MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
AB) Cenaze Namazı
Ölüm öncesi ölmek üzere olan kimseye yapılacak işler:
Ölmesi yaklaşan bir kimse sağ yanı üzerine kıbleye doğru çevrilir. Sırt üstü de yatırılabilir ve mümkünse başı biraz kaldırılıp kıbleye karşı getirilir.
Bu durumda olan kişiye şehadet kelimesi hatırlatılır. Hastaya kelime-i şehadet söyle denmez, sadece yanında kelime-i şehadet getirilir. Nitekim Peygamber Efendimiz,
“Ölülerinize (yani ölmek üzere olanlara) şehadet kelimesini hatırlatınız.” buyurmuştur.137
Bu durumda olan kimseyi, akraba, dost ve komşularının ziyaret etmesi dinî bir görevdir. Hastanın harareti varsa kendisine az az su verilir ve yanında “Yasin” suresi okunur. Hasta ölünce (ağzı açık kalmasın diye) çenesi bağlanır ve gözleri kapatılır. Edep yerlerinin görünmemesi için üstüne bir örtü konduktan sonra elbiseleri çıkarılır. Şişmemek için karnının üstüne bir demir parçası konulur ve elleri yanlarına getirilir. Ölü yıkanıncaya kadar yanında Kur’an okunmaz.
1. Ölünün Yıkanması
Cenaze yıkanacağı zaman yüksekçe bir yere konur. Ağzına ve burnuna su vermeksizin abdest aldırılır. Sonra üzerine su dökülerek başı ile bedeni sabunlu ılık su ile yıkanır. Sonra sol yanına çevrilerek sağ tarafı yıkanır. Ondan sonra sağ tarafına çevrilerek de sol tarafı yıkanır. Ölü oturur duruma getirilerek karnı hafifçe bastırılır. Eğer ölüden bir şey çıkarsa yıkanıp giderilir, yeniden yıkanması ve abdest aldırılması gerekmez.
Her yıkayış üç defadan eksik olmamalı, gereksiz yere de su israf edilmemelidir. Dağılacak şekilde şişmiş ve dokunulması mümkün olmayan ölünün üzerine sadece su dökmekle yetinilir.
Cenazenin yıkandığı yer kapalı olmalı, ölüyü yıkayan ve ona yardım edenden başkası oraya girmemelidir. Ölüyü yıkayanın abdestli olması mendubdur.
Ölüyü, kendisine en yakın olan veya günahlardan sakınan ve emanete riayet eden birisinin ücretsiz olarak yıkaması iyi olur. Yıkayandan başka yıkayıcılar varsa, ölüyü yıkayan kimse ücret talep edebilirse de bu görevi ücret istemeden yapması daha sevabdır. Başka yıkayıcı yoksa görev kendisinde kaldığı için ücret istemesi caiz değildir.
Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü de kadın yıkar.
Su bulunmadığı takdirde de ölüye teyemmüm verilir.
Küçük yaştaki kız çocuğunu bir erkeğin, küçük yaştaki erkek çocuğunu da bir kadının yıkaması caizdir. Ölünün saçı ve sakalı taranmaz. Tırnak, saç ve bıyığı kesilmez, başına sarık sarılmaz. Sevgiden dolayı ölüyü öpmekte bir sakınca yoktur.
Ölü, yıkandıktan sonra bir bezle kurulanır ve kefenlenir. Başına ve sakalına güzel koku sürülür, secde yerlerine kâfur dökülür.
2. Ölünün Kefene Konulması
Kefen Üç Çeşittir:
1. Sünnet olan kefen: Bu, erkekler için gömlek, izar ve lifafe olmak üzere üç parçadır. Kadınlar için, erkeklerin kefenine başörtüsü ile göğüs üzerine bağlanan bez ilave edilmek üzere beş parçadır.
2. Kefen-i Kifaye: Erkekler için izar ve lifafe olarak iki parça, kadınlar için bunlara bir de başörtüsü ilave edilerek üç parçadır.
3. Kefen-i zaruret: Erkek ve kadın için her ne bulunursa bir kefen yeterli olup, ona sarılır. Bir zorunluluk olmadıkça tek kefenle yetinilmez.
Erkekler için üç parça olan kefen şunlardır:
1. Kamis (Gömlek): Boyundan ayaklara kadar,
2. İzar: Baştan ayağa kadar,
3. Lifafe: Baştan ayağa kadar olan bezdir (Lifafe en üste geleceği, baş ve ayak taraflarından bağlanacağı için daha uzun yapılır.).
Önce lifafe yere yayılır, onun üstüne de izar serilir, bunun üzerine de gömlek olan kamis açılarak ölünün başından geçirilip gömlek giydirilmiş hâlde izar üzerine uzatılır. İzar, önce sol tarafından, sonra sağ tarafından ölü üzerine sarılır. Bundan sonra Lifafe de aynı şekilde sarılır. Kefenin açılmasından endişe edilirse, kefen bezle bağlanır.
Kadınlar için beş parça olan kefen şunlardır:
Erkeklerde olduğu gibi,
1. Gömlek (Kamis)
2. Baştan ayağa kadar izar,
3. Baştan ayağa kadar lifafe,
fazla olarak da,
4. Göğüs üzerine bağlanan bez,
5. Başörtüsü.
Ölü kadına önce gömlek giydirilir. Sonra saçları iki örgü yapılarak gömlek üstünden göğsü üzerine konur. Bundan sonra başörtüsü yüzü ile beraber örtülür. Sonra izar sarılır, izarın üzerinden, eni göğüsten göbeğe kadar olan göğüs örtüsü bağlanıp daha sonra da lifafe sarılır.
Kefenin beyaz olması müstehabdır.
3. Cenaze Namazı
Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Ölü için duadır. Din kardeşinin günah ve kusurlarının bağışlanmasını Allah’tan dilemek, ona son vazifeyi yapmaktır.
4. Kimlerin Cenaze Namazı Kılınır?
Bir ölünün cenaze namazının kılınabilmesi için altı şartın bulunması gerekir. Bu şartlar şunlardır:
1. Ölünün Müslüman olması,
2. Temiz olması (yani yıkanıp temiz bir kefene sarılması),
3. Cemaat önünde olması,
4. Ölünün tamamı veya bedeninin yarıdan fazlası yahut başı ile beraber en az yarısının bulunması,
5. Cenaze namazını kılacak kişinin (özürlü değilse) ayakta kılması,
6. Cenazenin sabit yerde olması, omuzda veya hayvan üzerinde bulunmaması.
Canlı olarak doğan veya vücudunun ekserisi canlı olarak çıkan bir çocuk yıkanır ve cenaze namazı kılınır.
Organlarının yaratılışı tam olan veya bazı organları belli olan düşük yıkanır ve bir beze sarılarak defnedilir, namazı kılınmaz. Hiçbir organı belli olmayan bir düşük ise yıkanmaz ve üzerine de namaz kılınmaz.
Cenaze namazı farz-ı kifaye olduğundan bazı Müslümanlar bu namazı kılarsa başkalarının kılmasına gerek kalmaz. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir erkek veya kadın cenaze namazını kılarsa farz yerine gelmiş olur. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını da bozar. Namaz kılınması mekruh olan üç vaktin dışında her zaman cenaze namazı kılınır.
Cenaze namazının rükünleri, dört tekbir ile kıyamdır. Selam vermek vacibdir. Cenaze namazında rükû ve secde yoktur.
5. Cenaze Namazının Sünnetleri
1. Namazı kıldıracak imamın ölünün göğüs hizasında durması.
2. Birinci tekbirden sonra “Sübhâneke” okumak.
3. İkinci tekbirden sonra “Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik” okumak.
4. Üçüncü tekbirden sonra dua okumak.
6. Cenaze Namazının Kılınışı
Cenaze yıkanmış ve kefene sarılmış olarak namazın kılınacağı yerde “Musalla”ya konulur. Cenaze cemaatin önünde bulunur. Namazı kıldıracak imam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat ayakta ve kıbleye karşı imamın arkasında saf bağlar. Cemaatin üç saf hâlinde olması müstehabdır.
Niyet ederken ölünün erkek veya kadın, erkek çocuğu veya kız çocuğu olduğu belirtilir.
Namazı kıldıran imam: Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya (ölü erkek ise) şu erkek için duaya” diye niyet eder.
Ölü kadın ise: “Şu kadın için duaya”
Ölü erkek çocuğu ise: Şu erkek çocuğu için duaya”
Ölü kız çocuğu ise: “Şu kız çocuğu için duaya” denilir.
İmamın arkasındaki cemaat: “Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya (ölü erkek ise) şu erkek için duaya, uydum imama” diye niyet eder.
Ölü kadın ise: “Şu kadın için duaya”
Ölü erkek çocuğu ise: Şu erkek çocuğu için duaya”
Ölü kız çocuğu ise: “Şu kız çocuğu için duaya” denilir.
Cemaatten biri ölünün erkek mi, kadın mı olduğunu bilmese, şöyle niyet eder: “Niyet ettim Allah rızası için imamın namazını kılacağı şu cenaze namazını kılmaya, ölü için duaya, uydum imama.”
Niyet ettikten sonra imam yüksek sesle, onun peşinden cemaat gizlice “Allâhu Ekber” diyerek birinci tekbiri alıp diğer namazlarda olduğu gibi ellerini kulak hizasına kaldırır ve göbek altına bağlar.
İmam ve cemaat gizlice Sübhâneke’yi okurlar. Sübhâneke’de diğer namazlarda okunmayan “ve celle senâük” cümlesi de okunur.
Sübhâneke okunduktan sonra eller kaldırılmadan imam açıktan, cemaat gizlice “Allâhu Ekber” diyerek ikinci tekbiri alırlar. Hem imam, hem de cemaat gizlice “Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik”i okur.
Sonra eller kaldırılmaksızın yine “Allâhu Ekber” denilerek üçüncü tekbir alınır ve cenaze duası okunur. Cenaze duasını bilmeyen onun yerine Kunut dualarını okuyabilir. Kunut dualarını da bilmeyen “Rabbenâ Âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil’ahireti haseneten ve kınâ azâbennâr” ayetini okur.
Bundan sonra eller kaldırılmadan tekrar “Allâhu Ekber” denilerek dördüncü tekbir alınır ve bir şey okunmaksızın önce baş sağ tarafa çevrilerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denilir. Sonra baş sol tarafa çevrilerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denilir ve böylece cenaze namazı bitirilmiş olur.
7. Cenaze Namazında Üçüncü Tekbirden Sonra Okunan Dualar
Her cenaze için önce şu dua okunur:
ٱَللّٰهُمَّ ٱغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا وَشَاهِدِنَا وَغَآئِبِنَا وَذَكَرِنَا وَاُنْثَانَا وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا ٱَللّٰهُمَّ مَنْ اَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَاَحْيِهِ عَلَى ٱْلاِسْلاَمِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى ٱْلاِيمَانِ
Okunuşu:
“Allâhümmeğfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğaibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ.
Allâhümme men ahyeytehû minnâ fe ehyihi ale’l-İslami ve men teveffeytehû minnâ fe teveffehû ale’l-imân.”
Anlamı:
“Ya Rab! Dirimizi, ölümüzü, burada bulunanlarımızı, bulunmayanlarımızı, erkeğimizi, kadınımızı, küçüğümüzü ve büyüğümüzü bağışla.
Ya Rab! Bizden meydana gelecek yeni nesilleri İslam dini üzerine yarat! Bizden eceli gelip öldüreceklerini de iman üzere öldür.”
Bu duadan sonra cenazenin durumuna göre aşağıdaki dualardan biri daha okunur. Şöyle ki:
a) Cenaze Erkek ise Şu Dua Okunur
وَخُصَّ هٰذَا ٱلْمَيِّتَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهِ ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ
Okunuşu:
“Ve hussa hâze’l-meyyite bi’r-ravhi ve’r-râhati ve’l-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhü ve lekkıhi’l-emne ve’l-büşrâ ve’l-keramete ve’z-zülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn.”
Anlamı:
“Rabbim! Bilhassa bu ölüyü, rahmete, rahatlığa, bağışlanmaya ve hoşnutluğa erdir.
Allahım! Bu ölü iyilik yapmış bir kişi ise şimdi sen de ona mükâfatını fazlasıyla ver, eğer bu ölü kötülük işlemişse cezalandırmaktan vazgeç! Günahlarını affeyle.
Bu ölüyü korktuğundan emin kıl, lütfun ile müjdele, onu ahiret şerefine ve yüksek mertebeye eriştir.
Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allahım.”
b) Cenaze Kadın ise Şu Dua Okunur
وَخُصَّ هٰذَا ٱلْمَيِّتَةَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَتْ مُحْسِنَةً فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَتْ مُسِيئَةً فَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهَا ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ
Okunuşu:
“Ve hussa hâzihi’l-meyyitete bi’r-ravhi ve’r-râheti ve’l-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kânet muhsineten fezid fî ihsânihâ ve in kânet musîeten fetecâvez anhâ ve lekkıhe’l-emne ve’l-büşrâ ve’l-keramete ve’z-zülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn.”
Bu duanın anlamı da, erkekler için okunan duanın anlamı gibidir.
c) Cenaze Erkek Çocuğu ise Şu Dua Okunur
اَلَّلهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا وَاجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا وَاجْعَلْهُ لَنَا شَافِعاً وَمُشَفَّعًا
Okunuşu:
“Allâhümmec’alhu lenâ feretan vec’alhu lenâ ecren ve zühren vec’alhu lenâ şâfian ve müşeffeâ.”
Anlamı:
“Allahım! Bu çocuğu cennette bizi karşılayıcı ve ahiret armağanı kıl...
Allahım! Bu çocuğu bizim için şefaatçi kıl ve şefaatini makbul eyle.”
d) Cenaze Kız Çocuğu ise Şu Dua Okunur
اَلَّلهُمَّ اجْعَلْهَا لَنَا فَرَطًا وَاجْعَلْهَا لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا وَاجْعَلْهَا لَنَا شَافِعاً وَمُشَفَّعًا
Okunuşu:
“Allâhümmec’alhâ lenâ feretan vec’alhâ lenâ ecren ve zühren vec’alhâ lenâ şâfiaten ve müşeffeah.”
Bunun anlamı da, erkek çocuklar için okunan duanın anlamı gibidir.
8. Cenazenin Taşınması
Cenaze kabre götürülürken tabutun dört ayağından tutularak önce tabutun ön taraftaki sol ayağı sağ omuza, sonra arka taraftaki sol ayağı sağ omuza, sonra ön taraftaki sağ ayağı sol omuza ve arka taraftaki sağ ayağı da sol omuza konmak suretiyle nöbetleşe taşınır.
Koşmadan fakat biraz hızlı yürünür. Küçük çocuk cenazesini bir kişi elleri ile taşıyabilir.
Uygun olan, cenazenin arkasından yürümektir. Cemaatin bir kısmının cenazenin önünden gitmesi de caizdir. Cenazenin arkasından gidenlerin, Allah’ı anmak, ölünün karşılaştığı durumu ve dünyaya gelenlerin sonunun böyle olacağını düşünmekle meşgul olmaları, faydasız şeyleri konuşmaktan sakınmaları gerekir.
Cenazenin arkasından yüksek sesle zikretmek, tekbir getirmek ve Kur’an okumak caiz değildir. Kabrin yanına varıldığı zaman cenaze omuzlardan yere indirilir. Cenaze yere indirilmedikçe oturmak mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özürsüz olarak) ayakta durmak da mekruhtur.
9. Ölünün Gömülmesi
Kabir: Kabrin boyu, ölünün boyu kadar, genişliği insan boyunun yarısı kadar, derinliği de göğsüne kadar olmak üzere kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü, kıble tarafından kabre indirilerek bu lahde koyulur. Lüzumuna göre bir veya birkaç kişi kabre inebilir.
Ölüyü lahde koyan kimse “Bismillâhi ve alâ milleti resulillâh” der. Kabir’de ölü sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek şekilde çevrilir ve dönmemesi için de arkasına toprak konur. Sonra kefenin bağı çözülür ve lahit ağaç (tahta) veya kerpiçlerle kapatılır. Kadın kabre konulurken lahit kapatılıncaya kadar kabrin üzerine bir örtü gerilir. Erkeğin kabri üzerine ise gerilmez.
Lâhit kapatıldıktan sonra el, kürek veya başka şeylerle kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir, düz bir satıh hâlinde bırakılmaz. Orada bulunanların da baş tarafından kabre üçer avuç toprak atması müstehabdır. Bir kabre içinden çıkan topraktan fazlasını atmak mekruhtur. Toprağın pekişmesi için üzerine su dökmekte sakınca yoktur.
Kadını kabre yakın mahreminin indirmesi daha iyidir. Cenazeyi gece defnetmekte bir sakınca yoksa da gündüz defnetmek daha uygundur. Bir zorunluluk olmadıkça birden fazla ölünün bir kabre defnedilmesi caiz olmaz. Zaruret hâlinde defnedilebilir. Bu durumda cenazelerin arası toprak veya kerpiçle ayrılır.
Bir kabre defnedilenler aynı cinsten ise en faziletli olan kıble tarafına getirilir. Ayrı cinsten iseler önce erkek, sonra erkek çocuğu, onun arkasına da kadın cenazesi konulur.
Ölünün kemikleri çürüyüp toprak olmadıkça kabrin açılması ve ikinci bir cenazenin defnedilmesi caiz değildir. Ancak yer bulunmaması hâlinde önceki ölünün kemikleri bir tarafa toplanır ve yeni cenaze ile bunların arasına toprak konularak defnedilir.
Ölü, kabre defnedildikten sonra başka bir yere nakledilmesi caiz değildir. Fakat başkasına ait bir yere defnedilen ölüyü, yer sahibi oradan çıkarmak isterse nakledilir. Bir kimsenin, kendisi için hazırladığı kabre, başkasının defnedilmesi, geniş yer varsa mekruhtur. Yer darlığı varsa mekruh değildir. Ancak kabri açana masrafını ödemek gerekir.
Toprağın gevşek ve ıslak olması hâlinde ölüyü tabutla kabre koymakta bir sakınca yoktur. Kabirde ölünün altına pamuk, hasır, yastık gibi şeyler koymak caiz olmaz.
Bir kimsenin, ölmeden önce kendisi için kabir hazırlaması sakıncalı olmamakla beraber, insan nerede öleceğini bilemediği için gereği yoktur. Hz. Ebu Bekir (ra.), bir adamı kabir hazırlarken görünce şöyle demiştir:
—Kendin için kabir hazırlama, kendini kabre hazırla.
Bir kimsenin ölmeden önce kefenini hazırlaması mekruh değildir.
Bir Müslümanın, ehl-i kitap (Hıristiyan veya Yahudi) olan karısı ölünce, onu ayrı bir yerde defnetmesi daha uygundur.
10. Taziye
Ölenin yakınlarına taziyede bulunmak, sabır dilemek ve Cenab-ı Hakk’ın ölüyü bağışlaması için dua ve niyazda bulunmak müstehabdır.
Taziyeleri kabul etmek için ölü yakınları üç gün süre ile evde bulunabilirler. Taziye, cenaze defnedildikten sonra yapılmalıdır. Ölü yakınlarının üzüntüsü fazla ise defnedilmeden önce de yapılabilir.
İlk gün taziyede bulunmak daha uygundur. Üç gün geçtikten sonra taziyede bulunmak mekruhtur. Çünkü bu, ölü yakınlarının üzüntüsünü yeniler. Ancak orada bulunmayıp, sonradan gelenlerin üç günden sonra da taziyede bulunmaları mekruh olmaz.
Bir defa taziyede bulunan kimsenin ikinci defa taziye yapması da mekruhtur.
Ölü yakınlarının gelenlere yemek vermesi mekruhtur. Çünkü ziyafet vermek sevinçli zamanlarda meşrudur. Burada ise üzüntü vardır. Ölenin yakınları ve komşularının ölü evine o gün ve o gece yemek götürmeleri müstehabdır.
11. Cenaze Namazı ile İlgili Meseleler
İmam, birinci tekbiri alıp cenaze namazına başladıktan sonra gelen kimse, imamın ikinci tekbirini bekler ve onunla tekbir alarak namaza başlar. İmam namazı bitirdikten sonra yetişemediği tekbiri alır. İmam, ikinci ve üçüncü tekbirleri aldıktan sonra yetişenin durumu da böyledir. İmam, dördüncü tekbiri alıp henüz selam vermeden gelen kimse de tekbir alıp namaza girer. İmam selam verdikten sonra cenaze yerinden kaldırılmadan dua okumaksızın yetişemediği üç tekbiri peş peşe alır.
Cenaze namazının tekbirleri dörttür. Tekbirlerden birinin terk edilmesi hâlinde namaz caiz olmaz. İmam, üçüncü tekbirden sonra unutarak selam verirse, dördüncü tekbiri de alır ve selamı iade eder.
İmam cenaze namazında dörtten fazla tekbir alırsa, cemaat ona uymaz, imamı bekler ve onunla selam verir. Cenaze namazında birinci tekbirden sonraki tekbirlerde eller kaldırılmaz. Cenazeler birkaç tane olduğu takdirde namazlarını ayrı ayrı kılmak daha iyidir. Böyle bir durumda hangi cenaze daha önce getirilmiş ise evvela onun namazı kılınır. Beraber getirilmişlerse önce en faziletli olanınki kılınır.
Birkaç cenazenin hepsine topluca namaz kılmak da caizdir. Böyle bir durumda cenazeler, yan yana ve bir hizada saf hâline getirilir. İmam, bunlardan en faziletlisinin önünde durur.
Cenazeler peş peşe kıbleye doğru bir saf hâlinde de olabilir. Bu durumda erkek cenazeler imamın önünde bulundurulur, sonra çocukların, daha sonra da kadınların cenazeleri konulur.
Bir kimsenin, “öldüğüm zaman beni falanca yıkasın, cenazemi falan kişi kıldırsın” diye yaptığı vasiyet hükümsüzdür. Böyle bir vasiyete uymak gerekmez.
Ölü, yıkanmadan veya namazı kılınmadan defnedildiği durumda kabrin üzerine toprak atılmışsa artık kabir bir daha açılmaz. Kabir üzerinde namazı kılınır. Kuyuya düşüp çıkarılamayan veya çöken bir binanın altında kalıp çıkarılması mümkün olmayan kimselerin de namazı bu hükümdedir. Kabir üzerine toprak atılmamış ise çıkarılıp namazı kılınır, yıkanmadan defnedilmiş ise yıkanır ve namazı daha sonra kılınır.
Kabirde ölü sağ yanı üzerine konulmamış ve yüzü kıbleye çevrilmemiş ise üzerine toprak atılmışsa artık kabir açılmaz. Eğer toprak atılmamış ise kabir açılarak ölü sağ yanı üzerine yatırılarak yüzü kıbleye çevrilir.
Namazı kılınmadan veya yıkanmadan defnedilen bir ölü, dağılmadıkça cenaze namazı kabri üzerinde kılınır. Ölünün vücudu dağılmışsa kılınmaz. Bu hususta kuvvetli kanaat ne ise ona göre amel edilir.
Cenazeyi cami içine koyarak cenaze namazını camide kılmak mekruhtur. Cenaze, caminin dışına konulup cemaatin bir kısmı imam ile beraber cenazenin yanında, bir kısmı da caminin içinde bulunursa mekruh olmaz. Cenaze namazının mezarlıkta kılınması da doğru değildir. Fakat kılındığı takdirde yeterli olur. Cadde üzerinde de cenaze namazı kılmak mekruhtur.
Anne ve babasını kasten öldüren kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Devlete karşı isyan edenler ile yol kesenler, çarpışma sırasında öldürüldükleri takdirde yıkanmaz ve cenaze namazları kılınmaz. Nitekim Hz. Ali, asilerin cenazesini yıkamamış ve namazlarını kılmamıştır. Çatışmadan sonra yakalanıp öldürülenlerin namazı kılınır. Kasten adam öldürdüğü için idam edilen kimsenin de cenaze namazı kılınır.
İntihar eden (kendini öldüren) kimsenin de cenazesi yıkanır ve namazı kılınır.
Müslüman velisinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim ölürse, Müslüman veli onu yıkayıp defneder veya ait olduğu millete teslim eder.
Anne ve babasından biri Müslümanlığı kabul eden çocuk ölürse, cenaze namazı kılınır. Çünkü din hususunda anne babadan hangisi hayırlı ise çocuk ona tabi olur.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
Ölüm öncesi ölmek üzere olan kimseye yapılacak işler:
Ölmesi yaklaşan bir kimse sağ yanı üzerine kıbleye doğru çevrilir. Sırt üstü de yatırılabilir ve mümkünse başı biraz kaldırılıp kıbleye karşı getirilir.
Bu durumda olan kişiye şehadet kelimesi hatırlatılır. Hastaya kelime-i şehadet söyle denmez, sadece yanında kelime-i şehadet getirilir. Nitekim Peygamber Efendimiz,
“Ölülerinize (yani ölmek üzere olanlara) şehadet kelimesini hatırlatınız.” buyurmuştur.137
Bu durumda olan kimseyi, akraba, dost ve komşularının ziyaret etmesi dinî bir görevdir. Hastanın harareti varsa kendisine az az su verilir ve yanında “Yasin” suresi okunur. Hasta ölünce (ağzı açık kalmasın diye) çenesi bağlanır ve gözleri kapatılır. Edep yerlerinin görünmemesi için üstüne bir örtü konduktan sonra elbiseleri çıkarılır. Şişmemek için karnının üstüne bir demir parçası konulur ve elleri yanlarına getirilir. Ölü yıkanıncaya kadar yanında Kur’an okunmaz.
1. Ölünün Yıkanması
Cenaze yıkanacağı zaman yüksekçe bir yere konur. Ağzına ve burnuna su vermeksizin abdest aldırılır. Sonra üzerine su dökülerek başı ile bedeni sabunlu ılık su ile yıkanır. Sonra sol yanına çevrilerek sağ tarafı yıkanır. Ondan sonra sağ tarafına çevrilerek de sol tarafı yıkanır. Ölü oturur duruma getirilerek karnı hafifçe bastırılır. Eğer ölüden bir şey çıkarsa yıkanıp giderilir, yeniden yıkanması ve abdest aldırılması gerekmez.
Her yıkayış üç defadan eksik olmamalı, gereksiz yere de su israf edilmemelidir. Dağılacak şekilde şişmiş ve dokunulması mümkün olmayan ölünün üzerine sadece su dökmekle yetinilir.
Cenazenin yıkandığı yer kapalı olmalı, ölüyü yıkayan ve ona yardım edenden başkası oraya girmemelidir. Ölüyü yıkayanın abdestli olması mendubdur.
Ölüyü, kendisine en yakın olan veya günahlardan sakınan ve emanete riayet eden birisinin ücretsiz olarak yıkaması iyi olur. Yıkayandan başka yıkayıcılar varsa, ölüyü yıkayan kimse ücret talep edebilirse de bu görevi ücret istemeden yapması daha sevabdır. Başka yıkayıcı yoksa görev kendisinde kaldığı için ücret istemesi caiz değildir.
Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü de kadın yıkar.
Su bulunmadığı takdirde de ölüye teyemmüm verilir.
Küçük yaştaki kız çocuğunu bir erkeğin, küçük yaştaki erkek çocuğunu da bir kadının yıkaması caizdir. Ölünün saçı ve sakalı taranmaz. Tırnak, saç ve bıyığı kesilmez, başına sarık sarılmaz. Sevgiden dolayı ölüyü öpmekte bir sakınca yoktur.
Ölü, yıkandıktan sonra bir bezle kurulanır ve kefenlenir. Başına ve sakalına güzel koku sürülür, secde yerlerine kâfur dökülür.
2. Ölünün Kefene Konulması
Kefen Üç Çeşittir:
1. Sünnet olan kefen: Bu, erkekler için gömlek, izar ve lifafe olmak üzere üç parçadır. Kadınlar için, erkeklerin kefenine başörtüsü ile göğüs üzerine bağlanan bez ilave edilmek üzere beş parçadır.
2. Kefen-i Kifaye: Erkekler için izar ve lifafe olarak iki parça, kadınlar için bunlara bir de başörtüsü ilave edilerek üç parçadır.
3. Kefen-i zaruret: Erkek ve kadın için her ne bulunursa bir kefen yeterli olup, ona sarılır. Bir zorunluluk olmadıkça tek kefenle yetinilmez.
Erkekler için üç parça olan kefen şunlardır:
1. Kamis (Gömlek): Boyundan ayaklara kadar,
2. İzar: Baştan ayağa kadar,
3. Lifafe: Baştan ayağa kadar olan bezdir (Lifafe en üste geleceği, baş ve ayak taraflarından bağlanacağı için daha uzun yapılır.).
Önce lifafe yere yayılır, onun üstüne de izar serilir, bunun üzerine de gömlek olan kamis açılarak ölünün başından geçirilip gömlek giydirilmiş hâlde izar üzerine uzatılır. İzar, önce sol tarafından, sonra sağ tarafından ölü üzerine sarılır. Bundan sonra Lifafe de aynı şekilde sarılır. Kefenin açılmasından endişe edilirse, kefen bezle bağlanır.
Kadınlar için beş parça olan kefen şunlardır:
Erkeklerde olduğu gibi,
1. Gömlek (Kamis)
2. Baştan ayağa kadar izar,
3. Baştan ayağa kadar lifafe,
fazla olarak da,
4. Göğüs üzerine bağlanan bez,
5. Başörtüsü.
Ölü kadına önce gömlek giydirilir. Sonra saçları iki örgü yapılarak gömlek üstünden göğsü üzerine konur. Bundan sonra başörtüsü yüzü ile beraber örtülür. Sonra izar sarılır, izarın üzerinden, eni göğüsten göbeğe kadar olan göğüs örtüsü bağlanıp daha sonra da lifafe sarılır.
Kefenin beyaz olması müstehabdır.
3. Cenaze Namazı
Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Ölü için duadır. Din kardeşinin günah ve kusurlarının bağışlanmasını Allah’tan dilemek, ona son vazifeyi yapmaktır.
4. Kimlerin Cenaze Namazı Kılınır?
Bir ölünün cenaze namazının kılınabilmesi için altı şartın bulunması gerekir. Bu şartlar şunlardır:
1. Ölünün Müslüman olması,
2. Temiz olması (yani yıkanıp temiz bir kefene sarılması),
3. Cemaat önünde olması,
4. Ölünün tamamı veya bedeninin yarıdan fazlası yahut başı ile beraber en az yarısının bulunması,
5. Cenaze namazını kılacak kişinin (özürlü değilse) ayakta kılması,
6. Cenazenin sabit yerde olması, omuzda veya hayvan üzerinde bulunmaması.
Canlı olarak doğan veya vücudunun ekserisi canlı olarak çıkan bir çocuk yıkanır ve cenaze namazı kılınır.
Organlarının yaratılışı tam olan veya bazı organları belli olan düşük yıkanır ve bir beze sarılarak defnedilir, namazı kılınmaz. Hiçbir organı belli olmayan bir düşük ise yıkanmaz ve üzerine de namaz kılınmaz.
Cenaze namazı farz-ı kifaye olduğundan bazı Müslümanlar bu namazı kılarsa başkalarının kılmasına gerek kalmaz. Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir erkek veya kadın cenaze namazını kılarsa farz yerine gelmiş olur. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını da bozar. Namaz kılınması mekruh olan üç vaktin dışında her zaman cenaze namazı kılınır.
Cenaze namazının rükünleri, dört tekbir ile kıyamdır. Selam vermek vacibdir. Cenaze namazında rükû ve secde yoktur.
5. Cenaze Namazının Sünnetleri
1. Namazı kıldıracak imamın ölünün göğüs hizasında durması.
2. Birinci tekbirden sonra “Sübhâneke” okumak.
3. İkinci tekbirden sonra “Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik” okumak.
4. Üçüncü tekbirden sonra dua okumak.
6. Cenaze Namazının Kılınışı
Cenaze yıkanmış ve kefene sarılmış olarak namazın kılınacağı yerde “Musalla”ya konulur. Cenaze cemaatin önünde bulunur. Namazı kıldıracak imam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat ayakta ve kıbleye karşı imamın arkasında saf bağlar. Cemaatin üç saf hâlinde olması müstehabdır.
Niyet ederken ölünün erkek veya kadın, erkek çocuğu veya kız çocuğu olduğu belirtilir.
Namazı kıldıran imam: Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya (ölü erkek ise) şu erkek için duaya” diye niyet eder.
Ölü kadın ise: “Şu kadın için duaya”
Ölü erkek çocuğu ise: Şu erkek çocuğu için duaya”
Ölü kız çocuğu ise: “Şu kız çocuğu için duaya” denilir.
İmamın arkasındaki cemaat: “Niyet ettim Allah rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya (ölü erkek ise) şu erkek için duaya, uydum imama” diye niyet eder.
Ölü kadın ise: “Şu kadın için duaya”
Ölü erkek çocuğu ise: Şu erkek çocuğu için duaya”
Ölü kız çocuğu ise: “Şu kız çocuğu için duaya” denilir.
Cemaatten biri ölünün erkek mi, kadın mı olduğunu bilmese, şöyle niyet eder: “Niyet ettim Allah rızası için imamın namazını kılacağı şu cenaze namazını kılmaya, ölü için duaya, uydum imama.”
Niyet ettikten sonra imam yüksek sesle, onun peşinden cemaat gizlice “Allâhu Ekber” diyerek birinci tekbiri alıp diğer namazlarda olduğu gibi ellerini kulak hizasına kaldırır ve göbek altına bağlar.
İmam ve cemaat gizlice Sübhâneke’yi okurlar. Sübhâneke’de diğer namazlarda okunmayan “ve celle senâük” cümlesi de okunur.
Sübhâneke okunduktan sonra eller kaldırılmadan imam açıktan, cemaat gizlice “Allâhu Ekber” diyerek ikinci tekbiri alırlar. Hem imam, hem de cemaat gizlice “Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik”i okur.
Sonra eller kaldırılmaksızın yine “Allâhu Ekber” denilerek üçüncü tekbir alınır ve cenaze duası okunur. Cenaze duasını bilmeyen onun yerine Kunut dualarını okuyabilir. Kunut dualarını da bilmeyen “Rabbenâ Âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil’ahireti haseneten ve kınâ azâbennâr” ayetini okur.
Bundan sonra eller kaldırılmadan tekrar “Allâhu Ekber” denilerek dördüncü tekbir alınır ve bir şey okunmaksızın önce baş sağ tarafa çevrilerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denilir. Sonra baş sol tarafa çevrilerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denilir ve böylece cenaze namazı bitirilmiş olur.
7. Cenaze Namazında Üçüncü Tekbirden Sonra Okunan Dualar
Her cenaze için önce şu dua okunur:
ٱَللّٰهُمَّ ٱغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا وَشَاهِدِنَا وَغَآئِبِنَا وَذَكَرِنَا وَاُنْثَانَا وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا ٱَللّٰهُمَّ مَنْ اَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَاَحْيِهِ عَلَى ٱْلاِسْلاَمِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى ٱْلاِيمَانِ
Okunuşu:
“Allâhümmeğfir lihayyinâ ve meyyitinâ ve şâhidinâ ve ğaibinâ ve zekerinâ ve ünsânâ ve sağîrinâ ve kebîrinâ.
Allâhümme men ahyeytehû minnâ fe ehyihi ale’l-İslami ve men teveffeytehû minnâ fe teveffehû ale’l-imân.”
Anlamı:
“Ya Rab! Dirimizi, ölümüzü, burada bulunanlarımızı, bulunmayanlarımızı, erkeğimizi, kadınımızı, küçüğümüzü ve büyüğümüzü bağışla.
Ya Rab! Bizden meydana gelecek yeni nesilleri İslam dini üzerine yarat! Bizden eceli gelip öldüreceklerini de iman üzere öldür.”
Bu duadan sonra cenazenin durumuna göre aşağıdaki dualardan biri daha okunur. Şöyle ki:
a) Cenaze Erkek ise Şu Dua Okunur
وَخُصَّ هٰذَا ٱلْمَيِّتَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهِ ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ
Okunuşu:
“Ve hussa hâze’l-meyyite bi’r-ravhi ve’r-râhati ve’l-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kâne muhsinen fezid fî ihsânihî ve in kâne musîen fetecâvez anhü ve lekkıhi’l-emne ve’l-büşrâ ve’l-keramete ve’z-zülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn.”
Anlamı:
“Rabbim! Bilhassa bu ölüyü, rahmete, rahatlığa, bağışlanmaya ve hoşnutluğa erdir.
Allahım! Bu ölü iyilik yapmış bir kişi ise şimdi sen de ona mükâfatını fazlasıyla ver, eğer bu ölü kötülük işlemişse cezalandırmaktan vazgeç! Günahlarını affeyle.
Bu ölüyü korktuğundan emin kıl, lütfun ile müjdele, onu ahiret şerefine ve yüksek mertebeye eriştir.
Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allahım.”
b) Cenaze Kadın ise Şu Dua Okunur
وَخُصَّ هٰذَا ٱلْمَيِّتَةَ بِٱلرَّوْحِ وَٱلرَّاحَةِ وَٱلرَّحْمَةِ وَٱلْمَغْفِرَةِ وَٱلرِّضْوَانِ ٱَللّٰهُمَّ اِنْ كَانَتْ مُحْسِنَةً فَزِدْ فِى اِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَتْ مُسِيئَةً فَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهَا ٱْلاَمْنَ وَٱلْبُشْرٰى وَٱلْكَرَامَةَ وَٱلزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ ٱلرَّاحِمِينَ
Okunuşu:
“Ve hussa hâzihi’l-meyyitete bi’r-ravhi ve’r-râheti ve’l-mağfireti ve’r-rıdvân. Allâhümme in kânet muhsineten fezid fî ihsânihâ ve in kânet musîeten fetecâvez anhâ ve lekkıhe’l-emne ve’l-büşrâ ve’l-keramete ve’z-zülfâ birahmetike yâ erhamerrâhimîn.”
Bu duanın anlamı da, erkekler için okunan duanın anlamı gibidir.
c) Cenaze Erkek Çocuğu ise Şu Dua Okunur
اَلَّلهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا وَاجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا وَاجْعَلْهُ لَنَا شَافِعاً وَمُشَفَّعًا
Okunuşu:
“Allâhümmec’alhu lenâ feretan vec’alhu lenâ ecren ve zühren vec’alhu lenâ şâfian ve müşeffeâ.”
Anlamı:
“Allahım! Bu çocuğu cennette bizi karşılayıcı ve ahiret armağanı kıl...
Allahım! Bu çocuğu bizim için şefaatçi kıl ve şefaatini makbul eyle.”
d) Cenaze Kız Çocuğu ise Şu Dua Okunur
اَلَّلهُمَّ اجْعَلْهَا لَنَا فَرَطًا وَاجْعَلْهَا لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا وَاجْعَلْهَا لَنَا شَافِعاً وَمُشَفَّعًا
Okunuşu:
“Allâhümmec’alhâ lenâ feretan vec’alhâ lenâ ecren ve zühren vec’alhâ lenâ şâfiaten ve müşeffeah.”
Bunun anlamı da, erkek çocuklar için okunan duanın anlamı gibidir.
8. Cenazenin Taşınması
Cenaze kabre götürülürken tabutun dört ayağından tutularak önce tabutun ön taraftaki sol ayağı sağ omuza, sonra arka taraftaki sol ayağı sağ omuza, sonra ön taraftaki sağ ayağı sol omuza ve arka taraftaki sağ ayağı da sol omuza konmak suretiyle nöbetleşe taşınır.
Koşmadan fakat biraz hızlı yürünür. Küçük çocuk cenazesini bir kişi elleri ile taşıyabilir.
Uygun olan, cenazenin arkasından yürümektir. Cemaatin bir kısmının cenazenin önünden gitmesi de caizdir. Cenazenin arkasından gidenlerin, Allah’ı anmak, ölünün karşılaştığı durumu ve dünyaya gelenlerin sonunun böyle olacağını düşünmekle meşgul olmaları, faydasız şeyleri konuşmaktan sakınmaları gerekir.
Cenazenin arkasından yüksek sesle zikretmek, tekbir getirmek ve Kur’an okumak caiz değildir. Kabrin yanına varıldığı zaman cenaze omuzlardan yere indirilir. Cenaze yere indirilmedikçe oturmak mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özürsüz olarak) ayakta durmak da mekruhtur.
9. Ölünün Gömülmesi
Kabir: Kabrin boyu, ölünün boyu kadar, genişliği insan boyunun yarısı kadar, derinliği de göğsüne kadar olmak üzere kazılır ve kıble tarafına ölünün konulabileceği şekilde oyularak lahit açılır. Ölü, kıble tarafından kabre indirilerek bu lahde koyulur. Lüzumuna göre bir veya birkaç kişi kabre inebilir.
Ölüyü lahde koyan kimse “Bismillâhi ve alâ milleti resulillâh” der. Kabir’de ölü sağ yanına ve yüzü kıbleye gelecek şekilde çevrilir ve dönmemesi için de arkasına toprak konur. Sonra kefenin bağı çözülür ve lahit ağaç (tahta) veya kerpiçlerle kapatılır. Kadın kabre konulurken lahit kapatılıncaya kadar kabrin üzerine bir örtü gerilir. Erkeğin kabri üzerine ise gerilmez.
Lâhit kapatıldıktan sonra el, kürek veya başka şeylerle kabre toprak dökülerek doldurulur ve kabir balık sırtı şeklinde yerden bir karış veya daha fazla yükseltilir, düz bir satıh hâlinde bırakılmaz. Orada bulunanların da baş tarafından kabre üçer avuç toprak atması müstehabdır. Bir kabre içinden çıkan topraktan fazlasını atmak mekruhtur. Toprağın pekişmesi için üzerine su dökmekte sakınca yoktur.
Kadını kabre yakın mahreminin indirmesi daha iyidir. Cenazeyi gece defnetmekte bir sakınca yoksa da gündüz defnetmek daha uygundur. Bir zorunluluk olmadıkça birden fazla ölünün bir kabre defnedilmesi caiz olmaz. Zaruret hâlinde defnedilebilir. Bu durumda cenazelerin arası toprak veya kerpiçle ayrılır.
Bir kabre defnedilenler aynı cinsten ise en faziletli olan kıble tarafına getirilir. Ayrı cinsten iseler önce erkek, sonra erkek çocuğu, onun arkasına da kadın cenazesi konulur.
Ölünün kemikleri çürüyüp toprak olmadıkça kabrin açılması ve ikinci bir cenazenin defnedilmesi caiz değildir. Ancak yer bulunmaması hâlinde önceki ölünün kemikleri bir tarafa toplanır ve yeni cenaze ile bunların arasına toprak konularak defnedilir.
Ölü, kabre defnedildikten sonra başka bir yere nakledilmesi caiz değildir. Fakat başkasına ait bir yere defnedilen ölüyü, yer sahibi oradan çıkarmak isterse nakledilir. Bir kimsenin, kendisi için hazırladığı kabre, başkasının defnedilmesi, geniş yer varsa mekruhtur. Yer darlığı varsa mekruh değildir. Ancak kabri açana masrafını ödemek gerekir.
Toprağın gevşek ve ıslak olması hâlinde ölüyü tabutla kabre koymakta bir sakınca yoktur. Kabirde ölünün altına pamuk, hasır, yastık gibi şeyler koymak caiz olmaz.
Bir kimsenin, ölmeden önce kendisi için kabir hazırlaması sakıncalı olmamakla beraber, insan nerede öleceğini bilemediği için gereği yoktur. Hz. Ebu Bekir (ra.), bir adamı kabir hazırlarken görünce şöyle demiştir:
—Kendin için kabir hazırlama, kendini kabre hazırla.
Bir kimsenin ölmeden önce kefenini hazırlaması mekruh değildir.
Bir Müslümanın, ehl-i kitap (Hıristiyan veya Yahudi) olan karısı ölünce, onu ayrı bir yerde defnetmesi daha uygundur.
10. Taziye
Ölenin yakınlarına taziyede bulunmak, sabır dilemek ve Cenab-ı Hakk’ın ölüyü bağışlaması için dua ve niyazda bulunmak müstehabdır.
Taziyeleri kabul etmek için ölü yakınları üç gün süre ile evde bulunabilirler. Taziye, cenaze defnedildikten sonra yapılmalıdır. Ölü yakınlarının üzüntüsü fazla ise defnedilmeden önce de yapılabilir.
İlk gün taziyede bulunmak daha uygundur. Üç gün geçtikten sonra taziyede bulunmak mekruhtur. Çünkü bu, ölü yakınlarının üzüntüsünü yeniler. Ancak orada bulunmayıp, sonradan gelenlerin üç günden sonra da taziyede bulunmaları mekruh olmaz.
Bir defa taziyede bulunan kimsenin ikinci defa taziye yapması da mekruhtur.
Ölü yakınlarının gelenlere yemek vermesi mekruhtur. Çünkü ziyafet vermek sevinçli zamanlarda meşrudur. Burada ise üzüntü vardır. Ölenin yakınları ve komşularının ölü evine o gün ve o gece yemek götürmeleri müstehabdır.
11. Cenaze Namazı ile İlgili Meseleler
İmam, birinci tekbiri alıp cenaze namazına başladıktan sonra gelen kimse, imamın ikinci tekbirini bekler ve onunla tekbir alarak namaza başlar. İmam namazı bitirdikten sonra yetişemediği tekbiri alır. İmam, ikinci ve üçüncü tekbirleri aldıktan sonra yetişenin durumu da böyledir. İmam, dördüncü tekbiri alıp henüz selam vermeden gelen kimse de tekbir alıp namaza girer. İmam selam verdikten sonra cenaze yerinden kaldırılmadan dua okumaksızın yetişemediği üç tekbiri peş peşe alır.
Cenaze namazının tekbirleri dörttür. Tekbirlerden birinin terk edilmesi hâlinde namaz caiz olmaz. İmam, üçüncü tekbirden sonra unutarak selam verirse, dördüncü tekbiri de alır ve selamı iade eder.
İmam cenaze namazında dörtten fazla tekbir alırsa, cemaat ona uymaz, imamı bekler ve onunla selam verir. Cenaze namazında birinci tekbirden sonraki tekbirlerde eller kaldırılmaz. Cenazeler birkaç tane olduğu takdirde namazlarını ayrı ayrı kılmak daha iyidir. Böyle bir durumda hangi cenaze daha önce getirilmiş ise evvela onun namazı kılınır. Beraber getirilmişlerse önce en faziletli olanınki kılınır.
Birkaç cenazenin hepsine topluca namaz kılmak da caizdir. Böyle bir durumda cenazeler, yan yana ve bir hizada saf hâline getirilir. İmam, bunlardan en faziletlisinin önünde durur.
Cenazeler peş peşe kıbleye doğru bir saf hâlinde de olabilir. Bu durumda erkek cenazeler imamın önünde bulundurulur, sonra çocukların, daha sonra da kadınların cenazeleri konulur.
Bir kimsenin, “öldüğüm zaman beni falanca yıkasın, cenazemi falan kişi kıldırsın” diye yaptığı vasiyet hükümsüzdür. Böyle bir vasiyete uymak gerekmez.
Ölü, yıkanmadan veya namazı kılınmadan defnedildiği durumda kabrin üzerine toprak atılmışsa artık kabir bir daha açılmaz. Kabir üzerinde namazı kılınır. Kuyuya düşüp çıkarılamayan veya çöken bir binanın altında kalıp çıkarılması mümkün olmayan kimselerin de namazı bu hükümdedir. Kabir üzerine toprak atılmamış ise çıkarılıp namazı kılınır, yıkanmadan defnedilmiş ise yıkanır ve namazı daha sonra kılınır.
Kabirde ölü sağ yanı üzerine konulmamış ve yüzü kıbleye çevrilmemiş ise üzerine toprak atılmışsa artık kabir açılmaz. Eğer toprak atılmamış ise kabir açılarak ölü sağ yanı üzerine yatırılarak yüzü kıbleye çevrilir.
Namazı kılınmadan veya yıkanmadan defnedilen bir ölü, dağılmadıkça cenaze namazı kabri üzerinde kılınır. Ölünün vücudu dağılmışsa kılınmaz. Bu hususta kuvvetli kanaat ne ise ona göre amel edilir.
Cenazeyi cami içine koyarak cenaze namazını camide kılmak mekruhtur. Cenaze, caminin dışına konulup cemaatin bir kısmı imam ile beraber cenazenin yanında, bir kısmı da caminin içinde bulunursa mekruh olmaz. Cenaze namazının mezarlıkta kılınması da doğru değildir. Fakat kılındığı takdirde yeterli olur. Cadde üzerinde de cenaze namazı kılmak mekruhtur.
Anne ve babasını kasten öldüren kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Devlete karşı isyan edenler ile yol kesenler, çarpışma sırasında öldürüldükleri takdirde yıkanmaz ve cenaze namazları kılınmaz. Nitekim Hz. Ali, asilerin cenazesini yıkamamış ve namazlarını kılmamıştır. Çatışmadan sonra yakalanıp öldürülenlerin namazı kılınır. Kasten adam öldürdüğü için idam edilen kimsenin de cenaze namazı kılınır.
İntihar eden (kendini öldüren) kimsenin de cenazesi yıkanır ve namazı kılınır.
Müslüman velisinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim ölürse, Müslüman veli onu yıkayıp defneder veya ait olduğu millete teslim eder.
Anne ve babasından biri Müslümanlığı kabul eden çocuk ölürse, cenaze namazı kılınır. Çünkü din hususunda anne babadan hangisi hayırlı ise çocuk ona tabi olur.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
S) Cuma Namazı
Cuma, Müslümanlar için mübarek bir gündür. Cuma namazı, şartlarını taşıyan kimselere farz-ı ayndır. Farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey İman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”120
Abdest alıp camiye giden ve cuma namazını kılanlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ثُمَّ أَتَى الْجُمُعَةَ فَاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ وَزِيَادَةُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ
“Bir kimse güzelce abdest aldıktan sonra Cumaya gelir, susarak hutbeyi dinlerse, üç gün fazlasıyla bu cumadan diğer cumaya kadar olan zaman içindeki günahları bağışlanır.”121
Cuma namazını terk edenler hakkında Peygamber Efendimiz çok önemli bir uyarıda bulunmuştur. Ebû Hüreyre ve Abdullah b. Ömer, Peygamberimizin minber üzerinde şöyle buyurduğunu işittiklerini söylediler:
لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ
“Herhangi bir cemaat ya cuma namazını terk etmekten sakınsınlar yahut da Allah Teala onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.”122
Cuma günü Müslümanlar için bir bayramdır. Bugün, yıkanıp temizlenmek, tırnakları kesmek, dişleri fırçalamak, güzel koku sürünmek, iyi ve temiz elbiseleri giyerek camiye gitmek müstehabdır. Ezan okununca, cuma namazı kılmakla mükellef olanların işlerini bırakıp hemen camiye gitmeleri gerekir.
Cuma namazının bir kimseye farz olması için Müslüman olmak, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmaktan başka birtakım şartların daha bulunması lazımdır.
Bunlar, cumanın farz olmasının şartları ile cumanın sahih olmasının şartları olmak üzere iki çeşittir.
1. Cuma Namazının Farz olmasının Şartları
Bir kimseye cuma namazının farz olması için o kimsede altı şartın bulunması gerekir:
1. Erkek olmak,
2. Hür olmak,
3. Mukim olmak,
4. Sağlıklı olmak,
5. Kör olmamak,
6. Ayakları sağlam olmak.
Bu şartlar kendisinde olmayan kimseye cuma namazı farz değildir.
Buna göre, kadınlara, hürriyeti elinde olmayanlara, yolculara, hastalara, iki gözü kör olanlara, ayakları olmayan kötürümlere cuma namazı farz değildir. Ancak bu durumda olanlar, camiye gidip cumayı kılarlarsa namazları sahih olur ve o günün öğle namazının yerine geçer.
Kendilerine cuma namazı farz olmayan hasta ve yolcunun cuma namazı kıldırması caizdir.
Hastaya bakan bir kimse, bırakıp cumaya gittiği takdirde hastanın zarar görmesinden korkarsa cumaya gitmeyebilir.
Camiye gidemeyecek durumda hasta olanlar ile camiye gittiği takdirde hastalığının artmasından veya iyileşmesinin gecikeceğinden korkanlara da cuma namazı farz değildir. Yürüyemeyecek derecede düşkün ihtiyarlar da böyledir.
Bir ayağı kesik veya felçli olup da zorlanmadan yürüyebilen cumaya gider, yürüyemeyen ise gitmez.
2. Cuma Namazının Sahih Olmasının Şartları
Bu şartlar da altıdır:
1. Cuma namazı kılınan yerin şehir veya şehir hükmünde olması.
2. Cuma namazını devletçe görevlendirilen bir kişinin kıldırması.
Büyük bir toplulukla eda edilen cuma namazını kıldırmak isteyen kişiler arasında, biri “ben kıldıracağım”, diğeri “ben kıldıracağım” diye anlaşmazlık çıkabileceği gibi, bir grup bir kişiyi öne sürerken diğer bir grup da başkasını öne sürmeye çalışabilir. Namazın vakit içinde hangi saatte kılınacağı hususunda da anlaşmazlığa düşebilirler.
Bu sebeple, cuma kıldırmak yüzünden Müslümanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara yol açmamak ve düzeni sağlamak için cumayı kıldıranın, devletçe görevlendirilen bir kişi olması gerekir.
Herhangi bir sebeple izin almak mümkün olmadığı takdirde Müslümanlar, bir kişi üzerinde birlik yaparsa o kişinin kıldırdığı cuma namazı da zarurete binaen caiz olduğu gibi, yöneticileri Müslüman olmayan yerlerde de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir.123
3. Cuma namazının öğle vaktinde kılınması.
Öğle vakti girmeden cuma namazı kılınamayacağı gibi, öğle vakti çıktıktan sonra da sahih olmaz.
4. Namazdan önce hutbe okunması.
Hutbenin, bir kişi bile olsa cemaat huzurunda okunması gerekir. Cemaatin hasta veya misafir olması da yeterlidir. Başka cemaat bulunmayıp sadece kadın veya çocuk bulunması hâlinde hutbe sahih olmaz.
5. Cuma kılınan yerin herkese açık olması.
Çünkü cuma namazı İslam’ın şiarından ve dinin özelliklerindendir. Bu sebeple açıktan kılınması lazımdır.
İmam namaz kılınan yerin kapısını kilitlese cuma namazı caiz olmaz. Diğer insanların girmesine izin verilirse caiz olur. Bir kalenin kapısını düşman tehlikesi sebebiyle kilitlemek zarar vermez.
6. İmamdan başka en az üç kişi cemaat bulunması.
Hutbe okunurken hazır olan cemaat gider ve hutbe okunduktan sonra başka bir cemaat gelirse cuma namazı yine sahih olur. Cemaatin hasta ve yolculardan olması da caizdir. Çünkü bunlar imam olabildiklerine göre cemaat da olabilirler.
Ancak, başka cemaat bulunmayıp da, cemaat sadece kadın veya çocuklardan meydana gelirse, bunlarla cuma namazı caiz olmaz. Çünkü bunlar imamlık yapamaz. Hatta iki erkekle bir kadın veya bir çocuğun bulunması hâlinde de cuma namazı sahih olmaz.
3. Hutbe
Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakk’ı zikretmekten ibarettir. Arapçadan başka bir dil ile de olabilir.
Allah’a hamd, tesbih ve tekbir getirmekle hutbenin farzı yerine getirilmiş olur, fakat sünnet terk edildiği için mekruhtur.
Hutbenin sahih olmasının şartları
a) Hutbenin namazdan önce okunması,
b) Hutbe kastıyla okunması,
c) Vakit içinde olması,
d) Hutbe okunurken cemaatten en az bir kişinin bulunması,
e) Bu kişinin kendisi ile cuma namazı kılınır bir kimse olması,
f) Hutbe ile namazın, namaza münafi bir iş ile ayrılmaması (yemek, içmek gibi).
Hutbe ikidir, araları hafif bir oturuş ile ayrılır. Her birinde Allah’a hamdedilir. Kelime-i şehadet okunur ve salavat-ı şerife getirilir. Birinci hutbede ayet okunarak vaaz ve nasihat yapılır. İkinci hutbede Müminlere dua edilir.
a) Hutbenin Sünnetleri
1. Hatibin, hutbeden önce minber tarafında bulunması,
2. Minbere çıkınca oturması,
3. Ezanın hatibin huzurunda okunması,
4. Ezan okunduktan sonra hatibin her iki hutbeyi ayakta okuması (Özürsüz, hutbeyi oturarak veya yaslanarak okumak mekruhtur.).
5. Hutbeyi cemaate karşı okumak,
6. Hutbeye —gizlice Eûzü Besmele çektikten sonra— Allah’a hamd ederek başlamak, şehadet kelimelerini okumak ve Peygamberimize salavat getirmek.
7. Vaz ve nasihat etmek,
8. Kur’an’dan bir ayet okumak,
9. İki hutbe okumak ve iki hutbenin arasında üç ayet okuyacak miktardan fazla olmamak üzere oturmak,
10. İkinci hutbeye de Allah’a hamd ve Peygamberimize salavat getirerek başlamak,
11. Müslümanlara mağfiret, yardım ve afiyetle dua etmek,
12. İkinci hutbede, sesini birinci hutbeden biraz daha alçaltmak,
13. Her iki hutbeyi de fazla uzatmamak.
14. Hutbe bitince ikamet getirmek.
Hutbe okunurken konuşmak mekruh olduğu gibi, konuşana susmasını söylemek de mekruhtur.
Hatibin minbere çıkışından itibaren cumanın farzı kılınıncaya kadar, konuşmak, konuşana sus demek, Kur’an okumak, salat ve selam getirmek, (Peygamberimize salat ve selam getirilmesi gereken durum olursa, bunu içinden getirir) tesbih çekmek, verilen selamı almak, yemek ve içmek gibi hutbeyi dinlemeye engel olan şeyler mekruhtur. Görülen bir yanlışı baş, göz ve el işareti ile düzeltmeye çalışmak mekruh değildir. Hutbe okunurken namaz kılmak da mekruhtur. Hatip minbere çıkmadan önce cumanın ilk sünnetine başlayan kimse, hatip henüz hutbeyi okumaya başlamamış ise vaciblerini yerine getirerek namazı hemen tamamlamalıdır. Hutbe okunurken istediği gibi oturulabilir, ancak namazda oturur gibi oturmak müstehabdır.
Bir özür sebebiyle cuma namazına gidemeyenlerin (hasta, yolcu ve hapiste olan kimseler gibi) cuma günü öğle namazını, cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehabdır. Cumadan önce kılmaları ise mekruhtur.
Bir özürden dolayı cumaya gidemeyen veya özürsüz olarak gitmeyenlerin cuma günü, cuma kılınan yerde öğle namazını cemaatle kılmaları mekruhtur. Cuma kılınmayan köy ve kırlarda ise mekruh değildir.
Cuma namazında imama ikinci rekâtın oturuşunda yetişen kimse, imam selam verdikten sonra cumayı tamamlar ve cumaya yetişmiş sayılır.
4. Cuma Namazının Kılınışı
Cuma namazı, dördü ilk sünnet, ikisi farz ve dördü de son sünnet olmak üzere on rekâttır.
Cuma günü öğle vakti ezan okunduktan sonra, önce dört rekât olan ilk sünneti kılınır. Bunun niyeti şöyledir: “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü cuma namazının ilk sünnetini kılmaya.”
Cumanın ilk sünnetinin kılınışı, aynen öğle namazının dört rekât sünneti gibidir. Sünnet kılındıktan sonra hatip minbere çıkar ve oturur. Bundan sonra camiin içinde bir ezan daha okunur. Hutbe bitince ikamet getirilir ve cumanın iki rekât farzı cemaatle kılınır. İmamın arkasındaki cemaat şöyle niyet eder: “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü cuma namazının farzını kılmaya, uydum imama.”
Farzdan sonra cumanın dört rekât son sünneti kılınır. Bunun kılınışı da cumanın ilk sünneti gibidir. Niyeti şöyledir: “Niyet ettim Allah rızası için cumanın son sünnetini kılmaya.”
Cuma namazı böylece tamamlanmış olur.
5. Zuhr-i Âhir namazı
Bir yerleşim yerinde birden fazla camide cuma namazı kılınıp kılınamayacağı konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüşler vardır. Hanefi mezhebinde kabul edilen görüş, bir yerleşim yerinde birden fazla camide kılınan cumanın sahih olmasıdır.
Ancak İmam Ebû Yûsuf’a göre cuma namazı bir yerde sadece bir camide, şehrin büyük olması veya ortasından nehir geçmesi hâlinde ancak iki camide kılınabilir.
Şafiiler ise “ihtiyaç yoksa sadece bir camide kılınabilir” diyor. Bu imamlara göre, bir yerde birden fazla cuma namazı kılındığı takdirde namaza ilk önce başlayanların namazı sahih olur, sonraya kalanların namazı sahih olmaz. Hepsinin beraber kılması ve hangisinin ilk önce kıldığının şüpheli olması hâlinde ise hiçbirinin namazı sahih olmaz.
Bu durumda cumanın şartlarından biri kaçırılmış ve cuma namazının caiz olması şüpheli hâle gelmiştir.
Bu görüşte olanlar, cumanın sahih olmaması ihtimaline karşı ihtiyaten vaktin farzını kılmak maksadıyla “Zuhr-i Âhir” adıyla dört rekât namaz kılınmasını gerekli görmüşlerdir.
Birden fazla camide kılınan cuma namazlarının sahih olduğu ve bu sebeple Zuhr-i Âhir kılmaya gerek olmadığı görüşünde olanlar: “Cuma’dan sonra ‘Zuhr-i Âhir’ kılmak ihtiyat değildir. Asıl ihtiyat, iki delilden en kuvvetlisi hangisi ise onunla amel etmektir. Bu meselede en kuvvetli delil, birden fazla camide cuma namazı kılmanın caiz olmasıdır” demişlerdir.
Bu durumda cuma namazı caiz olup, öğle namazının yerine geçtiğine göre, o gün ayrıca öğle namazını kılmaya gerek yoktur.
Bu iki görüşten herhangi biri ile amel etmek caizdir. Bu sebeple, cuma namazını kılan bir kimse, cumadan sonra “Zuhr-i Âhir = son öğle” niyetiyle dört rekât daha namaz kılmak mecburiyetinde değildir. Çünkü cuma namazı öğle namazının yerine geçtiğinden o gün ayrıca öğle namazı kılınmaz. Bununla beraber “Zuhr-i Âhir” kılmaya bir engel de yoktur. Dileyen dört rekât “Zuhr-i Âhir=son öğle” ile iki rekât da vakit sünneti kılar.
Zuhr-i Âhir namazına, “Niyet ettim Allah rızası için vaktine yetişip henüz kılamadığım son öğle namazını kılmaya” diye niyet edilir. Bu son öğle namazı, öğlenin dört rekât farzı gibi kılınmakla beraber, sünnetlerde olduğu gibi dört rekâtın hepsinde Fâtiha’dan sonra sure okunması daha iyi olur.
İki rekâtlı vakit sünnetine de şöyle niyet edilir: “Niyet ettim Allah rızası için vaktin sünnetini kılmaya.” Bu namaz da sabah namazının sünneti gibi kılınır.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
Cuma, Müslümanlar için mübarek bir gündür. Cuma namazı, şartlarını taşıyan kimselere farz-ı ayndır. Farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا نُودِيَ لِلصَّلٰوةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
“Ey İman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”120
Abdest alıp camiye giden ve cuma namazını kılanlar hakkında Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ثُمَّ أَتَى الْجُمُعَةَ فَاسْتَمَعَ وَأَنْصَتَ غُفِرَ لَهُ مَا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجُمُعَةِ وَزِيَادَةُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ
“Bir kimse güzelce abdest aldıktan sonra Cumaya gelir, susarak hutbeyi dinlerse, üç gün fazlasıyla bu cumadan diğer cumaya kadar olan zaman içindeki günahları bağışlanır.”121
Cuma namazını terk edenler hakkında Peygamber Efendimiz çok önemli bir uyarıda bulunmuştur. Ebû Hüreyre ve Abdullah b. Ömer, Peygamberimizin minber üzerinde şöyle buyurduğunu işittiklerini söylediler:
لَيَنْتَهِيَنَّ أَقْوَامٌ عَنْ وَدْعِهِمُ الْجُمُعَاتِ أَوْ لَيَخْتِمَنَّ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ ثُمَّ لَيَكُونُنَّ مِنَ الْغَافِلِينَ
“Herhangi bir cemaat ya cuma namazını terk etmekten sakınsınlar yahut da Allah Teala onların kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.”122
Cuma günü Müslümanlar için bir bayramdır. Bugün, yıkanıp temizlenmek, tırnakları kesmek, dişleri fırçalamak, güzel koku sürünmek, iyi ve temiz elbiseleri giyerek camiye gitmek müstehabdır. Ezan okununca, cuma namazı kılmakla mükellef olanların işlerini bırakıp hemen camiye gitmeleri gerekir.
Cuma namazının bir kimseye farz olması için Müslüman olmak, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmaktan başka birtakım şartların daha bulunması lazımdır.
Bunlar, cumanın farz olmasının şartları ile cumanın sahih olmasının şartları olmak üzere iki çeşittir.
1. Cuma Namazının Farz olmasının Şartları
Bir kimseye cuma namazının farz olması için o kimsede altı şartın bulunması gerekir:
1. Erkek olmak,
2. Hür olmak,
3. Mukim olmak,
4. Sağlıklı olmak,
5. Kör olmamak,
6. Ayakları sağlam olmak.
Bu şartlar kendisinde olmayan kimseye cuma namazı farz değildir.
Buna göre, kadınlara, hürriyeti elinde olmayanlara, yolculara, hastalara, iki gözü kör olanlara, ayakları olmayan kötürümlere cuma namazı farz değildir. Ancak bu durumda olanlar, camiye gidip cumayı kılarlarsa namazları sahih olur ve o günün öğle namazının yerine geçer.
Kendilerine cuma namazı farz olmayan hasta ve yolcunun cuma namazı kıldırması caizdir.
Hastaya bakan bir kimse, bırakıp cumaya gittiği takdirde hastanın zarar görmesinden korkarsa cumaya gitmeyebilir.
Camiye gidemeyecek durumda hasta olanlar ile camiye gittiği takdirde hastalığının artmasından veya iyileşmesinin gecikeceğinden korkanlara da cuma namazı farz değildir. Yürüyemeyecek derecede düşkün ihtiyarlar da böyledir.
Bir ayağı kesik veya felçli olup da zorlanmadan yürüyebilen cumaya gider, yürüyemeyen ise gitmez.
2. Cuma Namazının Sahih Olmasının Şartları
Bu şartlar da altıdır:
1. Cuma namazı kılınan yerin şehir veya şehir hükmünde olması.
2. Cuma namazını devletçe görevlendirilen bir kişinin kıldırması.
Büyük bir toplulukla eda edilen cuma namazını kıldırmak isteyen kişiler arasında, biri “ben kıldıracağım”, diğeri “ben kıldıracağım” diye anlaşmazlık çıkabileceği gibi, bir grup bir kişiyi öne sürerken diğer bir grup da başkasını öne sürmeye çalışabilir. Namazın vakit içinde hangi saatte kılınacağı hususunda da anlaşmazlığa düşebilirler.
Bu sebeple, cuma kıldırmak yüzünden Müslümanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara yol açmamak ve düzeni sağlamak için cumayı kıldıranın, devletçe görevlendirilen bir kişi olması gerekir.
Herhangi bir sebeple izin almak mümkün olmadığı takdirde Müslümanlar, bir kişi üzerinde birlik yaparsa o kişinin kıldırdığı cuma namazı da zarurete binaen caiz olduğu gibi, yöneticileri Müslüman olmayan yerlerde de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir.123
3. Cuma namazının öğle vaktinde kılınması.
Öğle vakti girmeden cuma namazı kılınamayacağı gibi, öğle vakti çıktıktan sonra da sahih olmaz.
4. Namazdan önce hutbe okunması.
Hutbenin, bir kişi bile olsa cemaat huzurunda okunması gerekir. Cemaatin hasta veya misafir olması da yeterlidir. Başka cemaat bulunmayıp sadece kadın veya çocuk bulunması hâlinde hutbe sahih olmaz.
5. Cuma kılınan yerin herkese açık olması.
Çünkü cuma namazı İslam’ın şiarından ve dinin özelliklerindendir. Bu sebeple açıktan kılınması lazımdır.
İmam namaz kılınan yerin kapısını kilitlese cuma namazı caiz olmaz. Diğer insanların girmesine izin verilirse caiz olur. Bir kalenin kapısını düşman tehlikesi sebebiyle kilitlemek zarar vermez.
6. İmamdan başka en az üç kişi cemaat bulunması.
Hutbe okunurken hazır olan cemaat gider ve hutbe okunduktan sonra başka bir cemaat gelirse cuma namazı yine sahih olur. Cemaatin hasta ve yolculardan olması da caizdir. Çünkü bunlar imam olabildiklerine göre cemaat da olabilirler.
Ancak, başka cemaat bulunmayıp da, cemaat sadece kadın veya çocuklardan meydana gelirse, bunlarla cuma namazı caiz olmaz. Çünkü bunlar imamlık yapamaz. Hatta iki erkekle bir kadın veya bir çocuğun bulunması hâlinde de cuma namazı sahih olmaz.
3. Hutbe
Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakk’ı zikretmekten ibarettir. Arapçadan başka bir dil ile de olabilir.
Allah’a hamd, tesbih ve tekbir getirmekle hutbenin farzı yerine getirilmiş olur, fakat sünnet terk edildiği için mekruhtur.
Hutbenin sahih olmasının şartları
a) Hutbenin namazdan önce okunması,
b) Hutbe kastıyla okunması,
c) Vakit içinde olması,
d) Hutbe okunurken cemaatten en az bir kişinin bulunması,
e) Bu kişinin kendisi ile cuma namazı kılınır bir kimse olması,
f) Hutbe ile namazın, namaza münafi bir iş ile ayrılmaması (yemek, içmek gibi).
Hutbe ikidir, araları hafif bir oturuş ile ayrılır. Her birinde Allah’a hamdedilir. Kelime-i şehadet okunur ve salavat-ı şerife getirilir. Birinci hutbede ayet okunarak vaaz ve nasihat yapılır. İkinci hutbede Müminlere dua edilir.
a) Hutbenin Sünnetleri
1. Hatibin, hutbeden önce minber tarafında bulunması,
2. Minbere çıkınca oturması,
3. Ezanın hatibin huzurunda okunması,
4. Ezan okunduktan sonra hatibin her iki hutbeyi ayakta okuması (Özürsüz, hutbeyi oturarak veya yaslanarak okumak mekruhtur.).
5. Hutbeyi cemaate karşı okumak,
6. Hutbeye —gizlice Eûzü Besmele çektikten sonra— Allah’a hamd ederek başlamak, şehadet kelimelerini okumak ve Peygamberimize salavat getirmek.
7. Vaz ve nasihat etmek,
8. Kur’an’dan bir ayet okumak,
9. İki hutbe okumak ve iki hutbenin arasında üç ayet okuyacak miktardan fazla olmamak üzere oturmak,
10. İkinci hutbeye de Allah’a hamd ve Peygamberimize salavat getirerek başlamak,
11. Müslümanlara mağfiret, yardım ve afiyetle dua etmek,
12. İkinci hutbede, sesini birinci hutbeden biraz daha alçaltmak,
13. Her iki hutbeyi de fazla uzatmamak.
14. Hutbe bitince ikamet getirmek.
Hutbe okunurken konuşmak mekruh olduğu gibi, konuşana susmasını söylemek de mekruhtur.
Hatibin minbere çıkışından itibaren cumanın farzı kılınıncaya kadar, konuşmak, konuşana sus demek, Kur’an okumak, salat ve selam getirmek, (Peygamberimize salat ve selam getirilmesi gereken durum olursa, bunu içinden getirir) tesbih çekmek, verilen selamı almak, yemek ve içmek gibi hutbeyi dinlemeye engel olan şeyler mekruhtur. Görülen bir yanlışı baş, göz ve el işareti ile düzeltmeye çalışmak mekruh değildir. Hutbe okunurken namaz kılmak da mekruhtur. Hatip minbere çıkmadan önce cumanın ilk sünnetine başlayan kimse, hatip henüz hutbeyi okumaya başlamamış ise vaciblerini yerine getirerek namazı hemen tamamlamalıdır. Hutbe okunurken istediği gibi oturulabilir, ancak namazda oturur gibi oturmak müstehabdır.
Bir özür sebebiyle cuma namazına gidemeyenlerin (hasta, yolcu ve hapiste olan kimseler gibi) cuma günü öğle namazını, cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehabdır. Cumadan önce kılmaları ise mekruhtur.
Bir özürden dolayı cumaya gidemeyen veya özürsüz olarak gitmeyenlerin cuma günü, cuma kılınan yerde öğle namazını cemaatle kılmaları mekruhtur. Cuma kılınmayan köy ve kırlarda ise mekruh değildir.
Cuma namazında imama ikinci rekâtın oturuşunda yetişen kimse, imam selam verdikten sonra cumayı tamamlar ve cumaya yetişmiş sayılır.
4. Cuma Namazının Kılınışı
Cuma namazı, dördü ilk sünnet, ikisi farz ve dördü de son sünnet olmak üzere on rekâttır.
Cuma günü öğle vakti ezan okunduktan sonra, önce dört rekât olan ilk sünneti kılınır. Bunun niyeti şöyledir: “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü cuma namazının ilk sünnetini kılmaya.”
Cumanın ilk sünnetinin kılınışı, aynen öğle namazının dört rekât sünneti gibidir. Sünnet kılındıktan sonra hatip minbere çıkar ve oturur. Bundan sonra camiin içinde bir ezan daha okunur. Hutbe bitince ikamet getirilir ve cumanın iki rekât farzı cemaatle kılınır. İmamın arkasındaki cemaat şöyle niyet eder: “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü cuma namazının farzını kılmaya, uydum imama.”
Farzdan sonra cumanın dört rekât son sünneti kılınır. Bunun kılınışı da cumanın ilk sünneti gibidir. Niyeti şöyledir: “Niyet ettim Allah rızası için cumanın son sünnetini kılmaya.”
Cuma namazı böylece tamamlanmış olur.
5. Zuhr-i Âhir namazı
Bir yerleşim yerinde birden fazla camide cuma namazı kılınıp kılınamayacağı konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüşler vardır. Hanefi mezhebinde kabul edilen görüş, bir yerleşim yerinde birden fazla camide kılınan cumanın sahih olmasıdır.
Ancak İmam Ebû Yûsuf’a göre cuma namazı bir yerde sadece bir camide, şehrin büyük olması veya ortasından nehir geçmesi hâlinde ancak iki camide kılınabilir.
Şafiiler ise “ihtiyaç yoksa sadece bir camide kılınabilir” diyor. Bu imamlara göre, bir yerde birden fazla cuma namazı kılındığı takdirde namaza ilk önce başlayanların namazı sahih olur, sonraya kalanların namazı sahih olmaz. Hepsinin beraber kılması ve hangisinin ilk önce kıldığının şüpheli olması hâlinde ise hiçbirinin namazı sahih olmaz.
Bu durumda cumanın şartlarından biri kaçırılmış ve cuma namazının caiz olması şüpheli hâle gelmiştir.
Bu görüşte olanlar, cumanın sahih olmaması ihtimaline karşı ihtiyaten vaktin farzını kılmak maksadıyla “Zuhr-i Âhir” adıyla dört rekât namaz kılınmasını gerekli görmüşlerdir.
Birden fazla camide kılınan cuma namazlarının sahih olduğu ve bu sebeple Zuhr-i Âhir kılmaya gerek olmadığı görüşünde olanlar: “Cuma’dan sonra ‘Zuhr-i Âhir’ kılmak ihtiyat değildir. Asıl ihtiyat, iki delilden en kuvvetlisi hangisi ise onunla amel etmektir. Bu meselede en kuvvetli delil, birden fazla camide cuma namazı kılmanın caiz olmasıdır” demişlerdir.
Bu durumda cuma namazı caiz olup, öğle namazının yerine geçtiğine göre, o gün ayrıca öğle namazını kılmaya gerek yoktur.
Bu iki görüşten herhangi biri ile amel etmek caizdir. Bu sebeple, cuma namazını kılan bir kimse, cumadan sonra “Zuhr-i Âhir = son öğle” niyetiyle dört rekât daha namaz kılmak mecburiyetinde değildir. Çünkü cuma namazı öğle namazının yerine geçtiğinden o gün ayrıca öğle namazı kılınmaz. Bununla beraber “Zuhr-i Âhir” kılmaya bir engel de yoktur. Dileyen dört rekât “Zuhr-i Âhir=son öğle” ile iki rekât da vakit sünneti kılar.
Zuhr-i Âhir namazına, “Niyet ettim Allah rızası için vaktine yetişip henüz kılamadığım son öğle namazını kılmaya” diye niyet edilir. Bu son öğle namazı, öğlenin dört rekât farzı gibi kılınmakla beraber, sünnetlerde olduğu gibi dört rekâtın hepsinde Fâtiha’dan sonra sure okunması daha iyi olur.
İki rekâtlı vakit sünnetine de şöyle niyet edilir: “Niyet ettim Allah rızası için vaktin sünnetini kılmaya.” Bu namaz da sabah namazının sünneti gibi kılınır.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
Bayram Namazları Hakkında Bilgi Bayram Namazları Nasıl Kılınır?
Bayram, bir ferah ve sürur günü demektir. Arabçası İyd'dir.
Resûlüllah Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduklarında, ora ahalisinin senede iki bayram günleri olduğunu anlayınca, "Allah Teâla size o iki bayram günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram günü ihsân etmiştir." buyurmuş; ve o günlerin de Ramazan-ı şerîf bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir.
Ramazan bayramı (Iyd-i fıtır) 3 gün; Kurban Bayramı (Iyd-i edhâ) ise 4 gündür.
Kendilerine cuma namazı farz olan kimselere, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vâcibdir. Cuma namazı için lâzım olan bütün şartlar, bayram namazları için de lâzımdır. Şu kadar var ki, bayram için hutbe sünnettir ve namazdan sonradır. Hutbe okunmasa da bayram namazı sahihtir. Fakat sünnet terkedilmiş olur.
Şâfiîlerce bayram namazları sünnet-i müekkededir. Bir görüşe göre de farz-ı kifâyedir. Ve İslâmî şeâirdendir. Cemaatle kılınması efdaldir. Yalnız başına hutbesiz de kılınabilir.
Bayram namazları ikişer rek'attır ve cemaatla cehrî olarak kılınır. Ezan ve kâmeti yoktur.
Kurban ve Ramazan Bayramı Namazları, Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Müslümanlar, Ramazan ayının sona ermesi ve Kurban Bayram’ının bitişinin hemen ertesi günü, şafak vaktinde Bayram Namazı kılarlar. Buluğ çağına erişmiş ve akıl baliğ olmuş her Müslüman’ın Bayram Namazını kılması Hanefi mezhebine göre vacip, Şafii mezhebine göre sünnettir.
Ramazan ve Kurban olmak üzere yılda iki kere kılınan Bayram Namazı, Allah’a şükrün bir ifadesidir. Oruç ve kurban ibadetlerini yerine getiren Müslümanlar, kendilerini bu günlere ulaştırdığı için Bayram Namazı ile Allah’a şükrederler.
Peki, Bayram Namazı kaç rekattır ve nasıl kılınır? Bayram Namazına nasıl niyet edilir? Bayram Namazının diğer namazlardan farkı nedir? Bayram Namazı evde kılınır mı? Bayram Namazı hakkında merak edilen tüm soruları sizler için bu yazımızda cevapladık.
Bayram Namazı Kaç Rekat?
Bayram Namazı 2 rekatlık vacip bir namazdır ve şu şekilde kılınır:
Bayram Namazına Nasıl Niyet Edilir?
Ramazan Bayramı Namazı: Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Ramazan Bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama.
Kurban Bayramı Namazı: Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Kurban Bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama.
Ş) Bayram Namazları
Ramazan bayramı ve Kurban bayramı olmak üzere yılda iki dinî bayram vardır.
Cuma namazı farz olan kimselere, bayram namazlarını kılmak vacibdir. Bayram namazı iki rekâttır. Cemaatle kılınır. Bayram namazlarında ezan okumak, ikamet getirmek yoktur. Bayram hutbesi sünnettir ve namazdan sonra okunur. Cuma hutbesi ise farzdır, namazdan önce okunur.
Diğer namazlardan farklı olarak bayram namazlarının birinci rekâtında üç, ikinci rekâtında da üç kere olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara “Zevaid Tekbirleri” denir.
1. Bayram Namazlarının Kılınışı
a) Ramazan Bayramı Namazı
Birinci Rekât
Cemaat düzgün sıralar hâlinde imamın arkasında yer alır ve “Niyet ettim Allah rızası için Ramazan Bayramı namazını kılmaya, uydum imama” diye niyet eder.
İmam, “Allâhu Ekber” deyip ellerini yukarıya kaldırınca, cemaat da imamın peşinden “Allâhu Ekber” diyerek ellerini yukarıya kaldırıp göbeği altına bağlar.
Hem imam, hem de cemaat gizlice “Sübhâneke”yi okur. Bundan sonra üç kere tekbir alınır. Tekbirlerin alınışı şöyledir:
Birinci Tekbir: İmam yüksek sesle, cemaat da onun peşinden gizlice “Allâhu Ekber” diyerek (iftitah tekbirinde olduğu gibi) ellerini yukarıya kaldırıp sonra aşağıya salıverirler. Burada kısa bir süre durulur.
İkinci Tekbir: İkinci defa “Allâhu Ekber” denilerek eller yukarıya kaldırılıp yine aşağı salıverilir ve burada da birincide olduğu kadar durulur.
Üçüncü Tekbir: Sonra yine “Allâhu Ekber” denilerek eller yukarıya kaldırılır ve aşağıya salıverilmeden bağlanır.
Bundan sonra imam gizlice “Eûzü Besmele”, açıktan Fâtiha ve sure okur (Cemaat bir şey okumaz, imamı dinler.).
Rükû ve secdeler yapılarak ayağa (ikinci rekâta) kalkılır ve eller bağlanır.
İkinci Rekât
İmam gizlice Besmele, açıktan Fâtiha ve bir sure okur. Sure bitince imam yüksek sesle, cemaat da gizlice (birinci rekâtta olduğu gibi) üç kere daha tekbir alır, üçüncü tekbirden sonra eller bağlanmadan, dördüncü tekbir ile rükûa varılır, sonra da secdeler yapılarak oturulur.
Oturuşta, imam ve cemaat, Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Bârik ve Rabbenâ Âtinâ... duasını okuyarak önce sağa, sonra sola selam verip namazı bitirirler.
Namazdan sonra imam minbere çıkarak oturmadan hutbe okur. Cuma hutbesindeki “Elhamdülillâh” yerine bayram hutbesine, “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ İlâhe İllallâhü ve’llâhü Ekber, Allâhu Ekber ve lillâhil-hamd” diyerek başlar. Cemaat da imamla beraber tekbir getirir. Bayram hutbesini namazdan önce okumak mekruh olduğu gibi, hutbeyi terk etmek de mekruhtur.
İmam, Ramazan Bayramı hutbesinde fitre, kurban bayramı hutbesinde de kurban hakkında cemaate bilgi verir.
Bayram namazından önce evde ve camide, bayram namazından sonra camide nafile namaz kılmak mekruhtur. Bayram namazından eve geldikten sonra kılınabilir. Herhangi bir sebeple bayram namazını geçiren kimse, onu kaza edemez ve tek başına kılamaz.
Bayram namazında imama birinci rekâtta zait tekbirler alındıktan sonra uyan kimse, hemen tekbirleri alır. Birinci rekâtın rükûunda yetişen kimse ise ayakta iftitah tekbirini alır. İmama rükûda yetişebileceğine kanaat getirirse zait tekbirleri de ayakta alır. İmama rükûda yetişemeyeceğini anlarsa iftitah tekbirinden sonra rükûa varır ve rükû tesbihleri yerine ellerini kaldırmadan zait tekbirleri alır. Tekbirleri alırken imam rükûdan kalkarsa kalan tekbirler kendisinden düşer.
İkinci rekâtta imama yetişen kimse, imam selam verdikten sonra ayağa kalkıp kılmadığı rekâtı, tekbirlerle beraber yerine getirir.
Ramazan bayramı namazı, bayram gününün tespit edilmemesi veya şiddetli yağmur gibi bir sebeple birinci günü kılınamaması hâlinde ikinci günü kılınabilir. İkinci günü de kılınamazsa artık ondan sonra kılınmaz.
Kurban bayramı namazı, aynı sebeplerle bayramın birinci günü kılınmazsa ikinci günü kılınır. İkinci günü de kılınmadığı takdirde üçüncü günü kılınabilir. Bundan sonra kılınmaz.
b) Kurban Bayramı Namazı
“Niyet ettim Allah rızası için Kurban bayramı namazını kılmaya, uydum imama” diye niyet edilir.
İmam “Allâhu Ekber” diyerek iftitah tekbirini alınca arkasındaki cemaat da “Allâhu Ekber” deyip ellerini yukarıya kaldırdıktan sonra göbeği altına bağlar.
Niyetten sonrası aynen Ramazan Bayramı namazı gibi kılınır. Namaz bitince hutbe okunur.
2. Teşrik Tekbirleri
Kurban bayramının bir gün öncesi olan “Arefe” gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazlarının peşinde, selamdan sonra birer defa:
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ ilâhe illallâhu vallâhu Ekber. Allâhu Ekber ve lillâhi’l-hamd” diye tekbir almak vacibdir. Buna “Teşrik Tekbiri” denir.
Bu tekbir, hem cemaatle, hem de tek başına kılana, yolcuya, yolcu olmayana, erkeğe ve kadına vacibdir.
İmama ikinci rekâtta uyan kimse, yetişemediği birinci rekâtı kıldıktan sonra teşrik tekbirini alır. İmamla beraber tekbir alırsa namazı bozulmaz. Namazda sehiv secdesi yapılmasını gerektiren bir durum varsa, teşrik tekbiri, sehiv secdesinden sonra alınır. İmam, Teşrik tekbirini unutursa, cemaatin bu tekbiri alması lazımdır.
Teşrik tekbirinin selamdan sonra ara vermeden alınması gerekir. Eğer selamdan sonra konuşur veya camiden çıkarsa artık tekbir almaz.
Arafat’taki hacılara benzemek maksadıyla arefe günü camide veya şehir dışına çıkarak baş açık durmak ve telbiye getirmek diye bir şey yoktur. Hatta böyle bir harekette bulunmak mekruh görülmektedir.
Teşrik tekbirleri günlerinde kılınmayan namazlar Teşrik günlerinde kaza edilirse, Teşrik tekbirlerini almak gerekir. Teşrik günleri çıktıktan sonra kaza edilirse tekbir alınmaz.
3. Bayramda Görevlerimiz
Bayram sabahı erkenden kalkmak, yıkanmak, dişleri temizlemek, en iyi elbiseleri giymek ve güzel kokular sürünerek camiye gitmek, karşılaştığı kimselere güleryüzlü davranmak, fakirlere yardımda bulunarak sevindirmek, din kardeşlerimizin bayramını tebrik etmek, büyükleri ziyaret etmek, ölülerimiz için sadaka vermek, kabirlerini ziyaret ederek Kur’an okumak ve duâ etmek, küskünlükleri bırakmak, dargınları barıştırmak, çocukları hediyelerle sevindirmek bayramlarda yapılması gereken belli başlı görevlerdir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
Bayram, bir ferah ve sürur günü demektir. Arabçası İyd'dir.
Resûlüllah Efendimiz, Medine-i Münevvere'ye teşrif buyurduklarında, ora ahalisinin senede iki bayram günleri olduğunu anlayınca, "Allah Teâla size o iki bayram günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram günü ihsân etmiştir." buyurmuş; ve o günlerin de Ramazan-ı şerîf bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir.
Ramazan bayramı (Iyd-i fıtır) 3 gün; Kurban Bayramı (Iyd-i edhâ) ise 4 gündür.
Kendilerine cuma namazı farz olan kimselere, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vâcibdir. Cuma namazı için lâzım olan bütün şartlar, bayram namazları için de lâzımdır. Şu kadar var ki, bayram için hutbe sünnettir ve namazdan sonradır. Hutbe okunmasa da bayram namazı sahihtir. Fakat sünnet terkedilmiş olur.
Şâfiîlerce bayram namazları sünnet-i müekkededir. Bir görüşe göre de farz-ı kifâyedir. Ve İslâmî şeâirdendir. Cemaatle kılınması efdaldir. Yalnız başına hutbesiz de kılınabilir.
Bayram namazları ikişer rek'attır ve cemaatla cehrî olarak kılınır. Ezan ve kâmeti yoktur.
Kurban ve Ramazan Bayramı Namazları, Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Müslümanlar, Ramazan ayının sona ermesi ve Kurban Bayram’ının bitişinin hemen ertesi günü, şafak vaktinde Bayram Namazı kılarlar. Buluğ çağına erişmiş ve akıl baliğ olmuş her Müslüman’ın Bayram Namazını kılması Hanefi mezhebine göre vacip, Şafii mezhebine göre sünnettir.
Ramazan ve Kurban olmak üzere yılda iki kere kılınan Bayram Namazı, Allah’a şükrün bir ifadesidir. Oruç ve kurban ibadetlerini yerine getiren Müslümanlar, kendilerini bu günlere ulaştırdığı için Bayram Namazı ile Allah’a şükrederler.
Peki, Bayram Namazı kaç rekattır ve nasıl kılınır? Bayram Namazına nasıl niyet edilir? Bayram Namazının diğer namazlardan farkı nedir? Bayram Namazı evde kılınır mı? Bayram Namazı hakkında merak edilen tüm soruları sizler için bu yazımızda cevapladık.
Bayram Namazı Kaç Rekat?
Bayram Namazı 2 rekatlık vacip bir namazdır ve şu şekilde kılınır:
Bayram Namazına Nasıl Niyet Edilir?
Ramazan Bayramı Namazı: Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Ramazan Bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama.
Kurban Bayramı Namazı: Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Kurban Bayramı namazını kılmaya, uydum hazır olan imama.
Ş) Bayram Namazları
Ramazan bayramı ve Kurban bayramı olmak üzere yılda iki dinî bayram vardır.
Cuma namazı farz olan kimselere, bayram namazlarını kılmak vacibdir. Bayram namazı iki rekâttır. Cemaatle kılınır. Bayram namazlarında ezan okumak, ikamet getirmek yoktur. Bayram hutbesi sünnettir ve namazdan sonra okunur. Cuma hutbesi ise farzdır, namazdan önce okunur.
Diğer namazlardan farklı olarak bayram namazlarının birinci rekâtında üç, ikinci rekâtında da üç kere olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara “Zevaid Tekbirleri” denir.
1. Bayram Namazlarının Kılınışı
a) Ramazan Bayramı Namazı
Birinci Rekât
Cemaat düzgün sıralar hâlinde imamın arkasında yer alır ve “Niyet ettim Allah rızası için Ramazan Bayramı namazını kılmaya, uydum imama” diye niyet eder.
İmam, “Allâhu Ekber” deyip ellerini yukarıya kaldırınca, cemaat da imamın peşinden “Allâhu Ekber” diyerek ellerini yukarıya kaldırıp göbeği altına bağlar.
Hem imam, hem de cemaat gizlice “Sübhâneke”yi okur. Bundan sonra üç kere tekbir alınır. Tekbirlerin alınışı şöyledir:
Birinci Tekbir: İmam yüksek sesle, cemaat da onun peşinden gizlice “Allâhu Ekber” diyerek (iftitah tekbirinde olduğu gibi) ellerini yukarıya kaldırıp sonra aşağıya salıverirler. Burada kısa bir süre durulur.
İkinci Tekbir: İkinci defa “Allâhu Ekber” denilerek eller yukarıya kaldırılıp yine aşağı salıverilir ve burada da birincide olduğu kadar durulur.
Üçüncü Tekbir: Sonra yine “Allâhu Ekber” denilerek eller yukarıya kaldırılır ve aşağıya salıverilmeden bağlanır.
Bundan sonra imam gizlice “Eûzü Besmele”, açıktan Fâtiha ve sure okur (Cemaat bir şey okumaz, imamı dinler.).
Rükû ve secdeler yapılarak ayağa (ikinci rekâta) kalkılır ve eller bağlanır.
İkinci Rekât
İmam gizlice Besmele, açıktan Fâtiha ve bir sure okur. Sure bitince imam yüksek sesle, cemaat da gizlice (birinci rekâtta olduğu gibi) üç kere daha tekbir alır, üçüncü tekbirden sonra eller bağlanmadan, dördüncü tekbir ile rükûa varılır, sonra da secdeler yapılarak oturulur.
Oturuşta, imam ve cemaat, Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Bârik ve Rabbenâ Âtinâ... duasını okuyarak önce sağa, sonra sola selam verip namazı bitirirler.
Namazdan sonra imam minbere çıkarak oturmadan hutbe okur. Cuma hutbesindeki “Elhamdülillâh” yerine bayram hutbesine, “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ İlâhe İllallâhü ve’llâhü Ekber, Allâhu Ekber ve lillâhil-hamd” diyerek başlar. Cemaat da imamla beraber tekbir getirir. Bayram hutbesini namazdan önce okumak mekruh olduğu gibi, hutbeyi terk etmek de mekruhtur.
İmam, Ramazan Bayramı hutbesinde fitre, kurban bayramı hutbesinde de kurban hakkında cemaate bilgi verir.
Bayram namazından önce evde ve camide, bayram namazından sonra camide nafile namaz kılmak mekruhtur. Bayram namazından eve geldikten sonra kılınabilir. Herhangi bir sebeple bayram namazını geçiren kimse, onu kaza edemez ve tek başına kılamaz.
Bayram namazında imama birinci rekâtta zait tekbirler alındıktan sonra uyan kimse, hemen tekbirleri alır. Birinci rekâtın rükûunda yetişen kimse ise ayakta iftitah tekbirini alır. İmama rükûda yetişebileceğine kanaat getirirse zait tekbirleri de ayakta alır. İmama rükûda yetişemeyeceğini anlarsa iftitah tekbirinden sonra rükûa varır ve rükû tesbihleri yerine ellerini kaldırmadan zait tekbirleri alır. Tekbirleri alırken imam rükûdan kalkarsa kalan tekbirler kendisinden düşer.
İkinci rekâtta imama yetişen kimse, imam selam verdikten sonra ayağa kalkıp kılmadığı rekâtı, tekbirlerle beraber yerine getirir.
Ramazan bayramı namazı, bayram gününün tespit edilmemesi veya şiddetli yağmur gibi bir sebeple birinci günü kılınamaması hâlinde ikinci günü kılınabilir. İkinci günü de kılınamazsa artık ondan sonra kılınmaz.
Kurban bayramı namazı, aynı sebeplerle bayramın birinci günü kılınmazsa ikinci günü kılınır. İkinci günü de kılınmadığı takdirde üçüncü günü kılınabilir. Bundan sonra kılınmaz.
b) Kurban Bayramı Namazı
“Niyet ettim Allah rızası için Kurban bayramı namazını kılmaya, uydum imama” diye niyet edilir.
İmam “Allâhu Ekber” diyerek iftitah tekbirini alınca arkasındaki cemaat da “Allâhu Ekber” deyip ellerini yukarıya kaldırdıktan sonra göbeği altına bağlar.
Niyetten sonrası aynen Ramazan Bayramı namazı gibi kılınır. Namaz bitince hutbe okunur.
2. Teşrik Tekbirleri
Kurban bayramının bir gün öncesi olan “Arefe” gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazlarının peşinde, selamdan sonra birer defa:
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Lâ ilâhe illallâhu vallâhu Ekber. Allâhu Ekber ve lillâhi’l-hamd” diye tekbir almak vacibdir. Buna “Teşrik Tekbiri” denir.
Bu tekbir, hem cemaatle, hem de tek başına kılana, yolcuya, yolcu olmayana, erkeğe ve kadına vacibdir.
İmama ikinci rekâtta uyan kimse, yetişemediği birinci rekâtı kıldıktan sonra teşrik tekbirini alır. İmamla beraber tekbir alırsa namazı bozulmaz. Namazda sehiv secdesi yapılmasını gerektiren bir durum varsa, teşrik tekbiri, sehiv secdesinden sonra alınır. İmam, Teşrik tekbirini unutursa, cemaatin bu tekbiri alması lazımdır.
Teşrik tekbirinin selamdan sonra ara vermeden alınması gerekir. Eğer selamdan sonra konuşur veya camiden çıkarsa artık tekbir almaz.
Arafat’taki hacılara benzemek maksadıyla arefe günü camide veya şehir dışına çıkarak baş açık durmak ve telbiye getirmek diye bir şey yoktur. Hatta böyle bir harekette bulunmak mekruh görülmektedir.
Teşrik tekbirleri günlerinde kılınmayan namazlar Teşrik günlerinde kaza edilirse, Teşrik tekbirlerini almak gerekir. Teşrik günleri çıktıktan sonra kaza edilirse tekbir alınmaz.
3. Bayramda Görevlerimiz
Bayram sabahı erkenden kalkmak, yıkanmak, dişleri temizlemek, en iyi elbiseleri giymek ve güzel kokular sürünerek camiye gitmek, karşılaştığı kimselere güleryüzlü davranmak, fakirlere yardımda bulunarak sevindirmek, din kardeşlerimizin bayramını tebrik etmek, büyükleri ziyaret etmek, ölülerimiz için sadaka vermek, kabirlerini ziyaret ederek Kur’an okumak ve duâ etmek, küskünlükleri bırakmak, dargınları barıştırmak, çocukları hediyelerle sevindirmek bayramlarda yapılması gereken belli başlı görevlerdir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
XII. KURBAN
A) Kurban Nedir?
Kurban, ibadet niyeti ile belirli vakitte, belirli nitelikleri taşıyan hayvanı kesmektir. Buna “Udhiyye” denir.
Kurban, mali ibadetlerden birisidir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu varlığa bir şükran borcudur.
Kurban ibadetinin tarihi oldukça eskidir. Bugünkü şekliyle İbrahim’e (as.) dayanır.
Hz. İbrahim, bir oğlu olursa Allah yolunda onu kurban edeceğini adamıştı. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra oğulları olmuş, ama o, adağını unutmuştu. Rüyada, kendisini, oğlunu kurban ediyor görünce, adağını hatırlamıştı. Konuyu oğlu İsmail’e (as.) açmış, oğlu büyük teslimiyet göstermişti. Bunun üzerine adağını yerine getirmek için onu kesmeye teşebbüs etmiş, ancak Allah Teala, onun bu bağlılığına karşılık Hz. İsmail yerine bir koyunun kurban edileceğini Cebrail (as.) vasıtasıyla kendisine bildirmiştir.
Konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“(Hz. İsmail) babası (İbrahim (as.)) ile beraber yürüyüp gezecek çağa gelince,
—Yavrucuğum, rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin, dedi (Hz. İsmail de),
—Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, inşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
Her ikisi de teslim olup (babası oğlunu) alnı üzerine yatırınca,
—Ey İbrahim, rüyayı doğruladın. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü bu, gerçekten çok açık bir imtihandır, dedik.
Biz, oğlunun yerine ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. Geride gelecekler arasında ona iyi bir ün bıraktık. “İbrahim’e selam” dedik. Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim Mümin kullarımızdandır.”274
Hz. İsmail’in yerine bir koyunun kurban edilmesinin emredilmiş olması, Cenab-ı Hakk’ın insanlığa büyük bir lütfudur.
İşte kurban, Hz. İbrahim’den sünnet olarak bize intikal etmiştir.
Kurban, insanın Allah’a yaklaşmasına vesile olan bir ibadettir. Kurban kelimesinde bu mana vardır. İnsan bu görevi yerine getirmekle, yani kurban kesmekle Hz. İbrahim gibi Allah’a ve O’nun emirlerine olan bağlılığını, gerektiğinde O’nun rızasını kazanmak için her fedakârlığa hazır olduğunu göstermiş olur. Bu itibarla bütün ibadetlerde olduğu gibi, kurbanda da iyi niyet ve ihlas esastır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”275 buyrulmuştur. Esasen Allah Teala ancak takva sahiplerinin yapmış oldukları ibadetleri kabul eder.
Peygamber Efendimiz de, amellerin kıymetinin ancak niyete göre olacağını, kim neye niyet ederek bir işi yapmışsa, eline niyet ettiği şeyden başka bir şeyin geçmeyeceğini bildirmişlerdir.276
Kurban, aynı zamanda İslam’daki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın bir başka örneğidir. Her gün yeryüzünde binlerce hayvan kesilir ve bundan çoğunlukla varlıklı kimseler yararlanır. Hâlbuki Kurban Bayramı’nda, bir dinî görevi yerine getirmek niyetiyle kesilen kurbanlardan, daha çok yoksullar ve hayır kurumları istifade eder.
Ayrıca, bunda önemli bir geçim kaynağı olan hayvancılığı teşvik de vardır.
B) Kurbanın Hükmü
Kurban, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre vacibdir. Delili de,
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”277 ayet-i celilesinin delaletiyle, Peygamber Efendimizin,
مَنْ وَجَدَ سَعَةً وَلَمْ يُضَحِّ فَلاَ يَقْرُبَنَّ مُصَلاَّنَا
“Kimin hâli vakti yerinde olur da kurban kesmezse namazgâhımıza yaklaşmasın.”278 hadisindeki ağır uyarıdır.279
Böyle bir uyarı, ancak vacib olan bir ibadetin terki için yapılır. Yani kurban vacib olmasaydı, onu terk eden için Peygamberimiz böyle buyurmazdı.280
Bir kimsenin üzerinde zekât, hac, sadaka-i fıtır, yemin keffareti ve kurban borcu olduğu hâlde vefat edip, bu borçlarının ödenmesi için malının üçte birini vasiyet etse (ki ancak malının üçte birini vasiyet edebilir) malının üçte biri, yeterse borçlarının tamamı ödenir. Ancak malının üçte biri, vasiyet ettiği borçlarını ödemeye yetmediği takdirde, önce zekât borcu ödenir. Çünkü bu borçları içerisinde en önemli olanı zekâttır. Bu borcu ödedikten sonra malı artarsa haccı yaptırılır. Bundan sonra fitre borcu ödenir. Daha sonra da yemin keffareti verilir ve en son malı kalırsa kurban borcu ödenir.
C) Kurban Kesmekle Yükümlü Olanlar
Aşağıdaki şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri vacibdir:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
4. Hür olmak.
5. Mukim olmak (Yani misafir olmamak.).
6. Nisab miktarı mal veya paraya sahip olmak.
Fakire yani nisap miktarı mal veya parası olmayana kurban kesmek vacib olmadığı gibi misafire (yolculuk hâlinde bulunan kimseye) de vacib değildir. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer misafir olduklarında kurban kesmemişler, Hz. Ali de, “Misafire cuma namazı ile kurban borç değildir.” demiştir. Şayet seferi olan kimse nafile olarak kurban keserse caizdir, kesmediği takdirde sorumlu olmaz.
D) Kurban Nisabı
Nisab, dinen zenginlik ölçüsü demektir.
Kurban nisabı, kişinin temel ihtiyaçlarından (yani oturacak evi, evinin yeter derecede eşyası, binek için olan vasıtası, kullanacağı silahı, üç kat elbisesi, kendisinin ve geçimi üzerine borç olanların bir yıllık nafakaları) ve borcundan başka 20 miskal (yani 80.18 gr.) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olmaktır. Bu nisaba sahip olan kimseye Kurban Bayramı’nda kurban kesmek vacib olur.
Zekât nisabı ile kurban nisabı aynı olmakla beraber, zekât nisabında olduğu gibi kurban nisabında, malın artıcı olması şart olmadığı gibi, üzerinden bir yıl geçmiş olması da aranmaz. Daha önce fakir iken, kurban kesme günlerinde zengin olan kimseye kurban kesmek vacib olur.
E) Kurban Edilecek Hayvanlar
Kurban, koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur.
Bu hayvanların erkekleri kurban edilebileceği gibi, dişileri de kurban edilir.
Bunlardan devenin 5, sığır ile mandanın 2 ve koyun ile keçinin bir yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak koyun 6 ayı tamamladığı hâlde, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olursa bu da kurban edilebilir. Keçi olmaz, onun mutlaka yaşını doldurması lazımdır.
Bu hayvanların dışında hiçbir hayvanın kurban edilmesi sahih olmaz.
Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilir. Fakat sığır, manda ve deve, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir. Yedi kişiyi geçmemek şartıyla ortakların tek veya çift olmalarında bir fark yoktur.
Ortaklaşa kurban kesecekler hep birlikte hayvanı satın alırlar veya içlerinden birine satın alması için vekâlet verirler. Bir kişinin kendisi için satın aldığı böyle bir hayvana sonradan başkaları da ortak olabilir, ancak bu mekruhtur.
Ortakların hepsi, yönleri değişik olsa bile, buna kurban niyetiyle katılmak durumundadırlar. Mesela, ortaklardan biri vacib olan kurbanı, diğeri adak kurbanı, bir diğeri de nafile kurbanına niyet etmiş olsalar, böyle ibadet niyetiyle katılmış bulunmaktadırlar. Fakat ortaklardan biri herhangi bir ibadet niyetiyle değil de, et almak maksadıyla katılmış olsa, bu sahih olmaz ve diğerleri de niyet etmiş oldukları kurbanı kesmiş sayılmazlar.
1. Kurbana Mani Olan ve Olmayan Hâller
Kurban, bir ibadet olduğu için, kurbanlık hayvanların kusursuz olmaları gerekir. Bazı kusurlar vardır ki bunlar, hayvanın kurban olmasına engeldir.
Bu kusurlar şunlardır:
1. İki veya bir gözü kör olan,
2. Kemiklerinde ilik kalmayacak derecede zayıflamış olan,
3. Kesim yerine yürüyüp gidemeyecek kadar topal olan,
4. Kulağının ve kuyruğunun üçte birinden fazlası kopmuş olan,
5. Dişlerinin yarıdan fazlası dökülmüş olan,
6. Doğuştan kulağı bulunmayan,
7. Memesinin ucu kesilmiş olan,
8. Koyun ve keçide bir, sığırda iki memesi kurumuş olan,
9. Boynuzların biri veya ikisi kökünden kırılmış olun,
10. İlaçla sütü kesilmiş olan,
11. Pislik yiyip de bir süre hapsedilip temiz yiyeceklerle beslenmemiş olan,
12. Burnu kesilmiş olan,
13. Dilinin çoğu kesilmiş olan,
14. Ölüm derecesinde hasta olan hayvanlar kurban edilmezler,
Boynuzsuz veya boynuzu biraz kırılmış, dişlerinden biraz dökülmüş olan ile burulmuş hayvanların kurban edilmesi caizdir. Yaşlılığı sebebiyle sütten ve dölden kesilmiş olan, kulağı yarılmış, delinmiş, kırılmış ve buzağılı olan hayvanları kurban etmek sahih ise de, mekruhtur.
F) Kurbanın Sahih Olmasının Şartları
Kurbanın sahih olmasının şartları şunlardır:
a) Kurban edilecek hayvanda, kurban olmasına engel kusurların bulunmaması.
b) Kurbanın vaktinde kesilmiş olması.
Kurban kesme günleri, bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra olmak üzere, bayramın ilk üç günüdür. Arefe günü veya bayramın ilk üç gününden sonra kurban kesilmez. Nitekim bir hadis-i şerifte,
“Bugünümüzde bizim için ilk yapılacak şey namaz kılmaktır. Ondan sonra (evlerimize) dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa, sünnetimize uygun iş yapmış olur. Kim önce kurban keserse, o da ancak ailesine sunduğu bir ettir, kurbandan bir şey değildir.”281 buyrulmuştur.
G) Kurbanın Rüknü
Kurbanın rüknü, kurban edilmesi caiz olan hayvanlardan birini kesmektir. Hayvanı kesmeden canlı olarak veya bedelini yoksula vermekle kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Bu, sadaka olur. Kurban edilmek üzere satın alınan hayvan, herhangi bir sebeple kesilmeyip bayram günleri çıkarsa, eğer mevcut ise diri olarak hayvanın kendisi, mevcut değilse veya satın alınmamış ise değeri sadaka olarak fakirlere verilir, ertesi yıla bırakılmaz. Hayvan diri olarak fakire verilirse bunun etinden onu fakire veren kimse yiyemez.
H) Kurbanı Kimler Keser?
Kurbanı, kesebiliyorsa kişinin kendisi, kesemiyorsa ehil olan birisine vekâlet vermek suretiyle kestirir ve kendisi de —orada ise— hazır bulunur. Çünkü Peygamberimiz, kızı Hz. Fâtıma’ya,
“Kurbanın kesilirken orada hazır bulun. Zira işlemiş olduğun her günah, kurban kanının ilk damlası yere düştüğünde, bağışlanır.”282 buyurmuştur.
Peygamberimizin de kurbanını kesmek için vekâlet verdiği bilinmektedir.
Kurbanlarını bulundukları yerin dışında kestirmek isteyenler, bir tanıdıklarına vekâlet vermek suretiyle kestirebilirler.
Kurbanları, Müslüman olan erkek ve kadınlar keser.
Her ne kadar ehl-i kitabın usûlüne göre kestikleri helal ise de, kurban, bir ibadet olduğundan onu imkân varsa Müslümanın kesmesi daha uygun olur.
I) Kurban Nasıl Kesilir?
Hayvan, incitilmeden kesilecek yere götürülür. Devenin dışındakiler kıbleye karşı sol tarafları üzerine, eziyet edilmeden yatırılır. Kolaylık olması için üç ayağı bağlanır. Sonra kesecek olan,
قُلْ اِنَّ صَلَاتٖي وَنُسُكٖي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتٖي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَۙ ﴿١٦٢﴾ لَا شَرٖيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِمٖينَ ﴿١٦٣﴾
Ayet-i kerimesiyle283
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ بِسْمِ اللّٰهِ اَكْبَرُ اَللّٰهُ
“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, lâ ilâhe illallahü vellahü ekber, Allâhu Ekber ve lillâhi’l-hamd. Bismillâhi Allâhu Ekber” diyerek ara vermeden büyük ve keskin bir bıçakla keser.
Bu ayet-i kerime ile duayı okumadan sadece Bismillâhi Allâhu Ekber yahut Bismillâh deyip keserse yine caiz olur.
Usûlüne göre bir kesim yapmış olmak için, hayvanın yemek ve nefes borularıyla iki şah damarının kesilmesi gerekir. Hayvan henüz ölmeden başını bedeninden ayırmak ve derisini yüzmeye başlamak mekruhtur.
Kurban kesildikten sonra sahibi, Allah rızası için iki rekât namaz kılar. Sonra da dua ederek Cenab-ı Hak’tan dileklerde bulunur.
İ) Kurban Etinin Taksimi
Deve ve sığır gibi hayvanlar ortaklaşa kurban edildiğinde etleri ortaklar arasında tahmini olarak değil, tartılarak taksim edilir. Ancak bir ailenin fertleri için kurban edilecek olursa bunun etini taksim etmeleri gerekmez.
Diğer taraftan ortaklaşa kurban kesenler, kurban etini tamamen yoksullara dağıtacak veya bir kuruma verecek olurlarsa bu takdirde de kurban etini taksim etmeleri icap etmez.
Kurban etinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtmak veya kendisi ve çoluk çocuğu için alıkoymak caiz ise de, en uygun olanı, kurban etini üçe taksim edip birini, kurban kesemeyen yoksullara sadaka olarak dağıtmak, bir bölümünü de akraba, tanıdık ve komşulara ikram etmek, birini de kendi çoluk çocuğu ile yemektir.
Müslüman olan komşulara kurban etinden hediye etmek caiz olduğu gibi, Müslüman olmayan komşulara da vermek caizdir.
Şayet, kurban kesen kimsenin çoluk çocuğu kalabalık ve hâli vakti de çok iyi değilse, kurban etini sadaka ve hediye olarak dağıtmayıp tamamını çoluk çocuğu için alıkoyması daha uygun olur.
J) Kurban Derisi
Kurban derisini seccade veya evde kullanılacak bir şey yapmak caiz olduğu gibi bir fakire veya hayır işlerine hizmet eden bir kuruluşa vermek de caizdir.
Kurban derisi, kurbanın bir parçası olduğundan satılması caiz olmaz, kurbanı kesene kasap ücreti olarak da verilmez.
Nitekim Peygamber Efendimiz,
“Kurbanın derisini satan kimsenin kurbanı yoktur, yani kurban kesmemiştir.”284 buyurmuşlardır. Peygamberimiz bu sözleri ile kurbanın derisini satarak parasını yemenin doğru olmadığını belirtmiştir.
K) Eti Yoksullara Dağıtılması Gerekli Olan Kurbanlar
Bazı kurbanlar vardır ki bunların etinin tamamen yoksullara dağıtılması veya yedirilmesi gerekir. Bu kurbanlar şunlardır:
a) Adak kurbanı, bu kurbanı adayan kişinin kendisiyle fakir de olsalar çocukları ve onların çocukları, anne ve babasıyla her iki taraftan dedeleri ve büyük anneleri gibi bakmakla yükümlü olduğu kimseler ve zengin olanlar bu kurban etinden yiyemezler. Bu kurban kesildikten sonra tamamen yoksullara dağıtılmaışversı gerekir.
b) Bir kimsenin hayatta iken, yaptığı vasiyeti üzerine, öldükten sonra varisleri tarafından malının üçte birinden kesilen kurban.
Bu kurbandan da ölünün varisleriyle zenginler yiyemezler. Bunun da yoksullara dağıtılması gerekir.
Ancak ölünün vasiyeti olmaksızın varisleri tarafından ölü için kesilen kurban böyle değildir. Bu kurbandan onu kesenler de yiyebilirler.
c) Kurban günlerinde herhangi bir sebeple kesilmeyen ve sadaka olarak verilmesi gereken kurban.
Bu kurban da yenmez, yoksullara sadaka olarak verilmesi gerekir.
d) Ortaklaşa kurban kesenlerden bir kısmı edaya, bir kısmı da kazaya niyet ederse bu hayvanın eti, kurban kesenler ve yakınları tarafından yenmez, tamamı sadaka olarak dağıtılır. Çünkü kurban bayramı günlerinde kesilmeyen kurban kaza edilmez. Bu, kurban olmaktan çıkıp sadakaya dönüşür. Bu sebeple örneğimizde sadaka hükmündeki hisse kurban olmayacağı için (hisselerden birinin et maksadıyla kesilmesi durumunda olduğu gibi) eda niyetiyle kesilen hisseleri de kurban olmaktan çıkarır.
L) Akika Kurbanı
Doğan çocuk için kesilen kurbana akika kurbanı denir.
İslam’dan önceki cahiliye devrinde Araplar kız çocuğu istemezler, hatta kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Erkek çocukları için de “akika” kurbanı keserlerdi.
Peygamberimiz, Kurbanı, Allah’a şükür maksadıyla hem erkek, hem de kız çocukları için kesilmesi şekline getirerek önceden uygulanmakta olan cahiliye âdetini değiştirdi ve isyan manası taşıyan “akika” kelimesini de “taat” manasında olan “Nesike”ye çevirdi. Doğan çocuğun yedinci günü bir koyun veya keçi keserek ziyafet vermek ve çocuğun saçını tıraş etmek mubahtır. Yani dileyen yapar, dileyen yapmaz.
Maliki ve Şafii mezheplerine göre müstehab, Hanbelilere göre de sünnettir.
Nesike kurbanı, çocuğun doğumunun yedinci veya on dördüncü yahut da yirmi birinci günü kesilir. Yedinci günü kesmek daha faziletlidir.
Çocuğun doğumundan itibaren buluğ çağına gelinceye kadar da kesilebilir.
Kesilen bu kurban yenilir, yedirilir ve başkalarına da sadaka olarak verilir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
A) Kurban Nedir?
Kurban, ibadet niyeti ile belirli vakitte, belirli nitelikleri taşıyan hayvanı kesmektir. Buna “Udhiyye” denir.
Kurban, mali ibadetlerden birisidir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu varlığa bir şükran borcudur.
Kurban ibadetinin tarihi oldukça eskidir. Bugünkü şekliyle İbrahim’e (as.) dayanır.
Hz. İbrahim, bir oğlu olursa Allah yolunda onu kurban edeceğini adamıştı. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra oğulları olmuş, ama o, adağını unutmuştu. Rüyada, kendisini, oğlunu kurban ediyor görünce, adağını hatırlamıştı. Konuyu oğlu İsmail’e (as.) açmış, oğlu büyük teslimiyet göstermişti. Bunun üzerine adağını yerine getirmek için onu kesmeye teşebbüs etmiş, ancak Allah Teala, onun bu bağlılığına karşılık Hz. İsmail yerine bir koyunun kurban edileceğini Cebrail (as.) vasıtasıyla kendisine bildirmiştir.
Konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
“(Hz. İsmail) babası (İbrahim (as.)) ile beraber yürüyüp gezecek çağa gelince,
—Yavrucuğum, rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün, ne dersin, dedi (Hz. İsmail de),
—Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, inşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
Her ikisi de teslim olup (babası oğlunu) alnı üzerine yatırınca,
—Ey İbrahim, rüyayı doğruladın. Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü bu, gerçekten çok açık bir imtihandır, dedik.
Biz, oğlunun yerine ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. Geride gelecekler arasında ona iyi bir ün bıraktık. “İbrahim’e selam” dedik. Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim Mümin kullarımızdandır.”274
Hz. İsmail’in yerine bir koyunun kurban edilmesinin emredilmiş olması, Cenab-ı Hakk’ın insanlığa büyük bir lütfudur.
İşte kurban, Hz. İbrahim’den sünnet olarak bize intikal etmiştir.
Kurban, insanın Allah’a yaklaşmasına vesile olan bir ibadettir. Kurban kelimesinde bu mana vardır. İnsan bu görevi yerine getirmekle, yani kurban kesmekle Hz. İbrahim gibi Allah’a ve O’nun emirlerine olan bağlılığını, gerektiğinde O’nun rızasını kazanmak için her fedakârlığa hazır olduğunu göstermiş olur. Bu itibarla bütün ibadetlerde olduğu gibi, kurbanda da iyi niyet ve ihlas esastır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”275 buyrulmuştur. Esasen Allah Teala ancak takva sahiplerinin yapmış oldukları ibadetleri kabul eder.
Peygamber Efendimiz de, amellerin kıymetinin ancak niyete göre olacağını, kim neye niyet ederek bir işi yapmışsa, eline niyet ettiği şeyden başka bir şeyin geçmeyeceğini bildirmişlerdir.276
Kurban, aynı zamanda İslam’daki sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın bir başka örneğidir. Her gün yeryüzünde binlerce hayvan kesilir ve bundan çoğunlukla varlıklı kimseler yararlanır. Hâlbuki Kurban Bayramı’nda, bir dinî görevi yerine getirmek niyetiyle kesilen kurbanlardan, daha çok yoksullar ve hayır kurumları istifade eder.
Ayrıca, bunda önemli bir geçim kaynağı olan hayvancılığı teşvik de vardır.
B) Kurbanın Hükmü
Kurban, İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre vacibdir. Delili de,
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”277 ayet-i celilesinin delaletiyle, Peygamber Efendimizin,
مَنْ وَجَدَ سَعَةً وَلَمْ يُضَحِّ فَلاَ يَقْرُبَنَّ مُصَلاَّنَا
“Kimin hâli vakti yerinde olur da kurban kesmezse namazgâhımıza yaklaşmasın.”278 hadisindeki ağır uyarıdır.279
Böyle bir uyarı, ancak vacib olan bir ibadetin terki için yapılır. Yani kurban vacib olmasaydı, onu terk eden için Peygamberimiz böyle buyurmazdı.280
Bir kimsenin üzerinde zekât, hac, sadaka-i fıtır, yemin keffareti ve kurban borcu olduğu hâlde vefat edip, bu borçlarının ödenmesi için malının üçte birini vasiyet etse (ki ancak malının üçte birini vasiyet edebilir) malının üçte biri, yeterse borçlarının tamamı ödenir. Ancak malının üçte biri, vasiyet ettiği borçlarını ödemeye yetmediği takdirde, önce zekât borcu ödenir. Çünkü bu borçları içerisinde en önemli olanı zekâttır. Bu borcu ödedikten sonra malı artarsa haccı yaptırılır. Bundan sonra fitre borcu ödenir. Daha sonra da yemin keffareti verilir ve en son malı kalırsa kurban borcu ödenir.
C) Kurban Kesmekle Yükümlü Olanlar
Aşağıdaki şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri vacibdir:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
4. Hür olmak.
5. Mukim olmak (Yani misafir olmamak.).
6. Nisab miktarı mal veya paraya sahip olmak.
Fakire yani nisap miktarı mal veya parası olmayana kurban kesmek vacib olmadığı gibi misafire (yolculuk hâlinde bulunan kimseye) de vacib değildir. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer misafir olduklarında kurban kesmemişler, Hz. Ali de, “Misafire cuma namazı ile kurban borç değildir.” demiştir. Şayet seferi olan kimse nafile olarak kurban keserse caizdir, kesmediği takdirde sorumlu olmaz.
D) Kurban Nisabı
Nisab, dinen zenginlik ölçüsü demektir.
Kurban nisabı, kişinin temel ihtiyaçlarından (yani oturacak evi, evinin yeter derecede eşyası, binek için olan vasıtası, kullanacağı silahı, üç kat elbisesi, kendisinin ve geçimi üzerine borç olanların bir yıllık nafakaları) ve borcundan başka 20 miskal (yani 80.18 gr.) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olmaktır. Bu nisaba sahip olan kimseye Kurban Bayramı’nda kurban kesmek vacib olur.
Zekât nisabı ile kurban nisabı aynı olmakla beraber, zekât nisabında olduğu gibi kurban nisabında, malın artıcı olması şart olmadığı gibi, üzerinden bir yıl geçmiş olması da aranmaz. Daha önce fakir iken, kurban kesme günlerinde zengin olan kimseye kurban kesmek vacib olur.
E) Kurban Edilecek Hayvanlar
Kurban, koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur.
Bu hayvanların erkekleri kurban edilebileceği gibi, dişileri de kurban edilir.
Bunlardan devenin 5, sığır ile mandanın 2 ve koyun ile keçinin bir yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Ancak koyun 6 ayı tamamladığı hâlde, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olursa bu da kurban edilebilir. Keçi olmaz, onun mutlaka yaşını doldurması lazımdır.
Bu hayvanların dışında hiçbir hayvanın kurban edilmesi sahih olmaz.
Bir koyun veya keçiyi ancak bir kişi kurban edebilir. Fakat sığır, manda ve deve, yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir. Yedi kişiyi geçmemek şartıyla ortakların tek veya çift olmalarında bir fark yoktur.
Ortaklaşa kurban kesecekler hep birlikte hayvanı satın alırlar veya içlerinden birine satın alması için vekâlet verirler. Bir kişinin kendisi için satın aldığı böyle bir hayvana sonradan başkaları da ortak olabilir, ancak bu mekruhtur.
Ortakların hepsi, yönleri değişik olsa bile, buna kurban niyetiyle katılmak durumundadırlar. Mesela, ortaklardan biri vacib olan kurbanı, diğeri adak kurbanı, bir diğeri de nafile kurbanına niyet etmiş olsalar, böyle ibadet niyetiyle katılmış bulunmaktadırlar. Fakat ortaklardan biri herhangi bir ibadet niyetiyle değil de, et almak maksadıyla katılmış olsa, bu sahih olmaz ve diğerleri de niyet etmiş oldukları kurbanı kesmiş sayılmazlar.
1. Kurbana Mani Olan ve Olmayan Hâller
Kurban, bir ibadet olduğu için, kurbanlık hayvanların kusursuz olmaları gerekir. Bazı kusurlar vardır ki bunlar, hayvanın kurban olmasına engeldir.
Bu kusurlar şunlardır:
1. İki veya bir gözü kör olan,
2. Kemiklerinde ilik kalmayacak derecede zayıflamış olan,
3. Kesim yerine yürüyüp gidemeyecek kadar topal olan,
4. Kulağının ve kuyruğunun üçte birinden fazlası kopmuş olan,
5. Dişlerinin yarıdan fazlası dökülmüş olan,
6. Doğuştan kulağı bulunmayan,
7. Memesinin ucu kesilmiş olan,
8. Koyun ve keçide bir, sığırda iki memesi kurumuş olan,
9. Boynuzların biri veya ikisi kökünden kırılmış olun,
10. İlaçla sütü kesilmiş olan,
11. Pislik yiyip de bir süre hapsedilip temiz yiyeceklerle beslenmemiş olan,
12. Burnu kesilmiş olan,
13. Dilinin çoğu kesilmiş olan,
14. Ölüm derecesinde hasta olan hayvanlar kurban edilmezler,
Boynuzsuz veya boynuzu biraz kırılmış, dişlerinden biraz dökülmüş olan ile burulmuş hayvanların kurban edilmesi caizdir. Yaşlılığı sebebiyle sütten ve dölden kesilmiş olan, kulağı yarılmış, delinmiş, kırılmış ve buzağılı olan hayvanları kurban etmek sahih ise de, mekruhtur.
F) Kurbanın Sahih Olmasının Şartları
Kurbanın sahih olmasının şartları şunlardır:
a) Kurban edilecek hayvanda, kurban olmasına engel kusurların bulunmaması.
b) Kurbanın vaktinde kesilmiş olması.
Kurban kesme günleri, bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra olmak üzere, bayramın ilk üç günüdür. Arefe günü veya bayramın ilk üç gününden sonra kurban kesilmez. Nitekim bir hadis-i şerifte,
“Bugünümüzde bizim için ilk yapılacak şey namaz kılmaktır. Ondan sonra (evlerimize) dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa, sünnetimize uygun iş yapmış olur. Kim önce kurban keserse, o da ancak ailesine sunduğu bir ettir, kurbandan bir şey değildir.”281 buyrulmuştur.
G) Kurbanın Rüknü
Kurbanın rüknü, kurban edilmesi caiz olan hayvanlardan birini kesmektir. Hayvanı kesmeden canlı olarak veya bedelini yoksula vermekle kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Bu, sadaka olur. Kurban edilmek üzere satın alınan hayvan, herhangi bir sebeple kesilmeyip bayram günleri çıkarsa, eğer mevcut ise diri olarak hayvanın kendisi, mevcut değilse veya satın alınmamış ise değeri sadaka olarak fakirlere verilir, ertesi yıla bırakılmaz. Hayvan diri olarak fakire verilirse bunun etinden onu fakire veren kimse yiyemez.
H) Kurbanı Kimler Keser?
Kurbanı, kesebiliyorsa kişinin kendisi, kesemiyorsa ehil olan birisine vekâlet vermek suretiyle kestirir ve kendisi de —orada ise— hazır bulunur. Çünkü Peygamberimiz, kızı Hz. Fâtıma’ya,
“Kurbanın kesilirken orada hazır bulun. Zira işlemiş olduğun her günah, kurban kanının ilk damlası yere düştüğünde, bağışlanır.”282 buyurmuştur.
Peygamberimizin de kurbanını kesmek için vekâlet verdiği bilinmektedir.
Kurbanlarını bulundukları yerin dışında kestirmek isteyenler, bir tanıdıklarına vekâlet vermek suretiyle kestirebilirler.
Kurbanları, Müslüman olan erkek ve kadınlar keser.
Her ne kadar ehl-i kitabın usûlüne göre kestikleri helal ise de, kurban, bir ibadet olduğundan onu imkân varsa Müslümanın kesmesi daha uygun olur.
I) Kurban Nasıl Kesilir?
Hayvan, incitilmeden kesilecek yere götürülür. Devenin dışındakiler kıbleye karşı sol tarafları üzerine, eziyet edilmeden yatırılır. Kolaylık olması için üç ayağı bağlanır. Sonra kesecek olan,
قُلْ اِنَّ صَلَاتٖي وَنُسُكٖي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتٖي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَۙ ﴿١٦٢﴾ لَا شَرٖيكَ لَهُ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِمٖينَ ﴿١٦٣﴾
Ayet-i kerimesiyle283
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ بِسْمِ اللّٰهِ اَكْبَرُ اَللّٰهُ
“Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, lâ ilâhe illallahü vellahü ekber, Allâhu Ekber ve lillâhi’l-hamd. Bismillâhi Allâhu Ekber” diyerek ara vermeden büyük ve keskin bir bıçakla keser.
Bu ayet-i kerime ile duayı okumadan sadece Bismillâhi Allâhu Ekber yahut Bismillâh deyip keserse yine caiz olur.
Usûlüne göre bir kesim yapmış olmak için, hayvanın yemek ve nefes borularıyla iki şah damarının kesilmesi gerekir. Hayvan henüz ölmeden başını bedeninden ayırmak ve derisini yüzmeye başlamak mekruhtur.
Kurban kesildikten sonra sahibi, Allah rızası için iki rekât namaz kılar. Sonra da dua ederek Cenab-ı Hak’tan dileklerde bulunur.
İ) Kurban Etinin Taksimi
Deve ve sığır gibi hayvanlar ortaklaşa kurban edildiğinde etleri ortaklar arasında tahmini olarak değil, tartılarak taksim edilir. Ancak bir ailenin fertleri için kurban edilecek olursa bunun etini taksim etmeleri gerekmez.
Diğer taraftan ortaklaşa kurban kesenler, kurban etini tamamen yoksullara dağıtacak veya bir kuruma verecek olurlarsa bu takdirde de kurban etini taksim etmeleri icap etmez.
Kurban etinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtmak veya kendisi ve çoluk çocuğu için alıkoymak caiz ise de, en uygun olanı, kurban etini üçe taksim edip birini, kurban kesemeyen yoksullara sadaka olarak dağıtmak, bir bölümünü de akraba, tanıdık ve komşulara ikram etmek, birini de kendi çoluk çocuğu ile yemektir.
Müslüman olan komşulara kurban etinden hediye etmek caiz olduğu gibi, Müslüman olmayan komşulara da vermek caizdir.
Şayet, kurban kesen kimsenin çoluk çocuğu kalabalık ve hâli vakti de çok iyi değilse, kurban etini sadaka ve hediye olarak dağıtmayıp tamamını çoluk çocuğu için alıkoyması daha uygun olur.
J) Kurban Derisi
Kurban derisini seccade veya evde kullanılacak bir şey yapmak caiz olduğu gibi bir fakire veya hayır işlerine hizmet eden bir kuruluşa vermek de caizdir.
Kurban derisi, kurbanın bir parçası olduğundan satılması caiz olmaz, kurbanı kesene kasap ücreti olarak da verilmez.
Nitekim Peygamber Efendimiz,
“Kurbanın derisini satan kimsenin kurbanı yoktur, yani kurban kesmemiştir.”284 buyurmuşlardır. Peygamberimiz bu sözleri ile kurbanın derisini satarak parasını yemenin doğru olmadığını belirtmiştir.
K) Eti Yoksullara Dağıtılması Gerekli Olan Kurbanlar
Bazı kurbanlar vardır ki bunların etinin tamamen yoksullara dağıtılması veya yedirilmesi gerekir. Bu kurbanlar şunlardır:
a) Adak kurbanı, bu kurbanı adayan kişinin kendisiyle fakir de olsalar çocukları ve onların çocukları, anne ve babasıyla her iki taraftan dedeleri ve büyük anneleri gibi bakmakla yükümlü olduğu kimseler ve zengin olanlar bu kurban etinden yiyemezler. Bu kurban kesildikten sonra tamamen yoksullara dağıtılmaışversı gerekir.
b) Bir kimsenin hayatta iken, yaptığı vasiyeti üzerine, öldükten sonra varisleri tarafından malının üçte birinden kesilen kurban.
Bu kurbandan da ölünün varisleriyle zenginler yiyemezler. Bunun da yoksullara dağıtılması gerekir.
Ancak ölünün vasiyeti olmaksızın varisleri tarafından ölü için kesilen kurban böyle değildir. Bu kurbandan onu kesenler de yiyebilirler.
c) Kurban günlerinde herhangi bir sebeple kesilmeyen ve sadaka olarak verilmesi gereken kurban.
Bu kurban da yenmez, yoksullara sadaka olarak verilmesi gerekir.
d) Ortaklaşa kurban kesenlerden bir kısmı edaya, bir kısmı da kazaya niyet ederse bu hayvanın eti, kurban kesenler ve yakınları tarafından yenmez, tamamı sadaka olarak dağıtılır. Çünkü kurban bayramı günlerinde kesilmeyen kurban kaza edilmez. Bu, kurban olmaktan çıkıp sadakaya dönüşür. Bu sebeple örneğimizde sadaka hükmündeki hisse kurban olmayacağı için (hisselerden birinin et maksadıyla kesilmesi durumunda olduğu gibi) eda niyetiyle kesilen hisseleri de kurban olmaktan çıkarır.
L) Akika Kurbanı
Doğan çocuk için kesilen kurbana akika kurbanı denir.
İslam’dan önceki cahiliye devrinde Araplar kız çocuğu istemezler, hatta kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Erkek çocukları için de “akika” kurbanı keserlerdi.
Peygamberimiz, Kurbanı, Allah’a şükür maksadıyla hem erkek, hem de kız çocukları için kesilmesi şekline getirerek önceden uygulanmakta olan cahiliye âdetini değiştirdi ve isyan manası taşıyan “akika” kelimesini de “taat” manasında olan “Nesike”ye çevirdi. Doğan çocuğun yedinci günü bir koyun veya keçi keserek ziyafet vermek ve çocuğun saçını tıraş etmek mubahtır. Yani dileyen yapar, dileyen yapmaz.
Maliki ve Şafii mezheplerine göre müstehab, Hanbelilere göre de sünnettir.
Nesike kurbanı, çocuğun doğumunun yedinci veya on dördüncü yahut da yirmi birinci günü kesilir. Yedinci günü kesmek daha faziletlidir.
Çocuğun doğumundan itibaren buluğ çağına gelinceye kadar da kesilebilir.
Kesilen bu kurban yenilir, yedirilir ve başkalarına da sadaka olarak verilir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
XI. HAC
İslam’ın beş esasından birisi de hac’dır. Hicretin 9’uncu yılında farz kılınmıştır. Haccın farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
Gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi ziyaret etmesi (haccetmesi), Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”219
Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
“İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”220
A) Haccın Faydaları
Her şeyden önce hac, Allah’ın emridir ve bunun için yerine getirilmesi gerekir. Bununla beraber haccın pek çok faydaları vardır. Şöyle ki:
Hac, günahlara keffarettir. Allah rızası için hacceden kimsenin küçük günahları bağışlanır. Nitekim Peygamberimiz,
المؤمنون كرجل واحد ان اشتكي رأسه اشتكي كله
“Kim Allah için hacceder de hac esnasında kötü sözlerden ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hac’dan) döner.” buyurmuştur221
Resul-i Ekrem Efendimizin doğup büyüdüğü, İslam dininin dünyaya yayıldığı kutsal yerleri görmek, insanın maneviyatını yükseltir ve dinî duygularını kuvvetlendirir.
Kişinin hac esnasında normal elbiselerini çıkararak ihrama girmesi ona mahşer gününü hatırlatır.
Ayrıca hac yolculuğu, insana zorluklara karşı dayanma gücü kazandırır.
Diğer taraftan mala olan bağımlılığı azaltarak, fakirlere ve yoksullara karşı merhamet duygularını geliştirir.
Hac, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Müslümanları yılda bir defa bir araya getirip birbirleriyle tanışmalarını, birbirlerinin dert ve problemlerine çözüm üretmelerini sağlar.
Ülkeleri, dilleri ve renkleri ayrı olan Müslümanların aynı gaye için bir araya gelmeleri ve hep birlikte Allah’a yönelerek ibadet edip O’ndan af ve bağış dilemeleri, ruhları arındırarak İslam kardeşliğini güçlendirir.
Sosyal durumu ne olursa olsun, her seviyedeki Müslümanın ihrama girerek aynı kıyafet içinde bulunması, doğuşta Allah katında eşit oldukları fikrini hatırlatır.
B) Hac Kimlere Farzdır?
Hem mal, hem de beden ile yapılan bir ibadet olan hac, şu şartları taşıyanlara farzdır:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
4. Hür olmak.
5. Haccın farz olduğunu bilmek.
(Bu, Müslüman olmayan ülkelerde Müslümanlığı kabul edenler içindir. İslam ülkelerinde yaşayan Müslümanlar için böyle bir şart aranmaz.)
6. Asli ihtiyaçlardan başka, hacca gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu âile fertlerinin geçimlerini sağlayacak servete sahip olmak.
7. Hac yolculuğu için gereken vasıta ve yol masraflarını karşılayacak parası olmak.
8. Haccı yapabilecek zamana yetişmiş olmak.
C) Haccın Edasının Şartları
Yukarıda sayılan şartlardan başka, hac görevini bizzat yapmak için bazı şartlar daha vardır. Bunlara, Haccın edasının şartları denir ve şunlardır:
1. Vücutça sağlıklı olmak. Kör, kötürüm, felçli ve hac yolculuğuna dayanamayacak kadar hasta ve yaşlı olmamak.
2. Hapiste olmak gibi hacca gitmesine bir engeli bulunmamak.
3. Yol güvenliği olmak.
4. Kadının yanında kocası veya evlenmesi caiz olmayan bir mahremi bulunmak.222
5. Kocası ölmüş veya boşanmış olan kadının iddet süresi bitmiş olmak.
D) Haccın Sahih Olmasının Şartları
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. İhrama girmek.
4. Haccı belirli zamanda yapmak.
5. Vakfe, tavaf ve sa’y gibi menasikten her birini tayin edilen yerlerde yapmaktır.
E) Haccın Vakti
Haccın belirli vakti vardır. Hac bu vakitte yapılır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ
“Hac, bilinen aylardadır.”223
Hac ayları, hac menasikinin başlayıp devam ettiği Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce’nin ilk on günüdür. Hac, bu aylarda yapılır.
F) Haccın Farzları
Haccın farzları, birisi şart ikisi rükün olmak üzere üçtür:
1. İhrama girmek (şarttır).
2. Arafat’ta vakfe yapmak.
3. Kâbe’yi tavaf etmek.
1. İhram
İhram, Hac veya umre yapacak olan kimsenin helal olan bazı fiil ve davranışları belirli bir süre için kendisine haram kılmasıdır.
İhramın iki rüknü vardır:
1. Niyet: Yapmak istediği hac veya umreyi kalben tayin etmektir. Bunu dil ile söylemek müstehabdır.
2. Telbiye, yani,
لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ
“Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk, Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek.” söylemektir.224
Hac veya umreye yahut da her ikisine birden niyet edip telbiye getirmekle ihrama girilmiş ve haccın ilk farzı yerine getirilmiş olur.
Yalnız niyet veya yalnız telbiye ile ihrama girilmiş olmaz.225
Bir kimse, ihrama girdiği esnada hac veya umre yahut da her ikisini yapmayı niyetinde tayin etmese de yine ihrama girmiş sayılır.
Bu kimse, yapmak istediği menâsiki tavafa başlamadan önce tayin ederse, bu tayin muteberdir. Buna göre ibadetini tamamlar. Yapmak istediği hac veya umreyi tayin etmeden tavafa başlarsa umre için ihrama girmiş sayılır. Umresini yapar, sonra da hac için tekrar ihrama girer. Böylece temettu haccı yapmış olur.
Şayet, yapacağı hac veya umreyi tayin etmeden ve tavaf da yapmadan Arafat vakfesini yapacak olursa hac için ihrama girmiş sayılır ve ifrad haccı yapmış olur.
Herhangi bir hac çeşidi için ihrama girer de sonra bunun hac mı umre mi veya her ikisi mi olduğunu unutursa Kıran haccı için ihrama girmiş olur.226
a) İhramın Yer ve Zamanı
Hac veya umre yapacak âfâkilerin (mikat dışından gelecek olanların) ihramsız geçmemeleri gereken yerlere “mikat” denir ki bu noktalar şunlardır:
1. Zulhuleyfe: Mekke’ye Medine yönünden gelenlerin mikatıdır. Peygamberimiz burada ihrama girmiştir. Hâlen buraya “Âbâr-ı Ali” denilmektedir.
2. Cuhfe: Şam yönünden gelenlerin mikatıdır.
3. Zât-ı Irk: Irak yönünden gelenler burada ihrama girerler.
4. Karn: Necid yönünden gelenlerin mikatıdır.
5. Yelemlem: Yemen istikametinden gelenlerin mikatıdır.
Kızıldeniz, Süveyş yönünden gelenler “Cuhfe” yakınındaki “Râbığ” hizasınışverda ihrama girerler.
Hava yoluyla Cidde’ye gelecekler de geldikleri istikametteki mikatın hizasında ihrama girerler.
b) Harem Bölgesine İhramsız Girmek
Harem bölgesine mahsus birtakım hükümler vardır. Bunlardan birisi de bu bölgeye her ne maksatla olursa olsun girmek isteyen âfâkilerin mikat sınırını geçmeden ihrama girmeleridir. Çünkü ihram, bu kutsal bölgeye saygı göstermek için vacib kılınmıştır. Bu konuda hac ve umre için gelenlerle başka maksatlar, mesela: Ticaret ve ziyaret için gelenler arasında fark yoktur. Böylece, Mekke’ye veya Harem bölgesine gelen âfâkiler, hac veya umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar.227
Mikat sınırları ile Harem bölgesi arasında oturanlar, hac veya umrelerini yaparak ihramdan çıktıktan sonra ticaret veya bir başka iş için harem bölgesi dışına mesela, Cidde’ye giden âfâkilerin de mikat sınırları dışına çıkmadıkça Mekke’ye ihramsız girmelerinde bir sakınca yoktur.
Doğrudan Harem bölgesine veya Mekke’ye gitme niyetinde olmayıp mikat içi sayılan mesela, Cidde’ye gidecek olan âfâkiler mikatı ihramsız geçebilirler. Bu durumda olanlar harem bölgesine ve Mekke’ye girip çıkma konusunda Cidde’de oturanlar gibidirler. Bir örnek vermek gerekirse: Herhangi bir iş için Cidde’ye gelmiş olan kimse, daha sonra Mekke’ye gidecek olursa, Cidde’de oturan kimse gibi ihrama girmesi gerekmez. Ancak, hac veya umre yapmak isterse bulunduğu yerde ihrama girer.
c) İhramın Vacipleri
1. Mikatı ihramsız geçmemek.
2. İhram yasaklarından sakınmak.
d) İhramın Sünnetleri
1. Tırnakları kesmek, gerekiyorsa tıraş olmak, kasık ve koltuk altı kıllarını temizlemek.
2. İhrama girmeden önce temizlik için gusletmek. Gusül, abdesti olanlar ve âdet görmekte olan kadınlar için de sünnettir. Gusül mümkün olmadığında abdest alınır. Su bulunmadığı için abdest alınamazsa sünneti yerine getirmek için teyemmüm gerekmez. Çünkü buradaki gusül ve abdest temizlik içindir. Ancak daha sonra ihram namazı için teyemmüm edilmesi gerekir.
3. Erkekler izar ve rida denilen iki parça örtüye (yani ihrama) bürünmek.
İzar, belden aşağıya sarılan, rida da vücudun üst kısmını örten havludan ibarettir.
Bu örtülerin beyaz, yeni ve yıkanıp temizlenmiş olması müstehabdır.
4. İhram elbisesini giydikten sonra kerahet vakti değilse, iki rekât ihram namazı kılmak.
Namazdan sonra da niyet eder ve telbiye söyler.
5. İhramlı olduğu sürece fırsat buldukça yüksek sesle telbiye söylemek.
6. İhramdan önce vücuduna güzel kokular sürmek.
7. Hac için hac ayları başladıktan sonra ihrama girmek.
e) İhram Yasakları
İhrama giren kişiye —ihramdan çıkıncaya kadar— yapması yasak olan iş ve davranışlar şunlardır:
1. Saç ve sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.
2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, koparmak veya yolmak.
3. Tırnak kesmek.
4. Süs için saç, sakal ve bıyıkları yağlamak veya kına sürmek. Oje, ruj ve kokulu sabun kullanmak.
5. Güzel koku sürünmek.
6. Elbise giymek.
7. Başı ve yüzü kapamak.
8. Eldiven, çorap veya topukları kapalı ayakkabı giymek.
Giyim ile ilgili bu yasaklar, sadece erkeklere aittir. Kadınlar ise normal elbiselerini giyerler. İhrama girdiklerinde sadece yüzlerini örtmezler.
9. Cinsi ilişkide bulunmak.
10. Şehevi duyguları tahrik edici sözler söylemek.
11. Haram olan şeyleri yapmak.
12. Başkalarıyla tartışmak, kavga etmek, sövüp saymak, kötü söz ve davranışlarda bulunmak.
13. Her türlü kara avını avlamak, göstermek veya avcıya yardım etmek.
Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi koyun ve tavuk gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihramlıya yasak değildir.
Mekke şehri ve çevresindeki “Harem” denilen bölgenin avının avlanması, bitkilerinin kesilmesi veya koparılması ihramlı ve ihramsız herkes için yasaktır.
f) İhramlıya Yasak Olmayan İş ve Davranışlar
1. Yıkanmak, kokusuz sabun kullanmak.
2. Şemsiye kullanmak.
3. İhram örtülerini yıkamak, değiştirmek.
4. Kırılmış olan tırnağı koparmak.
5. Dişleri fırçalamak, sürme çekmek.
6. Vücudun herhangi bir yerindeki yarayı sarmak.
7. Kan aldırmak, diş çektirmek, iğne yaptırmak.
8. Silah taşımak, kol saati ve yüzük takmak.
9. Kemer kullanmak, omuza çanta asmak (Bunların dikişli olması zarar vermez).
10. Palto veya ceketi giyinmeden omuzlarına almak.
11. Yüz ve başı örtmemek şartıyla yorgan, battaniye veya herhangi bir örtü kullanmak.
12. Balık avlamak.
13. Saldırıp ısıran köpek, yılan, akrep, fare ve av hayvanı olmayan hayvan ve haşereleri öldürmek.
G) Haccın rükünleri
Haccın rükünleri, biri Arafat’ta Vakfe, diğeri de ziyaret tavafı olmak üzere ikidir.
1. Arafat’ta Vakfe
Vakfe, bir yerde kısa da olsa durmak demektir.
Haccın en önemli rüknü Arafat vakfesidir. Peygamberimiz,
“Hac, Arafat’tan ibarettir”228 buyurmuştur.
Arafat Vakfesinin Yeri
Arafat bölgesinin “Urene Vâdisi hariç” her yerinde vakfe yapılabilir.
Arafat’ta bulunan “Nemire” Mescidinin bir bölümü (Kuzey batı kısmı) de vakfe yerinin dışındadır.
a) Arafat Vakfesinin Zamanı
Vakfenin zamanı, Zilhicce’nin 9’uncu Arefe günü Zeval vaktinden bayramın birinci günü fecr-i sadık yani tan yerinin ağarmaya başladığı ana kadardır. Bu süre içinde Arafat’ın Urena vadisi hariç, herhangi bir yerinde ister vakfeye niyet etsin, ister etmesin, ister bilerek, ister bilmeyerek, ister uyanık, ister uyuyarak, ister ayık ister baygın her ne suretle olursa olsun bir an bile olsa bulunan kimse farz olan vakfeyi yapmış olur. Arafat’ta böyle süresi içerisinde kısa bir zaman da olsa bulunmakla, oradan ister yürüyerek, ister vasıta ile geçmiş olmak arasında bir fark yoktur.
Arefe günü zevalden itibaren bayramın birinci günü, tan yeri ağarmadan önce, Arafat’ta kısa da olsa bir süre bulunamayan kimse hacca yetişmemiş olur. Daha sonra yeniden hac yapması gerekir.
Arafat vakfesinin güneş batıncaya kadar devam etmesi vacibdir.229
b) Arafat’ta Vakfenin Sünnetleri
1. Terviye günü yani Zilhicce’nin 8’inci günü Mina’ya gitmek ve orada Arefe günü tan yeri ağarıncaya kadar beklemek. Güneş doğduktan sonra buradan Arafat’a hareket etmek. Bu sünneti bugün imkânsızlık yüzünden herkes yapamamaktadır.
2. Arafat’taki Nemire Mescidinde öğle namazından önce imamın —Cumada olduğu gibi— iki hutbe okuması.
3. Sonra öğle ve ikindi namazlarını bir ezan ve iki kametle öğle vaktinde birlikte kılmak. Buna cem’i takdim denir.
4. Zeval vaktinden sonra mümkün olursa —ki pek çoğu için değildir— gusletmek.
Bu sünneti yapacağım diye başkalarını rahatsız etmek doğru değildir.
5. Vakfe esnasında abdestli bulunmak.
6. Oruçlu olmamak.
7. Vakfeyi, mümkün olursa Cebel-i Rahme denilen tepenin yakınında yapmak.
8. Arafat’ta bulunulduğu sürece telbiye, tekbir, tehlil, salavat ve istiğfarda bulunmak, Kur’an okumak ve namaz kılmak.
9. Kendisi, anne ve babası ile tüm Müminler için dua etmek ve istiğfarda bulunmak.
10. Vakfeyi namazın peşinde yapmak. Vakfe yapılırken ayakta olmak oturmaktan daha faziletlidir.
11. Vakfeyi kıbleye dönerek yapmak.
12. Zeval’den önce Arafat’ta bulunmak.
c) Arafat’ta Öğle ile İkindi Namazlarının Cem’i Takdim ile Kılınması
Arefe günü, Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde birleştirerek kılmak sünnettir.
İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre öğle ve ikindi namazlarının öğle vaktinde bir arada kılınabilmesi için:
a) Arefe günü hac için ihramlı olarak Arafat’ta bulunmak.
b) Mescid-i Nemire’de imam ile kılmak şarttır.
Buna göre öğle ve ikindiyi bulundukları çadırlarda kılanlar, ister cemaatle kılsınlar, isterse yalnız olarak kılsınlar cem’i takdim yapamazlar, her namazı vaktinde kılmaları gerekir.
Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleriyle Hanefi mezhebinden İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise Arefe günü hac için ihramlı olanların Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını ister Nemire mescidinde, ister çadırlarda, ister cemaat ile isterse yalnız kılsınlar, cem’i takdim ile kılmaları sünnettir. Bugünkü uygulama da buna göredir.
Bu namazlar birlikte kılınırken ezan okunur. Önce öğle namazının ilk sünneti kılınır. Sonra kamet getirilir, öğlenin farzı kılınır, sonra ara vermeden tekrar kamet getirilerek ikindinin farzı kılınır. İkindi için ayrıca ezan okunmaz ve iki farz arasında da sünnet kılınmaz. Böylece öğlenin son sünneti ile ikindinin sünneti terk edilmiş olur.
2. Tavaf
Hacer-i Esved’in hizasından başlayarak Kâbe’yi sola almak suretiyle, yedi defa Kâbe etrafında dönmek demektir. Her dönüşüne “şavt” denir. Yedi şavt bir tavaftır.
a) Tavafın Çeşitleri
Hacda meşru olan üç türlü tavaf vardır:
1. Kudûm Tavafı: Mekke’ye geliş tavafı demektir. Bu tavaf sünnettir.
İfrad veya kıran haccı yapmaya niyet edip ihrama giren kimse Arafat’ta vakfeden önce Mekke’ye gelir gelmez Kudûm tavafı yapar.
Mekkeliler, mikat sınırları içinden hacca gelenler, yalnız umre veya temettû haccı yapanlar, ifrad haccı yaptıkları hâlde Mekke’ye uğramadan doğrudan Arafat’a çıkanlar ile özel hâlleri sebebiyle Kudûm tavafını yapmaya vakit bulamadan Arafat’a çıkan kadınların, Kudûm tavafı yapmaları gerekmez.
Kudûm tavafının vakti, Mekke’ye gelindiği andan, Arafat’ta vakfe yapılıncaya kadar olan süredir. Arafat vakfesinin yapılması ile Kudûm tavafının vakti son bulur.
2. Ziyaret Tavafı: Haccın iki rüknünden biri olan farz tavaf budur, bu tavaf yapılmadıkça hac tamam olmaz.
Ziyaret tavafının vakti, Arafat vakfesinden sonra kurban bayramının ilk günü fecr-i sadıktan başlayarak ömrün sonuna kadar olan zamandır.230
Ancak İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre ziyaret tavafının kurban kesme günlerinde yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar yapılması vacibdir. Bundan sonraya bırakılacak olursa ceza kurbanı gerekir.
İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ziyaret tavafının kurban kesme günlerinde yapılması vacib değil, sünnettir. Mazeretsiz daha sonraya bırakılması mekruh olup, ceza gerekmez.231
3. Veda Tavafı: Âfâkiler için haccın son görevidir. Hacdan sonra ülkelerine dönecek hacıların Mekke’den ayrılmadan Veda Tavafı yapmaları vacibdir. Buna “Sader Tavafı” da denir.232
Mikat sınırları içinde Mekke ve harem bölgesinde oturanlar ile yalnız umre yapmış olanlara vacib değildir.
Ayrıca Veda tavafını yapmadan âdet gören ve temizlenmeden Mekke’den ayrılan kadınlardan Veda tavafı düşer.
Veda tavafı, ziyaret tavafından sonra yapılır. Ziyaret tavafından sonra yapılan her tavaf veda tavafı sayılır. Mekke’den ayrılıp mikat sınırları dışına çıkmadıkça vakti sona ermez.
Mekke’den ayrıldığı hâlde mikat sınırını geçmemiş olan kimse Mekke’ye döner ve veda tavafını yapar.
Şayet mikat sınırını dışarıya çıkmış olursa, dönmesi gerekmez. Ceza kurbanı keser. Fakat mikat dışına çıktığı için, ihramlı olarak geri dönüp, umre yaptıktan sonra veda tavafını yapacak olursa, ceza kurbanı gerekmez.
Veda tavafını yaptıktan sonra Harem-i Şerife girip namaz kılmakta veya tavaf yapmakta bir sakınca yoktur. Bu durumda en son yapılan tavaf veda tavafı olur.
b) Tavafın Sahih Olmasının Şartları
1. Niyet, niyetsiz yapılan tavaf sahih değildir. Ancak tavafın çeşidini (kudûm, ziyaret veya veda tavafı gibi) tayin etmek gerekli olmayıp, mutlak tavaf niyeti yeterlidir.
2. Tavafı, Harem-i Şerif’in içinde ve Kâbe’nin etrafında yapmak.
Mescidin dışında dolaşmak tavaf sayılmaz.
3. Şavtların çoğunu, yani en az dördünü yapmış olmak.
Yediye tamamlamak farz değil vacibdir. Fakat dört şavttan sonra eksik kalan her şavt için ceza gerekir.
Sünnet ve nafile tavaflarda ceza gerekmez.
4. Hacla ilgili tavafların her birini belirlenmiş olan zamanlarında yapmak.
c) Tavafın Vacipleri
1. Abdestli olmak: Abdestsiz tavaf eden kimse Mekke’de olduğu sürece tavafı iade eder. Böylece eksiğini tamamlamış olur.
Ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapmış olan kimse, bayram günlerinde onu iade ederse ceza gerekmez. Şayet ziyaret tavafını bayram günleri dışında iade ederse Ebû Hanîfe’ye göre ceza kurbanı gerekir. Eğer abdestsiz olarak yaptığı ziyaret tavafını abdestli olarak iade etmeden memleketine dönerse yine ceza kurbanı kesmesi gerekir.
2. Setr-i avret: Kadın ve erkek için namazda örtülmesi vacib olan avret yerlerini örtmek.
Farz ve vacib tavaflarda avret sayılan organlardan birinin dörtte biri veya daha çoğu açılacak olursa ceza kurbanı gerekir. Dörtte birinin azında ise bir şey gerekmez. Diğer tavaflarda sadaka yeterli olur.
3. Tavaf esnasında Kâbe’yi sol tarafına alarak yürümek.
4. Tavafa Hacer-i Esved veya hizasından başlamak.
5. Tavafı hatimin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatim de Kâbe’dendir.
6. Ziyaret, umre ve veda tavaflarını yedi şavta tamamlamak.
7. Tavafı, mazereti yoksa yürüyerek yapmak: Hastalık veya yaşlılık gibi bir mazeret sebebiyle yürüyerek tavaf edemeyenler tahtırevana binerek tavaf ederler.
8. Tavaf namazı kılmak: Tavafın hangi çeşidi olursa olsun sonunda iki rekât tavaf namazı kılmak.
Tavafın bu vaciblerinden biri mazeretsiz terk edilirse tavaf sahihtir, fakat ceza gerekir. Tavaf yeniden yapılacak olursa ceza düşer.
d) Tavafın Sünnetleri
1. Tavafta, namazda olduğu gibi beden veya elbisede namaza mani olacak pislik bulunmamak.
2. Tavafa başlarken Hacer-i Esved veya hizasına Rükn-i Yemani yönünden gelmek.
3. Hacer-i Esved’i istilam etmek.233
Rükn-i Yemani de aynı şekilde istilam edilir, fakat öpülmez. El sürerek istilam için yaklaşılamadığı takdirde uzaktan işaretle istilam gerekmez. Bu sünnet değil, müstehabdır. Diğer rükünlerde istilam yoktur.
4. Iztıba’ yapmak. Iztıba’, belden yukarı sarılan ihramın bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atarak sağ omuz ve kolu açık bırakmaktır.
Remel234 yapılması gereken tavafların bütün şavtlarında ıztıba sünnettir. Tavaf bitince omuz örtülür. Tavaf namazı omuz örtülü olarak kılınır.
5. Tavafın bütün şavtlarını ara vermeden peş peşe yapmak.
Tavaf yapılırken vakit namazı için kamet yapılır yahut abdest bozulur veya tavafı bırakmayı gerektiren başka bir mazeret çıkarsa, tavaf olduğu yerde bırakılır, namaz kılındıktan, abdest alındıktan veya mazeret sona erdikten sonra kalan kısmı tamamlanır.
6. Erkekler mümkün olduğu kadar Kâbe’ye yaklaşmak, kadınlar ise erkekler arasına karışmayacak bir tarzda tavaf etmek.
Tavafın sünnetlerinin mazeretsiz terki mekruhtur. Başkaca bir ceza gerekmez.
e) Tavafın Yapılışı
Hangi tavaf yapılacaksa ona niyet edilir ve Rükn-i Yemani tarafından Hacer-i Esved’e veya hizasına gelinir. Tekbir ve tehlil getirilerek Hacer-i Esved öpülür veya karşısında istilam edilir ve dua edilerek tavafa başlanır. Her şavtın başında Hacer-i Esved istilam edildikten sonra dua tekrarlanır.
Yedi şavt tamamlanınca yer varsa Makam-ı İbrahim’de, yer yoksa herhangi bir yerde iki rekât tavaf namazı kılınır ve sonunda da dua yapılır.
H) Haccın Vacipleri
1. Sa’y Etmek
Safa ile Merve denilen iki tepe arasında yedi defa gidip gelmektir. Safa ile Merve arasındaki mesafeye sa’y edilen yer anlamına “mes’a” denir.
a) Sa’yin Sahih Olmasının Şartları
1. Sa’yin, hac veya umre için ihrama girdikten sonra yapılması.
İhrama girmeden önce yapılan sa’y geçerli değildir.
Ancak hac sa’yinin ihramlı hâlde yapılması da şart değildir. İhramdan çıktıktan sonra da yapılabilir.
Hac için ihrama giren kimse, hac sa’yini Arafat vakfesinden önce yaparsa (ki bu sahihtir), ihramlı olarak yapması gerekir. Arafat dönüşü ziyaret tavafından sonra yaparsa ihramsız olarak yapar. Sünnete uygun olanı budur.
Umre sa’yinin ise umre tavafından sonra henüz tıraş olmadan ihramlı olarak yapılması vacibdir.
Umre tavafından sonra sa’y yapmadan tıraş olan kimse ihramdan çıkmış olur. Tıraş olduktan sonra ihramsız olarak yapılan sa’y sahihtir. Fakat vacib terk edildiği için ceza kurbanı gerekir.
2. Sa’yin muteber bir tavaftan sonra yapılması.
Muteber tavaf ise cünüp, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmiş olarak yapılan tavaftır.
Tavaftan önce yapılan sa’y sahih olmaz.
3. Sa’ye, Safa’dan başlayıp Merve’de bitirmek.
Merve’den başlanacak olursa o şavt geçerli olmaz, iadesi gerekir.
4. Hac sa’yinin, hac ayları başladıktan sonra yapılması.
Hac aylarından önce hac için ihrama girmek caizdir. Fakat hac ile ilgili diğer menasikin hac ayları başlamadan yapılması sahih değildir.
b) Sa’yin Vacipleri
1. Sa’yi dört şavttan sonra yedi şavta tamamlamak.
2. Sa’yi yürüyerek yapmak. Ancak herhangi bir mazereti sebebiyle yürüyerek sa’y yapamayacak olan kimse, arabaya binerek sa’yini yapabilir. Bundan ötürü bir ceza gerekmez.
c) Sa’yin Sünnetleri
1. Sa’yi tavaftan sonra ara vermeden yapmak.
2. Sa’yden önce Hacer-i Esved’i istilam ederek Safa tepesine gitmek.
3. Sa’yin şavtlarını ara vermeden yapmak.
4. Sa’yi abdestli olarak yapmak.
5. Bedeninde ve elbisesinde namaza mani pislik bulunmamak.
6. Her şavtta Safa ve Merve tepelerinin Kâbe’nin görülebileceği yerlerine kadar çıkmak.
7. Her şavtta Safa ve Merve’de yüzünü Kâbe’ye dönüp tekbir, tehlil ve dua etmek.
8. Erkeklerin Safa ve Merve tepeleri arasında yeşil ışıkla aydınlatılmış sütunlar arasında hervele yani kısa adımlarla koşarak yürümeleri (Kadınlar ise hervele yapmazlar.).
9. Sa’y esnasında tekbir, tehlil ve dua ile meşgul olmak.
İbadetteki bir sünnet, imkânlar ölçüsünde yerine getirilir, aksi takdirde terk edilir. Her şavtta Safa ve Merve tepelerinin Kâbe’nin görülebileceği yerlerine kadar çıkmak sünnettir. Ancak izdiham sebebiyle bu sünneti yerine getireceğim diye başkalarını rahatsız etmek doğru olmaz ve bu sünnet terk edilir.
d) Sa’yin Yapılışı
Tavaftan sonra Hacer-i Esved istilam edilerek Safa tepesine çıkılır.
“Allahım! Senin rızan için Safa ile Merve arasında 7 şavt hac (veya umre) sa’yini yapmak istiyorum. Bana bunu kolay kıl ve kabul et.” diye niyet edilir.
Safa tepesinde Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil getirilir ve salavat-ı şerife okunur. Eller kaldırılarak dua edilir ve Merve’ye doğru yürünür.
Erkekler yeşil ışıklı sütunlar arasında hervele yaparlar.
Merve’de de Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil, salavat-ı şerife okunur. Eller kaldırılıp dua edilir. Böylece sa’yin bir şavtı tamamlanmış olur.
Aynı şekilde Safa’dan Merve’ye dört gidiş, Merve’den de Safa’ya üç dönüş olmak üzere yedi şavt tamamlanmış olur.
Gerek hac, gerek umre için sa’y birer defa yapılır, nafilesi yoktur. Bunun için her tavaftan sonra sa’y yapılmaz.
Hac sa’yinin ziyaret tavafından sonra yapılması efdaldir. Ancak ziyaret tavafından sonra izdiham olacağı için Arafat’a çıkmadan önce herhangi bir nafile tavaftan sonra da yapılabilir.
Temettu haccı yapanlara gelince, onlar, umreyi tamamladıktan sonra ihramdan çıkarlar. Sa’y ise ancak ihrama girdikten sonra yapılabilir.
Temettu haccı yapan kimse, ziyaret tavafından önce hac sa’yini yapmak isterse Terviye günü veya daha önce hac için ihrama girdikten sonra bir nafile tavaf yapar, sonra da haccın sa’yini yapabilir.
b) Müzdelife’de Vakfe Yapmak
Müzdelife, harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında bir yerdir.
Hacılar, arefe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan buraya gelirler. Burada akşam ve yatsı namazları yatsı vaktinde birlikte kılınır. Buna Cem’i Tehir denir ve vacibdir.235
Akşam ve yatsı namazları Arafat’ta ve yolda kılınmaz. Şayet kılınacak olursa yatsı vakti çıkmadan Müzdelife’ye gelinmiş ise yeniden kılınması gerekir.236
Ancak Müzdelife’ye gelmeden Arafat’ta veya yolda yatsı vaktinin çıkacağından korkulursa, bu takdirde akşam ve yatsı namazları Müzdelife’ye gelmeden kılınır.
Müzdelife’de akşam ve yatsı namazlarını cem’i tehir ile kılabilmek için, hac için ihramlı olmak, arefeyi bayrama bağlayan gece Müzdelife’de bulunmak ve yatsı vakti girmiş olmak şarttır.
Cem’i tehir yapılırken iki farz arasında sünnet kılınmaz. Bu itibarla akşamın sünneti ile yatsının ilk sünneti terk edilir.
İki vaktin namazı bir ezan ve ikametle kılınır. Yatsı namazı için ayrıca ezan ve ikamet gerekmez.
Yatsının farzından sonra iki rekât sünnet ile vitir kılınır.
2. Müzdelife’de Vakfe
Müzdelife bölgesinin —Muhassir vadisi hariç— her yerinde vakfe sahihtir. Ancak Kuzeh dağı üzerinde bir tepe olan ve Meş’ar-i Haram denilen yerin yakınında vakfe yapmak sünnettir.
Muhassir, Müzdelife ile Mina arasında bir vadi olup burada vakfe sahih değildir.
Müzdelife vakfesinin sahih olması için, ihramlı olmak, Arafat vakfesini yapmış bulunmak ve kurban bayramının birinci günü tan yeri ağardıktan güneşin doğmasına kadar olan süre içerisinde yapılmış olması şarttır.237
Geceyi Müzdelife’de geçirmek sünnettir. Bayramın birinci günü şeytan taşlamak için taşların buradan toplanması müstehabdır. Müzdelife vakfesinden sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket edilir.
Bu süre içinde herhangi bir anda —kısa da olsa— ister uyanık, ister uykuda, ister bayılmış olarak orada bulunanlar vakfeyi yapmış sayılırlar.
a) Müzdelife Vakfesinin Sünnetleri
1. Müzdelife’de gecelemek.
2. Vakit girer girmez sabah namazını kılmak.
3. Sabah namazından sonra telbiye, tekbir, tehlil, dua ve istiğfar ile meşgul olarak ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeyi uzatmak.
4. Mümkün olursa vakfeyi Meş’ar-i Haram yakınında yapmak.
5. Ortalık iyice aydınlandıktan sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket etmek.
3. Şeytan Taşlamak
Şeytan taşlamak, bayram günlerinde Mina’da bulunan, Küçük cemre, orta cemre ve Akabe cemresi adı verilen taş kümelerine ufacık taşları atmaktır ve haccın vaciblerindendir.
a) Taş Atmanın Zamanı
Taş atmanın zamanı bayramın dört günüdür.
Bayramın ilk günü yalnız Akabe cemresine taş atılır. Bunun zamanı, tan yerinin ağarmaya başlamasından, bayramın ikinci günü aynı vakte kadar olan süredir.238
Bayramın 2’inci ve 3’üncü günleri her üç cemre taşlanır.
Bayramın 2. ve 3. günleri taşlamanın vakti, güneşin tepe noktasına gelmesinden ertesi gün tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar olan süredir. Zevalden önce atılması ise caiz değildir.239
Bayramın 4.günü güneşin batmasıyla taş atma zamanı sona ermiş olur.
Şeytan Taşlamanın Sahih Olmasının Şartları
1. Taşları cemrelere el ile atmak.
Taşları ok veya ayak ile atmak sahih olmadığı gibi, el ile götürüp koymak da caiz değildir.
2. Atılan şeylerin yeryüzü cinsinden olması.
Ağaç, demir gibi şeyleri atmak caiz olmaz.240
3. Taşların hepsini birden değil, ayrı ayrı atmak.
Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır.
4. Taşları kümelerin üzerine veya yakınına düşürmek.
Taş kümelerinin uzağına düşen taşlar atılmış sayılmaz. Yerlerine yeniden atılması gerekir.
5. Taşların atılan yere, atanın fiili sonucu ulaşması.
Atılan taş bir yere düştükten veya çarptıktan sonra, bu yerin, etkisi olmadan kendiliğinden atılan yere ulaşırsa, sahih olur. Ancak birinin omzuna veya kafasına düşüp durduktan sonra bu kişinin hareketi sonucu düşerse, atılan yere ulaşsa bile sahih olmaz, yeniden atılması gerekir.
6. Gücü yetenin taşları bizzat kendisinin atması.
Ancak, taşları atamayacak kadar hasta olanlar başkasını vekil ederek taşlarını attırırlar.
7. Taşları, belirli vakit içinde atmış olmak.
b) Şeytan Taşlamanın Sünnetleri
1. Taşları yaklaşıp 3.5 metre mesafeden atmak.
2. Yedi taşı peş peşe atmak.
3. Her bir taşı atarken, “Bismillahi Allâhu Ekber” demek.
4. Bayramın 2. ve 3.günlerinde önce küçük, sonra orta, sonra da Akabe cemrelerine sıra ile taş atmak.
5. Atılan taşlar, nohuttan büyük, fındıktan küçük olmak.
c) Şeytan Taşlamanın Mekruhları
1. Büyükçe bir taşı olduğu gibi veya kırıp birkaç taş yaparak atmak.
2. Cemre mahallinde biriken taşlardan alıp atmak.
3. Bir cemreye aynı gün yediden fazla taş atmak.
4. Temiz olmayan (pislik bulaşmış) taşları atmak.
5. Cemreler arasındaki tertibe riayet etmemek.
d) Atılacak Taşların Sayısı
Bayramın ilk günü sadece Akabe cemresine 7 taş atılır.
Bayramın 2. ve 3. günleri ise her üç cemreye de 7’şerden 21’er taş atılır.
e) Şeytan Taşlama
Atılacak taşlar, Müzdelife’de toplanır ve yıkanır.241
Bayram sabahı Mina’ya gelinince Akabe cemresine gidilir. Mina sağ tarafa ve Mekke sol tarafa gelecek şekilde cemreye doğru yeteri kadar yaklaşılır ve durulur. Sonra cemreye yedi taş atılır. Her bir taş
بِسْمِ اللّٰهِ، اِللّٰهُ أَكْبَرُ، رَغْمًا لِلشَّيْطَانِ وَحِزْبِهِ
“Bismillahi Allahu Ekber, rağmen li’ş-şeytâni ve hizbihî” diyerek atılır ve durmadan oradan gidilir.
İlk taşın atılmasıyla telbiye kesilir ve bundan sonra artık telbiye yapılmaz.
Atılan taş yerine ulaşmaz veya uzağa düşerse, yerine başkası atılır.
Bayramın 2. ve 3. günleri zevalden sonra sırasıyla küçük cemreye, sonra orta cemreye ve sonra da Akabe cemresine aynı şekilde 7’şer taş atılır. Küçük ve orta cemrelere taş atıldıktan sonra başkalarına engel olmayacak şekilde bir yerde durulur ve dua edilir. Yalnız Akabe cemresine taşlar atıldıktan sonra orada durulmaz, hemen oradan uzaklaşılır.
Eğer Mina’da 4’üncü gün de kalınacak olursa, aynı şekilde her üç cemreye 7’şerden 21 taş daha atılır.
f) Şeytan Taşlamayı Geciktirmek
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, şeytan taşlamak vacibdir. Taşlama günleri de bayramın 4 günüdür. Vaktinde atılmayan taşlar, taşlama süresi içinde kaza edilir. Bayramın 4’üncü günü güneşin batmasıyla taşlama süresi son bulur. Bundan sonra taşlama yapılmaz.
Taşlar vaktinde atılmayacak olursa ceza kurbanı gerekir. Vaktinde atılmayan taşlar, atılma süresi içerisinde kaza edilse bile, yine ceza kurbanı gerekir.242
g) Şeytan Taşlamada Vekâlet
Taşları bizzat atamayacak kadar hasta, yaşlı ve sakat olanlar, uygun kişileri vekil tayin ederek taşlarını attırırlar.
Yaşlılarla kadınlar, izdiham yüzünden gündüz taş atmaları mümkün olmazışversa, gece atarlar. Gece taşlarını atabilecek durumda olanların vekil tayin etmeleri caiz olmaz. Çünkü vekâlet acizlikle kayıtlıdır. Taş atma süresi içerisinde herhangi bir vakit atmaya gücü yeten kimse vekil tayin edemez.
Vekil olanlar, önce kendi taşlarını, sonra da vekil oldukları kimsenin taşlarını atarlar.
Artan taşlar, ihtiyacı olanlara verilir veya uygun bir yere bırakılır. Fazla olan taşların cemrelere atılması mekruhtur.
Bayram günlerinde Mina’da gecelemek sünnettir.243
4. Saçları Tıraş Etmek veya Kısaltmak
Halk veya taksir denilen saçları tıraş etmek veya kısaltmak da hac ve umrenin vaciblerindendir.244
Kadınlar tıraş olmaz, ihramdan çıkmak için sadece saçların ucundan bir miktar keserler.
Abdestte olduğu gibi erkekler başın en az dörtte birini tıraş eder veya saçlarının ucundan keserek kısaltırlar.245
Başın tamamının tıraş edilmesi veya saçlarının tamamının kısaltılması ise sünnettir.
a) Saçları Tıraş Etmenin Vakti ve Yeri
Hac’da saçları tıraş etmenin veya kısaltmanın zamanı, kurban kesme günleridir. Yeri de Harem bölgesidir.
Bayram günleri çıktıktan sonra ve Harem bölgesi dışında tıraş olmakla da ihramdan çıkılmış olur, ancak ceza gerekir.246 Fakat tıraş olmadıkça ihramdan çıkılmış olmaz.
b) Tıraş ile Diğer Menasik Arasındaki Tertip
Bayramın ilk günü, Müzdelife’den Mina’ya gelindiğinde, sıra ile Akabe cemresine 7 taş atılır. Kıran ve temettü’e niyet etmiş olanlar, kurban keserler ve tıraş olup ihramdan çıkarlar. Sonra Mekke’ye giderek ziyaret tavafını yaparlar.
Mina’da önce şeytanı taşlama, sonra kurban kesme, daha sonra da tıraş olup, ihram’dan çıkma görevlerinin bu sıraya göre yapılması vacibdir. Sıranın bozulması hâlinde ceza kurbanı gerekir.247
Ancak ziyaret tavafında tertibe riayet vacib değil, sünnettir. Tavafın, sözü edilen menasikten önce veya arada yapılması mekruh ise de, sahihtir ve herhangi bir ceza da gerekmez.
c) Tıraş Olma veya Saçları Kısaltmanın Hükmü
Saçları tıraş etmek veya kısaltmakla ihramdan çıkılır ve cinsî ilişki hariç diğer yasaklar kalkmış olur. Cinsî ilişki yasağı ise ziyaret tavafı yapılıncaya kadar devam eder. Ziyaret tavafının yapılmasıyla bu yasak da sona ermiş olur.
I) Haccın Sünnetleri
1. Kudûm Tavafı
Bu tavaf, ifrad veya Kıran haccı yapacak olan âfâkilere, yani mikat dışından gelenlere sünnettir. Mekke’ye gelindiğinde hemen yapılır.
Kudûm tavafı da ziyaret tavafı gibi yapılır. Ancak haccın sa’yi bu tavaftan sonra yapılmayacaksa ıztıba ve remel yapılmaz.
2. Arefe Gecesi Mina’da Gecelemek
Zilhicce’nin 8’inci günü (ki buna terviye günü denir) güneş doğduktan sonra Mekke’den Mina’ya gelmek, orada öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarını kılmak ve geceyi burada geçirerek, Arefe günü sabah namazını da kıldıktan ve güneş doğduktan sonra Arafat’a hareket etmek.
3. Bayram Gecesini Müzdelife’de Geçirmek
Arafat’tan Müzdelife’ye gelindiğinde, bayram gecesini burada geçirmek sünnettir.248 Bayram sabahı tan yeri ağarmaya başladıktan sonra vakfe vacibdir.
4. Bayram Günlerinde Mina’da Kalmak
Kurban kesme günlerinde Mina’da kalmak ve orada gecelemek sünnettir.249
İ) Umre Nedir, Nasıl Yapılır?
Umre, ihrama girerek tavaf ve sa’y yaptıktan sonra, tıraş olup ihramdan çıkmaktan ibarettir.
Ömürde bir defa umre yapmak sünnettir.250
Umre için belirli bir zaman yoktur. Her zaman yapılabilir. Ancak Arefe ve bayram günleri ile teşrik günlerinde umre yapmak tahrimen mekruhtur. Çünkü bu beş gün hac günleridir.
Bir yılda birden fazla umre yapmakta bir sakınca yoktur.251
1. Umre İçin İhrama Girme Yerleri
Mekke’ye, Mikat sınırları dışından gelenler, yolları üzerindeki Mikatlardan veya hizalarından ihrama girerler.
Mekke’liler ile mikat sınırları içinde oturanlar, Harem sınırları dışında, Hill bölgesinde ihrama girerler.
2. Umrenin Yapılışı
Umre yapmak isteyen mikatta veya Hill bölgesinde ihrama girmek üzere ihram namazı kılar. Namazdan sonra “Allahım, umre yapmak istiyorum, onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.” diye niyet eder, sonra da telbiye yapar.
Harem-i Şerif’e gelince,
“Allahım, senin rızan için umre tavafı yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle.” diye niyet ederek umre tavafını yapar.
Tavaf namazını kıldıktan sonra Safa tepesine gider ve:
“Allahım, senin rızan için Safa ile Merve arasında umre sa’yi yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle” diyerek niyet eder ve sonra da umre sa’yini yapar.
Bundan sonra saçlarını tıraş eder veya kısaltarak ihramdan çıkar.
J) Haccın Yapılışı
Hac, yapılışı itibariyle, İfrad, Temettû ve Kıran olmak üzere üç çeşittir. Mekkelilerle, Harem bölgesinde ve mikat sınırları içerisinde ikamet edenler, ancak ifrad haccı yapar, temettü veya kıran haccı yapamazlar.
Hac aylarından önce Mekke’ye gelip umre yapan âfâkiler de bunlar gibi sadece ifrad haccı yapabilir, temettü veya kıran haccı yapamazlar. Bunlar, Mekke’de ikamet ettikleri sürece başka bir umre yapamaz, Zilhicce’nin 8’inci Terviye günü hac için ihrama girer ve ifrad haccı yaparlar. Şayet bunlar hac ayları girdikten sonra umre yapacak olurlarsa temettü yapmış olmazlar. Bu yanlış hareketleri sebebiyle ceza kurbanı keserler.
K) İfrad Haccı
Yalnız hac için ihrama girerek umresiz yapılan hacdır. Şöyle yapılır:
1. İhrama girmeden önce, uzamış ise tırnaklarını keser.
2. Koltuk altı ve kasık kıllarını temizler.
3. —Saç ve sakal tıraşı olur.
4. Gusleder veya abdest alır. Gusül daha efdaldir.
5. Varsa güzel koku sürünür.
6. Erkekler, bütün elbiselerini çıkararak yeni veya yıkanmış izar ve rida denilen iki parça ihrama sarılırlar. Başları açık ve ayakları çıplak kalır. Ancak topukları ve üzeri açık ayakkabı giyebilirler.
Bellerine kemer bağlayabilirler, omuzlarına çanta asabilirler. Şemsiye kullanmaları ve gölgelenmeleri caizdir.
Hanımlar normal elbise ve kıyafetleriyle ihrama girerler. Kapalı ayakkabı, çorap ve eldiven giymelerinde bir sakınca yoktur. Yalnız yüzlerini açık tutarlar.
Kerahet vakti değilse iki rekât ihram namazı kılarlar (İlk rekâtta Fâtiha’dan sonra Kâfirûn, ikinci rekâtta ise İhlâs surelerini okumaları efdaldir.).
Namazdan sonra,
“Allahım! Hac yapmak istiyorum. Onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.” diye niyet edilir. Sonra da,
لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ
Yüksek sesle telbiye yapılır. Hanımlar ise seslerini yükseltmezler.
Böylece ihrama girilmiş ve ihram yasakları başlamış olur. Bundan sonra dikilmiş ve örülmüş elbiseler giymezler, başlarını ve yüzlerini örtmezler. Tıraş olmaz ve vücutlarından kıl koparmazlar. Tırnak kesmez, güzel koku sürünmezler. Harem bölgesinin bitkilerini koparmazlar. Başkalarıyla tartışmaz, kötü ve kırıcı söz söylemezler. Yanlarında olan eşleriyle cinsel ilişkide bulunmaz, cinsî ilişkiye götüren davranışlardan uzak dururlar.
İhram süresince, ayakta, otururken, yatarken, yürürken, vasıta üzerinde telbiyeye devam ederler.
Mekke’de kalınacak yere gelip yerleştikten sonra Harem-i Şerif’e gidilir. Kapıda telbiye kesilir, tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife okuyarak tevazu ve derin bir saygı ile içeri girilir. Beytullah görününce üç defa tekbir ve tehlil yapıp dua edilir.
Mescid-i Haram’da farz namaz kılınmıyorsa hemen tavafa başlanır. Buna Kudûm Tavafı denir. Şöyle niyet edilir:
“Allahım! Senin rızan için evini kudûm tavafı olarak 7 şavt tavaf etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.”
Tavaftan sonra mümkün olursa Makam-ı İbrahim’de, olmazsa Harem-i Şerif’in uygun bir yerinde iki rekât tavaf namazı kılınır ve dua edilir.
Haccın sa’yi kudûm tavafından sonra yapılacaksa tavafta ıztıba ve remel de yapılır. Tavaftan sonra haccın sa’yini yapmak üzere Safa tepesine gidilir. Safa ile Merve arasında yedi defa sa’y edilir. Sa’y, Safa’dan başlar, Merve’de biter.
Bundan sonra ihramlı olarak Mekke’de ikamet edilir.
Terviye (Zilhicce’nin 8’inci) günü olunca, Mekke’den ayrılıp Mina’ya veya Arafat’a hareket edilir.
Mina’ya gidilirse öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları orada kılınır ve Arefe günü sabah namazı kılındıktan sonra Arafat’a hareket edilir.
Arefe günü öğle ve ikindi namazları Nemire Mescidi’nde veya çadırlarda öğle vaktinde birlikte cem’i takdim ile kılınır.
Namazlardan sonra mümkün olursa Cebel-i Rahme yakınlarında, mümkün olmazsa çadırlarda vakfe yapılır.
Gün boyu telbiye, tekbir, tehlil, tesbih, Kur’an-ı Kerim okumak, dua etmek, tevbe ve istiğfar gibi ibadetler yapılır.
Güneş battıktan sonra, akşam namazını kılmadan Müzdelife’ye hareket edilir. Meş’ar-i Haram yakınında uygun bir yere inilir. Akşam ve yatsı namazları, yatsı vaktinde cem’i tehir ile kılınır.
Bayram gecesi burada geçirilir. Uygun bir zamanda şeytan taşlamada kullanılacak küçük taşlar toplanır ve yıkanarak çantaya konur.
Vakit girince sabah namazı erkence kılınır. Namazdan sonra vakfe yapılır. Bu vakfede de dua ve istiğfar edilir.
Ortalık iyice aydınlandıktan sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket edilir.
Mina’ya gelindiğinde Akabe cemresine gidilir ve 7 taş atılır. Sonra saçlar tıraş edilir veya kısaltılır. Böylece ihramdan çıkılmış olur.
Bundan sonra Mekke’ye gidilerek farz olan ziyaret tavafı yapılır.
Ziyaret tavafının, bayramın ilk gününde yapılması efdaldir. O gün yapılmazsa ikinci veya üçüncü günü yapılır. Mazeretsiz olarak, üçüncü günü güneş battıktan sonraya bırakılırsa, ceza kurbanı gerekir.252
Ziyaret tavafından sonra tekrar Mina’ya dönülür. Şeytan taşlama günlerinde Mina’da gecelemek sünnettir.
Bayramın ikinci günü zeval vaktinden sonra, sırasıyla küçük, orta ve Akabe cemrelerine 7’şer taş atılır.
Küçük ve orta cemrelere taş attıktan sonra bir köşede kıbleye dönerek dua edilir. Akabe cemresi taşlandıktan sonra ise beklenmez, hemen oradan uzaklaşılır.
Bayramın üçüncü günü de ikinci gününde olduğu gibi zevalden sonra küçük, orta ve Akabe cemrelerine 7’şer taş atılır.
Mekke’ye dönmek için acele ediliyorsa, taşlar atıldıktan sonra, güneş batmadan Mina’dan ayrılmak sünnettir. Güneş battıktan sonra ayrılmak ise mekruhtur.
Bayramın 4’üncü günü sabahı tan yeri ağarmadan önce, Mina’dan ayrılmamış olanlar, o gün de her üç cemreye 7’şer taş atarlar. 4’üncü gün taşların zevalden önce atılması Ebû Hanîfe’ye göre caizdir.
Âfâkiler Mekke’den ayrılacakları zaman veda tavafı yaparak ayrılırlar.
L) Temettû Haccı
Temettû haccı, hac aylarında umre ve haccı ayrı ayrı ihramlarla yapmaktır.
Temettû haccı yapmak için mikatta ihrama girilir ve
“Allahım! Senin rızan için umre yapmak istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle” diyerek umreye niyet edilir.
Umre tavafı yapılacağı zaman,
“Allahım! Senin rızan için umre tavafını yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye niyet edilerek umre tavafı yapılır. Tavaftan sonra sa’y yapılacağı için tavafta ıztıba ve ilk üç şavtta remel de yapılır.
Tavaftan sonra umrenin sa’yi de yapıldıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkılır.
Zilhicce’nin 8’inci (Terviye) günü ihram için gerekli temizlik ve hazırlık yapıldıktan sonra iki rekât ihram namazı kılınır ve,
“Allahım, hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle” diyerek hacca niyet edilir ve telbiye getirilerek yeniden ihrama girilir.
Bir kimse, haccın sa’yini ziyaret tavafından önce yapmak isterse yapabilir. Bu takdirde önce nafile bir tavaf, sonra da haccın sa’yini yapar. Böylece haccın vaciblerinden olan sa’yi yapmış olduğu için ziyaret tavafından sonra sa’y yapmaz.
Temettû haccı için ihrama giren kimse, bayram sabahı sırasıyla Akabe cemresine taş atar, kurbanını keser ve tıraş olup ihramdan çıkar.
Bundan sonra, ifrad haccına niyet etmiş olan kimsenin yaptığının aynısını yapar.
M) Kıran Haccı
Kıran haccı, umre ve haccın ihramını birleştirmek demektir.
Kıran haccı yapmak için mikatta,
“Allahım, senin rızan için umre ve hac yapmak istiyorum. Bunları bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye niyet edilir ve telbiye söylenir. Böylece Kıran haccı için ihrama girilmiş olur.
Kıran haccına niyet etmiş olan kimse, temettû haccına niyet etmiş olan kimse gibi önce umre tavafını yapar. Bu tavafta da ıztıba ve ilk üç şavtta remel vardır.
Tavaf namazı kılındıktan sonra mes’aya gidilir ve umrenin sa’yi yapılır.
Umre sa’yinden sonra tıraş olunmaz ve ihramdan çıkılmaz, biraz dinlendikten sonra kudûm tavafı yapılır.
İstenirse haccın sa’yi de bu tavaftan sonra yapılabilir. Bu takdirde tavafta ıztıba ve ilk üç şavtta remel yapılır.
Kıran haccı yapan kimse, ihramlı olarak Mekke’de kalır ve Zilhicce’nin 8’inci (Terviye) günü olunca Arafat’a gider. Bundan sonra temettû haccı yapan kimse gibi bayram sabahı sırasıyla Akabe cemresini taşlar, kurban keser, tıraş olup ihramdan çıkar.
Bundan sonraki görevlerde ifrad, temettû ve kıran haccı yapanlar arasında bir fark yoktur.
N) Hacda Kadınlar
Kadınlar hac ve umrede erkekler gibidir. Ancak şu hususlarda farklı hareket ederler:
1. İhramlı iken normal elbise, çorap ve ayakkabılarını giyerler. Başlarını örter, yüzlerini açarlar.
2. Telbiye, tekbir ve dua yaparken seslerini yükseltmezler.
3. Tavafta ıztıba ve remel yapmazlar.
4. Sa’yde yeşil ışıklı sütunlar arasında hervele yapmazlar.
5. İhramdan çıkmak için saçlarını dipten tıraş etmez, uçlarından biraz keserler.
6. Ayhali gören kadınlar, tavaf dışında, haccın bütün görevlerini yaparlar. Bu durumda olan bir kadın, kudûm veya umre tavafını yapmadan Arafat vakfesini yapmak zorunda kalırsa,
Kıran haccı yapmak üzere ihrama girmişse umresi bozulur ve ifrad haccı yapmış olur.
Şayet temettû haccı yapmak üzere umre için ihrama girmiş ise hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihramını iptal eder ve ifrad haccı yapmış olur.
Her iki hâlde de şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Ancak hacdan sonra, önceden yapamadığı umreyi kaza eder ve iptal ettiğinden ötürü ceza kurbanı keser.253
O) Hac ve Umre Cinayetleri
Cinayet, ihram veya harem sebebiyle yapılması yasak olan iştir.
Hac veya umrede cinayet sayılan iş yapıldığında, ceza gerekir. Yapılan işin cinayet olup olmadığını bilip bilmemek arasında fark olmadığı gibi, kasten, hataen, yanılarak, unutarak, isteyerek veya zorla yapmak arasında da bir fark yoktur.
Kıran haccına niyet eden kimse, ihram yasaklarından birini işlemesi hâlinde, biri umrenin, diğeri de haccın ihramı olmak üzere, her bir cinayet için iki ceza ödemesi gerekir.
Umre tavafının abdestsiz yapılması veya veda tavafının terk edilmesi gibi sadece haccı ilgilendiren vaciblerden birini terk eden kimse, haccı kırana niyet etmiş olsa bile bir tek ceza öder.
1. Hac veya Umreyi Bozup Kazasını Gerektiren Cinayetler
1. Hac için ihrama girdikten sonra Arafat vakfesinden önce cinsî ilişkide bulunmak.
Bu kimsenin haccı bozulur. Ancak bozulan bu haccı bırakmayıp tamamlaması ve daha sonraki yıllardan birinde kaza etmesi ve işlediği cinayet sebebiyle de bir koyun veya keçi kesmesi gerekir.
2. Umre için ihrama girdikten sonra, tavafın en az dört şavtını tamamlamadan cinsî ilişkide bulunmak.
Böylece umresi bozulan bu kimsenin umreyi tamamlaması, işlediği cinayet sebebiyle bir koyun veya keçi kesmesi ve bozulan umreyi kaza etmesi gerekir.
2. Bedene (Deve veya Sığır Kurban etmeyi) Gerektiren Cinayetler
1. Arafat vakfesinden sonra (yani tıraş olup ihramdan çıkmadan önce) cinsî ilişkide bulunmak.254
2. Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak.
Kadınların aybaşı ve lohusalık hâlleri de cünüblük hükmündedir.
3. Dem (Koyun veya Keçi Kurban etmeyi) Gerektiren Cinayetler
Bunlar da, haccın vaciblerinden birini terk etmek, geciktirmek veya ihram yasaklarına uymamakla ilgili cinayetler olmak üzere iki kısımdır:
a) Haccın Vaciplerinden birini terk etmek veya zamanında yapmamakla ilgili cinayetler
1. Mikatı ihramsız geçmek.
Şayet hac veya umre menasikinden hiçbir şey yapmadan, geri mikata dönülerek ihrama girilirse ceza gerekmez.
2. Sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terk etmek.
3. Müzdelife vakfesini özürsüz olarak yapmamak.
Hastalık, yaşlılık veya izdiham sebebiyle, Müzdelife’de vakfeyi yapamayanlara bir şey gerekmez.
4. Şeytan taşlamayı yapmamak veya bir günde atılması gereken taşların yarıdan çoğunu atmamak.
5. Ziyaret veya umre tavafının son üç şavtını veya sadece birini yapmamak.
6. Mikat dışından gelen hacıların veda tavafını terk etmesi veya çoğunu yani dört veya daha çok şavtını yapmaması.
7. Ziyaret veya umre tavafını abdestsiz, veda veya kudûm tavafını cünüb olarak yapmak.255
Ziyaret veya umre tavafını abdestsiz, veda ve kudûm tavafını cünüb olarak yaptıktan sonra bunları guslederek veya abdest alarak iade eden kimseye ceza gerekmez.
8. Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılmak.256
9. Ziyaret tavafını mazeretsiz olarak bayram günlerinden sonra yapmak.
10. İhramdan çıkmak için Harem bölgesi dışında veya bayram günlerinden sonra tıraş olmak.257
11. Tertibe uymamak. Yani kurban bayramının ilk günü Akabe cemresine taş atma, kurban kesme ve tıraş olma görevlerini sıra ile yapmak vacibdir. Bu sıra bozulursa ceza kurbanı gerekir.258
b) İhram Yasaklarına Uymamakla İlgili Cinayetler
1. Bir defada ve aynı yerde vücudun veya bir organın tamamına güzel koku sürmek.
Bir organın tamamına değil de bir kısmına koku sürülürse sadaka vermek yeterli olur.
2. Bir organa yağ sürmek veya süs için kına gibi bir şeyle boyamak.
Tedavi için sürülen ilaç, merhem veya kokusuz yağlar için bir şey gerekmez.
3. Bir tam gün veya gece süresince elbise, çorap veya topukları kapalı ayakkabı giymek, başı ve yüzü örtmek.
Bir tam gün veya gece olmaz da az bir zaman giyilir veya örtülürse sadaka vermek yeterli olur.
4. Saç, sakal veya vücudunun bir başka organını tıraş etmek.
Saç veya sakalın yahut başka bir organın dörtte birinden azının tıraş edilmesi sadaka vermeyi gerektirir.
5. Aynı yerde ve bir defada bütün tırnakları veya bir el yahut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek.
Kendiliğinden kopan veya kırılan tırnaklar için bir şey gerekmez.
Bir el veya ayaktaki tırnakların tamamı değil de bir kısmı kesilirse her biri için sadaka vermek gerekir.
6. Tıraş olup ihramdan çıktıktan ve fakat ziyaret tavafını yapmadan önce cinsî ilişkide bulunmak.
7. İhramlı iken cinsî ilişkiye yol açacak davranışlarda bulunmak (Eşini şehvetle öpmek, şehvetle tutmak, okşamak ve oynaşmak gibi.).259
Şehvetle bakma ve düşünme sonunda boşalma olsa bile ceza gerekmez.
Özür Sebebiyle İhram Yasaklarına Uymamak
Bir zaruret ve mazereti sebebiyle ihram yasaklarına uymayan (örneğin: hastalığı sebebiyle ihram giyemeyen veya başını tıraş eden) kimse, serbesttir, ister Harem bölgesinde ceza kurbanı keser, isterse dilediği yerde peş peşe yahut aralıklı olarak üç gün oruç tutar veya isterse altı fakiri akşamlı sabahlı bir gün veya bir fakiri altı gün doyurur. Yahut da 6 fakire fıtır sadakası verir.
4. Fıtır Sadakası Kadar Sadaka Vermeyi Gerektiren Cinayetler
1. Vücuttan herhangi bir organın tamamına değil de, bir kısmına güzel koku veya yağ sürmek.
2. İhramlı iken başının, sakalının veya başının dörtte birinden daha azını tıraş etmek.
3. Bir tam gün veya bir tam geceden daha az bir zaman dikişli elbise, topukları kapatan ayakkabı giymek veya başı örtmek.
4. Bir el veya ayağın tırnaklarından bir kısmını, beşten azını kesmek. Yahut bir el veya ayağın tırnaklarının tamamını ayrı ayrı yerlerde yahut değişik zamanlarda kesmek. Bu takdirde her bir tırnak için ayrı sadaka gerekir.
5. Kudûm, veda veya herhangi nafile bir tavafı abdestsiz yapmak.
6. Veda tavafının veya sa’yin dördüncü şavttan sonraki şavtlarını eksik bırakmak.
Eksik kalan her şavt için ayrı sadaka verilir.
Kudûm tavafında ise eksik şavtlar için bir şey gerekmez.
7. Cemrelere eksik taş atmak.
Eksik kalan her taş için ayrı sadaka gerekir.
8. Başkasını tıraş etmek.
Bu kimse ister ihramlı, ister ihramsız olsun, fark etmez.
Başkasına dikişli elbise giydirmek veya koku sürmekle bir şey gerekmez.
5. Harem Bölgesinin Avları ve Bitkileriyle İlgili Cinayetler
Harem bölgesiyle ilgili yasaklar sadece ihramlı kimseler için değildir. Bu bölgenin avının avlanması, kendiliğinden biten ve kurumuş olmayan ağaç ve otlarının kesilmesi veya koparılması, ihramlı, ihramsız herkes için haramdır.
Harem bölgesinin avını avlayan kimse, kıymetini tasadduk eder. Bunun yerine oruç tutmak caiz olmaz.
Harem bölgesinde kendiliğinden bitmiş ağaç ve bitkileri kesen veya koparan kimsenin, bunların bedelini sadaka olarak yoksullara vermesi gerekir. Sahibinin kesmesi cezayı gerektirmez.
İnsanlar tarafından ekilip dikilen ağaç ve bitkilerin koparılmasından dolayı bir ceza gerekmez.
Ö) Hedy
Hac ve umrede kesilen kurbanlara “hedy” denir.
1. Hedy Kurbanı ile Yükümlü Olanlar
İfrad haccı yapanların, hacda kurban kesmeleri vacib değildir. İsterlerse nafile olarak kesebilirler.
Temettu veya kıran haccı yapanların ise hedy kurbanı kesmeleri vacibdir.
Hedy kurbanı, kurban bayramında kesilen kurban gibi, deve, sığır ve davar cinsinden olur. Deve ve sığır yedi, davar bir kişi için kesilir.
Ortakların hepsinin kurban niyetiyle katılmaları gerekir. Hepsinin niyetleri ibadet olmak şartıyla bir kısmının udhiyye, bir kısmının şükür veya ceza hedyi veya nafile niyetiyle katılmaları mümkündür.
Yaş ve ayıp bakımından kurban olmayacak hayvanlar hedy kurbanı da olmaz.
Vacip olan Hedyler, şükür, ceza, ihsar ve nezir hedy gibi kısımlara ayrılır.
Temettu veya kıran haccı yapanların kestikleri kurbana şükür kurbanı, haccın vaciblerinden birinin terk edilmesinden dolayı kesilen kurbana ceza kurbanı, Hac veya umre yapmak üzere ihrama girdikten sonra, hastalık ve parasının kaybolması gibi bir sebeple hac yolculuğuna devam imkânı olmadığı için vakfe veya tavaf yapmadan ihramdan çıkmak mecburiyetinde kalan kimsenin kesmesi gereken kurbana ihsar kurbanı ve Harem bölgesinde kesilmek üzere adanan kurbana da Nezir kurbanı denir.
2. Hedy Kurbanının Kesileceği Yer
Hedy, Kâbe’ye ve Harem’e hediye olmak üzere kesilen kurban demek olduğundan, ister vacib, ister nafile olsun, Harem bölgesi sınırları içinde kesilir.
Hedy kurbanlarının hangisi olursa olsun, Harem bölgesi dışında kesilecek olursa —nafile olanı hariç— diğerlerinin Harem bölgesi dâhilinde iade edilmesi icap eder.
Oruca gelince, bunun için yer ve peş peşe tutulma şartı yoktur. Sadaka da böyledir, nerede verilirse sahih olur.
3. Hedy Kurbanlarının Kesilme Zamanı
Temettû ve kıran haccı yapanların kesmeleri vacib olan şükür kurbanlarını bayramın ilk günü tan yerinin ağarmaya başlamasından, 3’üncü günü güneş batıncaya kadar kesmeleri vacibdir. Bu süre içinde kesilmeyip daha sonraya bırakılırlarsa ceza kurbanı da gerekir.260
Kıran ve temettû kurbanları dışında kalan hedy kurbanlarının kesilmesi için belirli bir zaman yoktur. Harem sınırları içinde olmak kaydıyla, her zaman kesilebilir.
4. Hedy Kurbanlarının Etleri
Temettû veya kıran haccı yapanların kesmekle yükümlü oldukları kurban ile nafile olarak kesilen kurbanların etlerinden sahipleriyle, zengin, fakir herkes yiyebilir.
Ceza hedyi ile ihsar hedyinin etlerinden sahipleri ile bakmakla yükümlü oldukları kimseler ve zenginler yiyemezler, fakirlere dağıtılması gerekir. Yiyecek olurlarsa kıymetini sadaka olarak verirler.261
5. Kurban Yerine Oruç
Temettû veya kıran haccı yapan kimse, kurbanlık hayvan bulamazsa on gün oruç tutar. Üç gününü hac esnasında, kalan yedi gününü de memleketine döndükten sonra tutar.
Hac esnasında, üç günlük orucu bayramdan önce tutamadığı takdirde, mutlaka kurban gerekir.
Üç gün oruç tuttuktan sonra, kurban kesme günleri içinde, tıraş olup ihramdan çıkmadan önce kurbanlık bulursa oruç yeterli olmaz. Kurban kesmesi de gerekir. Tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra kurban bulacak olursa, oruç yeterli olup, kurban kesmesi icap etmez.
6. İhsar
İhsar, hac veya umre için ihrama girmiş olan kimsenin, Arafat vakfesinden ve tavaftan alıkonulmasıdır.
Düşman, hapsolmak, hastalık, paranın kaybolması, kadının mahreminin ölmesi gibi hac yolculuğunu veya tavaf ve vakfe yapmayı önleyen bütün engeller, ihsar sebebi olabilir.262
İhsar sebebiyle Arafat’ta vakfe yapmaktan ve tavaftan menedilmiş olan kimse, ihsar hedyi keserek ihramdan çıkar.
İhsarlı kimse, kıran haccı için ihrama girmiş ise hem hac hem de umre ihramı için iki ayrı ihsar hedyi kesmesi gerekir.
İhsar hedyi de şükür kurbanları gibi harem bölgesinde kesilmesi gerektiğinden, ihsarlı kimse harem bölgesi dışında ise kurbanını veya bedelini harem bölgesine gönderir ve orada hedy kesilinceye kadar ihramlı bekler. Hedyin kesilmesiyle tıraş olmasa da ihramdan çıkmış sayılır.263
İhsar sebebiyle ihramdan çıkılan hac veya umrenin, uygun bir zamanda kaza edilmesi lazımdır.
Hac için ihrama girmiş olanlar, hem hac hem de umre, kıran haccı için ihrama girmiş olanlar bir hac iki umre, umre için ihrama girmiş olanlar ise sadece bir umre kaza ederler.
P) Haccı Kaçırmak (Fevat)
Hac yapmak üzere ihrama giren kimse, arefe günü zeval vaktinden bayram günü tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar bir an için de olsa Arafat’ta bulunmazsa haccı kaçırmış olur. Bu kişi,
a) İfrad haccı yapmak üzere niyet edip ihrama girmiş ise umre yapıp ihramdan çıkar, daha sonraki yıllarda haccını kaza eder.
b) Temettû haccı yapmak üzere ihrama girmiş, umreyi yaptıktan sonra hac için niyet etmiş ise bir umre daha yaparak ihramdan çıkar ve daha sonraki yıllarda haccını kaza eder.
c) Kıran haccı için ihrama girmiş ve umrenin tavaf ve sa’yini yapmış ise ikinci bir umre daha yaparak ihramdan çıkar. Şayet umre tavafı ve sa’yini yapmamış ise önce umre ihramından çıkmak için tavaf ve sa’y yapar, sonra da hac ihramı için tavaf ve sa’y eder ve tıraş olup ihramdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece haccını
kaza eder.
R) Hacda Bedel
İbadetler üç kısımdır:
1. Yalnız bedenle yapılan ibadetler: Namaz ve oruç gibi. Bu tür ibadetlerde vekâlet caiz değildir.
2. Sırf mal ile yapılan ibadetler: Zekât, fıtır sadakası ve kurban gibi. Bu tür ibadetlerde vekalet caizdir.
3. Hem beden ve hem de mal ile yapılan ibadetler: Hac gibi. Bu ibadette aciz olmak durumunda ve zaruret hâlinde vekâlet caizdir.264 Bizzat yapabilecek durumda olanlar için ise caiz değildir.
Kendisine hac farz olduğu hâlde haccetmemiş olan kimse, ölümünden önce kendi adına haccetmek üzere bir başkasının bedel gönderilmesini vasiyet etmesi lazımdır. Malının üçte biri hac için bedel göndermeye yeterse mirasçıların bu vasiyeti yerine getirmeleri gerekir, yetmezse, vasiyetin yerine getirilmesi mirasçılar üzerine borç değildir.
Şayet vasiyet etmemiş ise mirasçılar vekil göndermekle yükümlü değillerdir.265 Ancak mirasçıların tamamı veya bir kısmı masrafı kendileri karşılamak üzere vekil gönderip haccettirmeleriyle de mükellefin hac borcu ödenmiş olur. Nitekim Has’am kabilesinden bir kadın veda haccı yılı Peygamberimize gelerek,
—Ya Resulallah, Allah’ın kullarına hacla ilgili emri, babama, binek üzerinde duramayacak derecede yaşlıyken ulaştı. Onun adına haccedersem, borcu ödenmiş olur mu, diye sordu. Peygamberimiz,
—Evet, olur, diye cevap verdi.266
Bir başka rivayette de Cüheyne kabilesinden bir kadın Peygamberimize gelerek,
—Annem haccetmeyi adamıştı, fakat haccedemeden öldü. Onun adına haccedeyim mi, diye sordu. Peygamberimiz,
—Evet, haccet. Annen üzerinde bir borç bulunsaydı, sen onu ödemez miydin? Öyle ise Allah hakkını da ödeyiniz. Çünkü Allah hakkı ödenmeye daha layıktır,267 buyurdu.
Kendisine haccın ilk defa farz olduğu yıl haccetmek üzere yola çıkıp da haccını yapamadan yolda ölen kimsenin, kendi adına hacca bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekmez.
Ancak kendisine hac farz olduğu yıl haccetmeyip, daha sonraki yıllarda hac etmek üzere, yola çıkıp yolda ölen kimsenin, bedel gönderilmesini vasiyet etmesi vacib olur.
1. Farz Olan Hac İçin Bedel Gönderilmesinin Şartları
Başkası adına bedel gönderilen kimsenin yaptığı hac, o kimse üzerine farz olan hac borcunun eda edilmiş sayılabilmesi için şu şartlar gereklidir:
1. Vekil olarak hacceden, ihrama girerken kendisini gönderen kimse adına niyet etmelidir. Çünkü vekil kendi adına değil, kendisini gönderen adına haccediyor. Kalp ile niyet etmesi yeterlidir. Ancak dil ile “Falan kişi için niyet ettim ve ihrama girdim, falan adına telbiye ettim” diye söylemek efdaldir.
2. Hac kendisine farz olan kimse bizzat haccı eda etmekten aciz olmalıdır. Sıhhati yerinde olup bizzat haccetmeye gücü yeten kimsenin bedel göndermesi caiz değildir.
3. Adına haccedilecek kişinin aciz oluşu ölümüne kadar devam etmelidir. Ölümünden önce acizliği ortadan kalkacak olursa, vekilinin haccı yeterli olmayıp, bizzat kendisinin haccetmesi gerekir.268
4. Adına haccedilecek kişiye hac farz olmuş olmalıdır. Üzerine hac farz olmayan fakir kimse adına vekil tarafından yapılan hac nafile olur. Bu kimseye daha sonra hac farz olursa bizzat haccetmesi, aciz olduğu takdirde ise bedel göndermesi gerekir.
5. Başkasını kendi adına haccetmek üzere vekil tayin etmeden önce bizzat haccetmeye engel özrünün mevcut olması.
Bizzat haccedecek durumda iken başkasını bedel gönderdikten sonra aciz olursa, adına yapılan hac yeterli olmayıp yeniden vekil göndermesi gerekir.
6. Vekilin masrafının tamamı veya çoğu, gönderen tarafından karşılanmalıdır. Mirasçı, varis olduğu kimse adına kendi parasıyla hac yapabilir veya yaptırabilir.
7. Adına haccedilecek kişi hangi haccın yapılmasını istiyorsa vekil o haccı yapmak üzere Mikatta ihrama girmelidir. İfrad haccı yapmak üzere gönderilen vekil, önce umre yapar, sonra Mekke’den hacca niyet edecek olursa bu caiz olmaz.
Eğer vekile ifrad haccı yapması emredilir de o, kıran haccı yapacak olursa bu da gönderen adına yapılmış olmaz.269
Gönderen kimse, yapılacak hac konusunda herhangi bir şey söylememiş, sadece hac yapılmasını istemiş ise vekil’in ifrad haccı yapması gerekir. Gönderen, vekile “dilediğini yap” derse, o takdirde vekil dilediği haccı yapabilir.
Ölen kimse kendi adına hac yapılmasını vasiyet eder, bunun için yapılacak masrafın miktarını veya ihrama girilecek yeri belirlerse, orada ihrama girilir. İhrama girilecek yeri belirlemezse olduğu yerden vekilin gönderilmesi gerekir.
8. Adına haccedilecek kişi kendi adına haccetmesini vekilden istemelidir. Başkası adına izin veya vasiyeti olmadan yapılan hac, o kimsenin farz olan haccına sayılmaz, ancak varis bu hükmün dışındadır. Ölenin mirasçısı vekil olarak kendi adına hacceder veya bedel gönderip haccettirirse ölenin haccı yapılmış olur.
9. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibadettir. İbadetler ise ücret karşılığı yapılamaz.
Ancak vekil, masraflarına karşılık aldığı parayı normal şekilde harcar. Artanı ise dönüşünde iade eder.
Şayet artan miktarı, gönderen kişi vekile hediye ederse bunda da bir sakınca yoktur.
10. Vekil olarak gönderilen kimse akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmalıdır. Buluğa ermemiş mümeyyiz çocuğun vekil gönderilmesi de caizdir.
Bedel gönderilecek kimsenin önceden haccetmiş olması şart değildir. Ancak daha önce haccını yapmış bir kimsenin gönderilmesi efdaldir.270
11. Vekil, vasıtaya binerek haccetmelidir. Vasıta ücretini kendisine alıkoymak için yürüyerek haccedecek olursa, kendi adına haccetmiş olacağı için aldığı parayı iade eder.
12. Vekil edilen kimse haccı bizzat yapmalıdır. Vekilin haccetmek üzere aldığı parayı herhangi bir sebeple başkasına devrederek kendi yerine onu vekil tayin etmesi caiz değildir. Ancak bu konuda kendisi yetkili kılınmış ise caizdir.
Nafile olarak başkası adına haccetmeye gelince, bunda sadece vekilin Müslüman, âkil ve mümeyyiz olması ve haccın ücret karşılığı yapılmaması şartları yeterlidir.
S) Hz. Peygamber’in Kabrini Ziyaret
Yeryüzünün en üstün ve şerefli yeri, Medine’de Peygamberimiz Efendimizin medfun bulunduğu yani, defnedilmiş olduğu yerdir. Bu itibarla onun Kabr-i Şerifini ziyaret etmek mendubdur.
Esasen hacca gidip de Peygamberimizin kabrini ve onun hicret yurdu ve İslam’ın cihana yayıldığı yer olan Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmeyen bir Mümin düşünülebilir mi?
Bir zaruret olmadıkça Müminin bu manevi hazdan kendini mahrum edeceğini düşünmek mümkün değildir.
Peygamber Efendimizin Kabr-i Şerifinin ziyaretinin faziletiyle ilgili hadis-i şerifler vardır. Bir tanesi şöyledir:
İbn Ömer’den (ra.) rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
مَنْ زَارَ قَبْرِي وَجَبَتْ لَهُ شَفَاعَتِي
“Kim benim kabrimi ziyaret ederse ona şefaatim hak olur.”271
Peygamberimizin mescidinde namaz kılmanın fazileti hakkında şöyle buyrulmuştur:
صَلاَةٌ فِي مَسْجِدِي هَذَا خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ صَلاَةٍ فِيمَا سِوَاهُ إِلاَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ
“Benim şu mescidimde kılınan namaz, (Mekke’deki) Mescid-i Haram hariç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır.”272
Bunun içindir ki hacca giden her Müslümanın, hacdan önce veya sonra Medine’ye de giderek Peygamberimizin Kabr-i Şerifini ziyaret etmesi ve onun mescidinde namaz kılması iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.
1. Ziyaretin Usûl ve Adabı
Medine-i Münevvere uzaktan görülünce,
“Allahım, burası senin Peygamberinin haremidir, vahyinin indiği mübarek yerdir. Bu yeri benim için Cehennem’den korunma, azaptan ve hesaptan güvence vesilesi kıl.” diye dua edilir.
Medine’de kalınacak yere eşyalarını yerleştiren kimse mümkünse gusleder, değilse abdest alır. Temiz elbiseler giyer, güzel koku sürünür, salutüselam getirerek edep ve tevazu içinde Mescid-i Saadet’e gider.
Kerahet vakti değilse iki rekât tehiyyatü’l-mescid kılar. Dilediği duaları yapar. Sonra büyük bir tevazu ve edeple Kabr-i Saadete yaklaşır. Peygamberimizin mübarek başı hizasında yüzünü Peygamberimize çevirerek durur ve bununla ilgili selam ve duayı okur. Bundan sonra bir metre kadar sağ tarafa ilerleyip Hz. Ebu Bekir’in (ra.) başı hizasında durur, selam ve duadan sonra bir metre kadar daha sağa ilerleyip Hz. Ömer’in (ra.) başı hizasına gelir, selam ve dua okunduktan sonra Resul-i Ekrem’in başı hizasına gelip kıbleye karşı durur ve burada da dua okur. Daha sonra Ravza-i Mutahhara’ya gelir, orada dilediği duaları yapar ve çokça salatüselam getirir.
Peygamberimizin kabrini, Beytullah’ı tavaf eder gibi tavaf etmek caiz değildir. Kabr-i Şerif’e el sürmek, onu öpmek mekruhtur.
Medine-i Münevvere’de ikamet ettiği sürede beş vakit namazını Mescid-i Saadet’te kılar. Boş vakitlerini de kaza ve nafile kılarak ve Kur’an okuyarak değerlendirir.
Medine-i Münevvere’den ayrılmak istediğinde Mescide gelir, iki rekât namaz kılar ve dua ederek ayrılır.273
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
İslam’ın beş esasından birisi de hac’dır. Hicretin 9’uncu yılında farz kılınmıştır. Haccın farz oluşu, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabittir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
Gitmeye gücü yetenlerin Kâbe’yi ziyaret etmesi (haccetmesi), Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”219
Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
“İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”220
A) Haccın Faydaları
Her şeyden önce hac, Allah’ın emridir ve bunun için yerine getirilmesi gerekir. Bununla beraber haccın pek çok faydaları vardır. Şöyle ki:
Hac, günahlara keffarettir. Allah rızası için hacceden kimsenin küçük günahları bağışlanır. Nitekim Peygamberimiz,
المؤمنون كرجل واحد ان اشتكي رأسه اشتكي كله
“Kim Allah için hacceder de hac esnasında kötü sözlerden ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hac’dan) döner.” buyurmuştur221
Resul-i Ekrem Efendimizin doğup büyüdüğü, İslam dininin dünyaya yayıldığı kutsal yerleri görmek, insanın maneviyatını yükseltir ve dinî duygularını kuvvetlendirir.
Kişinin hac esnasında normal elbiselerini çıkararak ihrama girmesi ona mahşer gününü hatırlatır.
Ayrıca hac yolculuğu, insana zorluklara karşı dayanma gücü kazandırır.
Diğer taraftan mala olan bağımlılığı azaltarak, fakirlere ve yoksullara karşı merhamet duygularını geliştirir.
Hac, dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Müslümanları yılda bir defa bir araya getirip birbirleriyle tanışmalarını, birbirlerinin dert ve problemlerine çözüm üretmelerini sağlar.
Ülkeleri, dilleri ve renkleri ayrı olan Müslümanların aynı gaye için bir araya gelmeleri ve hep birlikte Allah’a yönelerek ibadet edip O’ndan af ve bağış dilemeleri, ruhları arındırarak İslam kardeşliğini güçlendirir.
Sosyal durumu ne olursa olsun, her seviyedeki Müslümanın ihrama girerek aynı kıyafet içinde bulunması, doğuşta Allah katında eşit oldukları fikrini hatırlatır.
B) Hac Kimlere Farzdır?
Hem mal, hem de beden ile yapılan bir ibadet olan hac, şu şartları taşıyanlara farzdır:
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
4. Hür olmak.
5. Haccın farz olduğunu bilmek.
(Bu, Müslüman olmayan ülkelerde Müslümanlığı kabul edenler içindir. İslam ülkelerinde yaşayan Müslümanlar için böyle bir şart aranmaz.)
6. Asli ihtiyaçlardan başka, hacca gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu âile fertlerinin geçimlerini sağlayacak servete sahip olmak.
7. Hac yolculuğu için gereken vasıta ve yol masraflarını karşılayacak parası olmak.
8. Haccı yapabilecek zamana yetişmiş olmak.
C) Haccın Edasının Şartları
Yukarıda sayılan şartlardan başka, hac görevini bizzat yapmak için bazı şartlar daha vardır. Bunlara, Haccın edasının şartları denir ve şunlardır:
1. Vücutça sağlıklı olmak. Kör, kötürüm, felçli ve hac yolculuğuna dayanamayacak kadar hasta ve yaşlı olmamak.
2. Hapiste olmak gibi hacca gitmesine bir engeli bulunmamak.
3. Yol güvenliği olmak.
4. Kadının yanında kocası veya evlenmesi caiz olmayan bir mahremi bulunmak.222
5. Kocası ölmüş veya boşanmış olan kadının iddet süresi bitmiş olmak.
D) Haccın Sahih Olmasının Şartları
1. Müslüman olmak.
2. Akıllı olmak.
3. İhrama girmek.
4. Haccı belirli zamanda yapmak.
5. Vakfe, tavaf ve sa’y gibi menasikten her birini tayin edilen yerlerde yapmaktır.
E) Haccın Vakti
Haccın belirli vakti vardır. Hac bu vakitte yapılır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:
اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ
“Hac, bilinen aylardadır.”223
Hac ayları, hac menasikinin başlayıp devam ettiği Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce’nin ilk on günüdür. Hac, bu aylarda yapılır.
F) Haccın Farzları
Haccın farzları, birisi şart ikisi rükün olmak üzere üçtür:
1. İhrama girmek (şarttır).
2. Arafat’ta vakfe yapmak.
3. Kâbe’yi tavaf etmek.
1. İhram
İhram, Hac veya umre yapacak olan kimsenin helal olan bazı fiil ve davranışları belirli bir süre için kendisine haram kılmasıdır.
İhramın iki rüknü vardır:
1. Niyet: Yapmak istediği hac veya umreyi kalben tayin etmektir. Bunu dil ile söylemek müstehabdır.
2. Telbiye, yani,
لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ
“Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk, Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek.” söylemektir.224
Hac veya umreye yahut da her ikisine birden niyet edip telbiye getirmekle ihrama girilmiş ve haccın ilk farzı yerine getirilmiş olur.
Yalnız niyet veya yalnız telbiye ile ihrama girilmiş olmaz.225
Bir kimse, ihrama girdiği esnada hac veya umre yahut da her ikisini yapmayı niyetinde tayin etmese de yine ihrama girmiş sayılır.
Bu kimse, yapmak istediği menâsiki tavafa başlamadan önce tayin ederse, bu tayin muteberdir. Buna göre ibadetini tamamlar. Yapmak istediği hac veya umreyi tayin etmeden tavafa başlarsa umre için ihrama girmiş sayılır. Umresini yapar, sonra da hac için tekrar ihrama girer. Böylece temettu haccı yapmış olur.
Şayet, yapacağı hac veya umreyi tayin etmeden ve tavaf da yapmadan Arafat vakfesini yapacak olursa hac için ihrama girmiş sayılır ve ifrad haccı yapmış olur.
Herhangi bir hac çeşidi için ihrama girer de sonra bunun hac mı umre mi veya her ikisi mi olduğunu unutursa Kıran haccı için ihrama girmiş olur.226
a) İhramın Yer ve Zamanı
Hac veya umre yapacak âfâkilerin (mikat dışından gelecek olanların) ihramsız geçmemeleri gereken yerlere “mikat” denir ki bu noktalar şunlardır:
1. Zulhuleyfe: Mekke’ye Medine yönünden gelenlerin mikatıdır. Peygamberimiz burada ihrama girmiştir. Hâlen buraya “Âbâr-ı Ali” denilmektedir.
2. Cuhfe: Şam yönünden gelenlerin mikatıdır.
3. Zât-ı Irk: Irak yönünden gelenler burada ihrama girerler.
4. Karn: Necid yönünden gelenlerin mikatıdır.
5. Yelemlem: Yemen istikametinden gelenlerin mikatıdır.
Kızıldeniz, Süveyş yönünden gelenler “Cuhfe” yakınındaki “Râbığ” hizasınışverda ihrama girerler.
Hava yoluyla Cidde’ye gelecekler de geldikleri istikametteki mikatın hizasında ihrama girerler.
b) Harem Bölgesine İhramsız Girmek
Harem bölgesine mahsus birtakım hükümler vardır. Bunlardan birisi de bu bölgeye her ne maksatla olursa olsun girmek isteyen âfâkilerin mikat sınırını geçmeden ihrama girmeleridir. Çünkü ihram, bu kutsal bölgeye saygı göstermek için vacib kılınmıştır. Bu konuda hac ve umre için gelenlerle başka maksatlar, mesela: Ticaret ve ziyaret için gelenler arasında fark yoktur. Böylece, Mekke’ye veya Harem bölgesine gelen âfâkiler, hac veya umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar.227
Mikat sınırları ile Harem bölgesi arasında oturanlar, hac veya umrelerini yaparak ihramdan çıktıktan sonra ticaret veya bir başka iş için harem bölgesi dışına mesela, Cidde’ye giden âfâkilerin de mikat sınırları dışına çıkmadıkça Mekke’ye ihramsız girmelerinde bir sakınca yoktur.
Doğrudan Harem bölgesine veya Mekke’ye gitme niyetinde olmayıp mikat içi sayılan mesela, Cidde’ye gidecek olan âfâkiler mikatı ihramsız geçebilirler. Bu durumda olanlar harem bölgesine ve Mekke’ye girip çıkma konusunda Cidde’de oturanlar gibidirler. Bir örnek vermek gerekirse: Herhangi bir iş için Cidde’ye gelmiş olan kimse, daha sonra Mekke’ye gidecek olursa, Cidde’de oturan kimse gibi ihrama girmesi gerekmez. Ancak, hac veya umre yapmak isterse bulunduğu yerde ihrama girer.
c) İhramın Vacipleri
1. Mikatı ihramsız geçmemek.
2. İhram yasaklarından sakınmak.
d) İhramın Sünnetleri
1. Tırnakları kesmek, gerekiyorsa tıraş olmak, kasık ve koltuk altı kıllarını temizlemek.
2. İhrama girmeden önce temizlik için gusletmek. Gusül, abdesti olanlar ve âdet görmekte olan kadınlar için de sünnettir. Gusül mümkün olmadığında abdest alınır. Su bulunmadığı için abdest alınamazsa sünneti yerine getirmek için teyemmüm gerekmez. Çünkü buradaki gusül ve abdest temizlik içindir. Ancak daha sonra ihram namazı için teyemmüm edilmesi gerekir.
3. Erkekler izar ve rida denilen iki parça örtüye (yani ihrama) bürünmek.
İzar, belden aşağıya sarılan, rida da vücudun üst kısmını örten havludan ibarettir.
Bu örtülerin beyaz, yeni ve yıkanıp temizlenmiş olması müstehabdır.
4. İhram elbisesini giydikten sonra kerahet vakti değilse, iki rekât ihram namazı kılmak.
Namazdan sonra da niyet eder ve telbiye söyler.
5. İhramlı olduğu sürece fırsat buldukça yüksek sesle telbiye söylemek.
6. İhramdan önce vücuduna güzel kokular sürmek.
7. Hac için hac ayları başladıktan sonra ihrama girmek.
e) İhram Yasakları
İhrama giren kişiye —ihramdan çıkıncaya kadar— yapması yasak olan iş ve davranışlar şunlardır:
1. Saç ve sakal tıraşı olmak, bıyıkları kesmek.
2. Kasık ve koltuk altı kılları ile vücudun diğer yerlerindeki kılları tıraş etmek, koparmak veya yolmak.
3. Tırnak kesmek.
4. Süs için saç, sakal ve bıyıkları yağlamak veya kına sürmek. Oje, ruj ve kokulu sabun kullanmak.
5. Güzel koku sürünmek.
6. Elbise giymek.
7. Başı ve yüzü kapamak.
8. Eldiven, çorap veya topukları kapalı ayakkabı giymek.
Giyim ile ilgili bu yasaklar, sadece erkeklere aittir. Kadınlar ise normal elbiselerini giyerler. İhrama girdiklerinde sadece yüzlerini örtmezler.
9. Cinsi ilişkide bulunmak.
10. Şehevi duyguları tahrik edici sözler söylemek.
11. Haram olan şeyleri yapmak.
12. Başkalarıyla tartışmak, kavga etmek, sövüp saymak, kötü söz ve davranışlarda bulunmak.
13. Her türlü kara avını avlamak, göstermek veya avcıya yardım etmek.
Deniz hayvanlarının avlanması yasak olmadığı gibi koyun ve tavuk gibi evcil hayvanların kesilmesi de ihramlıya yasak değildir.
Mekke şehri ve çevresindeki “Harem” denilen bölgenin avının avlanması, bitkilerinin kesilmesi veya koparılması ihramlı ve ihramsız herkes için yasaktır.
f) İhramlıya Yasak Olmayan İş ve Davranışlar
1. Yıkanmak, kokusuz sabun kullanmak.
2. Şemsiye kullanmak.
3. İhram örtülerini yıkamak, değiştirmek.
4. Kırılmış olan tırnağı koparmak.
5. Dişleri fırçalamak, sürme çekmek.
6. Vücudun herhangi bir yerindeki yarayı sarmak.
7. Kan aldırmak, diş çektirmek, iğne yaptırmak.
8. Silah taşımak, kol saati ve yüzük takmak.
9. Kemer kullanmak, omuza çanta asmak (Bunların dikişli olması zarar vermez).
10. Palto veya ceketi giyinmeden omuzlarına almak.
11. Yüz ve başı örtmemek şartıyla yorgan, battaniye veya herhangi bir örtü kullanmak.
12. Balık avlamak.
13. Saldırıp ısıran köpek, yılan, akrep, fare ve av hayvanı olmayan hayvan ve haşereleri öldürmek.
G) Haccın rükünleri
Haccın rükünleri, biri Arafat’ta Vakfe, diğeri de ziyaret tavafı olmak üzere ikidir.
1. Arafat’ta Vakfe
Vakfe, bir yerde kısa da olsa durmak demektir.
Haccın en önemli rüknü Arafat vakfesidir. Peygamberimiz,
“Hac, Arafat’tan ibarettir”228 buyurmuştur.
Arafat Vakfesinin Yeri
Arafat bölgesinin “Urene Vâdisi hariç” her yerinde vakfe yapılabilir.
Arafat’ta bulunan “Nemire” Mescidinin bir bölümü (Kuzey batı kısmı) de vakfe yerinin dışındadır.
a) Arafat Vakfesinin Zamanı
Vakfenin zamanı, Zilhicce’nin 9’uncu Arefe günü Zeval vaktinden bayramın birinci günü fecr-i sadık yani tan yerinin ağarmaya başladığı ana kadardır. Bu süre içinde Arafat’ın Urena vadisi hariç, herhangi bir yerinde ister vakfeye niyet etsin, ister etmesin, ister bilerek, ister bilmeyerek, ister uyanık, ister uyuyarak, ister ayık ister baygın her ne suretle olursa olsun bir an bile olsa bulunan kimse farz olan vakfeyi yapmış olur. Arafat’ta böyle süresi içerisinde kısa bir zaman da olsa bulunmakla, oradan ister yürüyerek, ister vasıta ile geçmiş olmak arasında bir fark yoktur.
Arefe günü zevalden itibaren bayramın birinci günü, tan yeri ağarmadan önce, Arafat’ta kısa da olsa bir süre bulunamayan kimse hacca yetişmemiş olur. Daha sonra yeniden hac yapması gerekir.
Arafat vakfesinin güneş batıncaya kadar devam etmesi vacibdir.229
b) Arafat’ta Vakfenin Sünnetleri
1. Terviye günü yani Zilhicce’nin 8’inci günü Mina’ya gitmek ve orada Arefe günü tan yeri ağarıncaya kadar beklemek. Güneş doğduktan sonra buradan Arafat’a hareket etmek. Bu sünneti bugün imkânsızlık yüzünden herkes yapamamaktadır.
2. Arafat’taki Nemire Mescidinde öğle namazından önce imamın —Cumada olduğu gibi— iki hutbe okuması.
3. Sonra öğle ve ikindi namazlarını bir ezan ve iki kametle öğle vaktinde birlikte kılmak. Buna cem’i takdim denir.
4. Zeval vaktinden sonra mümkün olursa —ki pek çoğu için değildir— gusletmek.
Bu sünneti yapacağım diye başkalarını rahatsız etmek doğru değildir.
5. Vakfe esnasında abdestli bulunmak.
6. Oruçlu olmamak.
7. Vakfeyi, mümkün olursa Cebel-i Rahme denilen tepenin yakınında yapmak.
8. Arafat’ta bulunulduğu sürece telbiye, tekbir, tehlil, salavat ve istiğfarda bulunmak, Kur’an okumak ve namaz kılmak.
9. Kendisi, anne ve babası ile tüm Müminler için dua etmek ve istiğfarda bulunmak.
10. Vakfeyi namazın peşinde yapmak. Vakfe yapılırken ayakta olmak oturmaktan daha faziletlidir.
11. Vakfeyi kıbleye dönerek yapmak.
12. Zeval’den önce Arafat’ta bulunmak.
c) Arafat’ta Öğle ile İkindi Namazlarının Cem’i Takdim ile Kılınması
Arefe günü, Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını öğle vaktinde birleştirerek kılmak sünnettir.
İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre öğle ve ikindi namazlarının öğle vaktinde bir arada kılınabilmesi için:
a) Arefe günü hac için ihramlı olarak Arafat’ta bulunmak.
b) Mescid-i Nemire’de imam ile kılmak şarttır.
Buna göre öğle ve ikindiyi bulundukları çadırlarda kılanlar, ister cemaatle kılsınlar, isterse yalnız olarak kılsınlar cem’i takdim yapamazlar, her namazı vaktinde kılmaları gerekir.
Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleriyle Hanefi mezhebinden İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ise Arefe günü hac için ihramlı olanların Arafat’ta öğle ve ikindi namazlarını ister Nemire mescidinde, ister çadırlarda, ister cemaat ile isterse yalnız kılsınlar, cem’i takdim ile kılmaları sünnettir. Bugünkü uygulama da buna göredir.
Bu namazlar birlikte kılınırken ezan okunur. Önce öğle namazının ilk sünneti kılınır. Sonra kamet getirilir, öğlenin farzı kılınır, sonra ara vermeden tekrar kamet getirilerek ikindinin farzı kılınır. İkindi için ayrıca ezan okunmaz ve iki farz arasında da sünnet kılınmaz. Böylece öğlenin son sünneti ile ikindinin sünneti terk edilmiş olur.
2. Tavaf
Hacer-i Esved’in hizasından başlayarak Kâbe’yi sola almak suretiyle, yedi defa Kâbe etrafında dönmek demektir. Her dönüşüne “şavt” denir. Yedi şavt bir tavaftır.
a) Tavafın Çeşitleri
Hacda meşru olan üç türlü tavaf vardır:
1. Kudûm Tavafı: Mekke’ye geliş tavafı demektir. Bu tavaf sünnettir.
İfrad veya kıran haccı yapmaya niyet edip ihrama giren kimse Arafat’ta vakfeden önce Mekke’ye gelir gelmez Kudûm tavafı yapar.
Mekkeliler, mikat sınırları içinden hacca gelenler, yalnız umre veya temettû haccı yapanlar, ifrad haccı yaptıkları hâlde Mekke’ye uğramadan doğrudan Arafat’a çıkanlar ile özel hâlleri sebebiyle Kudûm tavafını yapmaya vakit bulamadan Arafat’a çıkan kadınların, Kudûm tavafı yapmaları gerekmez.
Kudûm tavafının vakti, Mekke’ye gelindiği andan, Arafat’ta vakfe yapılıncaya kadar olan süredir. Arafat vakfesinin yapılması ile Kudûm tavafının vakti son bulur.
2. Ziyaret Tavafı: Haccın iki rüknünden biri olan farz tavaf budur, bu tavaf yapılmadıkça hac tamam olmaz.
Ziyaret tavafının vakti, Arafat vakfesinden sonra kurban bayramının ilk günü fecr-i sadıktan başlayarak ömrün sonuna kadar olan zamandır.230
Ancak İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre ziyaret tavafının kurban kesme günlerinde yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar yapılması vacibdir. Bundan sonraya bırakılacak olursa ceza kurbanı gerekir.
İmam Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre ziyaret tavafının kurban kesme günlerinde yapılması vacib değil, sünnettir. Mazeretsiz daha sonraya bırakılması mekruh olup, ceza gerekmez.231
3. Veda Tavafı: Âfâkiler için haccın son görevidir. Hacdan sonra ülkelerine dönecek hacıların Mekke’den ayrılmadan Veda Tavafı yapmaları vacibdir. Buna “Sader Tavafı” da denir.232
Mikat sınırları içinde Mekke ve harem bölgesinde oturanlar ile yalnız umre yapmış olanlara vacib değildir.
Ayrıca Veda tavafını yapmadan âdet gören ve temizlenmeden Mekke’den ayrılan kadınlardan Veda tavafı düşer.
Veda tavafı, ziyaret tavafından sonra yapılır. Ziyaret tavafından sonra yapılan her tavaf veda tavafı sayılır. Mekke’den ayrılıp mikat sınırları dışına çıkmadıkça vakti sona ermez.
Mekke’den ayrıldığı hâlde mikat sınırını geçmemiş olan kimse Mekke’ye döner ve veda tavafını yapar.
Şayet mikat sınırını dışarıya çıkmış olursa, dönmesi gerekmez. Ceza kurbanı keser. Fakat mikat dışına çıktığı için, ihramlı olarak geri dönüp, umre yaptıktan sonra veda tavafını yapacak olursa, ceza kurbanı gerekmez.
Veda tavafını yaptıktan sonra Harem-i Şerife girip namaz kılmakta veya tavaf yapmakta bir sakınca yoktur. Bu durumda en son yapılan tavaf veda tavafı olur.
b) Tavafın Sahih Olmasının Şartları
1. Niyet, niyetsiz yapılan tavaf sahih değildir. Ancak tavafın çeşidini (kudûm, ziyaret veya veda tavafı gibi) tayin etmek gerekli olmayıp, mutlak tavaf niyeti yeterlidir.
2. Tavafı, Harem-i Şerif’in içinde ve Kâbe’nin etrafında yapmak.
Mescidin dışında dolaşmak tavaf sayılmaz.
3. Şavtların çoğunu, yani en az dördünü yapmış olmak.
Yediye tamamlamak farz değil vacibdir. Fakat dört şavttan sonra eksik kalan her şavt için ceza gerekir.
Sünnet ve nafile tavaflarda ceza gerekmez.
4. Hacla ilgili tavafların her birini belirlenmiş olan zamanlarında yapmak.
c) Tavafın Vacipleri
1. Abdestli olmak: Abdestsiz tavaf eden kimse Mekke’de olduğu sürece tavafı iade eder. Böylece eksiğini tamamlamış olur.
Ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapmış olan kimse, bayram günlerinde onu iade ederse ceza gerekmez. Şayet ziyaret tavafını bayram günleri dışında iade ederse Ebû Hanîfe’ye göre ceza kurbanı gerekir. Eğer abdestsiz olarak yaptığı ziyaret tavafını abdestli olarak iade etmeden memleketine dönerse yine ceza kurbanı kesmesi gerekir.
2. Setr-i avret: Kadın ve erkek için namazda örtülmesi vacib olan avret yerlerini örtmek.
Farz ve vacib tavaflarda avret sayılan organlardan birinin dörtte biri veya daha çoğu açılacak olursa ceza kurbanı gerekir. Dörtte birinin azında ise bir şey gerekmez. Diğer tavaflarda sadaka yeterli olur.
3. Tavaf esnasında Kâbe’yi sol tarafına alarak yürümek.
4. Tavafa Hacer-i Esved veya hizasından başlamak.
5. Tavafı hatimin dışından dolaşarak yapmak. Çünkü hatim de Kâbe’dendir.
6. Ziyaret, umre ve veda tavaflarını yedi şavta tamamlamak.
7. Tavafı, mazereti yoksa yürüyerek yapmak: Hastalık veya yaşlılık gibi bir mazeret sebebiyle yürüyerek tavaf edemeyenler tahtırevana binerek tavaf ederler.
8. Tavaf namazı kılmak: Tavafın hangi çeşidi olursa olsun sonunda iki rekât tavaf namazı kılmak.
Tavafın bu vaciblerinden biri mazeretsiz terk edilirse tavaf sahihtir, fakat ceza gerekir. Tavaf yeniden yapılacak olursa ceza düşer.
d) Tavafın Sünnetleri
1. Tavafta, namazda olduğu gibi beden veya elbisede namaza mani olacak pislik bulunmamak.
2. Tavafa başlarken Hacer-i Esved veya hizasına Rükn-i Yemani yönünden gelmek.
3. Hacer-i Esved’i istilam etmek.233
Rükn-i Yemani de aynı şekilde istilam edilir, fakat öpülmez. El sürerek istilam için yaklaşılamadığı takdirde uzaktan işaretle istilam gerekmez. Bu sünnet değil, müstehabdır. Diğer rükünlerde istilam yoktur.
4. Iztıba’ yapmak. Iztıba’, belden yukarı sarılan ihramın bir ucunu sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atarak sağ omuz ve kolu açık bırakmaktır.
Remel234 yapılması gereken tavafların bütün şavtlarında ıztıba sünnettir. Tavaf bitince omuz örtülür. Tavaf namazı omuz örtülü olarak kılınır.
5. Tavafın bütün şavtlarını ara vermeden peş peşe yapmak.
Tavaf yapılırken vakit namazı için kamet yapılır yahut abdest bozulur veya tavafı bırakmayı gerektiren başka bir mazeret çıkarsa, tavaf olduğu yerde bırakılır, namaz kılındıktan, abdest alındıktan veya mazeret sona erdikten sonra kalan kısmı tamamlanır.
6. Erkekler mümkün olduğu kadar Kâbe’ye yaklaşmak, kadınlar ise erkekler arasına karışmayacak bir tarzda tavaf etmek.
Tavafın sünnetlerinin mazeretsiz terki mekruhtur. Başkaca bir ceza gerekmez.
e) Tavafın Yapılışı
Hangi tavaf yapılacaksa ona niyet edilir ve Rükn-i Yemani tarafından Hacer-i Esved’e veya hizasına gelinir. Tekbir ve tehlil getirilerek Hacer-i Esved öpülür veya karşısında istilam edilir ve dua edilerek tavafa başlanır. Her şavtın başında Hacer-i Esved istilam edildikten sonra dua tekrarlanır.
Yedi şavt tamamlanınca yer varsa Makam-ı İbrahim’de, yer yoksa herhangi bir yerde iki rekât tavaf namazı kılınır ve sonunda da dua yapılır.
H) Haccın Vacipleri
1. Sa’y Etmek
Safa ile Merve denilen iki tepe arasında yedi defa gidip gelmektir. Safa ile Merve arasındaki mesafeye sa’y edilen yer anlamına “mes’a” denir.
a) Sa’yin Sahih Olmasının Şartları
1. Sa’yin, hac veya umre için ihrama girdikten sonra yapılması.
İhrama girmeden önce yapılan sa’y geçerli değildir.
Ancak hac sa’yinin ihramlı hâlde yapılması da şart değildir. İhramdan çıktıktan sonra da yapılabilir.
Hac için ihrama giren kimse, hac sa’yini Arafat vakfesinden önce yaparsa (ki bu sahihtir), ihramlı olarak yapması gerekir. Arafat dönüşü ziyaret tavafından sonra yaparsa ihramsız olarak yapar. Sünnete uygun olanı budur.
Umre sa’yinin ise umre tavafından sonra henüz tıraş olmadan ihramlı olarak yapılması vacibdir.
Umre tavafından sonra sa’y yapmadan tıraş olan kimse ihramdan çıkmış olur. Tıraş olduktan sonra ihramsız olarak yapılan sa’y sahihtir. Fakat vacib terk edildiği için ceza kurbanı gerekir.
2. Sa’yin muteber bir tavaftan sonra yapılması.
Muteber tavaf ise cünüp, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmiş olarak yapılan tavaftır.
Tavaftan önce yapılan sa’y sahih olmaz.
3. Sa’ye, Safa’dan başlayıp Merve’de bitirmek.
Merve’den başlanacak olursa o şavt geçerli olmaz, iadesi gerekir.
4. Hac sa’yinin, hac ayları başladıktan sonra yapılması.
Hac aylarından önce hac için ihrama girmek caizdir. Fakat hac ile ilgili diğer menasikin hac ayları başlamadan yapılması sahih değildir.
b) Sa’yin Vacipleri
1. Sa’yi dört şavttan sonra yedi şavta tamamlamak.
2. Sa’yi yürüyerek yapmak. Ancak herhangi bir mazereti sebebiyle yürüyerek sa’y yapamayacak olan kimse, arabaya binerek sa’yini yapabilir. Bundan ötürü bir ceza gerekmez.
c) Sa’yin Sünnetleri
1. Sa’yi tavaftan sonra ara vermeden yapmak.
2. Sa’yden önce Hacer-i Esved’i istilam ederek Safa tepesine gitmek.
3. Sa’yin şavtlarını ara vermeden yapmak.
4. Sa’yi abdestli olarak yapmak.
5. Bedeninde ve elbisesinde namaza mani pislik bulunmamak.
6. Her şavtta Safa ve Merve tepelerinin Kâbe’nin görülebileceği yerlerine kadar çıkmak.
7. Her şavtta Safa ve Merve’de yüzünü Kâbe’ye dönüp tekbir, tehlil ve dua etmek.
8. Erkeklerin Safa ve Merve tepeleri arasında yeşil ışıkla aydınlatılmış sütunlar arasında hervele yani kısa adımlarla koşarak yürümeleri (Kadınlar ise hervele yapmazlar.).
9. Sa’y esnasında tekbir, tehlil ve dua ile meşgul olmak.
İbadetteki bir sünnet, imkânlar ölçüsünde yerine getirilir, aksi takdirde terk edilir. Her şavtta Safa ve Merve tepelerinin Kâbe’nin görülebileceği yerlerine kadar çıkmak sünnettir. Ancak izdiham sebebiyle bu sünneti yerine getireceğim diye başkalarını rahatsız etmek doğru olmaz ve bu sünnet terk edilir.
d) Sa’yin Yapılışı
Tavaftan sonra Hacer-i Esved istilam edilerek Safa tepesine çıkılır.
“Allahım! Senin rızan için Safa ile Merve arasında 7 şavt hac (veya umre) sa’yini yapmak istiyorum. Bana bunu kolay kıl ve kabul et.” diye niyet edilir.
Safa tepesinde Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil getirilir ve salavat-ı şerife okunur. Eller kaldırılarak dua edilir ve Merve’ye doğru yürünür.
Erkekler yeşil ışıklı sütunlar arasında hervele yaparlar.
Merve’de de Kâbe’ye dönülerek tekbir, tehlil, salavat-ı şerife okunur. Eller kaldırılıp dua edilir. Böylece sa’yin bir şavtı tamamlanmış olur.
Aynı şekilde Safa’dan Merve’ye dört gidiş, Merve’den de Safa’ya üç dönüş olmak üzere yedi şavt tamamlanmış olur.
Gerek hac, gerek umre için sa’y birer defa yapılır, nafilesi yoktur. Bunun için her tavaftan sonra sa’y yapılmaz.
Hac sa’yinin ziyaret tavafından sonra yapılması efdaldir. Ancak ziyaret tavafından sonra izdiham olacağı için Arafat’a çıkmadan önce herhangi bir nafile tavaftan sonra da yapılabilir.
Temettu haccı yapanlara gelince, onlar, umreyi tamamladıktan sonra ihramdan çıkarlar. Sa’y ise ancak ihrama girdikten sonra yapılabilir.
Temettu haccı yapan kimse, ziyaret tavafından önce hac sa’yini yapmak isterse Terviye günü veya daha önce hac için ihrama girdikten sonra bir nafile tavaf yapar, sonra da haccın sa’yini yapabilir.
b) Müzdelife’de Vakfe Yapmak
Müzdelife, harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında bir yerdir.
Hacılar, arefe günü güneş battıktan sonra Arafat’tan buraya gelirler. Burada akşam ve yatsı namazları yatsı vaktinde birlikte kılınır. Buna Cem’i Tehir denir ve vacibdir.235
Akşam ve yatsı namazları Arafat’ta ve yolda kılınmaz. Şayet kılınacak olursa yatsı vakti çıkmadan Müzdelife’ye gelinmiş ise yeniden kılınması gerekir.236
Ancak Müzdelife’ye gelmeden Arafat’ta veya yolda yatsı vaktinin çıkacağından korkulursa, bu takdirde akşam ve yatsı namazları Müzdelife’ye gelmeden kılınır.
Müzdelife’de akşam ve yatsı namazlarını cem’i tehir ile kılabilmek için, hac için ihramlı olmak, arefeyi bayrama bağlayan gece Müzdelife’de bulunmak ve yatsı vakti girmiş olmak şarttır.
Cem’i tehir yapılırken iki farz arasında sünnet kılınmaz. Bu itibarla akşamın sünneti ile yatsının ilk sünneti terk edilir.
İki vaktin namazı bir ezan ve ikametle kılınır. Yatsı namazı için ayrıca ezan ve ikamet gerekmez.
Yatsının farzından sonra iki rekât sünnet ile vitir kılınır.
2. Müzdelife’de Vakfe
Müzdelife bölgesinin —Muhassir vadisi hariç— her yerinde vakfe sahihtir. Ancak Kuzeh dağı üzerinde bir tepe olan ve Meş’ar-i Haram denilen yerin yakınında vakfe yapmak sünnettir.
Muhassir, Müzdelife ile Mina arasında bir vadi olup burada vakfe sahih değildir.
Müzdelife vakfesinin sahih olması için, ihramlı olmak, Arafat vakfesini yapmış bulunmak ve kurban bayramının birinci günü tan yeri ağardıktan güneşin doğmasına kadar olan süre içerisinde yapılmış olması şarttır.237
Geceyi Müzdelife’de geçirmek sünnettir. Bayramın birinci günü şeytan taşlamak için taşların buradan toplanması müstehabdır. Müzdelife vakfesinden sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket edilir.
Bu süre içinde herhangi bir anda —kısa da olsa— ister uyanık, ister uykuda, ister bayılmış olarak orada bulunanlar vakfeyi yapmış sayılırlar.
a) Müzdelife Vakfesinin Sünnetleri
1. Müzdelife’de gecelemek.
2. Vakit girer girmez sabah namazını kılmak.
3. Sabah namazından sonra telbiye, tekbir, tehlil, dua ve istiğfar ile meşgul olarak ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeyi uzatmak.
4. Mümkün olursa vakfeyi Meş’ar-i Haram yakınında yapmak.
5. Ortalık iyice aydınlandıktan sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket etmek.
3. Şeytan Taşlamak
Şeytan taşlamak, bayram günlerinde Mina’da bulunan, Küçük cemre, orta cemre ve Akabe cemresi adı verilen taş kümelerine ufacık taşları atmaktır ve haccın vaciblerindendir.
a) Taş Atmanın Zamanı
Taş atmanın zamanı bayramın dört günüdür.
Bayramın ilk günü yalnız Akabe cemresine taş atılır. Bunun zamanı, tan yerinin ağarmaya başlamasından, bayramın ikinci günü aynı vakte kadar olan süredir.238
Bayramın 2’inci ve 3’üncü günleri her üç cemre taşlanır.
Bayramın 2. ve 3. günleri taşlamanın vakti, güneşin tepe noktasına gelmesinden ertesi gün tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar olan süredir. Zevalden önce atılması ise caiz değildir.239
Bayramın 4.günü güneşin batmasıyla taş atma zamanı sona ermiş olur.
Şeytan Taşlamanın Sahih Olmasının Şartları
1. Taşları cemrelere el ile atmak.
Taşları ok veya ayak ile atmak sahih olmadığı gibi, el ile götürüp koymak da caiz değildir.
2. Atılan şeylerin yeryüzü cinsinden olması.
Ağaç, demir gibi şeyleri atmak caiz olmaz.240
3. Taşların hepsini birden değil, ayrı ayrı atmak.
Hepsi birden atılırsa tek taş atılmış sayılır.
4. Taşları kümelerin üzerine veya yakınına düşürmek.
Taş kümelerinin uzağına düşen taşlar atılmış sayılmaz. Yerlerine yeniden atılması gerekir.
5. Taşların atılan yere, atanın fiili sonucu ulaşması.
Atılan taş bir yere düştükten veya çarptıktan sonra, bu yerin, etkisi olmadan kendiliğinden atılan yere ulaşırsa, sahih olur. Ancak birinin omzuna veya kafasına düşüp durduktan sonra bu kişinin hareketi sonucu düşerse, atılan yere ulaşsa bile sahih olmaz, yeniden atılması gerekir.
6. Gücü yetenin taşları bizzat kendisinin atması.
Ancak, taşları atamayacak kadar hasta olanlar başkasını vekil ederek taşlarını attırırlar.
7. Taşları, belirli vakit içinde atmış olmak.
b) Şeytan Taşlamanın Sünnetleri
1. Taşları yaklaşıp 3.5 metre mesafeden atmak.
2. Yedi taşı peş peşe atmak.
3. Her bir taşı atarken, “Bismillahi Allâhu Ekber” demek.
4. Bayramın 2. ve 3.günlerinde önce küçük, sonra orta, sonra da Akabe cemrelerine sıra ile taş atmak.
5. Atılan taşlar, nohuttan büyük, fındıktan küçük olmak.
c) Şeytan Taşlamanın Mekruhları
1. Büyükçe bir taşı olduğu gibi veya kırıp birkaç taş yaparak atmak.
2. Cemre mahallinde biriken taşlardan alıp atmak.
3. Bir cemreye aynı gün yediden fazla taş atmak.
4. Temiz olmayan (pislik bulaşmış) taşları atmak.
5. Cemreler arasındaki tertibe riayet etmemek.
d) Atılacak Taşların Sayısı
Bayramın ilk günü sadece Akabe cemresine 7 taş atılır.
Bayramın 2. ve 3. günleri ise her üç cemreye de 7’şerden 21’er taş atılır.
e) Şeytan Taşlama
Atılacak taşlar, Müzdelife’de toplanır ve yıkanır.241
Bayram sabahı Mina’ya gelinince Akabe cemresine gidilir. Mina sağ tarafa ve Mekke sol tarafa gelecek şekilde cemreye doğru yeteri kadar yaklaşılır ve durulur. Sonra cemreye yedi taş atılır. Her bir taş
بِسْمِ اللّٰهِ، اِللّٰهُ أَكْبَرُ، رَغْمًا لِلشَّيْطَانِ وَحِزْبِهِ
“Bismillahi Allahu Ekber, rağmen li’ş-şeytâni ve hizbihî” diyerek atılır ve durmadan oradan gidilir.
İlk taşın atılmasıyla telbiye kesilir ve bundan sonra artık telbiye yapılmaz.
Atılan taş yerine ulaşmaz veya uzağa düşerse, yerine başkası atılır.
Bayramın 2. ve 3. günleri zevalden sonra sırasıyla küçük cemreye, sonra orta cemreye ve sonra da Akabe cemresine aynı şekilde 7’şer taş atılır. Küçük ve orta cemrelere taş atıldıktan sonra başkalarına engel olmayacak şekilde bir yerde durulur ve dua edilir. Yalnız Akabe cemresine taşlar atıldıktan sonra orada durulmaz, hemen oradan uzaklaşılır.
Eğer Mina’da 4’üncü gün de kalınacak olursa, aynı şekilde her üç cemreye 7’şerden 21 taş daha atılır.
f) Şeytan Taşlamayı Geciktirmek
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, şeytan taşlamak vacibdir. Taşlama günleri de bayramın 4 günüdür. Vaktinde atılmayan taşlar, taşlama süresi içinde kaza edilir. Bayramın 4’üncü günü güneşin batmasıyla taşlama süresi son bulur. Bundan sonra taşlama yapılmaz.
Taşlar vaktinde atılmayacak olursa ceza kurbanı gerekir. Vaktinde atılmayan taşlar, atılma süresi içerisinde kaza edilse bile, yine ceza kurbanı gerekir.242
g) Şeytan Taşlamada Vekâlet
Taşları bizzat atamayacak kadar hasta, yaşlı ve sakat olanlar, uygun kişileri vekil tayin ederek taşlarını attırırlar.
Yaşlılarla kadınlar, izdiham yüzünden gündüz taş atmaları mümkün olmazışversa, gece atarlar. Gece taşlarını atabilecek durumda olanların vekil tayin etmeleri caiz olmaz. Çünkü vekâlet acizlikle kayıtlıdır. Taş atma süresi içerisinde herhangi bir vakit atmaya gücü yeten kimse vekil tayin edemez.
Vekil olanlar, önce kendi taşlarını, sonra da vekil oldukları kimsenin taşlarını atarlar.
Artan taşlar, ihtiyacı olanlara verilir veya uygun bir yere bırakılır. Fazla olan taşların cemrelere atılması mekruhtur.
Bayram günlerinde Mina’da gecelemek sünnettir.243
4. Saçları Tıraş Etmek veya Kısaltmak
Halk veya taksir denilen saçları tıraş etmek veya kısaltmak da hac ve umrenin vaciblerindendir.244
Kadınlar tıraş olmaz, ihramdan çıkmak için sadece saçların ucundan bir miktar keserler.
Abdestte olduğu gibi erkekler başın en az dörtte birini tıraş eder veya saçlarının ucundan keserek kısaltırlar.245
Başın tamamının tıraş edilmesi veya saçlarının tamamının kısaltılması ise sünnettir.
a) Saçları Tıraş Etmenin Vakti ve Yeri
Hac’da saçları tıraş etmenin veya kısaltmanın zamanı, kurban kesme günleridir. Yeri de Harem bölgesidir.
Bayram günleri çıktıktan sonra ve Harem bölgesi dışında tıraş olmakla da ihramdan çıkılmış olur, ancak ceza gerekir.246 Fakat tıraş olmadıkça ihramdan çıkılmış olmaz.
b) Tıraş ile Diğer Menasik Arasındaki Tertip
Bayramın ilk günü, Müzdelife’den Mina’ya gelindiğinde, sıra ile Akabe cemresine 7 taş atılır. Kıran ve temettü’e niyet etmiş olanlar, kurban keserler ve tıraş olup ihramdan çıkarlar. Sonra Mekke’ye giderek ziyaret tavafını yaparlar.
Mina’da önce şeytanı taşlama, sonra kurban kesme, daha sonra da tıraş olup, ihram’dan çıkma görevlerinin bu sıraya göre yapılması vacibdir. Sıranın bozulması hâlinde ceza kurbanı gerekir.247
Ancak ziyaret tavafında tertibe riayet vacib değil, sünnettir. Tavafın, sözü edilen menasikten önce veya arada yapılması mekruh ise de, sahihtir ve herhangi bir ceza da gerekmez.
c) Tıraş Olma veya Saçları Kısaltmanın Hükmü
Saçları tıraş etmek veya kısaltmakla ihramdan çıkılır ve cinsî ilişki hariç diğer yasaklar kalkmış olur. Cinsî ilişki yasağı ise ziyaret tavafı yapılıncaya kadar devam eder. Ziyaret tavafının yapılmasıyla bu yasak da sona ermiş olur.
I) Haccın Sünnetleri
1. Kudûm Tavafı
Bu tavaf, ifrad veya Kıran haccı yapacak olan âfâkilere, yani mikat dışından gelenlere sünnettir. Mekke’ye gelindiğinde hemen yapılır.
Kudûm tavafı da ziyaret tavafı gibi yapılır. Ancak haccın sa’yi bu tavaftan sonra yapılmayacaksa ıztıba ve remel yapılmaz.
2. Arefe Gecesi Mina’da Gecelemek
Zilhicce’nin 8’inci günü (ki buna terviye günü denir) güneş doğduktan sonra Mekke’den Mina’ya gelmek, orada öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarını kılmak ve geceyi burada geçirerek, Arefe günü sabah namazını da kıldıktan ve güneş doğduktan sonra Arafat’a hareket etmek.
3. Bayram Gecesini Müzdelife’de Geçirmek
Arafat’tan Müzdelife’ye gelindiğinde, bayram gecesini burada geçirmek sünnettir.248 Bayram sabahı tan yeri ağarmaya başladıktan sonra vakfe vacibdir.
4. Bayram Günlerinde Mina’da Kalmak
Kurban kesme günlerinde Mina’da kalmak ve orada gecelemek sünnettir.249
İ) Umre Nedir, Nasıl Yapılır?
Umre, ihrama girerek tavaf ve sa’y yaptıktan sonra, tıraş olup ihramdan çıkmaktan ibarettir.
Ömürde bir defa umre yapmak sünnettir.250
Umre için belirli bir zaman yoktur. Her zaman yapılabilir. Ancak Arefe ve bayram günleri ile teşrik günlerinde umre yapmak tahrimen mekruhtur. Çünkü bu beş gün hac günleridir.
Bir yılda birden fazla umre yapmakta bir sakınca yoktur.251
1. Umre İçin İhrama Girme Yerleri
Mekke’ye, Mikat sınırları dışından gelenler, yolları üzerindeki Mikatlardan veya hizalarından ihrama girerler.
Mekke’liler ile mikat sınırları içinde oturanlar, Harem sınırları dışında, Hill bölgesinde ihrama girerler.
2. Umrenin Yapılışı
Umre yapmak isteyen mikatta veya Hill bölgesinde ihrama girmek üzere ihram namazı kılar. Namazdan sonra “Allahım, umre yapmak istiyorum, onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.” diye niyet eder, sonra da telbiye yapar.
Harem-i Şerif’e gelince,
“Allahım, senin rızan için umre tavafı yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle.” diye niyet ederek umre tavafını yapar.
Tavaf namazını kıldıktan sonra Safa tepesine gider ve:
“Allahım, senin rızan için Safa ile Merve arasında umre sa’yi yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle” diyerek niyet eder ve sonra da umre sa’yini yapar.
Bundan sonra saçlarını tıraş eder veya kısaltarak ihramdan çıkar.
J) Haccın Yapılışı
Hac, yapılışı itibariyle, İfrad, Temettû ve Kıran olmak üzere üç çeşittir. Mekkelilerle, Harem bölgesinde ve mikat sınırları içerisinde ikamet edenler, ancak ifrad haccı yapar, temettü veya kıran haccı yapamazlar.
Hac aylarından önce Mekke’ye gelip umre yapan âfâkiler de bunlar gibi sadece ifrad haccı yapabilir, temettü veya kıran haccı yapamazlar. Bunlar, Mekke’de ikamet ettikleri sürece başka bir umre yapamaz, Zilhicce’nin 8’inci Terviye günü hac için ihrama girer ve ifrad haccı yaparlar. Şayet bunlar hac ayları girdikten sonra umre yapacak olurlarsa temettü yapmış olmazlar. Bu yanlış hareketleri sebebiyle ceza kurbanı keserler.
K) İfrad Haccı
Yalnız hac için ihrama girerek umresiz yapılan hacdır. Şöyle yapılır:
1. İhrama girmeden önce, uzamış ise tırnaklarını keser.
2. Koltuk altı ve kasık kıllarını temizler.
3. —Saç ve sakal tıraşı olur.
4. Gusleder veya abdest alır. Gusül daha efdaldir.
5. Varsa güzel koku sürünür.
6. Erkekler, bütün elbiselerini çıkararak yeni veya yıkanmış izar ve rida denilen iki parça ihrama sarılırlar. Başları açık ve ayakları çıplak kalır. Ancak topukları ve üzeri açık ayakkabı giyebilirler.
Bellerine kemer bağlayabilirler, omuzlarına çanta asabilirler. Şemsiye kullanmaları ve gölgelenmeleri caizdir.
Hanımlar normal elbise ve kıyafetleriyle ihrama girerler. Kapalı ayakkabı, çorap ve eldiven giymelerinde bir sakınca yoktur. Yalnız yüzlerini açık tutarlar.
Kerahet vakti değilse iki rekât ihram namazı kılarlar (İlk rekâtta Fâtiha’dan sonra Kâfirûn, ikinci rekâtta ise İhlâs surelerini okumaları efdaldir.).
Namazdan sonra,
“Allahım! Hac yapmak istiyorum. Onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.” diye niyet edilir. Sonra da,
لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ
Yüksek sesle telbiye yapılır. Hanımlar ise seslerini yükseltmezler.
Böylece ihrama girilmiş ve ihram yasakları başlamış olur. Bundan sonra dikilmiş ve örülmüş elbiseler giymezler, başlarını ve yüzlerini örtmezler. Tıraş olmaz ve vücutlarından kıl koparmazlar. Tırnak kesmez, güzel koku sürünmezler. Harem bölgesinin bitkilerini koparmazlar. Başkalarıyla tartışmaz, kötü ve kırıcı söz söylemezler. Yanlarında olan eşleriyle cinsel ilişkide bulunmaz, cinsî ilişkiye götüren davranışlardan uzak dururlar.
İhram süresince, ayakta, otururken, yatarken, yürürken, vasıta üzerinde telbiyeye devam ederler.
Mekke’de kalınacak yere gelip yerleştikten sonra Harem-i Şerif’e gidilir. Kapıda telbiye kesilir, tekbir, tehlil ve salavat-ı şerife okuyarak tevazu ve derin bir saygı ile içeri girilir. Beytullah görününce üç defa tekbir ve tehlil yapıp dua edilir.
Mescid-i Haram’da farz namaz kılınmıyorsa hemen tavafa başlanır. Buna Kudûm Tavafı denir. Şöyle niyet edilir:
“Allahım! Senin rızan için evini kudûm tavafı olarak 7 şavt tavaf etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve benden kabul eyle.”
Tavaftan sonra mümkün olursa Makam-ı İbrahim’de, olmazsa Harem-i Şerif’in uygun bir yerinde iki rekât tavaf namazı kılınır ve dua edilir.
Haccın sa’yi kudûm tavafından sonra yapılacaksa tavafta ıztıba ve remel de yapılır. Tavaftan sonra haccın sa’yini yapmak üzere Safa tepesine gidilir. Safa ile Merve arasında yedi defa sa’y edilir. Sa’y, Safa’dan başlar, Merve’de biter.
Bundan sonra ihramlı olarak Mekke’de ikamet edilir.
Terviye (Zilhicce’nin 8’inci) günü olunca, Mekke’den ayrılıp Mina’ya veya Arafat’a hareket edilir.
Mina’ya gidilirse öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları orada kılınır ve Arefe günü sabah namazı kılındıktan sonra Arafat’a hareket edilir.
Arefe günü öğle ve ikindi namazları Nemire Mescidi’nde veya çadırlarda öğle vaktinde birlikte cem’i takdim ile kılınır.
Namazlardan sonra mümkün olursa Cebel-i Rahme yakınlarında, mümkün olmazsa çadırlarda vakfe yapılır.
Gün boyu telbiye, tekbir, tehlil, tesbih, Kur’an-ı Kerim okumak, dua etmek, tevbe ve istiğfar gibi ibadetler yapılır.
Güneş battıktan sonra, akşam namazını kılmadan Müzdelife’ye hareket edilir. Meş’ar-i Haram yakınında uygun bir yere inilir. Akşam ve yatsı namazları, yatsı vaktinde cem’i tehir ile kılınır.
Bayram gecesi burada geçirilir. Uygun bir zamanda şeytan taşlamada kullanılacak küçük taşlar toplanır ve yıkanarak çantaya konur.
Vakit girince sabah namazı erkence kılınır. Namazdan sonra vakfe yapılır. Bu vakfede de dua ve istiğfar edilir.
Ortalık iyice aydınlandıktan sonra güneş doğmadan Mina’ya hareket edilir.
Mina’ya gelindiğinde Akabe cemresine gidilir ve 7 taş atılır. Sonra saçlar tıraş edilir veya kısaltılır. Böylece ihramdan çıkılmış olur.
Bundan sonra Mekke’ye gidilerek farz olan ziyaret tavafı yapılır.
Ziyaret tavafının, bayramın ilk gününde yapılması efdaldir. O gün yapılmazsa ikinci veya üçüncü günü yapılır. Mazeretsiz olarak, üçüncü günü güneş battıktan sonraya bırakılırsa, ceza kurbanı gerekir.252
Ziyaret tavafından sonra tekrar Mina’ya dönülür. Şeytan taşlama günlerinde Mina’da gecelemek sünnettir.
Bayramın ikinci günü zeval vaktinden sonra, sırasıyla küçük, orta ve Akabe cemrelerine 7’şer taş atılır.
Küçük ve orta cemrelere taş attıktan sonra bir köşede kıbleye dönerek dua edilir. Akabe cemresi taşlandıktan sonra ise beklenmez, hemen oradan uzaklaşılır.
Bayramın üçüncü günü de ikinci gününde olduğu gibi zevalden sonra küçük, orta ve Akabe cemrelerine 7’şer taş atılır.
Mekke’ye dönmek için acele ediliyorsa, taşlar atıldıktan sonra, güneş batmadan Mina’dan ayrılmak sünnettir. Güneş battıktan sonra ayrılmak ise mekruhtur.
Bayramın 4’üncü günü sabahı tan yeri ağarmadan önce, Mina’dan ayrılmamış olanlar, o gün de her üç cemreye 7’şer taş atarlar. 4’üncü gün taşların zevalden önce atılması Ebû Hanîfe’ye göre caizdir.
Âfâkiler Mekke’den ayrılacakları zaman veda tavafı yaparak ayrılırlar.
L) Temettû Haccı
Temettû haccı, hac aylarında umre ve haccı ayrı ayrı ihramlarla yapmaktır.
Temettû haccı yapmak için mikatta ihrama girilir ve
“Allahım! Senin rızan için umre yapmak istiyorum, onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle” diyerek umreye niyet edilir.
Umre tavafı yapılacağı zaman,
“Allahım! Senin rızan için umre tavafını yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye niyet edilerek umre tavafı yapılır. Tavaftan sonra sa’y yapılacağı için tavafta ıztıba ve ilk üç şavtta remel de yapılır.
Tavaftan sonra umrenin sa’yi de yapıldıktan sonra tıraş olup ihramdan çıkılır.
Zilhicce’nin 8’inci (Terviye) günü ihram için gerekli temizlik ve hazırlık yapıldıktan sonra iki rekât ihram namazı kılınır ve,
“Allahım, hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle” diyerek hacca niyet edilir ve telbiye getirilerek yeniden ihrama girilir.
Bir kimse, haccın sa’yini ziyaret tavafından önce yapmak isterse yapabilir. Bu takdirde önce nafile bir tavaf, sonra da haccın sa’yini yapar. Böylece haccın vaciblerinden olan sa’yi yapmış olduğu için ziyaret tavafından sonra sa’y yapmaz.
Temettû haccı için ihrama giren kimse, bayram sabahı sırasıyla Akabe cemresine taş atar, kurbanını keser ve tıraş olup ihramdan çıkar.
Bundan sonra, ifrad haccına niyet etmiş olan kimsenin yaptığının aynısını yapar.
M) Kıran Haccı
Kıran haccı, umre ve haccın ihramını birleştirmek demektir.
Kıran haccı yapmak için mikatta,
“Allahım, senin rızan için umre ve hac yapmak istiyorum. Bunları bana kolaylaştır ve kabul eyle” diye niyet edilir ve telbiye söylenir. Böylece Kıran haccı için ihrama girilmiş olur.
Kıran haccına niyet etmiş olan kimse, temettû haccına niyet etmiş olan kimse gibi önce umre tavafını yapar. Bu tavafta da ıztıba ve ilk üç şavtta remel vardır.
Tavaf namazı kılındıktan sonra mes’aya gidilir ve umrenin sa’yi yapılır.
Umre sa’yinden sonra tıraş olunmaz ve ihramdan çıkılmaz, biraz dinlendikten sonra kudûm tavafı yapılır.
İstenirse haccın sa’yi de bu tavaftan sonra yapılabilir. Bu takdirde tavafta ıztıba ve ilk üç şavtta remel yapılır.
Kıran haccı yapan kimse, ihramlı olarak Mekke’de kalır ve Zilhicce’nin 8’inci (Terviye) günü olunca Arafat’a gider. Bundan sonra temettû haccı yapan kimse gibi bayram sabahı sırasıyla Akabe cemresini taşlar, kurban keser, tıraş olup ihramdan çıkar.
Bundan sonraki görevlerde ifrad, temettû ve kıran haccı yapanlar arasında bir fark yoktur.
N) Hacda Kadınlar
Kadınlar hac ve umrede erkekler gibidir. Ancak şu hususlarda farklı hareket ederler:
1. İhramlı iken normal elbise, çorap ve ayakkabılarını giyerler. Başlarını örter, yüzlerini açarlar.
2. Telbiye, tekbir ve dua yaparken seslerini yükseltmezler.
3. Tavafta ıztıba ve remel yapmazlar.
4. Sa’yde yeşil ışıklı sütunlar arasında hervele yapmazlar.
5. İhramdan çıkmak için saçlarını dipten tıraş etmez, uçlarından biraz keserler.
6. Ayhali gören kadınlar, tavaf dışında, haccın bütün görevlerini yaparlar. Bu durumda olan bir kadın, kudûm veya umre tavafını yapmadan Arafat vakfesini yapmak zorunda kalırsa,
Kıran haccı yapmak üzere ihrama girmişse umresi bozulur ve ifrad haccı yapmış olur.
Şayet temettû haccı yapmak üzere umre için ihrama girmiş ise hac için niyet ve telbiye yaparak umre ihramını iptal eder ve ifrad haccı yapmış olur.
Her iki hâlde de şükür kurbanı kesmesi gerekmez. Ancak hacdan sonra, önceden yapamadığı umreyi kaza eder ve iptal ettiğinden ötürü ceza kurbanı keser.253
O) Hac ve Umre Cinayetleri
Cinayet, ihram veya harem sebebiyle yapılması yasak olan iştir.
Hac veya umrede cinayet sayılan iş yapıldığında, ceza gerekir. Yapılan işin cinayet olup olmadığını bilip bilmemek arasında fark olmadığı gibi, kasten, hataen, yanılarak, unutarak, isteyerek veya zorla yapmak arasında da bir fark yoktur.
Kıran haccına niyet eden kimse, ihram yasaklarından birini işlemesi hâlinde, biri umrenin, diğeri de haccın ihramı olmak üzere, her bir cinayet için iki ceza ödemesi gerekir.
Umre tavafının abdestsiz yapılması veya veda tavafının terk edilmesi gibi sadece haccı ilgilendiren vaciblerden birini terk eden kimse, haccı kırana niyet etmiş olsa bile bir tek ceza öder.
1. Hac veya Umreyi Bozup Kazasını Gerektiren Cinayetler
1. Hac için ihrama girdikten sonra Arafat vakfesinden önce cinsî ilişkide bulunmak.
Bu kimsenin haccı bozulur. Ancak bozulan bu haccı bırakmayıp tamamlaması ve daha sonraki yıllardan birinde kaza etmesi ve işlediği cinayet sebebiyle de bir koyun veya keçi kesmesi gerekir.
2. Umre için ihrama girdikten sonra, tavafın en az dört şavtını tamamlamadan cinsî ilişkide bulunmak.
Böylece umresi bozulan bu kimsenin umreyi tamamlaması, işlediği cinayet sebebiyle bir koyun veya keçi kesmesi ve bozulan umreyi kaza etmesi gerekir.
2. Bedene (Deve veya Sığır Kurban etmeyi) Gerektiren Cinayetler
1. Arafat vakfesinden sonra (yani tıraş olup ihramdan çıkmadan önce) cinsî ilişkide bulunmak.254
2. Ziyaret tavafını cünüp olarak yapmak.
Kadınların aybaşı ve lohusalık hâlleri de cünüblük hükmündedir.
3. Dem (Koyun veya Keçi Kurban etmeyi) Gerektiren Cinayetler
Bunlar da, haccın vaciblerinden birini terk etmek, geciktirmek veya ihram yasaklarına uymamakla ilgili cinayetler olmak üzere iki kısımdır:
a) Haccın Vaciplerinden birini terk etmek veya zamanında yapmamakla ilgili cinayetler
1. Mikatı ihramsız geçmek.
Şayet hac veya umre menasikinden hiçbir şey yapmadan, geri mikata dönülerek ihrama girilirse ceza gerekmez.
2. Sa’yin tamamını veya en az dört şavtını terk etmek.
3. Müzdelife vakfesini özürsüz olarak yapmamak.
Hastalık, yaşlılık veya izdiham sebebiyle, Müzdelife’de vakfeyi yapamayanlara bir şey gerekmez.
4. Şeytan taşlamayı yapmamak veya bir günde atılması gereken taşların yarıdan çoğunu atmamak.
5. Ziyaret veya umre tavafının son üç şavtını veya sadece birini yapmamak.
6. Mikat dışından gelen hacıların veda tavafını terk etmesi veya çoğunu yani dört veya daha çok şavtını yapmaması.
7. Ziyaret veya umre tavafını abdestsiz, veda veya kudûm tavafını cünüb olarak yapmak.255
Ziyaret veya umre tavafını abdestsiz, veda ve kudûm tavafını cünüb olarak yaptıktan sonra bunları guslederek veya abdest alarak iade eden kimseye ceza gerekmez.
8. Arafat’tan güneş batmadan önce ayrılmak.256
9. Ziyaret tavafını mazeretsiz olarak bayram günlerinden sonra yapmak.
10. İhramdan çıkmak için Harem bölgesi dışında veya bayram günlerinden sonra tıraş olmak.257
11. Tertibe uymamak. Yani kurban bayramının ilk günü Akabe cemresine taş atma, kurban kesme ve tıraş olma görevlerini sıra ile yapmak vacibdir. Bu sıra bozulursa ceza kurbanı gerekir.258
b) İhram Yasaklarına Uymamakla İlgili Cinayetler
1. Bir defada ve aynı yerde vücudun veya bir organın tamamına güzel koku sürmek.
Bir organın tamamına değil de bir kısmına koku sürülürse sadaka vermek yeterli olur.
2. Bir organa yağ sürmek veya süs için kına gibi bir şeyle boyamak.
Tedavi için sürülen ilaç, merhem veya kokusuz yağlar için bir şey gerekmez.
3. Bir tam gün veya gece süresince elbise, çorap veya topukları kapalı ayakkabı giymek, başı ve yüzü örtmek.
Bir tam gün veya gece olmaz da az bir zaman giyilir veya örtülürse sadaka vermek yeterli olur.
4. Saç, sakal veya vücudunun bir başka organını tıraş etmek.
Saç veya sakalın yahut başka bir organın dörtte birinden azının tıraş edilmesi sadaka vermeyi gerektirir.
5. Aynı yerde ve bir defada bütün tırnakları veya bir el yahut bir ayağın tırnaklarının tamamını kesmek.
Kendiliğinden kopan veya kırılan tırnaklar için bir şey gerekmez.
Bir el veya ayaktaki tırnakların tamamı değil de bir kısmı kesilirse her biri için sadaka vermek gerekir.
6. Tıraş olup ihramdan çıktıktan ve fakat ziyaret tavafını yapmadan önce cinsî ilişkide bulunmak.
7. İhramlı iken cinsî ilişkiye yol açacak davranışlarda bulunmak (Eşini şehvetle öpmek, şehvetle tutmak, okşamak ve oynaşmak gibi.).259
Şehvetle bakma ve düşünme sonunda boşalma olsa bile ceza gerekmez.
Özür Sebebiyle İhram Yasaklarına Uymamak
Bir zaruret ve mazereti sebebiyle ihram yasaklarına uymayan (örneğin: hastalığı sebebiyle ihram giyemeyen veya başını tıraş eden) kimse, serbesttir, ister Harem bölgesinde ceza kurbanı keser, isterse dilediği yerde peş peşe yahut aralıklı olarak üç gün oruç tutar veya isterse altı fakiri akşamlı sabahlı bir gün veya bir fakiri altı gün doyurur. Yahut da 6 fakire fıtır sadakası verir.
4. Fıtır Sadakası Kadar Sadaka Vermeyi Gerektiren Cinayetler
1. Vücuttan herhangi bir organın tamamına değil de, bir kısmına güzel koku veya yağ sürmek.
2. İhramlı iken başının, sakalının veya başının dörtte birinden daha azını tıraş etmek.
3. Bir tam gün veya bir tam geceden daha az bir zaman dikişli elbise, topukları kapatan ayakkabı giymek veya başı örtmek.
4. Bir el veya ayağın tırnaklarından bir kısmını, beşten azını kesmek. Yahut bir el veya ayağın tırnaklarının tamamını ayrı ayrı yerlerde yahut değişik zamanlarda kesmek. Bu takdirde her bir tırnak için ayrı sadaka gerekir.
5. Kudûm, veda veya herhangi nafile bir tavafı abdestsiz yapmak.
6. Veda tavafının veya sa’yin dördüncü şavttan sonraki şavtlarını eksik bırakmak.
Eksik kalan her şavt için ayrı sadaka verilir.
Kudûm tavafında ise eksik şavtlar için bir şey gerekmez.
7. Cemrelere eksik taş atmak.
Eksik kalan her taş için ayrı sadaka gerekir.
8. Başkasını tıraş etmek.
Bu kimse ister ihramlı, ister ihramsız olsun, fark etmez.
Başkasına dikişli elbise giydirmek veya koku sürmekle bir şey gerekmez.
5. Harem Bölgesinin Avları ve Bitkileriyle İlgili Cinayetler
Harem bölgesiyle ilgili yasaklar sadece ihramlı kimseler için değildir. Bu bölgenin avının avlanması, kendiliğinden biten ve kurumuş olmayan ağaç ve otlarının kesilmesi veya koparılması, ihramlı, ihramsız herkes için haramdır.
Harem bölgesinin avını avlayan kimse, kıymetini tasadduk eder. Bunun yerine oruç tutmak caiz olmaz.
Harem bölgesinde kendiliğinden bitmiş ağaç ve bitkileri kesen veya koparan kimsenin, bunların bedelini sadaka olarak yoksullara vermesi gerekir. Sahibinin kesmesi cezayı gerektirmez.
İnsanlar tarafından ekilip dikilen ağaç ve bitkilerin koparılmasından dolayı bir ceza gerekmez.
Ö) Hedy
Hac ve umrede kesilen kurbanlara “hedy” denir.
1. Hedy Kurbanı ile Yükümlü Olanlar
İfrad haccı yapanların, hacda kurban kesmeleri vacib değildir. İsterlerse nafile olarak kesebilirler.
Temettu veya kıran haccı yapanların ise hedy kurbanı kesmeleri vacibdir.
Hedy kurbanı, kurban bayramında kesilen kurban gibi, deve, sığır ve davar cinsinden olur. Deve ve sığır yedi, davar bir kişi için kesilir.
Ortakların hepsinin kurban niyetiyle katılmaları gerekir. Hepsinin niyetleri ibadet olmak şartıyla bir kısmının udhiyye, bir kısmının şükür veya ceza hedyi veya nafile niyetiyle katılmaları mümkündür.
Yaş ve ayıp bakımından kurban olmayacak hayvanlar hedy kurbanı da olmaz.
Vacip olan Hedyler, şükür, ceza, ihsar ve nezir hedy gibi kısımlara ayrılır.
Temettu veya kıran haccı yapanların kestikleri kurbana şükür kurbanı, haccın vaciblerinden birinin terk edilmesinden dolayı kesilen kurbana ceza kurbanı, Hac veya umre yapmak üzere ihrama girdikten sonra, hastalık ve parasının kaybolması gibi bir sebeple hac yolculuğuna devam imkânı olmadığı için vakfe veya tavaf yapmadan ihramdan çıkmak mecburiyetinde kalan kimsenin kesmesi gereken kurbana ihsar kurbanı ve Harem bölgesinde kesilmek üzere adanan kurbana da Nezir kurbanı denir.
2. Hedy Kurbanının Kesileceği Yer
Hedy, Kâbe’ye ve Harem’e hediye olmak üzere kesilen kurban demek olduğundan, ister vacib, ister nafile olsun, Harem bölgesi sınırları içinde kesilir.
Hedy kurbanlarının hangisi olursa olsun, Harem bölgesi dışında kesilecek olursa —nafile olanı hariç— diğerlerinin Harem bölgesi dâhilinde iade edilmesi icap eder.
Oruca gelince, bunun için yer ve peş peşe tutulma şartı yoktur. Sadaka da böyledir, nerede verilirse sahih olur.
3. Hedy Kurbanlarının Kesilme Zamanı
Temettû ve kıran haccı yapanların kesmeleri vacib olan şükür kurbanlarını bayramın ilk günü tan yerinin ağarmaya başlamasından, 3’üncü günü güneş batıncaya kadar kesmeleri vacibdir. Bu süre içinde kesilmeyip daha sonraya bırakılırlarsa ceza kurbanı da gerekir.260
Kıran ve temettû kurbanları dışında kalan hedy kurbanlarının kesilmesi için belirli bir zaman yoktur. Harem sınırları içinde olmak kaydıyla, her zaman kesilebilir.
4. Hedy Kurbanlarının Etleri
Temettû veya kıran haccı yapanların kesmekle yükümlü oldukları kurban ile nafile olarak kesilen kurbanların etlerinden sahipleriyle, zengin, fakir herkes yiyebilir.
Ceza hedyi ile ihsar hedyinin etlerinden sahipleri ile bakmakla yükümlü oldukları kimseler ve zenginler yiyemezler, fakirlere dağıtılması gerekir. Yiyecek olurlarsa kıymetini sadaka olarak verirler.261
5. Kurban Yerine Oruç
Temettû veya kıran haccı yapan kimse, kurbanlık hayvan bulamazsa on gün oruç tutar. Üç gününü hac esnasında, kalan yedi gününü de memleketine döndükten sonra tutar.
Hac esnasında, üç günlük orucu bayramdan önce tutamadığı takdirde, mutlaka kurban gerekir.
Üç gün oruç tuttuktan sonra, kurban kesme günleri içinde, tıraş olup ihramdan çıkmadan önce kurbanlık bulursa oruç yeterli olmaz. Kurban kesmesi de gerekir. Tıraş olup ihramdan çıktıktan sonra kurban bulacak olursa, oruç yeterli olup, kurban kesmesi icap etmez.
6. İhsar
İhsar, hac veya umre için ihrama girmiş olan kimsenin, Arafat vakfesinden ve tavaftan alıkonulmasıdır.
Düşman, hapsolmak, hastalık, paranın kaybolması, kadının mahreminin ölmesi gibi hac yolculuğunu veya tavaf ve vakfe yapmayı önleyen bütün engeller, ihsar sebebi olabilir.262
İhsar sebebiyle Arafat’ta vakfe yapmaktan ve tavaftan menedilmiş olan kimse, ihsar hedyi keserek ihramdan çıkar.
İhsarlı kimse, kıran haccı için ihrama girmiş ise hem hac hem de umre ihramı için iki ayrı ihsar hedyi kesmesi gerekir.
İhsar hedyi de şükür kurbanları gibi harem bölgesinde kesilmesi gerektiğinden, ihsarlı kimse harem bölgesi dışında ise kurbanını veya bedelini harem bölgesine gönderir ve orada hedy kesilinceye kadar ihramlı bekler. Hedyin kesilmesiyle tıraş olmasa da ihramdan çıkmış sayılır.263
İhsar sebebiyle ihramdan çıkılan hac veya umrenin, uygun bir zamanda kaza edilmesi lazımdır.
Hac için ihrama girmiş olanlar, hem hac hem de umre, kıran haccı için ihrama girmiş olanlar bir hac iki umre, umre için ihrama girmiş olanlar ise sadece bir umre kaza ederler.
P) Haccı Kaçırmak (Fevat)
Hac yapmak üzere ihrama giren kimse, arefe günü zeval vaktinden bayram günü tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar bir an için de olsa Arafat’ta bulunmazsa haccı kaçırmış olur. Bu kişi,
a) İfrad haccı yapmak üzere niyet edip ihrama girmiş ise umre yapıp ihramdan çıkar, daha sonraki yıllarda haccını kaza eder.
b) Temettû haccı yapmak üzere ihrama girmiş, umreyi yaptıktan sonra hac için niyet etmiş ise bir umre daha yaparak ihramdan çıkar ve daha sonraki yıllarda haccını kaza eder.
c) Kıran haccı için ihrama girmiş ve umrenin tavaf ve sa’yini yapmış ise ikinci bir umre daha yaparak ihramdan çıkar. Şayet umre tavafı ve sa’yini yapmamış ise önce umre ihramından çıkmak için tavaf ve sa’y yapar, sonra da hac ihramı için tavaf ve sa’y eder ve tıraş olup ihramdan çıkar. Daha sonraki yıllarda sadece haccını
kaza eder.
R) Hacda Bedel
İbadetler üç kısımdır:
1. Yalnız bedenle yapılan ibadetler: Namaz ve oruç gibi. Bu tür ibadetlerde vekâlet caiz değildir.
2. Sırf mal ile yapılan ibadetler: Zekât, fıtır sadakası ve kurban gibi. Bu tür ibadetlerde vekalet caizdir.
3. Hem beden ve hem de mal ile yapılan ibadetler: Hac gibi. Bu ibadette aciz olmak durumunda ve zaruret hâlinde vekâlet caizdir.264 Bizzat yapabilecek durumda olanlar için ise caiz değildir.
Kendisine hac farz olduğu hâlde haccetmemiş olan kimse, ölümünden önce kendi adına haccetmek üzere bir başkasının bedel gönderilmesini vasiyet etmesi lazımdır. Malının üçte biri hac için bedel göndermeye yeterse mirasçıların bu vasiyeti yerine getirmeleri gerekir, yetmezse, vasiyetin yerine getirilmesi mirasçılar üzerine borç değildir.
Şayet vasiyet etmemiş ise mirasçılar vekil göndermekle yükümlü değillerdir.265 Ancak mirasçıların tamamı veya bir kısmı masrafı kendileri karşılamak üzere vekil gönderip haccettirmeleriyle de mükellefin hac borcu ödenmiş olur. Nitekim Has’am kabilesinden bir kadın veda haccı yılı Peygamberimize gelerek,
—Ya Resulallah, Allah’ın kullarına hacla ilgili emri, babama, binek üzerinde duramayacak derecede yaşlıyken ulaştı. Onun adına haccedersem, borcu ödenmiş olur mu, diye sordu. Peygamberimiz,
—Evet, olur, diye cevap verdi.266
Bir başka rivayette de Cüheyne kabilesinden bir kadın Peygamberimize gelerek,
—Annem haccetmeyi adamıştı, fakat haccedemeden öldü. Onun adına haccedeyim mi, diye sordu. Peygamberimiz,
—Evet, haccet. Annen üzerinde bir borç bulunsaydı, sen onu ödemez miydin? Öyle ise Allah hakkını da ödeyiniz. Çünkü Allah hakkı ödenmeye daha layıktır,267 buyurdu.
Kendisine haccın ilk defa farz olduğu yıl haccetmek üzere yola çıkıp da haccını yapamadan yolda ölen kimsenin, kendi adına hacca bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekmez.
Ancak kendisine hac farz olduğu yıl haccetmeyip, daha sonraki yıllarda hac etmek üzere, yola çıkıp yolda ölen kimsenin, bedel gönderilmesini vasiyet etmesi vacib olur.
1. Farz Olan Hac İçin Bedel Gönderilmesinin Şartları
Başkası adına bedel gönderilen kimsenin yaptığı hac, o kimse üzerine farz olan hac borcunun eda edilmiş sayılabilmesi için şu şartlar gereklidir:
1. Vekil olarak hacceden, ihrama girerken kendisini gönderen kimse adına niyet etmelidir. Çünkü vekil kendi adına değil, kendisini gönderen adına haccediyor. Kalp ile niyet etmesi yeterlidir. Ancak dil ile “Falan kişi için niyet ettim ve ihrama girdim, falan adına telbiye ettim” diye söylemek efdaldir.
2. Hac kendisine farz olan kimse bizzat haccı eda etmekten aciz olmalıdır. Sıhhati yerinde olup bizzat haccetmeye gücü yeten kimsenin bedel göndermesi caiz değildir.
3. Adına haccedilecek kişinin aciz oluşu ölümüne kadar devam etmelidir. Ölümünden önce acizliği ortadan kalkacak olursa, vekilinin haccı yeterli olmayıp, bizzat kendisinin haccetmesi gerekir.268
4. Adına haccedilecek kişiye hac farz olmuş olmalıdır. Üzerine hac farz olmayan fakir kimse adına vekil tarafından yapılan hac nafile olur. Bu kimseye daha sonra hac farz olursa bizzat haccetmesi, aciz olduğu takdirde ise bedel göndermesi gerekir.
5. Başkasını kendi adına haccetmek üzere vekil tayin etmeden önce bizzat haccetmeye engel özrünün mevcut olması.
Bizzat haccedecek durumda iken başkasını bedel gönderdikten sonra aciz olursa, adına yapılan hac yeterli olmayıp yeniden vekil göndermesi gerekir.
6. Vekilin masrafının tamamı veya çoğu, gönderen tarafından karşılanmalıdır. Mirasçı, varis olduğu kimse adına kendi parasıyla hac yapabilir veya yaptırabilir.
7. Adına haccedilecek kişi hangi haccın yapılmasını istiyorsa vekil o haccı yapmak üzere Mikatta ihrama girmelidir. İfrad haccı yapmak üzere gönderilen vekil, önce umre yapar, sonra Mekke’den hacca niyet edecek olursa bu caiz olmaz.
Eğer vekile ifrad haccı yapması emredilir de o, kıran haccı yapacak olursa bu da gönderen adına yapılmış olmaz.269
Gönderen kimse, yapılacak hac konusunda herhangi bir şey söylememiş, sadece hac yapılmasını istemiş ise vekil’in ifrad haccı yapması gerekir. Gönderen, vekile “dilediğini yap” derse, o takdirde vekil dilediği haccı yapabilir.
Ölen kimse kendi adına hac yapılmasını vasiyet eder, bunun için yapılacak masrafın miktarını veya ihrama girilecek yeri belirlerse, orada ihrama girilir. İhrama girilecek yeri belirlemezse olduğu yerden vekilin gönderilmesi gerekir.
8. Adına haccedilecek kişi kendi adına haccetmesini vekilden istemelidir. Başkası adına izin veya vasiyeti olmadan yapılan hac, o kimsenin farz olan haccına sayılmaz, ancak varis bu hükmün dışındadır. Ölenin mirasçısı vekil olarak kendi adına hacceder veya bedel gönderip haccettirirse ölenin haccı yapılmış olur.
9. Vekil için ücret şart koşulmamalıdır. Çünkü hac ibadettir. İbadetler ise ücret karşılığı yapılamaz.
Ancak vekil, masraflarına karşılık aldığı parayı normal şekilde harcar. Artanı ise dönüşünde iade eder.
Şayet artan miktarı, gönderen kişi vekile hediye ederse bunda da bir sakınca yoktur.
10. Vekil olarak gönderilen kimse akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olmalıdır. Buluğa ermemiş mümeyyiz çocuğun vekil gönderilmesi de caizdir.
Bedel gönderilecek kimsenin önceden haccetmiş olması şart değildir. Ancak daha önce haccını yapmış bir kimsenin gönderilmesi efdaldir.270
11. Vekil, vasıtaya binerek haccetmelidir. Vasıta ücretini kendisine alıkoymak için yürüyerek haccedecek olursa, kendi adına haccetmiş olacağı için aldığı parayı iade eder.
12. Vekil edilen kimse haccı bizzat yapmalıdır. Vekilin haccetmek üzere aldığı parayı herhangi bir sebeple başkasına devrederek kendi yerine onu vekil tayin etmesi caiz değildir. Ancak bu konuda kendisi yetkili kılınmış ise caizdir.
Nafile olarak başkası adına haccetmeye gelince, bunda sadece vekilin Müslüman, âkil ve mümeyyiz olması ve haccın ücret karşılığı yapılmaması şartları yeterlidir.
S) Hz. Peygamber’in Kabrini Ziyaret
Yeryüzünün en üstün ve şerefli yeri, Medine’de Peygamberimiz Efendimizin medfun bulunduğu yani, defnedilmiş olduğu yerdir. Bu itibarla onun Kabr-i Şerifini ziyaret etmek mendubdur.
Esasen hacca gidip de Peygamberimizin kabrini ve onun hicret yurdu ve İslam’ın cihana yayıldığı yer olan Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmeyen bir Mümin düşünülebilir mi?
Bir zaruret olmadıkça Müminin bu manevi hazdan kendini mahrum edeceğini düşünmek mümkün değildir.
Peygamber Efendimizin Kabr-i Şerifinin ziyaretinin faziletiyle ilgili hadis-i şerifler vardır. Bir tanesi şöyledir:
İbn Ömer’den (ra.) rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
مَنْ زَارَ قَبْرِي وَجَبَتْ لَهُ شَفَاعَتِي
“Kim benim kabrimi ziyaret ederse ona şefaatim hak olur.”271
Peygamberimizin mescidinde namaz kılmanın fazileti hakkında şöyle buyrulmuştur:
صَلاَةٌ فِي مَسْجِدِي هَذَا خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ صَلاَةٍ فِيمَا سِوَاهُ إِلاَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ
“Benim şu mescidimde kılınan namaz, (Mekke’deki) Mescid-i Haram hariç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan hayırlıdır.”272
Bunun içindir ki hacca giden her Müslümanın, hacdan önce veya sonra Medine’ye de giderek Peygamberimizin Kabr-i Şerifini ziyaret etmesi ve onun mescidinde namaz kılması iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.
1. Ziyaretin Usûl ve Adabı
Medine-i Münevvere uzaktan görülünce,
“Allahım, burası senin Peygamberinin haremidir, vahyinin indiği mübarek yerdir. Bu yeri benim için Cehennem’den korunma, azaptan ve hesaptan güvence vesilesi kıl.” diye dua edilir.
Medine’de kalınacak yere eşyalarını yerleştiren kimse mümkünse gusleder, değilse abdest alır. Temiz elbiseler giyer, güzel koku sürünür, salutüselam getirerek edep ve tevazu içinde Mescid-i Saadet’e gider.
Kerahet vakti değilse iki rekât tehiyyatü’l-mescid kılar. Dilediği duaları yapar. Sonra büyük bir tevazu ve edeple Kabr-i Saadete yaklaşır. Peygamberimizin mübarek başı hizasında yüzünü Peygamberimize çevirerek durur ve bununla ilgili selam ve duayı okur. Bundan sonra bir metre kadar sağ tarafa ilerleyip Hz. Ebu Bekir’in (ra.) başı hizasında durur, selam ve duadan sonra bir metre kadar daha sağa ilerleyip Hz. Ömer’in (ra.) başı hizasına gelir, selam ve dua okunduktan sonra Resul-i Ekrem’in başı hizasına gelip kıbleye karşı durur ve burada da dua okur. Daha sonra Ravza-i Mutahhara’ya gelir, orada dilediği duaları yapar ve çokça salatüselam getirir.
Peygamberimizin kabrini, Beytullah’ı tavaf eder gibi tavaf etmek caiz değildir. Kabr-i Şerif’e el sürmek, onu öpmek mekruhtur.
Medine-i Münevvere’de ikamet ettiği sürede beş vakit namazını Mescid-i Saadet’te kılar. Boş vakitlerini de kaza ve nafile kılarak ve Kur’an okuyarak değerlendirir.
Medine-i Münevvere’den ayrılmak istediğinde Mescide gelir, iki rekât namaz kılar ve dua ederek ayrılır.273
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
X. ZEKÂT
İslam’ın beş şartından biri olan zekât, mali bir ibadettir, hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.
Zekât, malın belirli bir bölümünü Müslüman olan fakire vermek demektir.
Zekâtı verme zamanı gelince geciktirilmeden yerine getirilmesi gerekir. Özürsüz olarak zekâtını geciktiren günahkâr olur.
A) Zekâtın Önemi
Dinimiz, toplumun huzur ve mutluluğuna büyük önem vermiş, bunu gerçekleştirmek için de birtakım esaslar koymuştur. Bunlardan birisi de zekâttır. Dinimiz zekâtı farz kılarak zenginlere mallarının ve paralarının belirli bir bölümünü her yıl muntazam bir şekilde fakirlere vermelerini emretmiştir.
Zekât, yapılıp yapılmaması kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil, fakirin hakkı ve zenginin yerine getirmesi gereken mecburi bir görevdir.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
وَفٖيٓ اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّآئِلِ وَالْمَحْرُومِ
“Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”211
Zekâtın, İslam’ın beş şartı arasında yer alması ve Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde namazla birlikte zikredilmesi onun dinimizde ne kadar önemli bir ibadet olduğunu gösterir.
İslam’ın, toplumun dertlerini tedavi etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere getirdiği esaslardan birisi olan zekât, bir sosyal yardımlaşma sistemidir.
Zekât ve diğer yardımlaşma şekilleri, zengin ile fakir arasında servet farkından doğabilecek dengesizlikleri gidererek toplumda huzurun tesis edilmesini sağlar.
Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili olarak şöyle buyruluyor:
كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَآءِ مِنْكُمْ
“Ta ki bu mal, içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet hâline gelmesin.”212
Zekât kelimesinin sözlük anlamlarından birisi de “temizlemek”tir. Zekât, zenginin malını fakirin hakkından temizlediği gibi, kalbini de cimrilikten temizler ve günahlardan arınmasına vesile olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah,
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّٖيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ
“(Ey Muhammed!) Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et...”213 buyurarak bu gerçeği bildirmiştir.
Zekât, malı bereketlendirir, büyümesini ve çoğalmasını sağlar. Zekâtını vermek suretiyle fakirlere yardım edenlerin mallarının arttığı bilinen bir gerçektir. Bunda, sevindirilen fakir gönlünün büyük rolü olduğunda şüphe yoktur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
وَمَآ اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ
“Siz Allah için ne verirseniz, Allah onun yerine (daha iyisini) verir.”214 Allah Teala bu ayette, verilen zekâtın yerine onun karşılığını vereceğini vadetmiştir.
Zekâta “sadaka” da denilmektedir. Sadaka, sadık olmak manasını ifade eder. Buna göre zekât, bir Müslümanın Allah’a kullukta sadık ve samimi olduğunu gösteren bir ibadettir.
İslam dini, bütün Müslümanları tek bir vücut gibi kabul eder. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
اَلْمُؤْمِنُونَ كَرَجُلٍ وَاحِدٍ اِنِ اشْتَكَي رَأَسَهُ اِشْتَكَي كُلَّهُ وَاِنْ اِشْتَكَى عَيْنَهُ اِشْتَكَى كُلُّهُ
“Bütün Müminler bir kişi gibidirler, birinin başı ağrırsa hepsinin başı ağrımış olur, birinin gözü ağrırsa hepsinin gözleri ağrımış olur.”215
Tek bir vücut olarak kabul edilen toplumda Müslümanlardan biri herhangi bir sıkıntı ile karşılaşırsa, o toplumun organları durumunda olan diğer Müslümanlar aynı sıkıntıyı hisseder ve onu gidermeye çalışır.
Toplumun en düşkün ve yardıma muhtaç kesimini gözetmek ve bu sosyal rahatsızlığı gidermek zenginlere verilen bir görevdir.
Bir toplumda geçimini temin edemeyip çaresizlik içinde kıvranan boynu bükük fakir insanlar varken, servet içinde yüzen varlıklı kimselerin bunlarla ilgilenmemesi nasıl düşünülebilir?
Yaşadığı ülkenin huzur ve güveni sayesinde kazanıp zengin olan bir insan, biriktirdiği servetin üzerine kapanıp toplumun dertlerine nasıl ilgisiz kalabilir? Onların dertleri ile ilgilenmek varlıklı kimselerin hem görevidir, hem de olgun Mümin olmanın ölçüsüdür. Yaşadığı toplumun dertleri ile ilgilenmeyenler hakkında Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Yanı başında komşusu aç iken kendisi tok yaşayan Mümin, olgun bir Mümin değildir.”216
Bizi yaratan ve yaşatan Allah, bize nasıl pek çok nimetler vermişse, biz de bunların bir bölümünü yoksul ve muhtaçlara vererek onların sıkıntılarını gidermekle görevliyiz.
Varlıklı Müslümanlar zekâtlarını muntazam bir şekilde ihtiyaç sahiplerine verdikleri takdirde toplumu huzursuz eden sosyal bir rahatsızlığı tedavi etmiş ve böylece Allah’ın rızasını ve insanların sevgisini kazanmış olurlar. Ve böylece herkesin birbirine sevgi ve saygı ile davrandığı, karşılıklı olarak güven duyduğu, kıskançlıkların ortadan kalktığı ve sosyal dayanışmanın en güzel bir şekilde uygulandığı huzurlu bir toplum meydana gelmiş olur.
B) Zekâtın Farz Olmasının Şartları
Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için, kendisinde ve sahip olduğu malda birtakım şartların bulunması gerekir.
1. Mal Sahibinde Bulunması Gereken Şartlar
1. Müslüman olmak.
2. Ergenlik çağına gelmiş olmak.
3. Akıllı olmak.
4. Hür olmak.
5. Malının tutarı kadar borcu olmamak veya borcu çıktıktan sonra, kalan malı nisap miktarından az olmamak.
Müslüman olmayanların, ergenlik çağına gelmemiş çocukların (Şafiilere göre çocukların ve delilerin mallarından da zekât verilmesi gerekir. Bu görevi velileri yerine getirir.) Deliler ve hürriyeti elinde olmayan kölelerin zekât vermeleri farz değildir. Elinde nisap miktarı veya daha fazla malı olduğu hâlde malı kadar veya daha fazla borcu olan kimse de zekât vermekle mükellef değildir.
2. Malda Bulunması Gereken Şartlar
1. Malın, nisap miktarı olması.
2. Malın, hakikaten veya takdiren artırıcı olması.
3. Nisap miktarı malın üzerinden bir kameri yıl geçmiş bulunması.
Nisap: Dinimizin koyduğu bir ölçüdür. Borcundan ve asıl ihtiyaçlarından başka bu kadar malı veya parası olan kimse dinen zengin sayılır ve bunların üzerinden bir yıl geçince zekât vermekle yükümlü olur. Malı ve parası nisap miktarına ulaşmamış veya ulaşmış olup da üzerinden bir yıl geçmemiş olan kimse zekât vermekle yükümlü olmaz.
Ticaret malları ile sütü ve yavrulayıp çoğalması için beslenen hayvanlar hakikaten artıcı nitelikte olan mallardır. Elde bulunan altın ve gümüş ve nakit para ile para gibi kullanılan kıymetli evrak (bono, çek vs.) çalıştırılıp çoğaltılması mümkün olduğu için bunlar da takdiren çoğalıcı niteliktedir.
Nisap miktarı malın üzerinden tam bir kameri yılın geçmiş olması lazımdır. Malın, senenin başında nisap miktarında olması gerektiği gibi yıl sonunda da nisap miktarında bulunması gerekir. Sene içinde maldaki eksilmeler dikkate alınmaz. Sene içindeki artışlar ayrı ayrı hesap edilmez, bunlar da mevcut mala ilave edilerek sene sonunda hepsinin zekâtı verilir.
Senenin başında nisap miktarı olan bir mal, yıl içinde eksilerek nisap miktarından aşağıya düşer ve yıl sonunda da nisap miktarını bulmazsa, bu maldan zekât vermek gerekmez. Tekrar nisap miktarına ulaştığı zamandan itibaren üzerinden bir yıl geçince zekât verilmesi gerekir.
3. Nisap Miktarları
Altın: 80.18 gr (20 miskal).
Gümüş: 561 gr (200 dirhem).
Para: Altın veya gümüş nisabı tutarında para.
Ticaret Malı: Altın veya gümüş nisabı değerinde mal.
Koyun ve Keçi: Kırk koyun veya keçi.
Sığır: Otuz sığır.
Deve: Beş deve.
4. Asli İhtiyaçlar
Bir insanın ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin muhtaç olduğu temel ihtiyaç maddelerine “havaic-i asliye = asli ihtiyaçlar” denir.
Oturulan evler, lüzumlu ev ve giyim eşyası, binek vasıtaları, ticaret için olmayan kitaplar, sanatkârların âletleri, bir yıllık nafaka, temel ihtiyaçlardır. Bunlar için zekât vermek gerekmez.
Altın ve gümüş dışında ticaret için olmayan inci, zümrüt, elmas gibi süs eşyalarından da zekât lazım gelmez. Bir kimseye ait olduğu hâlde elinden çıkan ve bir daha eline geçme ihtimali olmayan mallardan da zekât vermek gerekmez.
İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan alacaklar, denize düşüp çıkarılamayan mallar, kırda saklanıp yeri unutulan paralar da böyledir. Ancak bunlar, günün birinde elde edilir ve bu tarihten itibaren üzerlerinden bir yıl geçerse, nisap miktarını buldukları takdirde zekâtlarını vermek gerekir.
Bir kimsenin nisap miktarı malı veya parası bulunmakla beraber bu kadar da borcu olsa, kendisine zekât lazım gelmez. Borcu çıktıktan sonra elinde nisap miktarı malı veya parası kalırsa, bunların zekâtını vermesi gerekir. Nisap miktarından az olursa gerekmez.
Ticaret için olmayan ev, dükkân, âlet ve nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kira ve gelirleri olarak elde edilen paralar nisap miktarına ulaşıp üzerinden bir yıl geçtiği veya diğer paralara ilave edildikleri takdirde zekâtlarını vermek gerekir.
Eğer bir mal, zekât farz olduktan sonra henüz zekâtı ödenmeden zayi olursa, zekât düşer. Malın bir kısmı zayi olursa, bu kısmın zekâtı düşer. Mal kasten elden çıkarılırsa zekât borcu düşmez, ödenmesi gerekir.
C) Zekât’ın Sahih Olmasının Şartı
Namazda ve oruçta niyet şart olduğu gibi, bir ibadet olan zekâtın sahih olması için de niyet etmek şarttır.
Zekâtı fakire verirken veya fakirlere vermek üzere zekâtı ayırırken bunun zekât olduğuna niyet edilmesi gerekir. Dil ile söylenmesi gerekmez. Bir malı veya parayı fakire verirken onun zekât olduğuna kalben niyet etmek yeterlidir. Zekât olduğunu söylemeyip bağış olduğunu söylese bile verilen yine zekâttır. Önemli olan verilen şeyin kalben zekât olduğuna niyet edilmesidir.
Fakire zekât niyeti ile verilmeyen para ve mal, fakirin elinde ise zekâta niyet edilmesi caizdir. Eğer fakirin elinden çıkmışsa artık zekâta niyet edilmez.
Zekât vermekle yükümlü olan kimse, zekâtı bizzat kendisi vereceği gibi, bir başkasını vekil ederek de verebilir. Her iki durumda da zekâtı verecek kişinin niyet etmesi gerekir. Vekilin niyeti muteber değildir.
Bu sebeple zekât verecek kimse birini vekil tayin edecekse, vereceği malı vekile teslim ederken zekâta niyet etmesi icap eder.
Vekil edilen kimse fakirlere dağıtmak üzere kendisine teslim edilen zekât mallarından kendisi için alıkoyamaz, fakat fakir olan yakınlarına verebilir.
Bir kimse elinde bulunan malın tamamını fakirlere sadaka olarak verse zekât kendisinden düşer. Eğer malının bir bölümünü sadaka olarak dağıtırsa, sadece dağıttığı bölümün zekâtı düşmüş olur.
D) Zekât Verilmesi Gereken Mallar
Zekât verilmesi gereken mallar, bunların nisap miktarları ve her birinden ne kadar zekât verileceği maddeler hâlinde aşağıda gösterilmiştir.
1. Altının Zekâtı
Altının nisabı 80.18 gramdır. Bundan az olan altına zekât düşmez. Nisap miktarına ulaşan altın üzerinden bir yıl geçince bunun kırkta birinin (yüzde iki buçuk) zekât olarak verilmesi gerekir.
Altın ister külçe hâlinde olsun, ister süs eşyası, ister kapkacak olarak kullanılsın, hepsi zekâta tabidir.
Altın, başka bir maden ile karışım hâlinde bulunursa, karışımın çoğu altın ise o madde altın hükmündedir. Eğer karışımın çoğu başka madde ise o altın hükmünde olmaz, ticaret malı itibar edilerek değeri üzerinden zekât verilir.
2. Gümüşün Zekâtı
Gümüşün nisabı 561 gramdır. Bu miktardan az olan gümüşe zekât düşmez.
İster süs eşyası, ister kapkacak olarak kullanılsın gümüş, nisap miktarını bulur ve üzerinden de bir sene geçerse zekâta tabi olur.
Altında olduğu gibi, gümüş başka bir madde ile karışım hâlinde bulunur ve karışımın çoğu gümüş olursa, bu madde gümüş hükmündedir. Karışımın çoğu başka madde ise o zaman ticaret malı gibi değerlendirilir.
Altın ve gümüşe zekât düşmesi için bunların ağırlıkları dikkate alınır. Altından bir süs eşyası ağırlık olarak nisap miktarından az olmasına rağmen değeri nisap miktarını bulsa bile buna zekât düşmez. Gümüşte de durum böyledir.
Mesela, elli gram ağırlığında bir bilezik, sanat değeri sebebiyle altının nisabı olan 80.18 gram altın değerini bulsa, zekâta tabi olmaz. Yine bir gümüş, üç yüz gram ağırlıkta olduğu hâlde sanat eseri olmasından dolayı nisap miktarı olan 561 gram gümüş değerinde olsa bile buna da zekât düşmez. Ancak zekâta tabi başka mal ve parası bulunursa bunlar altın ve gümüşle birleştirilerek toplam değerleri nisap miktarını bulursa zekâtlarını vermek gerekir.
3. Ticaret Mallarının Zekâtı
Hangi cinsten olursa olsun ticaret mallarının değeri, altın veya gümüşten birinin nisabına ulaşırsa zekâtının verilmesi gerekir.
Ticaret eşyası değerlendirilirken altın ve gümüşten hangisi fakirlerin menfaatine daha uygun ise onun nisabı esas alınır.217
Altın ve gümüşün her biri nisap miktarını bulmazsa, bunlar birbirine, ticaret eşyası da altın ve gümüşe ilave edilerek nisap tamamlanır ve toplamının değeri üzerinden zekât verilir.
Çeşitli şirket ve kuruluşlar tarafından çıkarılıp menkul kıymetler borsasında alınıp satılmakta olan hisse senetleri, ticari bir mal gibi olduğundan bunların değerleri üzerinden kırkta bir (yani %2.5) zekât verilmesi gerekir.
Herhangi bir şirkete kâr ve zararda ortaklığın belgesi olan hisse senetlerinin zekâtı ise:
Şirket, mal alıp satmak suretiyle ticaretle iştigal ediyorsa, böyle bir şirketin hisse senetlerine sahip olan kimse de, senetlerin değeri üzerinden kırkta bir (%2,5) zekât verir.
Şirket, sanayi veya işletmecilikle iştigal ediyorsa, yani, imalat, nakliyat, boyama ve soğutma şirketleri gibi sermayesi makine, âlet ve vasıtalara bağlanmış ise böyle bir kuruluşa ortak olan kimse zekâtını, elindeki hisse senetlerinin değeri üzerinden değil, yıllık kazancından vermesi gerekir.
4. Paraların Zekâtı
Elde bulunan paraların değeri ticaret malı, altın veya gümüşten birinin nisabına ulaştığı takdirde zekâta tabi olur.
Mevcut para tek başına nisap miktarını bulmazsa, varsa altın, gümüş ve ticaret malları ile birleştirilir ve hepsinin toplamı nisap miktarını bulursa zekâtlarının verilmesi lazım gelir.
5. Hayvanların Zekâtı
Üretmek, süt veya yün almak maksadıyla beslenen ve yılın yarıdan fazlasını kırlarda ve otlaklarda geçiren koyun, keçi, sığır, manda ve develer sayıca nisap miktarına ulaştıkları takdirde zekâta tabi olurlar.
a) Develerin Zekâtı
Devenin nisabı beştir, beşten az olan deveye zekât düşmez. Develerin sayısı beş olup, üzerlerinden bir yıl geçince, bunların dokuz deveye kadar olan zekâtı bir koyundur. On devede iki koyun zekât olarak verilir ve böyle on dörde kadar devam eder.
On beş olunca, on dokuza kadar üç koyun,
Yirmiden yirmi dört deveye kadar dört koyun,
Yirmi beşten otuz beş deveye kadar, iki yaşına giren bir dişi deve yavrusu,
Otuz altıdan kırk beş deveye kadar, üç yaşına giren bir dişi deve,
Kırk altıdan altmış deveye kadar, dört yaşına giren bir dişi deve,
Altmış birden yetmiş beşe kadar, beş yaşına giren bir dişi deve,
Yetmiş altıdan doksana kadar, üç yaşına giren iki dişi deve,
Doksan birden yüz yirmiye kadar dört yaşına giren iki dişi deve verilir.
Bundan sonra, yüz yirmi deve üzerine, artan her beş deve için dört yaşına giren iki deve ile birlikte birer koyun ilave edilir. Yüz kırk beş deveye kadar böyle devam eder.
Develerin bundan sonraki sayıları için verilecek zekât miktarları fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Zekât olarak verilecek develerin dişi olması şarttır.
b) Sığırların Zekâtı
Sığırın nisabı otuzdur, otuz sığırdan azına zekât yoktur. Sığırların sayısı otuza ulaşıp, üzerlerinden bir yıl geçince, zekât olarak iki yaşına giren erkek veya dişi bir dana verilir.
Sığırlar kırk tane olunca, üç yaşına giren bir sığır verilir ve kırktan altmışa kadar böyle devam eder.
Sığırların sayısı altmış bir olunca, iki yaşına girmiş iki dana verilir. Yetmiş tanede biri, iki yaşına, diğeri üç yaşına girmiş iki dana, seksen tanede üç yaşına girmiş iki dana, doksan tanede iki yaşına girmiş üç dana, yüz tanede, iki yaşına girmiş iki dana ile üç yaşına girmiş bir dana, yüz on tanede iki yaşına giren bir dana ile üç yaşına giren iki dana verilir.
Zekât konusunda mandalar da sığır gibidir.
c) Koyun ve Keçilerin Zekâtı
Koyun ve keçinin nisabı kırktır. Kırk taneden az olanına zekât düşmez. Koyun ve keçinin sayısı kırk olup, üzerlerinden bir yıl geçince bir koyun zekât olarak verilir ve yüz yirmiye kadar böyle devam eder. Kırktan itibaren yüz yirmiye kadar olan miktar için ayrıca zekât gerekmez.
Yüz yirmi birden iki yüz bire kadar iki koyun, iki yüz birden üç yüz doksan dokuza kadar üç koyun, dört yüzde dört koyun verilir. Bundan sonra her yüz adet için birer koyun daha ilave edilir.
Keçinin zekâtı da koyun gibidir. Bunların erkek ve dişileri arasında bir fark yoktur, yani, zekât olarak verilen koyun, erkek de olabilir, dişi de olabilir.
Koyun ile keçi bir cins sayıldığından nisabın tamamlanması için birbirlerine ilave edilirler. Mesela bir kimsenin yirmi beş koyunu ile on beş keçisi olsa, bunların toplamı kırk olduğundan bir koyun zekât verilmesi gerekir.
Sürüde koyun ve keçinin hangisi fazla ise zekâtın ondan verilmesi sünnete uygundur. Eşit iseler sahibi dilediğinden verir. Sürü sadece koyundan ibaret ise zekâtın koyun olarak verilmesi gerekir. Onun yerine keçi zekât verilmez. Sürü tamamen keçiden ibaret ise bunun da zekâtı keçiden verilir, koyundan verilmez.
Bir yaşına girmeyen koyun veya keçilere zekât düşmez, ancak aralarında yaşını dolduran bir koyun veya bir keçi bulunursa buna bağlı olarak zekâta tabi olurlar.
Sığır ve deve yavrularında da durum böyledir. Hayvanların zekâtlarında, belirlenen hayvanlar zekât olarak verilebileceği gibi, değerleri de verilebilir. Zekât, hayvan olarak verildiği takdirde en düşüğü veya en iyisi değil, orta durumda olanı verilir.
Yük taşımak, binmek ve çift sürmek için beslenen hayvanlar için zekât gerekmez. Etleri için beslenen hayvanlarla en az altı ay ahırlarda yem ile beslenen hayvanlar da zekâta tabi değildir.
Ticaret için beslenen hayvanların zekâtı diğer ticaret malları gibi değerleri üzerinden verilir. At, katır ve merkep için zekât gerekmez. Ancak ticaret için beslenirse, bunların da ticaret malları gibi zekâtlarının verilmesi gerekir.
6. Toprak Ürünlerinin Zekâtı (Öşür)
Topraktan elde edilen ürünlerden de belirli oranlarda zekât verilmesi gerekir ki buna öşür denir.
Ebû Hanife’ye göre, buğday, arpa, pirinç gibi tarım ürünleri ile karpuz, kavun, sebze ve meyvelerin hepsinden zekât verilir. Bunlarda nisap aranmaz. Azından da çoğundan da zekât verilmesi gerekir. Bu ürünlerin üzerinden bir sene geçmesi de şart değildir.
İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, tarım ürünlerinden ve bir sene kalabilen diğer ürünlerden zekât verilir. Ancak bunlarda nisap şartı aranır. Nisap miktarı bin kg.dır (Toprak ürünlerinin nisabı konusunda Şafii, Maliki ve Hanbeliler de aynı görüştedir.). Bin kilodan az olan ürünlerden zekât gerekmez.
Bu itibarla ürün için günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu masraflar çıkarıldıktan sonra geriye kalan ürünün nisap miktarına ulaşması hâlinde tabii yollarla sulanan arazide on’da bir, masraf veya emekle sulanan arazide yirmi’de bir oranında zekât verilmesi gerekir. Nisap miktarına ulaşan bu ürünlerin üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranmaz.
Zekât verilmesi gereken arazilerde, üretilen balın da zekâtının verilmesi lazımdır. Odun, kamış (şeker kamışı hariç) ve ottan başka yerden biten her ürüne az olsun, çok olsun zekât düşer.
7. Alacakların Zekâtı
Alacaklar üç kısma ayrılır:
1. Kuvvetli alacak: Ödünç olarak verilen paralar ile ticaret mallarının bedeli olan alacaklardır. Bunlar tahsil edildikleri zaman geçmiş yılların zekâtlarını da vermek gerekir. Bu alacaklar inkâr edilen bir alacak ise tahsil edildikleri zaman, geçmiş yıllara ait zekâtlarını vermek gerekmez. Alacağına karşı elinde senet ve bono bulunan kimsenin alacağı, kuvvetli alacaktır.
2. Orta dereceli alacak: Ticaret için olmayan, mal karşılığı alacaklardır. Kullanılmış elbise bedeli gibi.
Bunlar, müşterinin eline geçtiği yıldan itibaren zekâta tabi olur. Ancak bunlardan nisap miktarı ele geçmedikçe zekât vermek gerekmez.
3. Zayıf alacak: Bunlar, bir mal karşılığı olmayan alacaklardır. Miras ve vasiyet malı gibi. Bu mallar, ele geçtiği andan itibaren nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse zekât verilmesi gerekir.
E) Zekât Kimlere Verilir?
Zekât verilecek kimse ve yerlerle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
“Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyen) esir ve kölelere, (borcuna karşılık malı olmayan) borçlulara, Allah yolunda olanlara, (harçlıksız kalmış) yolcuya mahsustur. Allah, Alîm ve Hakîm’dir.”218
Buna göre zekât verilecek kimseler şunlardır:
1. Fakirler: Nisap miktarından az bir malı olan, dinen zengin sayılmayan kimselerdir.
2. Miskinler: Hiçbir şeyi olmayan kimselerdir. Bunlar fakirlerden daha düşkün durumda olanlardır.
3. Borçlular: Borcundan fazla nisap miktarı malı bulunmayan ve borcunu ödeyemeyecek durumda olan kimselerdir.
4. Yolcular: Memleketlerinde malı olduğu hâlde, memleketinden uzak düşüp yolda parasız kalan, elinde bir şey bulunmayan kimselerdir. Bunlara, memleketlerine gidebilecek kadar zekât verilebilir. Memleketine gidecek kadar parası varsa bu gibilere zekât verilmez.
5. Allah Yolunda Olanlar: Bunlar, mali imkânsızlığı sebebiyle savaşa katılamayanlar veya hac için yola çıkıp parasız kalanlar ile işini gücünü bırakıp kendisini ilme veren kimselerdir.
Kendilerine zekât verilebilen kimselerin her birine ayrı ayrı zekât verilebileceği gibi, yalnız birine de verilebilir.
Fakirlere zekât verirken şu sırayı gözetmek daha faziletlidir:
a) Önce fakir olan kardeşler,
b) Kardeş çocukları,
c) Amca, hala, dayı ve teyzeler,
d) Bunların çocukları,
e) Diğer mahremler,
f) Komşular,
g) Meslektaşlar,
h) Zekât verecek kişinin bulunduğu köy ve şehir halkı.
Bir kimse, kendi yakınları muhtaç durumda iken onları bırakıp başkalarına zekât verse, zekât borcunu ödemiş olmakla beraber sevabına nail olamaz.
Zekât, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilir, bir başka yere nakledilmesi mekruhtur. Ancak başka yerdeki yakınları ve ihtiyaç sahipleri varsa, nakledilmesi caiz olur. Zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere vermek doğru değildir.
F) Zekât Kimlere Verilmez?
Zekât verilmeyen kimseler şunlardır:
1. Anne, baba, büyükanne, büyükbabalar.
2. Çocuklar ve torunlar.
Erkek ve kız çocuklarına ve her ikisinden olan torunlara zekât verilmez.
3. Karı koca birbirlerine.
Yani, koca, karısına, karı da kocasına zekât veremez.
4. Zenginler, (Nisap miktarı malı ve parası olan zenginlere zekât verilmez.)
Zengin bir kimsenin ergenlik çağına gelmeyen küçük çocuğuna zekât verilmez. Fakat zengin bir adamın fakir olan büyük çocuğuna ve fakir olan babasına başkasının zekât vermesi caizdir.
5. Müslüman olmayanlara zekât verilmez. Fakat sadaka verilebilir. Zekât Müslüman fakirin hakkıdır.
6. Zekât, cami, çeşme, yol ve köprü gibi yerlere de verilmez. Çünkü zekâtta temlik şarttır. Yani fakirin eline verilerek mülkiyetine geçirilmesi gerekir. Cami ve benzeri şeylerde ise böyle bir durum yoktur. Ölünün kefeni ve borçları da zekât ile karşılanmaz. Çünkü burada da temlik yoktur.
G) Zekâtla İlgili Meseleler
Malların zekâtı, mal olarak verilebileceği gibi değerleri para olarak da verilebilir.
Zekâtı birkaç fakire azar azar vermekten, bir fakire topluca verip onu ihtiyaçtan kurtarmak daha iyidir. Ancak bir fakire nisap miktarını bulacak şekilde fazla zekât vermek mekruhtur.
Zengin bir kimse, evinde kiracı olarak oturan fakirden ücret almayıp bunu zekâtına saysa, zekâtını ödemiş olmaz. Çünkü zekâtta mal ve paranın fakirin eline geçmesi şarttır. Burada ise faydalanma varsa da, fakirin eline geçen bir şey yoktur.
Yetime yedirilen yemek zekâta sayılmaz. Fakat kendisine verilen yiyecek maddesi ve giyecekler zekât niyetiyle verilirse zekât yerine geçer. Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere ve çocuklara veya bir müjde haberi getiren fakirlere verilen ödüller zekât niyetiyle verilebilir.
Zengin bir kimse, bir fakire önce borç para verip sonra bunu zekâta saymak istese, borç olarak verdiği para fakirin elinde olup henüz bunu harcamamış ise verdiği parayı zekâta niyet edebilir. Fakir parayı harcamış ise artık bu paranın zekâta niyet edilmesi sahih olmaz.
Fakirdeki alacağını zekâta saymak isteyen kimse, alacağı kadar parayı fakire zekât olarak verir, fakir de aldığı bu parayı borcunu ödemek üzere alacaklıya iade eder. Böylece zengin zekâtını vermiş, fakir de borcunu ödemiş olur.
Haram mal için zekât vermek gerekmez. Haram malın (sahibi mevcut ise) sahibine verilmesi, sahibi mevcut değilse fakirlere dağıtılması gerekir.
Helal olan mala, haram mal karışıp bunu ayırmak mümkün olmazsa, hepsinin zekâtını vermek lazımdır.
Evi olmayan bir kimse, ev almak için biriktirdiği nisap miktarındaki paranın üzerinden bir sene geçer de henüz ev almamış olursa bu paranın zekâtını vermesi icap eder.
Zekâtta kadın da erkek gibidir. Kadın, sahip olduğu nisap miktarı altın ve gümüşün zekâtını vermesi lazımdır. Altın ve gümüş dışında inci, zümrüt ve yakut gibi süs eşyası ve mücevherattan zekât verilmez. Ancak bunlar ticaret için olursa zekâtlarını vermek gerekir.
Bir kimse, karısının diğer kocasından olan fakir çocuklarına zekât verebilir.
Verilen zekâttan geri dönülmez.
Koyun sürüsüne ortak olan iki kişinin 80 koyunu olsa, her birinin hissesine 40 koyun düştüğünden ikisinin de birer koyun zekât vermesi gerekir.
Ortak olan iki kişiden biri, diğer ortağının emri olmadan malların tamamının zekâtını verse, ödediği zekât yalnız kendi hissesine düşen malın zekâtına sayılır ve ortağının parasını ödemesi gerekir. Çünkü ortaklar ibadette birbirinin vekili değildirler.
Eğer ortaklardan biri, ötekini zekât vermek hususunda vekil eder, ortağı da bütün malın zekâtını verirse o zaman her ikisinin de zekâtı ödenmiş olur.
Bir fakirin borcunu, fakirin isteği üzerine bir başkası zekâtına mahsuben ödese zekât yerine geçer. Çünkü burada alacaklı, borçlu olan fakirin vekili olarak zekâtı almıştır. Borçlu olan fakirin isteği olmadan borç ödense zekât yerine geçmez.
Nisap miktarı malı ve parası olan kimse, bunların üzerinden bir yıl geçmeden önce zekâtını verebilir. Hatta birkaç yıllık zekâtını önceden vermesi de caizdir. Ancak malı ve parası nisap miktarından az ise verdiği para zekât yerine geçmez, sadaka olur.
Fakir zannedilerek zekât verilen kimsenin sonradan zengin olduğu anlaşılsa zekât geri alınmaz.
Bir kimse, araştırma yaparak fakir olduğu kanaatine vardığı bir kişiye zekâtını verdikten sonra, zekât verdiği kişinin zengin olduğu anlaşılırsa, zekâtını tekrar vermesi gerekmez. Eğer araştırma yapmadan zekâtı verir de bilahare bu kişinin zengin olduğu anlaşılırsa zekâtın yeniden verilmesi lazımdır.
Bir kimse, başkasındaki alacağını, elindeki malın zekâtına saymak üzere bir fakire verse ve o kişiden bunu almasını istese, fakirin aldığı bu para o kimsenin zekâtı yerine geçer.
Zekât borcu olan kimse, zekâtını vermeden ölse, niyet olmadığı için malından zekât alınmaz. Ancak vasiyet etmiş ise malının üçte birinden ödenir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
İslam’ın beş şartından biri olan zekât, mali bir ibadettir, hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.
Zekât, malın belirli bir bölümünü Müslüman olan fakire vermek demektir.
Zekâtı verme zamanı gelince geciktirilmeden yerine getirilmesi gerekir. Özürsüz olarak zekâtını geciktiren günahkâr olur.
A) Zekâtın Önemi
Dinimiz, toplumun huzur ve mutluluğuna büyük önem vermiş, bunu gerçekleştirmek için de birtakım esaslar koymuştur. Bunlardan birisi de zekâttır. Dinimiz zekâtı farz kılarak zenginlere mallarının ve paralarının belirli bir bölümünü her yıl muntazam bir şekilde fakirlere vermelerini emretmiştir.
Zekât, yapılıp yapılmaması kişinin isteğine bırakılmış bir yardım değil, fakirin hakkı ve zenginin yerine getirmesi gereken mecburi bir görevdir.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
وَفٖيٓ اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّآئِلِ وَالْمَحْرُومِ
“Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”211
Zekâtın, İslam’ın beş şartı arasında yer alması ve Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde namazla birlikte zikredilmesi onun dinimizde ne kadar önemli bir ibadet olduğunu gösterir.
İslam’ın, toplumun dertlerini tedavi etmek ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere getirdiği esaslardan birisi olan zekât, bir sosyal yardımlaşma sistemidir.
Zekât ve diğer yardımlaşma şekilleri, zengin ile fakir arasında servet farkından doğabilecek dengesizlikleri gidererek toplumda huzurun tesis edilmesini sağlar.
Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili olarak şöyle buyruluyor:
كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَآءِ مِنْكُمْ
“Ta ki bu mal, içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet hâline gelmesin.”212
Zekât kelimesinin sözlük anlamlarından birisi de “temizlemek”tir. Zekât, zenginin malını fakirin hakkından temizlediği gibi, kalbini de cimrilikten temizler ve günahlardan arınmasına vesile olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah,
خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّٖيهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ
“(Ey Muhammed!) Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et...”213 buyurarak bu gerçeği bildirmiştir.
Zekât, malı bereketlendirir, büyümesini ve çoğalmasını sağlar. Zekâtını vermek suretiyle fakirlere yardım edenlerin mallarının arttığı bilinen bir gerçektir. Bunda, sevindirilen fakir gönlünün büyük rolü olduğunda şüphe yoktur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
وَمَآ اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ
“Siz Allah için ne verirseniz, Allah onun yerine (daha iyisini) verir.”214 Allah Teala bu ayette, verilen zekâtın yerine onun karşılığını vereceğini vadetmiştir.
Zekâta “sadaka” da denilmektedir. Sadaka, sadık olmak manasını ifade eder. Buna göre zekât, bir Müslümanın Allah’a kullukta sadık ve samimi olduğunu gösteren bir ibadettir.
İslam dini, bütün Müslümanları tek bir vücut gibi kabul eder. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
اَلْمُؤْمِنُونَ كَرَجُلٍ وَاحِدٍ اِنِ اشْتَكَي رَأَسَهُ اِشْتَكَي كُلَّهُ وَاِنْ اِشْتَكَى عَيْنَهُ اِشْتَكَى كُلُّهُ
“Bütün Müminler bir kişi gibidirler, birinin başı ağrırsa hepsinin başı ağrımış olur, birinin gözü ağrırsa hepsinin gözleri ağrımış olur.”215
Tek bir vücut olarak kabul edilen toplumda Müslümanlardan biri herhangi bir sıkıntı ile karşılaşırsa, o toplumun organları durumunda olan diğer Müslümanlar aynı sıkıntıyı hisseder ve onu gidermeye çalışır.
Toplumun en düşkün ve yardıma muhtaç kesimini gözetmek ve bu sosyal rahatsızlığı gidermek zenginlere verilen bir görevdir.
Bir toplumda geçimini temin edemeyip çaresizlik içinde kıvranan boynu bükük fakir insanlar varken, servet içinde yüzen varlıklı kimselerin bunlarla ilgilenmemesi nasıl düşünülebilir?
Yaşadığı ülkenin huzur ve güveni sayesinde kazanıp zengin olan bir insan, biriktirdiği servetin üzerine kapanıp toplumun dertlerine nasıl ilgisiz kalabilir? Onların dertleri ile ilgilenmek varlıklı kimselerin hem görevidir, hem de olgun Mümin olmanın ölçüsüdür. Yaşadığı toplumun dertleri ile ilgilenmeyenler hakkında Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
“Yanı başında komşusu aç iken kendisi tok yaşayan Mümin, olgun bir Mümin değildir.”216
Bizi yaratan ve yaşatan Allah, bize nasıl pek çok nimetler vermişse, biz de bunların bir bölümünü yoksul ve muhtaçlara vererek onların sıkıntılarını gidermekle görevliyiz.
Varlıklı Müslümanlar zekâtlarını muntazam bir şekilde ihtiyaç sahiplerine verdikleri takdirde toplumu huzursuz eden sosyal bir rahatsızlığı tedavi etmiş ve böylece Allah’ın rızasını ve insanların sevgisini kazanmış olurlar. Ve böylece herkesin birbirine sevgi ve saygı ile davrandığı, karşılıklı olarak güven duyduğu, kıskançlıkların ortadan kalktığı ve sosyal dayanışmanın en güzel bir şekilde uygulandığı huzurlu bir toplum meydana gelmiş olur.
B) Zekâtın Farz Olmasının Şartları
Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için, kendisinde ve sahip olduğu malda birtakım şartların bulunması gerekir.
1. Mal Sahibinde Bulunması Gereken Şartlar
1. Müslüman olmak.
2. Ergenlik çağına gelmiş olmak.
3. Akıllı olmak.
4. Hür olmak.
5. Malının tutarı kadar borcu olmamak veya borcu çıktıktan sonra, kalan malı nisap miktarından az olmamak.
Müslüman olmayanların, ergenlik çağına gelmemiş çocukların (Şafiilere göre çocukların ve delilerin mallarından da zekât verilmesi gerekir. Bu görevi velileri yerine getirir.) Deliler ve hürriyeti elinde olmayan kölelerin zekât vermeleri farz değildir. Elinde nisap miktarı veya daha fazla malı olduğu hâlde malı kadar veya daha fazla borcu olan kimse de zekât vermekle mükellef değildir.
2. Malda Bulunması Gereken Şartlar
1. Malın, nisap miktarı olması.
2. Malın, hakikaten veya takdiren artırıcı olması.
3. Nisap miktarı malın üzerinden bir kameri yıl geçmiş bulunması.
Nisap: Dinimizin koyduğu bir ölçüdür. Borcundan ve asıl ihtiyaçlarından başka bu kadar malı veya parası olan kimse dinen zengin sayılır ve bunların üzerinden bir yıl geçince zekât vermekle yükümlü olur. Malı ve parası nisap miktarına ulaşmamış veya ulaşmış olup da üzerinden bir yıl geçmemiş olan kimse zekât vermekle yükümlü olmaz.
Ticaret malları ile sütü ve yavrulayıp çoğalması için beslenen hayvanlar hakikaten artıcı nitelikte olan mallardır. Elde bulunan altın ve gümüş ve nakit para ile para gibi kullanılan kıymetli evrak (bono, çek vs.) çalıştırılıp çoğaltılması mümkün olduğu için bunlar da takdiren çoğalıcı niteliktedir.
Nisap miktarı malın üzerinden tam bir kameri yılın geçmiş olması lazımdır. Malın, senenin başında nisap miktarında olması gerektiği gibi yıl sonunda da nisap miktarında bulunması gerekir. Sene içinde maldaki eksilmeler dikkate alınmaz. Sene içindeki artışlar ayrı ayrı hesap edilmez, bunlar da mevcut mala ilave edilerek sene sonunda hepsinin zekâtı verilir.
Senenin başında nisap miktarı olan bir mal, yıl içinde eksilerek nisap miktarından aşağıya düşer ve yıl sonunda da nisap miktarını bulmazsa, bu maldan zekât vermek gerekmez. Tekrar nisap miktarına ulaştığı zamandan itibaren üzerinden bir yıl geçince zekât verilmesi gerekir.
3. Nisap Miktarları
Altın: 80.18 gr (20 miskal).
Gümüş: 561 gr (200 dirhem).
Para: Altın veya gümüş nisabı tutarında para.
Ticaret Malı: Altın veya gümüş nisabı değerinde mal.
Koyun ve Keçi: Kırk koyun veya keçi.
Sığır: Otuz sığır.
Deve: Beş deve.
4. Asli İhtiyaçlar
Bir insanın ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin muhtaç olduğu temel ihtiyaç maddelerine “havaic-i asliye = asli ihtiyaçlar” denir.
Oturulan evler, lüzumlu ev ve giyim eşyası, binek vasıtaları, ticaret için olmayan kitaplar, sanatkârların âletleri, bir yıllık nafaka, temel ihtiyaçlardır. Bunlar için zekât vermek gerekmez.
Altın ve gümüş dışında ticaret için olmayan inci, zümrüt, elmas gibi süs eşyalarından da zekât lazım gelmez. Bir kimseye ait olduğu hâlde elinden çıkan ve bir daha eline geçme ihtimali olmayan mallardan da zekât vermek gerekmez.
İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan alacaklar, denize düşüp çıkarılamayan mallar, kırda saklanıp yeri unutulan paralar da böyledir. Ancak bunlar, günün birinde elde edilir ve bu tarihten itibaren üzerlerinden bir yıl geçerse, nisap miktarını buldukları takdirde zekâtlarını vermek gerekir.
Bir kimsenin nisap miktarı malı veya parası bulunmakla beraber bu kadar da borcu olsa, kendisine zekât lazım gelmez. Borcu çıktıktan sonra elinde nisap miktarı malı veya parası kalırsa, bunların zekâtını vermesi gerekir. Nisap miktarından az olursa gerekmez.
Ticaret için olmayan ev, dükkân, âlet ve nakil vasıtalarından zekât lazım gelmez. Bunların kira ve gelirleri olarak elde edilen paralar nisap miktarına ulaşıp üzerinden bir yıl geçtiği veya diğer paralara ilave edildikleri takdirde zekâtlarını vermek gerekir.
Eğer bir mal, zekât farz olduktan sonra henüz zekâtı ödenmeden zayi olursa, zekât düşer. Malın bir kısmı zayi olursa, bu kısmın zekâtı düşer. Mal kasten elden çıkarılırsa zekât borcu düşmez, ödenmesi gerekir.
C) Zekât’ın Sahih Olmasının Şartı
Namazda ve oruçta niyet şart olduğu gibi, bir ibadet olan zekâtın sahih olması için de niyet etmek şarttır.
Zekâtı fakire verirken veya fakirlere vermek üzere zekâtı ayırırken bunun zekât olduğuna niyet edilmesi gerekir. Dil ile söylenmesi gerekmez. Bir malı veya parayı fakire verirken onun zekât olduğuna kalben niyet etmek yeterlidir. Zekât olduğunu söylemeyip bağış olduğunu söylese bile verilen yine zekâttır. Önemli olan verilen şeyin kalben zekât olduğuna niyet edilmesidir.
Fakire zekât niyeti ile verilmeyen para ve mal, fakirin elinde ise zekâta niyet edilmesi caizdir. Eğer fakirin elinden çıkmışsa artık zekâta niyet edilmez.
Zekât vermekle yükümlü olan kimse, zekâtı bizzat kendisi vereceği gibi, bir başkasını vekil ederek de verebilir. Her iki durumda da zekâtı verecek kişinin niyet etmesi gerekir. Vekilin niyeti muteber değildir.
Bu sebeple zekât verecek kimse birini vekil tayin edecekse, vereceği malı vekile teslim ederken zekâta niyet etmesi icap eder.
Vekil edilen kimse fakirlere dağıtmak üzere kendisine teslim edilen zekât mallarından kendisi için alıkoyamaz, fakat fakir olan yakınlarına verebilir.
Bir kimse elinde bulunan malın tamamını fakirlere sadaka olarak verse zekât kendisinden düşer. Eğer malının bir bölümünü sadaka olarak dağıtırsa, sadece dağıttığı bölümün zekâtı düşmüş olur.
D) Zekât Verilmesi Gereken Mallar
Zekât verilmesi gereken mallar, bunların nisap miktarları ve her birinden ne kadar zekât verileceği maddeler hâlinde aşağıda gösterilmiştir.
1. Altının Zekâtı
Altının nisabı 80.18 gramdır. Bundan az olan altına zekât düşmez. Nisap miktarına ulaşan altın üzerinden bir yıl geçince bunun kırkta birinin (yüzde iki buçuk) zekât olarak verilmesi gerekir.
Altın ister külçe hâlinde olsun, ister süs eşyası, ister kapkacak olarak kullanılsın, hepsi zekâta tabidir.
Altın, başka bir maden ile karışım hâlinde bulunursa, karışımın çoğu altın ise o madde altın hükmündedir. Eğer karışımın çoğu başka madde ise o altın hükmünde olmaz, ticaret malı itibar edilerek değeri üzerinden zekât verilir.
2. Gümüşün Zekâtı
Gümüşün nisabı 561 gramdır. Bu miktardan az olan gümüşe zekât düşmez.
İster süs eşyası, ister kapkacak olarak kullanılsın gümüş, nisap miktarını bulur ve üzerinden de bir sene geçerse zekâta tabi olur.
Altında olduğu gibi, gümüş başka bir madde ile karışım hâlinde bulunur ve karışımın çoğu gümüş olursa, bu madde gümüş hükmündedir. Karışımın çoğu başka madde ise o zaman ticaret malı gibi değerlendirilir.
Altın ve gümüşe zekât düşmesi için bunların ağırlıkları dikkate alınır. Altından bir süs eşyası ağırlık olarak nisap miktarından az olmasına rağmen değeri nisap miktarını bulsa bile buna zekât düşmez. Gümüşte de durum böyledir.
Mesela, elli gram ağırlığında bir bilezik, sanat değeri sebebiyle altının nisabı olan 80.18 gram altın değerini bulsa, zekâta tabi olmaz. Yine bir gümüş, üç yüz gram ağırlıkta olduğu hâlde sanat eseri olmasından dolayı nisap miktarı olan 561 gram gümüş değerinde olsa bile buna da zekât düşmez. Ancak zekâta tabi başka mal ve parası bulunursa bunlar altın ve gümüşle birleştirilerek toplam değerleri nisap miktarını bulursa zekâtlarını vermek gerekir.
3. Ticaret Mallarının Zekâtı
Hangi cinsten olursa olsun ticaret mallarının değeri, altın veya gümüşten birinin nisabına ulaşırsa zekâtının verilmesi gerekir.
Ticaret eşyası değerlendirilirken altın ve gümüşten hangisi fakirlerin menfaatine daha uygun ise onun nisabı esas alınır.217
Altın ve gümüşün her biri nisap miktarını bulmazsa, bunlar birbirine, ticaret eşyası da altın ve gümüşe ilave edilerek nisap tamamlanır ve toplamının değeri üzerinden zekât verilir.
Çeşitli şirket ve kuruluşlar tarafından çıkarılıp menkul kıymetler borsasında alınıp satılmakta olan hisse senetleri, ticari bir mal gibi olduğundan bunların değerleri üzerinden kırkta bir (yani %2.5) zekât verilmesi gerekir.
Herhangi bir şirkete kâr ve zararda ortaklığın belgesi olan hisse senetlerinin zekâtı ise:
Şirket, mal alıp satmak suretiyle ticaretle iştigal ediyorsa, böyle bir şirketin hisse senetlerine sahip olan kimse de, senetlerin değeri üzerinden kırkta bir (%2,5) zekât verir.
Şirket, sanayi veya işletmecilikle iştigal ediyorsa, yani, imalat, nakliyat, boyama ve soğutma şirketleri gibi sermayesi makine, âlet ve vasıtalara bağlanmış ise böyle bir kuruluşa ortak olan kimse zekâtını, elindeki hisse senetlerinin değeri üzerinden değil, yıllık kazancından vermesi gerekir.
4. Paraların Zekâtı
Elde bulunan paraların değeri ticaret malı, altın veya gümüşten birinin nisabına ulaştığı takdirde zekâta tabi olur.
Mevcut para tek başına nisap miktarını bulmazsa, varsa altın, gümüş ve ticaret malları ile birleştirilir ve hepsinin toplamı nisap miktarını bulursa zekâtlarının verilmesi lazım gelir.
5. Hayvanların Zekâtı
Üretmek, süt veya yün almak maksadıyla beslenen ve yılın yarıdan fazlasını kırlarda ve otlaklarda geçiren koyun, keçi, sığır, manda ve develer sayıca nisap miktarına ulaştıkları takdirde zekâta tabi olurlar.
a) Develerin Zekâtı
Devenin nisabı beştir, beşten az olan deveye zekât düşmez. Develerin sayısı beş olup, üzerlerinden bir yıl geçince, bunların dokuz deveye kadar olan zekâtı bir koyundur. On devede iki koyun zekât olarak verilir ve böyle on dörde kadar devam eder.
On beş olunca, on dokuza kadar üç koyun,
Yirmiden yirmi dört deveye kadar dört koyun,
Yirmi beşten otuz beş deveye kadar, iki yaşına giren bir dişi deve yavrusu,
Otuz altıdan kırk beş deveye kadar, üç yaşına giren bir dişi deve,
Kırk altıdan altmış deveye kadar, dört yaşına giren bir dişi deve,
Altmış birden yetmiş beşe kadar, beş yaşına giren bir dişi deve,
Yetmiş altıdan doksana kadar, üç yaşına giren iki dişi deve,
Doksan birden yüz yirmiye kadar dört yaşına giren iki dişi deve verilir.
Bundan sonra, yüz yirmi deve üzerine, artan her beş deve için dört yaşına giren iki deve ile birlikte birer koyun ilave edilir. Yüz kırk beş deveye kadar böyle devam eder.
Develerin bundan sonraki sayıları için verilecek zekât miktarları fıkıh kitaplarının ilgili bölümlerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
Zekât olarak verilecek develerin dişi olması şarttır.
b) Sığırların Zekâtı
Sığırın nisabı otuzdur, otuz sığırdan azına zekât yoktur. Sığırların sayısı otuza ulaşıp, üzerlerinden bir yıl geçince, zekât olarak iki yaşına giren erkek veya dişi bir dana verilir.
Sığırlar kırk tane olunca, üç yaşına giren bir sığır verilir ve kırktan altmışa kadar böyle devam eder.
Sığırların sayısı altmış bir olunca, iki yaşına girmiş iki dana verilir. Yetmiş tanede biri, iki yaşına, diğeri üç yaşına girmiş iki dana, seksen tanede üç yaşına girmiş iki dana, doksan tanede iki yaşına girmiş üç dana, yüz tanede, iki yaşına girmiş iki dana ile üç yaşına girmiş bir dana, yüz on tanede iki yaşına giren bir dana ile üç yaşına giren iki dana verilir.
Zekât konusunda mandalar da sığır gibidir.
c) Koyun ve Keçilerin Zekâtı
Koyun ve keçinin nisabı kırktır. Kırk taneden az olanına zekât düşmez. Koyun ve keçinin sayısı kırk olup, üzerlerinden bir yıl geçince bir koyun zekât olarak verilir ve yüz yirmiye kadar böyle devam eder. Kırktan itibaren yüz yirmiye kadar olan miktar için ayrıca zekât gerekmez.
Yüz yirmi birden iki yüz bire kadar iki koyun, iki yüz birden üç yüz doksan dokuza kadar üç koyun, dört yüzde dört koyun verilir. Bundan sonra her yüz adet için birer koyun daha ilave edilir.
Keçinin zekâtı da koyun gibidir. Bunların erkek ve dişileri arasında bir fark yoktur, yani, zekât olarak verilen koyun, erkek de olabilir, dişi de olabilir.
Koyun ile keçi bir cins sayıldığından nisabın tamamlanması için birbirlerine ilave edilirler. Mesela bir kimsenin yirmi beş koyunu ile on beş keçisi olsa, bunların toplamı kırk olduğundan bir koyun zekât verilmesi gerekir.
Sürüde koyun ve keçinin hangisi fazla ise zekâtın ondan verilmesi sünnete uygundur. Eşit iseler sahibi dilediğinden verir. Sürü sadece koyundan ibaret ise zekâtın koyun olarak verilmesi gerekir. Onun yerine keçi zekât verilmez. Sürü tamamen keçiden ibaret ise bunun da zekâtı keçiden verilir, koyundan verilmez.
Bir yaşına girmeyen koyun veya keçilere zekât düşmez, ancak aralarında yaşını dolduran bir koyun veya bir keçi bulunursa buna bağlı olarak zekâta tabi olurlar.
Sığır ve deve yavrularında da durum böyledir. Hayvanların zekâtlarında, belirlenen hayvanlar zekât olarak verilebileceği gibi, değerleri de verilebilir. Zekât, hayvan olarak verildiği takdirde en düşüğü veya en iyisi değil, orta durumda olanı verilir.
Yük taşımak, binmek ve çift sürmek için beslenen hayvanlar için zekât gerekmez. Etleri için beslenen hayvanlarla en az altı ay ahırlarda yem ile beslenen hayvanlar da zekâta tabi değildir.
Ticaret için beslenen hayvanların zekâtı diğer ticaret malları gibi değerleri üzerinden verilir. At, katır ve merkep için zekât gerekmez. Ancak ticaret için beslenirse, bunların da ticaret malları gibi zekâtlarının verilmesi gerekir.
6. Toprak Ürünlerinin Zekâtı (Öşür)
Topraktan elde edilen ürünlerden de belirli oranlarda zekât verilmesi gerekir ki buna öşür denir.
Ebû Hanife’ye göre, buğday, arpa, pirinç gibi tarım ürünleri ile karpuz, kavun, sebze ve meyvelerin hepsinden zekât verilir. Bunlarda nisap aranmaz. Azından da çoğundan da zekât verilmesi gerekir. Bu ürünlerin üzerinden bir sene geçmesi de şart değildir.
İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, tarım ürünlerinden ve bir sene kalabilen diğer ürünlerden zekât verilir. Ancak bunlarda nisap şartı aranır. Nisap miktarı bin kg.dır (Toprak ürünlerinin nisabı konusunda Şafii, Maliki ve Hanbeliler de aynı görüştedir.). Bin kilodan az olan ürünlerden zekât gerekmez.
Bu itibarla ürün için günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu masraflar çıkarıldıktan sonra geriye kalan ürünün nisap miktarına ulaşması hâlinde tabii yollarla sulanan arazide on’da bir, masraf veya emekle sulanan arazide yirmi’de bir oranında zekât verilmesi gerekir. Nisap miktarına ulaşan bu ürünlerin üzerinden bir yıl geçmesi şartı aranmaz.
Zekât verilmesi gereken arazilerde, üretilen balın da zekâtının verilmesi lazımdır. Odun, kamış (şeker kamışı hariç) ve ottan başka yerden biten her ürüne az olsun, çok olsun zekât düşer.
7. Alacakların Zekâtı
Alacaklar üç kısma ayrılır:
1. Kuvvetli alacak: Ödünç olarak verilen paralar ile ticaret mallarının bedeli olan alacaklardır. Bunlar tahsil edildikleri zaman geçmiş yılların zekâtlarını da vermek gerekir. Bu alacaklar inkâr edilen bir alacak ise tahsil edildikleri zaman, geçmiş yıllara ait zekâtlarını vermek gerekmez. Alacağına karşı elinde senet ve bono bulunan kimsenin alacağı, kuvvetli alacaktır.
2. Orta dereceli alacak: Ticaret için olmayan, mal karşılığı alacaklardır. Kullanılmış elbise bedeli gibi.
Bunlar, müşterinin eline geçtiği yıldan itibaren zekâta tabi olur. Ancak bunlardan nisap miktarı ele geçmedikçe zekât vermek gerekmez.
3. Zayıf alacak: Bunlar, bir mal karşılığı olmayan alacaklardır. Miras ve vasiyet malı gibi. Bu mallar, ele geçtiği andan itibaren nisap miktarına ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse zekât verilmesi gerekir.
E) Zekât Kimlere Verilir?
Zekât verilecek kimse ve yerlerle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
“Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyen) esir ve kölelere, (borcuna karşılık malı olmayan) borçlulara, Allah yolunda olanlara, (harçlıksız kalmış) yolcuya mahsustur. Allah, Alîm ve Hakîm’dir.”218
Buna göre zekât verilecek kimseler şunlardır:
1. Fakirler: Nisap miktarından az bir malı olan, dinen zengin sayılmayan kimselerdir.
2. Miskinler: Hiçbir şeyi olmayan kimselerdir. Bunlar fakirlerden daha düşkün durumda olanlardır.
3. Borçlular: Borcundan fazla nisap miktarı malı bulunmayan ve borcunu ödeyemeyecek durumda olan kimselerdir.
4. Yolcular: Memleketlerinde malı olduğu hâlde, memleketinden uzak düşüp yolda parasız kalan, elinde bir şey bulunmayan kimselerdir. Bunlara, memleketlerine gidebilecek kadar zekât verilebilir. Memleketine gidecek kadar parası varsa bu gibilere zekât verilmez.
5. Allah Yolunda Olanlar: Bunlar, mali imkânsızlığı sebebiyle savaşa katılamayanlar veya hac için yola çıkıp parasız kalanlar ile işini gücünü bırakıp kendisini ilme veren kimselerdir.
Kendilerine zekât verilebilen kimselerin her birine ayrı ayrı zekât verilebileceği gibi, yalnız birine de verilebilir.
Fakirlere zekât verirken şu sırayı gözetmek daha faziletlidir:
a) Önce fakir olan kardeşler,
b) Kardeş çocukları,
c) Amca, hala, dayı ve teyzeler,
d) Bunların çocukları,
e) Diğer mahremler,
f) Komşular,
g) Meslektaşlar,
h) Zekât verecek kişinin bulunduğu köy ve şehir halkı.
Bir kimse, kendi yakınları muhtaç durumda iken onları bırakıp başkalarına zekât verse, zekât borcunu ödemiş olmakla beraber sevabına nail olamaz.
Zekât, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilir, bir başka yere nakledilmesi mekruhtur. Ancak başka yerdeki yakınları ve ihtiyaç sahipleri varsa, nakledilmesi caiz olur. Zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere vermek doğru değildir.
F) Zekât Kimlere Verilmez?
Zekât verilmeyen kimseler şunlardır:
1. Anne, baba, büyükanne, büyükbabalar.
2. Çocuklar ve torunlar.
Erkek ve kız çocuklarına ve her ikisinden olan torunlara zekât verilmez.
3. Karı koca birbirlerine.
Yani, koca, karısına, karı da kocasına zekât veremez.
4. Zenginler, (Nisap miktarı malı ve parası olan zenginlere zekât verilmez.)
Zengin bir kimsenin ergenlik çağına gelmeyen küçük çocuğuna zekât verilmez. Fakat zengin bir adamın fakir olan büyük çocuğuna ve fakir olan babasına başkasının zekât vermesi caizdir.
5. Müslüman olmayanlara zekât verilmez. Fakat sadaka verilebilir. Zekât Müslüman fakirin hakkıdır.
6. Zekât, cami, çeşme, yol ve köprü gibi yerlere de verilmez. Çünkü zekâtta temlik şarttır. Yani fakirin eline verilerek mülkiyetine geçirilmesi gerekir. Cami ve benzeri şeylerde ise böyle bir durum yoktur. Ölünün kefeni ve borçları da zekât ile karşılanmaz. Çünkü burada da temlik yoktur.
G) Zekâtla İlgili Meseleler
Malların zekâtı, mal olarak verilebileceği gibi değerleri para olarak da verilebilir.
Zekâtı birkaç fakire azar azar vermekten, bir fakire topluca verip onu ihtiyaçtan kurtarmak daha iyidir. Ancak bir fakire nisap miktarını bulacak şekilde fazla zekât vermek mekruhtur.
Zengin bir kimse, evinde kiracı olarak oturan fakirden ücret almayıp bunu zekâtına saysa, zekâtını ödemiş olmaz. Çünkü zekâtta mal ve paranın fakirin eline geçmesi şarttır. Burada ise faydalanma varsa da, fakirin eline geçen bir şey yoktur.
Yetime yedirilen yemek zekâta sayılmaz. Fakat kendisine verilen yiyecek maddesi ve giyecekler zekât niyetiyle verilirse zekât yerine geçer. Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere ve çocuklara veya bir müjde haberi getiren fakirlere verilen ödüller zekât niyetiyle verilebilir.
Zengin bir kimse, bir fakire önce borç para verip sonra bunu zekâta saymak istese, borç olarak verdiği para fakirin elinde olup henüz bunu harcamamış ise verdiği parayı zekâta niyet edebilir. Fakir parayı harcamış ise artık bu paranın zekâta niyet edilmesi sahih olmaz.
Fakirdeki alacağını zekâta saymak isteyen kimse, alacağı kadar parayı fakire zekât olarak verir, fakir de aldığı bu parayı borcunu ödemek üzere alacaklıya iade eder. Böylece zengin zekâtını vermiş, fakir de borcunu ödemiş olur.
Haram mal için zekât vermek gerekmez. Haram malın (sahibi mevcut ise) sahibine verilmesi, sahibi mevcut değilse fakirlere dağıtılması gerekir.
Helal olan mala, haram mal karışıp bunu ayırmak mümkün olmazsa, hepsinin zekâtını vermek lazımdır.
Evi olmayan bir kimse, ev almak için biriktirdiği nisap miktarındaki paranın üzerinden bir sene geçer de henüz ev almamış olursa bu paranın zekâtını vermesi icap eder.
Zekâtta kadın da erkek gibidir. Kadın, sahip olduğu nisap miktarı altın ve gümüşün zekâtını vermesi lazımdır. Altın ve gümüş dışında inci, zümrüt ve yakut gibi süs eşyası ve mücevherattan zekât verilmez. Ancak bunlar ticaret için olursa zekâtlarını vermek gerekir.
Bir kimse, karısının diğer kocasından olan fakir çocuklarına zekât verebilir.
Verilen zekâttan geri dönülmez.
Koyun sürüsüne ortak olan iki kişinin 80 koyunu olsa, her birinin hissesine 40 koyun düştüğünden ikisinin de birer koyun zekât vermesi gerekir.
Ortak olan iki kişiden biri, diğer ortağının emri olmadan malların tamamının zekâtını verse, ödediği zekât yalnız kendi hissesine düşen malın zekâtına sayılır ve ortağının parasını ödemesi gerekir. Çünkü ortaklar ibadette birbirinin vekili değildirler.
Eğer ortaklardan biri, ötekini zekât vermek hususunda vekil eder, ortağı da bütün malın zekâtını verirse o zaman her ikisinin de zekâtı ödenmiş olur.
Bir fakirin borcunu, fakirin isteği üzerine bir başkası zekâtına mahsuben ödese zekât yerine geçer. Çünkü burada alacaklı, borçlu olan fakirin vekili olarak zekâtı almıştır. Borçlu olan fakirin isteği olmadan borç ödense zekât yerine geçmez.
Nisap miktarı malı ve parası olan kimse, bunların üzerinden bir yıl geçmeden önce zekâtını verebilir. Hatta birkaç yıllık zekâtını önceden vermesi de caizdir. Ancak malı ve parası nisap miktarından az ise verdiği para zekât yerine geçmez, sadaka olur.
Fakir zannedilerek zekât verilen kimsenin sonradan zengin olduğu anlaşılsa zekât geri alınmaz.
Bir kimse, araştırma yaparak fakir olduğu kanaatine vardığı bir kişiye zekâtını verdikten sonra, zekât verdiği kişinin zengin olduğu anlaşılırsa, zekâtını tekrar vermesi gerekmez. Eğer araştırma yapmadan zekâtı verir de bilahare bu kişinin zengin olduğu anlaşılırsa zekâtın yeniden verilmesi lazımdır.
Bir kimse, başkasındaki alacağını, elindeki malın zekâtına saymak üzere bir fakire verse ve o kişiden bunu almasını istese, fakirin aldığı bu para o kimsenin zekâtı yerine geçer.
Zekât borcu olan kimse, zekâtını vermeden ölse, niyet olmadığı için malından zekât alınmaz. Ancak vasiyet etmiş ise malının üçte birinden ödenir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
IX. ORUÇ
İslam’ın beş esasından biri de Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden) itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsi ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir.
Oruç, bizi dünyada kötülüklerden sakındıran, ahirette cehennem ateşinden koruyan ve günahlarımızın bağışlanmasına vesile olan önemli bir ibadettir.
Peygamberimiz şu müjdeyi veriyor:
مَنْ صَامَ رَمَضَانَ اِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ
“Kim inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”173
A) Orucun Faydaları
Biz orucu herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil, yalnız Allah’ın emrini yerine getirmek ve onun rızasını kazanmak için tutarız. Oruç, bu niyetle tutulduğu takdirde makbul olur.
Ancak, Allah’ın her emrinde olduğu gibi oruç ibadetinde de birçok hikmetler, bizim için maddi ve manevi pek çok faydalar vardır. Biz orucu Allah rızası için tutmakla beraber, bize sağladığı faydaları da bilmek ve değerlendirmek durumundayız.
1. Oruç, Ahlakımızı Güzelleştirir
Oruç, belirli bir süre sadece aç kalma olayı değildir. Oruç, köklü bir irade terbiyesi, insanı kötü alışkanlıklardan temizleyen, iyi huylar kazandıran bir ahlak eğitimidir.
Peygamberimiz (sas.) şöyle buyuruyor:
مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ
“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa, Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez.”174
Bu hadis-i şerifte orucun yüksek hedefi açıkça gösterilmiş, bu ibadetin sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığı, esas gayenin insanı olgunlaştırmak, ahlak ve fazilet sahibi olarak yetiştirmek olduğu bildirilmiştir.
2. Oruç, Kötülüklerden Korur
Kur’an-ı Kerim’de orucun farz oluşunu bildiren ayette Yüce Allah,
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı, ta ki korunasınız.”175 buyurarak orucun hikmetine dikkatimizi çekmiştir.
Allah Teala, her derde deva verdiği gibi, her kötülüğe karşı da bize bir korunma vasıtası vermiştir ki oruç ibadeti bunlardan biridir.
Nitekim sevgili Peygamberimiz orucun bu koruyucu özelliğini güzel bir benzetme ile şöyle açıklamıştır: “Oruç bir kalkandır.”176 Bilindiği gibi kalkan, eskiden savaşlarda insanı düşmanın kılıcından koruyan bir vasıta idi. İşte oruç, Müslümanı dünyada günah işlemekten, ahirette cehennem ateşinden koruyan bir vasıtadır.
Dünyada her kötülüğün başı, Allah’ı unutmak ve sorumluluk duygusunu kaybetmektir. Oruç ise bize daima Allah’ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevi eğitimin olumlu tesiri ile insan, davranışlarını kontrol altına alarak her türlü kötülükten uzaklaşır.
3. Oruç, Merhamet Duygularını Geliştirir
Hayatında açlık nedir bilmeyen varlıklı bir insan, yoksulların çektiği açlık ve sıkıntıyı gereği gibi anlayabilir mi? Onların çektiği ıztırabı yüreğinde duyabilir mi? Elbette ki gereği gibi duyamaz. Fakat bu insan, oruç tutarsa, açlığın ne olduğunu bizzat tatmış olur.
Böylece, yokluk içinde kıvranan fakirlerin sıkıntılarını içinde duyarak, şefkat ve merhamet duyguları gelişir. Bunun sonucu olarak da fakirlere yardım elini uzatarak sıkıntılarını giderir, toplumun huzur ve mutluluğuna katkıda bulunur.
İşte orucun bize verdiği sosyal adalet dersi...
Bizim için en güzel örnek olan sevgili Peygamberimiz, insanların en cömerdi idi. O, açları doyurur, kendisi aç kalırdı. Ramazan ayında cömertliği doruk noktasına ulaşır, elinde ne varsa yoksullara dağıtırdı.
Peygamberimizin eşi Hz. Âişe diyor ki: “Allah’ın Resulü üç gün peş peşe karnını doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Lâkin yoksulları doyurup, kendisi aç kalmayı tercih ederdi.”
Hz. Âişe, Peygamberimizin vefatından sonra ne zaman bir yemek yese ağlamaya başlardı. Bir defasında niçin ağladığı kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir: “Hz. Muhammed (sas.) sağlığında doyasıya bir günde iki defa yemek yiyemedi. Onu hatırladığım için ağlıyorum.”177
Hz. Ömer’in halifeliği zamanında dokuz ay süren bir kıtlık olmuştu. Ömer, “İhtiyaç sahipleri bize gelsin” diye halka duyuru yapmış, kendisi de Müslümanlar bolluğa kavuşuncaya kadar ekmekle beraber zeytinyağından başka katık yemeyeceğine yemin etmişti.
Halkın sıkıntılarını yüreğinde hisseden ve onlardan farksız olarak yaşayan bu büyük insan, elbisesi yıkandığı ve başka elbisesi olmadığı için bir gün cumaya geç gitmiş ve bu yüzden cemaatten özür dilemiştir.178
Vaktiyle Mısır’da yıllarca süren bir kıtlık olmuştu. O sırada devletin hazinesi Yusuf’un (as.) elinde idi. Halk açtı. Hz. Yusuf da bütün imkânlara sahip olduğu hâlde karnını doyurmuyordu.
Neden böyle yaptığı kendisine sorulunca, içinde yaşadığı toplumun acılarını yüreğinde duyan bir sorumluluk anlayışı ile şu cevabı vermiştir:
“Eğer ben tok olursam, açların hâlini anlayamam, yoksulları gereği gibi düşünemem.”179
Oruçla toplumda kalpten kalbe yol açılır. Birinden şefkat ve merhamet, diğerinden sevgi ve saygı.
4. Oruç, Sağlığı Korur
Sevgili Peygamberimiz, orucun sağlığımız yönünden önemini şöyle belirtiyor: “Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz.”180
İnsanlığın büyük mürşidinin söylediği bu söz, tıbben de kanıtlanmıştır. Konu ile ilgili olarak iki yabancı bilim adamının tespitleri şöyle:
1940 Nobel Tıp Ödülünü kazanan ünlü bilim adamı Dr. Alexis Carrel L’Hamme, Cet İnconnu adlı eserinde, oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu anlatır, orucun sağlık bakımından çok faydalı olduğunu” söyler.181
Fransız profesörü Pierre Moulin (Pier Mulen) de şunları söylüyor:
“İslam dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur. Oruç, bedenin hem fiziksel, hem ruhsal dinlenişidir. Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler... Hıristiyan dininde orucun bulunmaması büyük bir kayıptır.
Aslında insanların her hafta bir gün oruç tutmaları, başka bir deyimle diyet etmeleri ve sadece meyve suyu içmelerinde büyük yarar var.
Böylece vücut, doku ve organlardaki zehirleri atar, beden dinçleşir.”182
5. Oruç, Nimetlerin Kıymetini Öğretir
İnsan, elinde olan nimetlerin kıymetini ancak bunlar elinden çıktıktan sonra anlar. Fakat iş işten geçtiği için bunun bir yararı olmaz. Oruç tutmakla bir süre nimetlerden uzak kalan insanın gözünde bu nimetlerin değeri daha iyi anlaşılır.
Bu anlayış insana, onları daha iyi korumasını ve nimetleri kendisine veren Allah’a daha çok şükretmesini öğretir. Nimetlere şükür ise onların çoğalmasına vesile olur.
Allah Teala şöyle buyuruyor:
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖيدَنَّكُمْ
“Andolsun, şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım.”183
6. Oruç, İnsana Sabırlı Olmayı Öğretir
Oruç tutmakla belirli bir zaman kendini yememeye, içmemeye alıştıran insan, hayatta karşısına çıkabilecek güçlüklere kolaylıkla sabreder, acılara ve sıkıntılara dayanmasını, zorlukları yenmesini bilir.
B) Oruçludan Beklenen
Oruç, sadece yemeyi içmeyi bırakmak değil, aynı zamanda kötülüklerden de uzaklaşmaktır.
Midemiz, yiyecek ve içeceklerden uzak kaldığı gibi, dilimiz yalandan, ellerimiz haram işlerden, gözlerimiz harama bakmaktan, kulaklarımız yalan ve dedikodu dinlemekten, ayaklarımız kötü işler peşinde koşmaktan uzaklaşarak oruçtan nasibini almalıdır.
Oruçludan beklenen budur.
Oruç tutan bir Müslüman çeşitli yemeklerle donatılmış sofranın başında helal olan nimetlere elini sürmez, sabırla iftar vaktini bekler.
Allah’ın emri karşısındaki bu teslimiyet ulvi bir manzaradır. Orucun Müslümana kazandırdığı bu irade terbiyesi, insanı nefsani arzuların esaretinden kurtarıp adeta melekleştiren gerçek bir eğitimdir.
Şimdi insafla düşünelim:
Helal olan şeylere bile elini sürmeyen bu oruçlu, nasıl olur da harama el uzatabilir. Vücudunun ihtiyacı olan faydalı yiyecek ve içecekleri istediği zaman bırakabilen bir Mümin, nasıl olur da zararlı içkileri kullanmaktan vazgeçmez.
Oruç bize, belirli bir süre helal olan şeylerden uzaklaşmakla haramlardan sakınmayı öğretir.
C) Orucun Mükâfatı
Lütfu ve ihsanı sonsuz olan yüce Allah, kullarının ibadetlerine, yaptıkları iyiliklere bire ondan yedi yüz katına kadar mükâfat vereceğini bildirdiği hâlde, bir kudsi hadiste, “Oruç benim içindir, onun mükâfatını ben veririm.”184 buyurarak oruca ayrı bir önem vermiş, dolayısıyla mükâfatının çok daha fazla olacağına işaret etmiştir.
Oruç büyük bir sabır ve fedakârlık sonucu yerine getirilen bir ibadet olduğu için, karşılığı da ona göre kat kat fazlasıyla verilecektir. Hatta oruçlular kendileri için özel olarak ayrılan, “Reyyan” kapısından cennete girecekleri Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir.185
Oruçlu, Allah’ına kavuşup mutluluğun zirvesine çıktığı gün en büyük sevinci tadacaktır.
D) Oruç Kimlere Farzdır?
Bir kimseye orucun farz olması için kendisinde üç şartın bulunması gerekir. Bunlar:
1. Müslüman olmak, 2. Akıllı olmak, 3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartlar kendisinde bulunduğu hâlde, oruç tutamayacak derecede hasta olanlar ile yolcu olanlar, oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileşince, yolcular da memleketlerine dönünce tutamadıkları günlerin orucunu kaza ederler.
Ergenlik çağına gelmeyen çocuklara oruç tutmak farz değildir. Ancak bünyelerine zarar vermeyecek şekilde çocukları da yavaş yavaş oruç tutmaya alıştırmak uygun olur.
Lohusa olan kadınlarla âdet gören kadınlar bu hâllerinin devam ettiği günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Bu sebeple Ramazan ayında tutamadıkları oruçları Ramazan’dan sonra uygun bir zamanda kaza ederler, yani gününe gün tutarlar. Kılamadıkları namazları ise kaza etmezler.
E) Ramazan Orucu Kaç Gündür?
Ramazan ayı bazı yıllarda 29, bazı yıllarda da 30 gün olmaktadır. Ramazan ayı 29 gün olduğu zaman oruç yine tamdır. Çünkü farz olan, Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmektir.
Bu sebeple, Ramazan ayının 29 gün olduğu yıllarda tutulan orucun eksik olması söz konusu değildir.
Nitekim Peygamber Efendimiz dokuz Ramazan orucu tutmuştur. Bunlardan dördü 29 gün, beşi de 30 gün olmuştur.
Ramazan ayı girmeden önce, onu karşılamak maksadıyla bir veya iki gün oruç tutmak doğru değildir. Böyle bir oruç, farz olan Ramazan orucuna ilave görüntüsü taşıdığından mekruh görülmüştür.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
لاَ يَتَقَدَّمَنَّ أَحَدُكُمْ رَمَضَانَ بِصَوْمِ يَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ، إِلاَّ أَنْ يَكُونَ رَجُلٌ كَانَ يَصُومُ صَوْمًا فَلْيَصُمْ ذَلِكَ الصََّوْمَ
“Sizden biriniz Ramazan’ı, bir gün veya iki gün oruçla karşılamasın! Ancak mutadı olan bir orucu tutuyorsa onu tutsun.”186
Ayın ve haftanın belirli günlerini oruç tutmayı alışkanlık hâline getiren kimsenin oruç tuttuğu günler Ramazan öncesindeki iki güne rastlarsa bu oruçları tutmak mekruh olmadığı gibi, Ramazan’dan önce iki günden fazla oruç tutmak da mekruh değildir.
F) Ramazan Ayının Başlangıcının ve Sonunun Tesbit Edilmesi
Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Bu sebeple Ramazan ayının başlangıcı ile bayram gününün doğru olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Ramazan ayı ile bayramları, hilali gözleyerek tespit etmek esas olmakla birlikte bunlar, astronomi ilminden yararlanılarak hesapla da tespit edilebilir. Maksat, Ramazan ve bayramların doğru olarak belirlenmesidir.
Nitekim namaz vakitleri de Kitap ve Sünnette güneşin hareketi ile (daha doğrusu dünyanın güneş etrafında dönmesi ile) meydana gelen ışık ve gölge durumlarına bağlanmışken bugün, bunlar dikkate alınarak namaz vakitleri hesapla belirlenerek takvimlerde gösterilmektedir.
Günümüzde yapılan bütün gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu kanıtlamaktadır.
1978 yılında 19 İslam ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla İstanbul’da toplanan “Rü’yet-i Hilal” konferansında, Kameri ay başlarının tespitinde, hilalin rü’yeti (ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun hilalin görülmesi) esas olmakla beraber, astronomların hesapla tespit ettikleri ay başlarına dinen itibar edileceği kararına varılmıştır.
Konu hakkında yeterli bilgi edinmek isteyenlerin yararlanması için, sözü edilen konferansa Diyanet İşleri Başkanlığı’nca sunulan ilmî tebliğin bazı bölümlerini özetleyerek buraya alıyoruz:
“İslami hükümlere göre namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneşin hareketlerinin (daha doğrusu, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile Güneş etrafındaki yıllık hareketlerinin), oruç, hac, zekât, fıtır sadakası, kurban, bayram gibi ibadetlerin zamanlarının tespitinde ise Ay’ın aylık ve yıllık hareketlerinin esas alınması gerekmektedir. Söz konusu ibadetlerin zamanlarının isabetle tayin edilebilmesi ise, Kameri ay başlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru olarak tespitine bağlıdır. Fıkhi eserlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İslam müctehid ve fakihlerinin büyük çoğunluğu, Resulullah (sas.) Efendimizin, “Ramazan hilalini görünce, oruca başlayın, Şevval hilalini görünce bayram yapın. Hava kapalı olur da, hilal görülemezse (Şaban ve Ramazan aylarını) 30 güne tamamlayın”187 hadis-i şerifi ile istidlal etmişler, Kameri ay başlarının tespitinin, bu aylara ait ilk hilallerinin görülmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, ayın
30 güne tamamlanması ile olacağını, bu konuda hesapla ve müneccimlerin sözleriyle amel etmenin dinen caiz olmayacağını savunmuşlardır.
Buna karşılık, sayıca az olmakla birlikte Kameri aybaşlarının (Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin) hesapla da tayininin mümkün, caiz ve hatta zaruri olduğunu ifade eden muhakkik fakihler de her asırda bulunmuştur.
Kameri ay başlarının tayininde, mutlaka Rü’yet’in esas olduğunu, hesapla amel etmenin caiz olmadığını savunan fakihlerin belli başlı delilleri şunlardır:
1. Hadis-i Şerifte, “Hilali görmedikçe oruca başlamayın. Hilali görmeden orucu bırakıp bayram yapmayın. Hava kapalı olur da, hilali göremezseniz, ayı 30 gün takdir edin.”188 buyrulmuş, hesaptan ve müneccimlerin verecekleri bilgiden söz edilmemiştir. Aksine hilalin görülmesi, görülemediği takdirde ayın 30 güne tamamlanması emredilmiştir. Hesapla amel edilmesi caiz olsaydı, Hz. Peygamber (sas.) 30’a tamamlamayı emretmez, “Hesap bilenlere başvurunuz” buyururdu.
2. Peygamberimiz (sas.) müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücum ile meşguliyeti yasaklamış, “Kim bir kâhine veya müneccime gider de (ondan gaibe ait haber sorarsa) Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”189 buyurmuştur.
3. İlm-i nücum hayal ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi, ne de zzan-ı galib zan ifade eder. Bu sebepledir ki kameri ay başlarının tayininde bu ilme itimat edilemez.
4. Dinî vazifelerin vakitlerini hesapla tayin etmek, hesap bilenlerin azlığı sebebiyle, dinî hükümlerin ifasını zorlaştırır. Din kolaylıktır. Bu sebeple ibadet zamanlarının tayini, âlimin de, cahilin de kolaylıkla tatbik edebileceği basit esaslara bağlanmıştır.
Kameri ay başlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin Rü’yetten başka astronomik hesaplarla da tayin edilebileceği görüşünü benimseyen âlimler, hesabı kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara şöyle cevap veriyorlar:
1. “Ramazan hilalini görünce oruca başlayın. Şevval hilalini görünce orucu bırakın. Hava kapalı olursa, ayı 30 güne tamamlayın” anlamındaki hadis-i şerifler, kameri aylara ait hilallerin hesapla tayin edilmesini yasaklamamakta, Müslümanların oruç, hac, kurban, fıtır sadakası, bayram gibi ibadetlerini ifa için, Ay’ın hareketlerine ait ince hesapları öğrenmekle mükellef kılınmadıklarını, bu iş için avamın da, havasın da bilip tatbik edebileceği Rü’yet yolunun kullanılabileceğini göstermektedir.
2. Hadis-i şerifte yasaklanan ilm-i nücum, günümüzün müsbet ve modern astronomi ilmi değildir. Bugünün müsbet ilmi olan astronomiyi, İslam’ın yasaklamış olması muhaldir. Burada işaret edilen ve yasaklanan şey, yıldızların hareketlerinden geleceğe ait haber ve hükümler çıkarmağa ve birtakım hurafi bilgiler elde etmeğe çalışılmasıdır. Nitekim âlimler, bu ve benzeri hadis-i şeriflerde geçen “Müneccim” terimini, “yıldızların doğup batmasından geleceğe ait haber veren kimse, “Kâhin” terimini ise “Bir şeyi vukuundan önce haber veren veya gayb hakkında hüküm veren kimse” diye tarif etmişlerdir.190
3. Mütekaddim fakihlerin zan ve tahminden ibaret sayarak, zann-ı galib bile ifade etmeyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nücum, günümüzün hesabı ve astronomisi değil, belki bu ilme ait ilk ve çok sınırlı bilgilerdir. Günümüzde astronomi ilminin elde ettiği sonuçlar ve hesaplar kesindir.
4. Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarına ait hilallerin hesapla tayin ve tespiti için bütün Müslümanların astronomi ve ince hesapları öğrenmeleri gerekmez. Nitekim herkes hilal aramakla da sorumlu tutulmamış, toplum içinden birkaç kişinin, hatta bir iki kişinin hilali arayıp görmesi ile diğerlerinden sorumluluk kalkmıştır. Özellikle günümüzde hesap, artık rü’yetten daha kolay, toplumlar için çok daha pratik hâle gelmiştir. Bu itibarla, hesapla hilalin tayini, Müslümanlar üzerine külfet ve meşakkat değil, bilakis kolaylıktır.
Bilindiği üzere Cenab-ı Hak, bütün kâinatı bir düzen içinde yaratmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,
“Güneşi ışıklı ve Ay’ı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay’a konak yerleri düzenleyen O’dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor”191 buyrulmaktadır.
Bir başka ayet-i celilede ise,
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
“Güneş ve Ay (belli ve sabit) bir hesaba göre hareket ederler.”192 buyrulmuştur.
Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ilkinde, insanların ay ve yılları hesaplayabilmeleri için kameri menziller tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca ilahi kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay’ın hareketlerinin öğrenilmesi, gök bilime önem verilmesi teşvik edilmiştir.
İkinci ayet-i celilede ise Güneş ve Ay’ın gelişigüzel değil, sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyrulmuştur.
Ayet-i kerimelerdeki bu açıklık karşısında, Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini salisesine kadar tespit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak, istiğna göstermek ve dinî günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak, yalnız Rü’yet üzerinde ısrar etmek, kanaatimizce Kur’an’ın ve Sünnet’in ruhuna aykırı davranmaktır.
Resulullah (sas.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Biz ümmi bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı. Bize gerekli olan, ayın bazen 29, bazen de 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir.”193 buyurmuştur.
Bu hadis-i şerifle yukarıda geçen “Ramazan hilalini görünce, oruca başlayın, Şevval hilalini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartları dolayısıyla hilal görülmediğinde ayı 30 güne tamamlayın” anlamındaki hadis-i şerif birlikte incelenecek olursa, Resulullah’ın (sas.) kameri ayların başlangıçlarını tayinde Rü’yet’i esas almasındaki sebebin, o günkü toplumda yazının ve Ay’ın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür.
O günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bu gün de ısrar göstermek ve İslam’ın her vesile ile teşvik ettiği müsbet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak, doğru olmasa gerektir.
Kameri ay başlarının tespitinde, fakihlerin “Hilali gördüğünüzde oruca başlayın...” ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden rü’yet’i esas almaları, o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların ay başlarını tespitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hz. Peygamber’in (sas.) —daha önce zikrettiğimiz— “Biz ümmi bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı...” mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Ay başlarının tayininde hilal gözleme yolunun seçilmiş olması, hesapla bunu yapmanın —o gün için— mümkün olmadığındandır. Özellikle günümüzde ise artık Ay’ın bütün hareketleri, en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte, gerek kavuşum (ictima), gerekse yeryüzünden hilal hâlinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir.
Esasen —daha önce de işaret edildiği üzere— tabii ve müsbet ilimlerin İslam dünyasında gelişmeğe başladığı Tabiun devrinden itibaren her asırda —sayıca az da olsalar— bir kısım muhakkik fakihler, Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin tespitlerinde hesapla amelin caiz olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Nitekim, Aynî’nin194 naklettiğine göre Tabiun’un büyüklerinden bazı kimseler, hesap yolu ile kamerin menzillerinin tespitine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc’in rivayetine göre, Mutarrıf b. Abdillah b. Şıhhîr ile İbn Kuteybe bunlardandır.195 Bu zatlar, yukarıda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki “hava kapalı olursa, takdir yoluna başvurun” cümlesini, cumhurun anladığı “sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin” şeklinde değil, “ayın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin” diye tefsir ve izah etmişlerdir.
Ahmed ibn Hanbel ise bu sözü “hava kapalı olduğu zaman, hilali bulutların altında varmış gibi kabul edin” şeklinde anlamıştır. O’nun ictihadına göre, Şaban’ın 29’uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilal görülmezse, ertesi günü Ramazan’ın 1.günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b. Ömer’in görüşü de budur.
Hadis-i şerifteki “onu takdir ediniz” tabirinin, “hesapla tayin ve takdir ediniz” şeklinde anlaşılması, özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu, güneşin bile ayda ancak birkaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de, uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi hâlde, bu bölgelerde Ramazan hilalini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, Şaban hilali için de aynı durum söz konusu olduğundan, önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır.
İbn Süreyc’in nakline göre, İmam Şâfi’î de ayın hilal durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatını benimseyen kimselerin, hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir.196
Hicri Yedinci asrın ictihad derecesine ulaşmış fakihlerinden Takıyyûddin b. Dakıkî’l-Îd ise şu görüşleri ileri sürmüştür:
“Ay’ın kavuşum zamanını hesapla tespitine göre Ramazan orucuna başlanamaz. Çünkü Ay’ın hilal hâlinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat, Ay’ın kavuşum (ictima) anını değil, hilal hâlini ay başına esas almıştır. Fakat bulut, toz, sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple
görülemeyen hilalin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse, şer’î sebep meydana geldiği için, yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan, hilalin bizzat görülmesi değil, Ay’ın hilal hâlinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da, olmasa da ilk hilal hâli ile dinen yeni ay başlamıştır. Bu durum, kesinlikle bilindiğinde, bu bilgi ile amel vacib olur.”197
Konu ile ilgili hadis-i şerifler gereğince, dinen Ramazan ayının başlaması, bu aya ait ilk hilalin, güneşin batmasından sonra yeryüzünden görülebilecek bir hâlde, ufukta mevcut olmasıdır.
8’inci hicri asırda yaşayan Şafii fakihlerinden es-Sübkî de hesap ile amel etmeği benimseyen ve bu konuda uğradığı tenkidlere rağmen görüşünü ısrarla savunan âlimlerden biridir. Bu konuda kaleme aldığı müstakil risalesinde198 Sübkî: “Ay’ın otuzuncu gecesinde Hilalin görüldüğüne şahadet edenlere karşı, astronomi ve hesap uzmanları, “hesaba göre bu gece hilalin görülmesi mümkün değildir” deseler, astronomi ve hesap uzmanlarının sözü ile amel edilip, şahitlerin şahadeti reddedilir. Çünkü riyazi hesap katidir. Şehadet ise zannidir.” demektedir.199
Hesapla amel etmeyi gerekli kılan sebeplerden biri de, yeryüzünde kutup bölgelerine yaklaşıldıkça, güneşin ardarda iki doğuşu veya batışı arasındaki sürenin 6 aya kadar uzamış olmasıdır. Bu bölgelerde bugün insanlar yaşamakta ve bunlar arasında Müslümanlar da bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki Müslümanların, guruptan sonra rü’yetle oruç tutmaları mümkün olmadığına ve “bu Müslümanlara oruç farz değildir” de denilemeyeceğine göre, Ramazan ayını ve hatta oruç saatlerini hesapla takdir etmek zarureti vardır.
Çünkü oruç, gerçekte hilalin rü’yeti sebebiyle değil, Allah’ın emri olduğu için farzdır. Hilalin görülmesi, oruç tutulması farz olan Ramazan ayının başladığına alamettir. Bir ibadetin vakti için alamet olarak tayin edilen şeyin bulunmaması ile bu ibadet ortadan kalkmaz. Bu alametin bulunmayışı sebebiyle, vakit de ortadan kalkmış olmaz. O hâlde bu vakit başka bir alametle tayin edilir. Nitekim akşam vaktinin girdiğini, güneşin batması ile ikindi vaktinin girdiğini bir şeyin gölgesinin bir veya iki katı uzaması ile yatsı vaktinin girdiğini, şafağın kaybolması ile anladığımız gibi, saatle de tayin ve tespit edebiliriz. Havanın kapalı olması dolayısıyla, gölge, fecr, şafak veya gurubun görülememiş olması, nasıl bu namazlara ait vakitleri ortadan kaldırmazsa, hilalin görülmemiş olması sebebiyle de Ramazan’ın başlamaması gerekmez. Hilal görülmediğinde hesap rü’yetin yerini tutar.
Aslında rü’yeti savunan âlimleri, kendi asırlarının sınırları içinde haklı görmek mümkündür. Çünkü onların güvenemedikleri hesap, günümüzün bilgisayarlarla yapılan hesabı ve yine onların bel bağlayamadıkları ilm-i nücum ayın hareketlerini, salisesine kadar bilebilen, günümüzün astronomisi değildir. Anlaşılması güç olan, hesaba karşı çıkan bu eski âlimlerin tutumu değil, günümüzde hesaptan istiğna gösterip dinî günlerin tayin ve tespitinde, rü’yetten başka metot kabul etmeyen kişilerin tutumudur.
Bilindiği üzere hilal, ayın ilk ve son günlerinde, yeryüzünden ince bir kavs hâlindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (ictima) zamanında Ay, dünyanın hiçbir yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Ay’a hilal denilemeyecektir. Gerek ayet-i celilede, gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilalden ve rü’yetten söz edildiğine göre, ayın kavuşum (ictima) hâlinin, aybaşlarına mebde’ olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ay’ın kavuşum hâlinin, aybaşlarına mebde’ kabul edilmesi, kanaatimizce ayet-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir.
Kameri aybaşlarının hesapla tespitinde, hilalin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması hâlinde, gözlem yaparak hilal arayanların elde edecekleri sonuçlarla, hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunluk da meydana gelecektir. Böylece, hesabı kabul etmeyenlerle, hesap taraftarları arasındaki ayrılık da, uygulama açısından son bulmuş olacaktır.
Hesapların kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması hâlinde ise dinî günlerin tayin ve ilanı, genellikle bir gün önce olacak, rü’yet üzerinde ısrar edenlerin “hilal görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi” şeklindeki iddiaları, toplumları huzursuz etmeğe devam edecektir.
O hâlde, şer’an ayın başlaması, Kamerin hilal hâlinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır.
Burada dikkate alınması gereken husus, dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilali görüldüğünde, yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Sözgelimi, 1398 H./1978 M. Yılı Şevval hilali ilk defa 3 Eylül günü (pazarı pazartesiye bağlayan gece) Avustralya’nın güneydoğu deniz bölgesinde, Greenwich saati ile 07.17’de görülmüştür. Bu anda, söz konusu bölgede Güneş batmış durumda iken, mesela daha batıda bulunan Mekke’de gündüz mahalli saat henüz 10.17’yi göstermektedir. Bu duruma göre, 3 Eylül Pazar günü hilalin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilan edilmesi mümkün iken, böyle olmayan yer ve ülkelerde (Mesela, Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas gibi hemen bütün İslam ülkelerinde) bayram ilanı mümkün değildir. O hâlde meselenin çözümünde uygulanacak hâl tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır:
Kavuşum anını takip eden guruptan (güneşin batışı) sonra, hilalin görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden, (yani hilal sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki Müslümanlar, bu sübuta uyacak, o geceyi takip eden günü, yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilan edeceklerdir.
Ancak, nadir hâllerde de olsa, bu ölçünün İslam dünyasını böldüğü durumlar olacaktır. İmsake yetişebilen ve daha çok batıda olan ülkeler, Ramazana ve bayrama girerken, doğuda olup imsake yetişememiş olanlar bir gün gecikmiş olacaklardır.
Günümüzde artık Ay’ın bütün hareket ve menzilleri en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilebildiği ve dinî ölçülere uygun olarak, hilalin ilk görüleceği yer ve zamanın kesinlikle bilinebildiği cihetle, kameri ay başlarının tespit ve ilanında astronomiye itibar edilmelidir. Ancak, dinî bir geleneğin yaşatılması düşüncesinden hareketle de ayrıca yetkili ve sorumlu merciler tarafından, hilalin usûlüne göre gözlenmesi de mümkündür. Hesaplar, hilalin yeryüzünden görülebilme ölçüsüne dayandırıldığı takdirde, —ihtilaf-ı metalı’a itibar etmemek şartı ile— hesap ile bu gözlem arasında bir mübayenet de olmayacaktır.
Kameri ayların başlamasına esas alınacak sınır, kavuşum (ictima) zamanı değil, Ay’ın hilal hâlinde yeryüzünden ilk defa görülebileceği zaman olmalıdır. Çünkü bu konudaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde Rü’yet ve Hilal lafızları kullanılmıştır. Bilindiği üzere ictima hâlinde, Ay’ın yeryüzünün hiçbir yerinden rü’yeti mümkün değildir. Hilal ise Ay’ın yeryüzünden ince bir kavs hâlindeki görüntüsü demektir.
Kameri ay başlarının tespiti için, hilalin yeryüzünün herhangi bir bölgesinden görülmesi (veya bu durumun hesapla bilinmesi) yeterli görülmeli, bu bölgenin İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmamalıdır. Çünkü artık asrımızda dünyanın her noktasında çok sayıda Müslümanlar vardır. İslam ülkeleri sınırları dışındaki rü’yete itibar edilmediği takdirde, bu bölgelerde yaşayan Müslümanlarla İslam ülkeleri arasında Ramazan ve Bayram birliği sağlanamayacaktır.
İctima anını takip eden guruptan (güneşten batışı) sonra hilalin ilk defa görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden diğer bütün ülkelerde bu rü’yete uyularak, o geceyi takip eden gün, yeni kameri ayın ilk günü sayılmalıdır.”
(Başkanlığın tebliği burada bitti.)
G) Oruç Çeşitleri
Beş çeşit oruç vardır:
1. Farz Olan Oruçlar: Ramazan ayında oruç tutmak, Ramazan’da tutulamayan orucu başka günlerde kaza etmek ve keffaret oruçları farzdır.
2. Vacip Olan Oruçlar: Adak oruçları ile bozulan nafile oruçları kaza etmek vacibdir.
3. Sünnet Olan Oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu gününü onuncu günü ile veya onuncu gününü on birinci günü ile beraber oruç tutmak sünnettir.
4. Müstehab Olan Oruçlar: Kameri ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri ile haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri ve Ramazan’dan sonra Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehabdır.
5. Mekruh Olan Oruçlar:
Mekruh olan oruçlar iki kısımdır:
a) Tenzihen mekruh olan oruçlar: Muharrem ayının sadece onuncu günü ile yalnız Cuma ve yalnız Cumartesi günlerinde oruç tutmak, akşamdan iftar etmeyerek bir günün orucunu ertesi güne birleştirmek mekruh olduğu gibi, kişiyi zayıf düşürmesi ve orucu âdet hâline getireceği için senenin tamamını oruç tutmak da mekruhtur.
b) Tahrimen mekruh olan oruçlar: Ramazan bayramının birinci günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur.
Bu günler, Allah’ın kullarına birer ziyafet günleridir. Oruç tutarak Allah’ın ziyafetinden kaçmak doğru değildir.
H) Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir. Bu sebeple, niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.
Niyet zamanı itibariyle oruçlar ikiye ayrılır:
1. Güneşin batışından itibaren gündüz kuşluk vaktine kadar niyet edilebilen oruçlar,
Ramazan ayında tutulan, belirli günlerde tutulması adanan oruçlar ile nafile olarak tutulan oruçlardır.
Bu oruçlara geceleyin imsak vaktinden önce niyet edilebileceği gibi, gündüz kuşluk vaktine kadar da niyet edilebilir, imsakten önce niyet etmek daha faziletlidir.
Gündüz oruca niyetin caiz olması, imsak vaktinden sonra bir şey yemeyip içmemeye ve orucu bozan bir iş yapmamaya bağlıdır. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyet caiz olmaz.
2. İmsak vaktinden önce geceleyin niyet edilmesi gereken oruçlar:
Bunlar, Ramazan’da tutulamayıp başka zamanda kaza edilen Ramazan orucu ile her çeşit keffaret oruçları, başlanıp da bozulan nafile oruçların kazası ve mutlak olarak adanan (zamanı belirlenmeyen) oruçlardır.
Bu oruçlar için belirlenen bir vakit olmadığından bunlar için imsakten önce geceleyin niyet etmek lazımdır. Bu oruçlara tan yeri ağardıktan yani imsak vakti geçtikten sonra niyet edilmez.
Ramazan orucuna akşamdan itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Şöyle ki,
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
Oruç tutmak maksadıyla sahura kalkmak niyet sayılır. Sahura kalkmayan ve daha önce oruca niyet etmeyen bir kimse de kuşluk vaktine kadar niyet edebilir. Böyle geç niyet etmiş olanların oruçlarında bir eksiklik yoktur. Kuşluk vaktinden sonra oruca niyet edilmez.
Niyet, esasen kalp ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalp ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalp ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dil ile:
“Niyet Ettim Ramazan-ı Şerif’in yarınki orucuna” diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lazımdır.
I) Sahur ve İftarın Fazileti
Sahurda kalkıp yemek müstehabdır. Peygamberimiz, “Sahurda yemek yiyiniz, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır”200 buyurmuştur. Sahur yemeği, oruca dayanma gücü verir. Duaların kabul edildiği vakitlerden biri de sahur zamanıdır. Oruçlu sahura kalktığı zaman, dilekleri için dua etmeli ve Allah’tan günahlarının bağışlanmasını istemelidir.
Oruç ibadetini tamamlayıp iftar vaktine yetişen kimse, bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyar. Tuttuğu orucun mükâfatını almak üzere, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna vardığı zaman en büyük sevinci tadacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar ettiği vakit, diğeri de Allah’a kavuştuğu zamandır.”201
İftar vakti yapılan dualar kabul edilir. Peygamberimiz (sas.), bu konuda şöyle buyurmuştur: “Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir:
1. Oruçlunun iftar vaktindeki duası,
2. Adaletli hükümdarın duası,
3. Mazlumun duası.”202
Ramazan Orucunu Başka Zamanda Tutmayı Mubah Kılan Özürler
Özürsüz olarak Ramazan ayında oruç tutmamak hem günahtır, hem de cezası vardır. Ancak bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu tutmayabilir veya başlamış olduğu orucu bozabilir. Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
1. Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir. Ancak bu, hastaya bakmak zorunda olan kimsenin oruç tutması hâlinde zaafa uğrayıp hastaya gerekli bakımı yapamaması sebebiyle hastanın hayatının tehlikeye düşmesi söz konusu olacağı durumlardadır. Böyle bir tehlike yoksa hastaya bakan kişinin gücü yetiyorsa orucunu tutması gerekir, başka zamana ertelemesi doğru olmaz.
2. Yolculuk: Ramazan ayında yaklaşık 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. Yolculuk hâli bitince tutmadığı günleri kaza eder. Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3. Tehdit edilmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucu sonra tutar.
4. Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik ve emziklilik hâli sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5. Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddi bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6. Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir. Bunlar sonradan da orucu kaza edemeyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir.
İ) Fidye
Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin tutarı aynen fitre kadardır. Bu fidyeler Ramazan’ın başlangıcında verilebileceği gibi, Ramazan’ın içinde veya sonunda da verilebilir.
İsterse fidyenin hepsini bir fakire topluca verir, ayrı ayrı fakirlere de verebilir. Bu durumda olan kimseler, fidye vermeye gücü yetmiyorsa Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar eğer ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyelerin hükmü kalmaz, bunlar nafile bağış sayılır.
J) Kaza ve Keffaret
Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
Keffaret: Bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya altmış gün peş peşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza edilmesi gerekir. Keffaret sadece Ramazan ayında tutulan orucun mazeretsiz, bile bile bozulmasının cezasıdır. Diğer oruçların bozulması hâlinde yalnız kaza, yani gününe gün oruç tutmak yeterli olur.
Ramazan orucu öbür aylarda kaza edilirken bilerek bozulsa yine kaza lazım gelir, keffaret icap etmez.
Keffaret orucu, ara verilmeden peş peşe tutulacağı için Ramazan ayına ve oruç tutulması haram olan günlere rastlamaması lazımdır.
Keffaret orucuna kameri aylardan birinin ilk gününde başlanırsa iki ay ara vermeden oruç tutulur. Bu aylardan ikisi de yirmi dokuzar gün olsa bile iki tam ay oruç tutulduğu için keffaret tamamlanmış olur.
Ayın ilk günü değil de diğer günlerde başlanırsa hiç ara vermeden 60 gün oruç tutularak keffaret tamamlanır. Herhangi bir sebeple keffaret orucuna ara verilir veya eksik tutulursa, yeniden başlayıp altmış günü kesintisiz tamamlamak lazımdır. Kadınlar keffaret orucu tutarken araya giren ayhali günlerini tutmazlar, ayhali yani âdet hâlleri bitince ara vermeden temiz günlerinde oruca devam ederek 60 günü tamamlarlar. Kadın, âdet hâli bittiği hâlde temiz olan günlerinde oruç tutmayarak keffaret orucuna ara verirse, keffarete yeniden başlaması gerekir.
Aynı Ramazan’da veya değişik Ramazan aylarında birkaç defa keffareti gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret icap eder.
Yaşlı veya hasta olup keffaret orucu tutmaya gücü yetmeyen kimse, keffaret olarak altmış fakiri sabah ve akşam yedirip doyurur veya yemek parasını fakirin eline verir. Her günlük yiyecek bir fitre miktarıdır. Fitre miktarı bu parayı ayrı ayrı altmış fakire verebileceği gibi, her gün bir fitre miktarı olmak üzere altmış günde bir fakire de verebilir.
Altmış günlük yiyeceği veya fitre miktarı olan değerini bir günde bir fakire verirse sadece bir günlük yerine geçer.
K) Orucu Bozan Şeyler
Ramazan orucunu bozan bazı şeyler hem kaza hem de keffareti, bazı şeyler ise sadece kazayı gerektirir.
a) Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Şeyler
1. Mazeretsiz, oruçlu olduğunu bilerek bir şeyi yemek ve içmek.
2. Dışarıdan buğday, arpa, pirinç veya bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.
3. Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
Karı kocadan biri ötekine zorla cinsel ilişkide bulunduğu takdirde, zorla ilişkide bulunana kaza ve keffaret, kendisine zorla ilişkide bulunulan kişiye ise kaza lazım gelir.
4. Sigara içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanını içeri çekmek.
5. Enfiye çekmek.
6. Buğday ve arpa tanesi yutmak.
7. Az miktarda tuz yemek.
8. Kan aldırdıktan veya sadece karısını öptükten sonra orucu bozulduğu kanaatiyle bile bile orucunu bozmak.
Ramazan ayında mazereti olmadığı hâlde oruç tutmayan Müslüman büyük günah işlemiş olur. Allaha tövbe etmesi ve tutmadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
b) Keffareti Düşüren Şeyler
Keffareti gerektiren bir şeyi yaparak orucunu bozan kimse, aynı gün oruç tutamayacak derecede hastalanır veya kadın ayhali yahut da lohusa olursa keffaret düşer, yani keffaret orucu tutması gerekmez. Ancak hastalığın kendi isteği dışında olması şarttır. Kendisi kasten hastalığa sebep olursa keffaret düşmediği gibi sefer mesafesinde bir yolculuğa çıkması ile de düşmez.
c) Orucu Bozup, Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler
1. Un, hamur, bir defada çok miktarda tuz ve zeytin çekirdeği gibi yenilmesi ya da yutulması mutat olmayan şeyleri yemek veya yutmak.
2. Taş, toprak, demir, altın ve gümüş gibi şeyleri yutmak.
3. İçi olmayan ceviz ve badem yutmak.
4. Boğazına kaçan kar veya yağmuru kendi isteği olmayarak yutmak.
5. Başkasının zorlaması ile orucu bozmak.
6. Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan yemek kırıntısını yutmak.
7. Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarak boğazına su kaçması.
8. Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmek.
9. Kendi isteği ile ağız dolusu kusmak.
10. Kendi isteği ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi isteği ile olmazsa oruç bozulmaz (İçeri çekilen duman sigara dumanı olursa keffaret gerekir.).
11. Güneş batmadığı hâlde, battı zannederek iftar etmek.
12. İmsak vakti geçtiği hâlde daha vakit vardır zannederek yemek ve içmek.
13. Cinsel ilişki dışında kadına dokunmak veya öpmek sonucu boşalmak.
14. Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak.
15. Misafir iken oruca başlayıp ikamete niyet ettikten sonra yemek.
16. Mukim iken oruca başlayıp sefer mesafesi yolculuğa niyet ederek bulunduğu yerin sınırlarını geçtikten sonra orucu bozmak.
Bunlardan biri ile orucu bozulan kimsenin akşama kadar yememesi, içmemesi ve cinsel ilişkide bulunmaması vacibdir.
Gündüz iyileşen hasta, yolculuğu sona eren misafir, ayhali veya lohusalıktan temizlenen kadın, ergenlik çağına gelen çocuk ve Müslüman olan gayr-i müslim, Ramazan ayına saygı için günün kalan kısmında oruçlu imiş gibi akşama kadar orucu bozacak şeylerden sakınmaları uygun olur.
Oruca niyetlenen kadın, gündüz ayhali veya lohusa olursa, orucunu bozması lazımdır.
Kadın, henüz ayhali olmadan âdet günümdür diyerek orucunu bozmamalıdır.
Hasta ve yolcu olup oruç tutmayan kimseler açıktan olmamak şartıyla yiyip içebilirler.
L) Orucu Bozmayan Şeyler
1. Oruçlu olduğunu unutarak yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir.”203
Unutarak yiyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup, oruca dayanabilen bir kişi ise oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntunun yine kendiliğinden içeriye gitmesi.
6. Uyurken ihtilam olmak.
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Eşini öpmek.
9. Geceleyin cünüp olan kimsenin sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanması.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan ve nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükürüğü yutmak.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı mesela, dişine koyduğu ilacın tadını boğazda hissetmek.
15. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
M) Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene ve Tedavi Yöntemleri204
1. Astım hastalarının kullandığı sprey
Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükürük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Hâlbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması hâlinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis205 ve İslam bilginlerinin İcmaı vardır. Ayrıca, misvaktan bazı kırıntıların ve kimyevi maddelerin mideye ulaşması kaçınılmaz olduğu hâlde, Hz. Peygamber’in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır.206 Diğer taraftan, “kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz” kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan bu şeyle oruç bozulmaz.
Bu itibarla astımlı hastaların, sağlığı oruç tutmalarına uygun olup başka bir hastalıkları da yoksa rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz.
2. Göz damlası
Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.
3. Burun damlası
Tedavi amacıyla burna damlatılan ilacın bir damlası, yaklaşık 0,06 cm3’tür. Bunun bir kısmı da burun çeperleri tarafından emilmekte, çok az bir kısmı mideye ulaşmaktadır. Bu da, mazmazada olduğu gibi ma’fuv kapsamında değerlendirilebilir.
4. Dil altı
Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz.
5. Endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek
Midedeki hastalığı tespit amacıyla mideyi görüntülemek veya mideden parça almak için yaptırılan endoskopide, ağız yoluyla mideye tıbbi bir cihaz sarkıtılmakta ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonlardaki hastalığı teşhis etmek amacıyla, bağırsak içini görüntülemek veya parça almak için yapılan kolonoskopide, makattan bağırsaklara cihaz gönderilmekte ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonoskopide, hemen daima, endoskopide de genellikle, incelenecek alanın temizliğini sağlamak amacıyla cihaz içinden su verilmektedir.
Endoskopi veya kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek, yeme, içme anlamına gelmemekle birlikte, çoğunlukla cihaz içinden su verildiği için oruç bozulur. Ancak söz konusu işlemlerde cihazların kullanımı sırasında sindirim sistemine su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan bir madde girmemesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozmaz.
6. İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması
İdrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılan ilaçlar orucu bozmaz.
7. Anestezi
Acı ileten sinir yolları üzerinde iletimin değişik seviyelerde engellenmesi anestezi oluşturmaktadır. Lokal, bölgesel ve genel anestezi olmak üzere, üç türlü anestezi vardır. Küçük ameliyatlarda ameliyat bölgesinin yakın çevresine iletimi engelleyen ilaçların verilmesi ile oluşan anesteziye lokal anestezi denir. Vücudun daha geniş bölgeleri, örneğin belden aşağısı veya bir yarısı iletimin omurilik düzeyinde engellenmesi için omuriliğe veya omuriliğe varmadan geniş bir sinir grubunun oluşturduğu bağlantı yerleri üzerine ilaç verilerek oluşturulan anesteziye bölgesel anestezi denir. Hastanın uyutulup ağrının duyulması beyin düzeyinde engellenirse bu tür anesteziye genel anestezi denir.
Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.
8. Kulak damlası ve kulağın yıkattırılması
Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya ilaç boğaza ulaşmaz. Bu nedenle kulağa damlatılan ilaç veya kulağın yıkattırılması orucu bozmaz.
Kulak zarında delik bulunsa bile, kulağa damlatılan ilaç, kulak içerisinde emileceği için, ilaç ya hiç mideye ulaşmayacak ya da çok azı ulaşacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu miktar oruçta affedilmiştir. Ancak kulak zarının delik olması durumunda, kulak yıkattırılırken suyun mideye ulaşması mümkündür. Bu itibarla, orucu bozacak kadar suyun mideye ulaşması hâlinde oruç bozulur.
9. Fitil kullanmak, lavman yaptırmak
Ağrı kesici, ateş düşürücü olarak veya diğer bazı amaçlarla makattan, mantar ve bazı kadın hastalıklarının tedavisinde ferçten fitil kullanılmaktadır. Lavman, tıbbi operasyon öncesi veya kabızlıkta kalın bağırsakta bulunan dışkının, anüsten içeriye, sıvı verilerek dışarı çıkarılmasıdır.
Sindirim sistemi, ağızla başlayıp anüsle sona eren, sindirim borusu ile sindirim bezlerinden oluşur. Sindirim borusu ise ağızla başlar. Ağzın gerisinde yutak bulunur. Sonra yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs gelir. Sindirim ince bağırsaklarda tamamlanmaktadır. Kalın bağırsaklarda ise sadece su, glikoz ve bazı tuzlar emilmektedir. Kadının ferci ile sindirim sistemleri arasında ise bir bağlantı bulunmamaktadır.
Bu itibarla kadınların fercinden kullanılan fitiller, orucu bozmaz. Makattan kullanılan fitiller ise her ne kadar sindirim sistemine dâhil olmakta ise de, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı, fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı ve makattan fitil almak yemek ve içmek anlamına gelmediği için, orucu bozmaz.
Lavman yaptırmak konusunda ise iki durum söz konusudur, kalın bağırsaklarda su, glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içeren sıvının bağırsaklara verilmesi veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde verilen suyun bağırsakta kalması durumunda oruç bozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi durumunda, verilen su ile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkının dışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen su da, çok az olduğu için oruç bozulmaz.
10. İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek
İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir.
11. Diyaliz
Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.
Periton diyalizi, karın boşluğuna verilen özel bir solüsyon aracılığı ile hastanın kendi karın zarı kullanılarak kanın zararlı maddelerden arındırılması ve sıvı dengesinin sağlanması işlemidir. Hemodiyaliz ise kanın vücut dışında bir makine yardımı ile temizlenip vücuda geri verilmesi işlemidir. Kan bir iğne aracılığı ile hastanın kolundan alınır. Hemodiyaliz makinesi, diyalizör denen bir filtreden kanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazla suyu filtre eder. Filtre edilen temiz kan ikinci bir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Bu işlem yapılırken bazen, gıda içerikli sıvı verilmesi gerekmektedir.
Buna göre hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur.
12. Anjiyo yaptırmak
Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedaviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografi vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Damar içine damarların görünür hâle gelmesini sağlayan ve kontrast madde olarak tanımlanan ilaç verilerek, anjiyogram adı verilen filmler elde edilir. Anjiyografi sayesinde organları besleyen damarlar görüntülenerek damar hastalıkları veya bu damarlardan beslenen organlara ait tanı koydurucu bilgiler edinilir. Tedaviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.
Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz.
13. Biyopsi yaptırmak
Tahlil amacıyla vücudun herhangi bir organından parça alınması (biyopsi), orucu bozmaz.
14. Kan vermek
Kan vermenin orucu bozup bozmayacağı konusunda, Hz. Peygamber’den rivayet edilen “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.”207 hadisinden hareketle bazı İslam bilginleri kan vermekle orucun bozulacağını söylemişlerdir. Din bilginlerinin çoğunluğu ise Hz. Peygamber’in oruçlu iken hacamat olduğuna dair rivayeti208 esas alarak kan vermenin orucu bozmayacağını söylemişlerdir.
Bu iki hadis ve diğer rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” hadisinin “hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” şeklinde anlaşılmalıdır. Zira hacamat yapan kişi emerek kanı aldığı için boğazına kan kaçma ihtimali, hacamat yaptıranın ise zayıf düşeceğinden yeme içme zorunda kalma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim Enes b. Malik de, hacamat yaptırmanın oruçluyu zayıf düşüreceğinden dolayı hoş karşılanmadığını söylemiştir.209
Bu itibarla, oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz.
15. Merhem ve ilaçlı bant
Deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu yeme içme anlamına da gelmemektedir. Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz.
N) Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
1. Bir şey tatmak.
Mesela, kadının eşi yemeğin tuzunun az veya çok olmasından dolayı kendisini rahatsız ederse, kadın bir şey yutmadan diliyle yemeğin tuzuna bakabilir.
Yemek pişiren ücretli de böyledir.
2. Gereksiz olarak bir şey çiğnemek. Çocuğu için bir şey çiğnemesi gereken kadın, bu işi yapacak başka bir yol bulamazsa küçük çocuğunu korumak maksadıyla çiğneyebilir.
3. Kendine güveni olmayan kimsenin hanımını öpmesi ve kucaklaması.
4. Tükürüğünü ağzında biriktirip yutmak.
5. Kan aldırmak veya ağır bir işte çalışmak gibi kendisini zayıf düşüreceğine kanaat getirdiği bir iş yapmak (Zayıf düşürmeyeceğine kanaat getirirse mekruh olmaz.).
O) Oruçluya Mekruh Olmayan Şeyler
1. Gül ve misk gibi şeyleri koklamak.
2. Gözüne sürme çekmek.
3. Kendisinden emin olmak kaydıyla hanımını öpmek.
4. Misvak kullanmak, dişlerini fırçalamak.
5. Ağzına su alıp çalkalamak.
6. Burnuna su çekmek.
7. Serinlemek için yıkanmak.
Ö) Oruçluya Müstehab Olan Şeyler
1. Sahura kalkıp yemek.
2. Sahur yemeğini biraz geç yemek. Yemeği şüpheli bir vakte kadar geciktirmek ise mekruhtur.
3. Güneş battığı iyice anlaşıldıktan sonra iftarda acele etmek. İftarı namazdan önce yapmak da müstehabdır. İftarda şu duayı okumak sünnettir:
اَلَّـلهُــمَّ لَكَ صُمْتُ وَبِكَ اٰمَـنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَ عَلَي رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ وَصَوْمَ الْـغَـِد مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ نَوَيْتُ فَاغْفِرْلِي مَا قَدَّمْتُ وَ مَا أَخَّرْتُ
“Allâhümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü ve savme’l-ğadi min şehri Ramazâne neveytü, feğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü.”
Anlamı: “Allahım! Senin rızan için oruç tuttum, sana inandım ve sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım ve Ramazan ayının yarınki orucuna da niyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!”
P) Oruçla İlgili Çeşitli Hükümler
Unutarak yiyip içen veya oruçlu iken kusan bir kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içse, kaza lazım gelir. Fakat kusmakla orucunun bozulmadığını bildiği hâlde yer ve içerse kendisine hem kaza hem de keffaret gerekir.
Gündüz ihtilam olanın durumu da böyledir. Ramazan’da gündüzleyin uyurken cünüp olan kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içse, bundan dolayı orucun kaza edilmesi lazımdır. İhtilam olmanın orucu bozmadığını bildiği hâlde kasten yerse, kendisine kaza ve keffaret gerekir.
Bir kadın Ramazan’da (henüz ayhali olmadan) ayhali günümdür diyerek orucunu bozsa ve o gün ayhali olmasa, eğer o günün orucuna niyet etmemiş ise kendisine kaza lazım gelir, eğer niyet edip oruca başladıktan sonra bozmuşsa kaza ve keffaret gerekir.
Dişler arasından çıkıp tükürüğe karışan kan, tükürükten fazla veya tükürüğe eşit olup yutulursa orucu bozar. Tükürükten az ise bozmaz.
Dişlerini fırçalayan kimse, orucunun bozulduğunu zannederek bile bile yiyip içse kendisine keffaret gerekir.
Abdest esnasında ağzına su alırken elinde olmayarak boğazına su kaçsa, eğer oruçlu olduğu hatırında ise orucu bozulur ve kazası gerekir. Eğer o esnada oruçlu olduğu hatırında değilse orucu bozulmaz.
Mukim olan (misafir olmayan) bir kimse, geceleyin niyet edip oruca başladıktan sonra gündüz sefer mesafesi yolculuğa çıksa bile o günün orucunu tutması gerekir. Yola çıktıktan sonra orucunu bozduğu takdirde kaza lazım gelir. Yola çıkıp oturduğu yerleşim yerinin sınırlarını geçmeden orucunu bozarsa, kendisine keffaret gerekir.
Misafir olan bir kimse, niyet edip oruca başladıktan sonra gündüz daha yolculuğu bitmeden veya yolculuğu sona erip memleketine döndükten sonra orucunu bozsa kendine kaza lazım gelir.
Ramazan ayından oruç borcu olan bir kimse, bunları kaza etmeden öbür Ramazan gelse evvela Ramazan orucunu tutar, sonra önceki Ramazan’dan kalan borçlarını tutar.
Ramazan orucunu kaza ederken, bu oruçları isterse peş peşe, isterse aralıklı olarak tutar. Borçlarını bir an önce ödemesi bakımından peş peşe tutması daha iyidir.
Bir kadın, oruçlu olduğu günde ayhali veya lohusa olsa, o günün orucunu kaza etmesi gerekir.
Bir kimse hasta olduğu için Ramazan’da orucunu bozsa ve iyileşmeden ölse, kendisine bir şey gerekmez.
Abdestten sonra ağızda kalan yaşlık, orucu bozmaz.
Konuşurken tükürükle ıslanan dudaklarındaki tükürüğü yutmakla oruç bozulmaz.
Ramazan’da bayılan bir kimse, baygınlığı birkaç gün devam ettiği takdirde, bayıldığı günü kaza etmez, çünkü niyet ederek o günün orucuna başlamıştır. Ondan sonraki günleri kaza eder.
Nafile olarak tutulan orucu özürsüz olarak bozmak mekruhtur. Herhangi bir sebeple bozulan nafile orucun kaza edilmesi gerekir.
Başlanan keffaret orucu bitmeden Ramazan ayı girerse, keffaretin yeniden tutulması gerekir.
R) İtikâf
İtikâf, niyet ederek bir camide durmak demektir. Ramazan’ın son on gününde itikâf, kifaye olarak sünnet-i müekkededir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev diğerlerinden düşmüş olur.
İtikâfın şartları, niyet etmek, oruçlu olmak, itikâfı beş vakit cemaatle namaz kılınan camide yapmak ve kadının ayhali ve lohusa hâlinde olmamasıdır. Kadın, camide değil, evinde namaz kıldığı odada itikâf yapar.
1. İtikâfın Adabı
1. Camilerin en çok cemaati olanında ve Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmek.
2. İtikâf esnasında boş şeyler konuşmamak, Kur’an, hadis-i şerif, Peygamberlerin hayatına ait kitaplar okumak.
3. Temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek.
İtikâfa giren kimse camide yer, içer, uyur ve lazım olan şeyleri camide alır. Bunlar için dışarı çıkarsa itikâfı bozulur.
Tuvalete gitmek, abdest almak ve gerekli ise gusül yapmak gibi tabii ihtiyaçları için camiden dışarı çıkar. Cuma namazı aynı yerde değil de başka yerde kılınıyorsa, cuma için bulunduğu yerden çıkıp oraya gidebilir. Cenaze namazı için dışarı çıkamaz.
Kendisine ve malına bir zarar geleceği korkusu ile ve zorla camiden çıkarılması durumunda başka bir camiye geçmek üzere camiden çıkabilir.
Bu zorunlu hâller dışında camiden çıkarsa itikâfı bozulur. İtikâfta olan kimsenin eşi ile cinsel ilişkide bulunması itikâfı bozduğu gibi dokunmak ve öpmekle bir boşalma olursa yine bozulur. İhtilam olmak (uyku hâlinde cünüplük meydana gelmesi) itikâfı bozmaz.
İhlas ile itikâf yapan Mümin, bir süre dünya işlerinden ayrılarak Allah’a yönelir. Düşmanı olan şeytanın şerrinden en sağlam kaleye sığınmış, Allah’ın evi olan camide onun sonsuz rahmetine iltica etmiş olur. Bu durumda olan bir Mümin, Allah’ın evinde onun misafiridir. Ev sahibine layık olan da misafirine ikramda bulunmaktır. Peygamber Efendimiz, vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on günü itikâfa devam etmişlerdir.
S) Fitre (Fıtır Sadakası)
Borcundan asli ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan Müslümanın fıtır sadakası vermesi vacibdir.
Buna kısaca “Fitre” denir. Fıtır sadakasının vacib olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir.
Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir. Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de ergenlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vacibdir.
Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası torununun fitresini verir.
Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendilerinin vermesi lazımdır.
Karısının ve aile içindeki büyük çocuklarının fitrelerini onların izni olmadan verebilir. Aile içinde olmayan büyük çocukların fitrelerini ise onların izni ile verebilir. Bir kimse babasının ve anasının fitrelerini vermekle yükümlü değildir.
Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:
Cinsi: Miktarı:
1. Buğday 1.460 Gram
2. Arpa 2.920 Gram
3. Kuru Üzüm 2.920 Gram
4. Hurma 2.920 Gram
Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur.210 Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez, içinden niyet etmesi yeterlidir.
Zekât kimlere verilirse, fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazan’da oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.
Varlıklı Müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş hem de sevab kazanmış olurlar.
Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.
Yemin keffareti yerine getirilirken on fakiri sabah akşam doyurmak veya on fakire fitre miktarı bir meblağ ödenmesi gerekmektedir.
Maide suresinin 89. ayetinde yemin keffaretinin nasıl yerine getirileceği bildirilirken, “Ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak” ifadesi yer almaktadır.
Her ne kadar bu ayet yemin keffareti ile ilgili ise de, Ramazan’da verilmesi gereken fitre ile yemin keffareti için verilecek miktarın aynı olması, fitre verirken hangi ölçüleri göz önünde bulundurmamız gerektiği hususunda bize yol göstermektedir.
Buna göre Ramazan’da fitreyi veren kişinin normal olarak yediği sabah ve akşam yemeklerinin parasal değerini hesap etmesi ve fitre miktarını kendi sofrasındaki yemekleri dikkate alarak vermesi daha uygun olur.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
İslam’ın beş esasından biri de Ramazan ayında oruç tutmaktır. Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından (yani imsak vaktinden) itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsi ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir.
Oruç, bizi dünyada kötülüklerden sakındıran, ahirette cehennem ateşinden koruyan ve günahlarımızın bağışlanmasına vesile olan önemli bir ibadettir.
Peygamberimiz şu müjdeyi veriyor:
مَنْ صَامَ رَمَضَانَ اِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ
“Kim inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”173
A) Orucun Faydaları
Biz orucu herhangi bir menfaat düşüncesi ile değil, yalnız Allah’ın emrini yerine getirmek ve onun rızasını kazanmak için tutarız. Oruç, bu niyetle tutulduğu takdirde makbul olur.
Ancak, Allah’ın her emrinde olduğu gibi oruç ibadetinde de birçok hikmetler, bizim için maddi ve manevi pek çok faydalar vardır. Biz orucu Allah rızası için tutmakla beraber, bize sağladığı faydaları da bilmek ve değerlendirmek durumundayız.
1. Oruç, Ahlakımızı Güzelleştirir
Oruç, belirli bir süre sadece aç kalma olayı değildir. Oruç, köklü bir irade terbiyesi, insanı kötü alışkanlıklardan temizleyen, iyi huylar kazandıran bir ahlak eğitimidir.
Peygamberimiz (sas.) şöyle buyuruyor:
مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلَّهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ
“Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa, Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez.”174
Bu hadis-i şerifte orucun yüksek hedefi açıkça gösterilmiş, bu ibadetin sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığı, esas gayenin insanı olgunlaştırmak, ahlak ve fazilet sahibi olarak yetiştirmek olduğu bildirilmiştir.
2. Oruç, Kötülüklerden Korur
Kur’an-ı Kerim’de orucun farz oluşunu bildiren ayette Yüce Allah,
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı, ta ki korunasınız.”175 buyurarak orucun hikmetine dikkatimizi çekmiştir.
Allah Teala, her derde deva verdiği gibi, her kötülüğe karşı da bize bir korunma vasıtası vermiştir ki oruç ibadeti bunlardan biridir.
Nitekim sevgili Peygamberimiz orucun bu koruyucu özelliğini güzel bir benzetme ile şöyle açıklamıştır: “Oruç bir kalkandır.”176 Bilindiği gibi kalkan, eskiden savaşlarda insanı düşmanın kılıcından koruyan bir vasıta idi. İşte oruç, Müslümanı dünyada günah işlemekten, ahirette cehennem ateşinden koruyan bir vasıtadır.
Dünyada her kötülüğün başı, Allah’ı unutmak ve sorumluluk duygusunu kaybetmektir. Oruç ise bize daima Allah’ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevi eğitimin olumlu tesiri ile insan, davranışlarını kontrol altına alarak her türlü kötülükten uzaklaşır.
3. Oruç, Merhamet Duygularını Geliştirir
Hayatında açlık nedir bilmeyen varlıklı bir insan, yoksulların çektiği açlık ve sıkıntıyı gereği gibi anlayabilir mi? Onların çektiği ıztırabı yüreğinde duyabilir mi? Elbette ki gereği gibi duyamaz. Fakat bu insan, oruç tutarsa, açlığın ne olduğunu bizzat tatmış olur.
Böylece, yokluk içinde kıvranan fakirlerin sıkıntılarını içinde duyarak, şefkat ve merhamet duyguları gelişir. Bunun sonucu olarak da fakirlere yardım elini uzatarak sıkıntılarını giderir, toplumun huzur ve mutluluğuna katkıda bulunur.
İşte orucun bize verdiği sosyal adalet dersi...
Bizim için en güzel örnek olan sevgili Peygamberimiz, insanların en cömerdi idi. O, açları doyurur, kendisi aç kalırdı. Ramazan ayında cömertliği doruk noktasına ulaşır, elinde ne varsa yoksullara dağıtırdı.
Peygamberimizin eşi Hz. Âişe diyor ki: “Allah’ın Resulü üç gün peş peşe karnını doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Lâkin yoksulları doyurup, kendisi aç kalmayı tercih ederdi.”
Hz. Âişe, Peygamberimizin vefatından sonra ne zaman bir yemek yese ağlamaya başlardı. Bir defasında niçin ağladığı kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir: “Hz. Muhammed (sas.) sağlığında doyasıya bir günde iki defa yemek yiyemedi. Onu hatırladığım için ağlıyorum.”177
Hz. Ömer’in halifeliği zamanında dokuz ay süren bir kıtlık olmuştu. Ömer, “İhtiyaç sahipleri bize gelsin” diye halka duyuru yapmış, kendisi de Müslümanlar bolluğa kavuşuncaya kadar ekmekle beraber zeytinyağından başka katık yemeyeceğine yemin etmişti.
Halkın sıkıntılarını yüreğinde hisseden ve onlardan farksız olarak yaşayan bu büyük insan, elbisesi yıkandığı ve başka elbisesi olmadığı için bir gün cumaya geç gitmiş ve bu yüzden cemaatten özür dilemiştir.178
Vaktiyle Mısır’da yıllarca süren bir kıtlık olmuştu. O sırada devletin hazinesi Yusuf’un (as.) elinde idi. Halk açtı. Hz. Yusuf da bütün imkânlara sahip olduğu hâlde karnını doyurmuyordu.
Neden böyle yaptığı kendisine sorulunca, içinde yaşadığı toplumun acılarını yüreğinde duyan bir sorumluluk anlayışı ile şu cevabı vermiştir:
“Eğer ben tok olursam, açların hâlini anlayamam, yoksulları gereği gibi düşünemem.”179
Oruçla toplumda kalpten kalbe yol açılır. Birinden şefkat ve merhamet, diğerinden sevgi ve saygı.
4. Oruç, Sağlığı Korur
Sevgili Peygamberimiz, orucun sağlığımız yönünden önemini şöyle belirtiyor: “Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz.”180
İnsanlığın büyük mürşidinin söylediği bu söz, tıbben de kanıtlanmıştır. Konu ile ilgili olarak iki yabancı bilim adamının tespitleri şöyle:
1940 Nobel Tıp Ödülünü kazanan ünlü bilim adamı Dr. Alexis Carrel L’Hamme, Cet İnconnu adlı eserinde, oruç sırasında organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin harcandığını sonradan bunların yerine yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu anlatır, orucun sağlık bakımından çok faydalı olduğunu” söyler.181
Fransız profesörü Pierre Moulin (Pier Mulen) de şunları söylüyor:
“İslam dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur. Oruç, bedenin hem fiziksel, hem ruhsal dinlenişidir. Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler... Hıristiyan dininde orucun bulunmaması büyük bir kayıptır.
Aslında insanların her hafta bir gün oruç tutmaları, başka bir deyimle diyet etmeleri ve sadece meyve suyu içmelerinde büyük yarar var.
Böylece vücut, doku ve organlardaki zehirleri atar, beden dinçleşir.”182
5. Oruç, Nimetlerin Kıymetini Öğretir
İnsan, elinde olan nimetlerin kıymetini ancak bunlar elinden çıktıktan sonra anlar. Fakat iş işten geçtiği için bunun bir yararı olmaz. Oruç tutmakla bir süre nimetlerden uzak kalan insanın gözünde bu nimetlerin değeri daha iyi anlaşılır.
Bu anlayış insana, onları daha iyi korumasını ve nimetleri kendisine veren Allah’a daha çok şükretmesini öğretir. Nimetlere şükür ise onların çoğalmasına vesile olur.
Allah Teala şöyle buyuruyor:
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖيدَنَّكُمْ
“Andolsun, şükrederseniz elbette (nimetimi) artırırım.”183
6. Oruç, İnsana Sabırlı Olmayı Öğretir
Oruç tutmakla belirli bir zaman kendini yememeye, içmemeye alıştıran insan, hayatta karşısına çıkabilecek güçlüklere kolaylıkla sabreder, acılara ve sıkıntılara dayanmasını, zorlukları yenmesini bilir.
B) Oruçludan Beklenen
Oruç, sadece yemeyi içmeyi bırakmak değil, aynı zamanda kötülüklerden de uzaklaşmaktır.
Midemiz, yiyecek ve içeceklerden uzak kaldığı gibi, dilimiz yalandan, ellerimiz haram işlerden, gözlerimiz harama bakmaktan, kulaklarımız yalan ve dedikodu dinlemekten, ayaklarımız kötü işler peşinde koşmaktan uzaklaşarak oruçtan nasibini almalıdır.
Oruçludan beklenen budur.
Oruç tutan bir Müslüman çeşitli yemeklerle donatılmış sofranın başında helal olan nimetlere elini sürmez, sabırla iftar vaktini bekler.
Allah’ın emri karşısındaki bu teslimiyet ulvi bir manzaradır. Orucun Müslümana kazandırdığı bu irade terbiyesi, insanı nefsani arzuların esaretinden kurtarıp adeta melekleştiren gerçek bir eğitimdir.
Şimdi insafla düşünelim:
Helal olan şeylere bile elini sürmeyen bu oruçlu, nasıl olur da harama el uzatabilir. Vücudunun ihtiyacı olan faydalı yiyecek ve içecekleri istediği zaman bırakabilen bir Mümin, nasıl olur da zararlı içkileri kullanmaktan vazgeçmez.
Oruç bize, belirli bir süre helal olan şeylerden uzaklaşmakla haramlardan sakınmayı öğretir.
C) Orucun Mükâfatı
Lütfu ve ihsanı sonsuz olan yüce Allah, kullarının ibadetlerine, yaptıkları iyiliklere bire ondan yedi yüz katına kadar mükâfat vereceğini bildirdiği hâlde, bir kudsi hadiste, “Oruç benim içindir, onun mükâfatını ben veririm.”184 buyurarak oruca ayrı bir önem vermiş, dolayısıyla mükâfatının çok daha fazla olacağına işaret etmiştir.
Oruç büyük bir sabır ve fedakârlık sonucu yerine getirilen bir ibadet olduğu için, karşılığı da ona göre kat kat fazlasıyla verilecektir. Hatta oruçlular kendileri için özel olarak ayrılan, “Reyyan” kapısından cennete girecekleri Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir.185
Oruçlu, Allah’ına kavuşup mutluluğun zirvesine çıktığı gün en büyük sevinci tadacaktır.
D) Oruç Kimlere Farzdır?
Bir kimseye orucun farz olması için kendisinde üç şartın bulunması gerekir. Bunlar:
1. Müslüman olmak, 2. Akıllı olmak, 3. Ergenlik çağına gelmiş bulunmak.
Bu şartlar kendisinde bulunduğu hâlde, oruç tutamayacak derecede hasta olanlar ile yolcu olanlar, oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileşince, yolcular da memleketlerine dönünce tutamadıkları günlerin orucunu kaza ederler.
Ergenlik çağına gelmeyen çocuklara oruç tutmak farz değildir. Ancak bünyelerine zarar vermeyecek şekilde çocukları da yavaş yavaş oruç tutmaya alıştırmak uygun olur.
Lohusa olan kadınlarla âdet gören kadınlar bu hâllerinin devam ettiği günlerde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Bu sebeple Ramazan ayında tutamadıkları oruçları Ramazan’dan sonra uygun bir zamanda kaza ederler, yani gününe gün tutarlar. Kılamadıkları namazları ise kaza etmezler.
E) Ramazan Orucu Kaç Gündür?
Ramazan ayı bazı yıllarda 29, bazı yıllarda da 30 gün olmaktadır. Ramazan ayı 29 gün olduğu zaman oruç yine tamdır. Çünkü farz olan, Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirmektir.
Bu sebeple, Ramazan ayının 29 gün olduğu yıllarda tutulan orucun eksik olması söz konusu değildir.
Nitekim Peygamber Efendimiz dokuz Ramazan orucu tutmuştur. Bunlardan dördü 29 gün, beşi de 30 gün olmuştur.
Ramazan ayı girmeden önce, onu karşılamak maksadıyla bir veya iki gün oruç tutmak doğru değildir. Böyle bir oruç, farz olan Ramazan orucuna ilave görüntüsü taşıdığından mekruh görülmüştür.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
لاَ يَتَقَدَّمَنَّ أَحَدُكُمْ رَمَضَانَ بِصَوْمِ يَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ، إِلاَّ أَنْ يَكُونَ رَجُلٌ كَانَ يَصُومُ صَوْمًا فَلْيَصُمْ ذَلِكَ الصََّوْمَ
“Sizden biriniz Ramazan’ı, bir gün veya iki gün oruçla karşılamasın! Ancak mutadı olan bir orucu tutuyorsa onu tutsun.”186
Ayın ve haftanın belirli günlerini oruç tutmayı alışkanlık hâline getiren kimsenin oruç tuttuğu günler Ramazan öncesindeki iki güne rastlarsa bu oruçları tutmak mekruh olmadığı gibi, Ramazan’dan önce iki günden fazla oruç tutmak da mekruh değildir.
F) Ramazan Ayının Başlangıcının ve Sonunun Tesbit Edilmesi
Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Bu sebeple Ramazan ayının başlangıcı ile bayram gününün doğru olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Ramazan ayı ile bayramları, hilali gözleyerek tespit etmek esas olmakla birlikte bunlar, astronomi ilminden yararlanılarak hesapla da tespit edilebilir. Maksat, Ramazan ve bayramların doğru olarak belirlenmesidir.
Nitekim namaz vakitleri de Kitap ve Sünnette güneşin hareketi ile (daha doğrusu dünyanın güneş etrafında dönmesi ile) meydana gelen ışık ve gölge durumlarına bağlanmışken bugün, bunlar dikkate alınarak namaz vakitleri hesapla belirlenerek takvimlerde gösterilmektedir.
Günümüzde yapılan bütün gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu kanıtlamaktadır.
1978 yılında 19 İslam ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla İstanbul’da toplanan “Rü’yet-i Hilal” konferansında, Kameri ay başlarının tespitinde, hilalin rü’yeti (ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun hilalin görülmesi) esas olmakla beraber, astronomların hesapla tespit ettikleri ay başlarına dinen itibar edileceği kararına varılmıştır.
Konu hakkında yeterli bilgi edinmek isteyenlerin yararlanması için, sözü edilen konferansa Diyanet İşleri Başkanlığı’nca sunulan ilmî tebliğin bazı bölümlerini özetleyerek buraya alıyoruz:
“İslami hükümlere göre namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneşin hareketlerinin (daha doğrusu, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile Güneş etrafındaki yıllık hareketlerinin), oruç, hac, zekât, fıtır sadakası, kurban, bayram gibi ibadetlerin zamanlarının tespitinde ise Ay’ın aylık ve yıllık hareketlerinin esas alınması gerekmektedir. Söz konusu ibadetlerin zamanlarının isabetle tayin edilebilmesi ise, Kameri ay başlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru olarak tespitine bağlıdır. Fıkhi eserlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İslam müctehid ve fakihlerinin büyük çoğunluğu, Resulullah (sas.) Efendimizin, “Ramazan hilalini görünce, oruca başlayın, Şevval hilalini görünce bayram yapın. Hava kapalı olur da, hilal görülemezse (Şaban ve Ramazan aylarını) 30 güne tamamlayın”187 hadis-i şerifi ile istidlal etmişler, Kameri ay başlarının tespitinin, bu aylara ait ilk hilallerinin görülmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, ayın
30 güne tamamlanması ile olacağını, bu konuda hesapla ve müneccimlerin sözleriyle amel etmenin dinen caiz olmayacağını savunmuşlardır.
Buna karşılık, sayıca az olmakla birlikte Kameri aybaşlarının (Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin) hesapla da tayininin mümkün, caiz ve hatta zaruri olduğunu ifade eden muhakkik fakihler de her asırda bulunmuştur.
Kameri ay başlarının tayininde, mutlaka Rü’yet’in esas olduğunu, hesapla amel etmenin caiz olmadığını savunan fakihlerin belli başlı delilleri şunlardır:
1. Hadis-i Şerifte, “Hilali görmedikçe oruca başlamayın. Hilali görmeden orucu bırakıp bayram yapmayın. Hava kapalı olur da, hilali göremezseniz, ayı 30 gün takdir edin.”188 buyrulmuş, hesaptan ve müneccimlerin verecekleri bilgiden söz edilmemiştir. Aksine hilalin görülmesi, görülemediği takdirde ayın 30 güne tamamlanması emredilmiştir. Hesapla amel edilmesi caiz olsaydı, Hz. Peygamber (sas.) 30’a tamamlamayı emretmez, “Hesap bilenlere başvurunuz” buyururdu.
2. Peygamberimiz (sas.) müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücum ile meşguliyeti yasaklamış, “Kim bir kâhine veya müneccime gider de (ondan gaibe ait haber sorarsa) Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur.”189 buyurmuştur.
3. İlm-i nücum hayal ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi, ne de zzan-ı galib zan ifade eder. Bu sebepledir ki kameri ay başlarının tayininde bu ilme itimat edilemez.
4. Dinî vazifelerin vakitlerini hesapla tayin etmek, hesap bilenlerin azlığı sebebiyle, dinî hükümlerin ifasını zorlaştırır. Din kolaylıktır. Bu sebeple ibadet zamanlarının tayini, âlimin de, cahilin de kolaylıkla tatbik edebileceği basit esaslara bağlanmıştır.
Kameri ay başlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin Rü’yetten başka astronomik hesaplarla da tayin edilebileceği görüşünü benimseyen âlimler, hesabı kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara şöyle cevap veriyorlar:
1. “Ramazan hilalini görünce oruca başlayın. Şevval hilalini görünce orucu bırakın. Hava kapalı olursa, ayı 30 güne tamamlayın” anlamındaki hadis-i şerifler, kameri aylara ait hilallerin hesapla tayin edilmesini yasaklamamakta, Müslümanların oruç, hac, kurban, fıtır sadakası, bayram gibi ibadetlerini ifa için, Ay’ın hareketlerine ait ince hesapları öğrenmekle mükellef kılınmadıklarını, bu iş için avamın da, havasın da bilip tatbik edebileceği Rü’yet yolunun kullanılabileceğini göstermektedir.
2. Hadis-i şerifte yasaklanan ilm-i nücum, günümüzün müsbet ve modern astronomi ilmi değildir. Bugünün müsbet ilmi olan astronomiyi, İslam’ın yasaklamış olması muhaldir. Burada işaret edilen ve yasaklanan şey, yıldızların hareketlerinden geleceğe ait haber ve hükümler çıkarmağa ve birtakım hurafi bilgiler elde etmeğe çalışılmasıdır. Nitekim âlimler, bu ve benzeri hadis-i şeriflerde geçen “Müneccim” terimini, “yıldızların doğup batmasından geleceğe ait haber veren kimse, “Kâhin” terimini ise “Bir şeyi vukuundan önce haber veren veya gayb hakkında hüküm veren kimse” diye tarif etmişlerdir.190
3. Mütekaddim fakihlerin zan ve tahminden ibaret sayarak, zann-ı galib bile ifade etmeyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nücum, günümüzün hesabı ve astronomisi değil, belki bu ilme ait ilk ve çok sınırlı bilgilerdir. Günümüzde astronomi ilminin elde ettiği sonuçlar ve hesaplar kesindir.
4. Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarına ait hilallerin hesapla tayin ve tespiti için bütün Müslümanların astronomi ve ince hesapları öğrenmeleri gerekmez. Nitekim herkes hilal aramakla da sorumlu tutulmamış, toplum içinden birkaç kişinin, hatta bir iki kişinin hilali arayıp görmesi ile diğerlerinden sorumluluk kalkmıştır. Özellikle günümüzde hesap, artık rü’yetten daha kolay, toplumlar için çok daha pratik hâle gelmiştir. Bu itibarla, hesapla hilalin tayini, Müslümanlar üzerine külfet ve meşakkat değil, bilakis kolaylıktır.
Bilindiği üzere Cenab-ı Hak, bütün kâinatı bir düzen içinde yaratmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,
“Güneşi ışıklı ve Ay’ı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay’a konak yerleri düzenleyen O’dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre yaratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor”191 buyrulmaktadır.
Bir başka ayet-i celilede ise,
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ
“Güneş ve Ay (belli ve sabit) bir hesaba göre hareket ederler.”192 buyrulmuştur.
Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ilkinde, insanların ay ve yılları hesaplayabilmeleri için kameri menziller tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca ilahi kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay’ın hareketlerinin öğrenilmesi, gök bilime önem verilmesi teşvik edilmiştir.
İkinci ayet-i celilede ise Güneş ve Ay’ın gelişigüzel değil, sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyrulmuştur.
Ayet-i kerimelerdeki bu açıklık karşısında, Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini salisesine kadar tespit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak, istiğna göstermek ve dinî günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak, yalnız Rü’yet üzerinde ısrar etmek, kanaatimizce Kur’an’ın ve Sünnet’in ruhuna aykırı davranmaktır.
Resulullah (sas.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Biz ümmi bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı. Bize gerekli olan, ayın bazen 29, bazen de 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir.”193 buyurmuştur.
Bu hadis-i şerifle yukarıda geçen “Ramazan hilalini görünce, oruca başlayın, Şevval hilalini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartları dolayısıyla hilal görülmediğinde ayı 30 güne tamamlayın” anlamındaki hadis-i şerif birlikte incelenecek olursa, Resulullah’ın (sas.) kameri ayların başlangıçlarını tayinde Rü’yet’i esas almasındaki sebebin, o günkü toplumda yazının ve Ay’ın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür.
O günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkânlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bu gün de ısrar göstermek ve İslam’ın her vesile ile teşvik ettiği müsbet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak, doğru olmasa gerektir.
Kameri ay başlarının tespitinde, fakihlerin “Hilali gördüğünüzde oruca başlayın...” ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden rü’yet’i esas almaları, o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların ay başlarını tespitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hz. Peygamber’in (sas.) —daha önce zikrettiğimiz— “Biz ümmi bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı...” mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Ay başlarının tayininde hilal gözleme yolunun seçilmiş olması, hesapla bunu yapmanın —o gün için— mümkün olmadığındandır. Özellikle günümüzde ise artık Ay’ın bütün hareketleri, en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte, gerek kavuşum (ictima), gerekse yeryüzünden hilal hâlinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir.
Esasen —daha önce de işaret edildiği üzere— tabii ve müsbet ilimlerin İslam dünyasında gelişmeğe başladığı Tabiun devrinden itibaren her asırda —sayıca az da olsalar— bir kısım muhakkik fakihler, Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin tespitlerinde hesapla amelin caiz olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Nitekim, Aynî’nin194 naklettiğine göre Tabiun’un büyüklerinden bazı kimseler, hesap yolu ile kamerin menzillerinin tespitine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc’in rivayetine göre, Mutarrıf b. Abdillah b. Şıhhîr ile İbn Kuteybe bunlardandır.195 Bu zatlar, yukarıda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki “hava kapalı olursa, takdir yoluna başvurun” cümlesini, cumhurun anladığı “sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin” şeklinde değil, “ayın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin” diye tefsir ve izah etmişlerdir.
Ahmed ibn Hanbel ise bu sözü “hava kapalı olduğu zaman, hilali bulutların altında varmış gibi kabul edin” şeklinde anlamıştır. O’nun ictihadına göre, Şaban’ın 29’uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilal görülmezse, ertesi günü Ramazan’ın 1.günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b. Ömer’in görüşü de budur.
Hadis-i şerifteki “onu takdir ediniz” tabirinin, “hesapla tayin ve takdir ediniz” şeklinde anlaşılması, özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu, güneşin bile ayda ancak birkaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de, uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi hâlde, bu bölgelerde Ramazan hilalini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, Şaban hilali için de aynı durum söz konusu olduğundan, önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır.
İbn Süreyc’in nakline göre, İmam Şâfi’î de ayın hilal durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatını benimseyen kimselerin, hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir.196
Hicri Yedinci asrın ictihad derecesine ulaşmış fakihlerinden Takıyyûddin b. Dakıkî’l-Îd ise şu görüşleri ileri sürmüştür:
“Ay’ın kavuşum zamanını hesapla tespitine göre Ramazan orucuna başlanamaz. Çünkü Ay’ın hilal hâlinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat, Ay’ın kavuşum (ictima) anını değil, hilal hâlini ay başına esas almıştır. Fakat bulut, toz, sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple
görülemeyen hilalin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse, şer’î sebep meydana geldiği için, yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan, hilalin bizzat görülmesi değil, Ay’ın hilal hâlinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da, olmasa da ilk hilal hâli ile dinen yeni ay başlamıştır. Bu durum, kesinlikle bilindiğinde, bu bilgi ile amel vacib olur.”197
Konu ile ilgili hadis-i şerifler gereğince, dinen Ramazan ayının başlaması, bu aya ait ilk hilalin, güneşin batmasından sonra yeryüzünden görülebilecek bir hâlde, ufukta mevcut olmasıdır.
8’inci hicri asırda yaşayan Şafii fakihlerinden es-Sübkî de hesap ile amel etmeği benimseyen ve bu konuda uğradığı tenkidlere rağmen görüşünü ısrarla savunan âlimlerden biridir. Bu konuda kaleme aldığı müstakil risalesinde198 Sübkî: “Ay’ın otuzuncu gecesinde Hilalin görüldüğüne şahadet edenlere karşı, astronomi ve hesap uzmanları, “hesaba göre bu gece hilalin görülmesi mümkün değildir” deseler, astronomi ve hesap uzmanlarının sözü ile amel edilip, şahitlerin şahadeti reddedilir. Çünkü riyazi hesap katidir. Şehadet ise zannidir.” demektedir.199
Hesapla amel etmeyi gerekli kılan sebeplerden biri de, yeryüzünde kutup bölgelerine yaklaşıldıkça, güneşin ardarda iki doğuşu veya batışı arasındaki sürenin 6 aya kadar uzamış olmasıdır. Bu bölgelerde bugün insanlar yaşamakta ve bunlar arasında Müslümanlar da bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki Müslümanların, guruptan sonra rü’yetle oruç tutmaları mümkün olmadığına ve “bu Müslümanlara oruç farz değildir” de denilemeyeceğine göre, Ramazan ayını ve hatta oruç saatlerini hesapla takdir etmek zarureti vardır.
Çünkü oruç, gerçekte hilalin rü’yeti sebebiyle değil, Allah’ın emri olduğu için farzdır. Hilalin görülmesi, oruç tutulması farz olan Ramazan ayının başladığına alamettir. Bir ibadetin vakti için alamet olarak tayin edilen şeyin bulunmaması ile bu ibadet ortadan kalkmaz. Bu alametin bulunmayışı sebebiyle, vakit de ortadan kalkmış olmaz. O hâlde bu vakit başka bir alametle tayin edilir. Nitekim akşam vaktinin girdiğini, güneşin batması ile ikindi vaktinin girdiğini bir şeyin gölgesinin bir veya iki katı uzaması ile yatsı vaktinin girdiğini, şafağın kaybolması ile anladığımız gibi, saatle de tayin ve tespit edebiliriz. Havanın kapalı olması dolayısıyla, gölge, fecr, şafak veya gurubun görülememiş olması, nasıl bu namazlara ait vakitleri ortadan kaldırmazsa, hilalin görülmemiş olması sebebiyle de Ramazan’ın başlamaması gerekmez. Hilal görülmediğinde hesap rü’yetin yerini tutar.
Aslında rü’yeti savunan âlimleri, kendi asırlarının sınırları içinde haklı görmek mümkündür. Çünkü onların güvenemedikleri hesap, günümüzün bilgisayarlarla yapılan hesabı ve yine onların bel bağlayamadıkları ilm-i nücum ayın hareketlerini, salisesine kadar bilebilen, günümüzün astronomisi değildir. Anlaşılması güç olan, hesaba karşı çıkan bu eski âlimlerin tutumu değil, günümüzde hesaptan istiğna gösterip dinî günlerin tayin ve tespitinde, rü’yetten başka metot kabul etmeyen kişilerin tutumudur.
Bilindiği üzere hilal, ayın ilk ve son günlerinde, yeryüzünden ince bir kavs hâlindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (ictima) zamanında Ay, dünyanın hiçbir yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Ay’a hilal denilemeyecektir. Gerek ayet-i celilede, gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilalden ve rü’yetten söz edildiğine göre, ayın kavuşum (ictima) hâlinin, aybaşlarına mebde’ olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ay’ın kavuşum hâlinin, aybaşlarına mebde’ kabul edilmesi, kanaatimizce ayet-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir.
Kameri aybaşlarının hesapla tespitinde, hilalin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması hâlinde, gözlem yaparak hilal arayanların elde edecekleri sonuçlarla, hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunluk da meydana gelecektir. Böylece, hesabı kabul etmeyenlerle, hesap taraftarları arasındaki ayrılık da, uygulama açısından son bulmuş olacaktır.
Hesapların kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması hâlinde ise dinî günlerin tayin ve ilanı, genellikle bir gün önce olacak, rü’yet üzerinde ısrar edenlerin “hilal görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi” şeklindeki iddiaları, toplumları huzursuz etmeğe devam edecektir.
O hâlde, şer’an ayın başlaması, Kamerin hilal hâlinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır.
Burada dikkate alınması gereken husus, dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilali görüldüğünde, yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Sözgelimi, 1398 H./1978 M. Yılı Şevval hilali ilk defa 3 Eylül günü (pazarı pazartesiye bağlayan gece) Avustralya’nın güneydoğu deniz bölgesinde, Greenwich saati ile 07.17’de görülmüştür. Bu anda, söz konusu bölgede Güneş batmış durumda iken, mesela daha batıda bulunan Mekke’de gündüz mahalli saat henüz 10.17’yi göstermektedir. Bu duruma göre, 3 Eylül Pazar günü hilalin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilan edilmesi mümkün iken, böyle olmayan yer ve ülkelerde (Mesela, Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas gibi hemen bütün İslam ülkelerinde) bayram ilanı mümkün değildir. O hâlde meselenin çözümünde uygulanacak hâl tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır:
Kavuşum anını takip eden guruptan (güneşin batışı) sonra, hilalin görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden, (yani hilal sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki Müslümanlar, bu sübuta uyacak, o geceyi takip eden günü, yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilan edeceklerdir.
Ancak, nadir hâllerde de olsa, bu ölçünün İslam dünyasını böldüğü durumlar olacaktır. İmsake yetişebilen ve daha çok batıda olan ülkeler, Ramazana ve bayrama girerken, doğuda olup imsake yetişememiş olanlar bir gün gecikmiş olacaklardır.
Günümüzde artık Ay’ın bütün hareket ve menzilleri en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilebildiği ve dinî ölçülere uygun olarak, hilalin ilk görüleceği yer ve zamanın kesinlikle bilinebildiği cihetle, kameri ay başlarının tespit ve ilanında astronomiye itibar edilmelidir. Ancak, dinî bir geleneğin yaşatılması düşüncesinden hareketle de ayrıca yetkili ve sorumlu merciler tarafından, hilalin usûlüne göre gözlenmesi de mümkündür. Hesaplar, hilalin yeryüzünden görülebilme ölçüsüne dayandırıldığı takdirde, —ihtilaf-ı metalı’a itibar etmemek şartı ile— hesap ile bu gözlem arasında bir mübayenet de olmayacaktır.
Kameri ayların başlamasına esas alınacak sınır, kavuşum (ictima) zamanı değil, Ay’ın hilal hâlinde yeryüzünden ilk defa görülebileceği zaman olmalıdır. Çünkü bu konudaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde Rü’yet ve Hilal lafızları kullanılmıştır. Bilindiği üzere ictima hâlinde, Ay’ın yeryüzünün hiçbir yerinden rü’yeti mümkün değildir. Hilal ise Ay’ın yeryüzünden ince bir kavs hâlindeki görüntüsü demektir.
Kameri ay başlarının tespiti için, hilalin yeryüzünün herhangi bir bölgesinden görülmesi (veya bu durumun hesapla bilinmesi) yeterli görülmeli, bu bölgenin İslam ülkeleri sınırları içinde bulunması şartı aranmamalıdır. Çünkü artık asrımızda dünyanın her noktasında çok sayıda Müslümanlar vardır. İslam ülkeleri sınırları dışındaki rü’yete itibar edilmediği takdirde, bu bölgelerde yaşayan Müslümanlarla İslam ülkeleri arasında Ramazan ve Bayram birliği sağlanamayacaktır.
İctima anını takip eden guruptan (güneşten batışı) sonra hilalin ilk defa görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden diğer bütün ülkelerde bu rü’yete uyularak, o geceyi takip eden gün, yeni kameri ayın ilk günü sayılmalıdır.”
(Başkanlığın tebliği burada bitti.)
G) Oruç Çeşitleri
Beş çeşit oruç vardır:
1. Farz Olan Oruçlar: Ramazan ayında oruç tutmak, Ramazan’da tutulamayan orucu başka günlerde kaza etmek ve keffaret oruçları farzdır.
2. Vacip Olan Oruçlar: Adak oruçları ile bozulan nafile oruçları kaza etmek vacibdir.
3. Sünnet Olan Oruçlar: Muharrem ayının dokuzuncu gününü onuncu günü ile veya onuncu gününü on birinci günü ile beraber oruç tutmak sünnettir.
4. Müstehab Olan Oruçlar: Kameri ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri ile haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri ve Ramazan’dan sonra Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehabdır.
5. Mekruh Olan Oruçlar:
Mekruh olan oruçlar iki kısımdır:
a) Tenzihen mekruh olan oruçlar: Muharrem ayının sadece onuncu günü ile yalnız Cuma ve yalnız Cumartesi günlerinde oruç tutmak, akşamdan iftar etmeyerek bir günün orucunu ertesi güne birleştirmek mekruh olduğu gibi, kişiyi zayıf düşürmesi ve orucu âdet hâline getireceği için senenin tamamını oruç tutmak da mekruhtur.
b) Tahrimen mekruh olan oruçlar: Ramazan bayramının birinci günü ile kurban bayramının dört günü oruç tutmak tahrimen mekruhtur.
Bu günler, Allah’ın kullarına birer ziyafet günleridir. Oruç tutarak Allah’ın ziyafetinden kaçmak doğru değildir.
H) Oruca Ne Zaman ve Nasıl Niyet Edilir?
Orucun önemli bir şartı da niyettir. Niyetsiz oruç sahih değildir. Bu sebeple, niyetin ne zaman ve nasıl yapılacağının bilinmesi gerekir.
Niyet zamanı itibariyle oruçlar ikiye ayrılır:
1. Güneşin batışından itibaren gündüz kuşluk vaktine kadar niyet edilebilen oruçlar,
Ramazan ayında tutulan, belirli günlerde tutulması adanan oruçlar ile nafile olarak tutulan oruçlardır.
Bu oruçlara geceleyin imsak vaktinden önce niyet edilebileceği gibi, gündüz kuşluk vaktine kadar da niyet edilebilir, imsakten önce niyet etmek daha faziletlidir.
Gündüz oruca niyetin caiz olması, imsak vaktinden sonra bir şey yemeyip içmemeye ve orucu bozan bir iş yapmamaya bağlıdır. Eğer oruca aykırı bir şey yapılmış ise gündüz niyet caiz olmaz.
2. İmsak vaktinden önce geceleyin niyet edilmesi gereken oruçlar:
Bunlar, Ramazan’da tutulamayıp başka zamanda kaza edilen Ramazan orucu ile her çeşit keffaret oruçları, başlanıp da bozulan nafile oruçların kazası ve mutlak olarak adanan (zamanı belirlenmeyen) oruçlardır.
Bu oruçlar için belirlenen bir vakit olmadığından bunlar için imsakten önce geceleyin niyet etmek lazımdır. Bu oruçlara tan yeri ağardıktan yani imsak vakti geçtikten sonra niyet edilmez.
Ramazan orucuna akşamdan itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Şöyle ki,
Normal olarak oruca sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez.
Oruç tutmak maksadıyla sahura kalkmak niyet sayılır. Sahura kalkmayan ve daha önce oruca niyet etmeyen bir kimse de kuşluk vaktine kadar niyet edebilir. Böyle geç niyet etmiş olanların oruçlarında bir eksiklik yoktur. Kuşluk vaktinden sonra oruca niyet edilmez.
Niyet, esasen kalp ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalp ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalp ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dil ile:
“Niyet Ettim Ramazan-ı Şerif’in yarınki orucuna” diye söylemelidir. Her günün orucuna ayrı niyet etmek lazımdır.
I) Sahur ve İftarın Fazileti
Sahurda kalkıp yemek müstehabdır. Peygamberimiz, “Sahurda yemek yiyiniz, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır”200 buyurmuştur. Sahur yemeği, oruca dayanma gücü verir. Duaların kabul edildiği vakitlerden biri de sahur zamanıdır. Oruçlu sahura kalktığı zaman, dilekleri için dua etmeli ve Allah’tan günahlarının bağışlanmasını istemelidir.
Oruç ibadetini tamamlayıp iftar vaktine yetişen kimse, bundan büyük bir mutluluk ve sevinç duyar. Tuttuğu orucun mükâfatını almak üzere, kıyamet gününde Allah’ın huzuruna vardığı zaman en büyük sevinci tadacaktır.
Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Oruçlunun iki sevinci vardır: Biri iftar ettiği vakit, diğeri de Allah’a kavuştuğu zamandır.”201
İftar vakti yapılan dualar kabul edilir. Peygamberimiz (sas.), bu konuda şöyle buyurmuştur: “Üç kimsenin duası geri çevrilmez, kabul edilir:
1. Oruçlunun iftar vaktindeki duası,
2. Adaletli hükümdarın duası,
3. Mazlumun duası.”202
Ramazan Orucunu Başka Zamanda Tutmayı Mubah Kılan Özürler
Özürsüz olarak Ramazan ayında oruç tutmamak hem günahtır, hem de cezası vardır. Ancak bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu tutmayabilir veya başlamış olduğu orucu bozabilir. Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
1. Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir. Ancak bu, hastaya bakmak zorunda olan kimsenin oruç tutması hâlinde zaafa uğrayıp hastaya gerekli bakımı yapamaması sebebiyle hastanın hayatının tehlikeye düşmesi söz konusu olacağı durumlardadır. Böyle bir tehlike yoksa hastaya bakan kişinin gücü yetiyorsa orucunu tutması gerekir, başka zamana ertelemesi doğru olmaz.
2. Yolculuk: Ramazan ayında yaklaşık 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. Yolculuk hâli bitince tutmadığı günleri kaza eder. Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3. Tehdit edilmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucu sonra tutar.
4. Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik ve emziklilik hâli sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5. Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddi bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6. Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir. Bunlar sonradan da orucu kaza edemeyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir.
İ) Fidye
Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan hastalar, Ramazan ayının her günü için birer fidye verirler. Fidyenin tutarı aynen fitre kadardır. Bu fidyeler Ramazan’ın başlangıcında verilebileceği gibi, Ramazan’ın içinde veya sonunda da verilebilir.
İsterse fidyenin hepsini bir fakire topluca verir, ayrı ayrı fakirlere de verebilir. Bu durumda olan kimseler, fidye vermeye gücü yetmiyorsa Allah’tan bağışlanmalarını isterler. Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlılar ile iyileşme ümidi olmayan hastalar eğer ileride tutabilecek duruma gelirlerse tutamadıkları oruçları kaza etmeleri gerekir. Önceden verdikleri fidyelerin hükmü kalmaz, bunlar nafile bağış sayılır.
J) Kaza ve Keffaret
Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
Keffaret: Bozulan bir gün orucun yerine iki kameri ay veya altmış gün peş peşe oruç tutmak demektir. Ayrıca bozulan orucun da kaza edilmesi gerekir. Keffaret sadece Ramazan ayında tutulan orucun mazeretsiz, bile bile bozulmasının cezasıdır. Diğer oruçların bozulması hâlinde yalnız kaza, yani gününe gün oruç tutmak yeterli olur.
Ramazan orucu öbür aylarda kaza edilirken bilerek bozulsa yine kaza lazım gelir, keffaret icap etmez.
Keffaret orucu, ara verilmeden peş peşe tutulacağı için Ramazan ayına ve oruç tutulması haram olan günlere rastlamaması lazımdır.
Keffaret orucuna kameri aylardan birinin ilk gününde başlanırsa iki ay ara vermeden oruç tutulur. Bu aylardan ikisi de yirmi dokuzar gün olsa bile iki tam ay oruç tutulduğu için keffaret tamamlanmış olur.
Ayın ilk günü değil de diğer günlerde başlanırsa hiç ara vermeden 60 gün oruç tutularak keffaret tamamlanır. Herhangi bir sebeple keffaret orucuna ara verilir veya eksik tutulursa, yeniden başlayıp altmış günü kesintisiz tamamlamak lazımdır. Kadınlar keffaret orucu tutarken araya giren ayhali günlerini tutmazlar, ayhali yani âdet hâlleri bitince ara vermeden temiz günlerinde oruca devam ederek 60 günü tamamlarlar. Kadın, âdet hâli bittiği hâlde temiz olan günlerinde oruç tutmayarak keffaret orucuna ara verirse, keffarete yeniden başlaması gerekir.
Aynı Ramazan’da veya değişik Ramazan aylarında birkaç defa keffareti gerektirecek şekilde orucunu bozan kimseye bunların hepsi için bir keffaret orucu yeterli olur. Ancak keffareti yerine getirdikten sonra yine kasten orucunu bozarsa bundan dolayı da ayrıca keffaret icap eder.
Yaşlı veya hasta olup keffaret orucu tutmaya gücü yetmeyen kimse, keffaret olarak altmış fakiri sabah ve akşam yedirip doyurur veya yemek parasını fakirin eline verir. Her günlük yiyecek bir fitre miktarıdır. Fitre miktarı bu parayı ayrı ayrı altmış fakire verebileceği gibi, her gün bir fitre miktarı olmak üzere altmış günde bir fakire de verebilir.
Altmış günlük yiyeceği veya fitre miktarı olan değerini bir günde bir fakire verirse sadece bir günlük yerine geçer.
K) Orucu Bozan Şeyler
Ramazan orucunu bozan bazı şeyler hem kaza hem de keffareti, bazı şeyler ise sadece kazayı gerektirir.
a) Orucu Bozup Kaza ve Keffareti Gerektiren Şeyler
1. Mazeretsiz, oruçlu olduğunu bilerek bir şeyi yemek ve içmek.
2. Dışarıdan buğday, arpa, pirinç veya bir susam tanesi kadar bir şeyi alıp yutmak.
3. Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmak.
Karı kocadan biri ötekine zorla cinsel ilişkide bulunduğu takdirde, zorla ilişkide bulunana kaza ve keffaret, kendisine zorla ilişkide bulunulan kişiye ise kaza lazım gelir.
4. Sigara içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanını içeri çekmek.
5. Enfiye çekmek.
6. Buğday ve arpa tanesi yutmak.
7. Az miktarda tuz yemek.
8. Kan aldırdıktan veya sadece karısını öptükten sonra orucu bozulduğu kanaatiyle bile bile orucunu bozmak.
Ramazan ayında mazereti olmadığı hâlde oruç tutmayan Müslüman büyük günah işlemiş olur. Allaha tövbe etmesi ve tutmadığı oruçları kaza etmesi gerekir.
b) Keffareti Düşüren Şeyler
Keffareti gerektiren bir şeyi yaparak orucunu bozan kimse, aynı gün oruç tutamayacak derecede hastalanır veya kadın ayhali yahut da lohusa olursa keffaret düşer, yani keffaret orucu tutması gerekmez. Ancak hastalığın kendi isteği dışında olması şarttır. Kendisi kasten hastalığa sebep olursa keffaret düşmediği gibi sefer mesafesinde bir yolculuğa çıkması ile de düşmez.
c) Orucu Bozup, Yalnız Kazayı Gerektiren Şeyler
1. Un, hamur, bir defada çok miktarda tuz ve zeytin çekirdeği gibi yenilmesi ya da yutulması mutat olmayan şeyleri yemek veya yutmak.
2. Taş, toprak, demir, altın ve gümüş gibi şeyleri yutmak.
3. İçi olmayan ceviz ve badem yutmak.
4. Boğazına kaçan kar veya yağmuru kendi isteği olmayarak yutmak.
5. Başkasının zorlaması ile orucu bozmak.
6. Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan yemek kırıntısını yutmak.
7. Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarak boğazına su kaçması.
8. Unutarak yiyip içtikten sonra orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içmek.
9. Kendi isteği ile ağız dolusu kusmak.
10. Kendi isteği ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi isteği ile olmazsa oruç bozulmaz (İçeri çekilen duman sigara dumanı olursa keffaret gerekir.).
11. Güneş batmadığı hâlde, battı zannederek iftar etmek.
12. İmsak vakti geçtiği hâlde daha vakit vardır zannederek yemek ve içmek.
13. Cinsel ilişki dışında kadına dokunmak veya öpmek sonucu boşalmak.
14. Ramazan orucundan başka bir orucu bozmak.
15. Misafir iken oruca başlayıp ikamete niyet ettikten sonra yemek.
16. Mukim iken oruca başlayıp sefer mesafesi yolculuğa niyet ederek bulunduğu yerin sınırlarını geçtikten sonra orucu bozmak.
Bunlardan biri ile orucu bozulan kimsenin akşama kadar yememesi, içmemesi ve cinsel ilişkide bulunmaması vacibdir.
Gündüz iyileşen hasta, yolculuğu sona eren misafir, ayhali veya lohusalıktan temizlenen kadın, ergenlik çağına gelen çocuk ve Müslüman olan gayr-i müslim, Ramazan ayına saygı için günün kalan kısmında oruçlu imiş gibi akşama kadar orucu bozacak şeylerden sakınmaları uygun olur.
Oruca niyetlenen kadın, gündüz ayhali veya lohusa olursa, orucunu bozması lazımdır.
Kadın, henüz ayhali olmadan âdet günümdür diyerek orucunu bozmamalıdır.
Hasta ve yolcu olup oruç tutmayan kimseler açıktan olmamak şartıyla yiyip içebilirler.
L) Orucu Bozmayan Şeyler
1. Oruçlu olduğunu unutarak yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, (sakın) bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir.”203
Unutarak yiyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını boşaltıp yıkar ve oruca devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördüğünde eğer güçlü kuvvetli olup, oruca dayanabilen bir kişi ise oruçlu olduğunu kendisine hatırlatır, zayıf ve güçsüz bir kişi ise hatırlatmaz.
2. Bir suya dalıp kulağına su kaçmak.
3. Kendi isteği olmayarak boğazına toz ve duman girmek.
4. Kendi isteği olmayarak kusmak.
5. Kendiliğinden içeriden gelen kusuntunun yine kendiliğinden içeriye gitmesi.
6. Uyurken ihtilam olmak.
7. Dokunma ve öpme olmadan sadece bakmak veya düşünmek sebebiyle boşalmak.
8. Eşini öpmek.
9. Geceleyin cünüp olan kimsenin sabaha kadar yıkanmayıp gündüz yıkanması.
10. Dişleri arasında sahur yemeğinden kalan ve nohut miktarından az olan kırıntıyı yutmak.
11. Ağzındaki tükürüğü yutmak.
12. Ağzına gelen balgamı yutmak.
13. Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak.
14. Ağzına aldığı mesela, dişine koyduğu ilacın tadını boğazda hissetmek.
15. Gözlerine sürme çekmek.
Bu saydığımız şeylerin hiçbirisi orucu bozmaz.
M) Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene ve Tedavi Yöntemleri204
1. Astım hastalarının kullandığı sprey
Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükürük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Hâlbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması hâlinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis205 ve İslam bilginlerinin İcmaı vardır. Ayrıca, misvaktan bazı kırıntıların ve kimyevi maddelerin mideye ulaşması kaçınılmaz olduğu hâlde, Hz. Peygamber’in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır.206 Diğer taraftan, “kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz” kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan bu şeyle oruç bozulmaz.
Bu itibarla astımlı hastaların, sağlığı oruç tutmalarına uygun olup başka bir hastalıkları da yoksa rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz.
2. Göz damlası
Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.
3. Burun damlası
Tedavi amacıyla burna damlatılan ilacın bir damlası, yaklaşık 0,06 cm3’tür. Bunun bir kısmı da burun çeperleri tarafından emilmekte, çok az bir kısmı mideye ulaşmaktadır. Bu da, mazmazada olduğu gibi ma’fuv kapsamında değerlendirilebilir.
4. Dil altı
Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz.
5. Endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek
Midedeki hastalığı tespit amacıyla mideyi görüntülemek veya mideden parça almak için yaptırılan endoskopide, ağız yoluyla mideye tıbbi bir cihaz sarkıtılmakta ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonlardaki hastalığı teşhis etmek amacıyla, bağırsak içini görüntülemek veya parça almak için yapılan kolonoskopide, makattan bağırsaklara cihaz gönderilmekte ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonoskopide, hemen daima, endoskopide de genellikle, incelenecek alanın temizliğini sağlamak amacıyla cihaz içinden su verilmektedir.
Endoskopi veya kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek, yeme, içme anlamına gelmemekle birlikte, çoğunlukla cihaz içinden su verildiği için oruç bozulur. Ancak söz konusu işlemlerde cihazların kullanımı sırasında sindirim sistemine su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan bir madde girmemesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozmaz.
6. İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması
İdrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılan ilaçlar orucu bozmaz.
7. Anestezi
Acı ileten sinir yolları üzerinde iletimin değişik seviyelerde engellenmesi anestezi oluşturmaktadır. Lokal, bölgesel ve genel anestezi olmak üzere, üç türlü anestezi vardır. Küçük ameliyatlarda ameliyat bölgesinin yakın çevresine iletimi engelleyen ilaçların verilmesi ile oluşan anesteziye lokal anestezi denir. Vücudun daha geniş bölgeleri, örneğin belden aşağısı veya bir yarısı iletimin omurilik düzeyinde engellenmesi için omuriliğe veya omuriliğe varmadan geniş bir sinir grubunun oluşturduğu bağlantı yerleri üzerine ilaç verilerek oluşturulan anesteziye bölgesel anestezi denir. Hastanın uyutulup ağrının duyulması beyin düzeyinde engellenirse bu tür anesteziye genel anestezi denir.
Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.
8. Kulak damlası ve kulağın yıkattırılması
Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya ilaç boğaza ulaşmaz. Bu nedenle kulağa damlatılan ilaç veya kulağın yıkattırılması orucu bozmaz.
Kulak zarında delik bulunsa bile, kulağa damlatılan ilaç, kulak içerisinde emileceği için, ilaç ya hiç mideye ulaşmayacak ya da çok azı ulaşacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu miktar oruçta affedilmiştir. Ancak kulak zarının delik olması durumunda, kulak yıkattırılırken suyun mideye ulaşması mümkündür. Bu itibarla, orucu bozacak kadar suyun mideye ulaşması hâlinde oruç bozulur.
9. Fitil kullanmak, lavman yaptırmak
Ağrı kesici, ateş düşürücü olarak veya diğer bazı amaçlarla makattan, mantar ve bazı kadın hastalıklarının tedavisinde ferçten fitil kullanılmaktadır. Lavman, tıbbi operasyon öncesi veya kabızlıkta kalın bağırsakta bulunan dışkının, anüsten içeriye, sıvı verilerek dışarı çıkarılmasıdır.
Sindirim sistemi, ağızla başlayıp anüsle sona eren, sindirim borusu ile sindirim bezlerinden oluşur. Sindirim borusu ise ağızla başlar. Ağzın gerisinde yutak bulunur. Sonra yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs gelir. Sindirim ince bağırsaklarda tamamlanmaktadır. Kalın bağırsaklarda ise sadece su, glikoz ve bazı tuzlar emilmektedir. Kadının ferci ile sindirim sistemleri arasında ise bir bağlantı bulunmamaktadır.
Bu itibarla kadınların fercinden kullanılan fitiller, orucu bozmaz. Makattan kullanılan fitiller ise her ne kadar sindirim sistemine dâhil olmakta ise de, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı, fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı ve makattan fitil almak yemek ve içmek anlamına gelmediği için, orucu bozmaz.
Lavman yaptırmak konusunda ise iki durum söz konusudur, kalın bağırsaklarda su, glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içeren sıvının bağırsaklara verilmesi veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde verilen suyun bağırsakta kalması durumunda oruç bozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi durumunda, verilen su ile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkının dışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen su da, çok az olduğu için oruç bozulmaz.
10. İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek
İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir.
11. Diyaliz
Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.
Periton diyalizi, karın boşluğuna verilen özel bir solüsyon aracılığı ile hastanın kendi karın zarı kullanılarak kanın zararlı maddelerden arındırılması ve sıvı dengesinin sağlanması işlemidir. Hemodiyaliz ise kanın vücut dışında bir makine yardımı ile temizlenip vücuda geri verilmesi işlemidir. Kan bir iğne aracılığı ile hastanın kolundan alınır. Hemodiyaliz makinesi, diyalizör denen bir filtreden kanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazla suyu filtre eder. Filtre edilen temiz kan ikinci bir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Bu işlem yapılırken bazen, gıda içerikli sıvı verilmesi gerekmektedir.
Buna göre hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur.
12. Anjiyo yaptırmak
Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedaviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografi vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Damar içine damarların görünür hâle gelmesini sağlayan ve kontrast madde olarak tanımlanan ilaç verilerek, anjiyogram adı verilen filmler elde edilir. Anjiyografi sayesinde organları besleyen damarlar görüntülenerek damar hastalıkları veya bu damarlardan beslenen organlara ait tanı koydurucu bilgiler edinilir. Tedaviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.
Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz.
13. Biyopsi yaptırmak
Tahlil amacıyla vücudun herhangi bir organından parça alınması (biyopsi), orucu bozmaz.
14. Kan vermek
Kan vermenin orucu bozup bozmayacağı konusunda, Hz. Peygamber’den rivayet edilen “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.”207 hadisinden hareketle bazı İslam bilginleri kan vermekle orucun bozulacağını söylemişlerdir. Din bilginlerinin çoğunluğu ise Hz. Peygamber’in oruçlu iken hacamat olduğuna dair rivayeti208 esas alarak kan vermenin orucu bozmayacağını söylemişlerdir.
Bu iki hadis ve diğer rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” hadisinin “hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” şeklinde anlaşılmalıdır. Zira hacamat yapan kişi emerek kanı aldığı için boğazına kan kaçma ihtimali, hacamat yaptıranın ise zayıf düşeceğinden yeme içme zorunda kalma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim Enes b. Malik de, hacamat yaptırmanın oruçluyu zayıf düşüreceğinden dolayı hoş karşılanmadığını söylemiştir.209
Bu itibarla, oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz.
15. Merhem ve ilaçlı bant
Deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu yeme içme anlamına da gelmemektedir. Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz.
N) Oruçluya Mekruh Olan Şeyler
1. Bir şey tatmak.
Mesela, kadının eşi yemeğin tuzunun az veya çok olmasından dolayı kendisini rahatsız ederse, kadın bir şey yutmadan diliyle yemeğin tuzuna bakabilir.
Yemek pişiren ücretli de böyledir.
2. Gereksiz olarak bir şey çiğnemek. Çocuğu için bir şey çiğnemesi gereken kadın, bu işi yapacak başka bir yol bulamazsa küçük çocuğunu korumak maksadıyla çiğneyebilir.
3. Kendine güveni olmayan kimsenin hanımını öpmesi ve kucaklaması.
4. Tükürüğünü ağzında biriktirip yutmak.
5. Kan aldırmak veya ağır bir işte çalışmak gibi kendisini zayıf düşüreceğine kanaat getirdiği bir iş yapmak (Zayıf düşürmeyeceğine kanaat getirirse mekruh olmaz.).
O) Oruçluya Mekruh Olmayan Şeyler
1. Gül ve misk gibi şeyleri koklamak.
2. Gözüne sürme çekmek.
3. Kendisinden emin olmak kaydıyla hanımını öpmek.
4. Misvak kullanmak, dişlerini fırçalamak.
5. Ağzına su alıp çalkalamak.
6. Burnuna su çekmek.
7. Serinlemek için yıkanmak.
Ö) Oruçluya Müstehab Olan Şeyler
1. Sahura kalkıp yemek.
2. Sahur yemeğini biraz geç yemek. Yemeği şüpheli bir vakte kadar geciktirmek ise mekruhtur.
3. Güneş battığı iyice anlaşıldıktan sonra iftarda acele etmek. İftarı namazdan önce yapmak da müstehabdır. İftarda şu duayı okumak sünnettir:
اَلَّـلهُــمَّ لَكَ صُمْتُ وَبِكَ اٰمَـنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَ عَلَي رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ وَصَوْمَ الْـغَـِد مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ نَوَيْتُ فَاغْفِرْلِي مَا قَدَّمْتُ وَ مَا أَخَّرْتُ
“Allâhümme leke sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü ve savme’l-ğadi min şehri Ramazâne neveytü, feğfirlî mâ kaddemtü ve mâ ahhartü.”
Anlamı: “Allahım! Senin rızan için oruç tuttum, sana inandım ve sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım ve Ramazan ayının yarınki orucuna da niyet ettim. Benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!”
P) Oruçla İlgili Çeşitli Hükümler
Unutarak yiyip içen veya oruçlu iken kusan bir kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içse, kaza lazım gelir. Fakat kusmakla orucunun bozulmadığını bildiği hâlde yer ve içerse kendisine hem kaza hem de keffaret gerekir.
Gündüz ihtilam olanın durumu da böyledir. Ramazan’da gündüzleyin uyurken cünüp olan kimse, orucunun bozulduğunu zannederek yiyip içse, bundan dolayı orucun kaza edilmesi lazımdır. İhtilam olmanın orucu bozmadığını bildiği hâlde kasten yerse, kendisine kaza ve keffaret gerekir.
Bir kadın Ramazan’da (henüz ayhali olmadan) ayhali günümdür diyerek orucunu bozsa ve o gün ayhali olmasa, eğer o günün orucuna niyet etmemiş ise kendisine kaza lazım gelir, eğer niyet edip oruca başladıktan sonra bozmuşsa kaza ve keffaret gerekir.
Dişler arasından çıkıp tükürüğe karışan kan, tükürükten fazla veya tükürüğe eşit olup yutulursa orucu bozar. Tükürükten az ise bozmaz.
Dişlerini fırçalayan kimse, orucunun bozulduğunu zannederek bile bile yiyip içse kendisine keffaret gerekir.
Abdest esnasında ağzına su alırken elinde olmayarak boğazına su kaçsa, eğer oruçlu olduğu hatırında ise orucu bozulur ve kazası gerekir. Eğer o esnada oruçlu olduğu hatırında değilse orucu bozulmaz.
Mukim olan (misafir olmayan) bir kimse, geceleyin niyet edip oruca başladıktan sonra gündüz sefer mesafesi yolculuğa çıksa bile o günün orucunu tutması gerekir. Yola çıktıktan sonra orucunu bozduğu takdirde kaza lazım gelir. Yola çıkıp oturduğu yerleşim yerinin sınırlarını geçmeden orucunu bozarsa, kendisine keffaret gerekir.
Misafir olan bir kimse, niyet edip oruca başladıktan sonra gündüz daha yolculuğu bitmeden veya yolculuğu sona erip memleketine döndükten sonra orucunu bozsa kendine kaza lazım gelir.
Ramazan ayından oruç borcu olan bir kimse, bunları kaza etmeden öbür Ramazan gelse evvela Ramazan orucunu tutar, sonra önceki Ramazan’dan kalan borçlarını tutar.
Ramazan orucunu kaza ederken, bu oruçları isterse peş peşe, isterse aralıklı olarak tutar. Borçlarını bir an önce ödemesi bakımından peş peşe tutması daha iyidir.
Bir kadın, oruçlu olduğu günde ayhali veya lohusa olsa, o günün orucunu kaza etmesi gerekir.
Bir kimse hasta olduğu için Ramazan’da orucunu bozsa ve iyileşmeden ölse, kendisine bir şey gerekmez.
Abdestten sonra ağızda kalan yaşlık, orucu bozmaz.
Konuşurken tükürükle ıslanan dudaklarındaki tükürüğü yutmakla oruç bozulmaz.
Ramazan’da bayılan bir kimse, baygınlığı birkaç gün devam ettiği takdirde, bayıldığı günü kaza etmez, çünkü niyet ederek o günün orucuna başlamıştır. Ondan sonraki günleri kaza eder.
Nafile olarak tutulan orucu özürsüz olarak bozmak mekruhtur. Herhangi bir sebeple bozulan nafile orucun kaza edilmesi gerekir.
Başlanan keffaret orucu bitmeden Ramazan ayı girerse, keffaretin yeniden tutulması gerekir.
R) İtikâf
İtikâf, niyet ederek bir camide durmak demektir. Ramazan’ın son on gününde itikâf, kifaye olarak sünnet-i müekkededir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev diğerlerinden düşmüş olur.
İtikâfın şartları, niyet etmek, oruçlu olmak, itikâfı beş vakit cemaatle namaz kılınan camide yapmak ve kadının ayhali ve lohusa hâlinde olmamasıdır. Kadın, camide değil, evinde namaz kıldığı odada itikâf yapar.
1. İtikâfın Adabı
1. Camilerin en çok cemaati olanında ve Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmek.
2. İtikâf esnasında boş şeyler konuşmamak, Kur’an, hadis-i şerif, Peygamberlerin hayatına ait kitaplar okumak.
3. Temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek.
İtikâfa giren kimse camide yer, içer, uyur ve lazım olan şeyleri camide alır. Bunlar için dışarı çıkarsa itikâfı bozulur.
Tuvalete gitmek, abdest almak ve gerekli ise gusül yapmak gibi tabii ihtiyaçları için camiden dışarı çıkar. Cuma namazı aynı yerde değil de başka yerde kılınıyorsa, cuma için bulunduğu yerden çıkıp oraya gidebilir. Cenaze namazı için dışarı çıkamaz.
Kendisine ve malına bir zarar geleceği korkusu ile ve zorla camiden çıkarılması durumunda başka bir camiye geçmek üzere camiden çıkabilir.
Bu zorunlu hâller dışında camiden çıkarsa itikâfı bozulur. İtikâfta olan kimsenin eşi ile cinsel ilişkide bulunması itikâfı bozduğu gibi dokunmak ve öpmekle bir boşalma olursa yine bozulur. İhtilam olmak (uyku hâlinde cünüplük meydana gelmesi) itikâfı bozmaz.
İhlas ile itikâf yapan Mümin, bir süre dünya işlerinden ayrılarak Allah’a yönelir. Düşmanı olan şeytanın şerrinden en sağlam kaleye sığınmış, Allah’ın evi olan camide onun sonsuz rahmetine iltica etmiş olur. Bu durumda olan bir Mümin, Allah’ın evinde onun misafiridir. Ev sahibine layık olan da misafirine ikramda bulunmaktır. Peygamber Efendimiz, vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on günü itikâfa devam etmişlerdir.
S) Fitre (Fıtır Sadakası)
Borcundan asli ihtiyaçlarından başka nisap miktarı malı veya onun değerinde parası olan Müslümanın fıtır sadakası vermesi vacibdir.
Buna kısaca “Fitre” denir. Fıtır sadakasının vacib olması için, zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir.
Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir. Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de ergenlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vacibdir.
Fakir olan çocuğun babası ölmüş veya fakir ise babasının babası torununun fitresini verir.
Bir kimse karısının ve büyük çocuklarının fitresini vermekle mükellef değildir. Bunlar zengin iseler fitrelerini kendilerinin vermesi lazımdır.
Karısının ve aile içindeki büyük çocuklarının fitrelerini onların izni olmadan verebilir. Aile içinde olmayan büyük çocukların fitrelerini ise onların izni ile verebilir. Bir kimse babasının ve anasının fitrelerini vermekle yükümlü değildir.
Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:
Cinsi: Miktarı:
1. Buğday 1.460 Gram
2. Arpa 2.920 Gram
3. Kuru Üzüm 2.920 Gram
4. Hurma 2.920 Gram
Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi, para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur.210 Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez, içinden niyet etmesi yeterlidir.
Zekât kimlere verilirse, fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazan’da oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.
Varlıklı Müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş hem de sevab kazanmış olurlar.
Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.
Yemin keffareti yerine getirilirken on fakiri sabah akşam doyurmak veya on fakire fitre miktarı bir meblağ ödenmesi gerekmektedir.
Maide suresinin 89. ayetinde yemin keffaretinin nasıl yerine getirileceği bildirilirken, “Ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak” ifadesi yer almaktadır.
Her ne kadar bu ayet yemin keffareti ile ilgili ise de, Ramazan’da verilmesi gereken fitre ile yemin keffareti için verilecek miktarın aynı olması, fitre verirken hangi ölçüleri göz önünde bulundurmamız gerektiği hususunda bize yol göstermektedir.
Buna göre Ramazan’da fitreyi veren kişinin normal olarak yediği sabah ve akşam yemeklerinin parasal değerini hesap etmesi ve fitre miktarını kendi sofrasındaki yemekleri dikkate alarak vermesi daha uygun olur.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
VAAZ HAZIRLAMA VE SUNMA TEKNİKLERİ
Müslümanlara çeşitli zamanlarda ve mekânlarda çeşitli şekillerde nasihatlerde bulunup, onları iyiliğe, güzelliğe teşvik etmek, kötülüklere karşı ikaz etmek, Allahın nimetleri karşısında onlardaki şükür duygusunu geliştirmektir.
VAİZ;
Topluca ibadet edilen yerlerde ve özelliklerde Camilerde cemaati dini yönden aydınlatmak amacıyla, ibadet öncesi ve sonrasında kürsüden öğütler veren Din Görevlisidir.
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِين
فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغًا
Beliğ müessir söz söyle
Zikr (hatırlamak), Tekvir27,
Zikra (Uyarı), Müddessir 31,
Tezkire (İkaz, öğüt), Tâhâ 2-3, Gâşiye 21-22, Zâriyât 55,
Nasihat (Öğüt, dürüst samimi)
Tavsiye (birini hayırlı bir iş yapmaya teşvik)
VAAZ HAZIRLAMADA TEMEL İLKE
1.Bilgilendirmeyi ve bilinçlendirmeyi amaçlamak
2. Hikmet yanlısı olmak (Nahl 16/125)
3. Öğütle inandırmaya ve yönlendirmeye çalışmak
4. Konularda çeşitliliğe önem vermek (iman, ibadet, ahlâk ve sosyal ilişkiler)
5. Gerektiği yerde aşırıya kaçmadan duygulandırmak, heyecanlandırmak
6. Şefkat ve merhamet duygusunu güçlendirmeye çalışmak (Tevbe 9/128)
7. Toplumda birlik, beraberlik, sevgi, saygı ve hoşgörü duygularını pekiştirmeyi amaçlamak
8. Vahye bağlı kalarak gelişime açık olmak
9. Güncelliği gözetmek
10. Kolaylaştırıcı ve özendirici fikirlere öncelik vermek,
11. Müjdeleme ve uyarma arasındaki dengeyi gözetmek
12. Konuyla ilgili kaynaklarda seçiciliğe ve çeşitliliğe önem vermek
13. Toplumun dinî ve sosyo-kültürel yapısını gözetme
14. Dinî konuları diğer bilimlerle ilişkilendirmek
15. Kur’an ve sünnet ışığında değer üretmek
16. Süreye riayet etmek
VAAZ HAZIRLAMA AŞAMALARI
Konu seçimi
Plan
Bilgi toplama
Bilgileri düzenleyip harmanlama
Hazırlama
Kontrol etme
VAAZIN YAPILDIĞI YER
- Cuma vaazı
-Bayram vaazı
-Kandil günleri
-Hafta sonu
-Nişan, düğün, taziye vb. anlar
-İlçe pazarı günü
VAAZ PLANI
Dua
Konunun takdimi (Konunun önemini vurgulayacak birkaç cümle)
Giriş
Konuyla ilgili ayet, hadis, olay, gazete veya televizyon haberi, nüzul sebebi veya vürud sebebi vb.
Gelişme
Ayet ve Hadis yorumları, açıklayıcı bilgiler, şiirler, hikayeler, örnek olaylar, güncellemeler, cemaate soru ve cevaplar, hatıra ve gözlemler vs.
Sonuç
Kısa özet, ana mesaj, öğütler, dua ve temenniler, bitiriş, Fatiha..
VAZIN HAZIRLANIŞI
Konu saha önceden tesbit edilmelidir.
1. Kaynakları belirleme
- Konuyla ilgili ayet ve hadisleri bulmak için mu’cemler, internet arama siteleri
- Tefsir ve hadis kitapları
- Siyer kitapları
- İlgili başka kaynaklar
- İslam ansk. Maddesi
- makaleler
2. Kaynaklardan not alma (fişleme)
3. Kompozisyon
4. Kontrol ve egzersiz yapma
İYİ HAZIRLANMIŞ BİR VAAZ
Konu günceldir.
Eğitici mesajlar içerir.
Dil ve üslup yönünden akıcı ve anlaşılabilirdir.
Sunuş irticalidir.
Hatip gösterişten uzak ve mütevazidir.
Hatip güvenilir ve söylenen fikirler delillere dayalıdır.
Göz iletişimi ve cemaat hâkimiyeti vardır.
Ayet ve hadisler, mealleriyle birlikte düzgün okunur
Üslup ikna edici, sevdirici ve yumuşaktır. (Nahl 16/125; Al-i İmran 3/159)
Hatip kolaylaştırıcı ve yapıcıdır.
Seçilen örnekler uygulanabilir ve günceldir.
Konu bütünlüğü korunmuştur.
Üslup akıcıdır.
Fikirler ayırıcı ve bölücü değil, birleştiricidir.
Hakaret ve aşağılama söz konusu değildir.
Cemaatin eğitim ve kültür düzeyine uygundur.
Süreye riayet edilir.
Bidat, hurafe ve israiliyat olmamalıdır.
Müslümanlara çeşitli zamanlarda ve mekânlarda çeşitli şekillerde nasihatlerde bulunup, onları iyiliğe, güzelliğe teşvik etmek, kötülüklere karşı ikaz etmek, Allahın nimetleri karşısında onlardaki şükür duygusunu geliştirmektir.
VAİZ;
Topluca ibadet edilen yerlerde ve özelliklerde Camilerde cemaati dini yönden aydınlatmak amacıyla, ibadet öncesi ve sonrasında kürsüden öğütler veren Din Görevlisidir.
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِين
فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغًا
Beliğ müessir söz söyle
Zikr (hatırlamak), Tekvir27,
Zikra (Uyarı), Müddessir 31,
Tezkire (İkaz, öğüt), Tâhâ 2-3, Gâşiye 21-22, Zâriyât 55,
Nasihat (Öğüt, dürüst samimi)
Tavsiye (birini hayırlı bir iş yapmaya teşvik)
VAAZ HAZIRLAMADA TEMEL İLKE
1.Bilgilendirmeyi ve bilinçlendirmeyi amaçlamak
2. Hikmet yanlısı olmak (Nahl 16/125)
3. Öğütle inandırmaya ve yönlendirmeye çalışmak
4. Konularda çeşitliliğe önem vermek (iman, ibadet, ahlâk ve sosyal ilişkiler)
5. Gerektiği yerde aşırıya kaçmadan duygulandırmak, heyecanlandırmak
6. Şefkat ve merhamet duygusunu güçlendirmeye çalışmak (Tevbe 9/128)
7. Toplumda birlik, beraberlik, sevgi, saygı ve hoşgörü duygularını pekiştirmeyi amaçlamak
8. Vahye bağlı kalarak gelişime açık olmak
9. Güncelliği gözetmek
10. Kolaylaştırıcı ve özendirici fikirlere öncelik vermek,
11. Müjdeleme ve uyarma arasındaki dengeyi gözetmek
12. Konuyla ilgili kaynaklarda seçiciliğe ve çeşitliliğe önem vermek
13. Toplumun dinî ve sosyo-kültürel yapısını gözetme
14. Dinî konuları diğer bilimlerle ilişkilendirmek
15. Kur’an ve sünnet ışığında değer üretmek
16. Süreye riayet etmek
VAAZ HAZIRLAMA AŞAMALARI
Konu seçimi
Plan
Bilgi toplama
Bilgileri düzenleyip harmanlama
Hazırlama
Kontrol etme
VAAZIN YAPILDIĞI YER
- Cuma vaazı
-Bayram vaazı
-Kandil günleri
-Hafta sonu
-Nişan, düğün, taziye vb. anlar
-İlçe pazarı günü
VAAZ PLANI
Dua
Konunun takdimi (Konunun önemini vurgulayacak birkaç cümle)
Giriş
Konuyla ilgili ayet, hadis, olay, gazete veya televizyon haberi, nüzul sebebi veya vürud sebebi vb.
Gelişme
Ayet ve Hadis yorumları, açıklayıcı bilgiler, şiirler, hikayeler, örnek olaylar, güncellemeler, cemaate soru ve cevaplar, hatıra ve gözlemler vs.
Sonuç
Kısa özet, ana mesaj, öğütler, dua ve temenniler, bitiriş, Fatiha..
VAZIN HAZIRLANIŞI
Konu saha önceden tesbit edilmelidir.
1. Kaynakları belirleme
- Konuyla ilgili ayet ve hadisleri bulmak için mu’cemler, internet arama siteleri
- Tefsir ve hadis kitapları
- Siyer kitapları
- İlgili başka kaynaklar
- İslam ansk. Maddesi
- makaleler
2. Kaynaklardan not alma (fişleme)
3. Kompozisyon
4. Kontrol ve egzersiz yapma
İYİ HAZIRLANMIŞ BİR VAAZ
Konu günceldir.
Eğitici mesajlar içerir.
Dil ve üslup yönünden akıcı ve anlaşılabilirdir.
Sunuş irticalidir.
Hatip gösterişten uzak ve mütevazidir.
Hatip güvenilir ve söylenen fikirler delillere dayalıdır.
Göz iletişimi ve cemaat hâkimiyeti vardır.
Ayet ve hadisler, mealleriyle birlikte düzgün okunur
Üslup ikna edici, sevdirici ve yumuşaktır. (Nahl 16/125; Al-i İmran 3/159)
Hatip kolaylaştırıcı ve yapıcıdır.
Seçilen örnekler uygulanabilir ve günceldir.
Konu bütünlüğü korunmuştur.
Üslup akıcıdır.
Fikirler ayırıcı ve bölücü değil, birleştiricidir.
Hakaret ve aşağılama söz konusu değildir.
Cemaatin eğitim ve kültür düzeyine uygundur.
Süreye riayet edilir.
Bidat, hurafe ve israiliyat olmamalıdır.
Vaaza Başlama Duası ve Anlamı:
Vaaz, herhangi bir konuda insanları iyiliğe sevk etmek için söylenen söz, nasihat ve öğüt demektir.
Bir kimseye kalbini yumuşatacak surette sevap ve ikaba dair söz söylemek, nasihat etmek anlamına gelir.
Peygamberimiz (s.a.s.), bu görevi en güzel şekilde yerine getirmiş ve insanlara örnek olmuştur.
Her hayırlı işte olduğu gibi vaaza başlarken de Allah’a hamd ve Resulune salavat getirmek, Peygamberimiz (s.a.s.)’in sunnetidir.(Ebu Davud, Edeb, 21; İbn Mace, Nikah, 19)
Yapılacak vaaz konusu ile ilgili en az bir ayet ve hadis zikredilir ve işlenecek konuya başlanır.
Örnek Vaaza Başlama Duası ve Anlamı:
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ*
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ*
صَلُّوا عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى طَبي۪بِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى شَفي۪عِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى*
وَاُفَوِّضُ اَمْرِي اِلَي اللَّهِ * اِنَّ اللَّهِ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ*
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلي۪مُ الْحَكي۪مُ*
سُبْحَانَكَ لاَ فَهْمَ لَنَا اِلَّا مَا فَهَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْجَوَادُ الْكَري۪مُ*
اَعُوذُ بِاللَّهِ مِـنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيــمِ* بِسْــــمِ اللَّهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيـمِ*
(Konuyla ilgili bir Ayet-i Kerime okunur.)
صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمْ*
وَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ
(Konuyla ilgili bir Hadis-i Şerif okunur)
صَدَقَ رَسُولُ اللَّهِ فِيمَا قَالْ اَوْ كَمَا قَالْ*
-Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in ailesinin ve bütün ashabının üzerine olsun.
-Peygamberimiz Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Kalplerin tabibi Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Günahlarımızın şefaatçisi Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Ey Rabbim! Göğsümü ferah eyle, işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz de sözümü anlasınlar. Ben işimi Allaha bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görür.
-Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize öğrettiğinin dışında bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi en iyi bilen, her işi hikmetli olansın.
-Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize gerçeği anlattığının dışında bizim anlama imkânımız yoktur. Şüphesiz Sen, çok cömertsin ve çok ikram sahibisin.
######################
VAAZA BAŞLAMA DUASI
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمَدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ*
صَلُّوا عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى طَبي۪بِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى شَفي۪عِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰینَا لِهٰـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُAraf Suresi, 43
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلي۪مُ الْحَكي۪مُ*BAKARA SURESİ,32
سُبْحَانَكَ لاَ فَهْمَ لَنَا اِلاَّ مَا فَهَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْجَوَادُ الْكَري۪مُ*
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى*TAHA25-28-وَاُفَوِّضُ اَمْرِي اِلَي اللهِ اِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ*MÜMİN, 44
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيم ۞ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ*
..…Ayet-i Kerime…..
صَدَقَ اللّهُ العظيم*
وقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلّم*
….. Hadis-i Şerif….. صَدَقَ رَسُولُ اللهِ فِيمَا قَال اَوْ كَمَا قَال*
Vaaz, herhangi bir konuda insanları iyiliğe sevk etmek için söylenen söz, nasihat ve öğüt demektir.
Bir kimseye kalbini yumuşatacak surette sevap ve ikaba dair söz söylemek, nasihat etmek anlamına gelir.
Peygamberimiz (s.a.s.), bu görevi en güzel şekilde yerine getirmiş ve insanlara örnek olmuştur.
Her hayırlı işte olduğu gibi vaaza başlarken de Allah’a hamd ve Resulune salavat getirmek, Peygamberimiz (s.a.s.)’in sunnetidir.(Ebu Davud, Edeb, 21; İbn Mace, Nikah, 19)
Yapılacak vaaz konusu ile ilgili en az bir ayet ve hadis zikredilir ve işlenecek konuya başlanır.
Örnek Vaaza Başlama Duası ve Anlamı:
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ*
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ*
صَلُّوا عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى طَبي۪بِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى شَفي۪عِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى*
وَاُفَوِّضُ اَمْرِي اِلَي اللَّهِ * اِنَّ اللَّهِ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ*
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلي۪مُ الْحَكي۪مُ*
سُبْحَانَكَ لاَ فَهْمَ لَنَا اِلَّا مَا فَهَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْجَوَادُ الْكَري۪مُ*
اَعُوذُ بِاللَّهِ مِـنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيــمِ* بِسْــــمِ اللَّهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيـمِ*
(Konuyla ilgili bir Ayet-i Kerime okunur.)
صَدَقَ اللَّهُ الْعَظِيمْ*
وَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّي اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ
(Konuyla ilgili bir Hadis-i Şerif okunur)
صَدَقَ رَسُولُ اللَّهِ فِيمَا قَالْ اَوْ كَمَا قَالْ*
-Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in ailesinin ve bütün ashabının üzerine olsun.
-Peygamberimiz Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Kalplerin tabibi Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Günahlarımızın şefaatçisi Hz. Muhammed’e salât getirin.
-Ey Rabbim! Göğsümü ferah eyle, işimi kolaylaştır. Dilimin bağını çöz de sözümü anlasınlar. Ben işimi Allaha bırakıyorum. Şüphesiz Allah kullarını görür.
-Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize öğrettiğinin dışında bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen, her şeyi en iyi bilen, her işi hikmetli olansın.
-Ya Rabbi! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Senin bize gerçeği anlattığının dışında bizim anlama imkânımız yoktur. Şüphesiz Sen, çok cömertsin ve çok ikram sahibisin.
######################
VAAZA BAŞLAMA DUASI
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمَدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ*
صَلُّوا عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى طَبي۪بِ قُلُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
صَلُّوا عَلَى شَفي۪عِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ*
الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى هَدٰینَا لِهٰـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَا اَنْ هَدٰینَا اللّٰهُAraf Suresi, 43
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلي۪مُ الْحَكي۪مُ*BAKARA SURESİ,32
سُبْحَانَكَ لاَ فَهْمَ لَنَا اِلاَّ مَا فَهَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْجَوَادُ الْكَري۪مُ*
رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى*TAHA25-28-وَاُفَوِّضُ اَمْرِي اِلَي اللهِ اِنَّ اللهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ*MÜMİN, 44
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيم ۞ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ*
..…Ayet-i Kerime…..
صَدَقَ اللّهُ العظيم*
وقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلّم*
….. Hadis-i Şerif….. صَدَقَ رَسُولُ اللهِ فِيمَا قَال اَوْ كَمَا قَال*
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
