MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



بابُ الحثِّ على الازدياد من الخير في أواخِر العُمر
ÖMRÜN SONLARINDA HAYRI  ARTTIRMAYA TEŞVİK
Âyet
قال اللَّه تعالى :  {  أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ  }
1. “Düşünecek olanın düşüneceği kadar sizi yaşatmadık mı? Hem size uyarıcı da geldi.”
Fâtır sûresi (35), 37
قال ابن عباس والمحققون: معناه: أولم نعمركم ستين سنة، ويؤيده الحديث الذي سنذكره إن شاء اللَّه تعالى. وقيل معناه: ثماني عشرة سنة. وقيل: أربعين سنة. قاله الحسن والكلبي ومسروق، ونقل عن ابن عباس أيضاً، ونقلوا أن أهل المدينة كانوا إذا بلغ أحدهم أربعين سنة تفرغ للعبادة. وقيل هو: البلوغ. وقوله تعالى:  { وجاءكم النذير }  قال ابن عباس والجمهور: هو النبي صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم. وقيل: الشيب. قاله عكرمة وابن عيينة وغيرهما، والله أعلم.
Nevevî bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklamaktadır:
Abdullah İbni Abbas ve meseleyi iyi tetkik eden âlimlere göre bu âyetin anlamı, “Biz sizi altmış yıl yaşatmadık mı?” demektir. Nitekim biraz sonra nakledeceğimiz hadîs-i şerîf de bu mânayı pekiştirmektedir.
Bazılarına göre mânası “sizi on sekiz sene” bazılarına göre de “kırk sene yaşatmadık mı?” demektir. Bu son yorum, Hasan el-Basrî, el-Kelbî ve Mesrûk’a aittir. Ayrıca bu görüş İbni Abbas’tan da nakledilmiştir.
Medinelilerin kırk yaşına gelince, kendilerini ibadete verdikleri rivayet edilmiştir. Bazıları âyette işaret edilen sürenin “büluğ yaşı” olduğunu söylemişlerdir. İbni Abbas ve âlimlerin büyük çoğunluğu âyetteki “Size uyarıcı da geldi” ifadesindeki uyarıcıdan maksadın “Hz. Peygamber” olduğunu söylemişlerdir.
İkrime, Süfyân İbni Uyeyne ve daha başkaları âyetteki “uyarıcı” sözünü “ihtiyarlık” olarak yorumlamışlardır. Gerçeği ise, Allah bilir.
Nevevî’nin açıklaması böyledir. Âyet, inkârcı müşriklerin cehennemden çıkarılmalarını istemeleri, önceki hayatlarının tersine iman ve imana dayalı bir hayat yaşayacaklarını söylemeleri üzerine kendilerine verilen cevaptır. O halde bülûğdan itibaren altmış yaşına kadar ölen herkes, düşünüp ne yapacağına karar verecek zamanı bulmuş demektir. Ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğine dair başta Peygamber olmak üzere kendisini uyaran ihtiyarlık ve benzeri bir çok uyarıcı da bulunmaktadır. Böyle olunca ömrü gafletle ve istediği gibi tüketmek, sonra acı âkıbetle karşılaşınca pişmanlık duymak ve yeniden dünyaya gelmek gibi olmayacak isteklerde bulunmak kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Herkese takdir edilen ömür, eğer değerlendirilebilirse, böylesi pişmanlığa düşmeyecek kadar uzun ve yeterlidir.
HADİSLER
113- وأمَّا الأحاديث فالأوَّل : عن أَبِي هريرة رضي اللَّه عنه ، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «أعْذَرَ اللَّهُ إلى امْرِىءٍ أخَّرَ أجلَه حتى بلَغَ سِتِّينَ سنةً » رواه البخارى.
قال العلماءُ معناه : لَمْ يتْركْ لَه عُذْراً إذ أمْهَلَهُ هذِهِ المُدَّةَ . يُقال : أعْذَرَ الرَّجُلُ إذا بلغَ الغاية في الْعُذْرِ .
 
113. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah, altmış yıl ömür verdiği kişinin mazeret gösterme imkânını ortadan kaldırmıştır.”
Buhârî, Rikak 5
Açıklamalar
Dünyaya geliş amacını anlamak, hayatı anlamak ve sorumluluklarına sahip çıkmak için insanoğlunun bir “tecrübe zamanı”na ihtiyacı vardır. Bu zamanın âzami sınırı altmış yıldır. Daha kısa sürelerde de insan tecrübe imkânı bulur ve kendisine göre bir yaşayış tarzı benimser ve bunun hesabını vermeye de razı olur.
“Kul, kusursuz olmaz” denilmiştir. Kusurların telâfi yolları gösterilmiş, tövbe imkânının herkes için sonuna kadar açık olduğu bildirilmiştir. Yani insanoğluna yanlışlarını düzeltme yetenek ve imkânı verilmiştir. Buna yetecek kadar bir ömür de ihsan edilince, öteki dünyada artık özür beyan etme, bir kere daha hayata döndürülmeyi isteme hakkı bırakılmamış olmaktadır.
Gençlik ve acemilik yıllarının ihmalleri, hiç değilse yaşlılık döneminde telâfi edilmelidir. Dünya ile ilginin zayıfladığı ihtiyarlık döneminde, hayır ve iyilikleri arttırmak, kulluk gayretlerine hız vermek ve böylece son anda olsun bir şeyler elde etmeye çalışmak, her aklı başında insanın yapması gerekli bir atılımdır. Üstelik böyle bir tavır, teşvik de edilmiştir.
Ömrün sonlarına doğru iyilikleri attırmayı tavsiye eden dinî emirler mevcuttur. Bütün bunlara rağmen kendi bildiğini okuyan, arzu ettiği gibi yaşayan ve böylece uzun bir ömrü boşa geçiren kişiler çıkarsa, artık onların ileri sürebilecekleri hiçbir mazeretleri olamaz.
Hadisimiz “Altmış yıl yaşamamış olanların âhirette mâzeret ileri sürme hakları vardır” anlamına asla gelmez. İyiyi kötüyü tecrübe edip tanıyacak kadar yaşamış olan herkes, mazeretini dünyada ileri sürecek ve kusurlarını orada telâfi edecektir. Artık onlar için âhirette mazeret beyan etme imkânı yoktur. Ama nihayet 60 yıl yaşamış olan birinin hiç mi hiç böyle bir şeyi aklından geçirmemesi lâzımdır.
Altmış yıl, herşeyi yerli yerine koymak için yeterli bir zaman ve imkândır. Hadisimiz bunu vurgulamaktadır.
Öte yandan Hz. Peygamber bir hadisinde “Benim ümmetimin (ortalama) ömrü altmış-yetmiş yıl arasındadır” buyurmuştur (Tirmizî, Daavât 101; İbni Mâce, Zühd 27). Hadisimizdeki altmış rakamı da bu ömür sınırının alt çizgisini ifade etmektedir.
Son anda gayrete gelmek suretiyle de olsa, kusurları dünyada iken telâfi etmeye çalışmak lâzımdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Kendilerine normal bir ömür verilmiş kimseler, eğer hallerini bu süre içinde düzeltmemişlerse, Allah Teâlâ’ya karşı ileri sürebilecekleri herhangi bir mazeretleri yoktur.
2. Hayatın noksan ve eksiklerini yine hayatta ikmâl etmek gerekmektedir.
3. Ömrün sonlarına doğru iyilikleri ve ibadetleri arttırma teşvikinin altında yatan amaç da, geçmişteki eksiklerin bir ölçüde de olsa telâfi edilmesidir.
114- الثاني : عن ابن عباس ، رضي اللَّه عنهما ، قال : كان عمر رضي اللَّه عنه يُدْخِلُنى مَع أشْياخ بْدرٍ ، فَكأنَّ بعْضَهُمْ وجدَ فِي نفسه فقال : لِمَ يَدْخُلُ هَذِا معنا ولنَا أبْنَاء مِثْلُه ،؟ فقال عمرُ : إِنَّهُ من حيْثُ علِمْتُمْ ، فدَعَانى ذاتَ يَوْمٍ فَأدْخلَنى معهُمْ ، فما رأَيْتُ أنَّه دعانى يوْمئِذٍ إِلاَّ لِيُرِيهُمْ قال : ما تقولون في قول اللَّه تعالى :  { إذا جاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفَتْحُ} [الفتح : 1 ] فقال بَعضُهُمْ : أمِرْنَا نَحْمَدُ اللَّهَ ونَسْتَغْفِره إذَا نَصرنَا وفَتَحَ علَيْنَا . وسكَتَ بعضهُمْ فلم يقُلْ شيئاً فقال لى : أكَذلك تقول يا ابنَ عباس ؟ فقلت : لا . قال فما تقول ؟ قلت : هُو أجلُ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، أعْلمَه له قال : { إذا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ والْفتحُ}  وذلك علامة أجلِك { فَسَبِّحْ بِحمْدِ رَبِّكَ واسْتغْفِرْهُ إِنَّه كانَ تَوَّاباً}  [ الفتح : 3 ] فقال عمر رضي اللَّه عنه : ما أعْلَم منها إلاَّ ما تَقُول . رواه البخارى .
114. İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Ömer radıyallahu anh Bedir Harbine iştirak etmiş yaşlı sahâbîlerle beraber beni de istişâre meclisine dahil etti. Sahâbîlerden biri buna içerledi ve Hz. Ömer’e:
- Bu, neden bizimle beraber oluyor? Oysa bizim onun yaşıtı çocuklarımız var, dedi. Hz. Ömer:
- Bildiğiniz bir sebepten dolayı, diye cevap verdi. Derken birgün beni çağırdı ve büyük sahâbîlerin meclisine aldı. Bana öyle geliyor ki, o gün beni onlara isbat etmek istiyordu. Sahâbîlere:
- “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde...” diye başlayan Nasr sûresi hakkında ne düşünüyorsunuz? diye sordu. Bir kısmı:
- Yardım görüp fetih gerçekleşince Allah’a hamd ve istiğfar etmekle emrolunmaktayız, dedi. Kimi de hiç bir yorum yapmadı. Hz. Ömer bu defa bana hitaben:
- Ey İbni Abbas! Sen de böyle mi diyorsun? dedi. Ben:
- Hayır, dedim.
- Peki, ne diyorsun? diye sordu. Ben de:
- Bu sûre, Hz. Peygamber’in ecelinin kendisine bildirildiğini ifade etmektedir. “Allah’ın yardımı ve fetih sana gelince - ki, bu senin ecelinin geldiğinin alâmetidir-, Rabbini hamd ile tesbih et, bağışlanma dile. Çünkü o tövbeleri kabul edendir” buyuruluyor, dedim.
Bunun üzerine Hz. Ömer:
- Ben de bu sûreden senin dediğinden başkasını anlamıyorum, dedi.
Buhârî, Tefsîru sûre (110), 4; Menâkıb 25. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (110), 1
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf, Abdullah İbni Abbas hazretlerinin anlayış ve kavrayışının üstünlüğünü, Kur’an konusundaki bilgisinin enginliğini, dolayısıyla ilmin yaşta değil başta olduğunu göstermektedir. İbni Abbas’ın genç yaşına rağmen danışma meclisinde bulundurulmasına itiraz eden zatın Abdurrahman İbni Avf radıyallahu anh olduğu Buhârî’nin ikinci rivayetinde açıkca yer almaktadır. Burada ise kapalı geçilmiştir.
Öte yandan hadis, Hz. Ömer’in devlet yönetiminde belli bir istişâre meclisiyle çalıştığını, bu meclise öncelikle Bedir Savaşı mücâhidlerini, sonra da ilim ve anlayışlarını  yeterli gördüğü gençleri üye seçtiğini göstermektedir.
Ayrıca Hz. Peygamber’e ecelinin yaklaştığı, zafer, Mekke’nin Fethi ve insanların öbek öbek İslâm’a girmeleri gibi üç işâretle bildirilmiş olması, onun peygamberliğinin delillerinden biri sayılmaktadır. Bu sebeple hadisi Buhârî, “İslâm’da Peygamberlik Alâmetleri” bölümünde de zikretmiştir (bk. Menâkıb 25).
Bu rivayet, bizzat Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e, ömrünün sonlarına doğru tesbih, tahmid ve istiğfarı arttırmasını emrettiğini belgelemektedir. Hayatın sonuna doğru hayır ve hasenâtı arttırmanın İslâm’da temel bir ilke olduğuna dikkat çekmektedir. Hadis burada kahramanları açısından değil, özü ve mesajı bakımından değerlendirilmiştir. Bu bir anlamda hadisi, fıkıh açısından değerlendirmek (fıkhu’l-hadîs) demektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İlim ve ulemânın değeri herşeyin üstündedir.
2. İstiğfar ve hamdin arttırılması, işlerin sonuna yaklaşıldığının tabii bir delili sayılmaktadır.
3. Abdullah İbni Abbas, Kur’an bilgisinde üstün bir mevkie sahipti. Ona “tercümânü’l-Kur’an” denilmesi boşuna değildir.
115- الثالث : عن عائشةَ رضي اللَّه عنها قالت : ما صَلَّى رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم صلاةً بعْد أَنْ نزَلَتْ علَيْهِ  { إذَا جَاءَ نصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلاَّ يقول فيها : « سُبْحانك ربَّنَا وبِحمْدِكَ ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لى » متفقٌ عليه .
      وفي رواية الصحيحين عنها : كان رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِر أنْ يَقُول فِي ركُوعِه وسُجُودِهِ : « سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ ربَّنَا وَبحمْدِكَ ، اللَّهمَّ اغْفِرْ لي » يتأوَّل الْقُرْآن .
     معنى : « يتأوَّل الْقُرُآنَ » أيْ : يعْمل مَا أُمِرَ بِهِ في الْقُــرآنِ في قولِهِ تعالى :  {فَسبِّحْ بِحمْدِ ربِّكَ واستَغْفِرْهُ } .
وفي رواية لمسلم : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ أنْ يَقولَ قبْلَ أَنْ يَمُوتَ : «سُبْحانَكَ اللَّهُمَّ وبِحْمدِكَ ، أسْتَغْفِركَ وأتُوبُ إلَيْكَ » . قالت عائشةُ : قلت : يا رسولَ اللَّه ما هذِهِ الكلِمَاتُ الَّتي أرَاكَ أحْدثْتَها تَقولها ؟ قــال : « جُعِلَتْ لِي علامةٌ في أمَّتي إذا رَأيتُها قُلتُها  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ }  إلى آخر السورة».
      وفي رواية له : كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ مِنْ قَوْلِ : « سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ . أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأَتُوبُ إلَيْه » . قالت : قلت : يا رسولَ اللَّه ، أَرَاكَ تُكْثِرُ مِنْ قَوْل : سُبْحَانَ اللَّهِ وبحمْدِهِ ، أسْتغْفِر اللَّه وأتُوبُ إليْهِ ؟ فقال : « أخْبرني ربِّي أنِّي سَأرَى علاَمَةً فِي أُمَّتي فَإِذَا رأيْتُها أكْثَرْتُ مِن قَوْلِ : سُبْحانَ اللَّهِ وبحَمْدِهِ ، أسْتَغْفِرُ اللَّه وَأتُوبُ إلَيْهِ : فَقَدْ رَأَيْتُها:  {إذَا جَاءَ نَصْرُ اللِّهِ والْفَتْحُ } فَتْحُ مَكَّةَ ،  { ورأيْتَ النَّاس يدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أفْوَاجًا ، فَسبحْ بحمْدِ ربِّكَ واسْتَغفِرْهُ إنَّهُ كانَ توَّاباً }  .
115. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi:
“Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince...” âyeti indikten sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kıldığı her namazda mutlaka “Rabbimiz, seni tenzih ederim, seni hamd ile  anarım. Allahım! Beni bağışla ...” derdi.  Buhârî, Ezân 123, 139; Megâzî 5, Tefsîru sûre (110), 1; Müslim, Salât 219, 220
Buhârî’nin Sahîh’i (Ezân 139, Tefsîru sûre (110), 2) ile Müslim’in Sahîh’inde (Salât 217) Âişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edilen bir başka hadis de şöyledir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem rükû ve secdelerinde:
“Allahım! Seni tenzîh ederim. Rabbimiz! Sana hamdederim. Allahım! Beni bağışla!” duasını pek sık tekrarlardı. Bu sözüyle o, Kur’an’a imtisal (ve âyeti fiilen tefsir) ederdi.
Müslim’in rivayetinde de (Salât 218) şöyle denilmektedir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatından önce, “Seni hamdinle tesbih ve tenzih eder, bağışını diler, tövbe ederim” duasını sık sık tekrar ederdi.
Hz. Âişe diyor ki:
- Ey Allah’ın Resûlü! Yeni yeni söylediğinizi duyduğum bu cümleler nedir? diye sordum. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ümmetimle ilgili olarak benim için bir işaret tayin edilmiştir. Onu gördüğüm zaman bu kelimeleri söylerim. Bu işaret, Nasr sûresi’dir” buyurdu.
Yine Müslim’in bir başka rivayetinde (Salât 220), bu husus şöyle yer almaktadır:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ben Allah’ı ulûhiyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim” sözlerini sık sık söyler olmuştu.” Hz. Âişe diyor ki:
- “Sübhânallah ve bi hamdihî, estağfirullah ve etûbü ileyh” sözlerini görüyorum ki, pek sık söylüyorsun?” dedim.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Rabbim bana ümmetim içinde bir alâmet göreceğimi bildirdi. Onu gördüğümden bu yana “sübhânellah ve bi hamdihî estağfirullah ve etûbu ileyh” sözünü çok söylerim. Ben o alâmeti, Mekke’nin fethine işaret eden “Allah’ın yardımı ulaşıp Fetih gerçekleşince ve insanların grup grup Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü Allah tövbeleri çok çok kabul edendir” (meâlindeki Nasr) sûresi’nde gördüm,” buyurdu.
Açıklamalar
Yüce Rabbimiz, sevgili Resûlü’ne, “Allah’ın yardımı erişip fetih gerçekleşince ve insanların gruplar halinde Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde” Rabbini hamd ile tesbih etmesini ve bağışlanma dilemesini emretmiştir. Efendimiz de bu emre yukarıdaki rivayetlerde yer alan ifadeleri, kıldığı namazların rükû ve secdelerinde sık sık söylemek suretiyle yerine getirmiştir. Âişe vâlidemiz, daha önce göregeldiği durumdan farklı olan ve devamlılık arzetmeye başlayan bu yeni durumu tabiî olarak merak etmiş ve öğrenmek istemiştir. Peygamber Efendimiz onun merakını, Nasr sûresi’nin kendisine bu görevi verdiğini söyleyerek gidermiştir. Bu sebeple bu sûreye tevdi’ (vedâlaşma) sûresi de denilmiştir. Ayrıca sûre olarak en son inen sûre de budur. Nüzûlünün Mekke fethinden önce olduğuna, Vedâ haccında indiğine dair rivayetler bulunmaktadır. Fetih öncesinde inmiş olduğu çoğunlukla kabul edilmiştir.
Hepsi de Hz. Âişe vâlidemizden nakledilen rivayetleri topluca değerlendirdiğimiz zaman, Peygamber Efendimiz’in bu hareketi, vefatına yakın bir dönemde görülmüştür. Bu durum, ömrün sonuna doğru iyilikleri arttırmanın Hz. Peygamber’in nezih hayatında aynen gerçekleştiğinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber’in yorumu da bunu açıkça göstermektedir.
O halde geçmişi ve geleceği sorumluluk açısından kendisine bağışlanmış olan Hz. Peygamber’in yorumu ve uygulaması bu olunca artık aynı teşvikin, böyle bir imtiyaza sahip olmayan biz ümmetine öncelikle yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan bu rivayetler, Nasr sûresi hakkında İbn Abbas radıyallahu anhümâ’nın yaptığı (önceki hadiste geçen) değerlendirmenin isabetini de göstermektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Resûl-i Ekrem Efendimiz çok çok istiğfar etmiş Allah Teâlâ’dan bağışlanma dilemiş, buna özel önem vermiştir. Bu hali ömrünün sonlarında daha yoğun olarak yaşamıştır.
2. Nimete şükür gerekir.
3. Hz. Peygamber’i örnek alarak, müslümanların da yaşlılık yıllarında daha fazla ibadet ve hayır işlemeye bakmaları gerekir.
116- الرابع : عن أنسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : إنَّ اللَّه عزَّ وجلَّ تَابعَ الوحْيَ على رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَبْلَ وَفَاتِهِ ، حتَّى تُوُفِّى أكْثَرَ مَا كَانَ الْوَحْيُ . متفقٌ عليه .
116. Enes  radıyallahu anh şöyle dedi:
“Allah Teâlâ, Peygamber’in vefatından önce vahyi sıklaştırdı. Öyle ki Peygamber aleyhisselâm vahyin en sık geldiği bir sırada vefat etti.”  Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 1; Müslim, Tefsîr 2
Açıklamalar
Müslim’in rivayetinde, vahyin en çok, Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün geldiği kaydı bulunmaktadır. Buhârî’den alınmış bu rivayette ise, “gün kaydı” yoktur. “Vahyin pek sıklaştığı bir sırada” denilmesi tarihi gerçeğe daha uygun gözükmektedir.
Hz. Peygamber’in son zamanlarında vahyin sıklaşması, İslâm toplum yapısının ve grup grup gelip müslüman olan insanların ihtiyaçları ve problemleri dolayısıyladır. Artık sistem tamamlanmaktadır. Bu yoğunluk, bir taraftan da Hz. Peygamber’in dünyadan ayrılma zamanının oldukca yakınlaştığının işaretidir.
Nevevî merhumun muhaddislerin Tefsir ve Kur’an ile ilgili bölümlerde naklettikleri bu hadisi, ömrün sonunda hayrı arttırmak konusunda zikretmesi bu uygulamanın sünnetullaha da uygun düştüğünü göstermek, mevzuyu böylece daha da güçlendirmek istemesiyle açıklanabilir. Halkımızın “Gidecekle öleceği çok çalıştırırlar” sözü de bu genel kaidenin bir başka şekilde tesbit ve itirafıdır. O halde son anlarında bile hayra, ibadete yönelmeyenlerin gafleti ve tabii zararı pek büyük olacak demektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber vefat etmeden önce vahyin sıklaşması, son demlerde hayrın arttırılmasını teşvik eden ilâhî bir uygulamadır.
2. Son fırsatları olsun değerlendirmeye bakmak lâzımdır.
117- الخامس : عن جابر رضي اللَّه عنه قال : قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يُبْعثُ كُلُّ عبْدٍ على ما مَاتَ علَيْهِ » رواه مسلم .
117. Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Her kul öldüğü hal (amel) üzere diriltilir.” Müslim, Cennet 83
Açıklamalar
Ömrün sonlarında hayır ve kulluğu arttırma teşvikinin asıl gerekçesi bu hadiste açıklanmaktadır. Herkes ne üzerinde nasıl, hangi halde vefât etmişse, âhirette öylece diriltilecektir. Buna göre iyilik ve kulluk hallerini arttırmak, eceli iyi bir durumda karşılama imkânını hazırlamak demektir. Öteki dünyada güzel bir hal ile dirilmek mutluluğu da buna bağlıdır.
Ölüm kesin ve mecbûrî bir sondur. “Her canlı ölümü tadacaktır.” Hiç bir canlı nerede, ne zaman öleceğini bilemez. Böyle olunca genellikle, belli yaşlardan sonra artık bu mecbûrî yolculuğu, günlük hayatın gündemine ağırlıklı şekilde hâkim kılmak, gâfil avlanmamak bakımından fevkalâde önemlidir. Zira “Nasıl yaşarsanız öylece ölür, nasıl ölürseniz öylece diriltilirsiniz” uyarısı, görünüş açısından genel bir gerçeğe dikkat çekmektedir.
Camide ibadet ederken ölmek de var, meyhânede kafa çekerken ölmek de... Helâlinden rızkını kazanmak için çalışırken iş başında ölmek de var, başkasının malını aşırırken ölmek de... Allah diyerek ölmek de var, etrafa küfürler yağdırarak ölmek de. Sâlihler meclisinde ölmek de var, fâsıklar arasında ölmek de...
Bütün bunlar düşünülünce, dili güzel kelimeler söylemeye alıştırmak, ve günü hayır üzere geçirmeye gayret etmek demek, ölümü uygun bir şekilde karşılamaya çalışmak demektir. Asıl gerçeği yani herkesin içinde sakladığı niyet ve sırları ancak Allah bilir. Toplu ölümlerde, öbür dünyadaki diriliş şeklini herkesin niyeti tayin edecektir. Bu konuda niyet ile ilgili bölüme bakılmalıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle diriltilir.
2. İyi bir niyete, iyi bir hayat tarzına sahip olmak, özellikle ömrün sonlarına doğru kendine çeki düzen vermek, âhirette iyi bir hal üzere dirilmek bakımından büyük önem arzetmektedir.

Kaynak: Riyazüssalihin
بابُ المجاهدة
MÜCÂHEDE
Âyetler
قال اللَّه تعالى :  وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ   
1. “Uðrumuzda mücâhede edenleri yollarýmýza iletiriz. Gerçekten Allah iyilik edenlerle beraberdir.” Ankebut sûresi (29), 69
Nefse, þeytana, kötü duygulara ve din düþmanlarýna bütün güçleriyle direnenleri, Allah Teâlâ rýzâsýna ve cennetine ulaþtýracak yollara yöneltecektir. Önemli olan, Allah’a kulluk uðrunda var gücüyle mücâdele etmektir. Âyet, iyi bir kul olmak için sarfedilecek gayretlerin, aslâ sonuçsuz kalmayacaðý, mutlaka hedefe götürücü çýkýþ yollarý bulunacaðý müjdesini vermekte; mü’minleri, mücâhedenin her türlüsünü bu güven içinde gerçekleþtirmeye çaðýrmaktadýr. Hem de Allah Teâlâ’nýn yardýmýnýn iyi davrananlarla beraber olduðu gerçeðini hatýrlatarak...
Mücâhedenin cihaddan daha genel olduðu, cihaddan önce de sonra da yürütülmesi gerekli kulluk gayretlerini içine aldýðý dikkatten kaçýrýlmamalýdýr. Bildikleriyle amel etmenin de mücâhede olduðunu ileri süren ulemâ, herhalde bu genelliði ifâde etmek istemiþ olmalýdýrlar. Âyeti, “Bize itaat uðrunda gayret gösterenleri sevabýmýzýn yollarýna kýlavuzlarýz” þeklinde yorumlayan Abdullah Ýbni Abbas radýyallahu anh de mücâhedenin Allah’a kulluðu esas alan bir kavram olduðunu dile getirmiþ olmaktadýr.
وقال تعالى :  { وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ } .
2. “Ölüm sana eriþinceye kadar Rabbine kulluk et!” Hicr sûresi (15), 99
Bu âyetle mücâhedenin sürekliliði ortaya konulmuþtur. Mücâhede ölüme kadar süren bir kulluk bilinci ve uygulamasýdýr. O halde müslüman, yaþadýðý sürece kulluða devam etmek suretiyle mücâhede içinde olacaktýr. Bunun yolu ise, ilk vahiyler arasýnda yer alan þu âyetle gösterilmiþtir:
وقال تعالى :  { وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا  }  أي انقطع إليه.
3. “Rabbinin adýný an, bütün varlýðýnla yalnýz O’na yönel!”  Müzzemmil sûresi (73), 8
Bu zikir ve teveccüh, þu kesin gerçekten destek almalýdýr:
وقال تعالى :  { فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ  } .
4. “Zerre kadar hayýr iþleyen, onun karþýlýðýný (mutlaka) görür.”  Zelzele sûresi (99), 7
Maddî mânevî her iyiliðin ve hayrýn, en küçük birimine kadar karþýlýksýz kalmayacaðý açýk bir gerçektir. Bu gerçek müslümaný, vereceði mücâhedede güçlü kýlacak ve birtakým fedakârlýklara sevkedecektir. Sürekli olmasý arzu edilen mücâhedeye, böylesine bir garanti, doðrusu pek uygun düþmüþtür.
Ýþlenen hayrýn sadece karþýlýðý mý görülecektir? Mükâfat olarak bir fazlalýk, bir lutuf olmayacak mý? Mücâhedede teþvik etkisi yapacak bu gerçeði de Rabbimiz ayrýca þu âyette haber vermektedir:
وقال تعالى:  { وَمَاتُقَدِّمُوا لِأَنفُسِكُم مِّنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِندَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا } .
5. “Hayýr olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katýnda daha hayýrlý ve mükâfatý daha büyük olarak bulursunuz.” Müzzemmil sûresi (73), 20
Bir kimse ölünce, insanlar onun geriye ne býraktýðýný, melekler ise önceden hangi hayýrlarý gönderdiðini merak ederler. Ýnsanýn hayatýnda ve saðlýðýnda yaptýðý hayýrlarýn en küçük biriminin bile karþýlýðýnýn görüleceði garanti edilmiþ ve hatta daha büyük mükâfatla karþýlanacaðý müjdesi verilmiþtir. Bunlar, þüphe edilemez gerçeklerdir.
وقال تعالى :  { وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ  } والآيات في الباب كثيرة معلومة.
6. “Hayýr olarak ne yaparsanýz Allah onu bilir.” Bakara sûresi (2), 273
Mücâhede kavramý içinde yer alacak her çeþit kulluk giriþimleri ilm-i ilâhî dâhilinde olunca, zâyî’ olma, karþýlýk görmeme ihtimalleri ortadan kalkmaktadýr. Bu durum mücâhedeyi güçlendirmektedir. Binaenaleyh mücâhede konusunda gösterilecek ihmal ve tenbelliðin haklý herhangi bir gerekçesi kalmamaktadýr.
Hadisler
96- فالأَول: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه. قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «إِنَّ اللَّه تعالى قال: منْ عادى لي وليًّاً. فقدْ آذنتهُ بالْحرْب. وما تقرَّبَ إِلَيَ عبْدِي بِشْيءٍ أَحبَّ إِلَيَ مِمَّا افْتَرَضْت عليْهِ: وما يَزالُ عبدي يتقرَّبُ إِلى بالنَّوافِل حَتَّى أُحِبَّه، فَإِذا أَحبَبْتُه كُنْتُ سمعهُ الَّذي يسْمعُ به، وبَصره الذي يُبصِرُ بِهِ، ويدَهُ التي يَبْطِش بِهَا، ورِجلَهُ التي يمْشِي بها، وَإِنْ سأَلنِي أَعْطيْتَه، ولَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لأُعِيذَّنه» رواه البخاري.
     «آذنتُهُ» أَعلَمْتُه بِأَنِّي محارب لَهُ «استعاذنِي» رُوى بالنون وبالباءِ.
96. Ebû Hüreyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur” dedi:
Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düþmanlýk ederse, ben de ona karþý harb ilân ederim. Kulum kendisine farz kýldýðým þeylerden, bence daha sevimli herhangi bir þeyle bana yakýnlýk kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten iþlediði) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaþýr, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun iþiten kulaðý, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayaðý olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sýðýnýrsa, onu korurum.” Buhârî, Rikak 38
 
Açýklamalar
Bütün varlýðýyla Allah’a yönelmiþ, Allah saygýsýna ters düþen bir yaþayýþa meyletmemiþ, Allah’ý dost edinmiþ kiþilere “velî” denir. Velî, sâlih kiþi demektir. Sürekli Allah ile olduðunun þuuruyla hareket ve amel eden insan demektir. Böyle bir kiþiye bu iyi hâlinden, ibadet ehli oluþundan, iyi müslümanlýðýndan dolayý düþmanlýk etmek, onun, inanýp gereðince yaþadýðý esaslara ve onlarý koyan Allah’a düþmanlýk etmek demektir. Allah Teâlâ, kendi dostlarýna düþmanlýk edenlere harb ilân edeceðini bildirmektedir. Binâenaleyh mücâhedeyi hayat tarzý olarak benimsemiþ insanlara bu hallerinden dolayý düþmanlýk etmek, Allah Teâlâ’nýn düþmanlýðýný karþýsýnda bulmaktýr. Böyle bir durumda kimin muvaffak olacaðý bellidir.
Allah Teâlâ Kur’ân-ý Kerîm’de sadece faiz yiyenlere harb ilân edeceðini bildirmiþtir [Bakara sûresi (2), 279]. Bu hadîs-i kudsîde de dostlarýndan herhangi birine düþmanlýk edenlere karþý harb açacaðýný duyurmaktadýr. Bu, her iki fiilin son derece büyük bir günah olduðunu göstermektedir. Faiz yemekle, Allah dostlarýna düþman olmak dýþýnda, iþleyene Allah Teâlâ’nýn harb ilân ettiði baþkaca bir günah yoktur. O halde her iki konuda da çok dikkatli olmak gerekmektedir. Zira Allah ile harbe kalkýþanýn asla iflâh olmayacaðý bellidir.
Allah’a yakýn olmanýn Allah katýnda en makbul yolu, Allah’ýn emrettiði farzlarý yerine getirmektir. Kul, iþleyegeldiði farzlara ilâve olarak yapacaðý nâfilelerle Allah’a yakýnlýkta mesâfe alabilir. Ancak farzlarý ihmal edip nâfilelerle meþgul olmak, insaný kesinlikle böyle mutlu bir sonuca götürmez.
Önce farzlarý sonra da nâfileleri iþlemeye devam eden müslüman, sürekli mücâhede içinde olan insan demektir. Bu ýsrar ve devamlýlýk neticede, Allah Teâlâ’nýn rýzâ ve sevgisini kazandýrýr. Allah Teâlâ bir kulunu sevince de artýk o kul, en büyük ve yegâne desteði elde eder. Onun her iþi düzgün olur. Tüm organlarý, görevlerini isâbetle yerine getirir. Allah’ýn yardýmý ve hidâyeti her iþinde görülür. Ýstekleri yerine getirilir. Korunmayý dilerse, tehlikenin boyutu ne olursa olsun, Allah Teâlâ onu korur. Çünkü seven, sevdiðini yardýmsýz býrakmaz.
387 numarada tekrar gelecek olan hadîsimizdeki “Onun iþiten kulaðý, gören gözü... olurum” beyânlarý, Allah Teâlâ’nýn, o kulunun vücuduna gireceði anlamýna asla gelmez. Bu, ilâhî yardýmýn o kulun bütün hayatýnda tecelli edeceði anlamýnda güzel, güçlü ve tatlý bir mecâzî anlatýmdýr.
Tekrar edelim ki, mücâhedenin sonucu, Allah’ýn sevgisini kazanmaktýr. Bu ise, büyük mutluluktur. Ancak bütün bunlar, hiçbir Allah dostunun mâsum olduðu, yani günah iþlemeyeceði, yanýlmayacaðý anlamýna gelmez. Zira kul, kusursuz olmaz. Bazý câhil ve gafillerin bu yöndeki iddialarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Mücâhede, tâat ve ibadetle yürütülür. Bunu baþaran, Allah Teâlâ hazretlerinin dostluðunu kazanýr.
2. Allah dostlarýna, verdikleri mücâhededen dolayý düþman olmak, Allah ile harbe girmek mânasýnda bir cür’etkârlýktýr.
3. Hukukî konularda mahkemeye müracaat etmek, veliye düþmanlýk sayýlmaz.
4. Farzlarý yapmak suretiyle müslüman Allah Teâlâ’ya yakýnlýk saðlar.
5. Farzlara ilâveten yapýlacak nâfileler, Allah katýndaki yakýnlýðýn artmasýna vesiledir.
6. Allah Teâlâ, râzý olduðu kuluna her iþinde yardým eder.
7. Allah dostlarýnýn duasý makbûldür.
97- الثاني: عن أَنس رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيمَا يرْوِيهِ عنْ ربهِ عزَّ وجَلَّ قال: «إِذَا تقرب الْعبْدُ إِليَّ شِبْراً تَقرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِراعاً، وإِذَا تقرَّب إِلَيَّ ذراعاً تقرَّبْتُ منه باعاً، وإِذا أَتانِي يَمْشِي أَتيْتُهُ هرْوَلَة» رواه البخاري.
97. Enes radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Rabbinden rivâyet ettiði bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ þöyle buyurmuþtur:
Kul(um) bana bir karýþ yaklaþtýðý zaman, ben ona bir arþýn yaklaþýrým; o bana bir arþýn yaklaþýnca ben ona bir kulaç yaklaþýrým; o bana yürüyerek geldiði zaman, ben ona koþarak varýrým.” Buhârî, Tevhîd 50. Ayrýca bk. Müslim, Zikir 2, 3, 20-22, Tevbe 1; Tirmizî, Daavât 131; Ýbni Mâce, Edeb 58
Açýklamalar
Önceki hadîs-i þerîfde kulun Allah Teâlâ’ya ne ile nasýl yaklaþabileceði ve karþýlýðýnda ne tür bir yakýnlýk göreceði açýklanmýþtý. Burada ise mesâfe ölçülerinin insan zihnine kazandýrdýðý berraklýk içinde bu yakýnlýðýn nasýl gerçekleþeceði anlatýlmaktadýr. Yakýnlaþma tek taraflý ve yapýlan iþe aynýyla karþýlýk verme esasýna göre de deðildir. Allah Teâlâ kuluna, kulunun kendisine gösterdiði yakýnlýktan çok daha fazlasýyla mukâbele etmektedir. Bunu da maddî ölçülerle, karýþa arþýnla, arþýna kulaçla; yürümeye koþmakla karþýlýk verdiði þeklinde açýklamaktadýr. Bütün bu ifadeler, Allah Teâlâ hakkýnda mecâzî olarak kullanýlmýþtýr. Bunlarýn gerçek anlamlarý O’nun hakkýnda asla düþünülemez.
Bu beyânlarý iyice düþünecek olursak, onlarýn ne kadar heyecan verici bir iltifat ifade ettiklerini hissederiz. Önemli olan alýnan mesafe deðil, samimiyetle Allah’a yönelmektir. Zira kulun aldýðý yoldan çok, onun karþýlýðýnda kendisine yöneltilen ilâhî iltifat önemlidir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Kulun az ameline Allah Teâlâ çok sevap verir.
2. Bu uygulama Allah Teâlâ’nýn kereminin ne kadar büyük olduðunu gösterir.
3. Mücâhede, kula bu büyük lutufdan yararlanma fýrsatý kazandýrr.
98- الثالث: عن ابن عباس رضي اللَّه عنه قال: قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «نِعْمتانِ مغبونٌ فيهما كثير من الناس: الصحة والفراغ» رواه مسلم.
98. Ýbni Abbas radýyallahu anhümâ’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Ýki nimet vardýr ki, insanlarýn çoðu bu nimetleri kullanmakta aldanmýþtýr: Sýhhat ve boþ vakit.”  Buhârî, Rikak 1. Ayrýca bk. Tirmizî, Zühd 1; Ýbni Mâce, Zühd 15
Açýklamalar
Ýbadet, tâat, iyilik ve hayýr yapmak için, diðer bir ifadeyle mücâhede için sýhhat ve vaktin önemi ortadadýr. Ne var ki insanoðlunun devam edip gideceðini sandýðý, fakat günün birinde, ansýzýn uçup gittiðini görerek aldandýðýný anladýðý iki büyük nimet de yine sýhhat ve boþ vakittir. “Her iþin baþý saðlýk”, “saðlýk olsun”, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sýhhat gibi” sözleri, dilimizde çokça kullandýðýmýz ifâde ve atasözleridir ve bunlar sýhhatin önemini yeterince anlatmaktadýr. Önemli olan sýhhatin kýymetini güzel sözlerle deðil, ondan gereði gibi yararlanarak takdir etmektir.
Boþ vakit, özellikle din ve mesâî açýsýndan giderek daha zor bulunur bir nimet haline gelmektedir. Hele büyük þehirlerin gürültülü, hýzlý, çalkantýlý ve yorucu günlük yaþantýsýna mahkum olan insanlar, boþ vaktin kýymetini çok daha iyi takdir etmektedirler. Gündüzü koþuþturma, gecesi televizyon iþgali altýnda geçen çaðýn insaný, mânevî hayatý için deðerlendirebileceði boþ vakte, ya da vakitlerini bu mânevî mutluluðu için kullanmaya ne kadar muhtaçtýr?..
Saðlýk ve boþ vakit, mücâhede yolunda deðerlendirildiði ölçüde kazanýlmýþ olur. Aksi halde bütünüyle kaybedilmiþ demektir. Zira geçen hiçbir saniyenin geri döndürülmesi mümkün deðildir. “Vakit kýlýçtýr”, dikkat edilmezse insaný biçer. Saðlýk da deðeri elden çýktýktan sonra anlaþýlan bir nimettir.
Bu iki nimeti Allah’a yakýnlýk yolunda kullanmakta dikkatli ve titiz olmak, bunlarý deðerlendirmede baþarýlý olamayan çoðunluk içinden yakayý sýyýrýp mücâhedeyi kazanmak için ilk ve temel þarttýr.
 
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Sýhhat ve boþ vakit akýllýca deðerlendirilirse, kul için iki dünya mutluluðu demektir.
2. Çoðu kiþi vakitlerini faydasýz iþlerle, sýhhatlerini de zararlý þeylerle  heder eder. Bu iki büyük nimetin kýymetini bilemez.
3. Ýslâmiyet, vaktin ve sýhhatin deðerlendirilmesini istemektedir. Çünkü ömür sermayesi bir defa kullanýlabilmektedir.
99- الرابع: عن عائشة رضي اللَّه عنها أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَان يقُومُ مِنَ اللَّيْلِ حتَّى تتَفطَرَ قَدمَاهُ، فَقُلْتُ لَهُ، لِمْ تصنعُ هذا يا رسولَ اللَّهِ، وقدْ غفَرَ اللَّه لَكَ مَا تقدَّمَ مِنْ ذَنبِكَ وما تأخَّرَ؟ قال: «أَفَلاَ أُحِبُّ أَنْ أكُونَ عبْداً شكُوراً؟» متفقٌ عليه. هذا لفظ البخاري، ونحوه في الصحيحين من رواية المُغيرة بن شُعْبَةَ.
99. Âiþe radýyallahu anhâ’dan rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, gece ayaklarý þiþinceye kadar namazý kýlardý. Âiþe diyor ki, kendisine:
- Niçin böyle yapýyorsun (neden bu kadar meþakkate katlanýyorsun) ey Allah’ýn Resûlü? Oysa Allah senin geçmiþ ve gelecek hatalarýný baðýþlamýþtýr, dedim.
- “Þükreden bir kul olmayý istemeyeyim mi?” buyurdu.
Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.  Ayrýca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn  79-80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Ýkâme 200
Açýklamalar
Resûl-i Ekrem Efendimiz, geçmiþ ve gelecek hatalarý kendisine baðýþlanmýþ bir peygamberdir. Zaten peygamberler kasdî olarak günah iþlemezler. Onlarýn hatalarý ya evlâ olaný terketmekten ya da zelle denilen yanýlgýdan ibarettir. Buna raðmen geceleri teheccüd namazý kýlmak için gösterdiði iþtiyak ve arzu mübârek ayaklarýnýn þiþmesine sebep olacak dereceye varýrdý. Âiþe vâlidemiz onun bu durumunu biraz garipsemiþ ve bu tavrýnýn sebebini sormuþtur. Efendimiz, sadece baðýþlanmak maksadýyla ibadet edilmeyeceðini, þükür için de kulluk gerektiðini açýklamýþ ve “Allah’ýn bana lutfettiði bunca nimete, baðýþ ve maðfirete þükretmeyeyim mi?” buyurmuþtur. Bu açýklamasýyla Sevgili Peygamberimiz:
“Geçmiþ ve geleceðin baðýþlanmýþ olmasý, kulluðu azaltmaya deðil, aksine teþekkürü arttýrmaya vesile kýlýnmalýdýr” demek istemiþtir.
Hz. Ali’ye nisbet edilen bir söz vardýr. Demiþtir ki:
“Bir grup insan bir þeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluðudur. Bir grup insan da korkudan dolayý kulluk yapar; bu da köle kulluðudur. Bir grup insan da vardýr ki, þükür olsun diye kulluk yapar; iþte bu, tüm duygulardan yakasýný kurtarmýþ seçkin kimselerin kulluðudur.”
Kulun Allah’a þükretmesi, Allah’ýn nimet ve ihsanlarýný itiraf ederek O’na övgüde bulunmak ve kulluða devam etmekle olur. Her nimete þükür gerekir. O halde insan, kulluða devam ile þükrünü ve Allah’a yakýnlýðýný artýrýr.
Sevgili Peygamberimiz’in bu tutumu ve beyaný, mücâhedenin bir teþekkür bilinci ve uygulamasý olduðunu göstermektedir.
Burada þuna da iþaret edelim ki, Kur’ân-ý Kerîm’de Peygamberimiz’e ve öteki peygamberlere nisbet edilen günah (zenb), “kasýtsýz iþlenen hata” anlamýndadýr. Bazý âlimlere göre bu günah, “terk-i evlâ” yani öncelikle yapýlmasý gerekeni yapmamak anlamýndadýr.
Hadis 1162 numarada tekrar ele alýnacaktýr.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Baþarýlý bir mücâhede için gece ibadetinden yararlanmak lâzýmdýr.
2. Nimet, þükrün arttýrýlmasýný gerektirir, azaltýlmasýný deðil.
3. Peygamber Efendimiz, kendisine verilen nimet ve ikrâmlara ibadet yaparak þükreder ve “þükreden bir kul olmayý” isterdi.
4. Peygamber Efendimiz’in ayaklarý þiþinceye kadar ibadet etmesi, bir zorlama deðil, konunun önemine uygun bir tavýrdýr.
5. Yalnýz baþýna yapýlan ibadetler istenildiði kadar uzun tutulabilir. Toplu ibadetlerde cemaatýn durumu gözetilmelidir.
100- الخامس: عن عائشة رضي اللَّه عنها أنها قالت: «كان رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إذَا دَخَلَ الْعشْرُ أحيا اللَّيْلَ، وأيقظ أهْلهْ، وجدَّ وشَدَّ المِئْزَرَ» متفقٌ عليه.
والمراد: الْعشْرُ الأواخِرُ من شهر رمضان: «وَالمِئْزَر»: الإِزارُ وهُو كِنايَةٌ عن اعْتِزَال النِّساءِ، وقِيلَ: المُرادُ تشْمِيرهُ للعِبادَةِ. يُقالُ: شَددْتُ لِهذا الأمرِ مِئْزَرِي، أيْ: تشمرتُ وَتَفَرَّغتُ لَهُ.
100. Âiþe  radýyallahu anhâ þöyle dedi:
“Ramazan ayýnýn son on günü gelince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geceleri ibadetle ihyâ eder, ailesini uyandýrýr, kulluða soyunup paçalarý sývardý.”
Buhârî, Leyletü’l-kadr 5; Müslim, Ý’tikâf 7. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Nesâî, Kýyâmü’l-leyl 17; Ýbni Mâce, Sýyâm 57
Açýklamalar
Peygamber Efendimiz özellikle ramazan ayýnýn son on gününde yani yirmi birinci geceden itibaren, bu bereketli geceleri her zamankinden daha fazla ibadetle geçirirdi. Bunun bir sebebi, bin aydan hayýrlý olduðu Kur’ân-ý Kerîm’de bildirilmiþ olan Kadir Gecesi’nin bu geceler arasýnda bulunmasýdýr. Peygamber Efendimiz bu geceleri her zamankinden biraz daha fazla ibadetle geçirirken, Kadir Gecesini de kaçýrmamak isterdi. Bu sebeple ramazanýn bu son on gününü genellikle itikâfta geçirirdi.
Hz. Peygamber’in bütün bir geceyi uyanýk olarak ibadetle geçirdiði bilinmemektedir. Bu husus Hz. Âiþe’nin gözlemleriyle sabittir. O halde geceleri ibadetle ihya etme sözü, gecelerin büyük kýsmýný ibadetle geçirme þeklinde anlaþýlacaktýr.
Ailesini bizzat uyandýrmasý veya uyandýrýlmalarýný istemesi, onlarýn da bu konuda daha ciddi bir gayret içinde olmalarýný arzu etmesindendir.
“Paçalarý sývamak” ifadesinden, kadýnlarýndan uzaklaþmak anlamýný çýkaranlar da olmuþtur. Her hâl ü kârda Peygamber Efendimiz’in, ramazanýn son on gününü yoðun bir ibadetle geçirdiði anlaþýlmaktadýr.
Hadîs-i þerîf 1196 ve 1226 numaralarda tekrar gelecektir.
Hadisten Öðrendiklerimiz.
1. Faziletli zamanlarý sâlih ameller ile geçirmeyi büyük bir nimet bilmek, ganimet saymak gerekir.
2. Hz. Peygamber, ramazanýn son on gününün ibadet için bir fýrsat olduðunu fiilen ümmetine göstermiþtir.
3. Mücâhede, yoðun ibadetle beslenmelidir.
110- السادس: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «المُؤمِن الْقَوِيُّ خيرٌ وَأَحبُّ إِلى اللَّهِ مِنَ المُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفي كُلٍّ خيْرٌ. احْرِصْ عَلَى مَا ينْفَعُكَ، واسْتَعِنْ بِاللَّهِ وَلاَ تَعْجَزْ. وإنْ أصابَك شيءٌ فلاَ تقلْ: لَوْ أَنِّي فَعلْتُ كانَ كَذَا وَكذَا، وَلَكِنْ قُلْ: قدَّرَ اللَّهُ، ومَا شَاءَ فَعَلَ، فَإِنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَان». رواه مسلم.
101. Ebû Hüreyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
Kuvvetli mü’min, (Allah katýnda) zayýf mü’minden daha hayýrlý ve daha sevimlidir. (Bununla beraber) her ikisinde de hayýr vardýr. Sen, sana yararlý olan þeyi elde etmeye çalýþ. Allah’dan yardým dile ve asla acz gösterme. Baþýna bir þey gelirse, “þöyle yapsaydým, böyle olurdu” diye hayýflanýp durma. “Allah’ýn takdiri bu, O, ne dilerse yapar” de. Zira “eðer þöyle yapsaydým” sözü þeytaný memnun edecek iþlerin kapýsýný açar.” Müslim, Kader 34. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Mukaddime 10.
Açýklamalar
Dünya imtihan sahnesidir. Ýnsan da ölüm noktasýna doðru hýzla ilerlemektedir. Bu gidiþ esnasýnda çok deðiþik etkilerle, olaylarla karþýlaþacaktýr. Olumlu-olumsuz bütün olaylar karþýsýnda mü’min, “Allah’a kul olma” vasfýný korumakla yükümlüdür. Bunun için de önce inanýþ olarak sonra da bünye olarak güçlü olmak ihtiyacýndadýr. Müslümanlýðý “mutluluk yarýþý” diye yorumlayacak olursak, bu yarýþta güçlü, kuvvetli, eðitimli, disiplinli, istekli ve þuurlu olmanýn gereði kendiliðinden ortaya çýkar.
Ýman ve imana baðlý ibadetler mutlak hayýrdýr. Böyle olunca da kuvvetlisi ve zayýfýyla her müslüman hayýrlýdýr. Ancak inanç, fikir, niyet, âhirete meyil ve fizik olarak kuvvetli mü’min, bu açýlardan zayýf olandan elbette daha hayýrlýdýr. Zira verilecek mücâhede güçlü olmayý gerektirmektedir.
Mü’mini güçlü kýlacak her iþe ve tedbire sarýlmak, bu konuda Allah’tan yardým dilemek, yýlmamak, acz göstermemek Peygamber Efendimiz’in hadisimizde yer alan tavsiyeleridir. Bu gayretleri etkisizliðe uðratacak, “Keþke þöyle yapsaydým, böyle yapsaydým...” gibi birtakým faydasýz ve karamsar hesaplara girmemek, “Allah’ýn takdiri böyleymiþ” deyip teslimiyet göstermek ve yine mü’min olarak kulluk çizgisinde yapmasý gerekenlerin peþinde olmak “kuvvetli mü’min”in tavrý olarak öðütlenmektedir. Zira insan “eðer þöyle þöyle yapsaydým” gibi ihtimallere yakasýný kaptýrýrsa, rýzâsýzlýk, kadere karþý çýkma ve Allah’ý inkâr gibi imanla taban tabana zýt bir hale düþebilir. Bu ise sadece þeytaný sevindirir.
Baþa gelen olaylardan ders almamayý deðil, bu olaylarý imân ve rýzâ çizgisi dýþýna taþýran faydasýz yorumlara vesile kýlmayý hadisimiz yasaklamaktadýr. Çünkü böyle bir sonuç, baþa gelebilecek en büyük felâket olur. Hem unutulmamalýdýr ki, “Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur.” Fakat bütün bunlar, arabanýn devrilmiþ olmasý gerçeðini deðiþtirmez. Ýmanlý ve ibadetli mü’minler, sýkýntýlar karþýsýnda güçlü ve dayanýklý olacaklarý için güçsüz ve dayanýksýz kimselerden daha hayýrlý ve sevimlidirler. Zira güçlülük kadere imandan kaynaklanýr. Kader inancý müslümanýn potansiyel gücüdür. Ýslâm’ýn ve müslümanýn dinamizmi kader inancýnda yatmaktadýr. Nihayet “Biz Allah’tan geldik yine O’na döneceðiz.” [Bakara sûresi (2), 156] teslimiyeti, mü’mine olaylar karþýsýnda yýkýlmama, yýlmama ve çizgisini koruma gücü verecektir. O halde bu anlamda “kuvvetli mü’min” olmaya hatta mümkünse “mü’minlerin en kuvvetlisi” olmaya bakmak lazýmdýr. Yüce Rabbimiz bizleri “kuvvetli” kýlsýn.
 
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Gerçek kuvvet ve zaaf nefisle mücâhede noktasýnda kendisini gösterir.
2. Kadere rýzâ ve teslimiyet, olaylar karþýsýnda en büyük güç kaynaðýdýr.
3. Geçmiþe hayýflanarak, geleceði gerektiði gibi deðerlendirememek zayýf insanlarýn iþidir.
4. Din ve dünyaya faydasý bulunan iþleri baþarmak için gayret göstermek gerekmektedir.
102- السابع: عنه أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «حُجِبتِ النَّارُ بِالشَّهَواتِ، وحُجِبتْ الْجَنَّةُ بَالمكَارِهِ» متفقٌ عليه.
وفي رواية لمسلم: «حُفَّت» بَدلَ «حُجِبتْ» وهو بمعناهُ: أيْ: بينهُ وبيْنَهَا هَذا الحجابُ، فإذا فعلَهُ دخَلها.
102. Ebû Hureyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Cehennem, nefse hoþ gelen þeylerle kuþatýlmýþ; cennet ise, nefsin istemediði þeylerle çepeçevre sarýlmýþtýr.” Buhârî, Rikak 28; Müslim, Cennet 1. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 22; Tirmizî, Cennet 21; Nesâî, Eymân 3
Açýklamalar
Resûl–i Ekrem Efendimiz’in cevâmiü’l-kelim nitelikli beyanlarýndan olan bu hadîs-i þerîf, nefse karþý verilecek mücâhedenin önemini ve neticesini çok özlü ve düþündürücü bir þekilde ortaya koymaktadýr. Azâb yeri olan cehennem nefse hoþ gelen haramlarla sarýlýp süslenmiþtir. Nefsin istekleri yerine getirilirse, gidilecek yer cehennemdir. Aþýrý istekler (þehvetler), peþine düþenleri örümcek aðý gibi cehenneme çeker götürür. Bunlarýn nefse hoþ gelmesine aldanmamak gerekir. Çünkü arkasý ateþtir, azaptýr.
Cennet, ebedî mutluluk yurdudur. Ona nefis açýsýndan bakýldýðý zaman, baþlangýçta nefsin hiç de hoþlanmadýðý ibadet, fazilet ve fedâkârlýklarla perdelendiði görülür. Ýnsan nefsi, bu güçlüklere katlanmak istemez. Ancak gerçek mutluluk, geçici zorluklara katlanýp o perdeleri aralayabilmektedir. Ýþte nefisle mücâdele bu noktada odaklaþmaktadýr. Mücâhede de bu noktada büyük bir önem ve anlam kazanmaktadýr.
Nefis kendi baþýna býrakýlýrsa, gerisini düþünmeden hoþuna giden þeylerin peþine düþer. Halkýmýz bu gidiþin duygusallýðýný “Kýzý kendi gönlüne býrakýrsan ya davulcuya varýr ya da zurnacýya” sözüyle pek güzel belirtir. Görünüþe aldanmamak gerektiðine de bir edibimiz “Zehiri teneke kupayla sunmazlar” sözüyle dikkat çeker. Duygularý akýl, tecrübe ve vahyin ýþýðýnda uyarmak, ciddî ve meþrû iþlere yönlendirmek gerekmektedir. Zira gerçek ve sürekli mutluluk yani cennet böyle bir mücâhede ile kazanýlabilecektir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Cennete bazý güçlüklere sabrederek ulaþýlýr. Nefsin hoþlanmadýðý þeyleri yapmak sonuçta sevinmek demektir.
2. Nefsin isteklerine karþý çýkmak, sonuçta azaptan kurtulmaktýr.
3. “Mücâhede, nefsin haklarýna deðil, hazlarýna sed çekmektir.” Bunun da sonu, nefsin cennette her istediðine kavuþmasý demektir.
103- الثامن: عن أبي عبد اللَّه حُذَيْفةَ بن اليمانِ، رضي اللَّهُ عنهما، قال: صَلَّيْتُ مع النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ذَاتَ ليَْلَةٍ، فَافَتَتَحَ الْبقرة، فقُلْت يرْكَعُ عِندَ المائة، ثُمَّ مضى، فَقُلْت يُصلِّي بِهَا في رَكْعةٍ، فَمَضَى.
فَقُلْت يَرْكَع بهَا، ثمَّ افْتتَح النِّسَاءَ، فَقَرأَهَا، ثمَّ افْتتح آلَ عِمْرانَ فَقَرَأَهَا، يَقْرُأُ مُتَرَسِّلاً إذَا مرَّ بِآيَةٍ فِيها تَسْبِيحٌ سَبَّحَ، وإِذَا مَرَّ بِسْؤالٍ سَأل، وإذَا مَرَّ بِتَعَوذٍ تَعَوَّذَ، ثم ركع فَجعل يقُول: «سُبحانَ رَبِّيَ الْعظِيمِ» فَكَانَ ركُوعُه نحْوا مِنْ قِيامِهِ ثُمَّ قَالَ: «سمِع اللَّهُ لِمن حمِدَه، ربَّنا لك الْحمدُ» ثُم قَام قِياماً طوِيلاً قَريباً مِمَّا ركَع، ثُمَّ سَجَدَ فَقالَ: «سبحان رَبِّيَ الأعلَى» فَكَانَ سُجُوده قَرِيباً مِنْ قِيامِهِ». رواه مسلم.
103. Ebû Abdullah Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân radýyallahu anhümâ þöyle dedi:
“Bir gece Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasýnda namaz kýldým. Bakara sûresini okumaya baþladý. Ben içimden herhalde yüz âyet okuyunca rükû eder, dedim. O  yüz âyetten sonra da okumaya devam etti. Ben yine içimden bu sûre ile namazý bitirecek, dedim. O yine devam etti. Bu sûreyi bitirip rükû eder dedim, etmedi. Nisâ sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Sonra Âl-i Ýmrân sûresi’ne baþladý; onu da okudu. Aðýr aðýr okuyor, tesbih âyetleri gelince tesbih ediyor, dilek âyeti gelince dilekte bulunuyor, istiâze âyeti geçince Allah’a sýðýnýyordu. Sonra rükûa gitti. “Sübhâne rabbiye’l-azîm (büyük rabbimi tenzîh ederim)” demeye baþladý. Rükûu da aþaðý-yukarý ayakta durduðu kadar uzun oldu. Sonra “semiallâhu limen hamideh, rabbenâ leke’l-hamd (Allah, kendisine hamd edeni duyar, hamd yalnýz sanadýr ey rabbimiz)” dedi ve kalktý. Hemen hemen rükûuna yakýn uzunca bir süre ayakta durdu. Sonra secdeye vardý ve “sübhâne rabbiye’l-a’lâ (yüce rabbimi tenzih ederim)” dedi. Secdesini de aþaðý-yukarý kýyâmý kadar uzattý.”
Müslim, Müsâfirîn 203
Huzeyfe Ýbnü’l-Yemân
Sahâbî oðlu sahâbî olan Huzeyfe, Ebû Abdullah künyesiyle bilinir. Babasý ile birlikte Uhud harbine katýlmýþ, babasý yanlýþlýkla müslümanlar tarafýndan öldürüldüðü halde Huzeyfe, diyet talep etmemiþtir.
Huzeyfe münâfýklar ve ileride zuhur edecek fitneler konusunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafýndan bilgilendirilmiþti. Bu sebeple “Resûlullah’ýn sýrdaþý” diye þöhret bulmuþtur. Hz. Ömer bir cenâze olunca, Huzeyfe’yi takip ederdi. O cenâze namazýna iþtirâk ederse, Hz. Ömer de katýlýrdý. Huzeyfe cenâze namazýný kýlmazsa, Hz. Ömer ölen kimsenin münafýklardan olduðunu anlar, cenazeye katýlmazdý.
Huzeyfe radýyallahu anh savaþlara iþtirak etmiþ, özellikle Hendek savaþýnda istihbârât ve keþif subaylýðý yapmýþtýr. Daha sonra Hemedân, Rey ve Dînever onun komuta ettiði ordu tarafýndan fethedilmiþtir. el-Cezîre fethinde de bulunmuþ ve Nusaybin’e yerleþmiþ ve orada evlenmiþtir. Hz. Ömer kendisini Medâyin vâliliðine tayin etmiþ, vefat edinceye kadar o görevde kalmýþtýr.
Huzeyfe Hz. Peygamber’den 100’den fazla hadis rivayet etmiþtir. 37 hadisi Buhârî ve Müslim’de bulunmaktadýr.
Vefât etmeden önce “Allahým! Sen biliyorsun ki, ben seni seviyorum. Sana kavuþmamý mübârek kýl!” diye dua etmiþtir.
Hz. Osman’ýn þehîd edilmesinden 40 gün sonra hicrî 36 yýlýnda vefat etmiþtir.
Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
Resûlullah’ýn ayaklarý þiþinceye kadar gece ibadetiyle meþgul olduðunu görmüþtük. (bk. 99. hadis) Hadisimizde bu ibadetin nasýl yapýldýðýna dair bilgi bulmaktayýz. Efendimiz’in gece namazý kýlarken çok uzun okuduðunu, Bakara, Âl-i Ýmrân ve Nisâ sûrelerini bir rekatta bitirdiðini, rüku’, kýyâm ve secdeleri de uzunca yapmak suretiyle namazý tamamladýðýný öðrenmekteyiz. Bu, Efendimiz’in nefisle kýyasýya mücâhede yaptýðýný göstermektedir.
Peygamber Efendimiz’in Bakara sûresi’nden sonra Nisâ sûresi’ne geçmesi, ya böyle yapmanýn cevâzýný göstermek içindir, ya da o zaman henüz sûrelerin sýrasý belirlenmediðindendir.
Hadis 1178 numara ile tekrar gelecektir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber gece namazlarýný uzun kýldýðý için gece namazýný uzatmak müstehabtýr.
2. Namaz içinde ve dýþýnda tesbih âyetlerinde Allah’ý tesbih etmek, Allah’a sýðýnmaya dair âyetlerde ona sýðýnmak, dilek âyetlerinde dilekte bulunmak müstehaptýr. Þâfiîler bu görüþtedirler ve bunun imâm, cemaat ve yalnýz baþýna kýlan için aynen geçerli olduðunu söylerler.
104- التاسع: عن ابن مسعودٍ رَضِيَ اللَّهُ عنه قال: صلَّيْت مع النَبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَيلَةً، فَأَطَالَ الْقِيامَ حتَّى هممْتُ أَنْ أجْلِسَ وَأدعَهُ. متفقٌ عليه.
104. Ýbni Mes’ûd radýyallahu anh þöyle dedi:
Bir gece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasýnda namaz kýldým. Ayakta o kadar uzun durdu ki, en sonunda, içimden hoþ olmayan bir þey yapmayý bile geçirdim.
- Ne yapmayý düþündün? dediler.
- Peygamber’i ayakta býrakýp oturmayý düþündüm, dedi.  Buhârî, Teheccüd 9; Müslim, Müsâfirîn 204
Açýklamalar
Abdullah Ýbni Mes’ûd’un bu rivayeti de Hz. Peygamber’in gece ibadetinde kýyâmý uzun tuttuðunu, yani onun ibadete düþkünlüðünü anlatmaktadýr. Bu demektir ki, Hz. Peygamber gece namazýnda kendisine uyan Huzeyfe ve Ýbni Mes’ûd gibi cemaati dikkate almamýþtýr. Çünkü gece namazý onlar için nâfiledir. Bu sebeple Efendimiz yalnýz baþýna kýlýyormuþ gibi davranmýþtýr.
Ýbni Mes’ûd’un bir ara oturuvermeyi aklýndan geçirmesi ve bunu “hoþ olmayan bir iþ” diye nitelemesi, ne kadar tabiî ve nezih deðil mi? Hz. Peygamber’i ayakta býrakýp oturmanýn uygun olmayacaðýný biliyor, fakat sabrýnýn son derece zorlandýðýný da söylüyor. Bu hâl, Peygamber Efendimiz’in ibadete sabretmekte ne kadar dayanýklý, mücâhedede herkesten önde olduðunu göstermektedir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Farz olmayan namazlarda da imama uyulabilir.
2. Cemâatin bir özrü yokken oturarak imama uymasý uygun deðildir.
3. Ashâb-ý kirâm son derece edebli insanlardý.
4. Büyüklerin yanýnda edebe riâyet etmek gerekir.
5. Anlaþýlmayan konularda soru sormak, kapalýlýðýn aydýnlatýlmasýný istemek, kendi kendine yorum yapmaktan çok daha doðru bir harekettir.
105- العاشر: عن أنس رضي اللَّه عنه عن رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: «يتْبعُ الميْتَ ثلاثَةٌ: أهلُهُ ومالُه وعمَلُه، فيرْجِع اثنانِ ويبْقَى واحِدٌ: يرجعُ أهلُهُ ومالُهُ، ويبقَى عملُهُ» متفقٌ عليه.
105. Enes radýyallahu anh’den, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel-lem’in þöyle buyurduðu rivayet edilmiþtir:
Ölüyü (kabre kadar) üç þey takip eder: Çoluk-çocuðu, malý ve ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalýr. Çoluk-çocuðu ve malý döner, ameli (kendisiyle) kalýr.”
Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5. Ayrýca bk.Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenâiz 52
Açýklamalar
Her canlý ölümü tadar; eninde sonunda dünyadan ayrýlýr. Ölen insan kabre kadar uðurlanýr. 462 numara ile tekrar gelecek olan hadisimiz bu mecbûrî yolculukta ölünün arkasýndan kabre kadar gidenleri saymaktadýr. Çoluk-çocuðu, dostlarý gerçek uðurlayýcý olarak; malý-mülkü, techiz-tekfin ve defin masraflarý ve geride býraktýðý mirasý hukûkî olarak ameli de sevap veya günah olarak ölüyü mânen takip eder. Defin iþinin bitirilmesiyle çoluk-çocuk ve dostlar ondan ayrýlýr, mirasý da taksim edilmek üzere gündeme gelir. Ameli ise, baþkasýnýn iþine yaramaz. O sadece sahibine özel olduðu için, nihâî deðerlendirmeye tâbi tutulmak üzere onunla beraber âhirete intikal eder. Bu sebeple “Mezar amel sandýðýdýr” denilmiþtir. Ölen insan ne kadar büyük ve hatýrlý biri olursa olsun, çoluk-çocuðu ve dostlarýndan hiçbiri onunla birlikte mezara girmek istemez ve girmez. Çok sevenleri bile, aðlaya aðlaya da olsa definden sonra ayrýlýp giderler. Ne kadar üzülüp aðlasalar bile, onu mezarýnda yalnýz býrakýrlar. Ölen kimse dünyanýn en zengini de olsa, yanýnda götürdüðü þey birkaç metrelik kefen bezinden ibarettir. Þâir ne güzel söylemiþtir:
Ana rahminden geldik pazara
Bir kefen aldýk döndük mezara.
Geriye kalan mal, artýk ona deðil mirasçýlara aittir. Nitekim bir hadîs-i þerîfte ifade buyurulduðu gibi, “Kiþinin asýl malý, yiyip bitirdiði, giyip eskittiði ve Allah için verip biriktirdiðidir” (Müslim, Zühd 4).
Ýnsan, hayatý boyunca yaptýklarýný yani amelini beraberinde götürür. Ona göre de muameleye tâbi tutulur. “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarýndan bir çukurdur” hadisi, bu muamelenin neler olabileceðini ifade eder. Madem ki kiþiyi takip edecek olan ameldir, o halde mücâhede, ameli sevimli bir dost, ebedî bir mutluluk vesilesi kýlma gayretidir, denilebilir. Akýllý kiþi de böyle bir gayreti kendi kendisinden esirgemeyendir. Mücâhedenin gereði ve sýnýrlarý bu hadîs-i þerîf ile pek veciz bir þekilde dile getirilmiþ olmaktadýr.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Mücâhede, amel ve ibadeti artýrmakla gerçekleþtirilmelidir.
2. Çoluk-çocuk ve amel kiþi ile nihâyet kabre kadar gider.
3. Baþbaþa kalýnacak olan ameldir. Kiþinin kabir hayatý ve âhiretteki durumu ameline göre belirlenir.
106- الحادي عشر: عن ابن مسعودٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال: قال النبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «الجنة أقَربُ إلى أَحدِكُم مِنْ شِراكِ نَعْلِهِ والنَّارُ مِثْلُ ذلِكَ» رواه البخاري.
106. Ýbni Mes’ûd radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Cennet size, ayakkabýnýzýn baðýndan daha yakýndýr. Cehennem de öyledir.”   Buhârî, Rikak 29.
Açýklamalar
446 numarada tekrar gelecek olan hadîs-i þerîfe göre cennet de cehennem de âdetâ burnumuzun dibindedir. Atýlacak adýmlara, yapýlacak amellere göre cennete ve cehenneme gitmek pek kolaydýr. Ýbadet ve tâat kiþiyi cennete, günah ise cehenneme yaklaþtýrýr. Bu yakýnlýk hadisimizde, nalýn tasmasý ya da potin baðýna, tokyo atkýlarýna teþbih edilmiþtir. Nitekim Buhârî’nin bir baþka rivayetinde de “Ölüm insana pabucunun atkýsýndan daha yakýndýr” (Medine 12, Menâkýbu’l-ensâr 46, Merdâ 8, 22) buyurulmuþtur. Dilimizde bu mâna “burnunun dibinde” deyimiyle anlatýlýr.
Ýnsanýn cennete de cehenneme de ayný yakýnlýk veya uzaklýkta olduðu, seçip benimseyeceði yaþama tarzý, atacaðý adýmlarla her ikisine de ulaþmakta zorlanmayacaðý, Peygamber Efendimiz’in bu özlü ifadesinden anlaþýlmaktadýr. Bizden cenneti ve cehennemi ayaklarýmýza temas ediyormuþ gibi düþünmemiz istenmekte ve tabiî ona göre sürekli bir mücâhede içinde olmamýz teþvik edilmektedir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Bize ayný derecede yakýn olan cennet ve cehennemi devamlý hatýrlamamýz, burnumuzun dibindeki cenneti kaçýrmamak için tâat ve ibadete düþkünlük göstermemiz lâzýmdýr.
2. Nefis ve þeytana karþý koymak cehennemi bizden uzaklaþtýrýr.
107- الثاني عشر: عن أبي فِراس رَبِيعةَ بنِ كَعْبٍ الأسْلَمِيِّ خادِم رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، ومِنْ أَهْلِ الصُّفَّةِ رضي اللَّهُ عنه قال: كُنْتُ أبيتُ مع رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فآتِيهِ بِوَضوئِهِ، وحاجتِهِ فقال: «سلْني» فقُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك؟» قُلْت: أسْألُكَ مُرافَقَتَكَ في الجنَّةِ. فقالَ: «أوَ غَيْرَ ذلِك ؟» قُلْت: هو ذَاك. قال: «فأَعِنِّي على نَفْسِكَ بِكَثْرةِ السجُودِ» رواه مسلم.
107. Resûlullah’ýn hizmetkârý ve Ehl-i suffe’den olan Ebû Firâs Rebîa Ýbni Ka’b el-Eslemî radýyallahu anh þöyle dedi:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte gecelerdim. Abdest suyunu ve öteki ihtiyaçlarýný ona getirirdim. Buna karþýlýk bir keresinde bana:
- “Dile (benden ne dilersen)” buyurdu. Ben:
- Cennette seninle beraber olmayý isterim, dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Baþka bir þey istemez misin?” buyurdu. Ben:
- Benim dileðim bundan ibarettir, dedim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
“Öyleyse çok namaz kýlýp secde ederek, kendin için bana yardýmcý ol!” buyurdu.
Müslim, Salât 226. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Nesâî, Tatbîk 79
Rebîa Ýbni Ka’b
Ebû Firâs künyesi ile bilinen Rebîa, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hem hazarda hem seferde þahsî hizmetlerini görürdü. O, bununla iftihar edecek kadar þeref duyardý. Ashâb-ý suffe’dendi. Hz. Peygamber’in vefatýndan sonra Medine’den ayrýlmýþ ve Medine’ye yaklaþýk 12 mil mesâfedeki Eslem kabilesi yurduna yerleþmiþtir. Bu sebeple de Eslemî diye nisbelenmiþtir. Hz. Peygamber’den 12 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Ýbn Mâce tarafýndan rivayet edilmiþtir.
Hicretin 63. yýlýnda vefat etmiþtir. Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
Hadisimizin râvisi Rebîa, geceleri Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kapýsýna yakýn bir yerde yattýðý için gece namazlarýnda okuduklarýný iþitebilir, seslendiðinde duyardý. Yoksa onun Hz. Peygamber ile birlikte gecelerdim demesi, onunla ayný odada yatardým þeklinde anlaþýlmamalýdýr. Rebîa, Hz. Peygamber’in abdest suyunu, misvak vs. gibi  ihtiyaç duyacaðý eþyayý temin etmekteydi. Onun hizmetlerinden memnun kalan Hz. Peygamber, bir keresinde ona ikramda bulunmak istemiþ ve “Dile benden ne dilersen” buyurmuþtur. Ödüllendirecekleri kiþiyi dilekte bulunmakta serbest býrakmak büyüklerin özelliklerindendir. Bu, bir anlamda da imtihandýr. Ne isteyeceðini bilip bilmediðini kontrol etmektir.
Hz. Peygamber’in kendisinden istenecek her þeyi yerine getirme yetkisi var mýydý, yok muydu? Konu tartýþýlmýþ ve Allah Teâlâ’nýn Resûl-i Ekrem’e  özel bazý ihsanlarda bulunma yetkisi verdiði ve bu durumun Hz. Peygamber’in özelliklerinden olduðu sonucuna varýlmýþtýr. Hz. Huzeyfe’nin þâhitliðini iki kiþinin þehâdetine denk saymasý gibi bazý farklý uygulamalara yetkisi olduðu kabul edilmiþtir. Bu sebeple Efendimiz’in, Rebîa’ya “Dile benden ne dilersen” buyurmasý, sadece bir gönül alma veya sadece imtihan etme amacýna yönelik bir iltifat deðil, ona ikrâmda bulunma isteðinin sonucudur.
Rebîa, iþinden zevk alan, memnun olan her kiþinin yapacaðýný yapýp âhirette de Hz. Peygamber’e yakýn olmayý istemiþtir. Bu, onun dünya ve âhiretin mutluluðuna tâlip olmasý demektir.
Hz. Peygamber, kulun cennete girip giremeyeceðini Allah Teâlâ’nýn bildiði gerçeðini hatýrlatmak üzere, “Daha baþka bir þey istemez miydin?” buyurmuþ, hemen bizzat karþýlayabileceði bir dileðinin olup olmadýðýný sormuþtur. Rebîa’nýn isteðinde bilinçli bir þekilde ýsrar etmesi üzerine de kendisine, haline münasip bir temel tavsiyede bulunmuþ ve :
Çokca secde (ibadet) ederek, dileðin hususunda bana yardýmcý ol!” buyurmuþtur.
Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi, cennete mücâhede ile girilebileceðini, mücâhedenin de ibadetlerle baþarýya ulaþabileceðini göstermektedir. Ýbadet yerine “secde” buyurulmasý, kulun Allah’a en yakýn olduðu halin “secde hali” olmasýndan, kulluðun en tam þekilde “secde” ile resmedilmesinden dolayýdýr.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber’e cennette yakýn olabilmek için çokca ibadet etmek, nefisle mücâdelede gayretli olmak gerekmektedir.
2. Ashâb-ý kirâm Hz. Peygamber’e yakýn olmayý hep arzulayagelmiþlerdir.
3. Abdest suyunun hazýrlanmasýnda baþkasýndan yardým istemek câizdir.
108- الثالث عشر: عن أبي عبد اللَّه ويُقَالُ: أبُو عبْدِ الرَّحمنِ ثَوْبانَ موْلى رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: سمِعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقول: عليكَ بِكَثْرةِ السُّجُودِ، فإِنَّك لَنْ تَسْجُد للَّهِ سجْدةً إلاَّ رفَعكَ اللَّهُ بِهَا درجةً، وحطَّ عنْكَ بِهَا خَطِيئَةً» رواه مسلم.
108. Ebû Abdullah (veya Ebû Abdurrahman) Sevbân radýyallahu anh’den -ki kendisi Resûlullah’ýn azadlý kölesidir- rivayet edildiðine göre o “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i þöyle buyururken iþittim” demiþtir:
Çok secde etmeye bak! Zira senin Allah için yaptýðýn her secde karþýlýðýnda Allah seni bir derece yükseltir ve bir hatâný siler.
Müslim, Salât 225. Ayrýca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 22; Tirmizî, Salât 169; Nesâî, Tatbîk 80, 89
 
Sevbân Ýbni Bücdüd
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mevlâsý (âzad ettiði kölesi) olan Sevbân, Yemen’in Himyer kabilesindendi. Künyesi Ebû Abdullah’týr. Hz. Peygamber kendisini, memleketine dönmek veya ehl-i beyt arasýnda kalmak konusunda muhayyer býraktý. O, Medine’de kalmayý yeðledi. Hz. Peygamber vefat edinceye kadar hazarda ve seferde onun maiyyetinde bulundu. Peygamber Efendimiz’in vefatýndan sonra Þam’a gitti. Mýsýr’ýn fethine katýldý.
Hz. Peygamber’den 128 hadis rivayet etti. Ýmam Müslim onun rivayetlerinden 10 tanesini Sahih’ine aldý.
Sevbân Humus’ta hicrî 54 yýlýnda vefat etti.
Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
Önceki hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Rebîa Ýbni Ka’b’a yaptýðý çok ibadet tavsiyesinin burada açýklýk kazandýðýný görmekteyiz. Her secde karþýlýðýnda bir derece yükselmek ve bir hatadan kurtulmak suretiyle kul mesafe katetmektedir. Yani kul için yücelik ve mutluluk, kulluk ile mümkündür. Nitekim Allah Teâlâ, “Secde et, yaklaþ” [Alak sûresi (96),19] buyurmuþtur. Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyeyi, þahsî hizmetinde bulunan fakir müslümanlara yapmýþ olmasý da dikkatten uzak tutulmamalýdýr. Derecesini yükseltmek ve günahýndan kurtulmak isteyenler için baþka yollar da olabilir. Ancak bilhassa fakir müslümanlar bu sonucu daha çok ibadet etmek suretiyle temin edebilirler.
Hadisin Müslim ve Tirmizî’deki rivayetlerinden öðrenildiðine göre Sevbân’dan “insaný cennete götürecek bir amel söylemesi” istenmiþ ve bu istek üç defa tekrarlanmýþ, bunun üzerine Hz. Sevbân bu hadisi rivayet etmiþtir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Kul, secde ve ibadetle yücelir.
2. Nefse en aðýr gelen þey “secde” etmektir. Þeytan da “secde” emrine karþý çýktýðý için ebediyyen lânetlenmiþtir.
3. Nefisle mücâhede, secdenin çoðaltýlmasýyla mümkündür. Bu sebeple ibadeti arttýrmak gerekir.
4. Ashâb-ý kirâm, kendilerine yöneltilen suallere, Hz. Peygamber’den duyduklarý, ondan öðrendikleri ile karþýlýk verirlerdi. Kiþisel kanaatlarýyla fetvâ vermezlerdi.
109- الرابع عشر: عن أبي صَفْوانَ عبدِ اللَّه  بن بُسْرٍ الأسلَمِيِّ، رضي اللَّه عنه، قال: قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: «خَيْرُ النَّاسِ مَن طالَ عمُرُه وَحَسُنَ عملُه» رواه الترمذي، وقال حديثٌ حسنٌ.
«بُسْر»: بضم الباءِ وبالسين المهملة.
109. Ebû Safvân Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
Ýnsanlarýn en kârlýsý, ömrü uzun, ameli güzel olandýr.”  Tirmizî, Zühd 21, 22
Abdullah Ýbni Büsr el-Eslemî
Ebû Safvân künyesiyle meþhur olan Abdullah, iki kýbleye (Kudüs ve Kâbe) yönelerek namaz kýlanlardandýr. Hz. Peygamber mübârek elini onun baþýna koyup “Bu genç, bir asýr yaþar” buyurmuþtu. Abdullah gerçekten yüz yýl yaþadý.
Kendisi, anasý, babasý ve kardeþi sahâbî olan Abdullah, Resûlullah’tan 50 hadis rivayet etti. Buhârî ve Müslim birer hadisini rivayet ettiler.
Abdullah, Humus’ta yüz yaþýnda iken hicrî 96 yýlýnda vefât etti. Humus yöresinde en son vefât eden sahâbîdir.
Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
Ömür, her birimizin dünya pazarýnda kalma süresidir. Onu takdir eden de Yüce Rabbimizdir. Bizim bu süreyi ne tayin etme ne de bilme imkânýmýz vardýr. Görüntü ne olursa olsun, bu dünyadaki davranýþlarýn bir tek adý vardýr: Amel. Her birimiz hakkýnda tutulan zabýtlarýn tümüne de amel defteri denilmektedir. Kârlýlýk, zararlýlýk; hayýrlýlýk veya þerlilik iþte bu defterdeki kayýtlara göre tesbit edilmektedir. Hadisimiz de kâr ve zararý ömür-amel iliþkisi noktasýndan deðerlendirmektedir. Zira hadisin bir baþka rivayetinde “Ýnsanlarýn en zararlýsý da ömrü uzun, ameli kötü olandýr” ilâvesi bulunmaktadýr.
Bu duruma göre asýl önem taþýyan amelin vasfýdýr. Yani güzel mi, yoksa kötü mü olduðudur. Ömrün uzunluðu kâr ve zarar hesâbýnda ikinci unsurdur.
Aslýnda her birimiz uzun bir hayatý isteriz. “Tûl-i ömr ile muammer olma” duasýna “âmin” demeyecek olanýmýz bulunmaz. Zira ilgi duyduðumuz her þeyin farkýna yaþarken varýrýz. Bu sebeple de bizi kendilerine baðlayanlar arasýnda uzun süre kalmak isteriz. Hem de bu iþin bizim isteðimize baðlý olmadýðýný bile bile...
Hadisimiz uzunluðu istenen ömrün güzel amel ile deðerlendirilmiþ olmasý gereðini bize hatýrlatmaktadýr. Zira herkes, âhiretteki hayatýný bu dünyada hazýrlamaktadýr. Buradaki güzel ameller, oradaki güzelliklerin çekirdekleridir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz bir baþka hadisinde “Mü’minin ömrü uzarsa, hayrý artar” (Ahmed Ýbni Hanbel, Müsned, III, 27) buyurmuþtur.
Amelin güzelliði, öncelikle meþrû olmasý, sonra da ihsan kalitesine sahip bulunmasý ile mümkündür. Bu ise, müslümanca yaþama sorumluluðu ve mutluluðuna sahip çýkmak demektir. Böyle bir gayretle geçecek ömrün uzun olmasý, elbette en büyük kârlýlýk ve saadettir. Bunun temini yani amelin güzelliðinin saðlanmasý, hiç þüphesiz nefsin arzularýna uyarak deðil, onunla mücâhede ederek mümkün olacaktýr. O halde yaþadýðýmýz sürece nefisle mücâhedeye devam etmek durumundayýz. Hadisimizin mesajý budur.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Yalnýz baþýna uzun yaþamýþ olmak bir fazilet deðildir. Ömrün uzunluðuna amelin güzelliði eklenirse bir kýymet ifade eder.
2. Güzel amel sahibi olmak için mücâhedeyi sürdürmek gerekmektedir.
110- الخامس عشر: عن أنسٍ رضي اللَّه عنه، قال: غَاب عمِّي أَنَسُ بنُ النَّضْرِ رضي اللَّهُ عنه، عن قِتالِ بدرٍ، فقال: يا رسولَ اللَّه غِبْت عن أوَّلِ قِتالٍ قَاتلْتَ المُشرِكِينَ، لَئِنِ اللَّهُ أشْهَدَنِي قتالَ المشركين لَيُرِيَنَّ اللَّهُ ما أصنعُ، فلما كانَ يومُ أُحدٍ انْكشَفَ المُسْلِمُون فقال: اللَّهُمَّ أعْتَذِرُ إليْكَ مِمَّا صنَع هَؤُلاءِ  يَعْني أصْحَابَه وأبرأُ إلَيْكَ مِمَّا صنعَ هَؤُلاَءِ  يعني المُشْرِكِينَ  ثُمَّ تَقَدَّمَ فَاسْتَقْبَلَهُ سعْدُ بْنُ مُعاذٍ، فَقالَ: يا سعْدُ بْنَ معُاذٍ الْجنَّةُ ورَبِّ الكعْبةِ، إِنِى أجِدُ رِيحَهَا مِنْ دُونِ أُحُدٍ. قال سعْدٌ: فَمَا اسْتَطعْتُ يا رسول اللَّه ماصنَعَ، قَالَ أنسٌ: فَوجدْنَا بِهِ بِضْعاً وثمانِينَ ضَرْبةً بِالسَّيفِ، أوْ طَعْنَةً بِرُمْحٍ، أو رمْيةً بِسهْمٍ، ووجدْناهُ قَد قُتِلَ وَمثَّلَ بِهِ المُشرِكُونَ فَما عرفَهُ أَحدٌ إِلاَّ أُخْتُهُ بِبنَانِهِ. قال أنسٌ: كُنَّا نَرى أوْ نَظُنُّ أنَّ هَذِهِ الآيَة نزلَتْ فيهِ وَفِي أشْباهِهِ: [مِنَ المُؤْمِنِينَ رِجالٌ صدقُوا ما عَاهَدُوا اللَّه علَيهِ] [الأحزاب: 23] إلى آخرها. متفقٌ عليه.
قوله: «لَيُريَنَّ اللَّهُ» رُوى بضم الياءِ وكسر الراءِ، أي لَيُظْهِرنَّ اللَّهُ ذَلِكَ لِلنَّاسِ، ورُوِى بفتحهما، ومعناه ظاهر، واللَّه أعلم.
110. Enes  radýyallahu anh þöyle dedi:
Amcam Enes Ýbni Nadr radýyallahu anh Bedir Savaþý’na katýlmamýþtý. Bu ona çok aðýr geldi. Bu sebeple:
- “Ey Allah’ýn Resûlü! Müþriklerle yaptýðýn ilk savaþta bulunamadým. Eðer Allah Teâlâ müþriklerle yapýlacak bir savaþta beni bulundurursa, neler yapacaðýmý elbette Allah Teâlâ görecektir” dedi.
Sonra Uhud Savaþý’nda müslüman saflarý daðýlýnca, -arkadaþlarýný kastederek- “Rabbim, bunlarýn yaptýklarýndan dolayý özür beyan ederim” dedi. Müþrikleri kastederek de “Bunlarýn yaptýklarýndan da uzak olduðumu sana arzederim” deyip ilerledi. Sa’d Ýbni Muâz ile karþýlaþtý ve:
- Ey Sa’d! istediðim cennettir. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alýyorum, dedi. Sa’d (olayý anlatýrken) “Ben onun yaptýðýný yapamadým, ya Resûlallah” dedi.
Enes radýyallahu anh devamla þöyle dedi:
Amcamý þehid edilmiþ olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kýlýç, süngü ve ok yarasý vardý. Müþrikler müsle yapmýþ, uzuvlarýný kesmiþlerdi. Bu sebeple onu kimse tanýyamadý. Sadece kýzkardeþi parmak uçlarýndan tanýdý.
Enes dedi ki, biz þu âyetin amcam ve amcam gibiler hakkýnda inmiþ olduðunu düþünmekteyiz:
“Mü’minler içinde öyle yiðit erkekler vardýr ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpýþtý, þehid düþtü), kimi de sýrasýný bekliyor. Bunlar aslâ sözlerini deðiþtirmemiþlerdir” [Ahzâb sûresi (33), 23].  Buhârî, Cihâd 12; Müslim, Ýmâre 148
Açýklamalar
Enes Ýbni Nadr radýyallahu anh,  Hz. Peygamber’in “Allah’ýn öyle kullarý vardýr ki, Allah adýna yemin etseler, Allah onlarýn yeminlerini yerine getirir” (Buhârî, Sulh 8; Cihâd 12; Müslim, Kasâme 24, Fezâilü’s-sahâbe, 225) diye tebrik ve takdir ettiði bir yiðit sahâbîdir. Bedir Savaþý’nda bulunamayýþý yüreðine dert olmuþtu. Onun için, iþtirâk edeceði ilk harpte, müþriklerin analarýndan emdikleri sütü burunlarýndan getireceði mânasýna gelen sözler söylemiþ, onlarla kahramanca savaþmaya and içmiþti. “Bu söylediklerimin doðruluðunu Allah teâlâ görecek ve âleme gösterecektir” diye de Allah’ý þâhit tutmuþtu.
Uhud Harbi esnasýnda o bu sözünü yerine getirmiþ, önce Resûlullah’ýn yakýn çevresinden ayrýlmayan sahâbîlerden olarak çarpýþmýþtý. Sonra da bozulan mücâhidlerin o durumuna üzülmüþ, “Bunlarýn yaptýklarýndan özür diliyorum” deyip ileri atýlmýþ, müþriklerle kýyasýya çarpýþmýþtýr. “Cennetin kokusunu Uhud’da alýyorum” diye þehitliðe koþtuðunu anlatmýþtýr. Onun bu ifâdesi mecâz da olabilir hakikat de... Burnuna gelen herhangi bir güzel kokuyu, cennet kokusu diye nitelemiþ de olabilir. “Þehitliðin sonu cennettir” anlamýnda da söylemiþ olabilir.
Hâsýlý Enes Ýbni Nadr radýyallahu anh  nefisle öylesine bir mücâhede örneði vermiþtir ki, herkes onu takdir etmiþtir. Üzerindeki seksen küsur ok, mýzrak ve kýlýç yarasý onun nasýl bir cihad eri olduðunun delilidir. Müþriklerin onun organlarýný kesmiþ olmalarý, ondan yedikleri darbelerin aðýrlýðýný gösterir. Ona karþý duyduklarý hýncý ancak böyle tatmin etmiþ olmalýdýrlar.
Kýzkardeþinin, kendisini parmak uçlarýndan tanýyabilmesi, uðradýðý iþkencenin boyutlarýný göstermektedir. Ayrýca parmak uçlarýnýn ve parmak izinin, kiþilerin kimliklerinin belirlenmesinde ölçü olduðu da anlaþýlmaktadýr.
Hadisin râvisi Enes Ýbni Mâlik radýyallahu anh hazretleri, Ahzâb sûresi’nin 23. âyetinin Enes Ýbni Nadr gibi, verdikleri sözü canlarý pahasýna yerine getiren yiðitler hakkýnda nâzil olduðunu söylemekte, âyetteki övgüye böylesi müslümanlarýn lâyýk olduðunu belirlemektedir.
Bu olayda mücâhede, verdiði sözde caný pahasýna durmuþ olmak þeklinde tezâhür etmiþtir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Güzel ve meþrû þeyleri vaadetmek câizdir. Nefsi, va’dinde durmaya zorlamak da mücâhededir.
2. Sahâbe-i kirâmýn þehitlik istemekteki samimiyeti herþeyin üstünde ve önünde gelmektedir.
3. Ahdine vefâ gösterenlerden Allah Teâlâ razý olur. Mü’minlere de verdikleri sözü yerine getirmek yakýþýr.
111- السادس عشر: عن أبي مسعود عُقْبَةَ بن عمروٍ الأنصاريِّ البدريِّ رضي اللَّهُ عنه قال: لمَّا نَزَلَتْ آيةُ الصَّدقَةِ كُنَّا نُحَامِلُ عَلَى ظُهُورِنا. فَجَاءَ رَجُلٌ فَتَصَدَّقَ بِشَيْءٍ كَثِيرٍ فَقَالُوا: مُراءٍ، وجاءَ رَجُلٌ آخَرُ فَتَصَدَّقَ بِصَاعٍ فقالُوا: إنَّ اللَّه لَغَنِيٌّ عَنْ صاعِ هَذَا، فَنَزَلَتْ {الَّذِينَ يَلْمِزُونَ المُطَّوِّعِينَ مِنَ المُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لاَ يَجِدُونَ إلاَّ جُهْدَهُمْ}  [التوبة 79] الآية. متفقٌ عليه.
«ونُحَامِلُ» بضم النون، وبالحاءِ المهملة: أَيْ يَحْمِلُ أَحَدُنَا على ظَهْرِهِ بِالأجْرَةِ، وَيَتَصَدَّقُ بها.
111. Ebû Mes’ûd Ukbe Ýbni Amr el-Ensârî el-Bedrî radýyallahu anh þöyle dedi:
Sadaka âyeti inince, biz sýrtýmýzla yük taþý(Zeker), (hammallýk yaparak) sadaka vermeye baþladýk. Derken bir adam geldi çokca sadaka verdi. Münâfýklar, “Gösteriþ yapýyor” dediler. Bir baþkasý geldi, bir ölçek hurma getirdi. Yine münâfýklar, “Allah’ýn, bunun bir ölçek hurmasýna ihtiyacý yoktur” dediler. Bunun üzerine, “Sadakalar hususunda gönülden veren mü’minleri çekiþtiren ve güçlerinin yettiðinden baþkasýný bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onlarý maskaraya çevirmiþtir. Onlar için acý bir azab vardýr” [Tevbe sûresi (9), 79] âyeti indi.  Buhârî, Zekât 10; Müslim, Zekât 72
Ukbe Ýbni Amr
Ebû Mes’ûd el-Ensârî diye meþhur olan Ukbe Ýbni Amr, genç yaþlarýnda Ýkinci Akabe bey’atine katýldýðý için bu nisbeyi aldýðýný söyleyenlerin yanýnda, onun Bedir’de ikâmet ettiðinden dolayý el-Ensârî nisbesini aldýðýný söyleyenler daha çoktur. Kendisinin Uhud ve daha sonraki harblere katýldýðý kesindir. 102 hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almaktadýr.
Kûfe’ye yerleþen Ukbe Ýbni Amr, Hz. Ali taraftarýydý. Hatta Hz. Ali, Sýffîn’e giderken Kûfe’de onu vekil býrakmýþtýr. Hicrî 40 yýlýndan sonra vefât etmiþtir. Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
“Onlarýn mallarýndan sadaka al” [Tevbe sûresi (9), 103] âyeti inince ve Hz. Peygamber de kendilerini sadaka vermeye teþvik edince, sadaka olarak verecek bir þeyi bulunmayan fakat her ilâhî emre sarýlmayý mücâhede olarak deðerlendiren sahâbîler, hammallýk, amelelik yapmaya ve kazandýklarýndan sadaka vermeye baþlamýþlardýr. Anlaþýldýðýna göre zenginiyle fakiriyle sahâbîler diðer ibadet ve emirlere olduðu gibi sadaka emrine de büyük bir heyecan, gayret ve özveri ile katýlmýþlardýr. Onlarýn bu heyecanlý mücâhedeleri, münâfýklar tarafýndan þevk kýrýcý sözlerle karþýlanmýþtýr.
Hadisin deðiþik rivâyetlerinden anlaþýldýðýna göre, çokca para getiren Abdurrahman Ýbni Avf hazretleridir. Servetinin yarýsý olan dört bin dirhemi tasadduk etmiþtir. Onun bu hareketi, münâfýklarca, gösteriþ ve riyâ olarak nitelendirilmiþ, bir sa’ yani bir ölçek hurma getiren Ebû Akil el-Ensârî de, “Allah bunun bir sa’ hurmasýna muhtaç deðildir” diye hafife alýnmýþ, alay konusu yapýlmýþtý. Oysa Ebû Akîl de o gün çalýþýp kazandýðý hurmalarýn yarýsýný getirmiþti. Aslýnda münâfýklarýn çekemedikleri, ashâb-ý kirâmýn zenginiyle fakiriyle mal veya kazançlarýnýn yüzde ellilik bölümünü tasadduk etmeleriydi. Bu iki örnekte sadaka olarak verilen miktar deðiþse de, sadaka verenlerin fedakârlýk oranlarý deðiþmiyordu. Yüzde elli oranýnda bir tasadduk gayreti... Herkes kendi çapýnda ama birbirine eþit oranda fedakârlýk yapýyordu. Mücâhede ayný ölçülerle yürütülüyordu. Ashâb-ý kirâmýn fazileti, üstünlüðü, biraz da bu noktalarda aranmalýdýr. Onlarýn bu faziletli hareketleriyle alay etmek isteyenler, meâlini, hadisin tercümesi içinde verdiðimiz Tevbe sûresi’nin 79. âyetiyle susturulmuþlardýr.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Yapýlan bir iyiliði, ne kadar az olursa olsun, küçük görmek doðru deðildir.
2. Allah Teâlâ’nýn emirlerine herkes gücü yettiðince uymaya çalýþmalý ve bu konuda kendilerini kýnayanlara aldýrýþ etmemelidir.
3. Mücâhede her türlü emre gücü ölçüsünde sarýlmakla gerçekleþir.
4. Ashâb-ý kirâm, emirleri yerine getirmede son derece gayretli idiler.
5. Sadaka vermek, az da olsa, ihmâl edilmemelidir. Buna küçükleri de alýþtýrmalýdýr. Çünkü sadaka cehennem ateþini söndürür. Toplumda gelir dengesizliði yüzünden çýkacak kargaþalarý önler.
211- السابَع عشر: عن سعيدِ بنِ عبدِ العزيزِ، عن رَبيعةَ بنِ يزيدَ، عن أَبِي إدريس الخَوْلاَنيِّ، عن أَبِي ذَرٍّ جُنْدُبِ بنِ جُنَادَةَ، رضي اللَّهُ عنه، عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فيما يَرْوِى عَنِ اللَّهِ تباركَ وتعالى أنه قال: «يا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّماً فَلاَ تَظالمُوا، يَا عِبَادِي كُلُّكُم ضَالٌّ إِلاَّ مَنْ هَدَيْتُهُ، فَاسْتَهْدُوني أهْدكُمْ، يَا عِبَادي كُلُّكُمْ جائعٌ إِلاَّ منْ أطعمتُه، فاسْتطْعموني أطعمْكم، يا عبادي كلكم عَارٍ إلاَّ مِنْ كَسَوْتُهُ فَاسْتَكْسُوني أكْسُكُمْ، يَا عِبَادِي إنَّكُمْ تُخْطِئُونَ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَأَنَا أغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً، فَاسْتَغْفِرُوني أغْفِرْ لَكُمْ، يَا عِبَادِي إِنَّكُمْ لَنْ تَبْلُغُوا ضُرِّي فَتَضُرُّوني، وَلَنْ تَبْلُغُوا نَفْعِي فَتَنْفَعُوني، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أوَّلَكُمْ وآخِركُمْ، وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ كَانُوا عَلَى أتقَى قلبِ رجلٍ واحدٍ منكم ما زادَ ذلكَ فِي مُلكي شيئاً، يا عِبَادِي لو أَنَّ أوَّلكم وآخرَكُم وإنسَكُم وجنكُمْ كَانوا عَلَى أفْجَرِ قَلْبِ رَجُلٍ وَاحِدٍ مِنْكُمْ مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِنْ مُلْكِي شَيْئاً، يَا عِبَادِي لَوْ أَنَّ أَوَّلَكُمْ وَآخِركُمْ وَإنْسَكُمْ وَجِنَّكُمْ، قَامُوا فِي صَعيدٍ وَاحدٍ، فَسألُوني فَأعْطَيْتُ كُلَّ إنْسانٍ مَسْألَتَهُ، مَا نَقَصَ ذَلِكَ مِمَّا عِنْدِي إِلاَّ كَمَا َيَنْقُصُ المِخْيَطُ إِذَا أُدْخِلَ البَحْرَ، يَا عِبَادِي إنَّما هِيَ أعْمَالُكُمْ أُحْصِيهَا لَكُمْ، ثُمَّ أوَفِّيكُمْ إيَّاهَا، فَمَنْ وَجَدَ خَيْراً فَلْيَحْمِدِ اللَّه، وَمَنْ وَجَدَ غَيْرَ ذَلِكَ فَلاَ يَلُومَنَّ إلاَّ نَفْسَهُ». قَالَ سعيدٌ: كان أبو إدريس إذا حدَّثَ بهذا الحديث جَثَا عَلَى رُكبتيه. رواه مسلم. وروينا عن الإمام أحمد بن حنبل رحمه اللَّه قال: ليس لأهل الشام حديث أشرف من هذا الحديث.
112. Saîd Ýbni Abdülazîz’in Rebîa Ýbni Yezîd’den; Rebîa’nýn Ebû Ýdrîs el-Havlânî’den, onun Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde radýyallahu anh’den; Ebû Zer’in Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’den; onun da Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinden rivayet ettiðine göre Allah Teâlâ þöyle buyurdu:
Kullarým! Ben zulmetmeyi kendime haram kýldým. Onu sizin aranýzda da haram kýldým. Artýk birbirinize zulmetmeyiniz.
Kullarým! Benim hidâyet ettiklerim dýþýnda hepiniz sapýtmýþsýnýz. O halde benden hidâyet dileyin ki sizi doðruya ileteyim.
Kullarým! Benim doyurduklarým hariç, hepiniz açsýnýz. Benden yiyecek isteyin ki sizi doyurayým.
Kullarým! Benim giydirdiklerim hariç, hepiniz çýplaksýnýz. Benden giyecek isteyin ki sizi giydireyim.
Kullarým! Siz gece-gündüz günah iþlemektesiniz, bütün günahlarý afveden de yalnýzca benim. Benden af dileyin ki sizi baðýþlayayým.
Kullarým! Bana zarar vermek elinizden gelmez ki, zarar verebilesiniz. Bana fayda vermeye gücünüz yetmez ki, fayda veresiniz.
Kullarým! Evveliniz ahiriniz, insanýnýz cinleriniz, en müttaki bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümde herhangi bir þey arttýrmaz.
Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz, en günahkâr bir kiþinin kalbi ve duygusuna sahip olsalar, bu benim mülkümden en küçük bir þey eksiltmez.
Kullarým! Evveliniz âhiriniz, insanýnýz cinleriniz bir yerde toplanýp benden istekte bulunacak olsalar, ben de her birine istediðini versem, bu benim mülkümden ancak, iðne denize daldýrýlýp çýkarýldýðýnda denizden ne kadar eksiltebilirse iþte o kadar azaltýr. (Yani hiç bir þey eksiltmez.)
Kullarým! Ýþte sizin amelleriniz. Onlarý sizin için saklar, sonra onlarý size iâde ederim. Artýk kim bir hayýr bulursa Allah’a hamd etsin. Kim de hayýrdan baþka bir þey bulursa öz nefsinden baþka kimseyi ayýplamasýn.”
Saîd Ýbni Abdülaziz dedi ki, Ebû Ýdris el-Havlânî bu hadisi rivâyet ettiði zaman dizleri üzerine çöküverdi. Müslim, Birr 55
Açýklamalar
Ahmed Ýbni Hanbel’in “Þamlýlarýn en saðlam rivayetidir” dediði bu hadîs-i kudsî, Cenâb-ý Hak ile kullarýnýn durumunu açýkca ortaya koymaktadýr. Hiçbir þekilde ve hiçbir konuda ilâhî takdir ve tasarrufun dýþýnda kalýnamayacaðý, herþeyin sadece Allah Teâlâ’nýn dileðine baðlý olduðu en kesin ifadelerle anlatýlmaktadýr. Bu sebeple Allah Teâlâ’nýn emirlerini yerine getirmek ve yasaklarýndan kaçýnmak hususunda tenbel davranmamak, nefsin arzularýna uymamak gerekmektedir. Böylesine bir konuma sahip olan bizlerin nasýl bir mücâhede vermesi lâzým geldiði artýk iyice anlaþýlmaktadýr. Ýmam Nevevî, bizleri bu noktada düþünmeye davet için bu kudsî hadisi konunun son hadisi olarak zikretmiþ olmalýdýr.
Bu noktayý aklýmýzdan çýkarmadan þimdi hadisdeki bazý hususlarýn kýsa açýklamalarýna geçelim:
Allah âdildir, zulmetmez. Zulmü sevmez, zulme razý olmaz. Kullarýna zulmetmeyeceðini bildirmiþtir. Kullarýnýn da biribirlerine zulmetmesini istemez. Bütün âlem O’nun mülküdür. Gerçekte Allah’tan baþka bir mâlik yoktur. Dolayýsýyla tecâvüz ve zulüm de söz konusu deðildir. Yani Allah Teâlâ zulümden münezzehtir. O, bu durumu “Zulmü kendime haram kýldým” diye ifade buyurmuþtur.
Hidâyet Allah’tandýr. O dilemedikçe kimse doðru yolu bulamaz. O halde beþ vakit namazda Fâtiha’yý okurken yaptýðýmýz gibi, “Bizi sýrât-ý müstakîme ilet” diye kendisinden hidâyet dilemek gerekmektedir.
Rýzýk, Allah’ýn takdiri iledir. O dilediðine rýzký bol bol verir, dilediðine de kýsar. Ayný iþi yapan, ayný emeði sarfeden insanlarýn kazançlarý farklý farklý olabilir. Kimi kazanýr, bereketini bulamaz, kiminin kazancý da bereketlenir. Yemek, içmek, giymek yani hayat, Allah’ýn lutfu sayesindedir. O dilemeyince, kimse hayatýný devam ettirecek imkânlarý bulamaz. Böyle olunca, insanca ve müslümanca bir yaþayýþ için O’ndan yiyecek ve giyecek istemek biz kullara düþen bir görev olmaktadýr.
Kul kusursuz olmaz. Her an hata yapmak bizim iþimizdir. Allah Teâlâ da -þirk hâriç- bütün kusurlarý baðýþlamaktadýr. Yani tövbe kapýsý daima açýktýr. O halde gece-gündüz demeden Allah’tan af ve maðfiret dilemeliyiz ki O’nun baðýþlamasýna muhatap olabilelim.
Hiçbir varlýðýn, Allah Teâlâ’ya zarar ve fayda vermesi mümkün deðildir. Bütün kullarýnýn sâlih ve iyi kul olmasýyla Allah Teâlâ’nýn saltanatýnda bir þey artmaz; tam tersine yaratýklarýn tamamýnýn günahkâr olmasýyla O’nun saltanatýndan zerrece bir þey eksilmez. Diðer bir söyleyiþle tüm iyilik, kötülük kavramlarý ve sonuçlarý sadece bizler için önemlidir; bizleri ilgilendirmektedir.
Allah Teâlâ’nýn ihsan deryasý sonsuz ve sýnýrsýzdýr. Bütün yaratýklar bir araya gelip kendisinden dilekte bulunsalar, Allah da hepsinin isteðini yerine getirse, koskoca bir okyanusa batýrýlýp çýkarýlan iðne o okyanustan hiçbir þey eksiltmediði gibi, bu da Allah’ýn mülkünden bir þey eksiltmez. Yani bizim O’na herhangi bir þekilde zarar verebilme imkânýmýz yoktur.
Allah Teâlâ, her birimizin amellerini kaydettirmektedir. Sonunda onlarý karþýmýza çýkaracaktýr. Orada iyilik ve hayýr çoksa, bundan ötürü Allah’a hamdetmemiz gerekmektedir. Aksi olursa, bunun suçlusu kendimizden baþkasý deðildir. “Kendim ettim, kendim buldum” demekten baþka yapacaðýmýz bir þey yoktur.
Bütün bu gerçekleri dile getiren hadisimiz, insanoðlunun dünyadaki yerini, durumunu ve nasýl davranmasý gerektiðini nasýl bir mücâhede ortamýnda olduðunu tam mânasýyla aydýnlatmaktadýr. Allah kendisine kul olma mücâhedesinde cümlemize yardýmcý olsun.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Ýnsana, kulluðunu bilerek Allah Teâlâ’dan hidâyet, rýzýk, af ve maðfiret istemesi yaraþýr.
2. Nefisle mücâhede, ileride amellerimizin karþýmýza çýkarýlacaðý bilinci içinde yapýlmalýdýr.
3. Allah Teâlâ’nýn rahmeti her þeyi kuþatmýþtýr. Ondan yararlanmasýný bilmek gerekir.


Kaynak: Riyazüssalihin
باب في المبادرة إلى الخيرات
وحثَّ من توجَّه لخير على الإِقبال عليه بالجدِّ من غير تردَّد
 
HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK
 
HAYIRLI İŞLERE KOŞMAK VE HAYRA YÖNELMİŞ KİŞİYİ CİDDİ VE
TEREDDÜTSÜZ ŞEKİLDE ONU İŞLEMEYE TEŞVİK ETMEK
ÂYETLER
قال اللَّه تعالى:  { فَاسْتَبِقوُا الْخَيْرَاتِ } .
1. “Hayır işlerinde yarışın!”  Bakara sûresi (2), 148
Müslüman, hayır ve hizmet adamıdır. İyilik severdir. Hayatta herkes bir şeylerin peşinde koşup durmakta, âdeta başkalarıyla yarışmaktadır. Müslümana hayır yarışında olmak yaraşır. Çünkü en büyük ödül bu yarıştadır. Nitekim bir âyette yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
وقال تعالى:  { وَسَارِعُواْ إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ  } .
2. “Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan göklerle yer genişliğindeki cennete koşun!”   Âl-i İmrân sûresi (3), 133
Allah’ın bağışını kazanmak büyük, en büyük başarıdır. Genişliği, yerle gökler arası kadar olan cennete ulaşmak ise, büyük kurtuluştur. İşte bütün bu “büyük”ler, iyilik ve hayır severlikte yarışmakla elde edilebilir. Bu sebeple de müslümanlar, her şeyde orta yolu tutmaya davet edilirken burada yarışa çağırılmaktadırlar. Zira mü’mine yakışan, büyük hedeflere sür’atle yönelmektir. İyilik yarışı, en büyük yarıştır. Bu yarış cennetle sonuçlanır. Böyle bir yarıştan geri kalmak olur mu? Herkes kendi imkânı ölçüsünde, kendi alanında ama mutlaka bu yarışta yerini almalıdır.
Hadisler  
88- فالأوَّل : عَنْ أبي هريرة رضي اللَّه عنه أن رسولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادِروا بالأعْمالِ الصَّالِحةِ ، فستكونُ فِتَنٌ كقطَعِ اللَّيلِ الْمُظْلمِ يُصبحُ الرجُلُ مُؤمناً ويُمْسِي كافراً ، ويُمسِي مُؤْمناً ويُصبحُ كافراً ، يبيع دينه بعَرَضٍ من الدُّنْيا» رواه مسلم .
88. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.”
Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78
Açıklamalar
Faydalı işler ve hizmetlerde gözü açık davranmak, fırsatları anında değerlendirmek, bu konuda sür’at göstermek yüce dinimizin tavsiye ettiği yegâne aceleciliktir. Zira halkımızın isâbetle belirttiği gibi, “Elden kalan elli gün kalır” “İyilerin tenbelliği, kötülerin faaliyetidir.” İyilik yapmayı, faydalı iş görmeyi nefis ve şeytan istemez, bu onlara çok ağır gelir. Onun için de bu tür işlerin daima tehir edilmesini isterler. Oysa gelecek günlerin neler getireceği hiç belli olmaz.
Hadisimizde bu noktaya dikkat çekilmekte, her şeyi kopkoyu bir karanlık içinde tanınmaz hale sokarak birtakım büyük fitnelerin ortaya çıkmasından önce, iyi şeyler yapmaya bakmak gerektiği hatırlatılmaktadır. Olumsuzluklar o noktaya varabilir, ortalık öylesine allak-bullak olabilir ki, Allah korusun, insan mü’min olarak sabahlamışken o günün akşamına kâfir olarak girer veya mü’min olarak girdiği gecenin sabahına kâfir olarak çıkar. Bu, tam anlamıyla bir fitne ve kargaşa ortamıdır. Böyle bir zeminde kimse ne yaptığını, ne yapması lâzım geldiğini bilemez. Din gibi, iman gibi dünyalara değişilemeyecek kutsal değerler, küçük dünyevî karşılıklara satılır, peşkeş çekilir. Öz değerlere yabancı ve düşman sistemlerin hükmü altında kalınabilir. İşte bu noktada iman, işportaya düşmüş demektir; kafa, gönül ve evlerde irtidat havası esmeye başlamış demektir. Müslümanlar böylesine acılı günleri tarih boyu yer yer yaşayagelmişlerdir.
Hadiste haber verilen fitneler bir kaç şekilde tezâhür edebilir:
* İki müslüman grup arasında sırf ırkçılık ve kızgınlık sebebiyle çatışma çıkar. Karşılıklı olarak can ve mala tecâvüzü helâl sayarlar.
* Yöneticiler zâlim kimseler olur, müslümanların kanını döker, mallarını gasbeder, içki içerler. Bazı kişiler de onların haklı olduklarını savunurlar. Hatta bazı âlim geçinen kişiler, onların işledikleri bu tür haramların işlenebileceğine fetvâ verirler.
* İnsanlar arasında dine muhalif ilişkiler, alış-verişler vs. cereyan eder. Bunları helâl sayarlar.
Bunlar ve daha sıralanabilecek diğer görüntüler, farkedileceği gibi tamamen kişinin din ve imanına dokunur. Fitne de zâten din ve imanın tehlikeyle yüzyüze kalmasıdır.
Sabah-akşam, iman-küfür arasında gelip gitmeye vesile olacak fitne ortamlarına düşmemek için daha önceden iyi işler işlemeye gayret etmek, iman uyanıklığının işareti ve tabiî bir gereğidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Dine, imana sıkı sarılmak gerekir.
2. Durum kötüleşmeden, müslümanlar güzel işler yapmakta birbirleriyle yarışmalıdır.
3. Âhir zamanda fitneler, gece karanlıkları gibi birbiri ardınca gelip duracaktır. Gelen gün, geçeni aratacaktır.
4. Dîni, dünyevî herhangi bir değere değişmek, bu işin en çirkin ve kötü sonucudur.
5. Kötüler ve kötülükler, ancak iyiler ve iyilikleri çoğaltmak ve desteklemek suretiyle önlenebilir.
89- الثَّاني: عنْ أبي سِرْوَعَةَ  بكسرِ السين المهملةِ وفتحها عُقبةَ بنِ الْحارِثِ رضي اللَّه عنه قال: صليت وراءَ النَبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بالمدِينةِ الْعصْرَ ، فسلَّم ثُمَّ قَامَ مُسْرعاً فَتَخَطَّى رِقَابَ النَّاسِ إلى بعض حُجَرِ نسائِهِ ، فَفَزعَ النَّاس من سرعَتهِ ، فخرج عَليهمْ ، فرأى أنَّهُمْ قدْ عَجِبوا منْ سُرْعتِه ، قالَ : «ذكرت شيئاً من تبْرٍ عندَنا ، فكرِهْتُ أن يحبسَنِي ، فأمرْتُ بقسْمتِه» رواه البخاري .
وفي رواية له: كنْتُ خلَّفْتُ في الْبيتِ تِبراً من الصَّدقةِ ، فكرِهْتُ أنْ أُبَيِّتَه» . «التِّبْر» قطع ذهبٍ أوْ فضَّةٍ .
89. Ebû Sirve’a (veya Serve’a) Ukbe İbni Hâris radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir keresinde Medine’de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Resûlullah selâm verip namazı bitirdi ve sür’atle yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu telaşından endişe ettiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kısa sürede döndü, kendisinin bu acele davranışından dolayı meraklanmış olduklarını gördü ve şöyle buyurdu:
“Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım da beni hayırda acele etmekten alıkoymasını istemedim ve derhal dağıtılmasını emrettim.”
Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi’s-salât 18; Nesâî, Sehv 104
Buhârî’nin bir başka rivayetinde bu ifade şu şekildedir:
“Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.”  Buhârî, Zekât 20
Ebû Serve’a, Ukbe İbni Hâris
Ukbe Mekke fethi günü veya fetihten önce müslüman olmuştur. İslâmı güzel yaşayanlardandır. Ebû Serve’a Bedir Harbi sonrasında Medineli Hubeyb İbni Adî radıyallahu anh’ı Mekke yakınlarında öldürenlerdendir. Ancak Ebû Serve’a künyesinin Ukbe’ye mi yoksa anne bir kardeşine mi ait olduğunda görüş ayrılığı vardır. Öyle bile olsa, “İslâm olmak, İslâm öncesindeki hataları siler-süpürür” hadîs-i şerîfi gereği bağışlanmıştır.
Buhârî, Ebû Dâvûd ve Tirmizî kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Ukbe, Abdullah İbnü’z-Zübeyr radıyallahu anh’ın hilâfetini ilân ettiği yıllarda vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Cami ve mescidlerde cemaatin omuzlarına basa basa gezinmek, cami âdâbına aykırı ve yasaktır. Ancak bu yasak şu hallerde ortadan kalkar:
* İleride boş yer varken gerilere oturulmuş ise... Böyle yapanlar, bizzat kendileri, omuzlarına basılmasına razı olmuşlar demektir. Böylesi hâllerde safları doldurmak için ileriye geçmek yasak değil, fazilettir.
* Burnu kanayan veya abdest yenilemek durumunda kalanların, arkalarındaki safları yararak dışarı çıkmalarında da herhangi bir sakınca yoktur. Bu, zarûret halidir. Özellikle abdest yenileyecek olan imam ise, hiç bir sakınca söz konusu değildir.
* Bir de bu hadiste görüldüğü gibi, bir hayır işlemek için acele edilmesi hâlinde, saflar yarılıp geçilebilir. Bu, “hayırda acele etmek” hatırına verilmiş bir müsaade olmaktadır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de böyle yapmıştır. Bu, dinimizde hayır işlemekte ne kadar sür’atli davranmanın gerektiğini ortaya koyması bakımından son derece dikkat çekici bir olay ve bir ruhsattır.
Hz. Peygamber’in bütün hal ve harekâtını son derece dikkatle izleyen sahâbîler, onda görmeye alıştıkları sakin ve ağırbaşlı tavırlar dışında, aceleci, telaşlı bir hâl gördüler mi, “nâhoş bir şey mi var acaba?” diye meraklanırlardı. Bu kez de öyle olmuştu. Hz. Peygamber’in selâm verir-vermez mihrabı hemen terkedip sür’atle odasına gitmesi ashâb-ı kirâmı endişelendirmişti. Peygamber Efendimiz ise, hayır işlemekte ne derece acele davranılması gereğini hem hareketi hem de sözüyle ortaya koymak suretiyle ashâbını bir yandan teskin ederken bir yandan da eğitiyordu.
Hz. Peygamber’in, “Beni alıkoymasından hoşlanmadım” beyanını, “Allah’ı anmaktan, O’na yönelmekten alıkoymasından hoşlanmadım” anlamında yorumlamak ve “Öyle babayiğitler vardır ki, onları ne bir ticâret ne de bir alış-veriş Allah’ı anmaktan alıkor” [Nûr Sûresi (24), 37] âyetiyle ilgi kurmak mümkündür. “Beni alıkoymasından hoşlanmadım” sözünü, “Âhirette yoluma mâni olmasını istemedim” şeklinde anlamak da mümkündür. Fakat hayır işlemekte acele davranmamaktan, hele canım ne acelesi var, dağıtırız, yaparız gibi tenbel bir duygu ve tavra alıştırmasından hoşlanmadım, mânâsına anlamak belki konu ile ilgisi ve müslümanların hayrı geciktirmemeyi öğrenmesi açısından daha isâbetlidir. Zira altın-gümüş gibi kıymetlerin insana cimrilik ve sürekli ekonomi düşüncesi telkin ettiği, ibadet esnasında bile zihni meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yapılacak hayrı, verilecek sadakayı geciktirmemek, bu tür duygulara kapılmaktan insanı kurtarır.
Hadisin ikinci rivayetindeki kaydı dikkate alırsak, “gündüzün hayrını geceye bırakmamak gerek” şeklinde bir sonuç çıkarabiliriz. Çünkü hayır, zamanında yapılması halinde hayır olur. Gecikmiş ya da geciktirilmiş hayır, kendisinden beklenen sonucu vermez.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Namazda, namaz dışı bir şey düşünmek, namazın sıhhatine mâni değildir. Zira Efendimiz hadisin bir rivayetinde “Evde dağıtılacak bir miktar altın olduğunu namazdayken hatırladım” buyurmuştur.
2. Sadaka dağıtımı gibi hayır işlerinde aslolan bizzat yapmak ise de, başkalarını vekil tayin etmek de câizdir. Hadisimizde “dağıtılmasını emrettim” buyurulması, bunu göstermektedir.
3. Hayır işlemekte acele davranmak uygundur.
4. Zihni ve gönlü Allah Teâlâ’yı anmaktan ve emirlerini yerine getirmekten alıkoyacak her şeyden arındırmak lâzımdır.
5. Bazı hâllerde safları yararak cami içinde ilerlemekte veya dışarı çıkmakta sakınca yoktur.
6. Ashâb-ı kirâm, Hz. Peygamber’i dikkatle ve ibretle izlerlerdi.
90- الثَّالث: عن جابر رضي اللَّهُ عنه قال: قال رجلٌ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يومَ أُحُدٍ: أرأيتَ إنْ قُتلتُ فأينَ أَنَا ؟ قال : «في الْجنَّةِ » فألْقى تَمراتٍ كنَّ في يَدِهِ ، ثُمَّ قاتل حتَّى قُتلَ. متفقٌ عليه .
90. Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:
Uhud Savaşı’nda bir adam Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Eğer öldürülürsem, nerede olurum? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de:
- “Cennet’te” cevabını verdi.
Bunun üzerine adam, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları fırlatıp attı; harbe daldı ve şehid düşünceye kadar savaştı.  Buhârî, Meğâzî 17; Müslim, İmâre 143. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 31
Açıklamalar
Hayra koşmakta Hz. Peygamber’in nasıl sür’at gösterdiğini önceki hadiste görmüştük. Burada ise, Resûl-i Ekrem’in terbiyesiyle yetişme bahtiyarlığına eren sahâbîlerden konuya ait canlı ve çarpıcı bir örneği görmekteyiz. Uhud Savaşı devam ederken, hurma yiyerek Hz. Peygamber’e gelip, harbte öldürüldüğü takdirde âhirette cennette mi, cehennemde mi olacağını soran sahâbî, “cennette” olacağı müjdesini alır-almaz, cihada ve cennet mutluluğuna, elindeki hurmaları bitirmeden hemen koşmuş, derhal harbe tutuşmuş ve şehid oluncaya kadar dövüşmüştür. İşte bu tereddütsüzlük, iyiliği ve hayrı anında yerine getirme gayreti sahâbe-i kirâmın alâmet-i fârikası olmuştur. Onlar bu halleriyle bütün müslüman nesillere örnek olmuşlardır.
Hadis kitaplarımız benzeri bir olayın Bedir Savaşı’nda da yaşandığını haber vermektedir.
Zamanlama her konuda önemlidir. İyiliklere koşmakta en uygun zamanın, ele geçen “ilk fırsat” olduğu kesindir. Sahâbe-i kirâm işte bu uygulamanın kahramanlarıdır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şehidler cennettedir.
2. Hayra koşmakta acele etmek esastır.
3. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt göstermezlerdi.
4. Bilmediğini sormak ve öğrenmek güzel bir davranıştır.
91- الرابع: عن أبي هُريرةَ رضي اللَّهُ عنه قال: جاءَ رجلٌ إلى النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، فقال: يا رسولَ اللَّهِ، أيُّ الصَّدقةِ أعْظمُ أجْراً ؟ قال: «أنْ تَصَدَّقَ وأنْت صحيحٌ شَحيحٌ تَخْشى الْفقرَ، وتأْمُلُ الْغنى، ولا تُمْهِلْ حتَّى إذا بلَغتِ الْحلُقُومَ. قُلت: لفُلانٍ كذا ولفلانٍ كَذَا، وقَدْ كان لفُلان » متفقٌ عليه .
« الْحلْقُوم » : مجرى النَّفسِ . و « الْمريءُ » : مجرى الطَّعامِ والشَّرابِ .
91. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi ve şöyle dedi:
- Ey Allah’ın elçisi! Hangi sadakanın sevabı daha büyüktür?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu:
- “Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar”, “filana bu kadar” demeye bırakma. Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” Buhârî, Zekât 11, Vasâyâ 17; Müslim, Zekât 92
Açıklamalar
Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adı sadakadır. Sadaka denilince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat çok özel bir çeşididir. Aslında Allah rızâsı için yapılan her şey sadakadır. Güler yüz, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey sadakadır. Ancak hadîs-i şerîfteki sadakadan maksat, maddî iyiliktir.
Birtakım beşerî duygu ve düşünceler, sosyal ve iktisadî beklentiler, endişeler ve umutlar insanın iyilik yapmasını etkiler. Peygamber Efendimiz, işte bütün bu duyguların canlı ve diri olduğu sırada yapılan iyiliğin “en üstün sadaka” olduğunu belirtmektedir. İyilik yapmayı hayatın son demlerine bırakmanın doğru olmadığına dikkat çekmektedir. İyilikte acele davranmanın gereğine ve isabetine işaret etmektedir.
Şartlar zorlaştıkça duygular aleyhte yoğunlaştıkça yapılacak iş ve iyilik daha da kıymet kazanır. Hadisimiz en üstün sadakayı bu çerçevede tarif etmiştir. O halde hayırda ve hayırlı işlerde acele davranmak demek, bir anlamda bu tür amelleri en son âna tehir etmemek demektir. Ölümünden sonra hayır yapılmasını vasiyet etmek, hukukî bir müessese olarak bazı ihmallerin telâfisine imkân verse bile, “üstün” nitelikli bir iş yapmış olma anlamına gelmez. “Üstün” nitelikli ameller, bizzat yükümlüsü tarafından yerine getirilenlerdir. Başkalarının takdir ve merhametine havale edilenler değil... Bu yüzden kim ne iyilik yapacaksa,  tam bir niyet ve irade ile yapmalıdır. “Ne verirsen elinle o gider seninle” sözü bu açıdan oldukça yerindedir. Geridekilerin geçmişleri adına yapacakları iyilikler, kendi iyilikleridir, geçmiştekilerin iyiliği değildir. O halde adımıza başkalarının yapacağı iyiliklere bel bağlamak yerine, bizzat kendimiz için nasıl bir iyiliği lâyık görüyorsak onu kendimiz yapmalıyız.
Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir.” Onu da insana telkin eden şeytandır [bk. Bakara sûresi (2), 268].
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hayatta, sıhhat ve âfiyette iken verilen sadaka, yapılan iyilik; hastalıkta ve hele hele ölüm döşeğinde yapılacak iyilikten üstündür.
2. Hayır işlerinde acele etmeli, işi yarınlara bırakmamalıdır.
3. Halkımızın ifadesiyle “elin ermediği, gözün görmediği” bir zamanda iyilik yapmaya kalkmak, isâbetli bir hareket değildir.
92- الخامس: عن أنس رضي اللَّه عنه ، أَنَّ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَخذَ سيْفاً يوم أُحدٍ فقَالَ: « مَنْ يأْخُذُ منِّي هَذا ؟ فبسطُوا أَيدِيهُم ، كُلُّ إنْسانٍ منهمْ يقُول : أَنا أَنا . قَالَ: «فمنْ يأَخُذُهُ بحقِه ؟ فَأَحْجمِ الْقومُ ، فقال أَبُو دجانة رضي اللَّه عنه : أَنا آخُذه بحقِّهِ ، فأَخَذهُ ففَلق بِهِ هَام الْمُشْرِكينَ». رواه مسلم .
اسم أبي دجانة : سماكُ بْنُ خرسة . قولُهُ : «أَحجم الْقوم» : أي توقَّفُوا . و «فَلق بِهِ» : أَي شَق «هام الْمشرِكين» : أَيْ رؤوسهُمْ .
92. Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Uhud Savaşı’nda eline bir kılıç alıp:
- “Bunu benden kim almak ister?” diye sordu.
Mücahidlerin her biri ellerini uzatıp:
- “Ben, ben” diye cevap verdiler.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem bu defa:
- “Hakkını vermek şartıyla onu kim alır?” buyurdu.
Bunun üzerine hemen herkes duraladı; fakat Ebû Dücâne radıyallahu anh:
- Hakkını vermek şartıyla ben alıyorum! dedi, aldı ve onunla müşriklerin kellelerini ikiye ayırdı.
Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 128
Açıklamalar
Mücâhidler, “hakkını vermek şartıyla” ifadesinden Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “Zafer kazanılıncaya veya şehid oluncaya kadar savaşmak üzere onu benden kim alır?” demek istediğini anlamışlar ve kılıcın hakkını gereği gibi ödeyememek endişesiyle bir an duraklamışlardır. Ebû Dücâne hazretleri ise, hiç tereddüt etmeden kılıcı almak istemiş ve almıştır.
Sahâbîler zaten cihad meydanında idiler. Bu kılıcı alanın daha fazla fedâkârlık yapması gerektiği ortadaydı. İşte Ebû Dücâne bu fedakârlığı üstlendi. Kılıcı aldığı gibi gözünü kırpmadan savaşa daldı ve müşrik kellelerini ortadan ikiye bölü bölüverdi.
Bu, Ebû Dücâne’nin zafer veya şehitlik konusuna gösterdiği şevk ve iştiyâkın delili, bu iki hayırdan birine kavuşmak için nasıl acele ettiğinin belgesidir.
İbni Seyyidinnâs es-Sîre adlı eserinde Hz. Zübeyr’in şöyle dediğini nakletmektedir:
“Resûlullah’dan kılıcı istediğimde, bana vermeyip de Ebû Dücâne’ye verince, bunu içime sindiremedim ve kendi kendime, Allah’a yemin olsun ki, Ebû Dücâne’nin ne yapacağını gözetleyeceğim, dedim ve onu takip ettim. Ebû Dücâne kırmızı bir bez aldı ve onu başına bağladı. Medineli müslümanlar “Ebû Dücâne ölüm bandıyla harb meydanına çıktı” dediler. Ebû Dücâne rastladığı müşriği yakalayıp öldürdü.
Ebû Dücâne hazretleri, künyesiyle meşhur olmuş sahâbîlerdendir. Adı Simâk İbni Hareşe’dir. Uhud Savaşı’nda Mus’ab İbni Umeyr radıyallahu anh ile birlikte Resûlullah’ı korumuş ve bir çok yara almıştır. Ebû Dücâne Yemâme harbinde şehid düşmüştür. Allah ondan razı olsun...
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hayra koşmakta Ebû Dücâne gibi ölümü bile göze almak gerekir.
2. Ebû Dücâne kahraman ve fedâî sahâbîlerdendi.
3. Hz. Peygamber ashâbını daha fazla fedakârlığa ve düşmana karşı durmaya teşvik ederdi.
93- السَّادس: عن الزُّبيْرِ بنِ عديِّ قال: أَتَيْنَا أَنس بن مالكٍ رضي اللَّه عنه فشَكوْنا إليهِ ما نلْقى من الْحَجَّاجِ. فقال: «اصْبِروا فإِنه لا يأْتي زمانٌ إلاَّ والَّذي بعْده شَرٌ منه حتَّى تلقَوا ربَّكُمْ » سمعتُه منْ نبيِّكُمْ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم . رواه البخاري .
93. Zübeyr İbni Adî şöyle dedi:
Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’e gittik ve Haccâc’ın zulmünden şikâyet ettik. Enes şöyle dedi:
- “Rabbinize kavuşana kadar sabredin; zira her gelen gün, geçmiş günden daha kötü olacaktır. Ben bunu Peygamberimiz’den duydum.” Buhârî, Fiten 6
Zübeyr İbni Adî
Rey kadısı olan Zübeyr el-Hemedâni, el-Yânî nisbesiyle bilinir. Güvenilir bir muhaddis ve fakih bir tâbiîdir. Kendisinin Enes İbni Mâlik’ten rivayetleri vardır. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Hicri 131 yılında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Haccâc-ı zâlim, Emevî halifesi Abdülmelik İbni Mervân’ın Hicaz ve Irak valisiydi. Hicaz’da halifeliğini ilân etmiş olan Abdullah İbni Zübeyr radıyallahu anh’ı şehid ederek Mekke ve Medine’yi kana buladı. Böylece Abdülmelik’in gözüne girdi ve kendisine Hicaz valiliği yanında Irak valiliği de verildi. Aynı zulmü Irak’ta da gerçekleştiren Haccâc, tepki almaya başladı. Kufe’li Zübeyr İbni Adî, taraftarlarıyla birlikte Basra’da ikamet etmekte olan büyük sahâbî Enes İbni Mâlik’e gitmiş ve çektiklerinden şikâyet etmişti. Öyle görülüyor ki bu şikâyetin altında bir başkaldırma niyeti yatmaktaydı. Enes İbni Mâlik hazretlerinin de herhangi bir siyasî gücü ve idarî görevi yoktu. Muhtemel bir karşı harekât için fikrini yoklamak anlamında bir şikâyet, bir yakınma karşısında olduğunu, böyle bir teşebbüste daha büyük bir fitne kapısının açılacağını hissedince şikâyetçilere hadisimizdeki tavsiyeyi hatırlatmıştır. Belki de böylece yeni bir fitnenin önünü almıştır.
“Gelen günün, geçen günü aratacak kadar kötü olacağı” tesbiti genel bir değerlendirmedir. Genelde bu böyle olacaktır, demektir. Yoksa geçmişten çok daha iyi günler, zamanlar ve idareler olmuştur, olacaktır da. Haccâc’dan kısa süre sonra yaşanan Ömer İbni Abdülaziz zamanı gibi dönemler için Hasan-ı Basrî hazretleri “halkın nefes alma zamanı” der. Hadiste genel gidişin daha iyiye değil, daha kötüye olduğu hatırlatılmaktadır. Çağımızda yaşanan teknolojik gelişme, bir yandan da kitle imha silahlarıyla insanlık için tehlikeyi arttırmaktadır. Daha kısa zamanda daha çok insanı imha etmek hedefine yönelik teknoloji, dünyanın kötüye gittiğinin belgesidir.
Hz. Enes’in şikâyetçilere, Hz. Peygamber’den duyduğunu vurgulayarak bu genel gerçeğe dikkat çekmesi ve sabır tavsiye etmesi, aslında sıkıntısız gün olmayacağını belirtmekte, binaenaleyh iyi ve hayırlı işler yapmaya her hâl-ü kârda devam etmenin daha isabetli ve müslümanca bir hareket olduğunu göstermektedir. Zaman daha kötüleşmeden yapılacak iyilik ve hayırlar yapılmalıdır. Zira müslüman, müsbet adamdır; hayır ve hizmet adamıdır.
“Ümmetim yağmura benzer, önü mü sonu mu hayırlıdır, bilinmez” (Tirmizî, Edeb 81) hadisi ile bu hadis arasında çelişki yoktur. Zira hadisimiz bütün zamanı içine alan genel bir değerlendirmeyi, Tirmizî’nin rivayet ettiği hadis ise, değişik zamanlarda yaşayacak olan müslüman fertler noktasından bir değerlendirmeyi ifade etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Sıkıntılara göğüs gerip sabretmek, iyi işleri yapmaya gayret etmek gerekir.
2. Gelecek, şimdiki zamandan daha çetin olacaktır.
3. Kıyamete yaklaştıkça fesat yaygınlaşacaktır. Bu sebeple her devirde hizmete koşmaktan başka çıkar yol yoktur.
94- السَّابع: عن أبي هريرة رضي اللَّه عنه أَن رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال: « بادروا بالأَعْمال سبعاً، هل تَنتَظرونَ إلاَّ فقراً مُنسياً، أَوْ غنيٌ مُطْغياً، أَوْ مرضاً مُفسداً، أَو هرماً مُفْنداً أَو موتاً مُجهزاً أَوِ الدَّجَّال فشرُّ غَائب يُنتَظر، أَوِ السَّاعة فالسَّاعةُ أَدْهى وأَمر،» رواه الترمذي وقال: حديثٌ حسن .
94. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yedi (engelleyici) şey(gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belâsı en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?”
Tirmizî, Zühd 3
Açıklamalar
Fertler ve toplumlar için hayat, bir düz çizgiden ibaret değildir. Zik-zakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı, gençliği-ihtiyarlığı vardır. Pek karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek, akıllıca bir davranış değildir. Zira hadîs-i şerîfte sayılan yedi engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak kaçınılmazdır. O halde bunca engelleyici hayat sahnesinde ilk fırsatta iyi işler yapmaya çalışmak bilinçli bir uyanıklık ve akıllılıktır.
Hayat gerçekleri göz önüne alınınca, 579 numarada tekrar gelecek olan hadisimizin ne kadar gerçekçi olduğu anlaşılacaktır. Hadiste sayılan yedi engelleyicinin özellikleri pek dikkat çekicidir:
Bir çok şey gibi haram-helâl sınırlarını da unutturan fakirlik.
Sınır tanımaz bir azgınlığa sürükleyen zenginlik.
Hayatın, normal akışını bozan ve duyguları alt üst eden hastalık.
İleri-geri, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık.
Ansızın gelen ölüm.
En şerli ve tehlikeli kıyâmet alâmeti olan Deccâl.
Sıkıntısı ve acısı dayanılmaz kıyamet.
Bütün bunlar üzerinde yeterince düşününce, insanın kötülük yapmak şöyle dursun; iyiliklere, hayırlara koşması pek tabiî değil midir? Hayra koşmakta, bu tür ihtimalleri daima hesap etmek gerekir. İstesen de bir şey yapamayacağın günler gelmeden, iş işten geçmeden önce, birşeyler yapmak lâzımdır.
“İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde yanılmışlardır: Sıhhat ve boş vakit” (bk. 98. hadis).
“Yarıncılar helâk olmuştur” (bk. 146. ve 1739. hadis).
Bu beyanlar, müslümanların nasıl bir gayret ve canlılık içinde olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki “sonra yaparım; daha yaşım ne, başım ne!” diye diye hep kendimizi aldatmaktayız. İyilikleri, hayırları hep ertelemekte nefsimizin isteklerini saniye sektirmeden işlemekteyiz. Zararımız kendimize, toplumumuza, müslümanlara ve bütün insanlaradır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in iyilikleri geciktirmeden sür’atle işlemek konusundaki böylesine ciddi uyarılarda bulunması, ümmetin bu mevzudaki kusurunun ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir. İslâm ülkelerinin ve müslümanların günümüz dünyasındaki durumları, Peygamber Efendimiz’in ne kadar haklı olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Birtakım engeller çıkmadan önce iyi işler yapmaya gayret etmek lâzımdır.
2. İnsanı hayır yapmaktan alıkoyan engellerin başında fakirlik, zenginlik, hastalık ve ihtiyarlık gelmektedir.
3. Deccâl’ın ortaya çıkışı, kıyamet alâmetlerindendir.
4. Kıyametteki elem ve acı, dünyadakilerden çok çok şiddetlidir.
5. Faydalı işlere karşı tembel davranmamak ve sonunda da pişman olmamak için, “hayra koşma”yı bir alışkanlık haline getirmek lâzımdır. Bu hem fertlerin hem de ümmetin kalkınma ve kurtulma çaresidir.
95- الثامن: عنه أَن رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال يوم خيْبر: «لأعطِينَّ هذِهِ الراية رجُلا يُحبُّ اللَّه ورسُوله، يفتَح اللَّه عَلَى يديهِ» قال عمر رضي اللَّهُ عنه: ما أَحببْت الإِمارة إلاَّ يومئذٍ فتساورْتُ لهَا رجَاءَ أَنْ أُدْعى لهَا، فدعا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عليَ بن أبي طالب، رضي اللَّه عنه، فأَعْطَاه إِيَّاها، وقالَ: «امش ولا تلْتَفتْ حتَّى يَفتح اللَّه عليكَ» فَسار عليٌّ شيئاً، ثُمَّ وقف ولم يلْتفتْ، فصرخ: يا رسول اللَّه، على ماذَا أُقاتل النَّاس؟ قال: «قاتلْهُمْ حتَّى يشْهدوا أَنْ لا إله إلاَّ اللَّه، وأَنَّ مُحمَّداً رسول اللَّه، فَإِذا فعلوا ذلك فقدْ منعوا منْك دماءَهُمْ وأَموالهُمْ إلاَّ بحَقِّها، وحِسابُهُمْ على اللَّهِ» رواه مسلم  «فَتَساورْت» هو بالسِّين المهملة: أَيْ وثبت مُتطلِّعاً.
95. Yine Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hayber Savaşı’nda şöyle buyurdu:
“Bu sancağı, Allah’ı ve Resûlünü seven, Allah’ın fethi kendisine nasip edeceği bir yiğide vereceğim.”
Ömer radıyallahu anh demiştir ki, “Emirliği o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümidiyle Resûlullah’a kendimi göstermeye çalıştım durdum. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ali İbni Ebû Tâlib’i çağırdı, sancağı ona teslim etti ve şöyle buyurdu:
- “Yürü, Allah fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”
Ali derhal hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden (gözlerini hedeften ayırmadan) seslendi:
- Ey Allah’ın elçisi, onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- “Onlarla, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet getirmelerine kadar savaş. Bunu yaptıkları an, -dinin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allah’a aittir.”
Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 33. Ayrıca bk. Buharî, Fezâilü’l-ashâb 9
Açıklamalar
Hayber’in fethi, zorlu savaşlardan sonra hicrî yedinci yılda gerçekleştirilmiştir. Zira Hayber, o devre göre pek sağlam kalelere sahipti. Medine civarından sürülen yahudilerden bir kısmı da buraya gelip yerleşmişlerdi. Bu haliyle Hayber müslümanlar için büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için Hayber üzerine yürünmüştü. Hudeybiye Antlaşması’ndan yaklaşık bir ay sonra gerçekleştirilen Hayber  Savaşı sırasında Kamûs Kalesi şiddetle direnmişti. Fetihten ümit kesilmeye başlandığı bir günün akşamında Hz. Peygamber, hadisimizde yer alan açıklamada bulunmuş ve fethi müjdelemiştir.
Hz. Ömer’in emirliği o gün çok arzu ettiğini belirtmesi, hem fetih şerefine ermek istemesi hem de sancağı alacak kişinin “Allah ve Resûlü’nü sevdiği”, bir başka rivayete göre de, “Allah ve Resûlü’nün de kendisini sevdiği” bildirilmiş olmasındandır. Böyle bir mazhariyete ulaşmayı kim istemez ki?..
Konuya ait rivayetlerden öğrendiğimize göre, Hz. Ali’nin o günlerde gözleri ağrıyormuş. Hz. Peygamber, kendisini çağırmış, tedâvî etmiş, sancağı teslim etmiş ve hadisimizdeki emri vermiştir. Hz. Ali, emre uygun olarak derhal yola çıkmış, “sağa-sola bakınma” tâlimatını da zâhirî mânâda anlamış, dönüp sorması gereken soruyu bile talimata aykırı davranmamak için yönünü değiştirmeden ve gözünü hedeften ayırmadan, yüksek sesle sormuştur. Hz. Ali’nin, fethi gerçekleştirmek maksadıyla ne kadar sür’atli ve dikkatli davrandığını gösterdiği için hadis burada zikredilmiş olmaktadır.
Bu demektir ki, hayra koşmak, uluslararası ilişkilerde de aynen geçerlidir. Yani müslüman her yerde, her seviyede, her meşrû görevde tereddüt göstermeden, görevini sür’atle yapar.
İslâmda savaş, kelime-i şehâdet getirilinceye kadardır. Müslüman olanlar, can ve mallarını güvence altına almış olurlar. Müslüman olmayan fakat cizye vermeyi kabul edenler de aynı sonuca ulaşırlar. Müslüman olduktan sonra, İslâm esaslarına göre sorumlu tutulmaları gerekli bir suçları varsa ve bu sebeple can ve mal emniyetlerini ortadan kaldırmışlarsa, bunun hesabını vereceklerdir. Başkalarından gizledikleri hesaplarını ise, zaten Allah Teâlâ görecek, dilerse hesaba çekecek, dilerse affedecektir. Zira kalplerdekini bilen sadece Allah Teâlâ’dır.
Hadis 177 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Ashâb-ı kirâm hayra koşmakta tereddüt etmezlerdi. Hz. Ali’nin davranışı bunun örneklerindendir.
2. Hz. Ali’nin Allah ve Resûlü’nü sevdiği, Allah ve Resûlü’nün de Hz. Ali’yi sevdiği Hz. Peygamber tarafından bildirilmiştir.
3. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bazan olacakları önceden bildirirdi. Hayberin Fethi’ne dair müjdesi bunun örneklerindendir.
4. Harbte düşman, önce müslüman olmaya davet edilir. Özellikle İslâm’dan haberi olmayan düşmana bu davet mutlaka yapılır.
5. Müslüman olmak için kelime-i şehâdeti söylemek yeterlidir. Dilsizlerin inandıklarını işaretle belirtmeleri kâfidir.
6. Hayırlı işlerde sür’at göstermek tavsiye edilmiştir.
7. Allah Teâlâ hiç bir şeyi yapmaya mecbur değildir.


Kaynak: Riyazüssalihin
TEFEKKÜR



YÜCE ALLAH'IN YARATTIKLARININ BÜYÜKLÜĞÜNÜ, DÜNYANIN BİR SONU OLDUĞUNU, ÂHİRETİN DEHŞETLİ DURUMLARINI, DÜNYA VE ÂHİRETİN ÖTEKİ HALLERİNİ, NEFSİN KUSURLU OLUŞUNU, ONU ARINDIRMAYI VE DOĞRULUĞA YÖNLENDİRMEYİ DÜŞÜNMEK

Âyetler

قُلْ اِنَّمَآ اَعِظُكُمْ بِوَاحِدَةٍ اَنْ تَقُومُوا لِلَّهِ مَثْنَى وَفُرَادَى ثُمَّ تَتَفَكَّرُوا

1. "De ki; size sâde bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer iki­şer, birer birer kalkıp (huzurunda) durun, sonra iyi düşünün!"

Sebe' sûresi (34), 46

Hz. Peygamber, müşrik muhataplarına tek tek veya topluca Allah'a kulluk etmelerini, Allah Teâlâ'nın ve yarattıklarının azametini iyi düşün­melerini öğütlüyor. Sade bu bir tek öğüdü tutmaları halinde bile gerçek­leri kavrayacaklarını ve nasıl davranmaları gerektiğini anlayacaklarını ha­tırlatıyor. Yani işin, kulluk ve derin bir tefekkürde odaklaştığını belirtiyor.

Nevevî, âyetin bundan sonraki bölümünü, bu kısımla ilgili bulmamak­ta, ayrı ve yeni bir cümle olarak kabul etmektedir. Bazı müfessirler ise,

"sonra iyi düşünün" tavsiyesinin, daha sonraki kısım ile alâkalı olduğu görüşündedirler.

Tefekkür, dürüstlüğün fikrî yönünü yani temelini teşkil etmektedir.

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لاَيَاتٍ لاُولِى اْلاَلْبَابِ

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ

وَاْلاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

2. "Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ar­dınca gelip gidişinde akıl sahipleri için (Allah'ın birliğine, yüce kudreti­ne delâlet eden) âyetler vardır. Onlar ki ayakta iken, otururken, yan­ları üzerine yatarkan Allah'ı zikrederler, göklerle yerin yaratılışını dü­şünürler de, 'Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, sen (tüm kusurlar­dan) münezzehsin, bizi cehennem azabından koru' derler."

Âl-i İmrân sûresi (3), 190-191

Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gece ile gündüzün değişiminde aklı tam olanlar yani iyi düşünebilenler için Allah Teâlâ'nın yüce kudreti­ni gösteren işaretler vardır. Bu gerçeği yakalayabilmek için kâinatı tanı­maya yönelik ilmî araştırmalar gerekir. Yani ilim ile dini birlikte götür­mek lâzımdır.

Kulluğu en mükemmel şekilde yaşayanlar, Allah'ı her zaman anarlar, göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler, bütün bunların boşuna olmadığı­nı itiraf ederek yüce yaratıcıyı her türlü noksanlıktan tenzih ederler. So­nunda da o kudret ve kemal sahibi Allah'tan kusurlarını bağışlamasını ve kendilerini cehennemden korumasını dilerler.

Kâinattaki akıllara durgunluk veren nizâm fevkalâde ince hesaplara bağlıdır. Böylesine bir hesabın olağanüstü işleyişi kesinlikle tesadüf eseri olamaz. Bu gerçekleri, akılları sağlam olan insanlar anlar ve Allah'a ina­nırlar. Bilimsel tetkikler de insanı aynı sonuca götürür.

Bu iki âyetten ilki ulûhiyetin kemâlini, ikincisi ise, kulluğun kemâlini belirtmektedir. Zira "Allah'ı zikrederler" ifadesi dilin kulluğunu; "ayak­tayken, otururken ve yatarken" ifadesi organların kulluğunu; "göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler" cümlesi de, kalbin, dimağın ve ruhun kulluğunu ifade etmektedir.


,اَفَلاَ يَنْظُرُونَ اِلَى اْلاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ ,وَاِلَى السَّمَآءِ كَيْفَ رُفِعَتْ,وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ

وَاِلَى اْلاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ ,فَذَكِّرْ اِنَّمَآ اَنْتَ مُذَكِّرٌ

3. "Onlar, devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bak(ıp ibret al)mazlar mı? Sen hatırlat. Zira sen sâde bir hatırlatıcısın."

Gâşiye sûresi (88), 17-21

İnsanoğlunun en yakın çevresinden gökyüzüne kadar, deve gibi bini­tinden göklere ser çekmiş dağlara kadar ibretle bakıp bunların nasıl yara­tıldığını, yaratılışlarındaki hikmet ve harikuladelikleri düşünmesi, böylece yüce yaratıcının büyük kudretini anlaması pek normaldir. Ancak insan her zaman böylesi bir uyanıklık içinde olamamaktadır. O halde bu tür noktalara dikkat çekmek, dikkat edilmesini istemek, gaflet içindekilerin uyanmasına vesile olacaktır. Her kişi günlük hayatında en yakından te­masta bulunduğu varlıkların yaratılışlarındaki fevkalâdelikleri düşünecek olursa, kendisinin ve Allah Teâlâ'nın konumunu idrak edecektir. İbret gö­zünü kapayıp gezenlerin herhangi bir şeyin farkına varmaları ise, zaten mümkün değildir.

Çöl ortamında deveden semâya, dağlardan yeryüzüne dikkat çekile­rek insanların düşünceye davet edilmesi fevkalâde etkili bir çağrıdır. Yal­nız başına devesiyle yolculuk yapmakta olan bir Arabın, böylesine bir dü­şünce havası içinde gece-gündüz yol aldığı tasavvur edilince o insanın ka­inatla nasıl bütünleşeceği, Allah'ın yüce kudretiyle nasıl çepeçevre kuşa­tılmış olacağı kolaylıkla anlaşılacaktır. Önemli olan düşünebilmektir. Zira yaratıcının kudreti konusunda en ciddi uyarıcı kâinattır. Peygamber'in as­lî görevi de hatırlatmaktan ibarettir.

, اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِى اْلاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ اَمْثَالُهَا

4. "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden önce yaşayanların kötü sonlarına bakmazlar mı? Allah onları yerle bir etmiştir. Kâfirleri de aynı azab beklemektedir."

Muhammed sûresi (47), 10

Yüce yaratıcının kudretini gösteren kâinatta, inkarcıların acı sonlarını gösteren kalıntılar, insanlara uyarıcı mesajlar sunmaktadır. Yeryüzünü gezip dolaşanların bu mesajları alması, onlara ibret nazarıyla bakabil­melerine bağlıdır. Her yaratığın ve her kalıntının insanı uyarıp yaratanını tanımasını istediği bir ortamda herşeye gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayıp imansız dolaşmak kesinlikle bir kurtuluş değil, tam bir felâkettir. Bu tutum, önceki inkarcıların başına gelenlere razı olmaktır. Uyanmak is­teyen, inanmak isteyen, kurtulmak isteyen, düşünmek, iyi düşünmek zorundadır.

Konu ile ilgili pek çok âyet vardır. Hadislerden bir örnek için, Mura­kabe mevzuunda 67 numara ile geçen "Akıllı kişi kendisini bilen ve ölümden sonrası için çalışandır" hadisine bakılabilir.



Kaynak: Riyazüssalihin
باب الاستِقامة
DOĞRULUK  (İSTİKAMET)
Âyetler
قال اللَّه تعالى :  { فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ } .
1. “Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!”  Hûd sûresi (11), 112
Âyetin muhâtabı sevgili Peygamberimiz’dir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Zaten doğru yolda olan Peygamber’e “doğru ol!” emrini vermek, “doğrulukta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple tercümeyi buna göre yaptık.
Emrolunan sınırlar içinde, emrolunan şekilde dürüst bir yaşayışı sürdürmek, takdir edileceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve gayret ister. Bu ise zor bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de bu âyetten ötürü, “Beni Hûd sûresi kocalttı” buyurmuştur (bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (56), 6).
Şu kadar var ki, dosdoğru olmak, zorluğuna rağmen, imkânsız değildir. Zira dinimizde güç yetirilmeyecek bir yükümlülük yoktur. Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez [bk. Bakara sûresi (2), 286].
وقال تعالى:  { إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنتُمْ تُوعَدُونَ  [30] نَحْنُ أَوْلِيَاؤُكُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِي أَنفُسُكُمْ وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَدَّعُونَ  [31]
نُزُلًا مِّنْ غَفُورٍ رَّحِيمٍ  [32] } .
2. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikrâmı olarak (cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.”  Fussilet sûresi (41), 30-32
Allah’a inanan, sonra da bu inanca uygun olarak dosdoğru yaşayan, söz ve hareketinde dürüst davranan, hilekârlığa sapmayan insanlara zaman zaman melekler gelirler; “Gelecekten endişe etmeyin, geçmişe üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, neşelenin” derler. Zira bir başka âyette belirtildiği gibi zaten “Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır” [bk. Yûnus sûresi (10), 62].
Ölüm anında, kabirde, yeniden dirilme sırasında, hâsılı korkulu her zamanda dürüst mü’minlere gelen melekler, kendilerine dünya ve âhiret hayatında dost olduklarını da söylerler. Yalnız olmadıkları müjdesini verirler. Sonra da gafûr ve rahîm olan Allah’tan bir lutuf ve ikrâm olarak cennette canlarının çekeceği, isteyecekleri her şeyin kendilerini beklediğini, bununla sevinmeleri gerektiğini hatırlatırlar. Bunca nimet, ikrâm ve iltifat, “rabbimiz Allah’tır diyen, sonra da dosdoğru gidenler” içindir. Yani iman ve doğruluk (istikamet) sebebiyledir. Bütün bunlar iman ve istikametin insan hayatında ne kadar önemli iki esas olduğunu göstermektedir. Zira büyük ikrâmlar, kıymeti yüksek olanlar içindir.
وقال تعالى :{ إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  [13]
أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا جَزَاء بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  [14] } .
3. “Rabbimiz Allah’tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.”Ahkâf sûresi (46), 13-14
Tek Allah’a inanan ve doğruluğu hayat prensibi edinenler için korku ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir. Gösterdikleri üstün başarının ödülü olarak cennette temelli kalacaklar, oradan çıkarılmayacaklardır. Bir önceki âyette melekler vasıtasıyla müjdelenen gerçekler, bu âyette doğrudan Allah Teâlâ tarafından duyurulmaktadır. Ayrıca da “cennette ebedî kalacakları” ilâve edilmektedir. Bu, devamlı mutluluk garantisidir. Bitip tükenmeyecek bir mutluluktan sonra, geriye ne kalır ki?..
O halde bir kere daha söylemekte fayda vardır; iman ve istikamet ebedî mutluluktur. Rabbim cümlemize nasip etsin.
Hadisler
86- وَعَنْ أبي عمرو ، وقيل أبي عمْرة سُفْيانَ بنِ عبد اللَّه رضي اللَّه عنه قال: قُلْتُ : يا رسول اللَّهِ قُلْ لِي في الإِسلامِ قَولاً لا أَسْأَلُ عنْه أَحداً غيْركَ . قال: « قُلْ : آمَنْت باللَّهِ: ثُمَّ اسْتَقِمْ » رواه مسلم .
86. Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:
- Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu.
Müslim, İmân 62. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.
Süfyân İbni Abdullah
Künyesi Ebû Amr veya Ebû Amre olan Süfyân, Sakîf kabilesine mensup olduğu için es-Sakafî nisbesiyle anılmaktadır. Sakîf kabilesinin temsilcileri ile birlikte gelip müslüman olmuştur. Hz. Ömer kendisini Tâif’e zekât memuru olarak görevlendirmiştir. Süfyân Resûlullah’dan 5 hadis rivayet etmiştir. Rivâyetleri Müslim, Tirmizî, İbni Mâce, Dârimî ve Ahmed İbni Hanbel tarafından nakledilmiştir. Kendisinden çocukları Âsım, Abdullah, Alkame, Amr ve Ebu’l-Hakem hadis rivayet etmişlerdir.
İslâm’ın en özlü tariflerinden birini, onun suali üzerine öğrenmiş bulunmaktayız.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hadîs-i şerîfin râvisi Süfyân İbni Abdullah Peygamber Efendimiz’e isteğini son derece nazik sınırlar içinde arzetmiş, “Bana İslâmiyeti tarif et” deyip geçmemiş, “Bana İslâmiyeti öylesine özlü, açık ve kapsamlı tarif et ki, bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı duymayayım” demiştir. İstek, olabildiğince güzel. Ancak cevabı, sanıldığı kadar kolay değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in verdiği cevabı bilmeyecek olsaydık, aynı soruya bizler ne cevap verirdik? Bir düşünmek gerek...
Efendimiz, peygamberlik birikimi ve cevâmiü’l-kelim (az sözle engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol” diye iki cümlecikle cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, Rabbım Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” şeklindedir. Peygamber Efendimiz’in bu nefis ve veciz cevabı ile, konunun başında meâllerini verdiğimiz iki âyetteki “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar...” ifadeleri arasındaki uyum pek açıktır. Yani Efendimiz’in cevabı, bu ayetlerden alınmıştır. Sünnet-i seniyyenin, Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı olduğu bu örnekte son derece net olarak görülmektedir.
1520 numarada tekrar gelecek olan hadisimiz, “Tevhid ve istikamet, işte size İslâmiyet” mesajını vermektedir. İstanbul’un işgali günlerinde Anglikan Kilisesi’nin İslâmiyet, fikre ve hayata ne getirmiştir?” sorusuna, o zamanlar “Dâru’l-hikmeti’l-İslâmiyye” âzasından olan Bedîüzzaman Said Nursî’nin verdiği, İslâm, fikre tevhid, hayata istikamet vermiştir” cevabı, hadisimizin bir başka şekilde ifadesinden ibaret olup son derece yerindedir.
Tevhid ve istikamet (doğruluk), İslâm’ın tanıtımında iki temel unsur olunca, bunların tarifi de İslâmî esaslara göre yapılacaktır. Başka düşünce ve sistemlerin tesbit ve kabullerine asla itibar edilemez. Herşeyden önce istikamethâlis bir tevhid inancına dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikametten söz edilemez. Hayata istikâmet veren Allah’ın birliği inancıdır. Zira gerek âyetlerde gerekse hadisimizde “rabbım Allah” dedikten sonra doğru olmaktan bahsedilmektedir. Ancak hemen işaret edelim ki, “Tevhid inancına sahip olan herkes, dürüst bir hayata sahiptir” de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhid’in zarûrî neticesi değil, aksine tevhid, istikametin vazgeçilmez ön şartıdır.
İstikamet üzere yaşamak, fevkalâde dikkat ve gayret ister. Yine de tam olarak başarılamayabilir. Nitekim Fussılet sûresi’nin 6. âyetinde “... Hepiniz Allah’a giden doğru yolu tutun, O’ndan bağışlanmak dileyin...” buyurulmuştur. Buradaki mağfiret isteme tavsiyesi, istikametteki kusurlarla ilgilidir. Bir hadîs-i şerîfte de Hz. Peygamber Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz (yine de) dosdoğru olun!” (İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36) buyurmak suretiyle doğruluğun ne kadar zor olduğunu dile getirmiş, buna rağmen dürüstlükten asla vazgeçilmemesi gerektiğini de bildirmiştir. Zira meşhur kâidedir; “Tamamı elde edilemeyenin tamamı terkedilmez.”
Doğrulukta kalbin ve dilin dürüstlüğü pek büyük önem arzetmektedir. Kalp, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek Allah’a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalp, diğer organları etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de diğer organların tavırlarına tesir eder. Nitekim bir hadis-i şerifte Her sabah bütün organların dil’e hitaben; bizim hakkımızda Allah’dan kork. Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğriliriz.” (bk. 1524. hadis) dedikleri bildirilmiştir. Bu, doğru sözlü olmanın önemini göstermektedir. Hatta bir başka hadiste de Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz” (Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 198). O halde özüyle sözüyle dosdoğru olmak gerekmektedir. Peygamberimiz’in “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” tavsiyesinin mânası budur. İslâm da bundan ibarettir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. İslâmiyeti pek kısa bir şekilde tevhid ve istikamet olarak tarif etmek mümkündür.
2. Peygamber Efendimiz kendisine arzedilen isteklere cevap verirdi.
3. İstikamet, imanın kemâlini gösteren bir derecedir.
4. Sahâbe-i kirâm İslâm’ı öğrenmeye ve yaşamaya pek istekli idiler.
5. Ne istediğini açıkca söylemek, istenilen cevabı almanın ön şartıdır.
6. İstikamet, dünya ve âhirette mutluluk demektir.
87- وعنْ أبي هُريْرة رضي اللَّه عنه : قال قال رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « قَارِبُوا وسدِّدُوا ، واعْلَمُوا أَنَّه لَنْ ينْجُوا أحدٌ منْكُمْ بعملهِ » قَالوا : ولا أنْت يَا رسُولَ اللَّه؟ قال : « ولا أَنَا إلا أنْ يتَغَمَّدني اللَّه برَحْمةٍ منْه وَفضْلٍ » رواه مسلم .
و « الْمُقارَبةُ » : الْقَصْدُ الَّذي لا غلُوَّ فيه ولا تقْصيرَ . و « السَّدادُ » : الاسْتقَامةُ وَالإِصابةُ ، و « يتَغَمَّدني » يُلْبسُني ويَسْتُرني .
قالَ الْعُلَمَاءُ : معنَى الاستقَامَةِ : لُزومُ طَاعِة اللَّهِ تَعالى ، قالُوا : وَهِي مِنْ جوامِعِ الْكلِم، وهِيَ نظام الأمُورِ ، وباللَّه التَّوفيق
87. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez.” Dediler ki:
- Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?
- “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!              Müslim, Münâfikîn 76, 78. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 18, Merdâ 19; İbni Mâce, Zühd 20
Açıklamalar
Aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük önem taşımaktadır. İnsan, ifrat veya tefrite düşerse, istikameti de kaybeder. Demek oluyor ki, orta yolu tutmak, istikamettir. Mu’tedil olmak, müstakîm olmak demektir. Hislerde, duygularda ve davranışlarda müstakîm olmak isteyen önce mu’tedil olmaya bakmalıdır. Zira hadisimizdeki “kâribû” tavsiyesi “mu’tedil olunuz” demektir. Peşinden gelen “seddidû” emri de “müstakîm olunuz” anlamındadır. Söyleniş sırası, istikamet için i’tidalin  gereğine işaret etmektedir.
Daha dindar yaşamak ve âhirette yüksek derecelere kavuşmak gibi sırf dinî ve uhrevî duygular bile i’tidâl ve istikametten ayrılmayı gerektirmemelidir. “Biliniz ki, hiç biriniz amelleri ile kurtuluşu elde edemez” gerçeği, bunu göstermektedir.
Dindarlık gayretiyle de olsa, aşırılık aslâ doğru değildir. Çünkü ne kadar iyilik ve ibadet yaparsa yapsın, bir insan bu hareketleriyle kurtuluşunu temin edemez. Zira kurtuluş Allah Teâlâ’nın lutfu iledir. O halde yapılacak iş, mu’tedil ve müstakîm bir çizgide dini yaşamaya, onun esaslarına tüm hayatında bağlı kalmaya, gücü ölçüsünde çalışmaktan ibarettir. İşte bu tabiîlik ve i’tidal, insanın hem dünyada huzur ve mutluluğuna hem de âhirette kurtuluşuna  sebeptir. Dinî bir maksatla bile aşırılığa gerek olmadığına göre, artık başka hiçbir sebep ve gerekçe ile i’tidal ve istikametten ayrılmamak lâzım gelir.
“Kurtuluşun amelle kazanılamayacağı” gerçeği, ashâb-ı kirâmı son derece etkilemiş ve biraz da hayrete düşürmüş olmalı ki, bu konuda Hz. Peygamber’in bir istisna teşkil edip etmediğini hemen soruvermişler. Efendimiz kendisinin farklı bir imkâna sahip olmadığını belirtmiş, Allah’ın kerem ve lutfu olmadıktan sonra amellerinin kendisini kurtaramayacağını söylemiştir. O halde artık, emir ve yasaklara uymakta gösterilecek mu’tedil bir dikkat ve vazgeçilmez bir dürüstlükten başka hiçbir şeye gerek kalmamaktadır.
Öyle sanıyoruz ki, insanda istikamet fikri ve uygulaması işte bu noktanın iyice hazmedilmesine bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu hadisiyle biz ümmetini, bu noktada, kendi durumunu da ortaya koyarak uyarmış bulunmaktadır.
Netice olarak şu husus unutulmamalıdır: Ameller, kurtuluşun bir bedeli değil, bahânesidir. Amele muvaffak kılan da, onları kabul eden de Allah’tır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın, kurtuluşumuz Allah’ın lutuf ve keremi iledir. Orta halli (mu’tedil), dürüst (müstakîm), sürekli ve kararlı (müstekar) bir tavır, erişilmek istenen hedefe götüren en güvenilir ve sağlıklı yoldur, eskilerin tâbiriyle “eslem tarîk”tir. Allah cümlemizi buna muvaffak kılsın.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ hiç bir şeye mecbur değildir.
2. Allah’ın lutuf ve ihsanı kulların amellerinden çok çok geniştir.
3. Akıl ile ne sevap ne azab ne de şer’î bir hüküm tesbit ve tayin edilebilir. Bunlar ancak din yani vahy tarafından belirlenir.
4. Allah’ın rahmet ve cennetine kavuşabilmek için mü’mine düşen, dürüstlükle amel ve duaya devam etmekten ibarettir.
5. Olabildiğince dürüst ve mutedil bir dini yaşayış için gayret gösterilmeli, ifrat ve tefrite kaçılmamalıdır.
6. Allah Teâlâ rahmet ve cenneti için bahâ değil, bahâne ister. Kulların amelleri bu çerçevede bir anlam taşımaktadır.
7. Dürüst (müstakîm) olabilmek için mu’tedil olmak ön şarttır.

Kaynak: Riyazüssalihin
بَابُ اليقين وَالتوكّل-7
TEREDDÜTSÜZ İMAN VE ALLAH’A TAM GÜVEN (YAKÎN VE TEVEKKÜL)
Âyetler
قال اللَّه تعالى:{ وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا } .
1. “Mü’minler Hendek Harbi için toplanıp gelmiş düşmanı gördükleri zaman, “Allah’ın ve Resûlünün bize va’dettiği işte budur, Allah ve Resûlü doğru söyledi” dediler. Bu onların iman ve teslimiyetlerini artırıp (pekiştirdi).”  Ahzâb sûresi (33), 22
Hendek Harbi öncesinde yıkıcı propagandalarla dirençleri kırılmaya çalışılan Medineli müslümanlar, Kureyş ordusunun geldiğini görünce, Allah’ın ve Resûlü’nün zafer va’dini hatırlamış, güvenleri artmış ve zaferi gözleriyle görüyormuşcasına tereddütsüz ve kesin bir teslimiyetle düşmanı karşılamışlardı. Gelen ordu, müslümanların korkularını değil, imân ve teslimiyetlerini, yakîn ve tevekküllerini arttırmıştı. Zira Allah Teâlâ:
“Ey mü’minler, yoksa siz, sizden önce yaşamış olan kavimlerin başına gelenler size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öylesine sarsıldılar ki, Peygamber ve onunla birlikte iman edenler en sonunda “Allah’ın yardımı nerde kaldı?” dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Bilesiniz Allah’ın yardımı çok yakın!’ (denildi.)” [Bakara sûresi (2), 214] buyurmuştu. Hz. Peygamber de önce zor anlar yaşanacağını ama sonuçta Arap kabilelerinin dağılıp gideceğini ve zaferin mü’minlerin olacağını önceden müjdelemişti. Mü’minlerin bu ilâhî ve peygamberî va’adlere olan güveni, gözleriyle gördükleri düşman ordusundan daha kesindi. O yüzden de aslâ korkmadılar, sarsılmadılar. Âyet bu gerçeği anlatmakta, candan iman ve Allah’a güvenin, inananları tehlikeler karşısında nasıl güçlendireceğini göstermektedir.
وقال تعالى{ الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  [173] فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللّهِ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ }
2. “Bazı münâfık kişilerin müslümanlara ‘düşmanlarınız size hücum için hazırlandılar; aman onlardan sakının!’ demeleri, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!’ dediler. Bunun üzerine onlara hiç bir zarar dokunmadan, Allah’ın nimet ve ikrâmlarıyla döndüler. Böylece Allah’ın rızâsına tâlip oldular. Allah büyük kerem sahibidir.”
Âl-i İmrân sûresi (3), 173-174
Rivâyetlere göre Küçük Bedir Gazvesi demek olan Bedr-i suğrâ’da Ebû Süfyân komutasındaki müşriklerle karşılaşmaya hazırlanan İslâm askerlerine bazı münâfıklar, Kureyş ve yandaşlarının büyük bir güç oluşturduklarını söyleyerek onları caydırmaya çalışmışlardı. Ne var ki bu haber, mü’minlerin Allah’a güvenlerini ve zafere olan inançlarını iyice pekiştirmiş ve kuvvetlendirmişti. “Allah bize yeter, düşmanın sayısı önemli değil!” şeklindeki teslimiyetleri Allah’ın rızâsını her şeyden önde tutmaları, en küçük bir sıkıntıya düşmeden başarılı olmalarını sağlamıştı. Zira Allah Teâlâ kendisine güvenenlerin güvenini asla boşa çıkarmaz.
Mü’minlerde bulunması gerekli olan, inançta tereddütsüzlük ve Allah’a sarsılmaz itimad, onların en büyük gücü ve başarılarının sırrıdır.
وقال تعالى :  { وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفَى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا } .
3. “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip sığın!”  Furkân sûresi (25), 58
Güven ve sığınma duygusunun insana gerçekten güven verebilmesi için sığınılacak kimsenin fânî olmaması gerekir. Bu duygu hiç ölmeyene, yokluğu düşünülmeyecek olana yönelik olmalıdır ki, kişiyi güçlü ve diri tutsun. İşte bu âyette Allah Teâlâ, habîbine ve onun şahsında müslümanlara hitâben kendisini, ölümsüzlüğü ve sürekli diriliği ile tanıtmaktadır.
وقال تعالى :  { وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ } .
4. “Mü’minler Allah’a güvenip dayansınlar!”  İbrâhim sûresi (14), 11
Önceki âyette Hz. Peygamber’e asıl güveneceği yeri gösteren Allah Teâlâ, bu âyette de mü’minleri sadece kendisine dayanmaya çağırmaktadır. Tevekkül Allah’a yönelik olursa, bir anlam ifade eder. Aksi halde o, sadece aldanmak demek olur. İslâm dışında kalmış olan insanlar değişik varlıklara bel bağlayabilirler. Ama mü’minler sadece Allah’a bel bağlamalıdırlar. Onlara bu yakışır.
وقال تعالى :  {  فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ } . والآيات في الأمر بالتوكل كثيرة معلومة.
5. “Bir işe azmettiğinde artık Allah’a güven!”  Âl-i İmrân sûresi (3), 159
Tereddüt, güvensizlik işareti ve sonucudur. Oysa mü’min, nasıl imanında tereddütsüz olmak zorunda ise, ön araştırmasını usûlüne uygun olarak yaptığı bir konuda belli bir şekilde harekete karar verdi mi, ötesini Allah’a bırakmalıdır. Kararsızlık göstermemelidir. Sonuç, görünürde olumsuz da olsa, hareket kurala uygun yapılmış olur ve bu başlı başına bir başarıdır. Çünkü mü’mine yakışan, tedbiri alıp takdire rıza göstermektir. Nitekim bir başka âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وقال تعالى :  { وَمَن يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ } : أي كافيه.
6. “Allah’a güvenene, Allah kâfidir!”  Talak sûresi (65), 3
Allah Teâlâ, kendisine güveneni başkasına muhtaç etmez. Yardım tevekküle bağlıdır. Özellikle bir işe karar verdikten sonra gösterilecek teslimiyet ve tevekküle... “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” âyetinde ifade edilen tevekküle...
وقال تعالى:{إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ} . والآيات في فضل التوكل كثيرة معروفة.
7. “Gerçek mü’minler o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Allah’ın âyetleri okunduğunda bu âyetler onların imanlarını pekiştirir de sadece Rab’lerine güvenip dayanırlar.”                    
Enfâl sûresi (8), 2
Yakîn ve tevekkülün mü’minde meydana getireceği kemâlin iki belirtisi bu âyette açıklanmaktadır:
1. Sadece “Allah” ismi söylendiği, başkaca hiç bir sıfatından bahsedilmediği zaman bile “yüreklerin titremesi.”
2. Allah’ın âyetleri okunduğunda “imanların artması” yani iyice pekişmesi, Allah’a güven ve itimadın devamı.
Bunlar imanın kalitesini, yakîn ve tevekkül seviyesini göstermektedir. Âdeta mü’min ile Allah arasındaki duygusal mesâfe ve iletişimin ölçüsünü ortaya koymaktadır. Bahis konusu titreme ve imanda pekişme, alınan mesâfenin son derece ileri ve iyi bir noktada olduğuna işaret sayılmaktadır. Tabiî aksi de o ölçüde uzaklığın işaretidir. Allah korusun.
Hadisler
75-  فَالأوَّلَ : عَن ابْن عَبَّاسٍ رضي اللَّهُ عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صلى اللَّه عليه وآله وسلم : « عُرضَت عليَّ الأمَمُ ، فَرَأيْت النَّبِيَّ وَمعَه الرُّهيْطُ والنَّبِيَّ ومَعهُ الرَّجُل وَالرَّجُلانِ ، وَالنَّبِيَّ وليْسَ مَعهُ أحدٌ إذ رُفِعَ لِى سوادٌ عظيمٌ فظننتُ أَنَّهُمْ أُمَّتِي ، فَقِيلَ لِى: هذا موسى وقومه ولكن انظر إلى الأفق فإذا سواد عظيم فقيل لى انظر إلى الأفق الآخر فإذا سواد عظيم فقيل لي : هَذه أُمَّتُكَ ، ومعَهُمْ سبْعُونَ أَلْفاً يَدْخُلُونَ الْجَنَّة بِغَيْرِ حِسَابٍ ولا عَذَابٍ » ثُمَّ نَهَض فَدَخَلَ منْزِلَهُ ، فَخَاض النَّاسُ في أُولَئِكَ الَّذينَ يدْخُلُون الْجنَّةَ بِغَيْرِ حسابٍ وَلا عذابٍ ، فَقَالَ بعْضهُمْ : فَلَعَلَّهُمْ الَّذينَ صَحِبُوا رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وقَال بعْضهُم : فَلعَلَّهُمْ الَّذينَ وُلِدُوا في الإسْلامِ ، فَلَمْ يُشْرِكُوا باللَّه شيئاً     وذَكَروا أشْياء     فَخرجَ عَلَيْهمْ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَقَالَ : « مَا الَّذي تَخُوضونَ فِيهِ ؟ » فَأخْبَرُوهُ فَقَالَ : « هُمْ الَّذِينَ لا يرقُونَ، وَلا يَسْتَرْقُونَ ، وَلاَ يَتَطيَّرُون ، وَعَلَى ربِّهمْ يتَوكَّلُونَ » فقَامَ عُكَّاشةُ بنُ مُحْصِن فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يجْعَلَني مِنْهُمْ ، فَقَالَ : « أنْت مِنْهُمْ » ثُمَّ قَام رَجُلٌ آخَرُ فَقَالَ : ادْعُ اللَّه أنْ يَجْعَلَنِي مِنْهُمْ فقال : «سَبَقَكَ بِهَا عُكَّاشَةُ » متفقٌ عليه .
      « الرُّهَيْطُ بِضمِّ الرَّاء : تَصغيرِ رَهْط ، وهُم دُونَ عشرةِ أنْفُس . « والأفُقُ » : النَّاحِيةُ والْجانِب . « وعُكاشَةُ » بِضَمِّ الْعيْن وتَشْديد الْكافِ وَبِتَخْفيفها ، والتَّشْديدُ أفْصحُ .
75. Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“(Geçmiş) ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç-beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; (çok) büyük bir karaltı. ‘İşte bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır’ dediler.”
(İbni Abbas diyor ki) Söz buraya gelince Peygamber aleyhisselâm kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu hesapsız-azabsız cennete girecek yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladılar: Kimileri, “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalıdır” derken, kimileri, “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır” dediler. Daha başka birçok görüş ileri sürenler oldu.
Onlar bu meseleyi tartışırken Peygamber aleyhisselâm çıkageldi.
“Ne hakkında konuşuyorsunuz?” diye sordu.
- Hesapsız-azabsız cennete gireceklerin kim oldukları hakkında konuşuyoruz, dediler.
Bunun üzerine Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rablerine güvenenlerdir” buyurdu.
Ukkâşe İbni Mihsan yerinden fırladı ve:
- Beni de onlardan kılması için Allah’a dua et (Yâ Resûlallah)! dedi.
Peygamber aleyhisselâm da:
- “Sen onlardansın!” buyurdu. Sonra bir başka kişi daha kalktı ve:
- Beni de onlardan kılması için dua buyur, dedi.
Peygamber aleyhisselâm bu defa:
- “Fırsatı değerlendirmekte Ukkâşe senden önce davrandı” buyurdu.
Buhârî, Tıb 1, Rikak 50, Libâs 18; Müslim, Îmân 374. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 16
Açıklamalar
Hadisin Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddetsüz imân (yakîn) ile ilgili kısmı, son tarafıdır. Baş tarafında Peygamber Efendimiz’in bu anlattıklarını rüyada mı yoksa Mi’rac’da mı görmüş olduğuna dair bir açıklama bulunmamaktadır. İşin bu yönü yani nerede, ne zaman ve nasıl gördüğü aslında hiç de önemli değildir. Efendimiz, “gördüm” veya “bana gösterildi” dedikten sonra, bizim için olayın kendisi ehemmiyet kazanır.
Ancak burada çok önemli bir nokta daha vardır. Efendimiz’in “Bana arzolundu, gösterildi (urizat aleyye)” beyânı, vahiy dışında daha başka yollarla kendisinin bilgilendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu ise, sünnetin - en azından bir bölümünün- ilâhi menşeli olduğuna nassî delildir. İfâde ve olay, özellikle günümüzde bu yönüyle son derece önemlidir.
Peygamberlerin ümmetten yana nasipleri farklı farklıdır. Kimine bir-iki kişi iman ederken, kimine de sayılamayacak kadar insan iman etmektedir. Ümmeti en çok olan Peygamber, Efendimiz’dir. Bu büyük ümmet içinde hesapsız-azabsız doğrudan cennete girecek bahtiyarlar, yetmiş bin kişidir. İşte bu müjdeli haber, duyulduğu anda, orada bulunan sahâbîlerin ilgisini çekmiş, Hz. Peygamber’in yanlarından ayrılmasını fırsat bilerek, bu bahtiyarların kimler olabileceğini araştırmaya, aralarında konuyu tartışmaya başlamışlar.
Konu yeterince tartışılıp zihinlerinde tam bir uyanıklık belirince Hz. Peygamber yanlarına çıkagelmiş ve onların tahminlerinin çok dışında ve ümmetin her neslini kucaklayan bir açıklamada bulunmuştur:
“Onlar, büyü yapmayanlar, yaptırmayanlar, uğursuzluğa inanmayanlar ve sadece Rablerine güvenenlerdir!”
Bazı âyet ve sûreleri ve Hz. Peygamber’den nakledilen duaları okuyarak Allah’a sığınmak ve ondan şifa dilemek câiz ve meşrûdur. Gayr-i meşrû olan ise, birtakım tılsımlı ifadelerle hastalık ve şerlerden kurtulmayı düşlemektir. Bu hareket, Allah inancına ters düşer. Bu sebeple de Allah’a güvensizlik anlamına gelir.
Hadisin Müslim’deki bir rivayetinde, “vücutlarını (kızgın demirlerle) dağlamayanlar (döğme yapmayanlar) ve büyü (efsun) yaptırmayanlar...” ifadesi yer almaktadır. Gerek dağlama yoluyla yapılan döğmeler, gerekse büyü, kendini fenalıklardan korumak niyetiyle yapılır. Bu sebeple o işler Allah’a güveni sarsan anlayış ve uygulamalardır. Gerçek ve olgun mü’minin tavrı değildir. Hadiste “tetayyür” veya “teşe’üm” diye ifade buyurulan kuşların uçuşundan “uğursuzluk anlamı çıkarmak” ve ona göre davranmak da imanın nezâket ve kalitesine sığmamaktadır.
Bu tür saplantılardan yakasını kurtarmak ve “sadece Allah’a güvenmek”, sonuçta hesapsız ve azabsız cennete girmektir. Bu tür bir yakîn ve tevekkül, daha dünyada iken sahibini asılsız kuşku ve korkuların azab ve stresinden kurtarır. Bu, mü’minin olumsuz his ve anlayışlara karşı özgürlüğünü ilan etmesi, her şeyi Allah’ın irade ve takdirine havâle etmesi demektir. Yani son derece yüksek bir seviyedir.
Bu hadisi, tıbbî tedâvî’nin gereksizliğine delil saymak doğru değildir. Hz. Peygamber hem bizzat tedâvî olmuş hem de hastalıklardan tedâvî olmayı emir ve tavsiye buyurmuştur. Burada söz konusu olan, Allah’ın kaza ve kaderinin önüne geçebileceği inancıyla bazı anlamsız davranışlara başvurulmamasıdır. Allah’a güveni zedeleyici tavırlardan uzak kalınmasıdır.
Konu ile doğrudan bir ilgisi olmamakla birlikte, Ukkâşe İbni Mihsan radıyallahu anh’ın uyanıklığına dikkat edilmelidir. İstek ve temennide zamanlamayı bilmek, isteğine kavuşmak için birebirdir. Hz. Peygamber’in ikinci kişinin isteğine cevap vermeyip onu “Fırsatı Ukkâşe değerlendirdi” diye nazikçe reddetmesi, ardı arkası kesilmeyecek bir istek zincirine fırsat vermemek içindir.
Bu metod, eğitim ve öğretimde, fırsatların değerlendirilmesini öğretmekte pek güzel bir örnektir. Hatib Bağdâdî, bu ikinci zât’ın Sa’d İbni Ubâde radıyallahu anh olduğunu nakletmektedir. O takdirde bu nakil “Münâfıklardan olduğu için Hz. Peygamber o şahsa dua etmedi” şeklindeki yorumları geçersiz kılmaktadır. Şayet bu zât Sa’d İbni Ubâde değil de Sa’d İbni Umâre ise, bahis konusu yorum doğru olur ve rivayette, hadis usûlü terimiyle tashîf yapılmış sayılır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber’in ümmeti, önceki peygamberlerin ümmetlerinden daha fazladır.
2. Hesapsız cennete girecek olan yetmiş bin kişi, Allah’a güveni tam olanlardır.
3. Büyü yapmak-yaptırmak, uğursuzluğa inanmak, tevekküle aykırı ve yasaktır.
4. Şer’î bir delil üzerinde münâkaşa yapmak câizdir. Zira ashâb-ı kirâm bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceğini aralarında tartışmışlardır.
5. Mü’mine uhrevî ve dînî meselelerde gözü açık davranmak yaraşır.
6. Allah’a güven ve tam i’timat, insanı dünyada birtakım yersiz kuşku ve duygulardan, yanlış uygulamalardan, âhirette de sorgu-sualden ve azaptan kurtarır.
76- الثَّانِي : عَنْ ابْن عبَّاس رضي اللَّه عنهما أيْضاً أَنَّ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ يقُولُ : «اللَّهُم لَكَ أسْلَمْتُ وبِكَ آمنْتُ ، وعليكَ توَكَّلْتُ ، وإلَيكَ أنَبْتُ ، وبِكَ خاصَمْتُ . اللَّهمَّ أعُوذُ بِعِزَّتِكَ ، لا إلَه إلاَّ أنْتَ أنْ تُضِلَّنِي أنْت الْحيُّ الَّذي لا تمُوتُ ، وَالْجِنُّ وَالإِنْسُ يمُوتُونَ» متفقٌ عليه .
 وَهَذا لَفْظُ مُسْلِمٍ وَاخْتَصرهُ الْبُخَارِيُ .
76. Yine Abdullah İbni Abbas radıyalluha anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle söylemeyi itiyat edinmişti:
“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim.
Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, -ki senden başka ilah yoktur-. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!”
Müslim, Zikir 67. Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 1, Tevhîd 7, 8, 24, 35; Müslim, Müsâfirîn 199; Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9; İbni Mâce, İkâmet 180
Açıklamalar
Hemen bütün hadis kitaplarımızda bazı farklılıklarla da olsa yer alan ve 1483 numarada bir kere daha kısmen tekrar edilecek olan bu hadîs-i şerîf, tevekkül ve yakînin tanıtım ve yaşanmasında gerekli olan açıklama ve uygulamalara ışık tutmaktadır.
İslâm, iman, tevekkül, gözün-gönlün Allah’a çevirilmesi, her türlü başarının Allah Teâlâ’nın yardımına bağlı olduğu gerçeğini daima dile getiren Hz. Peygamber, bu ikrarından sonra kendisini şaşırtmamasını ya da bu nimet ve ihsânlarından mahrûm etmemesini Allah’tan dilemektedir. Bu ifade ve dua tarzıyla Efendimiz;
 “Ey Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalbimizi kaydırma!” [Âl-i İmrân sûresi (3), 8] âyetini hatırlatmaktadır. Ancak hadisin “tevekkül ve yakîn” konusunda zikredilmesi, daha çok bu dileğin önünde ve sonunda yer verilen ifadeler sebebiyledir. Zira Peygamber Efendimiz, müslümanlardan beklenen teslimiyet ve güven’in boyutlarını ve sebebini bu ifadelerinde açıklamaktadır. Özellikle “Senden başka ölmeyecek diri yoktur. Cinler ve insanlar hep ölümlüdürler” buyururken, Allah’a tevekkülün asıl sebebini de beyân etmektedir. Tevekkül, bâki olana yönelik olmalıdır. Tevekkül ancak bu takdirde bir anlam ifade eder. Fânilere güvenenler ise, eninde-sonunda büyük bir nedâmeti paylaşırlar. Nitekim âyet-i kerîmede “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. Onu hamd ile tesbih et!...” [Furkân sûresi (25), 58] buyurulmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Sadece Allah’a tevekkül edip güvenmek, iman ve İslâm üzere yaşamayı Allah’tan dilemek gerekir.
2. Kendisine itimat ve güvenmeye lâyık kemâl sıfatlarına yalnızca Allah Teâlâ sahiptir. Ölümlü varlıkların hiç biri bu mânada müslümanın güvenine muhatap olamaz.
3. Bu tür engin mânalı kelime ve cümlelerle dua etmekte Hz. Peygamber’i izlemek, mü’minlere yakışan en akıllıca hareket olur.
4. Tevekkül ve yakîn tam bir özgürlüktür.
77- الثَّالِثُ : عن ابْنِ عَبَّاس رضي اللَّه عنهما أيضاً قال : «حسْبُنَا اللَّهُ ونِعْمَ الْوكِيلُ قَالَهَا إبْراهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حينَ أُلْقِى في النَّارِ ، وَقالهَا مُحمَّدٌ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حيِنَ قَالُوا: «إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إيماناً وقَالُوا : حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوكِيلُ » رواه البخارى.
وفي رواية له عن ابْنِ عَبَّاسٍ رضي اللَّه عنهما قال : « كَانَ آخِرَ قَوْل إبْراهِيمَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حِينَ ألْقِي في النَّارِ « حسْبي اللَّهُ وَنِعمَ الْوَكِيلُ » .
77. Yine Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” sözünü, ateşe atıldığında İbrahim aleyhisselâm söylemiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bu sözü “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çaresine bakınız!” dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir” demişlerdi.
Buhârî’nin Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan naklettiği bir başka rivayette Abdullah şöyle demiştir:
“Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselâm’ın son sözü:
“Allah bana yeter, o ne güzel vekildir” demek olmuştur.   Buhârî, Tefsîrû sûre (3), 13
Açıklamalar
Büyük sahâbî Abdullah İbni Abbas’ın bu beyanlarından, tevekkülün en kısa ve kesin ifadesi olan “hasbünallahu ve ni’mel vekîl” sözünü Hz. İbrahim ve Hz. Peygamber’in en kritik anlarda söylemiş olduklarını öğrenmekteyiz.
Hadiste söz konusu olan olayların ilki Hz. İbrahim’in, Nemrut tarafından mancınıkla ateşe atılmasıdır. İkincisi de İslâm tarihinde “Bedr-i suğra” (Küçük Bedir Savaşı) diye bilinen hadisedir. Her iki olaya da Kur’an-ı Kerim’de işaret buyurulmaktadır.
İbrahim aleyhisselâm’ın ateşe atılma olayı Kur’an-ı Kerîm’de tafsilatlı bir şekilde anlatılmaktadır [Enbiyâ sûresi (22), 51-70]. Ta baştan beri Allah’a tam bir güven içinde bulunan Hz. İbrahim en son anda, ateşe fırlatılırken de aynı itmi’nan ve güven ile “Allah bana yeter, ne güzel vekildir O!” teslimiyeti içinde sadece Allah’tan yardım beklediğini dile getiriyordu. Sonuç ise, gerçek tevekkülün akıllara hayret veren mutlu sonu idi: Kızgın ateşin serinlik veren bir ortama dönüşmesi... Çünkü Allah her şeye kâdirdir. Mesele O’na güvenmektedir.
Hz. Peygamber ile ilgili olaya ise Âl-i İmrân sûresinin 173. âyetinde işâret buyurulmaktadır. Uhud Savaşı’ndan sonra Ebû Süfyân, “Bir sene sonra Bedir’de buluşalım” demiş, Hz. Peygamber de “inşaallah” diye cevap vermişti. Vakit gelince Ebû Süfyân Mekke’li müşriklerden topladığı güçle Merru’z-zahran denilen yere kadar gelip ordugâh kurmuştu. Ancak kalbine düşen korku sonucu Mekke’ye geri dönmeye karar vermişti. Tam bu sırada Medine’ye gitmekte olan Nuaym İbni Mes’ud ve adamlarıyla karşılaştı. Henüz müslüman olmayan Nuaym’a;
- Al sana on deve! Medine’ye gittiğinde, büyük bir kuvvetle gelmişler, seni bekliyorlar, diye Muhammed’i korkut! demişti. Nuaym Medine’de Hz. Peygamber’i harb hazırlıkları içinde buldu. Ebû Süfyân’ın isteğini yerine getirerek:
- Ebû Süfyân, Mekkelileri toplayıp gelmiş, sizi bekliyor. Giderseniz hiçbiriniz geri dönemez! diye müslümanları korkutmak istedi. Başta Hz. Peygamber olmak üzere ashâb-ı kirâmın Allah’a iman ve güvenleri artmış ve “Allah bize yeter, ne güzel vekildir O!” demişler ve sözleşilen yere hareket etmişlerdi. Bedir mevkiine gelince düşmanın çoktan çekip gittiğini gördüler. Panayır süresinde orada kalıp ticaret yaptılar; sonra da Medine’ye döndüler.
İbn Abbas’ın bu rivayeti bir taraftan tevekkül ve yakîn’in, peygamberlerin hayatındaki yerini gösterirken, diğer taraftan onun fevkalâde yüksek bir seviye işi olduğuna dikkat çekmiş olmakta, bu seviyeyi kazanmaya teşvikte bulunmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Özellikle sıkışık anlarda Allah’a tevekkülün kıymeti büyüktür.
2. Tevekkül, telaş ve paniği önler. Soğukkanlılık, Allah’a güvenden kaynaklanır.
3. Propaganda ve soğuk savaşta Allah’a güven, toplumların en sağlam güvencesidir.
4. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere tevekkül, peygamberlerin hayatlarında da önemli gelişmelere sebep olmuştur.
78- الرَّابعُ : عَن أبي هُرَيْرةَ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أقْوَامٌ أفْئِدتُهُمْ مِثْلُ أفئدة الطَّيْرِ » رواه مسلم .  قيل معْنَاهُ مُتوَكِّلُون ، وقِيلَ قُلُوبُهُمْ رقِيقةٌ .
78. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Cennete girecek bir kısım insanlar vardır ki, onların kalpleri kuş kalbi gibi (rakîk ve güven içinde)dir.”  Müslim, Cennet 27. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 331
Açıklamalar
Cennete girecek birtakım insanların kuş kalbli olmasını, âlimler farklı şekillerde yorumlamışlardır. Ancak Nevevî, hadisi, tevekkül ve yakîn konusunda zikretmek suretiyle kuş kalplilerden maksadın, “Allah’a güvenen ve tevekkül edenler” olduğunu göstermiştir. İşin doğrusu da budur. Zira kuşlar her sabah, her türlü endişeden uzak olarak tam bir tevekkül içinde yeni güne başlarlar ve bütün korkaklıklarına, çekingenliklerine rağmen karınlarını doyururlar. Allah Teâlâ onlara da günlük rızıklarını verir. Nitekim bir âyet-i kerîmede [Ankebut sûresi (29), 60] “Nice canlı yaratık vardır ki rızkını (biriktirip yanında) taşımaz. Allah ona da size de rızık verir” buyurulmuştur. Rivâyete göre, Mekke’de müşriklerden gördükleri baskı ve işkenceler karşısında Hz. Peygamber müslümanlara Medine’ye hicret etmelerini tavsiye etmişti. Bunun üzerine içlerinden bazıları “Oraya nasıl gider, orada ne yer, ne içeriz?” diye endişelerini belirtmişlerdi. O zaman Allah Teâlâ böyle düşünenleri bu âyetle uyarmış, rızkı verenin Allah olduğunu ve dolayısıyla O’na güvenmek gerektiğini hatırlatmıştır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah’a tevekkül etmenin sonu cennettir.
2. Tevekkül, yersiz sıkıntı ve kaygıların azab ve stresinden kişiyi kurtarır, huzurlu bir hayata kavuşturur.
79- الْخَامِسُ : عنْ جَابِرٍ رضي اللَّهُ عنه أَنَّهُ غَزَا مَعَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قِبَلَ نَجْدٍ فَلَمَّا قَفَل رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَفَل مَعهُمْ ، فأدْركتْهُمُ الْقائِلَةُ في وادٍ كَثِيرِ الْعضَاهِ ، فَنَزَلَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم، وتَفَرَّقَ النَّاسُ يسْتظلُّونَ بالشجر ، ونَزَلَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم تَحْتَ سمُرَةٍ ، فَعَلَّقَ بِهَا سيْفَه ، ونِمْنَا نوْمةً ، فإذا رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يدْعونَا ، وإِذَا عِنْدَهُ أعْرابِيُّ فقَالَ : « إنَّ هَذَا اخْتَرَطَ عَلَيَّ سيْفي وأَنَا نَائِمٌ ، فاسْتيقَظتُ وَهُو في يدِهِ صَلْتاً ، قالَ : مَنْ يَمْنَعُكَ منِّي ؟ قُلْتُ : اللَّه     ثَلاثاً » وَلَمْ يُعاقِبْهُ وَجَلَسَ . متفقٌ عليه .
      وفي رواية : قَالَ جابِرٌ : كُنَّا مع رسول اللِّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بذاتِ الرِّقاعِ ، فإذَا أتينا على شَجرةٍ ظليلة تركْنَاهَا لرسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَجاء رجُلٌ من الْمُشْرِكِين ، وسيف رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعَلَّقٌ بالشَّجرةِ ، فاخْترطهُ فقال : تَخَافُنِي ؟ قَالَ : « لا » قَالَ : فمَنْ يمْنَعُكَ مِنِّي ؟ قال: «اللَّه».
    وفي رواية أبي بكرٍ الإِسماعيلي في صحيحِهِ : قال منْ يمْنعُكَ مِنِّي ؟ قَالَ : « اللَّهُ » قال: فسقَطَ السَّيْفُ مِنْ يدِهِ ، فأخذ رسَول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم السَّيْفَ فَقال : « منْ يمنعُكَ مِنِّي ؟ » فَقال : كُن خَيْرَ آخِذٍ ، فَقَالَ : « تَشهدُ أنْ لا إلَه إلا اللَّهُ ، وأنِّي رسولُ اللَّه ؟ » قال : لا، ولكِنِّي أعاهِدُك أن لا أقَاتِلَكَ ، ولا أكُونَ مع قوم يقاتلونك ، فَخلَّى سبِيلهُ ، فَأتى أصحابَه فقَالَ : جِئتكُمْ مِنْ عِندِ خيرِ النَّاسِ .
      قَولُهُ : « قَفَل » أيْ : رجع . و « الْعِضَاهُ » الشَّجر الذي لَه شَوْك . و «السَّمُرةُ » بِفَتْحِ السينِ وضمِّ الْميمِ : الشَّجَرةُ مِن الطَّلْحِ ، وهِي الْعِظَام منْ شَجرِ الْعِضاهِ . و « اخْترطَ السَّيْف » أي : سلَّهُ وهُو في يدِهِ . « صلتاً » أيْ : مسْلُولاً ، وهُو بِفْتح الصادِ وضمِّها .
79. Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre o, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Necid taraflarında bir gazvede bulunmuştu. Dönüşte Resûlullah ile birlikteydi. Öğle vakti ağaçlık, çalılık bir vadiye geldiklerinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem orada mola vermiş, mücâhidler ağaçlar altında gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise, semure denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirahate çekilmiş kılıcını da ağaca asmıştı.
(Câbir dedi ki:) birazcık (uyku) kestirmiştik ki, Resûlullah’ın bizi çağırdığını işittik ve hemen yanına koştuk. Bir de baktık, Resûlullah’ın yanında (müşriklerden) bir bedevi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- “Ben uyurken bu bedevi kılıcımı almış, uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette bunun elindeydi. Bana:
- Seni benim elimden kim koruyup kurtaracak? dedi. Ben de üç defa:
– “Allah” cevabını verdim.
(Câbir diyor ki) Resûlullah adamı cezalandırmamıştı, yanında oturuyordu.
Buhârî, Cihâd 84, 87, Meğâzî 31, 32; Müslim, Fezâil 13, 14, Müsâfirîn 311
(Buhârî’deki) bir başka rivayette (bk. Meğâzî 31) Câbir radıyallahu anh şöyle demiştir:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte zâtü’r-rikâ’ denilen gazvede bulunuyorduk. Gölgeli bir ağaç bulduğumuzda onu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e bırakmayı âdet edinmiştik. (Bu defa da öyle yaptık.) Ancak müşriklerden bir adam gelerek Resûlullah’ın (ağaçta asılı olan) kılıcını alıp çekmiş ve:
- Benden korkuyor musun? diye seslenmiş. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Hayır” cevabını vermiş. Adam:
- Peki seni benim elimden kim kurtaracak? demiş. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de
- “Allah” buyurmuştur.
Ebû Bekir el-İsmâîlî’nin “Sahîh”inde yer alan bir rivâyette olayın bundan sonraki kısmı şöyle anlatılmaktadır:
Adam:
- Seni benim elimden kim kurtarır? dedi.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah” cevabını verdi. Bunun üzerine adamın elinden kılıç düştü. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kılıcı aldı ve:
Peki şimdi seni benim elimden kim kurtaracak? buyurdu. Adam:
- İyi bir cezalandırıcı ol! dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim Allah’ın elçisi olduğumu kabul ve itiraf eder misin?” dedi.
Adam:
- Hayır, kabul etmem. Ancak seninle çarpışmamaya, seninle savaşacak herhangi bir topluluk içinde bulunmamaya söz veririm, dedi.
Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem adamı serbest bıraktı. O da arkadaşlarının yanına döndü ve onlara:
- En hayırlı kişinin yanından geliyorum, dedi.
Açıklamalar
En umutsuz ve zor anlarda bile Allah’a olan güvenini kaybetmemek, tereddütsüz imandan kaynaklanan tevekkülün bir başka mânasıdır. Sonucu ise, daima olumludur. Büyük sahâbî Câbir İbni Abdullah radıyallahu anh kendisinin şâhit olduğu ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başından geçen son derece ibretli bir olayı anlatmaktadır.
Hicretin 6. yılında, İslâm  ordusunun taş ve dikenlerden yaralanmış olan ayaklarına çaput bağlamak zorunda kalmasından dolayı Zâtü’r-rika’ (ayağı sargılılar) adı verilen gazve dönüşünde ağaçlık bir bölgede mola verilmişti. Peygamber Efendimiz, orijinal adı semüre olan sakız ağacının gölgesinde istirahate çekilmişti. Ashâb-ı kirâm en koyu gölgeyi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ayırmayı genel bir uygulama haline getirmişlerdi. Bu, onların Hz. Peygamber’e karşı duydukları engin saygının bir göstergesi idi. Bu defa da öyle yapmışlardı... Kendileri de öğle sıcağından korunmak için ağaç gölgelerine sığınmışlardı. Bu yüzden de Hz. Peygamber’in yakın çevresinden uzaklaşmışlardı. Bunu fırsat bilen müşrikler, rivâyetlere göre Gavres İbni Havis adındaki bir kâfiri kışkırtarak akıllarınca Hz. Peygamber’i öldürtmek istemişlerdi. Atalarımız ne kadar doğru söylemişler: “Su uyur, düşman uyumaz.”
Yorgunluk ve aşırı sıcak sebebiyle İslâm ordusunun hemen uykuya dalmasından yararlanan Gavres, Hz. Peygamber’in baş ucuna gelmiş, ağaçta asılı olan kılıcını alıp çekmişti. Tam bu sırada Hz. Peygamber’in mübârek gözlerini açtığını görünce, aralarında hadisin tercümesinde yer alan konuşmalar geçmiştir. Hz. Peygamber, kendi kılıcıyla kendisini öldürmek isteyen düşman karşısında hiç telaşlanmadan ve korkmadan Allah’a olan güvenini dile getirmiş, onun bu sarsılmaz irade ve güveni karşısında moralini yitiren müşriğin elinden kılıç düşmüştü.
İnsan Allah’a dayanmasını bildikten sonra onu kim alt edebilir? Gerçek güç ve kuvvet sadece yüce Allah’a aittir.
Hz. Peygamber’in, kendisini öldürmeyi kasteden ve tam teşebbüs halinde bulunan bu müşriği, iman etmemesine rağmen bağışlaması, onun böylesi bir olayı yaşamış bir kişi olarak çevresini etkilemesini istemesinden olsa gerektir. Nitekim bu hedef, kendisini kışkırtanların yanlarına döndüğü zaman adamın “İnsanların en hayırlısının yanından geliyorum” diye konuşmaya başlamasıyla gerçekleşmiştir. O şahsın cezalandırılmaması, cezalandırılmasından çok daha etkili bir propaganda vesilesi olmuştur. Zaten daha sonra bu zat ve çevresi müslüman olacaktır.
Olayda dikkat çeken bir nokta da, Hz. Peygamber’in bu müşriği etkisiz hale getirdikten sonra, mücâhidleri toplayıp olayı onlara bizzat anlatmasıdır. Efendimiz bu davranışıyla, Allah’a tevekkül etmenin gereğini ve mutlu sonunu onlara bütün çıplaklığıyla göstermek istemiştir. Her an uyanık ve mütevekkil olmak gerektiği bundan daha güzel nasıl anlatılabilirdi?
Hadisin bir rivayetini nakleden Ebû Bekir el-İsmâîlî, Buhârî ve Müslim’in Sahîh’leri üzerine müstahrecler yazmış ve hicrî 371 tarihinde vefat etmiş büyük ve güvenilir bir muhaddistir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Her konuda olduğu gibi tevekkül ve yakîn mevzuunda da Hz. Peygamber en güzel örnektir.
2. Hz. Peygamber kendi can düşmanlarını bile bağışlamış, intikam almaya kalkışmamıştır.
3. Tehlikeler karşısında Hz. Peygamber daima büyük bir şecâat göstermiş, Allah’a güvenini asla sarsmamıştır.
4. İnsanların İslâm’a girmelerini sağlamak için Hz. Peygamber her olaydan yararlanmayı ihmal etmemiştir.
80- السادِسُ : عنْ عمرَ رضي اللَّهُ عنه قال : سمعْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ: « لَوْ أنَّكم تتوكَّلونَ على اللَّهِ حقَّ تَوكُّلِهِ لرزَقكُم كَما يرزُقُ الطَّيْرَ ، تَغْدُو خِماصاً وترُوحُ بِطَاناً» رواه الترمذي ، وقال : حديثٌ حسنٌ .
      معْناهُ تَذْهَبُ أوَّلَ النَّهَارِ خِماصاً : أي ضَامِرةَ الْبُطونِ مِنَ الْجُوعِ ، وترْجِعُ آخِرَ النَّهَارِ بِطَاناً : أيْ مُمْتَلِئةَ الْبُطُونِ .
80. Ömer İbnü’l-Hattâb radıyalluha anh’den rivayet edildiğine göre “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim” demiştir:
“Eğer siz Allah’a gereği gibi güvenseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam dolu kursaklarla dönerler.”  Tirmizî Zühd 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 14
Açıklamalar
Şartlar nasıl olursa olsun Allah Teâlâ’ya karşı sürekli bir güven ve itimat halinde olmak ve rızkı veren’in sadece Allah olduğu bilinciyle hareket etmek, Allah’a gereği gibi tevekkül anlamına gelmektedir. Çalışmak, çabalamak, tedbir almak gibi davranışlar rızkın gerçek sebebi değildir. Rızkı veren yalnızca Allah’tır. Ötesi vesilelerdir. Gerçek rızık verenin Allah olduğu bilincine sahip olduktan sonra, gösterilecek gayretler bir anlam kazanır. Rızkı, çalışma ve gayrete bağlamak ise, sebebi, yaratıcı yerine koymak gibi büyük bir yanlışa götürür. Çünkü âyette de beyan buyurulduğu gibi “Yeryüzündeki bütün canlıların rızkını ancak Allah verir” [Hûd Sûresi (11), 6]. Hadîs-i şerîf, çalışma ve rızık aramanın tevekküle ters düştüğünü değil, tam aksine, sabahları boş kursakla fakat endişesiz olarak rızık aramaya çıkan kuşların rahatlığı ve teslimiyeti içinde, yersiz birtakım düşüncelere ve endişelere kapılmadan nasibini aramayı, boş oturmamayı, tevekkülün gereği saymaktadır. Önemli olan, âlemin rızkını vermeyi tekeffül etmiş olan Allah’a itimadı sarsmamak, gereksiz ve yersiz duygulara kapılmamaktadır. Zira böylesine bir güven sapması, gösterilen gayretlere rağmen, tatmin edici sonuçlara ulaşamamanın sebebi olur.
Kulların rızık konusunda Allah’a karşı tam bir güven içinde olmaları, bu açıdan kuşları örnek almaları ve kendilerini Allah’ın rızıklandırdığı, “rızkını sırtında taşımayan nice canlıların bulunduğu”nu [bk. Ankebût sûresi (29), 60] unutmamaları esastır. Şunu bir kere daha vurgulamak gerekir ki, Allah’a güven duygusu tevekkül, kalbte bulunur. Bu duygu kalbteki yerini koruduğu sürece gayret ve çabalar tevekküle asla ters düşmez. Bir zorluk çıkarsa, bu, Allah’ın takdiri iledir, bir kolaylık olursa, bu da Allah’ın kolaylaştırması iledir. Kul kendisinde bir varlık ve güç görüp işi zora sokmamalı, üzerine düşeni yapmakla yetinmeli, neticeyi daima Allah’a havale etmeli, ondan bilmelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Rızık, Alah’ın takdirindedir. Kâinâtı besleyen O’dur.
2. Rızkını temin için çalışmak, -kendinde bir varlık görmemek şartıyla- tevekküle mâni değildir.
3. Her insan rızkını temin için çalışacaktır. Ancak rızkını Allah’ın verdiğini unutmayacaktır.
4. Kul, Allah’a güveni nisbetinde rahat eder, huzur bulur.
81- السَّابِعُ : عن أبي عِمَارةَ الْبراءِ بْنِ عازِبٍ رضي اللَّه عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « يا فُلان إذَا أَويْتَ إِلَى فِرَاشِكَ فَقُل : اللَّهمَّ أسْلَمْتُ نفْسي إلَيْكَ ، ووجَّهْتُ وجْهِي إِلَيْكَ ، وفَوَّضْتُ أمري إِلَيْكَ ، وألْجأْتُ ظهْرِي إلَيْكَ . رغْبَة ورهْبةً إلَيْكَ ، لا ملجَأَ ولا منْجى مِنْكَ إلاَّ إلَيْكَ ، آمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذي أنْزَلْتَ، وبنبيِّك الَّذي أرْسلتَ ، فَإِنَّكَ إنْ مِتَّ مِنْ لَيْلَتِكَ مِتَّ عَلَى الْفِطْرَةِ ، وإنْ أصْبحْتَ أصَبْتَ خيْراً » متفقٌ عليه .
وفي رواية في الصَّحيحين عن الْبرَاء قال : قال لي رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إذَا أتَيْتَ مضجعَكَ فَتَوَضَّأْ وُضُوءَكَ للصَّلاَةِ ، ثُمَّ اضْطَجِعْ عَلَى شِقِّكَ الأيْمَنِ وقُلْ : وذَكَر نحْوَه ثُمَّ قَالَ وَاجْعَلْهُنَّ آخرَ ما تَقُولُ »
81. Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- “Ey falân! Yatağına yattığında şöyle dua et:
Allah’ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım, işimde sana güvendim. (Rızânı) isteyerek, (azâbından) korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.
Eğer bu duayı yapıp yattığın gece ölürsen, iman üzere ölürsün, ölmez de sabaha çıkarsan hayra kavuşursun.”   Buhârî, Vudû 75, Daavât 6; Müslim, Zikr 56-58. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 98.
Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde (gösterilen yerlerde) yine Berâ İbni Âzib’den rivayet edildiğine göre Berâ, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu” demiştir:
- “Yatağına yatacağın zaman, namaz kılmak için abdest alıyor gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat ve -yukarıdaki duayı aynen zikrederek- böyle dua et!” Sonra da şunu ilâve etti:
- “En son sözün bu dua olsun!”
Ebû Ümâre Berâ İbni Âzib
Sahâbî oğlu sahâbî olan Berâ, Medine’li ve Evs kabilesindendir. Hicretten evvel Medine’de müslüman olmuştur. Hz. Peygamber’e derin muhabbeti ve bağlılığı ile tanınmaktadır. Onun tavır ve davranışlarını nakletmeye özel bir önem verir, hep Hz. Peygamber’i örnek gösterirdi. Meselâ namazda safların düzgün tutulmasına pek dikkat eder, bunun gereğinden ve faziletinden sık sık bahseder ve derdi ki:
“Cemaatla namaz kılmaya kalktığımız zaman, Hz. Peygamber elleriyle göğüslerimize bazen de sırtlarımıza değer, böylece safları düzeltir:
“Saflarınız bozuk olmasın, sonra o bozukluk kalblerinize sirayet eder” buyururdu (Ahmed b. Hanbel, Müsned,  IV 304).
Bir keresinde de Resûlullah’tan bahseden biri “Hz. Peygamber’in yüzü kılıç gibi parlardı” demişti. Bu benzetmeyi yerinde ve zarif bulmayan Berâ hazretleri, derhal müdâhale etmiş ve:
“Hayır, Resûlullah’ın mübârek yüzü ay gibi ışıldardı,” diye gerçeği, gereken şekilde dile getirmişti.
Hz. Peygamber’den 305 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan yirmi ikisini Buhârî ve Müslim müştereken nakletmişlerdir.
Hz. Berâ yaşı küçük olduğu için Bedir Gazvesi’ne katılamamışsa da Uhud’dan itibaren savaşlara iştirak etmiştir. Hatta o, Hz. Ömer zamanında Rey fethine ve Tüster savaşına da katılmıştır. Hz. Ali’nin hilafetinde Kûfe’ye yerleşmiş ve hicrî 72 yılında orada vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Allah’a tam güven (tevekkül) ve tereddütsüz iman (yakîn), müslümanın yirmi dört saatini kuşatan bir uyanıklığı gerektirir. Hadîs-i şerîf bunun delilidir. Zira sevgili Peygamberimiz uykudan önce yapılacak işleri ve sözleri belirlerken, Allah’a güven ve teslimiyeti ağırlıklı şekilde vurgulamıştır. Sonucu da çok açık şekilde “Eğer ölürsen, fıtrat (iman) üzere ölürsün; sabaha ulaşırsan, geceyi tevekkül ve yakîn üzere geçirmiş olmanın hayrına ulaşırsın” sözleriyle belirtmiştir.
“Yatak duası” olarak her akşam okunması tavsiye edilen hadîs-i şerîf, görüldüğü gibi tam bir teslimiyet andıdır. Kulun Allah karşısındaki durumunu pek net şekilde belirlemektedir. Tam bir emniyet çemberi çizmektedir.
Namaz kılacakmış gibi abdest almak, sağ yanına yatmak ve hadiste yer alan ifadelerle Allah’ı anmak, müslümanı tam bir ibadet havasına sokacak ve uykuyu da ibadetleştirecek üç sünnettir. Her an yaşanması istenen “kulluk”, bundan daha güzel nasıl gündeme getirilebilir?
Abdestli olanın, yatacağı zaman tekrar abdest almasına elbette gerek yoktur. 816 numarada tekrar edecek olan hadisimizde yer alan dua ve zikir cümlelerinin, uykudan önceki son sözler olması ayrıca tavsiye edilmiştir.
Hadisin bazı rivayetlerinde Berâ hazretlerinin son cümledeki Nebî kelimesini Resûl diye söylediği fakat Hz. Peygamber’in bunu kabul etmeyip Nebî demesinde ısrar ettiği görülmektedir. Resûl-i Ekrem’in bu titizliği, o duânın bu lafızlarla Hz. Peygamber’e öğretilmiş olmasındandır. Ulemâdan bazıları bu titizliği dikkate alarak, hadislerin kelimesi kelimesine aynen, yani lafzan rivayet edilmesi gerektiğini, mâna ile hadis rivayetinin câiz olmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak mâna ile hadis rivayeti, mânayı tersine çevirmemek şartıyla ve daha başka kayıtlarla câizdir ve bu ruhsat, hadis rivayetinde kullanılmıştır. Ezan ve tahiyyât duası gibi kendisi ile ibadet olunan hadisler ve aynı kelimelerle edâ olunması gereken rivayetler, mâna ile nakledilmezler. Bunlarda lafzan rivayet esastır.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu düzeltmesi, hadisimizdeki duanın bu lafızlarla okunması gereğine işarettir. Teslimiyet ve tevekkül andının seçilmiş kelime ve cümlelerle yapılması da pek tabiîdir. Tevekkül ve yakîn konusu gibi, onu dile getiren kelimeler de son derece önem arzetmektedir.
“Tevekkeltü alellah”, işlerimi Allah’a ısmarladım, demektir. Ayrılma zamanlarında “Allaha ısmarladık” diyerek vedâlaşmak, herhalde buradan kaynaklanmakta ve her işi Allah’a emanet etmenin Türkçe söylenişi olmaktadır. Bu durumu günlük muâşeret kuralı olarak uygulamamız, sünnet-i seniyyenin kültürümüzdeki müsbet izlerindendir. Bu, bilinçle ve ısrarla sürdürülmeli, “çav” veya “bay bay” gibi yabancı kelime ve ifadelerle asla değiştirilmemelidir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Abdestli olarak ve sağ tarafına yatarak uyumak tavsiye edilmektedir.
2. Hadisimizdeki dua cümleleri ile Allah’ı anmak sünnettir.
3. Resûlullah’ın yaptığı ve öğrettiği dualara (me’sûr dualar) önem verilmelidir.
4. Müslüman günlük hayatının her safhasında Allah’a iltica edip, tam bir güven ve teslimiyet içinde olmalıdır.
82- الثَّامِنُ : عنْ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيق رضي اللَّه عنه عبدِ اللَّه بنِ عثمانَ بنِ عامِرِ بنِ عُمَرَ ابن كعب بن سعد بْنِ تَيْمِ بْن مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْن لُؤيِّ بْنِ غَالِب الْقُرَشِيِّ التَّيْمِيِّ رضي اللَّه عنه     وهُو وأبُوهُ وَأُمَّهُ صحابَةٌ ، رضي اللَّه عنهم     قال : نظرتُ إلى أقْدَامِ المُشْرِكِينَ ونَحنُ في الْغَارِ وهُمْ علَى رؤوسنا فقلتُ : يا رسولَ اللَّهِ لَوْ أَنَّ أحَدَهمْ نَظرَ تَحتَ قَدميْهِ لأبصرَنا فقال: « مَا ظَنُّك يا أبا بكرٍ باثْنْينِ اللَّهُ ثالثُِهْما » متفقٌ عليه .
82. Ebû Bekir es-Sıddîk, Abdullah İbni Osman İbni Âmir İbni Ömer İbni Kâ’b İbni Sa’d İbni Teym İbni Mürre İbni Kâ’b İbni Lüey İbni Galib el-Kureşî et-Teymî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre -ki Allah kendilerinden razı olsun, kendisi, babası ve annesi sahâbîdir- o şöyle demiştir:
(Hicret yolculuğunda) biz Resûlullah ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:
- Ey Allah’ın elçisi! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, Ebû Bekr?”  Buhârî, Tefsîru sûre (9), 9; Fezâilü’l-ashâb 2; Müslim, Fezâilüs-sahâbe 1
Ebû Bekir es-Sıddîk
Adı ve nesebi hadisin baş kısmında zikredilmiş olan Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’den iki sene sonra Mekke’de doğmuştur. Nesebi Mürre İbni Kâ’b’da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in nesebiyle birleşir.
İslâm’dan önceki 38 yıllık hayatında içki kullanmamış, putlara tapmamış, nezih yaşayışıyla tanınmıştır. Efendimiz, peygamber olduğunu söylediği zaman, ona hemen iman etmiştir. Erkeklerden ilk müslüman odur. Annesi, babası, evlâdı ve torunları sahâbîdir. Babası Ebû Kuhâfe Osman İbni Âmir, Ebû Bekir hazretlerinden fazla yaşamıştır. Ne var ki, Ebû Kuhâfe, ancak Mekke’nin fethinden sonra İslâmiyeti kabul etmiştir.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber Efendimiz’in en samimi dostu, mağara arkadaşı, kayınpederi, veziri, danışmanı ve ilk halifesi olmuştur. Hz. Peygamber’e tam güveni ve bağlılığı sebebiyle “Sıddîk” unvanını almıştır.
Mâlî imkânları ve sosyal itibarı oldukça yüksek olan Hz. Ebû Bekir, müslümanların dar zamanlarında özellikle Mekke döneminin ilk yıllarında müslüman olan köleleri sahiplerinden büyük paralarla satın alıp âzâd etmiştir. İslâm harblerinde de en büyük mâlî yardım daima Hz. Ebû Bekir tarafından yapılmıştır.
Hz. Peygamber son hastalığında, imamlığa, Hz. Ebû Bekir’i geçirmiş ve kendisi de arkasında namaz kılmıştır. Resûl-i Ekrem’in vefatında soğukkanlılığıyla ashâbı yatıştıran odur.
İslâm’ın ilk halifesi olan ve iki yılı biraz aşkın bir süre bu görevi sürdüren Hz. Ebû Bekir, ridde olayları denilen dinden dönme teşebbüslerini fevkalâde dirâyetle engellemiş, İslâm devletinin dağılmasını önlediği gibi fetihlerin devamını da sağlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm onun hilafeti döneminde  toplanıp bir araya getirilmiştir.
Hz. Peygamber’e uymakta ve onu izlemekteki hassasiyeti ile ashâb arasında temâyüz etmiş olan Hz. Ebû Bekir hicri 13 yılında Medine’de vefat etmiş ve pek sevdiği Resûl-i Ekrem’in yanına defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hz. Peygamber, hicret esnasında yol arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den çıkıp bir kaç günlüğüne Sevr mağarasına sığınmıştı. Müşrikler ise her tarafta onları arıyordu. İşte onlardan bir grup mağaranın üzerinde gezinip dururken, içeriden Hz. Ebû Bekir onların ayaklarını görmüş ve endişesini “Şöyle eğilip ayaklarının dibine bakacak olsalar, bizi görecekler” sözüyle dile getirmişti. Allah’a karşı her an tam bir güven ve tevekkül içinde bulunan Hz. Peygamber, “Üçüncüsü Allah olan iki kişiyi sen ne sanıyorsun? Onlar hiç ele geçer mi?” diye onu teselli etmiş, Allah’ın kendilerini koruyacağına olan güvenini açıklamıştır. Kur’ân-ı Kerîm olayı anlatırken bu birliktelik mazhariyetini “Üzülme, endişelenme, Allah bizimledir” [Tevbe sûresi (9), 40] tesbitiyle vermektedir.
Tevekkül ve yakîn duygusu, kemâl noktasını bulduğu zaman kul, Allah Teâlâ’nın yardım ve korumasını sanki gözleriyle görüyormuş gibi bir huzur ve tatmine ulaşır. Bu noktadan sonra da hiçbir şeyin kaygısı söz konusu olamaz. Kendisi bu noktada bulunan Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i de aynı noktaya çağırmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ “Şüphesiz biz Peygamberimize ve mü’minlere bu dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım ederiz” [Mü’min sûresi (40), 51] buyurmuş, Peygamber ve inananları yalnız bırakmayacağını duyurmuştur.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah’a güvenmek gerekir.
2. Tedbir almak, güvensizlik anlamına gelmez.
3. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’e küçük bir zararın gelmesini bile istemiyordu.
4. Hz. Peygamber, çevresindekiler için güven kaynağıydı.
83- التَّاسِعُ : عَنْ أُمِّ المُؤمِنِينَ أُمِّ سلَمَةَ ، واسمُهَا هِنْدُ بنْتُ أبي أُمَيَّةَ حُذَيْفةَ المخزومية رضي اللَّهُ عنها أن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كانَ إذَا خَرجَ مِنْ بيْتِهِ قالَ : « بسم اللَّهِ، توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أعوذُ بِكَ أنْ أَضِلَّ أو أُضَلَّ ، أَوْ أَزِلَّ أوْ أُزلَّ ، أوْ أظلِمَ أوْ أُظلَم ، أوْ أَجْهَلَ أو يُجهَلَ عَلَيَّ » حديثٌ صحيحٌ رواه أبو داود والتِّرمذيُّ وَغيْرُهُمَا بِأسانِيدَ صحيحةٍ . قالَ التِّرْمذي : حديثٌ حسنٌ صحيحٌ ، وهذا لَفظُ أبي داودَ .
83. Asıl adı Hind Binti Ebû Ümeyye Huzeyfe el-Mahzûmiyye olan Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkacağı zaman şöyle dua ederdi:
“Allah’ın adıyla çıkıyorum, Allah’a güveniyorum. Allah’ım sapmaktan, saptırılmaktan, kaymaktan kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan, haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhatap olmaktan sana sığınırım.”
Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34; İbni Mâce, Duâ 18
Ümmü Seleme
Kureyş’ten Ebû Ümeyye Huzeyfe’nin kızı ve asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, ilk eşi Abdullah İbni Esed ile Habeşistan’a hicret etti. Oğlu Seleme orada dünyaya geldi. Ailece Medine’ye döndüler. Kocası Abdullah, Uhud Gazvesi’nde yaralandı ve vefat etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ile evlenip mü’minlerin anaları arasına girdi.
Ümmü Seleme vâlidemiz, sahâbîler arasında bilgisi, güzel konuşması ve faziletiyle bilinir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’den 378 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer aldı.
Doksan yaşlarında iken hicri 62 yılında Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber’in eşlerinden en son vefat eden odur. Bakî mezarlığına defnedildi.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Tevekkül ve yakîn, her an Allah ile beraber olma şuurudur. Sürekli güven, bu şuurun sonucudur. Annemiz Ümmü Seleme radıyallahu anhâ bu rivayetinde, sevgili Peygamberimiz’in evinden çıkacağı zaman -bir rivayete göre, mübarek gözlerini gökyüzüne çevirerek- yaptığı dua ve güven yenilemesini haber vermektedir. Hz. Peygamber’in bu duayı yapmadan evinden çıkmadığını da yine Ümmü Seleme vâlidemizin bir başka rivayetinden öğrenmekteyiz.
Evden çıkıp topluma karışmak, günlük işlere dalmak yani insanlarla değişik boyutlu temaslarda bulunmak demektir. Efendimiz, yalnızken de evindeyken de, sokakta, çarşıda, pazarda iken de tüm işlerinde Allah’a güvendiğini, O’na sığındığını ifade etmektedir. Münasebetlerde, haklara riayet etmekte doğru yoldan ayrılmaktan, saptırılmaktan, kasıtlı-kasıtsız haktan uzaklaşmaktan, başkalarının kendisini yanıltmasından, muamelelerinde zulüm yapmaktan, kendisine başkalarının zulmetmesinden, insanlara karşı câhilce davranmaktan câhillerin kaba ve kasıtlı davranışlarına muhatap olmaktan Allah’a sığınmak, tam bir güven duygusuyla güne başlamaktır. Dünya işlerine dalıp Allah’ı unutmak, insanların telkinlerine kanıp doğrudan ayrılmak hiç şüphesizdir ki, insanı bir çok yanlışa itecektir. Böyle bir tehlikeyi daha ilk adımda, Allah’ın yardımını ve korumasını talep ederek önlemeye çalışmak, bizzat kendi kendisine uyanıklığı telkin etmek demektir.
Hadiste Peygamber Efendimiz sapıklıktan, zilletten, ayağının kaymasından, zulümden ve cahilce davranışlardan Allah’a sığınırken bu noktaların toplum içinde son derece önemli olduğuna dikkat çekmiş, bu tür tehlikelerden uzak kalabilmek için Allah’tan yardım dilemek gerektiğine ısrarla işaret etmiş olmaktadır.
Hadîs-i şerîften Allah’a tam güven ve tereddütsüz imanın dualara da yansıması gereği anlaşılmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber daima Allah’a sığınır ve O’ndan yardım dilerdi.
2. Evden dışarı çıkarken bu hadîsi şerîfteki gibi dua etmek müstehabdır.
3. Sapıklık, zillet, zulüm ve cehâletten sürekli uzak kalmaya gayret etmek lâzımdır.
84 - الْعَاشِرُ : عنْ أنسٍ رضيَ اللَّهُ عنه قال : قال : رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مَنْ قَالَ يعنِي إذا خَرَج مِنْ بيْتِهِ : بِسْم اللَّهِ توكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ ، ولا حوْلَ ولا قُوةَ إلاَّ بِاللَّهِ ، يقالُ لهُ هُديتَ وَكُفِيت ووُقِيتَ ، وتنحَّى عنه الشَّيْطَانُ » رواه أبو داودَ والترمذيُّ ، والنِّسائِيُّ وغيرُهمِ : وقال الترمذيُّ : حديثٌ حسنٌ ، زاد أبو داود : « فيقول : يعْنِي الشَّيْطَانَ  لِشَيْطانٍ آخر: كيْفَ لك بِرجُلٍ قَدْ هُدِيَ وَكُفي وَوُقِى»؟
84. Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim, evinden çıkarken:
“Allah’ın adıyla çıkıyor, Allah’a güveniyorum. Günahlardan korunmaya güç yetirmek ve taate kuvvet bulmak, ancak Allah’ın tevfik ve yardımıyladır” derse kendisine:
“Doğruya iletildin, ihtiyaçların karşılandı, düşmanlarından korundun, diye cevap verilir. Şeytan da kendisinden uzaklaşır.”
Ebû Dâvûd’un rivayetinde şu ilâve vardır:
Şeytan, diğer şeytana: Hidâyet edilmiş, ihtiyaçları karşılanmış ve korunmuş kişiye sen ne yapabilirsin ki? der.  Ebû Dâvûd, Edeb 103; Tirmizî, Daavât 34
Açıklamalar
Hadîs-i şerîf, bir önceki hadisin âdeta bir parçası veya devamı gibidir. Evinden çıkarken “bismillah, tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyenin, Allah’a güven tazeleyip, işlerini, hatadan korunmasını, tâat ve hayırlara muvaffak kılınmasını Allah’ın yardımına bağlayan yani inancını böylece ortaya koyan kişinin, umduklarına kavuşacağını haber vermektedir. Üstelik şeytanın kendisini yanıltmaktan ümidini kesip uzaklaşacağını bildirmektedir.
Tevekkül etmesini bilen, tam bir güvenceye kavuşmuş demektir. Kulun Alah’a tevekkül ettiğini bilmediği için onu yanıltmaya çalışan şeytanı, durumu bilen şeytanın, “Boşuna uğraşma, o sigortalandı” diye uyarması, Allah’a tevekkülün gücünü gösterir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah’a güvenip sığınmak, en sağlam barınakta korunmak demektir.
2. Evden çıkarken hadisteki cümlelerle dua etmek müstehabtır. Bunu alışkanlık haline getirmek, çocuklara da öğretmek gerekir.
85- وَعنْ أنَسٍ رضي اللَّهُ عنه قال : كَان أخوانِ عَلَى عهْدِ النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وكَانَ أَحدُهُما يأْتِي النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، والآخَرُ يحْتَرِفُ ، فَشَكَا الْمُحْتَرِفُ أخَاهُ للنبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال : « لَعلَّكَ تُرْزَقُ بِهِ » رواه التِّرْمذيُّ بإسناد صحيح على شرط مسلمٍ .
« يحْترِفُ » : يكْتَسِب ويَتَسبَّبُ .
85. Enes radıyallahu anh şöyle dedi:
“Nebî sallallahu aleyhi ve sellem zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri (ilim öğrenmek için) Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e gelir, diğeri de (geçimlerini temin için) çalışırdı. (Bir gün) çalışan kardeş, ötekini Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyet etti. Peygamber aleyhisselâm da:
- “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor, rızıklandırılıyorsun” buyurdu.     Tirmizî, Zühd 33
Açıklamalar
Birlikte yaşayan iki kardeşten biri, ötekine işinde ve sanatında yardım edeceği yerde Hz. Peygamber’in meclislerine devam ederek ilim öğrenmeyi yeğlemişti. Bu durum, bir süre sonra öteki kardeşin şikâyetlenmesine, bu şikâyetini Resûl-i Ekrem’e kadar iletmesine sebep oldu. Bu zat, kardeşinin de kendisi gibi çalışmasını, geçimlerine katkıda bulunmasını istiyordu. Bütün yükün kendisine kalmış olmasından yakınıyordu. Görünüşe göre de haklıydı.
Durumu öğrenen Hz. Peygamber, işin farklı bir yönüne dikkat çekerek:
- “Kimbilir, belki de sen, ilim peşinde olan o kardeşine de baktığın için iş buluyor, san’atını icrâ ediyor, böylece kazancın kolaylaşıyor, belki de sen ona değil, o sana bakıyor” buyurdu. Bu ifadesiyle Hz. Peygamber çalışmayı terketmeyi tavsiye etmiyor, aksine, ilmin geçime katkısının olmadığını sanmanın yanlışlığına dikkat çekiyor. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de Resûl-i Ekrem Efendimiz:
“İlim öğrenen kişinin rızkını Allah Teâlâ üstlenmiştir” buyurmaktadır. Bir başkasında da:
“Kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da kuluna yardım eder” denilmektedir.
Netice olarak, Allah kendisine güvenen kulunu mahrum bırakmaz, onu değişik şekillerde rızıklandırır. Tevekkülün karşılığı, sebepler dünyasında herhangi bir yolla, herhangi bir şekilde mutlaka görülür. Hadîs-i şerîfte bu yollardan birine işaret edilmektedir.
Durumun nezâketine uygun bir düşünceye sahip olmak gerek. Eskilerin “iyi düşün” diye yaptıkları ikazları, böylesi yerlerde insan, daha iyi algılayabilmektedir. “Güçsüz ve zayıflarınız sebebiyle rızıklandırılıyor ve destekleniyorsunuz.” hadîs-i şerîfi de [bk. 273 ve 274. hadisler] bu noktada daha bir netleşiyor. İlâhî yardım ve tecellinin bir çok yolu vardır. “Allah, akla hayâle gelmeyen yer ve yönlerden kullarını rızıklandırır.”
İlim öğrenmek, günlük geçim yönünden bir mahrûmiyet sebebi gibi görünse de, eninde sonunda onun bereketi kendisini gösterecektir. Hele bizler gibi “bilgi ve enformasyon (danışma) çağı”nı yaşayanlar, ilmin ne ölçüde bir rızık ve hâkimiyet vesilesi olduğunu çok daha iyi görecek ve anlayacaklardır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Dini öğrenmek, dine ve insanlara hizmet etmek için ilim yoluna düşenlerin geçimini Allah kolaylaştırır.
2. İlim ehline yardımcı olanlar, bunun karşılığını mutlaka görürler.
3. Kişi, bakımını üstlendikleri sebebiyle rızıklandırılır.


Kaynak: Riyazüssalihin
باب التقوى
TAKVÂ
Âyetler
قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ  } .
1. “Ey inananlar, Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun (gücünüz yettiğince) saygılı olun (emirlerinin dışına çıkmaktan) sakının.”  Âl-i İmrân sûresi (3), 102
Takvâ korunmak, sakınmak, kaygılı ve saygılı olmak demektir. Taşlı dikenli bir yolda yürüyen kişi nasıl son derece dikkatli olursa, insan da hayatta aynen o endişe, sakınma ve korunma dikkati içinde olmalıdır. Sözünü ettiğimiz bu dikkat, Allah Teâlâ’nın koyduğu sınırlara karşı dikkattir. Âyet-i kerîme mü’minlere hitâben bu konuda “son derece uyanık ve dikkatli” olmalarını istemektedir.
Demek ki takvâ, imanlı kişilere daha çok yakışmakta ve daha çok onlardan beklenmektedir. Bu âyetteki “gerektiği şekilde” kaydı takvânın en üst seviyesini göstermektedir. Ondan ne kastedildiği, nasıl olacağı ise, aşağıdaki âyetle açıklanmaktadır.
وقال تعالى (التغابن 16):  { اتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ } . وهذه الآية مبينة للمراد من الأولى.
2. “Allah’tan gücünüz yettiğince korkun, sakının!” Teğâbün sûresi (64), 16
İslâm’da emirlerin yerine getirilme ölçüsü, mükellefin gücü ve tâkatidir. Kitap ve Sünnet’te ona istitâat denilmektedir. Dinimizde “güç yetirilemeyecek bir mükellefiyet” (teklîf-i mâ lâ yutak) yoktur. “Hakkıyla, nasıl gerekiyorsa öyle, gerektiği şekilde” takvâ emrinin burada “gücünüz yettiği ölçüde” demek olduğunu anlıyoruz.
Bu temel esasa dayanarak yaşanacak takvâ gerçeğinin, müslümanın hayatındaki en önemli görüntüsünün nasıl olması lâzım geldiğini de şu âyette bulmaktayız:
وقال اللَّه تعالى:  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا } . والآيات في الأمر بالتقوى كثيرة معروفة.
3. “Ey iman edenler, Allah’a karşı saygılı olun ve doğru konuşun.”        Ahzâb sûresi (33), 70
Takvâ, en belirgin ve yoğun şekilde doğru sözlülükte görülür. Aynı şekilde kul yalan söyleyerek Allah’a karşı göstermesi gereken saygı (takvâ) çizgisinden kolayca sapabilir. Bu sebeple bir çok tezâhüründen sadece “dil hâkimiyeti”ne işaret eden âyet-i kerîme işin en kritik noktasına dikkat çekmiş olmaktadır.
“Allah korkusu” veya “Allah saygısı” diye anladığımız takvânın müslümana sağlayacağı faydaları ise, şu âyetten öğrenmekteyiz:
وقال تعالى:  { وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُمَخْرَجًا  [2] وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ } .
4. “Kim Allah’a karşı saygılı davranırsa, Allah ona bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterir, hiç beklemediği yerden onu rızıklandırır.” Talak sûresi (85), 2-3
Günlük hayatta karşı karşıya gelinecek sıkıntılardan, sosyolojik ve ekonomik meselelerden kurtulmakta, Allah saygısı asıl unsurdur. Önemli olan Allah’ın koyduğu sınırlara bağlı kalarak O’na saygıda kusur etmemektir. Aklın ve toplumun gösterge ve ölçülerine sığmayacak tecellilerin daima olabileceğini hesaba katmak ve dürüstlükten ayrılmamak gerekmektedir. Demek ki aşılamaz ve halledilemez gibi gözüken problemler karşısında mü’minin en güçlü silahı “takvâ”dır. Ötesi Allah Teâlâ’ya kalmıştır.
وقال تعالى:  { يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ  } . والآيات في الباب كثيرة معلومة.
5. “Eğer Allah’a karşı saygılı olur ve sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lutuf sahibidir.” Enfâl sûresi (8), 29
Her konuda ihânetten sakınan ve takvâ üzere hareketi yeğleyen mü’minlere Allah Teâlâ, iyiyi kötüden ayırt edecek bir kâbiliyet ve anlayış verir. Bu yetenek onları en zor ve hatta olumsuz şartlarda bile bir çıkış yolu bulma imkânına kavuşturur. Çünkü âyette geçen furkân kelimesi “farkettirici” ve “sabah” anlamına gelir. Allah takvâ sahibini gece karanlığında parlayan fecr-i sâdık gibi bir aydınlık görüşe sahip kılar. Ayrıca insanın ufkunu karartan günahlarını örter, ayıplarını kimseye göstermez ve tümüyle bağışlar.
 Bütün bunlar takvânın güzel sonuçlarındandır.
Hadisler
70- فَالأَوَّلُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنه قال : قِيلَ : يا رسولَ اللَّهِ مَن أَكْرَمُ النَّاسِ ؟ قال : « أَتْقَاهُمْ » فقَالُوا : لَيْسَ عَنْ هَذا نَسْأَلُكَ ، قَالَ : « فيُوسُفُ نَبِيُّ اللَّهِ ابن نَبِيِّ اللَّهِ ابن نَبيِّ اللَّهِ ابنِ خَلِيلِ اللَّهِ » . قَالُوا : لَيْسَ عن هَذَا نَسْأَلُكَ ، قال : فعَنْ مَعَادِنِ الْعَرَب تسْأَلُونِي ؟ خِيَارُهُمْ في الْجاهِليَّةِ خِيَارُهُمْ في الإِسلامِ إذَا فَقُهُوا » متفقٌ عليه .
و « فَقُهُوا » بِضَمِّ الْقَافِ عَلَى الْمَشْهورِ ، وحُكِي كسْرُهَا . أَي : عَلِمُوا أَحْكَامَ الشَّرْعِ .
70. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
Bazı insanlar Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Ey Allah’ın Resûlü! İnsanların en hayırlısı, şereflisi kimdir? dediler.
Nebi sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’tan en çok korkanlarıdır” buyurdu.
- Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunu sormuyoruz, dediler.
- “O halde, Allah’ın halîli (İbrâhim)’in oğlu, Allah’ın nebîsi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebîsi (Yakub)’un oğlu, Allah’ın nebîsi Yusuf’tur” buyurdu.
- Ey Allah’ın Resûlü, biz bunu da sormuyoruz, dediler.
- “O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar” buyurdu.  Buhârî, Enbiyâ 8, 14, 19, Menâkıb 1, Tefsîru sûre (12), 2; Müslim, Fezâil 168
Açıklamalar
Kerem, bol iyilik, çok hayr ve şeref demektir. İnsanların en şereflisi, en hayırlısı veya en değerlisi kendisine sorulunca Hz. Peygamber ilk ve en önemli ölçü olarak takvâ’yı göstermiş ve “Allah’tan en çok korkanlardır” buyurmuştur. Bu cevabıyla Hz. Peygamber “Sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır” [Hucurât sûresi (49), 13] âyetini hatırlatmıştır. Hz. Peygamber soruyu genel olarak “insanlar” çerçevesi içinde değerlendirmiş ve bu umumî prensibi hatırlatan cevabı vermiştir.
Ayrıca bu cevap “amel” cihetinden “en hayırlı” kişiyi tanıtmaktadır. Aslında, hadisin burada bizi ilgilendiren tarafı da Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu cevabıdır. Zira takvâ, bu noktadan yegâne “üstünlük” ölçüsü olarak tanıtılmaktadır.
Pek muhtemeldir ki, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, kendisine soru yöneltenlerin neyi sormak istediklerini anlamış olmasına rağmen, onlara asıl üzerinde durulması gerekli olan meseleyi öğretmek maksadıyla bu cevabı vermiştir. İkinci olarak da “şeref” yönünden insanların en hayırlısı, en üstünü akla gelebilir. Hz. Peygamber bu noktada da büyük dedesinden itibaren hep peygamber olan ve Kur’an’da mâcerâsı “en güzel kıssa” olarak nitelendirilen Hz. Yusuf’u örnek göstermiştir. Buhârî’deki bir rivayette Hz. Yusuf için “Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm oğlu, Kerîm” (bk. Buhârî, Enbiyâ 18) nitelemesi bulunmaktadır. Bu niteleme, buradaki cevaba daha uygun düşmektedir.
Ancak sual soranlar, bu mânada “en üstün” olanı kastetmediklerini söyleyince, bu defa Hz. Peygamber “Ha siz, Arap kabilelerinin ana kollarından hangisinin hayırlı ve üstün olduğunu soruyorsunuz öyle mi? O halde eski dönemde üstün görülenler, eğer İslâm esaslarını tam anlamıyla anlar ve yaşarlarsa, İslâmiyette de hayırlıdırlar” buyurmuştur. Bu cevabıyla Efendimiz, Câhiliye devrinde üstünlüğün soy-sop ve ecdâdın şerefine nisbetle olsa bile, İslâmda fazilet, hikmet, ilim ve dindarlık yönünden değerlendirildiğini ortaya koymuştur. Ayrıca soy üstünlüğüne “takvâ” eklenirse, ancak bir anlam ifade edeceğini anlatmıştır. Aslında her üç cevap da “takvâ” ağırlıklıdır. Hz. Yusuf’un başından geçenler, özellikle Züleyhâ’ya karşı davranışlarının takvâya dayandığı, İslâm’ı iyi belleyen, öğrenen ve yaşayanların Allah korkusu ile dopdolu oldukları açıktır.
O halde Hz. Peygamber birinci cevabında açıkça, sonrakilerde dolaylı olarak “takvâ”nın yegâne değer ölçüsü olduğunu ifade buyurmuştur.
Hadisin son kısmı 372 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Allah korkusu her hayrın başı ve yegâne  üstünlük ölçüsüdür.
2. Hz. Yusuf’un hayatı bir çok yönden en güzel örneklerle doludur.
3. Takvâ sahiplerinin dünyada şerefi, âhirette derecesi yüksektir.
71- الثَّانِي : عَنْ أبي سَعيدٍ الْخُدْرِيِّ رضي اللَّه عنه عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إنَّ الدُّنْيا حُلْوَةٌ خضِرَةٌ ، وإنَّ اللَّهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ فِيهَا . فينْظُر كَيْفَ تَعْمَلُونَ . فَاتَّقوا الدُّنْيَا واتَّقُوا النِّسَاءِ. فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنةِ بَنِي إسْرَائيلَ كَانَتْ في النسَاء » رواه مسلم.
71. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. Dünyaya aldanmaktan sakının. Kadınlara kapılmaktan korunun. Çünkü İsrailoğullarında ilk fitne kadınlar yüzünden çıkmıştır.
Müslim, Zikir 99. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 26; İbni Mâce,Fiten 19
Açıklamalar
Dünya zevkleri ve nimetleri geçici olmasına rağmen, tatlı ve etkileyicidir. İnsanı bu yalancı câzibeleriyle, Allah saygısı ve korkusundan uzaklaştırıp yanıltabilirler. Başlangıçta İslâm ümmetinin elinde olmayan dünya imkânları, Hz. Peygamber’in haber verdiği şekilde giderek müslümanların eline geçmiştir. Yani Allah Teâlâ daha önceki sahipleri yerine dünya nimetlerini müslümanlara vermiştir. Petrol bunun en güzel örneğidir. Ayrıca Ortadoğu tam bir ticaret trafiği merkezidir. Güneş enerjisinin en yoğun olduğu bölgedir. Diğer yandan müslümanlar, eskiye nazaran büyük ölçüde dünyalıklara da sahip olmuşlardır. Her ne kadar müslüman ülkeler, “gelişmekte olan ülkeler”den sayılıyorsa da, ellerindeki imkânlar fevkalâde büyüktür. Allah onları bu imkânlara vâris kılmıştır.
Hz. Peygamber’in, dünyanın câzibesine kapılmaktan korunmayı tavsiye buyurması, “takvâ”nın gerekli olduğu ilk ve önemli noktayı göstermektedir. Allah korkusu, dünya imkânlarına karşı kula hâkim olursa, mesele yoktur.
İnsan dünyaya kapıldı mı, artık nereye kadar gideceğini kestirmek mümkün olmaz. Bu nimetlerin elden çıkması da onları gerektiği gibi kullanamamakla ilgilidir. Zira Efendimiz, “Allah nasıl davranacağınıza bakacak” buyurmuş, bunların imtihan vesilesi olduklarını duyurmuştur.
Hz. Peygamber ikinci olarak kadınlara karşı da uyanık davranmayı ve “takvâ”ya yönelik olan tehlikede “kadın”ın önemli bir yeri olduğunu hatırlatmakta, hatta İsrailoğulları’ndaki ilk fitnenin  kadınlar sebebiyle ortaya çıktığını da örnek göstermekle konuya ait hassâsiyeti iyice vurgulamaktadır. (Sözü edilen fitne hakkında bilgi için bk. Ali el-Kârî, Mirkât IV, 267-269) “Takvâ”nın belli başlı iki konuda, dünya ve kadınlar konusunda daha çok gerekli olduğu, bu iki unsurun “takvâ”yı herşeyden çok etkileyeceği anlaşılmaktadır.
Hadis 460 numarada tekrarlanmaktadır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alınmalıdır.
2. Hanımlara karşı meşrû sınırlar çerçevesinde davranılmalıdır.
3. Dünyanın çarpıcılığına aldanmamalıdır.
4. Allah korkusu ve takvâ duygusu, ele geçen nimet ve imkânların devamı için de gereklidir.
72- الثالثُ : عَنْ ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم كَانَ يَقُولُ : «اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعفافَ والْغِنَى » رواه مسلم .
72. İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi:
“Allahım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.”
Müslim, Zikir 72. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 72; İbni Mâce, Dua 2
Açıklamalar
Sevgili Peygamberimiz, Allah Teâlâ’dan istenecek konuları, hadis kitaplarımızın Dua ve Daavât bölümlerinde yer alan bir çok hadisi ile ortaya koymuş, biz ümmetini bu konuda da eğitmiştir. Yapacağımız duaları, bu hadisler arasından seçip ezberlemek en isabetli hareket tarzıdır. Hz. Peygamber’den nakledilen dualar, dileklerimizde Peygamber Efendimiz’le birleşmemizi sağlayacaktır. Bu birliktelik çok muhtemeldir ki, “kabul olunmakta” da beraberliği getirecektir.
Hidâyet rehberi olarak gönderilmiş bulunan Peygamber aleyhisselâm’ın Allah Teâlâ’dan “hidâyet (doğruluk)” dilemesi, herşeyden önce hidâyet’in önemini ortaya koymaktadır. Doğru yoldan sapma tehlikesi bulunmayan Hz. Peygamber, Allah’tan hidâyet dilerse, daima dalâlete düşme tehlikesiyle başbaşa yaşayan müslümanların daha fazla hidâyet dilemeleri gerekir. Nitekim Fâtiha sûresi’ndeki “Bizi doğru yola hidâyet et!” duası bunu göstermektedir.
Hz. Peygamber’in, hidâyetin hemen peşinden emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak anlamında takvâ dilemesi, hidâyetin tezâhürünün takvâ olduğunu göstermektedir.
İffet, mübah olmayan şeylerden uzak durmak demektir.
Zenginlik anlamına gelen gına burada gönül zenginliği mânâsınadır. İnsanlardan ve ellerindeki imkânlardan müstağni olmak, şerefli bir hayat ve etkili bir tebliğ hizmeti açılarından son derece önemlidir.
1471 numarada tekrarlanacak olan hadîs-i şerîf, hidâyeti takvâ ile, takvâyı ise iffet ve gönül zenginliğiyle beslemek ve desteklemek gerektiğine işâret etmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği yüksek değere sahip meziyetlerdir.
2. Hayatı daima Allah’a sığınarak ve O’ndan yardım dileyerek yaşamalıdır.
3. Takvâ, Allah’tan istenecek meziyetlerin başında yer alır.
73- الرَّابعُ : عَنْ أبي طَريفٍ عدِيِّ بْنِ حاتمٍ الطائِيِّ رضي اللَّه عنه قال : سمعت رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : « مَنْ حَلَفَ عَلَى يمِين ثُمَّ رَأَى أتقَى للَّهِ مِنْها فَلْيَأْتِ التَّقْوَى » رواه مسلم .
73. Ebû Tarîf Adî İbni Hâtim et-Tâî radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim demiştir:
“Bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin eden, sonra da (yemininin) zıddını takvâya daha uygun bulan kimse, (yemininden vazgeçip) takvâya yönelsin!
Müslim, Eymân 15
Adî İbni Hâtim
Adî, cömertlikte darb-ı mesel olmuş bir babanın oğludur. Hicrî yedinci yılda Tay kabilesi adına elçi olarak Medine’ye gelmiş, Resûlullah kendisine büyük hüsn-i kabul göstermiş, hatta oturduğu minderi Adî’ye ikram etmiştir. Adî’nin cömertliği konusunda da pek çok menkıbe nakledilmiştir. Adî ve kabilesinin müslümanlığı pek samimi ve çok kuvvetli idi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir çok Arap kabilesi irtidat edip dinden dönmüş ise de, Adî’nin kabilesinden hiç kimse böyle bir yola girmemiştir. Kabilesi içinde zekâtını hesap edip Hz. Ebû Bekir’e takdim eden ilk kişi Adî oldu. Diğerleri de kendisini takip etti.
Adî, Medâyin’in fethinde bulundu. Daha sonraki olaylarda Hz. Ali tarafında yerini aldı. Cemel olayında gözünü kaybetti.
Hz. Peygamber’den altmış altı hadis rivayet etti. Rivayetlerinin altısını Buhârî ve Müslim ortaklaşa, üçünü yalnız Buhârî, ikisini de yalnız Müslim rivayet etmiştir. Uzun ömürlü sahâbîlerden olan Adî ibni Hâtim, 120 yaşlarında iken hicrî 68 yılında vefat etti.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
“Vallâhi”, “Tallâhi” diyerek Allah adına bir şeyi yapmak veya yapmamak üzere yemin etmek, hemen herkesin zaman zaman yaptığı bir iştir. Yemin, yemin edeni bağlar. Allah adı anılarak yapılan yeminlere sadâkat göstermek gerekir. Yeminden dönmenin cezâsı vardır. Ona “yemin kefâreti” denir. 1721 numaralı hadisin açıklamasında yemin kefâreti konusunda geniş bilgi verilmiştir.
Müslümanın verdiği sözde durması, yeminine sâdık kalması esastır. Ancak hadîs-i şerîf’te, takvâ’nın yemine tercih edilmesi gerektiğini ve bunun bizzat Hz. Peygamber tarafından teşvik edildiğini görmekteyiz. Dinimizde Allah korkusunun kula hâkim olması daima önde tutulmuştur. Konuya ait hadislerde, “ettiği yeminin aksini daha hayırlı gören kimse, derhal o hayırlı olanı işlesin ve yeminini bozduğu için de kefâret versin!” ifadeleri de yer almaktadır (bk. Müslim, Eymân 7-19). Takvâ ve hayır uğruna, gerekiyorsa, kefâretten kaçmayıp yemininden dönmenin tavsiye edilmiş olması, müslümandan beklenen asıl tavrın, her zaman ve her yerde takvâya sahip çıkmak olduğunu göstermektedir. Bu tavrı, sevgili Peygamberimiz bizzat kendileri de fiilen ortaya koymuşlardır. Ceyşü’l-usre (zorluk ordusu) diye de anılan Tebük seferi hazırlıkları sürerken, kendisinden yük devesi isteyen bir kısım müslümana Hz. Peygamber, “Vallahi size yük devesi veremem” demiş, bir süre sonra da o kişilere istedikleri develeri vermişti. Bunun üzerine kendisine, -unutmuş olma ihtimalinden dolayı- ettiği yemin hatırlatılmış, o da; “Bir şeye yemin eder ve başkasını ondan daha hayırlı görürsem o hayırlı işi yapar, (kefâret vererek) yeminimi helâl kılarım” buyurmuştur (bk. 1721. hadis).
1719 ve 1920 numaralarda tekrar edilecek olan hadisimizin kendisinden rivâyet edildiği Adî İbni Hâtim de aynı şekilde yeminini bozup “daha hayırlı olanı” yani “takvâ”yı tercih etmiş ve bu davranışına Hz. Peygamber’in bu tavsiyesini delil göstermiştir.
Nevevî merhum, yeminle ilgili rivayetler arasından, içinde “takvâ” kelimesi geçen bir tek bu rivâyeti bulup burada zikretmek suretiyle, hem Riyâzü’s-sâlihîn’deki konuları delillendirmede nasıl titiz davrandığını ve ince bir dikkat gösterdiğini isbat etmiş, hem de “daha hayırlı olan” ifadelerinin “takvâ’ya uygun olan” anlamına geldiğini anlatmak istemiştir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir işi yapmaya veya yapmamaya yemin eden kişi, yemininden dönmeyi daha hayırlı, yani takvâya daha uygun bulursa, yemininden dönmesi müstehaptır. Tabiî keffâretini de verecektir.
2. Yemin keffâreti, yeminden dönüldükten sonra verilir.
3. Takvâyı iltizam etmekte yemin bile mazeret sayılmamakta olduğuna göre, müslümana her işinde takvâ üzere olmak yaraşır.
74- الْخَامِسُ : عنْ أبي أُمَامَةَ صُدَيَّ بْنِ عَجْلانَ الْباهِلِيِّ رضي اللَّهُ عنه قال: سَمِعْتُ رسول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَخْطُبُ في حَجَّةِ الْودَاع فَقَالَ : « اتَّقُوا اللَّه ، وصَلُّوا خَمْسكُمْ ، وصُومُوا شَهْرَكمْ ، وأَدُّوا زكَاةَ أَمْوَالِكُمْ ، وَأَطِيعُوا أُمَرَاءَكُمْ ، تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّكُمْ » رواه التِّرْمذيُّ ، في آخر كتابِ الصلاةِ وقال : حديثٌ حسنٌ صحيح .
 74. Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân el-Bâhilî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i Vedâ hutbesi’nde şöyle buyururken dinledim demiştir:
“Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.”  Tirmizî, Cum’a 80
Ebû Ümâme Sudayy İbni Aclân
Ebû Ümâme, künyesiyle meşhur bir sahâbîdir. Önce Mısır’da sonra da Humus’ta yerleşmiştir. Hz. Peygamber’den 150 hadis rivayet etmiştir. Hadisleri Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Kendisinden Şamlılar rivayette bulunmuşlardır.
Hicrî 81 (veya 86) yılında Humus’ta vefat etmiştir. Bazılarına göre Şam bölgesinde en son vefat eden sahâbîdir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Müslümanların tavır ve davranışları ebedî hayat ile sıkı sıkıya alâkalıdır. Bu sebeple müslümanın her zaman takvâ duygusunun etkisi altında yaşaması gerekir. Takvâ, öncelikle kulluğun gereği olan ibadetleri yerine getirmek, sonra da yasaklardan kaçınmakla isbat edilebilir. Kuru kuruya sade bir saygıdan söz etmek kimseye bir şey kazandırmaz.
Müslüman cennet yolcusudur. Yani onun en son hedefi cennette ebedi mutluluğu yakalamaktır. İşte hadisimiz bu mutlu sona ulaşabilmek için yapılması gerekenleri saymaktadır. Bunlar:
Allah’tan korkmak,
Beş vakit namaz kılmak,
Ramazan orucunu tutmak,
Zekâtı vermek ve
Yöneticilere itaat etmektir.
Bu tâlimâtın sevgili Peygamberimiz tarafından Vedâ hutbesi’nde verilmiş olması, ayrıca önem arzetmekte ve dikkat çekmektedir. Takvâ, her türlü ibadetin temelidir. Nitekim Allah Teâlâ zâtını “Takvâ’ya da ehil, mağfirete de ehil” [bk. Müddessir sûresi (74), 56] olarak tanıtmıştır. Yani azabından en çok korkulup sakınılacak olan da, mağfiret edecek olan da sadece Allah Teâlâ’dır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hadiste sayılan amelleri işlemek takvâ gereğidir.
2. Takvâ, cennet yolu ve cennete giriş şartıdır.
3. Dünyada doğruluk, âhirette kurtuluş sebebidir.
4. Allah’a isyanı emretmedikleri sürece, yöneticilere itaat etmek gereklidir.


Kayna: Riyazüssalihin
بَابُ المراقبة
ALLAH’IN KULLARI DENETLEMESİ  ( MURÂKABE )
Âyetler
قَالَ اللَّه تعالى :  { الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ  [218] وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ  [219] } .
1. “O (öyle Allah’týr) ki, gece namaza kalktýðýnda ve secde edenler arasýnda dolaþtýðýnda seni görüyor.”   Þuarâ sûresi (26), 218-219
Âyet Hz. Peygamber’e hitâbetmekte, Allah seni ayakta, rükûda ve secdede iken her halinde görmekte, sürekli izlemektedir. Ayný denetim ve gözetim her müslüman için de aynen geçerlidir.
وقَالَ تعالى :  { وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ } .
2. “Nerede olursanýz olunuz, Allah sizinledir.”    Hadîd sûresi (57), 4  
Önceki âyette Hz. Peygamber’e hitâben hangi halde olursa olsun Allah’ýn onu gördüðü bildirilmiþken, bu âyette tüm mü’minlere hitap edilerek ve “nerede olursanýz olunuz” diye mekân bakýmýndan da Allah’ýn denetim ve gözetiminden kimsenin kurtulamayacaðý hatýrlatýlmaktadýr. Allah’tan uzak bir yerde bulunmak mümkün olmadýðý ve dolayýsýyla “denetim dýþý” anlamýnda bir “özel hayat”ýn bulunmadýðý açýk þekilde bildirilmektedir. Ebû’l-Meâlî ne güzel ifâde etmiþtir: “Mi’rac gecesi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah’a, balýðýn karnýnda bulunduðu sýrada Hz. Yûnus’tan daha yakýn olmamýþtýr” [bk. Kurtubî, Câmi, XVII, 237].
وقَالَ تعالى :  { إِنَّ اللّهَ لاَ يَخْفَىَ عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاء  } .
3“Yerde ve gökte hiç bir þey, aslâ Allah’a gizli kalmaz.”    Âl-i Ýmrân sûresi (3), 5
Bu âyette de “nerede”ye açýklýk getirilmekte, “yerde ve gökte” yani evrende hiç bir þeyin Allah’a asla gizli kalmayacaðý kesin bir dille ifâde buyurulmaktadýr.
وقَالَ تعالى :  { إِنَّ رَبَّكَلَبِالْمِرْصَادِ } .
4. “Doðrusu senin Rabbin hep gözetlemektedir.” Fecr sûresi (89), 14
Bu âyette ise, ilâhi denetim ve gözetimin kesintisiz ve sürekli olduðu belirtilmektedir. Ne zaman, ne de yer bakýmýndan, “denetim” dýþý kalma imkânýnýn bulunmadýðýna dikkat çekilmektedir.
وقَالَ تعالى :  { يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ } .
5. “Allah, gözlerin sinsi bakýþlarýný ve kalblerin saklayageldiklerini bilir.” Mü’min sûresi (40), 19
Âyet, ilâhî denetim ve murâkabeden, kalblerin bile kurtulamadýðýný, onlarýn insanlara açýklamayýp kendilerine sakladýklarýný Allah’ýn bildiðini haber vermektedir. Gözlerin sinsi sinsi bakýþlarýna varýncaya kadar her çeþit hareketin, Allah’ýn malûmu olduðunu bildirmektedir.
Hadisler
61- وأَمَّا الأحاديثُ ، فالأَوَّلُ : عَنْ عُمرَ بنِ الخطابِ ، رضيَ اللَّهُ عنه ، قال: «بَيْنما نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْد رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، ذَات يَوْمٍ إِذْ طَلع عَلَيْنَا رجُلٌ شَديدُ بياضِ الثِّيابِ ، شديدُ  سوادِ الشَّعْر ، لا يُرَى عليْهِ أَثَر السَّفَرِ ، ولا يَعْرِفُهُ منَّا أَحدٌ ، حتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَأَسْنَدَ رَكْبَتَيْهِ إِلَى رُكبَتيْهِ ، وَوَضع كفَّيْه عَلَى فخِذيهِ وقال : يا محمَّدُ أَخبِرْنِي عن الإسلام فقالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : الإِسلامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لا إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ، وأَنَّ مُحَمَّداً رسولُ اللَّهِ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ ، وَتُؤتِيَ الزَّكاةَ ، وتصُومَ رَمضَانَ ، وتحُجَّ الْبيْتَ إِنِ استَطَعتَ إِلَيْهِ سَبيلاً.
قال : صدَقتَ . فَعجِبْنا لَهُ يسْأَلُهُ ويصدِّقُهُ ، قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن الإِيمانِ . قَالَ: أَنْ تُؤْمِن بِاللَّهِ وملائِكَتِهِ ، وكُتُبِهِ ورُسُلِهِ ، والْيومِ الآخِرِ ، وتُؤمِنَ بالْقَدَرِ خَيْرِهِ وشَرِّهِ . قال: صدقْتَ قال : فأَخْبِرْنِي عن الإِحْسانِ . قال : أَنْ تَعْبُدَ اللَّه كَأَنَّكَ تَراهُ . فإِنْ لَمْ تَكُنْ تَراهُ فإِنَّهُ يَراكَ قَالَ : فَأَخْبِرْنِي عن السَّاعةِ . قَالَ : مَا المسْؤُولُ عَنْهَا بأَعْلَمَ مِن السَّائِلِ . قَالَ : فَأَخْبرْنِي عَنْ أَمَاراتِهَا . قَالَ أَنْ تلدَ الأَمَةُ ربَّتَها ، وَأَنْ تَرى الحُفَاةَ الْعُراةَ الْعالَةَ رِعاءَ الشَّاءِ يتَطاولُون في الْبُنيانِ ثُمَّ انْطلَقَ ، فلبثْتُ ملِيًّا ، ثُمَّ قَالَ : يا عُمرُ ، أَتَدرِي منِ السَّائِلُ قلتُ : اللَّهُ ورسُولُهُ أَعْلمُ قَالَ : فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعلِّمُكم دِينِكُمْ » رواه مسلمٌ.
ومعْنَى : « تلِدُ الأَمةُ ربَّتَهَا» أَيْ : سيِّدتَهَا ، ومعناهُ أَنْ تكْثُرَ السَّرارِي حتَّى تَلد الأمةُ السرِّيةُ بِنتاً لِسيدهَا ، وبْنتُ السَّيِّدِ في معنَى السَّيِّدِ ، وقِيل غيرُ ذَلِكَ و « الْعالَةُ » : الْفُقراءُ . وقولُهُ « مَلِيًّا » أَيْ زمناً طويلاً ، وكانَ ذلك ثَلاثاً .
61. Ömer Ýbnü’l-Hattâb radýyallahu anh þöyle dedi:
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduðumuz sýrada, elbisesi beyaz mý beyaz, saçlarý siyah mý siyah, yoldan gelmiþ bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanýmadýðý bir adam çýkageldi. Peygamber’in yanýna sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadý, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:
- Ey Muhammed, bana Ýslâm’ý anlat! dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ýslâm, Allah’tan baþka ilah olmadýðýna ve Muhammed’in Allah’ýn resûlü olduðuna þehâdet  etmen, namazý dosdoðru kýlman, zekâtý (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:
- Doðru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafýmýza gitti. Adam:
- Þimdi de imaný anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Allah’a, meleklerine, kitaplarýna, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandýr. Yine kadere, hayrýna ve þerrine iman etmendir” buyurdu.
Adam tekrar:
- Doðru söyledin, diye tasdik etti ve:
- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ýhsan, Allah’a onu görüyormuþsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.
Adam yine:
- Doðru söyledin dedi, sonra da:
- Kýyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili deðildir” cevabýný verdi.
Adam:
- O halde alâmetlerini  söyle, dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doðurmasý, yalýn ayak, baþý kabak, çýplak koyun çobanlarýnýn, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarýþmalarýdýr ” buyurdu.
Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldým. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ey Ömer, soru soran kiþi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:
- Allah ve Resûlü bilir, dedim.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “O Cebrâil’di, size dininizi öðretmeye geldi” buyurdu.
Müslim, Îmân 1, 5. Ayrýca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; Ýbni Mâce, Mukaddime, 9
Açýklamalar
Kurtubî’ye göre sünnetin esasý (ümmü’s-sünne) denilmeye lâyýk ve “Cibril Hadisi” diye meþhur olan hadisin konumuzu doðrudan ilgilendiren kýsmý, “Sen Allah’ý görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” cümlesidir. Bu ise, yukarýdaki âyetlerde yer alan ilâhî gözetim ve denetimin tasdik ve itirafýdýr. Kullukta kalite iþte bu noktanýn bilincine varmakla gerçekleþebilecektir.
Dinimizin temel kavramlarý hakkýnda önemli tarifler ihtivâ eden hadis üzerinde, konuyu daðýtmayacak ve fakat merak giderecek kadar durmakta fayda görüyoruz.
Öncelikle Cebrâil aleyhisselâm’ýn farklý bir þekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulmasý ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevaplarý doðrulamasý oradaki müslümanlarýn dikkatlerini tam olarak çekmek, öðrenimlerini kolaylaþtýrmak içindir. Çok medeni görünüþüne raðmen bedevi Araplar  gibi Hz. Peygamber’e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle ayný yükümlülükleri taþýmadýklarýný göstermektedir. Aralarýndaki özel dostluktan kaynaklanmýþ olmasý da düþünülebilir.
Cebrâil aleyhisselâm’ýn sýrasýyla Ýslâm, iman, ihsân ve kýyameti sormasý da Hz. Peygamber’e yöneltilecek sorularýn temel meselelerle ilgili olmasý gerektiðini göstermektedir.
Ýslâm’ýn beþ þartýnýn ve imanýn altý esasýnýn tam olarak sayýlmasý ve kadere imanýn ayrýca vurgulanmasý, dindeki bütünlüðü ve en çok tartýþma konusu olacak noktayý iþâret anlamý taþýmaktadýr.
“Ýhsan”ýn “Allah’ý görüyormuþcasýna kulluk etmek” þeklinde tarifi “müslüman kiþi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadýr. Allah tarafýndan görülmek, O’nu  görüyormuþ gibi davranmak için yeterli sayýlmýþtýr. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (murâkabe) þuuru geliþtirecektir. Merkezinde ihsanýn bulunduðu bir iman ve Ýslâm anlayýþý ve hayatý herhalde ideal hayattýr.
“Kýyametin ne zaman kopacaðý” müþterek merak konusudur. Önceki sorulara kolaylýkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca Allah’tan baþka herkesin bilemeyeceði bir þeylerin olacaðýný da belgeleyen o tatlý cevabýný veriyor:
“Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili deðilim.”
Hz. Peygamber “bilmiyorum” demenin ayýp olmadýðýný böylece biz ümmetine öðretmiþ olmaktadýr. Peygamberler ancak Allah’ýn bildirdiði kadar gaybý bilebilirler.
Kýyametin ne zaman kopacaðý  kadar, alâmetlerinin de merak konusu olduðu açýktýr. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunmasý pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun ahlâk ve ekonomik yapýsýndaki iki olumsuz geliþmeyi haber vermekle yetinmiþtir. Câriyenin hanýmefendisini (bir baþka rivayete göre, efendisini) doðurmasý ki, bunu “analarýn kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doðurmasý” olarak anlamak lâzýmdýr. Nitekim bir rivayette “câriye” yerine “kadýn” kelimesi yer almaktadýr. Tercümeyi buna göre yaptýk. Kölelik kurumunun resmen kaldýrýlmýþ olmasý, þerhlerde yer alan câriye-köle merkezli açýklamalarý bugün için geçersiz kýlmaktadýr. 
Kýyâmetin bir baþka alâmeti de lüks ve refâhýn, dünün fakirlerini büyük ve lüks binalar yapmakta yarýþa sokacak kadar artmasýdýr. Dünyanýn, bütün zenginliklerini insanlara sunmasýdýr. Bunun anlamý, servet ve paranýn yegâne deðer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete deðil, tüketim ve gösteriþe son derece düþkünlük gösterilmesi demektir.
“Size dininizi öðretmek için gelmiþti” cümlesi, yerinde soru sormanýn bir çeþit öðretim anlamý taþýdýðýný göstermektedir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Melekler insan kýlýðýna girebilirler. Konuþabilirler, konuþmalarýný insanlar da duyabilir.
2. Ýman, dinin esaslarýný kabullenmek, Ýslâm ise, þer’î fiilleri yerine getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrý olmalarýna raðmen, gerçekte biribirlerinden ayrý deðildir.
3. Gücü yetenin kelime-i þehâdeti açýkca söylemesi, müslüman muamelesi görmesi için gereklidir.
4. Eðitim-öðretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur.
5. Ýlim adamlarýna ve ilim meclislerine saygý göstermek esastýr.
6. Kýyametin ne zaman kopacaðýný Allah’dan baþka kimse bilemez. Bu konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak gerekir.
7. Ýþlerin, üstesinden gelemeyecek olanlarýn eline geçmesi, itaatsizliðin artmasý ve aile yapýsýnýn sarsýlmasý kýyamet alâmetidir.
8. Müslümanýn daima Allah’ýn gözetimi (murâkabesi) altýnda olduðu bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarýna sahip çýkmasý gerekmektedir.
9. Ýhsan ve murâkabenin iki derecesi vardýr: Kulun “Allah’ý görüyor gibi” yaþamasý, birinci derecedir. “Kendisini Allah’ýn gördüðü þuuruna sahip olmasý” ise, ikinci derecedir.
62- الثَّاني : عن أبي ذَرٍّ جُنْدُبِ بْنِ جُنَادةَ ، وأبي عبْدِ الرَّحْمنِ مُعاذِ بْنِ جبل رضيَ اللَّه عنهما ، عنْ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، قال : « اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ وأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحسنةَ تَمْحُهَا، وخَالقِ النَّاسَ بخُلُقٍ حَسَنٍ » رواهُ التِّرْمذيُّ وقال : حديثٌ حسنٌ .
62. Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde ve Ebû Abdurrahman Muâz Ýbni Cebel radýyallahu anhümâ’dan rivayet edildiðine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurmuþtur:
Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’dan kork.
Kötülük iþlersen, hemen arkasýndan iyilik yap ki, o kötülüðü silip süpürsün.
Ýnsanlarla güzel geçin!”   Tirmizî, Birr 55
Ebû Zer Cündeb Ýbni Cünâde
Ebû Zer hazretlerinin ismi Cündeb Ýbni Cünâde’dir ve Gýfâr kabilesine mensuptur. Bu sebeple Ebû Zer el-Gýfârî diye meþhur olmuþtur. Kendisi ilk müslümanlardandýr. Daha doðrusu müslümanlarýn beþincisidir.
Uzun boylu, esmer tenli, beyaz saçlý ve geniþ omuzlu olan Ebû Zerr, zühd ve takvâ, kanaat ve istiðnâ sahibiydi. Bu sebeple Hz. Peygamber’in kendisine “Ýslâm’ýn Ýsâ’sý” (Mesîhu’l-Ýslâm) lakabýný verdiði kaydedilmektedir.
Ýslâm’ýn ilk günlerinde müslümanlýðýn yayýlmasýnda önemi büyük olan dört kiþiden biri de Ebû Zer hazretleridir. Ebû Zer, hemen daima Hz. Peygamber’in huzurunda bulunur, ondan istifâde ederdi. Öðrenme konusunda büyük arzu ve iþtiyak sahibiydi. Bilmediði her þeyi Hz. Peygamber’e sorardý. Hz. Ali onun için  “ilim daðarcýðý” demiþtir.
Hz. Peygamber’e karþý son derece saygý ve muhabbet duyardý. Resûl-i Ekrem’den “halîlî” (dostum) diye bahsederdi.
Kendisi hak yanlýsý, hak sever bir insandý. Bu sebeple de ashâb arasýndaki ihtilaflara taraf olmadý. Fetihlerden sonra ümmetin zengin olmasý, emirlerin þatafat ve saltanata meyletmeleri, mal biriktirmeleri hoþuna gitmedi ve onlarý sert bir dille tenkid etti.
Ebû Zer hazretleri öðrendiði hadisleri zevkle ve þevkle anlatýrdý. Hatta o bir keresinde þöyle demiþti:
 “Kýlýcý enseme dayasanýz, ben de Resûlullah’dan duyduðum bir hadisi baþým kesilinceye kadar tebliðe vakit bulacaðýmý bilsem, o hadisi elbette size yetiþtirirdim” (Buhârî, Ýlim 10; Dârimî, Mukaddime 46). Bu sözüne raðmen ondan bize 281 hadis intikal etmiþtir. Bu biraz da onun inzivâyý tercih etmesiyle ilgili bir netice olmalýdýr. Rivayetlerinin on ikisi hem Buhârî hem de Müslim’de, ikisi sadece Buharî’de, yedisi sadece  Müslim’de yer almýþtýr. Sahâbe ve tâbiînden bir çok kiþi kendisinden rivayette bulunmuþlardýr.
Ebû Zer hazretleri Mekke yakýnlarýndaki Rebeze’de hicrî 31. yýlda vefat etmiþtir. Oradan geçmekte olan küçük bir grup cenâze namazýný kýlýp defnetmiþtir.
 Allah ondan razý olsun.
  Açýklamalar
Hz. Peygamber’in özlü sözlerinden biri olan hadis, “Nerede (ve nasýl) olursan ol, Allah’tan kork” cümlesinden dolayý, burada zikredilmiþtir.
Takvâ, Allah’ýn emirlerini yerine getirmek, yasaklarýndan kaçýnmakla gerçekleþen ve dinin temeli olan bir ilkedir. Buna Allah saygýsý, Allah korkusu da denir. Takvâ çeþitli derecelere ayrýlmaktadýr. En alt tabakasý, þirkten uzak kalmak, en üst derecesi ise, Allah’dan baþka her þeyden (mâsivâ) yüz çevirmektir. Takvânýn birbirlerinden farklý dereceleri bulunmaktadýr. Ancak onun tabiî sonucu ilâhî murâkebe altýnda olduðu bilinci ile hareket etmekten ibârettir. Takvâ, yalnýzlýkta, toplum içinde, belâ ve musîbet anýnda, bolluk ve refahta yokluk ve darlýkta, hâsýlý her durumda Allah’a karþý saygýlý olmak, sürekli uyanýk, dikkatli ve þuurlu bulunmaktýr.
Böyle bir duygu ve hâlin sonuçlarý ise, yüce kitabýmýzda; Allah’ýn dostluðu [bk.Yûnus sûresi (10), 62], ilâhî övgü [Âl-i Ýmrân sûresi  (3), 186], Allah’ýn yardýmýna ulaþmak [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 120], sýkýntýlardan kurtulmak ve beklenmedik yerlerden rýzka kavuþmak [Nahl sûresi (16), 120], amellerin ýslahý ve günahlarýn baðýþlanmasý [Ahzâb sûresi (33), 70-71], ilâhî muhabbet [Al-i Ýmrân sûresi (3), 76], Allah katýnda makbûliyet [Hucurât sûresi (49), 13], ölüm anýnda müjde [Yûnus sûresi (l0), 63], cehennemden kurtuluþ [Leyl sûresi (92), 17] ve nihâyet cennette temelli mutluluðu buluþ [Âl-i Ýmrân sûresi (3), 133] olarak belirtilmektedir.
Allah Teâlâ’nýn, gazabýndan sakýndýrmasý [bk. Âl-i Ýmrân sûresi (3), 28] ve Hz. Peygamber’in, “Nerede ve nasýl olursan ol, Allah’a karþý saygýlý bulun” tavsiyesi, müslümanlarý bu güzel sonuçlara davet etmektir. Böylece Hz. Peygamber mü’minleri, “Gerçekten Allah, üzerinizde gözetleyicidir [Nisâ sûresi (4), 1] âyetinin mânâsýna uygun  davranmaya çaðýrmýþ olmaktadýr.
Takvâ, günah iþlemeye, günah iþlemek takvâ sahibi olmaya engel olmadýðý için, insanlýk gereði iþlenecek günahlarýn peþinden iyilik yapmak, o hata ve günahýn sonuçlarýný ve hatta bizzat günahýn kendisini ortadan kaldýrmak gerekmektedir. Zira Allah Teâlâ; iyiliklerin kötülükleri giderdiðini [bk. Hûd sûresi (11) 114] ve hatta iyiliklere tebdil ettiðini [bk. Furkân sûresi (25), 70] haber vermiþtir. Bu da murâkabe þuurunun olumlu bir baþka neticesidir. Ýyiliðin hatayý iyiliðe dönüþtürmesi veya hiç deðilse, kötülüðün sonuçlarýnýn ortadan kaldýrýlmasý, hiç hata iþlememenin mümkün olmadýðý dünyamýzda, kötülüklere karþý müsamahasýz olmayý öngörmek ve öðütlemek demektir. Günahlarýn ve kötülüklerin tortularýný, iþlenen iyiliklerle dezenfekte edebilmek gerçekten çok büyük bir imkân ve þanstýr.
Ýnsanlarla güzel geçinmek, ahlâkî olgunluðun ve murâkabe þuurunun günlük hayattaki ve beþerî iliþkilerdeki sonucu olmaktadýr. Bu uygulamanýn ölçüsü de  Peygamber Efendimiz tarafýndan, baþkalarýnýn kendisine yapmasýný istemediðini onlara yapmamak þeklinde belirtilmiþtir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Ýyilikler kötülükleri ya büsbütün ortadan kaldýrmak ya da iyiliðe dönüþtürmek suretiyle yok eder.
2. Güler yüz göstermek, zarar vermemek, iyiliklerin yaygýnlaþmasýna gayret etmek ve kendisine yapýlmasýný istemediðini baþkalarýna yapmamak, insanlarla güzel geçinmek demektir.
3. Takvâ ya da Allah’a karþý saygýlý olmak, müslümaný her türlü kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyettir.
4. Her yer ve þartta Allah’a karþý saygýlý olmak, murâkabe þuurunun göstergesidir.
63- الثَّالثُ : عن ابنِ عبَّاسٍ ، رضيَ اللَّه عنهمَا ، قال : « كُنْتُ خَلْفَ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يوْماً فَقال : « يَا غُلامُ إِنِّي أُعلِّمكَ كَلِمَاتٍ : « احْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ  احْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ ، إِذَا سَأَلْتَ فَاسْأَل اللَّه ، وَإِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِاللَّهِ ، واعلَمْ : أَنَّ الأُمَّةَ لَو اجتَمعتْ عَلَى أَنْ ينْفعُوكَ بِشيْءٍ ، لَمْ يَنْفعُوكَ إِلاَّ بِشَيْءٍ قَد كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ ، وإِنِ اجْتَمَعُوا عَلَى أَنْ يَضُرُّوك بِشَيْءٍ ، لَمْ يَضُرُّوكَ إِلاَّ بَشَيْءٍ قد كَتَبَهُ اللَّه عليْكَ ، رُفِعَتِ الأقْلامُ ، وجَفَّتِ الصُّحُفُ». رواهُ التِّرمذيُّ وقَالَ : حديثٌ حسنٌ صَحيحٌ .
وفي رواية غيرِ التِّرْمِذيِّ : « احفظَ اللَّهَ تَجِدْهُ أَمَامَكَ ، تَعَرَّفْ إِلَى اللَّهِ في الرَّخَاءِ يعرِفْكَ في الشِّدةِ ، واعْلَمْ أَنّ مَا أَخْطَأَكَ لَمْ يَكُنْ لِيُصيبَك ، وَمَا أَصَابَكَ لمْ يَكُن لِيُخْطِئَكَ واعْلَمْ أنّ النَّصْرَ مَعَ الصَّبْرِ ، وأَنَّ الْفَرَجَ مَعَ الْكَرْب ، وأَنَّ مَعَ الْعُسرِ يُسْراً » .
63. Abdullah Ýbni Abbas  radýyallahu anhümâ’dan nakledildiðine göre þöyle demiþtir:
Bir gün Hz. Peygamber’in terkisinde bulunuyordum. Bana:
“Yavrucuðum, sana bazý kaideler öðreteyim” dedi ve þöyle buyurdu: “Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ýn (rýzâsýný) her iþte önde tut, Allah’ý önünde bulursun. Bir þey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardým dileyeceksen, Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanýp sana fayda temin etmeye çalýþsalar, ancak Allah’ýn senin için takdir ettiði faydayý temin edebilirler. Yine eðer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ýn senin hakkýnda takdir ettiði zararý verebilirler. Çünkü artýk kaderi yazan kalem yazmaz olmuþ, yazýlarý deðiþmeyecek þekilde kesinleþmiþtir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.)  Tirmizî, Kýyâmet 59
Tirmizî dýþýnda bir rivayette de (Ahmed Ýbni Hanbel, Müsned, I, 307) þöyle buyurulmaktadýr: “Allah’ýn emir ve yasaklarýný gözet, O’nu önünde bulursun. Bolluk içindeyken (emirlerine baðlý kalmakla) sen Allah’ý taný ki O da darlýða düþünce (kurtarmak suretiyle) seni tanýsýn. Bil ki senin hakkýnda yazýlmamýþ olan þey baþýna gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayýp (baþkalarýna) gitmez. Bil ki zafer sabýrla, sevinç üzüntüyle, kolaylýk da zorlukla birliktedir.”
Açýklamalar
Hz. Peygamber, zaman zaman sahâbî çocuklarýný terkisine bindirirdi. Hadisimiz, on yaþlarýndaki Abdullah Ýbni Abbas’ýn da Hz. Peygamber’in bu tür iltifatlarýna mazhar olduðunu ve ayrýca iman ve ahlâk esaslarýný ondan öðrenme þansýna kavuþtuðunu göstermektedir. Hadis, “Allah’ýn buyruklarýný gözet ki, Allah da seni gözetip korusun!” tavsiyesinden ötürü buraya alýnmýþtýr. Zira bu beyân, “Onu görüyormuþcasýna Allah’a kulluk etmek” diye tarif edilen ihsân ve ilâhî denetimin bir baþka þekilde dile getirilmesidir.
Hadisteki kaideler Allah, kader ve öteki insanlardan gelecek fayda-zarar konularýna açýklýk getirmekte, takdir edilenden baþkasýnýn kiþiye ulaþmayacaðýný, ulaþtýrýlamayacaðýný, açýk-seçik anlatmaktadýr. Neticede mü’min için gözetilecek asýl noktanýn, sadece Allah’ýn emir ve yasaklarý olduðu belirtilmiþ olmaktadýr. Hadis, kaderde olmayanýn baþa gelmeyeceði güvencesini vermektedir. Kaderin ise, çoktan tesbit edildiðini, artýk onda bir düzeltme ya da deðiþtirmenin kesinlikle olmayacaðýný bildirmektedir. O halde mü’minlerin yersiz kuþkulara kapýlmalarýna gerek yoktur. Onlar inançlarý doðrultusunda yaþamaya bakmalýdýrlar.
Kulun bütün himmet ve dikkatini Allah’a çevirmesi gereði herhalde ancak bu kadar güzel ve güçlü ifade edilebilirdi. Biz bu hadise sünnetu’llah’a ait bazý esaslarýn tebliði ve ta’limi de diyebiliriz.
el-Mukadder lâ yuðayyer (takdir olunan deðiþmez), nasîbuke yusîbuke (nasibin seni bulur), “alýn yazýmmýþ” gibi sözler, sorumluluðu kadere yükleyip sorumsuzluða kapý açacak þekilde deðil, mü’mini hayatta kendi deðer ölçüleri çerçevesinde sürekli bir güven ve faaliyet içinde tutacak biçimde anlaþýlýp yorumlanmalýdýr. Yani tam teslimiyet içinde tam faaliyet... Galiba ilk müslüman nesillerin en belirgin vasýflarý da bu idi… Baþarý bu çizgide yürümektedir.
Bir konuda þartlarýn tamamen lehte veya aleyhte gözükmesi, takdirin önüne geçecek deðildir. Bir baþka deyiþle görünür þartlar herkes için ayný sonuçlarý doðurmaz. Bunun tabii neticesi de, herkesin karþýlaþtýðý sonuca razý olmasý isyan psikolojisi ve davranýþý göstermemesidir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Allah’ýn ilminde herhangi bir deðiþiklik söz konusu deðildir.
2. Hadisimiz murâkabe, Allah’ýn emirlerine riayet, tevekkül ve kullarýn Allah’a olan ihtiyaçlarý gibi pek önemli konulara ýþýk tutmaktadýr.
64- الرَّابعُ : عنْ أَنَس رضي اللَّهُ عنه قالَ : « إِنَّكُمْ لَتَعْملُونَ أَعْمَالاً هِيَ أَدقُّ في أَعْيُنِكُمْ مِنَ الشَّعَرِ ، كُنَّا نَعْدُّهَا عَلَى عَهْدِ رسولِ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مِنَ الْمُوِبقاتِ » رواه البخاري . وقال : « الْمُوبِقَاتُ » الْمُهْلِكَاتُ .
64. Enes Ýbni Mâlik radýyallahu anh þöyle dedi:
“Siz kýl kadar bile önemsemediðiniz birtakým iþler yapýyorsunuz ki, biz onlarý, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanýnda helâk edici büyük hatalardan sayardýk.”  Buhârî, Rikak 32
Açýklamalar
Hepimizin bildiði bir gerçektir ki, her insanýn dikkatli, daha dikkatli olduðu zamanlarý bulunduðu gibi, önemli þeyleri bile pek kâle almadýðý anlarý da olur. Ümmetler, milletler de böyledir. Bazý nesiller çok daha titiz ve dikkatli, bazýlarý da rahat hatta kayýtsýz olabilirler. Tabiatýyla bu durum, bazý zararlarýn önemsenmemesi gibi, neticede tehlikeli olabilecek geliþmelere de yol açabilir. Ýþte hadisimiz, Enes Ýbni Mâlik hazretlerinin kanaatine göre, tâbiîn neslinin gözünde pek küçük görülen bazý fiillerin Resûlullah zamanýnda sahâbîler tarafýndan helâk vesilesi kabul edildiðini, bu ilk iki nesil arasýnda bazý konularda bu derece yaklaþým ve deðerlendirme farký olduðunu delillendirmektedir. Tabii bu, genel bir gözlemdir. Örnek verilmemiþtir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Ashâb-ý kirâm, Allah’a karþý duyduklarý derin saygýdan dolayý, küçük günahlarý bile helâk sebebi sayarlardý. Çünkü onlar hatanýn küçüklüðünü deðil, emrine karþý gelinen Allah’ýn büyüklüðünü dikkate alýrlardý.
2. Aslýnda “büyük” olmasýna raðmen, zamanla insanlar tarafýndan önemsenmeyen, “küçük” görülen bazý fiiller olabilir. Bu hal “…Onu önemsiz bir iþ sanýyorsunuz. Oysa o, Allah katýnda büyük (bir günah) týr…” [Nûr sûresi (24), 15] âyetinde de açýklanmýþ bir gerçektir.
3. Kendini kontrol etme melekesi geliþmiþ müslümanlar, hatalarý deðerlendirmede daha titiz ve daha derin bir anlayýþ sahibidirler.
4. Günahlarý küçümsemek, Allah saygýsýnýn azlýðýna delildir.
65- الْخَامِس : عَنْ أبي هريْرَةَ ، رضي اللَّه عنه ، عن النبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَغَارُ ، وَغَيْرَةُ اللَّهِ تَعَالَى ، أنْ يَأْتِيَ الْمَرْءُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ » متفقٌ عليه . و « الْغَيْرةُ » بفتح الغين : وَأَصلهَا الأَنَفَةُ .
65. Ebû Hüreyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
Allah Teâlâ kýskanýr. Allah’ýn kýskanmasý, haram kýldýðý þeyi kulun iþlemesindendir.
Buhârî, Nikâh 107; Müslim, Tevbe 36. Ayrýca bk. Tirmizî, Radâ 4
Açýklamalar
Kýskançlýk anlamýna gelen “gayret” kelimesi, Allah’a nisbet edilince, “kullarýna merhamet etmesi ve saadetlerini dilemesi” anlaþýlýr. Nitekim Müslim’in rivayet ettiði bir baþka hadiste bu durum þöylece açýklanmýþtýr:
“Allah’tan daha kýskanç kimse yoktur. Bundan dolayý kötülüklerin açýðýný da kapalýsýný da haram kýlmýþtýr…” (Müslim, Tevbe 33). Nelerden razý olduðunu ve hangi fiil ve sözlerden razý olmadýðýný önceden bildirmiþ olmasý O’nun, kullarýnýn saadetlerini dilemesinin, azab çekmelerini istememesinin sonucudur. Herhangi bir haksýzlýk ya da fenalýk görülünce, “gayretullah’a (veya gayret-i ilâhiyeye) dokunur” denilmesi de bu mânadadýr.
Kýskançlýk, daha çok karý-koca arasýnda her birinin yekdiðerini baþkalarýna kaptýrmaktan sakýnmasý, bunun için tedirginlik duymasý, tepki göstermesi demektir. Aslýnda bu duygu ve davranýþlarýn temelinde de eþlerin birbirlerine karþý duyduklarý sevgi vardýr.
Birbirlerini koruma isteði vardýr. Ancak eþler bu duygularýný, ters bir durumla karþýlaþtýklarýnda ortaya koyarlar. Allah Teâlâ ise, kullarýný kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarýný önceden bildirmiþtir. Âni tepki þeklindeki bir gayret ve kýskançlýk Allah hakkýnda düþünülemez. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlara uyulmamasý halinde gazab edeceðini de (gayretinin sonucu olarak) yine önceden bildirmiþtir.
Kaydedildiðine göre Sa’d Ýbni Ubâde radýyallahu anh bir gün Resûlullah’ýn huzurunda:
- “Eðer karýmýn yanýnda yabancý bir erkek görecek olsam onu, kýlýcýmýn keskin tarafýyla doðrarým” demiþtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, çevresindekilere:
- “Sa’d’ýn bu gayret ve hamiyetine þaþmayýn! Çünkü ben Sa’d’dan daha kýskancým. Allah Teâlâ da benden daha kýskançtýr” buyurmuþtur. Bir yasaðýn çiðnenmesine karþý Hz. Peygamber ve Allah Teâlâ’nýn tepkisi, elbette eþlerin birbirlerini kýskanmalarýndan çok daha ileridir (bk. Buhârî, Nikâh 36). Allah ve Resûlü, mü’minlerin haramlara düþmesini asla arzu etmezler.
Hadîs-i þerîf 1810 numarada tekrar gelecektir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ koyduðu sýnýrlarý, mü’minleri korumak için koymuþtur. Bu sebeple de sýnýrlarýn çiðnenmesine razý deðildir.
2. Haramlarý iþlemek, Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.
3. Murâkabe bilincinin canlý tutulmasý, müslümaný haramlarý iþlemekten ve sonuçta ceza görmekten alýkor.
66- السَّادِسُ : عَنْ أبي هُريْرَةَ رضي اللَّه عنه أَنَّهُ سمِع النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ : « إِنَّ ثَلاَثَةً مِنْ بَنِي إِسْرائيلَ : أَبْرَصَ ، وأَقْرَعَ ، وأَعْمَى ، أَرَادَ اللَّهُ أَنْ يَبْتَليَهُمْ فَبَعث إِلَيْهِمْ مَلَكاً ، فأَتَى الأَبْرَصَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قَالَ : لَوْنٌ حسنٌ، وَجِلْدٌ حَسَنٌ ، ويُذْهَبُ عنِّي الَّذي قَدْ قَذَرنِي النَّاسُ ، فَمَسَحهُ فذَهَب عنهُ قذرهُ وَأُعْطِيَ لَوْناً حَسناً . قَالَ : فَأَيُّ الْمالِ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الإِبلُ     أَوْ قَالَ الْبَقَرُ     شَكَّ الرَّاوِي     فأُعْطِيَ نَاقَةً عُشرَاءَ ، فَقَالَ : بارَك اللَّهُ لَكَ فِيها .
فأَتَى الأَقْرعَ فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحب إِلَيْكَ ؟ قال : شَعْرٌ حسنٌ ، ويذْهبُ عنِّي هَذَا الَّذي قَذِرَني النَّاسُ ، فَمسحهُ عنْهُ . أُعْطِيَ شَعراً حسناً . قال فَأَيُّ الْمَالِ . أَحبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : الْبَقرُ ، فأُعِطيَ بقرةً حامِلاً ، وقَالَ : بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِيهَا .
فَأَتَى الأَعْمَى فَقَالَ : أَيُّ شَيْءٍ أَحَبُّ إِلَيْكَ ؟ قال : أَنْ يرُدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصَري فَأُبْصِرَ النَّاسَ فَمَسَحَهُ فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيْهِ بصَرَهُ . قال : فَأَيُّ الْمَالِ أَحَبُّ إِليْكَ ؟ قال : الْغنمُ فَأُعْطِيَ شَاةً والِداً فَأَنْتجَ هذَانِ وَولَّدَ هَذا ، فكَانَ لِهَذَا وَادٍ مِنَ الإِبِلِ ، ولَهَذَا وَادٍ مِنَ الْبَقَرِ ، وَلَهَذَا وَادٍ مِنَ الْغَنَم .
ثُمَّ إِنَّهُ أتَى الأْبرص في صورَتِهِ وَهَيْئتِهِ ، فَقَالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ قدِ انقَطعتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ الْيَوْمَ إِلاَّ باللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بِالَّذي أَعْطَاكَ اللَّوْنَ الْحَسَنَ ، والْجِلْدَ الْحَسَنَ ، والْمَالَ ، بَعيِراً أَتبلَّغُ بِهِ في سفَرِي ، فقالَ : الحقُوقُ كَثِيرةٌ . فقال : كَأَنِّي أَعْرفُكُ أَلَمْ تَكُنْ أَبْرصَ يَقْذُرُكَ النَّاسُ ، فَقيراً ، فَأَعْطَاكَ اللَّهُ ، فقالَ : إِنَّما وَرثْتُ هَذا المالَ كَابراً عَنْ كابِرٍ ، فقالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيَّركَ اللَّهُ إِلى مَا كُنْتَ .
وأَتَى الأَقْرَع في صورتهِ وهيئَتِهِ ، فَقَالَ لَهُ مِـثْلَ ما قَالَ لهذَا ، وَرَدَّ عَلَيْه مِثْلَ مَاردَّ هَذَّا ، فَقَالَ : إِنْ كُنْتَ كَاذِباً فَصَيّرَكَ اللهُ إِليَ مَاكُنْتَ .
وأَتَى الأَعْمَى في صُورتِهِ وهَيْئَتِهِ ، فقالَ : رَجُلٌ مِسْكينٌ وابْنُ سَبِيلٍ انْقَطَعَتْ بِيَ الْحِبَالُ في سَفَرِي ، فَلا بَلاغَ لِيَ اليَوْمَ إِلاَّ بِاللَّهِ ثُمَّ بِكَ ، أَسْأَلُكَ بالَّذي رَدَّ عَلَيْكَ بصرَكَ شَاةً أَتَبَلَّغُ بِهَا في سَفَرِي ؟ فقالَ : قَدْ كُنْتُ أَعْمَى فَرَدَّ اللَّهُ إِلَيَّ بَصري ، فَخُذْ مَا شِئْتَ وَدعْ مَا شِئْتَ فَوَاللَّهِ ما أَجْهَدُكَ الْيَوْمَ بِشْيءٍ أَخَذْتَهُ للَّهِ عزَّ وجلَّ . فقالَ : أَمْسِكْ مالَكَ فَإِنَّمَا ابْتُلِيتُمْ فَقَدْ رضيَ اللَّهُ عنك ، وَسَخَطَ عَلَى صَاحِبَيْكَ » متفقٌ عليه .
« وَالنَّاقةُ الْعُشَرَاءُ » بِضم العينِ وبالمدِّ : هِيَ الحامِلُ . قولُهُ : « أَنْتجَ » وفي روايةٍ : «فَنَتَجَ » معْنَاهُ : تَوَلَّى نِتَاجَهَا ، والنَّاتجُ للنَّاقةِ كالْقَابِلَةِ لَلْمَرْأَةِ . وقولُهُ: « ولَّدَ هَذا » هُوَ بِتشْدِيدِ اللام : أَيْ : تَولَّى وِلادَتهَا ، وهُوَ بمَعْنَى نَتَجَ في النَّاقَةِ . فالمْوَلِّدُ ، والناتجُ ، والقَابِلَةُ بمَعْنى ، لَكِنْ هَذا للْحَيَوانِ وذاكَ لِغَيْرِهِ . وقولُهُ : « انْقَطَعَتْ بِي الحِبالُ » هُوَ بالحاءِ المهملة والباءِ الموحدة : أَي الأَسْبَاب . وقولُه : « لا أَجهَدُكَ » معناهُ : لا أَشَقُّ عليْك في رَدِّ شَيْءٍ تَأْخُذُهُ أَوْ تَطْلُبُهُ مِنْ مَالِي . وفي رواية البخاري : « لا أَحْمَدُكَ » بالحاءِ المهملة والميمِ ، ومعناهُ : لا أَحْمَدُكَ بِتَرْك شَيْءٍ تَحتاجُ إِلَيْهِ ، كما قالُوا : لَيْسَ عَلَى طُولِ الحياةِ نَدَمٌ أَيْ عَلَى فَوَاتِ طُولِهَا .
66. Ebû Hüreyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre kendisi, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in þöyle buyurduðunu iþitmiþtir:
“Ýsrâil oðullarý arasýnda biri ala tenli (abraþ), biri kel, biri de kör üç kiþi vardý. Allah Teâlâ onlarý sýnamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.
Melek ala tenliye geldi:
- En çok istediðin þey nedir? dedi. Ala tenli:
- Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanlarýn iðrendiði þu halin benden giderilmesi, dedi. Melek onu sývazladý ve ala tenlilik gitti, rengi güzelleþti. Melek bu defa:
- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? dedi. Adam:
- Deve (yahut da sýðýr)dýr, dedi. Ona on aylýk gebe bir deve verildi. Melek:
- Allah sana bu deveyi bereketli kýlsýn! diye dua etti.
Sonra kele gelerek:
- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kel:
- Güzel (bir) saç ve insanlarý benden uzaklaþtýran þu kelliðin giderilmesi dedi. Melek onu sývazladý, kelliði kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek sordu:
- En çok sahip olmak istediðin mal nedir? Adam:
- Sýðýr… dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:
- Allah sana bunu bereketli kýlsýn! diye dua ettikten sonra körün yanýna geldi ve :
- En çok istediðin þey nedir? dedi. Kör:
- Allah’ýn gözlerimi iâde etmesini ve insanlarý görmeyi çok istiyorum, dedi. Melek (onun gözlerini) sývazladý. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa Melek:
- En çok sahip olmak istediðin þey nedir? dedi. O da:
- Koyun… dedi. Bunun üzerine ona döl veren bir gebe koyun verildi.
Deve ve sýðýr yavruladý, koyun kuzuladý. Neticede birinin vâdi dolusu develeri, diðerinin vâdi dolusu sýðýrý, ötekinin de bir vâdi dolusu koyun sürüsü oldu.
Daha sonra melek ala tenliye, eski kýlýðýnda geldi ve:
- Fakirim, yoluma devam edecek imkâným yok. Gitmek istediðim yere önce Allah sonra senin yardýmýn sâyesinde ulaþabilirim. Rengini ve cildini güzelleþtiren Allah aþkýna senden yolculuðumu tamamlayabileceðim bir deve istiyorum, dedi.
Adam:
- Mal verilecek yer çoook, dedi. Melek:
- Ben seni tanýyor gibiyim. Sen insanlarýn kendisinden iðrendikleri, fakirken Allah’ýn zengin ettiði abraþ deðil misin? dedi. Adam:
- Bana bu mal atalarýmdan miras kaldý, dedi. Melek:
- Eðer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, dedi.
Sonra melek, eski kýlýðýna girip kelin yanýna geldi. Ona da abraþa söylediklerini söyledi. Kel de abraþ gibi cevap verdi. Melek ona da:
- Yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin! dedi.
Körün kýlýðýna girip bu defa da onun yanýna gitti ve:
- Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkâným kalmadý. Bugün önce Allah’ýn sonra senin sâyende yoluma devam edebileceðim. Sana gözlerini geri veren Allah aþkýna senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim, dedi. Bunun üzerine (eski) kör:
- Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. Ýstediðini al, istediðini býrak. Allah’a yemin ederim ki, bugün alacaðýn hiçbir þeyde sana zorluk çýkarmayacaðým, dedi. Melek:
- Malýn senin olsun. Bu sizin için bir imtihandý. Allah senden razý oldu, arkadaþlarýna gazap etti, cevabýný verdi (ve oradan ayrýldý).   Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10
Açýklamalar
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in verdiði bu örnekte, insanoðlunun darlýk ve bolluk, felâket ve saadet, hastalýk ve saðlýk gibi  farklý hal ve zamanlarýnda nasýl farklý davranabildiði görülmektedir. Davranýþlardaki bu farklýlýk, her þeyden önce, murâkabe þuurundan uzaklaþmaktan ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân-ý Kerîm’de de bu tutarsýz davranýþlara iþaret buyurulmuþtur. Meselâ Lokman sûresinin 32. âyetinin meali þöyledir:
“Onlarý, gölgeler salan daðlar gibi dalgalar sardýðý zaman, bütün samimiyetleriyle Allah’a yönelerek O’na yalvarýrlar. Fakat Allah, onlarý kurtarýp karaya çýkarýnca içlerinden bir kýsmý orta yolu tutar (bir çoðu da inkâr eder); zaten bizim âyetlerimizi (öyle) nankör gaddarlardan baþkasý inkâr etmez.”
Hadiste sözü edilen abraþlýk (alatenlilik), kellik ve körlük baþkalarýnca görülen hastalýklar olduðu için özellikle eski toplumlarda bu tür hastalar ayýplanýr, kýnanýr ve hatta toplumdan dýþlanýrdý. Tabiatýyla böyle bir muamele onlar için daha da büyük bir felâket olurdu. Bu tür hastalýklardan kurtulmak da hiç þüphesiz hastalara büyük mutluluk verirdi. Zira onlar hem hastalýktan, hem de toplumun dýþlamasýndan kurtulmuþ olurlardý. Böylece her nimete bir þükür hesabýndan bunlara iki þükür gerekirdi.
Hadiste zikredilen þükür imtihanýný ancak üç kiþiden birinin kazandýðý  görülmektedir. Bu ölçü ve oran belki de insanoðlunun, ilâhî nimetlere karþý tavrýný ortaya koymaktaydý. Yani ilâhî denetim altýnda yaþadýðýný her hâl ü kârda farkedebilenler ancak üçte bir oranýndaydý. Nitekim Allah Teâlâ “Þükreden kullarým gerçekten pek azdýr” [Sebe’ sûresi (34), 13] buyurmamýþ mýydý?
Hadis þerhlerinde iþin psikolojik tarafýna da dikkat çekilmektedir. Þöyle ki, alatenlilik ve kellik kiþinin bünyesi, fizik yapýsý, mizacý, tabiatý ile ilgilidir. Yani bu hastalýklarýn sebebi, dâhîlidir. Dolayýsýyla hastanýn psikolojisini de etkilemektedir. Körlük ise, böyle deðildir. Haricî sebeplerle de insan kör olabilir. Netice itibariyle de insan psikolojisini diðerleri kadar olumsuz etkilemez. Hadiste de bunun örneði görülmektedir. Ala tenli ve kel, mizaclarýna baðlý olarak huylarý da bozulmuþ olduðu için kendilerine yapýlan ikram ve iyiliði ve onun sahibi olan Allah’ý unutmuþlar ve imtihaný böylece kaybetmiþlerdir. Kör ise, böylesi kötü bir sonuçtan kendisini kurtarabilmiþtir.
Meleðin bu üç kiþiden her birine onlarýn eski hallerine bürünerek gelmesi, onlara eski durumlarýný hatýrlatmak, istemedikleri o halleri gözlerinin önüne getirmekle ve onlara herhangi bir mâzeret ileri sürme imkâný býrakmamak içindir.
Ayrýca olayda mal ve servetin insaný nasýl azdýracaðýna da dikkat çekilmiþtir.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. En kötü huy, nankörlük ve cimriliktir. Çünkü bu huylar insana Allah’ý ve O’nun nimetlerini unutturur, hatta inkâr ettirir.
2. Cimrilik ve yalancýlýk Allah’ýn gazabýna uðramaya sebeptir.
3. Doðruluk ve cömertlik güzel huylardýr.
4. Ýsrailoðullarýnýn baþýndan geçenleri anlatmak câizdir. Özellikle ibret alýnacak olaylarýn eðitim maksadýyla naklinde hiçbir sakýnca yoktur.
5. Eðitim ve irþadda kýssalardan yararlanmak faydalýdýr.
6. Mü’mine doðruluk ve cömertlik yakýþýr.
7. Allah’ýn verdiði nimetlere söz ve fiil olarak þükürde bulunmak lâzýmdýr. Nimetin devamý ve artmasý buna baðlýdýr.
8. “Ne oldum delisi” olmamak, geçmiþi unutmamak gerekir.
67- السَّابِعُ : عَنْ أبي يَعْلَى شَدَّادِ بْن أَوْسٍ رضي اللَّه عنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : «الكَيِّس مَنْ دَانَ نَفْسَهُ ، وَعَمِلَ لِما بَعْدَ الْموْتِ ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَه هَواهَا ، وتمَنَّى عَلَى اللَّهِ الأماني » رواه التِّرْمِذيُّ وقالَ  حديثٌ حَسَنٌ    قال التِّرْمذيُّ وَغَيْرُهُ مِنَ الْعُلَمَاءِ : مَعْنَى « دَانَ نَفْسَه » : حَاسَبَهَا .
67. Ebû Ya’lâ Þeddâd Ýbni Evs radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Akýllý kiþi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrasý için çalýþandýr. Âciz kiþi de, nefsini duygularýna tâbi kýlan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören) dýr”
Tirmizî, Kýyâmet 25. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Zühd 31
Þeddâd Ýbni Evs
Konuþtuðu zaman güzel konuþan ve kýzdýðý zaman gayzýna hâkim olan Þeddâd, müslüman bir ailenin çocuðudur. Künyesi Ebû Ya’lâ veya Ebû Abdurrahman’dýr. Ýlim ve hilm yönünden pek üstündü. Âbid, zâhid, yufka yürekli, temiz kalbli kâmil bir müslümandý.
Hz. Peygamber’den 50 kadar hadis rivayet etmiþtir. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer almýþtýr. Hicrî 58. yýlda 75 yaþlarýndayken Kudüs’te vefat etmiþtir.
Allah ondan razý olsun.
Açýklamalar
Sonlu bir dünyada sorumlu ve belli bir ömre sahip olan insanoðlu, dünyayý ve sonrasýný deðerlendirirken bazý güç odaklarýnýn tesiri altýnda kalmýþtýr. Bunlar iman, dünya, nefis, öteki insanlar ve þeytandýr.
“Nefse hakimiyet” ve “ölüm sonrasý için gayret” þeklinde belirlenmiþ olan akýllýlýk göstergeleri, büyük ölçüde kâmil, yani etkili bir iman ile alâkalýdýr. “Nefse hakimiyet”, aklý hayata egemen kýlmak demektir. “Âhiret” ise, akýllýlýkta dikkate alýnacak çok önemli ve temelli bir unsurdur. Davranýþlarýný âhiretteki sonuçlarýný dikkate alarak ayarlamak gerçek anlamda “akýllý kiþi”lerin tavrýdýr. “Herkes yarýn için önceden neler gönderdiðine dikkat etsin” [Haþr sûresi (59), 18] âyeti, “ölüm sonrasý için denetimli çalýþan”larýn ne kadar isâbetli ve akýllý iþler yaptýklarýný belgelemektedir. Nitekim Ýmam Tirmizî, bizim “nefsine hâkim olan” diye tercüme ettiðimiz ifadenin “kýyamette hesaba çekilmeden önce öz nefsini hesaba çeken kiþi” demek olduðuna iþâret etmektedir. Sonra da bunu desteklemek üzere iki görüþ nakletmektedir.
Hz. Ömer demiþ ki:
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük duruþma için hazýrlýk yapýn. Âhiretteki hesap, ancak dünyada nefsini hesaba çekmiþ olanlar için hafif ve kolay olacaktýr.”
Meymûn Ýbni Mihrân’da þöyle der:
“Kul, yediðini ve giydiðini nereden karþýlýyor?” diye ortaðýný gözetleyip durduðu gibi, kendi öz nefsini denetlemedikçe asla takvâ sahibi olamaz.”
Sevgili Peygamberimiz bir baþka hadîs-i þerîflerinde:
“Ýþlerin asýl deðeri sonuçlarýna göre ölçülür” (Buhârî, Kader 5; Rikâk 33; Tirmizî, Kader 4) buyurmuþtur. Ýnsanýn akýllýsý ve hasý da âhirette belli olur. Orada, hayatýnýn hesabýný yüz akýyla verebilen kiþi, dünyayý iyi yönleriyle âhirete taþýmayý baþarmýþ demektir. Hadisimizdeki “akýllý kiþi” tarifine uymuþtur. Baþkalarýnýn onun hakkýnda þöyle veya böyle konuþmalarýnýn hiçbir kýymeti yoktur.
Âcizliðin alâmeti olarak hadiste “nefsini hevâ ve heveslerine tâbi kýlmak” sonra da “Allah’tan dileklerde bulunmak” sayýlmýþtýr. His ve hevesleri peþinde ömür tüketen  insanlar, zaman zaman kapýldýklarý hesap verme kaygýsý sonucu boþ ümitlere ve temennilere kucak açarlar. Kuruntulara kapýlýrlar. Tabiî bunlar neticeyi deðiþtirmez. Nefsine uymuþ kiþilerin belki de tek çareleri kuruntularýyla avunmaktýr. Þu âyetler ne kadar ciddi uyarýdýr:
“Ey insanoðlu, seni yaratýp sonra þekil veren, düzenleyen, mütenâsib kýlan, istediði þekilde terkib eden, çok cömert olan Rabbine karþý seni aldatan nedir?” [Ýnfitâr sûresi (82), 6-8].
“Kullarýma benim, baðýþlayan, merhamet eden olduðumu, azabýmýn can yakýcý bir azab olduðunu haber ver!” [Hýcr sûresi (15), 49-50].
Allah Teâlâ’dan dilekte bulunmak dinimizde teþvik edilmiþtir. Ancak böylesi bir ümit için kendine düþeni yapmýþ olmak da gereklidir. Bakara sûresi’nin 218. âyetinde Allah’ýn rahmetini umut etmek için iman, hicret ve cihad gibi dinin temel gereklerini yerine getirmiþ olmak lâzým geldiði anlatýlmaktadýr. Herhangi bir iþ yapmadan kuru kuru ümitte ve dilekte bulunmaya “temennî” denilmektedir. Böylesi kuru bir temenni ile yetinen kiþi, elbette kendisinden beklenen akýllýlýðý gösterememiþ, en ciddi konuda en anlamsýz bir davranýþ sergilemiþ demektir. Böyle bir davranýþ ise, bir âyet-i kerîmeye göre -Allah korusun- dini eðlence-oyun yerine koyan kâfirler ile ayný durumu paylaþmak olur. Bu durumda Allah’ýn maðfiretini ummak, bazý cahiller gibi, “Allah beni de affetmeyecekse kimi affedecek” þeklinde ciddiyetten uzak sözler sarfetmek tam anlamýyla “Allah ile aldanmak” olur. Nitekim “Allah ile aldanmak, günah iþleyip dururken baðýþlanma ummak”týr. (bk. Aclûnî, Keþfü’l-hafâ, II, 136.) Bu durumdakiler þu âyeti hatýrlamalýdýrlar:
“Ýþte Rabbinize karþý beslediðiniz bu zannýnýz, sizi helâk etti, ziyâna uðrayanlar olup çýktýnýz” [Fussýlet sûresi (41), 23].
Bir de unutulmamalýdýr ki kuruntu, þeytanýn insanlarý yanýltma taktiklerindendir [bk. Nisâ sûresi (4), 120].
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Akýllýlýk ve ileri görüþlülük, davranýþlardan belli olur.
2. Akýllý-akýlsýz tesbiti ve tarifi, dünya ve âhireti algýlama ve deðerlendirme, dünyada iken âhirete hazýrlanma durumuna göre yapýlýr. Ýddialara veya temennîlere göre deðil.
3. Allah Teâlâ’nýn “gazabýný aþkýn rahmeti”nden yararlanabilmek için, iman ve Ýslâm çerçevesinde kendine düþeni yapma gayreti içinde bulunmak gerekir. Zira, “Allah’ýn rahmeti, iyilik edenlere yakýndýr” [Â’raf sûresi (7), 56].
4. Nefsi her zaman denetleyip hesaba çekmek gerekir.
5. Allah amellere sevap verir, amelsiz temennilere deðil.
68- الثَّامِنُ : عَنْ أبي هُرَيْرَةَ رضي اللَّهُ عنهُ قال : قالَ رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : مِنْ حُسْنِ إِسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَالاَ يَعْنِيهِ » حديثٌ حسنٌ رواهُ التِّرْمذيُّ وغيرُهُ .
68. Ebû Hüreyre radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Kendisini (doðrudan) ilgilendirmeyen þeyi terketmesi, kiþinin iyi müslüman oluþundandýr.”
Tirmizî, Zühd 11. Ayrýca bk. Ýbni Mâce, Fiten 12
Açýklamalar
Dünyada lüzumsuz, boþ ve faydasýz hiçbir þey yoktur. Allah Teâlâ her yarattýðýný bir hikmete dayalý ve bir hizmete uygun yaratmýþtýr. Ancak herþeyin herkes için her zaman gerekli olmasý da hiç þüphesiz düþünülemez. Ýþte hadiste iþaret buyurulan mâlâyânî, “kiþinin dinine ve dünyasýna faydasý olmayan þey” anlamýndadýr.
Ýnsaný doðrudan ilgilendirmeyen þeylere bu anlamda “lüzumsuz” veya “gereksiz” denilebilir. Halkýmýz “üstüne elzem olmayan iþe karýþma” derken, iþte bu mânâyý dile getirmektedir.
Neyin mâlâyânî, neyin gerekli olduðunu ayýrabilmek için, öncelikle saðlam deðer ölçülerine sahip olmak lâzýmdýr. Hiç þüphesiz müslümanlar için müslümanlýðýn deðer ölçüleri esastýr. O halde olgun mü’min, müslümanlýðýn ölçülerine göre yaþayan ve çevresini bunlara göre deðerlendiren kiþidir. Mâlâyânînin terkedilmesi, müslümanýn sürekli uyanýk olduðunu gösterir. Murâkabe fikri ile yaþadýðýný belgeler.
Mâlâyânîyi terketmek, gerekli olaný icabeden yerde gerektiði ölçüde yerine getirmek demektir. Toplumda olumsuz geliþmelerin önlenmesi, büyük ölçüde gereksizlerin terkedilmesiyle mümkün olacaktýr. Bu sebepledir ki, Ýslâm âlimleri bu hadisi “medâr-ý Ýslâm” olan dört hadisten biri kabul ve ilân etmiþlerdir.
Gereksizi terketmek, lüzumlularý önem sýrasýna koyma fikrini de beraberinde getirir. Böylece müslüman, her konuda en lüzumlu olaný iþlemek, en gerekli olaný ortaya koymak baþarýsýný ve basiretini yani olgunluðunu gösterir. Bu da onun güzel müslüman olduðunun delili olur.
Mâlâyânî ile meþgul olmak, lüzumlularý ihmal etmeye götürür. Çünkü gerekli-gereksiz herþeyle meþgul olmak insaný, kolayý tercihe sevkeder. Bütün bunlar ise, sonuçta müslümaný fuzûlî iþlerin adamý durumuna düþürür. Bu bakýmdan hadis, fevkalâde önemli bir tesbit yapmakta, iyi müslüman olabilmek için her þeyden önce kendisini ilgilendirmeyen fuzûlî iþlerle meþgul olmamak gerektiðine dikkat çekmektedir. Çünkü ömür kýsadýr ve hýzla geçmektedir.
Gerekli-gereksiz herþeyin harman olduðu günümüzde sadece lüzumlu iþlerle meþgul olabilmek, ancak gerçekten olgun bir iman ile  mümkündür.
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Kendisini doðrudan ilgilendirmeyen söz ve iþlerle meþgul olmamak, müslümanýn iyi bir seçim bilincine sahip olduðuna ve imanýnýn olgunluðuna iþarettir.
2. Ýnsan, dünya ve âhireti için gerekli ve lüzumlu olan iþlerle meþgul olmalýdýr.
3. Mâlâyânîyi terk, sürekli ilâhî denetim altýnda bulunduðu þuurunun bir sonucudur. Murâkabe’nin en büyük pratik faydasý budur.
69- التَّاسعُ : عَنْ عُمَرَ رضي اللَّهُ عنه عَنِ النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « لا يُسْأَلُ الرَّجُلُ فيمَ ضَربَ امْرَأَتَهُ » رواه أبو داود وغيرُه .
69. Ömer radýyallahu anh’den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem þöyle buyurdu:
“Kiþiye, hanýmýný neden dövdüðü sorulmaz!”  Ebû Dâvûd, Nikâh 42. Ayrýca bk. Ýbni Mace, Nikâh 51
Açýklamalar
Ýmam Nevevî’nin bu hadisi murâkabe konusunda niçin zikrettiði ilk bakýþta anlaþýlamamaktadýr. Oysa Ýslâm’ý bilen bir aile reisinin, hanýmýný neden dövdüðünü sormak onun dindarlýðý, yani Allah’ýn gözetimi altýnda bulunduðu þuurundan ve dolayýsýyla yetkilerini kullanmakta haddi aþtýðýndan þüphe etmek anlamýna gelir. Aile, ilâhî murâkabe þuurunun en çok iþleyeceði kurumdur. Zira ailenin mahremiyeti vardýr. O sebeple teftiþe müsait deðildir. Olay, açýklanmasý utanç verici veya çok özel bir sebebe baðlý olabilir. Bu mahremiyeti ifade için “Kol kýrýlýr yen içinde kalýr”, “Kirli çamaþýrlar sokakta yýkanmaz” denilmiþtir. Karý-koca arasýndaki iliþkiler, onlara býrakýlmýþtýr. Kendileri açmadýkça baþkalarý aile sýrlarýný öðrenemezler. Halkýmýz ne güzel söylemiþ: “Karý-koca dövüþmüþ, aklý olmayan karýþmýþ.!”
Hadiste, kocanýn karýsýný dövmekten mutlak mânada sorumlu olmayacaðý söylenmiyor. “Uhrevî sorumluluðu da yoktur” denilmiyor. Ýslâm þeriatýnýn müsaade ettiði hal, þekil ve þartlarda olmasý halinde dövme iþi sorumluluk getirmez. Aksi ise, tam bir sorumluluktur.
Mýsýrlý âlim Muhammed Gazzalî gibi bu hadise sýrf “hukûkî açýdan” yaklaþarak, onu kadýn haklarýna aykýrý görüp tenkid etmeye kalkanlar, iþi yeterince düþünüp deðerlendirmeyenlerdir. Nevevî gibi “ahlâkî açýdan” ve “aile mahremiyeti” noktasýndan yaklaþýlmasý gerekir. Mesele hukûkî bir zemine kaydýrýldýðý takdirde elbette kimin haklý kimin haksýz olduðu adlî mercilerce araþtýrýlacak ve koca da sorgulanacaktýr.
Tekrar edelim ki, “sorulmama” keyfiyeti, hâkim ya da kâdýya gelmemiþ olaylar için geçerlidir. Yetkili makamlara ulaþtýrýlan bir dövme olayý varsa, elbette haklýnýn ortaya çýkmasý için o soruþturulacak ve araþtýrýlacaktýr.
(M. Akif Ersoy, Safahat’ýnda “Köse Ýmam” baþlýklý manzumesini bu hadîs-i þerîfin yorumuna yardýmcý olacak bir olayla baþlatýr. Merak edenler o manzumeyi okuyabilirler.)
Hadisten Öðrendiklerimiz
1. Terbiye etmek için -gerektiðinde- koca hanýmýný dövebilir. Bu bir ruhsattýr.
2. Aile içi iliþkiler, eþlerin dindarlýðýna ve özellikle murâkabe þuuruna býrakýlmýþtýr.
3. Aile mahremiyeti sonuna kadar korunmalýdýr.


Kaynak: Riyazüssalihin
باب الصدق
DOĞRU SÖZLÜLÜK (SIDK)
Âyetler
قال اللَّه تعالى :  { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ } .
1. “Ey inananlar! Allah’a karşı saygılı olun ve özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunun.
Tevbe sûresi (9), 119
Âyet-i kerîme, Tebük Savaşı’na katılmayan fakat sonra tövbeleri kabul buyurulan üç sahâbî ile ilgili âyetlerden hemen sonra gelmektedir. Müslümanları, imanlarında, verdikleri sözlerinde ve dinlerinde, gerek niyet, gerek söz, gerekse davranış bakımından dürüst kimselerle birlikte olmaya çağırmaktadır.
Sıdk, sözde ve özde doğruluk demektir. “Sâdıklar” bu âyette, -  önü sonu dikkate alınınca- öncelikle “Hz. Peygamber ve ashâbı” anlamına gelmektedir. Muhammed aleyhisselâm ve ashâbının yolunu izlemeye gayret eden has müslümanlarla beraber olmak, kulun Allah saygısını arttıracak ve dolayısıyla ona dünya-âhiret mutluluğunu kazandıracaktır. 
“Doğrularla beraber olmak”, netice itibâriyle “doğruya destek vermek” demektir.
وقال تعالى :  { وَالصَّادِقِينَ وَالصَّادِقَاتِ } .
      2. “Doğru sözlü, doğru özlü erkek ve kadınlara Allah, bağışlanma ve büyük ecir hazırlamıştır.”    Ahzâb sûresi (33), 35
Âyet, özünde, sözünde ve işinde doğru olmanın iki önemli neticesini açıklamaktadır: Geçmişteki hataların bağışlanması (mağfiret) .. Gelecekte büyük ecir (mükâfat)... Bu, geçmişi ve geleceğiyle en büyük güvenceye sahip olmak demektir.
وقال تعالى:  { طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ } .
3. “Allah’a karşı dürüst ve samimi davransalardı, elbette kendileri için çok daha iyi olurdu.”
Muhammed sûresi (47), 21
Hicretten sonra Medine’de müslümanlar güçlenmeye başlayınca içlerinden bir kısmı, “düşmanla harbetmeye izin verilse, bu konuda bir âyet gelse” diye temennide bulunmuşlardı. Savaşa izin verilince “kalplerinde hastalık bulunan” münâfıklar böyle bir durumu kendileri istememişler gibi baygın baygın bakakalmışlardı. Halbuki onlara düşen itaat etmekten ibâret idi. Çünkü bunu kendileri istemişlerdi. Durum kesinleştikten sonra Allah’a karşı dürüst ve samimi davranmak, herkesten önce kendileri için hayırlı ve iyi olacaktı.
Dürüstlük özellikle önceden temenni edilen şeylerin bedeline katlanmakla isbat edilebilir. Faydasını da ancak bu bedeli ödemeye hazır olanlar görür.
Müslümana özünde, sözünde ve işinde dürüst olmak yaraşır.
Hadisler
55- فَالأَوَّلُ : عَن ابْنِ مَسْعُودٍ رضي اللَّه عنه عن النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « إِنَّ الصَّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الجَنَّةِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ ليصْدُقُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقاً ، وإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الفجُورِ وَإِنَّ الفجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّاباً » متفقٌ عليه .
55.  Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.
Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5
Açıklamalar
1545 numarada tekrar karşılaşacağımız hadîs-i şerîfte dört önemli tâbir, iki grup halinde birbirlerinin zıddı olarak zikredilmektedir. Sıdk-Kizb, birr-fücûr. Ayrıca bunlara bağlı olarak da sıddîk ile kezzâb aynı şekilde birbirinin karşıtı iki nitelik ve sonuç olarak yer almaktadır.
Sıdk, sözünde ve işinde dürüst olmaktır. Kizb ise, bunun tam aksi davranmaktır.
Birr, bütün hayr ve iyilikleri ihtivâ eder. Fücûr ise, kötülüğe meyl ve muhabbet etmek, yoldan çıkmak  demek olup her çeşit şer ve fesâdı ifade eder.
Sıddîk, doğruculuğu; kezzâb yalancılığı âdet edinmiş kişi demektir. Her iki kelime de mübâlağa ifâde etmektedir.
Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr’e; birr ise, cennet’e uzanan bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ sûresi’nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir. Doğruluğu âdet edinmenin yolunu  yüce Allah Tevbe sûresi’nin 119. âyetinde, “Ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı bulunun ve sâdıklarla beraber olun” fermânıyla göstermektedir.
Yalan ve yalancılık her türlü kötülüğün başı olan  fücûra sebep olacaktır. Fücûr ise cehenneme götürür.  Yalancılığı âdet edinenler Allah katında kezzâb diye tescil edilecektir. Bu önemli bir tesbit ve büyük bir uyarıdır. Bu demektir ki, sahteciliğin İslâm’da yeri yoktur.
Hadisin Müslim’deki rivayetlerinde doğruluğu düstur edinenlerin sıddîk, yalancılığı meslek edinenlerin ise kezzâb diye yazıldığı kaydedilmektedir. Bu kayıt, hadisteki teşvik ve tehdidin, bilerek ve isteyerek doğrunun veya yalanın peşine düşenlere yönelik olduğunu göstermektedir. O halde daima doğruyu aramak, doğru söylemek gerekmekte, yalana ve yalancılığa asla müsâmaha göstermemek lâzım gelmektedir. Zira alışkanlıklar, bilinçsiz hoşgörüler sonucu oluşurlar.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Her hayrın sebebi olan doğruluk teşvik edilmekte, her kötülüğün sebebi olan yalandan uzak kalınması istenmektedir.
2. Mükâfat ve cezâ, kulun yaptığı iyi ve kötü amellere göre söz konusu olur.
3. Doğrularla beraber olmak insanda “takvâ” duygusunu geliştirir.
56- الثَّاني : عَنْ أبي مُحَمَّدٍ الْحَسنِ بْنِ عَلِيِّ بْنِ أبي طَالِبٍ ، رَضيَ اللَّهُ عَنْهما ، قَالَ حفِظْتُ مِنْ رسولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « دَعْ ما يَرِيبُكَ إِلَى مَا لا يَريبُكَ ، فَإِنَّ الصِّدْقَ طُمأنينَةٌ، وَالْكَذِبَ رِيبةٌ » رواه التِرْمذي وقال : حديثٌ صحيحٌ .
قَوْلُهُ : « يرِيبُكَ » هُوَ بفتحِ الياء وضَمِّها ، وَمَعْناهُ : اتْرُكْ ما تَشُكُّ في حِلِّه ، واعْدِلْ إِلى مَا لا تَشُكُّ فيه .
56. Ebû Muhammed Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den:
Şüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak. Zira gönül, (sözde ve işde) doğrudan huzur, yalandan kuşku duyar” buyurduğunu belledim.   Tirmizî, Kıyâmet 60
Hasan İbni Ali İbni Ebû Tâlib
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sevgili torunu Hz. Hasan, hicretin üçüncü yılı ramazanında doğdu. Kendisine Hasan ismini ve Ebû Muhammed künyesini Hz. Peygamber verdi. Efendimiz’in yakın alâkası, şefkati ve terbiyesi altında büyüdü. Râşid halifelerin beşincisidir. Halifelik hakkından Muâviye lehine vaz geçmek suretiyle müslümanlar arasındaki birliği temin etmeye çalıştı. Cömert ve hakîm bir zattı.
Hz. Peygamber’den 13 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Sünen’lerde yer aldı.
50 (670) yılında vefat eden Hz. Hasan’ın kabri Bakî’dedir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’inde yer alan rivayete göre Hz. Hasan’a, “Hatırında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den ezberlediğin  neler var?” diye sormuşlar. O  verdiği cevapta bu hadîs-i şerîfi  de zikretmiştir.
594 numarada tekrarlanacak olan hadis, genel bir kural olarak “şüphe veren şeyi şüphe vermeyenle değiştirmeyi” öğütlemektedir. Şüphe veren ile vermeyeni tayin işinde ölçü, müslümanın gönlüdür. Çünkü kalp, doğrudan tatmin, yalandan tedirgin olur.
 Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den zayıf bir sened ile rivayet edilen bir başka hadiste:
- Bir şeyin bana şüphe verip vermediğini nasıl anlayabilirim? diyen kişiye Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunmuştur:
- “Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve çırpınır, helalden de sükûn ve huzur bulur” (Heysemî, Mecme’u’z-zevâid, X, 294).
Eli kalp üzerine koyup kalp atışlarını dinlemek, günümüzdeki “yalan makinası” uygulamasını andıran psikoljik bir yöntemdir.
Diğer taraftan, iman kesinlik (yakîn) ister.  İmandan kaynaklanan söz ve davranışların da  doğru ve kesin olması gerekir. Kuşkulu ve tereddütlü işler yapmak, bir başka hadiste belirtildiği üzere (bk. 589. hadis), yasak bölge yakınında gezinmektir. Her an harama düşme tehlikesi ile başbaşa olmak demektir.. Oysa “Korkulu rüya görmektense uyanık durmak yeğdir.” Şüpheli şeyleri terketmek, bir çok sıkıntıdan peşinen kurtulmak demektir.
Helâl ve haram şuuru, şüphelilere karşı gösterilecek dikkatli tavırlarla canlı tutulabilir. Özellikle haram sınırlarının hızla yok edildiği günümüzde bu konu daha bir nezâket ve ehemmiyet kazanmıştır. Şüphelileri terketmek, müslümanı günah işlemiş olma ihtimalinin kahredici endişesinden kurtaracaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Şüphelilerden uzak durup helâl olanlara yönelmek gerekir. Harama düşmekten korunmak böylece sağlanmış olur.
2. İnsan “içine sinmeyen” veya “ içinin ısınmadığı” konulardan uzak kalmalıdır. Gönül yatkınlığı herkes için özel ölçüdür. “Müftiler fetvâ verse de sen gönlüne bak!” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned IV, 194) hadîs-i şerîfi daima ölçü alınmalıdır.
3. Allah saygısı ile dolu olan müslümanlar, büyük günahlara düşme endişesi ile küçük günahlardan uzak dururlar.
57- الثَّالثُ : عنْ أبي سُفْيانَ صَخْرِ بْنِ حَربٍ  . رضيَ اللَّه عنه . في حديثِه الطَّويلِ في قِصَّةِ هِرقْلُ ، قَالَ هِرقْلُ : فَماذَا يَأْمُرُكُمْ يعْني النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ أَبُو سُفْيَانَ: قُلْتُ : يقول « اعْبُدُوا اللَّهَ وَحْدَهُ لا تُشرِكُوا بِهِ شَيْئاً ، واتْرُكُوا ما يَقُولُ آباؤُكُمْ ، ويَأْمُرنَا بالصَّلاةِ والصِّدقِ ، والْعفَافِ ، والصِّلَةِ » . متفقٌ عليه.
57. Ebû Süfyân Sahr İbni Harb radıyallahu anh, Bizans Kralı Herakliyus ile aralarında geçen uzun konuşmayı naklederken şöyle dedi:
Herakliyus:
- O (peygamber olduğunu söyleyen) adam size neleri emrediyor? diye sordu. Ben de:
- Sadece Allah’a kulluk ediniz, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın iman ettiklerini söyledikleri şeyleri terkediniz, diyor ve bize  namaz kılmayı, sözde ve işde doğruluğu, iffetli yaşamayı ve akraba ile ilgilenmeyi emrediyor, dedim.  Buhârî, Bed’u’l-vahy 6, Salât 1, Sadakât 28; Müslim, Cihâd 74
Süfyân Sahr İbni Harb
Ebû Süfyân, Fil olayından on sene kadar önce Mekke’de doğdu. Uhud ve Hendek savaşlarında Kureyşli müşriklerin reisi idi. Arap dâhilerinden sayılan Ebû Süfyân, Mekke Fethi’nden önceki gece müslüman oldu. Müellefe-i kulûbtan olduğu için  kendisine Huneyn Savaşı  ganimetlerinden yüz deve ve kırk ukıyye gümüş verildi. Tâif kuşatmasında bir gözünü , Yermük Harbi’nde de öteki gözünü kaybetti.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kayınpederi de olan Ebû Süfyân, oğulları Yezid ve Muaviye’nin Şam’daki emirliklerini görecek kadar yaşadı. Riyaseti ve şöhreti severdi.  Hicrî 31 yılında doksan yaşlarında  iken Medine’de vefât etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber çevredeki yöneticilere İslâm’a davet mektupları yazmıştır. Bu mektuplardan birini de Bizans kralı Herakliyus’a göndermiştir. Mektup, o sırada Kudüs’te bulunan Herakliyus’un ilgisini çekmiş, durumu soruşturmak istemiş ve ticâret maksadıyla Şam’a gitmekte olan Mekkelileri sarayına getirtmiştir. Ebû Süfyân’ı muhatap alarak ona Hz. Peygamber ile ilgili sorular sormuştur. İşte bu sorulardan birini hadisimizde bulmaktayız. Ebû Süfyân’ın cevabında Hz. Peygamber’in, namaz kılmayı, söz ve fiilde doğruluğu emrettiğini söylemesi, doğruluğun ta baştan beri Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen bir meziyet olduğunu göstermektedir.
Sözde ve işde doğru olmak, peygamberlerin ortak daveti ve müşterek özellikleridir. Her peygamber ümmetinden doğru olmalarını istemiştir. Bizzat Hz. Peygamber de  peygamber olmadan önce bile Araplar arasında  “emin (güvenilir, doğru) kişi” olarak bilinirdi.
Hadis 329 numara ile bir kez daha gelecektir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber’in doğruluğunu düşmanları bile kabul ve takdir etmek zorunda kalmışlardır.
2. Doğruluk ve eminlik peygamberlerin ortak özelliklerindendir.
58- الرَّابِعُ : عَنْ أبي ثَابِتٍ ، وقِيلَ : أبي سعيدٍ ، وقِيلَ : أبي الْولِيدِ ، سَهْلِ بْنِ حُنيْفٍ ، وَهُوَ بدرِيٌّ ، رضي اللَّه عنه ، أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ سَأَلَ اللَّهَ ، تعالَى الشِّهَادَة بِصِدْقٍ بَلَّغهُ اللَّهُ مَنَازِلَ الشُّهدَاء ، وإِنْ مَاتَ عَلَى فِراشِهِ » رواه مسلم .
58. Ebû Sâbit, Ebû Saîd ve Ebû Velîd künyeleriyle tanınan ve Bedir mücâhidlerinden olan Sehl İbni Huneyf radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Bütün kalbiyle şehid olmayı isteyen kişiyi Allah, yatağında ölse bile, şehidler mertebesine ulaştırır.”  Müslim, İmâre 157. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cihâd 15
Sehl İbni Huneyf
Sehl, Medineli olup Evs kabilesine mensuptur. Bedir Gazvesi’ne ve ondan sonraki bütün harblere iştirak etmiştir. Cengâver bir sahâbidir. Uhud Gazvesi’nde müslüman ordusunun bozulduğu sırada Hz. Peygamber’in çevresinde kalmış ve ölüm  üzerine Hz. Peygamber’e bîat etmiştir. Daha sonra da Hz. Ali’nin taraftarları arasında yerini almış, Sıffîn savaşına katılmıştır.
Sehl’in 40 rivayeti vardır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim müştereken, ikisini de  sadece Müslim rivayet etmiştir. Hadisleri Sünen’lerde yer almaktadır. Hicrî 38. yılda vefât etmiş ve cenâze namazını Hz. Ali kıldırmıştır.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Sıdk, sadece söz ve davranışlarda doğruluk değildir. Kalbin samimiyeti de doğruluk anlamındadır.
Allah’tan bir şey dilerken samimi olmak gerekir. Hadisimiz böylesine samimi bir dilekte bulunanların yataklarında ölseler bile, sırf bu isteklerindeki içtenlikleri sebebiyle Allah Teâlâ’nın onları şehid sayacağını, onlara şehid sevabı vereceğini açıkca belirtmektedir. Bu demektir ki, dürüst bir niyet ve dilek kişiyi, fiilen olmasa bile hükmen isteklerine kavuşturur.
 Dinimizde ölümü temenni etmek yasaktır. Ancak şehid olmayı temenni etmek, güzel görülmüştür. Hayr olan şeyleri istemek güzeldir.
1324 numarada tekrarlanacak olan bu hadisin, ömrü savaş meydanlarında geçmiş bir sahâbî olan Sehl tarafından rivayet edilmiş olması, ayrıca dikkat çekmektedir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Bir şeyi gönülden arzu etmek, hükmen de olsa ona kavuşmak için bir yoldur.
2. Şehitlik, her müslümanın ulaşmak istemesi gerekli fevkalâde büyük ve şerefli bir rütbedir. Çünkü şehidler, cennette peygamberler ve sıddıklarla beraberdirler.
3. Şehid olmayı temenni etmek güzel görülmüştür.
59- الخامِسُ : عَنْ أبي هُريْرة رضي اللَّهُ عنه قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « غزا نَبِيٌّ مِنَ الأَنْبِياءِ صلواتُ اللَّه وسلامُهُ علَيهِمْ فَقَالَ لقوْمِهِ : لا يتْبعْني رَجُلٌ ملَكَ بُضْعَ امْرَأَةٍ. وَهُوَ يُرِيدُ أَن يَبْنِيَ بِهَا وَلَمَّا يَبْنِ بِها ، ولا أَحدٌ بنَى بيُوتاً لَمْ يرفَع سُقوفَهَا ، ولا أَحَدٌ اشْتَرى غَنَماً أَوْ خَلَفَاتٍ وهُو يَنْتَظرُ أوْلادَهَا . فَغزَا فَدنَا مِنَ الْقَرْيةِ صلاةَ الْعصْرِ أَوْ قَريباً مِنْ ذلكَ ، فَقَال للشَّمس : إِنَّكِ مَأمُورةٌ وأَنا مأمُورٌ ، اللهمَّ احْبسْهَا علَينا ، فَحُبستْ حَتَّى فَتَحَ اللَّهُ عليْهِ ، فَجَمَعَ الْغَنَائِم ، فَجاءَتْ  يَعْنِي النَّارَ لتَأكُلهَا فَلَمْ تطْعمْهَا ، فقال: إِنَّ فِيكُمْ غُلُولاً، فليبايعنِي منْ كُلِّ  قبِيلَةٍ رجُلٌ ، فلِزقتْ يدُ رَجُلٍ بِيدِهِ فَقَالَ : فِيكُم الْغُلولُ ، فليبايعنِي قبيلَتُك ، فلزقَتْ يدُ رجُليْنِ أو ثلاثَةٍ بِيَدِهِ فقَالَ : فِيكُمُ الْغُلُولُ ، فَجاءوا برَأْسٍ مِثْلِ رَأْس بَقَرَةٍ مِنْ الذَّهبِ ، فوضَعها فَجَاءَت النَّارُ فَأَكَلَتها ، فلمْ تَحل الْغَنَائِمُ لأحدٍ قَبلَنَا ، ثُمَّ أَحَلَّ اللَّهُ لَنا الغَنَائِمَ لمَّا رأَى ضَعفَنَا وعجزنَا فأحلَّها لنَا » متفقٌ عليه . « الخلفاتُ » بفتح الخاءِ المعجمة وكسرِ اللامِ : جمْعُ خَلِفَةٍ ، وهِي النَّاقَةُ الحاملُ .
59. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, önceki peygamberlerden biri düşmanla savaşmaya (cihada) çıktı. (Hareketinden önce) ümmetine şöyle seslendi:
- Bir hanımla evlenmiş olup onunla henüz gerdeğe girmemiş olan, yaptığı evin henüz çatısını çatmamış olan, gebe koyun veya deve alıp yavrulamasını bekleyen kimse peşime düşmesin! Bu sözleri söyledikten sonra yola çıktı. İkindi sularında (düşman) yurduna vardı. Güneşe hitâben:
- Sen de ben de emir kuluyuz dedi; sonra:
Allah’ım onun batmasını geciktir, diye dua etti.
Bunun üzerine orayı fethedinceye kadar güneşin batması geciktirildi. (Nihayet) ganimetler bir araya getirildi. Onları yakmak için gökten ateş indi fakat yakmadı. Bunun üzerine Peygamber:
- İçinizde ganimetten mal aşırmış olanlar var. Haydi her kabileden bir temsilci benimle tokalaşıp bîat etsin! dedi.
Tokalaşma esnasında bir kişinin eli peygamberin eline yapıştı. O zaman Peygamber:
- İhânet eden sizdedir. Derhal senin kabilene mensup kişiler gelip bana bîat etsinler! dedi.
Bîat esnasında iki ya da üç kişinin eli peygamberin eline yapıştı. Bu defa onlara:
- Aşırılmış olan mal sizde! dedi.
 Adamlar, sığır kafasına benzer altından yapılmış bir baş getirdiler. Peygamber onu öteki ganimetlerin içine koydu. Ateş de hepsini yaktı, kül etti. Zira ganimet bizden önce hiç bir peygamber (ve ümmetin)e helâl değildi. Allah Teâlâ zaaf ve aczimizi bildiği için onu bize helâl kıldı.”
 Buhârî, Humus 8; Müslim, Cihâd 32
Açıklamalar
Hadiste sözü edilen peygamber -Kâdî İyâz’a göre- Yûşa’ aleyhisselâm’dır. Fethettiği şehir de Filistin’deki Erîha’dır.
Güneşin geç batması, Allah diledikten sonra olmayacak şey değildir. “Sen de ben de emir kuluyuz” ifâdesi, her şeyi anlatmaya yetmektedir. Biri Hendek Gazvesi’nde, diğeri İsrâ ve Mi’rac gecesi sabahında aynı olayın Hz. Peygamber için de gerçekleştiği kaydedilmektedir. Olayı fizik kanunları çerçevesinde tartışmak gerçeği değiştirmez. Samimiyet, imkânsızlıklar içinde imkânların doğmasına vesiledir. Hadisimizde verilmek istenen mesaj budur.
Ayrıca hadisteki “evlendiği hanımla henüz gerdeğe girmemiş, yaptığı evin çatısını çatmamış ve aldığı hayvanlar henüz yavrulamamış olanlar”ın, yani kafası ve gönlü bir şeylere takılı bulunanların harbe çıkmaması emri, bu haller yapılan işe sıkı sarılmayı yani sıdkı ve sadâkatı önleyeceği içindir. Niyet ve uygulama bütünlüğü yani dürüstlük olmayınca başarı da söz konusu olamaz. Hele savaş gibi çok önemli ve tehlikeli bir iş, tam anlamıyla kendini vermek ister. Azim ve sebat ister. Zafer de ancak böyle sağlanır. O halde ciddi işler, tam anlamıyla o iş için hazır olanlara verilmelidir. Ganimetin geçmiş ümmetlere haram kılınması, savaşın sırf savaş olarak yapılmasını sağlamaya yöneliktir.
Hadisin açık anlamına biraz ters gibi görünse de ganimetin sadece Muhammed ümmetine helâl kılınmış olmasını, sıdk ve ihlâs konusunda bu ümmetin, öteki ümmetlerden üstün ve önde olduğuyla izah mümkündür. Ganimet,  harbe ganimet elde etmek sevdasıyla gitmesinler diye önceki ümmetlere helâl kılınmamıştır.
“Bizdeki zaaf ve aczi bilen Allah onu bize helâl kıldı” beyânı, yasak olması halinde geçmişte birkaç kişinin tevessül ettiği, ganimetten mal aşırma fiilinin, müslümanlar arasında daha yoğun şekilde görüleceği için helâl kılındığını anlatmakta olsa gerektir. Eğer böyle ise, ganimetin helâl kılınması, müslümanları niyet açısından dürüstlüğe sevketmek amacına yönelik olmalıdır. Eskiden kurbanları ve ganimetleri gökten inen bir ateş yakardı. Bu, kurbanın ve ganimetin kabul edildiğini gösterirdi. Eğer yakmazsa, hadiste görüldüğü gibi, bir ihânetin veya kusurun bulunduğuna hükmolunurdu.
Biat esnasında kabile temsilcisinin ve bizzat hırsızların ellerinin peygamberin eline yapışmasını bugün psikolojik yöntemlerle suçluyu tesbit çalışmalarına benzetebiliriz. Suçlunun telaşlanıp kendisini belli etmesine yardımcı olan metodlar pek eskiden beri değişik şekillerde uygulanagelmektedir. Hadisimizdeki uygulama da onlardan biridir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber, geçmiş peygamber ve ümmetlerden misaller vererek ümmetini eğitir.
2. Hâlis olmayan amelleri Allah kabul etmez.
3. Harbte elde edilen ganimet helâldir.
4. Taksimden önce ganimetten bir şey almak haramdır.
5. Yapılan işe gönülden yönelmek gerekir. Zira atalarımız ne güzel söylemişlerdir: “Gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya da baş!”
60- السادِسُ : عن أبي خالدٍ حكيمِ بنِ حزَامٍ . رضِيَ اللَّهُ عنه ، قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « الْبيِّعَان بالخِيارِ ما لم يَتفرَّقا ، فإِن صدقَا وبيَّنا بوُرِك لهُما في بَيعْهِما ، وإِن كَتَما وكذَبَا مُحِقَتْ بركةُ بيْعِهِما » متفقٌ عليه .
60.  Ebû Hâlid Hakîm İbni Hizâm radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Satıcı ve alıcı (söz kesip) pazarlığı bitirdikten sonra birbirlerinden ayrılmadıkça alış-verişi bozup bozmamakta serbesttirler. Eğer onların her biri karşılıklı olarak doğru söyler (mal ile paranın durumunu olduğu gibi) açıklar ise, alış-verişleri bereketli olur. Yok eğer gizler ve yalan beyânda bulunurlarsa, alış-verişlerinin bereketi kalmaz.”
Buhârî, Büyû’ 19, 22, 44, 46;  Müslim, Büyû’ 47. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû’ 1; Tirmizî, Büyû’ 6, 26; Nesâî, Büyû’ 4, 8, 11
Hakîm İbni Hizâm
Hakîm, Hz. Peygamber’in ilk  hanımı Hz. Hatice’nin kardeşinin oğludur. Fil yılından önce Kâbe’nin içinde doğdu. Kureyşin ileri gelenlerindendir. Peygamberliğinden önce Hz. Peygamber’in yakın dostu idi. Ne var ki kendisinin müslüman olması, Mekke fethine kadar gecikti. Ebû Hâlid künyesiyle meşhur olan Hakîm, müellefe-i kulûbdandır. Huneyn Gazvesi’nde kendisine yüz deve verilmiştir. Daha sonra iyi bir müslüman olmuştur. Câhiliye devrinde yaptığı iyi davranışlarını müslüman olduktan sonra da sürdürmüştür. Çok cömert bir insan olan Hakîm, Hz. Peygamber’e müslüman olmadan önce yaptığı iyiliklerden kendisine bir fayda olup olmadığını sormuş ve “Sen geçmişteki hayırlarından ötürü müslüman oldun” cevabını almıştır.
Kendisinden rivayet edilen 40 kadar hadis, Kütüb-i Sitte’de yer almıştır. Bunlardan dört tanesini Buhârî ve Müslim Sahih’lerinde ortaklaşa zikretmişlerdir.
Hakîm İbni Hizâm 120 yıllık uzun  ömrünün yarısını  Câhiliye’de, yarısını da İslâm döneminde yaşamış ve hicrî 58 veya 60 yılında vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun.
Açıklamalar
Alış-verişte malın ve paranın durumunu olduğu gibi söylemek, varsa kusurlarını gizlememek veya yalan beyânda bulunmamak temel ilkedir. Doğru sözlülük, ticârette ve kazançta bereket vesilesidir. Aksi ise, alış-verişte hayır ve bereket bırakmaz. Doğruluğun ekonomiye bu açıdan etkisi inkâr edilemez.
Hadis, kazanma ve kâr kavramına ahlâkî ve mânevî boyut getirmektedir. Demek ki kazanma sadece rakamla ifâde edilecek bir konu değildir. Onda bir de “bereket ve hayırlılık yönü” yani “meşrûiyet” tarafı vardır. Bu da dürüstlük ile sağlanabilmektedir. Yalan söyleyerek veya malın ayıbını gizleyerek, daha doğrusu karşısındakini aldatarak para kazanmak mümkün ise de bu, müslümanca bir tavır değildir. Zira Hz. Peygamber bir başka hadîs-i şerîfinde “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur (bk. Müslim, Îmân 164). O halde müslümanın gerçek kazancı, bütün muamelelerinde müslümanca yani dürüst davranmaktadır. Doğru sözlülük, özellikle kul haklarıyla ilgili konularda çok daha büyük önem arzetmektedir.
Bu açıdan bakıldığı zaman ticârî reklâmların çığırtkanlığa varmaması, yalan ihtivâ etmemesi, malın vasıflarını dosdoğru aksettirmesi gerekmektedir. Aksi halde büyük ölçüde  bir aldatma söz konusu olur. Yalana dayalı reklâmlarla elde edilen servetlerin, eninde-sonunda elden çıkacağı, kimseye hayretmeyeceği açıktır. Bu durum, sayısız misalleriyle ortadadır.
“Haksız kazanç”, “kara para” gibi kavramlar, müslümanın dürüstlük vasfına terstir. Az da kazansa müslümana doğruluk yakışır. Çünkü bereket dürüstlüktedir. Allah’ın bereket verdiği kazanç ise, asla küçük değildir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1.  Alış-verişe konu olan malın ve paranın ayıbını açıklamak gereklidir. Gizlemek haramdır. Kusurun sonradan ortaya çıkması pazarlığın feshine sebeptir.
2. Yalan berekete mânidir.
3. Doğru  tâcir az kâr etse de  kazancının bereketini görür.


Kaynak: Riyazüssalihin

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)