MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,305
» Forum posts: 5,909

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)


"Kahraman Düşman"


Budin’in, yani Macaristan’ın başkenti Budapeşte’nin son Osmanlı Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, şehri kuşatan Avusturya ordusu ile savaşırken şehid düşmüş ve Macaristan’daki Türk hákimiyeti böylelikle son bulmuştu.

Paşa’nın mezarı asırlar sonra Macarlar tarafından yaptırıldı ve taşına ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ diye centilmence bir ifade yazıldı.

KANUNı Sultan Süleyman tarafından 1541’de feşedilen Macaristan’ın başkenti Budapeşte, yahut bizde o zamanlarda kullanılan adıyla Budin, 145 yıl boyunca Türk idaresinde kaldı.

Avusturyalılar, bizi Viyana önünde bozguna u ratmalarından sonra, 1686’da, 90 bin kişilik bir orduyla Budin önlerine geldiler. Son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa, kendisinden beş kat güçlü olan Avusturya ordusuna iki buçuk ay direndi ve kılıcı elinde şehit düşene kadar düşmanı şehre sokmadı.

Paşa’nın bu kahramanlı ı, Macarlar’ı da son derece etkiledi ve mezartaşına ‘Kahraman düşmandı, rahat uyusun’ yazdılar.

Osmanlı ımparatorlu u, 1526’daki Mohaç Muharebesi ile Macaristan Devleti’ni ortadan kaldırdıktan sonra, ülkeyi yavaş yavaş feşetti ve Budin, 145 yıl Osmanlı ımparatorlu u’nun bir parçası oldu. Budin, imparatorlu un Avrupa topraklarındaki en önemli birkaç merkezinden biriydi ve Avusturya ile Almanya’da yapılan akınlar buradan idare edilirdi.

Avusturya, Budin’i Osmanlılar’dan almak için şehri defalarca kuşattı ama ele geçiremedi ve 17. yüzyılın başlarından itibaren Budin’i işgal planlarını unutup kendi topraklarını korumaya çalıştı.

Aynı yüzyılın sonlarına do ru da hiç beklemedi i bir anda Budin’i ve bütün Macaristan’ın ele geçirme şansını yakaladı.

Osmanlı ımparatorlu u’nun 1683’te yaşadı ı ıkinci Viyana Kuşatması bozgunundan sonra Avusturya, Macar topraklarını işgale başladı.

ılk hedef Budin’di ve şehir 1686’da 90 bin askerle kuşatıldı. Stratejik bir mevkide bulunan Budin’in düşmesi Osmanlılar için bütün Macar topraklarının kaybı demekti. Budin Valisi Abdurrahman Abdi Paşa durumun farkındaydı ve sonuna kadar direnme kararı vermişti.

Abdurrahman Abdi Paşa, ömrünü cephelerde geçirmiş 70 yaşlarında tecrübeli bir askerdi. 1668’de yeniçeri a alı ı yapmış, Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Girit seferine katılmış, Ba dat, Mısır, Bosna, Budin, Kamaniçe ve Halep valiliklerinde bulunmuş, 1685’te Budin’e ikinci defa vali tayin edilmişti.

Budin Kalesi, 16 bin Türk askeri tarafından korunuyordu. Düşman ordusu tepeleri tuttu u için yardım alamamalarına ra men, Abdurrahman Abdi Paşa düşmana karşı yokluklar içerisinde iki buçuk ay boyunca direndi.

Avusturyalılar, 2 Eylül 1666’da Budin’e girerek 145 yıllık Türk hákimiyetine son verdiler, Abdurrahman Abdi Paşa ise çarpışmalar sırasında şehid düştü.

Avusturyalılar, daha sonra şehirde tek bir Müslüman bile bırakmadılar. Türk eserlerinin hemen tamamı yokedildi ve şehrin asıl sahibi olan Macarlar bile uzun müddet şehre giremediler.

Macarlar ise Paşa’nın kahramanlı ını asırlar boyunca unutmadılar ve şehid düştü ü yere çok daha sonraları üzerinde son derece şık ifadelerin yazılı oldu u bir mezartaşı diktiler.

Taşta ‘145 yıllık Türk egemenli inin son Budin Valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa, bu yerin yakınında 1666 Eylül ayının 2. günü ö leden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ yazılıydı.

Budin’in elden çıkmasından sonra, Osmanlı hákimiyetindeki di er Macar toprakları da bir bir Avusturya’nın işgaline u radı.

Macaristan’ın merkezinin kaybı, Osmanlılar için son derece acı bir duygu idi ve şairler Budin’i konu alan destanlar kaleme aldılar.

ışte, bu destanlardan biri:
‘Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu
Bülbülün figanı ba rımı deldi
Gül alıp satmanın zamanı geldi
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i.

Çeşmelerden abdest alınmaz oldu
Camilerde namaz kılınmaz oldu
Mamur olan yerler hep harap oldu
Aldı Nemçe bizim Nazlı Budin’i

Kıble tarafından üç top atıldı
Perşembe günüydü güneş tutuldu
Cuma günü idi Budin alındı
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i’

Murat Bardakçı
DEVAMINA BAK
Adalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)

•

Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.

•

Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar içinde hayat şartlarının eşitsizli inden şikâyet edebilecek yegane insan padişahtır. Aynı zamanda hem herkesten üstün, hem herkesten aşa ı bir vaziyette bulunan padişah, istedi i gibi bir evlilik yapma yetkisinden bile mahrumdur.” (S. 122)

Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.
DEVAMINA BAK
••::Talat Paşa Suikastı::••


“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yaAdalet sempozyumu ve Osmanlı

Kadı, Padişah’ı ça ırtır. Padişah içeri girdi inde ıpsilanti dâvâcı makamında ayakta durmaktadır. Padişah “maznun” minderine ba daş kurmak üzereyken, Kadı Efendi kükrer:

“Begüm, hasmınla mürafaai şer’ olunacaksın, (beyim, davacı ile hukuk önünde yüzleşeceksin) aya a kalk!”

Padişah kalkar. Kendisini savunması istenince hata etti ini belirtir. Kadı Efendi “Kısasa kısas” hükmünü verir: Hüküm gere ince Padişahın da eli kesilecektir.

Dinleyenler dehşetten ve hayretten dona kalmışlardır. Padişah boyun bükmüş, hükme rıza göstermiştir. Durum o kadar alışılmışın dışındadır ki, ıpsilanti’nin eli aya ı titremeye başlamıştır. Aklı başına gelir gibi olunca kendisini Padişahın ayaklarına atar.

“Dâvâmdan vazgeçtim. ıslâm adâletinin büyüklü ü karşısında küçüldüm. Böyle bir cihangirin elini kestirip kıyamete kadar lânetlenmeyi göze alamam.”

Fatih’in eli kesilmekten kurtulur. Ama tazminat ödemeye mahkûm olur. Kestirdi i elin diyetini şahsî gelirinden karşılayacak, Rum mimara bir de ev verecektir.

Mahkeme sona erip herkes çıktıktan sonra, Padişah, Kadı’ya döner:

“Bak a Hızır Çelebi, bu padişahtır deyu iltimas eyleseydin, şer’i şerife mugayır hüküm verseydin şu kılıçla başını koparırdım.”

Kadı Hızır Çelebi minderini kaldırır, minderin altında duran demir topuzu Padişah’a gösterir:

“Siz de padişahlı ınızdan dolayı gururlanıp hükmü tanımasaydınız billahi bu topuzla başınızı ezerdim.” (Bu vukuat “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin Millet Kütüphanesi’ndeki Emiri koleksiyonunda bulunan yazma nüshanın birinci cildinin 36. sayfasında detaylı biçimde, ayrıca Abdurrahman Adil’in “Hâdisat-ı Hukukiyye” isimli eserinin 1923’te yayınlanan 12. cüzünün 185-186. sayfalarında özet olarak mevcuttur)

•

Kanuni dönemi Osmanlı Devleti...

Hüsrev Paşa, Mısır Beylerbeyi’dir. Mısır Eyaleti’nin vergilerini toplayıp ıstanbul'a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllardan daha fazla oldu unu gören Kanuni Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?”

Müfettişler Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla de il, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sa landı ına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna ra men Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Hassas yüre i buna ra men tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyli i görevinden alır, yerine Hadîm (hizmetkâr anlamında) Süleyman Paşa’yı tayin eder.

Nasıl bir adalet anlayışı ise, zulmün kendisi de il, sadece ihtimali bile beylerbeyi de iştiriyor.

•

Fransız gezgini ve yazarı A. L. Castellan diyor ki: “Teb’asının hayatına, namus ve haysiyetine, malıyla mülküne hakim sayılan padişahın iradesi Kur’an hükümlerinden, şeriat ulemasının kararlarından veyahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün de ildir.” (Moeurs, usages, costumes, des Oşomans et abrégé de leur historie 1812, c.3, s. 14-15)

Bu ifadeler Osmanlı adaletinin yabancılar tarafından da tescilidir.

şimdi de M. Porter’i dinleyelim: “Kur’an hükümleri zulüm ve istibdada karşı çok kuvvetli bir engeldir. Savaş, ya da barışla Osmanlı hakimiyetine giren hıristiyan milletlerin malları ve mülkleri güven altına girer. Padişah Hıristiyan ahalinin haklarının da muhafızlı ını yapmak zorundadır. Bu durumda keyfi bir istibdat manzarı görmeye imkân yoktur.”

“Osmanlılarda insan en de erli varlıktır. Çünkü Kur’an böyle diyor. Bu durumda insana baskı ve şiddet uygulanabilir mi?” (ıngiliz yazar ş. şornton, 1807)

A. Ubicini yazıyor: “Bütün Osmanlılar ••Talat Paşa Suikastı••

"Talat Paşa!.. Talât Paşa!.."

ıttihat ve Terakki'nin eski Başvekili Talat Paşa, kendisine seslenen adamı görmek için geriye döndü. Dönmesiyle ateşlenen bir tabancadan çıkan kurşunun alnına saplanması ve kaldırımların üzerine yı ılması bir olmuştu.

Bir zamanlar, Osmanlı ımparatorlu unun kaderini elinde tutan Talat Paşa, ıran'ın Selmas şehrinde do an Salomon Taleyran adlı bir Ermeni Komitacısının kurşunuyla böylece can vermişti.

Olay Berlin'de geçiyor, takvimler 15 mart 1921'i gösteriyordu.

Eşi Hayriye hanım, kocasının ölümünden yıllar sonra, Talat Paşa'nın öldürülmesi konusunda şunları söylüyordu:

"Çok cesurdu. Tehlike nedir bilmezdi. Etrafında kimbilir, ne maksatla kimler dolaşıyor, dikkat et, dedikleri zamanlarda bile aldırmaz, çantasını koluna alınca, fırlar tek başına giderdi. Berlin'de -en sonunda kanına giren- katil daha önce iki kere karşısına çıkmış, Paşa'yla göz göze gelmiş. Fakat Paşa o kadar pervasız, sakin, hatta gülümseyerek bakıyormuş ki, adam avuçladı ı silahını çıkarmaya cesaret edememiş ve nihayet: Ben Talat Paşa'ya baka baka silahımı çekemeyece im, ancak arkasından vurabilirim, demiş."

Talat Paşa Berlin'deyken, bir dostuna yurt hasreti içinde şunları söylemişti:

"Selanik'teyken ikide bir sürgün cezasına çarpılan Bulgar komitacılarıyla karşılaşırdık. Bunlar vatanlarından ayrılmadan evvel, jandarma nezaretinde bulundukları halde merasimle rıhtımın üzerinde toplanır ve içlerinden birisinin verdi i işaretle hep birden e ilip topra ı öperlerdi.

Bu, onlar için vatana dönüş umudunun bir ifadesiydi: Öptü ümüz toprak bizimdir, buraya yine gelece iz... demek istiyorlardı. Bir gün ben de vatana dönersem, bilir misiniz ne yapaca ım?"

Dostu: "Her halde siz de onlar gibi topra ı öpeceksiniz..." deyince, Talat Paşa a layarak şu karşılı ı vermişti:

"Ne dersin sen? Ne dersin sen? Ben öpmekle doyamam ki... Yiyece im vatan topra ını, yiyece im..."

Talat Paşa, 1874 yılının 17 A ustosunda Edirne'de do muştu. Yoksul bir ailenin çocu u olarak ilk ve orta ö renimini bitirdikten sonra Alyans ısrail okulunda iki yıl Fransızca okudu. Zeki, çalışkan bir gençti. Okul yöneticileri, kendisine bir yıl kadar Türkçe ö retmenli i görevini vermişlerdi.

Mehmet Talat, Edirne'de çok durmadı. Selanik�e giderek Telgrafhaneye maaşsız memur adayı olarak girdi. Hukuk Mektebi'ne kaydoldu. Bir yıl sonra. Telgrafhane "Mukayyid"i (Kayıt memuru) olarak maaşa geçti ve yirmi yaşının içindeyken politikayla ilgilenmeye başladı. Jön-Türklerle haberleşirken yakalandı ından üç yıl sürgün cezası yedi, Hukuk Mektebini de ikinci sınıfında bırakmak zorunda kaldı.

Cezası iki yıl sonra ba ışlandı ve 1898'de Selanik'le Manastır arasında "gezici posta memuru" oldu. Bu görevi, ıttihat ve Terakki örgütünün bu dolaylardaki haberleşmesini, güvenlik içinde yapabilmesi amacıyla kabul etmişti. 1893 yılında Posta Telgraf Başmüdürlü ü kâtipli ine, 1903'te de başkâtipli ine getirildi. 1907 yılındaysa, ıttihat ve Terakki'nin "ıhtilâl Komitası" sivil kadrosunun basında oldu u anlaşılarak, görevinden çıkarıldı ve tutuklandı.

1908'de, ıttihat ve Terakki'nin önde gelen kişilerinden biri olarak Mehmet Talat, ıkinci Meşrutiyet Meclisine, Edirne mebusu seçildi. Önce Meclis Reis Vekilli ine getirildi, 1909 Temmuzundan başlayarak sırasıyla Dahiliye Nazırı, Meclis'te ıttihat ve Terakki Fırkası Reisi, Posta Telgraf Nazırı ve yine Dahiliye Nazırı oldu.

1916 yılında, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın istifasıyla onun yerine getirildi. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ımparatorlu unun yenilmesi ve Mondros Mütareke'sinin imzalanması üzerine, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

31 Temmuz 1918'de Mondros Mütarekesi uyarınca, Osmanlı ımparatorlu u orduları silahlarını bırakmış, yenilgiyi kabul etmişti, ıttihat ve Terakki'nin üç büyükleri, Talat, Enver ve Cemal Paşaların, savaş suçlusu olarak yargılanmaları kesindi. Bu nedenle, üç büyükler yurtdışına kaçmaya karar verdiler,

Talat Paşa, yurt dışına çıkmadan önce, yerine getirilen Başvekil ızzet Paşa'ya şu mektubu göndermişti:

"Pek muhterem ve mübarek tanıdı ım ızzet Paşa Hazretlerine,

Memleketin bir müddet ecnebi nüfuz ve tesiri altında kalaca ını anladım. Buna ra men memlekette kalmak ve millet muvacehesinde muhakeme olmak fikrinde idim. Bütün dostlarım bunu atiye talik etmek için ısrar ettiler. Zat-ı fahimtaneleriyle istişare edemedim. Müşkül mevkide kalaca ınızdan çok düşündükten sonra sarfı nazar ettim. Bütün hayat-ı siyasiyemde hedefim, memleket namuskârane ve fedakârane hizmet etmek idi. şahsen buna muvaffak oldum. Bütün servetim, zat-ı şahanenin ihsan etti i otomobil esmanıyla (de er, kıymet) her ay artırdı ım yirmişer liradan müterakim bin altı yüz liralık istikraz-ı dahili bedelinden ve bir de dört arkadaşımla birlikte isticar (kiralamak) etti imiz çiftli in devri icarından hasıl olan paradan ibarettir. Bunun bir kısmını aileme terk ederek bir kısmını yanıma aldım. Bundan başka bir nesneye malik de ilim. Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemal-i cesaretle çekmek isterim, işte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldı ı gün, ilk telgrafınıza itaat edece im. Baki kemal-i hürmetle ellerinizden öperim muhterem Paşa Hazretleri.

2 Teşrinisani 1334 (2 Kasım 1918)
Mehmet Talat"


2 Kasım 1918 cumartesi gecesi, saat 11'e yaklaştı ı sırada, karanlıklar arasında iki kişi hızlı hızlı rıhtıma do ru yürüyordu. Bunlardan biri Talat Paşa, öteki de ıhsan Namık Bey'di. Rıhtıma yaklaştıklarında üç kişinin daha orada bekledi ini gördüler. Talat Paşa, ıhsan Bey'e dönerek:

"Bir kadınla iki erkek dolaşıyor, bunlar kimdir ıhsan?" diye sordu.

"Belki de pokerden dönüyorlardır. Paşam..."

Bekleyen üç kişiden biri onlara do ru ilerleyince, tanımakta gecikmediler: Bu Enver Paşa'ydı.

Eski Harbiye Nazırı Talat Paşa'nın elini sıktıktan sonra:

"Tam zamanıdır, motor da neredeyse gelir..." dedi.

Gerçekten de az sonra, burnunda cansız bir ışıkla yol alan bir motor Amerikan Koleji yönünden gelerek rıhtıma yanaştı. Enver Paşa, kendisini u urlamaya gelen kız kardeşini kucakladıktan sonra motora atladı. Onu ötekiler izlediler. Biraz sonra bütün yolcularını alan motor, açıkta kendilerini bekleyen Alman torpitobotuna yanaşıyordu.

Talat Paşa Berlin'e yerleşmişti. Anılarını yazıyor, karısıyla birlikte yoksul sayılabilecek bir hayat yaşıyordu. Sık sık karısı Hayriye hanıma:


"Beni bir gün sokakta vuracaklar. Alnımdan kanlar akarak yere serilece im. Yatakta ölmek nasip olmayacak. Ama ziyanı yok, varsın vursunlar, vatan benim ölümümle bir şey kaybetmez. Bir Talat gider, bin Talat gelir!.." derdi.

Bir gün ya Ermeni Komitacılarının ya da bir başka düşmanının kurşunlarıyla can verece ini biliyordu. Özellikle Ermeni Komitacılarının...

Ermeniler, 1878 Türk-Rus savaşından sonra Do u illerimizde ba ımsız bir devlet kurmak istiyorlardı. Çarlık Rusyası ve ıngiltere, Ermenileri sürekli olarak kışkırtıyor, Amerikan misyonerleri de aynı yönde çalışmalar yapıyorlardı. Aya-Stefanos Anlaşması (Yeşilköy'ün eski adı) yapılırken, Avrupa Devletlerinin Berlin Kongresi'ndeki yetkili delegelerine bu amaçla baş vurmuşlar fakat, diplomatik yollardan yaptıkları bu baş vurmanın sonuçsuz kalmasıyla birtakım anarşist örgütler kurarak, sabotaj ve ayaklanma eylemlerine girişmişlerdi. Hınçak ve Taşnak adlı bu gizli örgütler, her eylemlerinde karşılarında Osmanlı Hükümetini buluyor, yabancıların işe karışmasını sa lamak için, "Türkler, Ermenileri kesiyor!.." şeklinde propaganda yaparak, Avrupa'yı birbirine katıyorlardı.

Ermeni Komitacılar, Birinci Dünya Savaşı�nın başlamasından sonra, Ermenilerin Do u illerimizden göç ettirilmelerinde ıttihat ve Terakki'nin, dolayısıyla bu örgütün önderleri durumundaki Enver, Talat ve Cemal Paşaların parma ını görüyor, intikam için fırsat kolluyorlardı.

15 Mart 1921 günü Talat Paşa, her zamanki gibi erkenden kalkmış saat ona kadar çalıştıktan sonra, eşine dönerek:

"Haydi Hayriye, seninle biraz dolaşalım. Hava almış olursun..." demişti.

Fakat mutfakta yemek pişirmekte olan karısı:

"Ben çıkmayayım. Hem yorgunum, hem de ateşte yemek var." diye karşılık verdi.

Talât Paşa Hardenberg Strasse'deki evinden çıkıp tek başına yürümeye başlamıştı. Daldın ve düşünceli bir şekilde. Kurfüstendam caddesine saptı. Daha birkaç adım atmamıştı ki, arkasından birinin:

"Talat Paşa!.. Talat Paşa!.." diye ba ırdı ını duydu. Geriye döndü ve...

Rumeli'de başlayan, fırtınalar içinde geçen bir hayat,. Kurfüstendam caddesinin kaldırımları üzerinde sona ermişti. Katil Salomon Taleyran, 24 yaşında üniversite ö rencisi gözü dönmüş bir Taşnak Komitacısıydı.

Alman mahkemesi, kendi toprakları üzerinde işlenen bu cinayetin suçlusuna hiç bir ceza vermeyerek, Taleyran�ı beraat ettirdi. Yıllarca dost bildi i, Birinci Dünya Savaşı'nda kader birli i etti i Almanya, onun anısına ve kanlı ölüsüne bile saygı göstermemişti.

Talat.Paşa'nın cesedi, aradan 22 yıl geçtikten sonra 25 şubat 1943'te yurda getirilerek Hürriyet-i Ebediye tepesindeki şehitli e gömülmüştür. Talat Paşa, dostuna söyledi i biçimde yurdunun topra ını yiyememiş, ancak bir torba kemik olarak yurt topraklarında sonsuz uykusuna dalmıştır.
Sıra şimdi tarihçi Chalcondyl’de: “Osmanlı ülkesinin hiçbir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzâdelerden oluşmuş hiçbir yüksek tabaka yahut soylular sınıfı yoktur.” (Histoire générale des Turc, Paris, 1662)

“Osmanlı memleketini gezerken, bütün insanların eşit oldu unu ilân eden ıslâm kanununun dürüstçe uygulanışı karşısında derin düşüncelere daldım.” (James Baker, Turkey in Europe, Londra, 1877)

ışte bu yüzden hukuk ve adaleti konu olarak seçen organizasyonlara çok ihtiyacımız var. ıstanbul iki gündür ılim ve Kültür Vakfı’nın düzenledi i böyle bir sempozyuma ev sahipli i yapıyor. Konusu “ınsanlık Onuruna Lâyık Bir Dünya ıçin Adâlet” olan bu sempozyum münasebetiyle bir kez daha anladık ki, Türkiye’nin ve dünyanın yeniden düzelmesinin adaletle çok yakın ilişkisi var.

Sempozyumda yabancı profesörlerden birinin dedi i gibi, adâletsiz hayat olmaz.
DEVAMINA BAK
Genç Osman'in Yapmak istedikleri...

Ikinci Osman, Sultan Birinci Ahmed'in büyük ogludur. 3 Kasim 1604 Çarsamba günü Istanbul'da dogmus ve Osmanogullari'nin on altincisi olarak on dört yasinda taht'da çikmis, böyle küçük yasta cülûsu dolayisiyle «Genç Osmani» diye anilagelmistir.

Ikinci Osman'in annesi Mâhfirûze Sultan'dir. Birinci Ahmed'in ogullarindan Murad (Dördüncü Murad) iIe, Ibrahim (yanlis olarak «deli» diye anilan) ise, Mâhpeyker Kösem Sultan'dan dogmuslardir. Birinci Ahmed'ln ölümü üzerine büyük oglu ikinci Osman'in taht'da çikmasi gerekirken, âni bir degisiklikle, Osman Gazi'den beri devam edegelen verâset kanunu bir tarafa itilivermis ve babadan ogula intikal eden saltanat, bu ânda «Ekberiyyet» kaidesine baglanarak, Ikinci Osman'in yerine, taht'da amcasi Birinci Mustafa çikivermis veya daha dogru bir tâbirle. çikartilivermistirl..

Bu is, Kösem Sultan'in mel'anetidir!.. Kendi çocuklarina taht yolunu açabilmek için, muvazenesi bozuk olan ve ser'an Hilâfetî caiz olmayan Birinci Mustafa'nin taht'da çikarmasini Kösem Suttan temin etmis ve bu müvazenesi bozuk pâdisah, nasil olsa ilerde hal' edileceginden. zaman kazanip oglu Murad'i taht'da çikarmak gayesiyle Ocak Agalarini ve bâzi devlet erkânini elde ederek verâset usulünû el çabukluguyla degistirmis, böylece Ikinci Osman'i saltanattan mahrum etmek, istemisse de, muvaffak olamamistir!.. Gerçi, Birinci Ahmed'den sonra Birinci Mustafa pâdisah olmustur ama, saltanati ancak doksan alti gün sürmüs ve muvazenesizligi dolayisiyle hal' edilen bu on besinci Osmanli pâdisah yerine, 26 subat 1618 Pazartesi gûnü Genç Osman taht'da çikmistir. Buna ragmen. Kösem Sultan mel'anetin de devam etmis ve «Hâile-i Osmaniyye» ile Genç Osman'i alasagi etmesini bilmlstir!..

Osmanli pâdisahlari içinde zekâsi, kuvvetli tahsil ve terbiyesi yanisira, fizik güç ve irâde saglamligiyle de temayüz eden Genç Osman, yasindan umulmayacak derecede büyük ve mühim islere tesebbüs edip, âni bir hamle ile bunlari tatbike koyulmustur !.. Sayalim, bu büyük ve mühim islerden bazilarini:

1. Tereddi ve tefessüh edip kozmopolit bir cemiyet haline gelen Yeniçeri ve Sipahi Ocaklarini tamamiyle ilga ve imha ederek, onlarin yerine, Anadolu. Suriye ve Misir Türkleriyle Türkmenlerinden milli bir ordu kurmak.

2. Payitahti Istanbul'dan Anadolu'ya nakledip, kozmopolit bir muhitten millî bir muhite geçmek.

3. Ilmiyye sinifinin siyasî ve malî kudret ve nüfuzunu kirarak, bozulmaya baslayan bu zümreyi islah etmek

4. Kozmopolit saray an'anelerini degistirerek «Harem-i Hümâyûn»u tasfiye etmek ve hânedanin Türk ailelerinden nikahla kiz almasina yol açmak.

5. Fâtih ve Kanunî'nin eskiyen mevzuati yerine yeni kanunlar tedvin etmek.

Ikinci Osman, yapmak istedigi bu reformlar dolayisiyle karsilastigi muhalefet üzerine su beyti söylemistir:

Niyyetûm hidmet idi saltanat-u devtetime

Çalisur hâsid ü bedbâh, aceb nekbetime.

(Niyyetim, saltanat ve devletime hizmet etmekti amma, ne istir ki, kiskanç ve kötû dilekliler hep felâketime çalisir.)
DEVAMINA BAK
Yurdumuzda ilk Mason Locasini kim açti?..

305 yil evvel 6 Subat 1695 Pazar günü cülûs eden/tahta çikan Ikinci Mustafa Osmanli pâdisahlarinin yirmi ikincisidir. Dördüncü Mehmet (Avci Mehmet)'in büyük oglu olan ve 5 Haziran 1664 Sali günü Râbia Gülnûs Sultan'dan dogan Ikinci Mustafa, 22 Agustos 1703 Çarsamba gününe kadar sekiz sene, alti ay, ondört gün saltanat sürmüstür.

Orduy-i Hümâyûna savas meydanlarinda baskumandanlik eden son pâdisah Ikinci Mustafa'dir. Kahramanligi yanisira hattat ve musikisinas olan, "Ikbalî" mahlâsiyla siir yazan Ikinci Mustafa, meshur âlim Vânî Mehmet Efendi'nin talebisidir.

1703 yilinin 18 Temmuz günü Sadrâzam Râmi Mehmet Pasa'nin tesvikiyle ayaklanan ikiyüz kadar Cebeci asker arasina bilahere Yeniçerilerle medrese talebeleri de katilmis ve tarihimize "Edirne Vak'asi" diye geçen isyân sonunda hal'edilen/tahttan indirilen Sultan Ikinci Mustafa, bu olaydan sonra dört ay, sekiz gün yasayip 29 Aralik Cumartesi günü vefat etmis, Yenicami'de babasi Dördüncü Mehmed'in türbesine defnedilmistir. Osmanli hânedânindan kadin-erkek pek çok kimsenin medfun bulundugu bu türbe ziyarete açiktir.

Sultan Ikinci Mustafa'dan sonra ana-baba bir kardesi Üçüncü Ahmed cülûs etmistir. 22 Agustos 1703 Çarsamba günü tahta çikan Sultan Üçüncü Ahmed'in saltanat yillari bizdeki Baticilik hareketinin baslamasi ve dünya masonlugunun yurdumuza hulûlü yönünden mühimdir!.. Gözlerimizi Bati'ya çevirdigimiz ve yalniz ordunun islâhi le Rönesansi gerçeklestiren Avrupa'nin teknigine ulasacagimizi hayal ettigimiz o devrede Kont dö Bonval adli bir sefîhe "Avrupa usulünde bir humbaracilar kuvveti' meydana getirmek vazifesi verilmis ve sonralari "Humbaraci Ahmed Pasa" diye anilacak bu sefîh, Fransiz masonlarina bagli ilk locayi Galata'da açarak pek çok gayrimüslim yanisira bâzi gaafil müslimleri de locaya kayda muvaffak olmustur ki, bunlar arasinda Ibrahim Müteferrika ile bilâhare Sadâret (Basbakanlik) makamina kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Pasa da vardir!..

Yurdumuzda ilk mason locasinin kurulmasina öncülük eden Kont dö Bonval (nam-i diger: Humbaraci Ahmed Pasa) denilen sefîhin içyüzünü ortaya koyarak bize düsman ser kuvvetlerin kimleri kullanip Devlet-i Aliyye'nin basini yediklerini ibretle görelim!..

Humbaraci degil, casus!..

Kont dö Bonval'a "ordunun islahi" (!) vazifesi verilmistir ama, is bu uzman Türkçe bilmemektedir!.. Yurdumuzda kaldigi onsekiz yila yakin zaman zarfinda da dilimizi ögrenmeye tesebbüs etmemis, kendisine tevdi olunan "ordunun islâhi" gibi çok mühim ve mahrem bir ise aid raporlari Italyan dönmesi bir kâtibe yazdirmis ve bu kâtip de, Fransiz elçisine casusluk etttiginden Kont dö Bonval'in üzerine aldığı vazife ile alâkali bütün tedbirler bizim elimize geçmeden evvel Fransizlar tarafindan ögrenilmistir!.. Bu olay, imparatorlugumuzun çöküntü devrinin ibret alinacak vukuati arasinda pek mühimdir!.. Ordunun islâhi gibi fevkalâde bir vazifeyi yüklenen ve Müslüman oldugunu iddia ile Humbaraci Ahmed Pasa diye anilan bu Fransiz, acaba dilimizi ögremek kabiliyetinden mahrum mu idi? Yoksa kasden mi ögrenmedi veya ögrendi de, vazifesi icabi (!) ögrenmemis görünüp devlet sirlarini Italyan dönmesi kâtibi vasitasiyla Fransilara ulastirdi?!..

Bizce bu ihtimaller (uydurmacasi: Olasilik) içinde en kuvvetlisi ücüncüsüdür... Zira, Humabarci Ahmed Pasa denilen sefîh, yurdumuzda geçirdigi onsekiz yila yikin zaman zarfinda Osmanli Imparatorlugu hizmetinde humbaracilik degil, düsman devletler emrinde casusluk yapmis ve Osmanli'dan aldığı maas ve saire yanisira Fransa ile Ispanya'dan elde ettigi tahsisati da "gevis getirmeden" yutmustur!..

Kont dö Bonval veya Bonval Kontu Klod Aleksandr diye anilan ve bir Fransiz asilzâdesi oldugu söylenen bu sefîh, Petervaradin savasini müteâkib Avusturya'dan kaçip yurdumuza siginmis ve Müslüman olarak Ahmed adini almis, bilâhare kendisine Rumeli Beylerbeyi pâyesi verilmis, valilik etmis, vezir olmus ve böylece o çöküntü yillarinda gûya orduyu islâha me'mur bir "Ahmed Pasa" türeyivermistir!.. Nizameddin Nazif Bey'in kaydettigine göre: "Dogustan ahlâksiz ve tiynetsiz olan Humbaraci Ahmed Pasa, ihtiyarladikça zivanadan çikmis, isleri hafiften tutmus, vazifesini yan çizmis ve yabanci devletlere casuslukla vakit geçirmege baslamis, günün birinde tekrar Hiristiyan olarak Fransa'ya kaçmak sevdasina tutulmussa da, mel'anetleri zamaninda farkedilip 1747 yilinin 23 Mart gecesi ölüvermistir."

Ve Sonrasi...

Fransa'ya gönderdigi gizli mektuplarda Müslüman oldugunu, fakat yasi ilerledigi için sünnet olmadigini itiraf eden bu sefîhin kabri Tünel'in Beyoglu civarindadir. Bekâr olan ve ölümünde bir hayli servet birakan bu Humbaraci Pasa'nin bütün mali mülkü evlâd edindigi Süleyman Aga adli Milanolu bir dönmeye kalmistir ki, Humbaraci'nin bu dönme ile olan münasebetini sütunumuza geçirmekten hâyâ ederiz!!!

Böylesine bir sefîhin Fransiz masonlarina bagli olarak yurdumuzda açtigi ilk mason locasini daha sonraki yillarda Ingiliz, Italyan ve Polonyalilar hesabina kurulan diger mason localari takip etmis, bu arada Lord Rading adli Ingiliz elçisinin korkunç tahribati görülmüs ve bizde masonluk Tanzimat hareketiyle büyük mesafe kat'edip Ikinci Mesrutiyetle hedefine ulasmistir!..

Humbaraci Ahmed Pasa, Ibrahim Müteferrika ve Yirmizekiz-zâde Mehmed Said Pasa gibi kimselerle baslayip, Mustafa Rasid Pasa, Keçeci-zâde Fuad Pasa, Midhat Pasa, Namik Kemal, Sair Ziya Pasa, Ali Suâvi ve benzerleriyle devam eden masonluk, bilâhare Ittihad ve Terakki basindakileri hep içine almis ve Ittihatçilardan arta kalanlarla Cumhuriyet devrine intikal etmistir. 1935 yilinda Mustafa Kemal Pasa tarafindan kapatilan mason localari, Ismet Inönü'nün Cumhurbaskanligi'nda tekrar açilmis ve günümüze kadar çesitli yan kuruluslariyla faaliyetini sürdüre gelmistir!
DEVAMINA BAK
Pasarofça Antlasmasi neticesinde ortaya çikan barisi iyi kullanmak isteyen Osmanlilar, artik Avrupa karsisinda savunma durumunda kalacagini anladigindan, Balkanlardaki sinir kalelerini tahkim etme, bölge halkini yaninda tutmak için vergileri azaltma siyaseti uygulamaya agirlik vermekteydi. Damat Ibrahim Pasa, Osmanlilara üstünlük kurmus olan Avrupa'yi her yönüyle tanimak için Avrupa baskentlerine elçiler göndertti. 1718-1730 yillari arasindaki bu dönem, sanatta lâle motifinin islenmesi sebebiyle "Lâle Devri" adiyla anilmaktadir. Bu dönemde matbaa açilmasi, çini ve kumas fabrikasi kurulmasi gibi bazi müspet yenilikler yapilmissa da, III. Ahmet ve saray çevresinin sasali eglenceleri ve harcamalari huzursuzlugu artirmaktaydi. Damat Ibrahim Pasa'nin, Iran'a karsi baslatilan savasta (1722) kesin netice alamamasi ve uzayan savas esnasinda Tebriz'in sadrazamin gizli emriyle Iran'a terk edildigi haberi, muhalefetin harekete geçmesine yetti.

Patrona Halil Ayaklanmasi'nin patlak vermesiyle bu dönem sona eriyordu. Damat Ibrahim Pasa ve yakinlariyla Sultan III. Ahmet asiler tarafindan katledildiler (1730)Bu olayin ardindan III. Ahmet'in yegeni I.Mustafa hükümdarliga getirildi. (1730-1754). Kafkaslardaki sinir olaylarini bahane eden Rusya, Kirim Tatarlarina karsi büyük bir saldiri baslatti. Azak ve Bahçesaray Ruslarin eline geçti (1739). Fransa'nin da tesvikiyle Osmanlilar, Rusya'ya karsi savas ilân etti. Rusya'nin yaninda savasa katilan Avusturya da, Eflâk ve Bogdan'a girmisti. Osmanlilar iki cephede de büyük basarilar kazandilar. Prusya, Fransa ve Isveç'in Osmanlilara yakinlasmasi, Osmanlilar karsisinda ummadiklari bir yenilgi tadan Rusya ve Avusturya'yi baris yapmaya zorladi. Bu savas sirasinda tekrar Osmanlilarin eline geçen Belgrat'ta bir anlasma imzalandi (18 Eylül 1739). Belgrat Anlasmasiyla, Avusturya, Pasarofça barisiyla elde ettikleri tüm topraklardan geri çekildiler. Ruslar da Azak'i terkederek bölgedeki kiyi ve deniz ticaretinin Osmanli gemileriyle yapilmasini kabul etti. Bu anlasma geçici de olsa Osmanlilarin toparlanmasini saglamistir. Savasta Türklerin tarafini tutan Fransa'yla, Kanuni döneminde taninan imtiyazlari genisleten ve süre tahdidi koymayan yeni bir kapitülâsyon antlasmasi imzalanmistir (1740). Damat Ibrahim Pasa zamaninda baslayan Iran savaslari Lâle Devri'nden sonra da devam etmekteydi. Ruslar, çöküs dönemine giren Safavilerin elindeki Azerbaycan ve Dagistan'i isgal etmislerdi.

Sirvan halkinin talebi üzerine Osmanlilar duruma müdahale etmis, iki ülke arasinda çikabilecek savas Fransa'nin araya girmesiyle önlenmisti. Rusya'nin kuzeydeki isgaline karsin Osmanlilar da Güney Azerbaycan'i topraklarina kattilar. Sah Tahmasp 1732'de Osmanlilar ile baris yapti. Bu durumu kabullenemeyen Afsar Nadir Bey, Sah Tahmasp'i devirerek kendi hâkimiyetini ilan etti (1736). Osmanlilar bazi topraklari Nadir Han'a birakmaya razi oldu. Her iki taraf için de yipratici olan bu uzun savaslar, Kasr-i Sirin antlasmasiyla çizilen sinirlarin aynen kabul edildigi 1746 anlasmasiyla son bulmustur.

I.Mahmut döneminde, basarili savaslarin yani sira, ordu içinde de yeni düzenlemelere gidilmistir. Aslen Fransiz olup Osmanli hizmetine girerek beylerbeyi olan Ahmet Pasa, Humbaraci Ocagi'ni kurarak (1734), bati savas tekniklerini burada hayata geçirmis idi. I.Mahmut'un üvey kardesi III.Osman'in (1754-1757) yerine geçen, amcaoglu III. Mustafa (1757-1773) zamaninda da ordu içerisinde bazi islahatlar devam ettirilmistir. Nitekim onun döneminde Tophane islah edilerek yeni ve güçlü toplar dökülmüs, donanma yenilenmistir. Ancak, Rusya ile baslayan harpler bu yeniliklerin yeterli olmadigini gösterecektir.
DEVAMINA BAK

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi ile (21 Haziran 1913), İttihat ve Terakki Fırkası, hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmişti. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, Osmanlı Devleti'nin iç ve dış politikasını belirlemede en etkili nazırlardı. Balkan savaşlarından sonra, ordu ve donanmayı güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanlı Devleti, dış siyasetini de, dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacını hissetmekteydi.

I. Dünya Harbinin Sebepleri

20.yüzyıla girdiğimiz yıllarda A.B.D, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan, Çin ve Japonya dünyanın büyük devletleri arasında yer alıyordu. Amerika Birleşik Devletleri sanayide çok ileri gitmiş yeni bir dünya devletiydi. İngiltere, geniş bir sömürge imparatorluğuna ve deniz harp filosuna sahip güçlü bir devletti. Fransa da büyük sömürgelere sahipti. Almanya, hızla sanayileşmesini bitirmiş, büyük ve güçlü kara ordusunu kurmuştu. İtalya ile birlikte dünya bölüşümünden pay almak istemekteydi. Ayrıca, hızla gelişen sanayisi için hammadde ve pazar aramaktaydı. Avusturya, Almanya ile birlikte hareket etmekte, Rusya’nın Balkanlardaki nüfusunu kırmaya çalışmaktaydı. Rusya, Slav birliği ve sıcak denizlere inmek amacındaydı. Rusya doğuda Japonya tarafından durdurulmuştu. Çin, Japonya’nın baskısı altındaydı. Bunlar arasında İngiltere ve Almanya, lider devletler rolünde olup birbiriyle şiddetle rekabet halindeydi.

Avrupa, bu siyasi duruma göre ikiye ayrıldı. Üçlü İttifak (Almanya, Avusturya, İtalya) ve Üçlü İtilaf (İngiltere, Fransa, Rusya). İki tarafta hızla silahlanmaya başladı. Her devletin kendine göre, savaşa girmek için sebebi bulunmaktaydı. Ancak, bütün devletler sömürgeci amaçlarını gerçekleştirmek için savaş istiyordu. Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand'ın, Sırbistan ziyareti esnasında bir Sırp tarafından öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sıcak savaşa sokmaya yetti.
Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD İtilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ise İttifak devletleri safında bu savaşa girdiler.

Osmanlı Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa'ya yakın bir politika izlemek istedi. Ancak hem hükûmet ve halk içerisindeki tepkiler hem de İtilaf Devletleri'nin buna sıcak bakmaması, Osmanlıları Almanya'ya yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat Paşalar, Osmanlı Devleti'nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri toprakları kazanabilmesi için Almanya'nın yanında yer almayı uygun buluyorlardı. Hükûmet başlangıçta tarafsız kalmayı tercih etmişti. Almanların II. Abdülhamit devrinden itibaren Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanların varlığı, İtilaf Devletleri'nin, Osmanlı Devleti'nin tarafsız kalamayacağı şüphesini artırıyordu. Bu tutum, dolayısıyla Almanya yanlılarının tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Paşa'nın öncülük ettiği bu grup, Almanların yanında savaşa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege'de kaybedilen toprakların geri alınabileceği ve Osmanlı Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-ı umumîden kurtulunabileceğini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zırhlılarının Türk bayrağı çekilerek, Rus limanlarını bombalaması, Osmanlı Devleti'nin Almanya safında savaşa girmesine vesile olacaktır (1 Kasım 1914).

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanlı askerleri büyük bir kahramanlık örneği gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savaşı sürdürmek, zor şartlar içerisinde bulunan Osmanlı Devleti için çok güçtü. Enver Paşa'nın kumanda ettiği Kafkas Cephesi'nde Osmanlılar büyük zayiat verdiler. Doğu Anadolu ve Trabzon düştü. Kanal (Süveyş) cephesinde ise Cemal Paşa, Fransız ve İngilizlere başarıyla direndi. Hicaz ve Yemen'deki Osmanlı birlikleri, destek görmemelerine rağmen, kutsal yerleri korumak uğruna, harbin sonuna kadar Şerif Hüseyin ve İngilizlere karşı koydular. Basra'ya çıkan İngilizler Kuttü'l-Amare'de büyük bir bozguna uğradılar. Komutanları General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916). Ancak, 1918'de yeni birliklerle saldıran İngilizler, ihanet eden Arap kabilelerinin de yardımıyla Basra'da olduğu gibi, Suriye'de de saldırılarını artırdılar. M. Kemal, Halep'te bir savunma hattı oluşturdu. Galiçya, Makedonya ve Romanya'da Osmanlı birlikleri, Avusturya ve Bulgaristan'a yardımcı olmak için büyük bir özveriyle savaştılar. Türkler, en büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. İtilaf Devletleri 19 Şubat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldırıya geçtiler. 18 Mart'ta İtilaf donanmasına ait pek çok gemi batırıldı. Ardından Gelibolu Yarımadası'ndaki Settü'l-Bahir ve Arıburnu'na asker çıkararak, karadan da saldırıya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katıldığı kara savaşları, tam bir ölüm kalım savaşı oldu. M. Kemal'in de büyük bir askerî deha olarak ortaya çıktığı bu savunma karşısında İtilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldı.

Bütün dünyaya öğretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü, 250 bin Türk evlâdının şehit kanıyla yazılan bir büyük destan oldu. İtilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya'nın yardım alma ümitlerini suya düşürmüş ve bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli, Çarlık Rusyası'nın sonu olmuştur. Rusya'nın savaştan çekilmesi üzerine 7 Aralık 1917'de imzalanan anlaşmayla Doğu cephesinde Türk-Rus Savaşı sona ermiştir.

Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı'nda yedi düvele karşı muhteşem bir mücadele sergilemiştir. Ancak 29 Eylül 1918'de Bulgaristan'ın teslim olması Osmanlılar ile Almanya arasındaki irtibatın kesilmesine yol açmıştır. Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla birlikte Osmanlılar da ateşkes anlaşmasını imzalamak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki Fırkası'nın hükûmetten çekilmesinin ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki hükûmet, Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığındaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanına göndermiş ve Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalanmasıyla (30 Ekim 1918), Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir. Ateşkes anlaşmasıyla İtilaf Devletleri, Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin fiilen paylaşılması demekti.

Nitekim İngiliz, Fransız, İtalyan birlikleri bu anlaşmaya dayanarak Anadolu'da işgallere başlamışlar, Asırlarca Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da, ağabeylerinin müsaadesiyle İzmir'e asker çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). İşgaller, Anadolu Türk'ünde büyük bir infial yaratmış ve 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla, düşmana karşı "Milli Mücadele" başlamıştır. İtilaf Devletlerinin Sevr Anlaşması'nı İstanbul hükümetine imzalatması (10 Ağustos 1920), Milli Mücadele'nin güçlenmesinden endişe eden düşmanların bir an önce Türk millî varlığını ortadan kaldırmayı amaçlamalarından başka bir şey değildi. Fakat bu anlaşma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadı. Ankara'da açılan Milli Meclis'in iradesi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının büyük ve onurlu mücadelesi bu oyunları bozdu. İstiklâl Harbi'nin kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuş oldu. Yeni Türk devleti "Millî Hâkimiyet" ilkesinin tabii bir neticesi olarak 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırdı. Dolayısıyla bu tarih 622 yıl devam eden Osmanlı Devleti'nin de resmen sonu oluyordu.

------------------


Sadrazam Mahmut Sevket Pasa'nin öldürülmesi ile (21 Haziran 1913), Ittihat ve Terakki Firkasi, hükûmetin idaresini tamamen ellerine geçirmisti. Enver, Talat ve Cemal Pasalar, Osmanli Devleti'nin iç ve dis politikasini belirlemede en etkili nazirlardi. Balkan savaslarindan sonra, ordu ve donanmayi güçlendirmek isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî uzmanlar getirtmekteydi. Osmanli Devleti, dis siyasetini de, dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacini hissetmekteydi. Emperyalist devletler, nüfuz alanlarini korumak veya genisletmek maksadiyla siyasî, askeriî ve iktisadî açidan ittifaklar olusturmaktaydi. Ingiltere ve Fransa'ya nazaran sömürgecilige geç baslayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Dogu'da nüfuz sahasini genisletmek istiyor ve Osmanli Devleti'ne bu maksatla yakin durmayi yegliyordu . Avusturya-Macaristan Imparatorlugu da, Balkanlarda Panislâvizmi gerçeklestirmeye çalisan Rusya'ya karsi Almanlarla is birligi içindeydi. Ingiltere ve Fransa tarafindan pay edilmis Kuzey Afrika'da gözü olan Italya da bu ittifaka yakindi. Dolayisiyla Almanya önderligindeki Üçlü Ittifak'in (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Italya) dogal rakibi, Ingiltere'nin öncülügündeki Fransa ve Rusya'dan olusan Üçlü Itilâf (Anlasma) devletleri idi. Avusturya-Macaristan Veliahti Ferdinand'in, Sirbistan ziyareti esnasinda bir Sirp tarafindan öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sicak savasa sokmaya yetti. Daha sonra Romanya, Japonya ve ABD Itilaf Devletleri, Bulgaristan ve Osmanli Devleti ise Ittifak devletleri safinda bu savasa girdiler.

Osmanli Devleti savastan önce Ingiltere ve Fransa'ya yakin bir politika izlemek istedi. Ancak Enver pasa ve sözde Osmanli idaresini ellerinde bulunduran Ittihad ve Terakki cemiyeti yapmis oldugu büyük hatalarla Osmanli devletini Birinci Dünya Savasina sokmuslardir. Özellikle Enver ve Talat Pasalar, Osmanli Devleti'nin yeniden silkinmesi ve kaybettikleri topraklari kazanabilmesi için Almanya'nin yaninda yer almayi uygun buluyorlardi. Hükûmet baslangiçta tarafsiz kalmayi tercih etmisti. Almanlarin II.Abdülhamit devrinden itibaren Osmanli Devleti'nin yenilesme çabalarina katkida bulunmasi ve bu maksatla gönderdikleri askerî ve sivil uzmanlarin varligi, Itilaf Devletleri'nin, Osmanli Devleti'nin tarafsiz kalamayacagi süphesini artiriyordu. Bu tutum, dolayisiyla Almanya yanlilarinin tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver ve Talat Pasa'nin öncülük ettigi bu grup, Almanlarin yaninda savasa girmekle, Kafkaslar, Balkanlar ve Ege'de kaybedilen topraklarin geri alinabilecegi ve Osmanli Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren kapitülâsyonlar ve düyun-i umumîden kurtulunabilecegini öne sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya ait Goben ve Breslav zirhlilarinin Türk bayragi çekilerek, Rus limanlarini bombalamasi, Osmanli Devleti'nin Almanya safinda savasa girmesine vesile olacaktir (1 Kasim 1914). Osmanli Devleti I.Dünya Savasi'nda tam yedi cephede mücadele etti; Kafkasya, Kanal, Hicaz ve Yemen, Irak, Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde Osmanli askerleri büyük bir kahramanlik örnegi gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savasi sürdürmek, zor sartlar içerisinde bulunan Osmanli Devleti için çok güçtü. Enver Pasa'nin kumanda ettigi Kafkas Cephesi'nde Osmanlilar büyük zayiat verdiler. Dogu Anadolu ve Trabzon düstü. Kanal (Süveys) cephesinde ise Cemal Pasa, Fransiz ve Ingilizlere basariyla direndi. Hicaz ve Yemen'deki Osmanli birlikleri, destek görmemelerine ragmen, kutsal yerleri korumak ugruna, harbin sonuna kadar Serif Hüseyin ve Ingilizlere karsi koydular. Basra'ya çikan Ingilizler Kuttü'l-Amare'de büyük bir bozguna ugradilar. Komutanlari General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak, 1918'de yeni birliklerle saldiran Ingilizler, ihanet eden Arap kabilelerinin de yardimiyla Basra'da oldugu gibi, Suriye'de de saldirilarini artirdilar.Osmanlilar, en büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. Itilaf Devletleri 19 Subat 1915'den itibaren muazzam bir donanma ve yüz binlerce askerle saldiriya geçtiler. 18 Mart'ta Itilaf donanmasina ait pek çok gemi batirildi. Ardindan Gelibolu Yarimadasi'ndaki Settü'l-Bahir ve Ariburnu'na asker çikararak, karadan da saldiriya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin de katildigi kara savaslari, tam bir ölüm kalim savasi oldu. Itilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldi.

Bütün dünyaya ögretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü, 250 bin Türk evlâdinin sehit kaniyla yazilan bir büyük destan oldu. Itilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu, Rusya'nin yardım alma ümitlerini suya düsürmüs ve bunun neticesinde gerçeklesen Bolsevik Ihtilâli, Çarlik Rusyasi'nin sonu olmustur. Rusya'nin savastan çekilmesi üzerine 7 Aralik 1917'de imzalanan anlasmayla Dogu cephesinde Türk-Rus Savasi sona ermistir.

Osmanli Devleti, I.Dünya Savasi'nda yedi düvele karsi muhtesem bir mücadele sergilemistir. Ancak 29 Eylül 1918'de Bulgaristan'in teslim olmasi Osmanlilar ile Almanya arasindaki irtibatin kesilmesine yol açmistir. Müttefiklerinin savastan yenik ayrilmasiyla birlikte Osmanlilar da ateskes anlasmasini imzalamak durumunda kalmislardir. Ittihat ve Terakki Firkasi'nin hükûmetten çekilmesinin ardindan kurulan Ahmet Izzet Pasa baskanligindaki hükûmet, Bahriye Naziri Rauf Bey baskanligindaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanina göndermis ve Mondros Ateskes Anlasmasi'nin imzalanmasiyla (30 Ekim 1918), Osmanlilar resmen savastan çekilmislerdir. Ateskes anlasmasiyla Itilaf Devletleri, Osmanli ülkesini isgal etme hakkini elde etmislerdir. Bu durum, Osmanli Devleti'nin fiilen paylasilmasi demekti.

Nitekim, Ingiliz, Fransiz, Italyan birlikleri bu anlasmaya dayanarak Anadolu'da isgallere baslamislar, Asirlarca Osmanlinin hâkimiyetinde yasayan Yunanlilar da, agabeylerinin müsaadesiyle Izmir'e asker çikarmislardir (15 Mayis 1919). Isgallere karsi Anadolu halkinda büyük bir infial yaratmis ve, düsmana karsi "Milli Mücadele" baslamistir. Itilaf Devletlerinin Sevr Anlasmasi'ni Istanbul hükûmetinin imzalamak (10 Agustos 1920), zorunda kalmasi Milli Mücadele'nin güçlenmesinden endise eden düsmanlarin bir an önce Osmanli varligini ortadan kaldirmayi amaçlamalarindan baska bir sey degildi. Fakat bu anlasma hükümleri hiçbir zaman uygulanamadi. Halkin açtigi Milli mücadele iradesi,ve savasi bu oyunlari bozdu. Istiklâl Harbi'nin kazanilmasiyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmus oldu. Yeni Türk devleti 1 Kasim 1922'de saltanati kaldirdi. Dolayisiyla bu tarih 622 yil devam eden Osmanli Devleti'nin de resmen sonu oluyordu.
DEVAMINA BAK
Balkan Savaşları

Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki dört devlete karşı 1912 - 1913'te yaptığı savaşlardır (8 Ekim 1912 - 10 Ağustos 1913). Çatışmaların temel nedeni Bulgaristan Krallığı ile Sırbistan Krallığı'nın Balkanlarda hızlanan yayılma faaliyetleridir.

Arka plân

1878 tarihli Berlin Antlaşması'nda umduğunu bulamayan Bulgaristan 1908 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Balkanlarda etkin bir politika izlemeye başlamıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun yine 1908 yılında Bosna-Hersek'i ilhak etmesi ise Sırbistan'ı aynı yönde bir politika izlemeye itti.

1912 yılında Rusya bu iki devletin çıkarlarının çatışmaması için Bulgaristan ve Sırbistan arasında arabuluculuk ve düzenleyicilik yapmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yapılan ittifaka Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı da katıldı.

Rusya'nın Balkan Devletleriyle Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya'nın aracılığıyla aralarında anlaşarak, Türkleri Balkanlardan atmak istediler. Trablusgarp Savaşı da onları cesaretlendirdi.

I. Balkan Savaşı

      Ana madde:  I. Balkan Savaşı

8 Ekim 1912 - 30 Mayıs 1913 tarihleri arasında Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı'ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi. Arnavutluk da bağımsızlığını kazandı.
Bulgar askerleri Edirne saldırısı öncesinde.
Birinci Balkan Savaşı sırasında Balkanlardan göç eden Türk muhacirler, İstanbul, 1912.
Osmanlı kuvvetleri ile Bulgar kuvvetleri arasında imzalanan Çatalca Mütarekesi sonrası Türk ve Bulgar subaylar.

Osmanlı'nın savaşı kaybetme nedenleri

   Trablusgarp Savaşı'nın çıkması (1911)
   Balkanlar'da bir karışıklığın meydana gelmeyeceği fikriyle bölgeden, 200 taburluk (75,000 askerlik) bir kuvvetin terhis ettirilmesi,
   Ordunun teçhizatının düşman güçlerden çok daha üstün olmasına rağmen birliklerin sabotaj ve baskınlara açık ileri mevkilerde mevzilendirilmesi,
   Sırbistan'ın, Almanya'dan satın aldığı ağır silahların Selanik Limanı üzerinden geçirilmesine şaşırtıcı bir biçimde izin verilmiş olması ve dolayısıyla Balkan Devletleri'nin silahlanması hususunda kayıtsız kalınması,
   Askerlikle politikanın, birbiri içine dahil edilmesi neticesinde İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensubu subay ve generallerin, sırf siyasi görüş farklılıkları sebebiyle birbirine yardımdan yüz çevirmesi.

Çok kısa zaman zarfında;

   Osmanlı İmparatorluğu yüzbinlerce asker ve yılların çabasıyla elde edilmiş binlerce top ile silah stoklarını kaybetti.[kaynak belirtilmeli]
   Savaş, çok sayıda Türk, Pomak, Arnavut ve diğer Müslümanların birçoğunun katline ve mecburen göçüne yol açtı. Balkanlar'daki nüfus dağılımı büyük ölçüde değişti.
   Ordu tecrübesiz ve mesuliyet duygusundan uzak subaylarca idare edildiğinden Doğu ve Batı cephesi olarak iki tertipte savaşan Osmanlı Ordusu'nun ilk önce doğu kısmı Bulgarlar tarafından mağlup edilmiştir. Daha sonra Batı cephesiyle irtibatı kesilen Osmanlı Ordusu, Sırp ve Yunanlarla savaşan birliklerini de kaybetmiştir.[kaynak belirtilmeli]
   Arnavutların çoğu Osmanlı tarafında savaşırken, 1910'daki olaylar ve 1911'deki ayaklanma nedeniyle Arnavutların bir kısmı Osmanlı devletinin karşısında yer almıştır.[1]
   Trakya Türkleri ancak 45,000 civarında bir seferberlik çıkarabilmiştir.[kaynak belirtilmeli]
   Öte yandan savaşın kısa sürmesi Osmanlı İmparatorluğu'nun Anadolu ve Arap Yarımadası'ndaki birliklerinin bölgeye nakledilmesine dahi fırsat tanımamıştır.[kaynak belirtilmeli]

Osmanlı'nın kaybettiği topraklar

Bulgaristan ordusu, Çatalca'ya kadar ilerleyerek, İstanbul'u tehdit etmeye başladı. Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan orduları, Makedonya'yı tamamen işgal ettiler. Diğer Balkan ülkelerini kendine karşı tehdit olarak gören Arnavutluk, mecburen bağımsızlığını ilan etti. Yunanistan, Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada dışındaki Ege Adaları'nı işgal etti.

Taraflar arasında savaşı bitiren anlaşma 1913 yılı Mayıs ayında Londra'da imzalandı. Londra Antlaşması'na göre:

   Arnavutluk bağımsızlığını kazandı.
   Girit Adası Yunanistan'a verildi.
   Osmanlı İmparatorluğu'nun Trakya sınırı Edirne ve Kırklareli illerini dışarıda bırakacak şekilde Midye-Enez Hattı olmuştur.

II. Balkan Savaşı

      Ana madde:  II. Balkan Savaşı

Bulgaristan'ın daha fazla toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve I. Balkan Savaşı'na katılmayan Romanya Krallığı birleşerek, Bulgaristan'a karşı savaş açtılar. Bulgarların üst üste yenilerek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu, Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli'ni geri aldı.

II. Balkan Savaşı Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile bitti. Bu antlaşma ile Bulgaristan; Dobruca'yı Romanya'ya, Kavala'yı Yunanistan'a vermiş ve Makedonya'dan ufak bir toprak parçası almıştır.
II. Balkan Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Yaptığı Anlaşmalar

Bu antlaşmayı takiben Osmanlı İmparatorluğu yine 1913 yılında İstanbul Antlaşması'nı yaptı. Kırklareli ve Dimetoka, Osmanlı İmparatorluğu'na geri verildi. Batı Trakya ve Dedeağaç, Bulgaristan'da kaldı.

Osmanlı İmparatorluğu bu savaşın sonunda Yunanistan'la Atina Antlaşması'nı yaptı. Girit ve Ege Adaları, Yunanistan'a verildi. Yunanistan'da kalan Türklerin durumu da düzenlendi. Sırbistan ve Karadağ'ın, Osmanlı İmparatorluğu'yla sınırı kalmadığı için antlaşma imzalanmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, Sırbistan ile de Bulgaristan'la yaptığından farklı bir İstanbul Antlaşması imzalamıştır.

Her üç anlaşmada da Balkan devletlerinin sınırları içinde kalan Türk topluluğunun durumuna ilişkin hükümler bulunmakta, Balkanlardaki Türk halkının din ve mezhep özgürlüğü, Türkçe öğretim yapan ilk ve orta okulların açılması gibi hususlara yer verilmektedir.
Elçiler Konferansı
İtalya ile Yunanistan'ın işgaline uğramış ve hukuken Osmanlı toprağı olan Ege Adaları konusunda bu anlaşmalarda herhangi bir hüküm yoktur. Bu konu ile Londra'da toplanmış bulunan "Elçiler Konferansı" uğraşıyordu. Konferans 1914 şubat ayında Meis adası dışında İtalya'nın işgal ettiği adalar İtalya'ya, İmroz ve Bozcaada dışında Yunanistan'ın işgal ettiği adalar ise Yunanistan'a bırakılması kararını aldı. Ancak, yine konferansa göre bu kararın hukuki değer kazanabilmesi için İtalya ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti ile ayrı ayrı birer antlaşma yapması gerekiyordu. Bu antlaşmalar imzalanamadan I. Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Sonuçlar


Savaş sonrası Kumanova'da bir kilise önünde sergilenen Sırpların ele geçirdiği Türk silahları

Osmanlı son dönemde kaybettiği topraklardan birazını geri kazanmış, Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu yeni kurulan devletler karşısında büyük bir yenilgiye uğramış, Meriç Nehri'nin batısındaki tüm topraklarını kaybetmiş, Ege Adaları'nın kaderini de büyük devletlerin eline bırakmak zorunda kalmıştır.


-----------------

Türk-Italyan Savasi'nin basladigi sirada Balkan devletleri aralarindaki anlasmazliklari bir tarafa birakarak, Osmanli Devleti'ne karsi bir ittifak olusturdular. Rusya'nin mimarliginda gerçeklesen Bulgar-Sirp ittifakina daha sonra Yunanistan ve Karadag da katildi (1912). Karadag ile baslayan savasa 18 Ekimde diger Balkan devletleri de istirak etti. Bu sirada Osmanli askerleri, subaylarin bir kisminin politik çekismelerle mesgul olmasindan dolayi daginik bir hâldeydi. Bunun sonucunda Balkan devletleri, Osmanlilar karsisinda kendilerinin de beklemedigi bir zafer kazandilar. Yunanlilar Ege adalarini ele geçirdiler. Sirplar Kumanova'da üstünlük sagladilar. Sirplarin denize çikmalarini önlemek için Avusturya'nin destegi ile Arnavutluk bagimsizligini ilan etti (28 Kasim 1912).

Bulgarlar ise Edirne'yi ele geçirerek Çatalca'ya kadar ilerlediler. (19 Kasim 1912). 16 Aralikta Londra'da baslayan görüsmeler bir ara iktidardan düsen Ittihatçilarin yeniden is basina gelmesi üzerine kesilmisti. Nihayet Mayis ayinda Londra Antlasmasi imzalanarak I.Balkan Savasi sona erdi. Gelibolu Yarimadasi hariç Trakya, Bulgaristan'a verildi. Makedonya'nin büyük bir kismi Yunanistan ve Sirbistan arasinda paylasildi. Özellikle Makedonya'nin paylasimi Bulgarlari rahatsiz etmekteydi. Sirbistan ve Yunanistan, Bulgarlara karsi ittifak olusturdu. Bu ittifaka Romanya da katildi. Bulgaristan ile bu ittifak savasa girince, durumdan faydalanmak isteyen Osmanli Devleti de Bulgar isgalindeki topraklari geri almak için harekete geçti. Kirklareli ve Edirne kurtarildi. II.Balkan Savasi, taraflarin imzaladigi Bükres Antlasmasi ile sona erdi (1913). Bulgaristan ile imzalanan Istanbul Antlasmasi ile, Meriç nehri iki ülke arasinda sinir oldu. Bulgaristan'daki Türklerin haklari belirlendi (29 Eylül 1913). Yunanistan ile imzalanan Atina Antlasmasi ile ise Girit'in Yunanistan'a birakilmasi kabul edildi (14 Kasim 1913). Büyük devletler bu anlasmalardan sonra Çanakkale Bogazi yakinlarindaki Bozcaada ve Imroz'u Osmanlilara geri verdiler. Balkan Savaslari, Balkanlardaki Türk varliginin büyük bir kiyima ugramasina sebep olmustur. Yüz binlerce Türk savaslar sirasinda ve sonrasinda aç ve yokluk içinde buradan göç etmek zorunda kalmistir.
DEVAMINA BAK


Sultan Murat Hüdavendigar


Sultan Birinci Murad 1326'da Bursa'da do du. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından birinin kızı olan Nilüfer Hatun'dur (Holofira). Sultan Birinci Murad uzun boylu, de irmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.
Başına mevlevi sikkesi üzerine testar sarılı bir başlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoşlanırdı. ılk e itimini annesi Nilüfer Hatun'dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için gitti i Bursa Medreselerinde ilim ve sanat adamları ile beraber yaşadı.

Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selimdi. Alim ve sanatkarlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere şefkatli davranırdı. Dahi bir asker ve devlet adamıydı. "Derviş Gazilerin şeyhlerinin Kralı Murad Gazi" diye anılan Sultan Birinci Murad, bütün hayatı boyunca planlı ve programlı hareket etti.

Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi'ne göre bir kafir ve ısa düşmanı olarak görülse de, feşetti i yerlerde yaşayan Hıristiyan halka Papa'dan daha iyi davrandı ı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigar" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı'ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Kralı Lazar'ın damadı tarafından haince hançerlenerek şehit oldu (1389).

Erkek çocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve ıbrahim
Kız çocukları: Nefise ve Sultan Hatun

ıdari Düzenlemeler:
ılk kazasker tayinleri Sultan Murad Hüdavendigar devrinde başladı. Çandarlı Kara Halil Paşa ilk kazasker, Lala şahin Paşa da padişah ailesi dışından ilk beylerbeyi olarak tayin edildiler. Sultan Murad Hüdavendigar'ın yaptı ı önemli işlerden birisi de Tımar Kanunu'nu çıkarmasıydı. Buna göre 17. asıra kadar devam eden ve Osmanlı ordusunun belkemi ini teşkil eden eyalet askerleri de denilen tımarlı sipahiler oluşturuyordu. Sipahiler barış zamanı eyaletlerde, köylerinde oturarak taşrada asayişi temin ediyor, savaş zamanı ise hemen sefere çıkabilecek bir askeri kuvveti oluşturuyorlardı. Bunlar köylerindeki yapılan ziraattan aldıkları öşürle geçindiklerinden dolayı devlet de hiç masraf etmeden daimi bir orduyu elinde tutabiliyordu. Ayrıca Yeniçeri Oca ı'nın temeli sayılabilecek olan Pencik Kanunu, yine onun döneminde çıkartıldı (1361). Bu kanunla, feşedilen yerlerden esir alınan Hıristiyan çocukları, Osmanlı ordusuna "devşirme" olarak alınmaya başlandı. Çandarlı Kara Halil Paşa ve Kara Rüstem Paşa Osmanlı Devleti içindeki ilk mali düzenlemeleri onun devrinde yaptılar.

Sultan Murad Hüdavendigar'ın bütün hayatı sınır boylarında ve savaş meydanlarında geçti. Rumeli'den Anadolu'ya, Anadolu'dan Rumeli'ye durmadan dinlenmeden seferler yapan Sultan Murad Hüdavendigar, bizzat katıldı ı 37 savaşın hepsini kazandı. Emrindeki kumandan ve valilerle uyum içinde çalıştı.

Sultan Murad Hüdavendigar, 1360 yılında Karadeniz Ere lisi'ni feşetti. Taht de işikli i sırasında elden çıkan Ankara ve Sultanönü'nü de 1361 yılında Ahilerden geri aldı. Komşu devletlerle dostlu a önem veren, ama fırsatlardan yararlanmasını da iyi bilen Murad Hüdavendigar, aynı yıl içinde Çorlu, Keşan, Dimetoka, Pınarhisar, Babaeski, Lüleburgaz kalelerini ve Gümülcine, Eski Za ra ile Yenice dolaylarını feşetti.

Sultan Murad Hüdavendigar'ın Trakya'daki asıl hedefi, stratejik bir öneme sahip olan Edirne'yi almaktı. Trakya'da daha önce yaptı ı fetihler sayesinde Edirne'ye yapılabilecek bir Bizans yardımı engellenmiş oluyordu. Lala şahin Paşa komutasındaki Türk birlikleri Edirne'yi kuşattı. Rum ve Bulgar kuvvetleri yapılan çatışmada yenildiler. Bir süre yardım gelmesini bekleyen şehir, umudunu kesince teslim olmak zorunda kaldı (1362).

SırpSındı ı Savaşı:
Edirne'nin feşi Türklere Balkan fetihlerinin yolunu açtı. Lala şahin Paşa, Bulgaristan'a girerek Filibe'yi, komutanlarından Evrenos Bey ise Serez'i aldılar (1363). Yeni feşedilen yerlere Türkler yerleştirildi. Edirne ve Filibe'nin feşi bir haçlı seferinin düzenlenmesine neden oldu.
Papa V. Urban'ın teşvikiyle Sırplar ve Bulgarlar başta olmak üzere Macar, Bosna ve Eflaklılar, büyük bir haçlı ordusu hazırlayarak Edirne üzerine harekete geçtiler. Osmanlı komutanlarından Hacı ılbey ordusu ile beraber, Meriç vadisi boyunca düzensiz bir şekilde ilerleyen düşmanların bu durumundan yararlandı. Kuvvetlerini üçe ayırarak bir gece baskını düzenleyen Hacı ılbey, büyük bir zafer elde etti (1364).

Tarihe Sırp Sındı ı Savaşı olarak geçen bu zaferle, Rumeli'deki Türk hakimiyeti kesinleşti ve ilk Haçlı Ordusu etkisiz hale getirildi. Osmanlı birlikleri Sırp Sındı ı Savaşından sonra Bulgaristan'a girdiler ve yukarı Bulgaristan'ı feşettiler. Karşı koyamayaca ını anlayan Bulgar Kralı Yuvan şişman, Osmanlı Hakimiyetini kabul etti ve kız kardeşi Maria'yı Murad Hüdavendigar'a verdi (1369).

Osmanlı Ordusu Makedonya üzerine yürüdü. 1371 yılında kazanılan Çirmen Zaferi ile Makedonya Osmanlı topraklarına katıldı.
Sırp Kralı Lazar da, Bulgaristan Kralı gibi Osmanlı hakimiyetini kabul etti ve yıllık vergiye ba landı.

Çandarlı Hayreddin Paşa komutasındaki Türk birlikleri Selanik Zaferini kazandı (1374), Niş (1375), ıştip, Manastır, Pirlepe (1382) feşedildi. Osmanlı birlikleri Arnavutluk ve Bosna-Hersek içlerine akınlar düzenledi. 1385 yılında Ohri feşedildi. Aynı yıl Arnavutluk'da Savra zaferi kazanıldı. Bir yıl sonra Sofya'nın feşi gerçekleştirildi.
1381 yılında şehzade Bayezid'ın Germiyan Hükümdarı Süleyman şah'ın Kızı Devlet Hatun'la evlenmesi dolayısıyla, Kütahya, Simav, E rigöz ve Tavşanlı Osmanlılara verildi.

Aynı yıl Hamido ulları Beyli inden altı şehir parayla satın alındı. Balkanlardaki fetihler devam ederken, Murad Hüdavendigar bir yandan da Anadolu taraflarına yöneldi. 1386 yılında Konya Ovası'nda ilk Osmanlı Karaman Savaşı yapıldı.

I. Kosava Savaşı:
Türklerin Balkanlardaki ilerlemeleri yeni bir Haçlı seferinin düzenlenmesine sebep oldu. Vezir Çandarlı Ali Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu, Bulgarları etkisiz hale getirdi. Türk Ordusu ilerleyerek Kosova'da Haçlılarla karşılaştı. Üstün haçlı ordusu Sultan Murad Hüdavendigar'ın kurdurdu u "Topçu Oca ı"nın kullandı ı topun etkisi ile da ıldı.
Top, tarihte Türkler tarafından ilk kez Birinci Kosova Savaşı'nda kullanıldı.
Bu savaştan sonra Balkanlardaki Türk hakimiyeti güçlendi ancak Sultan Murad Hüdavendigar şehit oldu. Babası Orhan Gazi'nin ölümünde 95.000 km.kare olan devlet topraklarını 500.000 km.kare'ye çıkarmayı başaran Sultan Murad Hüdavendigar büyük bir padişahtı.

Mimari Eserler:
Sultan Murad Hüdavendigar, savaşların ve fetihlerin yanı sıra imar işlerine de gereken önemi verdi. Bursa'da camiler, medreseler ve imareşaneler yaptırdı.
Bursa Hüdavendigar Camii, Bursa şehadet Camii, Filibe Hüdavendigar Camii ve Gelibolu Hüdavendigar Camii bunlardandı. ılk Edirne Sarayı'nı da inşa ettiren Sultan Murad
Hüdavendigar birçok mescit, hamam, han, kervansaray, çeşme ve köprü yaptırdı.
Minarelerden salatu selam okuma adetleri onun devrinde başladı.
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca