MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Eş-Şafi ismi celili ne anlama gelmektedir
Eş-Şafi : Hastalara şifa veren Allah.
Şafii ismi ile Allah ( cc) insanın maddi ve manevi hastalıklarına şifa verir.
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." ( Şuara, 26/80)
İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç konumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri, şüphesiz hasta olduğu andır. Her hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır. Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delilidir. Gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı tanınmayacak hale sokması, vücuda giren bir mikrobun kimi zaman teşhis dahi edilememesi, Allah'ın gücünün en açık delillerindendir. Bilim adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları deneyler, araştırmalar Allah'ın yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne serer.
Hastalığı veren Allah olduğu için, bu hastalığın geçmesi de ancak Allah'ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar biraraya gelse, yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.
Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin yanında Rabbimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O'ndan yardım dilemektir. Hz. Eyüb'ün ( as) şeytan tarafından kendisine dokundurulan sıkıntı karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm müminlere örnek olmuştur. Allah onun duasına icabet etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Hz. Eyüp ( as) ise sabretmenin ve yalnızca Allah'a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.
Ya Şafi
Ya Şafi, hasta kullarına şifa veren anlamına gelmektedir. Allah ( cc) Şafii ismiyle maddi ve manevi hastalıklara şifa verir.
Cenabı Allah biz kullarına yeryüzünü bir eczane gibi yaratmış. Üzerimize takdir buyurduğu hastalıklar, dertler ve illetler için şifayı ve dermanı yine kendisi ihsan eder. Üstad Said Nursi hazretleri de tıp ilminin Allahın Şafi ismine dayandığını savunmaktadır. Bunun yanında Hz. Adem'e ( as) isimlerin öğretilmesini, talim edilmesini, yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun ilim, irfan, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratılmasını Cenabı Hakk'ın bir ismine dayandığını ifade etmektedir.
Biz kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılarımızı yok eder. İnsanlar acizliğimizi ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu hasta olduğumuzda anlarız. Hastalıkların insanlar üzerindeki bıraktığı bedensel ve ruhsal çöküntü insandan insana değişiklik göstermektedir. Küçücük, gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı ne hale soktuğunu ve bazı virüslerin kimi zaman teşhis dahi edilememesi şüphesiz Cenabı Hakk'ın gücünün en açık ve güçlü delilidir. Tıp dünyasının ve bilim adamlarının meydana çıkan bir virüsü yok etmek için aylarca süren deneyleri, Allahın yaratma sanatındaki üstünlüğünün bir delilidir.
Allahü Teala biz insanları her türlü sınava tabii tutar. Hastalıkları veren Allah olduğu için, hastalıklarımızdan kurtulmak ancak Allahın dilemesi ile gerçekleşir. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği tüm hastalıkları ortadan kaldırabilir. Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, Allah istemediği sürece dünyanın en iyi doktorları, en gelişmiş teknolojileri ve en iyi ilaçları bir araya gelse, bir hastalığın iyileşmesi imkansızdır. Bu gün günümüzde kullandığımız ilaçların tümü Allah'ın Şafi sıfatının bir vesilesidir.
İlaçların tümü Allah'ın yarattığı canlı ve cansız varlıklardan yapılmaktadır. Eğer Allahü Teala dilerse ilaçlar hastalığın iyileşmesine vesile olur. Ancak Allah dilemedikçe basit bir hastalık kişinin hayatını kaybetmesine neden olabilmektedir.
İnsanoğlu Rabbinden uzak kaldığı sürece acizdir, yalnızdır ve çaresizdir. İnsanoğlu bunun farkında olup, el attığı tüm işlerde Allah'tan yardım dilemelidir. Hastalandığında da Allah'tan şifa dilemelidir. Kullandığı ilaçların kendisine fayda vermesi için Allah'a yalvarmalıdır. Biz Rabbimizin her konuda sonsuz gücünün farkında olup, içine düştüğümüz her sıkıntına ilk ona sığınmalıyız ve ondan yardım dilemeliyiz. Hz. Eyüb'ün ( as) hastalığı karşısında verdiği sabır, ahlak ve tevekkül, biz inananlara örnek olmalıdır. Hz Eyüp ( as) hiçbir zaman hastalığının nedenini sorgulamamış ve sabrederek ancak O'ndan şifa dilemiştir. Cenabı Hak onun sabrının karşılığı olarak ecrini vermiştir.
Biz kulların maddi hastalıklarımızın yanında manevi rahatsızlıklarımızda bulunmaktadır. Yaşantımız boyunca bizi zorlayan, bunaltan, yardım almamızı gerektiren birçok olayla karşılaşırız. Allahü Telala bu sıkıntılardan da kurtulmamızın yolu olarak Kur'anı Kerim'i göstermektedir.
"Kuran iman edenler için hidayet rehberi ve şifadır." Fussilet 41/44
"Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olana şifa, iman edenlere hidayet rehberi ve rahmet gelmiştir." Yunus suresi 10/57
İnsanoğlu karşılaştığı tüm olumsuz durumlara karşı Allah'a dua etmelidir. Hastalıkların ve sıkıntıların Allahın bize sunduğu bir sınav olduğunun bilincinde olması gerekmektedir. Bulduğu şifa sonrasında da şükretmelidir. Tüm dualarımızı Allah'ın duyduğunu ve bizim dua etmemizi istediğini bilmemiz gerekmektedir.
El Esmaul Husna : Eş-Şafi ( eş-Şifâ)
eş-Şifâ, sözlükte hastalıktan iyi olmak anlamına gelir. "Allah ona şifa verdi" anlamında "şefahullahu” denir. "Hastalığından beri oldu, şifa buldu" anlamında da "iştefa" denir. Bu kelime, vücutların şifasından ruhların ve kalplerin şifasına da nakledildi. [137]
Allah Teâlâ eş-Şâfî/şifa verendir. Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ( s.a.v.) bazı yakınlarına sağ eliyle meshederek şöyle dua ederdi :
"Ey insanların Rabbi Allah'ım! Şu sıkıntıyı gider ve ona şifa ver. Şifa veren sensin. Senin vereceğin şifâdan başka hiçbir şifa yok. O öyle bir şifa ki hiçbir hastalığı bırakmaz." [138]
Enes ( r.a.) kendisine hastalığından şikayetçi olan Sâbiti'l-Bünâni dedi ki :
Sana, Rasûlullah ( s.a.v.) okuduğu duayı okuyup üfleyeyim mi? Sabit : Evet, oku dedi. Enes ona şu duayı okudu :
"Ey, insanların Rabbi Allahım! Sen sıkıntı giderensin, şifayı da ver. Sen şifa verensin. Senden başka şifa veren yok. Senin verdiğin şifa öyle bir şifadır ki hiç bir hastalık bırakmaz." [139]
Allah Teâlâ hastalık ve şikayetlere şifa verendir. O'nun şifası iki kısımdır :
Birincisi, manevî ve ruhî şifadır ki, kalp hastlalıklarma verdiği şifa bu nevidendir.
İkincisi maddî şifadır ki bu da vücutların hastalığına verdiği şifadır. Allah Tealâ kitabında her iki şifayı da zikretti ve Rasûlullah ( s.a.v.)de sünnetinde bunu açıkladı. Hz. Peygamber ( s.a.v.) buyurdu ki :
"Allah Teâlâ şifasını vermediği hiçbir hastalık indirmedi." [140]
Kalplerin ve Ruhların Şifası :
Allah Teâla şöyle buyurur :
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." [141]
Mev'ıza : Kur'an-ı Kerim'de geçen, kötülükleri yasaklayıcı ve Allah'ın gazabını ve cezasını gerektiren şeylere karşı uyarıcı hükümlerdir. Mev'ıza, teşvik ve korkutma üslubuyla gelen emir ve yasaklardır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim, kalplerdeki şüphe tereddüt ve şehvet hastalıklarına karşı şifâdır, onlardaki küfür ve nifak pisliklerini yok edip izâle eder. Kur'an-ı Kerim'de korkutma ve teşvik, vaat ve tehdit ifadeleri vardır. Bu ifadeler kulda yerine göre arzu, yerine göre korku ve çekingenlik meydana getirir. Kur'anda geçen iyiliği teşvik ve kötülükten dolayı korkutma ifadeleri, Kur'an âyetlerinin iniş maksatlarına uygun olarak sık sık tekrarlandıkça bu, kulda Allah'ın iradesini kendi iradesinin önüne alma arzusunu uyandırır ve Allah'ın rızasına uygun davranışlar kulun nefsânî arzularından daha sevimli hale gelir. Bunlar, gerçekle ilgili insanın içini kemiren şüpheleri izale eder ve onun kalbini kesin inancın en yüksek mertebesine ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup iyi olduğu zaman artık bütün organlar da iyileşir. Çünkü organların iyiliği kalbin iyiliğine, bozukluğu da kalbin bozukluğuna bağlıdır.
Bu Kur'an mü'minler için hidâyet ve rahmettir. Ancak bu hidayet ve rahmet, samimi ve kesin inanç sahibi mü'minler içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur :
"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, mü'minler için şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını artırır." [142]
"De ki : O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır, inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. ( Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar." [143]
Hidayet hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Rahmet ise, bu Kur'an-ı Azim'le hidayeti bulan kimselerin elde edecekleri iyilikler ve güzelliklerle hem bu dünyada, hem de âhirette kazanacakları mükâfatlardır. Hidayet, vesilelerin en yücesidir. Rahmet ise, maksat ve arzuların en mükemmelidir. Fakat hidayet ve rahmet ancak mü'minler hakkında söz konusudur. Yani onlardan başkası bunlara ulaşamaz. Hidayet gerçekleştiği ve hidayetten neş'et eden rahmet meydana geldiği zaman artık saadet, başarı ve sevinçde elde edilmiş olur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ bu rahmetle sevinmelerini emretmiştir : ,
"De ki : Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır." [144]
Kur'an, şifa ve rahmeti ihtiva eder. Bu da herkes için değil, sadece onun âyetlerini tasdik edip onlarla amel eden mü'minler içindir. Zâlimlere gelince, âyetlerini tasdik etmemeleri ve âmel etmemeleri sebebiyle Kur'an onların, sadece hüsranını artırır, zira bu onların aleyhine bir delil olacaktır.
Kur'an'ın ihtiva ettiği şifa, kalplerin şifasıdır ve bedenlerin elem ve hastalıklardan şifasıdır. "De ki :
O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." Onları doğru yola ve sırat-ı müstakime iletir. Onlara hidayeti tam olarak elde edecekleri faydalı ilimleri öğretir.
Allah Tealâ bu Kur'an'la onlara bedenin hastalıkları için de kalbin hastalıkları için de şifa verir. Çünkü bu Kur'an kişiyi kötü huylardan ve çirkin davranışlardan vazgeçirir, onları, günahlarını temizleyecek ve kalplerine şifa verecek samimi ve kararlı bir tövbeye teşvik eder.
Kur'an'a inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık, vurdumduymazlık ve üzerlerinde bir körlük vardır. Onlar doğruyu göremezler ve onunla hidayete eremezler. Bu onların sadece sapıklığını artırır. Onlar imâna çağırılırlar fakat bu çağrıya kulak asmazlar. Sanki onlara çok uzak bir yerden sesleniliyor da davetçiyi işitmiyorlar ve nida edene cevap vermiyorlar. Kur'an'a inanmamalarından kastedilen, Onun hidayetinden faydalanmamaları, Onun nurunu görmemeleri ve onun iyiliklerinden istifade etmemeleridir. Çünkü onlar inkar etmek ve yüz çevirmekle kendilerine hidayet kapılarını kapatmışlardır. [145]
İnsan, bu sözün ispatını her zaman ve her yerde görebilir. İnsanlar vardır, bu Kur'an'ı gönüllerine yerleştirirler, kendilerini onunla inşa eder ve ihya ederler. Bundan dolayı kendilerinde ve çevrelerinde muazzam değişiklikler ve farklılıklar olur. Yine bir kısım insanlar da vardır ki bu Kur'an onların kulaklarında ve kalplerinde ağırlık meydana getirir, onların sadece sağırlıklarını ve körlüklerini artırıp ve kalpleri kararmıştır, artık bu Kur'an'dan yararlanamazlar.
Kur'an değişmemiştir, fakat kalpler değişmiştir. [146]
Allah Teâlâ, düşmanlarına ve kendi düşmanlarına karşı yardım etmek suretiyle mü'minerin kalplerine şifa verir. O, şöyle buyurur :
"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve onların ( müminlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir." [147]
Mü'minlerin kalplerinde düşmanlarına karşı bir kin ve öfke vardır. Onlarla savaşmaları ve öldürmeleri mü'minlerin kalbindeki sıkıntı ve kedere şifa olur. Çünkü onlar bu düşmanları Allah ve Rasulü ile savaşanlar ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlar olarak görürler. Bundan dolayı cihadla birlikte Allah onların kalplerindeki üzüntü ve kederi izale eder. Bu, müminlerdeki Allah sevgisine ve Allah'ın da onların durumuna önem verdiğine delâlet eder. [148]
Vücutlara ve Bedenlere Şifası :
Kur'an-ı Kerim kalplerin ve ruhların şifası olduğu gibi vücut hastalıklarının da şifasıdır. Çünkü onda hem ruhların, hem de bedenlerin şifası vardır.
Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) ashabından birkaç kişi yolculuğa çıkarlar. Bunlar yolda arap kabilelerinden birisinin yanında mola verirler. Oradaki kabileye kendilerini misafir etmesini rica ederler. Ancak onlar bunu kabul etmezler. Derken bu esnada kabilenin reisini bir akrep ısırır. Kabiledekiler gelerek yanlarında bir ilaç veya hastayı okuyacak birisinin olup olmadığını sorarlar. Fakat onlar :
Var, fakat bizi misafir etmediğiniz için sizden ücret almadan bu işi yapmayız, derler. Adamlar, bunun karşılığında bir davar sürüsü vermeyi kabul ederler. Ebû Saîd el-Hudrî de reisin üzerine Fatiha Sûresini okumaya başlar, bir taraftan da tükrüğünü akrebin ısırdığı yere sürer. Sonunda kabilenin reisi iyileşir ve vâd ettikleri sürüyü verirler. Fakat Ashab, biz bunu Rasûlullah'a ( s.a.v.) sormadan kendimize almayız, derler. Nihayet dönünce Rasûlullah'a ( s.a.v.) sorarlar. Rasûlullah ( s.a.v.) gülerek :
"Bu sûrenin üfürüleceğini nereden biliyordunuz? Onları alabilirsiniz, benim hissemi de ayırmayı unutmayın" buyurur. [149]
Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ( s.a.v.) hastalandığı zaman İhlas, Felâk ve Nas sûrelerini okur ve üzerine üflerdi. Hz. Aişe demiştir ki :
Rasûlullah'ın hastalığı ağırlaşınca ben okurdum ve onun elini tutarak bereket ümidiyle onun vücûduna sürerdim."[150]
İbnu'l-Kayyım der ki :
"Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve tecrübe edilmiş faydaları olduğu malumdur. Rabb Teâlâ'nın sözlerinin diğer bütün sözlere üstünlüğü, Allah'ın mahlukatına üstünlüğü gibidir. O, tam bir şifa, faydalı bir koruyucu, yol gösterici bir nûr ve geniş kapsamlı bir rahmettir. Öyle ki bir dağa indirilmiş olsaydı, azametinden ve yüceliğinden dağ paramparça olurdu. Allah Teâlâ buyurur ki :
"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, müminler için şifa ve rahmettir." [151]
Bu âyet cinsi beyan eder, yoksa bir bölümü değil. [152]Bu konudaki iki görüşten en doğrusu budur." [153]Buna göre Kur'an müminlerin hem ruhlarına hem de bedenlerine şifadır.
Allah Teâlâ vücutların hastalıklarına şifa verendir. O şöyle buyurmaktadır :
“Rabbin bal arısına : Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler ( kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."[154]
İbnu Kesir, Tefsirinde "Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır" ayeti hakkında şöyle der : Arının gezip dolaştığı yerlerin ve yediği şeylerin durumuna göre, yaptığı bal da beyaz ve sarı, kırmızı ve başka muhtelif güzel renklerde olur.
"Onda insanlar için şifa vardır" ayetinin anlamı da :
Balda, insanlara arız olan pek çok hastalık için şifa vardır, demektir. Tıbb-ı Nebevi üzerine söz söyleyen bazı kişiler dediler ki âyetteki şifa kelimesi lâm-ı tarifli olarak "fîhi'ş-şifaü linnâs" diye geçseydi bal bütün hastalıklara şifa olmuş olurdu. Fakat lâm-ı tarifsiz olarak "fihişifâün linnas" denildi ki bunun anlamı "soğukla ilgili bütün hastalıklara iyi gelir, demektir. Çünkü bal, hararet vericidir, bir şey zıddıyle tedavi edilir. Arının çıkardığı şerbetten murad baldır.
Buharî ve Müslim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiklerine göre, Peygamber'e ( s.a.v.) bir kişi geldi.
“Ya Rasûîullah! Kardeşimin karnı ağrıyor ( ishal oldu) demişti. Rasulü Ekrem :
“Bal ( şerbeti) içir! buyurdu.
Sonra bu adam ikinci bir daha Rasulü Ekrem'e geldi ( ve hastalığın geçmediğini söyledi). Rasul-i Ekrem yine "bal şerbeti içiriniz!" buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi.
“İçirdim fakat, ishali ve ağrısı geçmedi, arttı, dedi.
Bunun üzerine Rasül-i Ekrem :
“Allah sözünde doğrudur [155]Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi yine bal şerbeti içir, buyurdu.
Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu." [156]
Bazı tıp bilginleri dediler ki : Bu adam büyük abdestini yapamıyordu. Bal şerbeti içince -ki o bir ısıtıcıdır- bundan kurtuldu ve süratle boşalmaya başladı. Üstelik fazlasıyle ishal oldu. Bunun üzerine ârabî, balın kardeşine zarar verdiğini zannetti. Halbuki bu, kardeşinin iyiliğine idi. Sonra tekrar bal şerbeti içirdi. Adamın ishali arttı, sonra tekrar içirdi. Böylece adamın karnında zararlı fazlalıklar tamamen dışarı atılmış oldu. Durumu düzeldi ve Rasûlullah'ın ( s.a.v.) işaretinin bereketiyle bütün ağrılarından ve hastalığından kurtuldu. [157]
İbnu Abbas'tan ( r.a.) rivayet edilmiştir :
"Üç şeyde şifa vardır :
Bal şerbeti içmek, hacamat âleti vurmak [158]ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."
İbnu Abbas bunu Hz. Peygamber'den ( s.a.v.) rivayet etmiştir. [159]
Bu küçük arılara, hayranlık verici bu hidayeti veren, yüce Allah'tır. Allah Teâlâ onları çeşitli yaylım yollarına göndermiş, sonra Allah'ın talimi ve hidayetiyle yaptıkları kovanlara onları geri göndermiş, sonra da onların karınlarından, gittikleri yerin ve çiçek tozu aldıkları bitkilerin çeşidine göre muhtelif renklerde çok leziz bal çıkartmıştır. Bu balda insanlar için pek çok hastalığın şifası vardır. Bu, Allah'ın inayetinin/yardımının kemâline ve kullarına olan lûtfunun büyüklüğüne delildir. O halde sadece O'na muhabbet beslenmesi ve O'ndan başkasına dua edilmemesi gerekir. [160]
Allah Teâlâ, kulu, elçisi
ve dostu İbrahim'den ( a.s.) şu sözlerle haber veriyor :
"İbrahim dedi ki :
Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur, Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." [161]
İbnu Kesir, Tefsirinde :
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" âyeti ile ilgili şöyle der :
Hz. İbrahim ( a.s.), hastalığı, Allah'ın takdiri ve
yaratmasıyla olmasına rağmen edeben kendisine nisbet etti.
Bu âyetin anlamı şudur :
Bir hastalığa duçar olduğum zaman bana Allah'tan başka hiç kimse şifa veremez. Beni şifaya ulaştıracak sebepleri takdir eden O'dur. [162]
Rasûlullah ( s.a.v.) ümmetini Allah'tan şifa istemeye yönlendiriyor. O eş-Şâfî/şifa verendir. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Buna dair bir örnek de Müslim ve diğerlerinin Osman Îbnu'l-As'tan rivayet ettiği şu hadistir. Osman İbnu'1-Âs, müslüman olduğundan beri vücudunda duyduğu bir sancıyı Rasûlullah'a ( s.a.v.) şikayet etmişti. Rasûlullah ( s.a.v.) ona şunu tavsiye etti :
"Sağ elini vücudunun sancıyan yerine koy. Sonra üç defa besmele çek ve yedi defa -çektiğim ve korktuğum . sancının şerrinden Allah'a sığınıyorum- diyerek elini sür." [163]
İbnu Abbas ( r.a.), Rasülullah'ın ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet eder :
"Kim sekerâtı mevtinde olmayan bir hastayı ziyaret eder de yedi defa :
“Büyük Arşın sahibi yüce Allah'tan sana şifa vermesini diliyorum- derse, Allah onu bu hastalıktan mutlaka kurtarır." [164]
Bu, Rasülullah'ın ( s.a.v.) ümmetine, meşru sebeplere sarılmakla beraber Allah'a güvenmelerini öğretmesidir. Çünkü şifayı verecek olan Allah'tır. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Rasûlullah ( s.a.v.) şifa vermesi için Rabb'ine yalvarırdı. Çünkü şifanın sahibi O'dur ve şifa O'nun elindedir. Sa'd isimli sahabe için şu duayı yapmıştı :
"Allah'ım! Sa'd'e şifa ver, Allah'ım Sa'd'e şifa ver. Allah'ım Sa'd'e şifa ver." [165]
Hz. Peygamber ( s.a.v.) ashabından bazılarına okuyarak üfler ve Allah'tan şöyle şifa dilerdi :
"Allah'ın ismiyle şifa ( temenni ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. [166]Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifalanır." [167]
Rasûlullah ( s.a.v.), hastalıkları da, şifalarını da verenin Allah Teâlâ olduğunu açıklamıştır :
"Allah'ın indirdiği hiç bir hastalık yoktur ki onun şifasını da indirilmiş olmasın” [168]
Müslim'in Câbir'den ( r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasul-i Ekrem ( s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :
"Her hastalığın ilac vardır. İlaç, hastalığa isabet ederse Allah'ın izniyle iyileşir." [169]
Başka bir hadiste şöyle buyurulur :
"Allah Tealâ her derdin devasını indirmiştir.
Tedavi olunuz. Haramla tedavi olmayınız." [170]Hz. Peygamber'e bedeviler geldiler ve :
“Ya Rasûlullah tedavi olalım mı?" dediler.
Rasûlullah ( s.a.v.) şöyle buyurdu :
“Evet, ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Çünkü Allah hiçbir hastalık yaratmadı ki onun şifasını ve ilacını da yaratmamış olsun. Ancak bir hastalık müstesna.
“Nedir o, ya Rasûlullah? diye sordular. Hz. Peygamber :
“İhtiyarlıktır, buyurdu. [171]
Abdullah İbn Mes'ud ( r.a.) Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet etmiştir :
"Allah Tealâ hangi hastalığı yaratmışsa mutlaka onun şifasını da yaratmıştır. Onu bilen bilir, bilmeyen de bilmez." [172]
İbnu'l-Kayyım şöyle der :
Bu hadisi şerifler,, sebeplerin ve müsebbiplerin ispatına ve bunları inkar edenlerin görüşlerinin geçersizliğine delalet eder. '"Her hastalığın bir ilacı vardır" sözü genellik ifade eder, öldürücü hastalıkları da, doktor tedavisi imkansız hastalıkları da içine alır. Allah Teâlâ hepsi için onları iyileştirecek ilaçları yaratmıştır. Ancak bunlardan bazılarının bilgisine insanlar henüz ulaşmamış olabilirler ve tedaviye bir yol bulamazlar. Çünkü yaratıklar ancak Allah'ın kendilerine bildirdiği şeyleri bilebilirler. [173]
Allah Teâlâ, eş-Şâfî'dir, dilediği kimselere şifa verir, şifayı dilemediği zaman da bunun bilgisini doktorlardan bile gizler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah Teâlâ'dan, O'nun en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyle, bizim kalplerimizin ve bedenlerimizin dûçâr olacağı bütün hastalıklara karşı şifa vermesini, bizi İslam ile korumasını dileriz. Bunu yapacak olan O'dur ve O'nun buna gücü yeter. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah iledir.Allah'ın salâtü selamı ve bereketi kulu ve elçisi, yaratıkların en hayırlısı, vahyinin emini peygamberimiz ve önderimiz Hz. Muhammed'e, o'nun ashabına ve kıyamete kadar yolunda gidenlere olsun. [174]
Allah´ın Şafii ismine dair
“Allah’ın Şâfî ismini açıklar mısınız? Allah cin ve insanları yaratmadan evvel Şâfî ismi nasıl tecellî ediyordu?”
Cenâb-ı Allah’ın Şafî ismi, Allah’ın kullarına maddî-mânevî şifâ verdiğini, hastalıklarına devâ lûtfettiğini bildirir. Yeryüzünü büyük bir eczahane gibi tanzim eden Cenâb-ı Allah, takdir buyurduğu illetler, hastalıklar ve dertler için şifâyı, devâyı, dermânı ve ilâcı da yine kendisi ihsân eder. Kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılardan ferahlandırır.
Şâfî ismi, Kur’ân’da fiil sîgası halinde gelmiştir. Hz. İbrâhim (as), kavmine şöyle demişti: “Ben hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.”1
Cenâb-ı Hak, arıların şifâ kaynağı olarak yaratıldığını şöyle beyan buyurur: “Bal arılarının karınlarından insanlara şifâ olan muhtelif renklerde bal çıkar. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.”2
Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın da şifâ kaynağı olduğunu haber verir. Bakalım:
* “Kur’ân îman edenler için hidâyet rehberi ve şifâdır.”3
* “Kur’ân’dan îman edenler için rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz.”4
* “Ey insanlar! Rabb’inizden size bir öğüt, kalplerde olana şifâ, iman edenlere hidâyet rehberi ve rahmet gelmiştir.”5
* “Allah mü’minlerin gönüllerine şifâ verir (ferahlandırır).”6
Hazret-i Âdem’e (as) isimlerin öğretilmesi ve talim edilmesi hakîkatinin, yeryüzünün halîfesi olan insanoğlunun ilim, teknik, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratıldığına işâret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, her bir ilim, fen ve sanatın hakîkâtinin de Cenâb-ı Allah’ın bir ismine dayandığını kaydeder.7
Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre tıp ilmi de Şâfî ismine dayanmaktadır. Cenâb-ı Hakkın yeryüzü eczahanesinde koyduğu Rahîmâne cilveleri ve devâları araştıran bu ilmin hakîkati Şâfî isminden gelmektedir.8
Şifâ, devâ ve âfiyetin, insanı tam minnettâr eden ve şükre sevk eden nîmetlerden olduğunu belirten Üstad Hazretleri, küre-i arz hastahanesinde maddî-mânevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakîki’nin küllî şefkatinin ve kudsî Rahîmiyet’inin aslâ gözlerden kaçmayacağını ifâde eder.9
Bedîüzzaman’a göre hastalıklar Şâfî ismine işâret ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkları gerekli kılmaktadır.10 Her bir hayat sahibi ancak Şâfî isminin tecellîsine mazhariyetle hastalıktan şifâ bulmaktadır. Her bir mahlûk hastalığa dûçâr olduğunda Şâfî isminin şefkatini hissetmektedir. Kezâ, hastalıkların perde arkası gayet sevimlidir. Hattâ perde açılsa her bir hasta, korktuğu ve nefret duyduğu hastalığının rahmet açısından gayet sevimli ve hoş olduğunu görecek ve kendisini rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükredecektir.
Saîd Nursî’ye göre rızık, şifâ ve yağmur doğrudan doğruya Zât-ı Rezzâk-ı Şâfî olan Cenâb-ı Allah’a aittir, perdesiz Cenâb-ı Allah’tan gelmektedir. Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, büyük yeryüzü eczahanesinde her derde bir devâ istif etmiş, her hastalığa bir derman halk etmiştir. Elbette tedâvi için ilâçları aramak, almak ve kullanmak meşrûdur ve gereklidir. Fakat tesiri ve şifâyı Cenâb-ı Hak’tan bilmelidir. Çünkü dermanı O verdiği gibi; şifâyı veren de O’dur.11
Allah’ın cinleri ve insanları yaratmazdan önce Şâfî isminin nasıl tecellî ettiği hususuna gelince;
1- Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, insanlar ve cinler yokken Şâfî ismine ihtiyaç duymazlar.
2- Meleklerin de—her ne kadar hastalık çekmeseler de—Şâfî ismine olan ihtiyaçlarını ve Şâfî isminden istifâdelerini göz ardı etmemek lâzım. Nitekim yukarıya aldığımız âyetlerde de gördüğümüz gibi, rahmet ve hidâyet de bir nevî “şifâ”dır. Cenâb-ı Hak tüm âlemleri rahmetle, tüm akıl sahiplerini rahmet ve hidâyetle kuşatmıştır.
3- Şâfî isminin insanlar, cinler ve hattâ melekler ötesindeki tecellîlerini kavramak ruhî kuvvetlerimizin de, aklî melekelerimizin de üzerindedir.
4- Allah, Vacibü’l-Vücud’dur. Ezelî ve Ebedîdir. Varlığının sonu olmadığı gibi, başlangıcı da yoktur. Mâhiyeti bizim mâhiyetimize benzemez. Varlığı, varlıkların varlığı cinsinden değildir.12
5- Zaman üstü ve zaman ötesi bir kavram olan “Ezel”, Allah’ın zamana bağlı olmaktan münezzeh bulunduğunu gösterir. Yani ezel, zaman itibariyle mâzîde bir uç demek değildir. Ezel’i geçmişte bir uç zaman dilimi gibi gösterip, o vakitte insanın da olmadığını nazara alarak Şâfî isminin nasıl tasarrufta bulunduğunu düşünmenin hakîkati yoktur.
6- Ezel’i, geçmişle birlikte şu ânı ve geleceği “birden tutan ve yüksekten bakan” bir ayna misâlinde düşüneceğiz. O halde, eşyanın vücudunda ezelin bir geçmiş zaman dilimi olarak algılanması, esas tutulması ve ona göre Allah’ın sıfatlarında zamana bağlı mecburî bir tasarruf tasavvur edilmesi doğru değildir.13
7- Öyleyse biz, Allah’ın Şâfî isminin ve sâir isimlerinin “yaşadığımız ve hissettiğimiz” şu andaki tecellî ve tasarruflarını kavramakla yükümlüyüz.
Dipnot:
1- Şuarâ Sûresi, 26/80;
2- Nahl Sûresi, 16/69;
3- Fussilet Sûresi, 41/44;
4- İsrâ Sûresi, 17/82;
5- Yunus Sûresi, 10/57;
6- Tevbe Sûresi, 9/14;
7- Bakara Sûresi, 2/31; Sözler, s. 224;
8- Sözler, s. 238;
9- Lem’alar, s. 218;
10- Lem’alar, s. 16;
11- Lem’alar, s. 218;
12- Mektûbât, s. 242;
13- Sözler, s. 430
Ya Deyyan Esmasının Fazileti Hakkında
Gece senli benli olmanın ifadesidir aslında.
Gecenin yarısından sonra “Ya Deyyan (c.c)…..” diyerek iste… Gecenin sessizliğinde seccadenin üzerinde yaşlı gözlerle “Ya Deyyan “de başla sözlere, dök içini alemlerin Rabb’ı olan Allah’a ve iste her ne ihtiyacın varsa Deyyan olan Allah’tan… Derdini, kederini, sevincini, ümitlerini, anlat “Ya Deyyan (c.c)…” diyerek… Görmesin seni hiç kimse, duymasın sesini kimseler, şeytan duymasın duanı, melekler bile duymasın gecenin bir yarısı sadece Sen ve duan “Ya Deyyan…”
Kaynak: Hızır Dokunsun Dualarına
Ya Deyyan esması anlamı : Kullarının hiçbir amelini zayi etmeden karşılığını veren. Ey amelin karşılığını eksiksiz veren. Kıyamet günü, herkesin dünyada iken yaptıklarının hesabını ve hakkını en iyi bilen ve kulların hiçbir amelini zayi etmeden karşılığını veren.
Ben azîm-üş-şân (şânı büyük, çok yüce) herkese mücâzât eden (karşılığını veren) deyyânım. (Hadîs-i kudsî-Sahîh-i Buhârî)
Ben azîm-üş-şân (şânı büyük, çok yüce), melik-i deyyânım. Benim verdiğim rızkı yiyip de, bana ortak koşanlar ve bana değil de putlara ibadet edenler nerededirler? O kimseler benim verdiğim rızk ile kuvvetlenip de bana asi olurlar (karşı gelirler). Cebbar (zorba kimseler) ve zalimler (zulm edenler) nerededirler? Kibirlenen (büyüklük taslayanlar) ve övünenler nerededirler? (Hadîs-i kudsî-Dürret-ül-Fâhire).
Ya Deyyan esması ebced değeri ve zikir sayısı : 75
Ya Deyyan : دَيَّانْ
Fazilet ve esrarı :
1-) Ay deberan (Ayın dördüncü durağı) menzilinde iken Fatiha suresi
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿١
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿٢
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ ﴿٣
مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ ﴿٤
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿٥
اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ﴿٦
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ ﴿٧
Okunuşu :
1-) Bismi’llâhi’r-ahmâni’r-Rahîm.
2-) Elhamdü lillâhi rabbil’alemin
3-) Errahmânir’rahim
4-) Mâliki yevmiddin
5-) İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în
6-) İhdinessırâtel müstakîm
7-) Sırâtellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn
Anlamı :
1-) Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
2-) Hamd o âlemlerin Rabbi,
3-) O Rahmân ve Rahim,
4-) O, din gününün maliki Allah’ın.
5-) Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti.
6-) Hidayet eyle bizi doğru yola,
7-) O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların
ve o sapmışların yoluna değil.
Ardından Hadid suresi 3. ayeti
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Okunuşu :
Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Anlamı :
O, evveldir (ilktir) ve ahirdir (sondur), zahirdir (alâmetleri tüm varlıklarda görünendir) ve bâtındır (gizli olandır). Ve O, herşeyi en iyi bilendir.
Okuduktan sonra 2 rekat hacet namazı kılınır. Namazdan sonra ,
55 defa Ya Daim,
65 defa Ya Deyyan İsm-i şerifleri okunur.
Ardından Allah-u Teala’dan rızk, mal ve bereket istenir.
2-) Aşağıda sayılan isimleri 3 er kere okuyanın meşru her dilek ve haceti amel hasıl olur.
3 er defa elvaha ya vedudu
3 er defa ya hannanu
3 er defa ya mennanu
3 er defa ya deyyanu
3 er defa Ya sübhanü
5
Kalplerde kabul bulmak ve bir kimseyi yanına getirtmek için
Ve es’elüke biesmâike
Yâ Hannân
Yâ Mennân
Yâ Deyyân
Yâ Gufran
Yâ Burhan
Yâ Sultân
Yâ Sübhân
Yâ Müste’ân
Yâ Ze’l-menni ve’l-beyân
Yâ Ze’l-emân
سُبْحَانَكَ يَا لآَ اِلٰهَ اِلآَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.
Allah’ım ben, ismin hakkına sana el açıyor (yalvarıyorum,
Ey çok şefkatli,
Ey çok iyilik ve ihsan sahibi,
Ey (hiç bir ameli) karşılıksız bırakmayan,
Ey (yolunu kaybedenler için delil,
Ey gerçek saltanat sahibi,
Ey (salih kullarını) hoşnut eden,
Ey (günahları) bol bol bağışlayan,
Ey (bütün eksikliklerden kusurlardan) münezzeh olan,
Ey kendisinden yardım dilenen,
Ey ihsan ve beyan sahibi
Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilah yok. Eman ver bize. Bizi cehennemden kurtar.
Not : Cevşen dua alıntısıdır.
Category: Allah’ın isimleri Borç ve rızk duaları Dilek ve hacet duaları Korunma duaları Sevgi ve saygı kazanma duaları Etiketler:Cehennem azabından korunmak için okunacak dua, el Deyyan, Her türlü meşru dilek için okunacak dua, Her türlü meşru istek için okunacak dua, Kalplerde kabul bulmak için okunacak dua, Rızk artırmak için okunacak dua
Kaynak : Mucize dualar
ESMA-ÜL HÜSNADAKİ MÜKEMMEL ÖZELLİKLER
B’ismi-llâh-ir Rahmân-ir Rahıym… Esmâ’sıyla (muazzam, muhteşem mükemmel özellikleriyle) varlığımı yaratan, ismi Allâh olan Rahmân Rahıym’dir!
Bilelim ki, “isim” yalnızca, dikkati o isimlenene veya o isimle isimlenmişteki bir özelliğe işaret için kullanılır!
İsim, asla isimle işaret edileni bütünüyle anlatmaz ve açıklamaz! Yalnızca kimliğe veya bir özelliğe işaret eder!
Belki isim, çok özellikler taşıyana sadece dikkati yöneltmek için kullanılır.
Öncelikle şu gerçeği çok iyi fark edelim… “Allâh isimleri” olarak bildirilen özellikler, ötelerde bir tanrının çeşitli cici – güzel isimleri midir? Yoksa bir “varlık – vücud sahibi” kabul edilenlerin tüm özelliklerini, asılları itibarıyla “yok”ken; “zıll = gölge” varlığına verilen isimden ve açığa çıkan özelliğinden dolayı, duyu ve şartlanmanın ayrı bir varlık verdiği; gerçekte ise “Allâh” ismiyle işaret edilenin yaratış özelliklerine dikkat çekmek için midir?
Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK’tir!
Bu realite fark edilip kavranıldıktan sonra, konunun “Allâh isimleri” diye bilinen yanına gelelim.
“Zikir = insana hakikatini hatırlatıcı” olarak bildirilen Kur’ân-ı Kerîm, gerçekte, tümüyle “Ulûhiyet”i anlatan “El Esmâ ül Hüsnâ”nın açılımıdır! İnsanın “hatırlaması” istenilen, kendisine talim edilmiş olan “esmâe külleha”dır! Yani, “var”lığını meydana getiren, “bildirilen isimlerin özelliklerinin tamamı”! Bunların bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiş, bir kısmı da Rasûlullâh tarafından açıklanmıştır. Bu yüzdendir ki, asla, her şey bu doksan dokuz isimden ibarettir, denemez! Misal verelim… Rab, Mevlâ, Kariyb, Hallak gibi bazı isimler Kurân’da mevcut olmasına rağmen doksan dokuz isim arasında sayılmamıştır. “Yefalu ma yurîd” âyetinde bildirilen İrade sıfatının (dilediğini oluşturma) adı olan “Müriyd” ismi de gene bu isimler arasında bildirilmemiştir. Buna karşın Celiyl, Vâcid, Mâcid gibi bazı isimler ise doksan dokuz isim içinde var olmasına karşın, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmez. İşte bu yüzdendir ki, Allâh ismiyle işaret edilenin, ilminde seyrini oluşturan “Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan isimlerini (özelliklerini – Kuantum Potansiyel) doksan dokuz ile sınırlamak çok yanlış olur. Belki, insana hakikatini hatırlaması için bu kadar isim özelliği bildirilmiştir; hakikatini hatırlayıp yaşayan ise hadsiz hesapsız bilinmeyen başka isimlerin özellikleriyle yaşar; diyebiliriz. Ayrıca, cennet diye tanımlanan yaşam boyutunun dahi buna işaret ettiği söylenebilir. Evren içre evrenler gerçeğini var kılan sayısız özelliklere işaret eden isimlerden ise hiç haberimiz yoktur belki de!
Derin düşünce (Ulül Elbab = öze ermişler) indînde kullanılan “zıll vücud = gölge varlık” tanımlaması, o varlığın bizâtihi “var” olmayıp; algılayana GÖRE “Allâh isimlerinin bileşimi olarak” açığa çıkışına işaret eder.
Hatta gerçeği hakkıyla dillendirmek gerekirse, “Esmâ bileşimi” tanımlaması dahi bir mecazdır; çoklu algılayan anlayışları, Tek’il realiteye adapte içindir. Zira mutlak hakikat, her an yeni bir şe’nde olan “çok boyutlu tek kare resim” seyridir! “Esmâ bileşimi” denilen ise resimdeki bir fırça darbesi! Algılanan her “şey”, ismi nedeniyle, sanki Allâh’ın Esmâ’sı itibarıyla O’nun gayrı olarak sanılsa dahi, -O ötede tanrı olmadığı için-, hakikatte, o isimle isimlenmiş varlık, Allâh Esmâ’sı nedeniyle “var”lık olarak algılanandır! Bununla beraber, Esmâ ile işaret edilen ise, bölünmez, cüzlere ayrılmaz, cüzlerden oluşmamış mutlak Tek, sınırsızlık ve sonsuzluk kavramından dahi beridir; “Ahad-üs Samed”dir ve Kur’ân-ı Kerîm’de bir kere vurgulanır bu şekliyle! “Allâh HÛ, lâ gayrıhu!” Ki bunu beşer aklı havsalası kavrayamaz! Ancak, vahiy veya ilham ilmi – bilgisi olarak şuura yansır ve “seyri” oluşur! Akıl, mantık, muhakeme adım atamaz burada! Fikir yürütenin yolu dalâlet olur! Bu konunun tartışılması mümkün değildir! Tartışan ise, yalnızca cehli dillendirmek için var olandır! Cebrâil’in, “bir adım atarsam yanarım” diye dillendirdiği gerçekliktir bu husus! Fark edilmelidir ki, “Allâh Esmâ’sında İlim” özelliğine işaret eden isim vardır; Allâh’ın aklına işaret eden bir isim yoktur; çünkü bu muhaldir! Akıl, çokluk algılamasının oluşması için yaratılmış olan beyin işleyiş düzenine verilen isimdir! Esasen “Akl-ı küll” veya “Akl-ı evvel” tanımlamaları dahi mecazî ve izafeten kullanılır; gerçekte “İlim” vasfının açığa çıkması sisteminin aldığı isimden başka bir şey değildir. Birimin derûnundaki, hakikatindeki “ilim” boyutunun tanımlaması “Akl-ı küll”dür ki, “vahiy”in kökeni dahi budur. “Akl-ı evvel” ise tamamıyla yakıştırma bir tâbir olup, ehli olmayana Esmâ mertebesinin “şe’n”deki “ilim” boyutunu tarif için kullanılmıştır. “AN” içre geçerli “ilim”e işaret yollu olarak.
Esasen, Efâl mertebesi olarak algılanması dilenilmiş boyut, gerçekte, “her an yeni bir şe’nde” olan “Esmâ Mertebesi”nden başka bir şey değildir! “Madde” adıyla işaret edilen boyut aynıyla kuantsal boyuttur; algılama farkı farklı boyut zannını oluşturmaktadır. Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK’tir! “Şarabı la yezâli” diye işaret edilen bu seyirdir; “cennet şarabı” tanımlaması dahi, bu seyre işaret eder! Çokluk algılaması içinde olanın ise bunun yalnızca bilgisini gevelemekten başka şansı yoktur!
Efâl – fiiller – kesret – çokluk algılaması yaşanan âleme gelince… Vücud, varlık yalnızca “Esmâ mertebesi” tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi “şe’n”i itibarıyla aynıyla “Esmâ” olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; “âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır” uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, “küll” seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise “melek” ismiyle tanımlanmıştır ki; “insan”ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise “Rabbinin likâsına kavuşmak” diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası “Kudret” yurdudur, “kün” hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! “Hikmet” yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle holografik (zıll – gölge) vücud – varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf “mele-i âlâ” hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, “mele-i âlâ”nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! “İnsan”ın hakikati dahi bu anlamda “melek”tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur… Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız “Tecelliyât” isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, “el malı” değil, “Allâh hibesidir”! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!
Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan evrenler
Evet, müşahedemiz bu realite ise…
“Allâh isimleri” konusunu nasıl anlamamız gerekir?
Bilelim ki…
“Allâh isimleri”, bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil, âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.
“Esmâ ül Hüsnâ” Allâh’ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, (Kuantum Potansiyele) zamansızlık – mekânsızlık boyutuna, “nokta”ya işaret eder… Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O’nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim 23.Mu’minûn Sûresi’nin 91. âyetinde “SubhanAllâhi amma yesıfun= Allâh onların tanımlamalarından Subhan’dır (ötedir)!” buyurulur!
“O’na isimlerin mânâlarıyla yönelin… O’nun Esmâ’sında ilhada sapanları (Esmâ’yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ’nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve “Ekberiyet”iyle Allâh’ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.” (7. A’raf: 180)
“El Hüsnâ’yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!” (92.Leyl: 6-7)
Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile “El Hüsnâ”ya bağlanıyor…
“İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır… Onların vechlerini (yüzlerini – şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar… Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!” (10.Yûnus: 26)
“Zâtı” itibarıyla “benzeri” olmayan; Esmâ’sının işaret ettiği özellikleriyle yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; “Ekberiyeti” ile sayısız “nokta”lardan bir nokta olan “çok boyutlu holografik tek kare resim” diye açıklamaya çalıştığımız “Esmâ mertebesi”nin “kesret – çokluk boyutu” olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- “fiiller” âlemini, “ilminde” var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.
Daha derine gitmeden toparlayalım…
Allâh isimleri olarak vahiy yollu bildirilen özellikler, Dünya üstünde yaşayan “yeryüzü halifeliği”nin farkındalığına ermeye çalışan “zâlim ve cahil insan”ın algıladığının çok çok ötesinde, evrensel boyutların tümünü “yok”tan, “zıll – gölge” vücud olarak (holografik) “var” kılan özellikler tekilliğidir!
MUAZZAM, MUHTEŞEM, MÜKEMMEL özelliklerdir “Esmâ mertebesi”, tüm boyutsallığı ve içre varlıklarıyla evrenselliğin hakikati olarak!
Şimdi bir an, insanın algıladığı dünyasını düşünün!
Sonra da dar çerçeveli bakış açısı anlamındaki köylü bakışından arınmış olarak, en son bilgilerinizin oluşturduğu evrensellik anlayışıyla “başınızı (bakışınızı) kaldırıp semâya bir bakın” Kur’ân-ı Kerîm ifadesiyle!
Duyularınızla algıladıklarınız, evrensel azamet, ihtişam ve mükemmeliyet yanında nedir ki?
İşte bu gerçeklik dolayısıyla…
Umarım…
Allâh isimleri hakkında bugüne kadar düşünülüp konuşulup yazılmışların, yalnızca vahiy kaynaklı gelen BİLGİ’nin (Kitap’ın), arındığı kadarıyla bilinçlerimiz tarafından değerlendirilişi olduğunu aklımızdan çıkarmayarak; bu isimlerin işaret ettiği özelliklerin, tüm evrensellikte geçerli olduğunu; tüm yapıda her an yepyeni anlamları, açılımları meydana getirdiğini göz önünde tutarak konuya eğilebiliriz. Bu arada şunu vurgulayayım ki, “Ekberiyet“ başlıklı yazımda açıklamaya çalıştıklarım pek “oku”nmamış! Bahsettiğimiz Esmâ mertebesinin özelliklerinin, “Allâh” adıyla işaret edilen indîndeki, sayısız “nokta”lardan bir “nokta” ve dahi “Hakikat-i Muhammedî” veya “Ruh adlı melek” isimlerine bürünerek açığa çıkan “Kuantum Potansiyel”, sonsuz-sınırsız; ezeli ve ebedi olmayan Esmâ mertebesi özellikleri olduğu gibi; ayrıca, bu mertebenin ilminin, tüm evren içre evrenler olan “çok boyutlu tek kare resim” diye söz ettiğimiz olduğu da fark edilmemiş! Bu yüzdendir ki, hâlâ, Allâh, âlemlerdeki tek bir tanrı olarak algılanmakta devam ediyor! Oysa tüm seyir ve dillendirilenler yalnızca “nokta”mızla ilgilidir ki; Allâh yalnızca “Allâh”tır; “Ekber”dir! Subhanehu min tenzihiy!
Şunu da asla hatırdan çıkarmayalım ki, yazdıklarım kesinlikle olayın son noktası olmayıp, bu konuda yazılabileceklerin yalnızca mukaddimesi (giriş yazısı) mahiyetindedir. Bundan daha derininin açıkça yazılıp yayınlanması tarafımızdan mümkün değildir. Ayrıca ehlinin fark edeceği üzere, bu kadarı dahi bugüne kadar bu açıklık, netlik ve detayla yazılmamıştır. Konu ustura sırtı gibi ince ve keskindir, çünkü okuyan kişi hiç farkında olmadan ya ötede bir tanrı kavramına kayabilir; ya da çok daha kötüsü firavun misali, benliğiyle – bilinciyle ve dahi hayvani yapı olan bedeniyle hakikati sınırlama derekesine düşebilir!
Buraya kadar “El Esmâ” işaretinin neye olduğuna dikkat çekmeye çalıştık.
Şimdi gelelim “el Hüsnâ” olarak bildirilen muazzam, muhteşem ve mükemmel anlam ve özellik ihtiva eden isimlerin işaret ettiği özelliklere… Elbette “esfeli sâfîliyn” olan kelimelerin elverdiğince!
Burada öncelikle şu hususa dikkat gerekir kanımca.
TETİKLEME SİSTEMİ
Bu isimlerin işaret ettiği özellikler her noktada tümüyle mevcuttur eksiksiz! Ne var ki, açığa çıkması dilenen özelliğe göre, kimileri kimilerine baskın hâle gelerek, tıpkı ekolayzırda yükselen kanalların öne geçmesi gibi, diğerlerinin önüne geçerek oluşumu meydana getirmektedir. Ayrıca belli isimlerin işaret ettiği belli özellikler, doğal olarak, otomatik olarak ilgili diğer isimlerin oluşumlarını tetikleyerek, akışı – oluşumu, “yeni şe’n”i meydana getirmektedirler. İşte bu olay, “Sünnetullâh” diye tanımlanan, evrensel Allâh kanunlarının -ya da basîreti kısıtlı olanların deyişiyle doğa kanunlarının- işleyiş mekanizmasını anlatmaktadır. Bu husus tahmin ve hayal edilemeyecek kadar azametli bir olaydır; ezelden ebede, tüm boyutlarıyla ve algılanan tüm birimleriyle her şey bu sistem içinde varlığını sürdürür! Evrensel boyutta veya insanın dünyasında, bilincinden açığa çıkan düşünceler dâhil, tüm fiiller bu sisteme göre oluşur. Buna kısaca “İsimlerin özelliklerinin ilgili ismin özelliğini tetiklemesi mekanizması” diyebiliriz. Yukarıda uyardığım üzere, bu isimlerin özelliklerinin açığa çıkış ortamı olarak -gerçekte TEK’il- bilebildiğiniz tüm evrenselliği düşünün. O evrensellik içinde algılayanın algıladığı her ortama ya da boyuta veya açığa çıkan birime göre, söz ettiğim “tetikleme” olayı geçerlidir! Bu sisteme göre de -neyin neyi meydana getireceği bilinmesi nedeniyle- ezelden ebede ne olup bitecekse “Allâh ilminde” mevcuttur! Bakara Sûresi sonundaki (2.Bakara: 284) “…Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de, Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır…” uyarısı; Zelzele Sûresi’ndeki (99.Zilzâl: 7) “Kim zerre kadar hayır yaparsa, sonucuna erişir” ve de “Hasiyb” isminin işaret ettiği özellik, hep bu “tetikleme” mekanizmasını bize anlatmak içindir ki, açığa çıkan bir fiil veya düşüncenin sonucunun yaşanmaması mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişimizde düşündüğümüz ya da ortaya koyduğumuz şükür ya da nankörlük bâbında her fiil mutlaka sonucunu yaşatmıştır veya yaşatacaktır! Bu konu üzerinde derin düşünülürse çok kapı açar ve çok sırlar fark edilir. “Kader sırrı” olarak bahsedilen konu dahi bu mekanizma ile ilgilidir!
Şimdi gelelim birer işaret-yön levhası hükmündeki özel “isim”lerin bize gösterdiklerine:
ALLÂH… Öyle bir isimdir ki… “Ulûhiyet”e işaret eder! “Ulûhiyet” hem “HÛ” ismi ile işaret edilen “Mutlak Zât” anlamını içerir; hem de “Zatî” İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamında oluşmuş, “nokta”lar âlemlerini, her bir “nokta”yı oluşturan kendine özgü “Esmâ” mertebelerine işaret eder! “Zât”ı itibarıyla, “şey”in ayrı, “Esmâ”sı itibarıyla “şey”in aynı olan Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ğaniyy ve benzeri olmayandır! Bu yüzdendir ki, “şey”i ve fiillerini Esmâ’sıyla yaratan Allâh ismiyle işaret edilen, Kur’ân-ı Kerîm’de “BİZ” işaretini kullanmaktadır. “Şey”de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: “Şey”den söz ettiğimizde “şey”in zâtı derken onun varlığını oluşturan “Esmâ mertebesinden” söz ederiz. “Şey”in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur. Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır! Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, “vahiy” yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz! İşte bunu anlatmak sadedinde yolun sonu “hiç”likte biter, denmiştir!
HÛ… “HÛ’vAllâhulleziy lâ ilâhe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler “HÛ”ya bağlı geçer Kurân’da! “HU ALLÂHu EHAD”, “HU’ver Rahmânur Rahıym”, “Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”, “HU’vel Aliyyül Aziym”, “HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki “HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.
SON HATIRLATMA
Elbette ki “Allâh” ismiyle işaret edilen “EKBER”in “Esmâ ül Hüsnâ”sının anlamları bu kadar dar kapsamlı değildir! Bu yüzdendir ki, uzun yıllardır bu konuya hiç girmemiştim. Çünkü bu konunun hakkının verilmesi muhaldir – olanaksızdır! “Yansımalar” dolayısıyla bu konuya girmek zorunda kaldım. Rabbimden bağışlanma dilerim. Bu konuda nice eserler yazılmıştır. Biz bugünkü bakış açımız yönünden kısa ve akılda kalabilecek şekilde konuyu ele aldık. Belki deryadan bir damla sudur bu konudaki anlattıklarımız!
“SubhanAllâhi amma yasıfun!”
Bu çalışmamıza nokta koymadan, şu mutlak gerçeği bir kere daha vurgulayalım. Bütün bu açıkladıklarımız ve yazdıklarımız, kişinin kendisini, bedensellikten ve “ben”likten arındırdıktan sonra, “şuurda seyir” boyutunda yaşanacak olan şeylerdir.
Bu arınma – tezkiye olmadan, kişinin, bilgileri edinip tekrarlaması bir bilgisayarın tekrarlamasından farklı bir sonucu asla yaşatmaz!
Tasavvuf, dedi-kodu olmayıp bir yaşantıdır! Gıybet veya dedikoduyla ömür tüketen, şeytanın süslü gösterdiği amelle kendini avutandır. Kişinin bu bilgileri yaşamasının açık teyidi ise, onun için “yanma”nın kesinlikle bitmiş olup; hiçbir şeyin veya olayın onu üzüp kapsamamasıdır! Kişide şartlanmaların getirdiği değer yargılarına dayalı duygusallık yaşamı ve buna dayalı davranışlar olduğu sürece, o beşeriyetinin kemâlini yaşayan bir birim olarak ve yaptıklarının sonucunu yaşamaya devam ederek ölümsüzlük boyutuna geçer.
Bilgi uygulamak içindir. “Uygulanmayan ilim, insanın sırtındaki yüktür” farkındalığıyla işe kendimizden başlayalım.
Gecenin sonucunda kendimize şu soruyu soralım:
Bilgimize göre, gece uykuda geri dönüşü olmayan yolculuğa hazır mıyız? Dünyada bizi “yakan” olaylar bitti mi? Huzurlu, mutlu “kulluğu” yaşıyor muyuz? Cevap evetse ne mutlu! Değilse, yarına çok iş var demektir. Bu durumda sabah kalktığımızda, bu gece yatarken mutlu ve hazır olarak yatmak için neler yapmalıyım; diye düşünmemiz gerekmez mi?
Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakarak gideceğimizin idrakı içinde günü değerlendirebiliyorsak şükürler olsun.
Ves Selâm.
“ALLÂH İLMİNDEN YANSIMALARLA KUR’ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ” isimli çalışmamda emeği geçen, ilminden yararlandığım değerli âlim ve hâl ehli İstanbul Cerrahpaşa Camii İmamı muhterem Hasan Güler Hocamıza huzurlarınızda teşekkürlerimi sunarım.
AHMED HULÛSİ
03 Şubat 2009
Allah ile kul arasına girilmez mi?
Allah ile kul arasına girilmez mi?
Sual: Günahların zararlarından ve kâfirlerin Cehenneme gireceklerinden bahsedilince (Allah ile kul arasına girilmez, Allah adına karar veremezsin) diye tepki gösteriyorlar. Dinin emrini bildirmek Allah adına karar vermek midir?
CEVAP
Az da olsa, iyi niyetli bazı kimseler, Allah ile kul arasına girilmez sözünü, (Müslümanlıkta, Hristiyanlıkta olduğu gibi, din adamlarının günah affetme yetkisi yoktur) anlamında kullanıyorlar. Ancak dinsizlerin ve fâsıkların söylediği anlamda, yani dinin emirlerini bildirmeyin, bize hatırlatmayın anlamında kullanmak dinimize aykırıdır. Öyle olsaydı, Allahü teâlâ, insanlara dinin emrini tebliğ edici Peygamberler ve kitaplar göndermezdi. Namaz kılmayan, içki içen, hırsızlık eden ve her türlü kötülüğü işleyenler, kendilerini temize çıkarmak için (Allah ile kul arasına kimse giremez) sözüne sığınıyorlar. Allah ile kul arasına girilmesini bizzat Allahü teâlâ kendisi istemektedir.
Kul diye başlayan bir çok âyet vardır. Kul kelimesi, de ki, söyle ki demektir. Mesela, (içki içmeyin, namaz kılın, kumar oynamayın) gibi birçok emir vardır. Bir tanesinin meali şöyledir:
(İnanan kullarıma söyle, namaz kılsınlar!) [İbrahim 31]
Peygamber efendimiz de, (Şu günahları işleyen Cehenneme gider) ve (Namaz kılmayanın ibadetlerine sevap verilmez) buyuruyor. (Ebu Nuaym)
Kimi de, (Namaz kılmadığım ve çeşitli günahlar işlediğim için beni Cehenneme atamazsınız) diyor. Evet atamayız. Ama Allahü teâlâ, (Şu günahları işleyenleri Cehenneme atarım. Kullarıma söyle, böyle günahlardan sakınsınlar) buyuruyor. Dinimizin böyle emirlerini söylemekle suçluyu Cehenneme atmış mı oluyoruz? Dinin emrini bildirmek din adamlarının görevidir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin velisidir [dost ve yardımcısıdır]; iyiliği emreder kötülükten alıkoyar; namaz kılar, zekat verir, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet eder.) [Tevbe 71]
(Oğlum, namazı doğru kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap! Bunları yaparken gelecek sıkıntılara katlan, çünkü bunlar, azmi gerektiren [kesin farz olan] işlerdendir.) [Lokman 17]
(Onların çoğu, günah, düşmanlık ve haram olan şeyleri yiyip içmekte yarışıyorlar. Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözlerinden ve haram olan şeyleri yiyip içmekten vazgeçirmeye çalışmaları gerekmez miydi? Ne kötü iş bu!) [Maide 62, 63]
Demek ki Allahü teâlâ, dinin emirlerini tebliğ için din adamlarını, âlimleri mesul tutmaktadır. Namaz kılmayan ve her türlü kötülüğü işleyene, (Allah’tan kork, namaz kılmamak büyük günahtır) dense, tepkisi artar ve daha fazla günah işler. Konu ile ilgili birkaç âyet meali:
(Ona [günahkâra] “Allah’tan kork” denilince gururu ona daha çok günah işletir. [Ceza ve azap olarak] Cehennem ona yetişir.) [Bekara 206]
(Rabbine suçlu olarak gelen, Cehenneme gider. Orada ne ölür, ne de yaşar.) [Taha 74]
(Gizli açık her günahtan sakının. Çünkü günahkâr, cezasını mutlaka çeker.) [Enam 120]
(Suçlulara, niye ateştesiniz denilince, “Namaz kılmazdık” derler.) [Müddessir 41-43]
Allah ile kul arasına girmek
Sual: Bir arkadaş, "Hristiyanlıkta Allah ile kul arasına papazlar giriyor. Müslümanlıkta Allah ile kul arasına kimse giremez. Benim içkime, zinama, hırsızlığıma kimse karışamaz" diyor. Bu arkadaşa nasıl bir cevap vermek gerekir?
CEVAP
Dinimizde kul ile Allah arasına girilmez diye bir kural yoktur. Papazlar günah affetmede Allah adına hareket ediyorlar. Dinimizde böyle bir şey yoktur. Allah adına günah affetmek yok. Yoksa Allah'ın emrini kullarına tebliğ etmek vardır. Suç işleyenleri cezalandırmak vardır. Kur'an-ı kerimde bir çok âyet var. Şu suçu işleyene şu cezayı verin diye. Eğer bu Allah ile kul arasına girmekse evet dinimizde kul ile Allah arasına girilir. Girilmesini Allah emrediyor.
Din adamı sınıfı
Sual: İslamda din adamı sınıfı var mıdır?
CEVAP
Din adamı sınıfından kasıt ne? Doktorlar, avukatlar, ilahiyatçılar gibi bir sınıftan mı bahsediliyor? Öyle ise elbette ilahiyatçılar diye bir sınıf vardır. Ama bunların Hristiyanlıkta olduğu gibi günah affetme yetkisi yoktur. Sadece dini tebliğ ederler o kadar. Gerçek âlim olanları da Resulullahın vârisleridir
Sual: Din adamlarının Allah ile kul arasına girmesi, Mekke müşriklerinin, lat, menat ve uzzaya bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapmalarından farksız değil mi?
CEVAP
Müslüman din adamı, müftüsü vaizi, imamı, Allah ile kul arasına girip de ne yapıyor? Namaz şöyle kılınır, oruç şöyle tutulur diyor. Bu Allah ile kul arasına girmek mi? Allah ile kul arasına girmek ise bunun ne mahzuru vardır? Allahü teâlâ, Peygamberini dini tebliğ etmek ile görevlendirmedi mi? Âlimler Resulullahın vârisleri değil mi? Dini tebliğ etmek emr-i maruf nehy-i münker yapmak Allah ile kul arasına girmek mi? Sonra Allah ile kul arasına girip de ne yapılıyor? Namaz anlatılıyor, hac anlatılıyor, hepsi bu. Bunda gocunulacak taraf ne? Müslüman din adamlarını müşriklere benzetmek, din düşmanlığından başka nedir? Din adamı dini öğretiyor, Allah’a yaklaştırmak için kendine mi taptırıyor? Müslümana müşrik yani puta tapan kâfir diyen, eğer kendisi Müslüman ise kâfir olur.
Emr-i maruf yapmak
Sual: Maide suresinin, (Ey iman eden kullarım! Kendinize bakın. Kendiniz doğru yolda oldukça, başkalarının yoldan çıkması size zarar vermez!) mealindeki 105. âyeti, emr-i maruf yapmamak, kimseye karışmamak ve sadece kendimizi kurtarmak gerektiğini bildirmiyor mu?
CEVAP
Aksine emri maruf yapmayı emretmektedir, tefsirlerde, bu âyetin (Ey mümin kullarım! Emir ettiğim işleri, ibadetleri yapar ve emri maruf ve nehyi münker ederseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) anlamında olduğu bildiriliyor. Kur’an-ı kerim Peygamber efendimize gelmiştir, muhatabı Odur. Dolayısı ile, Kur’an-ı kerimi tam ve doğru olarak sadece Peygamber efendimiz anlamış ve hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Bu âyet-i kerimeyi açıklayan hadis-i şerif şu mealdedir:
(İslamiyet'in emir ve yasaklarını anlatın! Bir kimse ucb eder [kendini beğenir], sizi dinlemezse, kendi halinizi ıslah edin.) [Berika]
Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yolu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının yayılmasına maddi ve manevi şekilde yardımcı olmaktır. Hiç değilse, bu kitapları komşuya, arkadaşa hediye etmelidir.
Allah Gözle Görülebilir mi? - Kalp Gözüyle Allah'ın Görülmesi - Ru'yetullah
Ve yine şöyle nakletmekte: “Nebi(sallallahu aleyhi ve alih) bir yerden geçerken bir kişinin ellerini göğe doğru kaldırıp dua ettiğini gördü. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) şöyle buyurdu: “ellerini indir, çünkü asla ona eremezsin.[1]”
****
Yakub b. İshak şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Muhammed’e (İmam Hasan b. Ali el-Askerî aleyhi selâm) bir mektup yazarak şu soruyu sordum: "Kul, Rabbini görmeden ona nasıl ibadet edebilir?"
Mektubuma şu cevabı verdi: “Ey Ebu Yusuf! Bana ve atalarıma nimetler bahşeden Efendim, Mevlâ’m görülmekten münezzehtir.”
Ona bir de şu soruyu sordum: Resûlullah Rabbini gördü mü?
Bana şu cevabı gönderdi: “Allah Tebareke ve Teâlâ, peygamberinin kalbine azametinin nurundan istediğini göstermiştir.”
****
Asım b. Humeyd şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) ile Allah'ı görme meselesiyle ilgili olarak aktarılan rivayetleri müzakere ediyorduk.
Buyurdu ki: “Güneş, "kürsü"nün nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Kürsü; "arş"ın nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Arş; "hicab"ın nurunun yetmiş cüzünden bir cüzdür. Hicab; "setr"in nurunun yetmiş cüzünden bir tanesidir. Eğer doğru söylüyorlarsa bulutsuz bir günde (çıplak) gözleriyle güneşe baksınlar![2]”
****
İbn Ebu Nasr, Ebu'l Hasan er-Rıza’dan (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm)şöyle rivayet etmiştir:
“Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlih) buyurdu ki:
“Beni bir gece göğe (miraca) götürdükleri zaman Cebrail beni bir yere ulaştırdı ki; oraya hiç adım atmamıştı. O anda önümdeki (perde) kaldırıldı ve Aziz ve celil olan Allah büyüklüğünün nurundan istediğini bana gösterdi.”
****
Abdullah b. Sinan, babasından şöyle rivayet etmiştir:
Bir gün Ebu Cafer’in (İmam Muhammed Bakır aleyhi selâm) huzuruna gittim. O sırada haricîlerden biri içeri girdi ve şöyle dedi: "Ey Ebu Cafer! Neye tapıyorsun?"
—Allah’a dedi.
—Peki, O’nu gördün mü?" diye sordu.
—O’nu yalın gözle görmek mümkün değildir; fakat kalpler O’nu iman hakikatleriyle görür. Mukayeseyle bilinmez, duyularla algılanmaz, insanlara benzemez. Ayetlerle vasfedilir, alâmetlerle bilinir. Hükmederken zulmetmez. İşte Allah bu! O'ndan başka ilâh yoktur.” Adam çıkıp gitti bir yandan da şöyle diyordu:
Allah risâletini, temsil yetkisini kime vereceğini herkesten daha iyi bilir.
****
Ebu'l Hasan el-Mevsilî şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) dedi ki: “Yahudi din bilginlerinden biri, Emirü’l Mü'minin (Ali b. Ebu Talib salavatullahi aleyh)yanına geldi ve dedi ki: "Ey Müminlerin Emiri! Rabbine ibadet ederken O’nu gördün mü?"
Dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Ben görmediğim rabbe ibadet etmem.”
—Peki, O’nu nasıl gördün?"
Dedi ki: “Yazıklar olsun sana! Çıplak gözler, O’nu algılayıp göremez; ancak kalpler iman gerçekleriyle O’nu görür.[3]”
****
Ahmed b. İshak şöyle rivayet etmiştir:
Üçüncü Ebu'l Hasan’a (İmam Ali b. Muhammed Hadi aleyhi selâm) bir mektup yazarak (Aziz ve celil olan Allah'ı) görme meselesi ve bu meseleyle ilgili olarak insanlar arasındaki görüşü sordum. Bana şu cevabı yazdı:
“Gören ile görülen arasında görmenin aştığı bir hava boşluğu olmadığı sürece görme eylemi gerçekleşemez. Gören ile görülen arasında bu boşluk ortadan kalktığı ve ışık olmadığı vakit görme gerçekleşemez. Bu da gören ile görülen arasında bir benzerliğin olduğu anlamına gelir. Çünkü gören, aralarındaki gerektirici sebep açısından görülenle eşit olduğu zaman bu, benzeşmeyi kaçınılmaz kılar. Bu da teşbihin ta kendisidir. Çünkü sebeplerle müsebbipler arasında kaçınılmaz bir bağlantı vardır.”
****
Muhammed b. Ubeyde şöyle rivayet etmiştir:
Ebu'l Hasan er-Rıza’ya (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) Allah'ın görülmesi meselesi ve bu hususta amme (Sünnî) ve hassa (Şii)'lerin aktardığı rivayetlerle ilgili soru içeren bir mektup yazdım ve bu konuyu bana açmasını istedim.
Bana kendi el yazısıyla şöyle yazdı: “Herkes, görme aracılığıyla tanımanın, bilmenin zorunlu olacağı hususunda görüş birliği içindedir ve buna karşı çıkan yoktur. Allah'ın gözle görülmesi caiz olursa zorunlu olarak O’nu tanımak da gerçekleşir. Bu tanıma da ya imandır ya da iman değildir. Eğer görme yoluyla gerçekleşen bu tanıma iman sayılırsa dünya yurdunda kanıtlar aracılığıyla gerçekleşen tanımanın iman sayılmaması gerekir; çünkü kanıt aracılığıyla tanıma, görme aracılığıyla gerçekleşen tanımanın karşıtıdır. O zaman da dünyada bir tek mümin olmazdı; çünkü hiçbiri yüce Allah'ı görmüş değildir. Eğer görme aracılığıyla gerçekleşen görme iman sayılmıyorsa o zaman kanıt yoluyla gerçekleşen tanıma, ahirette ya yok olacak veya olmayacak. Bu da gösteriyor ki Aziz ve celil olan Allah gözle görülmez; çünkü gözle görme bizim az önce tanımladığımız sonucu doğurur.”
****
Safvan b. Yahya şöyle rivayet etmiştir:
Muhaddis Ebu Karra, kendisini Ebul-Hasan er-Rıza’nın (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) huzuruna götürmemi istedi. Ben de onun için izin istedim, İmam bana izin verdi. Ebu Karra İmam'ın huzuruna girdi, ona helâl, haram ve çeşitli hükümlerle ilgili bir takım sorular sordu. Derken sorular tevhidle ilgili olmaya başladı. Ebu Karra dedi ki:
“Biz, Allah'ın görünmesini ve konuşmasını peygamberler arasında taksim ettiğini, konuşmayı Musa'ya ve görünmeyi de Muhammed'e ayırdığını rivayet ediyoruz.”
Ebu'l-Hasan (Ali b. Musa aleyhi selâm) dedi ki: “Gözler O’nu göremez.(Enam, 103)", "Bilgice O’nu kuşatamazlar. (Ta-ha, 110)" "O’nun gibi hiçbir şey yoktur. (Şura, 11)" diye Allah adına insanlara ve cinlere duyuran kimdir? Muhammed değil midir?”
Dedi ki: Evet, odur. “Nasıl olur da bir adam, bütün insanlara gelir ve onlara Allah tarafından gönderildiğini, onları Allah'ın emriyle Allah'a ibadet etmeye davet ettiğini bildirir. "Gözler O’nu göremez." "Bilgice O’nu kuşatamazlar." "O’nun gibi hiçbir şey yoktur." der, ardından ben, O’nu gözümle gördüm, bilgice algıladım ve O, beşer suretindedir, iddiasında bulunur.
Böyle bir iddiayı ileri sürmekten utanmıyor musunuz? Dinsizler bile O’nu bu şekilde itham etmemişlerdi: Allah, katından bir şey getiriyor sonra bu getirdiğinin aksini söylüyor diye suçlamamışlardı!”
Ebu Karra dedi ki: Ama O, şöyle de diyor: "Andolsun ki onu, inerken bir kere daha gördü. (Necm, 13)"
Ebu'l-Hasan (aleyhi selâm) dedi ki: “Aynı surede onun neyi gördüğünü gösteren bir ayet vardır: "Gönlü gördüğünü yalanlamadı. (Necm, 11)" Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) kalbi, onun gözlerinin gördüğünü yalanlamadı. Sonra gözlerinin neyi gördüğünü haber veriyor ve diyor ki:"Andolsun o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.(Necm, 18)" Allah'ın ayetleri Allah değildir. Çünkü Allah: "Bilgice O’nu kuşatamazlar." buyurmuştur. Gözler O’nu gördüğü zaman bilgice de kuşatılmış, algılanmış, tanımlanmış olur.”
Bunun üzerine Ebu Karra dedi ki: “Sen, rivayetleri yalanlıyor musun?”
Ebu'l-Hasan (İmam Rıza aleyhi selâm) dedi ki: “Rivayetler Kur'ân ile çeliştiği zaman onları yalanlarım. Müslümanlar şu hususta ittifak etmişlerdir:
"Allah, bilgice kuşatılmaz, gözler Onu görmez ve Onun gibi bir şey yoktur."
****
Abdullah b. Sinan, Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm)"Gözler Onu göremez." ifadesinin anlamıyla ilgili olarak şöyle rivayet etmiştir:
“Burada kastedilen zihinlerin, tasavvurların O’nu kuşatamayacağı, kapsayamayacağıdır. "Doğrusu size Rabbinizden basiretler geldi[4]." (En'am, 104) Ayetinde gözle görmenin kastedilmediğini bilmez misiniz?
Yine: "Kim can gözünü açıp görürse faydası kendisine..." (En'am, 104) buyrulmuştur. Bundan maksat da insanın gözleriyle görmesi değildir.
Ayrıca: "Kim de kör olursa zararı kendinedir." ifadesi, gözlerin kör olması anlamında değil, zihnin kuşatamaması anlamında kullanılmıştır. Örneğin: Falan şiiri görür (şiirden anlar). Falan fıkhı görür, falan dirhemleri görür (paradan anlar), Falan giysileri görür derler. Allah, gözlerle görülmekten yücedir, münezzehtir,”
****
Ebu Haşim el-Caferî, Ebu'l Hasan er-Rıza’dan (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
İmam'a: "Aziz ve celil olan Allah vasfedilir mi?" diye sordum:
—Kur’ân okumaz mısın? dedi.
—Okuyorum" dedim.
—Peki, "Gözler Onu göremez; hâlbuki O, gözleri görür." ayetini okumadın mı?” diye sordu.
—Evet, okudum." dedim.
—Peki, basiretlerin ne olduğunu biliyor musunuz?” dedi…
—Evet" dedim.
—Nedir?” dedi.
—Gözlerin görmesi" dedim.
Buyurdu ki: “Kalplerin tasavvuru gözlerin görmesinden daha çoktur. Buna rağmen kalplerin tasavvur kapasiteleri Allah'ı kavrayamaz; ama o tasavvurları görür.”
****
Ebu Haşim el-Caferî şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer b. Rıza’ya (aleyhi selâm) dedim ki: "Gözler O’nu göremez; hâlbuki O, gözleri görür." ayeti ne anlama gelir?
Buyurdu ki: “Ey Ebu Haşim! Kalplerin görmesi gözlerin görmesinden daha duyarlı ve kapsamlıdır. Sen zihinsel algılamanla Sind'i, Hindistan'ı ve gidemediğin daha birçok memleketi algılayıp tasavvur edebilirsin; ama onları gözlerinle göremezsin. Buna rağmen kalplerin tasavvur kapasiteleri Allah'ı kavrayamazlar, nerede kaldı gözler!”
****
İbrahim b. Muhammed el Hazzar ve Muhammed b. Hüseyin şöyle rivayet etmiştir:
Biz, Ebu'l Hasan Rıza’nın (İmam Ali b. Musa aleyhi selâm) huzuruna girdik ve dedik ki: Söylentilerde Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) Rabbi’ni "her bakımdan mükemmel, olgun, otuz yaşlarında ayakları yeşillikte bir genç şeklinde gördüğünü belirtiyor." buna ne dersin? Ayrıca dedim ki: Hişam b. Salim, Sahibut-Tak[5], el-Meysemî diyorlar ki: "Allah, göbeğine kadar boştur, bundan aşağısı doludur.[6]" Bu sözleri duyar duymaz derhal secdeye kapandı. Sonra dedi ki: “Seni tenzih ederim. Seni gereği gibi tanımadılar ve hak ettiğin şekilde birlemediler. Bu yüzden seni nitelemeye kalkıştılar. Seni tenzih ederim. Eğer seni bilselerdi; senin kendini vasfettiğin gibi vasfederlerdi. Seni tenzih ederim. Seni başkasına benzetmeye nasıl gönülleri elverdi?
Allah'ım seni; ancak senin kendini vasfettiğin sıfatlarla vasfederim. Seni yarattıklarına benzetmem. Sen, her türlü iyiliğe lâyıksın. Beni zalimlerden kılma.” Sonra bize döndü ve şunları söyledi:
“Zihninizde neyi tasavvur ederseniz Allah'ın ondan başka olduğunu bilin.”[7]Ardından şunları ekledi: “Biz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve âlih) Ehl-i Beyt'i, orta yoldayız. Aşırılar bize yetişemez ve geride kalanlar da bizi geçemezler. Ey Muhammed! Şüphesiz Resûlullah, Rabbinin azametine baktığı zaman kendisi her bakımdan mükemmel, olgun, otuz yaşlarında bir genç suretindeydi. Ey Muhammed! Benim Rabbim yaratılmışların niteliklerine sahip olmaktan yücedir.”
Dedim ki: “Sana feda olayım! İki ayağı yeşillikler içinde olan kimdi?” Buyurdu ki: “O, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlih) idi. Kalbiyle Rabbine baktığı zaman Rabbi onu, hicablar nuruna benzer bir nurun içine koydu ki hicapların gerisinde olan şeyler onun için açıklığa kavuşsun. Çünkü Allah'ın nurunun bir kısmı yeşil mi yeşil, bir kısmı kırmızı mı kırmızı, bir kısmı beyaz mı beyazdır. Ey Muhammed! Kitap ve sünnet neye şahitlik ediyorsa biz de onu söylüyoruz.”
****
Abdullah b. Sinan Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:
“Allah büyüktür, yücedir. Kullar Onu vasfetmeye güç yetiremezler, büyüklüğünün derinliğini kavrayamazlar. "Gözler Onu göremez. O gözleri görür. O lâtiftir, her şeyden haberdardır." O, nasıl, nerede ve bağlam (yön) ile nitelendirilemez.
Onu "nasıl" ile nasıl vasfederim? Nasıla nasıllık verip nasıl olmasını sağlayan O'dur? Keyfiyeti bizim için şekillendirmesi sonucu bildim.
Onu nasıl "nerede?" ile vasfederim ki? O, neredeyi mekân bağlamında var etmiştir? Mekânı bu şekilde belirlemesi sayesinde nerede kavramını bildim.
Onu nasıl bir "bağlam (heys=yön)" ile ilintili olarak vasfedebilirim ki? Bağlamı (yönü) bağlam yapan o'dur. Böylece bağlam (yön) olmuştur da bizim için var etmesi sayesinde bağlamı bildim. Allah Tebareke ve Teâlâ, her mekândadır ve her şeyin dışındadır. "Gözler O’nu göremez; ama O, gözleri görür. (Enam, 103)” o'ndan başka ilâh yoktur. Yücedir, büyüktür. “O, lâtiftir[8], her şeyden haberdardır.[9]”
****
Ubeyd b. Zurare babasından şöyle rivayet eder:
Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) size feda olayım, Allah Resulünün (sallallahu aleyhi ve alih) vahiy aldığı sırada geçirdiği baygınlık nedir? diye sordum.
Buyurdu ki: “Allah’ın ona tecelli ettiği, onunla Allah arasında kimsenin olmadığı andaki hâlettir.” Sonra şöyle buyurdu: “İşte o nübüvvettir. Ey Zurare! Alçak gönüllülükle Allah’a yöneldi.”
****
Murazim Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle duyduğunu rivayet eder:
“Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) Rabbi Azze ve Celle’yi görüyordu.” Yani kalbiyle gördü. (bundan sonraki hadis bunu teyit etmektedir.)
****
Muhammed b. El- Fuzeyl, Ebu’l Hasan’a (imam Musa Kazım aleyhi selâm)“Acaba Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve alih) Rabbi Azze ve Celle’yi gördü mü?” diye sorduğunu ve İmamın şu cevabı verdiğini rivayet eder:
“Evet, kalbiyle O’nu gördü. Aziz ve celil olan Allah’ın şu sözünü duymadın mı? “Gönlü gördüğünü yalanlamadı. (Necm, 11)” Yani gözüyle Onu görmedi belki gönlüyle gördü.”
****
Hafs b. Gıyas veya başkaları Aziz ve celil olan Allah’ın bu ayeti: “Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” Hakkında sorduğunu İmamın (aleyhi selâm) şu cevabını verdiğini rivayet eder:
“Gökle yeryüzünün arasını altı yüz kanadıyla doldurmuş Cebrail’i (aleyhi selâm) yeşillik üzerindeki bir damla gibi ayağının üzerinde inciyle gördü.[10]”
****
İbrahim b. Ebu Mahmud şöyle rivayet eder:
Ali b. Musa Rıza’nın (aleyhi selâm) Aziz ve celil olan Allah’ın “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır. (Kıyamet, 22-23)” ayetinin açıklamasını şu şekilde yaptı: “Yani, parlayacak yüzler rablerinin onlara sevap vermesini bekleyecek.”
****
Ebu Basir, Ebu Abdullah’a (imam Cafer Sadık aleyhi selâm) “Allah” Azze ve Celle hakkında bana bilgi verir misiniz? Acaba Müminler kıyamet günü Onu görecekler mi? diye sorduğunu ve imamın (aleyhi selâm) şöyle buyurduğunu rivayet eder:
“Evet, kıyamet gününden öncede Onu gördüler.” Dedim ki ne zaman? Dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet… (Araf, 172)” dediklerinde. Sonra bir müddet sessizce kaldıktan sonra şöyle buyurdu: “Kuşkusuz Müminler kıyamet gününden önce rablerini göreceklerdir. Acaba şu anda Rabbini görmüyor musun? Dedim ki: “Size kurban olayım sizden bu sözü rivayet edebilir miyim?” Dedi ki: “Hayır, eğer sen bu sözü rivayet edersen, senin dediklerinin anlamını bilmeyen cahil ve inkârcı kişi onu inkâr ederek teşbih eder ve kâfir olur. Kalple görmek gözle görmek gibi değildir. Allah teşbihçi ve inançsızların vasfedişlerinden münezzehtir.”
****
Abdusselam b. Salih el-Herevî Ali b. Musa Rıza’dan (aleyhi selâm) şöyle rivayet eder:
Dedim ki: “Ey Resulullah’ın oğlu! Hadis ehlinin naklettiği “Müminler cennetteki makamlarından Allah’ı ziyaret edecekler” hadisi hakkındaki görüşünüz nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Ey Ebu Salt! Allah Tebareke ve Teâlâ, elçisi Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve alih) peygamberler ve melekleri de dâhil bütün yaratıklarından üstün kılmıştır. Ona yapılan itaati kendine itaat, ona uymayı kendine uymak bilmiş, dünya ve ahirette onu ziyaret etmeyi kendi ziyareti saymıştır. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. (Nisa, 80)” ve şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. (Feth, 10)” Ayrıca Resulü Ekrem’de şöyle buyurmuştur: “Kim beni sağken veya ölümümden sonra ziyaret ederse Allah’ı ziyaret etmiştir.” Peygamberin(sallallahu aleyhi ve alih) cennetteki derecesi herkesin derecesinden daha üstündür. Kim cennette bulunduğu derecesiyle kendi evinden Peygamberi(sallallahu aleyhi ve alih) ziyaret ederse Allah Tebareke ve Teâlâ’yı ziyaret etmiştir.”
Dedim ki: “Ey Allah resulünün oğlu! “Lâ ilâhe illâllah” demenin sevabı Allah’ın yüzüne bakmaktır” diye nakledilen rivayet ne anlama geliyor?”
Dedi ki: “Ey Ebu Salt! Kim Allah’ı diğer yüzler gibi yüzle vasfederse kâfir olmuştur. Allah’ın yüzü, onun enbiyaları, resulleri ve hüccetleridir (aleyhi selâm). Onlar o kimselerdir ki onların sayesinde Allah’a, dinine ve O’nu tanımaya yönelinilir. Aziz ve celil olan Allah buyuruyor: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak Rabbinin zâtı bâki kalacak… (Rahman, 26-27)” Ve yine Aziz ve celil olan Allah şöyle buyuruyor: “O’nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olucudur. (Kasas, 88)” Müminlerin Kıyamet günü dereceleri için Allah'ın Enbiyaları, Resulleri ve hüccetlerine bakmaları, büyük bir sevaptır. Nebi (sallallahu aleyhi ve alih)şöyle buyuruyor: “Kim benim Ehl-i Beyt ve itretime kin güderse, kıyamet gününde ne o beni görecektir, ne de ben onu.” Yine buyurmuştur ki: “Sizin aranızda bazıları benden ayrıldıktan sonra, bir daha beni göremeyecektir.” Ey Ebu Salt! Allah Tebareke ve Teâlâ mekânla vasfedilmez, gözler ve vehimler O’nu kavrayamaz.”
Dedim ki: “Ey Allah resulünün oğlu! Bana cennet ve cehennemle ilgili haber veriniz, acaba onlar şu anda yaratılmış mıdır?”
Dedi ki: “Evet, Allah Resulü göğe çıkarıldığı zaman cennete girdi, cehennemi de gördü.”
Dedim ki: “Bir grup, onların şu anda yaratılmayıp takdir edildiğini söylemekte.”
Dedi ki: “Ne onlar bizdendir, ne de biz onlardanız. Kim cennet ve cehennemin yaratıldığını inkâr ederse, şüphesiz Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve alih) ve bizi yalanlamış ve bizim velâyetimizden bir şey elde etmemiştir bu kişi ebedi olarak cehennem ateşinde kalacaktır. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “İşte bu, suçluların yalanladıkları cehennemdir. Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman, 43–44)” Nebi (sallallahu aleyhi ve alih) şöyle buyurmuştur: “Miraç’a çıkarıldığım zaman, Cebrail elimi tutarak beni cennete dâhil ederek bana oranın hurmasından verdi, bende onu yedim. Daha sonra o sulbümde sperme dönüştü. Yeryüzüne döndükten sonra Hatice’yle yakınlaşmamdan sonra Fatıma’ya (selamullahi aleyha) hamile kaldı. Böylelikle Fatıma (selamullahi aleyha) beşeri bir huridir. Ben her ne zaman cennettin kokusuna özlem duyarsam kızım Fatıma’yı(selamullahi aleyha) koklarım.”
****
Abdullah b. Abbas Aziz ve celil olan Allah’ın “Ayılıp kendine gelince dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim. (Araf, 143)” ayeti hakkında şöyle diyor: “Seni görmeyi talep ettiğimden dolayı seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim, senin görülmeyeceğine inananların ilkiyim.”[11]
****
Hafs b. Kıyas en- Nehai el- Gazi şöyle rivayet eder:
Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) Aziz ve celil olan Allah’ın:“ Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. (A’raf, 143)” bu ayetinin açıklamasını sordum.
Şöyle buyurdu: “Dağ denize battı ve kıyamet gününe kadar hareket halinde olacak.”
****
Muhammed b. El- Cehm şöyle rivayet ediyor:
Me’mun’un meclisinde idim, yanında Rıza Ali b. Musa’da (aleyhi selâm)bulunmaktaydı. Me’mun İmam Rıza’ya (aleyhi selâm) yönelerek şöyle sordu:
— Ey Allah Resulünün oğlu! Siz peygamberlerin (aleyhi selâm) masum olduklarını söylemiyor musunuz?
Buyurdu: Evet.
Sonra Kur’an ayetlerinden bazıları hakkında sorular sorduktan sonra sorusu buraya geldi: “Peki, o halde Aziz ve celil olan Allah’ın şu ayetleri hakkında ne diyorsunuz:
“Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim. (Araf, 143)” Nasıl mümkün olabilir Kelimullah Musa b. İmran (aleyhi selâm) zikri yüce Allah’ın görülemeyeceğini bilmiyor ve ondan böyle bir istekte bulunuyor?
Dedi ki: “Kuşkusuz Kelimullah Musa b. İmran (aleyhi selâm) Allah Teâlâ’nın gözle görülmekten yüce olduğunu biliyordu. Fakat aziz ve celil olan Allah Musa ile konuşup onu, fısıldaşan kimse kadar kendisine yaklaştırdıktan sonra kavmine dönerek onlara aziz ve celil olan Allah’ın kendisiyle konuştuğunu, kendisine yakınlaştırdığını ve münacat ettiğini haber verdi. Dediler ki: “Senin duyduğun gibi biz de onun sesini duymadıkça sana inanmayacağız.” Musa’nın kavminin sayısı yedi yüz bin kişiydi. Onlardan yetmiş bin kişiyi seçti, sonra onların arasından yedi bin kişiyi seçti, sonra onların arasından yedi yüz kişiyi seçti ve son olarak onların arasından da yetmiş kişiyi rabbinin tayin ettiği vakit için seçerek Sîna Dağı’na doğru hareket ettiler. Onları dağın eteğinde bekleterek kendisi yalnız başına dağa çıktı. Allah Tebareke ve Teâlâ’dan kendisiyle konuşmasını ve onlara sesini duyurmasını istedi. Zikri yüce Allah onunla konuştu ve topluluk Allah’ın konuşmasını yukarıdan, aşağıdan, sağdan, soldan, önden ve arkadan duydular. Çünkü Aziz ve celil olan Allah ağaçtan ses oluşturmuş ve o sesi her taraftan duyacakları şekilde yaymıştı. Ama onlar dediler ki: “Allah’ı apaçık görmedikçe duyduğumuz sesin Allah’ın sesi olduğuna inanmayacağız.” Tekebbür ve azgınlık halinde Böylesine ağır bir lâf ettiklerinde, Aziz ve celil olan Allah onlara bir yıldırım gönderdi de zulümleri sebebiyle yakalayıp öldürdü. Musa (aleyhi selâm) dedi ki: Ey rabbim! İsrail Oğulları’nın yanına döndüğümde onlar: “Allah ile münacat etme iddian gerçek dışı olduğundan onları götürüp öldürdün dediklerinde, onlara ne diyeyim?” Allah onları diriltip Musa ile gönderdikten sonra onlar yine dediler ki: “Gerçekten eğer sen Allah’tan ona bakman için kendisini göstermesini istersen, O senin isteğini kabul eder ve sen de Onun nasıl olduğunu bize haber verirsin; biz de Allah’ı gerektiği gibi tanırız.” Musa (aleyhi selâm) dedi ki: “Ey kavmim! Allah gözle görülmez, onun niteliği yoktur; ancak ayet ve nişaneleri ile tanınır.” Onlarda dediler ki: Allah’tan bu isteğimizi istemezsen sana asla inanmayız.” Musa (aleyhi selâm): “Ey Rabbim! İsrail Oğulları’nın ne dediklerini duydun. Sen onların yararına olanı daha iyi bilirsin.” Dediğinde Ulu ve Yüce Allah, Musa’ya (aleyhi selâm) şöyle vahyetti: “Ey Musa! Onların istediklerini benden iste, seni onların cehaletinden dolayı sorgulamayacağım.” O vakit Musa (aleyhi selâm) dedi ki: ““Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Buyurdu. Rabbi o dağa (nişanelerinin biriyle) tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim.” (kavmimin bilgisizliğinden tam bir bilgi ve marifetle sana dönüyor ve Kavmim içinde senin görülmediğine) inananların ilkiyim.[12]”
Me’mun: “Başarın Allah’tandır, bravo ey Ebul Hasan!
[1] — Elbette bu iki hadiste o kişilerin Allah’ı görme düşüncesi vardı yoksa elleri yukarı kaldırıp dua etmenin bir sakıncası yoktur tam tersi rivayetlerde bu şekilde dua edilmesi gelmiştir.
[2] — Çıplak gözle güneşe direkt olarak bakamayan insan nasıl olurda Allah’ı görebilme iddiasında bulunmaktadır.
[3] — Bu rivayetten anlaşılıyor ki, burada kastedilen görme, somut gözle görme olmadığı gibi, delil aracılığı ile elde edilen kalbî bir inanç da değildir.
"Musa belirlediğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, "Rabbim, kendini bana göster de sana bakayım." dedi. (Allah,) "Sen beni asla görmeyeceksin; ama şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa, sen de beni göreceksin." dedi." (Araf, 143) Ayette geçen "tecella" fiili "celâ" kökünden gelir görünme, ortaya çıkma anlamına gelir. Ayette geçen "dekken", "medkuken" anlamında kullanılmış ve un ufak edilmiş, yerle bir edilmiş demektir. "Harre" fiilinin kökü olan "hurûr," düşmek; "sa'ka," ölmek veya duyu organlarının donması ve algılama yeteneklerini yitirmeleri yolu ile bayılmak; "efâka" fiilinin kökü olan "ifâkat" ise, akıl ve duyu organlarının tekrar sağlıklı durumlarına dönmeleri demektir.
Ayetten çıkan anlam şudur: "Musa (kendisi için) belirlediğimiz vakitte (buluşma vaktinde) gelip de Rabbi (kendi kelâmı ile) onunla konuşunca, (Musa) dedi ki: Rabbim bana kendini göster de sana bakayım." Yani beni sana bakmaya muktedir kıl ki, sana bakıp seni göreyim. Çünkü görmek, bakmanın ve bakmak da imkânına kavuşturulmanın ve bu imkânı bulmanın sonucudur. "(Allah) dedi ki: Sen beni asla görmeyeceksin; ama şu dağa bak. "Musa Peygamber'in yakınında olan ve görebildiği bir dağa işaret ediliyor, "eğer o yerinde kalırsa, beni göreceksin." Yani sen beni görmeye dayanamazsın. O hâlde şu dağa bak. Ben ona tecelli edeceğim. Eğer o yerinde kalır ve beni görmeye dayanırsa, bil ki, bana bakmaya, beni görmeye dayanabilirsin. "Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti." Yani onu havaya dağıttı veya onu yerinden koparıp yürüttü. "Musa kendinden geçerek yere düştü." Gördüğü manzaranın dehşetinden ölü veya baygın durumda yere düştü. "Aydınca, 'Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin. Tevbe edip sana döndüm...' dedi." Yani yaptığım teklifi geri alarak sana döndüm. "Ben, inananların ilkiyim." Yani ben, senin görülmeyeceğine inananların başında gelirim. Ayetin zahirî anlamı budur.
Eğer ayette sözü edilen görme ve bakma olayını normal avamca anlayışa göre değerlendirirsek, bunu gözle görme ve bakma anlamına algılarız. Hiç şüphesiz görme olayının gerçekleşebilmesi için görülen cismin şekil ve renk bakımından benzerinin taslak hâlinde görme cihazında oluşması gerekir.
Kısacası, maddî görme olayının gerçekleşebilmesi için hem görülenin, hem de görenin maddî bir cisme ihtiyacı vardır. Oysa Kur'ân bize Allah'ın hiçbir bakımdan hiçbir şeye benzemediğini kesin bir dille öğretiyor. Allah, cisim veya cisim benzeri bir şey değildir; zaman, mekân ve yön kapsamına girmez. Ne dış dünyada ve ne zihinde hiçbir şey hiçbir bakımdan O'nun benzeri veya yaklaşığı değildir.
Açıktır ki, böylesine yüce bir varlık, bildiğimiz anlamda bir görme olayının konusu olamaz, ne dünyada ve ne ahirette hiçbir taslakla (zihnî suretle) örtüşmesi düşünülemez. Peygamberlerin efendileri olan beş ulülazm peygamberden biri olan Musa gibi yüce bir peygamberin bu gerçeği bilmeyeceği düşünülemez. Ayrıca onun insan gözüne bağışlanacak olağan dışı bir güç sayesinde Allah'ı hareketten, zamandan, yönden ve mekândan, maddeden ve maddî niteliklerden münezzeh olarak görmeyi temenni edeceğini de varsayamayız. Çünkü böyle bir söz, ciddiyetten son derece uzak bir söz olur. Allah, maddî bir sebebe (meselâ göze) öyle bir güç verebilir ki, bu sebep özünü ve niteliğini kaybetmeyerek madde dışı, miktarla ve zamanla sınırlanamayan yüce bir varlıkla fonksiyonel ilişki kurabilir sözünün ne anlamı olabilir?! Bizim bildiğimiz ve maddî bir fonksiyon olan bu görme olayının maddeden hiçbir iz taşımayan bir varlıkla bağlantı kurması imkânsızdır. Buna göre eğer Musa Peygamber görme isteğinde bulunuyorsa, onun istediği görme şu bildiğimiz gözle görme değildir. Bunun gerektirdiği bir sonuç olarak Allah'ın Musa'nın cevabında imkânsız olduğunu bildirdiği görme de şu gözle görme değildir. Çünkü gözle görmenin imkânsızlığı, soru ve cevap konusu olmayacak derecede apaçık bir gerçektir.
Yüce Allah, bazı ayetlerde görmekten ve ona yakın anlamdaki olaydan söz ediyor ve bunun sabit olduğunu bildiriyor. Şu ayetlerde buyrulduğu gibi: "O gün bazı yüzler, parlar güzelleşir ve Rablerine bakar." (Kıyamet, 22-23), "Gönül gördüğünü yalanlamadı." (Necm, 11), "Kim Allah'la kavuşmayı özlüyorsa, (bilsin ki,) Allah'ın (bu buluşma için) belirlediği vakit kesinlikle gelecektir." (Ankebût, 5), "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? İyi bil ki onlar, Rableri ile buluşmaktan şüphededirler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır." (Fussilet, 54), "Kim Rabbi ile buluşmayı özlüyorsa, iyi ameller işlesin ve kulluk görevlerinde hiç kimseyi Rabbine ortak koşmasın." (Kehf, 110)
Bunlara karşılık görmenin imkânsız olduğunu bildiren ayetler de vardır. Şu ayetler gibi: "Sen beni asla görmeyeceksin." (Â'râf, 143), "Gözler O'nu görmez, O gözleri görür." (En'âm, 103)
Acaba bazılarının söyledikleri gibi ayetlerde sözü edilen görmekten maksat, kesin bilgidir de bu bilginin kesinliğini vurgulamak için mi görme kavramı kullanılmıştır?
Hiç şüphesiz bu ayetlerde kesin olan bir bilginin varlığı kanıtlanıyor. Fakat mesele bu kesin bilginin mahiyetini belirlemektedir. Çünkü biz her kesim bilgiyi, görme ve buluşma gibi görmeye yakın anlam taşıyan kavramlarla tanımlamıyoruz. Nitekim geçmişte İbrahim Peygamber'in, İskender'in ve Kisra'nın yaşadığını onları görmediğimiz hâlde biliyoruz. Yine Londra, Şikago ve Moskova adlı şehirlerin var olduklarını kesin olarak biliyoruz, ama onları görmüş değiliz. Fakat ne kadar vurgulamalı bir ifade kullanmak istersek isteyelim bu bilgiye görme demiyoruz. Meselâ sen, "Ben İbrahim Peygamber'in, İskender'in ve Kisra'nın var olduklarını onları görmüş gibi biliyorum." dersin; fakat "Onları gördüm" veya "görüyorum" demezsin. Bunların yanı sıra "Londra'nın, Şikago'nun ve Moskova'nın var olduklarını biliyorum." dersin; ama "Bu şehirleri gördüm" veya "görüyorum" demezsin.
Bundan daha açığı temel aksiyomlar ve postulatlarla ilgili kesin bilgimizdir ki, bunlar genelleme niteliğinde olduğu için somut ve algılanabilir şeyler değildirler. "Bir, ikinin yarısıdır.", "Dört, çift sayıdır." ve "Tamlama, iki ayaktan oluşur." şeklindeki sözlerimiz gibi. Bunlar, bilgi diye tanımlamaları uygun olduğu hâlde asla görme diye adlandırmaları uygun olmayan kesin bilgilerdir.
Akıl ve düşünce veya vehim ürünü bütün tasdiki hükümlerde de durum aynıdır. Husulî ilimler diye adlandırdığımız zihnî bulgular da böyledir. Bunlara bilgi adını veririz, fakat onları görme kavramı ile ifade etmeyiz. Onlardan "Onları biliyoruz" diye söz ederiz; ama "Onları görüyoruz" demeyiz. Eğer onlarla ilgili olarak görme kavramını kullanırsak, onu gözlemlemek ve bulmak anlamında değil, hüküm vermek ve kabul etmek anlamında kullanırız. ["Böyle görüyorum" ifadesini, "Böyle hüküm veriyorum" anlamında kullandığımız gibi.]
Fakat bilgilerimiz arasında öyleleri var ki, onlar hakkında hiç tereddüt etmeden görme kavramını kullanırız. Meselâ, "Benim ben olduğumu görüyorum" ve "Şunu istediğimi, şundan hoşlanmadığımı, şunu sevdiğimi, şundan nefret ettiğimi, şunu arzu ettiğimi, şunu temenni ettiğimi görüyorum" deriz.
Yani, "Kendimi buluyor ve doğrudan doğruya gözlemliyorum. Onunla aramda herhangi bir engel yok-tur", "Algılanabilir olmadığı gibi düşünce ürünü de olmayan iç isteğimi buluyor ve gözlüyorum", "İç dünyamda hoşlanmama, sevgi, nefret, arzu ve temenni buluyorum."
Bu sözler,"Senin şunu sevdiğini ve şundan nefret ettiğini görüyorum" şeklindeki sözlerden farklıdırlar. Çünkü bu sözün anlamı, "Seni bir şekilde gördüm ki, bundan sende sevgi veya nefret olduğu sonucuna vardım" şeklindedir. Oysa insanın kendisinin bir şeyi istediği, bir şeyden hoşlanmadığı, bir şeyi sevdiği veya bir şeyden nefret ettiği şeklinde kendini gördüğünden söz etmesine gelince; o bu sözleri ile bu hâlleri vakıa olarak kendinde bulduğunu kastediyor, yoksa birtakım deliller aracılığı ile bu sonuçlara vardığını, akıl yürütme yolu ile varlıklarına hükmettiğini söylemek istemiyor. Tersine, insan bu hâlleri dolaysız olarak ve ip ucu niteliğindeki bir aracın kanıtlamasına başvurmaksızın kendi içinde bulmaktadır.
İnsanın, bilinenleri objektif varoluşları ile bulması şeklinde tanımlayabileceğimiz bu tür bilgiler hakkında görme kavramı yaygın olarak kullanılır. Bunlar insanın kendi kişiliği, iç güçleri, kişilik nitelikleri ve psikolojik sıfatları ile ilgili bilgilerdir. Bunlar üzerinde herhangi bir yönün, zamanın, mekânın veya kendi dışında başka bir cismanî durumun müdahalesi yoktur. Bu gerçekleri iyi kavramak gerekir.
Yüce Allah, görmekten söz ettiği her ayette bu görme ile birlikte bazı özelliklerden de söz ediyor, bu görmeye bazı nitelikler ekliyor. Bu durum bize gösteriyor ki, bu görme ile bizim de kendi aramızda görme diye adlandırdığımız bu bilgi türü kastediliyor. Şu ayette buyrulduğu gibi: "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? İyi bilin ki onlar, Rableri ile buluşmaktan şüphededirler. İyi bilin ki O, her şeyi kuşatmıştır." (Fussilet, 54)
Burada ilk olarak şu gerçek vurgulanıyor: Allah, her şeyde hazırdır veya her şeyde görülmektedir. O herhangi bir yöne, herhangi bir mekâna veya herhangi bir şeye mahsus değildir. Tersine her şeye şahittir, her şeyi kuşatmaktadır. Eğer bir şey Onu bulsa, Onu her şeyin zahirinde ve batınında, kendi vic-danında ve nefsinde bulur. Eğer Onunla bir buluşma olursa, bu nitelikte olur. Bu buluşma yön, zaman ve mekânın belirleyici olduğu cismanî bir buluşma tarzında olmaz. "Gönül gördüğünü yalanlamadı." (Necm,11) ayetinde görme olayının gönle izafe edilmesinde de bu yönde bir işaret vardır. Buradaki gönülden maksat, insanın algılayan nefsidir; yoksa göğüs boşluğunun solunda asılı duran et parçası değildir.
Bunun bir başka benzeri, "Hayır, aslında onların işledikleri günahlar kalplerini paslandırmıştır. Hayır, o gün onlarla Rableri arasında perde çekilecektir." (Mutafifîn, 15) ayetleridir. Bu a-yet, onlar ile Allah arasında perde olan şeyin işledikleri günahların pası olduğunu kanıtlıyor. Bu pas onların kalpleri ile, yani kendileri ile Rableri arasına girerek onları Rablerini görme şerefinden alıkoymuştur. Eğer Rablerini görebilseler onu gözleri ile değil, kalpleri ile yani kendi benlikleri ile göreceklerdir.
Allah, bazı ayetlerde gözlerle görmenin ötesindeki bir başka görme türünün varlığından söz ediyor. Şu ayetlerde buyurduğu gibi: "Hayır, eğer kesin bilgi ile bilseniz, cehennemi kesinlikle görürsünüz. Sonra da onu yakin gözüyle göreceksiniz." (Tekâsür, 7), "Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (Allah'ın onlar üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanatını) gösteriyorduk ki (müşriklerle tartışırken kanıt getirebilsin) ve kesin inananlardan olsun." (En'âm, 75) Ayette geçen "melekut" kavramının nesnelerin iç yüzü olduğu, duyumsanabilen görünür tarafları olmadığı belirtilmişti.
Bu gerekçeler şunu ortaya koyuyor: Yüce Allah, bazı ayetlerde göz aracılığı ile gerçekleşen duygusal görmenin ötesinde başka bir görme türünün varlığını açıklıyor. Bu, insanda var olan bir şuur türüdür. İnsan bu şuur aracılığı ile duyumsama ve düşünme aracı kullanmaksızın nefsi ile bir şeyin bilincine varır. İnsanın Rabbi ile ilgili bir şuuru vardır. Bu şuur düşünce ve delil kullanma yolu ile sağlanmış bir inançtan başka bir şuurdur. İnsan bu şuuru doğal olarak gönlünde bulur. İnsan ile bu şuur arasına hiçbir engel girmez. İnsanı bu şuurdan gaflete düşüren tek şey, nefsi ile ve işlediği günahlarla meşgul olmasıdır. Bununla birlikte bu gaflet, görülen ve var olan bir şeyden gafil olmaktır. Yoksa bilginin bütünü ile ve kökten kaybolması söz konusu değildir. Ayetlerde asla böyle bir şey yoktur. Ayetlerde bu bilgisizlikten gaflet diye söz edilir. Gaflet, bilginin bilgi ile kaybolmasıdır, yoksa bilginin kökten yok olması değildir. Ayetlerin açıkladığı ve akim açık delillerle doğruladığı gerçek budur. Ehl-i Beyt İmamları'ndan gelen rivayetler de bu gerçeği teyit etmektedir.
Ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, görme ve buluşma diye adlandırılan bu bilgi türü, "O gün bazı yüzler taravetli, parlak olacaklar ve Rablerine bakacaklar." (Kıyamet, 22-23) ayetlerinde görüldüğü gibi, kıyamet günü salih kullar için gerçekleşir. Bu şerefe ermenin yeri orasıdır. Dünyada ise insan bedeni ile meşguldür, doğal ihtiyaçlarına dalmıştır, Rabbinin ayetleri aracılığı ile buluşma ve kesin bilgi yolunda yürümektedir, "Ey insanoğlu, sen Rabbine varan yolda didinip duruyorsun, sonunda O'na kavuşacaksın." (İnşikak, 6) ayetinde vurgulandığı gibi Rabbi ile buluşmaya varan yolda didinip durmaktadır. Rabbi ile buluşmadan bu bilgiye ulaşamaz. Dönülecek son merciin, varılacak son noktanın Allah olduğunu vurgulayan başka ayetler de vardır.
Bu bilgi türü, yüce Allah'ın kendisi hakkında var olduğunu bildirdiği ve görme ve kavuşma diye adlandırdığı özel zarurî ilimdir. Bu adlandırmanın hakikat tarzında mı, yoksa mecaz tarzında olduğunun araştırması bizim için önemli değildir. Çünkü bilindiği gibi karineler maksadın bu yolda olduğunu gösteriyor. Eğer tabir hakikat nitelikli ise, bu karineler belirleyici karinelerdir. Eğer tabir mecaz nitelikli ise, karineler caydırıcı karinelerdir. Bu gerçeği böylesine orijinal bir şekilde açıklayan ilk kitap, Kur'ân'dır. Elimizdeki içerikleri ile daha önceki semavî kitaplar, Allah ile ilgili bu tür bir bilginin varlığından söz etmemektedir. Bu tür meseleleri ele alan felsefecilerin bize ulaşan incelemelerinde de bu tür bilgiye yer verilmiyor. Çünkü onlara göre huzurî bilgi, sadece bir şeyin kendisini bilmesidir. Bu bilgi türünü ilk kez İslâm bahsetmiştir. Dolayısıyla ilâhî bilgilerin netleşmesinde Kur'ân'a çok şey borçluyuz.
Şimdi incelediğimiz ayete dönelim: "Musa belirlediğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim, kendini bana göster de sana bakayım.' dedi." ifadesi, Musa Peygamber'den (aleyhi selâm) gelen ve az önce açıkladığımız gibi zarurî ilim anlamı taşıyan bir görme isteğidir. Bilindiği gibi yüce Allah, Musa Peygamber'i, O'nun ayetlerini gözleyerek elde edilen bilgiyle özel olarak donattı. Sonra buna ek olarak onu peygamber seçmekle, arkasından kendisi ile konuşmakla onurlandırdı ki bu konuşma, ona işitme yolu ile Allah'a ilişkin bilgi kazandırdı. Bu ayrıcalıklar üzerine kendisine ek olarak görme yolu ile de bilgi bağışlanmasını istedi ki, bu bilgi türü, Allah'a ilişkin zarurî bilginin kemal derecesidir. Allah, isteklerin ve arzuların en hayırlı muhatabıdır.
Musa Peygamber'in (aleyhi selâm) istediği, bu tür görmedir; gözle görme anlamındaki görme değildir. Musa gibi büyük bir peygamber, her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'ı bu şekilde görmenin imkânsız olduğunu bilmemekten yücedir. O Musa Peygamber ki, bu buluşma için seçtiği heyetin Allah'ı görmeyi istemeleri üzerine, "Hani siz, 'Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayız.' demiştiniz. Bunun üzerine, sizi yıldırım kapıverdi ve siz bakıyordunuz..." (Bakara, 55) "Aramızdaki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin?" (Â'râf, 155) diyerek bu kimseleri beyinsizlikle nitelemişti. Öyleyken kendisi beyinsizlikten kaynaklandığını söylediği bir istekte bulunmaya nasıl yeltenebilir? [el-Mîzan, c.8, s.370, 334-341-361]
[4] — Aslında bu kelimenin kökeninde yatan anlam, objeler dünyasında gözlemlenen şeyin zihne yansıması ve gerçeğine ulaşılması için algılayıcı güçlerin en güçlülerinden sayılan görme duyusu ile algılayıştır. Ayette geçen görme ve körlük, bilgi ve cehalet veya iman ve küfürdür. [el-Mîzan, c.7, s,434]
[5] — Ebu Cafer Muhammed b. Numan el-Ahvel
[6] — Hadis: Zayıf. [Allâme Meclisi, Mir'at'u'l-Ukul, c.l, s.347]
[7] — el-İhticac adlı eserde Hz. Ali'nin (a.s) bir hutbesinde şöyle buyurduğu kaydedilir. “Delili ayetleridir. Varlığı ispatıdır... Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir... Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz. O, delil ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine ulaştıran ilâhtır.» Bu hutbedeki en latif konulardan biri, şu güzel cümlede ifade edilmiştir: "Varlığı ispatıdır." Bu sözle şunu kastediyor: O'nu ispat edecek kanıt, bizzat O'nun dıştaki varlığıdır. Yani O, zihne girmez, akla sığmaz.
"Tasavvur edilen her şey O'nun tersinedir." ifadesiyle kastedilen, O'nun zihinsel biçimden başka olduğu değildir. Çünkü bütün dış (objektif) varlıklar böyledir. Tam tersine maksat şudur:
Yüce Allah, ne olursa olsun zihinsel tasavvurun hikâye ettiği, anlattığı şeyin tersinedir, o değildir. Dolayısıyla hiçbir zihinsel biçim O'nu kuşatamaz. Hatta O'nun kutsal katının bu tasavvurdan, yani" O her tasavvurun tersinedir" tasavvurundan da münezzeh olduğundan gaflet etmemelisin.
"Zatı ve özü bilinen, ilâh olamaz."ifadesi, yüce Allah'ın herhangi bir bilgiye konu olmaktan, herhangi bir anlama ve algılamaya yenik düşmekten çok daha yüce olduğunu beyan etmek için serdedilmiştir. Çünkü zatı ve özüyle bizim bilgi ve tanımamıza konu olan her şey, bizden ve bilgimizden başka bir şeydir ki, bilgimize konu olabiliyor. Fakat Allah bizi de, bilgimizi de kuşatıcıdır: bizi de, bilgimizi de var edici, ayakta tutucudur. Böylece hiçbir şekilde kendimizi ve bilgimizi O'nun zatının kuşatmasından ve egemenliğinin kapsamında olmaktan kurtaramayız. Kurtaramayınca da O'nun hakkında, ayrı bir şeyin ayrı bir şeye olan bilgisi gibi bir bilgimizin olması mümkün değildir. Ali (a.s) bu gerçeği, "O, delil ile kendine delâlet eden, bilgi ile kendine ulaştıran ilâhtır." sözüyle beyan etmiştir.
Yani, kendisine delâlet edecek delili, kendisine doğru kılavuzlayacak kılavuzu var edip kendisine delâlet etmesini, kılavuzlamasını sağlayan delil ve kılavuz, yine yüce Allah'ın kendisidir. Aynı şekilde bilginin kendisine ulaşmasını, kendisiyle bir tür ilintili olmasını sağlayan, yine yüce Allah'ın kendisidir. Bunun sırrı şudur: Her şey, ama bütün her şey, O'nun kuşatması ve hegemonyası altındadır. O hâlde bir şeyin O'na yol bularak O'nu kuşatması nasıl mümkün olabilir?! Oysa O, onun kendisini de, yol bulmasını da kuşatmış bulunmaktadır. [el-Mîzan, c.6, s. 135-137]
[8] — Latif: Bir şeyin içine sızabilen, nüfuz eden ince varlık demektir. [el-Mizan, c.7, s.419]
[9] — Enam, 103
[10] — Bu tür tabirler birçok rivayette yer almıştır. Eğer hadislerin, Masumlardan (aleyhimu’s selâm) naklolduğuna yakin edersek bu şekilde söylemek zorundayız: bu büyük zatlar yüce marifetleri açıklamak için kelime ve tabirlerin yetersizliğinden dolayı o zamanın insanlarının daha iyi anlayabileceği temsil, tabir ve kelimeleri kullanmak zorunda kalıyorlardı. Bundan dolayı mücerret ve manevî tabirleri maddi ve hissel kalıplarda dile getirmekteydiler. (mütercim)
[11] - Ünlü Şii Alimi Şeyh Saduk (r.a) bu konu hakkında şöyle söylüyor: Şüphesiz Hz. Musa (aleyhi selâm) Allah azze ve celle’nin görülmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Buna rağmen aziz ve celil Allah’tan kendisini ona göstermesini istemesi kavminin ısrarından dolayı idi. Bundan dolayı Hz. Musa (aleyhi selâm) rabbinden izin almadan kendisine ona göstermesini istedi ve dedi ki: “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” Rabbi dedi ki: “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o hareket halinde yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” Sözünün anlamı yani sen beni asla beni göremezsin. Çünkü dağ asla aynı anda hem sakin hem de hareket halinde olamaz. Bu Allah azze ve celle’nin şu sözü gibidir: “Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler. (A’raf, 40)” Yani, devenin iğnenin deliğinden hiçbir zaman geçmeyeceği gibi onlarda hiçbir zaman cennete giremeyeceklerdir. “Rabbi o dağa tecelli edince” yani Allah ayetlerinden bir ayetle dağa zahir oldu. O ayet ise yarattığı nurlardan bir nurdu. O nurdan o dağa attığında Hz. Musa dağın o azamet ve görkemine rağmen sallanıp parçalanmasını görünce bayılarak yere yığıldı. Kendine gelip ayılınca: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim” dedi. Yani senin marifetine geri döndüm ve kavmimin beni seni görmeye zorlamalarından tövbe ediyorum. Bu tövbe günahtan kaynaklanan bir tövbe değildi. Çünkü enbiyalar küçük ve büyük günahlar işlemez ve ayrıca görme iznini almadan önce istekte bulunmaması farz değildi. Ancak istekte bulunmadan önce izin alması edeptendi. Bazıları Hz. Musa’nın izin aldığını ve Allah’ın da izin verdiğini rivayet etmişlerdir. Böylelikle Hz. Musa’nın kavmi Allah’ın görülemeyeceğini anlamış olacaklardı. “Ben tövbe edenlerin ilkiyim” sözünden amaçta Hz. Musa’yla birlikte olup da Hz. Musa’dan rablerini kendilerine gösterme isteğinde bulunanların arasından Allah’ın görülemeyeceğini anlayan ilk müminim demektir.
Bu doğrultuda rivayet edilen ve şeyhlerimizin (rahmetullahi aleyhim) kitaplarında getirdikleri hadisler bana göre doğru hadislerdir. Bazılarının anlamını bilmeden okuyup onu yalanlayarak bilmeden küfre düşeceklerden korktuğumdan bu babda bu hadisleri getirmeyi uygun görmedim.
Ahmed b. Muhammed b. İsa kitabının nadirler kısmında ve Muhammed b. Ahmed b. Yahya’nın camii’sinde “ruyet”in anlamında kısmında getirdiği hadisler sahih hadislerdir. Hakkı yalanlayanlardan ve anlamına cahil olanların dışında kimse onları reddetmez. Kelimeleri Kur’an’ın kelimeleridir. Hadislerin her birinde teşbih ve tatil ekolü nefyedilerek tevhit ispat edilmektedir. Ancak İmamlarımız (salavatullahi aleyhim) bize insanların akılları ölçüsünde onlarla konuşmamızı emretmiştir.
Rivayetlerde gelen “ruyet” kelimesi ilim anlamındadır. Çünkü dünya şek, tereddüt ve düşünce yurdudur. Kıyamet günü olduğunda Allah’ın ayetleri ve sevap ve azap işleri kulları için belli olacak, tereddütler kalkarak Allah azze ve celle’nin kudretinin hakikati bilinecektir. Bunun tasdiki Allah azze ve celle’in kitabındadır. Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir). (Kaf, 22)” Hadiste ‘Allah azze ve celle görülecektir’ gelmesinin anlamı yani yakini bir ilimle bilinecektir. Aziz ve celil Allah şöyle buyurmuştur: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? (Furkan, 45)” ve Allah’ın bu buyruğu: “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin mi! (Bakara, 258)” ve şu buyruğu: “Binlerce kişinin ölüm korkusuyla yurtlarından çıktıklarını görmedin mi? (Bakara, 243)” ve keza şu buyruğu: “Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi? (Fil, 1)” Bu ayetler ve benzerlerinde geçen görmekten maksat kalp gözüyle görmektir, normal gözle değil. Allah azze ve celle’nin bu sözüne gelince ki şöyle buyurmuştur: “Rabbi o dağa tecelli edince” anlamı şudur: Allah azze ve celle dağın onunla seraba döndüğü, dağın un ufak olduğu ve parçalanarak toprağa dönüşmesini sağladığı ayetleriyle o dağa zahir oldu. Çünkü dağlar o ayetlerin ağırlığına tahammül edemediklerinden bu duruma düştüler. Denilmiştir ki o dağa ilahi Arş yansımıştır.
[12] - Araf, 143
İNSAN İLE ALLAH (C.C) ARASINDAKİ PERDELER
Hikem-i Atâiyye isimli kitaptan bazı sohbetlerimizde bazı maddeleri açıklamaya çalışmıştık. Şimdi yine aynı kitaba devam ediyoruz inşallah.
“Allah’ın “Kahhar” sıfatının bir delili de beraberinde olmayan bir şeyle seni perdelemesidir”
Allah (c.c) kadîmdir. O’nun dışındaki her şey, mevcudât hadîstir (sonradan yaratılmadır) O varken başka bir şey yoktur. Aslen mevcut olmayan bu şeylerin sana hakikî ve tek mevcut olan Allah’ı (c.c) perdelemesi O’nun “Kahhar” sıfatını gösterir. Fâni şeyin bâki olanı perdelemesi Kahr alametidir.
Muhterem kardeşlerim!
Meselâ size dedim ki burada ışık var. Fakat önüne bir perde çektiğimiz zaman ışığı göremiyoruz. Bu burada ışık yok demek değildir. Var fakat perdeli olduğu için göremiyoruz.
Aziz kardeşlerim, Allah’ın (c.c) varlığı zâtî’dir. Ezelî’dir, Kadîm’dir. Allah Teâlâ’dan başka bütün eşyaların varlığı, zâtî değildir, yani kendisinden değil de Allah’ın (c.c) yaratması iledir. Zâtî demek, Allah’ın (c.c) varlığı kendisinden olup, başka bir şeye ihtiyacı olmaması demektir. Oysaki, Allah Teâlâ’dan başka bütün eşyaların varlığı ise, Allah’ın (c.c) yaratması iledir. Yani Allah (c.c) yaratmasaydı, onlar olmazdı.
Muhterem kardeşlerim!
Her şeyin ayakta durması, Allah (c.c) ile olup, hiçbir şeyin müstakil varlığı yoktur. Yani şöyle bir misâl vereyim:
Eğer Allah (c.c) yedi kudretini bir saniye olsun kâinattan çekmiş olsa, bütün eşyalar altüst olur. Ne yer kalır, ne gök kalır, ne de dağ kalır. Hiçbir şey kalmaz. Bütün bunları tutan sadece ve sadece Allah’ın (c.c) yed-i kudretidir.
Bunun için, mademki bütün mevcudât, Allah’ın (c.c) varlığı ile var, o halde hiçbir şeyin Allah ile kul arasında perde olmaması gerekir. Fakat bununla beraber, çok kişiler ya mala veya evlada vs.ye takılarak Allah’ı (c.c) görmemezlikten geliyorlar.
İşte bunlarAllah’ın (c.c) “kahhar” vasfıdır. Allah (c.c) bizi muhafaza eylesin.
İnsan bir takım günahlar işliyor, hatta büyük günahlar işliyor. O günahlar kalbe perde oluyor. O zaman da insan Allah’ın (c.c) bu kudretini ve azâmetini unutuyor ve başka şeylere, mala, evlada vs. bağlı kalıyor. O ilahi nuru artık göremez oluyor ve Allah’a (c.c) karşı mahcub kalıyor.
Bütün bunlara sebep olan insanın isyanıdır. İnsan âsi olmaz ise, kalb temiz olursa, mutlaka Allah’ın (c.c) kudretini, azâmetini görecektir. Ancak, günah işleyince, bütün bunlardan mahrum kalıyor. Burada bir şeyi daha belirtmek istiyorum: Sadece günahlar kalbe perde olmuyor, günah ile birlikte, kalpte kibir, gurur, kendini beğenme gibi şeyler olursa, o zaman hicab devam ediyor ve Allah’a (c.c) dönmesi de çok zor oluyor.
Değerli kardeşlerim, işlenen günah ne kadar büyük olursa olsun, eğer işin içinde kibir ve nefis olmazsa, inşaallah en sonunda kişi tevbeye muvaffak oluyor. Hatta işlenen o günah çoğu kere, kişinin kendisini, hakir ve fakir görmesine sebep oluyor, ancak kibir olursa, dönmesi çok zor oluyor.
Meselâ ilk günah işleyen şeytan aleyhillâne, o işlediği günah, kibirden dolayı olduğu için hiç dönmedi. Âdem (a.s) ise, evet Allah’ın (c.c) emrine muhalefet etti ama kibirden dolayı etmediği için, O döndü ve tevbe etti.
“Her şeyi ortaya çıkaran O (c.c) iken bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl tasavvur edilebilir?”
Allah (c.c) aslında “zahir”dir. Basiret ile (kalp gözüyle) her şeyde görülebilir. Perde O’nda değil, görmeyenin gözlerindedir. Evet, daha önce de belirtmiştik ki, hiçbir şeyin varlığı müstakil değildir, bütün her şeyin varlığı Allah’ın (c.c) yaratması iledir. Hiçbir şey yok iken, onu var eden, ortaya çıkaran Allah (c.c) iken, Allah’ın yarattığı bir şeyi nasıl olur da Allah’a (c.c) perde olabilir?
Ancak daha önce söylediğimiz o günahlar ve kibir vs.den dolayı kalpte oluşan perdeler müstesna. Allah (c.c) aslında “zâhir”dir dedik, evet yaratılmış olan her şey Allah’ın (c.c) bir sıfatının tecellisidir. Allah (c.c) her şeyi yarattığı gibi, her şeyin devamı da Allah (c.c) iledir.
Meselâ, bir insan bir kâğıda bir şeyler yazar ve o yazı da öyle kalır. Ancak, Allah’ınki (c.c) öyle değil. O bu kâinatı yaratmış, yarattığı gibi de bu kâinatı ayakta tutuyor. Yani, kâinatın yaratılması Allah’ın (c.c) varlığına delil olduğu gibi, kâinatın ayakta duruyor olması da yine Allah’ın (c.c) varlığına delildir.
Meselâ, güneşin ve ayın bu şekilde durması, bu toprak ve üzerindeki bitkilerin bitmesi, yerin altındaki ve üstündeki suların akması hep Allah’ın (c.c) sayesindedir.
“Her şey için zâhir iken bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir”
Allah(c.c) her şey için “zâhir”dir. Her şey O’nu tanıyor ve hâl lisanıyla O’nu tesbih ediyor. Ama bunu ancak ârifler anlayabiliyor.
“Yedi gök, yer ve içindekiler O’nu tesbih ederler. Hiçbir şey yok ki O’nu tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsra-44)
Muhterem kardeşlerim, birincide, her şeyi izhar eden Allah’tır (c.c) dedik, ikincide, her şeyi ayakta tutan Allah (c.c) dedik. Şimdi ise üçüncü yani Allah’ın (c.c) her şeyde görünmesini açıklayacağız inşaallah.
Meselâ âsi bir insan görürsünüz. Bu insan da bile Allah’ın (c.c) bir vasfı vardır. Nedir o? O vasıf, Allah’ın vasıflarından “şedidül ikab”dır. Bir insan görürsünüz ki bu ise “mûti”dir. Onda Allah’ın “Rahîm” ve “Rahman” sıfatı vardır. Bir insan görürsünüz, tevbe ediyor. Onda Allah’ın (c.c) “Gafur” sıfatı var. Yani her şeyde Allah’ın sıfatlarından birisi vardır. Birisine baktığınız zaman Allah’ın (c.c) “Cemâl” sıfatını, ateşe baktığınız zaman “Celâl” sıfatını görürsünüz. Her neye bakarsanız bakın, her şeyde Allah’ın (c.c) sıfatlarından birini mutlaka görürsünüz. Yani bütün gördüğümüz eşya, güzelliği ve içindeki hikmetiyle, bize Allah’ın (c.c) sıfatlarını andırır. Bu duruma göre biz diyoruz ki:
“Allah her şey için zâhirken bir şeyin, O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?”
Elbette düşünülemez.
Muhterem kardeşlerim, bütün ins, cin ve melekler, akıllarıyla daima Allah’ın (c.c) adaletini ve kudretini görürler. Bunlar gördükleri gibi, bunlardan başka her şeyde Allah’ı (c.c) tesbih ve takdis ederler. Burada, Ataullah İskenderî (k.s) diyor ki:
“Yalnız cin, ins ve melekler değil, Allah (c.c) bütün mahlukât için “zâhir”dir. Bütün mahlukât, Allah’ı (c.c) bilir ve tesbih eder.”
Demek ki, canlı, cansız her şey Allah’ı biliyor ve tesbih ediyor. Evet bizler işitmesek de onlar ve bütün mahlukât, Allah’ı (c.c) tesbih ediyorlar. Ancak evliyaullahtan bazı kişiler, bu tesbihleri işitebiliyorlar. Muhammed Emin Hoca adında bir meczub vardı. Dediğimiz gibi “meczub”tu ve hâl ehliydi. Bu meczup bazen yatağında yatarken, birden yatağından fırlar ve:
“Vay Emin vay! Yorgan ‘Allah’ diyor, yastık ‘Allah’ diyor, yatak ‘Allah’ diyor, sen nasıl yatağa girip mahrum kalırsın!”diye söylenirdi.
Sahabe-i Kirâm anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mescid-i Nebevî’de hutbe verirken, bir hurma kütüğüne yaslanarak hutbe irad ederdi. Daha sonra birisi, Resûlullah Efendimiz’e (s.a.v) bir minber yaptı ve hutbe irad etmek üzere Resûlullah Efendimiz (s.a.v) yeni yapılan minbere çıktığı zaman tıpkı develerin sesine benzer bir ses duyuldu. Mescid ağzına kadar dolu olduğu halde hepimiz bu sesi işittik. Hepimiz çok şaşırmıştık, çünkü, Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) daha önceleri üzerine çıkıp hutbe okuduğu bu hurma kütüğü ağlıyor ve inliyordu. Daha sonra Resûlullah Efendimiz (s.a.v) minberden inerek hurma kütüğüne yaklaştı ve bir babanın evladına sarılması gibi onu kollarıyla sararak;
– İstersen hayatta kaldığım sürece, minbere çıkmayıp, senin üzerinde hutbe okuyayım, istersen de seni şu bulunduğun yere gömeyim kıyamette beraber olalım, dedi.
Hurma kütüğü bu iki tercihten ikincisini yani cennette Resûlullah (s.a.v) ile beraber olmak üzere bulunduğu yere gömülmeyi tercih etti.
Muhterem kardeşlerim, hurma kütüğü doğru tercihte bulundu. Kıyamette, Resûlullah (s.a.v) ile beraber olmayı tercih etmek büyük bir akıllılıktır.
Demek ki, Allah’ı (c.c) tanımayan hiçbir şey yok, ancak biz bilmiyoruz.
Şöyle bir kıssa daha anlatayım: Fil hadisesinde, Ebrehe Mekke-i Mükerreme’ye saldırmak istedi. Kâbe’yi yıkmak üzere gelirken Müzdelife ile Mina arasında konakladılar. Sabahleyin ordu harekete geçmek üzere kalktığında, ordunun en önündeki “Mahmud” isimli fil yürümedi, bu fil ne yöne çevrilirse gidiyor hatta koşuyor, ancak Kâbe tarafına döndürüldüğünde bir adım bile atmıyordu. Demek ki, o fil hidayet oldu ve o anda helak olmadı ama diğerleri hep helak oldu.
Demek ki, muhterem kardeşlerim, sadece insan, cin, melek değil, her şey Allah’ı biliyor.
“Hiçbir şey yok iken O zâhir idi. O halde bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl tasavvur edilebilir?”
O (c.c) ezelde binefsihi zâhirdi. Mahlukâtın zuhuru O’nun yaratmasıyladır. O aslında başkasıyla zahir olmaktan ve başkasının O’nu tanımasından da müstağnidir (bunlara muhtaç değildir). Hâl böyleyken başkası O’nu (c.c) perdeleyemez.
“O, her şeyden daha zâhir iken başkasının O’nu perdelemesi tasavvur edilebilir mi?”
Allah’ın (c.c) hâfi (gizli, görünmez) olması çok fazla zahir olduğu içindir. “Kibriya”sı (yüceliği) sebebiyle görünmezdir. O kadar zâhir ve yakındır ki zatı görülemez.
“İnsanı Biz yarattık, onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pekiyi biliriz. Çünkü biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf-16)
Allah’ın (c.c) yakınlığı mesafe cihetinden değil, ilim ve ihâta (kuşatma) cihetindendir.
Muhterem kardeşlerim! Bir insan gelip bize dese ki:
-Ben şu ışığı görüyorum ama Allah’ı (c.c) göremiyorum.
Biz ona deriz ki:
– Peki kardeşim sen o ışığı ne ile görüyorsun?
– Gözümüz ile,
– Peki bu gözü bize kim verdi?
– Allah (c.c),
Yine aynı yere geldik. Demek ki, Allah (c.c) her şeyde zâhirdir. Her şeyi Allah’ın (c.c) bize verdiği duyu organları ile hissederiz. Gözümüz ile görür, kulağımız ile işitir, burnumuz ile koku alır, elimiz ile tutar hisseder ve dilimizle tad alırız.
Ancak, Allah’ın (c.c) varlığını kalpteki “nur” ile idrak ederiz. Duyu organları ile değil.
“O (c.c) bir iken, başka hiçbir şey yok iken, bir şey O’nu (c.c) nasıl perdelesin?”
Allah (c.c) vacibul-vücut’tur. Ezelî ve ebedîdir ve bizatihi kâimdir. Başkaları ise caizul-vücuttur ve varlığı Allah’ın (c.c) iradesiyledir. Vücudiyyeti vacip olmayan şeyler hakîkatte “adem” (yok) hükmündedir. Olmayan bir şey O’nu (c.c) perdeleyemez.
Muhterem kardeşlerim!
Bunu sizlere daha önceleri de söyledim, bazı tasavvuf kitaplarında “vahdet-i-vücud” derken, Allah’tan (c.c) başka bir şeyin olmadığını söylüyorlar, ancak Hikem-i Atâiyye böyle söylemiyor. Yani, Allah’tan (c.c) başka bir şey yok demiyor. Allah (c.c) ile beraber başka hiçbir şey yok diyor.
Daha önce söylediğimiz gibi Allah’ın (c.c) varlığı zâti’dir. Ancak diğer varlıkların varlığı ise, Allah (c.c) iledir.
Biz her gün okuduğumuz Âyet-el Kürsî’de “Allah’tan (c.c) başka ilah olmadığını, O’nun (c.c) sağ olduğunu ve her şeyi ayakta tutanın Allah (c.c) olduğunu” söyleyerek bunu vurgulamış oluruz.
-Havadaki uçağı kim tutuyor?
-Denizdeki vapuru kim tutuyor? Her şeyi tutan Allah’tır (c.c).
Meselâ bir de şöyle misal verelim: Bir kişi yanındaki küçük çocuğunun elinden tutmuş yolda gidiyor. Burada çocuk elinden tutan kişinin tutması ile ayakta duruyor, yoksa onun tek başına ayakta durması mümkün değildir. Eli bırakılsa duramayacak ve düşecektir. İşte bütün kâinat ve mahlukât Allah (c.c) ile beraber değil, Allah’ın (c.c) tutması ile ayakta duruyor.
“O (c.c) sana her şeyden daha yakınken başka bir şeyin O’nu (c.c) perdelemesi nasıl düşünülebilir?”
Az önce zikredildiği gibi, O’nun (c.c) yakınlığı ilim ve ihata cihetindendir. Mesafe cihetinden değil. Çünkü Allah (c.c) mekân ve mesafeden münezzehtir. Allah (c.c) her şeyi görür, gizliyi de açığı da bilir. Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerîm’de bize şah damarından daha yakın olduğunu bildiriyor. Biz de aklımız ile fikrimiz ile Allah’ı (c.c) düşünmeliyiz ve hiçbir şeyin O’nu (c.c) perdeleyemeyeceğini bilmeliyiz. Allah (c.c) her şeye her şeyden daha yakındır, ama ne ile yakın? İlmi ile, kudreti, iradesi ile yakındır.
Muhterem kardeşlerim!
Bir Arabî’ye “Allah’ın (c.c) varlığını ne ile biliyorsun?” diye sormuşlar. Buna cevap olarak Arabî şöyle demiş “Yolda giderken bir iz gördüğüm zaman biliyorum ki oradan bir adam geçmiştir. Bir deve pisliği görsem bilirim ki oradan bir deve geçmiştir. Peki bu kâinat, denizler ve ırmaklar Allah’ın (c.c) varlığına delalet etmez mi?” diye cevap vermiş.
“Allah’ın (c.c) o anda vermiş olduğu hâlin dışında bir hâli isteyen, cahillikten hiçbir şeyi terk etmemiş demektir”.
Kudret-i ilahî neyi takdir edip ortaya çıkarmış ise kişi en güzel ve en kâmil olarak onu bilmelidir. Allah (c.c) kişiyi bir halde bırakmışsa rıza göstermelidir. O (c.c) ne yapmışsa en güzel ve en kâmil olan odur. Ârife lazım olan edep, Allah’ın (c.c) yaptığına “keşke şöyle olsaydı” veya “olmasaydı” dememektir. Ârif, bir şeyin olmasını ister ve gayretini sarf eder ama istediğinin olmadığını gördüğünde kadere razı olur ve Allah’ın (c.c) takdirine saygılı olur. Bir hadîs-i kudsîde Mevlâ (c.c) şöyle buyurur:
“Kim kazama (hükmüme) razı olmaz ve belâma sabretmezse benden başka Rabb arasın” (Beyheki)
Abdullah b. Abbas (r.a) ve Abdullah b. Mesud (r.a) demişlerdir ki:
“Benim, bir ateşin korunu dilimle yalayıp yakacağı kadar yakıp, yakmayacağı yeri bırakması benim için, olan bir şey hakkında “keşke olmasaydı” veya olmayan bir şey hakkında “keşke olsaydı” dememden daha hoştur”.
Muhterem kardeşlerim!
Bizler Allah’ın (c.c) yeryüzündeki halifesiyiz, sorumluluk ve yükümlülüklerimiz var. Onun için bazı vakitlerde kendi işimizi-gücümüzü, bazı vakitlerde istirahatimizi, bazı vakitlerde ise yapmakla yükümlü olduğumuz ibadetlerimizi yapmalıyız. Meselâ; ezan okundu diyelim ne yapacağız? Hemen abdest alıp namazımızı kılacağız. Her şeyi uygun olan vaktinde yapmalıyız. Çalışmak zamanı çalışmak, istirahat zamanı istirahat, ibadet zamanı da ibadet etmeliyiz. Hatta zaman zaman da Nâfile ibadetlerimiz için zaman ayırmayı da unutmamalıyız. Meselâ hatme ve sohbet… vs. gibi.
Bütün zamanımızı dünyaya verip ahiretimizi unutmayacağız, bütün zamanımızı âhirete verip dünyamızı da unutmayacağız. Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında, sahabe-i kiram namaz vakti mescidi nebeviye gelip Resûlullah’ın (s.a.v) arkasında namaz kılar, Kur’ân okur, çalışır, cihat zamanı da cihat ederlerdi.
Demek ki, biz de her şeyin zamanı ne ise, zamanında o işi yapmalıyız. Meselâ sabah namazından sonra mutlaka bir miktar tesbih çekmek vs. gibi bir virdimiz olmalı çünkü bu da bizim bir ihtiyacımızdır.
“Amelleri boş vakitlere havale etmek nefsin bilgisizliğindendir”.
Tamamen boş kalıncaya ve iş kolaylaşıncaya dek amelleri geciktirmek büyük bir zaafiyettir. Çünkü vaktin idrak edilip edilmeyeceği meçhuldür.
Resûlullah (s.a.v) buyuruyor ki:
“Yarıncılar helak olmuştur”.
“Akıllı kişi; nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir. Aciz kişi ise, nefsini hevasına tâbi kılan ve Allah’tan (c.c) boş temennide bulunandır. Allah (c.c) affeder deyip kendini avutandır.” (Tirmizî)
Muhterem kardeşlerim!
Namaz kılmayan birisine soruyoruz, “Niçin namaz kılmıyorsun?” diyor ki; “hele bir emekli olayım, ondan sonra hep taat ve ibadet edeceğim”.
Hacca gitmeyen zengin birisine “Niçin hacca gitmiyorsun?” diye soruyoruz, o da bize “Ben daha gencim şimdi hacca gidersem, geldiğim zaman sorumluluklarımı yerine getiremem” diyor. Birisine soruyoruz “Sen neden tevbe almıyorsun?” o da bize “Ben şimdi tevbe alırsam yerine getiremem, hele bir yaşlanayım o zaman tevbe alırım” diyor.
İşte burada, Hikem-i Atâiyye diyor ki; “Amelleri geciktirme”. Yani, sen nasıl yemeğini geciktirmiyorsun, nasıl ki, bir dünyevî ihtiyacını geciktirmiyorsun, o halde ahiretlik amelini de geciktirme. Çünkü, ahiretlik amelini geciktirmek nefsin cehaletindendir. Acaba sen tehir ettiğin zaman kadar yaşayacak mısın? Allah (c.c) sana mal ve imkân vermiş o halde hemen hac vazifeni yerine getir. Tevbe alma fırsatını bulduğun zaman hemen tevbeni al. Taat ve ibadet vakti geldiği zaman, hemen namazını kıl. Allah (c.c) Kur’ân-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” buyuruyor. O halde her şeyi vaktinde yap ve tehir etme.
Muhterem kardeşlerim!
Allah’ın (c.c) verdiği nimetlere gark olup, Allah’ı (c.c) unutmamak gerekir. Nimetlere dalıp vazifeleri ihmâl etmemek lazımdır. Çünkü ecelin ne zaman geleceği belli olmaz.
Mevsim Gecişi Sonbahara Giriş ve Yavaş Yavaş Ziya ve Alfa Hareketinin Terkedilmesi
(Kar©glanin 21 Eylül 2016 Vaazi)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Meali :
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
CASİYE Suresi 13. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn.
Meali : Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda ve sehharaş şemse vel kamere le yekûlunnallâhu, fe ennâ yu’fekûn.
Ve muhakkak ki "Gökleri ve yerleri kim yarattı, Güneş ve Ay’ı kim (size) musahhar (emre amade) kıldı?" diye sorarsam mutlaka, "Allah" derler. O halde o misyonun, size yükledigimin kiymetini bilip, ona sahip cikin, yüklenin onu artik ,yani kainati yönetin artik.
ANKEBUT Suresi 61. ayet
"Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ ibrâhîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
"Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârakte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrâhîme inneke hamîdun mecîd"
Yolculugumuza başliyoruz :
iman Nurdur ki yani işik kaynagidir ki, Akil Kalp ve ruh onun ile görüp aydinlanir, ziya ve güneşimizin işigi ise, gözümüzün görmesi için olan işik kaynagidir.
öyle olunca temsili misal ile küfür ve imani ayciklayalalim.
DENEY: Gece bir vakit, lambayi yakalim ve karşimiza bir yere bir adet su dolu bardak koyalim, işde ziya ve işik gözümüzümn o bardagi görmesi ve itminaan olmuş olarak orda bardagin ve suyun oldgunu önce ilmen, sonra bardaga ve suya bakarak aynel yakin, sonrada bardakdaki sudan birazcik icerek hakkal yakin bilince, ve sonra ordaki bir arkadaşimiz veya eşimiz dostumuz, lambayi bir müddet kapasin ve söndürsün ve tekrar acsin. lambayi kapatinca ordaki bardak ve su yok oluyormu soralim. lambanin kapanmasi, karanlik olmasi onun var olmasina helal getirmez degilmi. ve böylece ziya ve nur gözümüz için lazim olan amma, eger biz o sudan bir miktar icdiysek, ve bardaga dokunduysak, artik kim bize karanlik olunca, orada bardak yok diye inandirabiblir degilmi. ve iman işde hakkalyakin,o bardagin orda olduguna, tam huzuru kalp ile inanmiş olmamizdir. ve inkar ise küfür ve şirk ise, lamba sönüp karanlik olunca, orda bardak yok denmesi gibidir, halbuki orada bardak yok demek ile, ordaki bardak yok olmaz, ve lamba söndü, iki dakika sonra lambayi tekrar yaksak, bardak orda hazir ve nazirdir degilmi, öyle olunca kafirin, Allahi inkar etmesi, onu aynel yakin görememesinden ve hakkal yakin bilmemesinden, birde aklinin onu görebilmesi için, imaninin olmasi lazim, ve imaninin olmamasindandir, yoksa imani olsa, orda, bardagin karanlik olunca kaybolmayacagini bilir, yani tevhid bu dur ki lambayi söndürmek olan kismi " LA ilahe" orda hicbirşey yok, yani karanlik görmüyoz, sonra lambayi yakinca, evet var ve orda demek gibi olan kismi ile "illallah" ve bu yüzden, inkar ve küfür, ya gözün görmemesinden kaynaklidir, yada aklin görmemesinden kaynaklidir, ikisi ayri kulvarlardir.
ve vaaz sohbetlerimizin birinde dedikki :
Ey insanlik görmezmisiniz
Güneşin feri yok, bu sene nerdeyse bizde yaz bile olmadi .
yani güneş işigina arapca Dziya
ضي
denilir.yani Ziya sizin anlaycaginiz ziyanin yani glow un yani
güneş işiklarinin yansimasi azalmiş yeni vaazimizin konusu alfa beta
gama işimasi yani radyoaktivite, kisacasi güneşimizin ziyasi tükenmiş
malesef son ziyalar bitmek üzere yani ey insanlik kimse ikizler burcu
cocuk yapmak istemiyor galiba cünkü ikizlerin kadini doyumsuz olabilir
dedik diye kimse ikizler cocugu yapmaya yanaşmiyor ve böylce güneşimizin
hic erkek ziya bebeleri, dişi ziya olmaz fakat ve ikizler burcu
kalmamiş, ve kadin ikizler ve erkek ikizler cocugu kalmamişki
güneşimizin ziyasi bitmek üzere, olanlarda göcer ise ziya kalmaz . aaa
ben size ne diyen a lafi kicindan anlayan ahmaklar, Allah 12 ay koymuş
12 burc varsa 12 burcunda eşit şekilde dagilmasi lazimki bu güneş
sistemimizde her şey rayinda yüzsün, birisi biraz azalsa da fazla olsada
denge bozlur. mesala neptun bebeleri azalsa nuh bebeleri azalir ve su
ve rahmet kesilmeye başlar,neptün bebelri cogalirsa bu sefeerde
taskinlar olur seller olur,jüpiter azalsa keciler azalir yakub bebeleri
azalir yine olmaz. herkes tohumu atarken öyle ayarlama tohum atmaasin,
lütfen kadere kirkbeş deyip atsin tohumunu, ve özellikle ikizler bebesi
yapin yani. ikizler babasi olcaklar şimdi tohum atcak olanlar, şimdi
dikilen tohumlar mayisda haziranda filiz vercek, haydi gec kalmayin ziya
isimli cocuklar , tohum atin lütfen, yoksa bu güneş yemin olsun sönerde
karanlikda kaliriz.
hemde Ziyayi hapse atmişlar, yani ziya hapisdeki böyle feri yok,
doguyar amma isitmiyor. hanim bu yazdan beri camaşir serdiginde diyorki
güneşin feri yok kurutmuyor diyor, yani bir nakşi büyügü demişki bizim
sizlere verdigimiz feyizi eger muhafaza edebilseniz bu size kiyamete
kadar yeter demişler yani feyz veya füyüzat veya ziya alfa Işıması yani
güneşimizden bizlere gelir ve Muhammed yazili kuran ise ve kuran
kainatin yazilimi ise Muhammed kainat ve güneşimiz iki cihanin güneşi
muhammed mustafa, ve bizler güneş bebeleriyiz yani muhammedin
parcalariyiz. ve güneş sistemimizin icindeki her bir özellik o sistemin
işlevi için gerekli ve her cibilliyat bir peygamber grubunu temsil eder
demişdik dah önce, ve keciler oglak buralari şuayb ve yakup cocuklari
dedik, ve onlarin azalmasi yani jüpiter burcunda doganlarin azalmasi o
cibilliyati taşiyan sebze, meyva, hayvan, insan ne varsa azaldi
demekdir. ve cimento yoksa harc nasil olmazsa, yahut cimentosu az bir
harc ile yapilan duvar, nasil saglam olmaz ise hepsinin dengeli olmasi
lazimdir. ve amma herşeyin fazlasida zarar azida zarar. lütfen insanlar
aralarinizda konuşun kaynaşin, ve ikizler bebesi yapin. muhammed ikizler
burcudur yani MuhaMMed de üc tane mim vardir yani M harfi latince ikizi
temsilm eder ve yine MeryeM de iki tne M var yani onda ikizler burcu
vardir yani Yine HAVVA da iki tane V veya Hawa yazarsak oda teers ikiz
demekdir. ve ziya güneşimizin parcacigidir yani partiküllerirdir. yani
foton enerjisi.Radyoaktivite
α (Alfa) ışıması: İki
Nötron ve iki protondan meydana gelen, +2 yüklü bir Helyum çekirdeği
yaymaktır. Bu ışıma sonucunda, proton ve nötron sayıları 2'şer birim
azalır. Bu tanecikler +2 yüklü oldukları için elektromanyetik çekime de
yakalanırlar. Bu ışımaların durdurulması çok kolaydır. Örneğin bir
kâğıt yaprak bile yeterli olur.
Peygamberimizin ziyasini devam ettirmesi için güneşimizin alfa işimasi yapmasi gerekir.
ve alfa simgesi budur α
ve bizler muhamedin eeli beyti olarak yani güneşimizin cocuklari olarak
alfa işimasi yapmamiz lazim demekdir bu. ve alfa işimasi demek her
yaptigi işinde alfa hareketi yapmakdir. bunun birkac örnegini
gösteriyorum resimlerimde,
[attachment=74502]
[attachment=74503]
Bu bir alfa oturuşu yani mehdi oturuşu
eger ayak ayak üstüne atarsanz, bu alfa oturuşu demek olmaz yalnişdir o oturuş.
yani fircanizi tutarken serce parmagin arasindan gecirmek ile
yine alfa yansimasi yaparsiniz, yine misvak öyle, bu peygamberin sünneti
ile sabittir, onun yani Muhammed Mustafanin misvak tutuş sistemi bu
şekildedir.yani muhammed hep alfa yansimasi yapmişdir.
[attachment=74504]
[attachment=74505]
demişdık ve böylece sizlere ilk defa kainatın ve güneşin ziyasını bile bizler tarafından yönetilbilcegini bizzat hakkal yakin ögrettik, ve binlerce insan bu oturuşu ve duruşu cok benimsedi, hatta tiryakisi oldu da, artık vazegecemez oldular, ve böylece bu sene sıcak bır yaz gecirdik ziyası bol bol bir yaz gecdi ve artık sonbahara geldik ve ve birkac gün önce kendi aileme ve cocuklarıma tenbihledimki artık sonbahar geldi ve yaprakların sararması ve soguklarin gelmesi için buziyanin azalmasi şart, o yüzden artık ziya hereketi olan alfa oturuşu ve dıger alfa herketlerini terkedın dedim yanıi mehdi oturuşunu şimdilik terkedin dedim ve islamda terki terke diye birşey vardır,
Tasavvufdaki Terki Terk Nedir?
Gecen senelerde yazdik ki güneşimizin ziyasi azalmiş, güneşimiz iki
cihanin güneşi Muhammed Mustafa, güneşimizin ziya yaymasi için alfa
hareketi yapardi, ve onun sünnetiydi diye anlattik. ve ikizler bebesi
dünyada azalmiş, eger böyle olursa güneşimiz söner gider, ve bu yüzden
ikizler bebesi yapin, ve ikizler bebesi icinde, her amelinizde
fiilinizde sözünüzde alfa dalgasi yayin dedik, ve sizlere alfa oturuşu
ve alfa hareketerinden örnekler vermişdik. ve sizleer ne güzel mehdi
askerlerisinizki alfa oturuşu ve herketleri o kadar yayildiki,
elhamdülillah bu sene kadar ziyasi kuvvetli ve sicak bir yaz olmadi ,
hepinize aferin, sizler ne güzel mehdi askerlerisiniz böyle, tamam artik
terki terk etme zamanidir, ve her evden en az bir şahis, artik alfa
hareketi ve oturuşu yapmayi terkediversin, yapmak sünnet ve sevap oldugu
kadar, teketmek de evla ve sünnet ve gerektiginde mucib olandir. artik
bu kadar sicak ve ziya herhalde yeterlidir artik, biraz biraz terkedelim
amma yine garerince kalcak kadar terkedin, tamamen terketmeyin. ve
artik sicaklar biraz biraz bizi terketsin serinlesin ortalik.
Tasavvufdaki Terki Terk Etmek Nedir :
Terketmek mesala Peygamberin abdestli gezme sünnetini aldin tuttun, ve artik o
hale geldinki, abdestsiz adim atmaz oldun, ve sonunda öyle bir noktaya
gelirsin ki, artik o terkettigin abdestsizce gezme olayina tekrar
dönmene, ve abdestsizce gezivermen, senin tekrar abdestli olmayi
terkedivermendir. önce abdestsizligi terketmişdik ve birinci terki
teketmişdik ikinci terk ise o terkettigin şeyi terkedivermendir.
sebebine gelince mesala mevsimler ilkbahar ile başlar ve ilkbaharda
bütün renkler yerini, hayat ve Hay ve diri olan Allahin sifati ile, yeni
bir can bulmak, ve haşrolmak toplanip bir bedene yol almak olan, yeşile
birakir. ve başka renkler terkedilir ve onlarin yerine yeşil tercih
edilir ve ilkbahar olur. sonra ilkbahar biterken bizlerin, yeşil bugday
yerine, sari ermiş bugday için, yine yeşil erik yerine, ermiş erik, yine
ham karpuz yerine, ermiş karpuz için, kirmizi sari ve turuncu rengi
tercih etmemiz lazimdirki, yaz olsun ve yaz mevsiminin rengi kirmizi ve
beyaz ve ateş sarisi ve saridir aydinlikdir yani bütün renkleri bariz
eden aydinlik tercih edilir. ve yaz bitince bu sefer, daha cok sari ve
sararma solma ve ölme, ve kahvrengi tonlari yani, camur rengi tercih
edilir, yani ölüp topraga karişma, hadisesi oldugundan toprak rengi,
yani camur rengi revacdadir, ve diger renkler rengini ölümün rengi
toprak rengine birakir kahverengi ve tonlarina, sonra sonbaharda
bitince, kış gelmesi için, karanlik ve zulümet rengi siyah ve gri tonlar
tecih edilip, bütün renkler renklerini gece rengine birakir kendini, ve
sonbahardan kışa gidecek olanin tercihi, zulum ve karanlik olmalidir,
bunun bir nevi aciklamasini daha önceki sohbetlerde yapmişdik, mesala
kisa bir hatirlatma: dünyada kötüler yok edilip bitirilmez ve winter kış
için gecenin koyu oldugu zaman, ve burclari winter kış burcu olanlara
zamani birakmak için, işde karanlik ve gece yani kötülük bir nevi galip
gelmeye başlar, yaz demek ise iyiler, iman ve müminlerin galip olmasi
demekdir demişdik. ve yunus efendimiz vahdeti vücut seviyesine cikinca o
terkettigi bütün reklerden gecip zulumeti secmek zorunda birakilmiş, ve
hani insan dertlere ve cilelere, kötülerin cilesine ve zararina maruz
kalinca, bende bundan sonra zalim olcan anasina satan,
"bu dünyada deveye dikken insana tiken geciyor" deyip
artik iyi olamanin fayda etmedigini görünce yazdan kişa gecildigini
görünce, bunlardan kurtulmak için bir an sitem edip bende kötü olmk
istiyon denir ya, işde o sitem hali ile yunus efendimiz vaadinden avdet
edip, sözünden cayip "artik bende zulümeti secdim, bende kötü olcan" demiş.
amma yunus baligi zalim olamazki ne kadar sevecen bir balik, ne kadar
dost canlisi bir balik degilmi, ondan kim kötülük beklerki, yunusa kötü
ol deseler ancak belki sadece birazcik ciddi durabilir, yine gülümser
yine sevecendir, o kötü olamazkine, amma demiş Hz Yunus efendimiz
ninovalilara sitem edip bende zalim olcan deveye diken ... demiş yani.
yani ona terki terketmesi ögretilmiş bütün mesela sadece bu. yani sadece
iyiler iyi degildir bazende kötülük iyidir, yani gece hic olmasa hep
gündüz olsa, ne zaman yatip dinlencez, hep yaz olsa suyumuz nerden
gelcek, suyumuzun akip geldigi daglara kar nasil yagcak degilmi, bu
dünyanin carki nasil döncek degilmi yani. iyilerinde hayatinda bazen
kötü olabilmesini ögrenmesi lazim, dünya cok cetin. ve yine kötülerinde
hayatta iyilik nasil bir tatdir nasil bir zevkdir, iyilik yaptirilarak,
aynen hz süleymanin şeytanlari dalgic yapip, caliştirarak bir işe
yaramasini ögretmesi, bunun için olup, kötülerede iyilik lokmasi
yedirmekdir yani, iyilligin nasil güzel bir lokma oldugunu onlara da
tatdirmakdir.
VE ARTIK ZiYAYI TERKEDiP YAVAŞ YAVAŞ KÖTÜ VE KARANLIK OLMA ZAMANI
ve bu vakitler dedik önce sünnetler kacmaya başlar amma bu sünnet namazdaki sünnet ammda yapatig iz başka bir sünnet, sonra bir vakit farz kacar, sonra iki vakit, derken birde bakmişsin birkac günlük farz namaz kacmiş, ve taaaki bu eksi -31 olunca, yani 31 tane namaz kacinca, sonbahar girdi demekdir, amma kacdi diye öyle birakamayip, ardina kaza etmek lazimdir.
ve böylce size yerden semayi yönetme yöntemlerinden birini dah ögrettik, yine sonbaharda gündüzlerin kisalmasi ve gecelerin uzamasi lazim ve bunun için yine kainati semayi yönetip
bunu yapmak lazimdir dedik ve ögrettikki bu nasil yapilir:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyli, innel hasenâti yuzhibnes seyyiât, zâlike zikre liz zâkirîn.
Meali:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu da Zikri bilen, ve bazi Zikir edenlerin, başka bir türlü zikiridir.
Sadakallahul Aziym HUD Suresi 114. ayet
Karanlik ve geceyi ileri kaktirmak, ve gecelerin uzamasini saglamak veya gündüz veya aydinligi ileri kakdirmak, ve gündüzlerin uzamasini saglamak, hakkindaki bizzat yaşanmiş bir hadis ve hadisemiz için yapilan bir zikir ve ilim, ve erbabina münhasirdir sadece, bu hediyem.
ve bunun için sadece tarikimiza mensup olanlardan bu dereceya cikmiş sofilerim, günler dönünce yani 21 hazirandan sonra, iki güne bir, veya haftada bir, onlara ilham ile bildirilince, günlerden sonbahar ve gecelerin uzamasi için, sabah namazlarini en son vaktinden kilmaya başlarki, işde sabah namazi ile, karanligi itip güne dayar, ve güneşin dogdugu vakit olan işrak vaktini ittirip kakdirmiş olur, yani sadece bizim tarikimiza münhasiran, ve belli vakitlerde uygulanmasi gereken bir kuraldir. yani ne diyor ayette tarafeyn diyor, yani iki sinirda da diyor, yani sinir ne, sabah namazinin son vakti gecenin siniri, ve eger gecenin sinirini biraz acarsak daha ileri gitmiş olmazmi, yine eger günler uzayacaksa, o zaman 21 aralikdan itibaren, bir kac günde bir, veya haftda bir, bu sefer tarafeynin akşam tarafi olan akşam namazina varanyer olan ikindi namazi son vakte birakilirki, gündüz geceyi ve akşami ileri kakdirsin. peki bunun delili nerde, bizim yapavcagimiza dair bir delil varmi derseniz, evet var, o da var, yine zikiri raşidi evradindaki bir zikir olan, bize münhasir bir hikmettirki bu
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي الْنَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الَمَيَّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَن تَشَاء بِغَيْرِ حِسَابٍ
Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl(leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayy(hayyi), ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb.
Meali :
Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü izhar edersin ve dilediğini sayısız rızıklandırırsın sen.
ALİ İMRAN-27 ayet
diyecekler ki yine bu ayette bunu Allah yapar demiyormu diyecekler.
Lan dangil, isa Allahmiydida ölüden diri cikariyordu demek yokmu, ahmak, sen bunu duymadinmi, isa ölüleri iznimle diriltirdi demiyormu Allah :
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي وَتُبْرِئُ الأَكْمَهَ وَالأَبْرَصَ بِإِذْنِي وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوتَى بِإِذْنِي
ve iz allemtukel kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîl(incîle), ve iz tahluku minet tîni ke hey’etit tayri bi iznî fe tenfuhu fîhâ fe tekûnu tayran bi iznî ve tubriul ekmehe vel ebrasa bi iznî, ve iz tuhricul mevtâ bi iznî.
MAİDE Suresi 110. ayetten pasaj
öyleyse ölüleri dirilten bir insan varsa, geceyi gündüze, gündüzü geceye sokan bir adamda vardir, o mehdidir.
--------
Ve bizde dünyaya gelmek şerefine erdigimize göre, bu teppichde bir musterde (desen de) biz yapacagiz, amma isterizki bu muster (desen) digerlerine örnek olsun, ve yukarlarda tekrar edilcek bir muster olsun, ve bunun için dedikki :
"River" Nehir ile yarışma, Nehir ile birlikte koşamazsın, o seni hep yener, çünkü sen yorulursun, amma o yorulmaz.
(Karoglan sözü 05.09.2016)
yukardaki söze açıklama : muhammed misyonu, ibrahim misyonu, kominizm misyonu, gibi bir misyon akıp gelen bir nehir gibidir, onlarin binlerce askeri vardır, sen yalnız başına onlarla yarışamazsın, onlar hep yener kazanır, çünkü onlar bir grup, o yüzden bir grup, bir tarikat olmak lazımdır, yalnız asker tek atlı araba gibi, grup 10 askerse 10 atlıaraba gibidir, o yüzden Raşidi tarikatını kuruyorum, seven ardımıza takılsın. dedik
طَرِيقَاتِ رَاشِدِي Raşidi Tarikatı - Raşidin Yolu - Raşidin Çizdiği Yol - Nedir ? Kurucusu Kimdir - Edeb Ve Adablari Nelerdir?
Raşidi Tarikatı Kurucusu Kimdir : Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hoca
Kurucunun Kisa biyografisi : Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hoca Kimdir? Biyografisi
isim : Raşit Tunca
Göbek ismi : Selim
Soy Lakabı : Haceliler
Nickname : Karoglan veya Kar©glan ve imageman
Baba ismi : Mustafa
Anne ismi : Rabia
Dogum : 1970 Başağaç
Eğitim:
ilkokul : 1976 -1981 Başağaç
Ortaokul Lise : 1981 -1988 Sandıklı İmam Hatip Lisesi
13.06.1988 de 8.25 Diploma notu iyi derece ile Mezun oldu.
Yüksek Okul Üniversite : 1988 -1989 AÜHF - AYO
1989 da üniversiteyi 2. dönem sonunda yarım bırakıp terketti, ve 1989 yazında Avusturya ya Seyahati.
Mesleki Eğitim : Elektrik Teknisyenliği EBT ve EIT Sigmundsherberg Austria
Lehrabschlussprüfung : Elektrobetriebstechniker 25.01.2006 mit bestanden - Landesberufsschule Wiener Neustadt
Lehrabschlussprüfung : Elektroinstallationstechniker 24.06.2006 mit bestanden - Landesberufsschule Stockerau f Elektrotechnik
Öksüz:
1988 de Babasının vefatı
Ankara:
Yüksek Okul Eğitimi için Ankaraya gitdi. ilk defa bir akrabasının yanında Keçiören gazino durağı ile şose durağı arasında bir apartmen de ~ 3 - 4 hafta kaldı.
Sonra paralı özel yurt 'RESA' yurdunda Ulusda kaldı.
Daha Sonra Balgat taki Devlet Paralı Yurdunda kaldı.
Aile:
1990 senesi sonunda Evlendi.
2 Tane Çocuğu var biri Oğlan biriside Kız.
HAC ve UMRE :
1997 de Hac ve Umre ziyaretini Annesiyle birlikte Yaptı.
Dini ve Tasavvufi Hayat:
1991 senesinde Tarikatı Burhamiye ye intisab etti.
1992 de Nakşebend Tarikatına intisab etti.
~ 2003 -2004 arasinda Dusukiye Tarikatına intisab etti.
Halen Tasavvuf Yolunda "Only" Devam ediyordu ki sonudna bir yol (Tarik) olmanin, yol çizmenin önemini farketi ve, Raşidin kendi gittiği ve Çizdiği Yol olan, Raşidin Yolunu, Raşidi Tarikatını kurmaya karar verdi. Senelerden 2016 aylardan Ağustos.
Avusturya:
1989 da Avusturya Taş ocağında işci oldu (Wiener Baustof Werke).
Daha Sonra Firmasi iki defa el degiştirdi Poschacher Natursteinwerk oldu.
daha sonra Taş ocağından Çıkışını aldı.
Iki defa, yaklaşık altışar ay Büyük Kasap " Gresinger"de çalıştı.
Mesleki Eğitim yaptı ( Ausbildung Elektrobetriebstechniker) mezun oldu ve sonrada "Installationstechniker" sınavına girdi ve kazandı mezun oldu.
Liesing Firmalarda Elektrik Teknisyeni olarak çalışdı.
Tarikatin Özelliği : Mevsim Tarikati yani günlerin, aylarin, gecelerin, gündüzlerin, nurun, ve ziyanin, ve mevsimlerin devaren ettirilmesini talim eden, bir yol ve tarik ve usul.
Kuruluş Sebebi ve Prensibi :
"River" Nehir ile yarışma, Nehir ile birlikte koşamazsın, o seni hep yener, çünkü sen yorulursun, amma o yorulmaz.
(Karoglan sözü 05.09.2016)
yukardaki söze açıklama : muhammed misyonu, ibrahim misyonu, kominizm misyonu, gibi bir misyon akıp gelen bir nehir gibidir, onlarin binlerce askeri vardır, sen yalnız başına onlarla yarışamazsın, onlar hep yener kazanır, çünkü onlar bir grup, o yüzden bir grup, bir tarikat olmak lazımdır, yalnız asker tek atlı araba gibi, grup 10 askerse 10 atlı araba gibidir, o yüzden raşidi tarikatını kuruyorum seven ardımıza takılsın.
Raşit - Raşid - RAŞiD - رَاشِدٌ isminin anlamı : رَاشِدٌ Raşit Raşid RAŞiD
Anlamları:
1. Doğru yola giden
2. Akıllı
3. irşad edip öğreten
4. Öğretmen
5. Baş Öğretmen
6 . Öğreten eğiten Allah
7. Öğretmen olan Allah
8. Olgun , Kemaline Ermiş ,Yetişkin, genc delikanli
MÜRŞiD : Egitici ,şeyh, mürebbi ,terbiyet edici, ögretici, ögretmen, Baş Öğretmen.
Raşidi Tarikatının Amacı ve Gayesi :
Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hocanin Hakkalyakin veya keşfen bilip yaşadiklarini, bir cemaate ve gruba ögretip, misyonunun, (Level in) ondan sonrada devam ettirilmesi.
Esteuzubillah
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَسَخَّرَ لَكُم مَّا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مِّنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لَّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Esteuzubillah
Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn.
Meali :
Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.
CASİYE Suresi 13. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn.
Meali : Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.
Başağaçlı Raşit Tunca - Karoglan Hocanin Hakkalyakin veya keşfen, insanoglunun yerüyünden kainati idare edebilcek bir güce sahip oldugunu bilip, ve bu konuda bazi tatbikler yapinca, ve bunu devam ettirecek, ve ilerde dahada geliştirebilcek kivamda, yol arkdaşlari, tarik mensublari aramasi, ve bildiklerini, yetenekli ve ögrenip yaşamak isteyenlere anlatma istegi ve gayesi sebebiyle kuruldu. ve amaci ve gayesi sadece, insanin, yeryüzünün ve kainatin halifesi oldugunu bizzat, hakkal yakin insanlara ögretmek.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda ve sehharaş şemse vel kamere le yekûlunnallâhu, fe ennâ yu’fekûn.
Ve muhakkak ki "Gökleri ve yerleri kim yarattı, Güneş ve Ay’ı kim (size) musahhar (emre amade) kıldı?" diye sorarsam mutlaka, "Allah" derler. O halde o misyonun, size yükledigimin kiymetini bilip, ona sahip cikin, yüklenin onu artik ,yani kainati yönetin artik.
ANKEBUT Suresi 61. ayet
![[Image: 14729536866241.png]](https://image.1trk.net/uploads/14729536866241.png)
Zikr - Zikir Nedir? - Zikir Çeşitleri - Zikir Hakkında Ayetler Hadisler - Zikir ile ilgili Sorular Cevaplar - Tasavvufda Zikir ve Adabi - Kuran Zikirdir -Kuran ile Zikretmek - Zikri Raşidi Evradı
Sözlük anlamı itibariyle ZiKiR:
Zikir, hatırlamak, anmak demektir, bir şeyi telaffuz etme, istenilen şeyin zihne döndürülmesi, bildiğimiz şeyleri akılda sürekli tutmaya zikir denir.
Bir başka ifadeyle, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması ya da
hâfızadakinin unutulmamak üzere sürekli canlı tutulmasına zikir denilir.
islami
literatürde ise Kavram olarak ‘zikir’: Allah’ı anmak üzere söylenmesi
ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan
davranışların tümüdür.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.
Meali:
Öyleki iman edenler gönülleri Allah'ın zikriyle doygunlugea erenlerdir sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla gidalanir ve doyar, yani huzur bulur.
RA'D Suresi 28. ayet
Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.
1- Dil ile zikir : Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi
zikre yol açmalıdır.
2- Kalb ile zikir : Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir
başka ifadeyle ibadetlerdir. Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir : a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını
tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun
varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur. b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk
görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim
için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak… c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve
Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer.
İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer25.
3- Bedeni zikir : Salat yani namaz bedeni zikirdir ve namazda dört unsur ayakda durmak, egilmek ve, secde etmek ve sonundada oturmak zikir diye ögretilip talim ettiriliyor öyleyse, eger allah için ayakda durulursa bu da bir zikirdir, yine allah için egilinirse bu da zikirdir yine,....
Kuran arapcadir, ve arapca öyle bir dil ki, her kelimenin onlarca ayri manasi vardir. bu başka dillerde, birkac manali kelimelerin sayisi, birkac kelimeyi gecmezken, arapcanin tamami böyle kelimelerden oluşur.
mesela:1. kelimemiz
Fetaha: Acmak
Miftah: anahtar
Faatih :fetheden
yani mastar bir kelimenin harflerinin yerininin, bir veya birkac kac harf degişikligi sonucu onlarca cok farkli bir manaya bakmasi, ve bu yüzden işde, şiir ve notalarda arapcadan türetilir yani edebiyataki aruz vezni denilen failatun failatun kalibi ve ilham melegi hep arapca ilham verir.
yani işde notalar ve müsikide, işde deveniin yürüyüşünü ele alan, bu aruz vezni kalibi, yani yani mesela 9 tane Asli rakami mesala 8 li kombinasyonlar halinde yazmak demek gibi, evir cevir başka bir sayi meydana geldigi gibi, arapcada ana master kelimenin harflerinin yerini degiştirdikce, veya bir kac tamlama harfleri ekledikce, cok degişik manalr oldugu gibi, ayni manayi ses frekansi olarak ele aldigmizda, belli bir frekansi temsil ediyor her kelime. ve öyle olunca, arapcanin eskiden rakamalardan oluşdugu tezide dogru, ve ebced hesabi demek de işde, keilmelerin temsil ettikleri rakami, yani frekans baazinda harfleri yazmak gibi. ve bütün arapca o zaman rakmalardan oluşunca, Rakamalar ise Toplam 9 rakam ve bir de SIFIRDAn oluşduguguna göre diger rakmlar sadece onun katlari ve kombinasyonlari halinde ve sifirla birlikte 10 rakam eder, ve bu, ona rakamin degişik şekildeki kombinaysonlari arapcanin temel yapisi, ve öyle olunca
her kelimenin bir rakamsal degeri olunca, o rakamsal degeri onun frekans araligini temsil ediyor, ve öylce olunca, mesala "2845" yazinca bu bir arapca kelimeyi temsil ediyor olur, gavur bunu elektrik ve fizige uygulayinca, bunun kehrwertini almak için işde 1/xxx saysi ile carpinca onun frekansinin ZIDDINI bulmuş oluyor ve sen allahim ver deyince o kehr wertini ceviriyor ve verme oluyor yani,
Hz Alinin " Ben Allahi, her istedigimi vermemesinde bildim" dedigi rivayet oluyor, halbuki vermeyen Allah mi yahut, o gün bizden daha üstün bir bilgi ve güce sahip olan cin ve şeytan hizbinin onun söylediklerinin kehrwertini alarak, onun duasina engel olmalari mi idi tefekkür etmek lazim. bu gün ise insan şeytanlar, şeytan askeri gavurlar ve deccal askerleride bu işlemi yapiyorlar artik.
ve notalar yükseldigi gibi, birde geri iner, yani notanin kehrwerti onun inişi oluyor, yüksek perdeden bir ses alt tonlara inerken ters gidiyor demek olur, ve böylece senin duandaki veya kurandki ayetin belli bir frekansi yani ürettigi elektrik var, ve bunu sen zikir diye okuyunca beynin elektrik üretip, o frekansi yayiyor, ve o zaman o yayilma ile ses, uzayda elektron yayilimina ugruyor. ve elektrik denen enerjinin oluşumunun temel yapisi ve prensibi, bir maddeden diger maddeye dönüşüm olan eleketronlarin bir maddeden diger madeye dogru akarkenki cikardiklari, yada yaydiklara frekansa biz elekrtik diyoruz, yani "elektron akimina" eleketrik diyoruz. ve öyleki bilim adamlari bunu haala keşfedememişler, yani ses ile elektrik üretilebilcegini bilmiyorlar, halbuki ses frekansida, yine ses denen bir dalganin yani yine elktronlarin yayilimi demek. eger o dalganin yayilimini enerjiye dönüştüren bir aygit icad olursa, şarki söyleyen bir kadin, veya zikir ceken bir adam ve öten bir kuş da elektrik üretecekdir . ve hatta öyleki ebced degerleri kullanilarak istenilen bir rakamdaki bir kelimenin tekrari, yani cokca zikir edilmesi ile, o vollttaki elektrik üretilebilir, yani Allahin ismlerinin ebced degeri bu yüzdendir, amma bu mehdi sayesinde keşfedilcek, ve esmanin ve kuranin zikir olma sebebi keşfedilmiş olcak,
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ulûl elbâb.
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
"Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, onun âyetlerini ulûl’elbab (Yani bu ilmi bilenler) onu tezekkür ederek (zikrederek) kafirlere veya düşmanlarina karşi tedbir alsınlar diye. "
SAD Suresi 29. ayet
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِّنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ
Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyli, innel hasenâti yuzhibnes seyyiât, zâlike zikre liz zâkirîn.
Meali:
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu da Zikri bilen, ve bazi Zikir edenlerin, başka bir türlü zikiridir.
Sadakallahul Aziym HUD Suresi 114. ayet
Raşidi Tarikatının Zikir ve Evradi Varmidir Nerden Temin Edebiliriz?
RAŞiD'iN ZiKiR EVRADI PRO8-4 KiTABINI iNDiR
PRO8-5 Cikdi fakat henüz ekliyemedik daha
Güncel yeni versionlar için Downloden bölümümüz arada sirda ziyaret edin oradan hem okuyabilir, hem indirebilirsiniz
https://rasittuncakitaplari.com/
Evradimizdaki Dualarin okuma süresini 2 Saat ile 1,5 Saat Arasina düşürebilenler her gün „Silsileyi Kasr“a Fatiha Ismarlarlar.
Silsileyi Kasr Budur
1.) 7 Fatiha 13 ihlas okunur ve Mehdiye ve Ehline Ashabina ve Cemaatine, Sevdiklerine, Sevenlerine Hediye Edilir.
2.) Bu Tarikatin Piirinin Ruhaniyetine 3 ihlas 1 Fatiha
3.) Okuyan kimse Kendi Ruhaniyetine 13 ihlas 7 Fatiha
4.) Evliysek Çocuklarimiz varsa herbirine kücükden büyüge dogru 3 ihlas 1 Fatiha
5.) Eşimize Hanımımıza 3 ihlas 1 Fatiha
6.) Kücükden büyüge dogru Kardeşlerimize 3 ihlas 1 Fatiha (sadece hayatta olan kardeşlerimize okunur)
7.) Annemize 3 ihlas 1 Fatiha
8.) Babamiza 3 ihlas 1 Fatiha
9.) Babannemize 3 ihlas 1 Fatiha (zamanimiz yoksa okunmaz)
10.) Babamizin Babasina 3 ihlas 1 Fatiha(zamanimiz yoksa okunmaz)
11.) Aneannemize 3 ihlas 1 Fatiha(zamanimiz yoksa okunmaz)
12.) Annemizin Babasina 3 ihlas 1 Fatiha(zamanimiz yoksa okunmaz)
13.) Hz. Hüseyin Efendimize 3 ihlas 1 Fatiha
14.) Hz. Ali Efendimize 3 ihlas 1 Fatiha
15.) Peygemberimiz Muhammed Mustafa için 13 ihlas 7 Fatiha
Bu Dualarin okuma süresini 1,5 Saat ile 1 Saat Arasina düşürebilenler her gün „Silsileyi Kasr“ okumayi birakir “Silsileyi Kebir” e Fatiha Ismarlarlar.
Silsileyi Kebir Budur
1.) 7 Fatiha 13 ihlas okunur ve Mehdiye ve Ehline Ashabina ve Cemaatine, Sevdiklerine, Sevenlerine Hediye Edilir.
2.) Bu Tarikatin Piirinin Ruhaniyetine 3 ihlas 1 Fatiha
3.) Okuyan kimse Kendi Ruhaniyetine 13 ihlas 7 Fatiha
4.) Evliysek Çocuklarimiz varsa herbirine kücükden büyüge dogru 3 ihlas 1 Fatiha
5.) Eşimize Hanımımıza 3 ihlas 1 Fatiha
6.) Kücükden büyüge dogru Kardeşlerimize 3 ihlas 1 Fatiha (sadece hayatta olan kardeşlerimize okunur)
7.) Annemize 3 ihlas 1 Fatiha
8.) Babamiza 3 ihlas 1 Fatiha
9.) Babannemize 3 ihlas 1 Fatiha
10.) Babamizin Babasina 3 ihlas 1 Fatiha
11.) Aneannemize 3 ihlas 1 Fatiha
12.) Annemizin Babasina 3 ihlas 1 Fatiha
13.) Ali Zeynel Abidin 3 ihlas 1 Fatiha
14.) Seyyidatina Zeynep 3 ihlas 1 Fatiha
15.) Hz. Hüseyin 13 ihlas 7 Fatiha
16.) Hz. Hasan 3 ihlas 1 Fatiha
17.) Hz. Fatimatüz Zehra 3 ihlas 1 Fatiha
18.) Hz. Ali Efendimize 13 ihlas 7 Fatiha
19.) Hz. Osman 3 ihlas 1 Fatiha
20.) Hz. Ömer 3 ihlas 1 Fatiha
21.) Hz. Ebu Bekr 3 ihlas 1 Fatiha
22.) Peygemberimiz Muhammed Mustafa için 13 ihlas 7 Fatiha
23.) Hz.Süleyman 3 ihlas 1 Fatiha
24.) Hz. Hacer 3 ihlas 1 Fatiha
25.) Hz. Yahya 3 ihlas 1 Fatiha
26.) Hz. Yunus 3 ihlas 1 Fatiha
27.) Hz. Mikail 13 ihlas 7 Fatiha
Dikkat: 25. -26. -27. - ye sadece Cumalari okunur
Senede 1 Defada “Silsileyi Üla” ya Fatiha Ismarlarlar.
“Silsileyi Üla” yi Tespit Etmek için
“Silsileyi Üla” yi Tespit Etmek için Ailecek bir yerde Toplanilir.
1Kalem ve kağıt alıp yazmaya başlanir.
Evimizin Sag Tarafina dogru gidince en yakindaki “ Hasan veya Hüseyin” den kim varsa o Hasansa bizim üst kolumuz peygamberimizin “şerifler” kolundaniz ve birinci isim o yazilir, Hüseyinse seyidlerdeniz, sonra saga veya sol tarafda Hüseyin aranir en yakin hüseyin sagdami soldami ve bunlarin akrabalik dereceleri, Annemiz tarafindansa Anne tarafindan o kola bagliyiz, Baba tarafindan akrabimiz iseler Baba tarafindan o kola bagliyiz demekdir. Ve böylce ilk yön tespit edilmiş olur. Sonra evimizin arka tarafina dogru ilk peygamber isimli kimse kimdir, hangi peygamberin kolundaniz o tespit edilir ve o isim yazilir,
Liste böylece şöyle olmalidir ilk önce evimizin sol tarafina dogru annemiz tarafindan akrabimiz olan en yakin eve, uzaga dogru devam edilir hatta bu başka şehire kadar olabilir “Hasan, Hüseyin, Fatma, Ali, Osman, Ömer, Bekir, Ayşe, Hatice, Zeynep” aranir, ve ashabin isimlerinden olan kimseler olabilir, amma bu kimseler sadece anne tarafindan dedemizin babasina kadar akraba olanlar olcak. Sonra sag tarafa dogru ayni işlem saga dogru bu sefer baba tarafindan akrabalar yazilir. Sonra evimizin arkasindaki komşularimizdan başlayip arkadan sagdan sola dogru gidip sonra tekrar bize dönüp glecek bir daire halinde bütün akraba olan olmayan tanidigimiz peygamber isimli tanidiklarimizin isimleri not edilir. İlk önce direk arkaya dogru düz cizgi gidilir iki tane ayni isim olanlar ilk yakindaki ele alinir, ikinci ayni isme varinca ordan artik sola dogru dönme noktasina geldigimizi bildirir, bu sadace yaşadigimiz köy veya şehir icinde tespit edilir dişari cikilmaz yani peygamber isimlilerde.
Bu not etiklerimiz de cift isimliler en yakin komşumuz olanlar ele alinarak düzletilir, ve bu bizim “silsileyi ÜLA” mizdir.
Vaktin müsait oldugu bir zamanda, senede bir defa bu silsileye 3 ihlas 1 fatiha veya 3 fatiha 7 ihlas hediye edilir.
5.SINIF SOFiLER
“Hizbül Kebir” i “Yaz ve ilkbahar” mevsiminde sabahleyin ikindiye kadar okur. ikindiden sonra “Hizbül Kasr” veya “Hizbül S-Kasr” okur.
Kış ve sonbahar mevsiminde tersini yapar sabah “Hizbül Kasr” veya “Hizbül S-Kasr” okur ikindiden sonrada “Hizbül Kebir” i okur.
Hizbül Kebir Nedir: Yukarda yazdigimiz kirmizi ile yazili 1 ile 112 (1 den 112 ye kadar 112 dahil)Rakamli dualarin tamami.
Hizbül Kasr Nedir: 1 ile 16 (1 den 16 ya kadar 16 dahil) vesonunada 111 ve 112 Rakamli dualarin Tamami.
Hizbul S-Kasr Nedir: Hizbul kasr okuyanlarda zamandan tasarruf etmek için istiaze duasi dışındaki bütün zikirler gerekirse sadece (10 ar Defa okunur ve 10 lu okunanlarda sadece 3 defa okunarak Hizbul S-Kasr olur.
Mevsim Tesbihi çekme makamına çıkarılmış sofilere o makam manen ilham yoluyla bildirilir ve günlük zikrini baştan 17 ve 18 e kadar yani Es elüke Duasına kadar 17.18 dahil okuduktan hemen sonra
Yağmur veya kar yağması için:
Ağzının genişliği, Dibinin Derinliğinden, Geniş Olan Bir Tasdan, Yazları , ilkbaharları ve sonbaharları saf berrak soğuk 3 yudum su içer, Sonbahar ve Kışları süt içer, Herzaman hergün değil, sadece ona içmesi için ilham geldiği günler içer, Tasın ağzında herzaman 1Parmak boşluk bırakılır. Su içerken 4/4 saf sade menba suyu kat, Süt içerken 3/4 Süt 1/4 Soğuk Saf Su ve yeterince Şeker, ve 1 mini damla mis Kat öyle iç.
Güneş doğması için: ilham geldiği günler zikrin tamami okunup bitirilesiye ve zikir bittikden 45 dakika sonrasına kadar mecbur olmadıkca su, süt, cay,… benzeri içecek içilmez, ve zikrin harareti ile icimizdeki kainatin ısınması ve güneşimizin doğması sağlanır.
Tas: küçük komposto, sütlaç tası veya ayetel kürsi yazılı zemzem tası.
Su veya Süt : Vücut sıcaklığından soğuk olacak.
TESBiH ADABI
AÇIKLAMA : Sofinin, aynen hat yazmaya başlayan birisinin, önce hat kalemi acmasini, yapmasini ögrendigi gibi, sofi kendi zikir tesbihini kendisi yapar.
3 Çeşit tesbih modeli vardir. 1.siniflar ve acemiler için kolay tesbih. 2.sinif ve üstü için cift kadranli tesbih. 3.sinif ve üstü için, mevsimin ve havanin durumunun rengine uygun, renkli cift kadranli mevsim tesbihi.(siyah, kar beyaz, yeşil, bordo kirmizi, kahve veya sari, saydam su rengi, ve çamur rengi,...)
ZiKiR TESBiHi RESiMLERi
[attachment=74497]
[attachment=74498]
[attachment=74499]
[attachment=74500]
[attachment=74501]
Yaz mevsimi için Bordo kirmizi ve beyaz ayracli, veya koyu kirmizi ve beyaz va sari sarikli tesbih
Sonbahar için koyu sari turuncu veya kahvrenegi üzre beyaz ayracli ve beyaz sarikli.
İlkbahar için yeşil beyaz ve kirmizi sarikli tesbih.
Kış için siyah üzre Bordo kirmizi ayracli ve yeşil sarikli.
Zemheri için beyaz üzre türkis ayracli veya caribic mavi ve caribic mavi sarikli.
Yagmur için saydam üzre kirmizi ayracli koyu mavi sarikli.
9. SINIF SOFiLER
Allah Zikiri günde bir defa olmak üzere, 6666 defa Allah zikredilir.
Burasi Güneş Makamidir. izinsiz cekmeyiniz. Günde sadece “hizbul kasr” ve “6666” Allah zikiri cekilir.
10 ve 11. SINIF SOFiLER
Mevsim tesbihi talim edilir ve muhtarlar başkanlar kaymakamlar valiler tayin edilir. (bunlar manevileri) sonra “onlarin hatrina güneş dogar yagmur yagar kar yagar” hadisine devam edilip mutmain oluncaya kadar talim edilir. ve deneme yaptirtilir.
Bu sofiler manen ilham yoluyla bilirler bu makamda olduklarini.
13. SINIF SOFiLER
Her bölgede bir tane güneş makamina birisi tayin edilir ve onlara güneş nasil dogar yagmur nasil yagar mikail iliminin birinci bölümü talim ettirilir. Ve birer tanede yardimci tayin edilirki, o hasta olunca digeri görevi devam ettirsin.
15.SINIF SOFiLER
Zamanin hakimi olmak ögretilir, ve zaman nasil geriye alinir, ve nasil ileriye alinir ögretilir.
16.SINIF SOFiLER
Muhammed dediki "iki günü birbirine eş olan zarardadir."
şeytan ve deccal aleyhillane hic boş durmuyorlar, hergün bize karşi yeni bir silah üretiyorla, ve bizimde onlarla savaşacak yeni silahlara ihtiyacimiz var, allah bize, o gün hangi silahi ikram ederse, onu alip zikir corbamiza katmak zorundayiz, yoksa onlarla savaşamayip yenik düşeriz.
ve yine bize varid olduki yine, yeni bir silah kuşanmamiz lazim, cünkü dedikya kafir deccal frekans ile oynuyor, ve bizim yazdigimiz bu dualarinda kehrwertini aliyor, ve mesala duamaizin başinda, "onlar namazlarini muhafaza ederler" diye zikrediyozki, biz de o ayette gecen o nlar zümresini kaitilipda nerde olursak olalim namazimizi kilip kacirmayalim istiyoruz, ve kafir ise, ben bunu zikredip cekdikce, o da onu ters ceviriyor ve oluyormu sana "onlar namzlarini kacirirlar" ve o zaman bir de bakmişin öglen namazi calinmiş, ucmuş bilme ertesi gün sabah gitmiş, veya hakeza hakeza, siz anlyin artik, yine biz "ya halim ya selim" cekiyoz yani sakin olabilmek için, ve o da onu ceviriyor ve bize bir hiddet geliyor, ve yanardag gibi yeri gögü püskürüyoz, yani zor azizim, bu kafirlerle mücadele zor, silah lazim, ve yine varid olan silah ise, tam olarak bende henüz kullanmasini tam bilmiyon amma, o şu ki :
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bir gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
"Allahım, azabından affına, gadzabından mağfiretine sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."
"Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır."
(Hadis-i Şerif )
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
يَمْحُو اللّهُ مَا يَشَاء وَيُثْبِتُ وَعِندَهُ أُمُّ الْكِتَابِ
Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit(yusbitu), ve indehu ummul kitâb.
Meali :
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Allah, dilediği şeyi siler, yok eder (mahveder) ve (dilediği şeyi) sabit kılar ve ümmülkitap (ana kitap), O'nun indindedir (nezdindedir).
(Sadakallahul Aziym RA'D Suresi 39. ayet )
ve saliklarimiz yol tarikatimiza tabi olan, yol arkadaşlarimiz, bizim yolumuzda, şu an durdugumuz yer olan yere gelince, belalar musibetler etraflarını sarınca, ve atıkları her ok kendinizi vurar olunca, ve hatta elinde tuttugun senin olan bir bicak bile seni kesmeye yeltenince, anlaki buraya ayak bastin, ve Allah bize burada bu silahi gönderdi ki henüz bende tam manasi ila kullanmiyorum, amma kullanim talimatnamesi şu olaki, biz o duanin sadece
"Allahım, azabından affına, gadzabından mağfiretine sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim."
kismini tekar edecegiz, amma allahu alem tam sayisina ulaşmadim henüz, ne zaman bu kalkan işe yarar denemem lazim, ve 41 defada karar kilmak istiyorum amma,
henüz belli degil.
işde bu ayeti okurken öyle tefkkür edesin ki ey salik, ey yolcu:
Allahdan gayri bir mevcudat yokdur öyle olunca o sana hişimlanan bicak da allah var ancak o bicak bir sükastci şeytan veya cin veya deccal askerinin eline gecmiş (amma gercekden leinde amma frekansi elinde) ve onunla sana karşi savaşiyorlar, ve sen o bicagi, o esir edilmiş halden kurtarip senin safina gecmesi için de ki işde :
Ey yüce Rab "Allahım, azabından affına, gadzabından mağfiretine sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim." ve şu an sen bana hişimlanan bir bicak oldun, cünkü kainatta sendan başka bir mevcudat yok ise, öyleyse o senin hişimlanan bicak oldugun halindende, senden, sana yüce rabbe siginirim, senin o bicagin veya frekansin esir edilmemiş ele gecmemiş, ve galip olan Allah haline iltica edip siginirim diye tefekkür et. ve bu yukardaki duayi günde 41 defa okuamaya devam et. dedimya sayida degişiklik olabilir henüz tam testden gecmedi daha.
Dua bu, ve bu dereceye erenler için 16.SINIF SOFiLER icindir
"Allahım, azabından affına, gadzabından mağfiretine sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim." (41 defa Haricen okuncak)
17.SINIF SOFiLER
Deprem ögeretilirki ve Mikail aleyhisselamin ikinci kisim görevleri talim edilir ve deprem nasil olur nasil yapilir ögretilir.
19.SINIF SOFiLERE
Hizir makami ögretilip talim ettirilir ve tarikatin pirini, olay vuku bulunca aramasi talim edilir. Bizatihi onunla (tarikatin piiri ile) kelam etmesi lazim geldigi ögeretilir ve kimler o göreve (HIZIRLIK makamina )secildi liste tutulur.
21.SINIF SOFiLER
Kiyamet talim ettirilir ve oraya cikan kimseye kilit ve mühür vurulur.
23.SINIF SOFiLER
Mevsimleri Ayarlama görevi talim edilir, ve bu kainatin öyle otamatik pilotta calişmadigi, bizatihi yaşatarak ögretilir, ve bu görevi hak eden tek bir kimseye bu SIR verilir. (veliaht halife)
24.SINIF SOFiLER
Güneşin Çırasının tutuşturulmasi ögretilir.
27. SINIF SOFiLER
Kader bahsi ve SIRAT köprüsü Talim edilir, ve telepati telefonunu kullanmasi talim ettirilir.
28. SINIF
MEVLUD SIRRI talim ettirilir.
---oOo---
Vaazimizi dün keşfettigim bir hikmet olan komik bir nükte ile sonlandiralim.
Mevlana için deniyorki, şebi aruz yani, ölüme giderken dügüne gider gibi gitti. ve ve o yüzden millet böyle bir istek ile dua eder oldular,
benim cocuklugumda ptt bu yukardaki pulu cikarmişdi ve ben o zman anlamamişim, şimdi daha iyi anliyon, cocukken bir pul koleksiyoncusuydum. işde o pul gösteriyorki mevlananin, ölüme dügüne gider gibi gitmesi megerse bu imiş, onun yeni versiyonu, işde dügüne giderken kazta yapip Azraile rastlayacak demek yani, yine birde Allahdan ölüme bayram gider gibi gitme vermesi için dua ednler var, iyi o zaman bayrama giderken yolda azrail caninizi aliverir o zaman, ey mehdi askeri ne istedigini ne dua ettigini iyi bil, etmen gereken dualar kuranda mevcut, sünnetde mevcut, kicindan dua uydurmaya kalkma, bak sonun bu alltaki resimdeki gibi olur sonra, velhasil kelam
--oOo---
Rabbim yolumuzdan gidecek olan Tarikati Raşidi Mensuplarina, Bu Tariki yani bu yolu ve Zikrimizi, Raşidi Zikrini, Erbabina ve müntesiplerimize, hayirli ve mübarek kilsin, "cenneti Adn" i da menzil eylesin, varilcak yer eylesin.
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne,
Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve
etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 21 Eylül Çarşamba
Original Kar © glan
Peygamber Efendimizin Kıssaları
-Hz. Muhammed’in Gülümsemesi-
Bir gün Resulullah (s.a.v) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam Hz. Muhammed’in gülmesinin sebebini sorunca Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: Evet göğe bakıyordum, iki melek, kendi yerinde ibadetle meşgul olan mümin bir kulun gece gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında bulamayınca göğe çıkıp Hak Teala’ya şöyle arz ettiler: Ey Rabbimiz! Biz o mümin kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hasta yatağına düşmüştü.
ALLAH-u Teala, o meleklerin cevabında şöyle buyurdu: O mümin kul, hasta yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın. Hasta yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim.
-Turfanda Hurma-
Bir gün bir sepet hurma getirip:
Buyur ya Resulullah turfanda hurma, dediler. Peygamberimiz, “Hurmalar oldu mu ki?” diye sordu. Hayır, olmadı; ama bizim bahçemiz sıcak bir dere içinde bu yüzden ilk hurma bizde erişir. Kimse yemeden size getirdik ki en önce siz yiyesiniz turfanda hurmayı. Peygamberimiz uzakta oynayan çocukları gösterdi, “götürün bu turfanda hurmaları şu oynayan çocuklar yesinler. Ben komşularımın yemediğini yemem. Ne zaman komşularımız da hurma yemeye başlarsa işte o zaman ben de gönül rahatlığı içinde hurma yiyebilirim.” buyurdu.
-Mal benim borç Resulullah’ın-
Peygamberimiz yoksullara yardım etmeyi çok severdi. Yine bir gün davet ettiği muhtaçlara önceden hazırladığı yardımı sırayla dağıtmış, alanlar da dağılıp gitmişlerdi ki, tam o sırada bir başka yoksul uzaklardan koşarak gelip kendisine verilecek bir şey kalmadığını anlayınca üzülmüştü. Peygamberimiz üzülen bu yoksula, “Üzülme.” dedi: “Sana da bir çare bulabiliriz.” Bulduğu çareyi de şöyle açıkladı: “Buradan doğruca Medine çarşısına git, ihtiyaçlarını satan dükkanlara gir, ne lazımsa al, sonra da de ki: “Mal benim, borç Resulullah’ındır! Yeter ki çocuklarını sevindir, sen de üzülme!”
Adam ‘Olur mu böyle bir şey?’ demek isteyince, Efendimiz onu dükkanlara doğru yönlendirirken tembihini tekrarladı. “Unutma!” dedi, “Mal benim borç Resulullah’ın, diyeceksin. Mal sana, ödemesi bana ait olacaktır.” buyurdu.
-İki Deve-
Esirlerden Cüveyriyye hatunun babası Haris Bin Ebi Dırar, kızını kurtarmak için birçok deve getirirken, iki deveye kıyamayıp, şehre yakın yerde sakladı. Resulullah'la buluştukta, bunları alıp, "Kızımı bana ver !"dedi.
Resulullah: "Hani, filan yerde sakladığın iki deve?" buyurunca, Haris hayran olup, "Ya Resulallah, benim onları sakladığımı Allah'tan başka bir ferd bilmezdi" deyip, kendisi, iki oğlu ve kavminden nice kimseler imana geldi.
O iki deveyi de getirip verdi. Kızı da imana geldi. Daha sonra da Resululahın hanımı olmakla şereflendi.
-Hz. Peygamberin Devesinin Kaybolması-
Müreysi gazadan dönüşte, bir gece konakladıkları yerde büyük bir fırtına çıktı. Bu fırtına sebebiyle, Resulullahın bindiği deve kayboldu. Zeyd bin Lusayt adlı münafık, Muhammed devesinin nerede olduğunu bilmezken, Rifa'a'nın ölümünü nereden bilir dedikte, Cebrail aleyhisselam gelip, Zeyd'in sözünü ve devenin yerini bildirdi.
Resulullah: "Ben gaybı bilemem, Allah bilir. Lakin Allahü teâlâ bana o münafıkın sözünü ve devenin yerini haber verdi. İşte filan yerdedir ve yuları ağaca takılmıştır" buyurdu.
İşitenler doğru oraya koşup, deveyi buyurulan yerde, buyurulduğu şekilde bulup getirdiler. Zeyd imana geldi
Zımba Nedir - Zımba Hakkında - Zımba Özellikleri Nelerdir
Zımba, kağıtları ince bir metal zımba teli ile birbirine tutturmak için kullanılan bir cihazdır. Zımbalar devlet dairelerinde, ofislerde, evlerde ve okullarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Zımba” kelimesi aslında çeşitli kullanım alanlarına sahiptir. Kağıtları bir araya getirmenin yanı sıra, cerrahi bir yarayı kapatmak için ameliyathanelerde, mobilya sektöründe koltuk yüzü kaplaması yapmak için de kullanılır.
Kağıt zımbasının manuel ve elektrikli olarak iki ayrı türü vardır. Manuel zımbalar elle tutulur, ancak bir masa veya başka bir yüzeye sabitlenmiş olarak kullanılan modelleride vardır. Elektrikli zımba modelleri de vardır. Elektrikli zımbalayıcılar farklı tasarım ve modellerde bulunur. Çok sayıda kağıt yaprağını bir araya getirmekte kullanılır. Bazı elektrikli zımbalayıcılar aynı anda 20 sayfaya kadar işlem yapabilir. Zımba tabancası genellikle daha ağır bir iş için kullanılır ve elde taşınır cihazdır; pnömatik modelleri de vardır.
Zımbayı kim icat etti
Kim tarafından yapıldığı bilinmese de, bilinen ilk zımba 18. yüzyılda Kral Louis XV için Fransa’da yapılmıştır. 19. yüzyılda gittikçe artan kağıt kullanımı, verimli çalışan bir kağıt tutturucuya ihtiyacı arttırmıştır
1866’da George McGill, modern zımbanın öncülü olan küçük, pirinçten yapılma bir kağıt tutturucu için 56.587 sayılı ABD patentini aldı. 1867’de, raptiyeyi kağıda sokmak için bir başka bir 67.665 sayılı ABD patentini aldı. Buluşunu 1876 yılında Pennsylvania Philadelphia’daki Centennial Sergisinde gösterdi ve 1880’lerde birçok çeşitli kağıt tutturucular üzerinde çalışmaya devam etti. 1868 yılında C.H.Gould tarafından İngiltere’de bir zımba teli için bir patent alındı. Ayrıca, 1868 yılında St Louis, MO’lu Albert Kletzker, kağıt zımbalamak için bir cihaz patenti aldı.
1877 yılında Henry R. Heyl, tek bir hamlede zımbalama yapabilen bir cihaz için 195.603 patent numarasıyla patentini aldı. Bu nedenle bazıları onu modern zımbalamanın mucidi olarak görüyorlar.
18 Şubat 1879’da George McGill, ticari olarak başarılı ilk zımba olan “McGill Single-Stroke Staple Press” için 212.316 patent aldı. Cihazın iki buçuk kilo ağırlığında 1/2 inç genişliğinde bir tel zımba ile çalışıyordu.
Ince bir metal tel ile kağıtları tutturan bir makineyi tanımlamak için “Stapler” (Zımbalayıcı) sözcüğünün ilk kullanımı 1901’de American Munsey Dergisinde bir ilanda yer aldı.
1900’lerin başında delikli ve katlanmış kağıtları metalik bir klips olmadan birbirlerine tutturmak için çeşitli cihazlar geliştirildi ve patentlendi.
Modern Zımba
1941’de günümüzde en yaygın olarak kullanılan dört yönlü kağıt zımbası gibi türler geliştirildi.
Modern zımbalar evrim geçirmeye ve kullanıcıların değişen ihtiyaçlarına adapte olmaya devam ediyor. Örneğin daha zahmetli veya kolay sıkıştırılmış / kullanışlı zımbalayıcılar, kullanıcının uyguladığı güç miktarını azaltmak için farklı kaldıraç verimliliklerini kullanmaktadır. Bu zımbalar, tekrar eden, büyük zımbalama işlerinin rutin olduğu çalışma ortamlarında kullanılmaktadır. Bazı modern masaüstü zımbalayıcıları Flat Clinch teknolojisi kullanmaktadır.
Cerrah Zımba
Cerrahlar, cerrahi zımbaları cildin kapatılması için dikiş yerine veya cerrahi anastomoz sırasında ameliyat sırasında kullanılmaktadır. Bir cerrahi zımba, örs yok olduğundan standart bir zımba benzemez. Cerrahi zımba sıklıkla “M” ye önceden şekillendirilir. Zımbayı deriye bastırarak kola baskı uygulayarak zımba derisini cebe doğru ve ön panonun içine doğru bükerek iki uç neredeyse ortada bir dikdörtgen oluşturacak şekilde buluşsun.
Kolorektal cerrahide bağırsak rezeksiyonlarında zıvana yaygın olarak intraoperatif kullanılır. Çoğu zaman bu zımbalar, zımba yerleştirilirken bağırsakları keser ve aseptik alanı muhafaza eden ayrılmaz bir bıçağa sahiptir. Cerrahi çelikten yapılmış zımba, tipik olarak tek kullanımlık sterilize kartuşlar halinde verilir.
Zımba, kâğıtları bir arada tutmak amacı ile metalden bir tel ile tutturan araç. Birden fazla kâğıt zımbanın arasına yerleştirildikten sonra mekanik basınç uygulandığında mekanizmada bulunan metalik telin iki sivri ucu kâğıtları delerek geçmekte ve alt bölümde eğilerek kapanmaktadır.
İlk zımbalama makinesinin Fransa Kralı 15. Louis’e ait olduğuna inanılır. Ayrıntılı hazırlanmış el yapımı zımba, kraliyet sembolüne sahipti ve mahkeme belgelerinin bir arada tutturulması amacıyla kullanılıyordu.
1868 yılında Charles Gould, dergilere ait sayfaların bir arada tutturulmasını sağlayan bir tel dikicinin İngiltere’de patentini aldı. Patentini aldığı mekanizma, istenen ölçülerde kesilen bir telin açık uçlarının kağıtların üzerinden geçirilmesinin ardından yine aynı uçların katlanması yöntemi ile çalışıyordu. Bu mekanizma, günümüzde kullanılan zımbaların da doğrudan atası olarak gösterilir.
Birleşik Devletler’de yine 1868 yılında Albert Kletzker, bir tür ataç patentini üzerini aldı. Patentte, geniş yapıda tek bir zımba telinin kağıtları bir arada tutması tanımlanıyordu ancak kağıtlardan geçirildikten sonra zımba telinin uçlarının el ile kıvrılması gerekiyordu. 1877 yılında Henry R. Hell‘in üzerine aldığı patentte ise zımba telinin kağıttan geçirilme ve ardından uçlarının kıvrılması işlemini tek bir harekette yapan bir aygıtın tanımı yapılmıştı.
Ticari olarak başarıya ulaşan ilk zımba ise George W. McGill tarafından 1879 yılında üretildi. Her ne kadar her bir zımbalama işi için gereken telin her seferinde teker teker zımba makinesine yerleştirilmesi gerekse de makine, zımba telini kağıtlardan geçirdikten sonra uçlarını kıvırıp tekrar kağıdın içine yerleştiriyordu. Bu mekanizma, günümüz zımbalama makinelerinde halen kullanılmaktadır.
Gün geçtikçe, zımba makineleri üzerinde iyileştirmeler yapılmaya ve birden fazla zımba telinin makine içerisine tek seferde yerleştirilmesine olanak sağlandı. 1930lu yıllarda üreticiler, birbirlerine balıksırtı dizisi şeklinde yapıştırılmış bir dizi zımba telinin yer aldığı zımbalama makinesini piyasaya sürdüler.
Zımbalama makineleri, günümüz ofislerinin vaz geçilmez bir aracı konumunda olmalarına rağmen, çalışanların masalarından sürekli kaybolmayı başarmaları sebebiyle de çalışanlar tarafından pek sevilmezler. Zımbalar ayrıca ameliyat masalarında dikişlerin yerini alan mekanizmalar olarak da kullanılmaktadır.
Zımba tabancası ne için kullanılır?
Zımba tabancaları, mobilyaların döşenmesi, duvar kaplamalarının (tekstil duvar kağıtları, yalıtım malzemeleri, vb.) takılması, kağıt ya da folyoların (posterler) asılması ve yumuşak ağaç ve levhaların (taban panelleri, dolapların sunta arka duvarları, vb.) monte edilmesi gibi, evin içindeki ve çevresindeki bir çok farklı dekorasyon işi için kullanılır.
Delgeç
Delgeç veya Perfaratör, kağıtları dosyalamak için gereken delikleri açan alet. Bir zımbayı andırır. Kağıt Delgi Zımbasının Mucidi Alman girişimci, Friedrich Soennecken icad etmişdir 14 Kasım 1886
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

