERTLİĞİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri dünya malına ehemmiyet vermeyip fakir olarak yaşamayı tercih etmesine rağmen, infak, ikram ve ihsanları çok üst seviyede idi. Ona birisi bir hediye getirse, Resûl-i Ekrem’in Sünnet’ine ittibâ ederek, o kişiye mislini yahut birkaç katını ihsân ederdi. Feyizli sohbetleri vesîlesiyle Nakşibend Hazretlerine tâbî olan cemaatte de bu güzel vasıflar görülürdü. Bu ahlâk üzere yetişen müridleri, eğer evlerine bir dost veya bir misafir gelse, külfete girmeden yemek hazırlayıp yedirir ve elden gelen her türlü ikramı yaparlardı. Hattâ gerektiğinde îsarda bulunmaktan, yani din kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederek kendilerinin de muhtaç oldukları şeyleri ikram etmekten çekinmezlerdi. Meselâ misafirleri gece yatıya kaldığında, bir tek elbiseden başka bir şeyleri olmasa bile onu misafire verir, kendileri bunu hissettirmeden soğuk havaya tahammül etmeye çalışırlardı.[64]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN HİZMETİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir defasında talebelerini hizmete teşvik etmek için; “gençliğinde Buhâra’da bulunan bütün medreselerin helâlarını temizlediğini” ifâde buyurmuş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “…Üstâdım bana; «–Kalplere dikkat et! Düşkünleri, zayıfları ve gönlü kırıkları gözeterek onlara hizmet et! Halkın küçük gördüğü ve iltifat etmediği kişilere sen iltifat et ve onlara karşı tevâzû ve mahviyet göster!» tavsiyesinde bulundu. Ben de üstâdımın işaret ettiği üzere bir müddet bu hizmetlerle meşgul oldum. Sonra, tekrar o aziz dost bana buyurdu ki: «–Hayvanların bakımını da tevâzû ve îtinâ ile yerine getir. Zira hayvanlar da Allah Teâlâ’nın mahlûkudur. (Onlardaki tecellîleri müşâhede et! Onlara Hâlık’ın şefkat nazarıyla bakmaya gayret et!) Hasta ve yaralı olanların tedâvisiyle meşgul ol!» Bu emir üzerine hayvanların hizmetlerini görmeyi kendime vazife edindim. Bir müddet bu şekilde devam ettim. Şayet yolda önüme bir hayvan çıksa durur, o hayvan geçip gidene kadar öylece kalır, önüne geçmezdim. Yedi sene bu minvâl üzere günlerim geçti. Tekrar o aziz dost bana şöyle buyurdu: «–Bu mübârek dergâhın köpekleri ile de samimiyetle meşgul ol ve aralarından sana saâdet ufuklarının açılmasına vesîle olacak birini ara!»
Ben üstâdımın işaretleriyle bu hizmeti de ganimet bildim ve ona sıkıca sarıldım. Bir gece bir köpeğe rastladım. Beni çok farklı bir hâl kapladı. Onun yanında Allâh’a niyaz ve tazarrûda bulundum. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ben bu hâldeyken o hayvancağız, arkasını yere koyarak yüzünü semâya doğru çevirdi, ön ayaklarını yukarı kaldırdı ve hazin hazin inlemeye başladı. Ben de ellerimi kaldırdım, kırık bir kalp ile niyâz edip «Âmîn!» diyordum. Bu vaziyet, onun susup normal hâline dönmesine kadar devam etti… Yine aziz üstâdım bana: «–Yol ve geçitlerin bakımı ile meşgul ol! Eğer yol üzerinde insanların hoşlanmayacağı bir şey görürsen onu kaldırıp temizle ki oradan geçenlere bir zarar gelmesin!» dedi. Bundan sonra o hizmetle meşgul olmaya başladım. Öyle ki, bahsettiğim bu yedi sene zarfında üstüm başım hep toz toprak içinde olurdu. O Allah dostunun bana emrettiği her ameli, büyük bir sadâkatle yerine getirdim. O amellerden her birinin kendi ahvâlim üzerindeki neticelerini de müşâhede ettim.”[65] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Emîr Külâl Hazretlerinin tekkesindeki ocağa, sırtında odun taşırdı. Yine, köyündeki câmi inşâ edilirken başının üzerinde çamur harcı taşımış ve şu mânâya gelen bir beyit okumuştur: “Yâ Rabbî, Sen’in yolundaki her işi cân u gönülden yaparım! Ey mescid, senin yükünü başımda taşırım!”[66]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN AHLAKI
Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Üstâdımız Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin ahlâkı pek ulvî idi. Şayet bir dostu evine gelse, bizzat hizmet eder, en güzel şekilde izzet ü ikramda bulunur ve her türlü îtinâyı gösterirdi. Misafirin bineğine de son derece îtinâ ile bakardı. Öyle ki, o dostun zihni artık bineğini düşünmekten kurtulurdu.”[67] Nakşibend Hazretlerinin müridlerinden Şeyh Şâdî şöyle anlatır: “Bir dostu veya bir misafiri geldiğinde, Nakşibend Hazretleri, o zâtın hizmetini îfâ ettikten sonra, bineğinin su ve yemini de hazırlardı. Her türlü hizmeti nîmet bilirdi. Evine, kendi terbiyelerinde olan dervişler bile gelse, onların tahâret ve temizliği için lâzım olan malzemeyi dâimâ kendisi tedârik eder ve; «Bu hizmetlerin hepsi benim canıma minnettir.» derdi. Hâce Hazretleri bir mürîdinin evini şereflendirdiği zaman ise, onun çocuklarını, yakınlarını, hizmetçilerini, binek hayvanlarını, hattâ tavuklarını bile sorar, her birine bir vesîleyle iltifat eder ve gönüllerini alırdı.”[68] Bir mecliste yemek hazırlandığı zaman, onu hazırlayanlara bizzat kendi elleriyle o yemekten ikram ederdi.[69] Talebelerinden biri şöyle anlatıyor: “Benim Nakşibend Hazretlerine intisâb edip gönülden bağlanmamın sebebi şudur: Bir gün Buhâra’da dervişler toplanıp hasta olan Hâce Hazretlerine geçmiş olsun ziyaretine gittiler. Ben de onlara katıldım. Nakşibend Hazretleriyle Bâğ-ı Mezâr denilen yerde görüştük. Hastayken dahî dervişleri güler yüzle karşıladılar. Hemen gidip kesilecek koyunları hazırladılar. Hattâ koyunların birini mübârek sırtlarında getirip yemeğin pişirilmesiyle de bizzat meşgul oldular. İşte onun bu güzel ahlâkı beni muhabbetlerinin esîri eyledi.”[70]
Zor Meseleleri Halleden Hocaefendi
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri herkesin meselesini halletmek, problemini çözmek için gayret ederdi. Bu sebeple kendisine “Hâce-i Müşkil-güşâ: Zor meseleleri halleden Hocaefendi” denilirdi.[71] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyururlardı: “Hak dostları, halkın yükünü ve zahmetini, onların ahlâkını güzelleştirmek için çekerler. Hakk’ın nazarının bulunmadığı hiçbir kalp yoktur. O kalbin sahibi bunu ister bilsin, ister bilmesin! İşte ehlullah, bu sebeple halkın yükünü çekerler ki, gönül almaya muvaffak olsunlar da o kalpteki nazar-ı ilâhîden kendilerine de feyz gelsin!”[72]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SOHBETE VERDİĞİ EHEMMİYET
Bir dervişten nakledilmiştir: “Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Allah dostlarının sohbetlerinin büyük bir nîmet olduğunu her vesîleyle ifâde eder ve; «Bu nîmetten uzak kalmak, bu yolun yolcularının kusurlarındandır.» buyururlardı. Bu âciz kul, Hâce Hazretlerinin sohbet-i saâdetlerine mazhar olmak için Semerkand’dan Buhâra’ya gittiğimde, Nakşibend Hazretlerinin talebelerinin en fazla ehemmiyet verdikleri şeyin, imkân nisbetinde bütün namazları cemaatle mescidde edâ etmek ve Hazret’in sohbetindeki feyz ve rûhâniyetten nasiplenmek gibi hususlar olduğunu gördüm.”[73] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyururlardı: “Kişi, insanlarla beraber olup onlara hizmet edince, halvete çekildiği zamanlardan daha fazla gönül huzûru elde eder. (Yani kesrette vahdeti yakalar, kalabalıklar içindeyken Cenâb-ı Hak ile beraber olabilirse, gönlü daha fazla huzûra kavuşur.) Bizim yolumuzda gönül âlemi ancak bu şekilde inkişâf eder. Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır. Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir. Birlikte olmak, sohbetle mümkündür. Ancak bu hâlin gerçekleşmesi, sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır. Bir kişinin başkasıyla sohbeti ise benliği terk edip hiçliğe bürünmekle hâsıl olur.”[74] “Bizim sohbetimize gelenlerin bir kısmının kalbinde muhabbet tohumu varsa da, dünyaya olan alâkaları ve bunun oluşturduğu pislik sebebiyle bu tohum filiz verip büyüyemez. Bize düşen vazife, onların kalbini bu nefsânî arzulardan temizleyerek muhabbet tohumunu filizlendirmektir. Bâzılarının kalbinde ise muhabbet tohumundan eser yoktur. Biz onların kalbinde muhabbet oluşması için himmet ederiz.”[75]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN VEFATI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri yaşlılık döneminde tekrar hacca gitti. Bu yolculuktan dönerken hastalandı. Talebelerinden şöyle nakledilmiştir: “Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, ölümü çok yâd ederlerdi. Bilhassa hayatının son günlerinde; «Dostların gittiği o âhiret âlemi ne güzeldir!» buyurup Hâcegân büyüklerini anarlardı. Hâce Hazretleri, vefatlarına yakın bir zamanda da, Hazret-i Ayşe vâlidemizden rivâyet edilen şu hadîs-i şerîfi tekrar ederlerdi: «Benim ülü’l-azm kardeşlerim ile rusül-i kirâm hazarâtı bundan daha şiddetli belâlara sabrettiler. O hâlleriyle giderek Rab’lerine vâsıl oldular. Cenâb-ı Hak onlara pek büyük ikramlar ve pek çok sevaplar ihsan buyurdu. Dünyadaki refah seviyemi yükseltmekten hayâ ederim. Öyle yaparsam belki yarınki nasîbimden noksanlaştırılır da kardeşlerimden geri kalırım. Şu dünyada birkaç gün sabretmek, bana, yarın âhiretteki nasîbimin noksanlaşmasından daha iyi gelir. Şu anda bana, ashâbıma ve kardeşlerime kavuşmaktan daha sevimli başka bir şey yoktur.» (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III, 82)”[76] Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Hâce Hazretlerinin son anlarında Yâsîn-i Şerîf okuyorduk. Yarısına geldiğimizde nurlar zâhir olmaya başladı. Hâce Hazretleri kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Yaşları 73’ü doldurmuş, 74’e ayak basmıştı. Vefatları 3 Rebîulevvel 791’de (1 Mart 1389) pazartesi gecesi vâkî oldu.”[77]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN TÜRBESİ NEREDE?
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Buhara yakınlarında Kasr-ı Ârifân’daki bahçesine defnedildi. Cenâzesi taşınırken şu beytin okunmasını vasiyet etmişlerdi: Senin köyüne gelen müflisleriz! Allah için cemâlinden bir nebze lûtfeyle![78] Büyük Hak dostlarından Abdülkuddûs Hazretleri, bir keşfindeki[79] müşâhedelerini şöyle nakleder: “Hâce’mizin defin işlemleri bittiğinde, nurlu kabirlerinde mübârek yüzlerinin bulunduğu taraftan; «Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçedir...»[80] hükmünce cennetten bir pencere açıldı. İki hûri çıkageldi. Selâm verdikten sonra Hâce Hazretlerine: «–Allah Teâlâ Hazretleri bizi sizin için yarattı. Tâ o zamandan beri biz siziniz ve size hizmet etmek için beklemekteyiz.» dediler. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri onlara: «–Benim Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri ile bir ahdim var. O’nun emsalsiz ve eşi benzeri olmayan cemâli ile müşerref olmadıkça hiçbir şeyle meşgul olmayacağım.» buyurdular.”[81] Yâkub Çerhî Hazretleri şöyle anlatır: “Nakşibend Hazretleri’nin vefât ettiğini işitince çok üzülüp ağladım. O gece rüyamda Hazret-i Hâce’nin bana; «…Şayet O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?..» (Âl-i İmrân, 144) âyet-i kerîmesini okuduğunu gördüm. Sonra; «Zeyd bin Hârise (r.a.) buyurmuştur ki…» dediler. Uykudan uyanınca bu âyet-i kerîme ile bana işaret edilmek istenen mânâyı anladım. Yani, onların güzel terbiye ve şefkatli nazarları, rûhâniyet âleminde de aynen âlem-i şühûddaki gibi devam etmektedir. İkinci gece yine Hazret-i Hâce’yi rüyamda gördüm: «Zeyd bin Hârise (r.a.); “Dîn birdir ve dâimdir.” buyurdular.» diye önceki sözlerini îzah ettiler. Sahâbeden Zeyd bin Hârise’yi (r.a.) örnek göstermekle, yollarından ayrılmamam gerektiğini beyân ediyorlardı. Zira Zeyd (r.a.) Resûlullah Efendimiz’in evlâtlığı idi ve O’ndan hiç ayrılmamıştı. Hâcegânımız, tâliplerini hemen kabûl etmezler, fakat kabûl ettikten sonra da onlar evlâtları hâline gelirler. Başka bir sefer rûhâniyetlerini gördüğümde kendilerine: «–Yarın kıyâmette sizi nasıl bulacağız?» diye sordum: «–Şerîate bağlılıkla» yani, dînin emirlerine uygun amel etmekle, buyurdular. Bu rüyalardan anlaşıldığına göre, meşâyıh-ı kirâm, hayattayken de vefât ettikten sonra da müridlerini terbiye ederler. Onların rûhâniyetlerine teveccüh edip kalbî irtibat hâlinde bulunmak; kişinin kemâle ermesine, ilâhî feyz ve nurlara nâil olmasına vesîledir.”[82] Allah, onların ruhlarını aziz kılsın, ihsan ve ikramlarını üzerimizden eksik eylemesin. Âmîn! Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin, önceleri son derece mütevâzı bir durumda olan kabr-i şerîfleri, zamanla etrâfına mescid, medrese, tekke, misafirhâne, çeşme gibi müştemilât eklenerek büyük bir külliye hâline getirilmiştir.[83] Annesinin kabri de bugün Bahâüddîn diye isimlendirilen Kasr-ı Ârifân köyündedir. Nakşibend Hazretlerinin türbesini ziyarete gelenler, Hâce Hazretlerinin vasiyeti îcâbı, önce annesinin kabrini ziyaret ederler.
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SÖZLERİ
“Âlem-i kuds fezâsında uçabilmek için iki kanat lâzımdır. Biri, çok amel-i sâlih işlemek, diğeri de kendini kusurlu görmek.”[84]
“Dâimâ Allâh’ın Lâtîf sıfatına sarıl ve O’nun fazl u keremini taleb et! Sakın amellerinin karşılığını bekleme! Kemâlât ve fazîlet olarak söz ve davranışlarından her ne zuhûr ederse etsin, onu hiçlik deryâsına atıp unut! Devamlı nefsinin kusurlarını gör!”[85]
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri anlatıyor:
“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretlerini rüyasında görmüş ve ona: «–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş. Hâce Hazretleri şu cevâbı vermiş: «–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani, son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”[86]
“Zikir telkîni, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek mürîde âittir.”[87]
“Zikirden maksat; yalnızca «Allah» ve «Lâ ilâhe illâllah» demek değildir. Belki sebepten müsebbibe (sebeplerin sebebi olan asıl fâile) gitmek ve nîmetlerin müsebbibden, yani Cenâb-ı Hak’tan geldiğini görmektir.”[88]
“Zikrin hakîkati, gaflet meydanından müşâhede fezâsına çıkmaktır.”[89]
[Yani zikrin lâfızda kalmayıp kalbe intikal ederek davranışlara aksetmesi lâzımdır.]
“Zikir, gafletin giderilmesidir. Gaflet giderildiğinde, sussan bile zikir hâlinde olursun!”[90]
“Namazın erkânı ve ezkârıyla meşgul olup ona tam olarak yönelmek lâzımdır. Bu, mübtedîlerin / daha işin başında olanların durumuna göre değişir. Vudû (abdest) namazında birçok ecirler olduğunu da unutma!”[91]
“Allah Teâlâ, görülen, işitilen, hayâl edilen, düşünülen her şeyin dışındadır. (Kelime-i tevhîddeki) «Lâ (yoktur)» ifâdesinin hakîkati, Allah Teâlâ’yı bu tür şeylerden tenzih etmektir.”[92]
[Zira Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından biri de “Muhâlefetün li’l-havâdis”tir. Yani O, yarattıklarına benzemekten münezzehtir.]
“Her durumda hukûka riâyet etmek, Hak yoluna sülûk edenlerin edeplerindendir. Onun için maksud ve matlûba erişenler; hukuk ve âdâba riâyet etmekle erişmişlerdir.”[93]
“Mâsivâya, yani kulu Allah’tan uzaklaştıran dünyevî şeylere gönül bağlamak, bu yolda gidenler için en büyük gaflet perdesidir.”[94]
“İnsanların, Hak Teâlâ’dan uzak düşmelerinin sebebi, kendilerini uzak tutmaları ve kendi istekleriyle üzerlerine fazla dünya yükü almalarıdır. (Yani nefsânî ihtiraslarının zebûnu olmalarıdır.) Yoksa feyz-i ilâhîde kusur yoktur.”[95]
“Bir mevzuda gönül ehli ve aziz insanlara danışıp istişâre etmenin faydalarından biri de şudur ki, eğer işin sonunda kararın doğru çıktığı anlaşılırsa enâniyete kapılmaktan kurtulursun. Şayet kararın doğru olmadığı anlaşılırsa, kusur ve noksanlığını anlar, yine enâniyete düşmezsin.”[96]
“Bu yolun esâsı, kalbe yönelmektir. Kalp ile de Allah Teâlâ’ya yönelip O’nu çok zikretmektir. [Zira îman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir, zihin ile tasdik değildir. Yani zikrin kalbe yerleşerek davranışlara aksetmesi lâzımdır. Neticede kul, her an ilâhî müşâhede altında bulunduğunun idrak ve şuuru içinde olmalıdır.]
Yine bu yolun esası, farz ve sünnetleri güzelce edâ etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde îtidâl hâlinde olmaktır. Kalbi, kötü düşüncelerden ve vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan üstâdın sohbetini büyük bir nîmet bilmektir. Üstâdının huzûrunda da, gıyâbında da edebe riâyet etmektir. Bu yoldan maksat, «Devamlı Allah Teâlâ’nın huzûrunda olma»nın idrâki içinde bulunabilmektir. Ashâb-ı kirâm zamanında buna «ihsân» denilmişti. Bu yolda ilerlerken; nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hâllere garkolmak, fenâ ve bekāya ulaşmak, güzel ahlâk sahibi olmak gibi makamlar elde edilir.”[97]
“Helâl lokma yemedikçe (mâneviyat yolunda) maksat hâsıl olmaz!”[98]
“Bizim yolumuzda olan sâlikin, hangi makamda olduğunu bilmemesi lâzımdır ki bu bilgisi ona perde olmasın, tevâzû ve hiçliğini devam ettirebilsin! Zira «Makâmından râzı olan kişi, kendi ilerleyişinin önüne perde çekmiş olur.»”[99]
“Biz, yüce devlete vuslat yolunda bir vâsıtayız. Bizden kopup Hakîkî Maksûd’a erişmek gerekir.”
Yani tâlip, fenâ mertebesine erişip Hak Teâlâ’nın bekāsına ârif olduktan sonra her şeyden sıyrılmalıdır. Bu makam, kâmil ve mükemmiller makâmıdır… Bu makâma vâsıl olan tâlip, faraza ebedî bir ömre nâil olsa bile, yine de mürşidinin kendi üzerindeki terbiye nîmetinin şükrünü edâ etmeye muvaffak olamaz.[100]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri mânevî hâlleri gizlemeye dâir, şu mânâya gelen beyti sohbetlerinde sıkça okurlardı:
“İçten (Hakk’a) âşinâ ol, dıştan ise habersiz gibi (davran)! Böyle güzel bir usûl, cihanda az bulunur.”[101]
“Cömert birinin evinde bulunan, onun ikramlarına nâil olur. Allah dostlarına hizmet ederek onların gönüllerine girenin de hâli böyledir!”[102]
Babası Seyyid Muhammed Buhari anlatır:
"Oğlum Behaeddin´in doğmasından üç gün sonra, Hace Muhammed Baba Semmasi, yine Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. yeni doğan oğlum Behaeddin´i alıp huzuruna götürdüm. Hace, oğlumu elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevi evlatlığa kabul ettim" buyurdu. Sonra Seyyid Emir Gilal´e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zatın kokusu geliyor derdim. İşte o mübarek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zat olsa gerektir" buyurdu.
Annesi anlatır:
"Oğlum Behaeddin dört yaşında iken, evimizdeki ineği göstererek, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracak dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."
Behaeddin Buhari hazretlerinin ilk hocası, Hace Muhammed Baba Semmasi´dir. Sonra Seyyid Emir Gilal hocası oldu. Daha bir çok hocalardan ders aldı.
"Ali Ramiteni hazretlerinden gelip, emanet olarak saklanan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emir Gilal, Kasr-ı Arifan´a geldi. Bana çok iltifatta bulunup; "Hace Muhammed Baba Semmasi nin emri üzerine seni yetiştirmeye çalışacağım" dedi.
Seyyid Emir Gilal hazretleri Behaeddin Buhari hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdıktan sonra buyurdu ki:
"Hace Muhammed Baba Semmasi´nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Artık icazetlisin.
Behaeddin Buhari hazretleri, Emir Gilal hazretlerinin vefatından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazifesini yapmaya başladı.
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.
Dipnotlar:
[1] Nâsıruddîn Buhârî, Tuhfetü’z-Zâirîn, s. 54; Sadriddin Selim Buhârî, Bahâüddin Nakşbend Yaki Yetti Pir, s. 13; a. mlf., Teberruk Ziyâretgâhlar, Taşkent 1993, s. 25. [2] Şîrâzî, Tarâiku’l-Hakāik, II, 351. [3] Enîsü’t-Tâlibîn isimli eserin müellifi olan Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, 785/1383 senesinde Alâüddîn Attâr Hazretlerinin vâsıtasıyla Şâh-ı Nakşibend Hazretlerine intisâb etmiştir. Nakşibend Hazretleri, kendisi hayattayken böyle bir eserin te’lifine müsâade etmemiş, ancak vefatlarından sonra müellif istihâre yaparak mânevî bir işaretle bu eseri te’lif etmeye başlamıştır. Müellif, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin sohbetlerinden bizzat işittiği sözleri, üzerinde müşâhede ettiği hâlleri ve onun en yakın halîfe ve müridlerinin naklettiği haberleri derlemiştir. Bu sebeple Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ile alâkalı ilk kaynaklardan bilgiler ihtivâ etmektedir. Bunun için de Reşahât ve Nefahât gibi meşhur tabakāt kitaplarının en mühim kaynaklarından biri olmuştur. [4] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 35. [5] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 37. [6] Gaybet: Maddî âlemden kalben alâkayı kesip kendinden geçmek. [7] Veysel Karanî diye bilinen Yemenli Üveys el-Karanî Hazretleri, Resûlullah Efendimiz’i göremediği hâlde O’nun rûhâniyetinden istifâde edip iltifât-ı nebevîlerine mazhar olmuştur. Bundan hareketle tasavvufta, bir mürşid-i kâmili zâhiren görmediği hâlde, mânevî âlemde onun rûhâniyet ve feyzinden istifâde eden kişiye “Üveysî”, bu usûle de “Üveysîlik” denilmiştir. Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:“ İslâm’dan önce sâlih zâtlardan oluşan bir topluluk vardı. Bunlar dil vâsıtasını kullanmaksızın mânevî meclisler kurarak birbirleriyle halleşip sohbet ederlerdi. Onlara Bürhiyân denilirdi. Dîn-i Muhammedî’nin zuhûrundan itibâren, bu sıfatla muttasıf olanlara ise Üveysî denilmiştir.” Bürhiyân, Bürh-i Esved Hazretlerine nisbet edilmektedir. Rivâyete göre Bürh Hazretleri, Mûsâ (a.s.) zamanında, Hakk’ın dergâhında mahbûbiyet derecesine erişmiş siyâhî bir köle idi. İsrâiloğulları arasında, bu ümmet içindeki Veysel Karanî Hazretleri’nin bir benzeri idi. (Reşahât, s. 127) [8] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 41-42; Pârsâ, Kudsiyye, s. 8-10, 14; Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 13b-14b; Muhammed Bâkır, Makāmât, s. 11-12; Muhammed Kādî, Silsiletü’l-Ârifîn, vr. 43b-44b; Ali Asgar Mu‘îniyân, “Âyâ Hâce Bahâeddîn Muhammed-i Nakşbend-i Buhârî ez-Meczûbân-ı Sâlikest”, Gevher, II/8 (1353 hş./1974), s. 740-742. [9] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 43; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 15a-b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 14. [10] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 41; Reşahât, s. 139. [11] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 53. [12] Câmî, Nefahât, s. 387-388. [13] Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 42a; Câmî, Nefahât, s. 387; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 34; Reşahât, s. 121-122. [14] Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 123a, 104a, 108a-109a, 127b, 130b, 131a; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 141, 158, 173. [15] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 157-158. [16] Bkz. Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 75a-b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 79-81. [17] Bkz. Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 62b; Reşahât, s. 113; Hânî, el-Hadâik, s. 404. [18] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 194; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 36; Reşahât, s. 122. [19] Reşahât, s. 473. [20] Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, III, 107/4062. [21] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 63. [22] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 37, 112, 138; Reşahât, s. 159, 184. [23] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 65, 67. [24] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 84. [25] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 441. [26] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 70. [27] Şu hususa dikkat etmek gerekir ki Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ve bâzı ehlullah’ta görülen bu gibi tavırlar, onların eriştikleri kalbî seviye neticesinde nâil oldukları bir firâset, basîret ve keşif hâlidir. Dolayısıyla o makâma ulaşmamış birinin kendini âdeta Şâh-ı Nakşibend makâmında görerek böyle sözler söylemesi, son derece yanlıştır. Riyâ tehlikesiyle karışık, böylesine yüksek perdeli sözlerden sakınmak îcâb eder. Aksi hâlde, erişmedikleri makamın sözlerini sun’î bir şekilde taklid edenler, bundan mânen zarar görürler. [28] Vuk¯uf-i kalbî’nin târifi için sayfa 270’e bakınız. [29] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64-65; Reşahât, s. 513. [30] Reşahât, s. 513. [31] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 44. [32] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 52; Reşahât, s. 118; Mevlânâ Şihâbeddîn, Âgâhî-yi Seyyid Emîr-i Külâl, s. 34-36. [33] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 277-278. [34] Câmî, Nefahât, s. 539. [35] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279. [36] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 106. [37] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 38, 54, 57, 77-113, 249-250; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 168. [38] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [39] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 26. [40] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 57. [41] Sülemî, Hakāiku’t-Tefsîr, [Hûd, 12]; Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [42] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 112; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 58a. [43] Ahmed Kâsânî, Âdâbü’s-Sâlikîn, vr. 58a. [44] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 156. [45] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 103. [46] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [47] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64, 89-90, 93, 188, 198, 249, 277; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 58. [48] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 261. [49] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 19. [50] Ahmed, IV, 158. [51] Yâkub Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 116. [52] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 40. [53] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 108. [54] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 95. [55] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 46. [56] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 47. [57] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 48. [58] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 80. [59] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 209. [60] Reşahât, s. 139. [61] Reşahât, s. 175-176. [62] Pârsâ, Sohbetler, s. 68-69. [63] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 20. [64] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64. [65] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 49-50; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 17-18. [66] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 52; Reşahât, s. 121. [67] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 70. [68] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 71; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 46b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 38. [69] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 198; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 153. [70] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 145. [71] Kavak, Dîvân-ı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, beyt: 136-137. [72] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 100. [73] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 291. [74] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90; Reşahât, s. 68; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 52a, 62a. [75] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 63b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 59. [76] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 292. [77] Reşahât, s. 124. [78] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 113. Bu beyit Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye âittir. Ancak orada “müflisleriz” yerine “sûfîleriz” şeklinde geçmektedir. (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Külliyyât-ı Dîvân-ı Şems, (nşr. Fürûzânfer), Tahran 1377, II, 835) [79] Mânevî keşif hâlleri, hiçbir zaman mutlak bir hüküm ifâde etmez. Nitekim büyük Hak dostu İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; “Keşif noktasında hatâ payı yüksektir. Keşif ehlinin ne gördüğünü, ne anladığını kim bilebilir?” buyurmuş (Mektûbât, 1. cilt, 256. mektup), bu hususta esas ölçünün, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tarafından kabûl görmüş bilgiler olduğunu ifâde etmiştir. Yani bu bilgilere uygun olan keşfiyâta îtibâr edilebilir, uygun olmayanlara ise aslâ îtibâr edilemez. [80] Tirmizî, Kıyâme, 26/2460. [81] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 293; Hânî, Hadâik, s. 435. [82] Bkz. Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 93-94; Enîsü’t-Tâlibîn, s. 293. [83] Şîrâzî, Tarâiku’l-Hakāik, III, 687. [84] Abdullah Dehlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 232, no: 119. [85] Reşahât, s. 126. [86] Reşahât, s. 130. [87] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 62. [88] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 78. [89] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 68. [90] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 104. [91] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 97. [92] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 200, no: 272. [93] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 72. [94] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 78. [95] Pârsâ, Sohbetler, s. 36. [96] Pârsâ, Sohbetler, s. 49. [97] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 445. [98] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 115. [99] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90. [100] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 97. [101] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 67. [102] Reşahât, s. 165.
Seyyid Muhammed Behaeddin Buhari hazretleri, Silsile-i aliyyenin on beşincisidir. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, kendisine Nakşibend denir.
1318 yılında Buhara´ya yakın Kasr-ı Arifan´da doğdu. İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. 1389 da Kasr-ı Arifan´da vefat etti. Kabri oradadır.
Zamanının büyük velilerinden Muhammed Baba Semmasi, henüz o doğmadan Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zatın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir veli yetişecek diyerek işaret etmiş, emsalsiz bir zatın buradan zuhur edip ortaya çıkacağını talebelerine müjdelemişti.
Bahâüddîn Muhammed bin Muhammed Buhârî Hazretleri hicrî 718 senesinin Muharrem ayında Buhâra’nın Kasr-ı Hinduvân köyünde doğdu. Nesebi, baba tarafından Resûlullah Efendimiz’e, anne tarafından ise Hazret-i Ebûbekir Sıddîk Efendimiz’e ulaşır.[1] Küçüklüğünde babası ile birlikte nakışçılık yaptığı için Nakşibend lâkabı ile meşhur oldu. Bâzı eserlerde, Nakşibend Hazretleri’nin hafî/gizli zikre uzun süre devam ettiği için kalbine “اَللّٰهُ” lâfzının nakşolunduğu ve bu yüzden Nakşibend (nakşedici) lâkabıyla anıldığı zikredilir.[2]
Nakşibend Hazretlerinin doğumundan önce Baba Semâsî Hazretleri Kasr-ı Hinduvân’a çok gelip gider ve sohbetlerinde: “–Yakında bu Kasr-ı Hinduvân, Kasr-ı Ârifân olacak!” buyururlarmış. (Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 36)[3] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri o günlere dâir şöyle buyurmuşlardır: “Allah Teâlâ’nın bana en büyük lûtuflarından biri, daha çocukluk günlerimde Semâsî Hazretlerinin mübârek nazarlarıyla müşerref olmam ve onun beni mânevî evlâtlığa kabûl buyurmalarıdır.”[4] “Semâsî Hazretleri vefât edince, dedem beni Semerkand’a götürdü. Dedem, nerede gönül ehli bir derviş olduğunu duysa, hemen beni ona götürür ve benim hakkımda güzel nazarlarını esirgememeleri için âdeta yalvarırcasına ricâda bulunurdu. Onlar da bana iltifat buyururlardı.”[5]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN GENÇLİĞİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri gençliğinde sık sık Buhâra’daki büyüklerin mübârek kabirlerini ziyaret ederdi. Yine böyle kabir ziyareti yaptığı bir gece, gittiği mezarların başındaki lâmbalarda yağın dolu olmasına rağmen fitili hareket ettirilmediği için ışığın zayıf olduğunu gördü. Oradan Mezâr-ı Mezdâhin’e gitti. Kıbleye dönük olarak otururken birden gaybet[6] hâline geçiverdi. Büyük bir tahtın üzerine yüzü peçeli bir zâtın oturmuş olduğunu, etrâfında da pek çok kişinin bulunduğunu müşâhede etti. O topluluk içinde Baba Semâsî Hazretlerini görünce bunların vefât eden Hak dostları olduğunu anladı. O Hak dostlarından biri Nakşibend Hazretleri’nin yanına gelip, tahtta oturan zâtın Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri, yanındakilerin de halîfeleri olduğunu söyledi ve tek tek isimlerini saydı. Sıra Semâsî Hazretlerine gelince: “–Sen onu hayattayken görmüştün. Senin şeyhindir ve sana, Ali Râmîtenî Hazretlerine âit bir külâh (bir emânet) vermişti!” dedi. Sonra o topluluk: “–İyi dinle! Hâce Abdülhâlık Hazretleri sana seyr u sülûkte zarurî olan şeyleri telkîn edecek!” dediler.
Hâce Abdülhâlık Hazretleri yüzünden peçeyi kaldırdı ve tasavvufî terbiyenin başlangıcı, ortası ve sonu hakkında bilgiler verdi. Bu şekilde Gucdüvânî Hazretlerinin rûhâniyetinden feyz ve bilgi aldığı için Nakşibend Hazretlerine Üveysî[7] denmekte ve onun gerçek mürşidi olarak kendisinden bir asır evvel yaşayan Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri kabûl edilmektedir. Gucdüvânî Hazretlerinin o anki sözlerinden bâzıları şunlardı: “–O gördüğün lâmbalar sana bir işarettir. Sende bu yola karşı kâbiliyet var, ama kâbiliyet fitilinin hareket ettirilmesi lâzımdır ki meçhuller aydınlık olsun ve sırlar zuhûr etsin! Ayrıca kâbiliyet mûcibince amel-i sâlihler işlemek lâzımdır ki maksat hâsıl olsun!” Daha sonra Hazret, üzerine basa basa şunları söyledi: “Bütün hâllerde ayağı şerîat ve istikâmet caddesine koyarak yürümek, ilâhî emir ve nehiylere uymak lâzımdır. Amelde azîmeti tercih etmek ve Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmak îcâb eder. Ruhsat ve bid’atlerden ziyâdesiyle uzak durup, devamlı hadîs-i şerîfleri rehber edinmek ve her zaman Peygamber Efendimiz ve ashâbına âit haber ve nakilleri araştırıp öğrenmeye gayret etmek gerekir.” Gucdüvânî Hazretlerinin nasihatleri bitince, onun halîfeleri, Hâce Bahâüddîn’den evindeki Ali Râmîtenî Hazretlerine âit külâhı alıp Nesef’te bulunan Emîr Külâl Hazretlerine götürmesini istediler. Ayrıca müşâhede ettiği bu hâlin doğruluğuna alâmet olarak, yolda karşılaşacağı bâzı hâdiseleri haber verdiler. Sonra onu biraz sarstılar ve Hâce Bahâüddîn Hazretleri kendine geldi.[8]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri hemen yola çıkıp kendisine söylenenleri yerine getirdi. Emîr Külâl Hazretlerinin hizmetinde bulunmakla müşerref oldu. Emîr Külâl Hazretleri, Nakşibend Hazretlerine zikir telkîn etti ve kelime-i tevhîd’e (nefy ü isbât zikrine) hafî/gizli olarak devam etmesini söyledi. Nakşibend Hazretleri, gaybet hâlindeyken Gucdüvânî Hazretlerinden aldığı emir üzere azîmetle amel eder, cehrî zikir yapmazdı.[9] Bununla birlikte, cehrî zikir ve semâya da karşı çıkmazdı. Bu hususta: “Biz bu işle iştigâl etmiyoruz, ama ona karşı da çıkmıyoruz!” buyururlardı.[10] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, üstâdının her emrini derhâl ve büyük bir titizlikle yerine getirir, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtına ihlâsla hizmet etmeyi canına minnet bilirdi. İlk günlerdeki hâllerinden birini şöyle anlatır: “Nerede bir şey konuşulsa hemen kulak kabartırdım. Eğer konuşulan sözler bu mânevî yola dâir ise şâd olurdum, başka bir şey konuşurlarsa ziyâdesiyle üzülüp mahzun olurdum.”[11]
Belli bir olgunluğa erdikten sonra, Emîr Külâl Hazretleri, oğlu Emîr Burhân’ın terbiyesini Nakşibend Hazretlerine havâle etmiş ve onun irşâda ehil olduğunu bizzat görmek istemişti.[12] Nihâyetinde Nakşibend Hazretlerinin mânen yüksek bir mertebeye ulaştığını ve onda daha fazla yükselme kâbiliyeti olduğunu gören Emîr Külâl Hazretleri bir gün: “–Oğlum Bahâüddîn! Muhterem üstâdımın sizin hakkınızdaki tavsiyesini tam olarak yerine getirdim.” buyurdu. Sonra da sadrına işaret ederek sözlerine şöyle devam etti: “–Sadrımda ne varsa size ilkā ettim. Artık rûhâniyet kuşunuz beşeriyet yumurtasından çıktı. Himmet kuşunuz yükseklerde uçmaktadır. Size izin veriyorum, her kimden rûhânî bir koku alırsanız onunla alâkadar olunuz ve himmetiniz îcâbı ondan istifâde etmeyi ihmâl etmeyiniz!”[13]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İRŞAD HAYATI
Şâh-ı Nakşibed Hazretleri, irşad vazifesine başladığında, doğduğu Kasr-ı Ârifân köyünde ikâmet ediyordu. Ancak, Buhâra’nın yanı sıra Mâverâünnehir’in Nesef, Hârezm ve Kermîne gibi bölgelerine de giderek sohbetler yapardı.[14] Onun mânâ âlemindeki kemâlât ve fazîletlerini işitip sohbetini dinlemek ya da intisâb etmek için Semerkand gibi büyük şehirlerden gelenler bile vardı.[15] Buhâra’nın önde gelen âlimlerinden Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf’un Nakşibend Hazretlerine intisâb etmesi ise mühim bir dönüm noktası oldu. Bu zâtın ardından Buhâra âlimleri ve talebeleri kalabalık gruplar hâlinde Nakşibend Hazretlerinin sohbet halkasına katılmaya başladılar.[16] Nakşibend g iki veya üç defa hacca gitmiştir.[17]
İlk haccından döndüğü gün, şeyhi Emîr Külâl Hazretleri vefât etti. Vefât etmeden evvel müridlerine Hâce Bahâüddîn’e tâbî olmalarını emir buyurdular.[18] Nakşibend Hazretleri hacda yaşadığı bir hâtırasını şöyle nakleder: “Mekke’de iki kişi gördüm; birinin himmeti gâyet yüksek, diğerininki ise tam tersine zayıf idi. Himmeti zayıf olan, tavaf esnâsında Beytullâh’ın kapısının halkasına yapışmıştı. Bu kadar şerefli bir yerde ve değerli bir vakitte Hak Teâlâ’nın dışında bâzı şeyler istiyordu. Himmeti yüce olan ise Mina pazarında gördüğüm bir delikanlıydı. Tahminen 50.000 filorilik alışveriş yaptı, ama gönlü bir an olsun Hak Teâlâ’dan gâfil olmadı. O yiğidin gayretini görünce (kendi noksanlığımı düşünmekten) yüreğim kanla doldu.”[19]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN HELAL LOKMA HASSASİYETİ
Şâh-ı Nakşibend g, helâle riâyet hususuna çok ihtimam gösterirdi. Şüpheli şeylerden kaçınmakta da büyük bir hassâsiyet sergilerdi. Sohbetlerinde devamlı: “İbadet on kısımdır; dokuzu helâl rızık taleb etmek, biri ise diğer amellerdir.”[20] hadîs-i şerîfini okur ve muhtevâsıyla amel etmeyi emir buyururdu.[21] Hâce Hazretleri yiyeceğini kendi ziraatinden elde ederdi. Her sene bir miktar arpa, biraz börülce ve zerdali yetiştirirdi. Ziraat yaparken kullanılan hayvanların, tarlanın, tohumun ve suyun helâl olması hususunda çok ihtiyatlı davranırdı. Bu sebeple pek çok âlim, teberrüken onun helâl yemeğinden yemek için sohbetlerine iştirâk ederdi.[22] Nakşibend g, meliklerin sofrasından yemez, hediyelerini kabûl etmezdi. Melik Hüseyin’in hanımı, kendi elleriyle işlediği elbiseler göndermişti. Bütün ısrarlara rağmen Nakşibend g onları kabûl etmedi. Hâlbuki o zaman üzerinde keçeden bir gömlek vardı. Sarık ve ayakkabıları da çok eski idi.[23]
Buhâra’nın âlimlerinden biri Nakşibend Hazretlerine: “–Namazda kalp huzuru ne ile hâsıl olur?” diye sormuştu. Hazret ona şu cevâbı verdi: “–Helâl yemek yemeli ve yerken uyanık olmalıdır. Namaz dışındaki zamanlarda, abdest alırken ve iftitah tekbirini getirirken de uyanık olunursa namazda kalp huzûru sağlanabilir.”[24] Bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan yakınan bir talebesine: “–Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını iyi araştır!” buyurmuştu. Talebe gidip araştırdığında, yemeği pişirirken ocakta, helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yaktığını tespit etti ve hemen tevbe etti.[25] Nakşibend Hazretleri, el emeği ile çalışıp kazanmaya da çok ehemmiyet verir ve bu hususta: “Tevekkül sahibi kişi, nefsini görmemeli ve çalışarak tevekkülünü gizlemelidir.” buyururdu.[26] Onun düstûru, dünyevî işlerde çalışıp kazanmak ve kimseye yük olmamak, ancak çalışırken de Hak Teâlâ’dan gâfil olmamaktı.
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN GAFLETTEN SAKINDIRMASI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri çoğu zaman yemek pişirme ve sofra hizmetinde bizzat çalışırdı. Yemek yerken uyanık olmak ve kalp huzurunu sağlayabilmek için dervişlere devamlı tavsiyelerde bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri bir lokmayı ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı bile gafletle yemelerine gönlü râzı olmazdı. Şayet bir yemek öfkeyle, gönülsüz olarak ve zorla pişirilmişse, onu yemediği gibi talebelerinden birinin yemesine de râzı olmaz: “–Bu yemekte zulümât (karanlıklar) var, bizim ondan yememiz münâsip değildir!” buyururdu.[27] Bir gün, Gadîvet bölgesine gitmişlerdi. Bir derviş önlerine yemek getirdi. Hâce Hazretleri: “–Bizim bu yemeği yememiz münâsip değildir. Çünkü o, öfke ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!” buyurdu.
Eğer bir kepçeyi öfkeyle ve gönülsüz olarak bir çömleğe soksalar, Nakşibend Hazretleri o yemeği de yemez, şöyle buyururdu: “–Öfke, gaflet, gönülsüzlük ve zorla yapılan bir işte hayır ve bereket yoktur. Zira o işe nefsin hevâsı ve şeytan karışmıştır. Sâlih ameller ve güzel davranışlar, helâl lokma ile mümkün olur. Helâl lokma da gafletle değil, kalp huzûru ile, uyanık olarak yenmelidir. Bütün vakitlerde vuk¯uf-i kalbîye[28] riâyet etmeye ve uyanık olmaya gayret etmek, kişi için mânevî bir temrin (alıştırma) olacağından, nihâyetinde bu durum, namazda kalp huzûruna vesîle olur.”[29] Bir defasında, abdest ve temizlik işlerinde kullanılacak suyu ısıtmak için ocağa koyan talebelerin, bu esnâda boş sözlerle meşgul olduklarını işitince, onlara şu îkazda bulunmuştu: “–Bu kadarcık da mı bilmiyorsunuz? Yemek pişirirken ve su ısıtırken gönlü hazır eylemek ve lisânı mâlâyânîden muhâfaza etmek gerekir. Bu durumda o su ile abdest alan ve o yemekten yiyenin gönlünde huzur ve uyanıklık meydana gelir. Gafletle ısıtılan sudan abdest alan ve gafletle pişirilen yemekten yiyen kişinin gönlünde ise zulmet ve gaflet meydana gelir.”[30]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İLMİ VE AMELİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurur: “Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin emrettiği şekilde Resûlullah Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini ve ashâb-ı kirâmın haberlerini araştırmaya gayret ettim. Âlimlerin meclisine devam edip hadîs-i şerîf dersleri aldım, sahâbe-i kirâmın haber ve rivâyetlerini öğrendim. Bunların her biriyle amel edip, Allâh’ın inâyetiyle neticelerini üzerimde müşâhede ettim.”[31] Nakşibend Hazretleri bir taraftan tekkedeki hizmetlere koşarken diğer taraftan da ilim tahsil ederdi. Kendisi şöyle anlatır: “Dîggerânî (Kışlâkî) Hazretlerinden tefsir ve hadis dersleri alıyordum. O günlerde yolum Nesef’e düşmüştü. Hocam orada bağ bakımı yapmaktaydı. Bahçede ılgın ağacı çok olduğundan bir baltaya ihtiyaç duyulmuş. Hocam: «–Bizim baltamız Buhâra’da Hüsâmeddin Efendi’nin yanında asılı kaldı.» buyurdu. Derhâl onun hatırından geçen mânâyı anladım. Haberleri olmadan hemen Nesef’ten Buhâra’ya giderek istedikleri baltayı ertesi gün kendilerine getirdim.”[32] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Hakîm Tirmizî Hazretlerine (vefâtı h. 320) çok ehemmiyet verir, onun rûhâniyetinden, fikirlerinden ve eserlerinden istifâde ederdi. Muâsırı olan büyük âlimler ve sâlih zâtlarla da devamlı sohbet ederdi. Bir gün, büyük âlimlerden Hamîdüddîn Şâşî Hazretlerini ziyarete gitmişlerdi. Ona: “–Öz, kabuğun himâyesindedir. Eğer kabukta bir hastalık olursa öze bulaşır.” deyince, Mevlânâ Hamîdüddîn bu söze hayran kaldı.
Nakşibend Hazretleri sözlerine devamla: “–Bizler kıymetli âlimlerden bolca fazîlet meyveleri toplayan insanlarız.” buyurdular.[33] Devrin âlimlerinden Hoca Yûsuf Hazretleri, zaman zaman Nakşibend Hazretleri’nin meclisine gelip sohbet dinler ve ihtiyaç olduğunda dervişlerin dînî meselelerini hallederdi.[34] Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Nakşibend Hazretlerine, o devirde yaşayan büyük âlimlerin alâka, muhabbet, sadâkat ve iştiyakları çok fazla idi. Hattâ nice talebe ve büyük müderrisler, medreseyi tamamen terk ederek, hattâ vazife îcâbı kendilerine verilmiş olan vakıf mallarını da iâde ederek, gece gündüz onun sohbetleriyle müşerref olmuşlardır. Bir gün çok sayıda Buhâralı âlim, Hazret-i Hâce’nin huzûrunda toplandılar. İçlerinden bâzı mutaassıp kimseler: «–Bugün medreselerimizde ilim ve tahsilin aydınlığı kalmadı. İlmî tartışma, araştırma ve incelemeye ehemmiyet verilmez oldu. Çoğu talebe, sizin yolunuza meylederek ilim ve tahsilin zevkini bir kenara bırakıp fenâ ve atâlet köşesine çekildiler. Bu ne hâldir?» deyince Şâh-ı Nakşibend Hazretleri onlara: «–Ey ulemâ-yı kirâm topluluğu! Şerîat yolunda biz size bağlıyız ve sizin peşinizden gideriz.
Sizler Fahr-i Âlem Efendimiz’den ne nakleder ve beyan buyurursanız, biz ona tâbî oluruz. Eğer bizim yolumuzda Rasûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine muhâlif bir şey varsa bize gösterin, onu terk edelim. “...Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre sorunuz!” (el-Enbiyâ, 7) âyet-i kerîmesi mûcibince bizi îkâz edin, hidâyet yolunda mıyız, yoksa değil miyiz haber verin!» buyurdular. Âlimlerin tamamı: «–Biz sizin yolunuzu etraflıca araştırdık. Sünnet-i Seniyye’ye uymayan bir şey yoktur.» diye cevap verdiler. Fakat aralarında Molla Hord isminde devrin büyük âlimlerinden biri vardı. O: «–Şu sizin giydiğiniz aba, iki yönden şöhret sebebidir. Birincisi, aba dervişlerin en çok övündükleri şeydir. Diğeri de aba giymekle kendinizi imtiyazlı addediyorsunuz. Bu câiz midir? Şöhrete sebep olan şeyler kişiyi âfete sürükler!» dedi. Hâce Hazretleri: «–Bu bizim üzerimizdeki aba, imtiyaz ve şöhreti gerektirecek kadar kıymetli bir şey değildir. Derviş elbiselerinin orta hallisidir. Fakat mâdemki dedikoduya sebep oluyor, biz de onu giymeyiz!» buyurdular ve hemen çıkarıp oradaki bir dervişe hediye ettiler.” Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin bunun gibi nice fazîletlerine ve güzel ahlâkına şâhit olan Buhâralı âlimler nihâyetinde: “–Nasıl ki görebilmek için gözün beyazı ile siyahına ihtiyaç varsa, bizim de o şekilde size ihtiyacımız vardır.” dediler.[35] Bir defasında Nakşibend Hazretlerine: “–Bir kişi «mantık ilmi»ni okursa, hangi niyetle okusun?” diye soruldu. O da: “–Hakkı bâtıldan ayırt etmek niyetiyle okusun!” buyurdular.[36] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, iyi bir hadis tahsili gördüğü için sohbetlerinde sık sık hadîs-i şerîfleri îzah eder ve tasavvufî şerhler yapardı. Arapça, Türkçe ve Farsça’ya vâkıftı.[37]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İSTİKAMETİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin zuhûruna fazla meyletmemek îcâb eder. Esas mârifet, istikâmet üzere olmaktır.”[38] “Hârikulâde hâl ve kerâmetlere, amelde istikâmet üzere olmak ve Sünnet’e bağlılık şartıyla îtimâd edilebilir. Sünnet’e bağlılık olmazsa bu tür zuhûrâta îtimâd edilmez.”[39] Allah dostlarından bir zâtın şu sözünü naklederlerdi: “Eğer velî, bir bahçeye girse ve ağaçların her bir yaprağı ona «Ey Allâh’ın velîsi!» diye nidâ etse, onun, zâhiren ve bâtınen o sese iltifat etmemesi lâzımdır. Bilâkis her an kulluk, takvâ ve tazarrû hâlini daha fazla artırmaya gayret ve titizlik göstermelidir. Bu makamda kemâl mertebesi, Hazret-i Muhammed Mustafâ Efendimiz’e muhsustur. Resûlullah her ne kadar pek çok ilâhî nîmet ve ikrama nâil olsalar da, yine kulluk, ilticâ ve tazarrû hâllerini artırır ve bu hususta; «Şükreden bir kul olmayayım mı?» buyururlardı. (Buhârî, Teheccüd, 16)”[40]
Yine Nakşibend Hazretleri, Sülemî’nin şu güzel sözünü naklederdi: “İstikâmeti taleb et, kerâmeti taleb etme! Rabbin senden istikâmet istiyor, nefsin ise kerâmet istiyor.”[41] Nakşibend g fânîlerin iltifatlarından kendini koruyabilmek için kerâmetlerini gizlerdi. Bir gün kendisinden kerâmet taleb ettiklerinde: “–Bizim kerâmetimiz ortadadır. Zira bu kadar günah yükümüz varken hâlâ yeryüzünde yürüyebiliyoruz.” buyurdular.[42] Müridleri, kendisinde gördükleri kerâmetlerden bahsedince de: “–Onlar müridlerin kerâmetleridir.” diyerek tevâzû gösterdiler.[43] Kendilerinden hârikulâde hâller zuhûr ettiğinde ise, dervişlerine dâimâ şu tembihte bulunurlardı: “–Ey dostlar! Bizim bu hâllerde irâdemiz yoktur. Yani bunun gibi keyfiyetlerin zuhûru bizim talebimizle değildir, Allah tarafındandır. Fakir, müflis, âciz ve pür-taksîr olandan bir şey zuhûr etmez!” Yine şöyle buyurmuşlardır: “Resûlullah Efendimiz, mevcûdâtın en kâmili ve Allâh’a en yakını olup duâları makbûl olduğu hâlde, ona şu hitap vâkî olmuştur: «…Attığın zaman Sen atmadın, lâkin Allah attı...» (el-Enfâl, 17)
O hâlde düşünmek îcâb eder ki, bizim gibi bîçâre ve âciz ümmetinin hâli nasıldır?! Dervişlerden zuhûr eden hârikulâde hâllerde kendilerinin bir hissesi yoktur. Belki o tür şeyler, tâliplerin Hak yolundaki ufuklarının açılması içindir.”[44] “«Herkes koşmakla avı yakalayamaz. Avı, devamlı takip eden kişi yakalayabilir.» Bunun için, devamlı ve istikâmet üzere çalışmak îcâb eder.”[45] İstikâmetten azıcık sapmak bile, kişinin mâneviyâtı üzerinde hemen tesirini gösterir. Bunun için Nakşibend Hazretleri: “Velî olan kişiden, zelle türünden her ne hatâ zuhûr etse, bu onun tevâzûdaki kusurundan kaynaklanır.” buyurmuşlardır.[46]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SÜNNETE İTTİBASI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri tarîkatini, “Resûlullah Efendimiz’in Sünnet’ine ve ashâbının sözlerine tâbî olmak” diye hulâsa ederdi. Sünnet-i Seniyye’yi hayatının her alanında tatbik etmekten büyük bir zevk alırdı.[47] O derecede ki, oğlu vefât ettiğinde şöyle buyurmuşlardı: “–El-hamdü lillâh, bu da Peygamber Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sindendir. Zira O’nun da evlâtları sağlığında vefât etmişti. Efendimiz’in başına gelen hâllerin çoğu bizde de zuhûr eyledi.”[48] Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri bu gayret ve hassâsiyeti sebebiyle; “مُحْيِى سُنَنِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ/ Resûllerin Efendisi’nin Sünnet’ini ihyâ eden ve مُوَضِّحِ اٰثاَرِ الصَّحَابَةِ / sahâbe-i kirâmın yolunu açıklayan” gibi sıfatlarla yâd edilmiştir.[49] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Yâkub Çerhî Hazretlerine: “Gücün yettiğince Resûlullah Efendimiz’in; «Seninle alâkasını kesene sen sıla-i rahimde bulun, sana vermeyene ver, sana zulmedeni affet!»[50] hadîs-i şerîfiyle amel etmeye çalış!” tavsiyesinde bulunmuştur. Bunların hepsi de nefsin zıddınadır, ama böyle yapıldığında faydası pek çoktur.[51]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri ibadetler hususunda çok hassas idi. Bunun bir misâlini kendisi şöyle nakleder: “Tevbe etmek nasîb olduğu zaman Rivertun köyünde ikâmet ediyordum. Namazlarımı mescidde cemaatle kılmaya îtinâ gösterirdim. Tesâdüfen bir vakit namazı cemaatle kılamamıştım. O mescidin, takvâ sahibi, âlim bir imamı vardı. Bana: «–Ben seni meydanda saf tutan, yani cemaate devam eden bir yiğit olarak tasavvur ederdim, meğer sen safı ihmâl edenlerdenmişsin!» dedi. Ben: «–Efendim siz bizi, meydanda saf tutan olarak tasavvur buyurmuşsunuz ama, hakîkatte biz kalpleri perdeli olanlardanız.» dedim.
Allah rahmet eylesin, o büyük zâtın dilinden şu (mânâya gelen bir) beyit sâdır oldu: «Aşk pazarında, yüzü kirli kalbi satın almazlar. Hâlis bir kalp gerekir ki ateşten temiz olarak çıkabilsin!» Bu söz, içime dert oldu. Onun ateşi gönlümde her an yanıp durdu ve o kararsızlık hâli bende artarak devam etti.”[52] Şâh-ı Nakşibend g ibadetlerin mânevî tekâmül yolundaki ehemmiyetini de şöyle ifâde buyurmuştur: “«Mecaz, hakîkatin köprüsüdür.» denilmiştir. Bundan kastedilen şudur: Zâhirî, bâtınî, kavlî ve fiilî olan bütün ibadetler mecazdır. Bu tarîkate girenler; bütün ibadetlere ihtimam gösterip bu merhalelerden geçmedikçe, (îmandan ihsâna yolculuk yapmadıkça) hakîkate vâsıl olamazlar.”[53] Yine şöyle buyurmuşlardır: “Seherlerde ve akşam namazından sonra bâtınî derslerle meşgul olmak ve nâfile namazlara devam etmek îcâb eder.”[54]
TEVAZU VE HİÇLİK
Nakşibend Hazretleri, yeri geldikçe şöyle buyururlardı: “Bu yüce tarîkate sülûk edenlerin en kârlısı; tam bir niyaz, tevâzû ve tazarrû hâlinde yaşayıp yüksek himmet sahibi olanlardır. Bizi bu kapıdan geçirdiler. Ne bulduysam, niyaz, mahviyet, hiçlik ve yoklukta buldum.”[55] Nitekim Hâce Hazretlerinin şu sözü de, onun bu hâlet-i rûhiyesine tercümân olmaktadır: Âlem buğday ben saman, Herkes yahşi ben yaman! [Herkes iyi, kötü olan benim.] Hakîkaten bütün Allah dostlarını zirveleştiren sır; bu tevâzû, hiçlik ve yokluk hâlidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan!” buyurmuşlardır. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de Hakk’a vuslat yolunda mesâfe alabilmenin, tevâzû ve hiçlik libâsına bürünerek kalpteki benlik kirini-pasını silip atmaya bağlı olduğunu şöyle ifâde buyururdu: “Bu yolda hiçliğe bürünmek, varlığı terk edip yokluk izhâr etmek ve mütevâzı olmak, büyük bir kârdır. Bunlar, büyük bir devlete nâil olmanın ipuçlarıdır.”[56] “Bu yola gönül verenler, kendi nefislerini Firavun’dan yüz derece daha beter görmezlerse, bu yola girmiş sayılmazlar.”[57] Burada şunu da ifâde etmek gerekir ki, Firavun kâfir olduğu için, Allah katında hiçbir mü’minin ondan daha aşağı olması düşünülemez. Bununla birlikte nefs, insanın ebedî hayatı için o kadar tehlikelidir ki, zararının büyüklüğünü açıkça ifâde edebilmek için Hazret, kesretten kinâye olarak böyle bir mübâlağada bulunmuştur. Öte yandan herkesin âkıbeti meçhuldür. Bu itibarla bir insan, küfürde Firavun derecesinde şiddetli olsa bile, son nefesinden önce hidâyete ererek bütün günahlarından arınma ihtimâli vardır. Bu sebeple mü’min, Allâh’ın kullarını hor görerek kendisinde bir üstünlük vehmetme gafletinden titizlikle sakınmalıdır.
Şu hâdise, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin tevâzû ve hiçlik ufkunu ne güzel ifâde etmektedir: Hâce Hazretleri bir defasında Kûfîn adlı yere gitmişti. Kendi dervişleri ve o beldenin halkından büyük bir kalabalık, peşinden gidiyordu. İnsanların bu kadar alâkasını çekmiş olmaktan müteessir olan Nakşibend Hazretleri ağlamaya başladı. Onun bu hâlini görenler de ağladılar. Fakat Hazret’in niçin ağladığını anlayamadılar. Bir müddet sonra Nakşibend g ilâhî azamet karşısındaki yokluk ve hiçliğini ifâde sadedinde, kendine hitâben: “–Bu haraplık, bu âcizlik, bu tükenmişlik ve bu beceriksizlik bende mevcutken, hiç kimseye selâm verip almaya bile lâyık değilim. Hak Teâlâ beni halkın arasında rüsvâ eylemiştir, halkı benimle meşgul kılmıştır.” diyerek döktükleri gözyaşlarının sebebini beyan buyurdular. “Hiç kimse hâlimden haberdar değil!” diyerek içli içli inledikten sonra şu (mânâya gelen) beyti okudular: “Eğer bilselerdi beni kovarlardı şehirden. Eyvah eyvah! Kimsenin haberi yok hâlimden!”[58] İşte o büyük Hak dostlarını yücelten de, gönüllerindeki bu rikkat ve hassâsiyettir. Demek ki insana her nerede bir benlik hissi gelse, derhâl Hak Teâlâ’ya sığınarak onu defetmeye çalışmalı ve bu hususta son derece dikkatli olmalıdır.
Mürid ve Komşusu
Nesefli bir mürîd, komşusuyla çekişmiş ve onun kalbini kırmıştı. Buna çok üzülen Nakşibend Hazretleri, Buhâra’dan kalkıp Nesef’e gitti. Şehre girer girmez doğruca gönlü kırılan zâtın hânesine yöneldi. Kapısına varıp: “–Bu cürmü bize bağışlayın, suç bizimdir!” diye büyük bir tevâzû ve mahviyet içinde ricâda bulundu. Neticede mürîdinin komşusunun gönlünü aldı. Nakşibend Hazretlerinin bir gönül yapmak için tâ Buhâra’dan kendi beldelerine gelmiş olması, bütün Neseflileri hayran bıraktı ve onların pek çoğu bu mürşid-i kâmilin mürîdi oldular.[59]
Şah-ı Nakşibend ve Muhammed Pârsâ Hazretleri Hikâyesi
Hâce Hazretlerinin ihlâslı talebelerinden Müsâfir Hârezmî şöyle anlatır: “Bir gün Hâce Bahâüddîn Hazretleri hizmet için bir binâ yaptırıyordu. Bütün dervişler oradaydı. Hepsi de toprağa bulanmış bir hâlde îtinâ ile çalışıyorlardı. Muhammed Pârsâ Hazretleri çamur karmakla vazifelendirilmişti. Güneş tam tepeye gelmiş, hava iyice ısınmıştı. Nakşibend Hazretleri, çalışanların bir müddet istirahat etmelerini emretti. Herkes elini ayağını yıkayıp gölgelik bir yere çekildi. Yorgun oldukları için, oldukları yerde uyuyakaldılar. Muhammed Pârsâ Hazretleri de çamur kardığı yerde uykuya daldı. Onlar bu hâlde iken Hâce Hazretleri çıkageldi. Bütün sûfîlere nazar etti. Sonra Muhammed Pârsâ’nın yanına vardı. Onun bu hâlini görünce duygulanıp mübârek yüzlerini Muhammed Pârsâ’nın ayaklarına sürerek: «İlâhî, bu ayaklar hürmetine Bahâüddîn’e rahmet eyle!» diye duâ etti.”[60]
Amellerin Kusuru Olur Mu?
Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Acziyetini idrâk edip tevbe etmekten başka kurtuluş ümidi yoktur! Sâlik, dâimâ kendi amellerinin kusurunu görüp eksikliğini bilmeli, acziyet ve günahkârlıktan kaynaklanan pişmanlığın lûtuf ve kerem sebebi olduğunu düşünerek Hakk’a ilticâ etmelidir. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, talebelerine dâimâ bu hâli emrederek; «Beni devamlı bu sıfatta tuttular!» buyururdu.”[61]
Gönül Ehlinin Yolu
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Gönül ehlinin yolu; yaptığı sâlih ameli az görmek, tevâzû, hiçlik, yokluk ve acz hâlinde bulunmak, amellerini kusurlu, hâllerini noksan bilmektir. Nefsin enâniyetinin kırılması hususunda, kendini kusurlu görmek kadar faydalı başka bir şey yoktur. Peygamberlerin bile zelle, yani küçük hatâlara düşmelerinin hikmetlerinden biri de budur.
Tevbenin Hakîkati
Tevbenin hakîkati; günahların aslı olan kibir, gurur ve benlik duygusundan vazgeçerek acziyeti idrâk etmektir. Bu da, nefsin hodgâmlığını tanıyıp onun mâneviyâta verdiği zararı fark ettikten sonra gerçekleşir. Kişi bu elem ve acziyet içindeyken gönlünden Hak Teâlâ’ya yalvarır ve inler. İşte tevbenin hakîkati budur. «Yâ Rabbî! Halk Sen’den korkar, ben ise kendimden korkarım! Zira yâ Rabbî, Sen’den hep iyilik, kendimden ise hep kötülük gördüm.» Ehlullah’ta bir kusurun meydana gelmesi, onların nefsânî hâllerini ve benliğini yok etme hikmetine binâendir. Nitekim Mûsâ’nın (a.s.), şerîate bağlılık duygusuyla Hızır’ın (a.s.) yaptığı îtirazların hikmetlerinden biri de budur. Mûsâ (a.s.), îtirazlarında hatâlı olduğunu anladı ve benliği yok oldu.”[62]
Tevazuu
Nakşibend Hazretlerinin, henüz hayatta iken söz ve menkıbelerini derleyip yazmak isteyen Hâce Hüsâmeddîn Yûsuf’a müsâade etmemesi de onun yüksek tevâzuunu gösteren diğer bir hâdisedir.[63]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN CÖMERTLİĞİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri dünya malına ehemmiyet vermeyip fakir olarak yaşamayı tercih etmesine rağmen, infak, ikram ve ihsanları çok üst seviyede idi. Ona birisi bir hediye getirse, Resûl-i Ekrem’in Sünnet’ine ittibâ ederek, o kişiye mislini yahut birkaç katını ihsân ederdi. Feyizli sohbetleri vesîlesiyle Nakşibend Hazretlerine tâbî olan cemaatte de bu güzel vasıflar görülürdü. Bu ahlâk üzere yetişen müridleri, eğer evlerine bir dost veya bir misafir gelse, külfete girmeden yemek hazırlayıp yedirir ve elden gelen her türlü ikramı yaparlardı. Hattâ gerektiğinde îsarda bulunmaktan, yani din kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederek kendilerinin de muhtaç oldukları şeyleri ikram etmekten çekinmezlerdi. Meselâ misafirleri gece yatıya kaldığında, bir tek elbiseden başka bir şeyleri olmasa bile onu misafire verir, kendileri bunu hissettirmeden soğuk havaya tahammül etmeye çalışırlardı.[64]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN HİZMETİ
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir defasında talebelerini hizmete teşvik etmek için; “gençliğinde Buhâra’da bulunan bütün medreselerin helâlarını temizlediğini” ifâde buyurmuş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: “…Üstâdım bana; «–Kalplere dikkat et! Düşkünleri, zayıfları ve gönlü kırıkları gözeterek onlara hizmet et! Halkın küçük gördüğü ve iltifat etmediği kişilere sen iltifat et ve onlara karşı tevâzû ve mahviyet göster!» tavsiyesinde bulundu. Ben de üstâdımın işaret ettiği üzere bir müddet bu hizmetlerle meşgul oldum. Sonra, tekrar o aziz dost bana buyurdu ki: «–Hayvanların bakımını da tevâzû ve îtinâ ile yerine getir. Zira hayvanlar da Allah Teâlâ’nın mahlûkudur. (Onlardaki tecellîleri müşâhede et! Onlara Hâlık’ın şefkat nazarıyla bakmaya gayret et!) Hasta ve yaralı olanların tedâvisiyle meşgul ol!» Bu emir üzerine hayvanların hizmetlerini görmeyi kendime vazife edindim. Bir müddet bu şekilde devam ettim. Şayet yolda önüme bir hayvan çıksa durur, o hayvan geçip gidene kadar öylece kalır, önüne geçmezdim. Yedi sene bu minvâl üzere günlerim geçti. Tekrar o aziz dost bana şöyle buyurdu: «–Bu mübârek dergâhın köpekleri ile de samimiyetle meşgul ol ve aralarından sana saâdet ufuklarının açılmasına vesîle olacak birini ara!»
Ben üstâdımın işaretleriyle bu hizmeti de ganimet bildim ve ona sıkıca sarıldım. Bir gece bir köpeğe rastladım. Beni çok farklı bir hâl kapladı. Onun yanında Allâh’a niyaz ve tazarrûda bulundum. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ben bu hâldeyken o hayvancağız, arkasını yere koyarak yüzünü semâya doğru çevirdi, ön ayaklarını yukarı kaldırdı ve hazin hazin inlemeye başladı. Ben de ellerimi kaldırdım, kırık bir kalp ile niyâz edip «Âmîn!» diyordum. Bu vaziyet, onun susup normal hâline dönmesine kadar devam etti… Yine aziz üstâdım bana: «–Yol ve geçitlerin bakımı ile meşgul ol! Eğer yol üzerinde insanların hoşlanmayacağı bir şey görürsen onu kaldırıp temizle ki oradan geçenlere bir zarar gelmesin!» dedi. Bundan sonra o hizmetle meşgul olmaya başladım. Öyle ki, bahsettiğim bu yedi sene zarfında üstüm başım hep toz toprak içinde olurdu. O Allah dostunun bana emrettiği her ameli, büyük bir sadâkatle yerine getirdim. O amellerden her birinin kendi ahvâlim üzerindeki neticelerini de müşâhede ettim.”[65] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Emîr Külâl Hazretlerinin tekkesindeki ocağa, sırtında odun taşırdı. Yine, köyündeki câmi inşâ edilirken başının üzerinde çamur harcı taşımış ve şu mânâya gelen bir beyit okumuştur: “Yâ Rabbî, Sen’in yolundaki her işi cân u gönülden yaparım! Ey mescid, senin yükünü başımda taşırım!”[66]
ŞAH-I NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN AHLAKI
Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Üstâdımız Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin ahlâkı pek ulvî idi. Şayet bir dostu evine gelse, bizzat hizmet eder, en güzel şekilde izzet ü ikramda bulunur ve her türlü îtinâyı gösterirdi. Misafirin bineğine de son derece îtinâ ile bakardı. Öyle ki, o dostun zihni artık bineğini düşünmekten kurtulurdu.”[67] Nakşibend Hazretlerinin müridlerinden Şeyh Şâdî şöyle anlatır: “Bir dostu veya bir misafiri geldiğinde, Nakşibend Hazretleri, o zâtın hizmetini îfâ ettikten sonra, bineğinin su ve yemini de hazırlardı. Her türlü hizmeti nîmet bilirdi. Evine, kendi terbiyelerinde olan dervişler bile gelse, onların tahâret ve temizliği için lâzım olan malzemeyi dâimâ kendisi tedârik eder ve; «Bu hizmetlerin hepsi benim canıma minnettir.» derdi. Hâce Hazretleri bir mürîdinin evini şereflendirdiği zaman ise, onun çocuklarını, yakınlarını, hizmetçilerini, binek hayvanlarını, hattâ tavuklarını bile sorar, her birine bir vesîleyle iltifat eder ve gönüllerini alırdı.”[68] Bir mecliste yemek hazırlandığı zaman, onu hazırlayanlara bizzat kendi elleriyle o yemekten ikram ederdi.[69] Talebelerinden biri şöyle anlatıyor: “Benim Nakşibend Hazretlerine intisâb edip gönülden bağlanmamın sebebi şudur: Bir gün Buhâra’da dervişler toplanıp hasta olan Hâce Hazretlerine geçmiş olsun ziyaretine gittiler. Ben de onlara katıldım. Nakşibend Hazretleriyle Bâğ-ı Mezâr denilen yerde görüştük. Hastayken dahî dervişleri güler yüzle karşıladılar. Hemen gidip kesilecek koyunları hazırladılar. Hattâ koyunların birini mübârek sırtlarında getirip yemeğin pişirilmesiyle de bizzat meşgul oldular. İşte onun bu güzel ahlâkı beni muhabbetlerinin esîri eyledi.”[70]
Zor Meseleleri Halleden Hocaefendi
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri herkesin meselesini halletmek, problemini çözmek için gayret ederdi. Bu sebeple kendisine “Hâce-i Müşkil-güşâ: Zor meseleleri halleden Hocaefendi” denilirdi.[71] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyururlardı: “Hak dostları, halkın yükünü ve zahmetini, onların ahlâkını güzelleştirmek için çekerler. Hakk’ın nazarının bulunmadığı hiçbir kalp yoktur. O kalbin sahibi bunu ister bilsin, ister bilmesin! İşte ehlullah, bu sebeple halkın yükünü çekerler ki, gönül almaya muvaffak olsunlar da o kalpteki nazar-ı ilâhîden kendilerine de feyz gelsin!”[72]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SOHBETE VERDİĞİ EHEMMİYET
Bir dervişten nakledilmiştir: “Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Allah dostlarının sohbetlerinin büyük bir nîmet olduğunu her vesîleyle ifâde eder ve; «Bu nîmetten uzak kalmak, bu yolun yolcularının kusurlarındandır.» buyururlardı. Bu âciz kul, Hâce Hazretlerinin sohbet-i saâdetlerine mazhar olmak için Semerkand’dan Buhâra’ya gittiğimde, Nakşibend Hazretlerinin talebelerinin en fazla ehemmiyet verdikleri şeyin, imkân nisbetinde bütün namazları cemaatle mescidde edâ etmek ve Hazret’in sohbetindeki feyz ve rûhâniyetten nasiplenmek gibi hususlar olduğunu gördüm.”[73] Şâh-ı Nakşibend Hazretleri şöyle buyururlardı: “Kişi, insanlarla beraber olup onlara hizmet edince, halvete çekildiği zamanlardan daha fazla gönül huzûru elde eder. (Yani kesrette vahdeti yakalar, kalabalıklar içindeyken Cenâb-ı Hak ile beraber olabilirse, gönlü daha fazla huzûra kavuşur.) Bizim yolumuzda gönül âlemi ancak bu şekilde inkişâf eder. Bizim yolumuz sohbet yoludur. Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır. Hayır ve bereket, birlik ve beraberliktedir. Birlikte olmak, sohbetle mümkündür. Ancak bu hâlin gerçekleşmesi, sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır. Bir kişinin başkasıyla sohbeti ise benliği terk edip hiçliğe bürünmekle hâsıl olur.”[74] “Bizim sohbetimize gelenlerin bir kısmının kalbinde muhabbet tohumu varsa da, dünyaya olan alâkaları ve bunun oluşturduğu pislik sebebiyle bu tohum filiz verip büyüyemez. Bize düşen vazife, onların kalbini bu nefsânî arzulardan temizleyerek muhabbet tohumunu filizlendirmektir. Bâzılarının kalbinde ise muhabbet tohumundan eser yoktur. Biz onların kalbinde muhabbet oluşması için himmet ederiz.”[75]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN VEFATI
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri yaşlılık döneminde tekrar hacca gitti. Bu yolculuktan dönerken hastalandı. Talebelerinden şöyle nakledilmiştir: “Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, ölümü çok yâd ederlerdi. Bilhassa hayatının son günlerinde; «Dostların gittiği o âhiret âlemi ne güzeldir!» buyurup Hâcegân büyüklerini anarlardı. Hâce Hazretleri, vefatlarına yakın bir zamanda da, Hazret-i Ayşe vâlidemizden rivâyet edilen şu hadîs-i şerîfi tekrar ederlerdi: «Benim ülü’l-azm kardeşlerim ile rusül-i kirâm hazarâtı bundan daha şiddetli belâlara sabrettiler. O hâlleriyle giderek Rab’lerine vâsıl oldular. Cenâb-ı Hak onlara pek büyük ikramlar ve pek çok sevaplar ihsan buyurdu. Dünyadaki refah seviyemi yükseltmekten hayâ ederim. Öyle yaparsam belki yarınki nasîbimden noksanlaştırılır da kardeşlerimden geri kalırım. Şu dünyada birkaç gün sabretmek, bana, yarın âhiretteki nasîbimin noksanlaşmasından daha iyi gelir. Şu anda bana, ashâbıma ve kardeşlerime kavuşmaktan daha sevimli başka bir şey yoktur.» (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III, 82)”[76] Alâüddîn Attâr Hazretleri şöyle buyurur: “Hâce Hazretlerinin son anlarında Yâsîn-i Şerîf okuyorduk. Yarısına geldiğimizde nurlar zâhir olmaya başladı. Hâce Hazretleri kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Yaşları 73’ü doldurmuş, 74’e ayak basmıştı. Vefatları 3 Rebîulevvel 791’de (1 Mart 1389) pazartesi gecesi vâkî oldu.”[77]
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN TÜRBESİ NEREDE?
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Buhara yakınlarında Kasr-ı Ârifân’daki bahçesine defnedildi. Cenâzesi taşınırken şu beytin okunmasını vasiyet etmişlerdi: Senin köyüne gelen müflisleriz! Allah için cemâlinden bir nebze lûtfeyle![78] Büyük Hak dostlarından Abdülkuddûs Hazretleri, bir keşfindeki[79] müşâhedelerini şöyle nakleder: “Hâce’mizin defin işlemleri bittiğinde, nurlu kabirlerinde mübârek yüzlerinin bulunduğu taraftan; «Kabir, cennet bahçelerinden bir bahçedir...»[80] hükmünce cennetten bir pencere açıldı. İki hûri çıkageldi. Selâm verdikten sonra Hâce Hazretlerine: «–Allah Teâlâ Hazretleri bizi sizin için yarattı. Tâ o zamandan beri biz siziniz ve size hizmet etmek için beklemekteyiz.» dediler. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri onlara: «–Benim Hak Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri ile bir ahdim var. O’nun emsalsiz ve eşi benzeri olmayan cemâli ile müşerref olmadıkça hiçbir şeyle meşgul olmayacağım.» buyurdular.”[81] Yâkub Çerhî Hazretleri şöyle anlatır: “Nakşibend Hazretleri’nin vefât ettiğini işitince çok üzülüp ağladım. O gece rüyamda Hazret-i Hâce’nin bana; «…Şayet O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?..» (Âl-i İmrân, 144) âyet-i kerîmesini okuduğunu gördüm. Sonra; «Zeyd bin Hârise (r.a.) buyurmuştur ki…» dediler. Uykudan uyanınca bu âyet-i kerîme ile bana işaret edilmek istenen mânâyı anladım. Yani, onların güzel terbiye ve şefkatli nazarları, rûhâniyet âleminde de aynen âlem-i şühûddaki gibi devam etmektedir. İkinci gece yine Hazret-i Hâce’yi rüyamda gördüm: «Zeyd bin Hârise (r.a.); “Dîn birdir ve dâimdir.” buyurdular.» diye önceki sözlerini îzah ettiler. Sahâbeden Zeyd bin Hârise’yi (r.a.) örnek göstermekle, yollarından ayrılmamam gerektiğini beyân ediyorlardı. Zira Zeyd (r.a.) Resûlullah Efendimiz’in evlâtlığı idi ve O’ndan hiç ayrılmamıştı. Hâcegânımız, tâliplerini hemen kabûl etmezler, fakat kabûl ettikten sonra da onlar evlâtları hâline gelirler. Başka bir sefer rûhâniyetlerini gördüğümde kendilerine: «–Yarın kıyâmette sizi nasıl bulacağız?» diye sordum: «–Şerîate bağlılıkla» yani, dînin emirlerine uygun amel etmekle, buyurdular. Bu rüyalardan anlaşıldığına göre, meşâyıh-ı kirâm, hayattayken de vefât ettikten sonra da müridlerini terbiye ederler. Onların rûhâniyetlerine teveccüh edip kalbî irtibat hâlinde bulunmak; kişinin kemâle ermesine, ilâhî feyz ve nurlara nâil olmasına vesîledir.”[82] Allah, onların ruhlarını aziz kılsın, ihsan ve ikramlarını üzerimizden eksik eylemesin. Âmîn! Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin, önceleri son derece mütevâzı bir durumda olan kabr-i şerîfleri, zamanla etrâfına mescid, medrese, tekke, misafirhâne, çeşme gibi müştemilât eklenerek büyük bir külliye hâline getirilmiştir.[83] Annesinin kabri de bugün Bahâüddîn diye isimlendirilen Kasr-ı Ârifân köyündedir. Nakşibend Hazretlerinin türbesini ziyarete gelenler, Hâce Hazretlerinin vasiyeti îcâbı, önce annesinin kabrini ziyaret ederler.
NAKŞİBEND HAZRETLERİNİN SÖZLERİ
“Âlem-i kuds fezâsında uçabilmek için iki kanat lâzımdır. Biri, çok amel-i sâlih işlemek, diğeri de kendini kusurlu görmek.”[84]
“Dâimâ Allâh’ın Lâtîf sıfatına sarıl ve O’nun fazl u keremini taleb et! Sakın amellerinin karşılığını bekleme! Kemâlât ve fazîlet olarak söz ve davranışlarından her ne zuhûr ederse etsin, onu hiçlik deryâsına atıp unut! Devamlı nefsinin kusurlarını gör!”[85]
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri anlatıyor:
“Bir aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretlerini rüyasında görmüş ve ona: «–Ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?» diye sormuş. Hâce Hazretleri şu cevâbı vermiş: «–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!» Yani, son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”[86]
“Zikir telkîni, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonra iyi bir netice oluşması için amel etmek mürîde âittir.”[87]
“Zikirden maksat; yalnızca «Allah» ve «Lâ ilâhe illâllah» demek değildir. Belki sebepten müsebbibe (sebeplerin sebebi olan asıl fâile) gitmek ve nîmetlerin müsebbibden, yani Cenâb-ı Hak’tan geldiğini görmektir.”[88]
“Zikrin hakîkati, gaflet meydanından müşâhede fezâsına çıkmaktır.”[89]
[Yani zikrin lâfızda kalmayıp kalbe intikal ederek davranışlara aksetmesi lâzımdır.]
“Zikir, gafletin giderilmesidir. Gaflet giderildiğinde, sussan bile zikir hâlinde olursun!”[90]
“Namazın erkânı ve ezkârıyla meşgul olup ona tam olarak yönelmek lâzımdır. Bu, mübtedîlerin / daha işin başında olanların durumuna göre değişir. Vudû (abdest) namazında birçok ecirler olduğunu da unutma!”[91]
“Allah Teâlâ, görülen, işitilen, hayâl edilen, düşünülen her şeyin dışındadır. (Kelime-i tevhîddeki) «Lâ (yoktur)» ifâdesinin hakîkati, Allah Teâlâ’yı bu tür şeylerden tenzih etmektir.”[92]
[Zira Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından biri de “Muhâlefetün li’l-havâdis”tir. Yani O, yarattıklarına benzemekten münezzehtir.]
“Her durumda hukûka riâyet etmek, Hak yoluna sülûk edenlerin edeplerindendir. Onun için maksud ve matlûba erişenler; hukuk ve âdâba riâyet etmekle erişmişlerdir.”[93]
“Mâsivâya, yani kulu Allah’tan uzaklaştıran dünyevî şeylere gönül bağlamak, bu yolda gidenler için en büyük gaflet perdesidir.”[94]
“İnsanların, Hak Teâlâ’dan uzak düşmelerinin sebebi, kendilerini uzak tutmaları ve kendi istekleriyle üzerlerine fazla dünya yükü almalarıdır. (Yani nefsânî ihtiraslarının zebûnu olmalarıdır.) Yoksa feyz-i ilâhîde kusur yoktur.”[95]
“Bir mevzuda gönül ehli ve aziz insanlara danışıp istişâre etmenin faydalarından biri de şudur ki, eğer işin sonunda kararın doğru çıktığı anlaşılırsa enâniyete kapılmaktan kurtulursun. Şayet kararın doğru olmadığı anlaşılırsa, kusur ve noksanlığını anlar, yine enâniyete düşmezsin.”[96]
“Bu yolun esâsı, kalbe yönelmektir. Kalp ile de Allah Teâlâ’ya yönelip O’nu çok zikretmektir. [Zira îman; dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir, zihin ile tasdik değildir. Yani zikrin kalbe yerleşerek davranışlara aksetmesi lâzımdır. Neticede kul, her an ilâhî müşâhede altında bulunduğunun idrak ve şuuru içinde olmalıdır.]
Yine bu yolun esası, farz ve sünnetleri güzelce edâ etmektir. Yeme, içme, giyme ve oturmada, işlerde ve âdetlerde îtidâl hâlinde olmaktır. Kalbi, kötü düşüncelerden ve vesveseden korumaktır. Kendisine rehber olan üstâdın sohbetini büyük bir nîmet bilmektir. Üstâdının huzûrunda da, gıyâbında da edebe riâyet etmektir. Bu yoldan maksat, «Devamlı Allah Teâlâ’nın huzûrunda olma»nın idrâki içinde bulunabilmektir. Ashâb-ı kirâm zamanında buna «ihsân» denilmişti. Bu yolda ilerlerken; nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hâllere garkolmak, fenâ ve bekāya ulaşmak, güzel ahlâk sahibi olmak gibi makamlar elde edilir.”[97]
“Helâl lokma yemedikçe (mâneviyat yolunda) maksat hâsıl olmaz!”[98]
“Bizim yolumuzda olan sâlikin, hangi makamda olduğunu bilmemesi lâzımdır ki bu bilgisi ona perde olmasın, tevâzû ve hiçliğini devam ettirebilsin! Zira «Makâmından râzı olan kişi, kendi ilerleyişinin önüne perde çekmiş olur.»”[99]
“Biz, yüce devlete vuslat yolunda bir vâsıtayız. Bizden kopup Hakîkî Maksûd’a erişmek gerekir.”
Yani tâlip, fenâ mertebesine erişip Hak Teâlâ’nın bekāsına ârif olduktan sonra her şeyden sıyrılmalıdır. Bu makam, kâmil ve mükemmiller makâmıdır… Bu makâma vâsıl olan tâlip, faraza ebedî bir ömre nâil olsa bile, yine de mürşidinin kendi üzerindeki terbiye nîmetinin şükrünü edâ etmeye muvaffak olamaz.[100]
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri mânevî hâlleri gizlemeye dâir, şu mânâya gelen beyti sohbetlerinde sıkça okurlardı:
“İçten (Hakk’a) âşinâ ol, dıştan ise habersiz gibi (davran)! Böyle güzel bir usûl, cihanda az bulunur.”[101]
“Cömert birinin evinde bulunan, onun ikramlarına nâil olur. Allah dostlarına hizmet ederek onların gönüllerine girenin de hâli böyledir!”[102]
Babası Seyyid Muhammed Buhari anlatır:
"Oğlum Behaeddin´in doğmasından üç gün sonra, Hace Muhammed Baba Semmasi, yine Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. yeni doğan oğlum Behaeddin´i alıp huzuruna götürdüm. Hace, oğlumu elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevi evlatlığa kabul ettim" buyurdu. Sonra Seyyid Emir Gilal´e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zatın kokusu geliyor derdim. İşte o mübarek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zat olsa gerektir" buyurdu.
Annesi anlatır:
"Oğlum Behaeddin dört yaşında iken, evimizdeki ineği göstererek, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracak dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."
Behaeddin Buhari hazretlerinin ilk hocası, Hace Muhammed Baba Semmasi´dir. Sonra Seyyid Emir Gilal hocası oldu. Daha bir çok hocalardan ders aldı.
"Ali Ramiteni hazretlerinden gelip, emanet olarak saklanan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emir Gilal, Kasr-ı Arifan´a geldi. Bana çok iltifatta bulunup; "Hace Muhammed Baba Semmasi nin emri üzerine seni yetiştirmeye çalışacağım" dedi.
Seyyid Emir Gilal hazretleri Behaeddin Buhari hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdıktan sonra buyurdu ki:
"Hace Muhammed Baba Semmasi´nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Artık icazetlisin.
Behaeddin Buhari hazretleri, Emir Gilal hazretlerinin vefatından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazifesini yapmaya başladı.
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.
Dipnotlar:
[1] Nâsıruddîn Buhârî, Tuhfetü’z-Zâirîn, s. 54; Sadriddin Selim Buhârî, Bahâüddin Nakşbend Yaki Yetti Pir, s. 13; a. mlf., Teberruk Ziyâretgâhlar, Taşkent 1993, s. 25. [2] Şîrâzî, Tarâiku’l-Hakāik, II, 351. [3] Enîsü’t-Tâlibîn isimli eserin müellifi olan Salâhaddîn bin Mübârek el-Buhârî, 785/1383 senesinde Alâüddîn Attâr Hazretlerinin vâsıtasıyla Şâh-ı Nakşibend Hazretlerine intisâb etmiştir. Nakşibend Hazretleri, kendisi hayattayken böyle bir eserin te’lifine müsâade etmemiş, ancak vefatlarından sonra müellif istihâre yaparak mânevî bir işaretle bu eseri te’lif etmeye başlamıştır. Müellif, Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin sohbetlerinden bizzat işittiği sözleri, üzerinde müşâhede ettiği hâlleri ve onun en yakın halîfe ve müridlerinin naklettiği haberleri derlemiştir. Bu sebeple Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ile alâkalı ilk kaynaklardan bilgiler ihtivâ etmektedir. Bunun için de Reşahât ve Nefahât gibi meşhur tabakāt kitaplarının en mühim kaynaklarından biri olmuştur. [4] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 35. [5] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 37. [6] Gaybet: Maddî âlemden kalben alâkayı kesip kendinden geçmek. [7] Veysel Karanî diye bilinen Yemenli Üveys el-Karanî Hazretleri, Resûlullah Efendimiz’i göremediği hâlde O’nun rûhâniyetinden istifâde edip iltifât-ı nebevîlerine mazhar olmuştur. Bundan hareketle tasavvufta, bir mürşid-i kâmili zâhiren görmediği hâlde, mânevî âlemde onun rûhâniyet ve feyzinden istifâde eden kişiye “Üveysî”, bu usûle de “Üveysîlik” denilmiştir. Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:“ İslâm’dan önce sâlih zâtlardan oluşan bir topluluk vardı. Bunlar dil vâsıtasını kullanmaksızın mânevî meclisler kurarak birbirleriyle halleşip sohbet ederlerdi. Onlara Bürhiyân denilirdi. Dîn-i Muhammedî’nin zuhûrundan itibâren, bu sıfatla muttasıf olanlara ise Üveysî denilmiştir.” Bürhiyân, Bürh-i Esved Hazretlerine nisbet edilmektedir. Rivâyete göre Bürh Hazretleri, Mûsâ (a.s.) zamanında, Hakk’ın dergâhında mahbûbiyet derecesine erişmiş siyâhî bir köle idi. İsrâiloğulları arasında, bu ümmet içindeki Veysel Karanî Hazretleri’nin bir benzeri idi. (Reşahât, s. 127) [8] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 41-42; Pârsâ, Kudsiyye, s. 8-10, 14; Ebû’l-Kâsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 13b-14b; Muhammed Bâkır, Makāmât, s. 11-12; Muhammed Kādî, Silsiletü’l-Ârifîn, vr. 43b-44b; Ali Asgar Mu‘îniyân, “Âyâ Hâce Bahâeddîn Muhammed-i Nakşbend-i Buhârî ez-Meczûbân-ı Sâlikest”, Gevher, II/8 (1353 hş./1974), s. 740-742. [9] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 43; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 15a-b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 14. [10] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 41; Reşahât, s. 139. [11] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 53. [12] Câmî, Nefahât, s. 387-388. [13] Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 42a; Câmî, Nefahât, s. 387; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 34; Reşahât, s. 121-122. [14] Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 123a, 104a, 108a-109a, 127b, 130b, 131a; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 141, 158, 173. [15] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 157-158. [16] Bkz. Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 75a-b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 79-81. [17] Bkz. Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 62b; Reşahât, s. 113; Hânî, el-Hadâik, s. 404. [18] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 194; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 36; Reşahât, s. 122. [19] Reşahât, s. 473. [20] Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, III, 107/4062. [21] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 63. [22] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 37, 112, 138; Reşahât, s. 159, 184. [23] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 65, 67. [24] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 84. [25] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 441. [26] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 70. [27] Şu hususa dikkat etmek gerekir ki Şâh-ı Nakşibend Hazretleri ve bâzı ehlullah’ta görülen bu gibi tavırlar, onların eriştikleri kalbî seviye neticesinde nâil oldukları bir firâset, basîret ve keşif hâlidir. Dolayısıyla o makâma ulaşmamış birinin kendini âdeta Şâh-ı Nakşibend makâmında görerek böyle sözler söylemesi, son derece yanlıştır. Riyâ tehlikesiyle karışık, böylesine yüksek perdeli sözlerden sakınmak îcâb eder. Aksi hâlde, erişmedikleri makamın sözlerini sun’î bir şekilde taklid edenler, bundan mânen zarar görürler. [28] Vuk¯uf-i kalbî’nin târifi için sayfa 270’e bakınız. [29] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64-65; Reşahât, s. 513. [30] Reşahât, s. 513. [31] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 44. [32] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 52; Reşahât, s. 118; Mevlânâ Şihâbeddîn, Âgâhî-yi Seyyid Emîr-i Külâl, s. 34-36. [33] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 277-278. [34] Câmî, Nefahât, s. 539. [35] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279. [36] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 106. [37] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 38, 54, 57, 77-113, 249-250; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 168. [38] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [39] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 26. [40] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 57. [41] Sülemî, Hakāiku’t-Tefsîr, [Hûd, 12]; Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [42] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 112; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 58a. [43] Ahmed Kâsânî, Âdâbü’s-Sâlikîn, vr. 58a. [44] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 156. [45] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 103. [46] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 88. [47] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64, 89-90, 93, 188, 198, 249, 277; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 58. [48] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 261. [49] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 19. [50] Ahmed, IV, 158. [51] Yâkub Çerhî, Risâle-i Ünsiyye [Ney-Nâme içinde], s. 116. [52] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 40. [53] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 108. [54] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 95. [55] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 46. [56] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 47. [57] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 48. [58] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 80. [59] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 209. [60] Reşahât, s. 139. [61] Reşahât, s. 175-176. [62] Pârsâ, Sohbetler, s. 68-69. [63] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 20. [64] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64. [65] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 49-50; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 17-18. [66] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 52; Reşahât, s. 121. [67] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 70. [68] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 71; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 46b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 38. [69] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 198; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 153. [70] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 145. [71] Kavak, Dîvân-ı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, beyt: 136-137. [72] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 100. [73] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 291. [74] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90; Reşahât, s. 68; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 52a, 62a. [75] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90; Ebû’l-Kâsım, a.g.e, vr. 63b; Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 59. [76] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 292. [77] Reşahât, s. 124. [78] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 113. Bu beyit Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye âittir. Ancak orada “müflisleriz” yerine “sûfîleriz” şeklinde geçmektedir. (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Külliyyât-ı Dîvân-ı Şems, (nşr. Fürûzânfer), Tahran 1377, II, 835) [79] Mânevî keşif hâlleri, hiçbir zaman mutlak bir hüküm ifâde etmez. Nitekim büyük Hak dostu İmâm-ı Rabbânî Hazretleri; “Keşif noktasında hatâ payı yüksektir. Keşif ehlinin ne gördüğünü, ne anladığını kim bilebilir?” buyurmuş (Mektûbât, 1. cilt, 256. mektup), bu hususta esas ölçünün, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat tarafından kabûl görmüş bilgiler olduğunu ifâde etmiştir. Yani bu bilgilere uygun olan keşfiyâta îtibâr edilebilir, uygun olmayanlara ise aslâ îtibâr edilemez. [80] Tirmizî, Kıyâme, 26/2460. [81] Bkz. Enîsü’t-Tâlibîn, s. 293; Hânî, Hadâik, s. 435. [82] Bkz. Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 93-94; Enîsü’t-Tâlibîn, s. 293. [83] Şîrâzî, Tarâiku’l-Hakāik, III, 687. [84] Abdullah Dehlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 232, no: 119. [85] Reşahât, s. 126. [86] Reşahât, s. 130. [87] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 62. [88] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 78. [89] Muhammed Bâkır, a.g.e, s. 68. [90] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 104. [91] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 97. [92] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, II, 200, no: 272. [93] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 72. [94] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 78. [95] Pârsâ, Sohbetler, s. 36. [96] Pârsâ, Sohbetler, s. 49. [97] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 445. [98] Yâkub Çerhî, a.g.e, s. 115. [99] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 90. [100] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 97. [101] Enîsü’t-Tâlibîn, s. 67. [102] Reşahât, s. 165.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
