MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ
ANKARA EKOLÜ
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır. Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir. Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında ihtisaslaşma yoktur.
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.
İSTANBUL EKOLÜ
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi hatırlatmadan geçemez.
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.
İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.
GENEL DEĞERLENDİRME
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.
İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.
ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir.
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor.
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir.
ANKARA EKOLÜ
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır. Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir. Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında ihtisaslaşma yoktur.
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.
İSTANBUL EKOLÜ
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi hatırlatmadan geçemez.
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.
İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.
GENEL DEĞERLENDİRME
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.
İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.
ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir.
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor.
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir.
TÜRKİYE’DE HAYVANCILIK
Evcil hayvanların ürünlerinden ( et, süt, yumurta, bal, yün, deri) ve gücünden yaralanmak için üretilmesi ve yetiştirilmesi faaliyetine denir. İnsanın ekonomik faaliyetleri içinde önemli yeri olan hayvancılık beslenmenin temel taşlarından biridir. Dengeli beslenmede hayvan ürünlerinin maddesi olan protein önemli yere sahiptir. Ayrıca hayvanlardan elde edilen yün, deri ve diğer ürünler dokuma endüstrisi başta olmak üzere pek çok sanayi dalına hammadde sağlar. Tarımsal faaliyetler arasında yer şekillerimizin engebeli olduğu yörelerimizde hayvanların gücünden yararlanılır.
Örnek: Aşağıdaki endüstri dallarını hangisi üretiminde hayvansal hammaddeden yararlanmaz?
a.) b.) Konfeksiyon c.) Seramik
d.) Dokuma e.) İlaç
Çözüm: Et ve balık eti endüstrisinde ; yün , ipek ve deri dokuma ve konfeksiyon endüstrisinde ; balık , kemik gibi yan ürünlerde ilaç endüstrisinde hammadde olarak kullanılır. Seramik endüstrisinin hammaddesi ise toprak ve boyadır. (cevap C)
Yer şekillerinin engebeli olan ülkemizde değişik tür cinste hayvan yetiştirilir. Sığır , koyun , keçi , manda , kümes hayvanları ülkemizde en çok yetiştirilen hayvan türleridir. İpek böcekçiliği ve arıcılıkta diğer bir hayvancılık türleridir. Ayrıca çevremizdeki denizlerde avlanan balıklarda hayvancılığın sektörünün diğer bir şeklidir.
Türkiye’de hayvancılık faaliyeti tek başına yapılmaz. Tarla , bahçe ve bağ işleri ile birlikte götürülür. Yani tarım faaliyetleri ile paralel olarak götürülür. Tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıktan elde edilir.
Hayvan sayısı bakımından Avrupa’da birinci sırada yer alan ülkemiz çevresindeki ülkelere hayvan ürünleri ihraç eder.
Hayvan türlerinin dağılış ile ülkemizin doğal bitki topluluğu arasında sıkı bir ilişki vardır. Yüksek dağ çayırlarının bulunduğu Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinin yüksek dağlarıyla Doğu Anadolu sığır yetiştiriciliği, cılız otlarla kaplı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da küçük baş hayvancılık yapılır.
Türkiye’de makineli tarıma geçişin en önemli sonuçlarından biride doğal çayır ve meraların azalmasıdır. Bu ise ahır hayvancılığını gerekli kılarken , yem sorununu ortaya çıkarmıştır.
*Türkiye’de Hayvancılığı Etkileyen Başlıca Faktörler Şunlardır;
• Otlak ve mera hayvancılığı yapılması.
• Erken otlanmanın önlenmesi
• Hayvan sayılarının ıslahı ( iyileştirilmesi )
• Ahır ve besi hayvancılığının yaygınlaştırılması.
• Doğal-yapay yem üretiminin artırılması.
• Erken kesimin önlenmesi.
• Pazarlama olanaklarının artırılması.
• Hayvan hastalıklarının önlenmesi.
Otlak ve Mera Hayvancılığı :
Ülkemizde yüksek sıra dağlar ve platolar geniş yer kaplar. Buralarda kendiliğinden ot topluluklarının yetiştiği alanlara mera denir.
Hayvanların doğal beslenme alanları olan otlak ve meralar, Türkiye yüz ölçümünün dört’te birini oluşturur. Ancak artan hayvan sayısı , mera alanlarının tarlaya dönüştürülmesi ve erozyon , otlak alanlarının gün geçtikçe azalmasına ve zayıflamasına neden olmuştur.
Mera alanları sabit olmasına rağmen bu alanlardan beslenen hayvan sayısının artması, mera’ların zayıflamasına ve yok olmasına neden olmuştur. Özellikle erozyon nedeni ile artan toprak kaybı , mera alanlarını verimsizleştiren en önemli sorunlardan biridir.
Türkiye’de traktör , kullanımının yaygınlaşması mera’ların tarlaya dönüştürülmesi hayvancılığı olumsuz yönde etkilemiştir.
Otlak ve mera hayvancılığının doğal şartlara bağlı olması hayvanlarda alınan verimin yıllara göre değişimine neden olmaktadır. Özellikle kurak geçen yılarda zayıf kalan otlar , hayvanların yeterince beslenememesine ve verimlerinin azalmasına neden olur. Bunun için otlak alanlarında yapılması gereken çalışmalar şunlardır ;
• Ot örtüsü zayıflamış mera alanlarında hayvan otlatılmasına belirli bir süre ara verilmesi gerekir.
• Erken otlatmanın önlenmesi gerekir.
• Aşırı otlatma önlenmeli ve üreticiye yem alımı için kredi sağlanmalıdır.
Hayvan Soylarının Islah :
Türkiye hayvan sayısı bakımından Avrupa’da ilk sırada , Dünyada ise sekizinci sırada yer alır. Ancak hayvan sayısının fazla olmasından çok , elde edilen ürünlerin fazla olması gelirin çok olması önemlidir. Ülkemizdeki hayvan cinslerinin verimi düşüktür.
Alınan süt ve et gibi ürünlerin miktarını hayvan sayılarına oranladığımızda verim çok düşüktür. Örneğin ülkemizde , yerli ırktan bir ineğin günlük süt üretimi 2-3 kg.’ ı geçmez iken , Danimarka’da bu miktar 30-40 kg.’ a yaklaşır. Ülkemizde yerli ırktan alınan et verimi de düşüktür.
Yerli ırkın veriminin artırılması için iyi cins yabancı türlerle suni tohumlama yoluyla melez türler elde edilmelidir. Bu şekilde et ve süt verimi yüksek , iyi cins hayvan soyu elde edilecekti.
Ahır ve besi Hayvancılığı :
Besi hayvancılığı daha ziyade eti için , ahır hayvancılığı ise süt üretimi için yapılan hayvancılıktır. Artan nüfusun et ve süt ihtiyacının karşılanması için ahır ve besi hayvancılığı zorunlu hale gelmiştir. Bu gün nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde bu tür hayvancılık gelişmiştir.
Özellikle Ege , Marmara , ve iç Anadolu bölgelerinin büyük kentleri çevresinde bu tür hayvancılık gelişmektedir.
Et ve süt üretimine yönelik modern çiftliklerde kısa zamanda yetiştirilen hayvanlar tüketimin çok yoğun olduğu kentlerde satışa arz edilmektedir.
Yem Üretimi :
Ahır ve besi hayvancılığının gelişmesi daha çok yem üretiminin artırılmasına bağlıdır. Yem , besi ve ahır hayvancılığında maliyeti artıran en önemli sorunlardan biridir. Bunun için yem bitkileri üretiminin artırılması besi hayvancılığını olumlu yönde etkileyecekti.
Erken Kesim :
Türkiye’de hayvancılığı erken kesim , hastalıklarla mücadele ve kredi gibi faktörlerde etkilidir. Yeterli ağırlığa ulaşmayan kuzu ve danaların kesilmesi verimi azaltan önemli unsurlardan biridir. Toplu ölümlere neden şap gibi bulaşıcı hastalıklarda hayvancılığı olumsuz yönde etkiler.
Türkiye’de Hayvan Varlığı ve Coğrafi Dağılışı :
Türkiye yer şekilleri ve iklim çeşitliliği nedeni ile yüksek bir hayvancılık potansiyeline sahiptir. Kırsal kesimin tarla ve bahçe tarımından sonra en önemli gelir kaynağıdır. Doğu Anadolu’nun Kuzey Doğu Anadolu bölümünde hayvancılık birinci derece ekonomik faaliyettir.
Küçükbaş Hayvancılık :
Türkiye’de en yaygın olarak yapılan hayvancılıktır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin iklim ve bitki örtüsünün daha çok bu tür hayvancılığa elverişli olmasıdır. Ülkemizin büyük bir bölümünde yaşanan yaz kuraklığı ot örtüsünün kurumasına neden olur , büyük baş hayvancılığın yapılmasını güçleştirilir. Çünkü sığır gibi büyük baş ancak gür otlakların bulunduğu alanlarda beslenebilir.
Bozkır alanlarını geniş yer kapladığı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde daha ziyade küçük baş hayvancılık yaygın olarak yapılır.
Koyun : Kısa boylu bozkır bitki topluluğunun yaygın olduğu bölgelerimizde yetiştirilen hayvan türüdür.
Başlıca Türleri : Kıvırcık , karaman , dağlıç sakız ve merinostur.
Kıvırcık : Daha çok Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde yetiştirilir.
Karaman ( Koğruklu Koyun ) : İç Anadolu ( ak karaman ) ve Doğu Anadolu Bölgesinde ( mor karaman ) yetiştirilir.
Dağlıç : Batı Anadolu’da Ege ve Marmara’da üretilir.
Sakız : Ege’nin dağlık alanlarında yetiştirilir.
Merinos : Yurt dışından getirilen cinslerden biridir. Güney Marmara’da yünü kıymetli olan koyun türüdür.
Keçi : İç bölgelerde meşe ormanlarının yoğun olduğu kıyı kesimleri ve maki bitki topluluğunun yoğun olduğu yerlerde yetiştirilen hayvan türüdür. Koyuna göre daha çevik olan keçi , her türlü arazi şartlarına uyum sağlayabilir. İki türü vardır. Bunlar ağaçların yeni sürgünleriyle beslenen kıl keçisi ve bozkır alanlarında beslenen tiftik ( Ankara ) keçisidir.
Kıl keçisi daha çok maki bitki türünün yoğun olduğu Akdeniz Bölgesinde geliştirilir. Ancak Güney Doğu Anadolu bölgelerinin dağlık alanlarında da yaygındır. Ormanların tahrip edilmesi nedeni ile son yıllarda üretiminin azaltılması için çeşitli özendirici tedbirler alınmaktadır.
Tiftik keçisinin ana vatanı Anadolu yarımadasıdır. Ankara ve çevresinde çok eski devirlerden bu yana yetiştirilen hayvan türüdür. Yünü çok kıymetli olan tiftik keçisi daha çok Ankara , Eskişehir ve Siirt çevresinde yetiştirilir.
Bükük Baş Hayvancılık :
Dağ çayırlarının geniş alanlara yayıldığı ülkemizde büyük baş hayvan türlerinden en fazla sığır yetiştirilir. Karadeniz-Akdeniz Bölgelerinin yüksek dağları ve Doğu Anadolu platolarında yetiştirilir. Doğu Anadolu Bölgesinde şiddetli karasallık nedeni ile yazların kısa sürmesi ve yağışlı geçmesi tarım faaliyetlerini olumsuz yönde etkiler. Yaz yağışları otlak alanlarının gürleşmesini sağlar.
Tarımı olumsuz yönde etkileyen bu şartlar büyük baş hayvancılığı olumsuz yönde etkiler. Marmara ve Ege Bölgelerinde daha çok ahır ve besi hayvancılığı yaygındır. Burada otlak alanlarının azalması mera hayvancılığının yapılmasını engeller. Ancak bölgelerin büyük tüketim alanı olmaları et ve süt ihtiyacını artırmıştır. Bunun sonucu olarak ahır ve besi hayvancılığı gelişmiştir.
Gücünden ve yağlı sütünden faydalanılarak manda , özellikle yer şekillerinin makine kullanımını imkansız hale getirdiği Karadeniz’in sulak yörelerinde yetiştirilir.
Arıcılık :
Türkiye çok çeşitli iklim ve bitki topluluklarına sahiptir. Bu özelliği arıcılık faaliyeti için büyük bir potansiyeldir. Çiçekli bozlar ve dağ çayırları , arıcılık için en uygun alanlardır. Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında , Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinin yüksek kesimlerinde çiçek bal’ı üreticiliği yapılır.
Muğla çevresinde kızılcam ormanlarında ise daha çok çam bal’ı üretimi yapılır.
Bal üretimi ile ünlü başlıca yörelerimiz şunlardır ; Bitlis , Şemdinli , Kars , Ağrı , Sivas ve Muğla’dır.
İpek Böcekçiliği :
İpek böcekçiliği dut ağacının yetiştirildiği her bölgede yapılabilir. Ülkemizde yüzyıllardır Güney Marmara’da geleneksel bir hayvancılık şekli olarak uygulanır. İpek böceği tırtıllarının kelebek olmak için çevrelerine ördükleri kozadan elde edilen ipek , dünya’nın en kıymetli halı ve kumaşlarının dokunmasında kullanılır.
Güney Marmara’da ; Bursa , Bilecik , ve Balıkesir , İç Anadolu’da ; Eskişehir , Ankara , Güney Doğu Anadolu’da ; Diyarbakır’da yetiştirilir.
Kümes Hayvancılığı :
Büyük ve küçük baş hayvancılıktan sonra en fazla yapılan hayvancılık faaliyetidir. Tavuk eti ve yumurta üretimine yönelik bu faaliyet ülkemizde beyaz et tüketiminin artmasına paralel olarak gelişmiştir.
Kümes hayvancılığının en yoğun olarak yapıldığı yerler büyük tüketim alanları olarak Batı Karadeniz , Marmara ve Ege Bölgeleri alanlarına yakındır.
Diğer hayvancılık türlerinden farklı olarak doğal bitki topluluğuna en az bağımlı olmasıdır. Çünkü çiftlik tavukçuluğunda besin maddesi olarak fabrika ortamında yapılan yem kullanılır.
Örnek : Türkiye’de aşağıdaki hayvancılık faaliyetlerinden hangisi ile bitki örtüsü yada bitki türleri arasındaki ilişki en azdır.
a.) Büyük baş hayvancılık b.) Küçük baş hayvancılık
c.) Kümes hayvancılığı d.) Arıcılık
e.) İpek böcekçiliği
Çözüm : Büyük baş hayvancılık ve arıcılık dağ çayırlarına , küçük baş hayvancılık bozkıra , ipek böcekçiliği ise dut apacına bağlı olarak yapılan hayvancılık türüdür. Kümes hayvanlarına hazır yem yedirdiği için doğrudan doğrudan bitki örtüsüne bağlı değildir. ( Cevap C )
Su Ürünleri :
Hayvancılık faaliyetlerinde olduğu gibi evcil hayvanların üretilmesinden daha çok deniz ve göllerde bulunan su canlılarının avlanması işine genel olarak balıkçılık denir.
Denizlerde ve göllerde bulunan balık türleri ( hamsi , karides ) ve yumuşacakların
( ahtapot , kalamaç ) avlanması işlerinin genel adına balıkçılık faaliyeti denir. Bunların dışında inci , mercan , yosva , sünger avcılığı gibi diğer ürünlerde balıkçılık faaliyetleri içinde kabul edilir.
Türkiye bir yarımada ülkesi olduğu için çok uzun sahil şeridine sahiptir. Toprakları üzerinde sayısız akarsu ve göl bulunur. Sahil kıyı uzunluğu ve iç suları ile ülkemiz balıkçılık potansiyeli bakımından zengindir. Boğazların balıkların önemli göç yolları üzerinde bulunması ise ülkemizin bu konuda ki avantajıdır.
Türkiye Balıkçılığını Etkileyen Şartlar :
Bütün bu özelliklerin yani sıra ülkemizde balıkçılığın yeterince gelişmediği görülür. Bunun başlıca sebepleri şunlardır ;
• Çok çeşitli iklim tipine sahip olan ülkemizde sayısız besin maddesinin bulunması balık ürünlerine duyulan ihtiyacı azaltmıştır.
• Halkın toprağa ve toprak ürünlerine bağlı olması , deniz ürünleri tüketme alışkanlığının yeterince yerleşmemesine neden olmuştur.
• Türkiye’de daha çok kıyı balıkçılığı yapılır. Ancak deniz balıkçılığı yapılmaz bu avlanma alanının daralması nedeni ile balık miktarını azaltır.
• Türkiye’de açık deniz balıkçılığının yapılması için gerekli olan teknik donanıma sahip gemilerin bulunmaması.
• Denizlerimizde avlanma yöntemlerinin usulünce yapılmaması. Özellikle balık yumurtalarını yok eden diptrolü adı verilen ağlarla avlanılması .
• Balıkların yumurtlama döneminde ( Mayıs-Eylül ) kaçak olarak avlanılması.
Denizlerimizde iç sularımızda yeteri kadar balık gelişmemiştir. Türkiye’nin akarsularının rejiminin düzensiz olması ve güllerimizin bazılarının kapalı hava özelliği göstermesi nedeni ile suların tuzlu veya sodalı olmasıdır.
Türkiye’deki deniz ürünlerinin üretiminin denizlerimizdeki payı ( DİE 1998 )
Deniz Balıkçılığı :
Kıyı bölgelerimizde yapılan balıkçılıktır. Karadeniz kıyıları Türkiye’de avlanan toplam balık miktarının %70’ ini karşılar.
Bu bölgede balıkçılığın gelişmesinin nedenleri ; Balık miktarı bakımından zengin olmasıdır. Bu bölgede bulunan büyük akar sular denize çok miktarda besin maddesi taşıdığı için balık sürüleri için en uygun ortam haline gelir.
Balıkçılığın en fazla yapıldığı bölgelerden bir diğeri boğazlar ve Marmara Denizidir.
Tatlı Su Balıkçılığı :
Türkiye’de bulunan akarsu , göl , baraj gölü ve göletlerde yapılan balıkçılık şeklidir. Deniz balıkçılığı kadar önemli bir ekonomik faaliyet değildir. Türkiye’de tatlı su balıkçılığının yapıldığı akarsular Kızılırmak , yeşilırmak ve Sakarya gibi nehirlerimizdir. Göller ise Eğir’dir , Bey şehir gibi tatlı su gölleridir.
Van , Tuz , Acı ve Burdur gibi göllerimiz sularının acı veya tuzlu olması nedeni ile balıkçılık yapılmaz. Ancak Van gölüne dökülen akar suların ağız kısmında Van kesali adı verilen adı verilen balık türü avlanır.
Türkiye’de avlanan tatlı su balık türleri şunlardır ; Sazan , Kefal , Yayın , Turna ve Alabalıktır.
Kültür balıkçılığı :
Artan nüfusun balık ihtiyacının karşılanması için daha ziyade balık çiftliği adı verilen yerlerde oluşturulan büyük havuzlarda yapılan balıkçılık türüdür. Özellikle alabalık çiftlikleri son yıllarda hızla artmıştır. Büyük marketlerde ve dinlenme tesislerinde satılması için balık öğretmektedirler.
Hayvancılığın Türkiye Ekonomisindeki Yeri :
Hayvancılığın Türkiye ekonomisindeki katkıları şunlardır ;
• Hayvan ürünleri insanların beslenmesinde önemli yer tutar.
• Türkiye’de tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıkta elde edilir.
• Hayvan ürünleri sanayi için hammadde de oluşturur.
• Hayvan ürünleri iç ve dış ticaretimizde önemli yer tutar.
• Hayvan ürünleri için Doğu Anadolu Bölgesi için en önemli geçim kaynağı olan hayvancılık diğer bölgelerimizde de tarımı destekleyen en önemli ikinci sektördür.
Evcil hayvanların ürünlerinden ( et, süt, yumurta, bal, yün, deri) ve gücünden yaralanmak için üretilmesi ve yetiştirilmesi faaliyetine denir. İnsanın ekonomik faaliyetleri içinde önemli yeri olan hayvancılık beslenmenin temel taşlarından biridir. Dengeli beslenmede hayvan ürünlerinin maddesi olan protein önemli yere sahiptir. Ayrıca hayvanlardan elde edilen yün, deri ve diğer ürünler dokuma endüstrisi başta olmak üzere pek çok sanayi dalına hammadde sağlar. Tarımsal faaliyetler arasında yer şekillerimizin engebeli olduğu yörelerimizde hayvanların gücünden yararlanılır.
Örnek: Aşağıdaki endüstri dallarını hangisi üretiminde hayvansal hammaddeden yararlanmaz?
a.) b.) Konfeksiyon c.) Seramik
d.) Dokuma e.) İlaç
Çözüm: Et ve balık eti endüstrisinde ; yün , ipek ve deri dokuma ve konfeksiyon endüstrisinde ; balık , kemik gibi yan ürünlerde ilaç endüstrisinde hammadde olarak kullanılır. Seramik endüstrisinin hammaddesi ise toprak ve boyadır. (cevap C)
Yer şekillerinin engebeli olan ülkemizde değişik tür cinste hayvan yetiştirilir. Sığır , koyun , keçi , manda , kümes hayvanları ülkemizde en çok yetiştirilen hayvan türleridir. İpek böcekçiliği ve arıcılıkta diğer bir hayvancılık türleridir. Ayrıca çevremizdeki denizlerde avlanan balıklarda hayvancılığın sektörünün diğer bir şeklidir.
Türkiye’de hayvancılık faaliyeti tek başına yapılmaz. Tarla , bahçe ve bağ işleri ile birlikte götürülür. Yani tarım faaliyetleri ile paralel olarak götürülür. Tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıktan elde edilir.
Hayvan sayısı bakımından Avrupa’da birinci sırada yer alan ülkemiz çevresindeki ülkelere hayvan ürünleri ihraç eder.
Hayvan türlerinin dağılış ile ülkemizin doğal bitki topluluğu arasında sıkı bir ilişki vardır. Yüksek dağ çayırlarının bulunduğu Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinin yüksek dağlarıyla Doğu Anadolu sığır yetiştiriciliği, cılız otlarla kaplı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da küçük baş hayvancılık yapılır.
Türkiye’de makineli tarıma geçişin en önemli sonuçlarından biride doğal çayır ve meraların azalmasıdır. Bu ise ahır hayvancılığını gerekli kılarken , yem sorununu ortaya çıkarmıştır.
*Türkiye’de Hayvancılığı Etkileyen Başlıca Faktörler Şunlardır;
• Otlak ve mera hayvancılığı yapılması.
• Erken otlanmanın önlenmesi
• Hayvan sayılarının ıslahı ( iyileştirilmesi )
• Ahır ve besi hayvancılığının yaygınlaştırılması.
• Doğal-yapay yem üretiminin artırılması.
• Erken kesimin önlenmesi.
• Pazarlama olanaklarının artırılması.
• Hayvan hastalıklarının önlenmesi.
Otlak ve Mera Hayvancılığı :
Ülkemizde yüksek sıra dağlar ve platolar geniş yer kaplar. Buralarda kendiliğinden ot topluluklarının yetiştiği alanlara mera denir.
Hayvanların doğal beslenme alanları olan otlak ve meralar, Türkiye yüz ölçümünün dört’te birini oluşturur. Ancak artan hayvan sayısı , mera alanlarının tarlaya dönüştürülmesi ve erozyon , otlak alanlarının gün geçtikçe azalmasına ve zayıflamasına neden olmuştur.
Mera alanları sabit olmasına rağmen bu alanlardan beslenen hayvan sayısının artması, mera’ların zayıflamasına ve yok olmasına neden olmuştur. Özellikle erozyon nedeni ile artan toprak kaybı , mera alanlarını verimsizleştiren en önemli sorunlardan biridir.
Türkiye’de traktör , kullanımının yaygınlaşması mera’ların tarlaya dönüştürülmesi hayvancılığı olumsuz yönde etkilemiştir.
Otlak ve mera hayvancılığının doğal şartlara bağlı olması hayvanlarda alınan verimin yıllara göre değişimine neden olmaktadır. Özellikle kurak geçen yılarda zayıf kalan otlar , hayvanların yeterince beslenememesine ve verimlerinin azalmasına neden olur. Bunun için otlak alanlarında yapılması gereken çalışmalar şunlardır ;
• Ot örtüsü zayıflamış mera alanlarında hayvan otlatılmasına belirli bir süre ara verilmesi gerekir.
• Erken otlatmanın önlenmesi gerekir.
• Aşırı otlatma önlenmeli ve üreticiye yem alımı için kredi sağlanmalıdır.
Hayvan Soylarının Islah :
Türkiye hayvan sayısı bakımından Avrupa’da ilk sırada , Dünyada ise sekizinci sırada yer alır. Ancak hayvan sayısının fazla olmasından çok , elde edilen ürünlerin fazla olması gelirin çok olması önemlidir. Ülkemizdeki hayvan cinslerinin verimi düşüktür.
Alınan süt ve et gibi ürünlerin miktarını hayvan sayılarına oranladığımızda verim çok düşüktür. Örneğin ülkemizde , yerli ırktan bir ineğin günlük süt üretimi 2-3 kg.’ ı geçmez iken , Danimarka’da bu miktar 30-40 kg.’ a yaklaşır. Ülkemizde yerli ırktan alınan et verimi de düşüktür.
Yerli ırkın veriminin artırılması için iyi cins yabancı türlerle suni tohumlama yoluyla melez türler elde edilmelidir. Bu şekilde et ve süt verimi yüksek , iyi cins hayvan soyu elde edilecekti.
Ahır ve besi Hayvancılığı :
Besi hayvancılığı daha ziyade eti için , ahır hayvancılığı ise süt üretimi için yapılan hayvancılıktır. Artan nüfusun et ve süt ihtiyacının karşılanması için ahır ve besi hayvancılığı zorunlu hale gelmiştir. Bu gün nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde bu tür hayvancılık gelişmiştir.
Özellikle Ege , Marmara , ve iç Anadolu bölgelerinin büyük kentleri çevresinde bu tür hayvancılık gelişmektedir.
Et ve süt üretimine yönelik modern çiftliklerde kısa zamanda yetiştirilen hayvanlar tüketimin çok yoğun olduğu kentlerde satışa arz edilmektedir.
Yem Üretimi :
Ahır ve besi hayvancılığının gelişmesi daha çok yem üretiminin artırılmasına bağlıdır. Yem , besi ve ahır hayvancılığında maliyeti artıran en önemli sorunlardan biridir. Bunun için yem bitkileri üretiminin artırılması besi hayvancılığını olumlu yönde etkileyecekti.
Erken Kesim :
Türkiye’de hayvancılığı erken kesim , hastalıklarla mücadele ve kredi gibi faktörlerde etkilidir. Yeterli ağırlığa ulaşmayan kuzu ve danaların kesilmesi verimi azaltan önemli unsurlardan biridir. Toplu ölümlere neden şap gibi bulaşıcı hastalıklarda hayvancılığı olumsuz yönde etkiler.
Türkiye’de Hayvan Varlığı ve Coğrafi Dağılışı :
Türkiye yer şekilleri ve iklim çeşitliliği nedeni ile yüksek bir hayvancılık potansiyeline sahiptir. Kırsal kesimin tarla ve bahçe tarımından sonra en önemli gelir kaynağıdır. Doğu Anadolu’nun Kuzey Doğu Anadolu bölümünde hayvancılık birinci derece ekonomik faaliyettir.
Küçükbaş Hayvancılık :
Türkiye’de en yaygın olarak yapılan hayvancılıktır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin iklim ve bitki örtüsünün daha çok bu tür hayvancılığa elverişli olmasıdır. Ülkemizin büyük bir bölümünde yaşanan yaz kuraklığı ot örtüsünün kurumasına neden olur , büyük baş hayvancılığın yapılmasını güçleştirilir. Çünkü sığır gibi büyük baş ancak gür otlakların bulunduğu alanlarda beslenebilir.
Bozkır alanlarını geniş yer kapladığı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde daha ziyade küçük baş hayvancılık yaygın olarak yapılır.
Koyun : Kısa boylu bozkır bitki topluluğunun yaygın olduğu bölgelerimizde yetiştirilen hayvan türüdür.
Başlıca Türleri : Kıvırcık , karaman , dağlıç sakız ve merinostur.
Kıvırcık : Daha çok Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde yetiştirilir.
Karaman ( Koğruklu Koyun ) : İç Anadolu ( ak karaman ) ve Doğu Anadolu Bölgesinde ( mor karaman ) yetiştirilir.
Dağlıç : Batı Anadolu’da Ege ve Marmara’da üretilir.
Sakız : Ege’nin dağlık alanlarında yetiştirilir.
Merinos : Yurt dışından getirilen cinslerden biridir. Güney Marmara’da yünü kıymetli olan koyun türüdür.
Keçi : İç bölgelerde meşe ormanlarının yoğun olduğu kıyı kesimleri ve maki bitki topluluğunun yoğun olduğu yerlerde yetiştirilen hayvan türüdür. Koyuna göre daha çevik olan keçi , her türlü arazi şartlarına uyum sağlayabilir. İki türü vardır. Bunlar ağaçların yeni sürgünleriyle beslenen kıl keçisi ve bozkır alanlarında beslenen tiftik ( Ankara ) keçisidir.
Kıl keçisi daha çok maki bitki türünün yoğun olduğu Akdeniz Bölgesinde geliştirilir. Ancak Güney Doğu Anadolu bölgelerinin dağlık alanlarında da yaygındır. Ormanların tahrip edilmesi nedeni ile son yıllarda üretiminin azaltılması için çeşitli özendirici tedbirler alınmaktadır.
Tiftik keçisinin ana vatanı Anadolu yarımadasıdır. Ankara ve çevresinde çok eski devirlerden bu yana yetiştirilen hayvan türüdür. Yünü çok kıymetli olan tiftik keçisi daha çok Ankara , Eskişehir ve Siirt çevresinde yetiştirilir.
Bükük Baş Hayvancılık :
Dağ çayırlarının geniş alanlara yayıldığı ülkemizde büyük baş hayvan türlerinden en fazla sığır yetiştirilir. Karadeniz-Akdeniz Bölgelerinin yüksek dağları ve Doğu Anadolu platolarında yetiştirilir. Doğu Anadolu Bölgesinde şiddetli karasallık nedeni ile yazların kısa sürmesi ve yağışlı geçmesi tarım faaliyetlerini olumsuz yönde etkiler. Yaz yağışları otlak alanlarının gürleşmesini sağlar.
Tarımı olumsuz yönde etkileyen bu şartlar büyük baş hayvancılığı olumsuz yönde etkiler. Marmara ve Ege Bölgelerinde daha çok ahır ve besi hayvancılığı yaygındır. Burada otlak alanlarının azalması mera hayvancılığının yapılmasını engeller. Ancak bölgelerin büyük tüketim alanı olmaları et ve süt ihtiyacını artırmıştır. Bunun sonucu olarak ahır ve besi hayvancılığı gelişmiştir.
Gücünden ve yağlı sütünden faydalanılarak manda , özellikle yer şekillerinin makine kullanımını imkansız hale getirdiği Karadeniz’in sulak yörelerinde yetiştirilir.
Arıcılık :
Türkiye çok çeşitli iklim ve bitki topluluklarına sahiptir. Bu özelliği arıcılık faaliyeti için büyük bir potansiyeldir. Çiçekli bozlar ve dağ çayırları , arıcılık için en uygun alanlardır. Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında , Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinin yüksek kesimlerinde çiçek bal’ı üreticiliği yapılır.
Muğla çevresinde kızılcam ormanlarında ise daha çok çam bal’ı üretimi yapılır.
Bal üretimi ile ünlü başlıca yörelerimiz şunlardır ; Bitlis , Şemdinli , Kars , Ağrı , Sivas ve Muğla’dır.
İpek Böcekçiliği :
İpek böcekçiliği dut ağacının yetiştirildiği her bölgede yapılabilir. Ülkemizde yüzyıllardır Güney Marmara’da geleneksel bir hayvancılık şekli olarak uygulanır. İpek böceği tırtıllarının kelebek olmak için çevrelerine ördükleri kozadan elde edilen ipek , dünya’nın en kıymetli halı ve kumaşlarının dokunmasında kullanılır.
Güney Marmara’da ; Bursa , Bilecik , ve Balıkesir , İç Anadolu’da ; Eskişehir , Ankara , Güney Doğu Anadolu’da ; Diyarbakır’da yetiştirilir.
Kümes Hayvancılığı :
Büyük ve küçük baş hayvancılıktan sonra en fazla yapılan hayvancılık faaliyetidir. Tavuk eti ve yumurta üretimine yönelik bu faaliyet ülkemizde beyaz et tüketiminin artmasına paralel olarak gelişmiştir.
Kümes hayvancılığının en yoğun olarak yapıldığı yerler büyük tüketim alanları olarak Batı Karadeniz , Marmara ve Ege Bölgeleri alanlarına yakındır.
Diğer hayvancılık türlerinden farklı olarak doğal bitki topluluğuna en az bağımlı olmasıdır. Çünkü çiftlik tavukçuluğunda besin maddesi olarak fabrika ortamında yapılan yem kullanılır.
Örnek : Türkiye’de aşağıdaki hayvancılık faaliyetlerinden hangisi ile bitki örtüsü yada bitki türleri arasındaki ilişki en azdır.
a.) Büyük baş hayvancılık b.) Küçük baş hayvancılık
c.) Kümes hayvancılığı d.) Arıcılık
e.) İpek böcekçiliği
Çözüm : Büyük baş hayvancılık ve arıcılık dağ çayırlarına , küçük baş hayvancılık bozkıra , ipek böcekçiliği ise dut apacına bağlı olarak yapılan hayvancılık türüdür. Kümes hayvanlarına hazır yem yedirdiği için doğrudan doğrudan bitki örtüsüne bağlı değildir. ( Cevap C )
Su Ürünleri :
Hayvancılık faaliyetlerinde olduğu gibi evcil hayvanların üretilmesinden daha çok deniz ve göllerde bulunan su canlılarının avlanması işine genel olarak balıkçılık denir.
Denizlerde ve göllerde bulunan balık türleri ( hamsi , karides ) ve yumuşacakların
( ahtapot , kalamaç ) avlanması işlerinin genel adına balıkçılık faaliyeti denir. Bunların dışında inci , mercan , yosva , sünger avcılığı gibi diğer ürünlerde balıkçılık faaliyetleri içinde kabul edilir.
Türkiye bir yarımada ülkesi olduğu için çok uzun sahil şeridine sahiptir. Toprakları üzerinde sayısız akarsu ve göl bulunur. Sahil kıyı uzunluğu ve iç suları ile ülkemiz balıkçılık potansiyeli bakımından zengindir. Boğazların balıkların önemli göç yolları üzerinde bulunması ise ülkemizin bu konuda ki avantajıdır.
Türkiye Balıkçılığını Etkileyen Şartlar :
Bütün bu özelliklerin yani sıra ülkemizde balıkçılığın yeterince gelişmediği görülür. Bunun başlıca sebepleri şunlardır ;
• Çok çeşitli iklim tipine sahip olan ülkemizde sayısız besin maddesinin bulunması balık ürünlerine duyulan ihtiyacı azaltmıştır.
• Halkın toprağa ve toprak ürünlerine bağlı olması , deniz ürünleri tüketme alışkanlığının yeterince yerleşmemesine neden olmuştur.
• Türkiye’de daha çok kıyı balıkçılığı yapılır. Ancak deniz balıkçılığı yapılmaz bu avlanma alanının daralması nedeni ile balık miktarını azaltır.
• Türkiye’de açık deniz balıkçılığının yapılması için gerekli olan teknik donanıma sahip gemilerin bulunmaması.
• Denizlerimizde avlanma yöntemlerinin usulünce yapılmaması. Özellikle balık yumurtalarını yok eden diptrolü adı verilen ağlarla avlanılması .
• Balıkların yumurtlama döneminde ( Mayıs-Eylül ) kaçak olarak avlanılması.
Denizlerimizde iç sularımızda yeteri kadar balık gelişmemiştir. Türkiye’nin akarsularının rejiminin düzensiz olması ve güllerimizin bazılarının kapalı hava özelliği göstermesi nedeni ile suların tuzlu veya sodalı olmasıdır.
Türkiye’deki deniz ürünlerinin üretiminin denizlerimizdeki payı ( DİE 1998 )
Deniz Balıkçılığı :
Kıyı bölgelerimizde yapılan balıkçılıktır. Karadeniz kıyıları Türkiye’de avlanan toplam balık miktarının %70’ ini karşılar.
Bu bölgede balıkçılığın gelişmesinin nedenleri ; Balık miktarı bakımından zengin olmasıdır. Bu bölgede bulunan büyük akar sular denize çok miktarda besin maddesi taşıdığı için balık sürüleri için en uygun ortam haline gelir.
Balıkçılığın en fazla yapıldığı bölgelerden bir diğeri boğazlar ve Marmara Denizidir.
Tatlı Su Balıkçılığı :
Türkiye’de bulunan akarsu , göl , baraj gölü ve göletlerde yapılan balıkçılık şeklidir. Deniz balıkçılığı kadar önemli bir ekonomik faaliyet değildir. Türkiye’de tatlı su balıkçılığının yapıldığı akarsular Kızılırmak , yeşilırmak ve Sakarya gibi nehirlerimizdir. Göller ise Eğir’dir , Bey şehir gibi tatlı su gölleridir.
Van , Tuz , Acı ve Burdur gibi göllerimiz sularının acı veya tuzlu olması nedeni ile balıkçılık yapılmaz. Ancak Van gölüne dökülen akar suların ağız kısmında Van kesali adı verilen adı verilen balık türü avlanır.
Türkiye’de avlanan tatlı su balık türleri şunlardır ; Sazan , Kefal , Yayın , Turna ve Alabalıktır.
Kültür balıkçılığı :
Artan nüfusun balık ihtiyacının karşılanması için daha ziyade balık çiftliği adı verilen yerlerde oluşturulan büyük havuzlarda yapılan balıkçılık türüdür. Özellikle alabalık çiftlikleri son yıllarda hızla artmıştır. Büyük marketlerde ve dinlenme tesislerinde satılması için balık öğretmektedirler.
Hayvancılığın Türkiye Ekonomisindeki Yeri :
Hayvancılığın Türkiye ekonomisindeki katkıları şunlardır ;
• Hayvan ürünleri insanların beslenmesinde önemli yer tutar.
• Türkiye’de tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıkta elde edilir.
• Hayvan ürünleri sanayi için hammadde de oluşturur.
• Hayvan ürünleri iç ve dış ticaretimizde önemli yer tutar.
• Hayvan ürünleri için Doğu Anadolu Bölgesi için en önemli geçim kaynağı olan hayvancılık diğer bölgelerimizde de tarımı destekleyen en önemli ikinci sektördür.
TÜRKİYE’DE GÖRÜLEN BAŞLICA İKLİM TİPLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Memleketimiz, çok çeşitli iklimlerin bulunduğu talihli ülkelerden biridir. Üç yanının denizlerle çevrili oluşu, çok yerinin yüksek bölgeler halinde bulunuşu, sıra sıra dağların ve ovaların uzanışı, Türkiye’de türlü özellikler taşıyan ve her birinin ayrı ekonomik ve yerleşme değeri bulunan çeşitli iklimlerin doğmasına imkan vermiştir. Daha kış sonunda ve ilkbahar başlarında meyve ağaçlarının tomurcuklandığı ve çiçek açtığı güney kıyı bölgelerimize karşılık, henüz kışın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü Erzurum-Kars yaylaları bunun tam tezat teşkil eden bir örneğidir. Yaz ayları içinde serin ve esintili günlerin çok olduğu Kars yaylalarına karşılık da, aynı tarihlerde güney kıyı bölgelerimizde ve Ege denizi kıyılarımızda çok sıcak günler hüküm sürer.
Türkiye iklimleri, çeşitli yeryüzü şekillerine, denizlere, yüksekliğe ve dağların uzanış durumuna bağlı olarak, sanki bir mozaik görünüşünde iklim bölgeleri ve bölgecikleri ile doludur.
Türkiye’nin bulunduğu enlemler gereği, ılıman iklimin kışları ılık ve kısa geçen tipi egemendir. Türkiye’nin iklimi başta denizellik-karasallık, yükselti, yeryüzü şekilleri, enlem vb. tüm iklim etmenlerinin etkisi ile oldukça çeşitlilik gösterir. Türkiye, dar alanlarda ve kısa aralıklarla önemli iklim değişiklikleri görülen bir ülkedir. Bu durum Türkiye’de çok çeşitli tarımsal üretimin yapılmasını sağlamakta ve ekonomimizi olumlu yönde etkilemektedir.
Gerçekten tarım ve hayvancılık, çeşitli planlamalar, ulaştırma ve yerleşme, sulama ve ekonomisi ile ilgili işler, yerle ilgili olduklarından, yere sürekli etki yapan iklim şartları ile bu işler arasında yakın ve devamlı bağlantılar vardır.
Bir yerin iklimini belirtebilmek için, o yerde geçen, bütün atmosfer olaylarının (sıcaklık, yağış, rüzgarlar...) o yere (kıyı boyu, kara içi, dağlık yer, ova, yüksek yer, alçak yer...) uymuş bir bileşimini vermek gerekir. Bir yerde iklim, o yerdeki atmosfer olaylarının ortalama değerleridir. Bunun için, böyle bir yerin iklimini iyice belirtebilmek, o yerde mümkün olduğu kadar uzunca süre yapılmış rasatların elde bulunması gerekir. İklim bir yerde uzun bir süre büyük değişiklik göstermeyen hava şartları topluluğudur. Başlı başına bir konu olan iklim, klimatoloji adlı geniş bir bilim kolunun konusu olmuştur.
İklim, uzun süreler içinde değişikliğe de uğramıştır. Uzun süreli gözlemler ve bilgiler göstermiştir ki, bir yerin iklimi hep bir değerde kalmamakta, devir devir sıcaklaşmaya veya soğumaya gitmiş bulunmakta, daha yağışlı veya daha kurak zamanlar olmuş bulunduğu anlaşılmaktadır. Dönemler halinde, iklim değişmeleri olduğu da sanılmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Güneşten dünyaya ulaşan enerjideki değişiklikler yüzünden, havanın bileşimindeki değişiklikler nedeniyle, yeryüzünün fiziki karakterinde olan değişiklikler bunlardandır.
Bir gök cismi olarak yer yuvarlağının iklimleri, astronomik esaslara göre belirtildiği zaman, kutup dairelerine (660 33’), dönencelere (230 27’), göre ve ekvator göz önüne alınarak, düzenli şekilde uzanan 5 kuşak olarak belirir:
1. Ekvatorun her iki yanında dönenceler arasında uzanan geniş bir sıcak kuşak. Burası Ekvatoral iklimlerin toplandığı sıcak iklim bölgeleridir.
2. her iki yarımkürede, dönenceler ile kutup daireleri arasında, iki iklim kuşağı daha uzanır. burası ılıman kuşaktır. Buradaki iklimlere ılıman iklimler adı verilir. Bu kuşaklar orta enlemlere rastlar. Her birinin içine 47 enlem girer. Buralarda çoğunca, az veya çok belirgin bir kış mevsimi, yaz mevsimi ve genel olarak diğer mevsimler (ilkbahar, güz) vardır. Özellikle kışın karışık atmosfer olaylarının çok yer tuttuğu iklim kuşaklarıdır. İşte Türkiye, bu iklim kuşağının, kuzey yarım küredeki bir bölümündedir ve yaklaşık olarak ortalarına (36-42 enlemleri arası) rastlar.
3. Her yarımkürede, bunların ötesinde de iki soğuk kuşak uzanır. buraları kutup iklimleri bölgeleridir. Ancak dünyanın türlü bölgelerinde hava olaylarının farklı ve değişik durumlar göstermesi, karaların ve denizlerin dağılış şekilleri, dağların ve ovaların bulunuşu, bunların yükseklik değerleri, güneşe dönük olma durumları, sıcak veya soğuk deniz akıntıları, bitki örtüsü gibi başka etkenlerle, bu düzenli uzanış ve sıralanışta bozulmalar, değişiklikler belirmiştir. Böylece, bu coğrafi şartlar nedeniyle aynı enlemlerde bile kıtaların doğusunda, batısında, iç taraflarında birbirinden çok farklı iklim bölgeleri belirmiştir. Bütün bunların yanında denilebilir ki, bu yerel şartların etkisi ile “her yerin kendine göre bir iklimi” bulunmaktadır. Türkiye, bu bakımdan pek çok iklim çeşitleri ile doludur. Ancak, birbirlerine çok benzeyenleri bir arada göz önüne alınarak iklim bölgeleri kavramı doğmuştur. Bir iklim bölgesinin özelliğini belirtebilmek ve yanındakilerden olan farkını ortaya koymak için “iklim unsurları”nın gerektiği yerde, gerektiği nispette, zaman ve mekana göre değişme durumlarını gösterecek şekilde bir iklim bölgesi bileşimi içine katıştırılmasına çalışılır. Bunda o yerin özelliği ne kadar iyi belirtilebilirse, bu ölçüler o derece faydalı olur. Birbiri yanındaki iklim bölgeleri arasında olan farklar, her zaman tam kesin olmayabilir. Türlü derecelerden birinden ötekine geçiş halleri de bulunabilir. Bunlarla birlikte, geniş veya dar bir yerin iklim özelliği, yine de belirtilmiş olur.
a. Sıcaklık unsurunda yıllık, aylık değerler ve bunlarda yıl içindeki aykırılıklar (anomaliler), ortalama uçlar, don olayı ve şiddeti ile süresi, toprak sıcaklığı, yükseldikçe sıcaklığın değişmesi ve bunda mevsimlere ve bakılacak şartlarına göre durumu, bölgenin karasal oluş durumu gözden geçirilir.
b. Yağış yıl içindeki rispi nemlilik, bulutluluk, sis durumu, yıllık yağış miktarı, aylık yağış miktarı, yağış sıklığı ve şiddeti ile mevsimlere göre durumu, yağış tarzı ve özellikle sağanak yağmurları, yağış süresi, kar yağışları, kar örtüsü ve toprak üstünde durma süresi, dolulu günler, buharlaşma, kuraklık ve nemlilik ile bunların yıl içindeki durumu ele alınacak noktalardır.
c. Basınç ile rüzgarlardır. Bunda da basıncın yıl içindeki ve aylık değeri ile değişiklikleri, gün içindeki basınç değişikliği, nemlilik, sıcaklık, rüzgar doğrultuları ve yağış arasındaki ilişki, bir yerdeki durgun süreler, yağmurlu süreler, hakim rüzgar doğrultusu, mevsimlere göre rüzgar doğrultularının değişmesi, rüzgar hızı ve fırtınalar, yerel rüzgarlar ve özellikle meltemler, bölgeye uzak ve genel atmosfer dolaşımının etkileri göz önüne alınır.
Bu iklim unsurları göz önüne alınarak Türkiye’de 3 ana iklim bölgesi bulunduğu belirtilir: Akdeniz-Ege bölgesi iklimi, Karadeniz bölgesi iklimi, İç bölgeler iklimi. Bu son derece sade iklim bölümlemesi içinde, çeşitli şartlar altında Türkiye’de farklı iklim bölgelerinin belirtilmesi gerekmiştir:
1. Kıyı boyu bölgelerinin türlü kesimlerinde de az veya çok farklı iklim özellikleri vardır.
2. Kıyı bölgelerinin hemen gerisindeki bölgelerde, yer yer iklim farkları bulunmaktadır.
3. İç bölgelerin türlü kesimlerinde, türlü bakımlardan iklim farkları vardır.
4. Yerine göre, bu iklim bölgeleri, çok çeşitli büyüklükte bir yayılış gösterirler.
Bütün bu bölgelerin iklim özellikleri o bölgelerin tarımı, ekonomisi, yerleşme durumları, bitki örtüsü bakımından büyük önem taşırlar. Şimdi bu iklim bölgelerini ana çizgileriyle kısaca belirtelim.
1. KARADENİZ İKLİMİ:
1. Her mevsimi yağışlıdır.
2. Buradaki bol yağışları gezici minimumlar getirir, yüksek dağ yamaçları bu yağışların daha bol yağmasına imkan verir.
3. Depresyonik ve orografik yağışlar hakimdir.
4. Kıyı bölgesinde batıya bakan yamaçlar, doğuya bakan yamaçlardan daha çok yağış alır.
5. Sıcaklık şartları deniz iklimi özelliğindedir.
Ara sıra, don olayları olur, sis belirir, kar yağar. Bu kıyı boyu bölgesinin hemen güneyinde uzanan ve içerisine bolu, Kastamonu, Çorum, Merzifon, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar taraflarını alan yerleri “Karadeniz İç Bölgesi” olarak vasıflandırmak yerinde olur. Kıyı boyundaki nispeten dar, tam deniz iklimli bölge ile onun hemen gerisindeki iç taraflar, Karadeniz bölgesi olarak, yağış ve sıcaklık bakımlarından birbirinden farklı bölümler gösterir. Kıyı boyunda farklı üç bölüm ayırt edilebilir: Doğu, Orta, Batı Karadeniz iklimi.
1. Doğu Karadeniz İklim. Bu kesimde çok fazla yağış vardır. Kıyı boyundaki birçok yerlerde yılda 2 metre kadar. Hemen gerideki dağlarda daha da çok. Yaz sıcakları oldukça fazladır. Kışlar ılımlı geçer.
2. Orta Karadeniz İklimi: Yağış, bu kıyı boyu ölçüsüne göre orta derecededir ve 70-80 cm. kadardır.
3. Batı Karadeniz İklimi: Doğu Karadeniz iklimine göre daha az yağışlı (100-120 cm.) sıcaklık, Karadeniz boyunun öteki kesimlerine göre gerek yazın ve gerekse kışın daha azdır.
4. Karadeniz Ardı Bölgesi: Karadeniz iklim bölgesinin bu kıyı boyunun üç çeşidinin hemen güneyinde, İç Anadolu iklim bölgesine doğru bir geçiş alanı başlar. Burada, batıdan doğuya doğru gidildikçe ve Karadeniz’in etkilerinden uzaklaşıldıkça farklı iklim yöreleri belirmiş bulunmakla beraber, “Karadeniz kıyı boyu” ile “İç bölgeler” iklimleri arasında bir geçiş iklimleri şeridi özelliği gösterir: Yağış maksimumu ilkbahar sonralarına kaymış, yaz ortalarında kurakça bir süre belirmiştir.
2. AKDENİZ İKLİMİ:
Yıllık yağış yüksek ise de (yerine göre 80-120 cm), şiddetli ve uzun yaz kurakları vardır. Sıcaklık şartlarına ve yaz kuraklıklarına göre birbirinden farklı üç ana tip ayırt etmek mümkündür: Asıl Akdeniz iklimi, Akdeniz yakını dağ iklimi ve Marmara iklimi.
1. Asıl Akdeniz İklimi: Yüksek yaz sıcakları hüküm sürer. Bu sıcakların fazla oluşunun nedenlerinden biri, kıyı bölgesini çok yerde kuzeyden dağlarla çevrili olması ve bu sebeple kuzey rüzgarlarını yeterince alamamasıdır. Kış mevsimi Ege’den daha ılık geçer. Çok buharlaşma olur. Hava çok zaman açıktır. Kar yağışı ve don olayı nadirdir. Uzun bir yaz kuraklığı vardır. Kış, geç başlar ve ılımlı geçer. Yağış mevsimi kıştır. Bol yağmurlar güz ortalarında başlar, ilkbahara kadar sürer. Bu iklimin alanı, Akdeniz boyunda olup çok yerde dar bir kıyı şerididir. Bazı yerlerinde yer şekillerine bağlı olarak genişler ve gerilere sokulur. Dar olduğu yerlerin sebebi hemen kıyı yakınında yüksek dağların başlamıştır. Bu iklimin bir bölümünden başka bir şey olmayan ve ona çok benzeyen Ege bölgesinde ise, hemen hemen bütün “kıyı Ege” adı ile anılan bölgenin içerilere sokulmuş geniş ve pek uzun ovalar bölümünü içine alır.
2. Akdeniz Yakını Dağ İklimi: Güney Anadolu kıyıları boyunca uzanan ve yüksekliği kıyıdan itibaren yaklaşık olarak, 800 m.ye yükselebilen ve bölündüğü yeryüzü şekillerine göre yer yer daralıp genişleyen kıyı boyunun yazları sıcak, kışları ılımlı asıl Akdeniz iklim bölgesinin kemen gerisinde dik yamaçlı yüksek dağlar uzanır (yerine göre 2000 - 3000 m. ve daha yüksek). Bu dağlar İç Anadolu'nun 1000 - 1200 m. yüksekliğindeki düzlüklerine doğru da çoğunca, dik yamaçlarla iner. İşte, bu iki çukur yer (Akdeniz kıyı boyu alçak bölgesi, iç Anadolu düzlükleri alanı) arasındaki yüksek dağlık yerler, buralardan farklı iklim özellikleri gösterirler. Bu dağlar, birçok yerlerinde Akdeniz'e dönük olduğundan, aynı etkiler altında bulunur ve kışın bol yağış alırlar. Ancak bu yağışlar, daha ziyade, kar halinde olur. Kalın kar örtüleri, yılın çok zamanında yerde kaldığı gibi, yazın da eritilememiş olanları benek benek toprağı örter. Bu dağlar, Doğu Karadeniz Bölgesi dışında, memleketimizin en bol yağışlı yarleridir. Yazın ise, fazla olmamakla beraber, kıyı boyunun uzun ve şiddetli buharlaşmalarının da olduğu sıcakları yerine, yine de az bile olsa, yağış olduğu görülür. Bu dağlık yerlerde, yüksekliğin verdiği bir özellikle, bunaltıcı yaz sıcakları ve bu mevsimin kuraklığı hafiflemiştir.. Bunun için bu dağlar, kıyı boyunda oturanların yazın çok aradığı serin ve nemlice, ormanlık yaylalar (Namrun yaylası...) alanıdır. Burada, yükseklik oranına göre, kışlar da sert olmuştur. Yine burada kıyı boyunun.makileri ve buralara uymuş kültür bitkileri yerine, çam ormanları ve yüksek çayırlar yer tutmuştur. Bu yüksek bölge, kurak İç Anadolu'dan tamamen farklıdır. İşte, Akdeniz boyunca uzanan, yer yer Ege Bölgesinde de görülen ve Akdeniz'in etkilerini alan, fakat yüksekliği nedeniyle türlü yönlerden kıyı boyu ve alçak yerlerine iklimlerinden önemli farklar gösteren bu dağlık alan iklimine Akdeniz yakını dağ iklimi denilmiştir.
3. Marmara İklimi: Çok yönleriyle, Akdeniz iklimi karakterini, bazı özellikleriyle de Karadeniz iklim özelliğini gösterir. Nispeten sık değişen, hava durumları vardır. Burada normal kar yağışları olur. Don olayı asıl Akdeniz iklimine göre daha sıktır. Yaz kuraklığı burada da varsa da nispeten hafiftir. Bu yönüyle her mevsimi yağışlı Karadeniz iklimini andırır. Sıcaklık daha az olduğundan, buharlaşma da, asıl Akdeniz iklimine göre, çok şiddetli değildir. Hava sık sık kapalı olur ve nispî nemlilik çokçadır. Çok sis belirir.
III. İÇ BÖLGE İKLİMLERİ:
Esas özellikleri yarı kurak olmalarıdır. Yağış rejimi, Akdeniz’inkini andırırsa da, bol yağışlar ilkbahardadır. Çok yerinde Mayıs en bol yağışlı aydır. Yıllık yağış miktarı Akdeniz ikliminden çok daha azdır. Sıcaklık bakımından olan özelliklerine ve yaz kuraklıklarına göre, birbirinden türlü derecelerden farklı 4 iklim tipini görmek mümkündür: Asıl İç Anadolu iklimi, İç Batı Anadolu iklimi, Göller Bölgesi iklimi ve Güneydoğu Anadolu iklimi.
1 - Asıl İç Anadolu İklimi: Burası bir bozkır iklimidir. Yazlar sıcak, kışlar soğuktur. Yaz aylarında, kısa süreler içinde de olsa yağış olur. Temmuz ve Ağustos kurak aylardır. Bu iklim en belirgin özelliğini Tuz gölü ve çevresinde bulur. Buradan kenarlara doğru uzaklaşıldıkça, İç Anadolu kurak iklim özelliği hafifler.
2 -İç Batı Anadolu iklimi: Burası, yaklaşık olarak Uşak taraflarından Kütahya ve Afyon'a kadar uzanır. Dağlık - tepelik ve yüksekliği çok yerde 800 -1000 m. olan yarı iç bölgedir. Çok yeri Ege ve Marmara denizlerinden 100 - 200 km. uzakta olup, ara yerde yüksekçe dağlar da vardır. Burada yağışlar, asıl Ege Bölgesine göre daha azdır : Yıllık yağış Afyon'da 444 mm., İzmir'de 705 mm., donlu günler sayısı yılda Afyon ve Kütahya'da 95 gün, İzmir'de 8 gün, Marmara Bölgesi karma ikliminden de farklıdır. Yıllık yağış Marmara Bölgesinin çok yerinde buradan fazladır: Marmara'da 600-650 mm., bu iç bölgede 450-550 mm. Marmara Bölgesinde donlu günler sayısı da bu iç bölgenin dörtte biri kadardır. Batı Anadolu'nun bu iç bölgesinin özellikle doğu tarafları ve yüksek düzlükleri İç Anadolu iklimine yakınlık gösterir: İç Anadolu'nun çok yerinin aldığı yıllık yağış tutarı 300-400 mm., İç Batı Anadolu’nunki çok yerinde 460-550 mm.’dir. Donlu günler İç Anadolu'nun çok yerinde yılda 100-125 gün iken, burada 90-95 gün, Kıyı Ege bölgesinde sadece 5-10 gündür. Burada iç bölgelere özelliğini veren sıcaklık oynamaları ve genel olarak karasal olma durumu vardır..
3 - Göller Bölgesi İklimi: Burası, Antalya kıyı bölgesinin kuzeyine düşen bir iç bölgedir. Burada dağ sıraları arasına ovalar ve göl çanakları girmiştir. Bunların çok yerde yüksekliği 950-1100 m.’dir. Buna göre, buradaki çukurluklar bile Antalya kıyı bölgesinden 600-700 m. yüksektir. Bu düzlükler ve göller arasında ise yükseklikleri 1500-2000 m. den çok dağlar uzanır. İçerisine büyük gölleri ve daha uzak çevrelerini alan Göller Bölgesi iklim bakımından hem yanındaki İç Batı Anadolu iklimini andırır, hem de Akdeniz ikliminin etkisi altında bulunur. Burada da Akdeniz kıyı bölgesindeki gibi kış yağışları çok yer tutar. Hem de İç Anadolu ikliminin bazı özelliklerini gösterir: İlkbahar yağışları da, hemen hemen kış yağışları değerine yakındır. Yaz kuraklığı ise, Akdeniz iklimine göre biraz daha hafiftir. Göller bölgesi iklimi bunların bir karışımı ve İç Anadolu'ya bir geçiş alanıdır. Ayrıca burada donlu günler sayısı, İç Anadolu’dakilere bir dereceye kadar yakın olduğu halde, Akdeniz kıyı bölgelerinden son derece fazladır. Bir karasal oluş özelliği ile ilgili bulunarak, Göller Bölgesinde, hemen 100 -120 km. güneyindeki kıyı bölümüne (Antalya çevresine göre) sıcaklık oynamaları daha çoktur.
4 - Güneydoğu Anadolu İklimi: Burada yazlar çok sıcak (30 - 35°), kışlar İç Anadolu'ya göre daha az soğuktur. Yıl içinde, bölgenin önemli bir kısmı Akdeniz'in nemli hava kütlelerinin etkisi altında kalır. Böylece Akdeniz etkileri buraya sokulmuş bulunur. Yaz kurakları belirgin ve süresi uzundur. Güneyindeki memleketimiz dışı çöl ikliminin etkisi altında kalmıştır. Şiddetli buharlaşmalarla çok su kaybı olur. Hava çok vakit açık olup nemlilik azdır. Yıllık yağış miktarı İç Anadolu'ya göre çoktur (450 - 700 mm.). Fakat sıcaklığın burada daha yüksek olması ve bundan da şiddetli buharlaşmaların doğması nedeniyle bu miktarına rağmen İç Anadolu'dan daha kurak bulu maktadır.
IV — DOĞU ANADOLU İKLİMLERİ:
Doğu Anadolu denizlerden uzak, deniz etkilerine karşı yüksek dağlarla çok yerinde kapalı bir bölge olduğundan, çok karasal iklim özellikleri gösterir. Burada sıcaklık oynamaları çok ve şiddetlidir. Kars yaylalarında kış ile yaz aylık ortalamaları arasındaki sıcaklık oynaması 25 - 30° dir. Bölge; karlı (karla örtülü gün sayısı yaylalarda 100 -120 gün), donlu günler fazla (bu yaylalarda 150 -180 gün), çok soğuk (kış aylarında -10° ve daha soğuk günler sayısı çok, sıcaklığın çok düşmesi halinde -20° den aşağı düşen sıcaklıklar fazla, bazı yıllarda -40° ve daha aşağı ve kışlar pek uzundur (yılın yarısı veya bazı yerlerde 7 - 8 ay kış).
Doğu Anadolu çok geniştir ve içinde birbirinden farklı çeşitli bölümler ve bunların ayrı iklimleri vardır. Öyle ki, bahçe ziraatının yapılabilmesi için gerekli doğal şartların bulunmadığı yerlerle (Erzurum - Kars yaylaları gibi), bahçeciliği Ege Bölgesini andıracak kadar çeşitlilik ve zenginlik gösteren bölümleri (Elazığ, Malatya çevreleri...), Çukurova pamuk tarlalarını hatırlatacak yerleri (Iğdır, Elazığ...) bulunan pek geniş bir bölgedir. Böyle bir bölgedeki türlü uzanışlı yüksek dağlarla bunlar arasındaki geniş ovaların ve havzaların bulunuşu, bölgedeki doğal farklılıkları doğurmuştur. Bu çok geniş ve çeşitlilik gösteren bölgede, türlü derecelerden, birbirine göre farklılıklar gösteren şu 4 bölüm ayırt edilebilir:
1- Erzurum - Kars Yayla İklimi: Kuzeyde yüksek düzlüklerin çok yer tuttuğu (1800 - 2000 m.) Erzurum - Kars yaylaları. Özelliği şu : Soğuk, sert ve uzun kışlar, don olayı çok ve uzun, karlı, yazları serin. Çok vakit taze otluk ve çayırlıkları çok. Bu arada, Yukarı Murat dağlık - üzlük alanları da vardır. Yıllık yağış oldukça yeter derecede (500 - 550 mm.). Karaköse'nin güneyindeki çukur alanlarda yağış daha az (350 - 450 mm.). Kışın yeterince kar yağışlı ve donlu günler sayısı çok (160). Sıcaklığın -40° den aşağı düştüğü zamanlar vardır. Asıl yağmurlu mevsim ilkbahar ayları. Yaz ve güz aylarında da yağış var. Bu çevrede bir Çukurova olarak Iğdır ovası pek az yağışlı.
2 - Van Bölgesi İklimi: Bu bölgenin göl ve yakın çevresini içine alan çukur bölümlerinde yağış az (350 - 450 mm.). Gölü çevreleyen yüksek dağlarda ise bu miktar daha fazla. Bu çevre, Erzurum - Kars yaylalarına göre daha ılımlı olup, kışlar daha kısadır. Her ay yağış varsa da, Temmuz, Ağustos ve Eylül'de kurakça bir süre bulunmaktadır. Sıcaklık oynamalarının çokça olduğu bu karasal iklimde yıl içinde donlu geçen günler de çoktur (133 gün).
3 - Yukarı Fırat - Orta ve Aşağı Murat Bölümü İklimi: Yüksekliği 1000 -1200 m. olan ovaların ve 1500 - 2000 m. lik dağların bulunduğu bu bölge, Erzurum Kars bölgesine göre daha sıcak, Güneydoğu Anadolu'ya göre daha serindir. Bu ikisi arasında bir geçiş özelliği gösterir. Kışlar kısa sürer, fakat sert geçer. Yazlar ise kurak ve sıcaktır. Kışın yağış çoğunca kar şeklindedir; Çok vakit kar yağdıktan kısa bir süre sonra erimeye başlar. Kış ve ilkbahar kapalı, yağmurlu ve sislidir. Yıllık yağış miktarı 400 - 450 mm.
4 - Hakkâri Dağlık Bölgesi İklimi: Yüksek dağlık bir bölgedir. Bol yağış alır: Çok yerde 800 -1200 mm., yüksek yerlerde daha da fazla. Bu yağış çoğunca kar şeklinde olur. Yağışlar en çok güz ortalarından kış sonuna kadar yağar. Temmuz, Ağustos, Eylül kuraktır. Yaz mevsimi ve Eylül sıcak geçer. Ancak dağlık yerler ve yaylalar serindir. Bu bölge dağlarında Türkiye'nin en büyük buzulları ve geniş yerler tutan kalıcı kar alanları vardır.
Memleketimiz, çok çeşitli iklimlerin bulunduğu talihli ülkelerden biridir. Üç yanının denizlerle çevrili oluşu, çok yerinin yüksek bölgeler halinde bulunuşu, sıra sıra dağların ve ovaların uzanışı, Türkiye’de türlü özellikler taşıyan ve her birinin ayrı ekonomik ve yerleşme değeri bulunan çeşitli iklimlerin doğmasına imkan vermiştir. Daha kış sonunda ve ilkbahar başlarında meyve ağaçlarının tomurcuklandığı ve çiçek açtığı güney kıyı bölgelerimize karşılık, henüz kışın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü Erzurum-Kars yaylaları bunun tam tezat teşkil eden bir örneğidir. Yaz ayları içinde serin ve esintili günlerin çok olduğu Kars yaylalarına karşılık da, aynı tarihlerde güney kıyı bölgelerimizde ve Ege denizi kıyılarımızda çok sıcak günler hüküm sürer.
Türkiye iklimleri, çeşitli yeryüzü şekillerine, denizlere, yüksekliğe ve dağların uzanış durumuna bağlı olarak, sanki bir mozaik görünüşünde iklim bölgeleri ve bölgecikleri ile doludur.
Türkiye’nin bulunduğu enlemler gereği, ılıman iklimin kışları ılık ve kısa geçen tipi egemendir. Türkiye’nin iklimi başta denizellik-karasallık, yükselti, yeryüzü şekilleri, enlem vb. tüm iklim etmenlerinin etkisi ile oldukça çeşitlilik gösterir. Türkiye, dar alanlarda ve kısa aralıklarla önemli iklim değişiklikleri görülen bir ülkedir. Bu durum Türkiye’de çok çeşitli tarımsal üretimin yapılmasını sağlamakta ve ekonomimizi olumlu yönde etkilemektedir.
Gerçekten tarım ve hayvancılık, çeşitli planlamalar, ulaştırma ve yerleşme, sulama ve ekonomisi ile ilgili işler, yerle ilgili olduklarından, yere sürekli etki yapan iklim şartları ile bu işler arasında yakın ve devamlı bağlantılar vardır.
Bir yerin iklimini belirtebilmek için, o yerde geçen, bütün atmosfer olaylarının (sıcaklık, yağış, rüzgarlar...) o yere (kıyı boyu, kara içi, dağlık yer, ova, yüksek yer, alçak yer...) uymuş bir bileşimini vermek gerekir. Bir yerde iklim, o yerdeki atmosfer olaylarının ortalama değerleridir. Bunun için, böyle bir yerin iklimini iyice belirtebilmek, o yerde mümkün olduğu kadar uzunca süre yapılmış rasatların elde bulunması gerekir. İklim bir yerde uzun bir süre büyük değişiklik göstermeyen hava şartları topluluğudur. Başlı başına bir konu olan iklim, klimatoloji adlı geniş bir bilim kolunun konusu olmuştur.
İklim, uzun süreler içinde değişikliğe de uğramıştır. Uzun süreli gözlemler ve bilgiler göstermiştir ki, bir yerin iklimi hep bir değerde kalmamakta, devir devir sıcaklaşmaya veya soğumaya gitmiş bulunmakta, daha yağışlı veya daha kurak zamanlar olmuş bulunduğu anlaşılmaktadır. Dönemler halinde, iklim değişmeleri olduğu da sanılmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Güneşten dünyaya ulaşan enerjideki değişiklikler yüzünden, havanın bileşimindeki değişiklikler nedeniyle, yeryüzünün fiziki karakterinde olan değişiklikler bunlardandır.
Bir gök cismi olarak yer yuvarlağının iklimleri, astronomik esaslara göre belirtildiği zaman, kutup dairelerine (660 33’), dönencelere (230 27’), göre ve ekvator göz önüne alınarak, düzenli şekilde uzanan 5 kuşak olarak belirir:
1. Ekvatorun her iki yanında dönenceler arasında uzanan geniş bir sıcak kuşak. Burası Ekvatoral iklimlerin toplandığı sıcak iklim bölgeleridir.
2. her iki yarımkürede, dönenceler ile kutup daireleri arasında, iki iklim kuşağı daha uzanır. burası ılıman kuşaktır. Buradaki iklimlere ılıman iklimler adı verilir. Bu kuşaklar orta enlemlere rastlar. Her birinin içine 47 enlem girer. Buralarda çoğunca, az veya çok belirgin bir kış mevsimi, yaz mevsimi ve genel olarak diğer mevsimler (ilkbahar, güz) vardır. Özellikle kışın karışık atmosfer olaylarının çok yer tuttuğu iklim kuşaklarıdır. İşte Türkiye, bu iklim kuşağının, kuzey yarım küredeki bir bölümündedir ve yaklaşık olarak ortalarına (36-42 enlemleri arası) rastlar.
3. Her yarımkürede, bunların ötesinde de iki soğuk kuşak uzanır. buraları kutup iklimleri bölgeleridir. Ancak dünyanın türlü bölgelerinde hava olaylarının farklı ve değişik durumlar göstermesi, karaların ve denizlerin dağılış şekilleri, dağların ve ovaların bulunuşu, bunların yükseklik değerleri, güneşe dönük olma durumları, sıcak veya soğuk deniz akıntıları, bitki örtüsü gibi başka etkenlerle, bu düzenli uzanış ve sıralanışta bozulmalar, değişiklikler belirmiştir. Böylece, bu coğrafi şartlar nedeniyle aynı enlemlerde bile kıtaların doğusunda, batısında, iç taraflarında birbirinden çok farklı iklim bölgeleri belirmiştir. Bütün bunların yanında denilebilir ki, bu yerel şartların etkisi ile “her yerin kendine göre bir iklimi” bulunmaktadır. Türkiye, bu bakımdan pek çok iklim çeşitleri ile doludur. Ancak, birbirlerine çok benzeyenleri bir arada göz önüne alınarak iklim bölgeleri kavramı doğmuştur. Bir iklim bölgesinin özelliğini belirtebilmek ve yanındakilerden olan farkını ortaya koymak için “iklim unsurları”nın gerektiği yerde, gerektiği nispette, zaman ve mekana göre değişme durumlarını gösterecek şekilde bir iklim bölgesi bileşimi içine katıştırılmasına çalışılır. Bunda o yerin özelliği ne kadar iyi belirtilebilirse, bu ölçüler o derece faydalı olur. Birbiri yanındaki iklim bölgeleri arasında olan farklar, her zaman tam kesin olmayabilir. Türlü derecelerden birinden ötekine geçiş halleri de bulunabilir. Bunlarla birlikte, geniş veya dar bir yerin iklim özelliği, yine de belirtilmiş olur.
a. Sıcaklık unsurunda yıllık, aylık değerler ve bunlarda yıl içindeki aykırılıklar (anomaliler), ortalama uçlar, don olayı ve şiddeti ile süresi, toprak sıcaklığı, yükseldikçe sıcaklığın değişmesi ve bunda mevsimlere ve bakılacak şartlarına göre durumu, bölgenin karasal oluş durumu gözden geçirilir.
b. Yağış yıl içindeki rispi nemlilik, bulutluluk, sis durumu, yıllık yağış miktarı, aylık yağış miktarı, yağış sıklığı ve şiddeti ile mevsimlere göre durumu, yağış tarzı ve özellikle sağanak yağmurları, yağış süresi, kar yağışları, kar örtüsü ve toprak üstünde durma süresi, dolulu günler, buharlaşma, kuraklık ve nemlilik ile bunların yıl içindeki durumu ele alınacak noktalardır.
c. Basınç ile rüzgarlardır. Bunda da basıncın yıl içindeki ve aylık değeri ile değişiklikleri, gün içindeki basınç değişikliği, nemlilik, sıcaklık, rüzgar doğrultuları ve yağış arasındaki ilişki, bir yerdeki durgun süreler, yağmurlu süreler, hakim rüzgar doğrultusu, mevsimlere göre rüzgar doğrultularının değişmesi, rüzgar hızı ve fırtınalar, yerel rüzgarlar ve özellikle meltemler, bölgeye uzak ve genel atmosfer dolaşımının etkileri göz önüne alınır.
Bu iklim unsurları göz önüne alınarak Türkiye’de 3 ana iklim bölgesi bulunduğu belirtilir: Akdeniz-Ege bölgesi iklimi, Karadeniz bölgesi iklimi, İç bölgeler iklimi. Bu son derece sade iklim bölümlemesi içinde, çeşitli şartlar altında Türkiye’de farklı iklim bölgelerinin belirtilmesi gerekmiştir:
1. Kıyı boyu bölgelerinin türlü kesimlerinde de az veya çok farklı iklim özellikleri vardır.
2. Kıyı bölgelerinin hemen gerisindeki bölgelerde, yer yer iklim farkları bulunmaktadır.
3. İç bölgelerin türlü kesimlerinde, türlü bakımlardan iklim farkları vardır.
4. Yerine göre, bu iklim bölgeleri, çok çeşitli büyüklükte bir yayılış gösterirler.
Bütün bu bölgelerin iklim özellikleri o bölgelerin tarımı, ekonomisi, yerleşme durumları, bitki örtüsü bakımından büyük önem taşırlar. Şimdi bu iklim bölgelerini ana çizgileriyle kısaca belirtelim.
1. KARADENİZ İKLİMİ:
1. Her mevsimi yağışlıdır.
2. Buradaki bol yağışları gezici minimumlar getirir, yüksek dağ yamaçları bu yağışların daha bol yağmasına imkan verir.
3. Depresyonik ve orografik yağışlar hakimdir.
4. Kıyı bölgesinde batıya bakan yamaçlar, doğuya bakan yamaçlardan daha çok yağış alır.
5. Sıcaklık şartları deniz iklimi özelliğindedir.
Ara sıra, don olayları olur, sis belirir, kar yağar. Bu kıyı boyu bölgesinin hemen güneyinde uzanan ve içerisine bolu, Kastamonu, Çorum, Merzifon, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar taraflarını alan yerleri “Karadeniz İç Bölgesi” olarak vasıflandırmak yerinde olur. Kıyı boyundaki nispeten dar, tam deniz iklimli bölge ile onun hemen gerisindeki iç taraflar, Karadeniz bölgesi olarak, yağış ve sıcaklık bakımlarından birbirinden farklı bölümler gösterir. Kıyı boyunda farklı üç bölüm ayırt edilebilir: Doğu, Orta, Batı Karadeniz iklimi.
1. Doğu Karadeniz İklim. Bu kesimde çok fazla yağış vardır. Kıyı boyundaki birçok yerlerde yılda 2 metre kadar. Hemen gerideki dağlarda daha da çok. Yaz sıcakları oldukça fazladır. Kışlar ılımlı geçer.
2. Orta Karadeniz İklimi: Yağış, bu kıyı boyu ölçüsüne göre orta derecededir ve 70-80 cm. kadardır.
3. Batı Karadeniz İklimi: Doğu Karadeniz iklimine göre daha az yağışlı (100-120 cm.) sıcaklık, Karadeniz boyunun öteki kesimlerine göre gerek yazın ve gerekse kışın daha azdır.
4. Karadeniz Ardı Bölgesi: Karadeniz iklim bölgesinin bu kıyı boyunun üç çeşidinin hemen güneyinde, İç Anadolu iklim bölgesine doğru bir geçiş alanı başlar. Burada, batıdan doğuya doğru gidildikçe ve Karadeniz’in etkilerinden uzaklaşıldıkça farklı iklim yöreleri belirmiş bulunmakla beraber, “Karadeniz kıyı boyu” ile “İç bölgeler” iklimleri arasında bir geçiş iklimleri şeridi özelliği gösterir: Yağış maksimumu ilkbahar sonralarına kaymış, yaz ortalarında kurakça bir süre belirmiştir.
2. AKDENİZ İKLİMİ:
Yıllık yağış yüksek ise de (yerine göre 80-120 cm), şiddetli ve uzun yaz kurakları vardır. Sıcaklık şartlarına ve yaz kuraklıklarına göre birbirinden farklı üç ana tip ayırt etmek mümkündür: Asıl Akdeniz iklimi, Akdeniz yakını dağ iklimi ve Marmara iklimi.
1. Asıl Akdeniz İklimi: Yüksek yaz sıcakları hüküm sürer. Bu sıcakların fazla oluşunun nedenlerinden biri, kıyı bölgesini çok yerde kuzeyden dağlarla çevrili olması ve bu sebeple kuzey rüzgarlarını yeterince alamamasıdır. Kış mevsimi Ege’den daha ılık geçer. Çok buharlaşma olur. Hava çok zaman açıktır. Kar yağışı ve don olayı nadirdir. Uzun bir yaz kuraklığı vardır. Kış, geç başlar ve ılımlı geçer. Yağış mevsimi kıştır. Bol yağmurlar güz ortalarında başlar, ilkbahara kadar sürer. Bu iklimin alanı, Akdeniz boyunda olup çok yerde dar bir kıyı şerididir. Bazı yerlerinde yer şekillerine bağlı olarak genişler ve gerilere sokulur. Dar olduğu yerlerin sebebi hemen kıyı yakınında yüksek dağların başlamıştır. Bu iklimin bir bölümünden başka bir şey olmayan ve ona çok benzeyen Ege bölgesinde ise, hemen hemen bütün “kıyı Ege” adı ile anılan bölgenin içerilere sokulmuş geniş ve pek uzun ovalar bölümünü içine alır.
2. Akdeniz Yakını Dağ İklimi: Güney Anadolu kıyıları boyunca uzanan ve yüksekliği kıyıdan itibaren yaklaşık olarak, 800 m.ye yükselebilen ve bölündüğü yeryüzü şekillerine göre yer yer daralıp genişleyen kıyı boyunun yazları sıcak, kışları ılımlı asıl Akdeniz iklim bölgesinin kemen gerisinde dik yamaçlı yüksek dağlar uzanır (yerine göre 2000 - 3000 m. ve daha yüksek). Bu dağlar İç Anadolu'nun 1000 - 1200 m. yüksekliğindeki düzlüklerine doğru da çoğunca, dik yamaçlarla iner. İşte, bu iki çukur yer (Akdeniz kıyı boyu alçak bölgesi, iç Anadolu düzlükleri alanı) arasındaki yüksek dağlık yerler, buralardan farklı iklim özellikleri gösterirler. Bu dağlar, birçok yerlerinde Akdeniz'e dönük olduğundan, aynı etkiler altında bulunur ve kışın bol yağış alırlar. Ancak bu yağışlar, daha ziyade, kar halinde olur. Kalın kar örtüleri, yılın çok zamanında yerde kaldığı gibi, yazın da eritilememiş olanları benek benek toprağı örter. Bu dağlar, Doğu Karadeniz Bölgesi dışında, memleketimizin en bol yağışlı yarleridir. Yazın ise, fazla olmamakla beraber, kıyı boyunun uzun ve şiddetli buharlaşmalarının da olduğu sıcakları yerine, yine de az bile olsa, yağış olduğu görülür. Bu dağlık yerlerde, yüksekliğin verdiği bir özellikle, bunaltıcı yaz sıcakları ve bu mevsimin kuraklığı hafiflemiştir.. Bunun için bu dağlar, kıyı boyunda oturanların yazın çok aradığı serin ve nemlice, ormanlık yaylalar (Namrun yaylası...) alanıdır. Burada, yükseklik oranına göre, kışlar da sert olmuştur. Yine burada kıyı boyunun.makileri ve buralara uymuş kültür bitkileri yerine, çam ormanları ve yüksek çayırlar yer tutmuştur. Bu yüksek bölge, kurak İç Anadolu'dan tamamen farklıdır. İşte, Akdeniz boyunca uzanan, yer yer Ege Bölgesinde de görülen ve Akdeniz'in etkilerini alan, fakat yüksekliği nedeniyle türlü yönlerden kıyı boyu ve alçak yerlerine iklimlerinden önemli farklar gösteren bu dağlık alan iklimine Akdeniz yakını dağ iklimi denilmiştir.
3. Marmara İklimi: Çok yönleriyle, Akdeniz iklimi karakterini, bazı özellikleriyle de Karadeniz iklim özelliğini gösterir. Nispeten sık değişen, hava durumları vardır. Burada normal kar yağışları olur. Don olayı asıl Akdeniz iklimine göre daha sıktır. Yaz kuraklığı burada da varsa da nispeten hafiftir. Bu yönüyle her mevsimi yağışlı Karadeniz iklimini andırır. Sıcaklık daha az olduğundan, buharlaşma da, asıl Akdeniz iklimine göre, çok şiddetli değildir. Hava sık sık kapalı olur ve nispî nemlilik çokçadır. Çok sis belirir.
III. İÇ BÖLGE İKLİMLERİ:
Esas özellikleri yarı kurak olmalarıdır. Yağış rejimi, Akdeniz’inkini andırırsa da, bol yağışlar ilkbahardadır. Çok yerinde Mayıs en bol yağışlı aydır. Yıllık yağış miktarı Akdeniz ikliminden çok daha azdır. Sıcaklık bakımından olan özelliklerine ve yaz kuraklıklarına göre, birbirinden türlü derecelerden farklı 4 iklim tipini görmek mümkündür: Asıl İç Anadolu iklimi, İç Batı Anadolu iklimi, Göller Bölgesi iklimi ve Güneydoğu Anadolu iklimi.
1 - Asıl İç Anadolu İklimi: Burası bir bozkır iklimidir. Yazlar sıcak, kışlar soğuktur. Yaz aylarında, kısa süreler içinde de olsa yağış olur. Temmuz ve Ağustos kurak aylardır. Bu iklim en belirgin özelliğini Tuz gölü ve çevresinde bulur. Buradan kenarlara doğru uzaklaşıldıkça, İç Anadolu kurak iklim özelliği hafifler.
2 -İç Batı Anadolu iklimi: Burası, yaklaşık olarak Uşak taraflarından Kütahya ve Afyon'a kadar uzanır. Dağlık - tepelik ve yüksekliği çok yerde 800 -1000 m. olan yarı iç bölgedir. Çok yeri Ege ve Marmara denizlerinden 100 - 200 km. uzakta olup, ara yerde yüksekçe dağlar da vardır. Burada yağışlar, asıl Ege Bölgesine göre daha azdır : Yıllık yağış Afyon'da 444 mm., İzmir'de 705 mm., donlu günler sayısı yılda Afyon ve Kütahya'da 95 gün, İzmir'de 8 gün, Marmara Bölgesi karma ikliminden de farklıdır. Yıllık yağış Marmara Bölgesinin çok yerinde buradan fazladır: Marmara'da 600-650 mm., bu iç bölgede 450-550 mm. Marmara Bölgesinde donlu günler sayısı da bu iç bölgenin dörtte biri kadardır. Batı Anadolu'nun bu iç bölgesinin özellikle doğu tarafları ve yüksek düzlükleri İç Anadolu iklimine yakınlık gösterir: İç Anadolu'nun çok yerinin aldığı yıllık yağış tutarı 300-400 mm., İç Batı Anadolu’nunki çok yerinde 460-550 mm.’dir. Donlu günler İç Anadolu'nun çok yerinde yılda 100-125 gün iken, burada 90-95 gün, Kıyı Ege bölgesinde sadece 5-10 gündür. Burada iç bölgelere özelliğini veren sıcaklık oynamaları ve genel olarak karasal olma durumu vardır..
3 - Göller Bölgesi İklimi: Burası, Antalya kıyı bölgesinin kuzeyine düşen bir iç bölgedir. Burada dağ sıraları arasına ovalar ve göl çanakları girmiştir. Bunların çok yerde yüksekliği 950-1100 m.’dir. Buna göre, buradaki çukurluklar bile Antalya kıyı bölgesinden 600-700 m. yüksektir. Bu düzlükler ve göller arasında ise yükseklikleri 1500-2000 m. den çok dağlar uzanır. İçerisine büyük gölleri ve daha uzak çevrelerini alan Göller Bölgesi iklim bakımından hem yanındaki İç Batı Anadolu iklimini andırır, hem de Akdeniz ikliminin etkisi altında bulunur. Burada da Akdeniz kıyı bölgesindeki gibi kış yağışları çok yer tutar. Hem de İç Anadolu ikliminin bazı özelliklerini gösterir: İlkbahar yağışları da, hemen hemen kış yağışları değerine yakındır. Yaz kuraklığı ise, Akdeniz iklimine göre biraz daha hafiftir. Göller bölgesi iklimi bunların bir karışımı ve İç Anadolu'ya bir geçiş alanıdır. Ayrıca burada donlu günler sayısı, İç Anadolu’dakilere bir dereceye kadar yakın olduğu halde, Akdeniz kıyı bölgelerinden son derece fazladır. Bir karasal oluş özelliği ile ilgili bulunarak, Göller Bölgesinde, hemen 100 -120 km. güneyindeki kıyı bölümüne (Antalya çevresine göre) sıcaklık oynamaları daha çoktur.
4 - Güneydoğu Anadolu İklimi: Burada yazlar çok sıcak (30 - 35°), kışlar İç Anadolu'ya göre daha az soğuktur. Yıl içinde, bölgenin önemli bir kısmı Akdeniz'in nemli hava kütlelerinin etkisi altında kalır. Böylece Akdeniz etkileri buraya sokulmuş bulunur. Yaz kurakları belirgin ve süresi uzundur. Güneyindeki memleketimiz dışı çöl ikliminin etkisi altında kalmıştır. Şiddetli buharlaşmalarla çok su kaybı olur. Hava çok vakit açık olup nemlilik azdır. Yıllık yağış miktarı İç Anadolu'ya göre çoktur (450 - 700 mm.). Fakat sıcaklığın burada daha yüksek olması ve bundan da şiddetli buharlaşmaların doğması nedeniyle bu miktarına rağmen İç Anadolu'dan daha kurak bulu maktadır.
IV — DOĞU ANADOLU İKLİMLERİ:
Doğu Anadolu denizlerden uzak, deniz etkilerine karşı yüksek dağlarla çok yerinde kapalı bir bölge olduğundan, çok karasal iklim özellikleri gösterir. Burada sıcaklık oynamaları çok ve şiddetlidir. Kars yaylalarında kış ile yaz aylık ortalamaları arasındaki sıcaklık oynaması 25 - 30° dir. Bölge; karlı (karla örtülü gün sayısı yaylalarda 100 -120 gün), donlu günler fazla (bu yaylalarda 150 -180 gün), çok soğuk (kış aylarında -10° ve daha soğuk günler sayısı çok, sıcaklığın çok düşmesi halinde -20° den aşağı düşen sıcaklıklar fazla, bazı yıllarda -40° ve daha aşağı ve kışlar pek uzundur (yılın yarısı veya bazı yerlerde 7 - 8 ay kış).
Doğu Anadolu çok geniştir ve içinde birbirinden farklı çeşitli bölümler ve bunların ayrı iklimleri vardır. Öyle ki, bahçe ziraatının yapılabilmesi için gerekli doğal şartların bulunmadığı yerlerle (Erzurum - Kars yaylaları gibi), bahçeciliği Ege Bölgesini andıracak kadar çeşitlilik ve zenginlik gösteren bölümleri (Elazığ, Malatya çevreleri...), Çukurova pamuk tarlalarını hatırlatacak yerleri (Iğdır, Elazığ...) bulunan pek geniş bir bölgedir. Böyle bir bölgedeki türlü uzanışlı yüksek dağlarla bunlar arasındaki geniş ovaların ve havzaların bulunuşu, bölgedeki doğal farklılıkları doğurmuştur. Bu çok geniş ve çeşitlilik gösteren bölgede, türlü derecelerden, birbirine göre farklılıklar gösteren şu 4 bölüm ayırt edilebilir:
1- Erzurum - Kars Yayla İklimi: Kuzeyde yüksek düzlüklerin çok yer tuttuğu (1800 - 2000 m.) Erzurum - Kars yaylaları. Özelliği şu : Soğuk, sert ve uzun kışlar, don olayı çok ve uzun, karlı, yazları serin. Çok vakit taze otluk ve çayırlıkları çok. Bu arada, Yukarı Murat dağlık - üzlük alanları da vardır. Yıllık yağış oldukça yeter derecede (500 - 550 mm.). Karaköse'nin güneyindeki çukur alanlarda yağış daha az (350 - 450 mm.). Kışın yeterince kar yağışlı ve donlu günler sayısı çok (160). Sıcaklığın -40° den aşağı düştüğü zamanlar vardır. Asıl yağmurlu mevsim ilkbahar ayları. Yaz ve güz aylarında da yağış var. Bu çevrede bir Çukurova olarak Iğdır ovası pek az yağışlı.
2 - Van Bölgesi İklimi: Bu bölgenin göl ve yakın çevresini içine alan çukur bölümlerinde yağış az (350 - 450 mm.). Gölü çevreleyen yüksek dağlarda ise bu miktar daha fazla. Bu çevre, Erzurum - Kars yaylalarına göre daha ılımlı olup, kışlar daha kısadır. Her ay yağış varsa da, Temmuz, Ağustos ve Eylül'de kurakça bir süre bulunmaktadır. Sıcaklık oynamalarının çokça olduğu bu karasal iklimde yıl içinde donlu geçen günler de çoktur (133 gün).
3 - Yukarı Fırat - Orta ve Aşağı Murat Bölümü İklimi: Yüksekliği 1000 -1200 m. olan ovaların ve 1500 - 2000 m. lik dağların bulunduğu bu bölge, Erzurum Kars bölgesine göre daha sıcak, Güneydoğu Anadolu'ya göre daha serindir. Bu ikisi arasında bir geçiş özelliği gösterir. Kışlar kısa sürer, fakat sert geçer. Yazlar ise kurak ve sıcaktır. Kışın yağış çoğunca kar şeklindedir; Çok vakit kar yağdıktan kısa bir süre sonra erimeye başlar. Kış ve ilkbahar kapalı, yağmurlu ve sislidir. Yıllık yağış miktarı 400 - 450 mm.
4 - Hakkâri Dağlık Bölgesi İklimi: Yüksek dağlık bir bölgedir. Bol yağış alır: Çok yerde 800 -1200 mm., yüksek yerlerde daha da fazla. Bu yağış çoğunca kar şeklinde olur. Yağışlar en çok güz ortalarından kış sonuna kadar yağar. Temmuz, Ağustos, Eylül kuraktır. Yaz mevsimi ve Eylül sıcak geçer. Ancak dağlık yerler ve yaylalar serindir. Bu bölge dağlarında Türkiye'nin en büyük buzulları ve geniş yerler tutan kalıcı kar alanları vardır.
Duyu Organları Nelerdir? 5 Duyu Organımız ve Görevleri
Duyu sistemi
Duyu organı, stimülasyonlar (uyarılmalar) sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren organ. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyne iletilirken filtrelenirler; diğer organlardan gelen bilgilerle ve önceden beyinde depolanmış olanlarla karşılaştırılırlar ve beyinde algıya dönüşürler. Duyu organları bilgileri reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla toplarlar. En çok bilinen duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.
Antik filozoflar duyuları "ruhun pencereleri" olarak tanımlamışlardır. Aristo bugün en çok bilinen 5 duyudan bahsetmiştir.[1] Yaygın olarak bilinen, bu nedenle sıklıkla duyu sistemlerinin tamamını oluşturduğu düşünülen bu beşinin haricinde kaslarda, tendonlarda ve eklemlerde de duyu reseptörleri vardır. Bunlara kinestetik duyular denir.[1] Bunun haricinde iç kulakta dengeyi sağlayan reseptörler vardır ve bunlar denge duyusu sistemini oluştururlar.[1] Dolaşım sisteminde kandaki karbondioksiti, basınç değişimlerini veya kalp atışı oranını tespit eden sensörler vardır. Ayrıca sindirim sisteminde açlık ve susuzluk hissini tespit eden reseptörler vardır. Bunların haricinde duyu sistemleri de vardır. Örneğin beynin alt kısımlarında beynin iç ısısını ölçen hücreler vardır.[1]
Reseptörler
Duyu reseptörleri; ışık, ısı gibi herhangi bir haricî uyarıcıya tepki gösterebilen ve duyu sinirlerine sinyal gönderen organ ya da hücredir.[2] İşlevlerine göre üçe ayrılırlar:
Kemoreseptörler
Kemoreseptörler, burun ve dilde bulunan koku ve tat reseptörleridir. Kimyasal uyarıları algılarlar. Bazı iç organlarda da bulunurlar.
Fotoreseptörler
Fotoreseptörler, gözde bulunan reseptörlerdir. Işığı algılarlar. Koni ve çomak hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır.
Mekanoreseptörler
Mekanik ve fiziksel uyarıları algılarlar. Deride ve kulakta bulunur. Deride bulunan ve sıcak ile soğuğu algılayanlara termoreseptör denir.
Yaşamı çok daha kolay algılayabilmemiz için duyu organlarımız büyük bir öneme sahiptir. Her bir duyu organlarımızın vücudumuzda farklı görevleri bulunmaktadır. Şimdi duyu organlarımızın neler olduğunu öğreneceğiz ve görevlerine bakacağız. İşte 6. sınıf fen bilgisi duyu organları konu anlatımı.
5 tane duyu organımız bulunmaktadır. Bunlar göz, kulak, dil, burun ve deridir. Her birine günlük yaşamımız içerisinde kullanırız ve hayatın farklı kısımlarını algılamaya çalışırız. Duyu organlarının yapısında duyu almaçları bulunmaktadır. Böylece koku, tat, basınç, sıcaklık ve sesler gibi pek çok etkiyi algılayabiliriz.
Duyu Organları
Duyu organlarımız belli bir temel görevi bağlı olarak çalışır. Genelde sinirlerde bir uyartı mesajı oluşmaktadır. Beyin uyartıları değerlendirmek suretiyle bir cevap hazırlar. Böyle durumlarda eğer gerekirse kaslarda aynı zamanda tepkime meydana gelir. Şimdi gelin duyu organlarımızı tek tek inceleyelim.
Göz: Etraftaki nesneleri görmenizi ve renkli şekillerini algılamamızı sağlayan duyu organımız gözlerimizdir. Belli başlı bazı kısımlardan oluşur.
- Sert tabaka (göz akı)
- Damar tabaka
- Ağ tabaka (retina)
Her bir kısmın kendi görevleri bulunmaktadır ve bazıları gözü korurken bazıları ise sinir sistemi vasıtasıyla beyne gerekli bilgileri iletir. Aynı zamanda gözü koruyan bazı tabakalar mevcuttur. Bunlar kaşlar, göz kapakları, kirpikler ve gözyaşlarıdır.
Bazı sebeplerden dolayı ayrıca gözümüzde birtakım hastalıklar oluşabilmektedir.
- Renk körlüğü
- Yaşadık
- Miyop
- Hipermetrop
- Astigmatizm
Kulak: Hem işitme hem de denge organımız olarak kulak öne çıkmaktadır. Gündelik hayatımızda pek çok farklı sesi kulaklarımıza duyarız. Aynı zamanda kulağımız içinde bulunan özel unsurlar dengemiz şaşmadan yürümemizi imkan verir. Kulak farklı bölümlerden meydana gelmektedir.
- Dış kulak
- Orta kulak
- İç kulak
Deri: En büyük duyu organımız deridir. Deri vücudumuzun tamamını kaplar. Üst deri ve alt deri olmak üzere iki farklı kısma ayrılmaktadır. Aynı zamanda derinin bazı görevleri bulunur.
- Vücut ısımızı dengeler.
- Solunum ve boşaltma konusunda yardımcı olur.
- Mikropların vücuda girmesini engeller.
- Vücudumuzu birtakım dış etkilere karşı korur.
- Soğuk ve sıcak ile beraber ağrı ve sızı konusunda farklı reseptörler üzerinden algılama imkanı verir.
Burun: Koku alma ve aynı zamanda solunum organımız olarak öne çıkıyor. Aldığımız havanın ısınmasını, nemlenmesini ve temizlenmesini sağlaması konusunda büyük bir öneme sahiptir. Özellikle kokulu cisimlerden buharlaşmak suretiyle ayrılmış ve havaya karışmış olan tanecikler, sarı bölgedeki mukus sıvısında ayrışarak koku almaçları uyarılır. Böylece uyartılar beyindeki koku alma merkezine iletilir. Bu sayede dünyadaki bütün farklı kokuları alırız.
Sinüzit ya da saman nezlesi ile beraber burun kanaması gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Günümüzde bu tür sorunlara karşı tıp dünyasında çözüm yöntemleri bulunur. Burun sağlığımızı korumak ve bu tür sorunlar ile karşılaşmamak için yapmamız gereken bazı hususlar mevcuttur.
- Burnumuzu karıştırmamamız gerekir.
- Burun kıllarımızı kesinlikle koparmamalıyız.
- Sigara içmemeliyiz ve sigara içilen ortamda durmamalıyız.
- Ne olduğunu bilmediğimiz veya çok keskin olan kokulardan mutlaka uzak durmalı ve koklamamalıyız.
Dil: Tat alma ve çiğneme ile beraber yutma ya da konuşma görevleri üstlendi en önemli duyu organlarımız içerisinde yer almaktadır. Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır ve bu tatlılar beynimize iletilir. Bu konuda arka uçtan başlamak suretiyle ön uca doğru dilin farklı bölümleri farklıdır. Böylece tatlı, tuzlu, acı ve ekşi atlar elimiz var tatile merkezi sinir sistemi üzerinden beynimize iletilir.
Duyu organlarımızın sağlığını korumak için mutlaka gerekli hususlara dikkat etmemiz gerekmektedir. Duyu organlarımız bizim için hayatımızda çok önemlidir.
5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Duyu organlarımızın yapısal hafızaları sonucunda verileri birleştirmek ve anlamlandırmak bizler için çok daha kolay hale geliyor. Duyu organları konu anlatımı yazımızda duyu organlarını detaylı bir şekilde sizlerle birlikte inceleyelim.
Duyu Organları Konu Anlatımı
Duyu organlarının görevi, insanların dış dünyayı algılamalarına ve algıladıkları verilere adapte olabilmelerine yardımcı olmaktır. İnsan bedeninde toplam 5 duyu organı bulunmaktadır. Duyu organları ve duyu organlarının görevi şu şekildedir:
-Göz- Görme Duyusu
-Kulak- Duyma Duyusu
-Burun- Koklama Duyusu
-Dil- Tatma Duyusu
-Deri- Dokunma Duyusu
-Göz- Görme Duyusu
Göz, ışığı algılayabilen reseptörlerle donatılmış duyu organımızdır. Etrafımızdaki nesneleri görebilmemize ve fiziksel olarak diğerlerinden ayırt etmemize yardımcı olur. İnsan gözü, belirli bir uzaklıktaki nesnelerin görüntülerini algılayabilme ve renklerini ayırt edebilme özelliğine sahiptir. Gözü koruyan yapılar ise şu şekildedir; kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezleridir.
Kaşlar: Terin göze gelmesini önler.
Göz kapakları: Gözü dıştan korur, gözün nemli kalmasını sağlar.
Kirpikler: Göze gelen yabancı maddelerin girmesini engeller.
Gözyaşı bezleri: Gözyaşı salgılar, gözün nemli kalmasını ve temizlenmesini sağlar.
Kulak- Duyma Duyusu
Kulak, havada yayılan ses dalgalarını beyne, vücudun dikey ve yatay eksenindeki hareket değişimlerini ise beyinciğe ileten duyu organımızdır. İşitme ve denge organı olarak görev yapar. Kulak, dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç kısımdan oluşur.
Duyma dört aşamada gerçekleşir:
1.Kulak kepçesi ile toplanan ses dalgaları, kulak yolu ile iletilerek kulak zarını titreştirir.
2.Çekiç, örs ve üzengi kemikleri bu titreşimi oval pencereye iletir.
3.Titreşimler oval pencereden dalıza, oradan da salyangoza iletilir.
4.Ses, salyangozdaki işitme almaçları tarafından algılanır ve işitme sinirleri aracılığıyla beyindeki işitme merkezine iletilir. Böylece işitme olayı gerçekleşmiş olur.
Burun- Koklama Duyusu
Burun, nefes ve koku alma işlemlerini tamamlayan duyu organımızdır. Solunan havayı ısıtma, temizleme ve nemlendirme gibi görevleri vardır. Burun, insanların koku duyusu, uçucu ve mukusta çözünebilen kimyasalları algılar. Burnumuz, kokunun alındığı ilk saniyede yarı yarıya adaptasyon gerçekleştirir, daha sonra adaptasyon yavaşlayarak devam eder ve birkaç dakika aynı koku ile karşılaşan kimsede burun, kokuyu algılamamaya başlar. Kişinin kendi kokusunu veya üzerine sıktığı parfüm kokusunu bir süre sonra algılayamamasının sebebi budur.
Dil- Tatma Duyusu
Dil, tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı olan duyu organımızdır. Maddelerin tadının alınabilmesi için tükürükte çözünmesi gerekir. Besinlerin tatlarının alınmasında dilde bulunan tat tomurcukları görev yapar.
Tat alma dört aşamada gerçekleşir:
1. Besin maddeleri tükürükte çözünür.
2. Tat tomurcuklarındaki almaçlar uyarır.
3. Almaçlar, aldıkları uyarıları tat alma sinirlerine iletir.
4. Tat alma sinirleri beyindeki tat alma merkezini uyarır ve tat duyusu algılanır.
Deri- Dokunma Duyusu
Deri en büyük duyu organımızdır. Vücudumuzu tamamen örter ve beyne en çok bilgi veren duyu organıdır. Deri; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, su kaybının önlenmesi, fiziksel ve kimyasal etkilerden vücudun korunması, solunuma ve boşaltıma yardımcı olma gibi pek çok fonksiyonda görev alır.
Derinin görevleri:
1. Vücut ısımızı ayarlar.
2. Solunum ve boşaltıma yardımcı olur.
3. Vücudumuzu dış etkilerden korur.
4. Sıcak soğuk, ağrı sızı, basıncı algılayan reseptörler bulunur.
Beş Duyu Organımız Arasındaki İlişki
Duyu organlarımız olan; gözler, kulaklar, burun, dil ve deri bir bütün olarak ele alındığında insan yaşamını ilerleten en önemli noktaları oluşturur. Ve 5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Bir duyu organımızla algıladığımız durumu diğer duyu organlarımızla da tamamlarız. Örneğin; duyduğumuz bir sesin neye ait olduğunu anlayabilmek için gözlerimizle bilgiyi netleştiririz. Ya da gördüğümüz bir nesnenin dokusunun nasıl olduğunu anlayabilmek için dokunarak çözümleme yaparız.
Duyu organlarının görevi dış dünyada algılanan durum ve olayları birleştirerek beyinde bir sonuç oluşturmasıdır. Bu yüzden 5 duyu organı arasındaki ilişki ve iletişim oldukça önemlidir. Herhangi bir duyu organımızda hastalık ve rahatsızlık olduğunda insan yaşamını etkileyen olumsuz durumlar ortaya çıkabilmektedir.
Duyu Organı Hastalıkları
Duyu organı hastalıkları kişilerin yaşamlarını olumsuz etkilese de bazı hastalıklar tedavi ile iyileştirilebilir. Duyu organı hastalıkları genel olarak doğuştan gelen kusurlar ve sonradan oluşan kusurlar olmak üzere ikiye ayrılır.
Doğuştan olan göz kusurları: Renk körlüğü, şaşılık.
Sonradan olan göz kusurları: Miyopluk, Hipermetropluk, Astigmatizm, Katarakt, Presbitlik
Doğuştan gelen işitme bozuklukları: Kulak zarı sertleşmesi, orta kulakta kemik kaynaması ve iç kulaktaki zedelenmeler.
Sonradan oluşan işitme bozuklukları: Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, işitme duyu sinirlerinin zedelenmesidir. İşitme kaybı olan insanlar, işitme cihazı kullanırlar.
Deri hastalıkları: Deriye kesilme, ezilme, yanma ve kimyasal maddeler zarar verebilir.
Mantar, pire, kene ve parazit ısırmaları deriye zarar verir. Mikroorganizmalar, deri iltihaplanmasına yol açabilir. Alerjik deri hastalıkları kurdeşen ve egzama oluşabilir.
Burun hastalıkları: Sinüzit, Saman nezlesi, Burun kanaması
Süpürge Nedir Süpürgenin Tarihçesi
Süpürge, çoğunlukla süpürge otundan elde edilen çalılar ile yapılan, herhangi bir zemindeki istenmeyen maddeleri sürüklemek vasıtasıyla uzaklaştırmaya yarayan temizlik gereci. Günümüzde süpürmek amacıyla kullanılan elektrikli veya elektriksiz bazı diğer araç gereçler için de bu isim yaygın olarak kullanılır. Bu nedenle süpürge otundan yapılan süpürgeler için, zaman zaman ot süpürge ismi kullanılır. Evlerde süpürge yerine yaygın olarak kullanılan ilk alet, gırgırdı.
Köken bilimi
Süpürge, süpürmek kökünden gelen Türkçe bir sözcüktür.
Yapılışı
Esnaflar geçmişte "süpürgeciler hanı" denen hanlarda yoğunlaşan küçük dükkânlarda süpürge üretirlerdi. Tarladan toplanan süpürge telleri süpürge yapımına uygun uzunlukta kesilir. Tohumları ve yaprakları ayıklanıp demetler haline getirilerek üretici tarafından Borsada satışa çıkarılır. Üreticinin belirlediği fiyatlar üzerinden açık arttırma ile süpürge yapımcıları tarafından satın alınan süpürge telleri, yumuşak olması ve kükürtün kolay ıslanması için su ile ıslatılır. Islatılan teller küçük kapalı ve bir ocağı bulunan penceresiz bir odaya konarak kükürtle ağartılır. Ağartılan bu süpürge telleri "ayıklayıcı" diye anılan kişi tarafından bıçakla ayıklanır. Kalın, dolgun ve etli olanlar tepelik, ince ve cılız tellerde işlik olarak ayrılır. Kısa, kırık, koyu renkte düzgün olmayan teller ayıklanarak küçük el süpürgeleri ve top süpürge yapımında kullanılır. Teller "sarıcı" larca temizlenir. 4-9, ya da daha çoğu bir araya getirilip, yavru demetler yapılır. Bunların ikisi birleştirilir, pamuk ipliğiyle bağlanarak, süpürge taslağı oluşturulur.
Bağlayıcılarca bu taslağın sapına 4-5 tel yerleştirilerek, tepelik yapılır. "Ayakcak" denilen ayak mengenesinden yararlanılarak sap, üç ya da daha çok yerinden galvanize telle bağlanır. Süpürge taslağına "el mengenesi" (falaka) yardımıyla süpürge biçimi verilir. Tokmakla vurularak bu biçim pekiştirilir. Üç ya da daha çok yerinden çuvaldızla dikilir. Gelenek çevresinde, özellikle Edirne'de evlenme geleneklerinde önemli yer tutan ve sapına kabara denilen iri başlı özel bir çivi çakıldığında kullanan bayanın kız olduğunun göstergesi; evin kapısı dışına asıldığında ise burada evlenecek çağda kız bulunduğunu belirten simge olan ve aynalı şekliyle evlenen kızın çeyiz eşyaları arasında vazgeçilemez konumdaki süpürge, yukarıda sözü edilen işlemlerden sonra kullanıma sunulmak üzere satışa çıkarılır.
Süprügeler
Elektrikli süpürge
Uçan Süpürge
Cadı süpürgesi
Fırça
Elektrikli süpürge
Elektrikli süpürge, ortamdaki katı ve sıvı maddeleri emip uzaklaştırmaya yarayan bir ev aletidir. Toz çeken ilk süpürge 1906 yılında Robert Bimm tarafından Birum adıyla Fransa'da yapıldı. Bu, pompayla işleyen bir el süpürgesiydi. Tozun toplandığı kısım kova, toz torbası, boru, vb. biçiminde olabiliyordu. Çok geçmeden yerini elektrik motoru ve fandan oluşan bugünkü elektrikli süpürgelere bıraktı. Hatta Danimarka'daki Fisker ve Nielsen şirketi 1910'da elektrikli süpürge satan ilk şirket oldu. Tasarım 17,5 kg ağırlığındaydı.[1]
Günümüzde süpürgeler üç tipe ayrılmaktadır: Sırt biçimli aletler için düşey hazneli, kayaklı ve tekerlekli modeller için yatak silindirli, özellikle yere çivilenmiş halılar için kullanılan emer-döğer torbalı süpürgeler. Ayrıca toz torbalı (24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) veya mahfazlı, küçük, özellikle otomobillerin iç kısmı için çok kullanışlı tipler, bundan başka halısız evler için çok pratik, çeşitli biçimlerde emersüpürgeler de vardır.
19. yüzyıla kadar halı ve eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. İlk elektrik süpürgesi 1898 yılında Londra’da bir fuarda sergilenen ve ticari maksatla kullanılan toz kaldırma makinesiydi. Bu makine üflediği havayla uçurduğu tozları üstünde bulunan metal kutuda topluyordu.
H. Cecil Booth bu toz kaldırma makinesi üzerinde çalışarak, tozu emen ve filtre eden yeni bir makine mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.
Böylece ilk elektrikli süpürge İngiliz Hubert Booth tarafından icat edilmiş oldu. (1871 - 1955)
Booth bu icadın ardından British Vacuum Company adlı bir şirket kurdu. (1901)
Bu alet yakıtla çalışıyor ve taşıması oldukça zahmetli oluyordu. At arabaları sayesinde taşınan bu alet işçiler tarafından kullanılırdı. Pencerelerden uzatılan bir hortum sayesinde zamanın zenginlerinin konaklarının içinde temizlik yapılabiliyordu.
Bu icat çok başarılı oldu. Önce Birleşik Krallık sarayları, ardından Avrupa sarayları, düklerin kontların sarayları, şatoları derken çok iş yaptı.
At arabaları ile çekilir olmaktan kurtuldu. Küçük çaplı kamyonlarla işe gider oldu. Daha küçük kamyonetlere sığdırıldı. Derkeeen..
EVDEN İÇERİ GİRİYOR
1908 yılında Murray Spangler bu devasa süpürgeleri, saraylardan konaklardan küçük burjuvaların evlerine sokmayı başaran adımı attı. Hafif, elle taşınabilir bir elektrikli süpürge üretti ve patentini aldı.
Gelgelelim bunu üretebilecek mali gücü mali gücü yoktu. O sırada devreye William Hoover adlı bir uyanık işadamı girdi.
Süpürgeyi üretmeyi üstlendi.
Elektrikli süpürgeye adını verdi ve piyasaya sürdü
Bu arada pratik gırgırlar çıktı..
Elektrik derdi de olmadığı için kısa sürede yaygınlaştı.
Ancak elektrik süpürgeleri hayli gelişip ucuzlayınca değerleri kalmadı.. Bir ara masa üstü kırıntıları temizleyen avuç içinde kullanılan hallere girdi.
BÜTÜN MESELE TOZDA
Tozu kaldırarak gelişim serüveni başlayan süpürgenin bugün geldiği noktada yine başrolü "toz" oynuyor.
Bugün kullanılan makinelerin bir kısmı tozu haznesine attıktan sonra çektiği havayı filtre etmeden dışarı veriyor ve sigara külü, hayvan dışkısı kalıntısı, polen gibi gözle görülemeyecek kadar küçük parçaları almıyor.
İki durumda da astım veya alerjik hastalık riski oluşabiliyor.
Mite denilen gözle görünmeyen yaratıklar astım ve alerjinin önde gelen sebebi.
Biz evi süpürelim, temiz kalsın derken, bebe beliği ve kendimizi hasta edebiliyoruz.
Onun için artık elektrik süpürgesi alırken mutlaka antibakteriyel olmasına önem vermelisiniz. Hele ki, evde minik yavrularınız varsa..
Antibakteriyel makinelerin özelliği HEPA (High Efficient Particle Arresting / Yüksek Etkinlikte Partikül Yakalayıcı) filtreye sahip olmaları. HEPA filtreler, kedi tüyü ve sigara külü gibi 0.3 mikron büyüklüğüne kadar olan partikülleri yüzde 99.97 oranında emiyor.
Filtre bakterileri haznesinde hapsedip havasız bırakarak ölmelerini sağlıyor.
Bugün Türkiye’de yılda ortalama 2.2 milyon adet elektrik süpürgesi satılıyor. Elektrik süpürgesi için harcanan para ise yaklaşık 300 milyon doları buluyor…
Uçan süpürge
Uçan süpürge, Avrupa mitolojisinde cadıların üzerine binerek uçtuklarına inanılan, otlardan yapılmış, tahta saplı süpürge.
Popüler kültürde cadılar siyah pelerinli, sivri şapkalı ve uçan süpürgeli olarak resmedilirler.[1] Cadı avı yapılan dönemlerde cadıların süpürgenin yanı sıra hayvanlara, yabalara veya sadece sopalara binerek Şeytan'la olan rendevularına uçtuklarına inanılıyordu. Evden çıkarken kapının yanı sıra, pencere veya bacayı da kullanabildikleri düşünülüyordu.
Anton Martin Delrio, 1599 tarihli cadılar hakkındaki detaylı çalışması Disquisitionum Magicarum Libri Sex'te cadıların sihirli bir yağ sürerek nesnelere ve hayvanlara uçabilme yetisi kazandırdıklarını ve bununla Cadıların Şabatı'na (gece buluşması) gittiklerini söyler.
Fırça
Fırça birbirine koşut biçimde dizilmiş kıl topakları ile bunlara bağlanan bir saptan oluşan alettir. Temizlik, kişisel bakım, makyaj ve resim gibi farklı alanlarda kullanılmaktadır.
piren süpürgesi
piren
piren püren (I)-1. 2. Hanımeline benzeyen beyaz çiçekleri güzel kokulu, kökünden kömür yapılan küçük bir ağaç. 3. Yakacak olarak kullanılan kuru çalı çırpı.Süpürge yapılan ot. 2. Küçük, eflatun çiçek açan bir çeşit funda. Su kaynağı. piren Süpürgeotu.
Rüyada Süpürge Görmek Ne Anlama Gelir?
Rüyada Süpürge Görmenin Anlamı ve Yorumu
Rüyada süpürge görmek, kişinin sıkıntı ve dertlerinden kurtularak huzura ereceği anlamına gelir. Rüya sahibinin evini süpürgeyle süpürdüğünü görmesi, evde olan hasta birinin öleceğine ya da başka bir eve taşınmaya delalet eder.
Aynı zamanda rüyada ev süpürmek, yokluk içinde zorlu günler yaşamaya işarettir. Eğer bir kadın evini yeni bir süpürgeyle süpürdüğünü görürse o kadının huzurlu ve güzel bir yaşam süreceğine rivayet eder.
Rüya sözlüğü yazarları rüyada görülen süpürgeyi farklı şekillerde yorumlamaktadır. Rüyadaki süpürgenin işlevine ve niteliğine göre rüyanın yorumu da anlam değiştirir.Kişi nereyi süpürürse o yerle ilgili üzüntülerini süpürüp atacaktır. Mes
Rüyada süpürge görmek, kişinin zor bir hayat geçireceği demektir. Rüya sahibinin zor bir süreç içerisinde çıkıp rahatlayacağına, ailesinin daima yanında olacağına, iş hayatının iyiye gideceği anlamına gelmektedir.
Rüyada Süpürge Aldığını Görmek
Rüyada süpürge almak, kişinin olgunlaşacağı, tecrübe kazanacağı manasına gelir. Rüya gören k
ela rüya sahibinin iş yerini süpürdüğünü görmesi, iş yerindeki bütün kaza ve belaların süpürüp atacağına, bir daha bu sıkıntıları yaşamayacağına işarettir.
Rüyada Süpürge İle Süpürdüğünü Görmek
Rüyada süpürge ile bir yeri süpürdüğünü görmek, o kişinin bütün dertlerini ve sıkıntılarını süpürüp atması anlamına gelir.
rüyada süpürge görmek
işi eğer kendisine süpürge aldığını görürse daha da olgunlaşacağına, aklını başına alacağına ve yaşanılan sıkıntılara bir çözüm yolunu bulacağına işarettir. Rüyada kişinin tanıdığı birine süpürge alması, o kişi iyi anlaşacağına, iş yapacağına; eğer rüyada süpürge aldığı kişi tanınmıyorsa o zaman yakın zamanda rüya sahibinin çok iyi biriyle karşılaşacağı şeklinde yorumlanır. Bu kişi ile kurulan dostluk sayesinde kişinin olgunlaşacağı söylenir.
Rüyada Süpürge İle Sokak Süpürdüğünü Görmek
Rüyada süpürgeyle sokak temizlediğini gören kişi çevresi tarafından sayılan, sevilen ve saygıdan kusur edilmeyen, çevresi tarafından sözlerine değer verilen, önemli biridir. Bu rüyayı gören kişi, insanların her daim fikirlerine değer verdiği muhterem biri olacağına işarettir.
Rüyada Süpürge Makinesi Görmek
Rüyada görülen süpürge makinesi, dert, kedere ve üzüntüleri yok etmek için alınmış bir alettir. Rüya sahibinin kendisini nelerin üzdüğünü bildiği için en yakın zamanda kendisini üzen şeylerden kurtulacağına işarettir.
Rüyada Elektrik Süpürgesi Görmek
Rüya sözlüğü yorumcularına göre rüyada elektrik süpürgesi gören kişinin maddi sıkıntılarının sona ereceğine delalet eder. Huzur dolu bir hayat süreceğine, hayırlı evlatlara sahip olacağına, makam sahibi saygı değer bir insan olacağına, dürüst güvenilir insanlar ile tanışacağına delalet eder.
Rüyada Çalı Süpürgesi Görmek
Rüyasında çalı süpürgesi gören kişinin hayatında bulunan onun kötülüğünü isteyen, arkasında konuşan, sinsi ve fesat bir düşmanının olduğuna yorulmaktadır. Çok dikkat etmesi gerekeceğine, kişinin haksızlıklara uğrayacağına, kazancının azalacağına, kötü sözler ve dedikodular duyacağına rivayet eder.
Rüyada Yeşil Süpürge Görmek
Rüya sahibinin dilediği ve arzu ettiği çoğu şeyin gerçekleşeceği anlamına gelmektedir. Terfi alacağına, herkes tarafından kıskanılan bir insan haline geleceğine, eğitim hayatında da başarıdan başarıya koşacağına, maddi manevi zararların giderileceğine, kişinin üzüntülü ve endişeli olacağı dönemlere gireceğine, hayatında köklü değişimlere sebep olacak adım atılacağına yorumlanmaktadır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
neoldu
yeniakit
Pötürge Yahut da Pütürge Nedir Nerededir?
Pütürge, Malatya ilinin bir ilçesidir. Malatya'ya 74 km mesafededir. Denizden yüksekliği 1.250 metredir. İlçenin 1 bucağı, 1 beldesi, 2 belediyesi ve 62 köyü ile 325 mezrası vardır.
İlçe, arazi olarak engebeli ve sarptır. Düz arazi yok denecek kadar azdır. İlçe toprakları Fırat Nehri'ne dökülen Şiro Çayı'nın geniş vadisinin tabanı ile bu vadi etrafında bulunan dağlık kesimlerden oluşur. Yerleşim yerleri dağlık ve tepelik alanlarda yoğunlaşmıştır. Bunun için tarıma elverişli arazileri dağ ve tepelerin yamaçlarında bulunmaktadır.
Buraya ilk yerleşmenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. İlçede Kütahya'dan gelen Samanoğulları'nında var olduğu söylenmektedir. Bunlardan başka, nereden geldiği bilinmeyen Kopuzoğulları da daha sonra buraya gelerek yerleşen bir topluluktur.
İlçede dil olarak Türkçe, Kürtçe ve Zazaca kullanılmaktadır. İnanç bakımından Sünni ve az da olsa Alevi köylerinin yer aldığı bölgede tarımcılık, hayvancılık ve arıcılık başta gelen geçim kaynaklarıdır.
Pütürge halkının büyük çoğunluğu tekstil ve plastik sektöründe çalışmaktadır. Pütürge İstanbul, Ankara, Kayseri, İzmir gibi şehirlere büyük göç vermektedir.
İlçeye bağlı köylerin tamamında tarım ve hayvancılık yapılmaktadır. Bölge halkı gelenek ve göreneklerine bağlıdır. İlçede okuma yazma oranı 1985-1994 dönemlerinde %95'e ulaşmıştır. İlçeye bağlı Uzuntaş Köyünde Perieş (Dilbersen) kalesi bulunmakta M.S. 450 yılında yapıldığı ve yapımında 10.000 askerin çalıştığı söylenmektedir. Yine dünyanın 7. harikası olarak bilinen Nemrut Dağı'nın doğu yakası ilçe hudutları içerisinde bulunmaktadır. Ayrıca Kerar Kalesi Nan-ı Guni ve Battalgazi ziyareti gibi tarihi yerler vardır.[4]
Tarih
[5]Ulubaba dağı
İlk adı güzel yer, istenen yer anlamına gelen İmrunyada "Mürün" bundan 300 yıl önce köy olarak kurulmuş. 1877 yılında bucak haline getirilerek Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlanmıştır. 1892 yılında ilçe olarak mülki taksimatta Elazığ iline bağlanan Pütürge, Cumhuriyetin ilanıyla Malatya'ya bağlanmıştır.
Önceleri Şiro ve İmran adlarıyla anıldı. Kahta'ya bağlı bir nahiye iken 1870 senesinde Elâzığ'a bağlanarak bir kaza merkezi oldu. Bir süre sonra da Malatya'ya bağlandı. Buraya ilk yerleşmenin ne zaman yapıldığı bilinmiyor. İlçe halkının büyük bir bölümünün Kütahya'dan gelen Samanoğulları tarafından meydana geldiği söylenmektedir. Bunlardan başka, nereden geldiği bilinmeyen Kopuzoğulları da daha sonra buraya gelerek yerleşen bir topluluktur.[6]
Etimolojisi
Pütürge kelimesi Kars ve çevresinde görülür, fakat kökeni Rusça bir kelime olan "Butylka/ Budulga"dır. 'Şişe' anlamındadır, tam karşılığı ise; "Kiloluk şişelere benzer şekilde, tenekeden yapılma, tepesi ters huni, gövdesi silindir biçiminde kap."dır. Zanaat Terimleri Sözlüğü'nde "Pütürge" olarak geçer, [Bkz. Zeitschrift für Balkanologie, XVIII/2, 189/216]. Malatya Pütürge adının kökeni belirsizdir, eğer Kars ve çevresinde kullanılan kelimenin uzantısı ise bu bölgede bu şişenin üretimi yapılmış olabilir. Bir ihtimal ise 93 harbinin akabinde Anadolu'ya' göçen yüz binlerce göçmenden Malatya ve çevre bölgesine yerleştirilen Müslüman Boşnakların (Türkiyede Bosna Göçmenleri, Muammer Demirel) adları olan "Poturice/ Poturce" adının yöreye uymuş şekliydi. Eski adı olan "Şîro" ise kökeni orta-Farsça (Pahlavi/Pehlevi) kuzey ağzında "Şer/ Şîr" olan ve "Aslan" anlamına gelen bir kelimeydi.(“A Concise Pahlavi Dictionary” D.N. MacKenzi, Oxford Universty Press.)Pütürge ile ilgili olarak sürgün inek adlı bir filmde çekilmiştir.
##############
Pötürge Yahut da Pütürge
Yüzölçümü: 1 181 km2
İl Toplam Nüfusu : 812.580
Pütürge Toplam Nüfus : 12.492
Önceki Yıllara Ait Nüfus Bilgileri : 2018 - 2019 - 2020 - 2021
İlk adı güzel yer, istenen yer anlamına gelen (Imrun) Pütürge, bundan 300 yıl önce köy olarak kurulmuş, 1877 yılında bucak haline getirilerek Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlanmıştır. 1892 yılında ilçe olarak mülki taksimatta Elazığ iline bağlanan Pütürge Cumhuriyetin ilanıyla "Malatya'ya bağlanmıştır.
Malatya'ya 74 km. mesafede olup, yüzölçümü 1.181 km2'dir. Denizden yüksekliği 1.250 metredir. İlçenin 1 belediyesi ve 68 mahallesi vardır.
İlçe, arazi olarak engebeli ve sarptır. Düz arazi yok denecek kadar azdır. İlçe toprakları Fırat Nehri'ne dökülen Şiro çayı'nın geniş vadisinin tabanı ile bu vadi etrafında bulunan dağlık kesimlerden oluşur. Yerleşim yerleri dağlık ve tepelik alanlarda yoğunlaşmıştır. Bunun için tarıma elverişli arazileri dağ ve tepelerin yamaçlarında bulunmaktadır.
İlçeye bağlı köylerin tamamında tarım ve hayvancılık yapılmaktadır. Bölge halkı gelenek ve göreneklerine bağlıdır. İlçede okuma yazma oranı 1985-1994 dönemlerinde % 95'e ulaşmıştır. İlçeye bağlı Uzuntaş Köyünde Perieş (Dilbersen) kalesi bulunmakta M.S. 450 yılında yapıldığı ve yapımında 10.000 askerin çalıştığı söylenmektedir. Yine dünyanın 7. harikası olarak bilinen Nemrut Dağı'nın doğu yakası ilçe hudutları içerisinde bulunmaktadır. Ayrıca Gerar Kalesi Nan-ı Guni ve Battalgazi ziyareti gibi tarihi yerler vardır.
Tarih: Önceleri Şiro ve İmran adlarıyla anıldı. Kahta'ya bağlı bir nahiye iken 1870 senesinde Elazığ'a bağlanarak bir kaza merkezi oldu. Bir süre sonra da Malatya'ya bağlandı. Buraya ilk yerleşmenin ne zaman yapıldığı bilinmiyor. İlçe halkının büyük bir bölümünün Kütahya'dan gelen Samanoğulları tarafından meydana geldiği söylenmektedir. Bunlardan başka, nereden geldiği bilinmeyen Kopuzoğulları da daha sonra buraya gelerek yerleşen bir topluluktur.
Gezilebilecek Yerler: Şiro Çayına bakan Gerar Kalesi harabeleri, Tepehan'daki han, Ormaniçi köyündeki aslan kabartması, Nan-ı Guni, Battalgazi ziyareti, Kubbe Dağı ile oradaki kaynak, yemyeşil sırtlardaki ve düzlüklerdeki yaylalar, gezilebilecek yerlere örnek verilebilir.
Bağlı Bucak ve Mahalleler: 1 belediyesi ve 68 mahallesi vardır. Aktarla, Alhan, Aliçeri, Arınlı, Arıtoprak, Arslankent, Ağalar, Bakımlı, Balpınarı, Bayırköy, Başmezra, Belenköy, Bölükkaya, Bölünmez, Büyüköz, Deredüzü, Erdemler, Ersele (Düvenlik), Esencik, Esenlik, Gökçeli, Gözlüce, Gündeğer, Gündüz, Hatip, Karakaya, Karşıyaka, Kavaklıdere, Kayadere, Korucak, Kozluk, Koçköy, Köklükaya, Körme, Köylü, Meşedibi, Nohutlu, Ormaniçi, Pazarcık, Poskıran (Kökpınar), Sahilköy, Söğütlü, Şükan, Tatlıcak, Taşbaşı, Taşmış, Taştepe, Tekederesi, Teluşağı, Tepehan, Tosunlu, Ulutaş, Uzunkoru, Uzuntaş, Yamaç, Yandere, Yazıca, Yediyol, Yeşildere, Çamlıdere, Çayköy, Çengelli, Çığırlı, Çukuroymağı, Örencik, Örmeli, Örnekköy, Üçyaka
Göttingen Nedir Nerededir?
Göttingen, Aşağı Saksonya eyaletinin güneyinde bulunan ve üniversitesi ile ünlü Almanya şehri. Üniversite ile şehir yapısal olarak da iç içedir.
Din
Orta Çağ'dan beri Mainz başpiskoposluğuna bağlı olan Göttingen'in halkı katolikti. 1528'de Martin Luther'in öğretileri popülarite kazandı. 1529'da eski bir Dominik manastırı olan Paulinerkirche'de ilk Protestan vaazı verildi. Bunu takip eden asırlar boyunca halk Lüteranlığı seçti. Hannover Protestan Lüteran kilisesine bağlı olan şehirde Lüteran olmayan Protestan kiliseler de bulunur. 1746'da üniversite öğrencileri için açılan Katolik ayinleri sonradan halka da açıldı. Reformdan sonra 1787'de ilk Katolik kilise olarak Saint Michael sonra da 1929'da Saint Paul Katolik Kilisesi açıldı. Bugün bölgedeki nüfusun çoğunluğu Lüteran ve Katoliktir. Ayrıca 1894'te kurulan Baptist cemaati, 1946'da kurulan Mennonit ve Mormon cemaatleri bulunur.
16. yüzyıldan beri Yahudilerin bölgedeki varlığı belgelenmiştir. Nazi Almanyası döneminde 9 Kasım 1938'de gerçekleşen Kristal Gece olaylarıyla, Almanya'nın diğer şehirlerinde olduğu gibi Göttingen'deki sinagog da yerle bir edilip yıkıldı. Yahudiler öldürülüp sağ kalanlar toplama kamplarına götürüldü. Yakın zamanda Sovyetler Birliği'nden gelen Yahudi göçmenlerle şehirdeki Yahudi cemaati tekrar canlanmaktadır.
1960 ve 1970'lerde gerçekleşen Türklerin Almanya'ya göçüyle, diğer Alman şehirlerinde olduğu gibi Göttingen'de de İslam cemaatleri kuruldu. Çoğunluğu Türk olmak üzere Pakistanlı, İranlı ve Hint Müslümanları bulunan şehrin camisi Grone ilçesindedir.
Zeynep Çamcı Kimdir? Biyografisi
Zeynep Çamcı Bayram veya bilinen adıyla Zeynep Çamcı (d. 11 Aralık 1986, Muğla), Türk oyuncudur.
Kariyeri
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunudur. Konuk oyuncu olarak yer aldığı Gece Gündüz dizisinde Aslı karakteriyle oyunculuğa ilk adımını attı. Ardından Recep İvedik 3 filminde Zeynep karakteriyle ilk başrol deneyimini yaşadı. Güneşin Karanlığı isimli kısa filmde yer aldı. İkinci sezonunda katıldığı Leyla ile Mecnun dizisinde Sedef karakterine hayat verdi ve sezon sonunda ayrıldı. Düşük reyting sebebiyle [1] yayından kaldırılan Emir'in Yolu dizisinde Can karakterine hayat verdi.
Beni Böyle Sev dizisinde başrolü Alper Saldıran ile paylaştı. Başrolünü oynadığı Meryem filmiyle 50. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazandı. 2014'te Deliha filminde Havva rolünü canlandırmıştır.
2015 yılında Star TV'de yayımlanan Eğlendirme Dairesi isimli programın kadrosunda yer aldı. Ardından, 2016-2017 yılları arasında yayımlanan Seviyor Sevmiyor adlı dizide Deniz karakterini canlandırmıştır.
24 Ocak 2020 yılında vizyona giren senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Feride filminin başrolünde yer aldı.[2]
Kişisel hayatı
7 Haziran 2015 tarihinde fotoğrafçı Serhat Bayram ile evlendi.[3]
Filmografisi
Sinema
Yıl Yapım Rol Notlar
2008 Recep İvedik 2 Kasiyer Yardımcı oyuncu
2009 Güneşin Karanlığı Güneş Kısa film
Recep İvedik 3 Zeynep Yardımcı oyuncu
2013 Meryem Meryem Başrol oyuncusu
2014 Deliha Havva Yardımcı oyuncu
2018 Gerçek Kesit: Manyak -
2020 Feride Feride Başrol oyuncusu
Yakında Arap Kadri ve Tarzan Hülya Başrol oyuncusu
Televizyon
Yıl Yapım Rol Notlar
2009 Gece Gündüz Aslı Konuk oyuncu
2011-2012 Leyla ile Mecnun Sedef Başrol oyuncusu
2012 Adını Feriha Koydum: Emir'in Yolu Can Serter Yardımcı oyuncu
Canımın İçi Sinem Konuk oyuncu
2013-2014 Beni Böyle Sev Ayşem Keskin Başrol oyuncusu
2015 Eğlendirme Dairesi Zeynep
2016-2017 Seviyor Sevmiyor Deniz Aslan
2017 Kara Yazı Yaren Uluçınar
2018 Adı: Zehra Zehra Şimşek / Hande Kurdoğlu
2022-2023 Güzel Günler Altan
İnternet
Yıl Yapım Rol Notlar
2021 Terapist Ayşe Başrol oyuncusu, GAİN
2021 Adım Başı Kafe Merve Başrol oyuncusu, Exxen
Ödüller
2013: 50. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Kadın Oyuncu - Meryem
APAN Star Awards Asia Pasific Special Award
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Otilia Kimdir? Biyografisi
Otilia Bruma (13 Haziran 1992) veya bilindik adıyla Otilia, Rumen şarkıcı.
Otilia 13 Haziran 1992 yılında Romanya'nın Suceava ilçesinde dünyaya gelmiştir.[2] Çocuk yaşta müzikle ilgilenmeye başlamıştır. Onun müziğe olan ilgisini ilk müzik öğretmeni keşfetmiştir. Romanya Ulusal Kolej'de eğitim almıştır. Yerel televizyonlarda çalışmıştır. Şarkılarını 17 yaşında seslendirmeye başlamıştır. İlk sahne adı Bijue, Amerika'da aynı isimde bir şarkıcı olduğu öğrenilince 2013 yılında Otilia olarak değiştirilmiştir. 2012 yılında All The Stars şarkısı ve klibiyle gündeme gelmiştir. Daha sonra 2013 Haziran ayında French Kiss adlı şarkısı yayınlanmıştır. Ardından, 2013 Kasım ayında Russian Dream ile On Fire şarkıları yayınlanmıştır. Otilia daha sonra JHaps Records ile çalışmaya başlamıştır. Tüm dünya listelerinde hit olan şarkısı Bilionera, 20 Şubat 2014'te yayınlanmıştır.[3][4]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
