MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Ayette geçen "Allah'ın arşı istivası" nasıl anlaşılmalıdır?
Soru Detayı
- Allah'ın mekandan münezzeh olmasıyla bunu nasıl telif edebiliriz?
- Cenab-ı Hakk'ın Arşa istiva etmesini Onun mekandan munezzehiyetine zıt mana şekillenmemesi için nasıl anlamak lazım?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
"Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu (istiva etti). O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; Güneş, Ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir onundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (A'raf, 7/54)
İSTİVÂ: Râğıb der ki: " (istevâ) fiilinin kullanılışı iki şekildedir. Birisi iki veya daha çok fâile isnad olunur. (...) denilir ki "Zeyd ve Amr eşit oldu." demektir. Nitekim "Bunlar, Allah katında eşit olmazlar." (Tevbe, 9/19), "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) buyurulmuştur. Diğeri de bir şeyin kendi zâtında doğru ve ölçülü olmasına denilir. "Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu." (Necm, 53/6) gibi ki, "Onların sırtına binip kurulmanız için" (Zuhruf, 43/13), "Sen ve yanında bulunanlar, gemiye yerleştiğiniz zaman" (Müminûn, 23/28), "Gövdesinin üstüne dikildi." (Feth, 48/29) aynı şekilde Arap kelâmında "filanın işi mutedil oldu", "filan işçilerini idare etti" gibi ifadeler hep bu kabildendir. (ilâ) ile müteaddî olmasında bir istîlâ mânâsını gerektirir. (alâ) ile müteaddi olmasında da bizzat veya tedbirle son bulma mânâsını gerektirir. Bu şekilde istivâ lugatte, bir düze olmak, istikrar etmek yani karar kılmak veya kararını bulmak, ulûvvve isti'lâ yani yükselmek veya yüksek olmak, diğer deyimle üstün olmak, bir düze kurulmak, eşit veya benzer veya denk olmak, dosdoğru varmak veya kasdetmek, isti'lâ etmek mânâlarına gelir.
ARŞ , esas itibariyle "sakf" demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhîtini teşkil eder. Bir eve nisbette tavanı, tavanına nisbette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması (terası) hep Arş mânâsına dahildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de denir. Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük mânâsıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları "taht" anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten, izzet ve saltanattan kinaye de yapılmıştır. (...) denilir ki, mülkün istilâ edildi, yıkıldı, bozuldu demektir. Mülkü kıvamında ve işi yolunda, emri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da "Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti." denilir. Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve "avvâ' " denilen kuzey tarafın alt yanında Acûzü'l-Esed (arslan burcunun ucundaki takım yıldızları) ve Avşü's-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.
Âyetü'l-Kürsî'de açıklandığı üzere bazıları, "Onun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır." (Bakara, 2/255) âyetindeki Kürsî ile Arş'ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de "taht" mânâsından alınmış olarak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakledildiğine göre Arş, Kürsî'nin de üstündedir. Bu şekilde Kürsî, taht mânâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî, "Mevzii Kademi'l-Arş" (Arş'ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre "başşehir" mânâsıyla düşünülürse, Arş da "taht" mefhûmuyla düşünülür. Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati Allah'ın ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bunun altında tasavvur edilir. Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk'ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden Hak Teâlâ'nın cemalinin müşahedesine erilmez. Nitekim Resulullah (s.a.v) Mi'rac'da Sidre-i münteha'yı geçmişti. Birinci düşünceye göre Arş'ın ihatasının, mekâna ait bir ihata; ikinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşatma) kabilinden olması gerekir.
Burada önce şunları dikkatnazarından uzak tutmamak gerekir
1. Bilinen manasıyla "taht", bir hükümdarın, hükumeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.
2. Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevreleyen Arş'ın bilinen mahdut "taht" manasına, tamamen hakiki lugat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bulunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)'ın şer'î konumla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arş'da cisim olma zarureti de iddia edilemez.
3. Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada "Sidretü'l- müntehâ" anlayışını iyi düşünmek gerekir.
4. (Alâ) kelimesinin hakiki mânâsında ne mekâna, ne zamânâ ait bir zarflık yoktur. Bu bir isti'lâ ifade eder. Gerçi ulûv (yükseklik) ve fevkiyyet (üstlük, üstte olmak) bir yön anlatır. Fakat (el-Arş) anlayışı, bütün mekân ve yönleri kapladığından, bu isti'lâda yön de düşünülmüş olamaz. Ve bundan dolayı "Arş üzerine", mekân üstü ve yön üstü, çok yüksek bir yükseklik ile isti'lâ ifade eder ki, asıl gerçek isti'lâ (Yükseliş) da budur. Bu, bütün izafetleri altına alan öyle bir isti'lâdır ki, hiç bir kayıt ve nicelikle şartlanmış olmadığından ihata mümkün değildir. Biz bu yüksekliğin ifade ettiği mâlûlûn izâfetini illet (sebeb)e, mahkûmun hâkime, netice itibariyle bütün varlığı mümkün olanların, varlığı vacib olana, bütün yaratıkların yaratana olan etkilenme ve muhtaç olma nisbeti olmak üzere kendi izafetimizle düşünebiliriz.
5. İstivâ gerçekte sırf cismanî bir anlam değildir. Bunun cismanî olup olmadığına, isnad olunduğu fâili veya medhûlü (dahil olduğu kelime) de bir karîne olur. Mesela "işine hâkim oldu" denildiği zaman bu istivânın cismanî olmadığında şüphe yoktur. Aynı şekilde "filan işine hâkim oldu" denildiği zaman da böyledir. Burada ise fâil, "Kendisinin hiç bir benzeri olmayan" (Şûrâ, 42/11) Allah Teâlâ'dır. Şu halde Arş üzerinde ilâhî istivâyı Allah ile Arş'ın gerisindeki yaratıklar arasında bir uzaklık, bir mekânî aralığı gerektiren cismanî bir mânâ ile düşünmeye imkân yoktur. Zira "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa, 56/85).
6. Bir hükümdarın tahtına oturup kurulması anlamında bile asıl kastedilen mânâ, cismanî bir oturuş değil, hükümdarlık sıfatıyla nitelenmesidir. Bu öyle bir mânâdır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde ayakta durmasını ifade eder. Ve bir hükümdarın tahtında devamlılığı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devamlılığı ve bâki olması demek olur. Fakat bu mânâ diğer hükümdarlarda ve tahtlarda tam, mutlak ve hakiki değil, geçici, nisbî ve ârızîdır. Bunun mutlak hakikati ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. Şu halde istivâdan bu mânânın Allah'da zâtî, tam ve hatta tamın üstü mutlak ve hatta mutlak üstü ve hakiki yani cismaniyet ve rûhâniyet gibi imkanî bir vücud ile değil, zarurî bir vücûd ile oluşmuş olduğunu anlamak gerekir. Bunu anlayabilmek için de varlığın gerçeğinin yalnız cisim ve cismaniyete mahsus olmadığını ve hatta cisimliğin gelip geçici ve izafî bir varlıktan ibaret bulunduğunu ve Hakk'ı bilmek için cisim ve ruhun üstüne geçilmek gerektiğini sezmek şarttır. Bunun içindir ki, cisimden başka varlık, cismanî yükseklikten başka yükseklik duyamayanlar, bu konuda şer'an bir dereceye kadar özürlü sayılırlar.
7. İstivâ bir fâile isnat edilmiş ve Arş'a da (âlâ) cer harfi ile bağlanmış bulunduğu için, bunda Allah Teâlâ'nın Arş seviyesi ile eşitlik veya birliğine değil, tersine Arş'tan üstün yükseklik ve mutlak büyüklüğüne delalet vardır. Yani "Arş ile beraber istivâ etti" değil, "Arş üzerine istivâ etti"dir. Bu ise Allah'ı, âlemin kendisi ile birleştiren hulûl veya ittihat görüşlerini red ve iptal ile "her şeye şahittir", "her şeyi kuşatıcıdır", "onun hiç benzeri yoktur" mânâlarının sonsuzluğunu hatırlatan nezih bir tevhid ispat eder. Şu halde bunda bir teşbihi (benzetme) değil, pek yüksek bir tenzihi tasdik etmek gerekir.
Bunun için bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlâ'nın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da -Allah'ın irade ettiği şekilde- iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur:
"Ey dayımın oğlu, Arş'ın Rabb'ı, Arşın üstündedir, fakat yerleşme vasfı olmaksızın."
İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "İstivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ malûm; keyf (nasıl), makul değil; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın." Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz bir sıfatı" olduğudur.
İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemeyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir. Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:
1) Yukarıda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında
"O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde
"Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3)
buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler
"Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7)
âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın
"Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29)
âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.
2) İstivânın, istilâ mânâsına olmasıdır ki, "Yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galibiyeti, velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." demek olur. Bunun "Her şeyi kuşatıcıdır." (Secde, 41/54) mânâsıyla münasebeti açıktır. Bununla beraber istilâ, ihatadan daha şûmullüdür. Gerçi İbnü Arabî, "biz istilâ manasına bir istivâ bilmiyoruz" demiş ise de şâirin:
"Bişr, kılıçsız ve kan dökmeden Irak'ı istîlâ etti."
beytiyle şahit getirilerek buna cevap verildiği meşhurdur.
3) Arş'ın, mülk ve memleket; istivânın, istîlâ mânâsına olmasıdır. Bu da öbür mânâlarla yakından ilişkili olmakla beraber, ayrıca bazı faydalara da işaret etmektedir. Birincisi: nın mânâsına özellikle bir dikkat nazarını celbedicidir. İkincisi: Allah Teâlâ'nın, kendilerini mutlak hâkim gibi sayan beşerî saltanatlar üstündeki yüksek hakimiyetine öbür mânâlardan daha çok bir hatırlatmayı içine alır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın yalnız fiilî sıfatı itibariyle değil, bütün zâtî sıfatıyla yüce ve mutlak kemâlinde ısrar eder. Ve bu bakış açısından (sonra) nin mânâsındaki gecikme, yaratma ve istivâ arasında değil, beyan mertebesine ait rütbeyle ilgili bir gecikme olur.
4) Bir de şöyle, "Arş'ı istivâ etti", yani Allah'a nisbette her şey eşittir. Hiç bir şey ona diğer bir şeyden daha yakın değildir. Çünkü Allah Teâlâ bir mekânı bırakıp da, diğer mekâna giren cisimler gibi değildir" diye de tefsir edilmiştir ki, ilâhî nisbette, mesafeyi reddetme ve adaletin ispatı açısından bilhassa dikkate şâyân bir mânâdır. Yani Allah Arş üzerine öyle bir istilâ ile istivâ etmiştir ki, gökler ve göklerde bulunanlar ona daha yakın, yer ve yerde bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesafede değil, hepsi eşit bir nisbettedirler. Bundan istivânın eşitlik mânâsına alındığı sanılmamalıdır. Zira maksat, eşitliğin lüzumu veya gereği olan zâtî veya nisbî bir vasıftır. Nitekim istivânın diğer mânâları da eşitlikten vazgeçmekle düşünülür. Bu mânânın mekânlıkta düşünebileceğiniz misali, eşit iki taraf arasındaki ortanın ve dairenin çemberine göre merkez konumundaki istivâ ve ortada olmaktır ki, bunda eşitlik oranı iki taraf veya çember noktalarına ait olur. Ve orta ve merkezde ancak bunlara bir kararda nisbet edilmiş olarak mânâsı düşünülür. Bu şekilde Arş ve Taht anlamı, çevreleyen mânâsından başka, bir de merkezcilik fikrini telkin eder. Fakat unutmamak gerekir ki, muhît (çevreleyen)in gerisinde olan çeşitli noktaların merkeze oranı eşit değil, farklı uzaklıktadır. Halbuki
"O, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır." (Zuhruf, 43/84)
âyeti delaletince ilâhî nisbette böyle bir farklılık da düşünülemeyeceğinden bu tefsir, ilâhî istivânın bu geometrik mânâya da ölçü olamayacağını ve bunu anlamak için bütün uzaklık ve mesafe kaydının da kaldırılması gerekeceğini özellikle anlatmıştır. Ve gerçekte mekan ve yön, uzaklık ve mesafe anlayışları da Arş'ın altındadır, "Arş'ın üzerinde" değildir. Allah, her şey üzerine bidüziye hazır ve nâzırdır. Onun tıpkısına benzer hiç bir şey yoktur. Şu halde istivâsı da, mahiyeti belli olan hiç bir istivâ ile kıyas kabul etmez. İlâhî zatı ve sıfatı hakkında varid olan kelimelerin, yalnızca lugata ait gerçeklerin mânâlarıyla değil, birer şer'î hakikat olarak düşünülmesi gerekir. Bunun için burada Arş ve Taht'ın ulvî gerekleri olan hüküm ve saltanatın intizam, emir ve iradenin yerine getirilmesi, istilâ (zaptetme) ve isti'lâ (yükselme)'yı, gücün sınırını ve tam adaleti unutup da istivâ kelimesinin lisanda oturma veya ayakta durma ve korunma ile istikrarda da kulanıldığından dolayı, Allah tıpkı bir taht, bir sandalye veya dam üstünde duran bir şahıs vaziyetinde Arş'a dayanmış bidüziye oturuyor veya dikiliyor veya yatıyor gibi bir düşünceye sahip olmak, aklen ve şer'an pek büyük bir cahillik olur. Böyle bir mânâya lafzın lugat bakımından müsaadesi varsa da şer'an ve aklen yoktur. Ve işte yukarıda açıklanan mânâlar bilhassa bunu anlatmak ve öyle vehmi defetmek içindir ki, her biri doğru bir mânâdır. Yüksek nazmın da hepsine hem dil, hem din ve hem akıl yönünden ihtimali ve müsaadesi vardır. Bununla beraber en doğrusu bunları bütünüyle düşünmek ve ihatası mümkün olmayan ilâhî istivânın hakikatinde durmak lazım gelir. Çünkü yaratma, gökler ve yer, altı gün, Arş mefhumlarında bile, idrakimizi aşan bir esası vardır. O halde bütün bunların üzerine taallûk eden istivânın hakikati, idrak seviyemizden pek yüksek olduğunu itiraf etmelidir. Bu bakımdan iman edilecek tefsir Selef'in çoğunluğunun mezhebine göre tefsirdir ki şudur: Allah, gökleri ve yeri özel vakitlerde yarattı, sonra da hudûs (sonradan olma) ve yok olma, bir yer tutma ve yön şüphelerinden münezzeh olarak murad ettiği mânâ ile Arş üzerine istivâ eyledi". Fakat böyle demek, bu yüksek nazımda bizim anlayabileceğimiz hiç bir mânâ yoktur demek olmadığından da gaflet edilmemek gerekir ki, bu âyetin devamı açıklayıp izah edecektir.
Baksanıza: Geceyi gündüze bürüyor. İsti'lâ ve hâkimiyetin en geniş görünümlerinden olan bu iki zıt yaratığın birini diğerine ard arda kaplayıp duruyor. Âlemin idaresinde ışığı karanlığa giydirip örttürdükten sonra, bir de çevirip karanlığı ışığa giydiriyor. Onu ona örtü yapıp sardırıyor. Burada hem
"Geceyi gündüzün üzerine doluyor." hem "Gündüzü de gecenin üzerine doluyor." (Zümer, 39/5)
kavramlarına, biri ibaresiyle biri de işaretiyle olmak üzere delalet vardır. Iğşâ, babından olmak ve bunda birinci mef'ûlün mânâ bakımından fâil olması asıl bulunmak hasebiyle gecenin gündüzü gaşyetme (örtme)si yani "Geceyi, gündüzün üzerine doluyor." (Zümer, 39/5) kavramı ibaresiyle olması açıktır. Yani her akşam görülüyor ki, Allah Teâlâ âlemde ruhları ve nefisleri (objeleri ve subjeleri) isti'lâ etmiş mulût-ı küll (her şeyi kuşatan) ve hâkim-i küll (herşeye hâkim) gibi görünen gündüz yaratılışının; mekân ve zamana bağlı yayılma ve devamıyla aydınlık hissini, hem göz gündüzünü, hem öz gündüzünü bir akşam emriyle dürüp karanlığın, karanlık hissinin içine sokar, gece yaratılışının isti'lası altına verir. Gün ufuk ve histen kaybolur, karanlık içinde his altında bir âleme girer, cihan başka bir cihan olur. Parlayanlar söner, sönenler döner, renkler ve şekiller siyahlar giyer, yayılan mekânlar dürülür bükülür, durmaz zamanlar tutulur geçilir, gözler kararır, gönüller daralır ve siz artık gündüzü ve onun emrindeki her şeyi ve kendinizi gece içinde, bir hayal altında sinmiş, gizlenmiş, mağlub, mahkûm, hapsedilmiş bulursunuz. Ve hatta öyle kendinizden geçer, uyur, yokluk karanlığına gömülürsünüz. Hem ne halde kendinizden geçirttirir? Bu, onu aceleci bir şekilde isterken, yani gündüz geceyi veya aksi takdirde gece gündüzü teşvik ile kandırılmış, heyecanlandırılmış bir tâlib gibi bütün sürat ve hızıyle aralıksız takip edip kovalarken, Allah teâlâ gündüzün bu aceleci isteğinin zıddına o mağlub ve mahkum geceyi getirir bir anda tepesine geçirir, bir anda gâlibi mağlub, mağluba gâlip kılar. Ve bu örtmeyi dilediği kadar devam ettirir, bir kerre değil devamlı yapar. İşte bunu yapan Allah'tır. Bu örtmede ilk ânı itibariyle bir yaratma müşahedesi ve bunun devam ve tekrarında bir ilâhî istivâ delili vardır. Bu şekilde ne gündüz geceyi geçip tamamen mağlub edebiliyor, ne de gece gündüzü
"Ne de gece gündüzü geçer." (Yâsîn, 36/40)
böyle bir dönme hareketinin devam etmesiyle disiplinli bir idare altında alt, üst, iç, dış olarak döner döner giderler, bir düziye Allah'ın saltanatını ilan ederler. Gerek mekân ve gerek zaman, gerek âfâk (objeler) ve gerek enfüs (subjeler) açısından âlem ne yalnız bir gündüz devleti olur, ne de yalnız gece. Aynı şekilde bunlar âlemin bir kısmında daima biri, bir kısmında da daima diğer biri sabit ve devamlı olmak üzere iki bağımsız devlet de teşkil edemezler. Her biri, her an nöbetleşe karşılıklı olarak bir istivâ noktasından geçer, üst ve adaletli bir idarenin hüküm ve nüfuzu altında değişimle biri diğerini örtüp ve kaplayıp emri altına alarak devrederler. Öyle bir idare ile devrederler ki, yalnız takip etme ve birleşme ile kalmaz, karşılıklı olarak biri diğerini örtmekle birbiri içine de girerler. Gündüz gecenin ardında, önünde, halef ve selefi (kendisinden sonra ve önce geleni) olduktan başka, altında veya üstünde, içinde veya dışında memuru ve tâbii de olur. Dünkü gündüz, hem bu gecenin önüne geçmiştir, hem de içinde ve altında gizlenmiştir. Bununla beraber ne gündüz geceye döndürülür, ne de gece gündüze: Görünümleri saklı, değişimleri mazbut, fakat isti'lâları denk olarak ve nöbetleşe altı üstüne getirilmiş ve kararlı. Halbuki gündüzün tabiatına ve aceleci talebine bakılınca, bir kerre nûr (ışık) karanlığı çiğnedikten, gündüz geceyi örttükten sonra bir daha bırakmaması, daima geceye hâkim kalması, istîlâ ettiği yerde sönmemesi, yani istivâsına mutlak bir şekilde sahip olması gerekirdi. Aynı şekilde gecenin tabiatına bakılınca da gündüzün asla meydana çıkmaması, gecenin Arş'ın istivâsına sahip olması gerekirdi. İkisine birden bakılınca da aralarında ne bir devir, ne bir hareket bulunmaması, her birinin diğerini eşit olarak durdurup faaliyetini engellemesi gerekirdi. Demek ki gece ve gündüzün talebi gibi yaratıklara nisbet olunacak bir devamlılık, bir tabiat yok değildir. Herhangi bir şey soyut olarak kendine ve kendi haline göre düşünüldüğü takdirde bir devamlılık vasfını kazanır ki, buna onun tabiatı veya zâtının gereği denilir. Fakat tabiat, kendi kendine etkileyici ve hâkim değildir. Nitekim gece ve gündüzü, tabiatlarının gerektirdiğinin tersine mahkûm eden bu iş, her ikisinin ve tabiatın üstünde bir iştir. Şu halde hakiki gereklik (icâb) de icat gibi tabiat üstüdür. Mesela tabiat açısından bakıldığı zaman harekete getirilen her hangi bir cismin uzayda sonsuza kadar doğru hareket ile hareket edip gideceği düşünülür ki, buna atalet (tembellik) veya istishâb denir. Gerçekte bütün aklî hareketlerin mantıkî gibi tasavvur olunan ve tabiat gereği denilen ıttırat (birbirini takip etme) kanununun hükmü budur. Halbuki incelendiği zaman âlemde böyle bir hareket yoktur. Bir zıddının karşı koymasına maruz olmayan ve tabiat gereği durdurulamayan ve değiştirilemeyen hiç bir şey bulunmuyor. İşte bu öyle bir noktadır ki, bize eşyanın tabiatının hâkim değil, mahkûm olduğunu gösterir. Olayları tayin ve icab eden gerekli sebebin tabiat üstü olduğunu ve istishâbın ispat edici bir delil olmadığını ortaya çıkarır.
Şimdi bütün âlemin mekân ve zamanda, görünür ve görünmezde gece ve gündüz hükmünün dışına çıkmadığı, âlemin tamamen veya kısmen gündüz veya gece içinde bulunduğu, yani zaman zarfı, mekân zarfından daha geniş olup, mekân zarfının, ya gece veya gündüz halinde bir zaman zarfı ânına sığdığı, ışık ve karanlığın uzamasıyla gece ve gündüzün de zaman zarfı tabiatının iki karşıt sınırını çizdiği düşünülünce, ikisi bütün âlemi kaplayan ışık ve karanlığı, gece ve gündüzü birbirine katan ve yaratılışlar üzerinde etkili olan bu örtme ve idare emri bütün âlemin üstünde Yaratıcı Allah'ın
"O, her gün (her an) bir iştedir." (Rahmân, 55/29)
âyeti delaletince doğrudan doğruya, bir emir ve tasarrufun ve Arş üzerine rabbanî istivânın her gün tecelli eden görünen bir delili olduğu derhal idrak olunur. Aynı hüküm ve tasarruf, aynı idare, aynı delil, çekme ve itme, hareket ve sükûn, sıcak ve soğuk, yaş ve kuru, hayat ve ölüm, gam ve sevinç.. gibi bütün çift zıtların karşılıklı ve nöbetleşe dönme ve hükümlerinde artı ve eksi elektrik gibi bütün çeşitli tabiatların çift oluşlarında ve hatta tek tabiatın şekillenmesinde bile cereyan eder. Bütün anlaşanların ayrılıkları, ayrıların birleşmeleri, zıtların dönme ve nöbetleşmeleri doğrudan doğruya yaratıcı Allah'ın yaratıkların tabiatı üzerinde hâkim olan istivâsını gösteren birer şahittirler. Fakat gece ve gündüz bunların hepsini içine aldığından "gece ve gündüzün örtünmesi" tabiatlar üzerindeki bütün bu tasarrufların görünenlerde ve görünmezlerde en genel ve en açık bir resmî tebliği: "bu, onu aceleci bir şekilde isterken" âyetindeki zıt ilişkinin içine almış olduğu bütün karşıt münasebetleri hatırlatmakla bu örtme ânında değişim mukadderatına uğrayan iki zıddın tabiat bakış açısından bulundukları hallerini tasvir etmek ve bu hali tersine çeviren ve değiştiren örtme emrinin tabiat üstü olan ve doğru istivâyı gösteren karakterini açıklamak ve ortaya çıkarmaktır.
(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, ilgili ayetin tefsiri)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Soru Detayı
- Allah'ın mekandan münezzeh olmasıyla bunu nasıl telif edebiliriz?
- Cenab-ı Hakk'ın Arşa istiva etmesini Onun mekandan munezzehiyetine zıt mana şekillenmemesi için nasıl anlamak lazım?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
"Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu (istiva etti). O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; Güneş, Ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir onundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (A'raf, 7/54)
İSTİVÂ: Râğıb der ki: " (istevâ) fiilinin kullanılışı iki şekildedir. Birisi iki veya daha çok fâile isnad olunur. (...) denilir ki "Zeyd ve Amr eşit oldu." demektir. Nitekim "Bunlar, Allah katında eşit olmazlar." (Tevbe, 9/19), "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) buyurulmuştur. Diğeri de bir şeyin kendi zâtında doğru ve ölçülü olmasına denilir. "Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu." (Necm, 53/6) gibi ki, "Onların sırtına binip kurulmanız için" (Zuhruf, 43/13), "Sen ve yanında bulunanlar, gemiye yerleştiğiniz zaman" (Müminûn, 23/28), "Gövdesinin üstüne dikildi." (Feth, 48/29) aynı şekilde Arap kelâmında "filanın işi mutedil oldu", "filan işçilerini idare etti" gibi ifadeler hep bu kabildendir. (ilâ) ile müteaddî olmasında bir istîlâ mânâsını gerektirir. (alâ) ile müteaddi olmasında da bizzat veya tedbirle son bulma mânâsını gerektirir. Bu şekilde istivâ lugatte, bir düze olmak, istikrar etmek yani karar kılmak veya kararını bulmak, ulûvvve isti'lâ yani yükselmek veya yüksek olmak, diğer deyimle üstün olmak, bir düze kurulmak, eşit veya benzer veya denk olmak, dosdoğru varmak veya kasdetmek, isti'lâ etmek mânâlarına gelir.
ARŞ , esas itibariyle "sakf" demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhîtini teşkil eder. Bir eve nisbette tavanı, tavanına nisbette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması (terası) hep Arş mânâsına dahildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de denir. Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük mânâsıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları "taht" anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten, izzet ve saltanattan kinaye de yapılmıştır. (...) denilir ki, mülkün istilâ edildi, yıkıldı, bozuldu demektir. Mülkü kıvamında ve işi yolunda, emri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da "Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti." denilir. Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve "avvâ' " denilen kuzey tarafın alt yanında Acûzü'l-Esed (arslan burcunun ucundaki takım yıldızları) ve Avşü's-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.
Âyetü'l-Kürsî'de açıklandığı üzere bazıları, "Onun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır." (Bakara, 2/255) âyetindeki Kürsî ile Arş'ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de "taht" mânâsından alınmış olarak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakledildiğine göre Arş, Kürsî'nin de üstündedir. Bu şekilde Kürsî, taht mânâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî, "Mevzii Kademi'l-Arş" (Arş'ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre "başşehir" mânâsıyla düşünülürse, Arş da "taht" mefhûmuyla düşünülür. Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati Allah'ın ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bunun altında tasavvur edilir. Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk'ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden Hak Teâlâ'nın cemalinin müşahedesine erilmez. Nitekim Resulullah (s.a.v) Mi'rac'da Sidre-i münteha'yı geçmişti. Birinci düşünceye göre Arş'ın ihatasının, mekâna ait bir ihata; ikinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşatma) kabilinden olması gerekir.
Burada önce şunları dikkatnazarından uzak tutmamak gerekir
1. Bilinen manasıyla "taht", bir hükümdarın, hükumeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.
2. Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevreleyen Arş'ın bilinen mahdut "taht" manasına, tamamen hakiki lugat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bulunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)'ın şer'î konumla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arş'da cisim olma zarureti de iddia edilemez.
3. Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada "Sidretü'l- müntehâ" anlayışını iyi düşünmek gerekir.
4. (Alâ) kelimesinin hakiki mânâsında ne mekâna, ne zamânâ ait bir zarflık yoktur. Bu bir isti'lâ ifade eder. Gerçi ulûv (yükseklik) ve fevkiyyet (üstlük, üstte olmak) bir yön anlatır. Fakat (el-Arş) anlayışı, bütün mekân ve yönleri kapladığından, bu isti'lâda yön de düşünülmüş olamaz. Ve bundan dolayı "Arş üzerine", mekân üstü ve yön üstü, çok yüksek bir yükseklik ile isti'lâ ifade eder ki, asıl gerçek isti'lâ (Yükseliş) da budur. Bu, bütün izafetleri altına alan öyle bir isti'lâdır ki, hiç bir kayıt ve nicelikle şartlanmış olmadığından ihata mümkün değildir. Biz bu yüksekliğin ifade ettiği mâlûlûn izâfetini illet (sebeb)e, mahkûmun hâkime, netice itibariyle bütün varlığı mümkün olanların, varlığı vacib olana, bütün yaratıkların yaratana olan etkilenme ve muhtaç olma nisbeti olmak üzere kendi izafetimizle düşünebiliriz.
5. İstivâ gerçekte sırf cismanî bir anlam değildir. Bunun cismanî olup olmadığına, isnad olunduğu fâili veya medhûlü (dahil olduğu kelime) de bir karîne olur. Mesela "işine hâkim oldu" denildiği zaman bu istivânın cismanî olmadığında şüphe yoktur. Aynı şekilde "filan işine hâkim oldu" denildiği zaman da böyledir. Burada ise fâil, "Kendisinin hiç bir benzeri olmayan" (Şûrâ, 42/11) Allah Teâlâ'dır. Şu halde Arş üzerinde ilâhî istivâyı Allah ile Arş'ın gerisindeki yaratıklar arasında bir uzaklık, bir mekânî aralığı gerektiren cismanî bir mânâ ile düşünmeye imkân yoktur. Zira "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa, 56/85).
6. Bir hükümdarın tahtına oturup kurulması anlamında bile asıl kastedilen mânâ, cismanî bir oturuş değil, hükümdarlık sıfatıyla nitelenmesidir. Bu öyle bir mânâdır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde ayakta durmasını ifade eder. Ve bir hükümdarın tahtında devamlılığı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devamlılığı ve bâki olması demek olur. Fakat bu mânâ diğer hükümdarlarda ve tahtlarda tam, mutlak ve hakiki değil, geçici, nisbî ve ârızîdır. Bunun mutlak hakikati ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. Şu halde istivâdan bu mânânın Allah'da zâtî, tam ve hatta tamın üstü mutlak ve hatta mutlak üstü ve hakiki yani cismaniyet ve rûhâniyet gibi imkanî bir vücud ile değil, zarurî bir vücûd ile oluşmuş olduğunu anlamak gerekir. Bunu anlayabilmek için de varlığın gerçeğinin yalnız cisim ve cismaniyete mahsus olmadığını ve hatta cisimliğin gelip geçici ve izafî bir varlıktan ibaret bulunduğunu ve Hakk'ı bilmek için cisim ve ruhun üstüne geçilmek gerektiğini sezmek şarttır. Bunun içindir ki, cisimden başka varlık, cismanî yükseklikten başka yükseklik duyamayanlar, bu konuda şer'an bir dereceye kadar özürlü sayılırlar.
7. İstivâ bir fâile isnat edilmiş ve Arş'a da (âlâ) cer harfi ile bağlanmış bulunduğu için, bunda Allah Teâlâ'nın Arş seviyesi ile eşitlik veya birliğine değil, tersine Arş'tan üstün yükseklik ve mutlak büyüklüğüne delalet vardır. Yani "Arş ile beraber istivâ etti" değil, "Arş üzerine istivâ etti"dir. Bu ise Allah'ı, âlemin kendisi ile birleştiren hulûl veya ittihat görüşlerini red ve iptal ile "her şeye şahittir", "her şeyi kuşatıcıdır", "onun hiç benzeri yoktur" mânâlarının sonsuzluğunu hatırlatan nezih bir tevhid ispat eder. Şu halde bunda bir teşbihi (benzetme) değil, pek yüksek bir tenzihi tasdik etmek gerekir.
Bunun için bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlâ'nın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da -Allah'ın irade ettiği şekilde- iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur:
"Ey dayımın oğlu, Arş'ın Rabb'ı, Arşın üstündedir, fakat yerleşme vasfı olmaksızın."
İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "İstivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ malûm; keyf (nasıl), makul değil; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın." Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz bir sıfatı" olduğudur.
İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemeyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir. Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:
1) Yukarıda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında
"O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde
"Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3)
buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler
"Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7)
âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın
"Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29)
âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.
2) İstivânın, istilâ mânâsına olmasıdır ki, "Yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galibiyeti, velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." demek olur. Bunun "Her şeyi kuşatıcıdır." (Secde, 41/54) mânâsıyla münasebeti açıktır. Bununla beraber istilâ, ihatadan daha şûmullüdür. Gerçi İbnü Arabî, "biz istilâ manasına bir istivâ bilmiyoruz" demiş ise de şâirin:
"Bişr, kılıçsız ve kan dökmeden Irak'ı istîlâ etti."
beytiyle şahit getirilerek buna cevap verildiği meşhurdur.
3) Arş'ın, mülk ve memleket; istivânın, istîlâ mânâsına olmasıdır. Bu da öbür mânâlarla yakından ilişkili olmakla beraber, ayrıca bazı faydalara da işaret etmektedir. Birincisi: nın mânâsına özellikle bir dikkat nazarını celbedicidir. İkincisi: Allah Teâlâ'nın, kendilerini mutlak hâkim gibi sayan beşerî saltanatlar üstündeki yüksek hakimiyetine öbür mânâlardan daha çok bir hatırlatmayı içine alır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın yalnız fiilî sıfatı itibariyle değil, bütün zâtî sıfatıyla yüce ve mutlak kemâlinde ısrar eder. Ve bu bakış açısından (sonra) nin mânâsındaki gecikme, yaratma ve istivâ arasında değil, beyan mertebesine ait rütbeyle ilgili bir gecikme olur.
4) Bir de şöyle, "Arş'ı istivâ etti", yani Allah'a nisbette her şey eşittir. Hiç bir şey ona diğer bir şeyden daha yakın değildir. Çünkü Allah Teâlâ bir mekânı bırakıp da, diğer mekâna giren cisimler gibi değildir" diye de tefsir edilmiştir ki, ilâhî nisbette, mesafeyi reddetme ve adaletin ispatı açısından bilhassa dikkate şâyân bir mânâdır. Yani Allah Arş üzerine öyle bir istilâ ile istivâ etmiştir ki, gökler ve göklerde bulunanlar ona daha yakın, yer ve yerde bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesafede değil, hepsi eşit bir nisbettedirler. Bundan istivânın eşitlik mânâsına alındığı sanılmamalıdır. Zira maksat, eşitliğin lüzumu veya gereği olan zâtî veya nisbî bir vasıftır. Nitekim istivânın diğer mânâları da eşitlikten vazgeçmekle düşünülür. Bu mânânın mekânlıkta düşünebileceğiniz misali, eşit iki taraf arasındaki ortanın ve dairenin çemberine göre merkez konumundaki istivâ ve ortada olmaktır ki, bunda eşitlik oranı iki taraf veya çember noktalarına ait olur. Ve orta ve merkezde ancak bunlara bir kararda nisbet edilmiş olarak mânâsı düşünülür. Bu şekilde Arş ve Taht anlamı, çevreleyen mânâsından başka, bir de merkezcilik fikrini telkin eder. Fakat unutmamak gerekir ki, muhît (çevreleyen)in gerisinde olan çeşitli noktaların merkeze oranı eşit değil, farklı uzaklıktadır. Halbuki
"O, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır." (Zuhruf, 43/84)
âyeti delaletince ilâhî nisbette böyle bir farklılık da düşünülemeyeceğinden bu tefsir, ilâhî istivânın bu geometrik mânâya da ölçü olamayacağını ve bunu anlamak için bütün uzaklık ve mesafe kaydının da kaldırılması gerekeceğini özellikle anlatmıştır. Ve gerçekte mekan ve yön, uzaklık ve mesafe anlayışları da Arş'ın altındadır, "Arş'ın üzerinde" değildir. Allah, her şey üzerine bidüziye hazır ve nâzırdır. Onun tıpkısına benzer hiç bir şey yoktur. Şu halde istivâsı da, mahiyeti belli olan hiç bir istivâ ile kıyas kabul etmez. İlâhî zatı ve sıfatı hakkında varid olan kelimelerin, yalnızca lugata ait gerçeklerin mânâlarıyla değil, birer şer'î hakikat olarak düşünülmesi gerekir. Bunun için burada Arş ve Taht'ın ulvî gerekleri olan hüküm ve saltanatın intizam, emir ve iradenin yerine getirilmesi, istilâ (zaptetme) ve isti'lâ (yükselme)'yı, gücün sınırını ve tam adaleti unutup da istivâ kelimesinin lisanda oturma veya ayakta durma ve korunma ile istikrarda da kulanıldığından dolayı, Allah tıpkı bir taht, bir sandalye veya dam üstünde duran bir şahıs vaziyetinde Arş'a dayanmış bidüziye oturuyor veya dikiliyor veya yatıyor gibi bir düşünceye sahip olmak, aklen ve şer'an pek büyük bir cahillik olur. Böyle bir mânâya lafzın lugat bakımından müsaadesi varsa da şer'an ve aklen yoktur. Ve işte yukarıda açıklanan mânâlar bilhassa bunu anlatmak ve öyle vehmi defetmek içindir ki, her biri doğru bir mânâdır. Yüksek nazmın da hepsine hem dil, hem din ve hem akıl yönünden ihtimali ve müsaadesi vardır. Bununla beraber en doğrusu bunları bütünüyle düşünmek ve ihatası mümkün olmayan ilâhî istivânın hakikatinde durmak lazım gelir. Çünkü yaratma, gökler ve yer, altı gün, Arş mefhumlarında bile, idrakimizi aşan bir esası vardır. O halde bütün bunların üzerine taallûk eden istivânın hakikati, idrak seviyemizden pek yüksek olduğunu itiraf etmelidir. Bu bakımdan iman edilecek tefsir Selef'in çoğunluğunun mezhebine göre tefsirdir ki şudur: Allah, gökleri ve yeri özel vakitlerde yarattı, sonra da hudûs (sonradan olma) ve yok olma, bir yer tutma ve yön şüphelerinden münezzeh olarak murad ettiği mânâ ile Arş üzerine istivâ eyledi". Fakat böyle demek, bu yüksek nazımda bizim anlayabileceğimiz hiç bir mânâ yoktur demek olmadığından da gaflet edilmemek gerekir ki, bu âyetin devamı açıklayıp izah edecektir.
Baksanıza: Geceyi gündüze bürüyor. İsti'lâ ve hâkimiyetin en geniş görünümlerinden olan bu iki zıt yaratığın birini diğerine ard arda kaplayıp duruyor. Âlemin idaresinde ışığı karanlığa giydirip örttürdükten sonra, bir de çevirip karanlığı ışığa giydiriyor. Onu ona örtü yapıp sardırıyor. Burada hem
"Geceyi gündüzün üzerine doluyor." hem "Gündüzü de gecenin üzerine doluyor." (Zümer, 39/5)
kavramlarına, biri ibaresiyle biri de işaretiyle olmak üzere delalet vardır. Iğşâ, babından olmak ve bunda birinci mef'ûlün mânâ bakımından fâil olması asıl bulunmak hasebiyle gecenin gündüzü gaşyetme (örtme)si yani "Geceyi, gündüzün üzerine doluyor." (Zümer, 39/5) kavramı ibaresiyle olması açıktır. Yani her akşam görülüyor ki, Allah Teâlâ âlemde ruhları ve nefisleri (objeleri ve subjeleri) isti'lâ etmiş mulût-ı küll (her şeyi kuşatan) ve hâkim-i küll (herşeye hâkim) gibi görünen gündüz yaratılışının; mekân ve zamana bağlı yayılma ve devamıyla aydınlık hissini, hem göz gündüzünü, hem öz gündüzünü bir akşam emriyle dürüp karanlığın, karanlık hissinin içine sokar, gece yaratılışının isti'lası altına verir. Gün ufuk ve histen kaybolur, karanlık içinde his altında bir âleme girer, cihan başka bir cihan olur. Parlayanlar söner, sönenler döner, renkler ve şekiller siyahlar giyer, yayılan mekânlar dürülür bükülür, durmaz zamanlar tutulur geçilir, gözler kararır, gönüller daralır ve siz artık gündüzü ve onun emrindeki her şeyi ve kendinizi gece içinde, bir hayal altında sinmiş, gizlenmiş, mağlub, mahkûm, hapsedilmiş bulursunuz. Ve hatta öyle kendinizden geçer, uyur, yokluk karanlığına gömülürsünüz. Hem ne halde kendinizden geçirttirir? Bu, onu aceleci bir şekilde isterken, yani gündüz geceyi veya aksi takdirde gece gündüzü teşvik ile kandırılmış, heyecanlandırılmış bir tâlib gibi bütün sürat ve hızıyle aralıksız takip edip kovalarken, Allah teâlâ gündüzün bu aceleci isteğinin zıddına o mağlub ve mahkum geceyi getirir bir anda tepesine geçirir, bir anda gâlibi mağlub, mağluba gâlip kılar. Ve bu örtmeyi dilediği kadar devam ettirir, bir kerre değil devamlı yapar. İşte bunu yapan Allah'tır. Bu örtmede ilk ânı itibariyle bir yaratma müşahedesi ve bunun devam ve tekrarında bir ilâhî istivâ delili vardır. Bu şekilde ne gündüz geceyi geçip tamamen mağlub edebiliyor, ne de gece gündüzü
"Ne de gece gündüzü geçer." (Yâsîn, 36/40)
böyle bir dönme hareketinin devam etmesiyle disiplinli bir idare altında alt, üst, iç, dış olarak döner döner giderler, bir düziye Allah'ın saltanatını ilan ederler. Gerek mekân ve gerek zaman, gerek âfâk (objeler) ve gerek enfüs (subjeler) açısından âlem ne yalnız bir gündüz devleti olur, ne de yalnız gece. Aynı şekilde bunlar âlemin bir kısmında daima biri, bir kısmında da daima diğer biri sabit ve devamlı olmak üzere iki bağımsız devlet de teşkil edemezler. Her biri, her an nöbetleşe karşılıklı olarak bir istivâ noktasından geçer, üst ve adaletli bir idarenin hüküm ve nüfuzu altında değişimle biri diğerini örtüp ve kaplayıp emri altına alarak devrederler. Öyle bir idare ile devrederler ki, yalnız takip etme ve birleşme ile kalmaz, karşılıklı olarak biri diğerini örtmekle birbiri içine de girerler. Gündüz gecenin ardında, önünde, halef ve selefi (kendisinden sonra ve önce geleni) olduktan başka, altında veya üstünde, içinde veya dışında memuru ve tâbii de olur. Dünkü gündüz, hem bu gecenin önüne geçmiştir, hem de içinde ve altında gizlenmiştir. Bununla beraber ne gündüz geceye döndürülür, ne de gece gündüze: Görünümleri saklı, değişimleri mazbut, fakat isti'lâları denk olarak ve nöbetleşe altı üstüne getirilmiş ve kararlı. Halbuki gündüzün tabiatına ve aceleci talebine bakılınca, bir kerre nûr (ışık) karanlığı çiğnedikten, gündüz geceyi örttükten sonra bir daha bırakmaması, daima geceye hâkim kalması, istîlâ ettiği yerde sönmemesi, yani istivâsına mutlak bir şekilde sahip olması gerekirdi. Aynı şekilde gecenin tabiatına bakılınca da gündüzün asla meydana çıkmaması, gecenin Arş'ın istivâsına sahip olması gerekirdi. İkisine birden bakılınca da aralarında ne bir devir, ne bir hareket bulunmaması, her birinin diğerini eşit olarak durdurup faaliyetini engellemesi gerekirdi. Demek ki gece ve gündüzün talebi gibi yaratıklara nisbet olunacak bir devamlılık, bir tabiat yok değildir. Herhangi bir şey soyut olarak kendine ve kendi haline göre düşünüldüğü takdirde bir devamlılık vasfını kazanır ki, buna onun tabiatı veya zâtının gereği denilir. Fakat tabiat, kendi kendine etkileyici ve hâkim değildir. Nitekim gece ve gündüzü, tabiatlarının gerektirdiğinin tersine mahkûm eden bu iş, her ikisinin ve tabiatın üstünde bir iştir. Şu halde hakiki gereklik (icâb) de icat gibi tabiat üstüdür. Mesela tabiat açısından bakıldığı zaman harekete getirilen her hangi bir cismin uzayda sonsuza kadar doğru hareket ile hareket edip gideceği düşünülür ki, buna atalet (tembellik) veya istishâb denir. Gerçekte bütün aklî hareketlerin mantıkî gibi tasavvur olunan ve tabiat gereği denilen ıttırat (birbirini takip etme) kanununun hükmü budur. Halbuki incelendiği zaman âlemde böyle bir hareket yoktur. Bir zıddının karşı koymasına maruz olmayan ve tabiat gereği durdurulamayan ve değiştirilemeyen hiç bir şey bulunmuyor. İşte bu öyle bir noktadır ki, bize eşyanın tabiatının hâkim değil, mahkûm olduğunu gösterir. Olayları tayin ve icab eden gerekli sebebin tabiat üstü olduğunu ve istishâbın ispat edici bir delil olmadığını ortaya çıkarır.
Şimdi bütün âlemin mekân ve zamanda, görünür ve görünmezde gece ve gündüz hükmünün dışına çıkmadığı, âlemin tamamen veya kısmen gündüz veya gece içinde bulunduğu, yani zaman zarfı, mekân zarfından daha geniş olup, mekân zarfının, ya gece veya gündüz halinde bir zaman zarfı ânına sığdığı, ışık ve karanlığın uzamasıyla gece ve gündüzün de zaman zarfı tabiatının iki karşıt sınırını çizdiği düşünülünce, ikisi bütün âlemi kaplayan ışık ve karanlığı, gece ve gündüzü birbirine katan ve yaratılışlar üzerinde etkili olan bu örtme ve idare emri bütün âlemin üstünde Yaratıcı Allah'ın
"O, her gün (her an) bir iştedir." (Rahmân, 55/29)
âyeti delaletince doğrudan doğruya, bir emir ve tasarrufun ve Arş üzerine rabbanî istivânın her gün tecelli eden görünen bir delili olduğu derhal idrak olunur. Aynı hüküm ve tasarruf, aynı idare, aynı delil, çekme ve itme, hareket ve sükûn, sıcak ve soğuk, yaş ve kuru, hayat ve ölüm, gam ve sevinç.. gibi bütün çift zıtların karşılıklı ve nöbetleşe dönme ve hükümlerinde artı ve eksi elektrik gibi bütün çeşitli tabiatların çift oluşlarında ve hatta tek tabiatın şekillenmesinde bile cereyan eder. Bütün anlaşanların ayrılıkları, ayrıların birleşmeleri, zıtların dönme ve nöbetleşmeleri doğrudan doğruya yaratıcı Allah'ın yaratıkların tabiatı üzerinde hâkim olan istivâsını gösteren birer şahittirler. Fakat gece ve gündüz bunların hepsini içine aldığından "gece ve gündüzün örtünmesi" tabiatlar üzerindeki bütün bu tasarrufların görünenlerde ve görünmezlerde en genel ve en açık bir resmî tebliği: "bu, onu aceleci bir şekilde isterken" âyetindeki zıt ilişkinin içine almış olduğu bütün karşıt münasebetleri hatırlatmakla bu örtme ânında değişim mukadderatına uğrayan iki zıddın tabiat bakış açısından bulundukları hallerini tasvir etmek ve bu hali tersine çeviren ve değiştiren örtme emrinin tabiat üstü olan ve doğru istivâyı gösteren karakterini açıklamak ve ortaya çıkarmaktır.
(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, ilgili ayetin tefsiri)
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
[attachment=175852]
Sekine, Göklerin ve Yerin Orduları ve Allah'ın Gizli Orduları Üzerine Kapsamlı Bir İnceleme
Giriş
İslam inancında sıklıkla karşımıza çıkan "sekine", "göklerin ve yerin orduları" ve "Allah'ın gizli orduları" gibi kavramlar, müminlerin imanını güçlendiren, Allah'ın kudret ve rahmetine olan inancını artıran önemli konulardır. Bu kavramlar, Kur'an-ı Kerim'de farklı surelerde yer alır ve tefsirlerde derinlemesine incelenir. Özellikle Fetih suresi 4. ayet ve Tevbe suresi 40. ayet, bu konuda önemli ipuçları sunar. Bu makalede, bu kavramları ayrıntılı bir şekilde ele alarak, İslam düşüncesindeki yerlerini ve anlamlarını açıklamaya çalışacağız.
Sekine Nedir?
Sekine, Arapça kökenli bir kelime olup, "huzur, sükûn, güvence, itminan" anlamlarına gelir. İslam terminolojisinde ise, Allah'ın müminlerin kalplerine indirmiş olduğu bir iç huzuru, güven duygusunu ifade eder. Sekine, müminlerin imanlarını güçlendirir, onlara sabır ve metanet verir. Allah'ın yardımı ve koruması altında olduklarına dair bir güven duygusu oluşturur.
Fetih suresinin 4. ayetinde geçen "O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir." ifadesi, sekinenin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Müminler, sekine sayesinde zorluklar karşısında yılmaz, imanları daha da güçlenir.
Göklerin ve Yerin Orduları
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِى قُلُوبِ ٱلْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوٓا۟ إِيمَٰنًا مَّعَ إِيمَٰنِهِمْ ۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Meali :
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Fetih Suresi 4. Ayet)
Fetih suresi 4. ayette geçen "Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah'ındır." ifadesi ise, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu ve tüm varlıkların O'nun emri altında olduğunu gösterir. Bu ordular, sadece fiziksel güç anlamına gelmez. Aynı zamanda, Allah'ın emrine itaat eden melekler, doğa olayları, tarih boyunca yaşanan olaylar ve hatta insanın içindeki iman gücü gibi birçok şeyi kapsar.
Allah'ın orduları, O'nun emriyle hareket eder ve O'nun istediği sonuçları doğurur. Müminler, bu orduların bir parçası olarak, Allah'a güvenerek ve O'nun emrine itaat ederek zafer kazanırlar.
Allah'ın Gizli Orduları
«Üzülme çünkü Allah bizimledir diyordu Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِلَّا تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ثَانِىَ ٱثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِى ٱلْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَٰحِبِهِۦ لَا تَحْزَنْ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَنَا ۖ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُۥ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ٱلسُّفْلَىٰ ۗ وَكَلِمَةُ ٱللَّهِ هِىَ ٱلْعُلْيَا ۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahrecehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).
Meali :
Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Tevbe Suresi 40. Ayet)
Tevbe suresi 40. ayette geçen "sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş meslesi" ifadesi ise, Allah'ın bazen insan gözünden gizli tuttuğu birtakım güçlerle müminlere yardım ettiğini ifade eder. Bu gizli ordular, melekler, cinler, doğa olayları veya insanın iç dünyasında meydana gelen değişiklikler olabilir.
Allah'ın gizli ordularının varlığı, müminlere umut verir. Zorluklar karşısında yalnız olmadıklarını, Allah'ın her zaman yanlarında olduğunu bilirler. Bu sayede sabırla ve metanetle mücadele ederler.
Sonuç
Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları gibi kavramlar, İslam inancında önemli bir yere sahiptir. Bu kavramlar, müminlerin imanını güçlendirir, Allah'ın kudretine olan inancını artırır ve onlara zorluklar karşısında sabır ve metanet verir.
Müminler, bu kavramları iyi anladıklarında, hayatın her anında Allah'ın kendileriyle olduğunu hissederler ve bu sayede huzurlu bir hayat sürerler.
Bu makalede, konunun genel hatlarıyla ele alınmıştır. Daha detaylı bir inceleme için ilgili ayetlerin tefsirlerine ve İslam alimlerinin eserlerine başvurulabilir.
"Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları" konuları, İslam inancında derin anlamlar taşıyan ve birçok müminin merak ettiği konulardır.
Sekinenin Çeşitleri: Sadece bireysel bir iç huzuru değil, aynı zamanda toplumsal bir huzur ve güven ortamı olarak da düşünülebilir.
Sekinenin Kaynakları: Kur'an, sünnet, salih ameller, ibadetler, zikir ve tefekkür gibi birçok faktör, müminlerin kalplerinde sekinenin oluşmasına katkı sağlar.
Sekinenin Kaybolması: Günah işlemek, şüpheye düşmek, korku ve endişeye kapılmak gibi durumlar, sekinenin zayıflamasına veya kaybolmasına neden olabilir.
Göklerin ve Yerin Orduları Hakkında Daha Derin Bir Bakış
Orduların Çeşitliliği: Fiziksel orduların yanı sıra, melekler, cinler, doğa olayları, tarihsel süreçler ve hatta insanın iç dünyasında gerçekleşen psikolojik savaşlar da bu kavramın kapsamına girer.
Orduların Görevleri: Allah'ın emri altında hareket eden bu ordular, bazen müminlere yardım eder, bazen de düşmanlara karşı mücadele eder.
Orduların Birliği: Göklerin ve yerin orduları, Allah'ın tek bir emri altında birleşmiş bir güçtür.
Allah'ın Gizli Orduları Hakkında Farklı Açılımlar
Gizliliğin Hikmeti: Allah'ın bazı ordularını gizli tutmasının birçok hikmeti olabilir. Bunlardan biri, müminlerin imanını güçlendirmek ve onlara sabır ve metanet vermektedir.
Gizli Orduların Tezahürü: Tarih boyunca yaşanan mucizeler, kerametler ve beklenmedik zaferler, Allah'ın gizli ordularının tezahürü olarak değerlendirilebilir.
Günümüzdeki Tezahürleri: Allah'ın gizli orduları, günümüzde de çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin, bir müminin duasının kabulü, bir topluluğun birleşmesi veya bir sorunun beklenmedik bir şekilde çözülmesi gibi durumlar, Allah'ın gizli ordularının işareti olarak yorumlanabilir.
Tarihi Örnekler ve Tefsirler
Kur'an-ı Kerim'deki Ayetler: Fetih suresi ve Tevbe suresi dışında, diğer surelerde de bu konulara değinilmektedir. Bu ayetlerin tefsirlerini inceleyerek konuya daha derinlemesine inebiliriz.
Sahabelerin ve Tabiilerin Anlayışları: Sahabe ve tabiilerin bu konular hakkındaki görüşleri, bize önemli ipuçları verir.
Tasavvufî Bakış Açısı: Tasavvuf ehli, bu konuları daha sembolik ve içsel bir boyutuyla ele alır.
Günümüzdeki Alaka ve Güncel Meseleler
Psikoloji ve Sosyolojiyle Bağlantısı: Bu kavramlar, psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarla da ilişkilendirilebilir. Örneğin, sekine kavramı, psikolojideki "iç huzur" kavramıyla benzerlikler gösterir.
Çağımızın Zorlukları Karşısında: Günümüz dünyasının karmaşıklığı ve belirsizlikleri karşısında, bu kavramlar müminlere yol gösterici olabilir.
1. Farklı Din ve Felsefelerdeki Benzer Kavramlar:
Gizli Güçler ve Kozmos:
Hinduizm: Brahman, Shakti, Karma gibi kavramlar, evrensel bir enerji ve kader anlayışını ifade eder.
Budizm: Karma, reenkarnasyon ve kozmosla bireyin bağlantısı gibi kavramlar, İslam'daki kader ve ahiret inancıyla benzerlikler gösterir.
Zerdüştlük: İyi ve kötü güçlerin mücadelesi, ahlaki dualizm gibi kavramlar, İslam'daki melekler ve şeytan inancıyla paralellikler taşır.
Aşk ve Birlik:
Sufizm ve Hindu mistisizmi: İlahi aşka ulaşma, birlik olma gibi kavramlar, farklı dinlerde ortak bir arayış konusudur.
Kader ve Özgür İrade:
Felsefe: Determinizm, indeterminizm gibi kavramlar, kader ve özgür irade arasındaki ilişkiyi farklı açılardan inceler.
2. Tarihi Olaylar ve Bu Kavramların İlişkisi:
İslam'ın İlk Dönemleri: Mekke'de Müslümanlara yapılan baskılar, Medine'de kurulan İslam devleti ve bu süreçte yaşanan mucizeler, Allah'ın yardım ve koruması gibi kavramların somut örnekleridir.
Haçlı Seferleri: Bu dönemde yaşanan savaşlar, din adına yapılan zulümler ve müminlerin sabrı, Allah'ın gizli ordularının varlığına dair tartışmaları alevlendirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselişi: Osmanlı'nın kısa sürede büyük bir devlet haline gelmesi, Allah'ın yardımı ve kader inancıyla açıklanmıştır.
3. Güncel Olaylarla Bağlantı Kurmak:
Doğal Afetler: Deprem, sel gibi afetler, insanların kader ve Allah'ın gücüne olan inançlarını yeniden değerlendirmesine neden olur.
Savaşlar ve Terör: Bu gibi olaylar, insanların Allah'a sığınması, dua etmesi ve dayanışma içinde olması gibi davranışları tetikler.
Bilimsel Gelişmeler: Evrenin oluşumu, insanın genetik yapısı gibi konulardaki bilimsel keşifler, din ve bilim arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar.
4. Bilimsel Açıklamalar ve Dini İnanç:
Kuantum Fiziği: Evrenin belirsizliği, gözlemcinin etkisi gibi kavramlar, dindeki kader ve özgür irade gibi konularla ilişkilendirilebilir.
Kozmoloji: Evrenin başlangıcı ve sonu hakkındaki teoriler, dindeki yaratılış ve ahiret inançlarıyla karşılaştırılabilir.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Not: Bu makale genel bir bilgi sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Dini konularda daha derinlemesine bilgi almak için mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.
Anahtar Kelimeler: sekine, Fetih suresi, Tevbe suresi, göklerin ve yerin orduları, Allah'ın gizli orduları, İslam inancı
İlgili Konular: İman, Allah'ın kudreti, müminlerin özellikleri, İslam tarihi
Autor
Google Gemini
Sekine, Göklerin ve Yerin Orduları ve Allah'ın Gizli Orduları Üzerine Kapsamlı Bir İnceleme
Giriş
İslam inancında sıklıkla karşımıza çıkan "sekine", "göklerin ve yerin orduları" ve "Allah'ın gizli orduları" gibi kavramlar, müminlerin imanını güçlendiren, Allah'ın kudret ve rahmetine olan inancını artıran önemli konulardır. Bu kavramlar, Kur'an-ı Kerim'de farklı surelerde yer alır ve tefsirlerde derinlemesine incelenir. Özellikle Fetih suresi 4. ayet ve Tevbe suresi 40. ayet, bu konuda önemli ipuçları sunar. Bu makalede, bu kavramları ayrıntılı bir şekilde ele alarak, İslam düşüncesindeki yerlerini ve anlamlarını açıklamaya çalışacağız.
Sekine Nedir?
Sekine, Arapça kökenli bir kelime olup, "huzur, sükûn, güvence, itminan" anlamlarına gelir. İslam terminolojisinde ise, Allah'ın müminlerin kalplerine indirmiş olduğu bir iç huzuru, güven duygusunu ifade eder. Sekine, müminlerin imanlarını güçlendirir, onlara sabır ve metanet verir. Allah'ın yardımı ve koruması altında olduklarına dair bir güven duygusu oluşturur.
Fetih suresinin 4. ayetinde geçen "O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir." ifadesi, sekinenin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Müminler, sekine sayesinde zorluklar karşısında yılmaz, imanları daha da güçlenir.
Göklerin ve Yerin Orduları
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِى قُلُوبِ ٱلْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوٓا۟ إِيمَٰنًا مَّعَ إِيمَٰنِهِمْ ۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Meali :
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Fetih Suresi 4. Ayet)
Fetih suresi 4. ayette geçen "Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah'ındır." ifadesi ise, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu ve tüm varlıkların O'nun emri altında olduğunu gösterir. Bu ordular, sadece fiziksel güç anlamına gelmez. Aynı zamanda, Allah'ın emrine itaat eden melekler, doğa olayları, tarih boyunca yaşanan olaylar ve hatta insanın içindeki iman gücü gibi birçok şeyi kapsar.
Allah'ın orduları, O'nun emriyle hareket eder ve O'nun istediği sonuçları doğurur. Müminler, bu orduların bir parçası olarak, Allah'a güvenerek ve O'nun emrine itaat ederek zafer kazanırlar.
Allah'ın Gizli Orduları
«Üzülme çünkü Allah bizimledir diyordu Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِلَّا تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ثَانِىَ ٱثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِى ٱلْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَٰحِبِهِۦ لَا تَحْزَنْ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَنَا ۖ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُۥ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ٱلسُّفْلَىٰ ۗ وَكَلِمَةُ ٱللَّهِ هِىَ ٱلْعُلْيَا ۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahrecehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).
Meali :
Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Tevbe Suresi 40. Ayet)
Tevbe suresi 40. ayette geçen "sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş meslesi" ifadesi ise, Allah'ın bazen insan gözünden gizli tuttuğu birtakım güçlerle müminlere yardım ettiğini ifade eder. Bu gizli ordular, melekler, cinler, doğa olayları veya insanın iç dünyasında meydana gelen değişiklikler olabilir.
Allah'ın gizli ordularının varlığı, müminlere umut verir. Zorluklar karşısında yalnız olmadıklarını, Allah'ın her zaman yanlarında olduğunu bilirler. Bu sayede sabırla ve metanetle mücadele ederler.
Sonuç
Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları gibi kavramlar, İslam inancında önemli bir yere sahiptir. Bu kavramlar, müminlerin imanını güçlendirir, Allah'ın kudretine olan inancını artırır ve onlara zorluklar karşısında sabır ve metanet verir.
Müminler, bu kavramları iyi anladıklarında, hayatın her anında Allah'ın kendileriyle olduğunu hissederler ve bu sayede huzurlu bir hayat sürerler.
Bu makalede, konunun genel hatlarıyla ele alınmıştır. Daha detaylı bir inceleme için ilgili ayetlerin tefsirlerine ve İslam alimlerinin eserlerine başvurulabilir.
"Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları" konuları, İslam inancında derin anlamlar taşıyan ve birçok müminin merak ettiği konulardır.
Sekinenin Çeşitleri: Sadece bireysel bir iç huzuru değil, aynı zamanda toplumsal bir huzur ve güven ortamı olarak da düşünülebilir.
Sekinenin Kaynakları: Kur'an, sünnet, salih ameller, ibadetler, zikir ve tefekkür gibi birçok faktör, müminlerin kalplerinde sekinenin oluşmasına katkı sağlar.
Sekinenin Kaybolması: Günah işlemek, şüpheye düşmek, korku ve endişeye kapılmak gibi durumlar, sekinenin zayıflamasına veya kaybolmasına neden olabilir.
Göklerin ve Yerin Orduları Hakkında Daha Derin Bir Bakış
Orduların Çeşitliliği: Fiziksel orduların yanı sıra, melekler, cinler, doğa olayları, tarihsel süreçler ve hatta insanın iç dünyasında gerçekleşen psikolojik savaşlar da bu kavramın kapsamına girer.
Orduların Görevleri: Allah'ın emri altında hareket eden bu ordular, bazen müminlere yardım eder, bazen de düşmanlara karşı mücadele eder.
Orduların Birliği: Göklerin ve yerin orduları, Allah'ın tek bir emri altında birleşmiş bir güçtür.
Allah'ın Gizli Orduları Hakkında Farklı Açılımlar
Gizliliğin Hikmeti: Allah'ın bazı ordularını gizli tutmasının birçok hikmeti olabilir. Bunlardan biri, müminlerin imanını güçlendirmek ve onlara sabır ve metanet vermektedir.
Gizli Orduların Tezahürü: Tarih boyunca yaşanan mucizeler, kerametler ve beklenmedik zaferler, Allah'ın gizli ordularının tezahürü olarak değerlendirilebilir.
Günümüzdeki Tezahürleri: Allah'ın gizli orduları, günümüzde de çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin, bir müminin duasının kabulü, bir topluluğun birleşmesi veya bir sorunun beklenmedik bir şekilde çözülmesi gibi durumlar, Allah'ın gizli ordularının işareti olarak yorumlanabilir.
Tarihi Örnekler ve Tefsirler
Kur'an-ı Kerim'deki Ayetler: Fetih suresi ve Tevbe suresi dışında, diğer surelerde de bu konulara değinilmektedir. Bu ayetlerin tefsirlerini inceleyerek konuya daha derinlemesine inebiliriz.
Sahabelerin ve Tabiilerin Anlayışları: Sahabe ve tabiilerin bu konular hakkındaki görüşleri, bize önemli ipuçları verir.
Tasavvufî Bakış Açısı: Tasavvuf ehli, bu konuları daha sembolik ve içsel bir boyutuyla ele alır.
Günümüzdeki Alaka ve Güncel Meseleler
Psikoloji ve Sosyolojiyle Bağlantısı: Bu kavramlar, psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarla da ilişkilendirilebilir. Örneğin, sekine kavramı, psikolojideki "iç huzur" kavramıyla benzerlikler gösterir.
Çağımızın Zorlukları Karşısında: Günümüz dünyasının karmaşıklığı ve belirsizlikleri karşısında, bu kavramlar müminlere yol gösterici olabilir.
1. Farklı Din ve Felsefelerdeki Benzer Kavramlar:
Gizli Güçler ve Kozmos:
Hinduizm: Brahman, Shakti, Karma gibi kavramlar, evrensel bir enerji ve kader anlayışını ifade eder.
Budizm: Karma, reenkarnasyon ve kozmosla bireyin bağlantısı gibi kavramlar, İslam'daki kader ve ahiret inancıyla benzerlikler gösterir.
Zerdüştlük: İyi ve kötü güçlerin mücadelesi, ahlaki dualizm gibi kavramlar, İslam'daki melekler ve şeytan inancıyla paralellikler taşır.
Aşk ve Birlik:
Sufizm ve Hindu mistisizmi: İlahi aşka ulaşma, birlik olma gibi kavramlar, farklı dinlerde ortak bir arayış konusudur.
Kader ve Özgür İrade:
Felsefe: Determinizm, indeterminizm gibi kavramlar, kader ve özgür irade arasındaki ilişkiyi farklı açılardan inceler.
2. Tarihi Olaylar ve Bu Kavramların İlişkisi:
İslam'ın İlk Dönemleri: Mekke'de Müslümanlara yapılan baskılar, Medine'de kurulan İslam devleti ve bu süreçte yaşanan mucizeler, Allah'ın yardım ve koruması gibi kavramların somut örnekleridir.
Haçlı Seferleri: Bu dönemde yaşanan savaşlar, din adına yapılan zulümler ve müminlerin sabrı, Allah'ın gizli ordularının varlığına dair tartışmaları alevlendirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselişi: Osmanlı'nın kısa sürede büyük bir devlet haline gelmesi, Allah'ın yardımı ve kader inancıyla açıklanmıştır.
3. Güncel Olaylarla Bağlantı Kurmak:
Doğal Afetler: Deprem, sel gibi afetler, insanların kader ve Allah'ın gücüne olan inançlarını yeniden değerlendirmesine neden olur.
Savaşlar ve Terör: Bu gibi olaylar, insanların Allah'a sığınması, dua etmesi ve dayanışma içinde olması gibi davranışları tetikler.
Bilimsel Gelişmeler: Evrenin oluşumu, insanın genetik yapısı gibi konulardaki bilimsel keşifler, din ve bilim arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar.
4. Bilimsel Açıklamalar ve Dini İnanç:
Kuantum Fiziği: Evrenin belirsizliği, gözlemcinin etkisi gibi kavramlar, dindeki kader ve özgür irade gibi konularla ilişkilendirilebilir.
Kozmoloji: Evrenin başlangıcı ve sonu hakkındaki teoriler, dindeki yaratılış ve ahiret inançlarıyla karşılaştırılabilir.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Not: Bu makale genel bir bilgi sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Dini konularda daha derinlemesine bilgi almak için mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.
Anahtar Kelimeler: sekine, Fetih suresi, Tevbe suresi, göklerin ve yerin orduları, Allah'ın gizli orduları, İslam inancı
İlgili Konular: İman, Allah'ın kudreti, müminlerin özellikleri, İslam tarihi
Autor
Google Gemini
[attachment=176107]
Sekine, Göklerin ve Yerin Orduları ve Allah'ın Gizli Orduları Üzerine Kapsamlı Bir İnceleme
Giriş
İslam inancında sıklıkla karşımıza çıkan "sekine", "göklerin ve yerin orduları" ve "Allah'ın gizli orduları" gibi kavramlar, müminlerin imanını güçlendiren, Allah'ın kudret ve rahmetine olan inancını artıran önemli konulardır. Bu kavramlar, Kur'an-ı Kerim'de farklı surelerde yer alır ve tefsirlerde derinlemesine incelenir. Özellikle Fetih suresi 4. ayet ve Tevbe suresi 40. ayet, bu konuda önemli ipuçları sunar. Bu makalede, bu kavramları ayrıntılı bir şekilde ele alarak, İslam düşüncesindeki yerlerini ve anlamlarını açıklamaya çalışacağız.
Sekine Nedir?
Sekine, Arapça kökenli bir kelime olup, "huzur, sükûn, güvence, itminan" anlamlarına gelir. İslam terminolojisinde ise, Allah'ın müminlerin kalplerine indirmiş olduğu bir iç huzuru, güven duygusunu ifade eder. Sekine, müminlerin imanlarını güçlendirir, onlara sabır ve metanet verir. Allah'ın yardımı ve koruması altında olduklarına dair bir güven duygusu oluşturur.
Fetih suresinin 4. ayetinde geçen "O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir." ifadesi, sekinenin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Müminler, sekine sayesinde zorluklar karşısında yılmaz, imanları daha da güçlenir.
Göklerin ve Yerin Orduları
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِى قُلُوبِ ٱلْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوٓا۟ إِيمَٰنًا مَّعَ إِيمَٰنِهِمْ ۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Meali :
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Fetih Suresi 4. Ayet)
Fetih suresi 4. ayette geçen "Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah'ındır." ifadesi ise, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu ve tüm varlıkların O'nun emri altında olduğunu gösterir. Bu ordular, sadece fiziksel güç anlamına gelmez. Aynı zamanda, Allah'ın emrine itaat eden melekler, doğa olayları, tarih boyunca yaşanan olaylar ve hatta insanın içindeki iman gücü gibi birçok şeyi kapsar.
Allah'ın orduları, O'nun emriyle hareket eder ve O'nun istediği sonuçları doğurur. Müminler, bu orduların bir parçası olarak, Allah'a güvenerek ve O'nun emrine itaat ederek zafer kazanırlar.
Allah'ın Gizli Orduları
«Üzülme çünkü Allah bizimledir diyordu Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِلَّا تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ثَانِىَ ٱثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِى ٱلْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَٰحِبِهِۦ لَا تَحْزَنْ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَنَا ۖ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُۥ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ٱلسُّفْلَىٰ ۗ وَكَلِمَةُ ٱللَّهِ هِىَ ٱلْعُلْيَا ۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahrecehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).
Meali :
Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Tevbe Suresi 40. Ayet)
Tevbe suresi 40. ayette geçen "sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş meslesi" ifadesi ise, Allah'ın bazen insan gözünden gizli tuttuğu birtakım güçlerle müminlere yardım ettiğini ifade eder. Bu gizli ordular, melekler, cinler, doğa olayları veya insanın iç dünyasında meydana gelen değişiklikler olabilir.
Allah'ın gizli ordularının varlığı, müminlere umut verir. Zorluklar karşısında yalnız olmadıklarını, Allah'ın her zaman yanlarında olduğunu bilirler. Bu sayede sabırla ve metanetle mücadele ederler.
Sonuç
Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları gibi kavramlar, İslam inancında önemli bir yere sahiptir. Bu kavramlar, müminlerin imanını güçlendirir, Allah'ın kudretine olan inancını artırır ve onlara zorluklar karşısında sabır ve metanet verir.
Müminler, bu kavramları iyi anladıklarında, hayatın her anında Allah'ın kendileriyle olduğunu hissederler ve bu sayede huzurlu bir hayat sürerler.
Bu makalede, konunun genel hatlarıyla ele alınmıştır. Daha detaylı bir inceleme için ilgili ayetlerin tefsirlerine ve İslam alimlerinin eserlerine başvurulabilir.
"Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları" konuları, İslam inancında derin anlamlar taşıyan ve birçok müminin merak ettiği konulardır.
Sekinenin Çeşitleri: Sadece bireysel bir iç huzuru değil, aynı zamanda toplumsal bir huzur ve güven ortamı olarak da düşünülebilir.
Sekinenin Kaynakları: Kur'an, sünnet, salih ameller, ibadetler, zikir ve tefekkür gibi birçok faktör, müminlerin kalplerinde sekinenin oluşmasına katkı sağlar.
Sekinenin Kaybolması: Günah işlemek, şüpheye düşmek, korku ve endişeye kapılmak gibi durumlar, sekinenin zayıflamasına veya kaybolmasına neden olabilir.
Göklerin ve Yerin Orduları Hakkında Daha Derin Bir Bakış
Orduların Çeşitliliği: Fiziksel orduların yanı sıra, melekler, cinler, doğa olayları, tarihsel süreçler ve hatta insanın iç dünyasında gerçekleşen psikolojik savaşlar da bu kavramın kapsamına girer.
Orduların Görevleri: Allah'ın emri altında hareket eden bu ordular, bazen müminlere yardım eder, bazen de düşmanlara karşı mücadele eder.
Orduların Birliği: Göklerin ve yerin orduları, Allah'ın tek bir emri altında birleşmiş bir güçtür.
Allah'ın Gizli Orduları Hakkında Farklı Açılımlar
Gizliliğin Hikmeti: Allah'ın bazı ordularını gizli tutmasının birçok hikmeti olabilir. Bunlardan biri, müminlerin imanını güçlendirmek ve onlara sabır ve metanet vermektedir.
Gizli Orduların Tezahürü: Tarih boyunca yaşanan mucizeler, kerametler ve beklenmedik zaferler, Allah'ın gizli ordularının tezahürü olarak değerlendirilebilir.
Günümüzdeki Tezahürleri: Allah'ın gizli orduları, günümüzde de çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin, bir müminin duasının kabulü, bir topluluğun birleşmesi veya bir sorunun beklenmedik bir şekilde çözülmesi gibi durumlar, Allah'ın gizli ordularının işareti olarak yorumlanabilir.
Tarihi Örnekler ve Tefsirler
Kur'an-ı Kerim'deki Ayetler: Fetih suresi ve Tevbe suresi dışında, diğer surelerde de bu konulara değinilmektedir. Bu ayetlerin tefsirlerini inceleyerek konuya daha derinlemesine inebiliriz.
Sahabelerin ve Tabiilerin Anlayışları: Sahabe ve tabiilerin bu konular hakkındaki görüşleri, bize önemli ipuçları verir.
Tasavvufî Bakış Açısı: Tasavvuf ehli, bu konuları daha sembolik ve içsel bir boyutuyla ele alır.
Günümüzdeki Alaka ve Güncel Meseleler
Psikoloji ve Sosyolojiyle Bağlantısı: Bu kavramlar, psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarla da ilişkilendirilebilir. Örneğin, sekine kavramı, psikolojideki "iç huzur" kavramıyla benzerlikler gösterir.
Çağımızın Zorlukları Karşısında: Günümüz dünyasının karmaşıklığı ve belirsizlikleri karşısında, bu kavramlar müminlere yol gösterici olabilir.
1. Farklı Din ve Felsefelerdeki Benzer Kavramlar:
Gizli Güçler ve Kozmos:
Hinduizm: Brahman, Shakti, Karma gibi kavramlar, evrensel bir enerji ve kader anlayışını ifade eder.
Budizm: Karma, reenkarnasyon ve kozmosla bireyin bağlantısı gibi kavramlar, İslam'daki kader ve ahiret inancıyla benzerlikler gösterir.
Zerdüştlük: İyi ve kötü güçlerin mücadelesi, ahlaki dualizm gibi kavramlar, İslam'daki melekler ve şeytan inancıyla paralellikler taşır.
Aşk ve Birlik:
Sufizm ve Hindu mistisizmi: İlahi aşka ulaşma, birlik olma gibi kavramlar, farklı dinlerde ortak bir arayış konusudur.
Kader ve Özgür İrade:
Felsefe: Determinizm, indeterminizm gibi kavramlar, kader ve özgür irade arasındaki ilişkiyi farklı açılardan inceler.
2. Tarihi Olaylar ve Bu Kavramların İlişkisi:
İslam'ın İlk Dönemleri: Mekke'de Müslümanlara yapılan baskılar, Medine'de kurulan İslam devleti ve bu süreçte yaşanan mucizeler, Allah'ın yardım ve koruması gibi kavramların somut örnekleridir.
Haçlı Seferleri: Bu dönemde yaşanan savaşlar, din adına yapılan zulümler ve müminlerin sabrı, Allah'ın gizli ordularının varlığına dair tartışmaları alevlendirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselişi: Osmanlı'nın kısa sürede büyük bir devlet haline gelmesi, Allah'ın yardımı ve kader inancıyla açıklanmıştır.
3. Güncel Olaylarla Bağlantı Kurmak:
Doğal Afetler: Deprem, sel gibi afetler, insanların kader ve Allah'ın gücüne olan inançlarını yeniden değerlendirmesine neden olur.
Savaşlar ve Terör: Bu gibi olaylar, insanların Allah'a sığınması, dua etmesi ve dayanışma içinde olması gibi davranışları tetikler.
Bilimsel Gelişmeler: Evrenin oluşumu, insanın genetik yapısı gibi konulardaki bilimsel keşifler, din ve bilim arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar.
4. Bilimsel Açıklamalar ve Dini İnanç:
Kuantum Fiziği: Evrenin belirsizliği, gözlemcinin etkisi gibi kavramlar, dindeki kader ve özgür irade gibi konularla ilişkilendirilebilir.
Kozmoloji: Evrenin başlangıcı ve sonu hakkındaki teoriler, dindeki yaratılış ve ahiret inançlarıyla karşılaştırılabilir.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Not: Bu makale genel bir bilgi sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Dini konularda daha derinlemesine bilgi almak için mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.
Anahtar Kelimeler: sekine, Fetih suresi, Tevbe suresi, göklerin ve yerin orduları, Allah'ın gizli orduları, İslam inancı
İlgili Konular: İman, Allah'ın kudreti, müminlerin özellikleri, İslam tarihi
Autor
Google Gemini
Sekine, Göklerin ve Yerin Orduları ve Allah'ın Gizli Orduları Üzerine Kapsamlı Bir İnceleme
Giriş
İslam inancında sıklıkla karşımıza çıkan "sekine", "göklerin ve yerin orduları" ve "Allah'ın gizli orduları" gibi kavramlar, müminlerin imanını güçlendiren, Allah'ın kudret ve rahmetine olan inancını artıran önemli konulardır. Bu kavramlar, Kur'an-ı Kerim'de farklı surelerde yer alır ve tefsirlerde derinlemesine incelenir. Özellikle Fetih suresi 4. ayet ve Tevbe suresi 40. ayet, bu konuda önemli ipuçları sunar. Bu makalede, bu kavramları ayrıntılı bir şekilde ele alarak, İslam düşüncesindeki yerlerini ve anlamlarını açıklamaya çalışacağız.
Sekine Nedir?
Sekine, Arapça kökenli bir kelime olup, "huzur, sükûn, güvence, itminan" anlamlarına gelir. İslam terminolojisinde ise, Allah'ın müminlerin kalplerine indirmiş olduğu bir iç huzuru, güven duygusunu ifade eder. Sekine, müminlerin imanlarını güçlendirir, onlara sabır ve metanet verir. Allah'ın yardımı ve koruması altında olduklarına dair bir güven duygusu oluşturur.
Fetih suresinin 4. ayetinde geçen "O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir." ifadesi, sekinenin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Müminler, sekine sayesinde zorluklar karşısında yılmaz, imanları daha da güçlenir.
Göklerin ve Yerin Orduları
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِى قُلُوبِ ٱلْمُؤْمِنِينَ لِيَزْدَادُوٓا۟ إِيمَٰنًا مَّعَ إِيمَٰنِهِمْ ۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَكَانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Meali :
O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Fetih Suresi 4. Ayet)
Fetih suresi 4. ayette geçen "Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah'ındır." ifadesi ise, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu ve tüm varlıkların O'nun emri altında olduğunu gösterir. Bu ordular, sadece fiziksel güç anlamına gelmez. Aynı zamanda, Allah'ın emrine itaat eden melekler, doğa olayları, tarih boyunca yaşanan olaylar ve hatta insanın içindeki iman gücü gibi birçok şeyi kapsar.
Allah'ın orduları, O'nun emriyle hareket eder ve O'nun istediği sonuçları doğurur. Müminler, bu orduların bir parçası olarak, Allah'a güvenerek ve O'nun emrine itaat ederek zafer kazanırlar.
Allah'ın Gizli Orduları
«Üzülme çünkü Allah bizimledir diyordu Allah onun kalbine sükûnet ve kuvvet indirmişti ve onu görmediğiniz bir orduyla desteklemişti.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
إِلَّا تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ ٱللَّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ثَانِىَ ٱثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِى ٱلْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَٰحِبِهِۦ لَا تَحْزَنْ إِنَّ ٱللَّهَ مَعَنَا ۖ فَأَنزَلَ ٱللَّهُ سَكِينَتَهُۥ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُۥ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ ٱلسُّفْلَىٰ ۗ وَكَلِمَةُ ٱللَّهِ هِىَ ٱلْعُلْيَا ۗ وَٱللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
İlla tensurûhu fe kad nasarahullâhu iz ahrecehullezîne keferû sâniyesneyni iz humâ fîl gâri iz yekûlu li sâhibihî lâ tahzen innallâhe meanâ, fe enzelallâhu sekînetehu aleyhi ve eyyedehu bicunûdin lem terevhâ ve ceale kelimetellezîne keferûs suflâ, ve kelimetullâhi hiyel ulyâ vallâhu azîzun hakîm (hakîmun).
Meali :
Eğer siz ona (Peygamber’e) yardım etmezseniz, (biliyorsunuz ki) inkâr edenler onu iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkardıkları zaman, ona bizzat Allah yardım etmişti. Hani onlar mağarada bulunuyorlardı. Hani o arkadaşına, “Üzülme, çünkü Allah bizimle beraber” diyordu. Allah da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş, böylece inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise en yücedir. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Sadakallahul Aziym Tevbe Suresi 40. Ayet)
Tevbe suresi 40. ayette geçen "sizin kendilerini görmediğiniz birtakım ordularla onu desteklemiş meslesi" ifadesi ise, Allah'ın bazen insan gözünden gizli tuttuğu birtakım güçlerle müminlere yardım ettiğini ifade eder. Bu gizli ordular, melekler, cinler, doğa olayları veya insanın iç dünyasında meydana gelen değişiklikler olabilir.
Allah'ın gizli ordularının varlığı, müminlere umut verir. Zorluklar karşısında yalnız olmadıklarını, Allah'ın her zaman yanlarında olduğunu bilirler. Bu sayede sabırla ve metanetle mücadele ederler.
Sonuç
Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları gibi kavramlar, İslam inancında önemli bir yere sahiptir. Bu kavramlar, müminlerin imanını güçlendirir, Allah'ın kudretine olan inancını artırır ve onlara zorluklar karşısında sabır ve metanet verir.
Müminler, bu kavramları iyi anladıklarında, hayatın her anında Allah'ın kendileriyle olduğunu hissederler ve bu sayede huzurlu bir hayat sürerler.
Bu makalede, konunun genel hatlarıyla ele alınmıştır. Daha detaylı bir inceleme için ilgili ayetlerin tefsirlerine ve İslam alimlerinin eserlerine başvurulabilir.
"Sekine, göklerin ve yerin orduları ve Allah'ın gizli orduları" konuları, İslam inancında derin anlamlar taşıyan ve birçok müminin merak ettiği konulardır.
Sekinenin Çeşitleri: Sadece bireysel bir iç huzuru değil, aynı zamanda toplumsal bir huzur ve güven ortamı olarak da düşünülebilir.
Sekinenin Kaynakları: Kur'an, sünnet, salih ameller, ibadetler, zikir ve tefekkür gibi birçok faktör, müminlerin kalplerinde sekinenin oluşmasına katkı sağlar.
Sekinenin Kaybolması: Günah işlemek, şüpheye düşmek, korku ve endişeye kapılmak gibi durumlar, sekinenin zayıflamasına veya kaybolmasına neden olabilir.
Göklerin ve Yerin Orduları Hakkında Daha Derin Bir Bakış
Orduların Çeşitliliği: Fiziksel orduların yanı sıra, melekler, cinler, doğa olayları, tarihsel süreçler ve hatta insanın iç dünyasında gerçekleşen psikolojik savaşlar da bu kavramın kapsamına girer.
Orduların Görevleri: Allah'ın emri altında hareket eden bu ordular, bazen müminlere yardım eder, bazen de düşmanlara karşı mücadele eder.
Orduların Birliği: Göklerin ve yerin orduları, Allah'ın tek bir emri altında birleşmiş bir güçtür.
Allah'ın Gizli Orduları Hakkında Farklı Açılımlar
Gizliliğin Hikmeti: Allah'ın bazı ordularını gizli tutmasının birçok hikmeti olabilir. Bunlardan biri, müminlerin imanını güçlendirmek ve onlara sabır ve metanet vermektedir.
Gizli Orduların Tezahürü: Tarih boyunca yaşanan mucizeler, kerametler ve beklenmedik zaferler, Allah'ın gizli ordularının tezahürü olarak değerlendirilebilir.
Günümüzdeki Tezahürleri: Allah'ın gizli orduları, günümüzde de çeşitli şekillerde kendini gösterebilir. Örneğin, bir müminin duasının kabulü, bir topluluğun birleşmesi veya bir sorunun beklenmedik bir şekilde çözülmesi gibi durumlar, Allah'ın gizli ordularının işareti olarak yorumlanabilir.
Tarihi Örnekler ve Tefsirler
Kur'an-ı Kerim'deki Ayetler: Fetih suresi ve Tevbe suresi dışında, diğer surelerde de bu konulara değinilmektedir. Bu ayetlerin tefsirlerini inceleyerek konuya daha derinlemesine inebiliriz.
Sahabelerin ve Tabiilerin Anlayışları: Sahabe ve tabiilerin bu konular hakkındaki görüşleri, bize önemli ipuçları verir.
Tasavvufî Bakış Açısı: Tasavvuf ehli, bu konuları daha sembolik ve içsel bir boyutuyla ele alır.
Günümüzdeki Alaka ve Güncel Meseleler
Psikoloji ve Sosyolojiyle Bağlantısı: Bu kavramlar, psikoloji ve sosyoloji gibi alanlarla da ilişkilendirilebilir. Örneğin, sekine kavramı, psikolojideki "iç huzur" kavramıyla benzerlikler gösterir.
Çağımızın Zorlukları Karşısında: Günümüz dünyasının karmaşıklığı ve belirsizlikleri karşısında, bu kavramlar müminlere yol gösterici olabilir.
1. Farklı Din ve Felsefelerdeki Benzer Kavramlar:
Gizli Güçler ve Kozmos:
Hinduizm: Brahman, Shakti, Karma gibi kavramlar, evrensel bir enerji ve kader anlayışını ifade eder.
Budizm: Karma, reenkarnasyon ve kozmosla bireyin bağlantısı gibi kavramlar, İslam'daki kader ve ahiret inancıyla benzerlikler gösterir.
Zerdüştlük: İyi ve kötü güçlerin mücadelesi, ahlaki dualizm gibi kavramlar, İslam'daki melekler ve şeytan inancıyla paralellikler taşır.
Aşk ve Birlik:
Sufizm ve Hindu mistisizmi: İlahi aşka ulaşma, birlik olma gibi kavramlar, farklı dinlerde ortak bir arayış konusudur.
Kader ve Özgür İrade:
Felsefe: Determinizm, indeterminizm gibi kavramlar, kader ve özgür irade arasındaki ilişkiyi farklı açılardan inceler.
2. Tarihi Olaylar ve Bu Kavramların İlişkisi:
İslam'ın İlk Dönemleri: Mekke'de Müslümanlara yapılan baskılar, Medine'de kurulan İslam devleti ve bu süreçte yaşanan mucizeler, Allah'ın yardım ve koruması gibi kavramların somut örnekleridir.
Haçlı Seferleri: Bu dönemde yaşanan savaşlar, din adına yapılan zulümler ve müminlerin sabrı, Allah'ın gizli ordularının varlığına dair tartışmaları alevlendirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun Yükselişi: Osmanlı'nın kısa sürede büyük bir devlet haline gelmesi, Allah'ın yardımı ve kader inancıyla açıklanmıştır.
3. Güncel Olaylarla Bağlantı Kurmak:
Doğal Afetler: Deprem, sel gibi afetler, insanların kader ve Allah'ın gücüne olan inançlarını yeniden değerlendirmesine neden olur.
Savaşlar ve Terör: Bu gibi olaylar, insanların Allah'a sığınması, dua etmesi ve dayanışma içinde olması gibi davranışları tetikler.
Bilimsel Gelişmeler: Evrenin oluşumu, insanın genetik yapısı gibi konulardaki bilimsel keşifler, din ve bilim arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar.
4. Bilimsel Açıklamalar ve Dini İnanç:
Kuantum Fiziği: Evrenin belirsizliği, gözlemcinin etkisi gibi kavramlar, dindeki kader ve özgür irade gibi konularla ilişkilendirilebilir.
Kozmoloji: Evrenin başlangıcı ve sonu hakkındaki teoriler, dindeki yaratılış ve ahiret inançlarıyla karşılaştırılabilir.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Not: Bu makale genel bir bilgi sunmak amacıyla hazırlanmıştır. Dini konularda daha derinlemesine bilgi almak için mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.
Anahtar Kelimeler: sekine, Fetih suresi, Tevbe suresi, göklerin ve yerin orduları, Allah'ın gizli orduları, İslam inancı
İlgili Konular: İman, Allah'ın kudreti, müminlerin özellikleri, İslam tarihi
Autor
Google Gemini
[attachment=175851]
İslam'ın Kalbi ve Ruhu Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf: İslam'ın Kalbi ve Ruhu
Tasavvuf, İslam dininin deneyimsel ve içsel boyutuyla ilgilenen, Allah'a ulaşmayı ve O'na yakınlaşmayı hedefleyen bir tasavvuf yoludur. Kısaca, İslam'ın kalbi ve ruhu olarak nitelendirilir. Arapça "tasawwuf" kelimesi, "sûf" yani "yün" kelimesinden türetilmiştir. İlk Müslümanların sade yaşamları ve Allah'a yakınlaşmak için dünya malına bağlanmamaları nedeniyle bu terim kullanılmıştır.
Tasavvufun Temel İlkeleri
Allah'a Yakınlaşma: Tasavvufun en temel amacı, Allah'a kalben yakınlaşmak ve O'nun sevgisini kazanmaktır. Bu amaçla çeşitli zikir, tefekkür ve ibadet yöntemleri kullanılır.
İçsel Arınma: Tasavvufi yol, insanın iç dünyasını arındırmayı ve nefsi terbiye etmeyi hedefler. Günahlardan uzak durmak, kötü huylardan vazgeçmek ve güzel ahlakı edinmek bu yolun önemli bir parçasıdır.
Şeriata Bağlılık: Tasavvuf, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'e sıkı sıkıya bağlıdır. Tasavvuf ehli, şeriatın dışına çıkmadan, içsel bir yolculuğa çıkarlar.
Mürşit-i Kamil: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişiler, genellikle bir mürşit-i kamile (manevi rehbere) bağlanırlar. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Tarikatlar: Tasavvuf, tarih boyunca farklı tarikatlara ayrılmıştır. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Tasavvufun İslam'daki Yeri
Tasavvuf, İslam'ın ayrılmaz bir parçasıdır. İslam alimleri, tasavvufu Kur'an ve Sünnet'e uygun olduğu sürece İslam'a aykırı görmemişlerdir. Ancak bazı aşırı görüşler ve hurafeler, tasavvufun kötülenmesine neden olmuştur.
Tasavvufun Günümüzdeki Yeri
Günümüzde tasavvuf, dünyanın birçok yerinde yaşayan milyonlarca insan tarafından uygulanmaktadır. Tasavvufun temel ilkeleri, modern insanın içsel huzur arayışına cevap vermektedir. Ancak bazı tarikatlarda görülen aşırılıklar ve hurafeler, tasavvufun itibarını zedelemektedir.
Sonuç
Tasavvuf, İslam'ın zengin ve derin bir boyutu olarak, insanın Allah'a ulaşma yolculuğunda önemli bir rol oynamaktadır. Ancak tasavvufun doğru anlaşılması ve uygulanması için, İslam'ın temel kaynaklarına ve alimlerin görüşlerine başvurulması gerekmektedir.
Bu makalede tasavvuf hakkında genel bir bilgi verilmiştir. Tasavvuf hakkında daha detaylı bilgi almak için ilgili kaynakları inceleyebilirsiniz.
Not: Bu makale, tasavvuf hakkında genel bir bilgi verme amacıyla hazırlanmıştır. Tasavvuf, çok geniş ve derin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Bu makalede yer alan bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, farklı kültürlerde ve coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür etmiştir.
Tasavvufun temel ilkeleri, her ne kadar evrensel olsa da, farklı tarikatlarda farklı yorumlanabilir.
Tasavvuf, İslam'ın bir parçası olmakla birlikte, diğer dinlerde de mistik akımlar bulunmaktadır.
Lütfen bu bilgileri kendi araştırmanızla birleştirerek daha kapsamlı bir bilgiye ulaşmaya çalışın.
Bu makaleyi geliştirmek için aşağıdaki soruları cevaplayabilirsiniz:
Tasavvufun hangi yönleri size en ilginç geldi?
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak istediğiniz başka konular var mı?
Bu makalede eksik olduğunu düşündüğünüz bir bilgi var mı?
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: Kalbe Yolculuğun Anahtarları
Tasavvuf, zengin bir iç dünyaya sahip olduğu kadar, kendine özgü bir dil de kullanır. Bu dil, Allah'a ulaşma yolculuğundaki deneyimleri, duyguları ve kavramları ifade etmek için özel terimlerden oluşur. İşte tasavvuf yolculuğunda sıklıkla karşılaşacağınız bazı temel terimler ve anlamları:
Mürşit: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişilerin, manevi rehber olarak gördüğü, deneyimli bir zat. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Mürid: Mürşide bağlanan, ondan ders alan ve manevi terbiye gören kişi.
Tarikat: Tasavvufun kurumsal yapılanmasına verilen isim. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Zikir: Allah'ı anmak, O'nun isimlerini tekrarlamak anlamına gelir. Zikir, kalbi Allah'a bağlamak ve iç huzuru bulmak için yapılan önemli bir ibadettir.
Tefekkür: Evrenin yaratılışı, insanın varlığı gibi konularda derin düşünmek, Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini kavramaya çalışmak anlamına gelir.
Fenafillah: Allah'ta yok olmak, varlığını O'nda eritmek anlamına gelir. Tasavvufun en yüksek mertebelerinden biridir.
Başaret: Mürşidin, müridine Allah'ın sevgisi ve rahmetine nail olacağı müjdesi.
Vuslat: Allah'a kavuşmak, O'nun huzuruna ulaşmak anlamına gelir. Tasavvufun nihai amacıdır.
Fakr: Dünya malına bağlanmamak, kalbi Allah'a fakir bırakmak anlamına gelir.
Sabır: Zorluklara göğüs germek, şükür etmek ve Allah'a güvenmek anlamına gelir.
Bu terimler sadece bir başlangıçtır. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için birçok farklı terim ve kavram içerir. Bu makalede yer alan bilgiler, tasavvuf yolculuğuna yeni başlayanlar için genel bir çerçeve çizmeyi amaçlamaktadır.
Unutmayın, tasavvuf terimlerinin anlamları, farklı tarikatlarda ve farklı alimlerde farklılık gösterebilir. Bu nedenle, bu terimleri daha derinlemesine anlamak için ilgili kaynakları incelemeniz faydalı olacaktır.
"Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kitapları okuyabilir veya tasavvuf ehli kişilerle görüşebilirler."
"Siz de tasavvuf terimleri hakkında bildiğiniz başka bilgiler varsa, lütfen paylaşın."
Not: Bu makalede verilen bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, mürşit, mürid, tarikat, zikir, tefekkür, fenafillah, başaret, vuslat, fakr, sabır,Tasavvuf, İslam, Allah, zikir, tefekkür, mürşit, tarikat, içsel arınma,
Bu makaleyi beğendiyseniz, lütfen paylaşın.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Autor
Google Gemini
[attachment=175849]
[attachment=175850]
[attachment=175851]
İslam'ın Kalbi ve Ruhu Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf: İslam'ın Kalbi ve Ruhu
Tasavvuf, İslam dininin deneyimsel ve içsel boyutuyla ilgilenen, Allah'a ulaşmayı ve O'na yakınlaşmayı hedefleyen bir tasavvuf yoludur. Kısaca, İslam'ın kalbi ve ruhu olarak nitelendirilir. Arapça "tasawwuf" kelimesi, "sûf" yani "yün" kelimesinden türetilmiştir. İlk Müslümanların sade yaşamları ve Allah'a yakınlaşmak için dünya malına bağlanmamaları nedeniyle bu terim kullanılmıştır.
Tasavvufun Temel İlkeleri
Allah'a Yakınlaşma: Tasavvufun en temel amacı, Allah'a kalben yakınlaşmak ve O'nun sevgisini kazanmaktır. Bu amaçla çeşitli zikir, tefekkür ve ibadet yöntemleri kullanılır.
İçsel Arınma: Tasavvufi yol, insanın iç dünyasını arındırmayı ve nefsi terbiye etmeyi hedefler. Günahlardan uzak durmak, kötü huylardan vazgeçmek ve güzel ahlakı edinmek bu yolun önemli bir parçasıdır.
Şeriata Bağlılık: Tasavvuf, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'e sıkı sıkıya bağlıdır. Tasavvuf ehli, şeriatın dışına çıkmadan, içsel bir yolculuğa çıkarlar.
Mürşit-i Kamil: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişiler, genellikle bir mürşit-i kamile (manevi rehbere) bağlanırlar. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Tarikatlar: Tasavvuf, tarih boyunca farklı tarikatlara ayrılmıştır. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Tasavvufun İslam'daki Yeri
Tasavvuf, İslam'ın ayrılmaz bir parçasıdır. İslam alimleri, tasavvufu Kur'an ve Sünnet'e uygun olduğu sürece İslam'a aykırı görmemişlerdir. Ancak bazı aşırı görüşler ve hurafeler, tasavvufun kötülenmesine neden olmuştur.
Tasavvufun Günümüzdeki Yeri
Günümüzde tasavvuf, dünyanın birçok yerinde yaşayan milyonlarca insan tarafından uygulanmaktadır. Tasavvufun temel ilkeleri, modern insanın içsel huzur arayışına cevap vermektedir. Ancak bazı tarikatlarda görülen aşırılıklar ve hurafeler, tasavvufun itibarını zedelemektedir.
Sonuç
Tasavvuf, İslam'ın zengin ve derin bir boyutu olarak, insanın Allah'a ulaşma yolculuğunda önemli bir rol oynamaktadır. Ancak tasavvufun doğru anlaşılması ve uygulanması için, İslam'ın temel kaynaklarına ve alimlerin görüşlerine başvurulması gerekmektedir.
Bu makalede tasavvuf hakkında genel bir bilgi verilmiştir. Tasavvuf hakkında daha detaylı bilgi almak için ilgili kaynakları inceleyebilirsiniz.
Not: Bu makale, tasavvuf hakkında genel bir bilgi verme amacıyla hazırlanmıştır. Tasavvuf, çok geniş ve derin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Bu makalede yer alan bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, farklı kültürlerde ve coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür etmiştir.
Tasavvufun temel ilkeleri, her ne kadar evrensel olsa da, farklı tarikatlarda farklı yorumlanabilir.
Tasavvuf, İslam'ın bir parçası olmakla birlikte, diğer dinlerde de mistik akımlar bulunmaktadır.
Lütfen bu bilgileri kendi araştırmanızla birleştirerek daha kapsamlı bir bilgiye ulaşmaya çalışın.
Bu makaleyi geliştirmek için aşağıdaki soruları cevaplayabilirsiniz:
Tasavvufun hangi yönleri size en ilginç geldi?
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak istediğiniz başka konular var mı?
Bu makalede eksik olduğunu düşündüğünüz bir bilgi var mı?
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: Kalbe Yolculuğun Anahtarları
Tasavvuf, zengin bir iç dünyaya sahip olduğu kadar, kendine özgü bir dil de kullanır. Bu dil, Allah'a ulaşma yolculuğundaki deneyimleri, duyguları ve kavramları ifade etmek için özel terimlerden oluşur. İşte tasavvuf yolculuğunda sıklıkla karşılaşacağınız bazı temel terimler ve anlamları:
Mürşit: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişilerin, manevi rehber olarak gördüğü, deneyimli bir zat. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Mürid: Mürşide bağlanan, ondan ders alan ve manevi terbiye gören kişi.
Tarikat: Tasavvufun kurumsal yapılanmasına verilen isim. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Zikir: Allah'ı anmak, O'nun isimlerini tekrarlamak anlamına gelir. Zikir, kalbi Allah'a bağlamak ve iç huzuru bulmak için yapılan önemli bir ibadettir.
Tefekkür: Evrenin yaratılışı, insanın varlığı gibi konularda derin düşünmek, Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini kavramaya çalışmak anlamına gelir.
Fenafillah: Allah'ta yok olmak, varlığını O'nda eritmek anlamına gelir. Tasavvufun en yüksek mertebelerinden biridir.
Başaret: Mürşidin, müridine Allah'ın sevgisi ve rahmetine nail olacağı müjdesi.
Vuslat: Allah'a kavuşmak, O'nun huzuruna ulaşmak anlamına gelir. Tasavvufun nihai amacıdır.
Fakr: Dünya malına bağlanmamak, kalbi Allah'a fakir bırakmak anlamına gelir.
Sabır: Zorluklara göğüs germek, şükür etmek ve Allah'a güvenmek anlamına gelir.
Bu terimler sadece bir başlangıçtır. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için birçok farklı terim ve kavram içerir. Bu makalede yer alan bilgiler, tasavvuf yolculuğuna yeni başlayanlar için genel bir çerçeve çizmeyi amaçlamaktadır.
Unutmayın, tasavvuf terimlerinin anlamları, farklı tarikatlarda ve farklı alimlerde farklılık gösterebilir. Bu nedenle, bu terimleri daha derinlemesine anlamak için ilgili kaynakları incelemeniz faydalı olacaktır.
"Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kitapları okuyabilir veya tasavvuf ehli kişilerle görüşebilirler."
"Siz de tasavvuf terimleri hakkında bildiğiniz başka bilgiler varsa, lütfen paylaşın."
Not: Bu makalede verilen bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, mürşit, mürid, tarikat, zikir, tefekkür, fenafillah, başaret, vuslat, fakr, sabır,Tasavvuf, İslam, Allah, zikir, tefekkür, mürşit, tarikat, içsel arınma,
Bu makaleyi beğendiyseniz, lütfen paylaşın.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Autor
Google Gemini
[attachment=175849]
[attachment=175850]
[attachment=175851]
[attachment=176116]
İslam'ın Kalbi ve Ruhu Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf: İslam'ın Kalbi ve Ruhu
Tasavvuf, İslam dininin deneyimsel ve içsel boyutuyla ilgilenen, Allah'a ulaşmayı ve O'na yakınlaşmayı hedefleyen bir tasavvuf yoludur. Kısaca, İslam'ın kalbi ve ruhu olarak nitelendirilir. Arapça "tasawwuf" kelimesi, "sûf" yani "yün" kelimesinden türetilmiştir. İlk Müslümanların sade yaşamları ve Allah'a yakınlaşmak için dünya malına bağlanmamaları nedeniyle bu terim kullanılmıştır.
Tasavvufun Temel İlkeleri
Allah'a Yakınlaşma: Tasavvufun en temel amacı, Allah'a kalben yakınlaşmak ve O'nun sevgisini kazanmaktır. Bu amaçla çeşitli zikir, tefekkür ve ibadet yöntemleri kullanılır.
İçsel Arınma: Tasavvufi yol, insanın iç dünyasını arındırmayı ve nefsi terbiye etmeyi hedefler. Günahlardan uzak durmak, kötü huylardan vazgeçmek ve güzel ahlakı edinmek bu yolun önemli bir parçasıdır.
Şeriata Bağlılık: Tasavvuf, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'e sıkı sıkıya bağlıdır. Tasavvuf ehli, şeriatın dışına çıkmadan, içsel bir yolculuğa çıkarlar.
Mürşit-i Kamil: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişiler, genellikle bir mürşit-i kamile (manevi rehbere) bağlanırlar. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Tarikatlar: Tasavvuf, tarih boyunca farklı tarikatlara ayrılmıştır. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Tasavvufun İslam'daki Yeri
Tasavvuf, İslam'ın ayrılmaz bir parçasıdır. İslam alimleri, tasavvufu Kur'an ve Sünnet'e uygun olduğu sürece İslam'a aykırı görmemişlerdir. Ancak bazı aşırı görüşler ve hurafeler, tasavvufun kötülenmesine neden olmuştur.
Tasavvufun Günümüzdeki Yeri
Günümüzde tasavvuf, dünyanın birçok yerinde yaşayan milyonlarca insan tarafından uygulanmaktadır. Tasavvufun temel ilkeleri, modern insanın içsel huzur arayışına cevap vermektedir. Ancak bazı tarikatlarda görülen aşırılıklar ve hurafeler, tasavvufun itibarını zedelemektedir.
Sonuç
Tasavvuf, İslam'ın zengin ve derin bir boyutu olarak, insanın Allah'a ulaşma yolculuğunda önemli bir rol oynamaktadır. Ancak tasavvufun doğru anlaşılması ve uygulanması için, İslam'ın temel kaynaklarına ve alimlerin görüşlerine başvurulması gerekmektedir.
Bu makalede tasavvuf hakkında genel bir bilgi verilmiştir. Tasavvuf hakkında daha detaylı bilgi almak için ilgili kaynakları inceleyebilirsiniz.
Not: Bu makale, tasavvuf hakkında genel bir bilgi verme amacıyla hazırlanmıştır. Tasavvuf, çok geniş ve derin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Bu makalede yer alan bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, farklı kültürlerde ve coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür etmiştir.
Tasavvufun temel ilkeleri, her ne kadar evrensel olsa da, farklı tarikatlarda farklı yorumlanabilir.
Tasavvuf, İslam'ın bir parçası olmakla birlikte, diğer dinlerde de mistik akımlar bulunmaktadır.
Lütfen bu bilgileri kendi araştırmanızla birleştirerek daha kapsamlı bir bilgiye ulaşmaya çalışın.
Bu makaleyi geliştirmek için aşağıdaki soruları cevaplayabilirsiniz:
Tasavvufun hangi yönleri size en ilginç geldi?
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak istediğiniz başka konular var mı?
Bu makalede eksik olduğunu düşündüğünüz bir bilgi var mı?
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: Kalbe Yolculuğun Anahtarları
Tasavvuf, zengin bir iç dünyaya sahip olduğu kadar, kendine özgü bir dil de kullanır. Bu dil, Allah'a ulaşma yolculuğundaki deneyimleri, duyguları ve kavramları ifade etmek için özel terimlerden oluşur. İşte tasavvuf yolculuğunda sıklıkla karşılaşacağınız bazı temel terimler ve anlamları:
Mürşit: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişilerin, manevi rehber olarak gördüğü, deneyimli bir zat. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Mürid: Mürşide bağlanan, ondan ders alan ve manevi terbiye gören kişi.
Tarikat: Tasavvufun kurumsal yapılanmasına verilen isim. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Zikir: Allah'ı anmak, O'nun isimlerini tekrarlamak anlamına gelir. Zikir, kalbi Allah'a bağlamak ve iç huzuru bulmak için yapılan önemli bir ibadettir.
Tefekkür: Evrenin yaratılışı, insanın varlığı gibi konularda derin düşünmek, Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini kavramaya çalışmak anlamına gelir.
Fenafillah: Allah'ta yok olmak, varlığını O'nda eritmek anlamına gelir. Tasavvufun en yüksek mertebelerinden biridir.
Başaret: Mürşidin, müridine Allah'ın sevgisi ve rahmetine nail olacağı müjdesi.
Vuslat: Allah'a kavuşmak, O'nun huzuruna ulaşmak anlamına gelir. Tasavvufun nihai amacıdır.
Fakr: Dünya malına bağlanmamak, kalbi Allah'a fakir bırakmak anlamına gelir.
Sabır: Zorluklara göğüs germek, şükür etmek ve Allah'a güvenmek anlamına gelir.
Bu terimler sadece bir başlangıçtır. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için birçok farklı terim ve kavram içerir. Bu makalede yer alan bilgiler, tasavvuf yolculuğuna yeni başlayanlar için genel bir çerçeve çizmeyi amaçlamaktadır.
Unutmayın, tasavvuf terimlerinin anlamları, farklı tarikatlarda ve farklı alimlerde farklılık gösterebilir. Bu nedenle, bu terimleri daha derinlemesine anlamak için ilgili kaynakları incelemeniz faydalı olacaktır.
"Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kitapları okuyabilir veya tasavvuf ehli kişilerle görüşebilirler."
"Siz de tasavvuf terimleri hakkında bildiğiniz başka bilgiler varsa, lütfen paylaşın."
Not: Bu makalede verilen bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, mürşit, mürid, tarikat, zikir, tefekkür, fenafillah, başaret, vuslat, fakr, sabır,Tasavvuf, İslam, Allah, zikir, tefekkür, mürşit, tarikat, içsel arınma,
Bu makaleyi beğendiyseniz, lütfen paylaşın.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Autor
Google Gemini
[attachment=176114]
[attachment=176115]
[attachment=176116]
İslam'ın Kalbi ve Ruhu Tasavvuf Nedir?
Tasavvuf: İslam'ın Kalbi ve Ruhu
Tasavvuf, İslam dininin deneyimsel ve içsel boyutuyla ilgilenen, Allah'a ulaşmayı ve O'na yakınlaşmayı hedefleyen bir tasavvuf yoludur. Kısaca, İslam'ın kalbi ve ruhu olarak nitelendirilir. Arapça "tasawwuf" kelimesi, "sûf" yani "yün" kelimesinden türetilmiştir. İlk Müslümanların sade yaşamları ve Allah'a yakınlaşmak için dünya malına bağlanmamaları nedeniyle bu terim kullanılmıştır.
Tasavvufun Temel İlkeleri
Allah'a Yakınlaşma: Tasavvufun en temel amacı, Allah'a kalben yakınlaşmak ve O'nun sevgisini kazanmaktır. Bu amaçla çeşitli zikir, tefekkür ve ibadet yöntemleri kullanılır.
İçsel Arınma: Tasavvufi yol, insanın iç dünyasını arındırmayı ve nefsi terbiye etmeyi hedefler. Günahlardan uzak durmak, kötü huylardan vazgeçmek ve güzel ahlakı edinmek bu yolun önemli bir parçasıdır.
Şeriata Bağlılık: Tasavvuf, İslam'ın temel kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'e sıkı sıkıya bağlıdır. Tasavvuf ehli, şeriatın dışına çıkmadan, içsel bir yolculuğa çıkarlar.
Mürşit-i Kamil: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişiler, genellikle bir mürşit-i kamile (manevi rehbere) bağlanırlar. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Tarikatlar: Tasavvuf, tarih boyunca farklı tarikatlara ayrılmıştır. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Tasavvufun İslam'daki Yeri
Tasavvuf, İslam'ın ayrılmaz bir parçasıdır. İslam alimleri, tasavvufu Kur'an ve Sünnet'e uygun olduğu sürece İslam'a aykırı görmemişlerdir. Ancak bazı aşırı görüşler ve hurafeler, tasavvufun kötülenmesine neden olmuştur.
Tasavvufun Günümüzdeki Yeri
Günümüzde tasavvuf, dünyanın birçok yerinde yaşayan milyonlarca insan tarafından uygulanmaktadır. Tasavvufun temel ilkeleri, modern insanın içsel huzur arayışına cevap vermektedir. Ancak bazı tarikatlarda görülen aşırılıklar ve hurafeler, tasavvufun itibarını zedelemektedir.
Sonuç
Tasavvuf, İslam'ın zengin ve derin bir boyutu olarak, insanın Allah'a ulaşma yolculuğunda önemli bir rol oynamaktadır. Ancak tasavvufun doğru anlaşılması ve uygulanması için, İslam'ın temel kaynaklarına ve alimlerin görüşlerine başvurulması gerekmektedir.
Bu makalede tasavvuf hakkında genel bir bilgi verilmiştir. Tasavvuf hakkında daha detaylı bilgi almak için ilgili kaynakları inceleyebilirsiniz.
Not: Bu makale, tasavvuf hakkında genel bir bilgi verme amacıyla hazırlanmıştır. Tasavvuf, çok geniş ve derin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Bu makalede yer alan bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, farklı kültürlerde ve coğrafyalarda farklı şekillerde tezahür etmiştir.
Tasavvufun temel ilkeleri, her ne kadar evrensel olsa da, farklı tarikatlarda farklı yorumlanabilir.
Tasavvuf, İslam'ın bir parçası olmakla birlikte, diğer dinlerde de mistik akımlar bulunmaktadır.
Lütfen bu bilgileri kendi araştırmanızla birleştirerek daha kapsamlı bir bilgiye ulaşmaya çalışın.
Bu makaleyi geliştirmek için aşağıdaki soruları cevaplayabilirsiniz:
Tasavvufun hangi yönleri size en ilginç geldi?
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak istediğiniz başka konular var mı?
Bu makalede eksik olduğunu düşündüğünüz bir bilgi var mı?
Tasavvuf Terimleri Sözlüğü: Kalbe Yolculuğun Anahtarları
Tasavvuf, zengin bir iç dünyaya sahip olduğu kadar, kendine özgü bir dil de kullanır. Bu dil, Allah'a ulaşma yolculuğundaki deneyimleri, duyguları ve kavramları ifade etmek için özel terimlerden oluşur. İşte tasavvuf yolculuğunda sıklıkla karşılaşacağınız bazı temel terimler ve anlamları:
Mürşit: Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen kişilerin, manevi rehber olarak gördüğü, deneyimli bir zat. Mürşit, müridine (talebesine) yol gösterir, tecrübelerini aktarır ve onu doğru yola yönlendirir.
Mürid: Mürşide bağlanan, ondan ders alan ve manevi terbiye gören kişi.
Tarikat: Tasavvufun kurumsal yapılanmasına verilen isim. Her tarikatın kendine özgü yöntemleri, ritüelleri ve anlayışı bulunmaktadır.
Zikir: Allah'ı anmak, O'nun isimlerini tekrarlamak anlamına gelir. Zikir, kalbi Allah'a bağlamak ve iç huzuru bulmak için yapılan önemli bir ibadettir.
Tefekkür: Evrenin yaratılışı, insanın varlığı gibi konularda derin düşünmek, Allah'ın büyüklüğünü ve kudretini kavramaya çalışmak anlamına gelir.
Fenafillah: Allah'ta yok olmak, varlığını O'nda eritmek anlamına gelir. Tasavvufun en yüksek mertebelerinden biridir.
Başaret: Mürşidin, müridine Allah'ın sevgisi ve rahmetine nail olacağı müjdesi.
Vuslat: Allah'a kavuşmak, O'nun huzuruna ulaşmak anlamına gelir. Tasavvufun nihai amacıdır.
Fakr: Dünya malına bağlanmamak, kalbi Allah'a fakir bırakmak anlamına gelir.
Sabır: Zorluklara göğüs germek, şükür etmek ve Allah'a güvenmek anlamına gelir.
Bu terimler sadece bir başlangıçtır. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için birçok farklı terim ve kavram içerir. Bu makalede yer alan bilgiler, tasavvuf yolculuğuna yeni başlayanlar için genel bir çerçeve çizmeyi amaçlamaktadır.
Unutmayın, tasavvuf terimlerinin anlamları, farklı tarikatlarda ve farklı alimlerde farklılık gösterebilir. Bu nedenle, bu terimleri daha derinlemesine anlamak için ilgili kaynakları incelemeniz faydalı olacaktır.
"Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, ilgili kitapları okuyabilir veya tasavvuf ehli kişilerle görüşebilirler."
"Siz de tasavvuf terimleri hakkında bildiğiniz başka bilgiler varsa, lütfen paylaşın."
Not: Bu makalede verilen bilgiler genel bir çerçeve çizmektedir. Tasavvuf, derin ve zengin bir konu olduğu için tek bir makalede tüm yönleriyle ele alınamaz.
Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, mürşit, mürid, tarikat, zikir, tefekkür, fenafillah, başaret, vuslat, fakr, sabır,Tasavvuf, İslam, Allah, zikir, tefekkür, mürşit, tarikat, içsel arınma,
Bu makaleyi beğendiyseniz, lütfen paylaşın.
Geri bildirimleriniz, bu makaleyi geliştirmemde bana yardımcı olacaktır.
Autor
Google Gemini
[attachment=176114]
[attachment=176115]
[attachment=176116]
Sekine nedir? Fetih suresi 4. ayetinde müminlere verilen müjde nedir?
"O Allah, imanlarına iman katmaları için mü’minlerin kalplerine sekînet, huzur ve itminân indirdi. Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah’ındır. Allah, her şeyi hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır." (Fetih suresi 4. ayet)
اَلسَّك۪ينَةُ (sekînet), sükûn ve huzur demektir. Kalbin, görüp idrak ettiği açık deliller sebebiyle huzura ermesi böylece tüm varlığıyla düşünce ve endişe sınırından kurtulup yakîn ve itminân hâline erişmesidir. Bu makamda kalpteki ilimler kesinlik ifade eder. Sahibini korku ve endişelerden salim kılıp huzura eriştirir. İşte Cenâb-ı Hak, umre niyetiyle yanlarına hiçbir silah almaksızın Medine’den çıkıp Mekke’ye doğru yol alan ve Hudeybiye’de başlangıçta hiç de istemedikleri durumlarla karşılaşan mü’minlerin kalbine bir ikram olarak sekînet indirmiş, onları mânen takviye etmiştir. Bu ilâhî yardım olmasaydı, belki Hudeybiye büyük bir fetih haline gelemeyebilirdi. Mesela Allah Resûlü (s.a.s.), umre için Mekke-i Mükerreme’ye gitme arzusunu açıkladığında, müslümanlar korku ve endişeye kapılarak münafıklar gibi bunun apaçık ölüme gitmek demek olduğunu düşünüp sefere katılmak istemeyebilirlerdi. Hudeybiye’de kâfirler müslümanları umre yapmaktan alıkoyduğunda, Hz. Osman’ın şehîd edildiği haberi geldiğinde veya Ebu Cendel o perişan haliyle müslümanların gözleri önünde cânî müşriklere geri çevrildiğinde müslümanlar tahrike kapılıp taşkınlık yapabilirlerdi. Hele maddelerini bir türlü hazmedemedikleri anlaşmanın imzalanma sırasında bir itaatsizlik olabilirdi. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın, gönüllerine indirdiği o sekînet, huzur ve itminân sayesinde mü’minler her bakımdan Allah Resûlü (s.a.s.)’in emrine teslimiyet gösterdiler. İmtihanı kazandılar. Böylece o son derece tehlikeli sefer, en büyük bir zaferle neticelenmiş oldu.
İşte göklerin ve yerin bütün orduları emrinde bulunan Cenâb-ı Hak, istediği zaman onları mü’minlere yardım için seferber eder, onları destekler, kalplerine huzur verir ve onları her türlü hayra muvaffak kılar. Ki bu hayırların kemâli, günahlardan arınıp cennete girebilmektir. Allah Teâlâ da, imanlarında sebat edip buyruklarını tutan erkek kadın tüm mü’minleri cennete koyacağını müjdelemektedir.
İşte son zamanlarda başımıza gelen vakıalar!.. Ders çıkarmadığımız gibi, gerçekleri görmezlikten gelen bir tavır takıntısı içerisindeyiz.. Kur’an-ı Kerimin emrettiği ve uyardığı gibi; “kendimize çekidüzen vermemiz” gerekir.. İstikametimizi, dosdoğru belirlememiz lazım.. Sapmamamız, yalana, dolana, meyil etmememiz gerektiği gibi; helalimizi helal olarak bilmeliyiz ve onunla yetinmeliyiz, haramımızı da haram olarak, bilmeliyiz, tanımalıyız ve ondan de sakınmalıyız.
***
Cenab-ı hakkın “çizdiği” yolda, Kur’an ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in rehberliğinde yürümemiz gerekir.. Başka yollara sapmamamız lazım.. Aksi takdirde, bedeli ağır hadiselerle ve faturalarla yüz yüze geliriz.. Kaldı ki milletçe ödüyoruz.. Ama hala da tehlikenin, yaşananlardan çıkarılacak dersin, noktasında değiliz.. Felaketler her an için yaşanabilinir.. Ki kimse bunu da inkâr edemiyor…
***
Tekrar ifade etmem gerekirse okuduğumuz A’raf suresinin 4 ayeti bize birer ders-i ibret olmalıdır. Parolamız olmalıdır. Çünkü biz inanmış bir milletiz. Kur’ana inanmışız. Aba ecdadımız 1500 yıllık bir gerçeğe dayanmaktadır… Biz de o gerçeğin rotasında yürümeliyiz… Eğer ki gitmediğimiz takdirde tehlikeli badirelerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır…
***
Kur’an bizi uyarıyor.
Diyor ki;
Gök ve yer arasında görünmeyen nice gizli ilahi ordular vardır.
Eğer ki, toplumlar müspet hareket ettiği sürece onlar rahmetle hareket ederler…
Menfi ve negatif hareket ettiği zaman, Allah’ı tanımadığı zaman, Hz. Muhammed (S.A.V)’in yolundan saptığı zaman işte o Allah’ın görünmeyen orduları harekete geçer.. Ve yer küresinde yaşayanların başına çöker ve azaba uğratır…
İster kendimize gelelim, ister gelmeyelim. Tarihi gerçek vakıalar ortadadır.
***
Duymuyoruz, görüyoruz ve bizzat yaşamaktayız. Bu itibarla lütfen şunun bunun veyahut sahte kahramanların Türkiye’ye karşı kurmuş olduğu ithal tuzaklardan artık vazgeçelim. Diyanetimizin buna dair uyarılarda bulunması lazım… Devletin sistemini elinde tutanlara bir uyarı dersi olsun. Ki millet de onlara bağlı kalsın.
***
Kur’an-ı Kerim, 1500 seneden beri aba ecdadımızdan bize miras olarak kalmıştır.. Ona sımsıkı sarılalım, elimizde tutalım, zihnimizle, fikrimizle, yaşam şeklimizle, biat eden olalım… Kulluk görevimizi yerine getirelim.. Onun gerçekleriyle hayatımızı biçimlendirelim… İşte A’raf suresinin 101. Ayeti…
Bakın bizi nasıl da uyarıyor..
Ve diyor ki;
“İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”
Kur’anın dostça uyarısına kulak verelim.
Yaşayalım.
Ve gece gündüz Allah’ın gerçek rahmetini ve şiddetli gazabını unutmayalım…
***
Çünkü insanoğlunun önünde iki yol var…
Ya Allah’ın rahmetine müstahak oluruz..Ya da Allah’ın gazabına müstahak oluruz.
İkisi de kazanılabilir.
Bu itibarla diyoruz ki;
Allah hepimize dosdoğru yolu sırat-ı müstakimi nasip eylesin.
Allah’ın Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz’e uyarısı gibi;
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..”
Bu emir ve ifade; bizim için de bir uyarıdır. Özellikle de bir derstir. Bu dersimizi hiç unutmayalım, daima okuyalım.
Yoksa ülke olarak badirelerden kendimizi kurtaramamış oluruz ki memleketin insanlarına çok ağır faturalar çıkar, aileler yok olup gider..
Depremler, musibetler, hastalıklar vücut bulur.. Ki yaşıyoruz görüyoruz… Onun için bu badirelerin hiçbiri rastgele olaylar değildir.
***
Velhasıl kelam… Kur’an bizi sık sık uyarıyor sevgili dostlar. Kendimize dönelim, sorgulayalım, öz eleştiri yapalım…
Hem tarihten, hem ecdattan örnekler alalım… O büyük insanlar nasıl yaşadılar, hangi zaferleri neyle kazandılar?
Osman Gaziler ve Fatihler gibi uzun bir ömür devletini yaşatan kahraman ecdadımızın yolundan çıkmayalım.
Şunun, bunun, çağdaş Amerika’nın (!), AB’nin veya Rusya’nın, ya da emperyalist vurguncu devletler dahil..
Onların, hegemonyasında olmayalım…
Aklımızı başımıza alalım. Sırat-ı müstakim bir yolumuz var, o da Kur’an çizgisidir ve bize gösterdiği yoldur.
ALLAH’IN ORDULARI
Evet, şu varlık âlemi, büyüklüğü nisbetinde muhteşem bir kışladır. Gökyüzündeki güneş, ay ve yıldızlar ise, Allah’ın askerleri. Bu kışlanın en hareketli bir bölümü, içinde yaşadığımız yerküresidir. Atmosferde meydana gelen fırtınalar, gök gürültüsü, şimşek ve yağmurlar, hava kuvvetlerinin bir bölümüdür. Kartaldan sineğe kadar sıralanan kuşlar sınıfı da, başka bir bölümü...
Denizlerdeki balinalardan yunuslara, köpek balıklarından hamsilere kadar binlerce canlı, deniz kuvvetlerinde yer alır.
Dikenli bitkilerden kadife tenli lâlelere, küçük fidanlardan dev çınar ağaçlarına ve ormandaki arslanlardan yer altındaki küçük karıncalara kadar yüzbinlerce hayvan cinsi de, kara kuvvetlerinin mensupları arasındadır. Allah’ın ordusundaki fertler ister küçük, ister büyük olsun, vazife yapmakta nazlanmazlar.
Mikro âlemdeki mikroorganizma ve virüsler, hayalimizin dahi alamayacağı kadar muazzam vazifeler görerek, o muhteşem ordunun merhametli kumandanına intisap etmekle nelerin yapılabileceğini ispat ederler.
Atomlar, tam bir itaat ve vazife anlayışı içersinde çalışır ve hadlerini zerre kadar dahi aşmayarak tayin edildikleri yerlerde harika fiillere mazhar olurlar.
Görmediğimiz âlemin sakinleri olan melekler, bu ordunun başka bir kısmıdır. Yaratılış olarak masum, Allah’ın emriyle iş gören ve asla isyan etmeyen nuranî varlıklar.
Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz’e (asm) kadar uzanan peygamberler silsilesi ve bunlara tâbi olan sıddıklar, şehitler ve salihler zümresi ise, bu ordunun en muhteşem kısmıdır.
Şimdi, Kur’an âyetlerinin ışığı altında ve varlık âlemi hakkındaki bilgi ve tecrübelerimizin yardımıyla, bu İlâhî orduyu daha yakından tanımaya insan ordusu ile başlayalım.
İNSAN ORDUSU
Kâinat Halıkı’nın en değerli, en nazlı, en niyazlı, fakat bazan da en âsi kulları bu sınıfta toplanmış.
Ve arz ordugâhının bu değerli askerleri, O yüce kumandanın tevhid bayrağını her yere dikmek gibi bir bayraktarlık vazifesiyle görevlendirilmiş. Fakat bu vazifesi çok önemli olduğundan, bütün şer güçler peşine düşmüş ve onu adım adım takip etmeye koyulmuş.
Maddî yönden mikroplar, onun vücud ülkesini tahrip etmeye ve vazifesini yapamaz duruma getirmeye çalışırken, mânevî yönden şeytanlar, insan üzerinde hâkimiyet kurmaya yönelmiş. Nefis, şeytanın bir casusu olarak onun bünyesine göz dikmiş.
Hırs, enaniyet, riya, heva ve heves gibi düşmanlar, kalp kalesinin zayıf noktalarından sızmayı hedef almış.
Şeytan, bu vesvese kuvvetlerini kalb üzerine gönderdiğinde kalbin yapabileceği şey, akıl mancınığına sarılmak ve O yüce kumandanın birliğine dair delil füzelerini, o şer güçlerin üzerine fırlatarak onları yok etmek oluyor. Ve bunu başardığı takdirde, rütbesi birden yükseltilerek meleklerin de üzerine çıkartılıyor.
VE İSLÂM ORDUSU...
İslâm ordusu, Hz. Âdem’den tâ Peygamberimize (asm) ve O’ndan da kıyamete kadar devam edecek olan nebîler, sıddıklar, şehitler ve salihler zümresinden meydana geliyor. Evet, Hz. Âdem’le başlayan insanlık tarihinde, insanların iki gruba ayrıldığı görülüyor:
1. Allah’ın gösterdiği yoldan giden peygamberler ve onlara tâbi olanlar.
2. Şeytanın gösterdiği yoldan gidip, nefis ve hevaya tâbi olanlar.
İnsanlık tarihi, bu iki grubun mücadele tarihidir.
Bu mücadele, Kur’ân’ın benzetmesiyle madenlerin birbirinden ayrışması mücadelesidir. Yani, Hz. Ebu Bekir gibi elmas ruhlu olanların, Ebu Cehil gibi kömür ruhlu olanlardan ayrılmasıdır. Bu mücadele esnasında bazan şeytanın orduları galip gibi görülse de, bu tamamen dış görünüş itibariyledir ve akan bir nehrin üzerindeki köpükler gibidir. (Ra’d suresi, 17) Köpük, sönmeye mahkûmdur. Su ise hedefine varacaktır. Firavun ve Nemrut gibilerin saltanat köpükleri hep sönmüş, zulmettikleri Müslümanlar ise, bir nehir gibi cennete akmışlardır.
İslâm ordusu, en büyük kumandam olan Hz. Muhammed (asm) kumandasında, sayıca kendinden kat kat fazla düşmanları mağlup ederek TEVHİD sancağını dünyanın her tarafında şerefle dalgalandırmıştır.
Son olarak bazı âyetlerin meâlleriyle mevzumuzu noktalayalım:
“Şeytanın grubunda olanlar hüsrana mahkûmdurlar.” (Mücâdele suresi, 19)
“Allah şöyle hüküm vermiştir: Celâlim hakkı için muhakkak ki, Ben ve peygamberlerim galip gelecektir.” (Mücâdele suresi, 21)
“İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücâdele suresi, 22)
“Şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.” (Mâide suresi, 56)
“Ordularımız, muhakkak galip gelecektir.” (Sâffât suresi, 173)
Peygamber Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicreti sırasında geceleyin yanında Hz. Ebu Bekir olduğu halde Sevr mağarasına sığındı.
Müşrikler kendisini takip ediyorlardı.
Mağarada korku dolu anlar yaşadılar.
Tevbe suresinin 40. ayetinde bu durum şöyle anlatılır: "Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına "Tasalanma!
Allah bizimle beraberdir" diyordu.
Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi."
SEKİNET
Bu ayetteki iki kavram dikkati çeker, ilki "güven duygusu"dur. Kur'an'da "sekinet" diye geçer. Mekke yönetimi, şehirden kaçan Hz. Peygamber'i ve arkadaşı Ebû Bekir'i ölü veya diri yakalayıp getirene 100 deve ödül verileceğini duyurdu. Onlar Sevr mağarasına sığınmışlardı. Hz. Peygamber'i aramaya çıkan bir grup mağaranın yakınına kadar gelmişlerdi; konuşmaları içeriden duyuluyordu ve ayakları görülüyordu. Eğilip baksalar belki kendilerini göreceklerdi. İşte bu sırada, Hz. Ebû Bekir "Ya Resulallah yaklaştılar, bizi görecekler!" dedi. Hz. Peygamber "Üzülme, Allah bizimle beraberdir.
Düşünsene, iki yoldaş ki Allah onların üçüncüsüdür, artık endişe edilir mi?" diye cevap verdi. Böylece Hz. Ebu Bekir sâkinleşti (sekinet).
Sekinet konusunda başka ayetler de vardır. Bunlarda Allah'ın Resûl-i Ekrem ile müminlerin üzerine ya da kalplerine huzur indirdiği belirtilir. Sekinet, şiddetli üzüntü veya korkudan sonra melekler vasıtasıyla veya başka yollarla kalplerin sükûn, huzur ve itminan bulması demek oluyor. Bir başka ifadeyle "sekinet" kulun kalbine inen ve onun korku ve endişelerini yenmesini sağlayan bir nur olarak açıklanmıştır. Buna içte doğan huzur ve güven duygusu da denebilir.
MANEVİ ORDULAR
Ayette geçen ikinci kavram "cünud" yani "askerler, ordular" ifadesidir.
Kur'an'da "sizin görmediğiniz askerler", "Allah'ın askerleri / orduları" şeklinde yer alır. Buna dair birçok yorumlar yapılmıştır. Mesela melekler, rüzgar, içe doğan olumlu duygular, ebabil kuşları, sivrisinek her türlü tabiat olayı Allah'ın askeri sayılır. Gerektiğinde Allah onları bir amaç için görevlendirebilir.
İslam tarihi kaynaklarında, Hicret sırasında Peygamber Efendimizi ve arkadaşını perdelemek üzere; Sevr mağarasının girişine bir örümceğin ağ örmüş olduğu ve oradaki bodur bir ağacın dalları arasında da bir güvercinin yuva yapıp yumurta bırakmış bulunduğu, bunun da müşriklerin Hz.
Peygamber ve Ebu Bekir'in mağarada olabilecekleri ihtimali üzerinde düşünmelerini engellediği kaydedilir.
Bu rivayetlerin doğruluğunu tartışanlar varsa da, Kur'an'da kesin olarak ifade edilen ilâhî yardımın zihinlerde canlandırılmasını sağladığı da bir gerçektir.
Allah'ın askerlerinin desteğine erebilmek için, buna layık olmak gerekir.
Durup dururken manevi yardım gelmez.
Kur'an bilgilerinden hareketle Hz.
Mevlana şunları yazar:
Yerin ve göğün bütün zerreleri imtihan sırasında Hakk'ın askeri olur.
Rüzgarı gördün mü Ad kavmine ne yaptı? Suyu gördün mü Nuh tufanında ne etti? Ebabil kuşları fillere neler yaptı? Sivrisinek Nemrud'un başını yedi. Göze 'ona sıkıntı ver' dese, göz ağrısı senin canını okur. Dişe 'bir zorluk göster' dese, bir bakarsın dişin yüzünden kulağın çekilir.
Fetih Suresinde “Göklerin ve yerin orduları, Allah’ın hükmünü yerine getirmek için görevlendirilmiştir” mealinde beyan edilen âyeti tefekkür ederken,çok boyutlu anlamlar içerdiğini fark edebiliyoruz.Semavat ve yer ifadelerini mikro ve makro düzeyde değerlendirebiliyoruz. Başka bir deyişle, bu ve benzer âyetlerin tümü, afakta ve enfüsümüzde her an cereyan etmektedirler.Gerek Tasavvufi veriler,gerekse bilimsel teknik gelişmeler bu tarz Kur’an verilerini açığa çıkarmada önemli roller oynamaktadırlar diyebiliriz.İlgili âyet örneklerinin zâhiri yönlerine değinecek olursak bazı değerlendirmelerimizi şöyle yapabiliriz:
Göklerde olarak ifade edilen orduları, farklı semavat katmanlarında görevli olan güçlü melekler temsil etmektedirler. Bunların en başında kapsam itibariyle Ruhul Âzâm gelmektedir ki bu ruh, sistemin oluşturucusu olan ana ruhtur. Bu ruhtan boyutsal bir şekilde diğer meleki kuvvetler oluşmuş ve hiyerarşik yapıda yerini almıştır.İliyyin mertebesini temsil eden meleklere Aliyyûn melekleri denilmektedir.Aliyyûn melekleri, yüce meleki güçlere sahip olarak bu hiyerarşik oluşum içerisinde en üst sınıftır. Bu melekler, vazifelerinde devamlı olduğu için Âdemi görmezler.İlâhi cemâlin güzelliğine gark olmuşlardır âdeta. Allah’a yakiyn elde eden Kerrubiyûn melekleri de önemli bir sınıfı teşkil eder.Esasında tüm meleklerde kurbiyet söz konusudur, fakat bunlarda akrebiyet daha fazladır.Keza, Hazire i Kuds tâbir edilen melekler dahi önemli bir başka sınıfı oluşturur. Neticede, semâlardaki tüm meleki kuvvetler, insanın özündeki meleki kuvvetlerin dış âlemdeki tezâhürleridir.Yine nur kökenli cin sınıfı varlıklar da farklı bir sınıf olarak bu hiyerarşinin içinde yer alırlar.Melekler gibi gizli özelliklerinden ötürü fark edilmezler.Ekseriyetle İblis’e yakındırlar.Melekler ise insani hakikate yakındır.Benzer şekilde arzda da melaike ve cin sınıfı görevlidir.Özellikle cinler, arzın yedi katmanında konuşlanmışlardır.Zulmâni âlemlerin sakinleridirler.İnsana zarar verebilecek düzeyde potansiyelleri güçlü olan bu varlıklar, insanın mânevi gelişiminde bir motor güç teşkil eder.Özellikle kişinin mânevi çalışmalarında bilincinde açığa çıkarak onları saptırmak isterler.Korunma dualarıyla oluşturduğumuz meleki kuvvelerle onların tesirlerini önlemiş oluruz.Şimdi gelelim, insandaki enfüsi tezâhürlere:
Bildiğimiz üzere semâvat,bilinç katmanlarımız arz ise fizik bedenimiz olarak anlaşılır.Evrende olduğu gibi enfüsümüzde de meleki kuvvetler vardır.Bu enfüsi güçlerin semâvi(şuursal) olanları olduğu gibi,arzi (bedensel) olanları da söz konusudur.Yedi kat göğün ve misli olan yerin yaratılıp emrin aralarında nâzil olması âyetinde olduğu üzere evren ve insandaki meleki oluşumlar sürekli bir iletişim hâlindedir.Semâvattan ve yıldız sistemlerinden gelen kozmik etkiler şuur semâmızda yerini almaktadır. Şuurumuzda sürekli değişimler ve dönüşümler oluşturmaktadır. Şuurumuz, bilgi ve yeni mânâların oluşumu noktasında sürekli beslenmektedir.Arz dediğimiz yeryüzünde açığa çıkanlar ise beden boyutumuzla irtibatlıdır.Fizyolojik ihtiyaçlar noktasında beslenmektedir.Bedenimiz de böylelikle sürekli yenilenmektedir.Mikro boyuta indiğimizde ise bambaşka oluşumlar gözlemleriz.Örneğin, kanımızdaki alyuvar ve akyuvarlar da kendi programlarına göre vazife yaparlar.Sperm ordusu da sürekli görevdedir.Birtakım bakteri ve mikroorganizmalar da kendi çapında bir ordudur.Hücreler ve kromozomlar keza öyledir.Hepsi de tek bir sistemin entegrasyon içinde faaliyet gösteren bölümleridir.Tıpkı bir dişlinin çarkları gibi birbirleriyle ilintili ve iletişimdedir.
Kur’an tilaveti ve belirli esma zikirleri çalışmalarıyla insanın enfüsünde melekler ordusu oluşmaktadır.Melekler, mânâdaki görülmeyen hücreler ordusudur.Bu melekler ordusu enfüsümüzdeki sufli tesirleri etkisiz duruma getirmektedir. Böylece her iki ordu da görevini yerine getirmiş olur. Rabbin ordularını sadece kendisi bilir, takdir eder ve değerlendirir.Alim ve Hakiym isimleri boyutundan ilim ve hikmetinin oluşumlarını seyreder.
Yeryüzünde önemli olayların oluşumunda görevli olan Ricâli Gayb da âyette geçen ordu sınıfına dahil bulunmaktadır.Semâvi ve kozmik tesirleri belirli kişilere ve mekanlara kanalize ederek Rabbin hükmünü icra ederler. Bunların madde planındaki uzantısını da dünya genelindeki ileri gelen devlet ricalleri ve ülkelerin orduları teşkil eder. Dikkât edersek ilgili âyette göklerin ve yerin orduları ifadesinde bir sınırlama söz konusu değildir.Bu da gösteriyor ki mikrodan makro plana kadar her şey Rabbin hükmündedir ve dileğinin gerçekleşmesi noktasında vazifelidir.Siz buna ister Cengiz’in ordusu; isterseniz Hitler’in ordusu; isterseniz Selahaddin’in ordusu; isterseniz Haçlı ordusu;isterseniz Süleyman’ın ordusu deyin; isterseniz karıncalar ordusu;isterseniz çekirgeler ordusu;isterseniz sahabeler ordusu; isterseniz melekler ve şehitler ordusu;isterseniz ifritler ordusu; isterseniz Zülkarneynin ordusu; isterseniz yıldızlar ve galaksiler ordusu deyin, âyetteki geneli ifade eden anlam kapsamını daraltamaz ve sınırlayamazsınız.
Çünki sonsuz ve sınırsız varlık hiçbir şekilde sınırlanamaz.Dolayısıyla sonuç değişmeyecektir.Belki de evrenin değişik boyutlarında daha nice gizli vazifeli ordular var kim bilir!
Sonuç olarak, ordu ifadesiyle yerini bulan Kudret sıfatı tezahürlerinin her biri gerçekte tek bir gücün açığa çıkışıdır.GÖKLERDE VE YERDEKİ BÜTÜN ORDULAR ALLAH’IN HÜKMÜNÜ YERİNE GETİRMEK İÇİN VAZİFELENDİRİLMİŞTİR.
Allah'ın Sekînet İndirdiği Kalpler
Sekînet sözlükte “vakar, huzur ve emniyet” diye tarif edilirken ‘peygamberlerle Allah’ın velî kullarının kalplerine iner’ diye not düşülmüş. Herhalde bu bir sınırlama değil, değerini bildirmedir. Çünkü onların izinden yürümeye ve hâlleriyle hâllenmeye, hiç bir zaman olmadığı kadar ihtiyacımız var.
Fetih sûresinde şöyle buyruluyor: “Îmânlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekînet indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”[1]
Burada zikredilen sekînet, sükûn ve huzûr demektir. Kalbin görüp idrâk ettiği açık delîller sebebiyle huzûra ermesi demektir. Düşünce ve endişelerden sıyrılıp itmînâna ermesi demektir. Bu makama erişen mü’minin kalbindeki ilimler kesinlik ifade eder ve böylece sahibini endişelerden sâlim kılar. Nitekim burada ele aldığımız âyet-i kerîme Hudeybiye Musâlahası esnasında nâzil olunca mü’minlerin kalplerini huzûr ve sükûnet kaplamıştır.
"ÜZÜLME, ALLAH BİZİMLE BERABERDİR"
Tevbe sûresinde beriltildiği üzere; hicret esnasında sığındıkları mağaranın kapısına kadar müşriklerin gelmesiyle endişeye kapılan Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine de, Efendimiz (s.a.v.)’in “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”[2] demesiyle sekînet inmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetine bir yol gösteriyor ki orada sekînetin yeri, sadece darlık ve endişe anlarıyla sınırlı değildir. Bilakis bütün hayatı kuşatacak bir huzur limanıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.); “Allah Teâlâ’yı anmak için toplanan kimseleri meleklerin kuşatacağını, üzerlerine ilâhî rahmet ve sekînet ineceğini”[3] bildiriyor.
Dipnotlar: 1) Bkz; 48/4. 2) Tevbe sûresi, 9/40. 3) Müslim, Zikir, 25.
"O Allah, imanlarına iman katmaları için mü’minlerin kalplerine sekînet, huzur ve itminân indirdi. Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah’ındır. Allah, her şeyi hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır." (Fetih suresi 4. ayet)
اَلسَّك۪ينَةُ (sekînet), sükûn ve huzur demektir. Kalbin, görüp idrak ettiği açık deliller sebebiyle huzura ermesi böylece tüm varlığıyla düşünce ve endişe sınırından kurtulup yakîn ve itminân hâline erişmesidir. Bu makamda kalpteki ilimler kesinlik ifade eder. Sahibini korku ve endişelerden salim kılıp huzura eriştirir. İşte Cenâb-ı Hak, umre niyetiyle yanlarına hiçbir silah almaksızın Medine’den çıkıp Mekke’ye doğru yol alan ve Hudeybiye’de başlangıçta hiç de istemedikleri durumlarla karşılaşan mü’minlerin kalbine bir ikram olarak sekînet indirmiş, onları mânen takviye etmiştir. Bu ilâhî yardım olmasaydı, belki Hudeybiye büyük bir fetih haline gelemeyebilirdi. Mesela Allah Resûlü (s.a.s.), umre için Mekke-i Mükerreme’ye gitme arzusunu açıkladığında, müslümanlar korku ve endişeye kapılarak münafıklar gibi bunun apaçık ölüme gitmek demek olduğunu düşünüp sefere katılmak istemeyebilirlerdi. Hudeybiye’de kâfirler müslümanları umre yapmaktan alıkoyduğunda, Hz. Osman’ın şehîd edildiği haberi geldiğinde veya Ebu Cendel o perişan haliyle müslümanların gözleri önünde cânî müşriklere geri çevrildiğinde müslümanlar tahrike kapılıp taşkınlık yapabilirlerdi. Hele maddelerini bir türlü hazmedemedikleri anlaşmanın imzalanma sırasında bir itaatsizlik olabilirdi. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın, gönüllerine indirdiği o sekînet, huzur ve itminân sayesinde mü’minler her bakımdan Allah Resûlü (s.a.s.)’in emrine teslimiyet gösterdiler. İmtihanı kazandılar. Böylece o son derece tehlikeli sefer, en büyük bir zaferle neticelenmiş oldu.
İşte göklerin ve yerin bütün orduları emrinde bulunan Cenâb-ı Hak, istediği zaman onları mü’minlere yardım için seferber eder, onları destekler, kalplerine huzur verir ve onları her türlü hayra muvaffak kılar. Ki bu hayırların kemâli, günahlardan arınıp cennete girebilmektir. Allah Teâlâ da, imanlarında sebat edip buyruklarını tutan erkek kadın tüm mü’minleri cennete koyacağını müjdelemektedir.
İşte son zamanlarda başımıza gelen vakıalar!.. Ders çıkarmadığımız gibi, gerçekleri görmezlikten gelen bir tavır takıntısı içerisindeyiz.. Kur’an-ı Kerimin emrettiği ve uyardığı gibi; “kendimize çekidüzen vermemiz” gerekir.. İstikametimizi, dosdoğru belirlememiz lazım.. Sapmamamız, yalana, dolana, meyil etmememiz gerektiği gibi; helalimizi helal olarak bilmeliyiz ve onunla yetinmeliyiz, haramımızı da haram olarak, bilmeliyiz, tanımalıyız ve ondan de sakınmalıyız.
***
Cenab-ı hakkın “çizdiği” yolda, Kur’an ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in rehberliğinde yürümemiz gerekir.. Başka yollara sapmamamız lazım.. Aksi takdirde, bedeli ağır hadiselerle ve faturalarla yüz yüze geliriz.. Kaldı ki milletçe ödüyoruz.. Ama hala da tehlikenin, yaşananlardan çıkarılacak dersin, noktasında değiliz.. Felaketler her an için yaşanabilinir.. Ki kimse bunu da inkâr edemiyor…
***
Tekrar ifade etmem gerekirse okuduğumuz A’raf suresinin 4 ayeti bize birer ders-i ibret olmalıdır. Parolamız olmalıdır. Çünkü biz inanmış bir milletiz. Kur’ana inanmışız. Aba ecdadımız 1500 yıllık bir gerçeğe dayanmaktadır… Biz de o gerçeğin rotasında yürümeliyiz… Eğer ki gitmediğimiz takdirde tehlikeli badirelerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır…
***
Kur’an bizi uyarıyor.
Diyor ki;
Gök ve yer arasında görünmeyen nice gizli ilahi ordular vardır.
Eğer ki, toplumlar müspet hareket ettiği sürece onlar rahmetle hareket ederler…
Menfi ve negatif hareket ettiği zaman, Allah’ı tanımadığı zaman, Hz. Muhammed (S.A.V)’in yolundan saptığı zaman işte o Allah’ın görünmeyen orduları harekete geçer.. Ve yer küresinde yaşayanların başına çöker ve azaba uğratır…
İster kendimize gelelim, ister gelmeyelim. Tarihi gerçek vakıalar ortadadır.
***
Duymuyoruz, görüyoruz ve bizzat yaşamaktayız. Bu itibarla lütfen şunun bunun veyahut sahte kahramanların Türkiye’ye karşı kurmuş olduğu ithal tuzaklardan artık vazgeçelim. Diyanetimizin buna dair uyarılarda bulunması lazım… Devletin sistemini elinde tutanlara bir uyarı dersi olsun. Ki millet de onlara bağlı kalsın.
***
Kur’an-ı Kerim, 1500 seneden beri aba ecdadımızdan bize miras olarak kalmıştır.. Ona sımsıkı sarılalım, elimizde tutalım, zihnimizle, fikrimizle, yaşam şeklimizle, biat eden olalım… Kulluk görevimizi yerine getirelim.. Onun gerçekleriyle hayatımızı biçimlendirelim… İşte A’raf suresinin 101. Ayeti…
Bakın bizi nasıl da uyarıyor..
Ve diyor ki;
“İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kâfirlerin kalplerini işte böyle mühürler.”
Kur’anın dostça uyarısına kulak verelim.
Yaşayalım.
Ve gece gündüz Allah’ın gerçek rahmetini ve şiddetli gazabını unutmayalım…
***
Çünkü insanoğlunun önünde iki yol var…
Ya Allah’ın rahmetine müstahak oluruz..Ya da Allah’ın gazabına müstahak oluruz.
İkisi de kazanılabilir.
Bu itibarla diyoruz ki;
Allah hepimize dosdoğru yolu sırat-ı müstakimi nasip eylesin.
Allah’ın Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz’e uyarısı gibi;
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..”
Bu emir ve ifade; bizim için de bir uyarıdır. Özellikle de bir derstir. Bu dersimizi hiç unutmayalım, daima okuyalım.
Yoksa ülke olarak badirelerden kendimizi kurtaramamış oluruz ki memleketin insanlarına çok ağır faturalar çıkar, aileler yok olup gider..
Depremler, musibetler, hastalıklar vücut bulur.. Ki yaşıyoruz görüyoruz… Onun için bu badirelerin hiçbiri rastgele olaylar değildir.
***
Velhasıl kelam… Kur’an bizi sık sık uyarıyor sevgili dostlar. Kendimize dönelim, sorgulayalım, öz eleştiri yapalım…
Hem tarihten, hem ecdattan örnekler alalım… O büyük insanlar nasıl yaşadılar, hangi zaferleri neyle kazandılar?
Osman Gaziler ve Fatihler gibi uzun bir ömür devletini yaşatan kahraman ecdadımızın yolundan çıkmayalım.
Şunun, bunun, çağdaş Amerika’nın (!), AB’nin veya Rusya’nın, ya da emperyalist vurguncu devletler dahil..
Onların, hegemonyasında olmayalım…
Aklımızı başımıza alalım. Sırat-ı müstakim bir yolumuz var, o da Kur’an çizgisidir ve bize gösterdiği yoldur.
ALLAH’IN ORDULARI
Evet, şu varlık âlemi, büyüklüğü nisbetinde muhteşem bir kışladır. Gökyüzündeki güneş, ay ve yıldızlar ise, Allah’ın askerleri. Bu kışlanın en hareketli bir bölümü, içinde yaşadığımız yerküresidir. Atmosferde meydana gelen fırtınalar, gök gürültüsü, şimşek ve yağmurlar, hava kuvvetlerinin bir bölümüdür. Kartaldan sineğe kadar sıralanan kuşlar sınıfı da, başka bir bölümü...
Denizlerdeki balinalardan yunuslara, köpek balıklarından hamsilere kadar binlerce canlı, deniz kuvvetlerinde yer alır.
Dikenli bitkilerden kadife tenli lâlelere, küçük fidanlardan dev çınar ağaçlarına ve ormandaki arslanlardan yer altındaki küçük karıncalara kadar yüzbinlerce hayvan cinsi de, kara kuvvetlerinin mensupları arasındadır. Allah’ın ordusundaki fertler ister küçük, ister büyük olsun, vazife yapmakta nazlanmazlar.
Mikro âlemdeki mikroorganizma ve virüsler, hayalimizin dahi alamayacağı kadar muazzam vazifeler görerek, o muhteşem ordunun merhametli kumandanına intisap etmekle nelerin yapılabileceğini ispat ederler.
Atomlar, tam bir itaat ve vazife anlayışı içersinde çalışır ve hadlerini zerre kadar dahi aşmayarak tayin edildikleri yerlerde harika fiillere mazhar olurlar.
Görmediğimiz âlemin sakinleri olan melekler, bu ordunun başka bir kısmıdır. Yaratılış olarak masum, Allah’ın emriyle iş gören ve asla isyan etmeyen nuranî varlıklar.
Hz. Âdem’den Peygamber Efendimiz’e (asm) kadar uzanan peygamberler silsilesi ve bunlara tâbi olan sıddıklar, şehitler ve salihler zümresi ise, bu ordunun en muhteşem kısmıdır.
Şimdi, Kur’an âyetlerinin ışığı altında ve varlık âlemi hakkındaki bilgi ve tecrübelerimizin yardımıyla, bu İlâhî orduyu daha yakından tanımaya insan ordusu ile başlayalım.
İNSAN ORDUSU
Kâinat Halıkı’nın en değerli, en nazlı, en niyazlı, fakat bazan da en âsi kulları bu sınıfta toplanmış.
Ve arz ordugâhının bu değerli askerleri, O yüce kumandanın tevhid bayrağını her yere dikmek gibi bir bayraktarlık vazifesiyle görevlendirilmiş. Fakat bu vazifesi çok önemli olduğundan, bütün şer güçler peşine düşmüş ve onu adım adım takip etmeye koyulmuş.
Maddî yönden mikroplar, onun vücud ülkesini tahrip etmeye ve vazifesini yapamaz duruma getirmeye çalışırken, mânevî yönden şeytanlar, insan üzerinde hâkimiyet kurmaya yönelmiş. Nefis, şeytanın bir casusu olarak onun bünyesine göz dikmiş.
Hırs, enaniyet, riya, heva ve heves gibi düşmanlar, kalp kalesinin zayıf noktalarından sızmayı hedef almış.
Şeytan, bu vesvese kuvvetlerini kalb üzerine gönderdiğinde kalbin yapabileceği şey, akıl mancınığına sarılmak ve O yüce kumandanın birliğine dair delil füzelerini, o şer güçlerin üzerine fırlatarak onları yok etmek oluyor. Ve bunu başardığı takdirde, rütbesi birden yükseltilerek meleklerin de üzerine çıkartılıyor.
VE İSLÂM ORDUSU...
İslâm ordusu, Hz. Âdem’den tâ Peygamberimize (asm) ve O’ndan da kıyamete kadar devam edecek olan nebîler, sıddıklar, şehitler ve salihler zümresinden meydana geliyor. Evet, Hz. Âdem’le başlayan insanlık tarihinde, insanların iki gruba ayrıldığı görülüyor:
1. Allah’ın gösterdiği yoldan giden peygamberler ve onlara tâbi olanlar.
2. Şeytanın gösterdiği yoldan gidip, nefis ve hevaya tâbi olanlar.
İnsanlık tarihi, bu iki grubun mücadele tarihidir.
Bu mücadele, Kur’ân’ın benzetmesiyle madenlerin birbirinden ayrışması mücadelesidir. Yani, Hz. Ebu Bekir gibi elmas ruhlu olanların, Ebu Cehil gibi kömür ruhlu olanlardan ayrılmasıdır. Bu mücadele esnasında bazan şeytanın orduları galip gibi görülse de, bu tamamen dış görünüş itibariyledir ve akan bir nehrin üzerindeki köpükler gibidir. (Ra’d suresi, 17) Köpük, sönmeye mahkûmdur. Su ise hedefine varacaktır. Firavun ve Nemrut gibilerin saltanat köpükleri hep sönmüş, zulmettikleri Müslümanlar ise, bir nehir gibi cennete akmışlardır.
İslâm ordusu, en büyük kumandam olan Hz. Muhammed (asm) kumandasında, sayıca kendinden kat kat fazla düşmanları mağlup ederek TEVHİD sancağını dünyanın her tarafında şerefle dalgalandırmıştır.
Son olarak bazı âyetlerin meâlleriyle mevzumuzu noktalayalım:
“Şeytanın grubunda olanlar hüsrana mahkûmdurlar.” (Mücâdele suresi, 19)
“Allah şöyle hüküm vermiştir: Celâlim hakkı için muhakkak ki, Ben ve peygamberlerim galip gelecektir.” (Mücâdele suresi, 21)
“İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Mücâdele suresi, 22)
“Şüphesiz Allah taraftarları galiplerin ta kendileridir.” (Mâide suresi, 56)
“Ordularımız, muhakkak galip gelecektir.” (Sâffât suresi, 173)
Peygamber Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicreti sırasında geceleyin yanında Hz. Ebu Bekir olduğu halde Sevr mağarasına sığındı.
Müşrikler kendisini takip ediyorlardı.
Mağarada korku dolu anlar yaşadılar.
Tevbe suresinin 40. ayetinde bu durum şöyle anlatılır: "Hani onlar mağaradaydılar; arkadaşına "Tasalanma!
Allah bizimle beraberdir" diyordu.
Derken Allah ona kendi katından bir güven duygusu indirdi, sizin göremediğiniz askerlerle onu destekledi."
SEKİNET
Bu ayetteki iki kavram dikkati çeker, ilki "güven duygusu"dur. Kur'an'da "sekinet" diye geçer. Mekke yönetimi, şehirden kaçan Hz. Peygamber'i ve arkadaşı Ebû Bekir'i ölü veya diri yakalayıp getirene 100 deve ödül verileceğini duyurdu. Onlar Sevr mağarasına sığınmışlardı. Hz. Peygamber'i aramaya çıkan bir grup mağaranın yakınına kadar gelmişlerdi; konuşmaları içeriden duyuluyordu ve ayakları görülüyordu. Eğilip baksalar belki kendilerini göreceklerdi. İşte bu sırada, Hz. Ebû Bekir "Ya Resulallah yaklaştılar, bizi görecekler!" dedi. Hz. Peygamber "Üzülme, Allah bizimle beraberdir.
Düşünsene, iki yoldaş ki Allah onların üçüncüsüdür, artık endişe edilir mi?" diye cevap verdi. Böylece Hz. Ebu Bekir sâkinleşti (sekinet).
Sekinet konusunda başka ayetler de vardır. Bunlarda Allah'ın Resûl-i Ekrem ile müminlerin üzerine ya da kalplerine huzur indirdiği belirtilir. Sekinet, şiddetli üzüntü veya korkudan sonra melekler vasıtasıyla veya başka yollarla kalplerin sükûn, huzur ve itminan bulması demek oluyor. Bir başka ifadeyle "sekinet" kulun kalbine inen ve onun korku ve endişelerini yenmesini sağlayan bir nur olarak açıklanmıştır. Buna içte doğan huzur ve güven duygusu da denebilir.
MANEVİ ORDULAR
Ayette geçen ikinci kavram "cünud" yani "askerler, ordular" ifadesidir.
Kur'an'da "sizin görmediğiniz askerler", "Allah'ın askerleri / orduları" şeklinde yer alır. Buna dair birçok yorumlar yapılmıştır. Mesela melekler, rüzgar, içe doğan olumlu duygular, ebabil kuşları, sivrisinek her türlü tabiat olayı Allah'ın askeri sayılır. Gerektiğinde Allah onları bir amaç için görevlendirebilir.
İslam tarihi kaynaklarında, Hicret sırasında Peygamber Efendimizi ve arkadaşını perdelemek üzere; Sevr mağarasının girişine bir örümceğin ağ örmüş olduğu ve oradaki bodur bir ağacın dalları arasında da bir güvercinin yuva yapıp yumurta bırakmış bulunduğu, bunun da müşriklerin Hz.
Peygamber ve Ebu Bekir'in mağarada olabilecekleri ihtimali üzerinde düşünmelerini engellediği kaydedilir.
Bu rivayetlerin doğruluğunu tartışanlar varsa da, Kur'an'da kesin olarak ifade edilen ilâhî yardımın zihinlerde canlandırılmasını sağladığı da bir gerçektir.
Allah'ın askerlerinin desteğine erebilmek için, buna layık olmak gerekir.
Durup dururken manevi yardım gelmez.
Kur'an bilgilerinden hareketle Hz.
Mevlana şunları yazar:
Yerin ve göğün bütün zerreleri imtihan sırasında Hakk'ın askeri olur.
Rüzgarı gördün mü Ad kavmine ne yaptı? Suyu gördün mü Nuh tufanında ne etti? Ebabil kuşları fillere neler yaptı? Sivrisinek Nemrud'un başını yedi. Göze 'ona sıkıntı ver' dese, göz ağrısı senin canını okur. Dişe 'bir zorluk göster' dese, bir bakarsın dişin yüzünden kulağın çekilir.
Fetih Suresinde “Göklerin ve yerin orduları, Allah’ın hükmünü yerine getirmek için görevlendirilmiştir” mealinde beyan edilen âyeti tefekkür ederken,çok boyutlu anlamlar içerdiğini fark edebiliyoruz.Semavat ve yer ifadelerini mikro ve makro düzeyde değerlendirebiliyoruz. Başka bir deyişle, bu ve benzer âyetlerin tümü, afakta ve enfüsümüzde her an cereyan etmektedirler.Gerek Tasavvufi veriler,gerekse bilimsel teknik gelişmeler bu tarz Kur’an verilerini açığa çıkarmada önemli roller oynamaktadırlar diyebiliriz.İlgili âyet örneklerinin zâhiri yönlerine değinecek olursak bazı değerlendirmelerimizi şöyle yapabiliriz:
Göklerde olarak ifade edilen orduları, farklı semavat katmanlarında görevli olan güçlü melekler temsil etmektedirler. Bunların en başında kapsam itibariyle Ruhul Âzâm gelmektedir ki bu ruh, sistemin oluşturucusu olan ana ruhtur. Bu ruhtan boyutsal bir şekilde diğer meleki kuvvetler oluşmuş ve hiyerarşik yapıda yerini almıştır.İliyyin mertebesini temsil eden meleklere Aliyyûn melekleri denilmektedir.Aliyyûn melekleri, yüce meleki güçlere sahip olarak bu hiyerarşik oluşum içerisinde en üst sınıftır. Bu melekler, vazifelerinde devamlı olduğu için Âdemi görmezler.İlâhi cemâlin güzelliğine gark olmuşlardır âdeta. Allah’a yakiyn elde eden Kerrubiyûn melekleri de önemli bir sınıfı teşkil eder.Esasında tüm meleklerde kurbiyet söz konusudur, fakat bunlarda akrebiyet daha fazladır.Keza, Hazire i Kuds tâbir edilen melekler dahi önemli bir başka sınıfı oluşturur. Neticede, semâlardaki tüm meleki kuvvetler, insanın özündeki meleki kuvvetlerin dış âlemdeki tezâhürleridir.Yine nur kökenli cin sınıfı varlıklar da farklı bir sınıf olarak bu hiyerarşinin içinde yer alırlar.Melekler gibi gizli özelliklerinden ötürü fark edilmezler.Ekseriyetle İblis’e yakındırlar.Melekler ise insani hakikate yakındır.Benzer şekilde arzda da melaike ve cin sınıfı görevlidir.Özellikle cinler, arzın yedi katmanında konuşlanmışlardır.Zulmâni âlemlerin sakinleridirler.İnsana zarar verebilecek düzeyde potansiyelleri güçlü olan bu varlıklar, insanın mânevi gelişiminde bir motor güç teşkil eder.Özellikle kişinin mânevi çalışmalarında bilincinde açığa çıkarak onları saptırmak isterler.Korunma dualarıyla oluşturduğumuz meleki kuvvelerle onların tesirlerini önlemiş oluruz.Şimdi gelelim, insandaki enfüsi tezâhürlere:
Bildiğimiz üzere semâvat,bilinç katmanlarımız arz ise fizik bedenimiz olarak anlaşılır.Evrende olduğu gibi enfüsümüzde de meleki kuvvetler vardır.Bu enfüsi güçlerin semâvi(şuursal) olanları olduğu gibi,arzi (bedensel) olanları da söz konusudur.Yedi kat göğün ve misli olan yerin yaratılıp emrin aralarında nâzil olması âyetinde olduğu üzere evren ve insandaki meleki oluşumlar sürekli bir iletişim hâlindedir.Semâvattan ve yıldız sistemlerinden gelen kozmik etkiler şuur semâmızda yerini almaktadır. Şuurumuzda sürekli değişimler ve dönüşümler oluşturmaktadır. Şuurumuz, bilgi ve yeni mânâların oluşumu noktasında sürekli beslenmektedir.Arz dediğimiz yeryüzünde açığa çıkanlar ise beden boyutumuzla irtibatlıdır.Fizyolojik ihtiyaçlar noktasında beslenmektedir.Bedenimiz de böylelikle sürekli yenilenmektedir.Mikro boyuta indiğimizde ise bambaşka oluşumlar gözlemleriz.Örneğin, kanımızdaki alyuvar ve akyuvarlar da kendi programlarına göre vazife yaparlar.Sperm ordusu da sürekli görevdedir.Birtakım bakteri ve mikroorganizmalar da kendi çapında bir ordudur.Hücreler ve kromozomlar keza öyledir.Hepsi de tek bir sistemin entegrasyon içinde faaliyet gösteren bölümleridir.Tıpkı bir dişlinin çarkları gibi birbirleriyle ilintili ve iletişimdedir.
Kur’an tilaveti ve belirli esma zikirleri çalışmalarıyla insanın enfüsünde melekler ordusu oluşmaktadır.Melekler, mânâdaki görülmeyen hücreler ordusudur.Bu melekler ordusu enfüsümüzdeki sufli tesirleri etkisiz duruma getirmektedir. Böylece her iki ordu da görevini yerine getirmiş olur. Rabbin ordularını sadece kendisi bilir, takdir eder ve değerlendirir.Alim ve Hakiym isimleri boyutundan ilim ve hikmetinin oluşumlarını seyreder.
Yeryüzünde önemli olayların oluşumunda görevli olan Ricâli Gayb da âyette geçen ordu sınıfına dahil bulunmaktadır.Semâvi ve kozmik tesirleri belirli kişilere ve mekanlara kanalize ederek Rabbin hükmünü icra ederler. Bunların madde planındaki uzantısını da dünya genelindeki ileri gelen devlet ricalleri ve ülkelerin orduları teşkil eder. Dikkât edersek ilgili âyette göklerin ve yerin orduları ifadesinde bir sınırlama söz konusu değildir.Bu da gösteriyor ki mikrodan makro plana kadar her şey Rabbin hükmündedir ve dileğinin gerçekleşmesi noktasında vazifelidir.Siz buna ister Cengiz’in ordusu; isterseniz Hitler’in ordusu; isterseniz Selahaddin’in ordusu; isterseniz Haçlı ordusu;isterseniz Süleyman’ın ordusu deyin; isterseniz karıncalar ordusu;isterseniz çekirgeler ordusu;isterseniz sahabeler ordusu; isterseniz melekler ve şehitler ordusu;isterseniz ifritler ordusu; isterseniz Zülkarneynin ordusu; isterseniz yıldızlar ve galaksiler ordusu deyin, âyetteki geneli ifade eden anlam kapsamını daraltamaz ve sınırlayamazsınız.
Çünki sonsuz ve sınırsız varlık hiçbir şekilde sınırlanamaz.Dolayısıyla sonuç değişmeyecektir.Belki de evrenin değişik boyutlarında daha nice gizli vazifeli ordular var kim bilir!
Sonuç olarak, ordu ifadesiyle yerini bulan Kudret sıfatı tezahürlerinin her biri gerçekte tek bir gücün açığa çıkışıdır.GÖKLERDE VE YERDEKİ BÜTÜN ORDULAR ALLAH’IN HÜKMÜNÜ YERİNE GETİRMEK İÇİN VAZİFELENDİRİLMİŞTİR.
Allah'ın Sekînet İndirdiği Kalpler
Sekînet sözlükte “vakar, huzur ve emniyet” diye tarif edilirken ‘peygamberlerle Allah’ın velî kullarının kalplerine iner’ diye not düşülmüş. Herhalde bu bir sınırlama değil, değerini bildirmedir. Çünkü onların izinden yürümeye ve hâlleriyle hâllenmeye, hiç bir zaman olmadığı kadar ihtiyacımız var.
Fetih sûresinde şöyle buyruluyor: “Îmânlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekînet indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.”[1]
Burada zikredilen sekînet, sükûn ve huzûr demektir. Kalbin görüp idrâk ettiği açık delîller sebebiyle huzûra ermesi demektir. Düşünce ve endişelerden sıyrılıp itmînâna ermesi demektir. Bu makama erişen mü’minin kalbindeki ilimler kesinlik ifade eder ve böylece sahibini endişelerden sâlim kılar. Nitekim burada ele aldığımız âyet-i kerîme Hudeybiye Musâlahası esnasında nâzil olunca mü’minlerin kalplerini huzûr ve sükûnet kaplamıştır.
"ÜZÜLME, ALLAH BİZİMLE BERABERDİR"
Tevbe sûresinde beriltildiği üzere; hicret esnasında sığındıkları mağaranın kapısına kadar müşriklerin gelmesiyle endişeye kapılan Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine de, Efendimiz (s.a.v.)’in “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.”[2] demesiyle sekînet inmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetine bir yol gösteriyor ki orada sekînetin yeri, sadece darlık ve endişe anlarıyla sınırlı değildir. Bilakis bütün hayatı kuşatacak bir huzur limanıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.); “Allah Teâlâ’yı anmak için toplanan kimseleri meleklerin kuşatacağını, üzerlerine ilâhî rahmet ve sekînet ineceğini”[3] bildiriyor.
Dipnotlar: 1) Bkz; 48/4. 2) Tevbe sûresi, 9/40. 3) Müslim, Zikir, 25.
Doğru yolda olmanın şartları
Sual: Çeşitli cemaatler, birbirlerinden farklı şeyler söylüyorlar, birinin helal dediğine diğeri haram diyor, birinin sünnet dediğine diğeri bid'at diyor. Hangi cemaat daha uygundur?
CEVAP
Hadis-i şeriflerde, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak ve salihleri sevip onlarla beraber olmaya çalışmak, onlardan ayrılmamak emrediliyor. Doğru yolda olmanın şartları vardır. Bunların bazılarını maddeler halinde bildirelim:
1- Tek hak din İslamiyet’tir.
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
2- Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah üzere olmalı.
Üç hadis-i şerif meali:
(İnsan, dünyada kimi seviyorsa, ahirette onun yanında olacaktır.) [Buhari]
(İmanın temeli, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.) [Ebu Davud]
(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiçbir ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!) [Ey Oğul İlm.]
3- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmeli.
Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Bunlardan 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.) [Tirmizi, İbni Mace]
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
(İtikad edilecek [inanılacak] şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da amelde [ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa, tevbeyle ve belki tevbesiz de affedilebilir. Cehenneme girse de, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı düzeltmektir.) [1/193]
4- Sünnetlere uyup, bid’atlerden uzak durmalı:
Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki, din noksan değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]
Dini noksan sanıp, tamamlamaya çalışmak, bu âyete inanmamak olur. (1/260)
5- Dört hak mezhepten birinde bulunmalı.
Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
Bugün her müslümanın dört mezhepten birinde bulunması şarttır. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ü Muhtar haşiyesi)
Muhammed Hadimi hazretleri buyurdu ki:
Edille-i şeriyyenin dört olması, müctehidler içindir. Mukallidler, yani dört mezhepten birinde olanlar için delil, senet, bulunduğu mezhebin hükmüdür. (Berika)
6- Dinde nakli esas almalı.
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Fıkıh kitaplarına uymayan bilgiler yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir. İslam bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerime veya hadis-i şerif okuyup da, bunlara kendi kafasına, kendi görüşüne göre mana verenlere İslam âlimi denmez. Ne kadar yaldızlı, parlak söyleseler ve yazsalar da, hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına ve bunların yazdığı fıkıh kitaplarına uymayan sözleri ve yazıları Allahü teâlâ beğenmez. İlham ve şahsi görüş, kesinlikle delil olmaz. Dinde nakil esastır. Hazret-i Ali buyuruyor ki:
(Din, akıl ve görüş ile olsaydı, mestin üstünü değil, altını meshederdim.) [Ebu Davud]
Netice: Şahıslar, kitaplar, cemaatler, gruplar için, bizim iyi veya kötü dememiz ölçü olmaz. Yani biz iyi deyince iyi olmazlar, biz kötü deyince de kötü olmazlar. Şahıs ismi, kitap ismi, grup ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü İmam-ı Rabbani hazretleri veriyor:
(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşüyle, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]
Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.
Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.
Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]
Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, (Yâ Rabbi kimler doğru yolda ise, senin rızan kimlerleyse, bana onları sevmeyi, onlarla beraber olmayı nasip eyle) diye dua etmelidir. Eğer doğru yolda ise, duanın bir zararı olmaz. Yanlış yolda ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Böyle dua etmekten çekinmemelidir.
Doğruyu bulmak
Sual: Bir arkadaş, (Ben de Ehl-i sünnet kitaplarını okuyorum, sen yanlış anlıyorsun) diyerek birkaç konuda farklı şeyler söyledi. Hangimizin doğru anladığını nasıl tespit ederiz?
CEVAP
Okuduğu kitabı doğru anlamak önemlidir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Herkes, (Ya Rabbi! Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Razı olduğun, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup, doğru olarak anlamayı nasip eyle!) diye ihlâsla dua etmeli, Allahü teâlânın sözüne güvenmelidir. Cenab-ı Hak ona muhakkak doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]
Yanlış bilgi edinmek
Sual: Dini bilgiler öğrenmek için, herkes farklı kişilere soruyor. Yahut rastgele kitaplardan bilgi alıyorlar. Öğrendikleri yer yanlış bilgi veriyorsa, öğrenenler de sorumlu olur mu? Suç, cevap verenin veya kitabın olmaz mı?
CEVAP
Suç, cevap verenin veya kitabın olsa da, yanlış bilgi öğrenen sorumluluktan kurtulamaz. Bir de, ihtiyata riayet etmek gerekir. Bir iş için, nakli esas alan kitabın biri haram, öteki de helal diyorsa, haram olduğunda şüphe olur, o işi yapmamak gerekir. Doğru kitaptan öğrenilirse, böyle bir şeye lüzum kalmaz. Nakli esas alsa da, yetkili, icazetli âlimlerin yazmadığı kitaplara itibar edilmez. Doğru yolu, doğru kitabı bulmak için de, dua etmek gerekir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Cenab-ı Hak böyle samimiyetle yalvarana muhakkak doğru yolu gösterir. Doğru yoldayım diye inat ederek dua etmeyen de, elbette yaptıklarından sorumlu olur.
Kalb dönektir
Sual: İnsan, bugün iyi bildiği şeyi sonra kötü bilebiliyor, kötü bildiği şeyi başka zaman iyi bilebiliyor. Bakıyor insanların çoğunluğu bir yolu benimsiyor, çoğunluk böyle düşünüyor diye, o da aynı şeyi kabul edebiliyor. Bir yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu nasıl anlayacağız?
CEVAP
Çoğunluğun doğru yolda olduğunu sanmak çok yanlıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.) [Enam 116]
Çok kimse bu yolda gidiyor diye, o yolun doğru olduğu anlaşılmaz. Dünyada Müslümanlar az, dinsizler daha çoktur. Dinsizlik çok diye dinsizlik doğrudur denmez.
Bir kimse, bugün iyi bildiğini yarın kötü bilebilir. Bu kalbin özelliğindendir. Kalb iyiye veya kötüye dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Ondokuzcu kişilerin uydukları bozuk dinin, Reşat Halife’den sonraki liderine, bir gazeteci, (On sene önce, başka düşünüyor, başka şekilde inanıyordun, on sene sonra bu fikrinden de dönmeyeceğini nereden bilelim?) demişti.
Kalbimizin dönmemesi için dua etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, Müslümanlıktan ayırma!) [Tirmizi]
Kalbimizin kötüye dönmemesi için hadis-i şerifte bildirildiği gibi dua etmelidir.
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]
Hâşâ Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. O hâlde yukarıda bildirildiği gibi dua etmelidir.
Sapıklıkta birleşilir mi?
Sual: Allahü teâlâ, (İnsanların çoğuna uyan sapıtır) buyuruyor. Peygamberimiz, (Âlimlerin çoğuna uyan kurtulur, âlimler sapıklıkta birleşmez) buyuruyor. Günümüzde Müslümanım diyenler çeşitli cemaatlere, çeşitli fırkalara bölünmüştür. Yalnız Kur'an diyenler var, Ondokuzcular var, Selefiyeciler var, Vehhabiler var, İbni Sebeciler var, mezhepsizler var, gayrimüslimler de Cennete gidecek diyenler var, hocamız Mehdi veya resul diyenler var, kendisinin Mehdi olduğunu söyleyenler var, gayri İslami idarelere şer’i idare diyenler var, tek doğru biziz diyenler var. Var da var. Bunların hangisinin doğru olduğu nasıl bilinir? İkincisi bütün gruplar bir grubun aleyhinde olsalar o grubun mutlaka yanlış olduğu anlaşılır mı?
CEVAP
Bu ümmetin 73 parçaya bölüneceği sadece bir fırkanın doğru olduğu, bu fırkanın da Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğu açıkça bildirilmiştir. Her fırka, sapık olmalarına rağmen, biz Ehl-i sünnetiz derse, doğruyu da biz bilemiyorsak, o zaman (Ya Rabbi bu cemaatlerin içinde doğrusu hangisiyse bana onu nasip et) diye dua edilirse Allahü teâlânın ona doğru yolu göstereceği âyet-i kerimelerle sabittir. Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. Ona mutlaka doğruyu herhangi bir şekilde gösterir.
Bütün dalalet fırkaları bir konu üzerinde birleşse, hak olan tek fırkanın yolunun yanlış olduğu anlaşılmaz. Bütün cemaatler, bütün fırkalar namaz üç vakit dese, doğru olan fırka da beş vakittir dese, (Bütün cemaatler böyle söylüyor) diyerek namazın üç vakit olduğu söylenemez. Bütün gruplar çalgı helâl dese, çalgı helâl olmaz. Her devirde, her zaman kıyamete kadar doğru olan bir grubun, bir cemaatin olacağını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetimden doğru bir grup, hak üzere devamlı bulunur.) [Buhari]
Bu doğru olan, hak olan grubu dua ederek bulmaya çalışmalıdır.
72 sapık fırkanın hak olana saldırması yadırganmaz, ama Ehl-i sünnet görünüp, Ehl-i sünnete saldıranlar yadırganmaz mı? Bugün Ehl-i sünnete diğer bütün gruplar saldırıyor. Saldıran bu sapık grupların birbirlerine düşmanlıkları vardır, ancak, hepsinin ortak yönü Ehl-i sünnete düşman olmalarıdır.
Görüldüğü gibi, gayrimüslimler, Müslümanlığa saldırmakta birleşiyorlar. Sapık gruplar da, tek doğru olan fırkaya saldırmakta birleşiyorlar. Sapıkların birleşmesini, Müslümanların birleşmesi olarak kabul etmek ahmaklık olur.
Eshâb-ı kiramın yolunda birleşmeli
Sual: Zamanımızda Müslümanlar paramparça olmuş durumdadır. Herkes birleşmeli diyor, peki nerede birleşmelidir?
Cevap: Allahü teâlânın, kullarına merhameti pek çoktur. Bütün insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamalarını ve öldükten sonra da, nimetler, lezzetler içinde sonsuz kalmalarını istiyor. Bu saadetlere kavuşabilmek için iman etmelerini, Müslüman olmalarını, Peygamberi Muhammed aleyhisselamın ve Onun Eshâbının yolunda birleşmelerini, birbirlerini sevmelerini, yardımlaşmalarını emrediyor. Peygamber efendimiz;
(Karanlık gecelerde, yıldızlar yol gösterdikleri gibi, Eshâbım da, saadet yolunu göstermektedirler. Herhangisinin sözlerine tabi olursanız, saadete kavuşursunuz) buyurdu.
Eshâb-ı kiramın hepsi, Kur'ân-ı kerimi, Resûlullah efendimizden öğrendiler. Öğrendiklerini, gittikleri yerlere yaydılar. Resûlullah efendimizden işittiklerine kendi düşüncelerini karıştırmadılar. İslâm âlimleri, Eshâb-ı kiramdan işittiklerini kitaplara yazdılar. Bu âlimlere Ehl-i sünnet âlimleri denir. Sonradan gelen ve kendilerini âlim zannedenlerden bazıları, eski Yunan filozoflarından, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve bilhassa İngiliz casuslarının yalanlarından ve kendi zamanlarındaki fen bilgilerinden, kafalarında hasıl olan düşüncelerini ekleyerek, yeni din bilgileri ortaya çıkardılar. İslâm âlimi olarak konuşup, İslâmiyeti içeriden yıkmaya çalıştılar. Bunlara Zındık denir. Bunlardan manaları açık olan âyetleri ve hadîs-i şerifleri değiştirenler Kâfir oldu. Manaları açık olmayanlara yanlış mana verenlere Bidat fırkaları denildi. Müslüman ismini taşıyan birçok bozuk bidat fırkası meydana geldi. İngilizler, bundan istifade ederek, küfür ve bidat fırkaları meydana çıkararak, hakiki Müslümanlığı yok etmeye çalışıyorlar.
İslâmiyet, bozulmadan devam edecektir
Sual: Zamanımızda İslâmiyeti bozmak, yok etmek isteyenler, önceki asırlara göre daha da çoğalmıştır. Böyle din düşmanlarının çalışması, İslâmiyeti yok edebilir mi?
Cevap: Din bilgilerinin kıyamete kadar bozulmadan devam edeceğini, hem Kur'ân-ı kerim, hem de hadis-i şerifler, haber veriyor. Nitekim Hicr suresinin 9. âyet-i kerimesinde mealen;
(Bu Kur'ânı, sana ben indirdim. Onu elbette ben koruyacağım) buyuruldu. Yani, kâfirler, Onu değiştiremeyecek ve asla Onun nurunu söndüremeyeceklerdir buyuruldu. Hak, doğru yol üzere olan bir cemaat, kıyamete kadar devam edecektir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zaman bulunacaktır. Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz. Bunlar, Allahü teâlânın takdir ettiği saate kadar, işlerini yapacaktır.)
Her yüz senede bir, bu dini kuvvetlendiren âlimler yaratılacaktır. Yetmişiki fırka meydana çıktı, itikadı bozulanlar çoğaldı. Ehl-i sünnet de, cahiller, fasıklar da çoktur. Fakat, hak üzere olan da vardır. Din, ilk asırda olduğu gibi, safiyetini muhafaza etmektedir. Mişkât-ül-mesâbîhde Sevbân hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte;
(Bir zaman gelecek, ümmetimden bir kısmı müşriklere katılacak. Onlar gibi, putlara tapacak. Yalancılar çıkacak. Kendilerini Peygamber sanacaklar. Halbuki, ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunacaktır. Onlara karşı olanlar Allahın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamayacaktır) buyuruldu.
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, dinde reformcular, zındıklar, bu dini, kıyamete kadar, hiçbir zaman bozamayacaklardır. Dünyanın her yerindeki kütüphanelerde bulunan İslâm kitapları arasında bozuk, yıkıcı, bölücü olanları pek çok ve her gün çoğalmakta ise de, bunlar arasında doğru olanları da vardır. Bunlar hiçbir zaman yok olmayacak ve hiçbir kimse yok edemeyecektir. Bunlar, Allahü teâlânın hıfzı, koruması ve emanı altındadırlar. Bu kitapları arayıp, bulup, okuyup saadete kavuşanlara müjdeler olsun.
Sual: Çeşitli cemaatler, birbirlerinden farklı şeyler söylüyorlar, birinin helal dediğine diğeri haram diyor, birinin sünnet dediğine diğeri bid'at diyor. Hangi cemaat daha uygundur?
CEVAP
Hadis-i şeriflerde, Ehl-i sünnet vel cemaat itikadında olmak ve salihleri sevip onlarla beraber olmaya çalışmak, onlardan ayrılmamak emrediliyor. Doğru yolda olmanın şartları vardır. Bunların bazılarını maddeler halinde bildirelim:
1- Tek hak din İslamiyet’tir.
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
2- Hubb-i fillah ve buğd-ı fillah üzere olmalı.
Üç hadis-i şerif meali:
(İnsan, dünyada kimi seviyorsa, ahirette onun yanında olacaktır.) [Buhari]
(İmanın temeli, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.) [Ebu Davud]
(Cebrail aleyhisselam gibi ibadet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiçbir ibadetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!) [Ey Oğul İlm.]
3- Ehl-i sünnet vel cemaate uygun itikad etmeli.
Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılır. Bunlardan 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir.) [Tirmizi, İbni Mace]
İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
(İtikad edilecek [inanılacak] şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İtikad doğru olup da amelde [ibadetleri yapmakta, haramlardan kaçmakta] gevşeklik olursa, tevbeyle ve belki tevbesiz de affedilebilir. Cehenneme girse de, sonunda yine kurtulur. İşin aslı, temeli itikadı düzeltmektir.) [1/193]
4- Sünnetlere uyup, bid’atlerden uzak durmalı:
Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki, din noksan değildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bugün sizin için dininizi ikmâl eyledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]
Dini noksan sanıp, tamamlamaya çalışmak, bu âyete inanmamak olur. (1/260)
5- Dört hak mezhepten birinde bulunmalı.
Ahmed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
Bugün her müslümanın dört mezhepten birinde bulunması şarttır. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ü Muhtar haşiyesi)
Muhammed Hadimi hazretleri buyurdu ki:
Edille-i şeriyyenin dört olması, müctehidler içindir. Mukallidler, yani dört mezhepten birinde olanlar için delil, senet, bulunduğu mezhebin hükmüdür. (Berika)
6- Dinde nakli esas almalı.
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Fıkıh kitaplarına uymayan bilgiler yanlıştır. Bunlara bağlanmak caiz değildir. İslam bilgilerini öğrenmeden, bilmeden, âyet-i kerime veya hadis-i şerif okuyup da, bunlara kendi kafasına, kendi görüşüne göre mana verenlere İslam âlimi denmez. Ne kadar yaldızlı, parlak söyleseler ve yazsalar da, hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına ve bunların yazdığı fıkıh kitaplarına uymayan sözleri ve yazıları Allahü teâlâ beğenmez. İlham ve şahsi görüş, kesinlikle delil olmaz. Dinde nakil esastır. Hazret-i Ali buyuruyor ki:
(Din, akıl ve görüş ile olsaydı, mestin üstünü değil, altını meshederdim.) [Ebu Davud]
Netice: Şahıslar, kitaplar, cemaatler, gruplar için, bizim iyi veya kötü dememiz ölçü olmaz. Yani biz iyi deyince iyi olmazlar, biz kötü deyince de kötü olmazlar. Şahıs ismi, kitap ismi, grup ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü İmam-ı Rabbani hazretleri veriyor:
(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşüyle, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]
Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.
Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.
Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]
Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, (Yâ Rabbi kimler doğru yolda ise, senin rızan kimlerleyse, bana onları sevmeyi, onlarla beraber olmayı nasip eyle) diye dua etmelidir. Eğer doğru yolda ise, duanın bir zararı olmaz. Yanlış yolda ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Böyle dua etmekten çekinmemelidir.
Doğruyu bulmak
Sual: Bir arkadaş, (Ben de Ehl-i sünnet kitaplarını okuyorum, sen yanlış anlıyorsun) diyerek birkaç konuda farklı şeyler söyledi. Hangimizin doğru anladığını nasıl tespit ederiz?
CEVAP
Okuduğu kitabı doğru anlamak önemlidir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Herkes, (Ya Rabbi! Dinimi doğru olarak öğrenmek istiyorum. Razı olduğun, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup, doğru olarak anlamayı nasip eyle!) diye ihlâsla dua etmeli, Allahü teâlânın sözüne güvenmelidir. Cenab-ı Hak ona muhakkak doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]
Yanlış bilgi edinmek
Sual: Dini bilgiler öğrenmek için, herkes farklı kişilere soruyor. Yahut rastgele kitaplardan bilgi alıyorlar. Öğrendikleri yer yanlış bilgi veriyorsa, öğrenenler de sorumlu olur mu? Suç, cevap verenin veya kitabın olmaz mı?
CEVAP
Suç, cevap verenin veya kitabın olsa da, yanlış bilgi öğrenen sorumluluktan kurtulamaz. Bir de, ihtiyata riayet etmek gerekir. Bir iş için, nakli esas alan kitabın biri haram, öteki de helal diyorsa, haram olduğunda şüphe olur, o işi yapmamak gerekir. Doğru kitaptan öğrenilirse, böyle bir şeye lüzum kalmaz. Nakli esas alsa da, yetkili, icazetli âlimlerin yazmadığı kitaplara itibar edilmez. Doğru yolu, doğru kitabı bulmak için de, dua etmek gerekir. Allahü teâlâ, dinini doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Cenab-ı Hak böyle samimiyetle yalvarana muhakkak doğru yolu gösterir. Doğru yoldayım diye inat ederek dua etmeyen de, elbette yaptıklarından sorumlu olur.
Kalb dönektir
Sual: İnsan, bugün iyi bildiği şeyi sonra kötü bilebiliyor, kötü bildiği şeyi başka zaman iyi bilebiliyor. Bakıyor insanların çoğunluğu bir yolu benimsiyor, çoğunluk böyle düşünüyor diye, o da aynı şeyi kabul edebiliyor. Bir yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu nasıl anlayacağız?
CEVAP
Çoğunluğun doğru yolda olduğunu sanmak çok yanlıştır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.) [Enam 116]
Çok kimse bu yolda gidiyor diye, o yolun doğru olduğu anlaşılmaz. Dünyada Müslümanlar az, dinsizler daha çoktur. Dinsizlik çok diye dinsizlik doğrudur denmez.
Bir kimse, bugün iyi bildiğini yarın kötü bilebilir. Bu kalbin özelliğindendir. Kalb iyiye veya kötüye dönebilecek şekilde yaratılmıştır. Ondokuzcu kişilerin uydukları bozuk dinin, Reşat Halife’den sonraki liderine, bir gazeteci, (On sene önce, başka düşünüyor, başka şekilde inanıyordun, on sene sonra bu fikrinden de dönmeyeceğini nereden bilelim?) demişti.
Kalbimizin dönmemesi için dua etmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, Müslümanlıktan ayırma!) [Tirmizi]
Kalbimizin kötüye dönmemesi için hadis-i şerifte bildirildiği gibi dua etmelidir.
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]
Hâşâ Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. O hâlde yukarıda bildirildiği gibi dua etmelidir.
Sapıklıkta birleşilir mi?
Sual: Allahü teâlâ, (İnsanların çoğuna uyan sapıtır) buyuruyor. Peygamberimiz, (Âlimlerin çoğuna uyan kurtulur, âlimler sapıklıkta birleşmez) buyuruyor. Günümüzde Müslümanım diyenler çeşitli cemaatlere, çeşitli fırkalara bölünmüştür. Yalnız Kur'an diyenler var, Ondokuzcular var, Selefiyeciler var, Vehhabiler var, İbni Sebeciler var, mezhepsizler var, gayrimüslimler de Cennete gidecek diyenler var, hocamız Mehdi veya resul diyenler var, kendisinin Mehdi olduğunu söyleyenler var, gayri İslami idarelere şer’i idare diyenler var, tek doğru biziz diyenler var. Var da var. Bunların hangisinin doğru olduğu nasıl bilinir? İkincisi bütün gruplar bir grubun aleyhinde olsalar o grubun mutlaka yanlış olduğu anlaşılır mı?
CEVAP
Bu ümmetin 73 parçaya bölüneceği sadece bir fırkanın doğru olduğu, bu fırkanın da Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğu açıkça bildirilmiştir. Her fırka, sapık olmalarına rağmen, biz Ehl-i sünnetiz derse, doğruyu da biz bilemiyorsak, o zaman (Ya Rabbi bu cemaatlerin içinde doğrusu hangisiyse bana onu nasip et) diye dua edilirse Allahü teâlânın ona doğru yolu göstereceği âyet-i kerimelerle sabittir. Allahü teâlâ verdiği sözden dönmez. Ona mutlaka doğruyu herhangi bir şekilde gösterir.
Bütün dalalet fırkaları bir konu üzerinde birleşse, hak olan tek fırkanın yolunun yanlış olduğu anlaşılmaz. Bütün cemaatler, bütün fırkalar namaz üç vakit dese, doğru olan fırka da beş vakittir dese, (Bütün cemaatler böyle söylüyor) diyerek namazın üç vakit olduğu söylenemez. Bütün gruplar çalgı helâl dese, çalgı helâl olmaz. Her devirde, her zaman kıyamete kadar doğru olan bir grubun, bir cemaatin olacağını Peygamber efendimiz bildirmiştir. Bir hadis-i şerif meali:
(Ümmetimden doğru bir grup, hak üzere devamlı bulunur.) [Buhari]
Bu doğru olan, hak olan grubu dua ederek bulmaya çalışmalıdır.
72 sapık fırkanın hak olana saldırması yadırganmaz, ama Ehl-i sünnet görünüp, Ehl-i sünnete saldıranlar yadırganmaz mı? Bugün Ehl-i sünnete diğer bütün gruplar saldırıyor. Saldıran bu sapık grupların birbirlerine düşmanlıkları vardır, ancak, hepsinin ortak yönü Ehl-i sünnete düşman olmalarıdır.
Görüldüğü gibi, gayrimüslimler, Müslümanlığa saldırmakta birleşiyorlar. Sapık gruplar da, tek doğru olan fırkaya saldırmakta birleşiyorlar. Sapıkların birleşmesini, Müslümanların birleşmesi olarak kabul etmek ahmaklık olur.
Eshâb-ı kiramın yolunda birleşmeli
Sual: Zamanımızda Müslümanlar paramparça olmuş durumdadır. Herkes birleşmeli diyor, peki nerede birleşmelidir?
Cevap: Allahü teâlânın, kullarına merhameti pek çoktur. Bütün insanların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamalarını ve öldükten sonra da, nimetler, lezzetler içinde sonsuz kalmalarını istiyor. Bu saadetlere kavuşabilmek için iman etmelerini, Müslüman olmalarını, Peygamberi Muhammed aleyhisselamın ve Onun Eshâbının yolunda birleşmelerini, birbirlerini sevmelerini, yardımlaşmalarını emrediyor. Peygamber efendimiz;
(Karanlık gecelerde, yıldızlar yol gösterdikleri gibi, Eshâbım da, saadet yolunu göstermektedirler. Herhangisinin sözlerine tabi olursanız, saadete kavuşursunuz) buyurdu.
Eshâb-ı kiramın hepsi, Kur'ân-ı kerimi, Resûlullah efendimizden öğrendiler. Öğrendiklerini, gittikleri yerlere yaydılar. Resûlullah efendimizden işittiklerine kendi düşüncelerini karıştırmadılar. İslâm âlimleri, Eshâb-ı kiramdan işittiklerini kitaplara yazdılar. Bu âlimlere Ehl-i sünnet âlimleri denir. Sonradan gelen ve kendilerini âlim zannedenlerden bazıları, eski Yunan filozoflarından, Yahudilerden, Hristiyanlardan ve bilhassa İngiliz casuslarının yalanlarından ve kendi zamanlarındaki fen bilgilerinden, kafalarında hasıl olan düşüncelerini ekleyerek, yeni din bilgileri ortaya çıkardılar. İslâm âlimi olarak konuşup, İslâmiyeti içeriden yıkmaya çalıştılar. Bunlara Zındık denir. Bunlardan manaları açık olan âyetleri ve hadîs-i şerifleri değiştirenler Kâfir oldu. Manaları açık olmayanlara yanlış mana verenlere Bidat fırkaları denildi. Müslüman ismini taşıyan birçok bozuk bidat fırkası meydana geldi. İngilizler, bundan istifade ederek, küfür ve bidat fırkaları meydana çıkararak, hakiki Müslümanlığı yok etmeye çalışıyorlar.
İslâmiyet, bozulmadan devam edecektir
Sual: Zamanımızda İslâmiyeti bozmak, yok etmek isteyenler, önceki asırlara göre daha da çoğalmıştır. Böyle din düşmanlarının çalışması, İslâmiyeti yok edebilir mi?
Cevap: Din bilgilerinin kıyamete kadar bozulmadan devam edeceğini, hem Kur'ân-ı kerim, hem de hadis-i şerifler, haber veriyor. Nitekim Hicr suresinin 9. âyet-i kerimesinde mealen;
(Bu Kur'ânı, sana ben indirdim. Onu elbette ben koruyacağım) buyuruldu. Yani, kâfirler, Onu değiştiremeyecek ve asla Onun nurunu söndüremeyeceklerdir buyuruldu. Hak, doğru yol üzere olan bir cemaat, kıyamete kadar devam edecektir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zaman bulunacaktır. Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz. Bunlar, Allahü teâlânın takdir ettiği saate kadar, işlerini yapacaktır.)
Her yüz senede bir, bu dini kuvvetlendiren âlimler yaratılacaktır. Yetmişiki fırka meydana çıktı, itikadı bozulanlar çoğaldı. Ehl-i sünnet de, cahiller, fasıklar da çoktur. Fakat, hak üzere olan da vardır. Din, ilk asırda olduğu gibi, safiyetini muhafaza etmektedir. Mişkât-ül-mesâbîhde Sevbân hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte;
(Bir zaman gelecek, ümmetimden bir kısmı müşriklere katılacak. Onlar gibi, putlara tapacak. Yalancılar çıkacak. Kendilerini Peygamber sanacaklar. Halbuki, ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunacaktır. Onlara karşı olanlar Allahın emri gelinceye kadar, onlara zarar yapamayacaktır) buyuruldu.
Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, dinde reformcular, zındıklar, bu dini, kıyamete kadar, hiçbir zaman bozamayacaklardır. Dünyanın her yerindeki kütüphanelerde bulunan İslâm kitapları arasında bozuk, yıkıcı, bölücü olanları pek çok ve her gün çoğalmakta ise de, bunlar arasında doğru olanları da vardır. Bunlar hiçbir zaman yok olmayacak ve hiçbir kimse yok edemeyecektir. Bunlar, Allahü teâlânın hıfzı, koruması ve emanı altındadırlar. Bu kitapları arayıp, bulup, okuyup saadete kavuşanlara müjdeler olsun.
Tasavvuf ehli olmak için
Sual: Eskiden dini doğru öğrenmek için, bir mürşid-i kâmile tâbi olup, onun bildireceği şekilde tasavvuf yolunda ilerliyorlarmış. Şimdi nasıl ilerlenir?
CEVAP
Her devrin şartları farklıdır. Günümüzde de, büyük zatlara ulaşma imkânları vardır. Birkaç örnek verelim:
1- İnsan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan yazıları okuyarak onları sevmeye başlar. Sonra kitaplarını bulur. O kitapları okuyup amel eden de, maksadına kavuşmuş olur.
2- Radyo veya TV’de İslam âlimlerinden nakli esas alan bir hocayı [Mesela Osman Ünlü hocayı] dinler. Hocanın bildirdiği büyük zatlara ve kitaplarına tâbi olarak gayesine ulaşır.
3- Biri, kendisine Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını hediye eder, o da bu kitabı okuyup oradaki ilimlerle amel ederse arzusuna kavuşmuş olur.
4- İnternetle de bu nimete kavuşanlar olabilir. İnternette her türlü uygunsuzluklar olduğu hâlde, doğru yolu anlatan yayınlar da çoktur. Mesela Hakikat Kitabevi’nin yayınlarını okuyarak veya seslendirilmiş olanlarını dinleyerek de nimete kavuşabilir.
5- Rüyada ikaz edilebilir, (Falan yere git, filancaya tâbi ol, şu kitabı oku!) denilir.
6- Ana babası ve yakınları vasıtasıyla doğuştan bu nimet içinde olanlar da olabilir.
7- Kimine de, evlendiği eşi, hak yolu bulmasına sebep olabilir.
Büyüklerin kitaplarına kavuşan kimse, kitabı, mümkünse birkaç arkadaşla beraber okumalı. Fırsat buldukça da bu arkadaşlarla görüşmeye, salih kimselerle beraber olmaya çalışmalı. Kitaplar vasıtasıyla feyizlere kavuşulur. Vefat etmiş büyük zatların yolunda gitmek, ancak böyle olur.
Sual: Osmanlılar zamanında, tarikat adı ile dinsizlik mi işlendi?
CEVAP
Osmanlılar zamanında gençler, dinlerini, vatan sevgisini öğrenmek için, bir âlimin, bir velinin etrafına toplanırlardı. Büyük âlimlerin gösterdiği yola Tarikat denildi. Tarikatlar etrafa yayıldı. Müslümanlar ve vatan sevgisini öğrenen gençler, çoğaldı. Devleti ele geçiren masonlar, bu hâli görünce, tarikatlara dinsiz, soysuz kimseleri karıştırdılar ve böylece tarikatlar, dinsizlerin, ahlaksızların elinde kaldı.
Sual: Eskiden dini doğru öğrenmek için, bir mürşid-i kâmile tâbi olup, onun bildireceği şekilde tasavvuf yolunda ilerliyorlarmış. Şimdi nasıl ilerlenir?
CEVAP
Her devrin şartları farklıdır. Günümüzde de, büyük zatlara ulaşma imkânları vardır. Birkaç örnek verelim:
1- İnsan, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından hazırlanan yazıları okuyarak onları sevmeye başlar. Sonra kitaplarını bulur. O kitapları okuyup amel eden de, maksadına kavuşmuş olur.
2- Radyo veya TV’de İslam âlimlerinden nakli esas alan bir hocayı [Mesela Osman Ünlü hocayı] dinler. Hocanın bildirdiği büyük zatlara ve kitaplarına tâbi olarak gayesine ulaşır.
3- Biri, kendisine Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını hediye eder, o da bu kitabı okuyup oradaki ilimlerle amel ederse arzusuna kavuşmuş olur.
4- İnternetle de bu nimete kavuşanlar olabilir. İnternette her türlü uygunsuzluklar olduğu hâlde, doğru yolu anlatan yayınlar da çoktur. Mesela Hakikat Kitabevi’nin yayınlarını okuyarak veya seslendirilmiş olanlarını dinleyerek de nimete kavuşabilir.
5- Rüyada ikaz edilebilir, (Falan yere git, filancaya tâbi ol, şu kitabı oku!) denilir.
6- Ana babası ve yakınları vasıtasıyla doğuştan bu nimet içinde olanlar da olabilir.
7- Kimine de, evlendiği eşi, hak yolu bulmasına sebep olabilir.
Büyüklerin kitaplarına kavuşan kimse, kitabı, mümkünse birkaç arkadaşla beraber okumalı. Fırsat buldukça da bu arkadaşlarla görüşmeye, salih kimselerle beraber olmaya çalışmalı. Kitaplar vasıtasıyla feyizlere kavuşulur. Vefat etmiş büyük zatların yolunda gitmek, ancak böyle olur.
Sual: Osmanlılar zamanında, tarikat adı ile dinsizlik mi işlendi?
CEVAP
Osmanlılar zamanında gençler, dinlerini, vatan sevgisini öğrenmek için, bir âlimin, bir velinin etrafına toplanırlardı. Büyük âlimlerin gösterdiği yola Tarikat denildi. Tarikatlar etrafa yayıldı. Müslümanlar ve vatan sevgisini öğrenen gençler, çoğaldı. Devleti ele geçiren masonlar, bu hâli görünce, tarikatlara dinsiz, soysuz kimseleri karıştırdılar ve böylece tarikatlar, dinsizlerin, ahlaksızların elinde kaldı.
Fâni olmak ve fenâ ne demektir?
Sual: Fâni olmak ve fenâ ne demektir?
CEVAP
Fenâ; fâni olmak yani yok olmak demektir. Yani kendisinde hiçbir varlık görmemesi, yok olduğu zatın emrini, isteğini kendisine tercih etmesi demektir. Yani (Ben yokum, sadece o var) diyebilmek ve buna göre yaşayabilmektir.
Fenâ-fil-ihvan: Doğru yoldaki mümin kardeşlerinde fâni olmaktır. Onları çok sever. Her hususta onları kendine tercih eder, malını ve canını ondan esirgemez. Maddî bir ihtiyacı olduğunda kendi ihtiyacını hiç düşünmeden yardım eder. Özür dileyince, kendisi haklı olsa bile özrünü kabul eder. Onlara karşı vefalı olur, kusuru var diye terk etmez, kesinlikle bir menfaat veya hizmet beklemez, aksine onlara hizmet etmek için arkadaşlık yapar. Din kardeşlerinde fâni olmadan, fena-fiş-şeyhe kavuşulmaz.
Fenâ-fiş-şeyh: İnsanın, dinini öğrendiği hocasını çok severek onda fâni olmasıdır. Bunun için de, her hususta onun arzu ve isteklerine tâbi olması, iradesini, isteğini onun eline bırakması, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olması, aklına zıt gelse de, ona muhalefet etmemesi gerekir. Bu olmadan, fena-fir-resule kavuşulamaz.
Fenâ-fir-resul: Resulullah'ı çok sevmek ve onda fâni olmaktır. Malından ve canından daha çok sevmesi gerekir. Bu sevgisinin alameti, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mümin, bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur. Bu olmadan, fena-fillah makamına kavuşulmaz.
Fenâ-fillah: Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından çok sevmektir, kalbden mâsivâyı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarmak, tek arzusunun Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmasıdır. Kalbden mâsivâ çıkınca, oraya marifetullah girer. Marifetullah, Allahü teâlâyı tanımaktır. İnsan bu dereceye kavuşunca, ömrü boyunca, kalbi Allahü teâlâdan başka şeyleri hatırlamak istese bile hatırlayamaz.
Bekâ-billah: Allahü teâlânın kulunu sevmesi demektir.
Fenâ-yı kalb: Yaratılmışların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak, kalbin Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutmasıdır.
Fenâ-yı nefs: İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması, benliğini unutup, bırakması, yani Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemesidir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalıdır. Önce fena-fiş-şeyh’dir. Bu, sonra fena-fillah haline döner. [Yani tasavvuf yolunun sonuna ermiş ve başkalarını da erdirmek için geri dönüp, herkes gibi görünen kâmil zata teslim olmalı. Önce, kendini onda yok etmeli, yani kendine değil, ona uymalı. Böyle olan kimse, yavaş yavaş, Allahü teâlâda yok olur. Yani kendi arzuları aradan kalkıp, Allahü teâlânın iradesiyle hareket eder. Kendi iradesi kalmaz.] (1/61)
Bir kimseyi seviyorum deyince, ona karşı mecazi muhabbeti olduğu anlaşılır. Cahil ve bid’at sahibi, salih ve sadık her müslüman, Resulullahı böyle sevmektedir. Müslüman olmak için de, bu kadar muhabbet kâfidir. Feyz getiren hakiki sevginin hâsıl olması için, onun sözlerini, işlerini, hallerini ve ahlakını öğrenmesi ve bunları sevmesi lazımdır. Sevilene itaat edilir. Her şeyde ona tabi olunur. Hakiki sevgi pek çok olursa, sevdiğinden başka her şeyi unutur. Bu unutmaya fena-yı kalb denir. Hatta kendini de unutur. Kendini de unutmaya fena-yı nefs denir. Böylece, fena hâsıl olunca, yani bir Ârif böyle çok sevilince, onun kalbine Resulullah efendimizden gelmiş olan feyzler, ilahi marifetler, nurlar, sevenin kalbine akarak, hakiki ihlâsa kavuşur. Böylece hakiki ibadet yapmak nasip olarak, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşur. Bundan sonra fena-fir-resul hâsıl olur. Yani Resulullahı hakiki muhabbetle severek, feyzleri doğruca Onun mübarek kalbinden alır. Artık, vesileye ihtiyaç kalmaz. (Seadet-i Ebediyye)
Fena-yı kalb hâsıl olunca, kalbde mahlûklara ait düşünce kalmaz; fakat beyinden gitmez. Fena-yı nefs olunca, beyinden de gider. Bunu ancak tasavvuf ehli anlar. (Mekatib-i şerife)
Sual: Fâni olmak ve fenâ ne demektir?
CEVAP
Fenâ; fâni olmak yani yok olmak demektir. Yani kendisinde hiçbir varlık görmemesi, yok olduğu zatın emrini, isteğini kendisine tercih etmesi demektir. Yani (Ben yokum, sadece o var) diyebilmek ve buna göre yaşayabilmektir.
Fenâ-fil-ihvan: Doğru yoldaki mümin kardeşlerinde fâni olmaktır. Onları çok sever. Her hususta onları kendine tercih eder, malını ve canını ondan esirgemez. Maddî bir ihtiyacı olduğunda kendi ihtiyacını hiç düşünmeden yardım eder. Özür dileyince, kendisi haklı olsa bile özrünü kabul eder. Onlara karşı vefalı olur, kusuru var diye terk etmez, kesinlikle bir menfaat veya hizmet beklemez, aksine onlara hizmet etmek için arkadaşlık yapar. Din kardeşlerinde fâni olmadan, fena-fiş-şeyhe kavuşulmaz.
Fenâ-fiş-şeyh: İnsanın, dinini öğrendiği hocasını çok severek onda fâni olmasıdır. Bunun için de, her hususta onun arzu ve isteklerine tâbi olması, iradesini, isteğini onun eline bırakması, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olması, aklına zıt gelse de, ona muhalefet etmemesi gerekir. Bu olmadan, fena-fir-resule kavuşulamaz.
Fenâ-fir-resul: Resulullah'ı çok sevmek ve onda fâni olmaktır. Malından ve canından daha çok sevmesi gerekir. Bu sevgisinin alameti, sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmaktır. Bir mümin, bütün bunlara tâbi olduktan sonra, mubahlarda da ne kadar Ona uyarsa, o derece kâmil ve olgun bir Müslüman olur. Allahü teâlâya, o derece yakın, yani sevgili olur. Bu olmadan, fena-fillah makamına kavuşulmaz.
Fenâ-fillah: Allahü teâlâyı her şeyden, canından, malından çok sevmektir, kalbden mâsivâyı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarmak, tek arzusunun Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmasıdır. Kalbden mâsivâ çıkınca, oraya marifetullah girer. Marifetullah, Allahü teâlâyı tanımaktır. İnsan bu dereceye kavuşunca, ömrü boyunca, kalbi Allahü teâlâdan başka şeyleri hatırlamak istese bile hatırlayamaz.
Bekâ-billah: Allahü teâlânın kulunu sevmesi demektir.
Fenâ-yı kalb: Yaratılmışların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmak, kalbin Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi bilmemesi ve sevmemesi, unutmasıdır.
Fenâ-yı nefs: İnsanın kendine ve başkalarına bağlılığının kalmaması, benliğini unutup, bırakması, yani Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyi sevmemesidir.
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalıdır. Önce fena-fiş-şeyh’dir. Bu, sonra fena-fillah haline döner. [Yani tasavvuf yolunun sonuna ermiş ve başkalarını da erdirmek için geri dönüp, herkes gibi görünen kâmil zata teslim olmalı. Önce, kendini onda yok etmeli, yani kendine değil, ona uymalı. Böyle olan kimse, yavaş yavaş, Allahü teâlâda yok olur. Yani kendi arzuları aradan kalkıp, Allahü teâlânın iradesiyle hareket eder. Kendi iradesi kalmaz.] (1/61)
Bir kimseyi seviyorum deyince, ona karşı mecazi muhabbeti olduğu anlaşılır. Cahil ve bid’at sahibi, salih ve sadık her müslüman, Resulullahı böyle sevmektedir. Müslüman olmak için de, bu kadar muhabbet kâfidir. Feyz getiren hakiki sevginin hâsıl olması için, onun sözlerini, işlerini, hallerini ve ahlakını öğrenmesi ve bunları sevmesi lazımdır. Sevilene itaat edilir. Her şeyde ona tabi olunur. Hakiki sevgi pek çok olursa, sevdiğinden başka her şeyi unutur. Bu unutmaya fena-yı kalb denir. Hatta kendini de unutur. Kendini de unutmaya fena-yı nefs denir. Böylece, fena hâsıl olunca, yani bir Ârif böyle çok sevilince, onun kalbine Resulullah efendimizden gelmiş olan feyzler, ilahi marifetler, nurlar, sevenin kalbine akarak, hakiki ihlâsa kavuşur. Böylece hakiki ibadet yapmak nasip olarak, Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşur. Bundan sonra fena-fir-resul hâsıl olur. Yani Resulullahı hakiki muhabbetle severek, feyzleri doğruca Onun mübarek kalbinden alır. Artık, vesileye ihtiyaç kalmaz. (Seadet-i Ebediyye)
Fena-yı kalb hâsıl olunca, kalbde mahlûklara ait düşünce kalmaz; fakat beyinden gitmez. Fena-yı nefs olunca, beyinden de gider. Bunu ancak tasavvuf ehli anlar. (Mekatib-i şerife)
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
