MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Islahat Fermanı
Islahat Fermanı veya Islâhat Hatt-ı Hümâyûn-û, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş döneminde devletin yıkılmaktan kurtarılması amacıyla; siyasî kuruluşlar, kişi hakları ve yeni kurumların kurulması konularında yapılması tasarlanan köklü değişiklikler için Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermandır. Tanzimat Dönemi'nin önde gelen devlet adamlarından biri olan Sadrazam Mehmed Emin Âli Paşa tarafından büyük Avrupa devletlerinin arzuları doğrultusunda hazırlanarak yürürlüğe konmuştur.
İmparatorluk boyunca en önemli fermanlar: 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı, 18 Şubat 1856'da Islahat Fermanı ve 1860'da da Sultan Abdülaziz fermanları olarak sıralanır. Bu fermanlarla, devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği sanılmış fakat bu fermanlarla toplumdaki kuruluş ve anlayış ikileme düşmüş, İslam dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşlarla birlikte batı taklitçisi kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslâhat fermânları, beklenen etkiyi gösterememiştir.
Bu dönemde Batı'nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayiyi büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet hâline gelmiş, bütün ekonomisi ve zengin kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.
Islahat Fermanı, Tanzimatın devamı olarak nitelendirilebilecek bir değişim olarak da kabul edilebilir. Zaten fermân Paris Antlaşması metni içerisinde yer almış; antlaşmanın imza aşamasında ise batılı devletler tarafından Rusya'nın Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasının engellenmesi neticesinde yapılan baskı ile ilân edilmek durumunda kalmıştır.
1856 Islahat Fermanı, Osmanlı tebâası içerisinde gayrimüslimlere yönelik bir takım hakların verilmesini içermektedir. Avrupalı devletlerin Fransız İhtilali'nin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarından etkilenerek Balkanlar'da isyanlar çıkarmakta olan gayrimüslim azınlıkları ülkeye bağlamayı amaçlamaktadır ve dolayısıyla amaçlanan hedeflerden biri de Avrupalı devletlerin bunları bahane ederek Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemektir.
Ferman, bir Osmanlı toplumu oluşturmayı amaçlar. Irk, dil, din vb. ayrımı yapmaksızın bir Osmanlı milleti oluşturmayı amaçlar ki 19. yüzyılda devletin kötü gidişâtını durdurmak amacıyla ortaya çıkan fikir akımlarından Osmanlıcılık kapsamındadır. Tanzimât Fermânı ( Gülhane Hatt-ı Şerif-î, 3 Kasım 1839 )'nın amacı azınlık isyanlarını önlemek , azınlıkları bahane ederek Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasını önlemek ve toprak bütünlüğünü korumaktır.
Ferman
Bâb-ı Âli tarafından ilan edilen Islahat Fermanı, Kırım Savaşı'nın ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856'da ilân edilmiştir. Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı tarafından sağlanan reformları genişletmiştir.
Bu fermanın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları sağlayarak Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebâası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Böylece Millet-î Rûm haricinde gayrimüslimlere de devlet kademelerine memur olma yolu açılmıştır. Din değiştirme hakkı kabul edilmiş, İslam'dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması usulüne son verilmiştir. Gayrimüslimlere askeri okullara gitme hakkı tanınmıştır. Ayrıca uygulanan vergilerde (bkz. cizye) de bir eşitlik sağlanmıştır. Bu anlamda 15. madde ile eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir düşüncesi getirilmiştir. Böylece gayrimüslimlerin de askerlik yapma yükümlülüğü doğmuş, askerlik yapmak istemeyenlere de askerlik vergisi olan ( bedel-i askerî / بدل عسكري ) olanağı sunulmuştur. Bu yeni uygulama sayesinde Müslüman tebaa da para karşılığında ( bedel-i nakdî / بدل نقدي ) askerlik görevinden muaf olma şansını yakalamıştır.
Islahat Fermanı ile gayrimüslimler kendi meclislerini oluşturarak kendi meselelerini (ağırlıklı olarak yönetimsel ve dinsel) yönetmiş ve o konularda kararlar alabilmişlerdir. Aldıkları kararlar da (Rum Patrikliği Nizâmâtı, 1862, Ermeni Patrikliği Nizâmâtı, 1863 ve Hahamhâne Nizâmâtı , 1865) Batı tarafından anayasa olarak anılmıştır. Ermeni Anayasası (Ազգային սահմանադրութիւն Azgayin sahmanadrutyun) yazarlarından Krikor Odian daha sonra Kanun-i Esasi oluşturma komisyonunda danışmanlık yapmıştır.
I. Meşrutiyet
1875 ile 1876 yıllarında Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da bağımsızlık talebiyle ayaklanmalar çıkmıştır. O dönemde Osmanlı dış politikasında isyanları destekleyen Rusya'ya bir yönelim hâkim olmuştur. Bu yönelime karşı 10/11 Mayıs 1876 tarihinde bir ayaklanma çıkmış, çıkan ayaklanma sonucunda Sadrazam Mahmud Nedim Paşa düşürülmüş ve diğer üst düzey mevkilere yeni kişiler getirilmiştir. Böylece Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa sadrazam, Hasan Hayrullah Efendi şeyhülislam, ve Hüseyin Avni Paşa savaş dairesi başkanı olmuştur. Bu yeni isimler Midhat Paşa ile beraber Padişah Sultan Abdülaziz'i 30 Mayıs 1876 tarihinde tahttan düşürmüş ve yerine yeğeni Mehmed V. Murad Efendi'yi getirmişlerdir. İlerleyen zamanlarda bir anayasa çıkarmaya karşı olan Hüseyin Avni Paşa ile anayasa savunucu Midhat Paşa arasında büyük tartışmalar meydana gelmiştir. Sadrazam Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa, Hüseyin Avni Paşa tarafında yer almış ve V. Murad'ın ruh sağlığının bozuk olduğu gerekçesiyle bir anayasanın kabulü için uygun zaman olmadığını ve böyle bir şeyin söz konusu bile olamayacağını savunmuştur. Hüseyin Avni Paşa 15 Haziran 1876’da Midhat Paşa'nın evinde bir toplantı esnasında tahttan düşürülmüş olan Sultan Abdülaziz'in bir taraftarı tarafından vurularak öldürülmüştür.
30 Temmuz 1876 tarihinde Sırbistan-Karadağ Osmanlı İmparatorluğu'na karşı savaş ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İngiltere de yaklaşan Osmanlı-Rus Savaşını engellemek ve ayaklananlara büyük bir özerklik verilmesi amacıyla bir konferansın düzenlemesi için sıkıştırmıştır. Olası bir yabancı müdahaleye karşı koymak için Midhat Paşa bütün Osmanlı tebâasına eşit haklar sağlayacak ve planlanan konferanstan önce yürürlüğe girecek olan bir acil anayasanın çıkarılması konusunda ısrar etmiştir.
Mithat Paşa, V. Murad'ı tahttan indirebilmek için V. Murad'ın kardeşi Abdülhamit ile konuşur ve ona anayasayı kabul etmesi koşulu ile tahtı teklif eder. Abdülhamit anayasayı kabul edeceğini ilân ettikten sonra 31 Ağustos 1876 tarihinde II. Abdülhamit sıfatıyla tahta gelir. II. Abdülhamit tuttuğu sözü yerine getirmek için, özellikle de anayasa komisyonun görevlendirmek için kendine zaman verir, fakat Midhat Paşa'nın devam eden baskıları sonucu sözünü yerine getirir.
20 Ulema ve üst düzey devlet görevlilerinden oluşan ve gelişmeleri belirleyecek olan birinci danışma kurulu 30 Eylül 1876'da padişahın emri ile toplanmıştır. Kurula Midhat Paşa başkanlık yapmıştır. Kurula Midhat Paşa'nın hazırladığı 59 maddelik Kanûn-î Cedîd (قانون جديد) ile Said Paşa'nın Fransız Anayasası çevirisinden oluşan bir taslak sunulmuştur. Kurulda anayasa karşıtlarının da olması sebebiyle gazetelerin de haber ettiği büyük tartışmalar çıkmıştır. Bakanlar kurulu (Hey'et-i Vükelâ / هيئت وكلا) oluşturulduktan sadece bir hafta sonra var olan kurulun feshine ve yeni bir kurulun oluşturulmasına karar vermiştir.
8 Ekim 1876 tarihinde yeni anayasa kurulu (Cemiyet-i Mahsusa) üyelerinin isimleri açıklanmıştır. Birçok kaynağa göre üye sayısı 2 asker, 10 ulema ve 13 Müslüman ile 3 Hıristiyan olma üzere toplam 28'dir. Daha etkili çalışabilmek için çalışma gruplarları yönetim ile ilgili düzenlemeler konusunda eğitilmişlerdir.
Anayasa taslağı oluşturulurken Midhat Paşa ve Said Paşa'nın eserlerinin yanı sıra Süleyman Hüsnü Paşa'nın Kanûn-î Esasî müsveddesinden ve mümkün olduğunca Belçika ile Prusya Anayasalarından yararlanılmıştır. Anayasa taslakları (toplam üç taslak) padişahın isteği doğrultusunda seçilen memurlara, Mütercim Mehmed Rüşdi Paşa ile bakanlar kuruluna Yıldız Sarayı'nda üzerinde çalışması için sunulmuştur. Son taslak 1 Aralık 1876'da son halini almış ve 6 Haziran'da bakanlar kurulunca kabul edilmiştir.
Yıldız Sarayı'nda padişahın sürgün hakkı üzerinde ısrarla durulmuştur. Böylelikle, 3. paragrafında padişaha sürgün hakkının verildiği 113. madde anayasaya eklenmiştir. Bu gelişme, özellikle özgürlük hakkını ve anayasal yönetimi savunduğu politik görüşünden dolayı Londra'ya kaçmış olan ve daha sonra affedilerek 2 Kasım 1876'da özel anayasa kurulunda üye olan Genç Osmanlılar'dan Namık Kemal'de öfkeye neden olmuştur. Anayasanın çıkarılması için baskı yapan Midhat Paşa da sonunda öfkeleri dindirebilmiş ve 19 Aralık 1876'da sadrazam olmuştur.
23 Aralık 1876'da Kanûn-î Esasî padişah tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Konstantinople Konferansına ( İstanbul Konferansı ) ev sahipliği yapmış olan hariciyeden sorumlu bakan Mehmed Esad Saffet Paşa 101 top atışıyla yeni anayasanın ilanı edildiğini ve bütün Osmanlı tebâasının eşit duruma getirlip haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alındığını duyurmuştur. Buna rağmen Rusya, Osmanlı İmparatorluğu'na kuşkuyla bakmaya devam etmiş ve bu anayasayı da öne alınnmış göstermelik bir çözüm olarak değerlendirmiştir. 5 Şubat 1877'de padişah sürgün hakkını ilk defa Midhat Paşa'yı görevinden alarak kullanmıştır. Tam 11 hafta sonra da kaybedilen Osmanlı-Rus Savaşı başlamıştır. Yıldız Sarayı'nın görüşüne göre anayasa amacını gerçekleştirememiştir. Padişah da bu yenilgiden sorumlu tutulmaktan korkmuş, bu yüzden parlamentoyu yenilginin suçlusu olarak göstererek 14 Şubat 1878'de 7. maddeyi kullanarak (padişahın olağanüstü durumlarda parlamentoyu askıya alması) parlamentoyu feshetmiş ve tam monarşik bir sistemle ülkeyi yönetmeğe devam etmiştir.
Anayasanın arkasındaki itici güç olan Midhat Paşa, Yıldız Mahkemesi tarafından Sultan Abdülaziz'in ölümünde birinci derecede sorumlu tutularak hakkında çıkarılan ölüm fermânına ve mahkemeden bağımsız iki kurulun da bu idamı onaylamasına rağmen ingilizlerin baskısıyla padişah tarafından affedilip sürgüne gönderilmiş ve sürgüne gönderildiği Hicaz'daki Taif kalesinde 8 Mayıs 1884'de İstanbul'dan gelen emirle boğularak öldürülmüştür. (Ref: Gábor Ágoston; Bruce Alan Masters (2009) Encyclopedia of the Ottoman Empire. Infobase Publishing. pp. 378–379. ISBN 978-1-4381-1025-7. Retrieved 9 June 2013.)
Midhat Paşa, Niş ,Tuna, Bağdat ve Suriye de Valilik yaptığı dönemlerde sayısız okul, hastane,yol ve köprü gibi altyapı hizmetlerini halkın katılımıyla yaptırarak büyük ün kazanmıştır. Üç yıl süren Bağdat valiliği sırasında bölge Osmanlı tarihindeki en güvenli ve istikrarlı dönemini yaşamıştır.
II. Meşrutiyet
II. Abdülhamit'in monarşi rejimine karşı yürütülen harekette yer alan Kolağası Ahmet Niyazi Bey 3 Temmuz 1908'de dağda bulunan 200-400 askeri ile anayasanın yeniden yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Ahmet Niyazi Bey, Enver Bey yönetimindeki İttihat ve Terakki Fırkası, Ermeni Devrimci Federasyonu ile Arnavut, Yunan, ve Bulgar toplulukları tarafından desteklenmiştir. Niyazi Bey tarafından başlatılan Jön Türkler Ayaklanması Makedonya ve özellikle Kosova vilayetlerinde, Korzo ve Selânik'te gerçekleşmiştir. Buna karşılık olarak padişah 18. bölük ile Niyazi Bey'e karşı koyması için Şemsi Paşa'yı göndermiştir. Şemsi Paşa, Jön Türk Atıf Bey tarafından vurularak öldürülmüştür. Bunun üzerine Padişah bu ayaklanmaya karşı koyabilmek için Sadrazam Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa'yı görevinden almış ve 1876 yılındaki anayasa çalışmalarında hazırlamış olduğu Fransız Anayasası çevirisinden yararlanılmış olan Mehmed Said Paşa'yı sadrazam ilan etmiştir. Mehmed Said Paşa kabinesinde monarşi yanlıları da yer almıştır.
23 Temmuz 1908'de İttihat ve Terakki Cemiyeti Makedonya'nın birçok kentinde gerçekleşen ve katılımın çok yüksek olduğu eylemlerde bağımsızlık ilan etmişlerdir. Aynı zamanda İstanbul'da anayasanın 24 saat içinde tekrar yürürlüğe girmezse 2. ve 3. Ordu'nun başkente yürüyecekleri haberleri İstanbul'da yayılmıştır. Bu haberler üzerine padişah kabinenin tavsiyesi üzerine aynı gün anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğinin bildirildiği ve 24 Temmuz'da gazetelerde yer alan bir fermân yayınlamıştır. Bu fermândan bir hafta sonra ajanlığın ve sansürün sona erdiği saray tarafından duyurularak 1 Ağustos 1908 tarihinde anayasanın yeniden geçerliliği Tanzimat Ferman tarafından teyit edilmiştir. Böylece devrimciler başta olmak üzere, cezalarının üçte ikisini çekmiş olan politik suçlular affedilmiştir. Protestolar nedeniyle de genel af çıkarılmış, bu da Bâb-ı Âli'ye yürüyüşe geçen yaklaşık 2000 kişilik bir isyana neden olmuştur. Bundan yaklaşık iki hafta sonra da Mehmed Said Paşa genel affa eleştirel ve karşı düşüncelerini açıklamasından dolayı, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti ile düşünce ayrılığı sebebiyle 5 Ağustos 1908'de sadrazamlıktan düşürülmüş, yerine İngiliz hayranı ve liberal olarak tanınan Yusuf Kamil Paşa getirilmiştir.[kaynak belirtilmeli]
Senato ve yeni seçilen Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de toplanmış, meclis başkanı sürgünden geri gelen Ahmed Rıza olmuştur. Mecliste toplam 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 4 Yahudi ve 10 Slav temsilci yer almıştır. Talat Bey gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri de milletvekili olarak sayılmıştır. Buna karşılık yürütücü isimler Enver ve Cemal Bey vekil olmamış; fakat politika üzerinde büyük etkileri olmuştur. Sadrazam Yusuf Kamil Paşa 10 Şubat'ta İttihat ve Terakki Cemiyeti komitesine sormadan yeni bir donanma ve savaş bakanı atmasından sonra 14 Şubat 1909'da güvensizlik oyu ile düşürülür ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa getirilir. Ayrıca Islahat Fermanı nedeniyle 'gavur ve kafir' kelimesinin de içinde olduğu birçok kelime yasaklanmıştır
----------------------
ISLAHAT FERMANI
Tanzimat fermani yeterli bulunmayarak, gayr-i müslimlere daha fazla haklarin verilmesi için 1856'da yayinlanan ferman. Gül hâne Hatt-i hümâyûnu gibi, imparatorlukta yapilmasi kararlastirilan yeni bir düzenin program ve prensiplerini içine alir. Bu ferman esâs olarak Tanzîmât hükümlerini tekrarlayan, onlari açiklayan ve genisleten bir fermandir.
Rusya, Avrupa siyâsetinde te' sirli bir rol oynamaya basladiktan sonra, Osmanli Devleti'ni tasfiye ederek sicak denizlere inmegi ana siyâseti kabul etmisti. Bu gayesine erisebilmek için devletlerarasi münâsebetlerin ortaya çikardigi imkânlara göre; ya Osmanli topraklarini Rus imparatorluguna katacak, bu olmazsa ayni topraklari alâkali Avrupa devletleriyle paylasacak, bu da olmazsa, Osmanli arazisi üzerinde muhtar veya müstakil devletler kurulmasini saglayip, bunlari yeri geldikçe kontrolü altina alacakti. Ilk iki yol imkânsiz göründügü için Rusya bilhassa üçüncü yolu seçip, faaliyetlerini yogunlastirdi. Bu gayenin tahakkuku için Osmanli Devleti içerisindeki Ortodoks tebeayi himaye etme ve imtiyazlarini çogaltmak isteklerinde bulundu. Diger taraftan, Rusya'nin sicak denizlere inmesini, bilhassa Akdeniz'e inerek Hindistan yolunda tehlike teskil etmesini istemeyen Ingiltere de Ruslara karsi çikiyor ve Osmanli Devleti'ni destekler görünüyordu. Böylece bir taraftan Ruslara mâni olurken, diger taraftan Osmanli Devleti'ni Ruslarla mesgul ederek Hindistan'da serbestçe hareket ediyordu. Fransa ise; Avrupa siyâsetinde Rusya ve ingiltere'den geri kalmak istemiyor, Rusya'nin Akdeniz'e inmesinin Fransizlarin buradaki ticâretine sekte vuracagini düsünüyordu. Bu maksatla Osmanli Devleti'ni Ruslara karsi destekliyordu. Diger taraftan da Osmanli Devleti içindeki Katoliklerin hâmiligine tâlib oluyordu. Iste bu siyâsî atmosferde 1854 senesinde çikan Osmanli Rus harbinde, Avrupa devletleri Osmanli kuvvetlerinin yaninda yer aldilar.
Ingiltere, Fransa ve Avusturya daha Nisan 1855'de Viyana'da Kirim savasi sonrasinda yapilacak andlasmanin esaslarini görüserek bâzi kararlar almislar ve 16 Aralik 1855'de bir andlasmaya varmislardi. Bu kararlar dört madde olup, Avusturya imparatorunun ültimatomuyla çara bildirildi. Bu kararlarin dördüncü maddesi; "Osmanli memleketlerinde bulunan hiristiyan tebeanin haklari, pâdisâhin istiklâl ve hâkimiyetine asla dokunulmamak sartiyla tasdîk olunacak, pâdisâh bu hususta Rusya'nin muvafakatini îcâb ettiren bir taahhütte bulunacak" idi. Bu maddede de görüldügü üzere Osmanli ordusunun kazandigi zafer bile, gayr-i müslimlere imtiyaz sebebi oluyordu. Rusya, kurulacak Avusturya, Fransa, ingiltere ittifaki tehlikesi karsisinda bu kararlari kabul etti. Osmanli hükümeti, kendi hiristiyan tebeasi ile ilgili maddenin devletin iç islerine karisma anlamina gelecegini bildirerek, 16 Aralik tarihli kararlar arasinda yer almamasina çalisti ise de basarili olamadi. Neticede bu maddenin programlastirilmasi için su tezler ortaya atildi. Rus tezi: "Osmanli Devleti sinirlari içinde yasayan hiristiyanlarin hak ve imtiyazlari Avrupa devletlerinin müsterek garantileri altina alinmalidir." ingiliz tezi: "Tam ölçüde bir din serbestligi ve hukuk esitligi saglanmalidir." Fransiz tezi: "Müslüman tebea ile hiristiyan tebea arasinda cemiyet, haklar, vergiler, millî egitim ve devlet me' murluklarina geçme bakimindan sürüp gelen farklar, bir ferman ile kaldirilarak Gülhâne hattinda isaret edilen tebea esitligi tam manâsiyla gelistirilmelidir." Bâb-i âlî, Rusya'nin teklifini, hükümranlik haklarina müdâhale, ingiliz teklifini de islâmiyet'i küçültücü gördügü için, Fransiz teklifini kabul etti. Ayrica yapilacak Paris konferansinda Ruslarin gayr-i müslimler konusunda bir istekleri ile karsilasmak istemiyordu. Fransiz tezinin kabulü üzerine, bunun bir ferman hâline getirilmesi Bâb-i âli'ye birakildi.
Alî Pasa hükümeti tarafindan îlân edilen bu fermanin hazirlanmasinda Ingiliz ve Fransiz elçileri de bulunmustu. Bu sekilde hazirlanan ferman, Paris konferansindan önce, 28 Subat 1856'da Bâb-i âli'de Islâhat hatt-i hümâyûnu adiyla devlet erkâni, seyhülislâm, patrikler, hamambasi ve cemâatlerin ileri gelenleri önünde okunarak îlân edildi. Otuz bes maddeden meydana gelen fermanin getirdigi önemli hususlar özetle sunlardi:
1- Tanzimat fermani ile degisik din ve mezheplerdeki bütün tebeaya verilen te'minât, bu fermanla yenilendiginden, bunlarin uygulamasi için gerekli tedbirler alinacaktir.
2- Müslümanlar ile müslüman olmayanlar kânun önünde esit olacaklardir.
3- Patrikhanelerde yeni meclisler kurulacak ve bu meclislerin verecekleri kararlar Bâb-i âlî tarafindan onaylandiktan sonra yürürlüge girecektir.
4- Patrikler kayd-i hayat sartiyla bu makama seçileceklerdir.
5- Cemâatlerin ruhanî reislerine verdikleri cevâiz ve avâidât tamâmiyle kaldirilarak hepsi maasa baglanacaktir.
6- Sehir ve kasabalarda bulunan azinliklara ait kilise, manastir, mezarlik, okul ve hastahâne gibi yerlerin tamir veya yeniden yapilmasina izin verilecektir.
7- Hiç kimse din degistirmeye zorlanmayacaktir.
8- Devlet hizmetlerine, askerlik görevine ve okullara bütün tebea esit olarak kabul edilecektir.
9- Irk, din, dil, farki gözetilmeyecek ve hiç bir mezheb digerine üstün sayilmayacaktir.
10- Bütün toplumlar okul açabilecektir.
11- Hangi uyruktan olursa olsun her vatandasin esit ve serbest sekilde ticâret ve ekonomik girisimlerde bulunmasi saglanacaktir.
12- Müslümanlar ile gayr-i müslimler arasindaki dâvalari görmek üzere, karisik mahkemeler kurulacaktir.
13- Yabanci devlet ile yapilacak andlasmalar geregince yabancilar da Osmanli Devleti sinirlan içerisinde mülk sahibi olabileceklerdir.
14- Her cemâatin ruhanî reisiyle, devlet tarafindan bir sene müddetle tâyin edilecek birer me' muru, bütün tebeayi ilgilendiren mes'elelerde Meclis-i vâlâyi ah kâm-i adliye müzâkerelerine istirak ettirilecektir.
Islâhat fermani da, maddelerinden anlasilacagi üzere Tanzimat fermani gibi Osmanli imparatorlugu içerisindeki gayr-i müslimleri, özellikle hiristiyanlari müslümanlarla ayni haklara kavusturmayi esas almistir. Bu iki fermanin görünürdeki gayeleri, bütün Osmanli toplumunu; irk, din ve dil ayrimi gözetmeden kaynastirmayi saglamak idiyse de tatbiki aksi oldu. Bu ferman, gayr-i müslimlerle müslümanlari kaynastirmak söyle dursun, çesitli gayr-i müslim unsurlarin hattâ ayni mezhepten olan çesitli irklarin bile birbirleriyle bir arada yasamalarini saglayamadi.
Bu ferman, konu olarak, sâdece müslüman olmayan uyrugun ayricaliklarini genisletmistir. Nitekim Tanzimat'in ve arkasindan 1856 Islâhat fermaninin getirdigi yeni haklarla, Osmanli tebeasi içindeki gayr-i müslimlerin durumu müslümanlara nazaran çok daha iyi bir duruma geldi. Avrupa'nin himaye siyâseti sayesinde büyük ekonomik güce sâhib olan azinliklar, yavas yavas siyâsî haklara da kavusuyorlardi. Artik resmen millet terimiyle tanimlanan dînî cemâatlerin gelisme ve genisleme imkânlari artmis bulunuyordu. Öte yandan Avrupa devletlerinin, Osmanli hükümetini böyle bir fermani îlâna mecbur birakmasi, kendilerine siyâsî, ekonomik, hukukî ve kültür alanlarinda yeni çikarlar saglamayi hedef aliyordu. Ingiltere, Kirim savasi ile Ruslarin sicak denizlere inmesini önlemis, Fransa da Akdeniz ticâretini emniyete almis, ayrica Katoliklerin hâmiligini üzerine almisti. Rusya ise savasta kaybettigini bu fermanla masa basinda kazanmisti. Ayrica Alî Pasa'nin bu fermani Pâris and lasmasi maddeleri içinde yer almasini istemesi, batili devletlerin iç islerimize müdâhalesine imkân verdi.
Islâhat fermani, Gülhâne Hatt-i hümâyûnu gibi sessizlikle karsilanmamis ve çesitli yönlerden elestirilmistir. En büyük elestiriyi Fransiz elçisi; "Devlet-i âliyyenin bu kadar fedâkârlik edecegini me' mûl etmez idik (ummazdik). Can ning (Ingiliz elçisi) ne dediyse vükelâyi devlet-i âliyye (Osmanli devlet adamlari) kabul etti. Eger biraz dayanilmis olsaydi, ben bâzi mertebe kendilerine yardım ederdim" diyerek olmamasi gereken bir gafleti dile getirmistir. Cevdet Pasa da; "Bu Islâhat fermanindan dolayi rnillet-i islâmiyye dilgîr (gönlü kirik) olarak vükelâyi hâzirayi fasi ve mezemmet (kötüler) oldular" diyerek fermanin nasil karsilandigini ifâde etmektedir. Hâriciye nâzin Fuâd Pasa ise aksine bu belgenin andlasmaya konulmasi ile yabanci müdâhalenin önlenecegini savunmustur.
Islâhat fermaninda gayr-i müslim vatandaslarin lehine oldugu kadar, onlari tedirgin eden hükümler de bulunmakta idi. Askerlik mükellefiyeti, Fâtih devrinden beri bahsedilen dînî imtiyazlarla muafiyetlerin yeni sartlar dâhilinde tedkîki, papazlarin öteden beri cemâatlerinden almakta olduklari haraç ve keyfî aidatin ilgâsiyla ayliga baglanmalari ve bütün ruhanî reislerin sadâkat yeminiyle mükellef tutulmasi gibi esaslar, onlara çok agir gelen hükümler idi. Bu yüzden müslümanlar kadar gayr-i müslimlerde (Tanzimat fermaninda oldugu gibi) Islâhat fermaninin aleyhinde bulunmuslardir. Devlet içerisinde bu sekilde karsilanan Islâhat fermani, uygulamada da bir çok güçlüklerle karsilasti. Bunlar, Osmanli Devleti'nin yapisi, Avrupa'nin siyâset, cemiyet ve ekonomi alaninda geçirdigi gelisme ve Paris andlasmasina imza koyan devletlerin islerine karismalarindan doguyordu. Bu sebeble de bâzi hükümleri kagit üzerinde kaldi.
Mustafa Resîd Pasa tarafindan hazirlanan Tanzîmât fermani ile onun yetistirmesi Alî Pasa tarafindan hazirlanan Islâhat fermani arasindaki fark, hazirlik safhasinda kendisini gösterir. Tanzîmât fermani hazirlanirken açik bir yabanci te'siri görülmezken, Islâhat fermani Alî Pasa ile istanbul'daki Fransiz ve Ingiliz elçileri arasinda kararlastirilmistir. Gülhâne hatt-i hümâyûnu, yayinlandiktan sonra yabanci elçilere sâdece bilgi edinmeleri için bildirildigi hâlde, Islâhat fermani Paris konferansina katilan devletlere, Paris andlasmasinin bir maddesinde isaret edilmek için gönderilmisti. Bu durum, Osmanli Devleti'nin iç ve dis siyâsetinde bir yabanci müdâhalesine yer vermisti.
Bâzi bati tarzi kuruluslarin ülkeye girmesi ile cemiyetteki kurulus ve anlayis farklilasmasi, islâmi müesseselerin yaninda bati taklitçisi bir anlayis ve bati taklidi kuruluslarin te'sisine sebeb olmustur. Tanzimat ve Islâhat fermanlari devletin çöküsünü engellemesinde hiç bir müsbet te'siri olmamis, aksine ülkedeki tebea ve cemiyetler arasinda yeni ve daha büyük problemlerin çikmasina zemin hazirlamistir.
Meselâ Suriye'de büyük bir galeyan basladi. Arkasindan 1858'de Cidde'de müslümanlar ile hiristiyanlar arasinda çatisma çikti. Fransiz ve ingiliz konsolostan öldürüldü. Bunun üzerine ingiliz ve Fransiz donanmalari Osmanli Devleti'ne sormadan sehri bombaladilar. Faillerden on kisiyi yakalayarak idam ettiler. Cidde bir Osmanli topragi idi. Bagimsiz bir devletin topraklarinda islenen bir suçun failini ancak o devletin cezalandirmasi milletlerarasi bir kaide, teamül oldugu hâlde, batili devletlerin buna aldirdiklari bile yoktu. Nihayet, Lübnan'da dabüyük bir isyan patlak verdi. Uzun mücâdelelerden sonra 9 Haziran 1861'de "Lübnan Nizâmnâmesi" imzalandi. Buna göre; hiristiyan bir valinin baskanliginda Lübnan muhtar eyâlet hâline getirildi. Böylece Islâhat fermani batili devletlerin istedigi, meyveleri vermeye basladi.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları
Kapitülasyon, Bir devletin bir anlaşmaya bağlı olarak başka devletlere tanıdığı iktisadi ve sosyal ayrıcalıklar bütününe kapitülasyon adı verilir. Müslüman hükümdarların Avrupalı tacirlere vermiş olduğu ticari faaliyet iznidir. Osmanlı döneminde ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından Venedik Devleti'ne İstanbul'da elçi bulundurma hakkı verilerek siyasi kapitülasyon verilmiştir. Ancak bu kapitülasyonların Osmanlıya ait bir sistem olduğu manasına gelmemelidir. Kapitülasyonlar pek çok Avrupa toplumu olmak üzere Osmanlıdan önceki diğer Anadolu toplumlarında da uygulanmış ticari ve sosyal ayrıcalıklar bütünüdür.
Kapitülasyon kelimesinin kökeninde Latince caput (baş) sözcüğü vardır. Geniş anlamıyla kapitülasyon baş eğmek, teslim anlaşması yapmak anlamlarını taşır. Tarihte kazandığı özel anlamla kapitülasyon, bir ülke tarafından başka bir ülkenin vatandaşlarına verilen ticari ayrıcalıklar bütünüdür.
Osmanlı Devleti tarafından Yükselme Dönemi'nden imparatorluğun dağılışına değin Avrupa devletlerine çeşitli kapitülasyonlar verilmiştir.Osmanlı Devleti II. Mehmed döneminde Venedikliler'e,I. Süleyman döneminde Fransızlar'a çeşitli amaçlar doğrultusunda kapitülasyonlar vermiştir.Aynı zamanda Osmanlı Devleti Dağılma Dönemi'nde Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile İngilizler'e, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Ruslar'a çeşitli kapitülasyonlar vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları
Osmanlı kapitülasyonları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancılara verilen ekonomik, adli, idari vb. hak ve ayrıcalıklardır. Kapitülasyon kelimesi Latince "şartlar, fasıllar, maddeler" anlamına gelen "capitula" sözcüğünden türemiş olup "teslim olma" anlamı galat-ı meşhurdur.
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonların çoğu iki taraf için geçerli olsa da ekonomisi güçlü olan taraf kapitülasyonlardan fayda sağlarken ekonomisi zayıf olan taraf kapitülasyonlardan zarar görmüştür.[1]
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonlara örnek olarak Osmanlı kentlerinde örgütlenebilme hakkı, yabancıların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda konsolosluklara yargı yetkisi tanınması, Osmanlı topraklarında seyahat, taşımacılık ve satış serbestliği, Osmanlı sularında gemi işletme hakkı verilebilir.
Osmanlı vatandaşları da Avrupa devletlerinde, bir Avrupalının Osmanlı ülkesindeki sahip olduğu haklara sahipti. Ancak Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanmaktaydı ve Avrupa ülkelerinde ticaret yapacak herhangi bir kesimi yoktu. Ayrıca Avrupalı devletler kendileri Osmanlı Devleti'ne mal ihraç ederken gümrük vergisi ödememelerine karşın, Osmanlı malları ithal edilirken gümrük vergisi alıyorlardı. Yani fiilen Osmanlı Devleti'ne bir avantaj getirmiyordu.
Evre evre kapitülasyonlar
Birinci evre
İlk kapitülasyonlar Macaristan, Sırbistan ve Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleri tarafından verildi. Bu devletlerin amacı ticareti kendi ülkelerine çekmekti.
15-16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu da aynı nedenlerle Venedik, Ceneviz ve Fransızlara kapitülasyonlar vermişti.
İkinci evre
15. yüzyılda Hindistan'a deniz yolunun keşfi üzerine başladı, zamanla Avrupa'nın merkantilist politikasının aracı haline geldi.
Kapitülasyonlar 1740 yılında I. Mahmut ve XV. Louis arasında yapılan bir anlaşmayla sürekliliği olan devletlerarası bir ticaret sözleşmesine dönüştü. Bu evre sırasında Osmanlı hâlâ kendine yeterli bir ekonomik birimdi.
Üçüncü evre
1793'te Ülkelere göre Osmanlı Devleti'nde berat(iş belgesi) alan yabancı tüccar sayıları.[3]
Bu evre, "eşitsiz mübadele"yle başladı. 19. yüzyıldaki sanayi devrimi her şeyi değiştirdi. Osmanlı ve Avrupa arasında artık bir nitelik farkı doğmuştu. Osmanlı topraklarını Avrupa'ya tek bir pazar olarak açan 1838 ticaret anlaşması yalnızca bir ticaret değil aynı zamanda ileri düzeyde bir kapitülasyon anlaşmasıydı. İhracat yasağı ve devlet tekelleri kaldırıldı. Yabancı tüccarlar yerli tüccarlarla aynı haklara sahip oldu. Bundan sonra Osmanlı artık mamül mal üretemeyecek, kumaş yerine iplik, iplik yerine ham pamuk ya da yün hatta pamuk kozası satar hale gelecektir.
Yabancıların ayrıcalıkları zamanla gayrimüslim Osmanlılara da tanındı. Osmanlının borçlanmaya başlaması kapitülasyonlarla birleşince, Osmanlı kendisini önce Düyun-u Umumiye'ye teslim etmiş, ardından yabancı şirketlere çok büyük imtiyazlar vermiş (demiryollarının işletilmesi gibi) ve sonunda Sevr Antlaşması'nın Osmanlının tüm maliyesini elinde tutacak olan bir Maliye Komisyonu kurulmasını öngören 232. Madesini kayıtsız şartsız kabul etmiştir.
Kapitülasyonların kaldırılması
Kapitülasyonları kaldırma sözü Kurtuluş Savaşı'ndan önce 1856'da alınmıştır. Ancak, Osmanlıya verilen bu söz hiçbir zaman yerine getirilmemiştir. İttihat ve Terakki'nin 1911 yılında kaldırdığı kapitülasyonlar Sevr Anlaşması ile daha da güçlü bir şekilde Osmanlı Devleti'nin sırtına bindirildi.
Kapitülasyonlar Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği ile yapılan 28 Mart 1921 Anlaşmasının 7. Maddesiyle "geçersiz ve kaldırılmış" sayıldı. Kapitülasyonların gerçek anlamda kaldırılması ise Lozan Antlaşması'yla olmuştur.
------------------------
KAPITÜLASYONLAR
Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden "imtiyazat-i Ecnebiye" denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca'da teslim olma, Italyanca'da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti'ndeki kapitülasyonlar Italyanca'daki "Capitulazione" ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.
Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab'asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.
Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar'in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki "Afyon Savasi" emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.
Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365'de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti'ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus'un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes'elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti'nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu' nun Sultan Yildirim Bayezid Han'a Istanbul'da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. "Hümâyûnnâme" adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.
18 Subat 1536'da Kanunî Sultan Süleyman Hân'in Fransa Krali Birinci François'e verdiği "Uhûd-i atika" meshurdur. Kanuni'nin Osmanli Devleti'nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa'ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François'in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:
1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.
2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.
3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.
4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye'ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.
5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.
6- Türkiye'de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa'daki varislerine verilecekti.
7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.
8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.
Kanuni devri, Osmanli Devleti'nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san'at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han'in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni'yi batiya yöneltti. Kanu'nî'nin Osmanli Devleti'ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa'da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa'nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb'un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya'yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya'nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin feşine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân'in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.
Bu devirde Luşer, Papa'ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa'yi destekliyordu. Luşercileri ezmege karar vermisti. Avrupa'da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Luşerciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luşer bile "Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim..." diye dua ediyordu.
6 Aralik 1525'de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva'dan degil, annesi Louise de Savoie'dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent'in esiri olarak Ispanya'da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani'ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa'nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa'da Sarlkent'e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent'in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.
Sarlkent Iran Sahi Tahmasb'a haber yollayarak Osmanli Devleti'ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent'e söyle diyordu:.
"Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb'in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu."
Kanuni'nin Fransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla, Fransa'da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536'da Fransa'ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardım yapildi. Böylece Fransa Sarlkent'e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa'nin yardimina gönderildi. Kanuni'nin bu siyaseti ile Avrupa' da Osmanli Devleti'nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul' da Fatih'in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa'da Kanuni'nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.
Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti'nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi'ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül'de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi' ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.
Kapitülasyon, Bir devletin bir anlaşmaya bağlı olarak başka devletlere tanıdığı iktisadi ve sosyal ayrıcalıklar bütününe kapitülasyon adı verilir. Müslüman hükümdarların Avrupalı tacirlere vermiş olduğu ticari faaliyet iznidir. Osmanlı döneminde ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından Venedik Devleti'ne İstanbul'da elçi bulundurma hakkı verilerek siyasi kapitülasyon verilmiştir. Ancak bu kapitülasyonların Osmanlıya ait bir sistem olduğu manasına gelmemelidir. Kapitülasyonlar pek çok Avrupa toplumu olmak üzere Osmanlıdan önceki diğer Anadolu toplumlarında da uygulanmış ticari ve sosyal ayrıcalıklar bütünüdür.
Kapitülasyon kelimesinin kökeninde Latince caput (baş) sözcüğü vardır. Geniş anlamıyla kapitülasyon baş eğmek, teslim anlaşması yapmak anlamlarını taşır. Tarihte kazandığı özel anlamla kapitülasyon, bir ülke tarafından başka bir ülkenin vatandaşlarına verilen ticari ayrıcalıklar bütünüdür.
Osmanlı Devleti tarafından Yükselme Dönemi'nden imparatorluğun dağılışına değin Avrupa devletlerine çeşitli kapitülasyonlar verilmiştir.Osmanlı Devleti II. Mehmed döneminde Venedikliler'e,I. Süleyman döneminde Fransızlar'a çeşitli amaçlar doğrultusunda kapitülasyonlar vermiştir.Aynı zamanda Osmanlı Devleti Dağılma Dönemi'nde Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile İngilizler'e, Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Ruslar'a çeşitli kapitülasyonlar vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu kapitülasyonları
Osmanlı kapitülasyonları, Osmanlı İmparatorluğu'nda yabancılara verilen ekonomik, adli, idari vb. hak ve ayrıcalıklardır. Kapitülasyon kelimesi Latince "şartlar, fasıllar, maddeler" anlamına gelen "capitula" sözcüğünden türemiş olup "teslim olma" anlamı galat-ı meşhurdur.
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonların çoğu iki taraf için geçerli olsa da ekonomisi güçlü olan taraf kapitülasyonlardan fayda sağlarken ekonomisi zayıf olan taraf kapitülasyonlardan zarar görmüştür.[1]
Osmanlı Devleti'nin verdiği kapitülasyonlara örnek olarak Osmanlı kentlerinde örgütlenebilme hakkı, yabancıların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarda konsolosluklara yargı yetkisi tanınması, Osmanlı topraklarında seyahat, taşımacılık ve satış serbestliği, Osmanlı sularında gemi işletme hakkı verilebilir.
Osmanlı vatandaşları da Avrupa devletlerinde, bir Avrupalının Osmanlı ülkesindeki sahip olduğu haklara sahipti. Ancak Osmanlı ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanmaktaydı ve Avrupa ülkelerinde ticaret yapacak herhangi bir kesimi yoktu. Ayrıca Avrupalı devletler kendileri Osmanlı Devleti'ne mal ihraç ederken gümrük vergisi ödememelerine karşın, Osmanlı malları ithal edilirken gümrük vergisi alıyorlardı. Yani fiilen Osmanlı Devleti'ne bir avantaj getirmiyordu.
Evre evre kapitülasyonlar
Birinci evre
İlk kapitülasyonlar Macaristan, Sırbistan ve Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleri tarafından verildi. Bu devletlerin amacı ticareti kendi ülkelerine çekmekti.
15-16. yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu da aynı nedenlerle Venedik, Ceneviz ve Fransızlara kapitülasyonlar vermişti.
İkinci evre
15. yüzyılda Hindistan'a deniz yolunun keşfi üzerine başladı, zamanla Avrupa'nın merkantilist politikasının aracı haline geldi.
Kapitülasyonlar 1740 yılında I. Mahmut ve XV. Louis arasında yapılan bir anlaşmayla sürekliliği olan devletlerarası bir ticaret sözleşmesine dönüştü. Bu evre sırasında Osmanlı hâlâ kendine yeterli bir ekonomik birimdi.
Üçüncü evre
1793'te Ülkelere göre Osmanlı Devleti'nde berat(iş belgesi) alan yabancı tüccar sayıları.[3]
Bu evre, "eşitsiz mübadele"yle başladı. 19. yüzyıldaki sanayi devrimi her şeyi değiştirdi. Osmanlı ve Avrupa arasında artık bir nitelik farkı doğmuştu. Osmanlı topraklarını Avrupa'ya tek bir pazar olarak açan 1838 ticaret anlaşması yalnızca bir ticaret değil aynı zamanda ileri düzeyde bir kapitülasyon anlaşmasıydı. İhracat yasağı ve devlet tekelleri kaldırıldı. Yabancı tüccarlar yerli tüccarlarla aynı haklara sahip oldu. Bundan sonra Osmanlı artık mamül mal üretemeyecek, kumaş yerine iplik, iplik yerine ham pamuk ya da yün hatta pamuk kozası satar hale gelecektir.
Yabancıların ayrıcalıkları zamanla gayrimüslim Osmanlılara da tanındı. Osmanlının borçlanmaya başlaması kapitülasyonlarla birleşince, Osmanlı kendisini önce Düyun-u Umumiye'ye teslim etmiş, ardından yabancı şirketlere çok büyük imtiyazlar vermiş (demiryollarının işletilmesi gibi) ve sonunda Sevr Antlaşması'nın Osmanlının tüm maliyesini elinde tutacak olan bir Maliye Komisyonu kurulmasını öngören 232. Madesini kayıtsız şartsız kabul etmiştir.
Kapitülasyonların kaldırılması
Kapitülasyonları kaldırma sözü Kurtuluş Savaşı'ndan önce 1856'da alınmıştır. Ancak, Osmanlıya verilen bu söz hiçbir zaman yerine getirilmemiştir. İttihat ve Terakki'nin 1911 yılında kaldırdığı kapitülasyonlar Sevr Anlaşması ile daha da güçlü bir şekilde Osmanlı Devleti'nin sırtına bindirildi.
Kapitülasyonlar Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliği ile yapılan 28 Mart 1921 Anlaşmasının 7. Maddesiyle "geçersiz ve kaldırılmış" sayıldı. Kapitülasyonların gerçek anlamda kaldırılması ise Lozan Antlaşması'yla olmuştur.
------------------------
KAPITÜLASYONLAR
Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden "imtiyazat-i Ecnebiye" denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca'da teslim olma, Italyanca'da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti'ndeki kapitülasyonlar Italyanca'daki "Capitulazione" ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.
Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab'asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.
Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar'in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki "Afyon Savasi" emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.
Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365'de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti'ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus'un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes'elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti'nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu' nun Sultan Yildirim Bayezid Han'a Istanbul'da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. "Hümâyûnnâme" adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.
18 Subat 1536'da Kanunî Sultan Süleyman Hân'in Fransa Krali Birinci François'e verdiği "Uhûd-i atika" meshurdur. Kanuni'nin Osmanli Devleti'nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa'ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François'in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:
1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.
2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.
3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.
4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye'ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.
5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.
6- Türkiye'de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa'daki varislerine verilecekti.
7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.
8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.
Kanuni devri, Osmanli Devleti'nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san'at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han'in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni'yi batiya yöneltti. Kanu'nî'nin Osmanli Devleti'ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa'da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa'nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb'un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya'yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya'nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin feşine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân'in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.
Bu devirde Luşer, Papa'ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa'yi destekliyordu. Luşercileri ezmege karar vermisti. Avrupa'da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Luşerciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luşer bile "Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim..." diye dua ediyordu.
6 Aralik 1525'de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva'dan degil, annesi Louise de Savoie'dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent'in esiri olarak Ispanya'da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani'ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa'nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa'da Sarlkent'e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent'in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.
Sarlkent Iran Sahi Tahmasb'a haber yollayarak Osmanli Devleti'ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent'e söyle diyordu:.
"Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb'in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu."
Kanuni'nin Fransa'ya verdiği ticari imtiyazlarla, Fransa'da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536'da Fransa'ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardım yapildi. Böylece Fransa Sarlkent'e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa'nin yardimina gönderildi. Kanuni'nin bu siyaseti ile Avrupa' da Osmanli Devleti'nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul' da Fatih'in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa'da Kanuni'nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.
Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti'nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi'ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül'de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi' ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.
31 Mart Vakası
31 Mart Vakası (İsyanı, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir.[2] Askeri bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dahil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hal almıştır.[3] Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır.[2][4] İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hakim olmuştur.
Bir milletvekili, bir Nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selanik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”’'nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi; padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir.[4] Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir.[4] Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askeri darbe girişimi olarak değerlendirilir.[1]
31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir.
Arka Plan
1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti’nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış;[4] gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur.
Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki’yi ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.[4]
Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı’ndan birkaç ay sonra İstanbul’da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı’na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır.[2]
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların Eylül ayı sonlarında Selanik’te 3. Ordudan getirilip Taşkışla’ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul’daki Avcı Taburlarının sayısını arttırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların biran önce gitmesini istiyordu.[3]
Ekim 1908’de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu.[2] Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören cemiyetin, ibadete karşı politikaları ise askeri din propagandasına açık hale getirdi.[6]
Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayında önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in Adem-i merkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yayın organı haline gelmişti.[7]
Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908’de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908’de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin "bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti.[2] Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909’da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı.[2] Mart 1909’da ise Abdülhamit’in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selanik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.[2]
Toplumdaki bir başka çatıma konusu “Asker – Medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma-yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını ve Namaz, Oruç bahislerinden sorular içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı’na karşı büyük öfke doğurdu.
İttihat ve Terakki ile çatışan Kamil Paşa hükûmetinin 4 Şubat 1909’da Meclisin vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa’nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu.
Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir’le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi’nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki’nin parmağının olduğu iddia edilmiş; bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü.[4]
İsyanın ortaya çıkışı
Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla’ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31'e bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "şeriat isteriz, padişahım çok yaşa" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.
Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa’nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları meclis binasın işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e benzediği için; Lâzkiye Milletvekili Aslan Bey de Hüseyin Cahit Bey sanılarak öldürülürken, Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekilerinin öldürülmesi, Şurayı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine padişahın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı.
“Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin’in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar halinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi.
Yıldız yağması
31 Mart İsyanı sırasında Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selanik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp giyecek ve yiyecek çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır.
Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı de şu bilgiyi vermektedir:
İttihatçılar Abdülhamit'i Yıldız'dan ani olarak uzaklaştırmaz, sarayın mücevher, zümrüt, yakutaltın, inci vesaire kıymetli her nesi varsa oradan aldırmışlardır. Değeri milyonlar tutan ve aynı zamanda tarihi hazine teşkil eden küçük parça eşya büyük sandıklara doldurulup hemen harbiye nezaretine getirilip orada büyük dış kapının yanlarındaki -bugün biri rektörlük, diğeri Türkiyat Enstitüsü olan- binaların alt katlarına yerleştirilmişlerdir.
Bu nakil işine nezaret eden Şehremini Ebubekir H.N.Tepeyran hatıralarında: Bizzat mühürlediğim kapılar sonradan açılmıştır." diyor ve talanı anlatıyor.
Memduh Paşa da: Yıldız Sarayında hizmetle mevki tutmuş olanlar, hal'iden bir gün evvel kuvve-i müsellaha (Silahlı güç, Ş.A) ile çıkarılıp hırpalanmış ve tevkif hücrelerine sokulmuşlardır. Kadın Efendiler, Şehzadelerle Sultanlar ve Cariyeler ayrıca çıkarıldıklarından sarayın Hazinesinde mevcut cevahir ve nukut (Nakit paralar, Ş.A) memurini askeriye vasıtası ile ahz ve nakledilmiştir." demektedir.
İsyanın bastırılması
Selanik, İstanbul’daki isyandan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat Bey’in ilettiği “Meşrutiyet mahvoldu” ibareli telgrafıyla haberdar oldu. Selanik’te isyana karşı büyük bir miting tertip edildi. Serez’de ve diğer Makedonya şehirlerinde de isyana büyük tepki doğdu; padişaha, sadarete ve Meclis-i Mebusan’a protesto telgrafları çekildi.[4]
Selanik'teki İttihatçılar arasında İstanbul üzerine bir kuvvet yollamak konusunda bir fikir birliği meydana gelmişti.[3] 14 Nisan günü Selanik’te genel seferberlik ilan edilerek Selanik Redif Tümeni'nin bütün taburları silahaltına alındı. Bu birliklere Edirne'de bulunan İkinci Ordu Birlikleri ve Selanik çevresinde sivil gönüllüler de katıldı. Özgürlük kahramanı olarak tanınan Resneli Niyazi Bey de, Resne'de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer aldı.[2] Toplanan bütün kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi.[3]
Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul’a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan’da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hilmi Paşa’nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı.Beyanname, telgrafla Erkan-ı Harbiye-yi Umumîye'ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı.[3]
Hareket Ordusu İstanbul’a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa atandı. Hareket Ordusu Kurmay Başkanlığı Binbaşı Enver'e verildi. Mahmut Şevket Paşa 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece orduya İstanbul içlerine ilerleme emri verdi. İsyancıların en yoğun direnme noktaları Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlaları'nda olmuş ve kanlı çarpışmalar gün boyu sürdü.[2] Hareket Ordusu İstanbul'u asilerden temizledikten sonra birliklerini Yıldız Sarayı'na yönlendi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan'da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi.
İsyanın bastırılmasından sonraki gelişmeler
Vikikaynak'ta II. Abdülhamid'in ıskatı ve V. Mehmed'in tahta çıkışı hakkında fetva
ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Hareket Ordusu'nun İstanbul'da duruma tamamen hâkim olmasıyla birlikte, Padişah II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi konusu gündeme gelmiştir. Ayaklanmanın tamamen bastırılmasıyla kendisini güvende hisseden Meclis-i Mebûsan 25 Nisan'da Yeşilköy'den Ayasofya yakınındaki kendi binasına geri döndü ve 27 Nisan 1909'da bu konuyu görüşmek üzere toplandı. Sultan Abdülhamit'in hilafet ve tahttan indirilmesi oy birliği ile kabul edildi.[2] Abdülhamit'in yerine kardeşi Veliaht Mehmet Reşat Efendi'yi getiren Meclis, bu kararı Abdülhamit'e bildirmek üzere dört kişilik bir kurul oluşturdu. Abdülhamit, Selanik'te sürgüne gönderildi.[8] Osmanlıların birlikteliklerinin devam etmekte olduğunu göstermek maksadıyla dört kişilik kurulda Ermeni ve Yahudi milletvekillerine yer verilmişti ancak bu ileride İttihatçıların şiddetle eleştirilmelerine, siyonistlikle suçlandırılmalarına sebep olmuştur.[2]
Olayların sona ermesiyle İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmiş; isyana karışanların tespiti yapılmış ve geniş çapta tutuklamalar başlamıştır. Suçluların yargılanarak cezalandırılması amacıyla üç Divan-ı Harp; tutuklananların ilk sorgulamalarını yapmak üzere Tahkik Heyetleri; halkın bu olaylara karışan kimseler hakkında bildiklerini haber verebilmesi için Tedkikât Heyetleri oluşturuldu. Yargılamalar sonunda 70 kişi idama, 420 kişi müebbet ve 6 aydan başlayan çeşitli hapis, yüzlerce kişi de süresiz sürgün cezalarına çarptırıldı. İdama mahkum olanların cezaları Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda, Kasımpaşa’da darağaçları kurularak infaz edildi. Ege'den yabancı bir ülkeye kaçmak için trenle İzmir'e gitmeye çalışırken yakalanan Derviş Vahdeti'nin yargılanması bir aydan fazla sürdü. Akıl sağlığının bozuk olduğu yönündeki savunmasına itibar edilmedi, 19 Temmuz 1909'da Ayasofya Meydanında asılarak idam edildi.
31 Mart şehitleri için yaptırılan ve açılışı 23 Mayıs 1911 tarihinde gerçekleşen Abide-i Hürriyet’e 2 subay ve 42 askerin cenazesi yerleştirildi
--------------------
Otuzbir Mart Vakası
Mesrutiyetin muhâfazasi için Selanik'ten Istanbul'a getirilen Avci taburlarinin 13 Nisan 1909'da çikardigi isyandir. Rûmî takvimle 31 Mart 1325'te çiktigi için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. Isyânin sonucunda Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilmis ve mesrutiyet örfîlesmistir.
Bu vak'anin tertip edilisi, tesvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamistir. Ancak Sultan Ikinci Abdülhamîd Hanin hiçbir ilgisi olmadigi kesindir. Bununla berâber Otuzbir Mart Vak'asinin umûmî sebepleri târihçiler tarafindan söyle siralanmaktadir:
1. Mesrutiyetin îlânindan o güne kadar geçen zamanda Ittihat ve Terakki Cemiyetinin baskisi ile güvensiz, karisik bir durumun ortaya çikmasi.
2. Rum, Ermeni vb. gibi topluluklarin istiklâl kazanip, millî devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri.
3. 5 ekimde Ferdinand'in Bulgaristan'da istiklâlini îlân etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan Imparatorlugunun Bosna ve Hersek eyâletlerini ilhak etmesi. Girit halkinin Yunanistan'a baglandiklarini bildirmesi. Adakale'nin Avusturya askerleri tarafindan isgal edilmesi, Hükûmetin ve onu tesir altinda tutan Ittihat ve Terakkînin bu hâdiseler karsisinda âciz kalip, bir sey yapamamasi.
4. Ikinci ordu subaylarinin askerlerin ibâdet yapmalarina, tâlim ve egitimi ileri sürerek mâni olmalari.
5. Ittihat ve Terakkî Cemiyetinin Istanbul'da tertip ettigi siyâsî cinâyetler sonucunda hükümetin kâtilleri yakalamada âciz kalmasi.
6. Hükümetlerin istifâsi ile siyâsî buhrânin devam etmesi. Ittihat ve Terakkinin hükümete müdâhale etmesi.
7. Basindan sansür kalkinca herkesin istedigini yazmaya baslayip karsilikli işamlarin ileri boyutlara varmasi. Sultan Abdülhamîd Han zamâninda bulunmayan Dervis Vahdetî'nin çikardigi Volkan gazetesi gibi basin organlarinin halki tahrik etmesi. Azinlik gazetelerinin millî maksatlarini ortaya dökmesi.
8. Ittihat ve Terakkînin baskisiyla ordu ve devlet idâresinde keyfî olarak yapilan tasfiye.
9. Vak'adan üç gün önce Ittihatçi zâbitlerin askerlerine; "Hocalarla kat'iyyen görüsmeyeceksiniz! Askerlikte diyânet meselesi aranmaz!.. Pâdisâh ve efrâd-i ahâli Ittihat Terakki Cemiyetinin elindedir!" telkinlerinde bulunmalari.
10. Ittihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarinin halk arasinda yayilmasi.
Tertip edilisi hâlen karanlik olan Otuzbir Mart Vak'asinin öncesindeki olaylarla vak'anin ortaya çikisi ve neticeleri de söyledir:
Ittihat ve Terakki Partisi önderleri mesrutiyetin îlânindan sonra kurulan Said Pasa hükümetine istirâk etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar, genç ve tecrübesiz olduklari için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçin) sorumluluk altina girilmemesi gerektigini yazdi. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Pasa hükümetine birakildi. Daha sonraki yillarda bu eksiklerini tamamlamak için Ittihatçilarin nâzir yardimciliklarina getirilme çalismalari ortaya çikti. Böylece hem iktidâri almiyorlar, hem de diledikleri gibi müdâhale ediyorlardi. Selanik merkezî kismi Istanbul'a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat, Enver, Midhat, Sükrü, Hayri, Habib, Dr. Nâzim, Bahaeddin Sâkir ve Ismail Hakki beyler Istanbul'a gönderildiler.
Mesrutiyeti îlân ettiren Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra idâreyi bizzat ele almamalari ancak, hükümet islerine de sik sik müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boslugu dogmaya basladi. Pâdisâhin da devlet islerinden uzak tutulmasi, mesrûtiyetten sonra devletin otorite buhranina düsmesine yolaçti. Müesseselerde ortaya çikan basibosluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayisi isyanlara müsâit bir zemin dogurmaya basladi.
4 Agustosta nâzir tâyini meselesinde çikan bir ihtilâf neticesinde Said Pasa kabînesi istifâ etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanin; "O diktatör olmak ister." diye bahsettigi Kâmil Pasa sadrâzam oldu. Kâmil Pasa, Nâzim Pasayi Harbiye nâzirligina getirdi. 24 eylülde Ittihat Terakkiye muhâlif olarak kurulan Ahrar Firkasi, Türk siyâsî târihinin ikinci partisi oldu. Firkanin ileri gelenlerinden çogu Türk asilli olmayip kuruculari arasinda Celâleddin Ârif, Nihat Resad (Belger), Ismail Kemal, Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi sahsiyetler vardi. Bünyesinde mesrutiyet aleyhtari kimseleri ve daha sonra ikinci mesrûtiyet meclisinde yer alan Hiristiyan mebuslari topladi.
Mesrûtiyetin îlânindan sonra toplanacak meclis için yapilacak seçimler, çesitli kesimlerin birbirlerini karsilikli suçlamalarina yolaçti. Seçim kampanyasinin Bosna-Hersek'te de yürütülmesini protesto eden Avusturya, 5 ekimde Bosna-Hersek'i isgâl etti. Ayni gün Bulgaristan bagimsizligini, Girit de Yunanistan'a katildigini îlân etti. Ülkede seçimlerle berâber gelen karisikliklar ve disarida karsilasilan bu gibi felâketler, mesrûtiyete baglanan ümitleri söndürdü. Ittihat ve Terakkinin îtibâri zayiflamaya baslayinca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmis fâili meçhul sûikastler ortaya çikti. 19 Ekimde Selanik'te Üçüncü Orduya bagli avci taburlari mesrûtiyetin muhâfazasini ve sehrin güvenligini saglamak için Istanbul'a getirildi.
Mesrûtiyetten sonra Ittihatçilarin baskisiyla orduda alayli subaylar ve memurlar arasinda yapilan tasfiyeler gayr-i memnunlarin sayisini arttirarak huzursuzluklari siddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldirildigi için Serbestî, Mîzân, Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alayli-mektepli subay ayrimina dâir baslayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazilar, subaylarin birbirleriyle ve erlerle arasinin giderek açilmasina sebep oldu. Volkan gazetesinde Dervis Vahdetî, Ittihatçi subaylarin erler arasinda dîne karsi takindiklari menfî tutumlari istismâr ederek orduyu ve halki isyana tesvik ediyordu. 2 aralikta daha önce Manastir Postanesinden çikarken vurulan Semsi Pasanin akrabâsi Ismail Mâhir Pasa, Sultanahmed Meydaninda öldürüldü. Kâtil, kaçmayi basardi. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitaciligi usûlündeki cinâyetlerin devam edecegine dair bir inanç uyandiriyordu. 17 Aralikta toplanan mecliste Ittihatçilar ekseriyeti sagladilar.
Hükümet Avci taburlari ile hiç mesgul olmadigi gibi Istanbul'un inzibati avci taburu çavuslarinin emrine tâbi kilindi. Bunlarin Istanbul'da eglence hayâtina dalmalari yüzünden askerlikle alâkalari kesilmeye basladi. Subaylarinin önemli bir kisminin da izne ayrilmasi ile iyice bassiz ve disiplinsiz kalan bu taburlar, içeriden ve disaridan tahrik edilmeye basladilar. Bu sirada Enver Bey Berlin'e, Ali Fuad Bey Viyana'ya, Feşi Bey Paris'e ve Hâfiz Hakki Bey de Roma'ya atasemiliter olarak tâyin edildiler. Harbiye Nâziri NâzimPasa da ordu içinde Ittihat ve Terakkiye karsi bir grup kurmaya çalisiyordu. Prens Sabahattin, Hukuk-i Beser gazetesinde yazdigi yazilarla pâdisâh Abdülhamîd Hanin tahtta kalisina karsi çikip, Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhâlefet ediyordu.
Sadrâzam KâmilPasa da Ittihatçilarin baskisindan kurtulmak istiyordu. Avci taburlarini Yanya civârinda isyan eden Yunan çetelerine karsi göndermek istedi. Buna muhâlefet eden Ittihat ve Terakki, meclisteki çogunluguna dayanarak giyabinda yapilan bir gensoru ile Kâmil Pasayi düsürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararina uyarak Kâmil Pasanin istifâsini kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Pasayi 14 Ocakta sadrazamliga getirdi. Kâmil Pasa bundan sonra muhalefetle isbirligi yapmaya basladi.
23 Ocak 1909'da Harbiye Mektebinde çikan bir karisiklik sonucunda altmis talebe atildi. 6 Subatta da Dervis Vahdetî tarafindan Ittihad-i Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Dervis Vahdetî, Volkan gazetesindeki tahrik edici yazilarindan birinde, pâdisâha seslenerek; "Mesrutiyeti ilgâ ve meclisi kapatmak elinizdedir" diye yaziyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kisminin, kurdugu cemiyetin üyesi oldugunu iddiâ ediyordu. Bu sirada Harbiye nezâreti yayinladigi bir genelgeyle ordunun siyâsetle ugrasmasini yasakladi. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakali bir kânun teklifiyse bunlarin nümâyisine sebep oldu. Istanbul'da durum iyice bozulmustu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi basyazari Hasan Fehmi, fâili meçhul kisilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avci taburuna bagli askerler gece yarisi saat 04.00'da isyân ederek subaylarini hapsettiler. Ayasofya'daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya basladilar. Dervis Vahdetî ve arkadaslari da aralarindaydi. Tanin ve Sûrâ-i Ümmet gazetelerinin idârehâneleri tahrip edildi. Adliye Nâziri Nâzim Pasa, AhmedRizâ zannedilerek, Lazikiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Câhit zannedilerek öldürüldüler.
Isyan mesrû gerekçelerden, kuvvetli önderlerle idârecilerden, güçlü destekten mahrum ve bastan tecrid edilmis bir sekilde basladi.Hareketin basinda az veya çok taninmis birisi yoktu. Isyanin en önde gelen simasi Hamdi Çavustu. Halk tamâmen ayaklanmanin disinda kaldi. Yüksek seviyede din adamlari ayaklanmada yer almadiklari gibi, basinda çavuslarin bulundugu bu isyani tenkit ettiler. Ilim adamlarindan mütesekkil olan Cemiyet-iIlmiye ve siyâsî tesekküllerin aralarinda birleserek meydana getirdikleri Hey'et-i müttefika-i Osmaniye teskilâtlari mesrûtiyete sadâkatlerini beyan ederek isyâna karsi çiktilar.
Abdülhamîd Han isyâni Hüseyin Hilmi Pasanin gönderdigi bir telgraf sonucunda ögrendi. O zaman telefon olmadigi için meclisteki telgraf merkeziyle isyânin mâhiyetini ve âsilerin taleplerini ögrenmeye çalisti. Isyancilar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrâzam Hüseyin Hilmi Pasanin görevden azlini ve Nâzim Pasanin Harbiye nâziri olmasini, alayli subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alinmasini istiyordu.
Pâdisâh bunun üzerine Hüseyin Hilmi Pasayi sadrâzamliktan aldi. Ancak yerine Tevfik Pasayi sadrâzam, Müsir Eşem Pasayi Harbiye nâziri yapti. Mâbeyn baskâtibi Cevad Beyi isyancilara göndererek isteklerinin kabûl edildigini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-i hümâyûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancilar yatisarak dagildilar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandilar. Ancak bu sefer de Gâzi Osman Pasa gönderildi. Pasanin nasîhat etmesinden sonra dagildilar.
Isyan esnâsinda dâireler kapandi ve Ittihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensuplari Selânik'e kaçtilar. Hüseyin Câhid, Suriyeli meshur bir Hiristiyan âile olan Mutranlarin evine, oradan da Rus elçiligine sigindi. Dr. Nâzim, Vefâ da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalip, oradan Selanik'e kaçti, Ahmed Riza, topçu subayi Süleyman Remzi Beyin delâletiyle Sehzadebasi'nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Sâkir ise Fransiz sefâret memuru Mösyö Roe'nin evinde saklanip, sonra Hareket ordusuna katildi.
Ancak, isyânin Rumeli'deki yankisi çok büyük oldu. Ismâil Canbolat; "Mesrutiyet mahvoldu" diye telgrafla Selanik'e isyâni haber verdi. Hâdiseyi kimin hazirladigi belli olmadigi içinAbdülhamîd Han, boy hedefi oldu. Ittihat ve Terakki merkez ve sûbelerinden saraya tehdit telgraflari yagmaya basladi. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar, Sirp, Yunan, Arnavut ve Karadag çetecilerinden mütesekkil bir ordu kuruldu. Edirne'deki Ikinci Ordu ile de temasa geçilip, bunlarin katilmasi saglandi. Trenlerle Istanbul'a sevkedilen bu orduya "Hareket Ordusu" denildi. Ordunun basina önceHüseyin Hüsnü Pasa geçmisse de, komutanliga daha sonra Mahmûd Sevket Pasa getirildi. Orduya, Hadimköy'e geldiginde Sevket Turgut Pasa komutasindaki Trakya gönüllüleri de istirâk etti. Askerlerin büyük bir kismi gerçek durumdan haberdâr olmayip, pâdisâhi kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardi.
Pâdisâha sâdik bâzi pasalar saraya gelerek Yildiz ve civârindaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularina karsi kullanilmasi için izin istediler. Abdülhamîd Han, yalniz pâdisâh degil, ayni zamanda halîfe oldugunu, otuz üç senedir aslâ kan dökmedigini belirttikten sonra; "Tüfekçilerin silahlari toplansin. Kimse silah atmasin, Müslümani Müslümana kirdirmam." diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasina ragmen büyük fitne çikmamasi için bunun kullanilmasina izin vermedi. Ittihatçilarin önde gelen simalarindan Tahsin Bey (Uzer) hatiralarinda; "Sultan basiretli davranip askerler arasinda kan dökülmesine meydan vermedi." demektedir. Emre ragmen bâzi direnmeler oldu ise de, sehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sikiyönetim îlân edildi (25 Nisan 1909).
Hareket Ordusu Istanbul'a gelince önce Yildiz Sarayi muhâsara edildi. Muhâsaradan önce Ingiliz, Rus ve Fransiz elçilerinin yaptigi yardım teklifi Abdülhamîd Han tarafindan reddedildi. Saray muhafizlarinin silahlari toplanip Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civârini besleyen büyük mutfaklarin atesleri söndürüldügü için Sultan ve maiyeti aç birakildi. Kendilerine bir miktar tayin ekmegi gönderildi.
27 Nisanda Said Pasa baskanliginda toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyannâme okunduktan sonra Abdülhamîd Hanin hal'ine, Mehmed Resad'in pâdisâhligina karar verildi. Elmalili Hamdi (Yazir) tarafindan hal' için hazirlanan müsveddeye îtiraz eden fetvâ emini Haci Nûreddin Efendi; "Hâl'de seâmet vardir, Sultan Azîz hal' edildi, basimiza 93 Harbi faciasi geldi." diyerek imzâlamak istemedi. Ancak Istanbul mebusu Âsim Efendinin "Hal' edilmekten baska çâre yoktur. Hal'edemezlerse öldürürler." deyince mecbûren imzâladi. Yeni seyhülislâm Ziyâeddin Efendi tarafindan müsveddeye son sekli verilip, hal' veya ferâgati meclise birakildi. Meclis hal'i kabul etti. Bundan sonra hazirlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayina digeri de Yildiz'a gönderildi.
Dolmabahçe'ye giden hey'ette Bolulu Habib, Toygarli Hâlid ve Kadiköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veIttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardi. Resad Hana pâdisâhligini teblig ettiler ve daha sonra tahta geçis merâsimi icrâ edildi.
Yildiz'a Sultan Abdülhamîd Hana hal'ini teblig için gönderilen hey'etin tesekkül tarzi ise Türk târihinin en yüz kizartici hâdiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanli tebeasini temsil etmesi gerektigi iddiasi ile tesekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso, Esat Toptanî, Aram Efendi ve pâdisâhin uzun seneler yâverligini yapmis olan katisik soydan Ârif Hikmet Pasa idiler. Padisah hal' kararini teblige gelenlerin kimler oldugunu mâbeyn baskâtibi Cevad Beye sorup ögrenince; "Bir Türk pâdisâhina, Islâm halîfesine hal' kararini bildirmek için bir Yahûdî, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden baskasini bulamadilar mi!" demekten kendini alamamistir. Kararin tebliginden sonra artik Çiragan Sarayinda oturmak istedigini söylemis ancak kabul edilmeyerek kirk sekiz saat içinde mâiyyetiyle berâber Selanik'e gönderilmis, burada Alatini Kösküne hapsedilmistir.
Abdülhamîd Hanin Yildiz'dan uzaklastirilmasindan sonra saraydaki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, degeri milyarlari bulan târihî kiymetler, sandiklar içinde Harbiye nezâreti dis kapisi yanindaki iki binânin alt katlarina yerlestirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapilar Ittihatçilar tarafindan açilarak bunlar yagma edildi ve bu tecâvüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemedigi gibi suçlular da tespit edilemedi.
Hadiseden sonra kurulan Dîvân-i Harp, isyancilardan 56 kisiyi îdâma mahkûm etti. Dervis Vahdetî de bunlar arasindaydi. Cezâlar 3 Mayis-25 Haziran arasinda infâz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip, sonra serbest birakildi. O da hemen Avrupa'ya kaçti. Digerleri de sürgün ve hapisle cezâlandirildilar. Isyânin mâhiyetini ve tertipçilerini arastirmak için kurulan komisyon kisa bir müddet sonra dagitildi. Hareket Ordusu Istanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; "Mâdem beni istemiyorlar saltanati birâderime ferag ederim, devleti o idâre etsin. Fakat bir meclis mi, yoksa Dîvân-i Âli mi ne kurulursa kurulup, benim hâdiseyle alâkamin olup olmadigi tespit edilmelidir." demisti. Ancak Said Pasa; "Suçsuz çikarsa hâlimiz nice olur?" diye resmî tahkîkatin açilmasina mâni oldu.
Hiçbir ciddî târih kitabinda hâdisenin pâdisâh tarafindan çikarildigina dâir bir bilgi, belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanin muârizlarindan olan Ahmed Refik Bey (Altinay), 31 Martin muhâliflerce tertip edildigini, pâdisâhin bir ilgisi olmadigini belirtmektedir. Talat Pasa ve Meclis-i Mebusan Baskani Ahmed Rizâ da pâdisâhin suçsuz oldugunu beyan etmektedirler. Seyhülislâm Cemâleddin Efendi Hatirat-i Siyâsiye'sinde isyânin Ittihat ve Terakki tarafindan pâdisâhi tahttan indirmek, aleyhlerinde hâsil olan menfî düsünceleri temizlemek maksadiyla tertip edildigini yazmaktadir. Bâzi târihçiler de, "Isyâni pâdisâh tertip etseydi askerleri bassiz birakmazdi." demektedirler.
31 Mart Hâdisesinden sonra Ittihat ve Terakki diktatörlügüne giden yol açilmis olup, mesrutiyet örfîlesmistir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da Ittihat ve Terakkiye katilmislardir. Osmanli Devletinde her yönüyle bir anarsi ve yikim devri baslamis, daglardan inerek mesrûtiyeti selamlayan Balkan komitacilari tekrar daglara çikmislar ve bir daha da inisleri olmamistir. Otuzbir Mart Vak'asini tertip edenler ve Sultan Ikinci Abdülhamîd'i tahttan indirenler sonunda, devleti Birinci Dünyâ Harbine sokup memleketi düsman çizmelerinin altinda birakarak kaçtilar. Is bununla da kalmadi, bunlar isbirligi yaptiklari kimseler tarafindan öldürüldüler. Bu olaylarin hepsi, Otuzbir Mart Vak'asi ile baslamis ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasina gelmistir.
Otuzbir Mart Vak'asinin gizli tertipçilerinden olan Selim Sirri Tarcan ile Rizâ Tevfik Beyin asagidaki îtiraflari bu olay hakkinda Türk târihine isik tutmaktadir:
"1908 Ihtilâlinden evvel, bizleri basta Ingiliz sefiri olmak üzere Fransiz, Italyan sefirleri de çok tesvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muâveneti (yardım) ve tesvik gördük... Hey - Rizâ! Meger kimlere hizmet etmis?
Nihâyet hürriyeti de -kimlere- îlân ettik! Selim Sirri ile berâber ben de Istanbul sokaklarinda üzerine çikip "Yasasin hürriyet" nutuklari atacak nice basamak taslari aradik.
Bir gün Talât'a (Talât Pasa) dedim ki: "Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli tesvik gördük. Iste hürriyeti îlân ettik. Gidelim bu süferâyi (elçileri) ziyâret edelim, Teşekkür edelim."
Evvelâ Ingiliz sefâretine gittik. Galatasaray'daki o muhtesem binâyi tam bir ölü sessizligi içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkâni içerdeydi. Fakat bizi karsilayan sefâret kavasi, kimi sorduksa "Yok!" dedi. Çok soguk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüstük.
Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir dâvet mektubu aldim. O yil farîze-i haci îfâ için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz'a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altin olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Rizâ Tevfik sürgündedir.) Oglum Said, Ingiltere'de oturuyordu. Onu ziyârete Londra'ya gitmistim. Said'e Iskoç asilzâdelerinden Lord Nikilsin (1909'da, Ingiltere'nin Türkiye büyükelçisi) cenaplari hayli yardım etmisti. Hem bu alâkalarina Teşekkür etmek, hem de eski dostlugu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim.Sohbet sirasinda Istanbul sefâretinin (Istanbul'daki Ingiliz elçiliginin 1909'daki) bize gösterdigi o soguk adem-i kabul hatirima geldi. Lord cenaplarindan sebebini sordum:
-Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri tesvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. Ihtilâl olacak; istibdatla berâber sultan da bu bâhusus temsil ettigi hilâfet müessesesi de alasagi edilecek. Fakat aldanmis olduk. Bekledigimiz netiyceyi alamadik. Zîrâ ihtilâl yaptiniz, gerçi Kânûn-i Esâsî geldi, fakat Sultan da hele hilâfet müessesesi de yerinde bâki...
Lord cenaplarina tekrar sordum:
-Ingiltere devlet-i fahîmesini hilâfet müessesesi bu derece siddetle neden alâkadar ediyor?
-Ha... Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Misir'da bilhassa Hindistan'da Islâm kitlelerini idâremiz altina alabilmek için milyonlarca altin harcadik, muvaffak olamadik. Halbuki Sultan? Yilda bir defâ bir "selâm-i sâhâne", bir de "Hafiz Osman Kur'ân-i kerîmi" gönderiyor, bütün Islâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.
Iste biz ihtilâlden ve siz Jön Türklerden ihtilâl sonunda, sultanlarin da, hilâfetin de, yâni bir selâm-i sâhâne ve bir Hâfiz Osman Kur'ân'iyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandik. Iste bu sebeple bir soguk adem-i kabul gördünüz..."
(Ahmed Kabakli-Temellerin Durusmasi-1989)
31 Mart Vakası (İsyanı, Ayaklanması, Olayı yahut Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.
On üç gün süren ayaklanma, II. Meşrutiyet döneminin en önemli olaylarından biri olarak kabul edilir.[2] Askeri bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dahil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hal almıştır.[3] Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır.[2][4] İsyanın ilk günü hükûmet istifa etmiş, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hakim olmuştur.
Bir milletvekili, bir Nazır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivilin hayatını kaybettiği isyan, Selanik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”’'nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı. Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi; padişah II. Abdülhamit tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıktı. İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Olay kimi arşiv belgelerinde “hareket-i irtica”, “hadise-i irtica”, kimi belgelerde de “hadise-i ihtilaliye”, “hareket-i ihtilaliye”, “harekât-ı iğtişaşiye” ve “vakıa-i ihtilaliye” tabirleri ile ifade edilmektedir.[4] Türk siyasi tarihine irtica kavramının, bu olay ile birlikte girdiği kabul edilir.[4] Ancak kimi araştırmacılar olayı bir irtica ayaklanmasından ziyade amacına ulaşamayan bir askeri darbe girişimi olarak değerlendirilir.[1]
31 Mart Vakası'nda ölenlerin anısına İstanbul'da Abide-i Hürriyet adıyla bir ulusal anıt inşa edilmiştir.
Arka Plan
1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Osmanlı Devleti’nde yeni bir siyasal yapılanma ve yeni bir zihniyet yapısının yanı sıra, bu yeni zihniyetten rahatsızlık duyan bir kesim ortaya çıkmış;[4] gerek sivil toplumda gerekse ordu içinde artan kutuplaşma ve gerginlikler isyan ortamı doğurmuştur.
Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükûmet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki’yi ve hükûmeti eleştiren gazetelere hatta bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.[4]
Bu ortamda Meşrutiyetin İlanı’ndan birkaç ay sonra İstanbul’da irtica yanlısı bir takım küçük ayaklanmalar meydana geldi, ancak kısa sürede bastırıldı. 7 Ekim 1908'de Fatih Camisi'nde Kör Ali ve İsmail Hakkı adlarında iki hocanın arkasına takılan halkın Yıldız Sarayı’na kadar gidip Meşrutiyet aleyhine gösteri yapmaları bu isyanlardandır.[2]
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların Eylül ayı sonlarında Selanik’te 3. Ordudan getirilip Taşkışla’ya yerleştirdikleri üç Avcı Taburu, bir gerginlik konusu idi. Bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul’daki Avcı Taburlarının sayısını arttırmak isterken Kâmil Paşa hükûmeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların biran önce gitmesini istiyordu.[3]
Ekim 1908’de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı. Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozdu.[2] Ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören cemiyetin, ibadete karşı politikaları ise askeri din propagandasına açık hale getirdi.[6]
Bu dönemde Volkan ve Mizan gibi gazetelerin yayınlarında kullandıkları kışkırtıcı üslup, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar görenler üzerinde etkili oldu. Özellikle Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi 31 Mart Olayında önemli rol üstlendi. İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer yer Prens Sabahattin'in Adem-i merkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan gazetesi, alaylı subaylar ve asker kesimi arasında taraftar kazanmış İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yayın organı haline gelmişti.[7]
Askerlerin hoşnutsuzlukları ordu içinde çeşitli isyan hareketlerine yol açtı. 31 Mart öncesindeki en önemli askeri isyan, Taşkışla Olayı idi. Askerlik sürelerini doldurarak terhis olmayı bekleyen 87 eratın, askerlik sürelerinin tekrar uzatılması üzerine Ekim 1908’de Taşkışla'da ayaklanması, kanlı bir şekilde bastırıldı. Aralık 1908’de bir tiyatro oyununda oyunun erlere yasak edilmesi ikinci bir ayaklanmaya sebep oldu. Erlerin "bize yasaksa subaylara da yasak olmalıdır" diyerek tiyatroyu basması sonucu şiddetli çarpışmalar gerçekleşti.[2] Askeri kesimdeki ayaklanmalar, 23 Ocak 1909’da Harp Okulu öğrencilerinin ayaklanması ile devam etti. Öğrenciler, Okul Nizamnamesi'nin aşırı sertliği ve yabancı dil öğrenmekte güçlük çekmekten şikayetçi idi; olay, 60 öğrencinin okuldan kovulması ile sonuçlandı.[2] Mart 1909’da ise Abdülhamit’in özel muhafız alayının bir bölümünü oluşturan Arnavut ve Arap asıllılardan oluşan Zuhaf Alayı'na, geleneklere aykırı şekilde, Türk askerlerinin katılmak istenmesi sırasında olaylar yaşandı. Bütün bu olaylarda hep Selanik'ten getirilmiş olan avcı taburlarının ayaklanan birliklere karşı kullanılmış olması Birinci Ordu içerisinde avcı taburlarına karşı genel bir düşmanlık duygusunun doğmasına yol açtı.[2]
Toplumdaki bir başka çatıma konusu “Asker – Medreseliler” çatışması idi. Medreselilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasını haksızlık olarak değerlendiren Harbiyeliler, muaflığın devamı için medrese mensuplarının hiç olmazsa basit bir okuma-yazma sınavına tabi tutulmalarını istiyordu. Şeyhülislamlık ile Harbiye Nezareti arasındaki pazarlık sonucu medreselilerin birkaç satır yazı yazmalarını, birkaç basit cümle okumalarını ve Namaz, Oruç bahislerinden sorular içeren bir sınava tabi tutulmaları kabul edildi. Bu karar, medreselilerde Harbiye Nazırı’na karşı büyük öfke doğurdu.
İttihat ve Terakki ile çatışan Kamil Paşa hükûmetinin 4 Şubat 1909’da Meclisin vermiş olduğu “âdem-i itimad” oyları ile düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa’nın getirilmesi ile İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hükûmeti resmen ele geçirmiş oldu.
Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlendi. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi bir köprü üzerinde arkadaşı Ertuğrul Şakir’le yürürken öldürülmesi bu cinayetlerdendi. Hasan Fehmi’nin öldürülmesinde İttihat ve Terakki’nin parmağının olduğu iddia edilmiş; bu cinayetten sonra Cemiyete karşı oluşan olumsuz hava, kimi İttihatçıların partiden istifasına yol açmıştır. Oldukça hareketli fikir ve eylem ortamı Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ile şiddete dönüştü.[4]
İsyanın ortaya çıkışı
Rumeli'den İstanbul'a getirilip Taşkışla’ya yerleştirilmiş olan 4. Avcı Taburu, 12-13 Nisan 1909 gece yarısı (Rumi takvimle 30 Mart'ı 31'e bağlayan gece) başlarında çavuşları olmak üzere ayaklanmış ve kışladaki komutayı ellerine geçirerek bazı subayları hapsetmiştir. Sabaha doğru askerle kışladan çıkıp Ayasofya Meydanı'na ilerlerken isyan diğer kışlalara da yayıldı. Sayıları 5-6 bini bulan askerler, "şeriat isteriz, padişahım çok yaşa" sözleriyle meydanda toplandılar. Onlara katılan yüzlerce hoca ve medrese öğrencisi de gelerek mektepli subayların orduyu frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin başı altından çıktığı, din hükümlerinin ayaklar altına alındığını ifade eden konuşmalar yaptılar.
Ayaklanmacılar, kalabalığın artmasından sonra meydana yakın bir mesafedeki Meclis binasını kuşattılar. Hükûmetten Harbiye Nazırının ve Mahmut Muhtar Paşa’nın görevlerinden alınmasını, eski Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın yeniden göreve getirilmesini istediler. Şeyhülislam Ziyaettin Efendi'yi aracı kıldılar. Kısa bir süre içinde İstanbul'un tüm semtleri isyancı erler tarafından kontrol altına alındı. İsyancıların isteklerinin kabul edildiği kararını alan Osmanlı kabinesi bunu isyancılara ulaştırmaya çalışırken isyancılar kuşattıkları meclis binasın işgal ettiler. Adliye Nazırı Nâzım Paşa, Ahmed Rıza Bey'e benzediği için; Lâzkiye Milletvekili Aslan Bey de Hüseyin Cahit Bey sanılarak öldürülürken, Bahriye Nazırı Rıza Paşa ağır yaralandı. Milletvekilerinin öldürülmesi, Şurayı Ümmet ve Tanin basımevlerinin yağma edilmesi üzerine padişahın isteği ile kabine istifa etti. İsyancıların görüşleri doğrultusunda 14 Nisan 1909'da Tevfik Paşa Kabinesi kuruldu ve göreve başladı.
“Aff-ı Şahâne" adı verilen genel af ilan edildi ancak umulduğu gibi isyancıların zorbalığı sona ermedi. Aralarında Şerif Sadık Paşa ve Katibi Esat Bey, Süvari Teğmeni Selâhattin Mümtaz ve Üsteğmen Yusuf Nurettin’in bulunduğu bazı subaylar öldürüldü. İsyancıların İstanbul içerisinde küçük gruplar halinde dolaşarak silah atmaya, Türk kadınlarının Beyoğlu'na çıkmasına engel olmaya, Frenk gömleği giyen kimseleri tartaklamaya başladıkları görüldü. Asâr-ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşılarından Ali Kabuli Bey'in, kendi gemisinin erleri tarafından sokaklarda sürüklenip Yıldız Sarayı'na kadar götürülerek Abdülhamit'in gözleri önünde öldürülmesi, isyancıların en vahşi eylemlerindendi.
Yıldız yağması
31 Mart İsyanı sırasında Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun (Selanik Ordusu) Yıldız Sarayı'nı yağmalamasına Yıldız yağması denmiştir. Meşhur 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'ndaki askerler Yıldız Sarayı'nı basıp giyecek ve yiyecek çalmışlar, sarayda tahribata yol açmışlardır.
Tahsin Demiray "Yıldız yağması" başlıklı de şu bilgiyi vermektedir:
İttihatçılar Abdülhamit'i Yıldız'dan ani olarak uzaklaştırmaz, sarayın mücevher, zümrüt, yakutaltın, inci vesaire kıymetli her nesi varsa oradan aldırmışlardır. Değeri milyonlar tutan ve aynı zamanda tarihi hazine teşkil eden küçük parça eşya büyük sandıklara doldurulup hemen harbiye nezaretine getirilip orada büyük dış kapının yanlarındaki -bugün biri rektörlük, diğeri Türkiyat Enstitüsü olan- binaların alt katlarına yerleştirilmişlerdir.
Bu nakil işine nezaret eden Şehremini Ebubekir H.N.Tepeyran hatıralarında: Bizzat mühürlediğim kapılar sonradan açılmıştır." diyor ve talanı anlatıyor.
Memduh Paşa da: Yıldız Sarayında hizmetle mevki tutmuş olanlar, hal'iden bir gün evvel kuvve-i müsellaha (Silahlı güç, Ş.A) ile çıkarılıp hırpalanmış ve tevkif hücrelerine sokulmuşlardır. Kadın Efendiler, Şehzadelerle Sultanlar ve Cariyeler ayrıca çıkarıldıklarından sarayın Hazinesinde mevcut cevahir ve nukut (Nakit paralar, Ş.A) memurini askeriye vasıtası ile ahz ve nakledilmiştir." demektedir.
İsyanın bastırılması
Selanik, İstanbul’daki isyandan Jandarma Yüzbaşısı İsmail Canbulat Bey’in ilettiği “Meşrutiyet mahvoldu” ibareli telgrafıyla haberdar oldu. Selanik’te isyana karşı büyük bir miting tertip edildi. Serez’de ve diğer Makedonya şehirlerinde de isyana büyük tepki doğdu; padişaha, sadarete ve Meclis-i Mebusan’a protesto telgrafları çekildi.[4]
Selanik'teki İttihatçılar arasında İstanbul üzerine bir kuvvet yollamak konusunda bir fikir birliği meydana gelmişti.[3] 14 Nisan günü Selanik’te genel seferberlik ilan edilerek Selanik Redif Tümeni'nin bütün taburları silahaltına alındı. Bu birliklere Edirne'de bulunan İkinci Ordu Birlikleri ve Selanik çevresinde sivil gönüllüler de katıldı. Özgürlük kahramanı olarak tanınan Resneli Niyazi Bey de, Resne'de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer aldı.[2] Toplanan bütün kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa getirildi, Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal Bey, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi.[3]
Hareket Ordusu, 14 Nisan akşamı trenle İstanbul’a hareket etti. İstanbul önlerine geldikten sonra 19 Nisan’da İstanbul halkına ordunun amacını açıklayan bir beyanname yayımladı. Hüseyin Hilmi Paşa’nın imzasıyla yayımlanan beyannameyi Mustafa Kemal kaleme almıştı.Beyanname, telgrafla Erkan-ı Harbiye-yi Umumîye'ye iletildi ve sokaklarda halka dağıtıldı.[3]
Hareket Ordusu İstanbul’a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa atandı. Hareket Ordusu Kurmay Başkanlığı Binbaşı Enver'e verildi. Mahmut Şevket Paşa 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece orduya İstanbul içlerine ilerleme emri verdi. İsyancıların en yoğun direnme noktaları Taşkışla, Davutpaşa ve Taksim Kışlaları'nda olmuş ve kanlı çarpışmalar gün boyu sürdü.[2] Hareket Ordusu İstanbul'u asilerden temizledikten sonra birliklerini Yıldız Sarayı'na yönlendi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan'da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi.
İsyanın bastırılmasından sonraki gelişmeler
Vikikaynak'ta II. Abdülhamid'in ıskatı ve V. Mehmed'in tahta çıkışı hakkında fetva
ile ilgili metin bulabilirsiniz.
Hareket Ordusu'nun İstanbul'da duruma tamamen hâkim olmasıyla birlikte, Padişah II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi konusu gündeme gelmiştir. Ayaklanmanın tamamen bastırılmasıyla kendisini güvende hisseden Meclis-i Mebûsan 25 Nisan'da Yeşilköy'den Ayasofya yakınındaki kendi binasına geri döndü ve 27 Nisan 1909'da bu konuyu görüşmek üzere toplandı. Sultan Abdülhamit'in hilafet ve tahttan indirilmesi oy birliği ile kabul edildi.[2] Abdülhamit'in yerine kardeşi Veliaht Mehmet Reşat Efendi'yi getiren Meclis, bu kararı Abdülhamit'e bildirmek üzere dört kişilik bir kurul oluşturdu. Abdülhamit, Selanik'te sürgüne gönderildi.[8] Osmanlıların birlikteliklerinin devam etmekte olduğunu göstermek maksadıyla dört kişilik kurulda Ermeni ve Yahudi milletvekillerine yer verilmişti ancak bu ileride İttihatçıların şiddetle eleştirilmelerine, siyonistlikle suçlandırılmalarına sebep olmuştur.[2]
Olayların sona ermesiyle İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmiş; isyana karışanların tespiti yapılmış ve geniş çapta tutuklamalar başlamıştır. Suçluların yargılanarak cezalandırılması amacıyla üç Divan-ı Harp; tutuklananların ilk sorgulamalarını yapmak üzere Tahkik Heyetleri; halkın bu olaylara karışan kimseler hakkında bildiklerini haber verebilmesi için Tedkikât Heyetleri oluşturuldu. Yargılamalar sonunda 70 kişi idama, 420 kişi müebbet ve 6 aydan başlayan çeşitli hapis, yüzlerce kişi de süresiz sürgün cezalarına çarptırıldı. İdama mahkum olanların cezaları Beyazıt ve Ayasofya meydanlarında, Köprübaşı’nda, Kasımpaşa’da darağaçları kurularak infaz edildi. Ege'den yabancı bir ülkeye kaçmak için trenle İzmir'e gitmeye çalışırken yakalanan Derviş Vahdeti'nin yargılanması bir aydan fazla sürdü. Akıl sağlığının bozuk olduğu yönündeki savunmasına itibar edilmedi, 19 Temmuz 1909'da Ayasofya Meydanında asılarak idam edildi.
31 Mart şehitleri için yaptırılan ve açılışı 23 Mayıs 1911 tarihinde gerçekleşen Abide-i Hürriyet’e 2 subay ve 42 askerin cenazesi yerleştirildi
--------------------
Otuzbir Mart Vakası
Mesrutiyetin muhâfazasi için Selanik'ten Istanbul'a getirilen Avci taburlarinin 13 Nisan 1909'da çikardigi isyandir. Rûmî takvimle 31 Mart 1325'te çiktigi için Otuzbir Mart Hadisesi denilmektedir. Isyânin sonucunda Sultan Abdülhamîd Han tahttan indirilmis ve mesrutiyet örfîlesmistir.
Bu vak'anin tertip edilisi, tesvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konamamistir. Ancak Sultan Ikinci Abdülhamîd Hanin hiçbir ilgisi olmadigi kesindir. Bununla berâber Otuzbir Mart Vak'asinin umûmî sebepleri târihçiler tarafindan söyle siralanmaktadir:
1. Mesrutiyetin îlânindan o güne kadar geçen zamanda Ittihat ve Terakki Cemiyetinin baskisi ile güvensiz, karisik bir durumun ortaya çikmasi.
2. Rum, Ermeni vb. gibi topluluklarin istiklâl kazanip, millî devletlerini kurmak için büyük engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri.
3. 5 ekimde Ferdinand'in Bulgaristan'da istiklâlini îlân etmesi. Bir gün sonra Avusturya-Macaristan Imparatorlugunun Bosna ve Hersek eyâletlerini ilhak etmesi. Girit halkinin Yunanistan'a baglandiklarini bildirmesi. Adakale'nin Avusturya askerleri tarafindan isgal edilmesi, Hükûmetin ve onu tesir altinda tutan Ittihat ve Terakkînin bu hâdiseler karsisinda âciz kalip, bir sey yapamamasi.
4. Ikinci ordu subaylarinin askerlerin ibâdet yapmalarina, tâlim ve egitimi ileri sürerek mâni olmalari.
5. Ittihat ve Terakkî Cemiyetinin Istanbul'da tertip ettigi siyâsî cinâyetler sonucunda hükümetin kâtilleri yakalamada âciz kalmasi.
6. Hükümetlerin istifâsi ile siyâsî buhrânin devam etmesi. Ittihat ve Terakkinin hükümete müdâhale etmesi.
7. Basindan sansür kalkinca herkesin istedigini yazmaya baslayip karsilikli işamlarin ileri boyutlara varmasi. Sultan Abdülhamîd Han zamâninda bulunmayan Dervis Vahdetî'nin çikardigi Volkan gazetesi gibi basin organlarinin halki tahrik etmesi. Azinlik gazetelerinin millî maksatlarini ortaya dökmesi.
8. Ittihat ve Terakkînin baskisiyla ordu ve devlet idâresinde keyfî olarak yapilan tasfiye.
9. Vak'adan üç gün önce Ittihatçi zâbitlerin askerlerine; "Hocalarla kat'iyyen görüsmeyeceksiniz! Askerlikte diyânet meselesi aranmaz!.. Pâdisâh ve efrâd-i ahâli Ittihat Terakki Cemiyetinin elindedir!" telkinlerinde bulunmalari.
10. Ittihat ve Terakki ileri gelenlerinin mason olduklarinin halk arasinda yayilmasi.
Tertip edilisi hâlen karanlik olan Otuzbir Mart Vak'asinin öncesindeki olaylarla vak'anin ortaya çikisi ve neticeleri de söyledir:
Ittihat ve Terakki Partisi önderleri mesrutiyetin îlânindan sonra kurulan Said Pasa hükümetine istirâk etmediler. Partili olan küçük rütbeli subaylar, genç ve tecrübesiz olduklari için hükümette vazife almaktan çekindiler. Tanin gazetesinde Hüseyin Cahid (Yalçin) sorumluluk altina girilmemesi gerektigini yazdi. Kabîneye girilmeyip iktidar Said Pasa hükümetine birakildi. Daha sonraki yillarda bu eksiklerini tamamlamak için Ittihatçilarin nâzir yardimciliklarina getirilme çalismalari ortaya çikti. Böylece hem iktidâri almiyorlar, hem de diledikleri gibi müdâhale ediyorlardi. Selanik merkezî kismi Istanbul'a nakledildi. Hükümet ve devleti kontrol için Talat, Enver, Midhat, Sükrü, Hayri, Habib, Dr. Nâzim, Bahaeddin Sâkir ve Ismail Hakki beyler Istanbul'a gönderildiler.
Mesrutiyeti îlân ettiren Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra idâreyi bizzat ele almamalari ancak, hükümet islerine de sik sik müdâhale etmeleri sebebiyle ülkede tedricen bir iktidar boslugu dogmaya basladi. Pâdisâhin da devlet islerinden uzak tutulmasi, mesrûtiyetten sonra devletin otorite buhranina düsmesine yolaçti. Müesseselerde ortaya çikan basibosluk ve otoriter bir gücün mevcut olmayisi isyanlara müsâit bir zemin dogurmaya basladi.
4 Agustosta nâzir tâyini meselesinde çikan bir ihtilâf neticesinde Said Pasa kabînesi istifâ etti. Yerine Sultan Abdülhamîd Hanin; "O diktatör olmak ister." diye bahsettigi Kâmil Pasa sadrâzam oldu. Kâmil Pasa, Nâzim Pasayi Harbiye nâzirligina getirdi. 24 eylülde Ittihat Terakkiye muhâlif olarak kurulan Ahrar Firkasi, Türk siyâsî târihinin ikinci partisi oldu. Firkanin ileri gelenlerinden çogu Türk asilli olmayip kuruculari arasinda Celâleddin Ârif, Nihat Resad (Belger), Ismail Kemal, Ahmed Samim ve Prens Sabahaddin gibi sahsiyetler vardi. Bünyesinde mesrutiyet aleyhtari kimseleri ve daha sonra ikinci mesrûtiyet meclisinde yer alan Hiristiyan mebuslari topladi.
Mesrûtiyetin îlânindan sonra toplanacak meclis için yapilacak seçimler, çesitli kesimlerin birbirlerini karsilikli suçlamalarina yolaçti. Seçim kampanyasinin Bosna-Hersek'te de yürütülmesini protesto eden Avusturya, 5 ekimde Bosna-Hersek'i isgâl etti. Ayni gün Bulgaristan bagimsizligini, Girit de Yunanistan'a katildigini îlân etti. Ülkede seçimlerle berâber gelen karisikliklar ve disarida karsilasilan bu gibi felâketler, mesrûtiyete baglanan ümitleri söndürdü. Ittihat ve Terakkinin îtibâri zayiflamaya baslayinca da güçlenen muhalefeti ezmek için düzenlenmis fâili meçhul sûikastler ortaya çikti. 19 Ekimde Selanik'te Üçüncü Orduya bagli avci taburlari mesrûtiyetin muhâfazasini ve sehrin güvenligini saglamak için Istanbul'a getirildi.
Mesrûtiyetten sonra Ittihatçilarin baskisiyla orduda alayli subaylar ve memurlar arasinda yapilan tasfiyeler gayr-i memnunlarin sayisini arttirarak huzursuzluklari siddetlendirdi. Matbuattan sansür kaldirildigi için Serbestî, Mîzân, Tanin ve Volkan gibi gazetelerde alayli-mektepli subay ayrimina dâir baslayan sert ve tahrikçi üsluptaki yazilar, subaylarin birbirleriyle ve erlerle arasinin giderek açilmasina sebep oldu. Volkan gazetesinde Dervis Vahdetî, Ittihatçi subaylarin erler arasinda dîne karsi takindiklari menfî tutumlari istismâr ederek orduyu ve halki isyana tesvik ediyordu. 2 aralikta daha önce Manastir Postanesinden çikarken vurulan Semsi Pasanin akrabâsi Ismail Mâhir Pasa, Sultanahmed Meydaninda öldürüldü. Kâtil, kaçmayi basardi. Önceden beri devam etmekte olan bu gibi suikastler halkta Balkan komitaciligi usûlündeki cinâyetlerin devam edecegine dair bir inanç uyandiriyordu. 17 Aralikta toplanan mecliste Ittihatçilar ekseriyeti sagladilar.
Hükümet Avci taburlari ile hiç mesgul olmadigi gibi Istanbul'un inzibati avci taburu çavuslarinin emrine tâbi kilindi. Bunlarin Istanbul'da eglence hayâtina dalmalari yüzünden askerlikle alâkalari kesilmeye basladi. Subaylarinin önemli bir kisminin da izne ayrilmasi ile iyice bassiz ve disiplinsiz kalan bu taburlar, içeriden ve disaridan tahrik edilmeye basladilar. Bu sirada Enver Bey Berlin'e, Ali Fuad Bey Viyana'ya, Feşi Bey Paris'e ve Hâfiz Hakki Bey de Roma'ya atasemiliter olarak tâyin edildiler. Harbiye Nâziri NâzimPasa da ordu içinde Ittihat ve Terakkiye karsi bir grup kurmaya çalisiyordu. Prens Sabahattin, Hukuk-i Beser gazetesinde yazdigi yazilarla pâdisâh Abdülhamîd Hanin tahtta kalisina karsi çikip, Ittihatçilarin mesrûtiyetten sonra da gizliliklerini sürdürmelerine muhâlefet ediyordu.
Sadrâzam KâmilPasa da Ittihatçilarin baskisindan kurtulmak istiyordu. Avci taburlarini Yanya civârinda isyan eden Yunan çetelerine karsi göndermek istedi. Buna muhâlefet eden Ittihat ve Terakki, meclisteki çogunluguna dayanarak giyabinda yapilan bir gensoru ile Kâmil Pasayi düsürdü. Abdülhamîd Han meclisin kararina uyarak Kâmil Pasanin istifâsini kabul etti ve yerine Hüseyin Hilmi Pasayi 14 Ocakta sadrazamliga getirdi. Kâmil Pasa bundan sonra muhalefetle isbirligi yapmaya basladi.
23 Ocak 1909'da Harbiye Mektebinde çikan bir karisiklik sonucunda altmis talebe atildi. 6 Subatta da Dervis Vahdetî tarafindan Ittihad-i Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Dervis Vahdetî, Volkan gazetesindeki tahrik edici yazilarindan birinde, pâdisâha seslenerek; "Mesrutiyeti ilgâ ve meclisi kapatmak elinizdedir" diye yaziyor ve askerlerin ve ordunun büyük bir kisminin, kurdugu cemiyetin üyesi oldugunu iddiâ ediyordu. Bu sirada Harbiye nezâreti yayinladigi bir genelgeyle ordunun siyâsetle ugrasmasini yasakladi. Medrese talebelerinin imtihan edilmesiyle alakali bir kânun teklifiyse bunlarin nümâyisine sebep oldu. Istanbul'da durum iyice bozulmustu. 7 Nisanda Serbestî gazetesi basyazari Hasan Fehmi, fâili meçhul kisilerce öldürüldü. 13 Nisanda ise dördüncü avci taburuna bagli askerler gece yarisi saat 04.00'da isyân ederek subaylarini hapsettiler. Ayasofya'daki Meclis-i Mebusan önüne gelerek burada toplanmaya basladilar. Dervis Vahdetî ve arkadaslari da aralarindaydi. Tanin ve Sûrâ-i Ümmet gazetelerinin idârehâneleri tahrip edildi. Adliye Nâziri Nâzim Pasa, AhmedRizâ zannedilerek, Lazikiye Mebusu Emir Arslan da Hüseyin Câhit zannedilerek öldürüldüler.
Isyan mesrû gerekçelerden, kuvvetli önderlerle idârecilerden, güçlü destekten mahrum ve bastan tecrid edilmis bir sekilde basladi.Hareketin basinda az veya çok taninmis birisi yoktu. Isyanin en önde gelen simasi Hamdi Çavustu. Halk tamâmen ayaklanmanin disinda kaldi. Yüksek seviyede din adamlari ayaklanmada yer almadiklari gibi, basinda çavuslarin bulundugu bu isyani tenkit ettiler. Ilim adamlarindan mütesekkil olan Cemiyet-iIlmiye ve siyâsî tesekküllerin aralarinda birleserek meydana getirdikleri Hey'et-i müttefika-i Osmaniye teskilâtlari mesrûtiyete sadâkatlerini beyan ederek isyâna karsi çiktilar.
Abdülhamîd Han isyâni Hüseyin Hilmi Pasanin gönderdigi bir telgraf sonucunda ögrendi. O zaman telefon olmadigi için meclisteki telgraf merkeziyle isyânin mâhiyetini ve âsilerin taleplerini ögrenmeye çalisti. Isyancilar Mebusan Meclisine gönderdikleri tezkirede Sadrâzam Hüseyin Hilmi Pasanin görevden azlini ve Nâzim Pasanin Harbiye nâziri olmasini, alayli subaylardan daha önce tasfiye edilenlerin orduya geri alinmasini istiyordu.
Pâdisâh bunun üzerine Hüseyin Hilmi Pasayi sadrâzamliktan aldi. Ancak yerine Tevfik Pasayi sadrâzam, Müsir Eşem Pasayi Harbiye nâziri yapti. Mâbeyn baskâtibi Cevad Beyi isyancilara göndererek isteklerinin kabûl edildigini, vazgeçerlerse affedileceklerini bir hatt-i hümâyûnla bildirdi. Bunun üzerine isyancilar yatisarak dagildilar. Ertesi gün tahrikler sonucu tekrar toplandilar. Ancak bu sefer de Gâzi Osman Pasa gönderildi. Pasanin nasîhat etmesinden sonra dagildilar.
Isyan esnâsinda dâireler kapandi ve Ittihat ve Terakki Merkez-i Umûmî mensuplari Selânik'e kaçtilar. Hüseyin Câhid, Suriyeli meshur bir Hiristiyan âile olan Mutranlarin evine, oradan da Rus elçiligine sigindi. Dr. Nâzim, Vefâ da Münir Beyin nezdinde mahfuz kalip, oradan Selanik'e kaçti, Ahmed Riza, topçu subayi Süleyman Remzi Beyin delâletiyle Sehzadebasi'nda Ali Beyin evinde gizlendi. Bahaeddin Sâkir ise Fransiz sefâret memuru Mösyö Roe'nin evinde saklanip, sonra Hareket ordusuna katildi.
Ancak, isyânin Rumeli'deki yankisi çok büyük oldu. Ismâil Canbolat; "Mesrutiyet mahvoldu" diye telgrafla Selanik'e isyâni haber verdi. Hâdiseyi kimin hazirladigi belli olmadigi içinAbdülhamîd Han, boy hedefi oldu. Ittihat ve Terakki merkez ve sûbelerinden saraya tehdit telgraflari yagmaya basladi. Bir günde 67 telgraf geldi. Üçüncü Ordu mensubu askerlerle gönüllü Bulgar, Sirp, Yunan, Arnavut ve Karadag çetecilerinden mütesekkil bir ordu kuruldu. Edirne'deki Ikinci Ordu ile de temasa geçilip, bunlarin katilmasi saglandi. Trenlerle Istanbul'a sevkedilen bu orduya "Hareket Ordusu" denildi. Ordunun basina önceHüseyin Hüsnü Pasa geçmisse de, komutanliga daha sonra Mahmûd Sevket Pasa getirildi. Orduya, Hadimköy'e geldiginde Sevket Turgut Pasa komutasindaki Trakya gönüllüleri de istirâk etti. Askerlerin büyük bir kismi gerçek durumdan haberdâr olmayip, pâdisâhi kurtarmaya geldiklerini zannediyorlardi.
Pâdisâha sâdik bâzi pasalar saraya gelerek Yildiz ve civârindaki birliklerin Hareket ordusu çapulcularina karsi kullanilmasi için izin istediler. Abdülhamîd Han, yalniz pâdisâh degil, ayni zamanda halîfe oldugunu, otuz üç senedir aslâ kan dökmedigini belirttikten sonra; "Tüfekçilerin silahlari toplansin. Kimse silah atmasin, Müslümani Müslümana kirdirmam." diyerek bunu reddetti. Kuvveti olmasina ragmen büyük fitne çikmamasi için bunun kullanilmasina izin vermedi. Ittihatçilarin önde gelen simalarindan Tahsin Bey (Uzer) hatiralarinda; "Sultan basiretli davranip askerler arasinda kan dökülmesine meydan vermedi." demektedir. Emre ragmen bâzi direnmeler oldu ise de, sehir Hareket ordusunca bir günde ele geçirildi ve sikiyönetim îlân edildi (25 Nisan 1909).
Hareket Ordusu Istanbul'a gelince önce Yildiz Sarayi muhâsara edildi. Muhâsaradan önce Ingiliz, Rus ve Fransiz elçilerinin yaptigi yardım teklifi Abdülhamîd Han tarafindan reddedildi. Saray muhafizlarinin silahlari toplanip Hareket ordusuna teslim edildi. Saray ve civârini besleyen büyük mutfaklarin atesleri söndürüldügü için Sultan ve maiyeti aç birakildi. Kendilerine bir miktar tayin ekmegi gönderildi.
27 Nisanda Said Pasa baskanliginda toplanan mecliste Hareket ordusu lehine bir beyannâme okunduktan sonra Abdülhamîd Hanin hal'ine, Mehmed Resad'in pâdisâhligina karar verildi. Elmalili Hamdi (Yazir) tarafindan hal' için hazirlanan müsveddeye îtiraz eden fetvâ emini Haci Nûreddin Efendi; "Hâl'de seâmet vardir, Sultan Azîz hal' edildi, basimiza 93 Harbi faciasi geldi." diyerek imzâlamak istemedi. Ancak Istanbul mebusu Âsim Efendinin "Hal' edilmekten baska çâre yoktur. Hal'edemezlerse öldürürler." deyince mecbûren imzâladi. Yeni seyhülislâm Ziyâeddin Efendi tarafindan müsveddeye son sekli verilip, hal' veya ferâgati meclise birakildi. Meclis hal'i kabul etti. Bundan sonra hazirlanan iki heyetten birisi Dolmabahçe Sarayina digeri de Yildiz'a gönderildi.
Dolmabahçe'ye giden hey'ette Bolulu Habib, Toygarli Hâlid ve Kadiköylü Fehmi isminde Hareket ordusu veIttihat ve Terakki mensubu küçük rütbeli üç subay vardi. Resad Hana pâdisâhligini teblig ettiler ve daha sonra tahta geçis merâsimi icrâ edildi.
Yildiz'a Sultan Abdülhamîd Hana hal'ini teblig için gönderilen hey'etin tesekkül tarzi ise Türk târihinin en yüz kizartici hâdiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanli tebeasini temsil etmesi gerektigi iddiasi ile tesekkül olunan heyette tek bir Türk yoktu. Bunlar Emanuel Karasso, Esat Toptanî, Aram Efendi ve pâdisâhin uzun seneler yâverligini yapmis olan katisik soydan Ârif Hikmet Pasa idiler. Padisah hal' kararini teblige gelenlerin kimler oldugunu mâbeyn baskâtibi Cevad Beye sorup ögrenince; "Bir Türk pâdisâhina, Islâm halîfesine hal' kararini bildirmek için bir Yahûdî, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden baskasini bulamadilar mi!" demekten kendini alamamistir. Kararin tebliginden sonra artik Çiragan Sarayinda oturmak istedigini söylemis ancak kabul edilmeyerek kirk sekiz saat içinde mâiyyetiyle berâber Selanik'e gönderilmis, burada Alatini Kösküne hapsedilmistir.
Abdülhamîd Hanin Yildiz'dan uzaklastirilmasindan sonra saraydaki mevcut elmas, inci gibi mücevherler, degeri milyarlari bulan târihî kiymetler, sandiklar içinde Harbiye nezâreti dis kapisi yanindaki iki binânin alt katlarina yerlestirildi. Ancak daha sonra mühürlü kapilar Ittihatçilar tarafindan açilarak bunlar yagma edildi ve bu tecâvüz sebebiyle de hiç kimseye mesuliyet yüklenemedigi gibi suçlular da tespit edilemedi.
Hadiseden sonra kurulan Dîvân-i Harp, isyancilardan 56 kisiyi îdâma mahkûm etti. Dervis Vahdetî de bunlar arasindaydi. Cezâlar 3 Mayis-25 Haziran arasinda infâz olundu. Prens Sabahaddin önce tevkif edilip, sonra serbest birakildi. O da hemen Avrupa'ya kaçti. Digerleri de sürgün ve hapisle cezâlandirildilar. Isyânin mâhiyetini ve tertipçilerini arastirmak için kurulan komisyon kisa bir müddet sonra dagitildi. Hareket Ordusu Istanbul önlerindeyken Abdülhamîd Han; "Mâdem beni istemiyorlar saltanati birâderime ferag ederim, devleti o idâre etsin. Fakat bir meclis mi, yoksa Dîvân-i Âli mi ne kurulursa kurulup, benim hâdiseyle alâkamin olup olmadigi tespit edilmelidir." demisti. Ancak Said Pasa; "Suçsuz çikarsa hâlimiz nice olur?" diye resmî tahkîkatin açilmasina mâni oldu.
Hiçbir ciddî târih kitabinda hâdisenin pâdisâh tarafindan çikarildigina dâir bir bilgi, belge yoktur. Sultan Abdülhamîd Hanin muârizlarindan olan Ahmed Refik Bey (Altinay), 31 Martin muhâliflerce tertip edildigini, pâdisâhin bir ilgisi olmadigini belirtmektedir. Talat Pasa ve Meclis-i Mebusan Baskani Ahmed Rizâ da pâdisâhin suçsuz oldugunu beyan etmektedirler. Seyhülislâm Cemâleddin Efendi Hatirat-i Siyâsiye'sinde isyânin Ittihat ve Terakki tarafindan pâdisâhi tahttan indirmek, aleyhlerinde hâsil olan menfî düsünceleri temizlemek maksadiyla tertip edildigini yazmaktadir. Bâzi târihçiler de, "Isyâni pâdisâh tertip etseydi askerleri bassiz birakmazdi." demektedirler.
31 Mart Hâdisesinden sonra Ittihat ve Terakki diktatörlügüne giden yol açilmis olup, mesrutiyet örfîlesmistir. Bundan sonra yüksek rütbeli subaylar da Ittihat ve Terakkiye katilmislardir. Osmanli Devletinde her yönüyle bir anarsi ve yikim devri baslamis, daglardan inerek mesrûtiyeti selamlayan Balkan komitacilari tekrar daglara çikmislar ve bir daha da inisleri olmamistir. Otuzbir Mart Vak'asini tertip edenler ve Sultan Ikinci Abdülhamîd'i tahttan indirenler sonunda, devleti Birinci Dünyâ Harbine sokup memleketi düsman çizmelerinin altinda birakarak kaçtilar. Is bununla da kalmadi, bunlar isbirligi yaptiklari kimseler tarafindan öldürüldüler. Bu olaylarin hepsi, Otuzbir Mart Vak'asi ile baslamis ve on sene içinde devlet ve millet yok olma noktasina gelmistir.
Otuzbir Mart Vak'asinin gizli tertipçilerinden olan Selim Sirri Tarcan ile Rizâ Tevfik Beyin asagidaki îtiraflari bu olay hakkinda Türk târihine isik tutmaktadir:
"1908 Ihtilâlinden evvel, bizleri basta Ingiliz sefiri olmak üzere Fransiz, Italyan sefirleri de çok tesvik ettiler. Onlardan büyük mikyasta fikir muâveneti (yardım) ve tesvik gördük... Hey - Rizâ! Meger kimlere hizmet etmis?
Nihâyet hürriyeti de -kimlere- îlân ettik! Selim Sirri ile berâber ben de Istanbul sokaklarinda üzerine çikip "Yasasin hürriyet" nutuklari atacak nice basamak taslari aradik.
Bir gün Talât'a (Talât Pasa) dedim ki: "Biz bu ihtilâl için ecnebi sefirlerden hayli tesvik gördük. Iste hürriyeti îlân ettik. Gidelim bu süferâyi (elçileri) ziyâret edelim, Teşekkür edelim."
Evvelâ Ingiliz sefâretine gittik. Galatasaray'daki o muhtesem binâyi tam bir ölü sessizligi içinde bulduk. Ben emindim ki sefir de dâhil olmak üzere bütün sefâret erkâni içerdeydi. Fakat bizi karsilayan sefâret kavasi, kimi sorduksa "Yok!" dedi. Çok soguk bir adem-i kabul (kabul etmemek) idi bu. Bir mânâ veremeden dönmüstük.
Cünye'de idim. Emir Abdullah'tan bir dâvet mektubu aldim. O yil farîze-i haci îfâ için (hac farîzesi) gidecekleri Hicaz'a beni de dâvet ediyordu. Kabul ettim. Emir hazretleri, atlas kese içinde altin olarak maddî cihetten de beni çok taltif etti. (Rizâ Tevfik sürgündedir.) Oglum Said, Ingiltere'de oturuyordu. Onu ziyârete Londra'ya gitmistim. Said'e Iskoç asilzâdelerinden Lord Nikilsin (1909'da, Ingiltere'nin Türkiye büyükelçisi) cenaplari hayli yardım etmisti. Hem bu alâkalarina Teşekkür etmek, hem de eski dostlugu bir daha ihyâ eylemek üzere ziyârete gittim.Sohbet sirasinda Istanbul sefâretinin (Istanbul'daki Ingiliz elçiliginin 1909'daki) bize gösterdigi o soguk adem-i kabul hatirima geldi. Lord cenaplarindan sebebini sordum:
-Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri tesvik ettik. Onlardan büyük bir netice bekliyorduk. Ihtilâl olacak; istibdatla berâber sultan da bu bâhusus temsil ettigi hilâfet müessesesi de alasagi edilecek. Fakat aldanmis olduk. Bekledigimiz netiyceyi alamadik. Zîrâ ihtilâl yaptiniz, gerçi Kânûn-i Esâsî geldi, fakat Sultan da hele hilâfet müessesesi de yerinde bâki...
Lord cenaplarina tekrar sordum:
-Ingiltere devlet-i fahîmesini hilâfet müessesesi bu derece siddetle neden alâkadar ediyor?
-Ha... Dostum Rizâ Tevfik Bey... Biz Misir'da bilhassa Hindistan'da Islâm kitlelerini idâremiz altina alabilmek için milyonlarca altin harcadik, muvaffak olamadik. Halbuki Sultan? Yilda bir defâ bir "selâm-i sâhâne", bir de "Hafiz Osman Kur'ân-i kerîmi" gönderiyor, bütün Islâm ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde, emrinde tutuyor.
Iste biz ihtilâlden ve siz Jön Türklerden ihtilâl sonunda, sultanlarin da, hilâfetin de, yâni bir selâm-i sâhâne ve bir Hâfiz Osman Kur'ân'iyla kitleleri avucunda tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandik. Iste bu sebeple bir soguk adem-i kabul gördünüz..."
(Ahmed Kabakli-Temellerin Durusmasi-1989)
Bâb-i âlî Baskını
Ittihâd ve Terakkî cemiyetinin, hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913'de tertipledigi kanli baskin, ikinci Mesrûtiyet'in îlâninda ve 31 Mart Vak'asi'nda orduya dayanarak is basina gelen ittihâd ve Terakkî komitesi, asker ocagini siyâsete karistirarak bozmaya çalisti ve memleketi keyfî olarak idare ettiler. 16 Temmuz 1912 Sali gününe kadar bu keyfî idare devam etti. Sadrâzam Saîd Pasa, bu târihte halaskar zâbitân grubunun baskisiyla istifa edince, ittihâd ve Terakkî iktidardan düstü. Gazi Ahmed Muhtar Pasa baskanligindaki yeni hükümet is basina geldi. Balkan harbinin birbirini tâkib eden aci günlerinde, ancak üç ay sekiz gün kadar iktidarda kalabilen bu hükümetten sonra sadâret makamina Kâmil Pasa getirildi.
Ittihâd ve Terakkî komitesi, hem Gazi Ahmed Muhtar Pasa hem de Kâmil Pasa'nin iktidarlari zamaninda ihanete varan gizli faaliyetler yürüterek yeniden is basina gelmeye çalisti. Maksadina kavusabilmek için aklin alamiyacagi türlü hîle ve tuzaklara basvurdu, iktidarda bulunan hükümetlerin iyi niyet veya gafletinden istifâdeye çalisiyorlardi. Balkan harbinin aci günlerinde düsman ordularinin istanbul kapilarina dayandigi bir sirada, memleketin içinde bulundugu vahim duruma bakmaksizin, Kâmil Pasa hükümetini devirmek için çesitli entrikalar çevirerek, memleketi yeni badirelere sürüklediler.
Asker içinde bozgunculuk yapip, Anadolulu askerlere, Rumeli'nin kendi vatanlari olmadigindan bahisle hükümetin kendilerini bos yere kirdirdigi fikrini yaydilar.
Öte yandan Balkan savasinin neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerce sinir degisikligine müsâde edilemiyecegi, ordunun maglûb olmasindan dolayi devlete hiç bir zarar olmiyacagi propagandasini yaydilar. Halaskârân grubuna mensûb olmayan zabitlerden bir çoklarini elde ederek, ordudaki eski mensûblarini da siyâsi faaliyete sevk ettiler. Halaskârân grubunun reisi durumunda bulunan ve Kâmil Pasa kabinesinin harbiye naziri ve baskumandan vekili olan Nâzim Pasa'yi çesitli vâdlerle saflarina çektiler. Hattâ isbasina geldikleri takdirde kendisini sadrâzam yapacaklarina bile inandirdilar.
Hükümetin yapmak istedigi icrââti zamaninda haber alabilmek için istanbul'daki polis kadrosunun mühim bir kismina ittihâd ve Terakkî komitesinin adamlari yerlestirildi. Harbiye nâzin Nâzim Pasa, Pingâzi'den davet ederek getirttigi ittihâd ve Terakki komitesi üyeleri Enver Pasa'yi kolordu erkân-i harb reisligine (kolordu kurmay baskanligina) ve Cemâl Pasa'yi da menzil müfettisi umumîligine tâyin etti. Böylece istanbul'daki askeri kuvvetin mühim bir kismi ittihâd ve Terakki'nin kontrolüne girdi. Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri kabine içinde huzursuzluklara sebeb oldu. Sadrâzam Kâmil Pasa, Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri sebebiyle sadâretten istifa etmeyi ve kuracagi ikinci hükümete Nâzim Pasa'yi almamayi düsündü. Fakat Nâzim Pasa'dan çekindigi için bunu yapamadi.
Her gün yeni bir maceranin pesinde olan ittihâd ve Terakkî komitesi; Kâmil Pasa hükümetinin Edirne'yi Bulgarlara biraktigi seklinde dehsetli ve yikici bir propagandaya giristi. Orduyu ve halki mevcut hükümete karsi ayaklandirmaya diger taraftan da kirli emellerini gizlemeye çalisti.
Konunun asli ise söyleydi: Balkan savasi sonrasinda Balkan devletleriyle Londra sulh müzâkerelerinin neticelen mesine mâni olan Edirne ve adalar mes' elesinden dolayi, düvel-i muazzama veya düvel-i sitte denilen alti devletin istanbul elçileri Bâb-i âlî'ye müsterek bir nota vererek Edirne'nin Bulgaristan'a terk edilip Midye-Enez hattinin hudûd olarak kabul edilmesini ve adalarin geleceginin de Anadolu'nun emniyeti göz önünde bulundurulmak suretiyle kendilerine birakilmasini istediler. Bu iki sart kabul edilmedigi takdirde harbe devam edilecegini bildirdiler.
Kanli Bâb-i âlî baskinindan bir gün önce 22 Ocak 1913 günü, Dolmabahçe Sarayi'nin üst katindaki büyük salonda vükelâ (bakanlar), ayan meclisi, askerî ve mülkî erkândan meydâna gelen Sûrâ-yi umûmî toplandi. Mes'ele uzun uzadiya müzâkere edildikten sonra, devletin artik harbe devam edemiyecegini, Edirne'nin de Bulgaristan'a birakilmayip, tarafsiz ve serbest olmasini, ilgili devletlerin tasdikiyle Bâb-i âli'ce bir mutasarrif ve mesihat makamina bir kadi tâyin etmesini Meclis-i idare azasinin ahâli tarafindan yapilip, mahalli jandarma ve polis kuvvetleri teskil edilerek, maaslarin mahallî bütçeden karsilanmasini, bütçe açiklarinin Osmanli hazînesinden kapatilmasini, dînî ve millî günlerin eskiden oldugu gibi kutlanmasi kararlastirildi. Cevabî bir nota yazilmak üzere emir verildi.
Hazirlanacak nota metnini tedkîk için Meclis-i vükelâ 23 Ocak 1913 Persembe günü ögleden evvel toplandi. Bu toplantidan sonra ittihâd ve Terakkî komitesi, kamuoyuna karsi Kâmil Pasa kabînesinin Edirne'yi Bulgaristan'a terk ettigini yayip, bu iddia ve iftiraya dayanarak da Bâb-i âlî baskinina bir halk hareketi görünümü vermek için tesebbüse geçti. Hâlbuki hükümet Edirne'nin Bulgaristan'a terkini kabul etmedigi gibi, notayi da henüz göndermemisti.
Bâb-i âli'ye baskin düzenleyerek hükümeti ele geçirmeyi plânlayan ittihâd ve Terakki komitesi günlerce süren hazirligini gizlice tamamladi. Dâhiliye nazirinin haberi olmadan, Bâb-i âli'yi korumakla vazifeli muhafiz bölügü Cemâl Bey (Pasa) tarafindan yerinden alinarak baska yere götürüldü ve yerine acemi askerlerden derme çatma bir müfreze getirildi. Bu müfrezenin basmada bir Itihâdci zabit vazifelendirildi. Bildirilen gün ve saatte, Ittihâdci-larin fedaîler grubuna mensûb bâzi genç subaylarla, siviller, Bâb-i âlî civarinda yerlerini aldilar.
Meclis-i vükelânin (bakanlar kurulu) Bâb-i âlî'de toplanti hâlinde bulundugu sirada, o yillarda Ittihâdcilarin umûmî merkezi durumunda olan ve simdiki Cumhuriyet gazetesinin bulundugu meshur kirmizi konak ve bu binanin hemen karsisindaki Menzil müfettisliginde toplanan Itti-hâdcilar, Talat Bey'in emriyle Sapancali Hakki'nin götürdügü, "Her sey hazir" haberinden sonra harekete geçerek, en önde Enver Bey bir ata binmis, onun etrafinda da iki yüze yakin fedaisi olmak üzere yola düstüler.
Ellerinde küçük bayraklar olan baskincilar Cagaloglu tarafindan, "Yasasin Enver Bey, Yasasin Millet" bagirtilariyla Bâb-i ali'ye yürüdüler. Talat Bey, daha önce gelerek bir kaç zabit ile beraber içeri girmisti. Enver'le birlikte olan çeteciler güruhu binek tasina geldigi zaman, Ittihâdcilar tarafindan degistirilen, sözde koruma görevlisi müfreze, basindaki zabitle birlikte ortaya çiktiysa da Enver atindan inip merdivenlerden çikmaya basladi ve zabiti çagirarak kisa bir emir verdi. Zabit, askerlerini alip Bâb-i âlî'nin arka tarafindaki Naili Mescid önünde silâh çattirdi ve hiç bir seye karismadi. Bu bosluktan istifâde eden Enver'le adamlari içeri daldilar. Baskinin kanli safhalari dis sofada cereyan etti. Hepsi silâhli olan baskincilar, gürültüyle sofaya girdikleri sirada kendilerine silâh çeken sadâret yaveri Nafiz Bey'le, harbiye nezâreti yaverlerinden Kibrisli Tevfik Bey'i, sadâret dâiresi kapisinda duran iki nöbetçi neferi ve isimleri bilinmeyen diger alti kisiyi vurup öldürdüler. Kendilerinden de cemiyet murahhaslarindan ve eski mülâzimlardan Mustafa Necip Bey isminde biri öldürüldü. Dis sofada on kisiyi öldüren çeteciler, baslarinda Talat ve Enver oldugu hâlde iç sofaya daldilar.
Baskin hâdisesinin basladigi sirada pâdisâhin bâzi irâdelerini teblig için saraydan gelen mâbeyn baskâtibi Ali Fuad Bey'le görüsmek üzere, sadrâzam Kâmil Pasa Meclis-i vükelânin bulundugu salondan kalkip sadâret odasina geçmisti. Bu sirada gürültüleri duyan gafil ve magrur harbiye nâzin ve baskumandan vekili Nâzim Pasa yerinden firlayip ne oldugunu anlamak için sofaya çikti. Bu sirada kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiseri Celâl Efendi'yi de öldüren çeteciler sofada harbiyenâzin Nâzim Pasa ile karsilastilar. Kendisini sadâret vadiyle aldatan komitacilari ellerinde tabancalarla gören Nâzim Pasa, kendisine siyâsetle ugrasmayacagi hakkinda sahsî ve askerî namusu üzerine söz vermis olan Enver'le yanindakilere; "Siz beni aldattiniz. Bana verdiginiz söz bu muydu?" diyerek karsi çikmak istedi. Tam o sirada isabet eden bir kursunla devrilip az sonra öldü.
Silâh seslerini duyan seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, odunluga saklanmis, Vükelânin çogu da Anadolu ve Bagdâd demiryollari müdîr-i umûmisi Huguenin'le diger bir-iki ecnebinin bulundugu odalara siginmislardi. Yalniz dâhiliye nâzin Resîd Bey'le, evkaf naziri Ziya ve bahriye nazir vekili Ferik Rüstem pasalar Meclis-i vükelâ salonunda kalmislardi. Talat ve Enver beyler sadâret odasina dalip 83-84 yaslarinda bulunan ihtiyar sadrâzam Kâmil Pasa'ya istifa etmesini söylediler. Kâmil Pasa harp vaziyetinin vehâmetinden ve devletin mâruz kaldigi tehlikelerden bahs ederek nasîhat vermek istediyse de, mütemadiyen sözünü kesen Talat'in sert bir sesle; "istifa istifa..." diye bagirip çagirmasi üzerine kalemi aldi ve; "Cihet-i askeriyyeden vuku bulan teklif üzerine" kaydiyla bir istifaname yazdi. Zorbalarin israr ve tehdidi üzerine bu ibarenin basina; "Ahâli ve" kelimelerini de ilâve etmek zorunda kaldi.
O sirada disari çikan bir kaç tabancali çeteci Bâb-i âlî'nin önünde biriken 40-50 kisilik meraklilar toplulugunun arasindan geçip karsi kösede bulunan eski Ma'zûlîn kiraaşanesine giderek içeridekileri; "Ulan tu! Ne duruyorsunuz! Vatan gidiyor, din gidiyor, alçaklar" diye zorla disari çikardilar. Sonra da tekbir getirmeye basladilar. Tam o sirada Enver Bey istifa kagidi elinde oldugu hâlde binek tasinda göründü. Halka sükût isareti verdikten sonra, kabînenin istifa ettigini kendisinin simdi saraya gidip, pâdisâha durumu arz edecegini ve yeni kabînenin Mahmûd Sevket veya izzet pasalardan biri tarafindan kurulmasinin muhtemel oldugunu söyledi. Seyhülislâm Cemâleddîn Efendi' nin otomobiline binerek Dolmabahçe'ye hareket etti.
Bu sirada ittihâd ve Terakkî komitesinin meshur hatîbi Ömer Naci sag elindeki kocaman tabancayi sallayarak, sol eliyle de dizlerini yumruklayarak binek tasinin üzerinde belirdi; "Edirne gidiyor, din gidiyor, vatan gidiyor" diye bagirarak halkin isyani süsünü verebilmek için etrafina kalabalik toplamaya çalisti. O sirada binek tasinin üstündeki cümle kapisinin sag tarafinda Ziya Gökalp ve Talat Bey göründüler. Ziya Gökalp; "Edirne'yi düsmana veren kabineyi millet devirdi" diyerek Talat Bey'le karsilikli konusup gülüstüler. Bu arada gözden kaybolan Talat Bey, bir müddet sonra gelip bütün vilâyetlere dâhiliye nazir vekili imzasiyla; "Kâmil Pasa kabinesinin Edirne ile adalari düsmana verdiği için millet tarafindan iskat yâni düsürüldügünü" belirten bir telgraf çektigini bildirdi. Bir müddet sonra Enver ve basmâbeynci Hâlid Hursîd Bey saraydan dönerek; Mahmûd Sevket Pasa'nin sadrazamliga, Erkân-i harbiye-i umûmiye reisi izzet Pasa'nin da baskumandan vekilligine tâyin edildigini binek tasindan halka ilân etti ve; "Pâdisâhim çok yasa!" dedi. Oraya toplanan kalabalik da ayni sözü tekrarlayip; "Ah Mahmûd Sevket Pasa, Edirne'mizi kurtar!" diye bagirdilar.
Tutuklu olarak bulunan sadrâzam Kâmil Pasa ve seyhülislâm Cemâleddîn Efendi haricindeki diger vükelâ (bakanlar) serbest birakildilar. Kâmil Pasa ve Cemâleddîn Efendi de geceleyin serbest birakilip evlerine gönderildiler.
Bâb-i âlî baskinindan sonra, devletin gelecegi tekrar ittihâd ve Terakkî çetesinin eline geçti, örfî idare (siki yönetim) ilân edilip ittihâd ve Terakkiye muhalif olan kimseler Bekir Aga bölügü denilen askerî tevkifhaneye (tutuk evine) gönderildiler. Sultan ikinci Abdülhamîd Han'a müstebid hükümdar, kizil sultân diyen ve onun basina sansür uyguladigini iddia eden ittihâd ve Terakki mensuplari, muhaliflerini tutuklamakla kalmayip, basina sansür koydular, kurduklari daragaçlarinda, nice vatanperver ve masum kimseyi bir bahaneyle îdâm ettiler. Hafiye teskilâti ve istanbul muhafizligi denilen askerî ve siyâsî emniyet teskilâtiyla, bir tedhis ve terör idaresi ve müdhis bir komite hâkimiyeti kurdular. Kâmil Pasa ile seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, dâhiliye nâzin Resîd, mâliye naziri Abdurrahmân, muharrir Ali Kemâl ve Doktor Rizâ Nur beyler yurt disina sürüldüler.
Ittihâd ve Terakkî çetesi tarafindan iktidara getirilen Mahmûd Sevket Pasa hükümeti, Kâmil Pasa hükümetinin kabul etmedigi sartlari kabul ederek, bütün Rumeli kit'asiyla beraber Edirne'yi düsmana terk etti ve adalarin gelecegini de ilgili devletlere birakti.
Ittihâd ve Terakkî cemiyetinin, hükümeti ele geçirmek için 23 Ocak 1913'de tertipledigi kanli baskin, ikinci Mesrûtiyet'in îlâninda ve 31 Mart Vak'asi'nda orduya dayanarak is basina gelen ittihâd ve Terakkî komitesi, asker ocagini siyâsete karistirarak bozmaya çalisti ve memleketi keyfî olarak idare ettiler. 16 Temmuz 1912 Sali gününe kadar bu keyfî idare devam etti. Sadrâzam Saîd Pasa, bu târihte halaskar zâbitân grubunun baskisiyla istifa edince, ittihâd ve Terakkî iktidardan düstü. Gazi Ahmed Muhtar Pasa baskanligindaki yeni hükümet is basina geldi. Balkan harbinin birbirini tâkib eden aci günlerinde, ancak üç ay sekiz gün kadar iktidarda kalabilen bu hükümetten sonra sadâret makamina Kâmil Pasa getirildi.
Ittihâd ve Terakkî komitesi, hem Gazi Ahmed Muhtar Pasa hem de Kâmil Pasa'nin iktidarlari zamaninda ihanete varan gizli faaliyetler yürüterek yeniden is basina gelmeye çalisti. Maksadina kavusabilmek için aklin alamiyacagi türlü hîle ve tuzaklara basvurdu, iktidarda bulunan hükümetlerin iyi niyet veya gafletinden istifâdeye çalisiyorlardi. Balkan harbinin aci günlerinde düsman ordularinin istanbul kapilarina dayandigi bir sirada, memleketin içinde bulundugu vahim duruma bakmaksizin, Kâmil Pasa hükümetini devirmek için çesitli entrikalar çevirerek, memleketi yeni badirelere sürüklediler.
Asker içinde bozgunculuk yapip, Anadolulu askerlere, Rumeli'nin kendi vatanlari olmadigindan bahisle hükümetin kendilerini bos yere kirdirdigi fikrini yaydilar.
Öte yandan Balkan savasinin neticeleri ne olursa olsun, büyük devletlerce sinir degisikligine müsâde edilemiyecegi, ordunun maglûb olmasindan dolayi devlete hiç bir zarar olmiyacagi propagandasini yaydilar. Halaskârân grubuna mensûb olmayan zabitlerden bir çoklarini elde ederek, ordudaki eski mensûblarini da siyâsi faaliyete sevk ettiler. Halaskârân grubunun reisi durumunda bulunan ve Kâmil Pasa kabinesinin harbiye naziri ve baskumandan vekili olan Nâzim Pasa'yi çesitli vâdlerle saflarina çektiler. Hattâ isbasina geldikleri takdirde kendisini sadrâzam yapacaklarina bile inandirdilar.
Hükümetin yapmak istedigi icrââti zamaninda haber alabilmek için istanbul'daki polis kadrosunun mühim bir kismina ittihâd ve Terakkî komitesinin adamlari yerlestirildi. Harbiye nâzin Nâzim Pasa, Pingâzi'den davet ederek getirttigi ittihâd ve Terakki komitesi üyeleri Enver Pasa'yi kolordu erkân-i harb reisligine (kolordu kurmay baskanligina) ve Cemâl Pasa'yi da menzil müfettisi umumîligine tâyin etti. Böylece istanbul'daki askeri kuvvetin mühim bir kismi ittihâd ve Terakki'nin kontrolüne girdi. Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri kabine içinde huzursuzluklara sebeb oldu. Sadrâzam Kâmil Pasa, Nâzim Pasa'nin bu faaliyetleri sebebiyle sadâretten istifa etmeyi ve kuracagi ikinci hükümete Nâzim Pasa'yi almamayi düsündü. Fakat Nâzim Pasa'dan çekindigi için bunu yapamadi.
Her gün yeni bir maceranin pesinde olan ittihâd ve Terakkî komitesi; Kâmil Pasa hükümetinin Edirne'yi Bulgarlara biraktigi seklinde dehsetli ve yikici bir propagandaya giristi. Orduyu ve halki mevcut hükümete karsi ayaklandirmaya diger taraftan da kirli emellerini gizlemeye çalisti.
Konunun asli ise söyleydi: Balkan savasi sonrasinda Balkan devletleriyle Londra sulh müzâkerelerinin neticelen mesine mâni olan Edirne ve adalar mes' elesinden dolayi, düvel-i muazzama veya düvel-i sitte denilen alti devletin istanbul elçileri Bâb-i âlî'ye müsterek bir nota vererek Edirne'nin Bulgaristan'a terk edilip Midye-Enez hattinin hudûd olarak kabul edilmesini ve adalarin geleceginin de Anadolu'nun emniyeti göz önünde bulundurulmak suretiyle kendilerine birakilmasini istediler. Bu iki sart kabul edilmedigi takdirde harbe devam edilecegini bildirdiler.
Kanli Bâb-i âlî baskinindan bir gün önce 22 Ocak 1913 günü, Dolmabahçe Sarayi'nin üst katindaki büyük salonda vükelâ (bakanlar), ayan meclisi, askerî ve mülkî erkândan meydâna gelen Sûrâ-yi umûmî toplandi. Mes'ele uzun uzadiya müzâkere edildikten sonra, devletin artik harbe devam edemiyecegini, Edirne'nin de Bulgaristan'a birakilmayip, tarafsiz ve serbest olmasini, ilgili devletlerin tasdikiyle Bâb-i âli'ce bir mutasarrif ve mesihat makamina bir kadi tâyin etmesini Meclis-i idare azasinin ahâli tarafindan yapilip, mahalli jandarma ve polis kuvvetleri teskil edilerek, maaslarin mahallî bütçeden karsilanmasini, bütçe açiklarinin Osmanli hazînesinden kapatilmasini, dînî ve millî günlerin eskiden oldugu gibi kutlanmasi kararlastirildi. Cevabî bir nota yazilmak üzere emir verildi.
Hazirlanacak nota metnini tedkîk için Meclis-i vükelâ 23 Ocak 1913 Persembe günü ögleden evvel toplandi. Bu toplantidan sonra ittihâd ve Terakkî komitesi, kamuoyuna karsi Kâmil Pasa kabînesinin Edirne'yi Bulgaristan'a terk ettigini yayip, bu iddia ve iftiraya dayanarak da Bâb-i âlî baskinina bir halk hareketi görünümü vermek için tesebbüse geçti. Hâlbuki hükümet Edirne'nin Bulgaristan'a terkini kabul etmedigi gibi, notayi da henüz göndermemisti.
Bâb-i âli'ye baskin düzenleyerek hükümeti ele geçirmeyi plânlayan ittihâd ve Terakki komitesi günlerce süren hazirligini gizlice tamamladi. Dâhiliye nazirinin haberi olmadan, Bâb-i âli'yi korumakla vazifeli muhafiz bölügü Cemâl Bey (Pasa) tarafindan yerinden alinarak baska yere götürüldü ve yerine acemi askerlerden derme çatma bir müfreze getirildi. Bu müfrezenin basmada bir Itihâdci zabit vazifelendirildi. Bildirilen gün ve saatte, Ittihâdci-larin fedaîler grubuna mensûb bâzi genç subaylarla, siviller, Bâb-i âlî civarinda yerlerini aldilar.
Meclis-i vükelânin (bakanlar kurulu) Bâb-i âlî'de toplanti hâlinde bulundugu sirada, o yillarda Ittihâdcilarin umûmî merkezi durumunda olan ve simdiki Cumhuriyet gazetesinin bulundugu meshur kirmizi konak ve bu binanin hemen karsisindaki Menzil müfettisliginde toplanan Itti-hâdcilar, Talat Bey'in emriyle Sapancali Hakki'nin götürdügü, "Her sey hazir" haberinden sonra harekete geçerek, en önde Enver Bey bir ata binmis, onun etrafinda da iki yüze yakin fedaisi olmak üzere yola düstüler.
Ellerinde küçük bayraklar olan baskincilar Cagaloglu tarafindan, "Yasasin Enver Bey, Yasasin Millet" bagirtilariyla Bâb-i ali'ye yürüdüler. Talat Bey, daha önce gelerek bir kaç zabit ile beraber içeri girmisti. Enver'le birlikte olan çeteciler güruhu binek tasina geldigi zaman, Ittihâdcilar tarafindan degistirilen, sözde koruma görevlisi müfreze, basindaki zabitle birlikte ortaya çiktiysa da Enver atindan inip merdivenlerden çikmaya basladi ve zabiti çagirarak kisa bir emir verdi. Zabit, askerlerini alip Bâb-i âlî'nin arka tarafindaki Naili Mescid önünde silâh çattirdi ve hiç bir seye karismadi. Bu bosluktan istifâde eden Enver'le adamlari içeri daldilar. Baskinin kanli safhalari dis sofada cereyan etti. Hepsi silâhli olan baskincilar, gürültüyle sofaya girdikleri sirada kendilerine silâh çeken sadâret yaveri Nafiz Bey'le, harbiye nezâreti yaverlerinden Kibrisli Tevfik Bey'i, sadâret dâiresi kapisinda duran iki nöbetçi neferi ve isimleri bilinmeyen diger alti kisiyi vurup öldürdüler. Kendilerinden de cemiyet murahhaslarindan ve eski mülâzimlardan Mustafa Necip Bey isminde biri öldürüldü. Dis sofada on kisiyi öldüren çeteciler, baslarinda Talat ve Enver oldugu hâlde iç sofaya daldilar.
Baskin hâdisesinin basladigi sirada pâdisâhin bâzi irâdelerini teblig için saraydan gelen mâbeyn baskâtibi Ali Fuad Bey'le görüsmek üzere, sadrâzam Kâmil Pasa Meclis-i vükelânin bulundugu salondan kalkip sadâret odasina geçmisti. Bu sirada gürültüleri duyan gafil ve magrur harbiye nâzin ve baskumandan vekili Nâzim Pasa yerinden firlayip ne oldugunu anlamak için sofaya çikti. Bu sirada kendilerini engellemek isteyen sivil polis komiseri Celâl Efendi'yi de öldüren çeteciler sofada harbiyenâzin Nâzim Pasa ile karsilastilar. Kendisini sadâret vadiyle aldatan komitacilari ellerinde tabancalarla gören Nâzim Pasa, kendisine siyâsetle ugrasmayacagi hakkinda sahsî ve askerî namusu üzerine söz vermis olan Enver'le yanindakilere; "Siz beni aldattiniz. Bana verdiginiz söz bu muydu?" diyerek karsi çikmak istedi. Tam o sirada isabet eden bir kursunla devrilip az sonra öldü.
Silâh seslerini duyan seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, odunluga saklanmis, Vükelânin çogu da Anadolu ve Bagdâd demiryollari müdîr-i umûmisi Huguenin'le diger bir-iki ecnebinin bulundugu odalara siginmislardi. Yalniz dâhiliye nâzin Resîd Bey'le, evkaf naziri Ziya ve bahriye nazir vekili Ferik Rüstem pasalar Meclis-i vükelâ salonunda kalmislardi. Talat ve Enver beyler sadâret odasina dalip 83-84 yaslarinda bulunan ihtiyar sadrâzam Kâmil Pasa'ya istifa etmesini söylediler. Kâmil Pasa harp vaziyetinin vehâmetinden ve devletin mâruz kaldigi tehlikelerden bahs ederek nasîhat vermek istediyse de, mütemadiyen sözünü kesen Talat'in sert bir sesle; "istifa istifa..." diye bagirip çagirmasi üzerine kalemi aldi ve; "Cihet-i askeriyyeden vuku bulan teklif üzerine" kaydiyla bir istifaname yazdi. Zorbalarin israr ve tehdidi üzerine bu ibarenin basina; "Ahâli ve" kelimelerini de ilâve etmek zorunda kaldi.
O sirada disari çikan bir kaç tabancali çeteci Bâb-i âlî'nin önünde biriken 40-50 kisilik meraklilar toplulugunun arasindan geçip karsi kösede bulunan eski Ma'zûlîn kiraaşanesine giderek içeridekileri; "Ulan tu! Ne duruyorsunuz! Vatan gidiyor, din gidiyor, alçaklar" diye zorla disari çikardilar. Sonra da tekbir getirmeye basladilar. Tam o sirada Enver Bey istifa kagidi elinde oldugu hâlde binek tasinda göründü. Halka sükût isareti verdikten sonra, kabînenin istifa ettigini kendisinin simdi saraya gidip, pâdisâha durumu arz edecegini ve yeni kabînenin Mahmûd Sevket veya izzet pasalardan biri tarafindan kurulmasinin muhtemel oldugunu söyledi. Seyhülislâm Cemâleddîn Efendi' nin otomobiline binerek Dolmabahçe'ye hareket etti.
Bu sirada ittihâd ve Terakkî komitesinin meshur hatîbi Ömer Naci sag elindeki kocaman tabancayi sallayarak, sol eliyle de dizlerini yumruklayarak binek tasinin üzerinde belirdi; "Edirne gidiyor, din gidiyor, vatan gidiyor" diye bagirarak halkin isyani süsünü verebilmek için etrafina kalabalik toplamaya çalisti. O sirada binek tasinin üstündeki cümle kapisinin sag tarafinda Ziya Gökalp ve Talat Bey göründüler. Ziya Gökalp; "Edirne'yi düsmana veren kabineyi millet devirdi" diyerek Talat Bey'le karsilikli konusup gülüstüler. Bu arada gözden kaybolan Talat Bey, bir müddet sonra gelip bütün vilâyetlere dâhiliye nazir vekili imzasiyla; "Kâmil Pasa kabinesinin Edirne ile adalari düsmana verdiği için millet tarafindan iskat yâni düsürüldügünü" belirten bir telgraf çektigini bildirdi. Bir müddet sonra Enver ve basmâbeynci Hâlid Hursîd Bey saraydan dönerek; Mahmûd Sevket Pasa'nin sadrazamliga, Erkân-i harbiye-i umûmiye reisi izzet Pasa'nin da baskumandan vekilligine tâyin edildigini binek tasindan halka ilân etti ve; "Pâdisâhim çok yasa!" dedi. Oraya toplanan kalabalik da ayni sözü tekrarlayip; "Ah Mahmûd Sevket Pasa, Edirne'mizi kurtar!" diye bagirdilar.
Tutuklu olarak bulunan sadrâzam Kâmil Pasa ve seyhülislâm Cemâleddîn Efendi haricindeki diger vükelâ (bakanlar) serbest birakildilar. Kâmil Pasa ve Cemâleddîn Efendi de geceleyin serbest birakilip evlerine gönderildiler.
Bâb-i âlî baskinindan sonra, devletin gelecegi tekrar ittihâd ve Terakkî çetesinin eline geçti, örfî idare (siki yönetim) ilân edilip ittihâd ve Terakkiye muhalif olan kimseler Bekir Aga bölügü denilen askerî tevkifhaneye (tutuk evine) gönderildiler. Sultan ikinci Abdülhamîd Han'a müstebid hükümdar, kizil sultân diyen ve onun basina sansür uyguladigini iddia eden ittihâd ve Terakki mensuplari, muhaliflerini tutuklamakla kalmayip, basina sansür koydular, kurduklari daragaçlarinda, nice vatanperver ve masum kimseyi bir bahaneyle îdâm ettiler. Hafiye teskilâti ve istanbul muhafizligi denilen askerî ve siyâsî emniyet teskilâtiyla, bir tedhis ve terör idaresi ve müdhis bir komite hâkimiyeti kurdular. Kâmil Pasa ile seyhülislâm Cemâleddîn Efendi, dâhiliye nâzin Resîd, mâliye naziri Abdurrahmân, muharrir Ali Kemâl ve Doktor Rizâ Nur beyler yurt disina sürüldüler.
Ittihâd ve Terakkî çetesi tarafindan iktidara getirilen Mahmûd Sevket Pasa hükümeti, Kâmil Pasa hükümetinin kabul etmedigi sartlari kabul ederek, bütün Rumeli kit'asiyla beraber Edirne'yi düsmana terk etti ve adalarin gelecegini de ilgili devletlere birakti.
Osmanlı Akıncıları
Akıncılar ya ma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk de ildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek ço u, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.
Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak u runa yapıyorlardı.
Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış, gerekti inde canını vermekten çekinmeyen Hak fedaileriydi. Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı en büyük ideali hâline getirir ve bu u urda ölmeyi cana minnet bilir. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, do rulu u hâl diliyle anlatan Müslüman’ın yaptı ı cihada kadar, çeşitli cihat şekilleri vardır. Akıncılar da haksızlı ı, hak bilen düşmanla yaka paça olmayı tercih etmişler ve bunun neticesinde peygamberlikten sonra mertebelerin en büyü ü olan şehitli i talep etmişlerdir.
ıslâm gerekti inde silâhlı mücadeleye cevaz vermiştir; ama, bu konuda birçok şart belirlemiştir. Müslümanların din, nesil ve mallarının müdafaa edilmesi, düşünce hak ve hürriyetlerinin korunması, yapılan karşılıklı anlaşmalara uyulmaması, Müslümanlara ve onların himayesinde bulunanlara zulmedilmesi, bu hususlardan sadece bazılarıdır. Ama ne acıdır ki biz, bu hakikatleri hiçbir zaman oldu u gibi dışarıya anlatamamışızdır.
Akıncıların vazifesi, başlarındaki beylerin önderli inde sınır muhafazasına çalışmaktır. Akıncılar, bulundukları toprakları korumakla birlikte gelebilecek saldırılara ve tehditlere karşı caydırıcı bir güç konumundaydılar. Avrupalıların sonraki asırlarda kurdu u özel komando birliklerini akıncılardan ilhâm alarak oluşturdu una dâir rivayetler vardır.
Akıncıların akınlarını, Hz. Peygamber dönemindeki seriyyelere benzetebiliriz. Gerekti i yerde düşmana fiilen karşı koyma, halkın can ve mal güvenli ini koruma ve bu u urda savaşma, akıncıların vazgeçilmez hayat tarzıydı.
Bir eski e ri kılıç... Kakmalarla süslü kını,
Bununla belki yapılmıştı Türk’ün ilk akını!
Bir eski e ri kılıç... Kabzasında yakutlar,
Bununla belki kırılmıştı bir zaman putlar....
Osmanlı, Hazreti Peygamber’in (sas): “Ne zulmediniz ne de zulme u rayınız.” sözünü kendine şiar edinmişti. O kimsenin hakkına tecavüz edip, kimseyi ezmezken; ezilmemeye, zulme u ramamaya da dikkat ediyordu. Bunun için Payitaht’ta ordu savaş için hazırlanırken, hafif piyade birli i olan akıncılarla zaman kazanılıyor, âni baskınlara karşı teyakkuzda olunuyor ve sınır muhafaza ediliyordu. Akıncılar, Fatih Sultan Mehmet’in şu sözlerini kendilerine düstur ediniyor gibidir: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zîrâ elimizde ıslâm kılıcı var. E er bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gazi demek yalan olur.” Yine şanlı padişah Fatih Sultan Mehmet: “Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” derken, onun akıncıları da aksini yapamazdı zaten. Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde, devlet, millet ve fert olarak kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismara da hiçbir şekilde izin vermediler.
Akıncılı ın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldı ı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyli inin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılı ın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük eme i olmuştur.
ılk zamanlar akıncı beylerinin ço u, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini oca a alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir selâhiyete sahipti, emirleri do rudan do ruya padişahtan alırdı.
Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koydu u için, di er birçok oca ın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.
Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kâfilelerle
Silâh ve teçhizatları uygun olmadı ından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı.
Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil de ildir. Rumeli’de serhat boylarına yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.
Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Topu topu bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce pani e kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı e ersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır ba latırdı. Kat kat nasır ba lamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir. Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü a ası ve bölük a ası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan mızrak, balta ve bozdo andı. Akıncılar Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’yi pîr olarak görürlerdi.
Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.
Yahya Kemal Beyatlı
Akıncılı a kabul edilmek çok zordu. Bunun için do rudan do ruya beyin rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birli in mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı.
Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan o ula geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert oldu undan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp da ıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sa lamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.
Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Osmanlı Türk’ü olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlı a kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı.
Bir akıncı adayı; imam, köy keşüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.
Akıncı ordu birlikleri di er ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da, binbaşı komuta ederdi. Bir hareketin akın adını alabilmesi için, bu akına beyinin katılması gerekiyordu.
Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı. Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihalo lu, Evrenoso lu, Turhano lu ve Malkoço lu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan o ula intikal etmiştir. Mihalo lu, Sofya’da; Evrenoso ulları, Arnavutlukta; Turhano ulları, Mora’da; Malkoço ulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye ba lı de ildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.
Akıncıların en yi itleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yi itlerin ço unun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. ıhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, ma lup olmamak mümkün de ildir.’
Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerekti i zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna u rardı.
Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın takti i şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birli in ele geçirece i şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.
Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (topra a) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, di eri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzlu a meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.
Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.
Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşanın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek ço u telef olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanlarının emri altındaki Tatar askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.
Akıncılar ya ma gâyesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren bir topluluk de ildi. Onlar, kendilerine kılıç çekmeyene kılıç çekmez; ‘aman’ dileyene dokunmazlardı. Serhat topraklarında yaşayan akıncıların pek ço u, Avrupa ve Balkan dillerini bilen, aynı zamanda bilgili ve kültürlü insanlardı.
Akıncılar, baştan neyi kabul ettiklerini çok iyi biliyor, ölümle kol kola hayatlarını devam ettiriyor ve bunu sırf Allah rızasını kazanmak u runa yapıyorlardı.
Akıncılar, gönüllerindeki aşk ve heyecanla kendilerini devletin milletin ve dinlerinin bekâsına adamış, gerekti inde canını vermekten çekinmeyen Hak fedaileriydi. Gönlünde bu aşk ve heyecanı tutuşturabilen insan, cihadı en büyük ideali hâline getirir ve bu u urda ölmeyi cana minnet bilir. Kalemiyle cihada iştirak eden yazardan, do rulu u hâl diliyle anlatan Müslüman’ın yaptı ı cihada kadar, çeşitli cihat şekilleri vardır. Akıncılar da haksızlı ı, hak bilen düşmanla yaka paça olmayı tercih etmişler ve bunun neticesinde peygamberlikten sonra mertebelerin en büyü ü olan şehitli i talep etmişlerdir.
ıslâm gerekti inde silâhlı mücadeleye cevaz vermiştir; ama, bu konuda birçok şart belirlemiştir. Müslümanların din, nesil ve mallarının müdafaa edilmesi, düşünce hak ve hürriyetlerinin korunması, yapılan karşılıklı anlaşmalara uyulmaması, Müslümanlara ve onların himayesinde bulunanlara zulmedilmesi, bu hususlardan sadece bazılarıdır. Ama ne acıdır ki biz, bu hakikatleri hiçbir zaman oldu u gibi dışarıya anlatamamışızdır.
Akıncıların vazifesi, başlarındaki beylerin önderli inde sınır muhafazasına çalışmaktır. Akıncılar, bulundukları toprakları korumakla birlikte gelebilecek saldırılara ve tehditlere karşı caydırıcı bir güç konumundaydılar. Avrupalıların sonraki asırlarda kurdu u özel komando birliklerini akıncılardan ilhâm alarak oluşturdu una dâir rivayetler vardır.
Akıncıların akınlarını, Hz. Peygamber dönemindeki seriyyelere benzetebiliriz. Gerekti i yerde düşmana fiilen karşı koyma, halkın can ve mal güvenli ini koruma ve bu u urda savaşma, akıncıların vazgeçilmez hayat tarzıydı.
Bir eski e ri kılıç... Kakmalarla süslü kını,
Bununla belki yapılmıştı Türk’ün ilk akını!
Bir eski e ri kılıç... Kabzasında yakutlar,
Bununla belki kırılmıştı bir zaman putlar....
Osmanlı, Hazreti Peygamber’in (sas): “Ne zulmediniz ne de zulme u rayınız.” sözünü kendine şiar edinmişti. O kimsenin hakkına tecavüz edip, kimseyi ezmezken; ezilmemeye, zulme u ramamaya da dikkat ediyordu. Bunun için Payitaht’ta ordu savaş için hazırlanırken, hafif piyade birli i olan akıncılarla zaman kazanılıyor, âni baskınlara karşı teyakkuzda olunuyor ve sınır muhafaza ediliyordu. Akıncılar, Fatih Sultan Mehmet’in şu sözlerini kendilerine düstur ediniyor gibidir: “Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allah huzuruna varınca inayet ola. Zîrâ elimizde ıslâm kılıcı var. E er bu zahmeti ihtiyar etmezsek, bize gazi demek yalan olur.” Yine şanlı padişah Fatih Sultan Mehmet: “Üstümüze kılıç çekilmedikçe, ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” derken, onun akıncıları da aksini yapamazdı zaten. Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde, devlet, millet ve fert olarak kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismara da hiçbir şekilde izin vermediler.
Akıncılı ın temelinin Osman Gazi döneminde, Köse Mihal tarafından atıldı ı söylenir. Orhan Gazi zamanında daimî piyade ve süvari askerlerinin teşkiline kadar hep akıncılar kullanılmıştır. Osmanlı uç beyli inin kısa sürede devlet hâline gelmesi de, akıncılar sayesinde olmuştur. Akıncılı ın bir ocak şeklinde kurulmasında Evrenos Beyin büyük eme i olmuştur.
ılk zamanlar akıncı beylerinin ço u, Osman Gazinin yoldaşları olan kumandanların çocuklarıydı. Akıncı beylerinin yetkileri çok geniştir, onlar istediklerini oca a alır istemediklerini de ocaktan çıkarabilirlerdi. Divan-ı Hümâyun bu işlere hiç karışmazdı. Çok güvenilen akıncı beyi büyük bir selâhiyete sahipti, emirleri do rudan do ruya padişahtan alırdı.
Akıncı beylerinin rütbeleri sancak beyi seviyesindeydi. Akıncı eri, yüzlerce defa canını ortaya koydu u için, di er birçok oca ın subayından imtiyazlıydı. Akıncılar içerisinde fedai, dalkılıç, serdengeçti, deli, azap, gönüllü, beşli gibi şahıs ve grup isimleri vardı. Küçük rütbeli akıncı zabitlerine ‘toyca’ veya ‘taviçe’ denirdi. 16. yüzyıl sonlarında 40 bin olan akıncı mevcudu, zaman içerisinde artma ve azalmalar göstermiştir.
Akıncılar, yakaladıkları esirlerden aldıkları bilgileri merkeze iletirlerdi. Akınlar, katılan akıncı sayısına göre isimler alırdı. 100 kişiden az akıncıyla yapılana çete, 100’den fazla kişiyle yapılana haramilik, akıncı beyinin kumandası altında yapılana ise, akın denirdi.
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kâfilelerle
Silâh ve teçhizatları uygun olmadı ından, akıncılar kale kuşatmasına katılmazlardı; ancak akıncı fedâilerinden serdengeçtiler, kuşatılmış kaledeki düşmanın arasına dalarlardı.
Akıncılar, sürekli ordu birliklerine dahil de ildir. Rumeli’de serhat boylarına yakın yerlerde yaşayan akıncılar, sınır bölgelerinde pürüz çıkaran düşman memleketlerine âni baskınlar tertipleyerek onları yıpratırlardı.
Bu gruplar içerisinde en ilginci ‘deli’ adı verilendir. Düşmanı görünce âdeta deliye dönen bu grubun mensuplarını kimse durduramazdı. Ordu ile sefere iştirak ettiklerinde, savaşın en ön safında yer alır ve düşmana ilk onlar saldırırdı. Bu gruptan olanlar bazen hiçbir silâh kullanmaz, sadece kendilerini savunmak için yanlarında bulundurdukları kalkanlarla düşmanın içerisine dalar, kendilerine yapılan kılıç hamlelerini kalkanlarıyla savuşturup, mermere vurarak sertleştirdikleri o koca elleriyle düşmanın yüzünde şimşekler çaktırırlardı. Topu topu bir avuç deliyle baş edemeyen düşman, geride kendi sayısına yakın Türk ordusunu görünce pani e kapılır ve birer ikişer kaçışırdı. Bu delilerin bir kısmı e ersiz ata biner, bir kısmı da akşama kadar ellerini mermer gibi sert cisimlere vurarak nasır ba latırdı. Kat kat nasır ba lamış bu eller, düşman için kılıçtan daha tesirli bir silâh olurdu. Deli adıyla anılan bu süvariler, 15. yüzyıl sonlarından itibaren istihdam edilmişlerdir. Önceleri sadece Avrupa’daki sınır boylarında kullanılan deliler, ‘bayrak’ adı altında 60’ar kişilik ocaklara ayrılırdı. Başlarındaki kumandanlarına Delibaşı denirdi. Delibaşın altında gönüllü a ası ve bölük a ası gibi zabitler vardı. Deli süvarisi olmak isteyen, cesaretiyle kendini ispatlamak zorundaydı. 16. yüzyılda kurt, sırtlan, pars gibi vahşi hayvan derilerinden yapılmış elbiseler giyen delilerin, atları da akıncılarınki gibi çevik ve dayanıklıydı. Delilerin silâhları ise, akıncılarınki gibi kılıç, kalkan mızrak, balta ve bozdo andı. Akıncılar Hazreti Hamza ve Hazreti Ali’yi pîr olarak görürlerdi.
Bilmemiş var mı geniş yeryüzünün serhaddi,
Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi.
Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına
Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.
Yahya Kemal Beyatlı
Akıncılı a kabul edilmek çok zordu. Bunun için do rudan do ruya beyin rızası gerekirdi. Zîrâ kötü bir akıncı, birli in mahvına sebep olabilirdi. Çok süratli intikâl, seri hareket, harikulâde süvarilik, fevkalâde silâhşorluk bu işin olmazsa olmazlarındandı.
Bazı istisnalar haricinde akıncılık, babadan o ula geçerdi. Akıncılar savaş zamanlarında ordudan önce düşman arazisine girerek, orduya yol açar ve kurulması muhtemel pusuları bozardı. Akıncılar düşman topraklarına girecekleri zaman, kademeli olarak birkaç bölüme ayrılır, ilk kuvvetin karşısına mukavemet eden bir düşman çıkarsa, arkadakiler yetişip ona yardım ederdi. Akıncıların hücumları âni ve sert oldu undan, hemen her zaman düşman kuvvetlerini sarsıp da ıtırdı. Ayrıca ordunun yolu üzerindeki hububat muhafazasını sa lamak, esirler vasıtasıyla düşmandan haber toplamak, köprü ve geçit gibi yerleri emniyet altında tutmak da akıncıların vazifeleri arasındaydı.
Akıncı olabilmenin şartlarından birisi de, Osmanlı Türk’ü olmaktı. Devşirmelerin devletin her kademesine, hatta sadrazamlı a kadar, yükselebilme imkânı varken, akıncı olmaları imkânsızdı.
Bir akıncı adayı; imam, köy keşüdası veya dürüst birini kefil göstermek zorundaydı.
Akıncı ordu birlikleri di er ordu ocakları gibi komuta kademesine bölünürdü. Her on akıncıyı onbaşı; yüz akıncıyı subaşı; bin akıncıyı da, binbaşı komuta ederdi. Bir hareketin akın adını alabilmesi için, bu akına beyinin katılması gerekiyordu.
Bu komuta zincirini, bütün kuvvetlerin başında olan akıncı beyi tanımlardı. Akıncı beyini devlet tayin ederdi. Bu önemli kumandanlık uzun süre Mihalo lu, Evrenoso lu, Turhano lu ve Malkoço lu gibi ünlü akıncı ailelerinde kalmış ve babadan o ula intikal etmiştir. Mihalo lu, Sofya’da; Evrenoso ulları, Arnavutlukta; Turhano ulları, Mora’da; Malkoço ulları da Silistre dolaylarında bulunurlardı. Osmanlı’da akıncılar, merkezî idareye ba lı de ildi, sınır boylarında ocaklar hâlinde teşkilâtlandırılmıştı. Her mıntıkanın kumandanı ayrıydı ve akıncılar mensup oldukları sülâlenin ismiyle anılırdı.
Akıncıların en yi itleri ‘dalkılıç’ ve ‘serdengeçti’ adı ile anılırdı. Bunlar akıncıların fedai kısımlarıydı. Bu fedailerin düşman içine dalmak ve mahzûr bulunan bir kaleye girmek gibi çok zor görevleri vardı. Bu yi itlerin ço unun böyle bir vazifeden geri dönme ihtimalleri azdı. ıhtiyar Cezzar Ahmet Paşa karşısında ilk yenilgisini tadan Napolyon’un şu sözleri, Osmanlı askerini anlamak açısından mânidârdır: “Osmanlı askerini dalkılıç olmaya mecbur edecek kadar sıkıştırmak el vermez, bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz adam meydana çıkarsa, ma lup olmamak mümkün de ildir.’
Akıncılar, ordunun genellikle beş günlük mesafe ilerisinde yol alırlardı. Bir düşman ordusuna dalmak gerekti i zaman, bu vazifeyi yapacaklar ordudan ayrılır, düşmanı vurmak icabeden yere kadar giderler, âni ve şiddetli şekilde düşman saflarına dalarlardı. Bunun neticesinde düşman şaşırır ve bozguna u rardı.
Düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını alt üst ederek savaşın kazanılmasında önemli rol oynayan akıncıların akın takti i şöyleydi: Akıncı ordusu belirli bölümlere ayrılır, ayrılanlar da daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederdi. Sefer yapılacak ülkede her birli in ele geçirece i şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılır, dönüşte birlikler gene belirli yerlerde, fakat daha önce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşerek, vatan topraklarına dönerdi. Bu durum düşman ülkesini korku içerisinde bırakırdı. Kasırgalar gibi esip geçen akıncıların, ne zaman, nerede ortaya çıkacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.
Devlet tarafından akıncıların isimlerini, eşkallerini ve tımara (topra a) sahip olanların listelerini gösteren bir defter tutulurdu. Defterler iki nüsha hâlinde tanzim edilir, bunlardan biri merkezdeki defterhanede, di eri de akıncıların bulundukları eyalet veya sancakların kadılıklarında muhafaza edilirdi. Böylece herhangi bir yolsuzlu a meydan verilmezdi. Her akın sonunda şehit veya malûllerin yerine, kuvvetli gençler akıncı olarak kaydedilirdi. Akıncılara tahsis edilen bir maaş yoktu. Elde ettikleri ganimetlerin 1/5’ini pençlik (humus) vergi olarak verdikten sonra, kalanlarla geçimlerini temin ederlerdi. Bazılarının ise tımarları (işleyebilecekleri toprakları) vardı.
Akıncıların atları hızlı, dayanıklı ve süratli olanlardan seçilirdi. Akıncılar sefere çıkarken yanlarında dört-beş at götürürler, yorulan atları konak yerlerinde bırakarak, hız kaybetmeden yollarına devam ederlerdi.
Uzun mesafeleri, kısa sürede koşabilecek şekilde yetiştirilen ve birçok meziyeti olan akın atlarının eskisi kadar yetiştirilememesi, bu teşkilâtın zayıflama sebeplerindendir. Fetihler döneminin sona ermesi ve duraklama devrinin başlaması ile akıncılar görülmez olmuştur. 1595 yılında Koca Sinan Paşanın Eflak’ta Prens Mihal’e yenilmesi üzerine Tuna’nın öte yakasında kalan akıncıların ve akın atlarının pek ço u telef olmuştur. 16. yüzyıldan itibaren sayıları iyice azalan akıncılar, geri hizmetlerde kullanılmaya başlanmıştır. Akıncıların yerini bu dönemden sonra Kırım Hanlarının emri altındaki Tatar askerleri almıştır. Akıncı adı 1826 yılında resmen ortadan kalkmıştır.
Patrona Halil İsyanı
Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil idaresinde, bu ayaklanma 28 Eylül 1730'da başlayıp günlerce sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine yeğeni I. Mahmud tahta geçirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilen devir sona erdirilmiştir
Ayaklanmanın nedeni
Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören ve büyük bir ekonomik sıkıntı çeken bir kitle olmuştur. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Uzun zamandır maaşlarını alamayan Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.[2]
Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, halkın ekonomik sıkıntısına ve yüksek enflasyona rağmen geceli gündüzlü ziyafetlerin, çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar.[3][4] Tarihçi Şem'danî-zâde ise daha pratik bir anlatım ve örneğinle ayaklanmaya neden olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı "mirasyedi meşreb, gece gündüz zevk u sürûr icad idüb halkı aldadacak şey lâzımdır deyû bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurub erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binub inerken hubbaz yiğidlere kadınları kucaklatdıran, hoş-seda ile şarkılar söylettiren" kişi olarak tarif eder.[5] Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.
Bu isyanın arkasında ilk kez imparatorlukta seküler yeniliklerin yapılmasının da katkısı vardı - ki bu nedenle zaten isyan süresince isyankarlar hep şeriatta söz etmişlerdir. Ayaklanmanın yöneticilerin aşırı tüketiminden kaynaklandığına dair iddialar da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve diğer yöneticilerin muhallefat (ölenin bıraktığı mallar) kayıtlarının karşılaştırılmasıyla tutarsızdır. Bu dönem yöneticilerinin tüketim alışkanlıkları ve gündelik yaşam harcamaları önceki dönemdekilerden pek farklı değildir. Bu arada, III. Ahmed'den önceki padişahların büyük kısmının Edirne'de ikamet etmiş olmaları ve bu süre içinde İstanbul'un bakımsız kalması ve III. Ahmed'in İstanbul'a yerleşmesi sonrası yapılan - belki biraz gösterişli ama çoğunluğu gerekli- birçok yatırımın da dışarıdan aşırı harcamalar olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır. Son olarak, her ne kadar Patrona Halil'İn yönetici olarak belirgin özellikleri olsa da o dönem yönetim yapısı içinde, devlet içinde belli desteği olmadan bu tür bir isyan ve yönetim değişikliğinin yapılmasının neredeyse olanaksız olduğu da düşünülmelidir. Nitekim bu isyan sırasında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın 1718-1730 seneleri arasındaki uzun süreli sadaret döneminde (Nevşehirli Damat İbrahim paşa öncesi, III Ahmed 1703-1718 arası 15 senede 13 sadrazam değiştirmiştir) oluşturduğu kadrolara yönelik Kaymak Mustafa Paşa gibi umeranın ve seküler uygulamalara yönelik İspirzade Ahmet Efendi, Zülali Hasan Efendi gibi ülemanın ve yeniçerilerin isyancı yandaşlığı belirgindir [6].
Ayaklanmanın idaresi ve gelişmesi
Halk isyanının elebaşısı Horpeşteli Arnavut Halil, leventlik ve Rumeli'de yeniçerilik yapmıştı ve yakın hemşehrileri arasında "Patrona" (koramiral) lakabıyla anılmaktaydı. İstanbul'da bir ara hamam tellaklığı veya esnaflık yaptığı da söylenmektedir. İstanbul meyhanelerine devam ettiği, devamlı alkol aldığı ve ihtilal yoldaşlarını da bu meyhanelerde tanıdığı bilinmektedir. Patrona Halil'i kendini ayaklanmaya elebaşılık etmeye kışkırtanların telkinleri ile 1730 yaz sonunda bir ihtilalci kadro toplamış ve ilk ihtilal planlama toplantısı 25 Eylül 1730'da Mevlid Alayı günü yapılmıştır. Bu grupta başkan Patrona Halil; yardımcıları Muslu Beşe ve Emir Ali ve kolbaşı kurmaylar olarak Ali Usta, Karayılan, Çınar Ahmed, Oduncu Ahmed, Derviş Mehmed, Erzurumlu Mehmed, Küçük Muslu, Kutucu Halil adlarında daha çok zorba olarak adları çıkmış halk adamları bulunmaktaydı. Zorba ayaklanmacılar 28 Eylül Perşembe günü bayrak açıp şeriat için herkesi bayrak altına gelmesini istediklerini bağırarak üç koldan şehirde yürüyüşe geçtiler. Kapalıçarşı'ya Bayezid Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar; çarşıya girip tüccarlara zorla dükkânlarını kapattırdılar ve çarşı girişlerini tutup kimsenin alışveriş için girememesini sağladılar. Birden yürüyüş kolları kalabalıklaşıp büyümeye başladı. Ana kola hedef Etmeydanı oldu ve Patrona Halil ve erkanı bu meydanı merkez seçtiler. Bir grup da Üsküdar'a geçip orada muzır çıkarmaya başladı. Asayişi sağlaması gereken Yeniçeri Ağası Hasan Paşa bu kargaşalığa önce müdahale eder göründü ise de kalabalık dallanıp budaklanınca korkup, kurtulma çaresini kaçıp saklanmakta buldu.
Sultan ve sadrazam Damad İbrahim Paşa Üsküdar'da idiler. İstanbul Kaymakamı karşıya geçip gelişmeler hakkında bilgiler verdi. Karşılık olarak yapacakları kararlaştırmak için devlet adamları ve yüksek ulema Üsküdar'a çağrıldı ve Sancak-i Şerif Topkapı Sarayı'ndan çıkarılıp getirildi. O gece Sultan, Sadrazam ve devlet erkanı İstanbul'a geçip Topkapı Sarayı'na yerleştiler. Fakat o akşam Yeniçeriler ve Acemoğlanları da kazan kaldırıp, şeriat için yürüyüşe geçen ve geceyi sokaklarda geçiren halka katıldılar. 29 Eylül günü ayaklanmacılar İstanbul'un kontrolünü ellerine almışlardı. Patrona Halil yandaşlarına emirler verip yağmalar ve baskınlar düzenleyip isyana katılmayan veya isyancıların uygun görmedikleri kişilerin öldürülmelerine başlandı. Bu aranan ve kayıplara karışan kişiler arasında devrin ünlü şairi Nedim de bulunmaktaydı. Böylece Patrona bir terör havası yaratmayı ve kendine muhalif olacaklara gözdağı verip muhalefeti önlemeyi başardı. Etmeydanı'nda bulunan elebaşılar heyeti karargahına müderrisler getirip isteklerini fetvalar şekline dönüştürüp güya meşruiyet kazandılar. "Şeriat isteriz" yaygaralarıyla sokaklara dökülmüş acayip halk psikolojisi içinde bulunan halk güruhuna, tomruk ve zindan mahkûmlarının salınması ile katılanlar ve İstanbul'un bütün ayaktakımı öncülük ve liderlik etmeye başladı.
Bu gelişmeler üzerine Saray'dan gönderilen bir aracı ile Sultan III. Ahmet isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. Patrona Halil'in, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kellelerinin kesilmesini istediği belirtildi. Sultan duruma el koymak için Sancak-i Şerif'in açılmasını ve müslümanların bu sancak altına çağrılmasını emretti. Bu emire uyan çok az sayıda kişi Patrona Halil'in devriyeleri tarafından hemen dağıtıldılar. Yeni Kaptan-ı Derya olarak atanan Abdi Paşa, Patrona ile şahsi bir görüşme yapıp uzlaşma yolları araştırdı; ama başarı kazanamadı.
Sadrazamın idamı
30 Eylül'de Topkapı Sarayı'nda yapılan toplantıda Zülali Hasan Efendi, Sadrazam İbrahim Paşa'nın idam edilmesini önerdi. Ulemanın fetvası da alınarak akşama doğru Sadrazam İbrahim Paşa ve damatları Mustafa Paşa ve Mehmed Paşa Kapılararası'nda boğduruldular. 1 Ekim sabahı, cesetleri öküz arabalarına konulup Saray'dan çıkartılıp isyancılara verildi. Ayaklanmacılar cesetleri İstanbul sokaklarında sürükleyip herkese gösterdiler.
Fakat, ayaklanmacılar arasında bu cesetlerden hiçbirinin İbrahim Paşa'ya ait olmadığına dair bir şüphe uyandı. Tekrar Saray'a bir yürüyüş başladı. Alay Köşkü önünde büyük bir kalabalık toplandı. Padişah pencereden görünmek zorunda kaldı.
III. Ahmed'in tahttan feragati ve I. Mahmut'un tahta geçişi
Ulemadan Zulalî Hasan Efendi ve İspirzade asilerle uzlaşmaya gönderildiler. Fakat Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan III. Ahmet'in tahtan indirilmesini istediler. Uzlaşma heyeti de Patrona Halil ile isyanın sona ermesinin ancak Sultan III. Ahmed'in tahttan inmesi ile mümkün olacağına anlaştılar. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan III. Ahmet, 30 Eylül gecesi yeğeni Şehzade Mahmud'u Kafes Köşkü'nden getirip önce alnından öptü; saltanata dair öğütlerde bulundu ve şehzadeleriyle birlikte yeni sultana biat etti.
I. Mahmud önce Hirka-i Saadet dairesinde namaz kılıp dua etti ve gece yarısından sonra iç biat törenine katılıp Saray halkının tebriklerini kabul etti. 2 Ekim,1730'da İstanbul Osmanlı tahtına I. Mahmut geçtiğini ilan eden cülus toplari ile uyandı. O gün Sadrazamlığa Silahdar Mehmed Paşa tayin edilmişti. Babüsaade onune kurulan bir tahta oturan I. Mahmut için dış biat törenine hemen başlandı. Bu torende protokol ayaklanma liderlerinin uygunsuz giysi, hareket ve tavırları ile bir skandal oldu. Ön sırada baldırı çıplak Yeniçeri eri kıyafeti giyinmiş ile silahları kuşanmış olarak Patrona Halil, Muslu Beşe vb efradı yer almışdı.
Ayaklanmacılar hemen organize olmaya başladılar. Patrona Halil, İstanbul Kadısı olarak Müderris İbrahim'i, Yeniçeri Ağası olarak eski yoldaşı Nişli Kel Mehmed'i ve Sekbanbaşı olarak Urlu Murteza'yi atamıştı. Yeni Padişah, ayaklanmacıların hazırladığı listelere göre, ta en küçük görev olan kürsü şeyhliğine kadar, yeni atamalar yapmak zorunda kaldı. Örnegin, Patrona'ya ayaklanmadan önce borç vermiş ve ayaklanma sırasında kredi sağlamış olan Yanaki adlı bir Rum kasap Boğdan Voyvodalığı'na kâğıt üzerinde atanmıştı.
6 Ekim 1730'da yeni Padişah için Eyüp'da yapılan kılıç alayında İstanbul halkı arasından geçip camide, İslam peygamberi Muhammed'in kılıcını kuşandı.
Ayaklanmanın sonrası ve sonuçlar
Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulundugu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı. II. Mahmud ayaklanma elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve unvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti. Güvenilir adamları aracılığıyla I. Mahmut, Kapıkulu asker ocaklarındaki isyancıları ve Patrona EFE EKREM etrafındaki kalabalığı kendi safına çekmekte biraz başarı kazandı. Patrona Halil, Şeyhülislam ve kazaskerin kefil olmaları ile bu yoldaşlarının ayrılmasını kabul etti.
Fakat yine bir ay boyunca Patrona sık sık Etmeydanı karargahından ayrılıp silahlı olarak Sultan'ın huzuruna çıkıp istek ve önerilerde bulunmakta ve ayrıca çarşı pazarda denetimde bulunmaktaydı. Kasım 1730 ortasında (çoğu Arnavut asıllı olan) Patrona Halil erkanı ile kapıkulu askerleri arasında, özellikle Patrona Halil erkanına sağlanan ayrıcalıklardan doğan hoşnutsuzluk dolayısıyla, uyuşmazliklar başladı. Bunu önlemek için Patrona Halil Sadaret Kaymakamı görevini yüklenmek istediğini Sultan'a bildirdi. Bunun zararını anlayan Sultan hemen Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmed Paşa'ya bir plan hazırlatıp uygulamaya koydu. 23 Kasım'da genel gündemli bir Divan-ı Hümayun toplantısı hazırlanıp Patrona Halil ve bütün erkanı bu toplantıya çağrıldı. Burada 25 Kasım'da bir gizli toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu gizli toplantiya gelen Patrona, erkanı ve muhafızları birbirinden ayrıldı. Silahlarından arındırılan Patrona Halil ve erkanı Sünnet Odası'ndan alınarak bir baskınla öldürüldüler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise birer ikişer ayrı ayrı idam edildiler. Enderun avlusu ve Sofay-i Hümayun bir savaş meydanına döndü. Patrona, erkanı ve mufahızlarının kelleleri ve cesetleri Saray'dan arabalarla çıkarılınca zorba kalabalıkları da hemen dağıtıldı.
İstanbul sıkı bir denetime alındı. Özellikle hamamlarda çalışıp yaşayan Arnavutlar dağıtıldı. 2.000 kişi yakalanıp ya idam edildi ya da Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Böylece 25 Kasım'dan hemen sonra Patrona Halil isyanı kalıntıları sona erdirilip I. Mahmud'un gerçek saltanatı başladı.
----------------------------------------
Patrona Halil ısyanı
Târihte Lâle devri olarak bilinen döneme son veren isyan hareketi. Patrona ihtilâlini hazirlayan çesitli; siyâsî, ekonomik, sosyal ve idâri sebepler vardir. Merkezde sadrâzam Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'ya karsi olan devlet adamlari, bilhassa devlet içerisinde yapilan idarî ve sosyal islâhatlarin askerî teskîlât içerisinde de yapilacagini öne sürerek, yeniçeri ocagini isyana tesvik ediyorlardi. Bu arada uzun süren ve Lâle devri denilen sulh devresinde istanbul'u güzellestirmek amaci ile girisilen saray, konak, yali ve bahçe gibi insâatlari da, lüks ve israftan sayarak halki kiskirtmaktan geri durmuyorlardi.
Son olarak 1723 iran seferinin baslangiçta muvaffakiyetli neticeler alinmasina ragmen, sonradan Osmanli Devleti aleyhine dönmesi ve bozgun haberlerinin istanbul'a gelmesi üzerine, yeniçeriler ile birlikte istanbul halki ve esnafinin da ibrahim Pasa idaresine karsi hosnutsuzluk belirtmeleri, isyan için firsat kollayanlari harekete geçirdi. Bunlarin basinda. Patrona lakabiyla taninan ve o târihe kadar ufak tefek disiplinsizlikleri yaninda, Nis ve Vidin'de meydana gelen yeniçeri ayaklanmalarina katilarak dâima menfî davranislarda bulunan ve kapdân-i derya Abdi Pasa'nin tavassutuyla idamdan kurtulan, Halil adinda bir serseri gelmekteydi. Patrona Halil, etrafinda topladigi istanbul'daki gayr-i Türk serseri takimindan meydana gelen avânesi ile isyan hazirliklarina basladi. Bu arada sultan üçüncü Ahmed Han, bizzat iran seferine çikmak üzere Üsküdar'a geçmis bulunuyordu.
Nitekim Pâdisâh'in istanbul' dan ayrilmasini firsat bilen Patrona Halil, Muslu Pasa, Ali Usta, Kara Yilan, Emir Ali, Çinar Ahmed, Oduncu Mehmed, Laz Mustafa, Tursucu ismail. Gavur Ali, Cigerci Ramazan gibi âsîlerle 28 Eylül 1730 Persembe günü isyan etti. isyani Bâyezîd'de baslatan âsîler, esnafdan, dükkânlarini kapayip kendilerine katilmalarini istediler. Patrona Halil, daha sonra bir mikdâr âsiyle Aga kapisina gitti. Yeniçeri agasi Hasan Aga, üç yüz kisi ile karsi koydu ise de tutunamayip geri çekildi. Yeniçeri agasinin geri çekilmesi, âsîleri cesaretlendirdi ve Aga kapisindaki ve baska hapishanelerdeki mahkûmlari serbest birakip, kendilerine kattilar. Sipâhî çarsisi ve Bit pazarinda bulduklari silâhlari yagma ederek, Saraçhâne'yi kapattilar.
Istanbul kaymakami Mustafa Pasa, isyani haber alir almaz, hâdiselerden Pâdisâh'i haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamlari istanbul'a geldiler ise de, Lâle devrinin sulh, sükûn ve huzuruna alisan devlet adamlarinin isyani bastirmak için uzun müzâkereler ile vakit geçirmeleri, âsîlerin iyice kuvvetlenmesine sebeb oldu. Asîler ikinci gün bir liste yapip kirk bir kisinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Listede; sadrâzam Dâmâd ibrahim Pasa, kapdân-i derya ve istanbul kaymakami Mustafa Pasa, sadâret keşüdasi Mehmed Pasa, seyhülislâm Abdullah Efendi ile otuz yedi kisinin isimleri vardir. Sultan Ahmed Han, âsîlerin istedigi sahislari vazifeden alip, istanbul'dan uzaklastirarak, hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirlige silâhdâr Mehmed Pasa tâyin edildi. Seyhülislâmin öldürülmesi dînen caiz olmadigina dâir ulemânin fetva vermesi üzerine, âsîler seyhülislâmin öldürülmesinden vazgeçtiler. Ancak diger üç vezîrin basini istemede ayak direttiler. Pâdisâh, âsîlerin istegine bas egmek mecburiyetinde kaldi. Dâmâd ibrahim Pasa, âsîlerin eline geçince, Kaymakam Mustafa ve Mehmed pasalarla beraber hunharca öldürüldü. Pek çok hayir ve hasenat, saheser mîmârî ve ilmî eserlerin bânîsi Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'nin öldürülmesiyle, âsîler daha da simararak kendilerince tâyinler yaptirip gittikçe cesaretlendiler, ilk önce sadâkatle bagliliklarini ve Pâdisâh'dan hosnûd olduklarini bildiren âsîler, asil niyetlerini ortaya koyarak sultan üçüncü Ahmed Han'in hal'ini istemeye basladilar. Sultan üçüncü Ahmed Han, tahttan çekilmedikçe âsilerin isteklerinin tükenmeyecegini anlayinca, isyanin önüne geçmek ümidiyle, kardesinin oglu sehzade Mahmûd adina saltanattan feragat etti. 1/2 Ekim 1730 gecesi velîahd sehzâde Mahmûd, Osmanli sultâni oldu.
Birinci Mahmûd Han, üçüncü Ahmed Han'in feragati ve âsîlerin arzulariyla Osmanli sultâni oldugu zaman, hâkimiyet tamamen âsilerin elinde idi. Âsilerin reisi Patrona Halil ve avânesi devletin önemli mevkilerine kendi tarafdârlarini getirtmisti. Asîler, istediklerini yapiyorlardi. Sultan Mahmûd, buna mâni olmak için Patrona Halîl ve adamlarini ortadan kaldirmaya karar verdi. Âsilerin devlet kadrosuna tâyin ettiklerini vazifeden alip, onlari istanbul'dan uzaklastirma çârelerini arastirdi. Birinci Mahmûd Han, âsileri ortadan kaldirabilecek devlet adamlarini dikkat çekmeden önemli yerlere getirdi. Sonra Patrona Halil'e Rumeli beylerbeyligi rütbesini verdi ve hil'at giymek için geldigi Revân köskünde, on yedinci bölük agasi Halîl Aga'ya bogdurttu. Disarida bekleyen âsî elebaslari da; "Hil'at giydirilecektir" denilerek birer birer içeri alindi ve hepsi öldürüldü (15 Kasim 1730). Böylece istanbul'da asayisi yeniden te' min eden sultan birinci Mahmûd, devlet otoritesini kuvvetlendirdi.
Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil idaresinde, bu ayaklanma 28 Eylül 1730'da başlayıp günlerce sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine yeğeni I. Mahmud tahta geçirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilen devir sona erdirilmiştir
Ayaklanmanın nedeni
Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören ve büyük bir ekonomik sıkıntı çeken bir kitle olmuştur. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Uzun zamandır maaşlarını alamayan Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.[2]
Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, halkın ekonomik sıkıntısına ve yüksek enflasyona rağmen geceli gündüzlü ziyafetlerin, çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar.[3][4] Tarihçi Şem'danî-zâde ise daha pratik bir anlatım ve örneğinle ayaklanmaya neden olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı "mirasyedi meşreb, gece gündüz zevk u sürûr icad idüb halkı aldadacak şey lâzımdır deyû bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurub erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binub inerken hubbaz yiğidlere kadınları kucaklatdıran, hoş-seda ile şarkılar söylettiren" kişi olarak tarif eder.[5] Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.
Bu isyanın arkasında ilk kez imparatorlukta seküler yeniliklerin yapılmasının da katkısı vardı - ki bu nedenle zaten isyan süresince isyankarlar hep şeriatta söz etmişlerdir. Ayaklanmanın yöneticilerin aşırı tüketiminden kaynaklandığına dair iddialar da Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve diğer yöneticilerin muhallefat (ölenin bıraktığı mallar) kayıtlarının karşılaştırılmasıyla tutarsızdır. Bu dönem yöneticilerinin tüketim alışkanlıkları ve gündelik yaşam harcamaları önceki dönemdekilerden pek farklı değildir. Bu arada, III. Ahmed'den önceki padişahların büyük kısmının Edirne'de ikamet etmiş olmaları ve bu süre içinde İstanbul'un bakımsız kalması ve III. Ahmed'in İstanbul'a yerleşmesi sonrası yapılan - belki biraz gösterişli ama çoğunluğu gerekli- birçok yatırımın da dışarıdan aşırı harcamalar olarak değerlendirilebileceği unutulmamalıdır. Son olarak, her ne kadar Patrona Halil'İn yönetici olarak belirgin özellikleri olsa da o dönem yönetim yapısı içinde, devlet içinde belli desteği olmadan bu tür bir isyan ve yönetim değişikliğinin yapılmasının neredeyse olanaksız olduğu da düşünülmelidir. Nitekim bu isyan sırasında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın 1718-1730 seneleri arasındaki uzun süreli sadaret döneminde (Nevşehirli Damat İbrahim paşa öncesi, III Ahmed 1703-1718 arası 15 senede 13 sadrazam değiştirmiştir) oluşturduğu kadrolara yönelik Kaymak Mustafa Paşa gibi umeranın ve seküler uygulamalara yönelik İspirzade Ahmet Efendi, Zülali Hasan Efendi gibi ülemanın ve yeniçerilerin isyancı yandaşlığı belirgindir [6].
Ayaklanmanın idaresi ve gelişmesi
Halk isyanının elebaşısı Horpeşteli Arnavut Halil, leventlik ve Rumeli'de yeniçerilik yapmıştı ve yakın hemşehrileri arasında "Patrona" (koramiral) lakabıyla anılmaktaydı. İstanbul'da bir ara hamam tellaklığı veya esnaflık yaptığı da söylenmektedir. İstanbul meyhanelerine devam ettiği, devamlı alkol aldığı ve ihtilal yoldaşlarını da bu meyhanelerde tanıdığı bilinmektedir. Patrona Halil'i kendini ayaklanmaya elebaşılık etmeye kışkırtanların telkinleri ile 1730 yaz sonunda bir ihtilalci kadro toplamış ve ilk ihtilal planlama toplantısı 25 Eylül 1730'da Mevlid Alayı günü yapılmıştır. Bu grupta başkan Patrona Halil; yardımcıları Muslu Beşe ve Emir Ali ve kolbaşı kurmaylar olarak Ali Usta, Karayılan, Çınar Ahmed, Oduncu Ahmed, Derviş Mehmed, Erzurumlu Mehmed, Küçük Muslu, Kutucu Halil adlarında daha çok zorba olarak adları çıkmış halk adamları bulunmaktaydı. Zorba ayaklanmacılar 28 Eylül Perşembe günü bayrak açıp şeriat için herkesi bayrak altına gelmesini istediklerini bağırarak üç koldan şehirde yürüyüşe geçtiler. Kapalıçarşı'ya Bayezid Camii'nin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar; çarşıya girip tüccarlara zorla dükkânlarını kapattırdılar ve çarşı girişlerini tutup kimsenin alışveriş için girememesini sağladılar. Birden yürüyüş kolları kalabalıklaşıp büyümeye başladı. Ana kola hedef Etmeydanı oldu ve Patrona Halil ve erkanı bu meydanı merkez seçtiler. Bir grup da Üsküdar'a geçip orada muzır çıkarmaya başladı. Asayişi sağlaması gereken Yeniçeri Ağası Hasan Paşa bu kargaşalığa önce müdahale eder göründü ise de kalabalık dallanıp budaklanınca korkup, kurtulma çaresini kaçıp saklanmakta buldu.
Sultan ve sadrazam Damad İbrahim Paşa Üsküdar'da idiler. İstanbul Kaymakamı karşıya geçip gelişmeler hakkında bilgiler verdi. Karşılık olarak yapacakları kararlaştırmak için devlet adamları ve yüksek ulema Üsküdar'a çağrıldı ve Sancak-i Şerif Topkapı Sarayı'ndan çıkarılıp getirildi. O gece Sultan, Sadrazam ve devlet erkanı İstanbul'a geçip Topkapı Sarayı'na yerleştiler. Fakat o akşam Yeniçeriler ve Acemoğlanları da kazan kaldırıp, şeriat için yürüyüşe geçen ve geceyi sokaklarda geçiren halka katıldılar. 29 Eylül günü ayaklanmacılar İstanbul'un kontrolünü ellerine almışlardı. Patrona Halil yandaşlarına emirler verip yağmalar ve baskınlar düzenleyip isyana katılmayan veya isyancıların uygun görmedikleri kişilerin öldürülmelerine başlandı. Bu aranan ve kayıplara karışan kişiler arasında devrin ünlü şairi Nedim de bulunmaktaydı. Böylece Patrona bir terör havası yaratmayı ve kendine muhalif olacaklara gözdağı verip muhalefeti önlemeyi başardı. Etmeydanı'nda bulunan elebaşılar heyeti karargahına müderrisler getirip isteklerini fetvalar şekline dönüştürüp güya meşruiyet kazandılar. "Şeriat isteriz" yaygaralarıyla sokaklara dökülmüş acayip halk psikolojisi içinde bulunan halk güruhuna, tomruk ve zindan mahkûmlarının salınması ile katılanlar ve İstanbul'un bütün ayaktakımı öncülük ve liderlik etmeye başladı.
Bu gelişmeler üzerine Saray'dan gönderilen bir aracı ile Sultan III. Ahmet isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. Patrona Halil'in, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kellelerinin kesilmesini istediği belirtildi. Sultan duruma el koymak için Sancak-i Şerif'in açılmasını ve müslümanların bu sancak altına çağrılmasını emretti. Bu emire uyan çok az sayıda kişi Patrona Halil'in devriyeleri tarafından hemen dağıtıldılar. Yeni Kaptan-ı Derya olarak atanan Abdi Paşa, Patrona ile şahsi bir görüşme yapıp uzlaşma yolları araştırdı; ama başarı kazanamadı.
Sadrazamın idamı
30 Eylül'de Topkapı Sarayı'nda yapılan toplantıda Zülali Hasan Efendi, Sadrazam İbrahim Paşa'nın idam edilmesini önerdi. Ulemanın fetvası da alınarak akşama doğru Sadrazam İbrahim Paşa ve damatları Mustafa Paşa ve Mehmed Paşa Kapılararası'nda boğduruldular. 1 Ekim sabahı, cesetleri öküz arabalarına konulup Saray'dan çıkartılıp isyancılara verildi. Ayaklanmacılar cesetleri İstanbul sokaklarında sürükleyip herkese gösterdiler.
Fakat, ayaklanmacılar arasında bu cesetlerden hiçbirinin İbrahim Paşa'ya ait olmadığına dair bir şüphe uyandı. Tekrar Saray'a bir yürüyüş başladı. Alay Köşkü önünde büyük bir kalabalık toplandı. Padişah pencereden görünmek zorunda kaldı.
III. Ahmed'in tahttan feragati ve I. Mahmut'un tahta geçişi
Ulemadan Zulalî Hasan Efendi ve İspirzade asilerle uzlaşmaya gönderildiler. Fakat Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan III. Ahmet'in tahtan indirilmesini istediler. Uzlaşma heyeti de Patrona Halil ile isyanın sona ermesinin ancak Sultan III. Ahmed'in tahttan inmesi ile mümkün olacağına anlaştılar. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan III. Ahmet, 30 Eylül gecesi yeğeni Şehzade Mahmud'u Kafes Köşkü'nden getirip önce alnından öptü; saltanata dair öğütlerde bulundu ve şehzadeleriyle birlikte yeni sultana biat etti.
I. Mahmud önce Hirka-i Saadet dairesinde namaz kılıp dua etti ve gece yarısından sonra iç biat törenine katılıp Saray halkının tebriklerini kabul etti. 2 Ekim,1730'da İstanbul Osmanlı tahtına I. Mahmut geçtiğini ilan eden cülus toplari ile uyandı. O gün Sadrazamlığa Silahdar Mehmed Paşa tayin edilmişti. Babüsaade onune kurulan bir tahta oturan I. Mahmut için dış biat törenine hemen başlandı. Bu torende protokol ayaklanma liderlerinin uygunsuz giysi, hareket ve tavırları ile bir skandal oldu. Ön sırada baldırı çıplak Yeniçeri eri kıyafeti giyinmiş ile silahları kuşanmış olarak Patrona Halil, Muslu Beşe vb efradı yer almışdı.
Ayaklanmacılar hemen organize olmaya başladılar. Patrona Halil, İstanbul Kadısı olarak Müderris İbrahim'i, Yeniçeri Ağası olarak eski yoldaşı Nişli Kel Mehmed'i ve Sekbanbaşı olarak Urlu Murteza'yi atamıştı. Yeni Padişah, ayaklanmacıların hazırladığı listelere göre, ta en küçük görev olan kürsü şeyhliğine kadar, yeni atamalar yapmak zorunda kaldı. Örnegin, Patrona'ya ayaklanmadan önce borç vermiş ve ayaklanma sırasında kredi sağlamış olan Yanaki adlı bir Rum kasap Boğdan Voyvodalığı'na kâğıt üzerinde atanmıştı.
6 Ekim 1730'da yeni Padişah için Eyüp'da yapılan kılıç alayında İstanbul halkı arasından geçip camide, İslam peygamberi Muhammed'in kılıcını kuşandı.
Ayaklanmanın sonrası ve sonuçlar
Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulundugu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı. II. Mahmud ayaklanma elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve unvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti. Güvenilir adamları aracılığıyla I. Mahmut, Kapıkulu asker ocaklarındaki isyancıları ve Patrona EFE EKREM etrafındaki kalabalığı kendi safına çekmekte biraz başarı kazandı. Patrona Halil, Şeyhülislam ve kazaskerin kefil olmaları ile bu yoldaşlarının ayrılmasını kabul etti.
Fakat yine bir ay boyunca Patrona sık sık Etmeydanı karargahından ayrılıp silahlı olarak Sultan'ın huzuruna çıkıp istek ve önerilerde bulunmakta ve ayrıca çarşı pazarda denetimde bulunmaktaydı. Kasım 1730 ortasında (çoğu Arnavut asıllı olan) Patrona Halil erkanı ile kapıkulu askerleri arasında, özellikle Patrona Halil erkanına sağlanan ayrıcalıklardan doğan hoşnutsuzluk dolayısıyla, uyuşmazliklar başladı. Bunu önlemek için Patrona Halil Sadaret Kaymakamı görevini yüklenmek istediğini Sultan'a bildirdi. Bunun zararını anlayan Sultan hemen Kaptan-ı Derya Canım Hoca Mehmed Paşa'ya bir plan hazırlatıp uygulamaya koydu. 23 Kasım'da genel gündemli bir Divan-ı Hümayun toplantısı hazırlanıp Patrona Halil ve bütün erkanı bu toplantıya çağrıldı. Burada 25 Kasım'da bir gizli toplantı yapılması kararlaştırıldı. Bu gizli toplantiya gelen Patrona, erkanı ve muhafızları birbirinden ayrıldı. Silahlarından arındırılan Patrona Halil ve erkanı Sünnet Odası'ndan alınarak bir baskınla öldürüldüler. Dışarıda bekleyen muhafızlar ise birer ikişer ayrı ayrı idam edildiler. Enderun avlusu ve Sofay-i Hümayun bir savaş meydanına döndü. Patrona, erkanı ve mufahızlarının kelleleri ve cesetleri Saray'dan arabalarla çıkarılınca zorba kalabalıkları da hemen dağıtıldı.
İstanbul sıkı bir denetime alındı. Özellikle hamamlarda çalışıp yaşayan Arnavutlar dağıtıldı. 2.000 kişi yakalanıp ya idam edildi ya da Anadolu'ya sürgüne gönderildi. Böylece 25 Kasım'dan hemen sonra Patrona Halil isyanı kalıntıları sona erdirilip I. Mahmud'un gerçek saltanatı başladı.
----------------------------------------
Patrona Halil ısyanı
Târihte Lâle devri olarak bilinen döneme son veren isyan hareketi. Patrona ihtilâlini hazirlayan çesitli; siyâsî, ekonomik, sosyal ve idâri sebepler vardir. Merkezde sadrâzam Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'ya karsi olan devlet adamlari, bilhassa devlet içerisinde yapilan idarî ve sosyal islâhatlarin askerî teskîlât içerisinde de yapilacagini öne sürerek, yeniçeri ocagini isyana tesvik ediyorlardi. Bu arada uzun süren ve Lâle devri denilen sulh devresinde istanbul'u güzellestirmek amaci ile girisilen saray, konak, yali ve bahçe gibi insâatlari da, lüks ve israftan sayarak halki kiskirtmaktan geri durmuyorlardi.
Son olarak 1723 iran seferinin baslangiçta muvaffakiyetli neticeler alinmasina ragmen, sonradan Osmanli Devleti aleyhine dönmesi ve bozgun haberlerinin istanbul'a gelmesi üzerine, yeniçeriler ile birlikte istanbul halki ve esnafinin da ibrahim Pasa idaresine karsi hosnutsuzluk belirtmeleri, isyan için firsat kollayanlari harekete geçirdi. Bunlarin basinda. Patrona lakabiyla taninan ve o târihe kadar ufak tefek disiplinsizlikleri yaninda, Nis ve Vidin'de meydana gelen yeniçeri ayaklanmalarina katilarak dâima menfî davranislarda bulunan ve kapdân-i derya Abdi Pasa'nin tavassutuyla idamdan kurtulan, Halil adinda bir serseri gelmekteydi. Patrona Halil, etrafinda topladigi istanbul'daki gayr-i Türk serseri takimindan meydana gelen avânesi ile isyan hazirliklarina basladi. Bu arada sultan üçüncü Ahmed Han, bizzat iran seferine çikmak üzere Üsküdar'a geçmis bulunuyordu.
Nitekim Pâdisâh'in istanbul' dan ayrilmasini firsat bilen Patrona Halil, Muslu Pasa, Ali Usta, Kara Yilan, Emir Ali, Çinar Ahmed, Oduncu Mehmed, Laz Mustafa, Tursucu ismail. Gavur Ali, Cigerci Ramazan gibi âsîlerle 28 Eylül 1730 Persembe günü isyan etti. isyani Bâyezîd'de baslatan âsîler, esnafdan, dükkânlarini kapayip kendilerine katilmalarini istediler. Patrona Halil, daha sonra bir mikdâr âsiyle Aga kapisina gitti. Yeniçeri agasi Hasan Aga, üç yüz kisi ile karsi koydu ise de tutunamayip geri çekildi. Yeniçeri agasinin geri çekilmesi, âsîleri cesaretlendirdi ve Aga kapisindaki ve baska hapishanelerdeki mahkûmlari serbest birakip, kendilerine kattilar. Sipâhî çarsisi ve Bit pazarinda bulduklari silâhlari yagma ederek, Saraçhâne'yi kapattilar.
Istanbul kaymakami Mustafa Pasa, isyani haber alir almaz, hâdiselerden Pâdisâh'i haberdâr etti. Sultan Ahmed Han ve devlet adamlari istanbul'a geldiler ise de, Lâle devrinin sulh, sükûn ve huzuruna alisan devlet adamlarinin isyani bastirmak için uzun müzâkereler ile vakit geçirmeleri, âsîlerin iyice kuvvetlenmesine sebeb oldu. Asîler ikinci gün bir liste yapip kirk bir kisinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Listede; sadrâzam Dâmâd ibrahim Pasa, kapdân-i derya ve istanbul kaymakami Mustafa Pasa, sadâret keşüdasi Mehmed Pasa, seyhülislâm Abdullah Efendi ile otuz yedi kisinin isimleri vardir. Sultan Ahmed Han, âsîlerin istedigi sahislari vazifeden alip, istanbul'dan uzaklastirarak, hâdiselerin önüne geçmek istedi. Vezirlige silâhdâr Mehmed Pasa tâyin edildi. Seyhülislâmin öldürülmesi dînen caiz olmadigina dâir ulemânin fetva vermesi üzerine, âsîler seyhülislâmin öldürülmesinden vazgeçtiler. Ancak diger üç vezîrin basini istemede ayak direttiler. Pâdisâh, âsîlerin istegine bas egmek mecburiyetinde kaldi. Dâmâd ibrahim Pasa, âsîlerin eline geçince, Kaymakam Mustafa ve Mehmed pasalarla beraber hunharca öldürüldü. Pek çok hayir ve hasenat, saheser mîmârî ve ilmî eserlerin bânîsi Nevsehirli Dâmâd ibrahim Pasa'nin öldürülmesiyle, âsîler daha da simararak kendilerince tâyinler yaptirip gittikçe cesaretlendiler, ilk önce sadâkatle bagliliklarini ve Pâdisâh'dan hosnûd olduklarini bildiren âsîler, asil niyetlerini ortaya koyarak sultan üçüncü Ahmed Han'in hal'ini istemeye basladilar. Sultan üçüncü Ahmed Han, tahttan çekilmedikçe âsilerin isteklerinin tükenmeyecegini anlayinca, isyanin önüne geçmek ümidiyle, kardesinin oglu sehzade Mahmûd adina saltanattan feragat etti. 1/2 Ekim 1730 gecesi velîahd sehzâde Mahmûd, Osmanli sultâni oldu.
Birinci Mahmûd Han, üçüncü Ahmed Han'in feragati ve âsîlerin arzulariyla Osmanli sultâni oldugu zaman, hâkimiyet tamamen âsilerin elinde idi. Âsilerin reisi Patrona Halil ve avânesi devletin önemli mevkilerine kendi tarafdârlarini getirtmisti. Asîler, istediklerini yapiyorlardi. Sultan Mahmûd, buna mâni olmak için Patrona Halîl ve adamlarini ortadan kaldirmaya karar verdi. Âsilerin devlet kadrosuna tâyin ettiklerini vazifeden alip, onlari istanbul'dan uzaklastirma çârelerini arastirdi. Birinci Mahmûd Han, âsileri ortadan kaldirabilecek devlet adamlarini dikkat çekmeden önemli yerlere getirdi. Sonra Patrona Halil'e Rumeli beylerbeyligi rütbesini verdi ve hil'at giymek için geldigi Revân köskünde, on yedinci bölük agasi Halîl Aga'ya bogdurttu. Disarida bekleyen âsî elebaslari da; "Hil'at giydirilecektir" denilerek birer birer içeri alindi ve hepsi öldürüldü (15 Kasim 1730). Böylece istanbul'da asayisi yeniden te' min eden sultan birinci Mahmûd, devlet otoritesini kuvvetlendirdi.
Osmanlı Padişahlarının Ölme Nedenleri
1 Osman Gazi 1299-1324 1259 1324 ınme/Damla hastalı ı
2 Orhan Gazi 1324-1362 1281 1362 Bedenin çöküşü/Damla hastalı ı
3 I. Murad (Hüdavendigar) 1362-1389 1326 1389 Savaşta şehid oldu
4 I. Bayezid (Yıldırım Beyazıt) 1389-1402 1360 1403 ıntihar / Zehirlenme
5 I. Mehmed (Çelebi) 1413-14211 1379 1421 Dizanteri/Zehirlenme (?)
6 II. Murad (Gazi) 1421-1444 1445-1451 1404 1451 ınme/Aşın içki
7 II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmet) 1444-1445 1451-1481 1432 1481 Damla hastalı ı/Zehirlenme
8 II. Bayezid (Veli) 1481-1512 1447 1512 Bedenin çöküşü/lntihar/Zehirlenme
9 I. Selim (Yavuz Sultan Selim) 1512-1520 1470 1520 Kanser (şirpençe)
10 I. Süleyman (Kanuni) 1520-1566 1495 1566 ınme
11 II. Selim (Sarı) 1566-1574 1524 1574 Beyin kanaması/ıçki
12 III. Murad 1574-1595 1546 1595 ınme/Böbrek rahatsızlı ı
13 III. Mehmed 1595-1603 1566 1603 Bedenin çökmesi/ınme
14 I. Ahmed 1603-1617 1590 1617 Tifüs
15 I. Mustafa 1617-1618 1622-1623 1592 1639 Ruhsal ve fiziksel çöküntü
16 II. Osman (Genç) 1618-1622 1603 1622 Bo ma
17 IV. Murad 1623-1640 1612 1640 ıçki
18 ıbrahim 1640-1648 1615 1648 Bo ma
19 IV. Mehmed Avcı 1648-1687 1642 1693 ınme/Bedenin zayıflaması
20 II. Süleyman 1687-1691 1642 1691 ıstiska: Bedende su birikintisi
21 II. Ahmed 1691-1695 1643 1695 ıstiskâ, Düşkünlük/ınme
22 II. Mustafa 1695-1703 1664 1703 ıstiska yani bedende su birikintisi (hidropisie)
23 III. Ahmed 1703-1730 1673 1736 Do al ve genel rahatsızlık
24 I. Mahmud 1730-1754 1696 1754 ınme
25 III. Osman 1754-1757 1699 1757 ınme
26 III. Mustafa 1757-1774 1717 1774 Kalb yetersizli i
27 I. Abdülhamid 1774-1789 1725 1789 ınme
28 III. Selim (şehid) 1789-1807 1761 1808 Bo ma
29 IV. Mustafa (Maktul) 1807-1808 1779 1908 Asılma
30 II. Mahmud (Adlî) 1808-1839 1785 1839 Verem/Ruhsal rahatsızlık
31 I. Abdülmecid 1839-1861 1823 1861 Verem
32 Abdülaziz 1861-1876 1830 1876 ıntihar (damarlarım keserek)
33 V. Murad 1876 1840 1904 şeker hastalı ı
34 II. Abdülhamid 1876-1909 1842 1918 Kalp yetersizli i
35 V. Mehmed (Reşad) 1909-1918 1844 1918 Kalp yetersizli i
36 VI. Mehmed (Vahidettin) 1918-1922 1861 1926 Kalp yetersizli i
37 II. Abdülmecid (yalnız halife) 1922-1924 1868 1944 Kalp yetersizli i
Osmanlı Devletinin; geçimlerine ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde, kendi nam ve hesaplarına tahsil selahiyetiyle birlikte tahsis etmiş oldu u vergi kaynaklarına verilen umumi isim. ıkta ve dirlik diye de terminolojide anılır. Bu sistemde arazi, timar verilen kimsenin mülkü de ildir. Timar sahibi (sahib-i arz), araziyi, reayaya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsulden ve reayanın şahsından devletin alaca ı vergileri toplar.
Timar müessesesi, yani eski ıslam devletlerinde kullanılan ismiyle ikta; sünnet, icma ve Hulefa-i Raşidinin tatbikatıyla sabittir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem devrinde görülen bu uygulama Emeviler ve Abbasiler zamanlarında da devam edip, feşedilen topraklar, çeşitli şahıslara verildi. Abbasiler zamanında askeri hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine ikta olarak verilen yerlerin gelirlerini topladılar. ıktanın bu şekilde askeri bir mahiyet almasından sonra bu sistem di er ıslam memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhilerde maaşlı olmasına ra men, maaş verilemedi i zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete ait vergilerini toplamakla vazifelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi geliştirip bundan farklı bir ikta usulü ortaya koydular. ıdareleri altındaki yerlerde, mal toplayıp da ıtmak ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere ikta olarak verdiler. Yani ilgili köylerdeki halkın devlete verece i vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.
Türkiye Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde ikta usulünün daha gelişmiş bir şekli olan ve tımar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gazinin fetihleriyle başlandı. Feşetti i araziyi timar olarak askerlerine da ıtan Osman Gazi, Karacahisar'ı da o lu Orhan Gaziye verdi ve:
Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü halinde arazinin bu kimsenin o luna intikal etmesi ve o ul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkarlarının sefere gitmesi.. gibi şartlar koydu.
Orhan Gazi zamanında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi. Rumeli fütuhatı başladıktan sonra Gelibolu havalisi Yakub Ece ile Gazi Fazıl'a verilerek tımar sistemi Trakya'da uygulanmaya başlandı.
ılk teşkilatlanma safhasını Murad-ı Hüdavendigar Han zamanında tamamlayan tımar sistemi gelişiminin zirvesine Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında ulaştı. Kanuni, miri arazi ve timar sistemlerine ait hukuku belirleyen kanunlar koydu. Beylerbeyinin tımar verme haklarını da sınırlayarak tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yaptı ı düzenlemeler sonunda timarlı sipahilerin ve cebelülerin miktarı 200.000 e kadar çıktı.
Osmanlı Devletinde timar sahibi, sahib-i arz ismini de taşımış olmasına ra men ne timar dahilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulundu u hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sahip de ildi. Ancak muayyen hizmetleri yaptı ı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye ba lı bir maaş mahiyetinde olup, timar sahibinin mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılabilmesi mümkün olan bir gelir mülk durumunda de ildi. Gerçi timar sahibinin ölümü halinde devlet, sipahinin hizmete yarar evlatlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Fakat bu şekilde sipahinin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadı ı gibi, kıymet itibariyle de aynı de ildi.
Sipahi timarının kılıç tabir edilen ve sipahilik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipahinin, zamanla gösterece i yararlıklara göre yapılacak terakki zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipahinin ölümü halinde o ullarına babalarının timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle di er timarlara dahil yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler halinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılı ı görülen timar sahiplerine yapılan zamlar bu suretle açı a çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu uygulama ile timar arazisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.
Has ve zeamet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makama verilirdi. Bunların sahipleri olan vezir ve beyler sık sık de işmekte oldu undan, de işen sahiplerinin bu timarlarla ailevi bir münasebet ve yakın bir alaka tesis etmeleri imkansızdı.
Her timar sahibinin bir kılıç yerine tayin edilmiş olması lazımdı. Babalarının timarı müşterek bir beratla iki kardeşe verilme halleri hariç, bir kılıç yerine iki kişi tayin edilemezdi. Daha büyük bir timar vücuda getirmek için iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu suretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.
Hayatta olan timar sahiplerinin o ullarına dirlik verilmesi adet de ildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipahi, yetişmiş ve hizmete yarar o luna timarını devredebilirdi. Bu takdirde de timarın ancak kılıç kısmı o ula intikal ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadim-i yurt (eski yurt) olan mülk timarlar istisna teşkil eder, bunların bütünlü ü bozulmazdı.
Babasının ölümüyle timar sahibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldi i halde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından kendilerine timar verilmiş olan sipahi o ulları eskiden on yaşına gelinceye kadar sefer zamanı yerlerine bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi icab ederken, seferlerin uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.
Timar her ne kadar belli bir hizmet karşılı ında timar sahibinin devlete ait vergileri kendi hesabına toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sahibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri de işmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.
1. Arazinin mülk olarak verilip verilmedi ine göre: a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sahibine bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yahut fevkalade durumlarda bir hizmete ba lı olmayarak ba ışlanmış serbest mülkler oldu u halde zamanla devlet tarafından askeri hizmet şartı koyulmuştur.
Mülk timarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silahlanmış bir miktar asker (cebelü) göndermek mecburiyetindedirler. E er bu tip timar sahipleri sefere bizzat gelmezler veya yerlerine cebelü göndermezlerse, di er timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez, sadece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sahipleri ölünce de bu tip timarlar bütünüyle erkek evlada verilir, erkek evlad olmadı ı takdirde, erkek veya kadın di er mirasçılara intikal ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi timarlar, di er mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.
b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılı ı timarın gelirlerinin bir kısmının tahsisi suretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devletinde timarların ço u bu türdendi. Bunlar timar sahibine mülk olarak verilmedi inden satılamaz, vakfedilemez, miras bırakılamazdı.
2. Arazinin gelirine göre: a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara denirdi. Padişaha verilenler havass-ı hümayun adını taşırdı. Haslar, padişahtan başka hanedana mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdarlara vs. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup olmayanlara verilen haslar makama mahsus oldu undan, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirli i kaybederlerdi.
Haslar voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve di er resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silahlı bir asker beslemek zorundaydı.
b) Zeamet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirli e denirdi. Zeametler, eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet keşüdalarına, sancaklardaki alay beylerine; kale dizdarlarına, kapucu başılarına, divan katiplerine, defterhane ve hazine-i amire katiplerine verilirdi. Ayrıca timar sahipleri büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak zeamet sahibi (zaim) olabilirdi. Zaimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zaimler de haslardaki gibi ilk beş bin akçesi hariç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına a ır zeamet adı verilirdi.
Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadı ı zaman da, kimseye ba lı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeametin bazan birkaç kişiye müşterek olarak verildi i de olurdu.
c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlı***** 20.000 akçeye kadar olan dirli e timar ismi verilmiştir. Timar sahipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç bedeli, sipahinin kendi aylı ına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı illere ve timarların tezkereli veya tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında de işirdi. Herhangi bir gelir kademesinde bulunan sipahinin harbe katılmak için getirmesi lazım gelen silahlarla zırh ve çadırların nevi, beraberinde gelecek cebelü tabir edilen yardımcı silah arkadaşlarının adedi ve techizatı bütün teferruatıyla tespit edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tabi tutularak kusurlu görülen sipahilerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma yerlerinde techizatın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silahların kullanılma talimleri ve bu arada bilhassa yeni ça larda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipahilere at sırtında seyir halinde silahlarını süratle doldurup boşaltma talimleri yaptırıldı ı da görülmekteydi.
Timar sahipleri ölünce timarının kılıç kısmı o luna veya o ullarına müşterek timar olarak verilir, di er kısmı terakki sa layan timar sahiplerine da ıtılırdı. Cephede ölen timar sahibinin o luna, yatakta ölen timar sahibinin o luna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kanunda açıkça belirtilmişti.
3. Timar sahiplerinin gördükleri işlere göre: a) Eşkinci timarları: Bunların sahipleri harp zamanında alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler. Osmanlı timarlarının ekserisi bu türdendi.
b) Mustahfız timarları: Bunlar kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sahipleri mensup oldukları kalenin müdafaasıyla mükelleftiler. Aslında askeri olmakla birlikte bu tür timarlar kale komutanlarına ve kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.
c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sahipleri saraya ve dini kurumlara belli hizmetlerde bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.
4. Veriliş şekillerine göre:
Kanuni Sultan Süleyman Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sahiplerinin o luna beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530 da bu usul de iştirildi ve beylerbeyinden ancak düşük gelirli timarları verebilece i, daha büyük gelir sa layan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi üzerine ıstanbul' dan fermanla verilebilece i esası kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipahi, ıstanbul' a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecburiyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.
a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin do rudan do ruya vermeye yetkili olmadı ı timarlar olup, ıstanbul' dan verilirdi. Ayrı vilayetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadı ından, tezkireli ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyli ine göre de işmekteydi. Mesela Rumeli, Budin, Bosna, Tameşvar beyli inde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs Adasında ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyaletlerinde de 3000 akçenin üzerinde gelire sahip timarlar tezkireliydi.
b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin do rudan vermek yetkisine sahip oldu u timarlardı. Bunların kıymeti ekseriya düşüktü.
5. Mali yapısına göre: a) Serbest timarlar: Timar sahibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak, cürüm ve cinayet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve badiheva denilen bu vergileri almak hakkına sahip oldu u timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazife sahiplerinin timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devam eden has ve zeametleri serbest timardı.
b) Serbest olmayan timarlar: Sahibinin badiheva denilen vergileri almak hakkına sahip olmadı ı timarlardı.
Osmanlı Devletinde yurtluk ve ocaklık tabir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersane masraflarını, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Bunların sahipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar sahibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bazı vergilerin tahsiline selahiyet verirdi. Yurtluk ve ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa ani savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla mücadele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazifelerini görürlerdi. Sahipleri ölen yurtluk ve ocaklık timarları, ölen kimsenin o ullarına intikal ederdi.
Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu Padişahın vefatından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar teşkilatının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umumiyetle adet oldu u üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep oldu u a ır mali külfetin karşılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin gelir karşılı ı alınarak satılması neticesinde, henüz ıstanbul' u görmemiş ve padişahın ekme iyle beslenmemiş, adab ve usulden haberi olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi bozulmayı hızlandırdı. Bu adab ve erkan bilmez kişiler başa geçince, timar sahiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar da ıtımı ve terakkilere temel teşkil etti inden hak etmemiş kişiler timar sahibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların, yeni istihkak sahiplerine devredildi i esnada ruznamçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların kapatılmaması, buralara defalarca yeni tayinler yapılması gibi hatalar, timarı haketmeyenlerin yanında hak edenlerin de ma dur olmasına sebep oldu.
Yine bu yıllarda devamlı harplerin ve Celali isyanlarının meydana getirdi i tahrip ve masraflar, timarlı sipahi zümresinin fakirli ine sebep olarak, bunların besledi i asker sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamanında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli eyaletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcudu 33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipahi mevcudu hiçbir zaman 2000' i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı sipahi ordusu yerine 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000' i bulan timarlı sipahi ve cebelüler, 1768' de 20.000 kişiye kadar düştü.
ıyi işledi i müddetçe devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik sistemi, iyice dejenere olması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703' te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı memurluk düzenine geçildi. Ülkenin di er yerlerindeki timarlarsa, 1812' den itibaren boş kaldıkça yeniden verilmemeye başlandı. 1839' da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla tamamen ortadan kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamamen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp, taklitçilikle hareket eden tanzimatçılar, bu teşkilatın yerine yeni bir sistem koyamadılar.
Timar müessesesi, yani eski ıslam devletlerinde kullanılan ismiyle ikta; sünnet, icma ve Hulefa-i Raşidinin tatbikatıyla sabittir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem devrinde görülen bu uygulama Emeviler ve Abbasiler zamanlarında da devam edip, feşedilen topraklar, çeşitli şahıslara verildi. Abbasiler zamanında askeri hizmetlerin Türkler eline geçmesinden sonra, Türk kumandanlar, maiyetlerindeki askerlerin masraflarına karşılık, kendilerine ikta olarak verilen yerlerin gelirlerini topladılar. ıktanın bu şekilde askeri bir mahiyet almasından sonra bu sistem di er ıslam memleketlerinde de kullanıldı. Asker, Gazneliler ve Büveyhilerde maaşlı olmasına ra men, maaş verilemedi i zamanlar kumandanlar, muayyen bir mıntıkanın devlete ait vergilerini toplamakla vazifelendirilirler; topladıkları vergiler de senelik olarak kendilerine tahsis edilirdi. Selçuklular, sistemi geliştirip bundan farklı bir ikta usulü ortaya koydular. ıdareleri altındaki yerlerde, mal toplayıp da ıtmak ve maaş vermek yerine, bir veya birkaç köyü askere ikta olarak verdiler. Yani ilgili köylerdeki halkın devlete verece i vergiler o mıntıkadaki askere tahsis edildi.
Türkiye Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Osmanlı Devletinde ikta usulünün daha gelişmiş bir şekli olan ve tımar adı verilen sistemin uygulanmasına, Osman Gazinin fetihleriyle başlandı. Feşetti i araziyi timar olarak askerlerine da ıtan Osman Gazi, Karacahisar'ı da o lu Orhan Gaziye verdi ve:
Tımarların sebepsiz yere sahiplerinden geri alınmaması, tımar sahibinin ölümü halinde arazinin bu kimsenin o luna intikal etmesi ve o ul küçükse, hizmet edecek yaşa gelinceye kadar onun yerine hizmetkarlarının sefere gitmesi.. gibi şartlar koydu.
Orhan Gazi zamanında da bir takım kumandanlar sınıra yerleştirilerek kendilerine timar verildi. Rumeli fütuhatı başladıktan sonra Gelibolu havalisi Yakub Ece ile Gazi Fazıl'a verilerek tımar sistemi Trakya'da uygulanmaya başlandı.
ılk teşkilatlanma safhasını Murad-ı Hüdavendigar Han zamanında tamamlayan tımar sistemi gelişiminin zirvesine Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında ulaştı. Kanuni, miri arazi ve timar sistemlerine ait hukuku belirleyen kanunlar koydu. Beylerbeyinin tımar verme haklarını da sınırlayarak tezkereli ve tezkeresiz timar ayrımını ortaya çıkardı. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yaptı ı düzenlemeler sonunda timarlı sipahilerin ve cebelülerin miktarı 200.000 e kadar çıktı.
Osmanlı Devletinde timar sahibi, sahib-i arz ismini de taşımış olmasına ra men ne timar dahilindeki toprakların, ne de bu toprakları işleyen köylünün toprak sahibine veya devlete vermekle mükellef bulundu u hak ve resimlerin (vergilerin) mülkiyetine sahip de ildi. Ancak muayyen hizmetleri yaptı ı müddetçe, devlete ait çeşitli vergileri kendi nam ve hesabına toplamak hakkından faydalanabiliyordu. Bu hak görülen vazifeye ba lı bir maaş mahiyetinde olup, timar sahibinin mülkiyetine giren bu sıfatla satılması, vakfedilmesi veya miras olarak varislerine bırakılabilmesi mümkün olan bir gelir mülk durumunda de ildi. Gerçi timar sahibinin ölümü halinde devlet, sipahinin hizmete yarar evlatlarından bir veya birkaçına timar vermeyi prensip olarak kabul etmiş bulunuyordu. Fakat bu şekilde sipahinin çocuklarına verilen timar, ölen babanın timarı olmadı ı gibi, kıymet itibariyle de aynı de ildi.
Sipahi timarının kılıç tabir edilen ve sipahilik hizmetine giren herkes için bir başlangıç kadro maaşı olarak kabul edilen çekirdek kısmı vardı. Bu kısmın, sipahinin, zamanla gösterece i yararlıklara göre yapılacak terakki zamlarıyla büyümesi mümkündü. Fakat sipahinin ölümü halinde o ullarına babalarının timarının ancak kılıç (çekirdek) kısmı verilebilir ve bu başlangıç gelirine vaktiyle di er timarlara dahil yerlerin gelirlerinden çıkarılan, hisseler halinde yapılmış olan zamlar geri alınırdı. Böylece yararlılı ı görülen timar sahiplerine yapılan zamlar bu suretle açı a çıkmış olan gelirlerden temin edilirdi. Bu uygulama ile timar arazisinin zamanla türlü fırsatlardan faydalanılarak büyütülmüş olan şekilleriyle bir aile mülkü halinde nesiller boyunca aynı soydan gelen kimseler elinde kalması önlenirdi.
Has ve zeamet şeklindeki büyük timarlarsa, kişi yerine makama verilirdi. Bunların sahipleri olan vezir ve beyler sık sık de işmekte oldu undan, de işen sahiplerinin bu timarlarla ailevi bir münasebet ve yakın bir alaka tesis etmeleri imkansızdı.
Her timar sahibinin bir kılıç yerine tayin edilmiş olması lazımdı. Babalarının timarı müşterek bir beratla iki kardeşe verilme halleri hariç, bir kılıç yerine iki kişi tayin edilemezdi. Daha büyük bir timar vücuda getirmek için iki kılıç yeri bir kişiye verilmez, bu suretle tımar kadrolarında daraltma yapılamazdı.
Hayatta olan timar sahiplerinin o ullarına dirlik verilmesi adet de ildi. Ama ihtiyarlık veya hastalık sebebiyle hizmet kudreti kalmayan sipahi, yetişmiş ve hizmete yarar o luna timarını devredebilirdi. Bu takdirde de timarın ancak kılıç kısmı o ula intikal ederdi. Yalnız atadan ve dededen ocak ve kadim-i yurt (eski yurt) olan mülk timarlar istisna teşkil eder, bunların bütünlü ü bozulmazdı.
Babasının ölümüyle timar sahibi olmaya hak kazanan bir çocuk, sefere gidebilecek yaşa geldi i halde, yedi yıl timar talebinde bulunmazsa, her türlü hakkını kaybetmiş olurdu. Babaları timarından kendilerine timar verilmiş olan sipahi o ulları eskiden on yaşına gelinceye kadar sefer zamanı yerlerine bir cebelü gönderebilir ve ancak on yaşından sonra bizzat kendilerinin gelmesi icab ederken, seferlerin uzaklarda yapılmaya başlanmasıyla bu yaş haddi on altıya çıkarılmıştı.
Timar her ne kadar belli bir hizmet karşılı ında timar sahibinin devlete ait vergileri kendi hesabına toplaması demekse de, timarların nevilerine göre timar sahibinin devlete karşı olan mükellefiyetleri de işmektedir. Devlete karşı olan mükellefiyetleri açısından, timarlar beş kısımda incelenebilir.
1. Arazinin mülk olarak verilip verilmedi ine göre: a) Mülk timarlar: Bu tür timarlarda devlet, türlü hak ve vergi (resim)leri toplama yetkisini timar sahibine bütün hayatı boyunca ve ölümünden sonra da mirasçıları tarafından tam bir mülk olarak tasarruf edilebilecek bir gelir halinde bırakmış bulunmaktadır. Bu gibi haklar vaktiyle devletten bir mülk olarak satın alınmış yahut fevkalade durumlarda bir hizmete ba lı olmayarak ba ışlanmış serbest mülkler oldu u halde zamanla devlet tarafından askeri hizmet şartı koyulmuştur.
Mülk timarlarının sahipleri sefere bizzat gitmek veya mükemmel silahlanmış bir miktar asker (cebelü) göndermek mecburiyetindedirler. E er bu tip timar sahipleri sefere bizzat gelmezler veya yerlerine cebelü göndermezlerse, di er timarlar gibi dirlikleri ellerinden alınıp bir başkasına verilmez, sadece timarın bir yıllık gelirine devlet tarafından el konulurdu. Sahipleri ölünce de bu tip timarlar bütünüyle erkek evlada verilir, erkek evlad olmadı ı takdirde, erkek veya kadın di er mirasçılara intikal ederdi. Onlar da hisseleri nispetinde gönderilecek cebelülerin masraflarına iştirak ederlerdi. Bu gibi timarlar, di er mülkler gibi serbestçe alınıp satılabilir ve aynı mükellefiyetlerle vakfedilebilirdi.
b) Mülk olmayan timarlar: Bu tip timarlarsa hizmet karşılı ı timarın gelirlerinin bir kısmının tahsisi suretiyle verilen timarlardır ki, Osmanlı Devletinde timarların ço u bu türdendi. Bunlar timar sahibine mülk olarak verilmedi inden satılamaz, vakfedilemez, miras bırakılamazdı.
2. Arazinin gelirine göre: a) Has: Senelik geliri 100.000 akçe ve daha fazla olan timarlara denirdi. Padişaha verilenler havass-ı hümayun adını taşırdı. Haslar, padişahtan başka hanedana mensup kişilere, vezirlere, beylerbeylerine, sancakbeylerine, defterdarlara vs. verilirdi. Padişah ve hanedana mensup olmayanlara verilen haslar makama mahsus oldu undan, vazifede bulundukları süre içinde kendilerine aitti. Azillerinde veya ölümleri halinde bu dirli i kaybederlerdi.
Haslar voyvoda denilen kimseler vasıtasıyla idare edilirdi. Has olarak verilen yerin öşür ve di er resimleri has sahibine ait olup, köylü ziraat yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Has sahibi gelirlerinin her 5000 akçesi için devlete bir cebelü adı verilen atlı, zırhlı ve silahlı bir asker beslemek zorundaydı.
b) Zeamet: Senelik geliri 20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirli e denirdi. Zeametler, eyalet merkezlerinde bulunan hazine ve tımar defterdarlarına, zeamet keşüdalarına, sancaklardaki alay beylerine; kale dizdarlarına, kapucu başılarına, divan katiplerine, defterhane ve hazine-i amire katiplerine verilirdi. Ayrıca timar sahipleri büyük hizmetlerde bulundukları zaman, terakki (zam) alarak zeamet sahibi (zaim) olabilirdi. Zaimler hayatta oldukları müddetçe ellerinden alınmazdı. Zaimler de haslardaki gibi ilk beş bin akçesi hariç, sonraki her 5000 akçe gelir için bir cebelü beslemek mecburiyetindeydiler. Zeametlerin 50.000 akçeden yukarı olanlarına a ır zeamet adı verilirdi.
Zeamet sahipleri zeametlerindeki vergileri bütünüyle kendileri alır, sancakbeyi ve subaşılar müdahale edemezlerdi. Savaş zamanlarında cebelüleriyle birlikte sancak beylerinin kumandası altında sefere iştirak ederlerdi. Savaş olmadı ı zaman da, kimseye ba lı olmazlar, hatta toprakları içindeki suçluları kendileri yakalarlar, başkaları karışamazdı. Zeametin bazan birkaç kişiye müşterek olarak verildi i de olurdu.
c) Timar: Senelik geliri 2000 akçeden başlı***** 20.000 akçeye kadar olan dirli e timar ismi verilmiştir. Timar sahipleri senelik gelirden kılıç adı verilen muayyen bir kısmın ayrılmasından sonra geriye kalan gelirin her 3000 akçesi için bir cebelü (tam teçhizatlı asker) beslemeye mecburdular. Kılıç bedeli, sipahinin kendi aylı ına karşılıktır. Kılıç bedelinin miktarı illere ve timarların tezkereli veya tezkeresiz oluşuna göre 2000, 3000, 6000 akçe arasında de işirdi. Herhangi bir gelir kademesinde bulunan sipahinin harbe katılmak için getirmesi lazım gelen silahlarla zırh ve çadırların nevi, beraberinde gelecek cebelü tabir edilen yardımcı silah arkadaşlarının adedi ve techizatı bütün teferruatıyla tespit edilmiş bulunmaktaydı. Harbe girmeden evvel beylerbeyi tarafından bu bakımdan sıkı bir teftişe tabi tutularak kusurlu görülen sipahilerin ellerinden timarı alınıyordu. Orduların harpten evvelki toplanma yerlerinde techizatın gözden geçirilmesiyle birlikte, türlü silahların kullanılma talimleri ve bu arada bilhassa yeni ça larda ehemmiyet kazanmış olan, tabanca kullanan sipahilere at sırtında seyir halinde silahlarını süratle doldurup boşaltma talimleri yaptırıldı ı da görülmekteydi.
Timar sahipleri ölünce timarının kılıç kısmı o luna veya o ullarına müşterek timar olarak verilir, di er kısmı terakki sa layan timar sahiplerine da ıtılırdı. Cephede ölen timar sahibinin o luna, yatakta ölen timar sahibinin o luna verilenden daha büyük dirlik verilmesi de kanunda açıkça belirtilmişti.
3. Timar sahiplerinin gördükleri işlere göre: a) Eşkinci timarları: Bunların sahipleri harp zamanında alay beyinin kumandası altında cebelüleriyle birlikte bilfiil sefere gitmekle mükelleftiler. Osmanlı timarlarının ekserisi bu türdendi.
b) Mustahfız timarları: Bunlar kale askerlerine verilirdi. Bu timarların sahipleri mensup oldukları kalenin müdafaasıyla mükelleftiler. Aslında askeri olmakla birlikte bu tür timarlar kale komutanlarına ve kaledeki görevli askerlerle her türlü hizmetlilere verilirdi.
c) Hadere (Hizmet) timarları: Bu timar sahipleri saraya ve dini kurumlara belli hizmetlerde bulunmakla mükelleftiler. Bu timarların sayısı çok azdı.
4. Veriliş şekillerine göre:
Kanuni Sultan Süleyman Han devrine gelinceye kadar, ölmüş olan timar sahiplerinin o luna beylerbeyi tarafından timar veriliyordu. Fakat 1530 da bu usul de iştirildi ve beylerbeyinden ancak düşük gelirli timarları verebilece i, daha büyük gelir sa layan timarlarınsa beylerbeyinin tezkiresi üzerine ıstanbul' dan fermanla verilebilece i esası kabul edildi. Beylerbeyinin tezkiresini alan sipahi, ıstanbul' a giderek, altı ay zarfında beratını almak mecburiyetindeydi. Aksi takdirde timarının gelirinden faydalanamazdı. Bu esasların kabul edilmesi üzerine tezkireli-tezkiresiz timar ayırımı ortaya çıktı.
a) Tezkireli timarlar: Beylerbeyinin do rudan do ruya vermeye yetkili olmadı ı timarlar olup, ıstanbul' dan verilirdi. Ayrı vilayetlerdeki timarların kılıç kısımları aynı büyüklükte olmadı ından, tezkireli ve tezkiresiz timarların büyüklükleri beylerbeyli ine göre de işmekteydi. Mesela Rumeli, Budin, Bosna, Tameşvar beyli inde geliri 6000 akçeden fazla olan timarlar tezkireliydi. Buna karşılık Kıbrıs Adasında ve Kocaeli, Biga sancaklarında 5000, Karaman, Zülkadriye ve Rum eyaletlerinde de 3000 akçenin üzerinde gelire sahip timarlar tezkireliydi.
b) Tezkiresiz timarlar: Beylerbeyinin do rudan vermek yetkisine sahip oldu u timarlardı. Bunların kıymeti ekseriya düşüktü.
5. Mali yapısına göre: a) Serbest timarlar: Timar sahibinin, gerdek, tapu, kışlak, yaylak, cürüm ve cinayet resimleri (vergileri) gibi miktarları önceden belli olmayan ve badiheva denilen bu vergileri almak hakkına sahip oldu u timarlardı. Subaşı, çeribaşı ve benzeri bir takım vazife sahiplerinin timarları ve büyük devlet memurlarının görev sürelerince devam eden has ve zeametleri serbest timardı.
b) Serbest olmayan timarlar: Sahibinin badiheva denilen vergileri almak hakkına sahip olmadı ı timarlardı.
Osmanlı Devletinde yurtluk ve ocaklık tabir edilen timarlar da vardı. Bunlar, tersane masraflarını, yahut bir kalenin muhafızlarının veya bir kasaba, bir şehir memurlarının aylıklarını karşılamak için verilen dirliklerdi. Bunların sahipleri birkaç bölgenin öşrünü tahsil ederlerdi. Ocaklık tevcihi, timar sahibine öşürden başka ayrıca gümrük vergisi gibi bazı vergilerin tahsiline selahiyet verirdi. Yurtluk ve ocaklık alan kimseler, hudutları korumak ve bilhassa ani savaşlarda asıl ordu gelinceye kadar düşmanla mücadele ve asıl ordu gelince ona iltihak etmek vazifelerini görürlerdi. Sahipleri ölen yurtluk ve ocaklık timarları, ölen kimsenin o ullarına intikal ederdi.
Kanuni Sultan Süleyman Han devrinde gelişmenin zirvesine erişen timar sistemi, bu Padişahın vefatından sonra bozulma belirtileri göstermeye başladı. On altıncı yüzyılın sonlarında, bilhassa, timar teşkilatının yüksek emir ve kumanda kadrolarını teşkil eden sancakbeyliklerinin umumiyetle adet oldu u üzere kapu kulları arasında yetişmiş ocak mensuplarına verilecek yerde, uzun süren savaşların sebep oldu u a ır mali külfetin karşılanabilmesi için iltizam usulüyle peşin gelir karşılı ı alınarak satılması neticesinde, henüz ıstanbul' u görmemiş ve padişahın ekme iyle beslenmemiş, adab ve usulden haberi olmayan beceriksiz kişilerin eline geçmesi bozulmayı hızlandırdı. Bu adab ve erkan bilmez kişiler başa geçince, timar sahiplerinin seferlerde yapılması gerekli yoklamaları, iyi bir şekilde yapılamadı. Yapılması gereken bu yoklamalar daha sonraki devrelerde timar da ıtımı ve terakkilere temel teşkil etti inden hak etmemiş kişiler timar sahibi olmaya başladı. Ayrıca ölen veya azledilenlerden boş kalan timarların, yeni istihkak sahiplerine devredildi i esnada ruznamçelerdeki kapatılması gereken eski kayıtların kapatılmaması, buralara defalarca yeni tayinler yapılması gibi hatalar, timarı haketmeyenlerin yanında hak edenlerin de ma dur olmasına sebep oldu.
Yine bu yıllarda devamlı harplerin ve Celali isyanlarının meydana getirdi i tahrip ve masraflar, timarlı sipahi zümresinin fakirli ine sebep olarak, bunların besledi i asker sayısında önemli ölçüde düşmeler meydana geldi. Öyle ki, zamanında yirmi iki sancaktan teşekkül etmekte olan Rumeli eyaletinin eski timar kadrolarına göre, her an sefere hazır vaziyette bulunması gereken asker mevcudu 33.000 iken, 17. yüzyılın ortalarında Rumeli beylerbeyinin harbe giderken emri altındaki timarlı sipahi mevcudu hiçbir zaman 2000' i bulmadı. Anadolu beylerbeyinin maiyetinde de 18.700 mevcutlu bir timarlı sipahi ordusu yerine 1000 kişiden fazla bulunamadı. Böylece elli-altmış yıl önce sayıları 200.000' i bulan timarlı sipahi ve cebelüler, 1768' de 20.000 kişiye kadar düştü.
ıyi işledi i müddetçe devletin kuvvet unsurlarından birini teşkil eden dirlik sistemi, iyice dejenere olması üzerine gözden düşünce, ilk olarak 1703' te Girit Adasında ortadan kaldırılıp, burada maaşlı memurluk düzenine geçildi. Ülkenin di er yerlerindeki timarlarsa, 1812' den itibaren boş kaldıkça yeniden verilmemeye başlandı. 1839' da yayınlanan Gülhane Hatt-ı Hümayunuyla tamamen ortadan kaldırıldı. Fakat dirlik sistemini kaldırırken, tamamen batının liberal fikirlerinin tesiri altında kalıp, taklitçilikle hareket eden tanzimatçılar, bu teşkilatın yerine yeni bir sistem koyamadılar.
ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi
İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).
1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan, Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.
Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), Umur-ı Hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.
1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.
-------------------------
ilk Türkçe Gazete: Takvim-i Vekayi
Takvim-i Vekayi, Osmanlı Devleti sınırları dahilinde 1831'de yayınlanmaya başlanan Osmanlı Türk gazetesidir.
Haftalık olarak yayınlanan ve Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Ermenice, Farsça, Fransızca, Rumca baskıları da yayımlanan bir gazeteydi. Resmî ilânlar ve gayrı resmî duyurular dışında, iç ve dış gelişmelere ilişkin haberler de basılmaktaydı.
Takvim-i Vekayi resmî bir gazete olması dolayısıyla makaleler esas olarak devletin görüşlerini yansıtıyordu. 1860'tan itibaren sadece resmî duyurular ve kabul edilen yasa metinleri yayınlanır oldu.
1828'de Mısır'da Vekayi-i Mısriyye yayınlanmaya başlamıştı. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından Türkçe ve Arapça olarak bastırılan bu yayın organı Mısır'ın Osmanlı Devleti'ne karşı etkin bir propaganda aracı olarak meydana çıkmıştı. Sultan II. Mahmut ve Bab-ı Âli, yürütmekte oldukları merkeziyetçi reformlar çerçevesinde devlet idaresinin sesini daha etkin olarak duyurabilmek amacıyla resmî bir gazetenin yayınlanmasını gerekli bulmaktaydılar. Bu amaçla, daha önceden ızmir'de yerel Fransızca gazete yayınlamış olan Alexandre Blacque ile anlaşmak suretiyle resmî bir gazete çıkarma kararı alındı. 11 Kasım 1831'de Takvim-i Vekayi yayın hayatına girdi.
II. Abdülhamit devrinin büyük bir kısmında Takvim-i Vekayi yayınlanmadı. ılk yayın kesintisi 1878 yılında oldu ve bu ara 1891'e de in sürdü. 1891'de yeniden çıkmaya başlayan Takvim-i Vekayi'nin basımı 1892'de yeniden durduruldu. 1908 Jön Türk ıhtilâli sonrasında yeniden yayın hayatına girdi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Takvim-i Vekayi'nin görevini Resmî Gazete devraldı.
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

