MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Tevessül ve teberrük ne demektir?
Sual: Tevessül ne demektir?
CEVAP
Resulullah veya evliya zatlarla, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için, dilekte bulunmak caizdir. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun caiz olduğunu bildirdi. Tevessül edenin duasının kabul olması, tevessül olunanın kerameti olur. Yani, öldükten sonra keramet göstermesi olur. (Hadika)
İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
Diriyken tevessül olunan, feyz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyz alınır. (Mişkat)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah, muhacirlerin [hicret eden eshabı kiramın] fakirleri ile tevessül edip, fetih ve yardım talep etti. (3/93)
Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberler ve evliya zatlar öldükten sonra da, bunlar vasıtasıyla Allahü teâlâya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istigase etmek denir; çünkü bunlar ölünce, mucizeleri ve kerametleri devam eder. (Berika)
Şihabüddin-i Remli hazretleri buyuruyor ki:
Enbiya ölünce mucizeleri, evliya ölünce de kerametleri kesilmez. Peygamberlerin mezarda diri olduklarını, namaz kıldıklarını, haccettikleri, hadis-i şerifler açıkça bildirildi. Şehitlerin de diri oldukları, kâfirlerle savaşırken, yardım ettikleri bildirildi. (Şevâhid-ül-hak)
Seyyid Davud bin Süleyman buyuruyor ki:
Tevessül demek, bizim için dua etmelerini dilemektir; çünkü onlar, Allahü teâlânın dünyada da, ahirette de sevgili kullarıdır. Onların istediklerine kavuşacaklarını, her dilediklerinin verileceğini, Kur’ân-ı kerim bildirmektedir. (Minhat-ül-vehbiyye)
Sebeplerden değil, yalnız Allahü teâlânın yaratacağına inanarak, dileği yalnız Allah’tan beklemek dinimize uygun tevessül olur. (Kıyamet ve Ahiret)
İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile her zaman tevessül etmek çok iyidir. Yaratılmadan önce ve yaratıldıktan sonra, dünyada da, ahirette de, Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren vesikalardan biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki Velilerin Onunla tevessül etmiş olduklarıdır. (Cevher-ül-munzam)
Yusuf Nebhani hazretleri buyuruyor ki:
Hazret-i Ömer zamanında kıtlık oldu. Eshab-ı kiramdan biri, Resulullahın kabrine gelip, (ya Resulallah! Ümmetine yağmur yağması için dua eyle! Ümmetin helâk olmak üzeredir) dedi. Resulullah buna rüyada görünüp yağmur yağacağını haber verdi. Öyle de oldu. Rüyada ayrıca, (Ömer’e selam söyle! Yağmur yağacağını müjdele. Yumuşak hareket etmesini de söyle!) buyurdu. Hazret-i Ömer, dinin emirlerini yerine getirmekte şiddet gösterirdi. Bu kimse, Halife’ye olanı anlattı. Halife dinledi ve ağladı. Burada, Eshab-ı kiramın, Resulullahın kabrine gelerek tevessül etmiş olduğu bildiriliyor. (Şevâhid-ül-hak)
Teberrük ne demektir?
Sual: Teberrük, teberrüken ne demektir?
CEVAP
Teberrük, bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek demektir. Uğur ve bereket saymak, ilahî hayra ortak olmak anlamına da gelir. Teberrüken, bereket ve saadet vesilesi olarak demektir.
Eshab-ı kiram, Resulullah’ın kullandığı eşyalarla teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı sularla, mübarek terleriyle bereketlenirlerdi. Gömleği, bastonu, kılıcı, terlikleri, bardağı, yüzüğü ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Müminlerin annesi Ümm-i Seleme validemizin yanında, Peygamber efendimizin mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır. Sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübarek bardağına su koyup, şifa için içerlerdi. (Usul-ül-erbea)
İmamı Şafii hazretleri buyurdu ki:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip iki rekât namaz kılarak Allahü teâlâya yalvarıyor ve dileğime kavuşuyorum. (Huccet-ül-İslam)
Selefiyiz diyenler, teberrük etmeye şirk diyorlar. Taştan, ağaçtan, puttan veya gayrimüslim mezarından teberrük şirk olur, fakat Enbiyanın ve Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onların bereketiyle Allahü teâlâdan feyz ve bereket beklemeyi bunlara benzetmek, cahilliktir. Bu yüzden milyonlarca Müslüman’a küfür ve şirk damgasını basmak da, Müslümanlar arasında bölücülüktür. (Kıyamet ve Ahiret)
Evliyadan yardım istemek
Sual: Enbiyadan ve evliyadan bir şey yapmalarını istemek mesela, (Yâ Resulallah, bana şefaat et, yâ Abdülkadir Geylani, kiralık ev bulmama yardım et) demek caiz midir?
CEVAP
Abdülaziz Dehlevî hazretleri Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:
Birinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse haramdır. Eğer yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünülürse caiz olur. Peygamberler ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)
Abdülhakîm Siyalkütî hazretleri de buyuruyor ki:
Ölü yardım yapamaz diyenler, ne demek isterler ki? Dua eden, Allahü teâlâdan istiyor. Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapıyor. (Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver) diyor. Yahut Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) diyor. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli yalnız vesiledir, sebeptir. (Zad-ül-lebib)
Bir kimsenin, (Yâ Abdülkadir Geylani, kiralık ev bulmama yardım et) demesinin hiç mahzuru olmaz. Şartlarına uyarak, sebeplerine yapışarak isterse, Allahü teâlâ ona kiralık ev nasip eder. Bu şartların birincisi, o zatın Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna, nerede yardım istenirse oradaymış gibi yardım edeceğine inanmak, ikincisi de yardım edeceğinde hiç şüphe etmemektir.
Evliya zattan direkt yardım istenir
Sual: Türbeye gidip, oradaki evliya zattan direkt yani doğrudan doğruya yardım istemenin şirk olduğunu söyleyenler oluyor. Doğrudan istenmiyorsa niye türbeye gidiyoruz ki?
CEVAP
Doğrudan yardım istemenin şirk olan ve olmayan kısmı vardır. Ama Müslüman, doğrudan doğruya yardım istese de şirk olmaz. Çünkü o, evliya zatı yaratıcı olarak bilmez. Esas yardım edenin Allahü teâlâ olduğunu bilir.
Evliya zatın Allah'tan gayri olarak yardım edeceğine inanan kimse, zaten küfre girmiştir. Putlardan ister gibi evliya zattan doğrudan yardım istemesi şirk olur. Bu niyetle, (Ya Abdülkadir Geylani, ya Tezveren dede, bana şunu ver) demek şirktir. (Ya Rabbi! Abdülkadir-i Geylani hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifa ver) demelidir.
Araf sûresinin, (Allah'tan başka her kime dua ederseniz, onlar da sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur) mealindeki 194. âyet-i kerimesi kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliya zatları putlara benzetmek doğru olmaz. Müslüman, puttan ister gibi istemez. Allah’ın izniyle evliya zatın yardım ettiğine inanır. Şu meşhur menkıbe bunu güzel açıklamaktadır:
Ebul Hasan-ı Harkanî hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini eşkıya yakalar. Kurtulmak için Allahü teâlâya dua ederlerse de kurtulamazlar. Bir talebe, (Yâ Ebel Hasan, imdat!) der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin neleri varsa alırlar. Sefer dönüşü hocalarına, (Biz Allah’tan yardım istediğimiz hâlde soyulduk, fakat şu arkadaşımız sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ, günahkâr kimselerin duasını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duasını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, “Yâ Rabbî, bu talebemi kurtar!” dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, dua ettim. Kurtaran Rabbîmizdi) diye cevap verir. (Tezkiret-ül-evliya)
Yatırdaki zattan da, direkt böyle yardım istemenin hiç mahzuru olmaz. Diri zata yardım etme kuvvetini veren Allahü teâlâ, ölüye de vermektedir. Diriden veya ölüden yardım istemenin farkı olmaz, çünkü ruh ölmez. Ölmüş olan Hızır aleyhisselamın ruhunun yardım etmesi de böyledir.
Hadis-i şerifte, (Sıkışınca, kabirdekilerden yardım isteyin) buyuruluyor. Yatırdaki ölü değildir, ruh ölmez. Kâfirlerin bile ruhları ölmez, onların işittiği Buhari’deki hadisi şerifte bildirilmektedir.
Bir mübarek zatın kabrine gidince bir Fatiha üç İhlas okuyup o zatın ruhuna hediye edilir ve sonra da (Ya Rabbi, sevdiklerinin ve bu kabirde yatan mübarek zatın hürmetine duamı, isteklerimi kabul eyle, şu sıkıntımı, şu ihtiyacımı gider) diye dua edilirse, Allahü teala o zatı haberdar eder ve o da istek sahibine dua eder ve o zatın duasının hürmetine Cenab-ı Hak o kulunun isteğini, dileğini yaratır. Çünkü bu büyük zatlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Allahü teâlâ onların hatırını kırmaz. O büyükler sizin için dua ederler. Allahü teâlâ da onların dualarını kabul eder, size ihsan eder, sizi kurtarır. İhsan edecek olan, kurtaracak olan Allahü teâlâdır.
Sual: Tevessül ne demektir?
CEVAP
Resulullah veya evliya zatlarla, Allahü teâlâya tevessül etmek, yani bunların hürmeti için, dilekte bulunmak caizdir. Tevessül etmek, şefaatini istemek demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunun caiz olduğunu bildirdi. Tevessül edenin duasının kabul olması, tevessül olunanın kerameti olur. Yani, öldükten sonra keramet göstermesi olur. (Hadika)
İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
Diriyken tevessül olunan, feyz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyz alınır. (Mişkat)
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah, muhacirlerin [hicret eden eshabı kiramın] fakirleri ile tevessül edip, fetih ve yardım talep etti. (3/93)
Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:
Peygamberler ve evliya zatlar öldükten sonra da, bunlar vasıtasıyla Allahü teâlâya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istigase etmek denir; çünkü bunlar ölünce, mucizeleri ve kerametleri devam eder. (Berika)
Şihabüddin-i Remli hazretleri buyuruyor ki:
Enbiya ölünce mucizeleri, evliya ölünce de kerametleri kesilmez. Peygamberlerin mezarda diri olduklarını, namaz kıldıklarını, haccettikleri, hadis-i şerifler açıkça bildirildi. Şehitlerin de diri oldukları, kâfirlerle savaşırken, yardım ettikleri bildirildi. (Şevâhid-ül-hak)
Seyyid Davud bin Süleyman buyuruyor ki:
Tevessül demek, bizim için dua etmelerini dilemektir; çünkü onlar, Allahü teâlânın dünyada da, ahirette de sevgili kullarıdır. Onların istediklerine kavuşacaklarını, her dilediklerinin verileceğini, Kur’ân-ı kerim bildirmektedir. (Minhat-ül-vehbiyye)
Sebeplerden değil, yalnız Allahü teâlânın yaratacağına inanarak, dileği yalnız Allah’tan beklemek dinimize uygun tevessül olur. (Kıyamet ve Ahiret)
İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ile her zaman tevessül etmek çok iyidir. Yaratılmadan önce ve yaratıldıktan sonra, dünyada da, ahirette de, Onunla tevessül olunur. Yaratılmadan önce Onunla tevessül olunacağını gösteren vesikalardan biri, Peygamberlerin ve ümmetlerindeki Velilerin Onunla tevessül etmiş olduklarıdır. (Cevher-ül-munzam)
Yusuf Nebhani hazretleri buyuruyor ki:
Hazret-i Ömer zamanında kıtlık oldu. Eshab-ı kiramdan biri, Resulullahın kabrine gelip, (ya Resulallah! Ümmetine yağmur yağması için dua eyle! Ümmetin helâk olmak üzeredir) dedi. Resulullah buna rüyada görünüp yağmur yağacağını haber verdi. Öyle de oldu. Rüyada ayrıca, (Ömer’e selam söyle! Yağmur yağacağını müjdele. Yumuşak hareket etmesini de söyle!) buyurdu. Hazret-i Ömer, dinin emirlerini yerine getirmekte şiddet gösterirdi. Bu kimse, Halife’ye olanı anlattı. Halife dinledi ve ağladı. Burada, Eshab-ı kiramın, Resulullahın kabrine gelerek tevessül etmiş olduğu bildiriliyor. (Şevâhid-ül-hak)
Teberrük ne demektir?
Sual: Teberrük, teberrüken ne demektir?
CEVAP
Teberrük, bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek demektir. Uğur ve bereket saymak, ilahî hayra ortak olmak anlamına da gelir. Teberrüken, bereket ve saadet vesilesi olarak demektir.
Eshab-ı kiram, Resulullah’ın kullandığı eşyalarla teberrük ederlerdi. Abdest alırken kullandığı sularla, mübarek terleriyle bereketlenirlerdi. Gömleği, bastonu, kılıcı, terlikleri, bardağı, yüzüğü ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Müminlerin annesi Ümm-i Seleme validemizin yanında, Peygamber efendimizin mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır. Sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. Mübarek bardağına su koyup, şifa için içerlerdi. (Usul-ül-erbea)
İmamı Şafii hazretleri buyurdu ki:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife ile teberrük ediyorum. Zor bir durumda kalınca, kabrine gidip iki rekât namaz kılarak Allahü teâlâya yalvarıyor ve dileğime kavuşuyorum. (Huccet-ül-İslam)
Selefiyiz diyenler, teberrük etmeye şirk diyorlar. Taştan, ağaçtan, puttan veya gayrimüslim mezarından teberrük şirk olur, fakat Enbiyanın ve Evliyanın kabirlerini ziyaret edip, onların bereketiyle Allahü teâlâdan feyz ve bereket beklemeyi bunlara benzetmek, cahilliktir. Bu yüzden milyonlarca Müslüman’a küfür ve şirk damgasını basmak da, Müslümanlar arasında bölücülüktür. (Kıyamet ve Ahiret)
Evliyadan yardım istemek
Sual: Enbiyadan ve evliyadan bir şey yapmalarını istemek mesela, (Yâ Resulallah, bana şefaat et, yâ Abdülkadir Geylani, kiralık ev bulmama yardım et) demek caiz midir?
CEVAP
Abdülaziz Dehlevî hazretleri Fatiha suresinin tefsirinde buyuruyor ki:
Birinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse haramdır. Eğer yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebeple yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünülürse caiz olur. Peygamberler ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur. (Tahkik-ul-hakkıl-mübin)
Abdülhakîm Siyalkütî hazretleri de buyuruyor ki:
Ölü yardım yapamaz diyenler, ne demek isterler ki? Dua eden, Allahü teâlâdan istiyor. Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapıyor. (Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver) diyor. Yahut Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) diyor. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli yalnız vesiledir, sebeptir. (Zad-ül-lebib)
Bir kimsenin, (Yâ Abdülkadir Geylani, kiralık ev bulmama yardım et) demesinin hiç mahzuru olmaz. Şartlarına uyarak, sebeplerine yapışarak isterse, Allahü teâlâ ona kiralık ev nasip eder. Bu şartların birincisi, o zatın Allahü teâlânın sevgili kulu olduğuna, nerede yardım istenirse oradaymış gibi yardım edeceğine inanmak, ikincisi de yardım edeceğinde hiç şüphe etmemektir.
Evliya zattan direkt yardım istenir
Sual: Türbeye gidip, oradaki evliya zattan direkt yani doğrudan doğruya yardım istemenin şirk olduğunu söyleyenler oluyor. Doğrudan istenmiyorsa niye türbeye gidiyoruz ki?
CEVAP
Doğrudan yardım istemenin şirk olan ve olmayan kısmı vardır. Ama Müslüman, doğrudan doğruya yardım istese de şirk olmaz. Çünkü o, evliya zatı yaratıcı olarak bilmez. Esas yardım edenin Allahü teâlâ olduğunu bilir.
Evliya zatın Allah'tan gayri olarak yardım edeceğine inanan kimse, zaten küfre girmiştir. Putlardan ister gibi evliya zattan doğrudan yardım istemesi şirk olur. Bu niyetle, (Ya Abdülkadir Geylani, ya Tezveren dede, bana şunu ver) demek şirktir. (Ya Rabbi! Abdülkadir-i Geylani hürmeti için bana şunu ver! Seyyidet Nefise hürmetine hastama şifa ver) demelidir.
Araf sûresinin, (Allah'tan başka her kime dua ederseniz, onlar da sizin gibi kuldur. Kimseye yardım edecek güçleri yoktur) mealindeki 194. âyet-i kerimesi kâfirlerin putlarına tapınmalarının şirk olduğunu bildirmek için gelmiştir. Evliya zatları putlara benzetmek doğru olmaz. Müslüman, puttan ister gibi istemez. Allah’ın izniyle evliya zatın yardım ettiğine inanır. Şu meşhur menkıbe bunu güzel açıklamaktadır:
Ebul Hasan-ı Harkanî hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini eşkıya yakalar. Kurtulmak için Allahü teâlâya dua ederlerse de kurtulamazlar. Bir talebe, (Yâ Ebel Hasan, imdat!) der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin neleri varsa alırlar. Sefer dönüşü hocalarına, (Biz Allah’tan yardım istediğimiz hâlde soyulduk, fakat şu arkadaşımız sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ, günahkâr kimselerin duasını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duasını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, “Yâ Rabbî, bu talebemi kurtar!” dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece vasıta oldum, dua ettim. Kurtaran Rabbîmizdi) diye cevap verir. (Tezkiret-ül-evliya)
Yatırdaki zattan da, direkt böyle yardım istemenin hiç mahzuru olmaz. Diri zata yardım etme kuvvetini veren Allahü teâlâ, ölüye de vermektedir. Diriden veya ölüden yardım istemenin farkı olmaz, çünkü ruh ölmez. Ölmüş olan Hızır aleyhisselamın ruhunun yardım etmesi de böyledir.
Hadis-i şerifte, (Sıkışınca, kabirdekilerden yardım isteyin) buyuruluyor. Yatırdaki ölü değildir, ruh ölmez. Kâfirlerin bile ruhları ölmez, onların işittiği Buhari’deki hadisi şerifte bildirilmektedir.
Bir mübarek zatın kabrine gidince bir Fatiha üç İhlas okuyup o zatın ruhuna hediye edilir ve sonra da (Ya Rabbi, sevdiklerinin ve bu kabirde yatan mübarek zatın hürmetine duamı, isteklerimi kabul eyle, şu sıkıntımı, şu ihtiyacımı gider) diye dua edilirse, Allahü teala o zatı haberdar eder ve o da istek sahibine dua eder ve o zatın duasının hürmetine Cenab-ı Hak o kulunun isteğini, dileğini yaratır. Çünkü bu büyük zatlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Allahü teâlâ onların hatırını kırmaz. O büyükler sizin için dua ederler. Allahü teâlâ da onların dualarını kabul eder, size ihsan eder, sizi kurtarır. İhsan edecek olan, kurtaracak olan Allahü teâlâdır.
Kutb-i irşad ve kutb-i medar kime denir?
Sual: Kutb-i irşad ve kutb-i medar kime denir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kutb-i ebdal [kutb-i medar], âlemde, dünyada her şeyin var olmasına ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olan zattır. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i ebdalin feyzleriyle olur.
Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için, feyzlerin gelmesine vasıta olur. İman etmek, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen tatlıların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer.
Her zaman, kutb-i ebdal bulunur, çünkü âlem, onunla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Kutb-i irşad ise, çok az bulunur. Asırlar sonra, böyle bir cevher gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesiyle aydınlanır. Onun irşadının nurları, bütün dünyaya yayılır. Yerden Arş’a kadar, herkese rüşd, hidayet, iman ve marifet, onun yoluyla gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu nimete kavuşamaz. O büyük zatı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yahut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır.
Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikrederse ve bu zatı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyz alır, fakat birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zatı inkâr eder, beğenmezse yahut o büyük zat, bu kimseye incinmişse, bu kimse Allahü teâlâyı zikretse de, rüşd ve hidayete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zat bu kimsenin zararını istemese de, hidayete kavuşamaz. Rüşd ve hidayet, var görünürse de yoktur. Faydası çok azdır. O zata inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de, yalnız sevdikleri için rüşd ve hidayet nuruna kavuşurlar. (1/260)
Kutb-i irşad denilen Ehl-i sünnet âlimi, her zaman ve her yerde bulunmaz. Her köşedeki cahil tarikatçıları, şeyh sanmamalı, tuzaklarına düşerek sonsuz saadetten mahrum kalmamalıdır.
Gavs ve kutub
Sual: Gavs ve kutub ne demektir?
CEVAP
Gavs, kelime olarak yardım eden demektir. Evliya arasında, kullara yardımla görevli olan zattır. Allahü teâlânın izniyle insanların imdadına yetişmesi sebebiyle gavs denmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Gavs, kutb-i medardan üstündür. Kutb-i medar, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. Ebdal denilen makamlara getirilecek evliyayı seçmekte bunun rolü vardır. (1/256)
Kutub, işlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan büyük zattır. Dünya işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana, kutb-i medar veya kutb-i aktab [kutublar kutbu], din ve irşad işiyle görevli olana kutb-i irşad denir. Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
Kutb-i ebdal yani kutb-i medar, âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad, âlemin irşadı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i medarın feyzleriyle olur.
İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmekse, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda kutb-i ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz; çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir, fakat kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır.
Resulullah efendimiz, o zamanın kutb-i irşadı idi. O zamanın kutb-i ebdali de, Hazret-i Ömer ve Veysel-i Karani hazretleriydi. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük haline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir haline dönmesine veya safrası bozuk olana, şekerin acı gelmesine benzer. (Mearif-i ledünniye)
Günümüzde, hocasına gavs, kutup diyenler veya başka rütbe verenler çoktur. Böyle kimselere itibar etmemelidir.
Bir devirde iki mürşid-i kâmil
Sual: (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) diyenler olduğu gibi, (Bir devirde iki mürşid-i kâmil olmaz) diyenler de var. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmil değil miydi?
CEVAP
Bir devirde iki değil, daha çok mürşid-i kâmil olabilir. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmildi. Çoğu aynı devirde yaşadı. Mesela Şah-ı Nakşibend Seyyid Muhammed Bahaeddin hazretleri ile Alaüddin-i Attar ve Yakub-ı Çerhî hazretleri aynı devirde yaşamışlardır. Bir de her tarikatın ayrı mürşid-i kâmili vardı. Kâdirîlerin mürşid-i kâmilleri olurdu, Nakşîlerin olurdu.
Muhammed Bâkîbillah ile İmam-ı Rabbânî hazretleri yaşıttı. Hoca, talebe aynı yaştaydı.
Muhammed Mâsum Fârûkî hazretleri, babası İmam-ı Rabbânî hazretleriyle aynı devirde yaşadığı gibi, Mevlana Hâlid-i Bağdadî hazretleri, Seyyid Abdullah Şemdinî hazretleriyle, Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretleri ise, Seyyid Muhammed Sâlih hazretleriyle aynı devirde yaşamıştır. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri hayatta iken Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri mürşid-i kâmildi.
Her asırda gelen müceddid âlimlerin bile çok olduğu devirler olmuştur. Bazısı, hocaları ölünce (Artık mürşid-i kâmil bitmiştir) diyor. Hâlbuki (Hak Sözün Vesikaları) kitabında, Kıyamete kadar, her zaman hakiki mürşidin mevcut olacağı bildirilmekte, gerçek mürşid için, (Halis olan taliplere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır) buyurulmaktadır. Demek ki, (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) demek, düşmanlıktan veya ahmaklıktan ileri gelmektedir.
Sual: Kutb-i irşad ve kutb-i medar kime denir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kutb-i ebdal [kutb-i medar], âlemde, dünyada her şeyin var olmasına ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olan zattır. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i ebdalin feyzleriyle olur.
Kutb-i irşad ise, âlemin irşadı ve hidayeti için, feyzlerin gelmesine vasıta olur. İman etmek, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmek, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen tatlıların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana, tatlının acı gelmesine benzer.
Her zaman, kutb-i ebdal bulunur, çünkü âlem, onunla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Kutb-i irşad ise, çok az bulunur. Asırlar sonra, böyle bir cevher gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesiyle aydınlanır. Onun irşadının nurları, bütün dünyaya yayılır. Yerden Arş’a kadar, herkese rüşd, hidayet, iman ve marifet, onun yoluyla gelir. Herkes, ondan feyz alır. Arada o olmadan, kimse bu nimete kavuşamaz. O büyük zatı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yahut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Sevgisi ve ihlâsına göre, o deryadan kalbi feyz alır.
Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikrederse ve bu zatı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyz alır, fakat birinci feyz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zatı inkâr eder, beğenmezse yahut o büyük zat, bu kimseye incinmişse, bu kimse Allahü teâlâyı zikretse de, rüşd ve hidayete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zat bu kimsenin zararını istemese de, hidayete kavuşamaz. Rüşd ve hidayet, var görünürse de yoktur. Faydası çok azdır. O zata inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de, yalnız sevdikleri için rüşd ve hidayet nuruna kavuşurlar. (1/260)
Kutb-i irşad denilen Ehl-i sünnet âlimi, her zaman ve her yerde bulunmaz. Her köşedeki cahil tarikatçıları, şeyh sanmamalı, tuzaklarına düşerek sonsuz saadetten mahrum kalmamalıdır.
Gavs ve kutub
Sual: Gavs ve kutub ne demektir?
CEVAP
Gavs, kelime olarak yardım eden demektir. Evliya arasında, kullara yardımla görevli olan zattır. Allahü teâlânın izniyle insanların imdadına yetişmesi sebebiyle gavs denmiştir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Gavs, kutb-i medardan üstündür. Kutb-i medar, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. Ebdal denilen makamlara getirilecek evliyayı seçmekte bunun rolü vardır. (1/256)
Kutub, işlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vasıta kılınan büyük zattır. Dünya işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana, kutb-i medar veya kutb-i aktab [kutublar kutbu], din ve irşad işiyle görevli olana kutb-i irşad denir. Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
Kutb-i ebdal yani kutb-i medar, âlemde, dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşad, âlemin irşadı ve hidayeti için feyzlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, kutb-i medarın feyzleriyle olur.
İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tevbe etmekse, kutb-i irşadın feyzleriyle olur. Her zamanda, her asırda kutb-i ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman, bunsuz olamaz; çünkü âlem bununla nizam bulur. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir, fakat kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır.
Resulullah efendimiz, o zamanın kutb-i irşadı idi. O zamanın kutb-i ebdali de, Hazret-i Ömer ve Veysel-i Karani hazretleriydi. Kutb-i irşadla, bütün insanlara iman ve hidayet gelir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalalet, kötülük haline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir haline dönmesine veya safrası bozuk olana, şekerin acı gelmesine benzer. (Mearif-i ledünniye)
Günümüzde, hocasına gavs, kutup diyenler veya başka rütbe verenler çoktur. Böyle kimselere itibar etmemelidir.
Bir devirde iki mürşid-i kâmil
Sual: (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) diyenler olduğu gibi, (Bir devirde iki mürşid-i kâmil olmaz) diyenler de var. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmil değil miydi?
CEVAP
Bir devirde iki değil, daha çok mürşid-i kâmil olabilir. Silsile-i aliyye büyüklerinin hepsi mürşid-i kâmildi. Çoğu aynı devirde yaşadı. Mesela Şah-ı Nakşibend Seyyid Muhammed Bahaeddin hazretleri ile Alaüddin-i Attar ve Yakub-ı Çerhî hazretleri aynı devirde yaşamışlardır. Bir de her tarikatın ayrı mürşid-i kâmili vardı. Kâdirîlerin mürşid-i kâmilleri olurdu, Nakşîlerin olurdu.
Muhammed Bâkîbillah ile İmam-ı Rabbânî hazretleri yaşıttı. Hoca, talebe aynı yaştaydı.
Muhammed Mâsum Fârûkî hazretleri, babası İmam-ı Rabbânî hazretleriyle aynı devirde yaşadığı gibi, Mevlana Hâlid-i Bağdadî hazretleri, Seyyid Abdullah Şemdinî hazretleriyle, Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretleri ise, Seyyid Muhammed Sâlih hazretleriyle aynı devirde yaşamıştır. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri hayatta iken Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri mürşid-i kâmildi.
Her asırda gelen müceddid âlimlerin bile çok olduğu devirler olmuştur. Bazısı, hocaları ölünce (Artık mürşid-i kâmil bitmiştir) diyor. Hâlbuki (Hak Sözün Vesikaları) kitabında, Kıyamete kadar, her zaman hakiki mürşidin mevcut olacağı bildirilmekte, gerçek mürşid için, (Halis olan taliplere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır) buyurulmaktadır. Demek ki, (Günümüzde mürşid-i kâmil yoktur) demek, düşmanlıktan veya ahmaklıktan ileri gelmektedir.
Tasavvufun Dindeki Yeri ve Önemi
Din, Yüce Allah’ın kullarını terbiyesinden ibarettir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi inanç, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ahlaktır. Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi sevgi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ile Allah’a dostluğun tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır.
Dinimizin bu üç temel esasa dayandığını şu meşhur hadis-i şerif ortaya koymaktadır.
“Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, mescitte Sahabe-i Kiram ile oturuyordu. O esnada cemaatin içinden birisi çıkageldi. Gelen kimse, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, üzerinde yol izi bulunmayan, kimsenin de tanımadığı birisi idi. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin huzuruna kadar geldi, selam verdi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve kendisine sorular sormaya başladı. Önce:
“Ya Muhammed! Bana İslam’ın ne olduğunu haber verir misiniz? Diye sordu. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna şehadet etmendir. Ayrıca namaz kılmandır, zekat vermendir, oruç tutmandır ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır,” diye cevap verdi. Bu zat tekrar:
“Bana imanın ne olduğunu haber verir misiniz?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bütün iyilik ve kötülüğün bir kaderle meydana geldiğine inanmandır,” diye cevap verdi. Gelen zat, tekrar:
“İhsan nedir, bana ihsanı haber verir misin?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İhsan, Yüce Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görmektedir, bunu kesin olarak bilmendir,” buyurdular. Gelen zat:
“Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misiniz?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“Bu konuda soru sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir, ben bu konuda kesin bir saat söyleyemem,” buyurdular. Fakat bu zatın sorusu üzerine kıyametin bazı alametlerinden haber verdiler. Bu soruları soran zat izin isteyip kalktı, cemaatin içine daldı, bir anda gözden kayboldu. Sahabe-i kiram dikkatini Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’e çevirmişlerdi. Bir ara Efendimiz (s.a.v):
“Şu soru soranı bulup bana getirin!” buyurdular; Sahabe geleni aradı, fakat bulamadı. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“O Cibril’di; size dininizi öğretmeye geldi,” buyurdular.5
Demek ki Cebrail (a.s), kendisi bir şey öğrenmeye değil, bu yolla insanlara dini öğretmeye gelmişti. Onu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e Yüce Allah göndermiş, onunla dinin aslını bizlere öğretmiş ayrıca Sahabe-i Kiram’a onu bu şeklide görme şerefini bahşetmiştir.
Bu hadiste belirtildiği gibi, din üç temel üzerine bina edilmektedir. Bunlar: İman, ibadet, ahlak.
İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam alimleri inceler. İbadetleri fıkıh alimleri işler. Ahlak ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. Bu kâmil insanlar daha çok bir mürşid nezaretinde tasavvuf mekteplerinde yetişir.
Bu hadis-i şerifte belirtilen ihsan, asıl hedefi iç temizliği olan tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmakta ve bu terbiyenin önemini ortaya koymaktadır.
Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi; kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlak da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir.
Hiçbir mümin, ben imanı ve ibadeti öğrenirim, yaparım fakat bana ihlas lazım değildir; ilahi sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşamam diyemez. Derse hak yolda gidemez, dinini hakkıyla yaşayamaz, Yüce Allah’ın rızasını kazanamaz, hakiki huzuru bulamaz.
Bitmeyen huzur ilahi sevgiye ve zikrullaha bağlanmıştır. Hiçbir zaman değişmeyecek bu kesin hüküm Kur’an-ı Hakim’de şöyle ferman buyrulmuştur:
“Allah kendisine yönelen kulunu hidayete, rızasına giden yola erdirir. Onlar iman edenler ve kalplerini Allah’ın zikriyle huzura erdirenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”6
İşte tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Tasavvuf, güzel ahlak okuludur. Kalp temizliği ve güzel ahlak, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’an’da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücahedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkar, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, Yüce Allah’ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır. Hedefi Allah rızası olan bir terbiyenin elbette bütün usul ve adabı da Allah rızasına uymalıdır.
Allahu Teala, ilahi terbiyenin ve dostluğun merkezine Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi koymuştur. Ona uymadan kimse Yüce Allah’a gidemez, O’na dostluk yapamaz.
Allahu Teala bu konuda bütün insanlığın önüne şu ilâhî ölçüyü koymuştur:
“Rasûlüm! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/ uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.”7
Alimlerin belirttiği gibi, bu ayette geçen ‘tabi olmak’, sıradan bir tabi olmak değildir. Buradaki ittiba, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gerçek manada duyulan bir sevgiyi içine almaktadır. Bu sevgi, Fahr-i Kainat Efendimize (s.a.v) kalple, dille, özle, sözle, hâl ve ahlak ile tam bir teslimiyetle uymayı gerektirir. Mümin, içi ve dışıyla, inanış ve yaşantısı ile sünnet uyduğu ve buna ölene kadar sımsıkı sarıldığı zaman, Yüce Allah’a itaatini gerçekleştirmiş ve O’nun sevgisini kazanmış olur.
Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram’a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir.
Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. Din, ilk iki nesilde bir bütün olarak ele alınıyor, zâhirî ve bâtınî yönü aynı hassasiyetle korunuyor ve yaşanmaya çalışılıyordu.
Muhammed Saki Erol
Din, Yüce Allah’ın kullarını terbiyesinden ibarettir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi inanç, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ahlaktır. Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi sevgi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ile Allah’a dostluğun tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır.
Dinimizin bu üç temel esasa dayandığını şu meşhur hadis-i şerif ortaya koymaktadır.
“Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, mescitte Sahabe-i Kiram ile oturuyordu. O esnada cemaatin içinden birisi çıkageldi. Gelen kimse, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, üzerinde yol izi bulunmayan, kimsenin de tanımadığı birisi idi. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin huzuruna kadar geldi, selam verdi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve kendisine sorular sormaya başladı. Önce:
“Ya Muhammed! Bana İslam’ın ne olduğunu haber verir misiniz? Diye sordu. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna şehadet etmendir. Ayrıca namaz kılmandır, zekat vermendir, oruç tutmandır ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır,” diye cevap verdi. Bu zat tekrar:
“Bana imanın ne olduğunu haber verir misiniz?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bütün iyilik ve kötülüğün bir kaderle meydana geldiğine inanmandır,” diye cevap verdi. Gelen zat, tekrar:
“İhsan nedir, bana ihsanı haber verir misin?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İhsan, Yüce Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görmektedir, bunu kesin olarak bilmendir,” buyurdular. Gelen zat:
“Bana kıyametin ne zaman kopacağını haber verir misiniz?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“Bu konuda soru sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir, ben bu konuda kesin bir saat söyleyemem,” buyurdular. Fakat bu zatın sorusu üzerine kıyametin bazı alametlerinden haber verdiler. Bu soruları soran zat izin isteyip kalktı, cemaatin içine daldı, bir anda gözden kayboldu. Sahabe-i kiram dikkatini Resûlullah (s.a.v) Efendimiz’e çevirmişlerdi. Bir ara Efendimiz (s.a.v):
“Şu soru soranı bulup bana getirin!” buyurdular; Sahabe geleni aradı, fakat bulamadı. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“O Cibril’di; size dininizi öğretmeye geldi,” buyurdular.5
Demek ki Cebrail (a.s), kendisi bir şey öğrenmeye değil, bu yolla insanlara dini öğretmeye gelmişti. Onu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e Yüce Allah göndermiş, onunla dinin aslını bizlere öğretmiş ayrıca Sahabe-i Kiram’a onu bu şeklide görme şerefini bahşetmiştir.
Bu hadiste belirtildiği gibi, din üç temel üzerine bina edilmektedir. Bunlar: İman, ibadet, ahlak.
İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam alimleri inceler. İbadetleri fıkıh alimleri işler. Ahlak ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. Bu kâmil insanlar daha çok bir mürşid nezaretinde tasavvuf mekteplerinde yetişir.
Bu hadis-i şerifte belirtilen ihsan, asıl hedefi iç temizliği olan tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmakta ve bu terbiyenin önemini ortaya koymaktadır.
Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi; kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlak da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir.
Hiçbir mümin, ben imanı ve ibadeti öğrenirim, yaparım fakat bana ihlas lazım değildir; ilahi sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşamam diyemez. Derse hak yolda gidemez, dinini hakkıyla yaşayamaz, Yüce Allah’ın rızasını kazanamaz, hakiki huzuru bulamaz.
Bitmeyen huzur ilahi sevgiye ve zikrullaha bağlanmıştır. Hiçbir zaman değişmeyecek bu kesin hüküm Kur’an-ı Hakim’de şöyle ferman buyrulmuştur:
“Allah kendisine yönelen kulunu hidayete, rızasına giden yola erdirir. Onlar iman edenler ve kalplerini Allah’ın zikriyle huzura erdirenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.”6
İşte tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Tasavvuf, güzel ahlak okuludur. Kalp temizliği ve güzel ahlak, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’an’da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücahedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkar, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, Yüce Allah’ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır. Hedefi Allah rızası olan bir terbiyenin elbette bütün usul ve adabı da Allah rızasına uymalıdır.
Allahu Teala, ilahi terbiyenin ve dostluğun merkezine Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi koymuştur. Ona uymadan kimse Yüce Allah’a gidemez, O’na dostluk yapamaz.
Allahu Teala bu konuda bütün insanlığın önüne şu ilâhî ölçüyü koymuştur:
“Rasûlüm! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/ uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.”7
Alimlerin belirttiği gibi, bu ayette geçen ‘tabi olmak’, sıradan bir tabi olmak değildir. Buradaki ittiba, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gerçek manada duyulan bir sevgiyi içine almaktadır. Bu sevgi, Fahr-i Kainat Efendimize (s.a.v) kalple, dille, özle, sözle, hâl ve ahlak ile tam bir teslimiyetle uymayı gerektirir. Mümin, içi ve dışıyla, inanış ve yaşantısı ile sünnet uyduğu ve buna ölene kadar sımsıkı sarıldığı zaman, Yüce Allah’a itaatini gerçekleştirmiş ve O’nun sevgisini kazanmış olur.
Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram’a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir.
Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. Din, ilk iki nesilde bir bütün olarak ele alınıyor, zâhirî ve bâtınî yönü aynı hassasiyetle korunuyor ve yaşanmaya çalışılıyordu.
Muhammed Saki Erol
Araba Lastikleri Neden Hep Siyah Üretilir?
Araba lastikleri, her tür otomobilde standart olarak siyah renkte üretilir. Peki, neden farklı renkte lastiklere pek rastlamayız? Arabalar renk renk ve tasarım seçenekleriyle öne çıksa da lastiklerin siyah olmasının bazı sağlam teknik nedenleri var.
Lastiklerde Kullanılan Malzemeler ve Renklerin Etkisi
Otomobil lastiklerinin ana bileşeni kauçuktur. Fakat ham kauçuk, aşırı dayanıklı veya uzun ömürlü değildir. Günümüzde, bir lastiğin dayanıklılığı kauçuk malzemesine eklenen karbon siyahı adlı bir katkı maddesiyle sağlanır. Bu madde, lastiklerin rengini koyu siyaha dönüştürürken, performansını da artırır. Alternatif renklendiriciler mevcut olmasına rağmen, karbon siyahı diğerlerine kıyasla dayanıklılık ve güvenlik açısından benzersiz avantajlar sağlar.
Karbon Siyahı Neden Kullanılır?
Karbon siyahı, özellikle sanayide lastik üretiminde kullanılan bir pigmenttir. Bu katkı maddesi, ham kauçuğa eklenerek lastiklerin aşınma direncini artırır. Karbon siyahının lastiklerde sağladığı temel faydalar:
Aşınma Direnci ve Dayanıklılık
Yola temas eden lastikler sürtünme kuvvetine sürekli maruz kalır. Karbon siyahı, kauçuğun yapısını güçlendirerek aşınmayı azaltır ve lastiklerin daha uzun ömürlü olmasını sağlar. Karbon siyahının olmadığı lastikler hızla yıpranabilir ve sürekli değişim ihtiyacı doğurur.
Isı Dağılımı
Lastikler yol yüzeyine sürtündükçe ısınır. Sürüş güvenliği açısından, lastiklerin ısıyı düzgün bir şekilde dağıtması oldukça önemlidir; çünkü aşırı ısınan lastikler deforme olabilir veya patlayabilir. Karbon siyahı, ısının yüzeyde eşit dağıtılmasını sağlayarak lastiklerin güvenli bir sıcaklıkta kalmasını destekler.
UV Işınlarına Karşı Koruma
Güneşten gelen ultraviyole (UV) ışınları kauçuğun yapısını zamanla bozarak çatlamalara ve sertleşmelere yol açar. Karbon siyahı, UV ışınlarını emerek lastiğin bu ışınlardan zarar görmesini engeller. Diğer renk pigmentleri aynı etkiyi gösteremez, dolayısıyla güneş ışığına karşı dayanıksız olur.
Siyah Dışında Renkler Neden Tercih Edilmez?
Piyasada bazen renkli yanak tasarımlı veya işaretlemeli lastikler görülse de bu renklerin sadece dekoratif amaçlı olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü lastiğin yol yüzeyine temas eden kısmı her zaman siyah kalır. Siyah dışında renkli lastiklerin yaygın olmamasının diğer nedenleri:
Üretim Maliyetleri
Karbon siyahı, lastik üretiminde yaygın olarak kullanılan, maliyet-etkin bir malzemedir. Alternatif renk pigmentleri kullanmak özel üretim gerektirir ve bu da üretim maliyetlerini artırır.
Performans Kaybı
Karbon siyahı dışında kullanılan renk pigmentleri, kauçuğun yapısında karbon siyahı kadar güçlü bir etki yaratmaz. Bu da lastiklerin dayanıklılığını ve sürüş performansını olumsuz etkileyebilir.
Geçmişteki Renkli Lastik Girişimleri
Geçmişte bazı üreticiler, renkli lastikler üretmeye çalıştı. Örneğin, 1900’lerin başlarında beyaz lastikler popülerdi; ancak bu lastikler zamanla karbondan uzaklaştıkça hızla aşındı ve güneş ışığına karşı dirençsiz kaldı. Günümüzde nadir de olsa bazı spor arabalar veya özel gösterim araçları için renkli lastik tasarımları üretiliyor. Fakat bu lastikler, normal kullanımdaki dayanıklılık standartlarını karşılamadığı için yalnızca dekoratif veya gösteri amaçlı tercih ediliyor.
Gelecekte Farklı Renkli Lastikler Olacak mı?
Teknoloji geliştikçe renkli lastiklerin üretimi üzerine çalışmalar da devam ediyor. Ancak renkli lastiklerin, karbon siyahı ile sağlanan aşınma direnci ve UV koruması gibi özellikleri elde etmesi oldukça zor. Özellikle dayanıklılık ve güvenlik standartlarını sağlamak, farklı renklerde üretilecek lastikler için halen çözülmesi gereken bir engel.
Günümüzde lastiklerin siyah olması sadece bir renk tercihi değil, dayanıklılık, güvenlik ve ekonomik nedenlerle belirlenmiş bir zorunluluktur. Karbon siyahı sayesinde lastikler, uzun ömürlü, güvenilir ve aşınmaya karşı dirençli hale gelir. Farklı renklerde lastikler üretmek mümkün olsa da siyah lastiklerin sağladığı avantajlar şu an için rakipsizdir. Karbon siyahının sağladığı bu avantajlarla, lastiklerin yalnızca bir renk değil, aynı zamanda bir güvenlik ve performans aracı olduğunu unutmamak gerekir.
Araba lastikleri, her tür otomobilde standart olarak siyah renkte üretilir. Peki, neden farklı renkte lastiklere pek rastlamayız? Arabalar renk renk ve tasarım seçenekleriyle öne çıksa da lastiklerin siyah olmasının bazı sağlam teknik nedenleri var.
Lastiklerde Kullanılan Malzemeler ve Renklerin Etkisi
Otomobil lastiklerinin ana bileşeni kauçuktur. Fakat ham kauçuk, aşırı dayanıklı veya uzun ömürlü değildir. Günümüzde, bir lastiğin dayanıklılığı kauçuk malzemesine eklenen karbon siyahı adlı bir katkı maddesiyle sağlanır. Bu madde, lastiklerin rengini koyu siyaha dönüştürürken, performansını da artırır. Alternatif renklendiriciler mevcut olmasına rağmen, karbon siyahı diğerlerine kıyasla dayanıklılık ve güvenlik açısından benzersiz avantajlar sağlar.
Karbon Siyahı Neden Kullanılır?
Karbon siyahı, özellikle sanayide lastik üretiminde kullanılan bir pigmenttir. Bu katkı maddesi, ham kauçuğa eklenerek lastiklerin aşınma direncini artırır. Karbon siyahının lastiklerde sağladığı temel faydalar:
Aşınma Direnci ve Dayanıklılık
Yola temas eden lastikler sürtünme kuvvetine sürekli maruz kalır. Karbon siyahı, kauçuğun yapısını güçlendirerek aşınmayı azaltır ve lastiklerin daha uzun ömürlü olmasını sağlar. Karbon siyahının olmadığı lastikler hızla yıpranabilir ve sürekli değişim ihtiyacı doğurur.
Isı Dağılımı
Lastikler yol yüzeyine sürtündükçe ısınır. Sürüş güvenliği açısından, lastiklerin ısıyı düzgün bir şekilde dağıtması oldukça önemlidir; çünkü aşırı ısınan lastikler deforme olabilir veya patlayabilir. Karbon siyahı, ısının yüzeyde eşit dağıtılmasını sağlayarak lastiklerin güvenli bir sıcaklıkta kalmasını destekler.
UV Işınlarına Karşı Koruma
Güneşten gelen ultraviyole (UV) ışınları kauçuğun yapısını zamanla bozarak çatlamalara ve sertleşmelere yol açar. Karbon siyahı, UV ışınlarını emerek lastiğin bu ışınlardan zarar görmesini engeller. Diğer renk pigmentleri aynı etkiyi gösteremez, dolayısıyla güneş ışığına karşı dayanıksız olur.
Siyah Dışında Renkler Neden Tercih Edilmez?
Piyasada bazen renkli yanak tasarımlı veya işaretlemeli lastikler görülse de bu renklerin sadece dekoratif amaçlı olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü lastiğin yol yüzeyine temas eden kısmı her zaman siyah kalır. Siyah dışında renkli lastiklerin yaygın olmamasının diğer nedenleri:
Üretim Maliyetleri
Karbon siyahı, lastik üretiminde yaygın olarak kullanılan, maliyet-etkin bir malzemedir. Alternatif renk pigmentleri kullanmak özel üretim gerektirir ve bu da üretim maliyetlerini artırır.
Performans Kaybı
Karbon siyahı dışında kullanılan renk pigmentleri, kauçuğun yapısında karbon siyahı kadar güçlü bir etki yaratmaz. Bu da lastiklerin dayanıklılığını ve sürüş performansını olumsuz etkileyebilir.
Geçmişteki Renkli Lastik Girişimleri
Geçmişte bazı üreticiler, renkli lastikler üretmeye çalıştı. Örneğin, 1900’lerin başlarında beyaz lastikler popülerdi; ancak bu lastikler zamanla karbondan uzaklaştıkça hızla aşındı ve güneş ışığına karşı dirençsiz kaldı. Günümüzde nadir de olsa bazı spor arabalar veya özel gösterim araçları için renkli lastik tasarımları üretiliyor. Fakat bu lastikler, normal kullanımdaki dayanıklılık standartlarını karşılamadığı için yalnızca dekoratif veya gösteri amaçlı tercih ediliyor.
Gelecekte Farklı Renkli Lastikler Olacak mı?
Teknoloji geliştikçe renkli lastiklerin üretimi üzerine çalışmalar da devam ediyor. Ancak renkli lastiklerin, karbon siyahı ile sağlanan aşınma direnci ve UV koruması gibi özellikleri elde etmesi oldukça zor. Özellikle dayanıklılık ve güvenlik standartlarını sağlamak, farklı renklerde üretilecek lastikler için halen çözülmesi gereken bir engel.
Günümüzde lastiklerin siyah olması sadece bir renk tercihi değil, dayanıklılık, güvenlik ve ekonomik nedenlerle belirlenmiş bir zorunluluktur. Karbon siyahı sayesinde lastikler, uzun ömürlü, güvenilir ve aşınmaya karşı dirençli hale gelir. Farklı renklerde lastikler üretmek mümkün olsa da siyah lastiklerin sağladığı avantajlar şu an için rakipsizdir. Karbon siyahının sağladığı bu avantajlarla, lastiklerin yalnızca bir renk değil, aynı zamanda bir güvenlik ve performans aracı olduğunu unutmamak gerekir.
Evliyayı sevmek
Sual: Evliyayı sevmenin faydası nedir?
CEVAP
Abdülaziz Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak için, silsile itibariyle hocaları Resulullah efendimize dayanan bir evliyayı sevmek, onun tarafından sevilmek gerekir. Hadis-i şerifte, (Evliyanın kalbi nazargah-i ilahidir. Böyle bir kalbde bulunana Hak teâlâ rahmet eder) buyuruluyor. Böyle bir kalbe girdikten sonra, maksadına kavuşmadan ölen kimse, kurtuluşa ermiş demektir; çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah ve Resulüne hicret etmek üzere evinden ayrılıp yolda iken ölen, maksadına varmış gibi mükâfatlandırılır) buyuruluyor. (İmad-ül-İslam)
Kişi sevdiği ile beraber olur. Sevenler, sevdiklerini de beraberce götürürler. Bir kimse, Allah’ı ve Onun Resulünü ve evliyasını seviyorsa, bilsin ki onlar da kendisini seviyor demektir. Çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever) buyuruluyor. Allahü teâlâ, önce kendi sevgisini bildirmiştir. Yani sevilmeyen sevemez. Şu halde sevilmeye layık olmak için de İslam âlimlerinin bildirdiği yolda bulunmak gerekir.
En kıymetli ibadet Sual: Şah-ul-kermani isimli bir zat, (Evliyayı sevmekten daha kıymetli ibadet olmaz) diyor. Bu söz yanlış değil mi? Bir kimseyi sevmek niye ibadet olsun ki?
CEVAP
Dinimizde hubb-i fillahın yani Allah için Allahın sevdiklerini sevmenin önemi çok büyüktür. Hubb-i fillah imanın esasıdır, şartıdır. Hubbu fillahsız iman olmaz. Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya da vahyetti ki:
(Eğer yer ve göklerde bulunan bütün mahlûkatın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K. Saadet]
Musa aleyhisselam, (Ya Rabbi senin için en kıymetli amel nedir?) diye sordu. Allahü teâlâ, (Benim için evliyamı, dostlarımı sevmek ve düşmanlarıma düşmanlık göstermektir) buyurdu. (Mektubat-ı Masumiyye)
Fıkıh âlimi Muhammed bin Hüseyin Becli, Resulullahı rüyada gördü. En iyi amel ne diye sordu. (Evliyanın yanında bulunmaktır) buyurdu. Yaşayan veli bulamazsak deyince, (Diri iken de, ölü iken de onu sevmek, en kıymetli ameldir) buyurdu. (Sefinetül-ırakıyye)
Evliya, Evliyaullah demektir. Yani Allah dostları demektir. Türkçe’de sadece evliya deniyor. Evliyayı sevmek, Allahü teâlâyı sevmektir. Bir kimse bir zatı sevse, ona hiçbir iyilik ve hizmet edemese, ancak onun ana babasına veya çocuklarına çeşitli iyilik ve ihsanda bulunsa, o zat, bu yapılanlardan memnun olmaz mı? Onu sevmez mi? İşte Allah dostlarının da Allahü teâlânın ıyali [yakınları] mertebesinde olduğu hadis-i şerifle bildiriliyor. Allahın yakınlarını sevmek onlara hizmet etmek ne büyük nimettir.
İtikadı düzgün olmayan ne evliya olur, ne de ameli makbul olur.
Allah adamlarını sevmek
Sual: Evliya zatları sevmenin Allah sevgisine mani olduğu söyleniyor. Allah'ı seven evliyayı sevmez mi?
CEVAP
Dinimizde hubb-i fillah vardır. Allah için sevmek demektir. Allah'ı sevenin, Allah'ın sevdiklerini de sevmesi gerekir. Allah'ın sevdiklerini sevmek Allah sevgisinden dolayıdır. Biri diğerinden ayrı değildir. Evliyaullah, Allah'ın sevdiği zatlar demektir. Bu büyük zatlara olan sevgi, Allah sevgisine yol açar. Allahü teâlâyı sevebilmek için önce Allah adamlarının sevgisi şarttır. Bir mürşid-i kâmilin bir kimseyi sevmesi, Peygamber efendimizin de, onu sevdiğinin alametidir. Bu kimseyi Resulullah’a kadar silsiledeki bütün zatlar da sever. Çünkü o zatlar Resulullah'ın vârisleridir. Peygamber efendimizin sevdiğini Allahü teâlâ da sever.
Görmek ve tanımak ayrı şeylerdir Sual: Bir evliyayı görenin doğru yolu bulacağı söyleniyor. Bu söz doğru mudur, böyle bir şey olabilir mi?
Cevap: Gaznevî imparatorluğunun kurucusu olan sultan Mahmud-i Gaznevî, Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretlerine;
-Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri nasıl bir zat idi? diye sual eder. O da cevabında;
- Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, öyle kâmil, olgun bir veli idi ki, Onu görenler hidayete kavuşurdu, Allahü teâlânın razı olduğu kimselerden olurdu, buyurdu. Sultan Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı beğenmedi ve;
-Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi kimseler, Peygamber efendimizi nice kere gördüler. Bunlar hidayete gelmedi de, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenlerin hidayete geldiklerini nasıl söylüyorsun? O, Resulullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihanın efendisini, üstünlerin üstünü olan, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden, inkârdan kurtulamadı da, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenler nasıl kurtulur? dedi. Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretleri buyurdu ki:
-Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini görmediler. Ebu Talib'in yetimi gözü ile baktılar. Eğer, hazret-i Ebu Bekir gibi, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, inkârdan kurtulur, Onun gibi kemâle gelirlerdi. Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen;
(Onların sana baktıklarını görürsün. Onlar, seni anlayamıyorlar. Üstünlüğünü göremiyorlar) olan Arâf sûresinin 197. âyeti bu inceliği bildirmektedir. Sultan Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı çok beğendi ve din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Sual: Evliyayı sevmenin faydası nedir?
CEVAP
Abdülaziz Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hakkın rızasına kavuşmak, şeytanın aldatmasından kurtulmak için, silsile itibariyle hocaları Resulullah efendimize dayanan bir evliyayı sevmek, onun tarafından sevilmek gerekir. Hadis-i şerifte, (Evliyanın kalbi nazargah-i ilahidir. Böyle bir kalbde bulunana Hak teâlâ rahmet eder) buyuruluyor. Böyle bir kalbe girdikten sonra, maksadına kavuşmadan ölen kimse, kurtuluşa ermiş demektir; çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah ve Resulüne hicret etmek üzere evinden ayrılıp yolda iken ölen, maksadına varmış gibi mükâfatlandırılır) buyuruluyor. (İmad-ül-İslam)
Kişi sevdiği ile beraber olur. Sevenler, sevdiklerini de beraberce götürürler. Bir kimse, Allah’ı ve Onun Resulünü ve evliyasını seviyorsa, bilsin ki onlar da kendisini seviyor demektir. Çünkü Kur'an-ı kerimde mealen, (Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever) buyuruluyor. Allahü teâlâ, önce kendi sevgisini bildirmiştir. Yani sevilmeyen sevemez. Şu halde sevilmeye layık olmak için de İslam âlimlerinin bildirdiği yolda bulunmak gerekir.
En kıymetli ibadet Sual: Şah-ul-kermani isimli bir zat, (Evliyayı sevmekten daha kıymetli ibadet olmaz) diyor. Bu söz yanlış değil mi? Bir kimseyi sevmek niye ibadet olsun ki?
CEVAP
Dinimizde hubb-i fillahın yani Allah için Allahın sevdiklerini sevmenin önemi çok büyüktür. Hubb-i fillah imanın esasıdır, şartıdır. Hubbu fillahsız iman olmaz. Cenab-ı Hak, Hazret-i İsa’ya da vahyetti ki:
(Eğer yer ve göklerde bulunan bütün mahlûkatın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz.) [K. Saadet]
Musa aleyhisselam, (Ya Rabbi senin için en kıymetli amel nedir?) diye sordu. Allahü teâlâ, (Benim için evliyamı, dostlarımı sevmek ve düşmanlarıma düşmanlık göstermektir) buyurdu. (Mektubat-ı Masumiyye)
Fıkıh âlimi Muhammed bin Hüseyin Becli, Resulullahı rüyada gördü. En iyi amel ne diye sordu. (Evliyanın yanında bulunmaktır) buyurdu. Yaşayan veli bulamazsak deyince, (Diri iken de, ölü iken de onu sevmek, en kıymetli ameldir) buyurdu. (Sefinetül-ırakıyye)
Evliya, Evliyaullah demektir. Yani Allah dostları demektir. Türkçe’de sadece evliya deniyor. Evliyayı sevmek, Allahü teâlâyı sevmektir. Bir kimse bir zatı sevse, ona hiçbir iyilik ve hizmet edemese, ancak onun ana babasına veya çocuklarına çeşitli iyilik ve ihsanda bulunsa, o zat, bu yapılanlardan memnun olmaz mı? Onu sevmez mi? İşte Allah dostlarının da Allahü teâlânın ıyali [yakınları] mertebesinde olduğu hadis-i şerifle bildiriliyor. Allahın yakınlarını sevmek onlara hizmet etmek ne büyük nimettir.
İtikadı düzgün olmayan ne evliya olur, ne de ameli makbul olur.
Allah adamlarını sevmek
Sual: Evliya zatları sevmenin Allah sevgisine mani olduğu söyleniyor. Allah'ı seven evliyayı sevmez mi?
CEVAP
Dinimizde hubb-i fillah vardır. Allah için sevmek demektir. Allah'ı sevenin, Allah'ın sevdiklerini de sevmesi gerekir. Allah'ın sevdiklerini sevmek Allah sevgisinden dolayıdır. Biri diğerinden ayrı değildir. Evliyaullah, Allah'ın sevdiği zatlar demektir. Bu büyük zatlara olan sevgi, Allah sevgisine yol açar. Allahü teâlâyı sevebilmek için önce Allah adamlarının sevgisi şarttır. Bir mürşid-i kâmilin bir kimseyi sevmesi, Peygamber efendimizin de, onu sevdiğinin alametidir. Bu kimseyi Resulullah’a kadar silsiledeki bütün zatlar da sever. Çünkü o zatlar Resulullah'ın vârisleridir. Peygamber efendimizin sevdiğini Allahü teâlâ da sever.
Görmek ve tanımak ayrı şeylerdir Sual: Bir evliyayı görenin doğru yolu bulacağı söyleniyor. Bu söz doğru mudur, böyle bir şey olabilir mi?
Cevap: Gaznevî imparatorluğunun kurucusu olan sultan Mahmud-i Gaznevî, Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretlerine;
-Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri nasıl bir zat idi? diye sual eder. O da cevabında;
- Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, öyle kâmil, olgun bir veli idi ki, Onu görenler hidayete kavuşurdu, Allahü teâlânın razı olduğu kimselerden olurdu, buyurdu. Sultan Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı beğenmedi ve;
-Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi kimseler, Peygamber efendimizi nice kere gördüler. Bunlar hidayete gelmedi de, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenlerin hidayete geldiklerini nasıl söylüyorsun? O, Resulullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihanın efendisini, üstünlerin üstünü olan, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden, inkârdan kurtulamadı da, Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerini görenler nasıl kurtulur? dedi. Ebül-Hasan-ı Harkânî hazretleri buyurdu ki:
-Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini görmediler. Ebu Talib'in yetimi gözü ile baktılar. Eğer, hazret-i Ebu Bekir gibi, Resulullah olarak görselerdi, eşkıyalıktan, inkârdan kurtulur, Onun gibi kemâle gelirlerdi. Nitekim Kur’an-ı kerimde mealen;
(Onların sana baktıklarını görürsün. Onlar, seni anlayamıyorlar. Üstünlüğünü göremiyorlar) olan Arâf sûresinin 197. âyeti bu inceliği bildirmektedir. Sultan Mahmud-i Gaznevî, bu cevabı çok beğendi ve din büyüklerine olan sevgisi arttı.
Evliya olmak için
Sual: Çalışmakla evliya olunur mu? Olunursa nasıl çalışmak gerekir?
CEVAP
Din kitaplarında şöyle bildiriliyor:
Evliya olmak için, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak ve masivayı [Allah’tan başka şeyleri] kalbden çıkarmak gerekir. Yani dünya sevgisini gönülden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için de, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, emredilen ibadetleri yapmak ve müminleri sevmek gerekir. İhlâs ile yapılmayan ibadetin faydası olmaz, sevabı olmaz. İhlâs, her şeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlas, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hâsıl olur.
Namaz kılan, haram işlemeyen Ehl-i sünnet itikadındaki bir kimseye salih [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşarak, Evliya olur. Kalbde tabiat halini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak da, takva olur ise de, veli olmak için, günah işlememek, tabiat, huy halini almalı. Bunun için de, kalbin temizlenmesi gerekir. Kalbi temizlemek, İslamiyet'e uymakla olur.
Veli olmak için, İslamiyet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uymak şarttır. (Takva sahiplerine Allahü teâlâ ilim ihsan eder) mealindeki âyet-i kerime bunu ispat etmektedir. Sünnete, yani İslamiyet'e sarılmayan, bid’atten sakınmayan kimsenin kalbine ilham gelmez. Bunun söyledikleri, nefisten ve şeytandan gelen bozuk şeylerdir.
Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin Veli olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, Veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz.
Veli olmak için, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmalı. Yani Allahü teâlânın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyada hâsıl olur; fakat bu benzerlik, yalnız isimdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır; yoksa sıfatların özelliklerinde beraberlik olamaz. (Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanın) emrini anlatırken, Hace Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın bir ismi, Melik’tir. Bu, her şeye hâkim, galip demektir. Talib tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, galip olur ve başkalarının kalblerine tesir etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.
Allahü teâlânın bir ismi de, Semi’dir. Yani işiticidir. Talip, kim söylerse söylesin doğru sözü kabul eder ve gizli hakikatleri, can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Basir’dir. Yani, Allahü teâlâ, her şeyi görür. Talibin kalb gözü açılır ve firaset ışığı ile, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, yani başkalarını kendinden daha üstün görürse ve Allahü teâlânın her an gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Muhyi’dir. Yani Allahü teâlâ dirilticidir. Talip, unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydana çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur.
Bir sıfatı da Mümit’tir, yani öldürücü demektir. Talip, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan, bid’atleri yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir.)
Musa aleyhisselam, çölde bir çobana rastlayıp, (Yiyip içecek bir şeyin var mı?) dedi. Çoban, (Allah kerimdir) diyerek değneğini yere vurdu. Yerden iki pınar fışkırdı. Birinden su, diğerinden süt çıktı. Hazret-i Musa, çobandan ayrıldıktan sonra Allahü teâlâya sual etti:
- Ya Rabbi, bu çobana keramet vermene sebep nedir?
- Ya Musa, Onun gönlünde benden başka bir şey yoktur. Beş iyi hasleti bulunduğu için ona bu kerameti verdim. Bu hasletler şunlardır: 1- Beni bir an bile, hatırından çıkarmaz. 2- Kimseye haset etmez. 3- Daima günahtan kaçınır. 4- Rızkı için endişe etmez, üzülmez. 5- Hep benden korku içindedir.
Şu halde, her işte Allahü teâlânın rızasını gözeten kimse, Hakkın sevgili kulu, yani evliya olur.
İtikadına veya ameline bid'at karıştıran evliya olamaz. Bid'at ehlinin ibadetleri kabul olmaz. Bir kimse, ihlâs ile dinin emirlerine uyarsa, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okursa, Allahü teâlâ ona bilmediği ilimleri öğretir. Böyle ihlâslı bir zatın, büyük evliyaların ruhaniyetinden istifade ederek evliya olması kolaylaşır. (Hadika)
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyuruyor ki:
(Bütün feyzlere, bütün nimetlere, üstadlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu ibadetlerimiz, bizi Allahü teâlâya yaklaştırmaya [evliya olmaya] sebep olabilir mi?)
Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak için Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini, düşmanlarını sevmemek gerekir. Mesela Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramın hepsini sever. Bunlardan birini sevmeyen, Ehl-i sünnet olamaz. Ehl-i sünnet olmayan da evliya olmaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Bir kimse, müminler için, her gün 25 kere, istigfar okusa, Allahü teâlâ bunun kalbinden hile ve hasedi çıkarır. İsmi ebdal denilen evliya arasına yazılır. Ona bütün müslümanlar adedince, sevap verilir. Kıyamette bütün müminler, "Ya Rabbi, bizim için istigfar okuyan bu kulunu affet!" derler.) [Miftah-ün-necat]
Müminler için okunan istigfar şudur:
(Allahümmağfir-li velivalideyye, veli üstaziyye, velil-müminine vel-müminat, vel-müslimine vel-müslimat, el-ahya-i minhüm vel-emvat, birahmetike ya erhamerrahimin.)
Hadis-i şerifte bildirilen nimetlere kavuşabilmek için elbette Ehl-i sünnet itikadında olmak ve dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek şarttır. İtikadı bozuk olanın, bid'at ehlinin okuması fayda vermez.
Fena ve beka Sual: Tasavvuf kitaplarında fena, beka kelimeleri geçiyor. Bunların anlamı nedir?
CEVAP
Fena; fâni olmak, yok olmak, yani kötü ahlaktan kurtulmak, dinin emirlerine tam riayet etmektir. Beka da, güzel ahlak sahibi olmaktır. Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından ve çoluk çocuğundan çok sevmeye fenafillah denir. Bekabillah da, Allahü teâlânın onu sevmesidir.
İlerleme alameti
Sual: Ehl-i sünnet itikadını öğrenip, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaya ve Silsile-i aliye büyüklerini sevmeye başladığımda, bende bazı haller hâsıl oluyordu. Şimdi de, bunlara devam ettiğim halde, böyle haller hâsıl olmuyor. Bu neye alamettir?
CEVAP
İyiye, ilerlemeye alamettir.
Büyük zatları görememek Sual: Eskiden büyük zatları rüyada görüyor ve seviniyordum. Şimdi hiç görmüyorum. Acaba bu, dinde gerilemeye bir alamet olabilir mi?
CEVAP
Hayır. Din kitaplarında, (Yolun başındakileri tatlı rüyalarla bağlarlar. Bağlar kuvvetlenince, böyle rüyalara lüzum kalmaz) deniyor. Rüyalardan kurtulup, uyanıkken onları sevenlere, onların kitaplarını çok okuyup, bağlananlara müjdeler olsun!
Evliya olmak için keramet şart değildir Sual: Bir kimsenin veli, evliya olması için, bu kimseden mutlaka olağanüstü hâllerin, kerametin görülmesi şart mıdır, kerameti olmayan da evliya olabilir mi?
CEVAP
onu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Veli olmak için, bir insandan harikaların, kerametlerin meydana gelmesi şart değildir. Halbuki Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır. Bununla beraber, evliyanın hemen hepsinde, keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Bir veliden, çok keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Allahü teâlâdan daha uzak olan bir veli, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerametleri olanlar görülmüştür ki, Eshâb-ı kiramın hiçbirinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Halbuki, evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sahabinin derecesine yetişemez.
Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, cahillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kabiliyetinin az olduğunu gösterir.
Peygamberlerin ve velilerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kabiliyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayallerine uyanlar, kavuşamaz. Hazret-i Ebu Bekir, uymak kabiliyeti sebebi ile, Peygamber efendimize bir şey sormadan inanıverdi. Ebu Cehil'de bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alamet ve mucizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe inanmak saadeti ile şereflenemedi. Sûre-i En'amdaki bir âyet-i kerime böyle talihsizleri bildirmektedir.
Peygamber efendimiz zamanına yakın zamanlardaki evliyanın, az keramet gösterdiğini, bütün ömürlerinde üç-beş harikadan başka görülmediğini söyledik. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin on kerameti bile işitilmemiştir. Hak teâlâ, kelîmi olan, Musa aleyhisselama dokuz mucize verdiğini bildirmektedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan harikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve evliyadan her saatte, harikalar meydana gelmektedir. Düşmanları bilse de, bilmese de, harikaları güneş gibi görülmektedir.”
Kitap okumadan evliya olunabilir mi? Sual: Bir Müslüman, hiç ders almadan, kitap okumadan da evliya olabilir mi?
CEVAP
Bir kimse, hiç kitap okumadan da veli, evliya olabilir ve âyet-i kerimeyi tefsir edebilir. Fakat bu kimse, başkalarına rehber olamaz ve bu kimseye bağlanılamaz. Rehberin, ilimde ictihad derecesine yükselmiş olması, marifette de vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye mertebesinde bulunması lazımdır. Rehberin yani mürşidin her hareketi, her duruşu, her sözü, İslâmiyete uygundur. Yani, her şeyde Resûlullah efendimize uymaktadır. Bunun için, Allahü teâlâ onu çok sever. Müslümanlar da, Allahü teâlâyı çok sevdikleri için, Allahü teâlânın çok sevdiğini de çok severler. Rehberi sevmek, Allahü teâlâyı ve Resûlullah efendimizi sevmekten ileri gelmektedir. Bu sevgiye, Hubb-i fillah denir. İbadetlerin en kıymetlisinin hubb-i fillah olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Rehberin emirlerini yapmak, İslâmiyete uymak demektir. Çünkü, Rehberin her sözü ve her işi İslâmiyeti bildirmektedir. Hayatta, yani dünyada hakiki ilim sunucusu Mürşid-i kâmildir. Din düşmanlarının, Müslümanlar için; “Allahı bırakıp kulu seviyorlar, İslâmiyeti bırakıp insana tapınıyorlar” sözlerinin, cahilce bir iftira olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.
Sual: Üveysî ne demektir, üveysi olanların üstadı yani onu yetiştiren bir rehberi yok mu demektir?
CEVAP
Tasavvuf âlimlerinin "Üveysî" demeleri, üstadı yoktur demek değildir. Çünkü, üveysî demek, onun yetişmesinde rûhâniyânın da hizmeti olmuştur demektir. Hâce-i Ahrâr hazretleri Yakub-i Çerhi hazretlerinin hizmetinde yetiştiği hâlde, yani üstadı bulunduğu hâlde, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyyetinden de yardım gördüğü için, Hâce-i Ahrâr hazretlerine "Üveysî" denilir. Bunun gibi, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerinin üstadı, Seyyid Emîr Gilâl hazretleri idi. Fakat, ayrıca Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyyetinden de istifade ettiği için, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerine "Üveysî" denilmiştir. Bir kimse, üstadı bulunduğunu söylemekle berâber, Üveysî olduğunu da bildirince, ona üstadını inkâr ediyor demek şaşılacak insafsızlık olur.
Sual: Bir Müslüman, emirleri yapar ve haramlardan sakınırsa, salih yani evliya olabilir mi?
CEVAP
Yapılmaması lazım olan şeyler, ya belli bir uzuv ile yapılır, yahut bütün beden ile yapılır. Günah işlenen uzuvlardan sekiz uzuv meşhurdur. Bu uzuvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında bulunan yürek denilen et parçasına üfürülmüş ruhani bir latîfedir. Ruh gibi, madde olmayan bir varlıktır. Günah işleyen, bu uzuvların kendileri değildir. Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyada ve ahırette saadete kavuşmak, rahat etmek isteyen kimse, bu uzuvların günah işlemelerine mâni olmalıdır.
Günah işlememek, kalbinde meleke, tabiat, hâlini almalıdır. Namaz kılan, haram işlemeyen Sünni bir kimseye müttekî ve sâlih, iyi insan denir. Allahü teâlânın rızasına, sevmesine kavuşarak, veli, evliya olur. Kalbde tabiat hâlini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak, takva olur ise de, evliya olmak için, günah işlememek tabiat, huy hâlini almalıdır. Bunun için de, kalbin temizlenmesi lazımdır. Kalbin temizlenmesi, İslamiyete uymakla olur. İslamiyet üç kısımdır: İlim, amel, ihlas. Yani, emirleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tabi olmak, bunları yalnız Allah rızası için yapmak lazımdır. Kur’ân-ı kerim, bu üçünü emir ve medhetmekte, övmektedir.
Sual: Çalışmakla evliya olunur mu? Olunursa nasıl çalışmak gerekir?
CEVAP
Din kitaplarında şöyle bildiriliyor:
Evliya olmak için, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak ve masivayı [Allah’tan başka şeyleri] kalbden çıkarmak gerekir. Yani dünya sevgisini gönülden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için de, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, sonra haramlardan sakınmak, emredilen ibadetleri yapmak ve müminleri sevmek gerekir. İhlâs ile yapılmayan ibadetin faydası olmaz, sevabı olmaz. İhlâs, her şeyi yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlas, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemekle, yalnız Onu sevmekle, kendiliğinden hâsıl olur.
Namaz kılan, haram işlemeyen Ehl-i sünnet itikadındaki bir kimseye salih [iyi insan] denir. Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşarak, Evliya olur. Kalbde tabiat halini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak da, takva olur ise de, veli olmak için, günah işlememek, tabiat, huy halini almalı. Bunun için de, kalbin temizlenmesi gerekir. Kalbi temizlemek, İslamiyet'e uymakla olur.
Veli olmak için, İslamiyet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uymak şarttır. (Takva sahiplerine Allahü teâlâ ilim ihsan eder) mealindeki âyet-i kerime bunu ispat etmektedir. Sünnete, yani İslamiyet'e sarılmayan, bid’atten sakınmayan kimsenin kalbine ilham gelmez. Bunun söyledikleri, nefisten ve şeytandan gelen bozuk şeylerdir.
Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin Veli olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, Veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz.
Veli olmak için, Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmalı. Yani Allahü teâlânın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyada hâsıl olur; fakat bu benzerlik, yalnız isimdedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır; yoksa sıfatların özelliklerinde beraberlik olamaz. (Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanın) emrini anlatırken, Hace Muhammed Parisa hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın bir ismi, Melik’tir. Bu, her şeye hâkim, galip demektir. Talib tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, galip olur ve başkalarının kalblerine tesir etmeye başlarsa, bu sıfat ile ahlaklanmış olur.
Allahü teâlânın bir ismi de, Semi’dir. Yani işiticidir. Talip, kim söylerse söylesin doğru sözü kabul eder ve gizli hakikatleri, can kulağı ile duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Basir’dir. Yani, Allahü teâlâ, her şeyi görür. Talibin kalb gözü açılır ve firaset ışığı ile, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, yani başkalarını kendinden daha üstün görürse ve Allahü teâlânın her an gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur.
Bir sıfatı da, Muhyi’dir. Yani Allahü teâlâ dirilticidir. Talip, unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydana çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur.
Bir sıfatı da Mümit’tir, yani öldürücü demektir. Talip, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan, bid’atleri yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir.)
Musa aleyhisselam, çölde bir çobana rastlayıp, (Yiyip içecek bir şeyin var mı?) dedi. Çoban, (Allah kerimdir) diyerek değneğini yere vurdu. Yerden iki pınar fışkırdı. Birinden su, diğerinden süt çıktı. Hazret-i Musa, çobandan ayrıldıktan sonra Allahü teâlâya sual etti:
- Ya Rabbi, bu çobana keramet vermene sebep nedir?
- Ya Musa, Onun gönlünde benden başka bir şey yoktur. Beş iyi hasleti bulunduğu için ona bu kerameti verdim. Bu hasletler şunlardır: 1- Beni bir an bile, hatırından çıkarmaz. 2- Kimseye haset etmez. 3- Daima günahtan kaçınır. 4- Rızkı için endişe etmez, üzülmez. 5- Hep benden korku içindedir.
Şu halde, her işte Allahü teâlânın rızasını gözeten kimse, Hakkın sevgili kulu, yani evliya olur.
İtikadına veya ameline bid'at karıştıran evliya olamaz. Bid'at ehlinin ibadetleri kabul olmaz. Bir kimse, ihlâs ile dinin emirlerine uyarsa, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okursa, Allahü teâlâ ona bilmediği ilimleri öğretir. Böyle ihlâslı bir zatın, büyük evliyaların ruhaniyetinden istifade ederek evliya olması kolaylaşır. (Hadika)
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyuruyor ki:
(Bütün feyzlere, bütün nimetlere, üstadlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu ibadetlerimiz, bizi Allahü teâlâya yaklaştırmaya [evliya olmaya] sebep olabilir mi?)
Ehl-i sünnet itikadına sahip olmak için Allahü teâlânın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini, düşmanlarını sevmemek gerekir. Mesela Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramın hepsini sever. Bunlardan birini sevmeyen, Ehl-i sünnet olamaz. Ehl-i sünnet olmayan da evliya olmaz. Bir hadis-i şerif meali:
(Bir kimse, müminler için, her gün 25 kere, istigfar okusa, Allahü teâlâ bunun kalbinden hile ve hasedi çıkarır. İsmi ebdal denilen evliya arasına yazılır. Ona bütün müslümanlar adedince, sevap verilir. Kıyamette bütün müminler, "Ya Rabbi, bizim için istigfar okuyan bu kulunu affet!" derler.) [Miftah-ün-necat]
Müminler için okunan istigfar şudur:
(Allahümmağfir-li velivalideyye, veli üstaziyye, velil-müminine vel-müminat, vel-müslimine vel-müslimat, el-ahya-i minhüm vel-emvat, birahmetike ya erhamerrahimin.)
Hadis-i şerifte bildirilen nimetlere kavuşabilmek için elbette Ehl-i sünnet itikadında olmak ve dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek şarttır. İtikadı bozuk olanın, bid'at ehlinin okuması fayda vermez.
Fena ve beka Sual: Tasavvuf kitaplarında fena, beka kelimeleri geçiyor. Bunların anlamı nedir?
CEVAP
Fena; fâni olmak, yok olmak, yani kötü ahlaktan kurtulmak, dinin emirlerine tam riayet etmektir. Beka da, güzel ahlak sahibi olmaktır. Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından ve çoluk çocuğundan çok sevmeye fenafillah denir. Bekabillah da, Allahü teâlânın onu sevmesidir.
İlerleme alameti
Sual: Ehl-i sünnet itikadını öğrenip, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaya ve Silsile-i aliye büyüklerini sevmeye başladığımda, bende bazı haller hâsıl oluyordu. Şimdi de, bunlara devam ettiğim halde, böyle haller hâsıl olmuyor. Bu neye alamettir?
CEVAP
İyiye, ilerlemeye alamettir.
Büyük zatları görememek Sual: Eskiden büyük zatları rüyada görüyor ve seviniyordum. Şimdi hiç görmüyorum. Acaba bu, dinde gerilemeye bir alamet olabilir mi?
CEVAP
Hayır. Din kitaplarında, (Yolun başındakileri tatlı rüyalarla bağlarlar. Bağlar kuvvetlenince, böyle rüyalara lüzum kalmaz) deniyor. Rüyalardan kurtulup, uyanıkken onları sevenlere, onların kitaplarını çok okuyup, bağlananlara müjdeler olsun!
Evliya olmak için keramet şart değildir Sual: Bir kimsenin veli, evliya olması için, bu kimseden mutlaka olağanüstü hâllerin, kerametin görülmesi şart mıdır, kerameti olmayan da evliya olabilir mi?
CEVAP
onu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“Veli olmak için, bir insandan harikaların, kerametlerin meydana gelmesi şart değildir. Halbuki Peygamberlerin mucize göstermesi lazımdır. Bununla beraber, evliyanın hemen hepsinde, keramet görülmüştür. Keramet göstermeyen veli pek azdır. Bir veliden, çok keramet meydana gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyanın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya daha yakın olmalarına bağlıdır. Daha yakın olan bir veli, pek az keramet sahibi olabilir. Allahü teâlâdan daha uzak olan bir veli, daha çok keramet, harika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen evliyasında, o kadar çok kerametleri olanlar görülmüştür ki, Eshâb-ı kiramın hiçbirinde, bunun yüzde biri bile, meydana gelmemiştir. Halbuki, evliyanın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sahabinin derecesine yetişemez.
Görülüyor ki, evliyayı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerametlerine, harikalarına bakmak, cahillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kabiliyetinin az olduğunu gösterir.
Peygamberlerin ve velilerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kabiliyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayallerine uyanlar, kavuşamaz. Hazret-i Ebu Bekir, uymak kabiliyeti sebebi ile, Peygamber efendimize bir şey sormadan inanıverdi. Ebu Cehil'de bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alamet ve mucizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe inanmak saadeti ile şereflenemedi. Sûre-i En'amdaki bir âyet-i kerime böyle talihsizleri bildirmektedir.
Peygamber efendimiz zamanına yakın zamanlardaki evliyanın, az keramet gösterdiğini, bütün ömürlerinde üç-beş harikadan başka görülmediğini söyledik. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin on kerameti bile işitilmemiştir. Hak teâlâ, kelîmi olan, Musa aleyhisselama dokuz mucize verdiğini bildirmektedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan harikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve evliyadan her saatte, harikalar meydana gelmektedir. Düşmanları bilse de, bilmese de, harikaları güneş gibi görülmektedir.”
Kitap okumadan evliya olunabilir mi? Sual: Bir Müslüman, hiç ders almadan, kitap okumadan da evliya olabilir mi?
CEVAP
Bir kimse, hiç kitap okumadan da veli, evliya olabilir ve âyet-i kerimeyi tefsir edebilir. Fakat bu kimse, başkalarına rehber olamaz ve bu kimseye bağlanılamaz. Rehberin, ilimde ictihad derecesine yükselmiş olması, marifette de vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye mertebesinde bulunması lazımdır. Rehberin yani mürşidin her hareketi, her duruşu, her sözü, İslâmiyete uygundur. Yani, her şeyde Resûlullah efendimize uymaktadır. Bunun için, Allahü teâlâ onu çok sever. Müslümanlar da, Allahü teâlâyı çok sevdikleri için, Allahü teâlânın çok sevdiğini de çok severler. Rehberi sevmek, Allahü teâlâyı ve Resûlullah efendimizi sevmekten ileri gelmektedir. Bu sevgiye, Hubb-i fillah denir. İbadetlerin en kıymetlisinin hubb-i fillah olduğu hadis-i şerifle bildirilmiştir. Rehberin emirlerini yapmak, İslâmiyete uymak demektir. Çünkü, Rehberin her sözü ve her işi İslâmiyeti bildirmektedir. Hayatta, yani dünyada hakiki ilim sunucusu Mürşid-i kâmildir. Din düşmanlarının, Müslümanlar için; “Allahı bırakıp kulu seviyorlar, İslâmiyeti bırakıp insana tapınıyorlar” sözlerinin, cahilce bir iftira olduğu, buradan da anlaşılmaktadır.
Sual: Üveysî ne demektir, üveysi olanların üstadı yani onu yetiştiren bir rehberi yok mu demektir?
CEVAP
Tasavvuf âlimlerinin "Üveysî" demeleri, üstadı yoktur demek değildir. Çünkü, üveysî demek, onun yetişmesinde rûhâniyânın da hizmeti olmuştur demektir. Hâce-i Ahrâr hazretleri Yakub-i Çerhi hazretlerinin hizmetinde yetiştiği hâlde, yani üstadı bulunduğu hâlde, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyyetinden de yardım gördüğü için, Hâce-i Ahrâr hazretlerine "Üveysî" denilir. Bunun gibi, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerinin üstadı, Seyyid Emîr Gilâl hazretleri idi. Fakat, ayrıca Hâce Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin rûhâniyyetinden de istifade ettiği için, Bahâüddîn-i Buhârî hazretlerine "Üveysî" denilmiştir. Bir kimse, üstadı bulunduğunu söylemekle berâber, Üveysî olduğunu da bildirince, ona üstadını inkâr ediyor demek şaşılacak insafsızlık olur.
Sual: Bir Müslüman, emirleri yapar ve haramlardan sakınırsa, salih yani evliya olabilir mi?
CEVAP
Yapılmaması lazım olan şeyler, ya belli bir uzuv ile yapılır, yahut bütün beden ile yapılır. Günah işlenen uzuvlardan sekiz uzuv meşhurdur. Bu uzuvlar, kalb, kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve ayaklardır. Kalb, insanın göğsünde, sol tarafında bulunan yürek denilen et parçasına üfürülmüş ruhani bir latîfedir. Ruh gibi, madde olmayan bir varlıktır. Günah işleyen, bu uzuvların kendileri değildir. Bunlarda bulunan his kuvvetleridir. Dünyada ve ahırette saadete kavuşmak, rahat etmek isteyen kimse, bu uzuvların günah işlemelerine mâni olmalıdır.
Günah işlememek, kalbinde meleke, tabiat, hâlini almalıdır. Namaz kılan, haram işlemeyen Sünni bir kimseye müttekî ve sâlih, iyi insan denir. Allahü teâlânın rızasına, sevmesine kavuşarak, veli, evliya olur. Kalbde tabiat hâlini almadan, kendini zorlayarak günahlardan sakınmak, takva olur ise de, evliya olmak için, günah işlememek tabiat, huy hâlini almalıdır. Bunun için de, kalbin temizlenmesi lazımdır. Kalbin temizlenmesi, İslamiyete uymakla olur. İslamiyet üç kısımdır: İlim, amel, ihlas. Yani, emirleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tabi olmak, bunları yalnız Allah rızası için yapmak lazımdır. Kur’ân-ı kerim, bu üçünü emir ve medhetmekte, övmektedir.
Ledün ilmi okuyarak öğrenilmez
Sual: Ledün [bâtın] ilmini nasıl öğrenirim?
CEVAPLedün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Kur'an-ı kerimde, (Kehf) suresinde bu husus açıkça bildirilmiştir.
Sual: Bâtın ilmi diye bir ilim yoktur. Arapça batn, karın yani insanın içi demektir. Buna dalak, ciğer, bağırsaklar ve pislik dahildir. Bu bakımdan bâtın ilmi veya bâtıni ilim diye bir ilimden bahsetmek yanlıştır. Bâtın ilmi varsa, Kur’an ve Sünnetten delil verebilir misiniz?
CEVAPHer kelimenin tek manası olmaz. Bâtın kelimesi de öyledir. Bâtın esma-i hüsnadan, yani Allahü teâlânın isimlerindendir. Kur’an-ı kerimde mealen, (O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır, O, her şeyi bilendir) buyuruluyor. (Hadid 3)
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Din bilgisi iki kısımdır: 1- Kalbde olan faydalı ilimler. 2- Dil ile anlatılan zahiri ilimler.) [Hatib, Süyuti]
(Elbette Kur’anın zahiri ve bâtıni manası vardır.) [İbni Hibban]
(Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, Süyuti, Münavi]
(Zahir ve bâtın ilminde âlim olanlar, enbiyanın vârisleridirler.) [M. Nasihat]
(Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat]
Taha suresinin (Rabbim ilmimi arttır de) mealindeki 114. âyeti, bâtın ilminin artmasını istemek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir.Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Malik buyurdu ki:
(İlmi zahire malik olan, ilmi bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse, ilmi ile amel ederse, Allahü teala, ona bâtın bilgisi ihsan eder.)
Ali bin Muhammed Vefanın ârifane sözlerine şaşırıp kalan imam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara suresindeki, (Allah’tan korkun! Allahü teâlâ, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu.
Ebu Talibi Mekki buyurdu ki:
(İlm-i zahir ile ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Bâtın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.)
(Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi ile bildirilen âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan, Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki âlimlerdir.
İmam-ı Münavi, imam-ı Gazali’den naklen bildiriyor ki:
Ahiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hasıl olur. Buna İlmi mükaşefe [İlmi bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi İlmi muameledir. İlmi bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid’at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hasıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidirler. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan İlmi hâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilmi bâtın hasıl olabilir. (Hadika) Kur’an-ı kerimden iki kıssaAbdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)
Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)
[Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]
Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.
Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.
O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.
Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.
Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.
Sual: Ledün [bâtın] ilmini nasıl öğrenirim?
CEVAPLedün ilmi veya ilm-i ledün, okuyarak öğrenilmez. Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, ilahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, hadiselerdeki gizli sırları ve hikmetleri bilir. Kur'an-ı kerimde, (Kehf) suresinde bu husus açıkça bildirilmiştir.
Sual: Bâtın ilmi diye bir ilim yoktur. Arapça batn, karın yani insanın içi demektir. Buna dalak, ciğer, bağırsaklar ve pislik dahildir. Bu bakımdan bâtın ilmi veya bâtıni ilim diye bir ilimden bahsetmek yanlıştır. Bâtın ilmi varsa, Kur’an ve Sünnetten delil verebilir misiniz?
CEVAPHer kelimenin tek manası olmaz. Bâtın kelimesi de öyledir. Bâtın esma-i hüsnadan, yani Allahü teâlânın isimlerindendir. Kur’an-ı kerimde mealen, (O evveldir, âhirdir, zâhirdir ve bâtındır, O, her şeyi bilendir) buyuruluyor. (Hadid 3)
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Din bilgisi iki kısımdır: 1- Kalbde olan faydalı ilimler. 2- Dil ile anlatılan zahiri ilimler.) [Hatib, Süyuti]
(Elbette Kur’anın zahiri ve bâtıni manası vardır.) [İbni Hibban]
(Bâtın ilmi, Allahü teâlânın esrarından bir sır, hikmetlerinden bir hükümdür. Allah onu kullarından dilediğinin kalbine bırakır.) [Deylemi, Süyuti, Münavi]
(Zahir ve bâtın ilminde âlim olanlar, enbiyanın vârisleridirler.) [M. Nasihat]
(Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidir. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir.) [M. Nasihat]
Taha suresinin (Rabbim ilmimi arttır de) mealindeki 114. âyeti, bâtın ilminin artmasını istemek olduğu tefsirlerde bildirilmektedir.Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Malik buyurdu ki:
(İlmi zahire malik olan, ilmi bâtına kavuşabilir. Zahir bilgisi olan kimse, ilmi ile amel ederse, Allahü teala, ona bâtın bilgisi ihsan eder.)
Ali bin Muhammed Vefanın ârifane sözlerine şaşırıp kalan imam-ı Ömer Bülkini, bunları nereden öğrendin deyince, Bekara suresindeki, (Allah’tan korkun! Allahü teâlâ, kendinden korkanlara bilmediklerini öğretir) mealindeki 282. âyeti okudu.
Ebu Talibi Mekki buyurdu ki:
(İlm-i zahir ile ilm-i bâtın, birbirlerinden ayrılmazlar. Beden ile kalbin birlikte bulunması gibidirler. Bâtın ilimleri, arifin kalbinden kalblere akar.)
(Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi ile bildirilen âlimler, bildikleri ile amel eden, takva sahibi olan, Peygamberlerdeki ilimlerin hepsine kavuşan hakiki âlimlerdir.
İmam-ı Münavi, imam-ı Gazali’den naklen bildiriyor ki:
Ahiret bilgisi iki türlüdür: Biri keşifle hasıl olur. Buna İlmi mükaşefe [İlmi bâtın] denir. Bütün ilimler, bu ilme kavuşmak için sebeplerdir. İkincisi İlmi muameledir. İlmi bâtından nasibi olmayanın imansız gitmesinden korkulur. Bundan nasip almanın en aşağısı, bu ilme inanmaktır. Bid’at ehline bâtın ilmi nasip olmaz. Bâtın bilgisi, temiz kalblerde hasıl olan bir nurdur. (Öyle ilimler vardır ki, çok gizlidirler. Bunları, ancak marifet sahipleri bilir) hadis-i şerifi, bâtın ilimlerini göstermektedir. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını doğru yapabilmek için herkese lazım olan İlmi hâl bilgileri öğrenilip amel edilince, ilmi bâtın hasıl olabilir. (Hadika) Kur’an-ı kerimden iki kıssaAbdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmıyorlar. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani, Mevlana Celaleddin Rumi, Seyyid Ahmed Bedevi, imam-ı Şarani ve imam-ı Busayri gibi tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan Muhammed aleyhisselamın dininin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimseye bid’at ehli ve sapık denir. (Hadika)
Süleyman aleyhisselam, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)
[Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]
Kehf suresinde ledün [bâtın] ilmi hakkında bahsedilen kıssa özetle şöyledir:
Hazret-i Musa, “Ya Rabbi, bâtın ilmini bilen zatı nerede bulurum?” diye sordu. Allahü teâlâ da, “Ya Musa, yola çık, çantana koyduğun balık canlanıp denize gittiği yerde, onu bulursun” buyurdu. Hazret-i Musa, Hazret-i Yuşa ile yola çıktı. Bir pınarın yanına geldiler. Bu pınar âb-ı hayat idi. Bu suya dokunan ölü canlanırdı. Bu sudan bir damla balığa değince, balık canlanıp denize gitti.
Hazret-i Musa, denilen yerdeki zatı görüp ona, “Bana bâtın ilmini öğretir misin?” dedi. O zat, “Allahü teâlânın bana öğrettiği ilmin hepsini sen bilmezsin. Bu yüzden de yaptıklarıma sabredemezsin” dedi. Hazret-i Musa, “İnşallah beni sabredenlerden bulursun” dedi. O zat, “Ya Musa, tuhafına gitse de, yaptıklarımdan bana bir şey sormayacaksın” dedi.
O zat, ücretsiz bindikleri gemiyi delince, günahsız çocuğu öldürünce ve bir duvarı ücretsiz yapınca Hazret-i Musa sebebini sordu. O zat, “Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri gasp ediyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca almaktan vazgeçecekti. Biz de iyiliğe iyilik ettik. Günahsız çocuğun ana babası salih idi. Çocuk büyüyünce, küfre zorlayıp ana babasına zulüm ve işkence edecekti. Bunun yerine neslinden 70 peygamber meydana gelecek hayırlı bir evlat vermesi için dua ettim. Doğrulttuğum duvar, yetimlere aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkaları alacaktı. Yetimlere de bir iyilik etmiş olduk.
Musa aleyhisselama ilm-i bâtından bahseden o zatın evliyadan Hazret-i Hızır olduğu bildirilmiştir. Kur'an-ı kerimdeki bu iki kıssa, bâtın ilmine sahip keramet ehlinin bulunduğunu açıkça bildirmektedir. İlm-i bâtın, ilm-i zahirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, Ulema-i rasihin denir.
Hazret-i Ebu Hüreyre, (Resulullahtan iki ilim aldım. Birini size bildirdim. İkincisini bildirmedim, çünkü anlayamazsınız) dedi. Birincisi, İlm-i zahir, ikincisi İlm-i bâtın’dır. Bunu ancak, evliya ve sıddıklar bilir.
Bâtın ilminin önemi
Sual: Selefiyim diyen bir arkadaş, (Ledün ilmi, bâtın ilmi, keramet, evliya diye bir şey yok) diyor. Bu Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırı değil mi?
CEVAPBunu çok yazdık. Bu yazıda ledün ilminin önemini bildirelim.
Ledün ilmi, Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, İlahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, olaylardaki gizli sırları ve hikmetleri bilir.
Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmayıp tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan dinimizin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimse bid’at ehli ve sapıktır. (Hadika)
Kehf suresinde geçen bir olay bâtıni ilimden, ilm-i ledünden bahsetmektedir. Ubey ibni Ka’b hazretleri bildiriyor ki:
Resulullah efendimiz şöyle anlattı:
Musa aleyhisselam, kavmine, (İnsanların en âlimi benim) dedi. Allahü teâlâ, onu ikaz edip (Denizlerin birleştiği yerdeki kulum senden âlimdir) buyurdu. Musa onu nasıl bulacağını sordu. (Bir sepet içine balık koy, balık nerede kaybolursa oradadır) buyurdu. Musa, sepete bir balık koyarak Yuşa ile birlikte yola çıktılar. Bir kayanın dibinde uyudular. O sırada sepetteki ölü balık canlanıp denize yüzerek gitti. Denizde izi belli oluyordu. Yuşa buna hayret etti. Bir müddet daha yol aldıktan sonra Musa, gence, (Yorulduk, gıdamızı getir) dedi. Halbuki Musa emredilen yere kadar yorulmamıştı. Genç: (Biz uyurken balığın denize gittiğini söylemeyi unuttum) dedi. Geri dönüp oraya geldiklerinde, orada elbisesini üstüne örtmüş birini gördüler.
Bu Hızır idi. Musa ona selam verdi. Hızır, (Sen kimsin?) dedi. (Ben Musa’yım) dedi. Hızır, (Beni İsrail’in peygamberi Musa mı?) diye sordu. (Evet. Bildiğin ilimlerden bana öğretmen için seninle gelebilir miyim?) dedi. Hızır, (Benimle arkadaşlığa sabredemezsin. Çünkü Allahü teâlânın bana bildirdiği ilmi sen bilmezsin, sana bildirdiği ilmi de ben bilmem) dedi. Musa, (İnşallah beni sabredenlerden bulursun) dedi. Hızır da, (O halde, yaptığım işlerin hikmetini sorma) dedi.
Deniz kenarına gittiler, az sonra gemi geldi. Hızır’ı tanıdıkları için gemiye bunları ücretsiz aldılar. O sırada bir serçe gemiye kondu ve denizden bir iki damla su aldı. Hızır, (Ya Musa, benim ilmimle senin ilmin, şu serçenin denizden aldığı su kadar değildir) dedi. Sonra geminin bir tahtasını söküp attı. [Açılan delikten gemi su almaya başladı.] Musa, dayanamayıp, (Adamlar bizi ücretsiz gemiye bindirdiler. Sen gemiyi mi batıracaksın?) dedi. (Ya Musa, sen benimle yoldaşlığa dayanamazsın demedim mi?) dedi. Musa, (Mazur gör, unuttum) dedi.
Gemiden indikten sonra, oynayan çocuklara rastladılar. Hızır, çocuğun birini tutup öldürdü. Musa yine dayanamayıp, (Ortada bir şey yokken, suçsuz yere bir cana nasıl kıyarsın? Ne kötü şey bu) dedi. Hızır, (Ya Musa, sen benimle arkadaşlık yapamazsın demedim mi sana?) dedi. Musa, (Bunu da mazur gör. Bir daha işine karışırsam, arkadaşlığı bırakırsın. Çünkü artık yüzüm kalmaz) dedi.
Nihayet bir köye geldiler. Köylüler onları misafir etmedi, yemek istediler, köylüler vermedi. Orada yıkık bir duvar var idi. Hızır eli ile [kerametle] duvarı kaldırıp doğrulttu. Musa, bu işe de hayret edip (İsteseydin ücretle yapardın) dedi. Hızır, (Ya Musa, artık ayrılma zamanımız geldi) dedi.
Musa aleyhisselam eğer sabretseydi, çok ibretli olaylarla karşılaşacaktı. (Buhari)
Daha sonra Hızır aleyhisselam, yaptığı işlerin hikmetini şöyle anlattı:
Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri zorla alıyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca, içine su alıp yolcular canını zorla kurtardığını öğrenince, almaktan vazgeçti. Biz de böylece iyiliğe iyilik etmiş olduk.
Günahsız çocuğa gelince, bunun ana babası salihti. Çocuk büyüyünce onları küfre zorlayacak, zulüm ve işkence edecekti. Kendisi de kâfir olarak ölecekti. Onu bundan kurtardık. Bunun yerine hayırlı bir evlat vermesi için Allahü teâlâya dua ettim. [Yeni doğan hayırlı evlattan, yetmiş peygamber meydana geldi.]
Doğrulttuğum duvar, öksüz çocuklara aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkalarının eline geçecekti. Onun için biz öksüzlere iyilik etmiş olduk.
Bahsedilen hazine, üzeri yazılı bir altın levha idi. Levhada da şöyle yazılı idi:
“Ölümü bildiği halde gülüp neşelenen, kadere iman ettiği halde üzülen, rızka Allahü teâlânın kefil olduğunu bildiği halde lüzumsuz zahmetlere giren, kıyamette sorgu suale inandığı halde gaflete dalan, fani olduğunu bildiği halde, dünyaya bel bağlayan kimseye hayret etmemek imkansızdır.”
Musa aleyhisselam gibi büyük bir peygamber bile, Allah’ın emri ile, nebi veya veli olduğu söylenen bir zattan bâtın ilmini öğrenmek için gidiyor. Gayba ait böyle ilimleri Allahü teâlâ herkese bildirmiyor, dilediklerine bildiriyor. Hazret-i Hızır’ın bu ilmi bildiği anlaşılmaktadır. Bu ilmi bilenler evliya veya peygamberdir.
Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı.
Kur’an-ı kerimden keramet için üç örnek daha:
1- Hazret-i Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)
[Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]
2- Hazret-i Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu ve mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Bir âyet meali:
(Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) [Meryem 24]
Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Meryem’in yanında taze meyveleri görünce hayret ederdi. Bir âyet meali:
(Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık görür, "Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?" der; o da: Bunlar, Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Al-i imran 37]
3- Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldılar. Bir âyet meali:
(İşte bu, Allah’ın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda iken sen onları uyanık sanırdın.) [Kehf 17, 18]
Kabuk ve özSual: Kur’anın bir zahir, bir de batın manası vardır demek ve dinin emir ve yasaklarına kabuk, tasavvuf ise özdür demek doğru olur mu?
CEVAPBâtıni denen kimseler, (Kur’anın zahir ve batın manası vardır. Batın [iç, öz] manası gerekir, cevizin kabuğu değil, içi, özü işe yarar. Emir ve yasaklara uymak gerekmez) derler. Böyle söylemek dine aykırıdır.
Tasavvuf ehli, İslamiyet’i cevize benzetirler. (Kabuk olmadan öz olmaz, yani dinimizin emir ve yasaklarına uymadan hakikate, marifete kavuşulamaz. Meyveden, cevizden maksat da içidir) derler. Bunların benzetmesi dine uygundur.
Hakikat marifet andan içeruSual: Yunus Emre'nin, (Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru) sözünü ileri süren felsefeci tarikatçılar, (Biz batın bilgilerini biliyoruz. Birçok haramlar bize helaldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise, Peygambere sorup anlıyoruz. Hatta, Allah'tan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti bizi marifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstaddan bir şey öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Din bilgilerine kavuşmak için fıkıh bilmeye ihtiyaç yoktur. Bizim yolumuz sevgi yoludur. Eğer bu yol bozuk olsaydı, nurlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyada bize bildirilir, doğruları öğretilir. Fukahanın kötü gördükleri şeyler, bize rüyada kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz. Bunun için dinin emir ve yasakları önemli değil, önemli olan marifete kavuşmaktır) diyorlar. Dinin emir ve yasaklarına uymak önemli değil mi?
CEVAP
Cahiller, tasavvuf ehli zatların sözlerini anlamadıkları için, böyle yanlış yorumluyorlar. Yunus Emre, bu sözü ile, (Dinin emri bir yoldur, bu yolda yürüyen, hedefine varır, rıza-i ilahiye kavuşur, Cennete gider. Bir de, hakikat var, marifet var, bunlar daha kıymetlidir, daha kıymetliye kavuşmak için, önce emir ve yasaklara uymak gerekir) demek istiyor. Marifet veya marifetullah nedir, bunu bilirsek mesele kalmaz. Marifet sahibi olmak, marifetullaha kavuşmak evliya olmak demektir. Tasavvufun gayesi, insanı marifetullaha kavuşturmaktır.
Marifetullah, Allahü teâlânın zatını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zatını tanımak, anlaşılamayacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak, mahlukların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır. Marifetullahın meydana gelmesi mâsivanın tamamına muhabbetten kalbin kesilmesine, kurtulmasına bağlıdır. Bir kalbde, iki zıt şeyin sevgisi bir arada olmaz. (3/36)
Devamlı üstünlük, Allahü teâlânın marifetinden dolayıdır. Hazret-i Ebu Bekir, marifetullah ciheti ile hepsinden üstündür. Eğer başka bir sahabi, marifetullahta Ebu Bekr-i Sıddık'tan daha üstün olsa idi, üstünlük onun hakkı olurdu. Bir hadis-i şerif meali:
(Ebu Bekrin, sizden üstün olması, namaz ve orucunun çokluğu ile değildir. Onun kalbinde dolu olan şey iledir.) [Şevahid-ün Nübüvve]
Tasavvufsuz ilim
Sual: Çok ilim sahibi bir kimse, tasavvufu bilmezse, Resulullah'a vâris olabilir mi?
CEVAPİmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki: Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-Bahreyn)
İlmin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Zahiri, bildiğimiz ilimlerdir. Bunu herkes öğrenebilir. Ama bâtın ilmini, mürşid denilen zatlar bilir. Hem zahir, hem bâtın ilmini bilenlere mürşid-i kâmil denir. Resulullah'ın vârisi bunlardır.
Sual: Selefiyim diyen bir arkadaş, (Ledün ilmi, bâtın ilmi, keramet, evliya diye bir şey yok) diyor. Bu Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere aykırı değil mi?
CEVAPBunu çok yazdık. Bu yazıda ledün ilminin önemini bildirelim.
Ledün ilmi, Allahü teâlânın ihsanı ile kalbe ilham edilen, İlahi sırlara ait bilgilerdir. Görünüşte, akla ve nakle zıt gelebilir. İlm-i ledün sahibi olanlar, olaylardaki gizli sırları ve hikmetleri bilir.
Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
İlmi bâtından habersiz olanlar, tasavvuf kitaplarını okuyunca, âriflerin sözlerini küfür ve sapıklık sanıyorlar. Anlamadıkları marifet bilgilerine inanmayıp tasavvuf büyüklerine dil uzatıyorlar. Bâtın bilgilerine inanmayan dinimizin sırlarına inanmamış olur. Böyle kimse bid’at ehli ve sapıktır. (Hadika)
Kehf suresinde geçen bir olay bâtıni ilimden, ilm-i ledünden bahsetmektedir. Ubey ibni Ka’b hazretleri bildiriyor ki:
Resulullah efendimiz şöyle anlattı:
Musa aleyhisselam, kavmine, (İnsanların en âlimi benim) dedi. Allahü teâlâ, onu ikaz edip (Denizlerin birleştiği yerdeki kulum senden âlimdir) buyurdu. Musa onu nasıl bulacağını sordu. (Bir sepet içine balık koy, balık nerede kaybolursa oradadır) buyurdu. Musa, sepete bir balık koyarak Yuşa ile birlikte yola çıktılar. Bir kayanın dibinde uyudular. O sırada sepetteki ölü balık canlanıp denize yüzerek gitti. Denizde izi belli oluyordu. Yuşa buna hayret etti. Bir müddet daha yol aldıktan sonra Musa, gence, (Yorulduk, gıdamızı getir) dedi. Halbuki Musa emredilen yere kadar yorulmamıştı. Genç: (Biz uyurken balığın denize gittiğini söylemeyi unuttum) dedi. Geri dönüp oraya geldiklerinde, orada elbisesini üstüne örtmüş birini gördüler.
Bu Hızır idi. Musa ona selam verdi. Hızır, (Sen kimsin?) dedi. (Ben Musa’yım) dedi. Hızır, (Beni İsrail’in peygamberi Musa mı?) diye sordu. (Evet. Bildiğin ilimlerden bana öğretmen için seninle gelebilir miyim?) dedi. Hızır, (Benimle arkadaşlığa sabredemezsin. Çünkü Allahü teâlânın bana bildirdiği ilmi sen bilmezsin, sana bildirdiği ilmi de ben bilmem) dedi. Musa, (İnşallah beni sabredenlerden bulursun) dedi. Hızır da, (O halde, yaptığım işlerin hikmetini sorma) dedi.
Deniz kenarına gittiler, az sonra gemi geldi. Hızır’ı tanıdıkları için gemiye bunları ücretsiz aldılar. O sırada bir serçe gemiye kondu ve denizden bir iki damla su aldı. Hızır, (Ya Musa, benim ilmimle senin ilmin, şu serçenin denizden aldığı su kadar değildir) dedi. Sonra geminin bir tahtasını söküp attı. [Açılan delikten gemi su almaya başladı.] Musa, dayanamayıp, (Adamlar bizi ücretsiz gemiye bindirdiler. Sen gemiyi mi batıracaksın?) dedi. (Ya Musa, sen benimle yoldaşlığa dayanamazsın demedim mi?) dedi. Musa, (Mazur gör, unuttum) dedi.
Gemiden indikten sonra, oynayan çocuklara rastladılar. Hızır, çocuğun birini tutup öldürdü. Musa yine dayanamayıp, (Ortada bir şey yokken, suçsuz yere bir cana nasıl kıyarsın? Ne kötü şey bu) dedi. Hızır, (Ya Musa, sen benimle arkadaşlık yapamazsın demedim mi sana?) dedi. Musa, (Bunu da mazur gör. Bir daha işine karışırsam, arkadaşlığı bırakırsın. Çünkü artık yüzüm kalmaz) dedi.
Nihayet bir köye geldiler. Köylüler onları misafir etmedi, yemek istediler, köylüler vermedi. Orada yıkık bir duvar var idi. Hızır eli ile [kerametle] duvarı kaldırıp doğrulttu. Musa, bu işe de hayret edip (İsteseydin ücretle yapardın) dedi. Hızır, (Ya Musa, artık ayrılma zamanımız geldi) dedi.
Musa aleyhisselam eğer sabretseydi, çok ibretli olaylarla karşılaşacaktı. (Buhari)
Daha sonra Hızır aleyhisselam, yaptığı işlerin hikmetini şöyle anlattı:
Gemiciler on kardeşti. Geminin kazancı ile geçiniyorlardı. Bir derebeyi, sağlam gemileri zorla alıyordu. Bu geminin arızalı olduğunu duyunca, içine su alıp yolcular canını zorla kurtardığını öğrenince, almaktan vazgeçti. Biz de böylece iyiliğe iyilik etmiş olduk.
Günahsız çocuğa gelince, bunun ana babası salihti. Çocuk büyüyünce onları küfre zorlayacak, zulüm ve işkence edecekti. Kendisi de kâfir olarak ölecekti. Onu bundan kurtardık. Bunun yerine hayırlı bir evlat vermesi için Allahü teâlâya dua ettim. [Yeni doğan hayırlı evlattan, yetmiş peygamber meydana geldi.]
Doğrulttuğum duvar, öksüz çocuklara aitti. Babaları duvarın altına bir hazine saklamıştı. Duvarı düzeltmeseydim, yıkılıp hazine meydana çıkacak, başkalarının eline geçecekti. Onun için biz öksüzlere iyilik etmiş olduk.
Bahsedilen hazine, üzeri yazılı bir altın levha idi. Levhada da şöyle yazılı idi:
“Ölümü bildiği halde gülüp neşelenen, kadere iman ettiği halde üzülen, rızka Allahü teâlânın kefil olduğunu bildiği halde lüzumsuz zahmetlere giren, kıyamette sorgu suale inandığı halde gaflete dalan, fani olduğunu bildiği halde, dünyaya bel bağlayan kimseye hayret etmemek imkansızdır.”
Musa aleyhisselam gibi büyük bir peygamber bile, Allah’ın emri ile, nebi veya veli olduğu söylenen bir zattan bâtın ilmini öğrenmek için gidiyor. Gayba ait böyle ilimleri Allahü teâlâ herkese bildirmiyor, dilediklerine bildiriyor. Hazret-i Hızır’ın bu ilmi bildiği anlaşılmaktadır. Bu ilmi bilenler evliya veya peygamberdir.
Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı.
Kur’an-ı kerimden keramet için üç örnek daha:
1- Hazret-i Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?” dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi bâtın] sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40)
[Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise sihirle yapacaktı.]
2- Hazret-i Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu ve mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Bir âyet meali:
(Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) [Meryem 24]
Hazret-i Zekeriya, Hazret-i Meryem’in yanında taze meyveleri görünce hayret ederdi. Bir âyet meali:
(Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık görür, "Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?" der; o da: Bunlar, Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Al-i imran 37]
3- Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldılar. Bir âyet meali:
(İşte bu, Allah’ın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda iken sen onları uyanık sanırdın.) [Kehf 17, 18]
Kabuk ve özSual: Kur’anın bir zahir, bir de batın manası vardır demek ve dinin emir ve yasaklarına kabuk, tasavvuf ise özdür demek doğru olur mu?
CEVAPBâtıni denen kimseler, (Kur’anın zahir ve batın manası vardır. Batın [iç, öz] manası gerekir, cevizin kabuğu değil, içi, özü işe yarar. Emir ve yasaklara uymak gerekmez) derler. Böyle söylemek dine aykırıdır.
Tasavvuf ehli, İslamiyet’i cevize benzetirler. (Kabuk olmadan öz olmaz, yani dinimizin emir ve yasaklarına uymadan hakikate, marifete kavuşulamaz. Meyveden, cevizden maksat da içidir) derler. Bunların benzetmesi dine uygundur.
Hakikat marifet andan içeruSual: Yunus Emre'nin, (Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat, marifet andan içeru) sözünü ileri süren felsefeci tarikatçılar, (Biz batın bilgilerini biliyoruz. Birçok haramlar bize helaldir. Siz kitaptan öğreniyorsunuz. Biz ise, Peygambere sorup anlıyoruz. Hatta, Allah'tan sorup öğreniyoruz. Şeyhimizin himmeti bizi marifetullaha kavuşturuyor. Kitaptan, üstaddan bir şey öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Din bilgilerine kavuşmak için fıkıh bilmeye ihtiyaç yoktur. Bizim yolumuz sevgi yoludur. Eğer bu yol bozuk olsaydı, nurlar, Peygamberler, ruhlar, bize görünmezlerdi. Biz yanılırsak, haram işlersek, rüyada bize bildirilir, doğruları öğretilir. Fukahanın kötü gördükleri şeyler, bize rüyada kötülenmedi, iyi bildiğimiz için yapıyoruz. Bunun için dinin emir ve yasakları önemli değil, önemli olan marifete kavuşmaktır) diyorlar. Dinin emir ve yasaklarına uymak önemli değil mi?
CEVAP
Cahiller, tasavvuf ehli zatların sözlerini anlamadıkları için, böyle yanlış yorumluyorlar. Yunus Emre, bu sözü ile, (Dinin emri bir yoldur, bu yolda yürüyen, hedefine varır, rıza-i ilahiye kavuşur, Cennete gider. Bir de, hakikat var, marifet var, bunlar daha kıymetlidir, daha kıymetliye kavuşmak için, önce emir ve yasaklara uymak gerekir) demek istiyor. Marifet veya marifetullah nedir, bunu bilirsek mesele kalmaz. Marifet sahibi olmak, marifetullaha kavuşmak evliya olmak demektir. Tasavvufun gayesi, insanı marifetullaha kavuşturmaktır.
Marifetullah, Allahü teâlânın zatını ve sıfatlarını tanımak demektir. Zatını tanımak, anlaşılamayacağını anlamaktır. Sıfatlarını tanımak, mahlukların sıfatlarına benzemediklerini anlamaktır. Marifetullahın meydana gelmesi mâsivanın tamamına muhabbetten kalbin kesilmesine, kurtulmasına bağlıdır. Bir kalbde, iki zıt şeyin sevgisi bir arada olmaz. (3/36)
Devamlı üstünlük, Allahü teâlânın marifetinden dolayıdır. Hazret-i Ebu Bekir, marifetullah ciheti ile hepsinden üstündür. Eğer başka bir sahabi, marifetullahta Ebu Bekr-i Sıddık'tan daha üstün olsa idi, üstünlük onun hakkı olurdu. Bir hadis-i şerif meali:
(Ebu Bekrin, sizden üstün olması, namaz ve orucunun çokluğu ile değildir. Onun kalbinde dolu olan şey iledir.) [Şevahid-ün Nübüvve]
Tasavvufsuz ilim
Sual: Çok ilim sahibi bir kimse, tasavvufu bilmezse, Resulullah'a vâris olabilir mi?
CEVAPİmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki: Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-Bahreyn)
İlmin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Zahiri, bildiğimiz ilimlerdir. Bunu herkes öğrenebilir. Ama bâtın ilmini, mürşid denilen zatlar bilir. Hem zahir, hem bâtın ilmini bilenlere mürşid-i kâmil denir. Resulullah'ın vârisi bunlardır.
Rabıta irtibat kurmaktır
Sual: Rabıta ne demektir, rabıta yapmak gerekir mi?
CEVAP
Rabıta; irtibat kurmak, Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımdan razı olurlar mı diye düşünmek demektir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını severek okuyan, elbette maksadına kavuşu bu kıymetli eserlerden hazırlanan kitaplarını okuyan, hem bilmediklerini öğrenir, hem de kitaplarda ismi geçen evliya zatları tanı(Zeker), kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, o da, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder, insanlara faydalı olur. Ebedi saadete kavuşur ve başkalarının da kavuşmasına sebep olur.
Rabıtanın bir de ıstılah manası vardır. Yukarıda bildirilenler yapılınca bu rabıtayı yapmak gerekmez. Yapana da bir şey denmez.
İrtibat halinde olmak içinSual: Allahü teâlânın sevgili kullarıyla devamlı irtibat halinde olmak ve onlardan gelen feyzlere kavuşmak için hangi duaları okumalıdır?
CEVAPKitap okumak sohbetin yarısıdır. Her gün, birkaç sayfa da olsa, kitaplarından okumalı. Ayrıca her gün, bir Fatiha ile istigfar duasını okuyup, sevabını Peygamber efendimizin, Enbiyanın, Evliyanın, Silsile-i aliyyenin mübarek ruhlarına hediye ederek, nurlu kalblerine sığınmalı ve onlardan yardım istemeli iltica etmeli. Bu ikisi alışkanlık haline getirilmeye çalışılırsa, onlardan gelen feyzlere kavuşulur.
Evliyayı zikretmek
Sual: Evliyanın ismini söylemekle rahmet geldiği doğru mudur?
CEVAPElbette doğrudur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben anılınca, evliya hatırlanır, evliya hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym]
(Salihler zikredilince [anılınca], rahmet iner.) [İ.Ahmed, İ.Gazali, İ.Cevzi, İ. Süyuti]
(Peygamberi zikretmek ibadettir. Salihleri [evliyayı] zikretmek [anmak] günahlara kefarettir. Ölümü zikretmek [hatırlamak] sadakadır. Kabri zikretmek, Cennete yaklaştırır.) [Deylemi]
(Ali’yi zikretmek ibadettir.) [Deylemi]
Bu hadis-i şeriflerdeki zikretmek, onların yüksek mertebelerini, hallerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmaya çalışırlar.
Nasıl yardım istenir?
Sual: Vefat eden büyük zatlardan nasıl yardım istenir?
CEVAP
Yardım gelmesi için öncelikle, o zatı çok sevmek, onun büyüklüğüne inanmak ve onun yolunda olmak lazımdır. Yasin-i şerif veya üç İhlâs bir Fatiha okuyup ruhuna hediye edilir. Sonra hiçbir şeyi düşünmeyerek, saygı ve tevazu ile ismini söyleyerek, yardım etmesi için yalvarılır. Böylece, bu zatın vesilesiyle, Allahü teâlânın yardımına kavuşulur.
Evliyanın ruhlarıSual: Her gün okuduğum dua ve tesbihleri, evliya zatların ruhlarına hediye ederek, onların hürmetine dua ediyorum. Bazısı, (Her gün meşgul etme, her gün seninle mi uğraşacaklar) diyor. Evliya zatlar bundan rahatsız olur mu?
CEVAPAsla rahatsız olmazlar, bilakis memnun olurlar, şefaat ederler.
Allahü teâlâ, mürşid-i kâmillere bir anda çeşitli yerlere gidebilecek gücü vermiştir. Melekler de, bir anda çeşitli yerlere gider. O büyüklerin ruhları, meleklerden daha üstündür. Nasıl ki, Azrail aleyhisselam aynı anda insanların ruhlarını alıyor, Allahü teâlâ mürşid-i kâmillerin ruhuna da, bir anda çeşitli yerlerde bulunma kuvvetini vermiştir. Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri de buyuruyor ki:
Melekler, Peygamberlerin ve evliyanın ruhları, her kim, nerede, ne zaman ve her ne halde çağırırsa, orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselamın, sıkıntıda olanların imdadına yetişmesi böyledir. Peygamber efendimizin, ümmetinin her birine, hele ölüm zamanında, imdada yetişmesi de böyledir. Azrail aleyhisselamın, ruh [can] almak için her anda, her yere gelmesi de, böyledir. Her mürşid-i kâmilin, talebesine yetişmesi de böyledir. (Seadet-i Ebediyye)
Evliya zatları sevmek
Sual: (Evliya zatlara bağlanan feyzlere kavuşur, kurtulmasına sebep olur) deniyor. Mesela bir kimse İmam-ı Rabbani hazretlerine nasıl bağlanır?
CEVAPBağlanmak, o zatı sevmek demektir. Sevmek de, itaat etmek demektir. İtaat etmek de onun yolunda bulunmak demektir. Kitaplarını okuyup, onun bildirdiği şekilde inanıp amel etmek demektir. Büyük zatları seven, o zattan gelen feyzlere kavuşur. Feyz nedir? Feyze kavuşan nasıl anlar? Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelmesi ve gelen feyzleri alabilmek için salihlerle beraber bulunmak, dinin emrine uymak şarttır. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür.
Vazifeyi yapmak
Sual: Silsile-i aliyye büyükleri için, en az ne yapılırsa, onlar memnun edilmiş olur?
CEVAP
Büyüklerimizin ruhuna her gün bir Fâtiha hediye eden kimse, vazifesini yapmış, onları memnun etmiş olur.
Râbıta yapmalı mı?
Sual: (Râbıta en az 15 dakika sürer, daha az olursa, tesiri de az olur. Ehl-i sünnet itikadında olmak ve farzları yapmak, haramlardan sakınmak lazımdır. Böyle olmayanlarda, fayda yerine zarar olur) deniyor. 15 dakikadan az yapılacaksa, hiç rabıta yapmamak mı iyi olur?
CEVAP
Râbıta, irtibat kurmak, büyük zatları hatırlamak demektir. Büyük zatların kitaplarını okumak râbıta olur, ismini anmak râbıta olur. Bir de, yapılan özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur.
Râbıta ile ilerleme
Sual: Râbıta nedir?
CEVAPRâbıta, irtibat kurmak, hatırlamak, düşünmek demektir. Ne şekilde olursa olsun, büyük zatları hatırlamak râbıta olur. Râbıtanın birkaç yolu vardır:
1- Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımız onların rızalarına uygun mu diye düşünmek rabıta olur. (Hep sadıklarla birlikte bulunun!) ve (Rablerini isteyenlerle beraber olmaya çalış!) meallerindeki bu iki âyet, büyüklerle râbıtayı bildiriyor. Bu râbıtayı yapmak, (Allahü teâlânın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebep olur) hadis-i şerifine uymaktır.
2- Sevdiği büyük zatın kitaplarını okumak, râbıtadır. O büyükler, (Bizi arayan, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Kitaplarını severek okuyan, sohbetinde bulunmuş gibi onlardan istifade eder, çünkü (Büyük bir zatın kitabını okumak, onun sohbetinde bulunmanın yarısıdır) buyurulmuştur.
3- Büyük zatın çocuklarıyla veya talebeleriyle birlikte olmak da râbıta olur, çünkü onlarla birlikteyken elbette hocaları hatırlanır. Hocalarından bahsetmek rabıta olur. Rahmete kavuşulur. (İnde zikrissâlihîn tenzîl-ür-rahme) yani (Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu göstermektedir.
4- Böyle büyük zatın kabrine gitmek de râbıta olur. Kabirde, o büyük zatı düşününce, ruhu orada hazır olur. Böylece rabıtaya geçilmiş olur. Kabre gidince o zatı kabrin içinde düşünmemeli. Ruhunun Arşta olduğuna inanmalı. Edeple düşünüp, huzurunda saygıyla durunca, ruhu orada hazır olacağı için manevi istifade başlar. Alaüddin-i Attar hazretleri buyurdu ki:
Büyüklerin kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hâsıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda alınır. Fakat ruhlarına bağlanmak, yani rabıta yapmak daha faydalıdır.
5- Bir de, Seadet-i Ebediyye kitabında bildirildiği gibi özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur. Bu özel râbıtayı yapmak gerekmez, zaten bildirildiği şekilde yapmak, günümüzün şartlarından dolayı zordur.
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:
Rabıtasız zikretmek, insanı ilerletmez. Zikretmeden râbıta yapmak, ilerletir. Râbıta, her işte yardımcıdır. Zikre yardımı ise, pek çoktur. Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin ve şeytanın hilelerinden temizler. Zikrin yerleşmesi için kalbi hazırlar. (Seadet-i Ebediyye)
Bu büyük nimeti elden kaçırmamalı ve büyükleri tanıyan, seven salih kimselerle birlikte olmalı, kitaplarını her gün az da olsa, düzenli olarak okumalı, kabirlerini edeple ziyaret etmeli ve böylece her zaman irtibat halinde olmaya çalışmalıdır.
Sual: Rabıta ne demektir, rabıta yapmak gerekir mi?
CEVAP
Rabıta; irtibat kurmak, Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımdan razı olurlar mı diye düşünmek demektir. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını severek okuyan, elbette maksadına kavuşu bu kıymetli eserlerden hazırlanan kitaplarını okuyan, hem bilmediklerini öğrenir, hem de kitaplarda ismi geçen evliya zatları tanı(Zeker), kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi, o da, yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder, insanlara faydalı olur. Ebedi saadete kavuşur ve başkalarının da kavuşmasına sebep olur.
Rabıtanın bir de ıstılah manası vardır. Yukarıda bildirilenler yapılınca bu rabıtayı yapmak gerekmez. Yapana da bir şey denmez.
İrtibat halinde olmak içinSual: Allahü teâlânın sevgili kullarıyla devamlı irtibat halinde olmak ve onlardan gelen feyzlere kavuşmak için hangi duaları okumalıdır?
CEVAPKitap okumak sohbetin yarısıdır. Her gün, birkaç sayfa da olsa, kitaplarından okumalı. Ayrıca her gün, bir Fatiha ile istigfar duasını okuyup, sevabını Peygamber efendimizin, Enbiyanın, Evliyanın, Silsile-i aliyyenin mübarek ruhlarına hediye ederek, nurlu kalblerine sığınmalı ve onlardan yardım istemeli iltica etmeli. Bu ikisi alışkanlık haline getirilmeye çalışılırsa, onlardan gelen feyzlere kavuşulur.
Evliyayı zikretmek
Sual: Evliyanın ismini söylemekle rahmet geldiği doğru mudur?
CEVAPElbette doğrudur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben anılınca, evliya hatırlanır, evliya hatırlanınca ben anılırım.) [Ebu Nuaym]
(Salihler zikredilince [anılınca], rahmet iner.) [İ.Ahmed, İ.Gazali, İ.Cevzi, İ. Süyuti]
(Peygamberi zikretmek ibadettir. Salihleri [evliyayı] zikretmek [anmak] günahlara kefarettir. Ölümü zikretmek [hatırlamak] sadakadır. Kabri zikretmek, Cennete yaklaştırır.) [Deylemi]
(Ali’yi zikretmek ibadettir.) [Deylemi]
Bu hadis-i şeriflerdeki zikretmek, onların yüksek mertebelerini, hallerini, güzel huylarını hatırlamak, söylemek demektir. Bunları sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmaya çalışırlar.
Nasıl yardım istenir?
Sual: Vefat eden büyük zatlardan nasıl yardım istenir?
CEVAP
Yardım gelmesi için öncelikle, o zatı çok sevmek, onun büyüklüğüne inanmak ve onun yolunda olmak lazımdır. Yasin-i şerif veya üç İhlâs bir Fatiha okuyup ruhuna hediye edilir. Sonra hiçbir şeyi düşünmeyerek, saygı ve tevazu ile ismini söyleyerek, yardım etmesi için yalvarılır. Böylece, bu zatın vesilesiyle, Allahü teâlânın yardımına kavuşulur.
Evliyanın ruhlarıSual: Her gün okuduğum dua ve tesbihleri, evliya zatların ruhlarına hediye ederek, onların hürmetine dua ediyorum. Bazısı, (Her gün meşgul etme, her gün seninle mi uğraşacaklar) diyor. Evliya zatlar bundan rahatsız olur mu?
CEVAPAsla rahatsız olmazlar, bilakis memnun olurlar, şefaat ederler.
Allahü teâlâ, mürşid-i kâmillere bir anda çeşitli yerlere gidebilecek gücü vermiştir. Melekler de, bir anda çeşitli yerlere gider. O büyüklerin ruhları, meleklerden daha üstündür. Nasıl ki, Azrail aleyhisselam aynı anda insanların ruhlarını alıyor, Allahü teâlâ mürşid-i kâmillerin ruhuna da, bir anda çeşitli yerlerde bulunma kuvvetini vermiştir. Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri de buyuruyor ki:
Melekler, Peygamberlerin ve evliyanın ruhları, her kim, nerede, ne zaman ve her ne halde çağırırsa, orada bulunur, yardım ederler. Hızır aleyhisselamın, sıkıntıda olanların imdadına yetişmesi böyledir. Peygamber efendimizin, ümmetinin her birine, hele ölüm zamanında, imdada yetişmesi de böyledir. Azrail aleyhisselamın, ruh [can] almak için her anda, her yere gelmesi de, böyledir. Her mürşid-i kâmilin, talebesine yetişmesi de böyledir. (Seadet-i Ebediyye)
Evliya zatları sevmek
Sual: (Evliya zatlara bağlanan feyzlere kavuşur, kurtulmasına sebep olur) deniyor. Mesela bir kimse İmam-ı Rabbani hazretlerine nasıl bağlanır?
CEVAPBağlanmak, o zatı sevmek demektir. Sevmek de, itaat etmek demektir. İtaat etmek de onun yolunda bulunmak demektir. Kitaplarını okuyup, onun bildirdiği şekilde inanıp amel etmek demektir. Büyük zatları seven, o zattan gelen feyzlere kavuşur. Feyz nedir? Feyze kavuşan nasıl anlar? Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz gelmesi ve gelen feyzleri alabilmek için salihlerle beraber bulunmak, dinin emrine uymak şarttır. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Feyz gelen kalb, dünya hayatını hayal gibi görür.
Vazifeyi yapmak
Sual: Silsile-i aliyye büyükleri için, en az ne yapılırsa, onlar memnun edilmiş olur?
CEVAP
Büyüklerimizin ruhuna her gün bir Fâtiha hediye eden kimse, vazifesini yapmış, onları memnun etmiş olur.
Râbıta yapmalı mı?
Sual: (Râbıta en az 15 dakika sürer, daha az olursa, tesiri de az olur. Ehl-i sünnet itikadında olmak ve farzları yapmak, haramlardan sakınmak lazımdır. Böyle olmayanlarda, fayda yerine zarar olur) deniyor. 15 dakikadan az yapılacaksa, hiç rabıta yapmamak mı iyi olur?
CEVAP
Râbıta, irtibat kurmak, büyük zatları hatırlamak demektir. Büyük zatların kitaplarını okumak râbıta olur, ismini anmak râbıta olur. Bir de, yapılan özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur.
Râbıta ile ilerleme
Sual: Râbıta nedir?
CEVAPRâbıta, irtibat kurmak, hatırlamak, düşünmek demektir. Ne şekilde olursa olsun, büyük zatları hatırlamak râbıta olur. Râbıtanın birkaç yolu vardır:
1- Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak, onların bildirdiği gibi yaşamak, her adımında, acaba bu yaptığımız onların rızalarına uygun mu diye düşünmek rabıta olur. (Hep sadıklarla birlikte bulunun!) ve (Rablerini isteyenlerle beraber olmaya çalış!) meallerindeki bu iki âyet, büyüklerle râbıtayı bildiriyor. Bu râbıtayı yapmak, (Allahü teâlânın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebep olur) hadis-i şerifine uymaktır.
2- Sevdiği büyük zatın kitaplarını okumak, râbıtadır. O büyükler, (Bizi arayan, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur) buyurmuştur. Kitaplarını severek okuyan, sohbetinde bulunmuş gibi onlardan istifade eder, çünkü (Büyük bir zatın kitabını okumak, onun sohbetinde bulunmanın yarısıdır) buyurulmuştur.
3- Büyük zatın çocuklarıyla veya talebeleriyle birlikte olmak da râbıta olur, çünkü onlarla birlikteyken elbette hocaları hatırlanır. Hocalarından bahsetmek rabıta olur. Rahmete kavuşulur. (İnde zikrissâlihîn tenzîl-ür-rahme) yani (Sâlihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu göstermektedir.
4- Böyle büyük zatın kabrine gitmek de râbıta olur. Kabirde, o büyük zatı düşününce, ruhu orada hazır olur. Böylece rabıtaya geçilmiş olur. Kabre gidince o zatı kabrin içinde düşünmemeli. Ruhunun Arşta olduğuna inanmalı. Edeple düşünüp, huzurunda saygıyla durunca, ruhu orada hazır olacağı için manevi istifade başlar. Alaüddin-i Attar hazretleri buyurdu ki:
Büyüklerin kabirlerini ziyaret edene, onları anladığı ve bağlandığı miktarca fayda hâsıl olur. Onların kabirlerinden, çok fayda alınır. Fakat ruhlarına bağlanmak, yani rabıta yapmak daha faydalıdır.
5- Bir de, Seadet-i Ebediyye kitabında bildirildiği gibi özel râbıta şekli vardır. İtikadı bozuk veya fâsık kimselerin bu özel râbıtayı yapmaları zararlı olur. Bunların yapacakları ilk iş, itikatlarını düzeltmek ve haramlardan sakınmaktır. Ondan sonra, istenirse, özel râbıta da yapılabilir. Az yapmak da caizdir, ancak az yapılınca, tesiri de az olur. Bu özel râbıtayı yapmak gerekmez, zaten bildirildiği şekilde yapmak, günümüzün şartlarından dolayı zordur.
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:
Rabıtasız zikretmek, insanı ilerletmez. Zikretmeden râbıta yapmak, ilerletir. Râbıta, her işte yardımcıdır. Zikre yardımı ise, pek çoktur. Allahü teâlânın evi olan kalbi, nefsin ve şeytanın hilelerinden temizler. Zikrin yerleşmesi için kalbi hazırlar. (Seadet-i Ebediyye)
Bu büyük nimeti elden kaçırmamalı ve büyükleri tanıyan, seven salih kimselerle birlikte olmalı, kitaplarını her gün az da olsa, düzenli olarak okumalı, kabirlerini edeple ziyaret etmeli ve böylece her zaman irtibat halinde olmaya çalışmalıdır.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
