MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,281
Forum posts:» Forum posts: 5,872

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Murat Han Kimdir? Biyografisi

Yalnız Kurt'un Doğan Sakınmaz'ı Murat Han kimdir, kaç yaşında, nereli?

Murat Han (d. 1 Mayıs 1975, Ankara), Türk sinema ve dizi oyuncusu.

Hayatı

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro bölümü mezunu olduktan sonra Los Angeles'ta Stella Adler oyunculuk akademisini bitirmiş, 9 yıl kadar Amerika'da yaşamış ve oyunculuk yapmıştır. 2007 yılında ilk filmiyle Altın Portakal ödülü kazandı. Rol aldığı bir diğer film Nurgül Yeşilçay ile oynadığı Vicdan filmidir. Vazgeç Gönlüm, Ömre Bedel, Sensiz Olmaz, Eve Düşen Yıldırım, Sana Bir Sır Vereceğim ve Hatasız Kul Olmaz adlı televizyon dizilerinde başrolü oynamıştır.

Ayrıca 50. Altın Portakal Film Festivali'nde sunuculuğu Özge Özder ile paylaşmıştır.

Filmografisi

    Vazgeç Gönlüm (2007-2008) - Salih
    Mutluluk (2007) - Cemal
    Vicdan (2008) - Mahmut
    Hesaplaşma (2009)
    Ömre Bedel (2009-2011) - Cesur
    Sensiz Olmaz (2011)
    Eve Düşen Yıldırım (2012) - Namık
    Sana Bir Sır Vereceğim (2013-2014) - Mehmet
    Hatasız Kul Olmaz (2014) - Bulut
    Kervan 1915 (2016)
    Evlat Kokusu (2017) - Cevahir Akbaş
    Savaşçı (2018-2019) Karon
    Âkif (2021) Ali Şükrü Bey
    Yalnız Kurt (2022) Doğan Sakınmaz
    Prestij Meselesi (2023) - Eşref
    Aybüke: Öğretmen Oldum Ben (2023)
    Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi (2023-) - Gabriel


Hasan Denizyaran Kimdir? Biyografisi

Yalnız Kurt dizisinin Altay'ı Hasan Denizyaran kimdir? Hasan Denizyaran hayatı

Hasan Denizyaran (d. 24 Temmuz 1993, İzmir)[1], Türk oyuncu.

veya

Hasan Denizyaran 26 Mayıs 1993 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul Aydın Üniversitesi Drama ve Oyunculuk Bölümü mezunu olan Denizyaran, kariyerine model olarak başladı.

Çeşitli reklam filmlerinde rol aldıktan sonra 2016 yılında rol aldığı Hayat Sevince Güzel dizisi ile adını duyurdu. 2017 yılında ise Büşra Yılmaz’ın aynı isimli romanından uyarlanan Deniz Coşkun yönetmenliğindeki “4N1K” filmi ile sinema dünyasına adım attı. 1,88 boyunda olan Hasan Denizyaran bugün 29 yaşındadır.

Filmografisi

Televizyon
Yıl Yapım Rol Notlar Kanal
2015 Sungurlar Onbaşı Ahmet Yardımcı oyuncu Samanyolu TV
2016 Hayat Sevince Güzel[2] Erkan Yıldız FOX
2018 Elif Akın Kanal 7
2019 Afili Aşk[3] Uğur Konuk oyuncu Kanal D
2022 Yalnız Kurt[4] Altay Kurdoğlu / Yiğit Yıldırım Başrol oyuncusu atv
2023- Arka Sokaklar Komiser Kadir Korkmaz Kanal D
İnternet
Yıl Yapım Rol Notlar Platform
2021 İşte Bu Benim Masalım Pamir Yardımcı oyuncu Exxen
2023 Kapı Yusuf Karasu Başrol oyuncusu tabii
Sinema
Yıl Yapım Rol Notlar
2017 4N1K Ali Tekelioğlu Başrol oyuncusu
2019 Kim Daha Mutlu? Sinan
2023 Demir Kadın: Neslican Mehmet Ali Yardımcı oyuncu

Kaynak


Fıkıh Ansiklopedisi S ve Ş Harfi İle Başlayanlar

SAAT ÇANI

Evlerimizdeki duvar saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin kilise çanına benzediği, bu yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Saatının sesini dahi başkalarına has seslere benzetmek istemeyen ve yeni ifadesi ile özgün olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve saygı duyulur. Işin bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)`in zil (ceras) hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:

"Melekler, aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103; Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad 25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)

"Çan şeytanın düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)

"Her çan ile beraber bir şeytan vardır".(el-Câmi`us-Sağîr (Feyzu`1-Kadîr), VI/392)

"Çan (zil, ceras) bulunan eve melekler girmez".(Ebu Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366, 372, VI/242) Buhari zilin (çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz (sav)`in, develerin boynuna gerdanlık (zille beraber olanı kastediyor olmalıdır) asılmasını yasaklamasını zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan hareketle zilin hoş görülmeyişindeki sebebi (illeti) bazıları, hayvanın boynunda ses çıkararak düşmanın yer tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî, Avnü`1-Mâbûd, XI/292), bazılar da göz değmesini önlemede tesirin ondan görülmesi şeklindeki batıl inanç olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu`1-Kadir, VI/392) Bazılar da zilin kilise çanına benzediği için sesinin çirkin olması yüzünden meleklerin ondan nefret etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim Serhi, IX/496) Zil (çan) olan eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi göz önünde bulundurursak, birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin takılmadığını düşünerek de ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece zillerin kilise çanına benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar saatlerinin saat başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak biçimde sesler çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş olanlar, ikisi arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa zilin yani ceras`in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü`1-Esîr, En-Nihaye, I/260) ma`nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak olduğunu sanmamak gerekir. O durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak için kurduğumuz saatin zili vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun er-Reşid`in çalar saat kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak gönderdiğini biliyoruz. Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin reddedilmiş olması da bize, bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu gösterir. Ne var ki, böyle çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur tenzihen mekruh olma düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam`ın eski ulemasından bir cemaat büyük çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu, agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir sınır çizilmediğine göre biz çan sesini andıran bütün saat zillerini mekruh kabul edebiliriz (Allah`u a`lem).

SABIR

Acıya katlanma, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmeye sabır denir .

Sabır ruhun bir melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah`ın emirlerini yerine getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşrû olmayan istek ve arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana büyük elem ve keder veren bela ve musîbetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.

Bütün faziletlerin anası, hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır. "Şüphesiz Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir" (el-Bakara, 2/153, 155).

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. Hz. Peygamber (s.a.s); "Sabreden başarıya ulaşır` ; "Sabır başarının anahtarıdır"; "Sabır bir ışıktır"; "Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir"; "Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır" buyurarak sabrın faziletini anlatmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s); "Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür" (Buhârî, Cenâiz, 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır. Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez.Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caîz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. Insanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir. Rasulullah (s.a.s); Ya Rabbi! Acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım" (Buhari, Cihad, 25) diye dua etmiştir.

Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek müminlerin özelliklerindendir. Nitekim Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerimde sabr-ı cemili (güzel sabır) emretmektedir. (Yusuf, 12/18). Rasulullah (s.a.s) Sabr-ı cemil şikayet edilmeyen sabırdır" buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği zamanlarda sabırsızlık gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.

Kur`ân-ı Kerim`in yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gâyesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.

Mü`minler, çoğu zaman sırf inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar; çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. Işte bu durumda sabır, mü`minin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Hz. Musâ`ya inananlara Firavun eziyet etmek isteyince onlar: "Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür" (el-Araf 7/126) diye duâ etmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur.

Ibadetlerin nefsimize ağır gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit namaz kılar, sıcak yaz günlerinde hiç bir sıkıntı duymadan oruç tutarız. Diğer ibadetler ve ahlâkî davranışlarda böyledir. Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:

"Her kim sabreder ve suç bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir" (eş-Şurâ, 42/43); "Içinizden mücahitleri ve sabredenleri belirtelim diye sizleri mutlaka imtihan ederiz. Haberlerinizi de denetleriz" (Muhammed, 47/31).

Çoğu zaman insan nefsine uyar; Allah Teâlâ`nın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak ona zor gelir, nefse hoş gelen fena arzularını tatmin etmek ister, iyilik ve faziletlerden kaçınır. Meselâ; cebindeki parasını eğlence ve zevkleri için harcamak, bir yoksula vermekten daha hoş gelir. Bir çocuk için oyun oynamak, ders çalışmaktan daha ilgi çekici görünür. Gezip tozmak, çalışıp kazanmaya tercih edilir.

Işte bu durumda, insanın, kendisine zor gelse bile, iyi olanı, faydalı olanı seçmesi, sabır ve tahammülle onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır.

Ayrıca insanlar hayat boyunca, bolluk veya yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel, deprem, yangın gibi felâketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Teâlâ`ya isyana ve nankörlüğe sürükler. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: "Doğrusu kim Allah`tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz" (Yusuf, 12/90).

Peygamberler sabrın en büyük örnekleridir. Çünkü onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır. Dileğimiz Allah (c.c.)`ın bizi, "belâlarına çok sabreden ve nimetlerine çok şükreden" kullarından eylemesi olmalıdır (Ibrahim, 14/5).

Sabrın sonu selâmettir. Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin başıdır. Sabırlı insan iyi insandır. Iyi işler yapıp birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teâlâ haber vermiştir. Sabır zafere giden yoldur (el-Asr, 103/1-3).

Peygamber Efendimiz; "Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hakk sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiç bir kimseye verilmemiştir" (Tirmizi, Birr, 76).

"Hoşlanmadığın şeye sabretmende büyük fayda vardır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307) buyurmuştur.

Ayrıca Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

"Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz; sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/ 155).

Bu ve benzeri âyetlerden Allah Teâlâ`nın insanları çeşitli sıkıntılara uğratarak imtihan ettiğini ve bu imtihanı sabredenlerin kazandığını öğreniyoruz.

Sabırla bütün zorluklar halledilmekte, her türlü engel aşılmaktadır. Onun için atalarımız: Sabırla koruk, helva olur" demişlerdir.

Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

"Mü`minin işi hayrete şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mü`mine özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına belâ gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır" (Riyâzüs-Sâlihin, 1, 54).

Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdi. Kuran-ı Kerimde peygamberlerin sabrını dile getiren pek çok ayet-i kerime vardır. Rasulullahın hayatı ise baştan sona en güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allahtan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.

SAÇ BOYAMA

Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.

1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.

2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.

3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.

Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.

Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.

Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.

Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm`a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam`ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah`a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)`tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka`b ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.

Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke`nin fethi günü Hz. Ebû Bekr`in yaşlı babası Ebû Kuhâfe`nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa`d b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).

Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr`in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer`in ise yalnız saf kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).

Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I, 224).

SAÇ KREMI

Saçı parlatmak için sürülen kremlerin bazılarında alkol var. Bunları kullanmanın hükmü nedir?

Saça sürülen krem, hacmi bulunan ve saçı kapladığından ötürü, altına suyun ulaşmasına engel olan bir krem ise, abdestte ve gusle engel olacağından, kullanılması zaten câiz değildir. Değilse câizdir. Alkole gelince; İslamın yasakladığı şey, her cinsiyle alkol değil, "hamr", yani sarhoş edici olan alkol türüdür. Alkolün, meselâ metil alkol gibi sarhoş etme özelliği olmayanı haram değildir. Bu yüzden kullanılan maddedeki alkol türü bilinmelidir.

SADAKA-İ FITIR

Ramazan bayramı sadakası. Buna zekatul-fıtır veya yalnız fıtır da denir. Yaratılış şükranesi olmak üzere sevap kazanmak kasdiyle verilir. Fıtır sadakası Hicret`in ikinci senesinde zekat farz olmadan önce vacib olmuştur. Hür müslüman ve asıl ihtiyacından fazla nisap miktarı bir mala sahip olan kişilerin vermesi gerekir.

Akıl ve büluğ şart değildir. Akıl hastalarının ve delilerin velileri onların mallarından fıtır sadakası verirler. Ramazanda oruç tutmamış olanlar da fıtır sadakası verirler.

Sadaka-i fıtrın edasının vakti, bayram sabahıdır. O günden önce ölen ve zengin iken fakir düşen kimselere sadaka-i fıtır vacib olmaz. Bayram gecesi güneş doğmadan önce doğan çocuğun fitresini vermek vacibtir. Fitre bayram sabahından önce ve sonra her ne zaman verilse sahihtir ve eda olur; onun kazası yoktur. Fakat müstehap olan sabah namazı ile bayram namazı arasında veya birkaç gün önce vermektir. Fitreyi bayramdan sonra vermek caiz ise de, bir vacib geciktirilmiş olacağından iyi değildir.

Sadaka-i fıtır, zekat gibi malın değil, başın zekâtıdır. Bunun için asıl ihtiyaçlardan fazla olan malın büyüyücü olması, üzerinden bir yılın geçmesi ve ticaret malı olması şart değildir. Bayram sabahı nisaba malik olan kişiye bile sadaka-i fıtır vacibtir. Nisap, gümüşe göre ikiyüz dirhem (561.2) gr. değerindeki bir maldır. Nisap miktarı mal, sadaka-i fıtır vacib olduktan sonra telef olsa yine fitre vermek lazımdır. Bu miktar bir mala sahip olan bir kimse kendisi için, baliğ olmayan malsız çocukları için, hizmetinde bulunanlar için, sadaka-i fıtır vermesi vacibtir. Hanımı ve büyük çocuğunun fitrelerini vermesi üzerine vacib değildir. Fakat yanında bulunan büyük çocuğunun ve hanımının fitrelerini kendilerine sormadan verebilir. Malı olan küçük çocuğun fitresi kendi malından verilir.

Sadaka-i fıtır, buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzümden verilir. Buğday veya buğday unundan yarım sa`, (520 dirhem 1459 gr.), ötekilerden ise bir sa` (1040 dirhem 2918 gr.) verilir (bak: Sa`). Bu dört maddenin herhangi birine göre vermek caizdir. Bu miktar aynen verilebileceği gibi, kıymet olarak da verilebilir. Fakirin menfaatine uygun olanı vermek daha faziletlidir. Sadaka-i fıtrın rüknü, onu ehline vermektir. Zekat kimlere verilirse sadaka-i fıtırda onlara verilir. Fitre yalnız bir fakire verilmeli, onu bir kaç fakire vermek için parçalamamalıdır. Sadaka-i fıtır verirken niyet etmek gerekir. Ancak fakire Sadaka-i fıtr olduğunu söylemeye gerek yoktur. Sadaka-i fıtr öncelikle mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere göndermek mekruhtur. Gönderilecek olan kişiler akraba veya daha muhtaç kişilerse mekruh olmaz.

ŞAFİİLERE GÖRE AVRET

1. Namazda: Erkeğin ve câriyenin avreti, göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ve diz kapağı avret değildir. Ancak her ikisinden de bir parça kapatılmalıdır ki avretin onlara sınır olan kısımları tamamen kapatılabilmiş olsun.

Hür kadının avreti bütün bedeni olup, bundan sadece yüz ve iki el istisna edilir.

Namazda iken kapatma imkânı olduğu halde avreti açılırsa namazı bâtıl olur. Ancak rüzgar v.s. ile açılır da hemen ânında kapatırsa veya yanılarak açar da yine hemen kapatırsa, namazı bâtıl olmaz. Ama bunun haricinde, hayvan veya çocuk v.b. tarafından açılırsa bâtıl olur.

Avretini kapatacak kadar elbisesi olmaz, fakat vakit çıkmadan bulacağını ümid ederse, namazı vaktin sonunda kadar beklemesi vacibtir. Örtünün şartı, cildin rengini göstermemesidir. (Ebu`l-Fadl Veliyyüddîn el-Basîr, en-Nihâye, I/57, Kahire (tarihsiz))

2. Namaz dışında: Yabancı erkeklere karşı, kadının yüz ve elleri dahil, bütün bedeni avrettir. Ancak kâfir olan kadına karşı yüzü ve elleri avret değildir. Ahlâki bozuk kadınlar, müslüman olsalar bile, avret hususunda kâfir gibidirler.Müslüman kadının, evindeki hizmeti esnasında açılan boynu ve kolları avret değildir.

Erkeğin namaz dışında avreti, bakana göre değişir. Mahremi olan kadınlara ve erkeklere göre, göbekle diz kapağı arasıdır. Yabancı kadınlara göre ise, bütün bedeni avrettir.

Ihtiyaç olmaksızın kendi avretine bakmak mekruhtur.

Kadının avreti konusunda biraz daha açıklık getirirsek, şunları söyleyebiliriz. Kadının erkeğe karşı avreti yedi gurupta mutâlâa edilir:

1- Yabancı erkeğe karşı her tarafı avret olmakla beraber, Şâfiilerin çoğuna göre de, kadının yüzü ve elleri avret değildir. Avret olan kısımlar, kadından kopmaları halinde de avrettirler. Bakılması haram olan yere dokunulması da öncelikle haramdır.

2- Kocasına karşı hiçbir yeri avret değildir. Ancak karı-kocanın birbirlerinin tenâsül uzuvlarına bakmaları bâzılarına göre mekruhtur:

3- Mahremlerine karşı, göbekle dizkapağı arası avrettir. Mahremin kâfir olup olmaması aynıdır. Ancak mahremin nikâhını câiz gören bir kâfir olursa, ona açılamaz ve onunla halvette bulunamaz.

4- Evlenme gâyesiyle bakan erkeğe, kadın, yüzünü ve ellerini gösterebilir Hattâ bu sünnettir.

5- Tedâvi halinde, ihtiyaç duyulan her yerini, ihtiyaç miktarınca gösterebilir.

6- Şahitlik ve alış-veriş v.s. muamelelerde sadece yüzünü gösterebilir.

7- Câriye satışında, tanınmasını temin edecek kadâr yerlerine bakılabilir.

Ayrıca kadın ya da mahrem öğretici yoksa ve perde arkasından öğretmek de mümkün değilse, vâcib olan ilimleri öğretme gâyesiyle, erkek kadına bakabilir. (en-Nihâye, I/102-105; Mezheplerin bu konudaki görüşleri için ayrıca bk.Abdurrahman el-Cezîrî, el-Fıkhu ale`l-Mezâhibi`l-Erba`a, I/188,194 Kahire (Tarihsiz) üçüncü baskı.)

SAHİPSİZ ARAZİ VE MÜLKE EL KOYUP, ONU İŞLETMEKLE DİNEN MÜLK SAYILIR MI?

İslam hukukuna göre cahiliyyette ve İslamiyette ihya edilip işlenmemiş bir arazi, etrafına bir duvar çekip işletilmekle temelluk edilmiş olur.

Yine bunun gibi Rum, Semud, Ad gibi kavimlerden kalan arazi ihya ile temelluk edilebilir. Ancak İslam Devleti müdahale etme hakkına sahiptir. İsterse temelluke mani olabilir.

İslam döneminde ve İslam hakimiyeti altındaki arazi temellük edildikten sonra sahibi bilinmezse;

a) Hanefi ve Malıki mezheblerine göre yine ihya ile temellük edilebilir.

b) Şafii mezhebine göre beytulmal`e aittir.

c) Hanbeli mezhebine göre ise; Kamu menfaatına uygun bir şekilde dağıtımı yapılacaktır (el-Fıkh`ul-İslami ve edilletühü).

ŞAHIS ADINA KURBAN KESMEK

Siyasi liderler ve bazı büyük zatlar geldiğinde, ya da temel atmalarda kurban kesiliyor. Bu caiz midir? Eti yenir mi?

Alimlerimiz, hükmü bildirilmeyen şeylerde asıl olan onların mübah olmasıdır anlamındaki "El-Aslu fil-eşyâi el-ibahatü" şeklindeki fıkıh kaidesine bir de, ibadetlerde asıl olan ise kaçınmaktır, yapmaktır, anlamında "Vel-aslu fil-ibâdâti el-men`u" cümlesini eklerler. Bunun manası şudur: Ibadet ancak şâriin (şeriat koyucunun) koymasıyla olur. O`nun koyduğu ibadetleri yapmakla mükellef olduğumuz gibi, koymadıklarını da yapmamakla mükellefiz. Ibadet anlamında dinin ne kendisini, ne zamanını ne de mekânını, O`nun bildirmesi olmadan Allah`ın Resûlü (s.a) dahi tayın edemez. Bunlar "tevfîkî"dir, yani ancak şariin belirlemesiyle ve belirlediği kadar bilinebilirler. Kurbanın da nerede, nasıl ve ne için kesileceğini yine Şeriat sahibi bildirmiştir. Yani kurban da bir ibadettir. O`nun gerçeğini biz akılla kavrayamayız. Öyleyse onu şeriat sahibinin belirlediği alanın dışında da çıkaramayız. Çıkarmamız ya da bid`at veya küfürle sonuçlanır. Küfür mutlak cehennemdir. Bid`atın varacağı son nokta ise yine orasıdır. Bu yüzden:

"Bir insan için kurban kesilmesi küfürdür ve kesilen meyte (leş) hükmündedir, yenmez... Hacıların ya da gazilerin kudümü (gelişleri) için hayvan kesilmesi de küfürdür" denmiştir. (Fetavay-i Hindiye NI/277 ) Yeni alınan araba, ev, atılan temel vb. şeyler de aynıdır. Yalnız bazı alimler burada bir inceliğe dikkat çekerler. Efendim, Resulullah Efendimiz: "Allah`tan başkası için boğazlayana Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. (Hakim, Müstedrek N/153 (Ayrıca bk. Hindi, Kenz XVI/74)) Başkası için demek, başkasının adı zikredilerek boğazlamak, yani "Bismillah = Allah`ın adıyla" yerine "Bismifilan = falanın adıyla, falanın adına" diyerek kesmektir. Binaenaleyh, bir büyük zatın gelişine, ev ya da araba almasına duyduğu sevinçten ötürü kurban keserse bu küfür olmadığı gibi, kesilen hayvan da meyte (leş) hükmüne girmez, eti yenir derler. (Bu görüşlerin uzunca tartışması için bk. Şeyh Davud, Eseddü`l-Cihad Risalesi (Ictihat Tartışması, Terc. Sükrü Özen, içerisinde) s. 255 vd.) Durum böyle olmakla beraber bunun mahzursuzunu, mahzurlusundan ayırmak zor olduğu ve avam insanlara bid`at kapısını açmamak için bu tür vesilelerle kurban kesmemek gerekir. Ille de kesmek istenirse gelişine sevindiği kimsenin yolunda ya da önünde değil, böyle sevinçli bir güne kendisine bahşeden Allah için ayrı bir yerde kesip etini tasadduk etmeli veya yemelidir. Aksi halde "Bismillah = Allah adına" diyerek kesse dahi bir kimsenin yoluna, bir evin temeline, bir arabanın tekerine vs. kesilen, kanı oraya buraya sürülen kurban en azından çirkin bir bid`attır, küfrü gerektirmese dahi günahı gerektirir ve etinin yenmesi de şüpheli olur. Zaten bu kurbanı görenler, filan falanın gelişi için, ya da filan iş için kurban kesti derler ki, bu da onun kesiliş gayesinin Allah için olmadığını gösterir.

ŞAHİTLİK

Islâm`da bazı konularda iki kadının şahitliğinin, bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, kadına hakaretten değil, "fıtratın ve tabiîliğin gözetilmesinden dolayıdır. Çünkü Islâm toplumunda kadın çarsıya pazara ancak ihtiyacı ölçüsünde çıkar ve şahitlik gerektiren konulara çok az muttalî olur. Duygusal yapısından ve yaratılışından ötürü, gördüğü olaylardan da çok çabuk etkilenir ve bir tarafın lehine haklılık ve haksızlığına bakmadan, tavır koyuverir. Psikolojik araştırma ve istatistikler bunun böyle olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlamıştır. Yine bu tür olaylar, kadın. genellikle ilgilendirmeyen olaylardır. Bu yüzden unutması ve olayın oluş biçimini hatırlayamaması normal bir olgudur. Ama iki tane olmaları halinde bu ihtimal ortadan kalkar.

Kaldı ki, tamamen kadınların ilgi sahası olan doğum, bekâret, emzirme (rada) gibi konularda erkeğin değil, kadının şahitliği geçerlidir. Yani bu konunun isabetlilik derecesi, "fıtrat" ve Islâm toplumu düşünülürse anlaşılabilir.

Kadının hakim ve devlet başkanı olamayışındaki hikmet de, yine onun duygusal yaratılışı ile ilgilidir. Söylediğimizi tekrar edersek; konuya teorik olarak bakıp, daha insancıl görüneni savunma yerine, pratik ve gerçekçi açıdan bakıp, insanî olanı almak daha akıllıca olsa gerektir. Tekrar edelim; tarihte kadınların hâkim olduğu hangi ülke yıkımla sonuçlanmamıştır? Öyleyse Rasûlüllah Efendimiz doğru söylemiştir: "Idarelerini bir kadına teslim eden milletler iflah olmayacaklardır". (Buhârî, Megâzî 82, fiten 18; Tirmizî fiten 75; Nesâî, kudât 8;Mûsned V/43, 51, 38, 47.) Şu anda ikiyüze yakın devletin kaçının başı kadındır? Kadın haklarını savunduklarını sanan ülke insanları, niçin yüzde doksandokuz oranında erkek idareciler seçiyorlar? Diğerlerini bir tarafa bırakalım, kadın erkek eşitliğinden sözeden hangi ülkenin parlamentosunda, hiç olmazsa erkeklerin yarısı kadar kadın vardır?


ŞAHİTLİKTE HIRSIZLIK VE ZAMAN AŞIMI

Zina, hırsızlık ve şarap içme cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şahit olanların açık bir özür olmadıkça gecikmeden şahitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun işlendiği tarihle şahitlik etme tarihi orasında uzun bir süre geçerse töhmet ve fitne ihtimalı artar. Uzun süre sustuktan sonra şahitlik yapılması, davalıya duyulan kini akla getirir. Diğer yandan şahit, böyle bir geciktirmeyi "şantaj" aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Had cezasını gerektiren bir suça, suçun işlediği sırada değil, sonradan şahitlik eden bir topluluk, içlerinde bulunan bir kinden dolayı şahitlik yapmış sayılır. Bu yüzden onların şahitlikleri kabul edilmez" (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Bir yerde hâkimin bulunmaması, mesafenin uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır. Bu özürler nedeniyle şahitliğin gecikmesi mümkün ve caizdir.

Ebû Hanîfe`ye göre zaman aşımı süresi hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü şahitlik yapmak için olayla hâkim önüne çıkma arasında geçebilecek süreler yer ve çevre şartlarına göre değişiklik arz eder. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed`e göre zaman aşımı süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan kısa ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay sürelerin en kısasıdır. Bir aydan az olan süreler peşin (acıl) hükmünde olur (es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı, Beyrut 1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zina *, kazf * (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili hadler konusunda yapılacak şahitlik zaman aşımına uğramaz. Çünkü zina hakkındaki şahitliğin zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme nedenliye şahitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur. Diğer yandan şahitliğin gecikmesi bir özürden veya şahidin kaybolmasından ötürü olabilir. Had cezası ise mutlak ihtimalle düşmez (bk. Ibnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Bulak 1315, IV, 161; Ibn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, VIII, 207).

Ikrarda Zaman Aşımı Müctehitler, zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi aleyhinde bulunmakla itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten sonra hâkim önünde yapılacak ikrarla zina sabit olur. Ancak Mâlikîler dışında çoğunluğa göre böyle bir kimse had hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan sonra bile ikrarından dönse veya kaçsa had düşer (Ibnü`l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; Ibn Kudâme, a.g.e., VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271).

ŞAKA

Güldürmek veya eğlendirmek kasdıyla söylenen söz veya yapılan davranış, latıfe, mizah.

Insan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler, kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için Yüce Allah, insanların mallarına tecavüzü haram kıldığı gibi, insan şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı, gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır. Bu cümleden olmak üzere çoğu kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan fiilî ve sözlü şakalar da Hz. Peygamber`in hadîsi ile yasaklanmıştır: "Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî, Birr, 58). Mizahı çok yapan bazı sahabe hakkında Kur`anî hüküm de (el-Hadîd, 57/16) nazıl olmuştur. Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka, yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa buna müsaade edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı görülmüştür. Ebû Hureyre`den: Ashab, Rasûlullah`a, "Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun" dediler. Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî, Birr, 57) buyurdu.

Ibn Abbas`tan: Bir adam, "Allah Rasûlü şaka yapar mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s) hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy, Allah`a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."

Hz. Enes`ten: Allah`ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi görünce "Ebû Umeyr, kuş ne yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla oynardı. Bazı namaz vakitlerinde Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu. Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.

Enes b. Mâlik`ten: Bir adam, Rasûlüllah`ın yanına geldi, onu devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah da, "Biz de seni dişi devenin yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah, "Bütün develeri dişi deve doğurmaz mı?" buyurdu .

Hz. Enes`den: Zahir adında bir bedevî, çölden Rasûlüllah`a hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlüllah da ona hediyeler verdi ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O, çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlüllah arkasından gelir, onu kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben kimim?" diye sorardı. Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını Rasûlüllah`ın göğsünden ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak" diye sorar, adam da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi. Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin yüksektir" buyururdu.

Enes (r.a) "Rasûlüllah hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s) fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi.

Aişe vâlidemiz anlatır: "Bir gün Allah`ın resûlu benimle koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim. Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle bir yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a): "Yemezsen yemeği yüzüne sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde`nin yüzüne, sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe`nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemiştir.

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: "Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?" dediler. Ben de: "Ey Allah`ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri görünecek derecede tebessüm ettiğini gördüm.

Sahâbe`den Nüeyman el-Ensarî (r.a) şakacı bir kimseydi. Medine`ye tâze meyve ve süt gelince hemen onlardan alıp Rasûlüllah`a getirerek "Ey Allahın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim" derdi. Birkaç gün sonra malın sahibi Nüeyman`dan malının bedelini istediği zaman, o kişiyi Resûlüllah`a getirip: "Ey Allah`ın Resûlü, şu adamcağızın mallarının bedelini versene" derdi. Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen onu bize hediye etmedin mi?" diye sorduklarında, Nüeyman: "Ya Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince, Rasûlüllah güler ve parasını verirdi .

Işte bunlar sevimli şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını incitmemek şartıyla arada sırada bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde olan şakayı Peygamber Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı yapılmasından sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam edildiği takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı yasaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.

El şakaları ve öldürtücü, yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana baba bir kardeşi de olsa- (korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu bırakmaya kadar melekler o kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki belki Şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır" (Riyâzu`s-Salihîn, III, 293).

Kocanıneşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7; Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).

SAKAL

Yetişkin erkeklerin yanak, çene ve yüzlerinin alt kısımlarında çıkan kıllar.

İnsanları en güzel şekilde yaratan Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla kulluk görevlerini onlara bildirdiği ve öğrettiği gibi, kılık-kıyafetlerini de belirlemiştir.

Allah Teâlâ, insanların bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır.

Allah Teâlâ (c.c), "Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının" (el-Haşr, 59/7) ve "Allah`ın Rasulünde sizin için güzel örnekler vardır" (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde buyurduğu gibi, mü`minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)`un sünnetine uymalarını emretmiştir. Rasulullah (s.a.s)`ın sünnetine uymak, İslâmiyet`i daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.

Allah (c.c)`ın: "Peygambere itaat eden, Allah`a itaat etmiş olur" (en-Nisa, 4/80) âyet mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)`a itaatin her şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.

Rasûlullah (s.a.s) ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten alıkoymuş; "Kim bir kavme benzerse, onlardandır" (Ebu Davud, Libas, 4) hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda mü`minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman için taşıdığı önemi belirtmiştir.

Hz. Aişe (r.anha)`den rivayet edilen bir hadislerinde "On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek; sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak; koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su ile pak eylemektir" (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine, I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, "Bıyıkları Çok kısaltın, sakalları ise bırakın"; "Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın, sakalları çoğaltın"; "Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere benzemeyin " (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve mü`minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.

Sakal, hadiste de buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid Hadislerde sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir. Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü`minler bu tabii hali benimsemişler ve kendilerinde uygulamışlardır.

Bu Hadislerden anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam Malik, "Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır" der. İmam Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre`den nakledilen tatbikata dayanılarak bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.

Dürrül-Muhtar`da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde, ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.

Sakal bırakmak ve buna bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:

a) Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için olurlar. "Sakalları bırakın " emri de sakal bırakmanın farz olmasını gerektirir.

b) Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.

c) Sakal traşı, Nisa süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah`ın yarattığı şeyi değiştirmek demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır. d) Sakal, erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır.

Sakal bırakmak sünnet, traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi, Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.

a) Hadis-i şerifteki emir, sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.

b) Müşriklere din ve imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)`de rahiplerinkine benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.

c) Örf ve âdetlerde bile olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.

d) Peygamberlerin sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel âdetleri tavsiye etmiştir.

Sakal bırakmak müstehap, (sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler: Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber`in insan olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)`in gelenek kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevdid de denir. Mahmud Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.

Sakalın adeta bir parçası olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)`den üst dudağının kenarları görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.

Ancak bıyıkların yan taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir`a şerhinde Hz. Ömer`in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.

(Sakal ve bıyığın hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113, V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea, II, 44-46; Şerhu`n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü`t-Tâlıbin, II, 340; Fethü`r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229; İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109; Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. AbdülKadir Şener), 51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı`fail-Iihye).

SAKAL BIRAKMAK İÇİN HANIMDAN İZİN ALINMALI MI?

Sakalı seyrek olanların sakal bırakması nasıl olacak? Kesmesi mi daha doğru? Sakal bırakırken hanımlara sorulması gerekir mi?

Sakal bırakmamaya şerî bir sebep yoksa seyrektir diye sakal bırakmamak olmaz. Sakalı seyrek olandan istenen de seyrek sakal bırakmasıdır. Herhalde ona, "Niçin filanca gibi gür sakal bırakmadın?" diye sorulmayacaktır. Sakal bırakmaktan gaye, yakışıklı olmak olsaydı öyle bir şey denebilirdi. Halbuki sakalı Allah Rasulü Efendimiz "fıtrat" tan, yani Allah (cc)`ın seçtiği ve görmek istediği yaratılış biçiminden olarak nitelemiş (bk. Müslim, taharet 56; Ebu Davûd, taharet 29; Nesâi, zinet 1), Allah da fıtratını değiştirilmesi için ugraşanların cehennemlik olduklarını bildirmiştir (K. Nisâ (4) 117-121). Fıtratın gereği olan bir konuda hanımdan ya da herhangi bir kimseden izin istemek ise birisinin malı için bir başkasından izin istemesine benzer. Rasûlüllah Efendimiz (sav) "yaratana isyan söz konusu olduğunda, yaratılana itaat edilmez" hadisi şerifiyle bu konuya ışık tutar. Tıpkı bunun gibi, meselâ kadın da başını kapatmak için kocasından izin almak zorunda Ancak farzla sünnet tearuz ettiğinde farzın tercih edileceği de ittifakla kabul edilen fıkhî bir esastir.

SALÂT VE SELÂM`I KISALTARAK YAZMAK

Peygamber efendimizin ismi geçtikten sonra "Sallallahü aleyhi ve sellem" kısaca (s.a.v.),şeklinde yazmanın hatalı olduğunu söylüyorlar, doğru mu?

Alah Rasûlü`nün adı anıldığında "Salât ve selâm" okumak; "Şüphesiz Allah ve O`nun melekleri peygambere "salât" ederler. Ey inananlar, siz de onâ teslimiyette salât ve selâm edin (el-Ahzâb 33/51l)" âyetinin gereğiolarak farzdır denmiştir. Rasûlüllah`ın kendisi de: "asıl cimri, yanında, ben anıldığım hâlde bana salât okumayandır" (30 Bu ve benzeri hadisler ve kaynakları için bk. el-Hindî I/488 vd. "Yanında anıldığım halde bana salât okumayanın burnu yerde sürünsün"... (32 agk. Ayrıca, Elmalı VI/3923) buyurmuştur. Bir mecliste defalarca ismi anılırsa bir defa salât ve selâm yeterlidir, diyenler varsa da, doğru olanın, her seferinde söylemenin vâcip olmasıdır. (33 agk.) Onun ismini yazmakla söylemek arasında saygı bakımından bir fark yoktur. Yani "salât ve selâm"i yine yazmak gerekir. (34 Kâdihân NI/422) Ancak yazının, konuşulan sözlerin bir işareti ve bir rumuzu olduğunu ve (sa., s.a.v.) gibi işaretlerin de, meselâ "Alleyhissalâtü ve`s selâm"dan başka türlü okunamayacağını hesaba katarsak, bu rumuzları yazanın bu görevi yerine getirmiş olacağını söyleyebiliriz. Çünkü mühim olan, okuyanın, Allah Rasûlü`nün ismi anıldığında bu saygı duasını kasıtlı olarak söylemesidir, yoksa hiç düşünmeden okuması değildir. Ancak tercih yapmak gerekirse, açıkça yazmanın, rumuz halinde yazmaktan daha iyi olacağı söylenebilir. Hadis nakletme edebini anlatan kitaplarda da böyle söylenir.

SALÂT" VE "SELÂM"I TEKRARLAMAK

Kitap okurken yahut sohbet yapılırken Rasûlüllah`ın (s.a.) Ismi geçtiği her yerde "salât-ü selâm" getirmeli miyiz?

Bir mecliste bir konu konuşulur ya da bir kitap okunurken, Rasûllüllah`a bir defa "salât`ü selâm" okumak yeterlidir, diyenler vardır ama, en güzeli her defasında söylenmesidir. Suyûtî"yi vefatından sonra rüyasında cennette gören bir dostu, bu makama ne ile eriştiğini sorunca, "Şu kadar bin hadis yazdım Rasûlüllah`tan, ya da, Râsûlüllah buyurdu, denen her yerde ona salât ve selâmı ihmal etmedim. Işte bu makama erişmemin sebebi budur." dediği nakledilir.

ŞAPKA

Başa giyilen başlık anlamında latince "cappa"dan alınma bir kelime. Günümüzde, erkek ve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak, gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın genel adıdır. Bununla birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac külahlara da şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki tekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete de şapka denildiği bilinmektedir.

Erkek şapkaları çeşit çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon, bere, hasır, panama vb. Kadın şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik gösterir (muhtelif devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları için bak: Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).

Insanlar, tarihin ilk çağlarından itibaren çeşitli şapkalar (başlıklar) giymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan şapkalar, yukarda yazıldığı şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk üç çeşit farklı serpuş (başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi başlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç idi. Yeniçeri ağasından en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından tanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa sahipti. Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar farklı farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 111, 188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya kadar tüm kıyafetleri biri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin yıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti`nin kurulmasına kadar - tedrici olarak bir takım değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk, Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra, bir takım reform hareketlerine girişti ve herkesçe bilinen inkılapları aşamalı olarak gerçekleştirmeye başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve dinî kaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını önlemeye yönelik adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka geliyordu. Çünkü Atatürk`e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah vb.) başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu`ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde geniş kenarlı beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını görüyoruz:

"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!

Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67).

M.K. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbından asla tavız vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir vermemiştir. Ancak kadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini bildirmiştir. Akşamleyin Ankara`ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin tamamının şapkalı olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Bundan bir kaç gün sonra toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar kurulu, devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getiren 2413 no`lu kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanun teklifini verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancak çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:

1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim görevlileri, her türlü kuruluşta görevli memurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet meneder.

2- Iş bu kanun, yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.

3- Iş bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu üyeleri tarafından yürütülür (Bak. Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk Inkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).

Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M .`nde kabul edildiği gün Erzurum`da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu ilde sıkıyönetim ilan edildi ve gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane`de yasayı protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlere katıldığı ileri sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca`dır. Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği "Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı Ankara Istiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat 1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).

1939`da Türk Ceza Kanunu`nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık giymeyi alışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı yaşanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana Britannica, XX, 237).

Şapka giymenin fikhî hükmü:

Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir Islâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti olarak kabul edildiği ve hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu dönemlerde, hemen hemen tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul edilmişlerdir.

Biliyoruz ki, Islâm dininde bir şeyin kesin olarak haram sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi için hakkında açık bir nas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç bir kimse keyfî olarak, Allah`ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayamaz. Ancak, hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm âlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.

Bu noktadan hareketle Kur`ân-ı Kerîm`i incelediğimizde, ne şapka ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı Allah`ın, mü`minleri sürekli olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere benzemekten sakındırdiğini görebiliriz .

O halde Islâm âlimlerinin şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin dayanağı nedir? Islâm din bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber (s.a.s)`in, sürekli olarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten sakındırması ve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s): Bir kavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu Davud, Libas, 4) ve "Bizden başkasına benzemeye özenen bizden değildir" (Tirmizî, Isti`zân, 7) buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın kâfirlere benzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)`in, şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı oluşu haklı bir nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen müslümanların, zamanla dejenere olarak Islâm`dan uzaklaşmaları ya da ondan tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.

Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen "teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi bir benzemeyi değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir. Yoksa bir gayr-i müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın, müslümanlara mahsus bir alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi; "gayr-i müslimlere benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak 1310 h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım kıyafet ve davranışlarda gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir edilemez (Ali el-Kârî, Şerhu`ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).

Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve zimmîlerin küfrün şiârından olan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla giymek ya da hristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî, I, 108, Matbaatü`s-Sultâniyye, Dâr`ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî, Şerhu`l-Fıkhı`l-Ekber, 167. Mısır, 1323 h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).

Islâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâ amellerden de önce gelir ve ameller onlara göre değer kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri; "Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle bir kimse, dış görünüşü itibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki, Allah`a, O`nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için, seve seve kâfirlerin kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul etmiş olursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.

Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir zaruret olmadan kendi arzusu ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür. Onun için bunu, ancak mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhir alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükm etmek aklen ve şer`an makbul ve mu`teber bir yoldur" diyorlar.

Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olan kalensöve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman, onlara benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975, 21).

Haddizatında İslam`ın ilk dönemlerinde, Mekke`de yaşayan müslümanlarla müşriklerin kılık ve kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi. Hicretin ilk yıllarında da Medine`de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi. Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni verildikten sonra, Rasûlüllah (s.a.v)`ın direktifleri doğrultusunda, gerek âdette gerekse kılık ve kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Ki bu ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu. Buna binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıkları gibi dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve gayr-i müslimlerin kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık almazdı. Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.

Işte bu şekilde, müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i müslimlere benzememeye özen gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük bir güç haline geldikten sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki zimmîlere müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler. Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi şuydu:

Bazı fıkıh kitaplarında Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn Abdü`l-Azız`den gelen rivayetlere dayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir:

"Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarından kendilerine müslüman muamelesi yapılmaması için onların tanınmaları gerekir. Mümkündür ki, onlardan birisi yolda aniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslüman mezarlığına gömülür" (Reddü`lMuhtar, Istanbul 1307, 111, 377).

Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk çağlarında bu ayırım belki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli olduğu söylenemez. Zira hayatta iken ne Allah`a ne de Peygamberi`ne inanmayan, Islâm ahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına gömmek ona hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle bu yaptıklarından sorumlu olmazlar.

Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum Iskilipli Atıf Hoca`nın konuya yaklaşımı şöyledir:

"Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.

Işte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrı müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükm edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların Islâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükm ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).

Unutmamak lâzım ki, bir zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması gibi "baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise baş açık dolaşmak müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu`ş Şifa", II, 522). Nitekim eskiden "başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen, sakalını tıraş etmiş veya müzik dinleyen kişilerin şahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar değişmiştir. Çünkü bu davranışlar zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983, 179).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin değişmesine paralel olarak değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan, değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu göz önünde bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh kafirleri taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın şapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya hakkıyoktur.

ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?

Şarap fabrikasında çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese, İslam`ın kabul etmediği ve kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği içkiyi imal eden bir müessesedir. Burada çalışmak Allah`a karşı gelmek anlamını ifade ettiği gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak anlamını da ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi onu yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav) buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı ve kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı lanetlemiştir."

Şarap fabrkasında çalışmak haram olduğu gibi, İslam`ın yasakladığı her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da haramdır.

SARHOŞLUK

Sıvı veya katı bir takım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.

Ebû Hanîfe`ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.

Çoğunluk Islâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)`dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb, 80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.

Sarhoşluk mübah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.

1. Mübah yolla sarhoş olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 138, 139).

2. Haram yolla sarhoş olmak: Islâm`ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:

Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).

Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer`î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer`î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma`siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).

Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.

Ahmed b. Hanbel`e ve Şâfiî`ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

Ibn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru`l-Fetâvâ, s. 650).

SARIK

Başa giyilen giysiler (başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya şala verilen ad.

Başı soğuk ve sıcaktan korumak ve daha güzel görünmek için erkekler, eski zamanlardan beri başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik şekil ve renklerde kumaşlar sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve âdetlere, milletlere, dinlere, sosyal ve dini statülere göre değişik sarık şekilleri vardır. Arabistan çöl ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da başlarına sarık sarıyorlardı. Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm öncesinde olduğu gibi Islâmdan sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak kullanmışlardır. Hz. Peygamber`in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye ettiği özel bir sarık şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam edilmiştir. Tirmizî`nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark, başlıkların üzerine sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine Tirmizî`nin bildirdiğine göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)`e aid oluşunda şüphe olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen hadis anlamına gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği tam bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve Ashab-ı kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah (s.a.s)`in siyah bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu arasına sarkıttığı (Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde rivayetler vardır. Fakat sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir âdet ve alamettir. Zamanla sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda, sadece müslümanlar başlıklarına sarık sarabilirler; gayr-i müslimler sarık kullanamazlar, ancak kendi özel kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî, askerî, ilmî vb. statülere göre farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım 1925`te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka giyilmesi) kanunu ile erkeklerin şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca sarık da yasaklanmış oldu.

Hz. Peygamber`in günlük kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor, ibadet için ilave bazı özel giysiler giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da böyledir. Sarıkla kılınan namazların sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu hakkında rivayet edilen hadisler sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis kaynaklarında görülmeyen, sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı Deylemî`nin el-Firdevsi, Ibn Asâkir`in Tarihu Dımeşk`inde rivayet edilen; "Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız 70 cumaya bedeldir. Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve güneş batıncaya kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",

"Sarıklı kılınan iki rekat, sarıksız 70 rekattan daha hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin sevap vardır" hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî, Ibn Arrâk, Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada uzman olan hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır: 1. Bu uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm akl-ı seliminin kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç birisi güvenilir hadis kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya hadis uyduran kimselerdir. Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten kopararak basit şekillere ve tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını önlemektedir. Fazilet, namaz kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü ile, huşû içinde namaz kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak: Nâsiruddin el Elbani, Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)

SARIK SARAR VEYA BAŞINA TAKKE KOYAR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?

Sarık ve takke mübah şeylerdendir. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zira İslam dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti getirmemiştir. Yeter ki küfre Şi`ar olarak kabul edilen şey başa konulmasın (Papazlara has olan külah gibi). Yalnız namaz için başka sarık sarmak herkes için sünnettir. Allah`ın Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan iki rekat namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rek`attan daha hayırlıdır”. Bunun için namazda sarığı ihmal etmemek daha uygundur. Sarığın kaç metre olması hakkında bir şey varid olmamıştır. O örfe bağlı bir şeydir. Takkenin, sarığın yerini tutup tutmadığı hakkında ihtilaf vardır. İbn Hacer`e göre, sarığın yerini tutmaz. Buğyetü`l-Müsterşidin isimli kitapta kayd edildiğine göre onun yerini tutar.
Fıkıh Ansiklopedisi R Harfi İle Başlayanlar

RÂBITA VE RÂŞİT HALİFELER

Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali Efendilerimiz kime "rabıta" yapmışlardır?

Bu sorunun cevabı "Râbıta" kelimesine vereceğimiz anlama ve bu kelimenin tarihi seyri içerisinde kazandığı değişik biçim ve mânâlara göre değişir. Mesela, eğer "râbıta"ya; sevmek, kalbiyle ve kalbiyle bağlı olmak, önder ve örnek tanımak anlamı verirsek, Peygamber Efendimiz`e "rabıtalı" idiler, diyebiliriz. Ancak bugünkü şekliyle "rabıtâ" onların döneminde bulunmadığı için bu anlamda onlar birisine rabıta yapmış olamazlar. Bunun hiçbir dini dayanağı yoktur. "Rabıtâ" sonradan ortaya çıkmış bir disiplindir ve yerinde tartışılır.


RADYO VE TELEVIZYON TİCARETİ YAPMAK CAİZ MİDİR?

İslam dini; tanbur, du ve kemençe gibi saz aletlerinin yapılmasını yasakladığı gibi çalınmasını ve dinlenmesini de yasaklamıştır: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İnsanlardan bazıları Allah yolundan saptırmak için boş sözleri satın alırlar" (Lokman). İbn Abbas ve Hasan al-Basri "lehve`l-hadis" kelimesini saz ve oyunlarla tefsir etmişlerdir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Benim ümmetimde (erkekler için) ipek, içki ve saz aletlerini helal sayacak kimseler olacaktır. İbn Hacer, Abu`l-Abbas, al-Kurtubi, Abu`l-Fath ve Razı` gibi zevatın dediklerine göre bu hususta icma-ı ümmet vardır. İbn Hazm bu hususta muhalefet etmiş ise de sözüne güvenilmez. İbn Hacer, İbn Hazm için "ehl-i bid`at ve delalettir" demektedir (Kef al-Rı`a ‚an muharremat al-lehv va`l-sema).

Binaenaleyh saz aletlerini satmak ve satın almak haramdır. İmam-ı A!zam`a göre satış batıl değil, diğer ulemaya göre batıldır (Bedayı` el-Sanayı). Radyo ve televziyon meselesine gelince bunların farkları vardır. Şöyleki radyo ve televizyon bizzat saz aleti değiller. Bunlar, şere alet olabileceği gibi, hayra da alet olabilirler. Yani bunların helali helal, haramı haramdır. Şayet televizyon veya radyo müşterisinin kesin olarak onları haramda, saz dinlemede ve İslam`ın kabul etmediği şeylerde kullanacağı biliniyorsa ona satmakta beis yoktur. Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki, televizyon ve radyo ticaretini yapmazsa caiz değildir desek işi hall etmiş olmayız. Ali onun ticaretini yapmazsa Veli onu yapacaktır: Şuna ve buna televizyon alma demekle bu işin önüne gecemeyiz. Yapmamız gereken başka bir şey vardır. Varlığımız ve müslüman olduğumuzu gösterip milletin ahlakını bozan ve İslam dinine ters düşen, hatta hıristiyanlık ve kilise propagandası yapan neşriyatın önlenmesi için ilgililerle temas etmek ve bu milleti ma`nen yok etmeye çalışan zihniyeti ortadan kaldırmak için çaba göstermemiz lazımdır.

RAMAZAN-I ŞERİFTE LOKANTA VE MEŞRUBAT YERLERİNİ AÇIP ÇALIŞTIRMAK CAİZ MİDİR?

Ramazan-ı Şerif müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü`minin hürmet etmesi icab eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde olursa halkın gözü önünde yemek yememesi icab eder. Ramazan-ı Şerifte lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimselere yemek yedirmek suretiyle lokanta sahibi ile orada çalışan işçiler günaha girmiş olurlar. Ancak çocuklara yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak için lokanta açıp çalıştırmanın bir mahzuru yoktur.

RAMAZAN-I ŞERİFTE ORUÇLU OLAN KİMSE CİNSİ MÜNASEBETTE BULUNUR, SONRA KENDİSİ HASTA OLUR, ZEVCESİ DE ADET HALİNİ GÖRÜRSE KEFFARET GEREKİR Mİ?

Ramazan-ı Şerifte oruçlu olan kimse eşiyle münasebette bulunur, sonra kendisi hastalanır, zevcesi de adet halini görürse Hanefi mezhebine göre keffaret sakit olur. Şafii mezhebine göre ise keffaret sakit olmaz.

RAMAZAN-I ŞERİFTE YIKANMAK CAİZ MİDİR?

Her zamanda yıkanıp temizlenmek caiz olduğu gibi Ramazan`da da yıkanıp temizlenmek caizdir. Hz. Aişe (ra) buyurmuştur ki: "Zaman zaman Peygamber (sav) cünüb olarak sabahlardı." Yani Peygamber (sav) bazen sabah olduktan sonra yıkanırdı. Şayet oruçlu olarak yıkanmak caiz olmasaydı elbette Peygamber (sav) bunu yapmazdı.

RÂŞİD HALİFELER DÖNEMİ VE BELİRLENME USÛLLERİ:

Hz. Peygamber (s.a.s)`den sonra gelen ilk dört halifenin hilafet süreleri, Saadet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. Islâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları Islam hukukunun kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygambere zaman itibariyle en yakın olmak, onun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların, hem veliyyü`l-emr olarak mü`minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslam`ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Mesele, Hz. Ebu Bekir`in zekat vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a)`ın Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali`nin (r.a), Hâricilerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında oldukça önemlidirler.

Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşıyordu ve bunların Islâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)`in vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir`den sonra gelen diğer üç halîfe de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlâr Islâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise Islâm`ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır.

a-Hz. Ebu Bekir`in Halife Seçilmesi:

Hz. Ebu Bekir (r.a)`in Sahabiler arasındaki yeri son derece üstündü. Sahabilerin kendileri bile aralarında en faziletli kişinin Hz. Ebu Bekir olduğunu çeşitli vesilelerle ifade etmişlerdir. Ibn Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında Hz. Ebu Bekir`i bütün sahabilerden üstün gördüklerini ifade ediyor (Buhârî, Fedâilu`s- Ashâbi`n-Nebiyy, 4). Bunda da onun Hz. Peygambere olan yakınlığı, Islâm için yapmış olduğu fedakârlıklar ve üstün meziyetleri rol oynamıştır.

Hz. Ebu Bekir`in üstünlüğünü ortaya koyan pek çok hadis tesbit etmek mümkündür (bk. Buhârî, el-Amel fî`s-Salah, 3, 6; Ezan 38, 46, 47, 68, 70; Salat 80; Fedailu`s-Ashabı`n-Nebiyy, 3, 5, 6; Sehiv 9; Sulh 1; Müslim Fedailu`s-Sahabe, 10; Ebu Davut, Sünne,11; Tirmizî, Menâkıb,14, 16,17; Nesâî, Imâmet, l, 7,15; Kudât 24; Ibn Mace, Ikame 142).

Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber`in Hz. Ebu Bekir`e karşı işaret edilen tavrı ve onun hakkındaki sözlerini onun halîfe olması gerektiğine dair en azından- bir işâret olarak kabul etmişlerdi. Bunda da her bakımdan elbette ki haklı idiler. Çünkü Hz. Peygamberin halifesi olmak için gereken her türlü nitelikler, öncelikle onda toplanmış bulunuyordu. Müslümanlar için ondan daha hayırlı bir halife adayı bulunamazdı. Rasûlullah şöyle buyurmuştu; "Siz şu emirlik (devlet başkanlığı) hususunda insanların en hayırlılarını, emir olmazdan evvel emir olmayı pek fena gören ve onu arzu etmeyen kimseler bulursunuz" (Tecrid-i Sarıh Tercümesi, IX, 216, 1421-2). Hz. Ebu Bekir de halife olduktan sonra: "emirliği hiçbir zaman düşünmediğini, Allah`tan onu dilemediğini hutbelerinin birinde hazır olanlara açıkca söylemiştir (Ibn Kuteybe, a.g.e., I, 19; Kandehlevî, a.g.e., II, 614).

Rasûlullah`ın vefatından hemen sonra Ensâr, Saideoğulları Sakifesi denilen yerde toplanmış ve Sa`d b. Ubâde`yi halife seçmek istemişlerdi. Ancak bu konuda onlar arasında da görüş ayrılığı bulunuyordu. Bu konuda tartışmaların devam ettiği sırada Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde ile berâber gelmiş olan Hz. Ebu Bekir söz alarak, Kur`ân`da Ensâr kadar muhâcirûn`dan da övgüyle söz edildiğini ifade etti. Ancak bu işte Arapların kureyşten başkalarına itaat etmeyeceklerini anlattı ve bu nedenle Ebu Ubeyde ile Ömer`den birisine bey`at edilmesini istediyse de, ikisi de bu teklifi reddettiler ve bu işe Hz. Ebu Bekir`in seçilmesi gerektiğini bildirdiler. Başta Beşir b. Sa`d, Ebu Ubeyde ve Hz. Ömer (r.a) olmak üzere hazır bulunanların tümü ona bey`at ettiler. O anda bey`at etmeyen Sa`d b. Ubade ve hazır bulunmayan Hz. Ali ile diğer bazı Hâşimîler sonraları teker teker bey`at ettiler. Böylece Hz. Ebu Bekir aralıklarla üç defa minbere çıkıp her gün bu görevi kabul etmediğini bildirdi ve yerine başka birisini seçmelerini müslümanlardan istediyse de, onlar kendisinin halifeliğinde ısrar ettiler. Böylelikle Hz. Ebu Bekir (r.a)`in halifeliği kesinleşmiş oldu. (Ibn Sa`d Tabakat, III, 178 vd.; Ibnü`l-Esîr, el-Kamil, Beyrut,1400/1980; 220 vd; Ibn Kutaybe a.g.e I, 7-20; Kandehlevi, a.g.e II, 606, 616; Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. s. Tuğ, Istanbul 1969; II, 315-319; Ashab-ı Kiram, I, 177-184; Şibli, Asr-ı Saadet, IV, 33-40 vd.).

b-Hz. Ömer`in halife seçilmesi:

Hz. Ebu Bekir (r.a.)`ın vefatı ile sonuçlanan hastalığı sırasında müslümanlar kendisinden sonraki halife adayını belirlemek istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir, işi Ensâr ve Muhâcirlerin ileri gelenleri ile istişâre etmiş, onların, katılığından çekinmekle birlikte Hz. Ömer (r.a)`den başkasını bu makama layık görmediklerini anlamıştı. Kendisi de aynı görüşü paylaşıyordu. Hz. Osman (r.a)`ı çağırtıp bu konuyu yazı ile belgelemek istedi. Bazı kaynaklarda hafife adayının adım yazdırmadan bayıldığı ve Hz. Osman`ın müslümanların ihtilafını önlemek amacıyla Hz. Ömer`in adını yazdığı bildirilmektedir. Baygınlığı geçtikten sonra yazdığını okumasını Hz. Osman`dan isteyen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer`in adının okunmasından memnun olmuş ve bu davranışını övmüştür. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer`i istihlaf etmeden önce de müslümanlara, kendileri için bir halife adayı belirlemesini isteyip istemediklerini sorunca, onlar bu konuda durumu en iyi kendisinin değerlendireceğini belirterek ondan aday belirlemesini istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir de onlara Hz. Ömer`i tavsiye etmiş idi.

Hz. Ebu Bekir, bu tavsiyesini yan ile de belgeledikten sonra, halkın toplanmasını emretti ve onlara şu sözleri söyledi:

"Sizin başınıza geçecek, size namaz kıldıracak, düşmanlarınızla savaşacak birisinin varlığı kaçınılmazdır. Arzu ederseniz, toplanır, dilediğimizi seçer, başınıza getirirsiniz. Dilerseniz görüşümü sizin için açıklarım. Allah`a and olsun ki sizin hakkınızda hayırdan başka bir şey istemem."

Halk kendilerine bir aday belirlemesini istedi.

Bundan sonra Hz. Ebû Bekir, yazdırmış olduğu mektubu onlara gönderip, orada adı yazılı olan kişiye bey`at edip etmeyeceklerini sordu. Onlar da mektupta adı yazılı olanın Ömer (r.a) olduğunu bildirdiklerini açıklayarak bey`atte bulundular (Ibn Sa`d a.g.e., III, 199 v.d., Ibnü`l-Esîr, a.g.e., IV,128-131; Şiblî Bütün Yönleriyle Hz. Ömer, I,117-8). Bundan sonra Islâm Devletinin diğer bölgeleri de vali veya temsilcileri aracılığıyla bey`atte bulundular.

Devlet idaresindeki tecrübeleriyle Hz. Ebu Bekir bu işi Hz. Ömer`den başkasının başarı ile yürütemeyeceğini anlamıştı. ileri gelen müslümanlar da aynı kanâati paylaşıyorlardı. Bununla birlikte onun kanaatlerinden faydalanmayı da ihmal etmek istemediler. Fakat herşeye rağmen Hz. Ebû Bekir`in aday göstermesi onlar için bağlayıcı değildi. Sahâbe bey`at edip etmemekte serbest idiler.

Islâm hukukçuları bu olaydan, görevi sona eren ya da vefat etmek üzere bulunan devlet başkanının, müslümanlara kendisinden sonraki adayı gösterebileceği sonucunu çıkarmışlardır.

c- Hz. Osman`ın Halife Seçilmesi:

Hz. Osman (r.a)`ın seçimi, kendisinden önceki iki halîfenin de seçiminden farklı bir biçimde olmuştur.

1-Hz.Ömer`in suikast sonucu yaralanmasından sonra, etrafındakiler ondan yerine bir halîfe adayı göstermeseni istediler. O da: "Eğer istihlâf etmeyecek olursam, benden daha hayırlı olan (Rasûlullah) de istihlâfı terk etmişti. Edecek olursam, benden hayırlı olan (Ebû Bekir) de istihlâf etmişti" diye cevaplandırdı. Bundân sonra:

"Bu işe, Rasûlullah`ın kendilerinden hoşnut olarak ayrıldığı şu altı kişiden daha lâyık kimse bulamıyorum" diyerek onların isimlerini şöylece sıralamıştır: Ali, Osman, Zübeyr, Talha, Sa`d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf (r. anhum).

Bu altı kişiden kendi aralarından halîfeyi seçmeleri için kendilerine üç günlük bir süre tanıdı. Ayrıca görüşmelerine katılmak, fakat oy kullanmamak şartıyla, ensârın yaşlılarını; Hz. Hasan`ı, Abdullah b. Abbâs`ı ve kendi oğlu Abdullah`ı da aralarına almalarını istedi.

Hz. Ömer`in vefat ve defninden sonra toplanan bu şûrâ heyeti, Abdurrahman b. Avf`ın ihtilâfı azaltacak bir teklifini kabul ederek, üçü kendi istekleriyle reylerini, şu şekilde kullandılar: Zübeyr, Hz. Ali`ye; Talha, Osman`a; Sa`d de Abdurrahman b. Avf`a, Bundan sonra Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ile Hz. Ali`ye "Arkadaşlar, hangimiz adaylıktan vazgeçerse seçme işini ona bırakalım" dedi. Hz. Ali ile Hz. Osman`ın sustuklarını gören Abdurruhman, onlara: "Öyle ise bununla uğraşmayı bana bırakıyor musunuz? Çünkü ben size rakiplik etmiyorum. Allah şahittir ki ben ikinizden bu işe daha lâyık olanınızı seçmeye çalışacağım" dedi. Onlar da: "Evet" dediler. Üç gün üç gece bütün halk tabakalarıyla ilişki kuran, hatta Medîne`ye girip çıkan kervanlara da bu konuda sorular soran Hz. Abdurrahman, umumî arzuyu anladı ve son olarak toplantısını yaptı. Bu toplantıda önce Hz. Ali`ye: "Yâ Ali, eğer ben seni emîr seçersem, Islâm ümmetine muhakkak âdil davranırsın. Eğer Osman`ı seçersem, muhakkak onun da sözünü dinler, emirlerine itaat edersin" dedi. Sonra Hz. Osman`a da aynı sözleri söyledikten ve bu şekilde her ikisinden de söz aldıktan sonra, Hz. Osman`a: "Ey Osman, elini uzat" dedi ve ona bey`at etti. Hz. Ali de, bey`at ettikten sonra kapılar açıldı ve halk da bey`at etti (Ibn Sa`d, a.g.e., III, 61-2; Ibnü`l-Esîr, a.g.e, III, 34 vd; Ibn Kuteybe, a.g.e.,. I, 26-30; Tecrîd-i Sarıh Tercümesi, IX, 360-I; Kandehlevî, II, 627-9; Şiblî, Asr-ı Saadet, V, 10-1; el-Mâverdî, a.g.e., 14).

d-Hz. Ali`nin Halife Seçilmesi:

Medine`de toplanan isyancılar arasından bir kaç kişi tarafından Hz. Osman (r.a)`ın şehid edilmesi, Islâm Devleti`nin başkasının kalması sonucunu doğurmuştu. Hz. Osman (r.a)`ın şehid edilmesinden sonra isyancılar, bir kısmı Hz. Ali`ye, bir kısmı Sahâbe`nin daha başka ileri gelenlerine, başkanlık için bey`at etmek üzere başvurmuşlar ve hepsinden red cevabı almışlardı. Bir çıkmaza düşen isyancılar sonunda, bir günlük süre içerisinde bir halîfe adayına bey`at edilmeyecek olursa Hz. Ali`yi bir kaç ileri gelen sahabî ile birlikte öldüreceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Sahâbenin ısrarı karşısında Hz. Ali, halifeliği kabul etmek zorunda kaldı.

Isyancıların halîfeliği kabul etmesi için Hz. Ali`ye başvurmalarının birinde, Hz. Ali onlara bu işe kendilerinin değil, Bedir Ashabı ile Şûrâ ehlinin yetkili olduğunu bildirdi.

Hz. Ali`ye çoğunluk bey`at etmekle birlikte, bey`at etmeyenler de vardı. Bu bey`at etmeyenler arasında sahâbeden olan kimseler de bulunuyordu. Hatta Şam halkı, başta Muâviye olmak üzere, toptan bey`at etmemişti. Böylelikle, Hz. Ali`nin halifeliği çoğunluğunun bey`atı ile gerçekleşmiş oluyordu (Ibn Sa`d a.g.e, III, 31-2; Ibnu`l-Esir a.g.e, III 98; Ibn Kuteybe a.g.e, I, 47-52; Şiblî Asr-ı Saadet, V, 76; Ashâb-ı Kiram, I; 307).

Râşid halifelerin başa geçme şekilleri ile ilgili açıklamalar, kısaca bunlardan ibârettir. Bu dört halife hakkında Hz. Peygamber`in övücü, değerlerini açıklayıcı pek çok hadîsi vardır (Meselâ bk: Buharî Fedâilu`s sahabi n-Nebeviyye, 7, 8, 9; Müslim, Fedâilu`s-Sahâbe; Ebû Dâvûd, Sünne 8; Dârimî, Sünen, Rü`ya 13, vs.). Ashab da bu kanaatleri paylaşıyordu. Ondan sonra gelenler de -bazı fırkaların dışında- hepsi hakkında olumlu düşünür. Onları başa geçme şekillerinin meşrûluğu kadar, uygulamalarının da Islâm`ın özüne tam anlamıyla uygunluk gösterdiği açıkça kabul edilir. Bu nedenle Raşid Halîfeler dönemi uygulamaları, her yönüyle kaynak kabul edilmiştir. Bu arada Raşid halifelerin siyasî uygulamalarında da Islâm idare hukukunun çok önemli noktalarını açıklığa kavuşturdukları şüphesizdir. Hz. Peygamber (s.a.s)`in peygamber olmasıyla başlayan Saadet Asrı, Hz. Ali`nin şehîd edilmesiyle sona erer. Bu parlak dönem, müslümanların yalnızca övündükleri tarihî bir miras değildir. Aynı zamanda çağlar boyunca Islâm toplumlarının "boyasıyla boyanmak istedikleri" eşsiz bir dönemdir. Çünkü bu çağın insanları "Insanların yararına çıkartılmış, Allah`a inanmaları nedeniyle, iyilikleri emreden, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışan en hayırlı bir ümmetti" (Alu Imrân, 3/110).

Hz. Ali`nin başa geçmesine rağmen Şam valisi Muâviye b. Ebi Süfyan Hz. Osman`ın katillerinin bulunmasını ileri sürerek, ona bey`at etmekten kaçınmıştır. Mesele Hz. Ali`nin şehid edilmesi, sonradan Hz. Hasan`ın halîfelikten Muâviye lehine feragati üzerine, belirli bir süre için siyasî planda da olsa kapanmış oluyordu. Hz. Hasan, Muâviye`den sonra halîfeliğe kendisi geçmek şartıyla feragatte bulunmuştu. Ancak bir süre sonra Hz. Hasan`ın vefatıyla, Muâviye`nin kendisinden sonra oğlu Yezid`i veliahd tayin edip, onun için hayattayken bey`at alması, Râşid Halîfeler dönemine son vermiş oldu. Artık nebevî hilâfetin yerini meliklik (krallık) almış oluyordu. Bu durum böylece sonuna kadar devam etti; devlet başkanlığı belirli ailelerin tekelinde kalmış oldu. Zaman zaman başa geçen bazı yöneticiler âdil uygulamalarda bulundular; Şeriât hükümlerinin dışına çıkmadılar. Bu arada Islâm`a aykırı bir sürü iş yapıldı. Devlet eliyle yapılan Islâm`a aykırı bu uygulamalar, zamanla arttı; bazan da azaldı. Fakat günahkârlıklarına rağmen bu yöneticiler, Islâm dışı bir düzeni arzulamış veya bütünüyle Islâm`a aykırı hükümler getirmiş değildirler.

Ilk olarak halifeliğin tartışılabilir ölçüler içerisinde bile olsa, melikliğe veya saltanata dönüşmesi, elbette ki Islâm`dan önemli bir sapmadır. Siyasî hayatta başlayan bu sapmalar artmış ve bunlar yakın bir tarihte kelimenin tam anlamıyla Islâm toplumunun "özünün değişmesi" ile sonuçlanmıştır.

RASULÜLLAH EFENDİMİZ (SAV)`İN: "ARAPLARI SEVİN, ÇÜNKÜ BEN ARABIM..." BUYURDUĞU DOĞRU MUDUR?

Sahih hadisleri toplamakla meşhur olmayan bazı hadis kitaplarında bu anlamda şu hadisler zikredilir: "Arapları üç şey için sevin: Ben Arabım, Kur`ân Arapçadır ve Cennet ehlinin konuşma dili Arapçadır", "Eğer Araplar zelil olursa Islâm da zelil olur".(Hadisin kaynakları için bk. Elbânî, Silsiltü`1-Ehâdîsi`d-Daife, I/189-194 (H.160,161,163.)) Ancak hemen farkedildiği gibi bu hadisler (sözler) Kur`ân-ı Kerim`e muhalif oldukları gibi, sahih hadislere ve akla da uymamaktadırlar. Kur`ân-ı Kerim`de "Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır"(K. Hucûrat (49) 13) buyurulur. En takvalı insanın, Arapların dışındaki milletlerden çıkmasında bir engel yoktur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de Veda Hutbesinde: "Ey insanlar! Dikkat edin. Rabbiniz birdir. Bakın, babanız birdir. Iyi anlayın, hiçbir Arab`ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab`a, hiçbir siyahın kırmızıya, kırmızının da siyaha "takva" dışında bir üstünlüğü olamaz. Şüphesiz sizin Allah (cc) katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdir. Iyi dinleyin, anlatabildim mi? Evet, ey Allah (cc)`in Rasulü, dediler. Öyleyse duyanlarınız, duymayanlara ulaştırsın buyurdu.(Suyutî, ed-Dürrü`1-Mensûr, VN/579) Suyutî bu anlamda daha pek çok hadis nakleder.(agk. vd.) Sözünü ettiğiniz hadisler (sözler) rivayet bakımından da çok şaibelidirler. Bu yüzden onları değerlendirenlerin kullandıkları en müsbet ifade "çok zayıftır" biçimindedir.(bk. Aclûnî, Kesfu`1-Hafa, I/55) Çoğunluk ise bunların zayıftan da öte "mevzû" (uydurma) olduğu kanaatindedir.(Değerlendirmeler için bk. Elbânî, agk.)

RECM

Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde Islâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

Kur`an-ı Kerim`de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmamaktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delillerine dayanır.

Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. Islâm`da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, Islâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve Islâm devleti`nin koyacağı ta`zir cezası bunlar arasındadır.


RECM CEZASI

Hz. Peygamber`in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanması gerekırken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur`an ayeti olarak okunması neshedilen bir ayet de nakledilir. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer`in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)`i hak ile göndermiş ve O`na Kitab`ı indirmiştir. Recm ayeti de O`na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah`ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah`ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah`ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).

Hz. Ömer`in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "Ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta`, Hudûd 10; Ibn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer`in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (r.a)`in şöyle dediğini nakleder:

"Eğer insanlar, Ömer Allah`ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri..." ifadesini Mushaf`ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).

Hz. Peygamber`in recm cezasına uygulama örnekleri:

1. Işvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)`dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)`e başvurarak bu konuda "Allah`ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. Işçinin babası şöyle dedi:

"Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Nefsim kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki, aranızda Allah`ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber`in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13). Ebû Hanife`ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak Islâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta`zir cezası olarak verebilir.

2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)`in recmedilmesi.

Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber`e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah`a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah`ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi. Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz`in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Resulullah (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz`e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu`r-Râye, III, 314 vd.).

3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.

Mâiz`in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah`ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah`a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz`i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar`dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber`e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar`dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; Ibn Mâc`e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta`, Hudûd, II). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)`ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber`in şöyle buyurduğu nakledilir:

"Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah`a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir (Müslim, Hudûd, 23).

4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer (r.a)`tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber`e, zina etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudilere, Tevratta ki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken Islâm`a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber`e yahudinin Tevrat`ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).

Bera b. Azıb (r.a)`ten nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber`e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah elçisi yahudilere evlilerin zinasının Tevrat`taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat`ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin Tevrat`taki hükmü nedir?" diye sordu yahudi bilgini; Tevrat`ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi" (Müslim, Hudûd, 28).

Bazı Islâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah`ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve Imam Şâfiî`den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "Islâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, Istanbul 1978, VIII, 376).

RECM CEZASI UYGULANMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:

1. Zina eden kadın veya erkeğin ergin olması.

2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina etse, yalnız kendisine had uygulanır.

3. Evli olan gayrı müslime recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla Islâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası uygulanmaz.

4. Zinanın zor kullanarak olmaması gerekir.

5. Zinanın diri bir insanla olması gerekir.

6. Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme gibi.

Zinanın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife`ye göre her ikisine de had cezası uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta`zir uygulanır. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre bu durumda da had cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1968, III,197 vd.).

8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe`ye göre yalnız ta`zir cezası uygulanır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta`zîri gerektirir. Çünkü bu, şer`an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.

9. Had cezalarının uygulanabilmesi için Islâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamaya Islâm devletinin velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.

10. Zina eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son niteliğin bulunması da gerekir.

Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür. Zina edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezası uygulanır.

Ebû Hanife ve Mâlik`e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayrı müslimlerin zinasına recm cezası uygulanmaz, çünkü recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil değildir. Onun temizlenmesi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; Allah`a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü`r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilmiştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).

Şâfiî, Ibn Hanbel ve Ebû Yusuf`a göre, recmin uygulanması için zina edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zina suçuyla Islâm mahkemesine gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber`in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, 8) hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

Zina Suçunun Sâbit Olması:

Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur.

1. Ikrarla Tesbit:

Zina ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmaması gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidır. Çünkü Mâiz b. Mâlik`e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidir. Bunlar da işçinin kendi patronunun eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII,135; Ibn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).

Diğer yandan dört ikrarın ayrı meclislerde yapılması gerekir.

2. Zinayı dört şahitle ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ`, 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a)`in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).

Recm Cezasının Infazı:

Zina ikrarla sabit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimallerin ortadan kalkması ve adli hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali`den şöyle dediği nakledilmiştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108). Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol açabilir.

Recm cezası, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber`in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledilir (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109).

Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.

REFES VE CİDÂL

Refes; cinsel ilişki, çirkin ve fahiş söz veya kadınların yanında cinsel ilişkiden söz edilmesi anlamlarını kapsar. Cidâl ise, "müfâale" vezninde bir mastar olup; mücadele ve münakaşa etmek, cedelleşmek anlamına gelir.

Hac veya umre sırasında ihramlı kimseye yasaklanan fiillerden üç tanesi bir âyette zikredilmiştir. Bunlar "refes", "cidâl" ve "füsûk"tur. Füsûk; günahlar, ma`siyetler, isyanlar demektir. Zina, isyan ve çirkin sözler başka zamanlarda da yasaktır. Fakat ihramlı iken bunların haramlığı daha şiddetlidir. Çünkü hacla ilgili olarak bu yasaklama aşağıdaki âyette özel olarak vurgulanmıştır:

"Hac ayları bilinen aylardır. İşte kim bu aylarda hac yapmak üzere ihrama girerse, artık hac sırasında kadına yaklaşmak veya ona kötü söz söylemek, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" (el-Bakara, 2/197).

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan kaçınır ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur" (Buhârî, Hac, 4, Muhsar, 9,10; Müslim, Hac, 438; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3).

İhramlı kimse Arafat`ta vakfeden önce cinsel temasta bulunsa, haccı fasit olur; gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Cinsel temasa yol açabilecek, öpme, şehvetle dokunma gibi fiiller de, boşalma olsun veya olmasın kurban cezasını gerektirir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, II, 183-206, 216-219; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 255; eş-Şîrazî, el-Mühezzeb, I, 204-212; İbn Kudame, el-Muğnî, III, 295-344; eş-Şevkânî, Neylü`l, Evtâr, V, 8, 9; ez-Zühaylî, el-FıkhuI İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III, 230 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1992, s. 594 vd.).

RESİM

İnsanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde çizgi ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz olarak yansıtılmasına dayanan sanat dalı.

İslam dini her konuya dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.

Allah`ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah`a şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için İslâm bu kapıyı kapatmıştır.

Hz. Peygamber İslamın ilk döneminde, ne suretle olursa olsun, resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şirkle mücadele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere ibadetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir.

"Her kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab olunur" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533).

"Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde, haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azab olunacaklardır" (Tecrid, XII, 116).

İslamın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara resimlerinin, yarım(Mesela belden yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında ve kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında alimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle caiz görmüş, bir kısmı da görmemiştir.

Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun caiz olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Caiz görenler, fotoğraf belirli vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan resimlerden değildir, çünkü yasaklanan resim, daha önce yapılmamış bir resmi yapmak, Allah`ın yarattığı bir hayvana benzetmeye çalışmaktır, halbuki herhangi bir aletle alınan fotoğrafta bu anlam yoktur, derler. Caiz görmeyenler de resim konusunda olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati üzerinde ısrar ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı, ehliyet gibi zorunlu haller ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen ve tazim niyeti yahut inancı sarsma olmayan resim ve fotoğraflara ruhsat verirler (Yusuf el-Kardâvî, İslâm`da Helal ve Haram, s. 128).

İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır. Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne doğuracak yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda gösterilmesi haramdır. Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde ve dairelerde bulunduran, onları görmeye niyetlenen manen sorumludur. Kâfir, fasık ve zalimlerin resimleri de aynı hükümdedir. Bir müslüman, Allah`ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz. Muhammed (s.a.s)`in peygamberliğini reddeden bir kimsenin, müslüman olduğunu söylediği halde, Allah`ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kişilerin resimlerini asması helal değildir.

Namaz kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir.

REVÂTİB(DEVAMLI YAPILAN AMELLER)

Devamlı yapılan iş ve amel; ücret, maaş; farz namazlarla berâber kılınan sünnetler. Ratib kelimesinin çoğuludur.

Namazlar farz, vacib ve nâfile olmak üzere üçe ayrılır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört rek`at olmak üzere toplam on yedi rek`at farz namaz vardır. Bunlar farz-ı ayndır. Yani her yükümlü müslümanın bizzat yerine getirmesi gereken farzlardır (bkz. Namaz). Haftada iki rek`at cum`a namazı farzdır (el-Cum`a, 62/9-11). Cenâze namazı ise farz-ı kifâyedir (et-Tevbe, 9/84). Yatsı namazından sonra kılınan üç rek`at vitr namazı vâcibtir (Kâf, 50/40; Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Ebû Dâvud, Vitr,I). İkişer rek`at Ramazan ve Kurban bayramı namazları vâcibtir (el-Kevser, 108/2).

Farz ve vâcib dışında fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Çoğulu nevâfil`dir. Kulun kendiliğinden Allah rızası için kılması nedeniyle bunlara tatavvu` namazı da denir. Sünnet namazlar nâfile kapsamına girer. Ancak her nâfile, sünnet değildir. Sünnet Hz. Peygamberin kıldığı ve ümmetini de kılmaya teşvik ettiği nâfile namazlardır. Nâfile namazlar da kendi arasında revâtib ve regâib diye ikiye ayrılır. Farzlardan önce ve sonra kılınan sünnetler revâtib; kuşluk ve teheccüd namazları gibi nâfile namazlar ise regâib adını alır. Bu duruma göre, revâtib namazlar müekked ve gayri müekked sünnetleri içine alır. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğle namazından önce dört, sonra iki; ikindiden önce dört; akşamın farzından sonra iki; yatsının farzından önce dört, sonra iki olmak üzere günde yirmi rek`attır. Bunlardan on iki rek`atı müekked sünnet olup, Hz. Peygamber`in devamlı kıldığı ve ümmetini teşvik buyurduğu namazlardır. Hadiste şöyle buyurulur: "Kim gece ve gündüzde on iki rek`at namaz kılmaya devam ederse, Allah onun için cennette bir köşk bina eder. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğleden önce dört, sonra iki; akşam namazından sonra iki ve yatsı namazından sonra iki rek`at” (Tirmizî, Salât,189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100).

Gayri müekked sünnetler ise Hz. Peygamberin kimi zaman terk ettiği sünnetlerdir. Bunlara mendub sünnetler de denir. Mendub, müstehab, mergübun fih ve hasen gibi kelimeler, birbirine yakın eş anlamlı kelimelerdir. Yapılması güzel ve iyi olan şeyler demektir. İkindiden önce dört, yatsıdan önce dört rek`at namazlar gayri müekked revâtib sünnetlerdir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında revâtib namazlar, daha çok "nâfile namaz" başlığı altında yer alır (el-Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 65).

RİBÂ (FÂIZ)

Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübadeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir Islâm hukuku terimi. "Ribâ" kelimesi arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde "mutlak çoğalma" anlamı vardır.

Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına riba veya faiz denir (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277). Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vadeli yüzyirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re`sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur`ân Dili, II, 952, 953).

Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok "faiz" terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile faizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: "Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca "re`sül-mâl", ziyadesine ise "ribâ" adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrının bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. Işte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçlar da (düyün) tatbiki dahi böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması "Alım-satım ancak ribâ gibidir" (el-Bakara, 2/275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticarete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953).

Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.

Islâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.

Ebû Hureyre`den, Hz. Peygamber`in şöyle dediği nakledilmiştir: "Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)`e bunların kimler olduğunu sorduğumda; Bunlar faiz yiyenlerdir" cevabını verdi" (Ibn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke`de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke`de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (er-Rum, 30/39). Medine`de inen bir âyette ise, Tevrat`ta yahudilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağla uymadıkları için kendilerine helal kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (en-Nisa, 4/160,161). Şu âyetle ise kısmî yasaklama getirilmiştir:

"Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin" (Âlu Imran, 3/130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.

Kur`ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:" Âllah alış-verişi helal ve faizi ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275); "Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse, içte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara, 2/275); Ey iman edenler! Allah`tan korkun ve (câhiliyette işledığınız) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü`minler iseniz. Yok eğer bu faizi terketmezseniz; bilin ki, Allah`a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olmazsınız" (el-Bakara, 2/278, 279).

Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Taif`te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamberle yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke`deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf`ten Amr b: Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber`e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed, vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler (et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972). Mekke ve Taif`in fethi 8. Veda haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Veda haccı sırasında Mekke`de faiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: Dikkat ediniz! câhiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib`in faizidir" (Müslim, Hac, 147; Ebû Davud, Büyü`, 5).

İslam`ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır. Nesîe ve fazlalık ribası.

A. Nesîe ribası (ribe`n-nesîe). Cahiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karı) vermekten doğan bir borç için vade durumuna göre eklenen faizdir. Borç vadesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla faiz ilave edilir. Kur`ân-ı Kerîm`de bu çeşit ribaya işaret edilerek, yasak hükmü getirilmiştir:" Ey iman edenler gerçek mü`minler iseniz Allah`tan korkun, faizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın" (el-Bakara, 2/278, 279).

B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl). Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerimiz üzerine ziyadeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vadeli olarak trampa etmek gibi...

Ubâde b. es-Sâmit`ten Hz. Peygamber`in şöyle dediği nakledilmiştir: "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız" (Müslim, Müsâkat, 81; Ebû Davud, Büyü`,18; Ahmed b. Hanbel, V, 314, 320). Bu hadisin Tirmizî`deki rivâyetinde şu ilave vardır: "Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur" (Tirmizî, Büyü`, 23).

Islâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi "örnek kabılinden" sayarken, yalnız Zâhirîler, yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribanın illeti de tartışılmıştır.

Hanefilere göre, faizin illeti mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre faizin hükmü, yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Faiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen Şeylerde cereyan eder" (Imam Mâlik, el-Muvatta`, Büyü`, 44; Zeylaî, Nasbu`r-Râye, V, 36-37). Nesîe (veresiye satış) ribasının illeti ise vadedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vadeli mübâdelesinde bu çeşit riba gerçekleşir. Ancak vadenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muamelelere ihtiyacı nedeniyle özel nass (âyet hadis)larla meşrû kılınmıştır.

Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet "yiyecek maddesi" olmalarıdır.

Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri:

Altının altınla değisimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para, yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın zinet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübadele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık faiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.

Hayber`in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca;" Âltınlar ayrılmadan satın alınmaz" buyurdu (Müslim, Müsâkât, 17).

Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit`in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir (Müslim, Müsâkat, 80; bkz. Ibn Mâce, Mukaddime,II).

Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslam`ın faiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.

Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: "Bu maddelerin birbirleriyle mübadelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ`dan, yani ribâdan korkuyorum" (Mâlik, Muvatta`, Büyü`, 33).

Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a) Hz. Peygamber`e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah`ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: "Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî (s.a.s)`e yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım". Bunun üzerine Allah`ın elçisi şöyle buyurdu: Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al" (Buhâri, Vekâle,11). Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna razı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değisim yoluna gidilmelidir.

Böylece faiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.

Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak Imam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibariyle ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını faiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. Ibn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu`r-Ruküd alâ Mesâili`n-Nuküd, Mecmuatu`r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510).

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar onaltıncıve onyedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. Onyedinci yüzyılda Ingiltere ve Isveçte resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkılatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. Işte sarrafların emanet bırakanlara verdiği "Goldsmith`s notes" denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir (Feridun Ergin, Iktisat, 560, 570).

Osmanlılarda, Ibraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi faiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kâime ile ödenirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan faiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf`a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında "kur ayarlaması" olarak düşünülebilir.

RIBÂT

Ip, bağ, sağlam yapı, kervansaray, ülke sınırı, sınırda nöbet beklemek. "Sınırda nöbet tutan" anlamında "murâbıt" şeklinde de kullanılmaktadır. Kur`ân-ı Kerim`de bir ayette, "savaş için bağlanıp (ribât) beslenen atlar" (el-Enfâl, 8/60) başka bir ayette de, "sınırda düşmana karşı nöbet tutmak" (Alu Imrân, 3/200) anlamında kullanılmaktadır. Hadis-i şeriflerde Allah yolunda savaşmak için atların hazır tutulması anlamında kullanılmakla beraber (Ibn Mace, Cihad, 14, Edeb, 10; Ahmed b. Hanbel, I, 12, 395, VI, 458) daha çok nöbet tutmayı ifade etmektedir.

Fıkıhçılar ribatı şöyle tanımlamaktadırlar: "Ribât, müslümanları kâfirlere karşı korumak için sınırlarda beklemektir. Sınır ise, halkının düşmandan korkusu olduğu her yerdir. Ribât "ribâtul-Hayl" (at bağlamak)`dan gelmektedir. Süvarılerin atlarını bağlayıp nöbet tutmaları olayından adını alan ribât, sınırlarda at bulunsun bulunmasın nöbet tutmak için oluşturulmuş mekânların adı olmuştur (Ibn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 356).

Hadis-i Şerifler Allah yolunda nöbet tutmanın faziletinin büyüklüğünü değişik şekillerde ifade etmektedirler:

"Allah yolunda bir gece nöbet (ribât) beklemek bir ay`ı oruç ve ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır. Ölürse dünyada yaptığı ameli ve rızkı devam eder. Kabır azabından da emin olur" (Buhârî, Cihâd, 73; Müslim, Imare, 163; Nesaî, Cihad, 39).

"Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, dünya ve üzerinde bulunanlardan daha hayırlıdır" (Buhârî, Cihad, 73).

"Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murabıtların ise, iyi amelleri kıyamet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabır azabı konusunda emindirler" (Ebu Davud, Cihad, 15; Tirmizi, Fedailul-Cihad,II).

"Iki göz vardır ki onlara ateş değmez: "Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz" (Tirmizî, Fedâilu`l-Cihad, 12).

Ribât başlangıçta sadece sınırda nöbet tutma işini ifade eden bir kavramken sonraları, bu işin kurumlaşmasıyla daha yerleşik ve kapsamlı bir muhtevaya sahip olmuştur. Ilk önceleri ribât cihada hazır halde bulundurulan atların (hayl) bağlandığı ve ulakların binek değiştirdikleri ve konakladıkları yerlerin adıydı. Cihad farızasını yerine getirmek, Islâm tebliğini diğer insanlara ulaştırmak ve bu tebliğe direnen güçlerin tecavüz ve tehditlerinden Islâm yurdunu korumak için sınırlarda düşmanı gözetlemek ve onun hareketlerini zamanında ve süratli bir şekilde gerideki kuvvetlere bildirmek kaçınılmaz bir ihtiyaçtı. Bunun için, Islâm devletinin tehlikeli sınırlarında müstahkem yapılar inşa edildi. Bu mekanlar aynı zamanda düşman toprakları içerisinde harekâtta bulunacak müfrezelerin de toplanma yerleriydi. Ayrıca bir düşman saldırısı tehlikesi sözkonusu olduğu zaman çevredeki halk için ribâtlar bir sığınma yerleriydi. Ribât, zamanla kendine has bir mimari üslûp kazandı. Karşılamış olduğu ihtiyaca göre şekillenen ribâtlar, sağlam bir savunma suru ile çevrelenmiş içinde silah ve erzak deposu, ahırı, mücahitler için hücreleri, yüksekçe bir gözetleme ve işaret kulesini kapsayan mustehkem bir mevki olarak inşa edilmekteydi. Ancak, ribâtlar her zaman böyle gelişmiş yapılar şeklinde değildi. Bazı yerlerde tahkim edilmiş ve bir gözetleme kulesi bulunan basit sınır karakollarıydılar. Eski coğrafyacılar tarafından sadece Maveraünnehir`de on binden fazla ribat bulunduğu rivayet edilmektedir. Düşman saldırısına karşı açık deniz sahillerinde de çok sayıda ribât vardı. Buna göre Filistin ve Mağrib`e kadar bütün Kuzey Afrika sahilleri boyunca birbirini görecek tarzda kuleleri olan ribâtlar bulunmaktaydı. Bu ribatlardaki ateş kuleleri ile Sebte`den (Cebeli Tarık) Iskenderiye`ye bir gece gibi kısa bir zamanda haber ulaştırılabildiği rivâyet edilmektedir. Öte taraftan Sicilya ve Malta takım adalarında da ribâtlar vardı. Endelüs`te ise hem sahil şeridi hem de kara hududu boyunca ribâtlar kurulmuştu.

Filistin sahillerindeki ribâtlar müslüman esirlerin kurtarılmaları amacıyla da kullanılmışlardır. Ribâtlardaki kulelerden yaklaşan hristiyan gemileri gözetlenir ve bunların taşıdığı müslüman esirler halkın katılımıyla toplanan paralarla fidye ödenerek kurtarılırlardı.

Ribâtların çoğu ribâtın fazileti hakkında varid olan hadislere ittiba eden gönüllü müslümanlar tarafından inşa edilmişlerdir. Aynı şekilde buralarda nöbet bekleyen müfrezeler de gönüllülerden oluşmakta ve bunlara murâbitûn denilmekteydi. Ancak, bu iş devleti idare edenlerin görevleri arasında bulunmakta olup, ihtiyaç ölçüsünde ribât inşa etmek için gerekli faaliyetleri yürütüyorlardı. Ribâtta zaman, nöbet, eğitim ve ibâdet ile geçirilmekteydi.

Tunus`ta bulunan ve zamanımıza kadar varlığını koruyan Susa ribâtı, ribât kurumunun eski bütün özelliklerini taşımakta olup, bir örnek teşkil etmektedir. Bu yapı, dört tarafı duvarla çevrilmiş, köşelerde ve yanlarda kuleleri yükselen mustahkem bir binadır. Tek giriş kapısına sahip olan ve içerdeki bir merdivenle orta avlusuna inilen bu ribatın avlusu kapalı revaklar ve hücrelerle çevrilıdır. Birinci katına iki merdivenle çıkılmakta ve avlusunun üç yönü hücrelerle çevrili bulunmakta, dördüncü tarafta ise mescid yer almaktadır. Birinci katın üzeri düz bir çatı ile örtülmüştür. 20 m. yükseklikteki işaret kulesinin kapısı buraya açılmaktadır.

Ribâtların en parlak dönemi IX. asırdır. XI. ve XII. asırlarda ribâtlar cihada yönelik fonksiyonlarını kaybetmiş ve zamanın sadece zikir ve ibadetle geçirildiği mekanlar (Tekke-Zaviye) haline getirilmişlerdir. Ancak, bu asırlarda hristiyan Ispanya ile sıcak savaş halinde bulunan Mağrib bölgesinde ribâtlar cihada yönelik görevlerini yerine getirmeye devam etmişlerdir. Bir kısım ribâtlar, devletin yol güvenliğini ve kervanların konaklama ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik kurumlar haline dönüştüler ki bu yapılar bu fonksiyonlarından dolayı kervansaray adını aldılar. Selçuklular dönemi, kervansaray tipi ribâtların çokça inşa edildiği bir dönem olup, Nizamülmülk`ün siyasetnâme adlı yapıtına göre devletin başlıca görevlerinden biri de bu tür ammenin hizmetine yönelik yapılar inşa etmektir.

Kuzey Afrika`da XII. asırdan sonra ribatlar yavaş yavaş bir şeyhin etrafında toplanan müridleri barındıran tekkeler şeklini aldılar.

Ribât görevini yerine getiren kimseler için kullanılan murabıt kelimesinin çoğulu olan "murabitün" Mağrib`de kurulan ve temel öğesi cihâd farızasını yerine getirmek olan devlete ad olmuştur. Abdullah b. Yaşın adındaki bir Islâm davetçisinin Lamtuna Berberileri arasında tebliğ faaliyetinde bulunmuş ve gördüğü tepki üzerine Aşağı Senegalda, Nijer nehrinde bulunan bir adaya sığınmış ve burada Ribât adını verdiği bir tekke kurmuştu. Onun ısrarlı çalışmaları sonucu bu ribât özellikle Lamtuna kabilesine mensup bin kadar savaşçı bir derviş grubun merkezi haline geldi. Bu mücahidlerin, Abdullah b. Yaşın`e olan bağlılıkları tamdı. Son derece cesur bu topluluk, murabitün olarak adlandırıldı ve onların kurduğu devlet bu adla anıldı. Abdullah b. Yaşın`in Sanhaca kabileleri arasında giriştiği yoğun tebliğ faaliyetleri semeresini verdi ve ihtida eden büyük kitlelerin sarsılmaz lideri konumuna gelerek askerî bir gücü eline geçirdi. Arkasından atadığı komutanlar ile fetih hareketlerine girişti. Murâbıtlar verdikleri başarılı savaşlarla, devletin hudutlarını Atlas Okyanusundan Tunusu ve oradan da Endelüs`e kadar genişletmişler ve hristiyanlarla başarılı savaşlar yapmışlardı.


RİYA

İş, söz ve davranışlarda gösterişe yer verme; bir iyiliği veya salih bir ameli Allah`ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapma. Bu davranışta bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.

Riya, insanlar arasında manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Dünyaya âit bu tür maddî ve manevî çıkarları elde etmek için, dinin insanlar tarafından kutsal değerlere karşı beslenen bağlılık ve hürmet duygularının âlet edilmesi, riyanın en kötü şeklidir. Bu tür davranışlar, hilekârlık ve yalancılıktır. İnsan şeref ve haysiyetine hakarettir.

Riyakâr kişinin söz ve davranışlarındaki samimiyetsizlikleri, diğer insanlar tarafından kısa zamanda anlaşılır. Bunlara kimse güvenmez.

Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah Efendimiz; Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır, " (Tirmizi, Hudut, 24) buyurmuştur. İbadet, Allah için yapılır. Allah`ın rızası dışında bir amaçla; gösteriş olarak ibadet yapmak, Allah rızasını ortadan kaldırır. Gösteriş için ve bir çıkar düşüncesiyle Kur`ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, sadaka vermek, ibadetleri boşa çıkarır. Allah Teâlâ;

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah`a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır" (el-Bakara, 2/264) buyurmuştur. Şu halde, Allah`ın emrini ve rızasını düşünerek değil de, dindar görünmek için ibadet etmek, âlim ve bilgili desinler diye ilimle uğraşmak, cömert tanınmak için zekât ve sadaka vermek, riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Rasûlüllah şöyle buyurmuştur:

"Her kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır" (Müslim, Zühd, 38); "Şüphesiz riya şirktir" (İbn Mace, Fiten, 16). ,

Dünyevî menfaat söz konusu olunca ameller boşa çıkar. Yine Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurur: "Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah`a şirk koşmuştur" (et-Tergib ve`r-Terhib, I, 32). Hadis-i Kudsî`de de Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Ben ortakların ortaklığından en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, onda, benden başkasını ortak kılarsa onu da, o ortaklığını da terk ederim" (Müslim, Zühd, 46).

Riya çok değişik şekillerde yapılmakla birlikte, bunlarda ortak özellik, dindarlık veya dürüstlük görüntüsü altında, insanlar arasında çıkar sağlamak, şan ve şöhrete ulaşmak arzusudur. Sevmedikleri kişileri seviyormuş gibi görünen, onlara yağ çeken, öven ve böylece menfaat sağlamaya çalışan riyakârlara da bol bol rastlanır.

Allah`a ve insanlara karşı samimi davranarak riyadan uzak durmak mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli yapmak, Allah rızasını insanların övgüsü, isteği, yergisi, korkusu ve çıkar düşüncesine tercih etmek müslümanın prensibidir.

RUH

İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.

Rûh kavramının, insanın yaşam ve var oluşuyla ilişkilendirilmiş bir şekilde tarih boyunca üzerinde durulmuş, mahiyeti hakkında çeşitli açıklamalar getirilmiş ve tezler ileri sürülmüştür. Ancak, rûhun madde dışı bir yapıya sahip olması onun tanımlanmasını imkânsız kılmakta ve ileri sürülen görüşleri askıda bırakmaktadır.

Bazılarına göre rûhlar latif cisimlerdirler ve vücuttaki damarlar vasıtasıyla bedende dolaşan ve ona hayatiyet kazandıran havaî varlıklardırlar. Pnevma denilen ve maddî olarak düşünülen rûh, birçok felsefi ekole göre bedeni sadece ayakta tutan hayat kuvvetinden ibaret sayılmayıp, bizzat nefsin kendisidir (Paul Janet-Gabriel Seaille s, Metalib ve Mezahib, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul 1978, 145; ayrıca bk. Ali et-Tehanevî, Keş-Şafu İstilahatı`l-funun, İstanbul 1984, I, 541). Bununla birlikte çok eskilerden beri, maddî özelliklerden tamamen somutlanmış bir rûh kavramının varlığı değişik topluluk ve kültürlerce kabul görmüştür. İnsanlık tarihi boyunca, cismanî cesetten farklı, onun içine yerleşmiş maddesiz ve ölümsüz bir varlığın bulunduğuna inanılmıştır.

İnsanlık tarihinin belki de ilk dönemlerine kadar uzanan ve insanları üzerinde düşündürmeye sevkeden ruh kavramının doğuşunu ilk insanın Allah`dan vahiy alan bir peygamber olmasıyla izah etmek mümkündür. Ruh, insanların vahiy çizgisinden sapmalar gösterip, putperest yönelişlere meyletmeleriyle birlikte, değişik anlamları içeren ve tapınma, korku, ümit gibi hisleri harekete geçiren bir doğa üstü varlık haline geldi. İlkel puta tapıcılık dinlerinde, cansız, donuk cisimlerden yapılan şekil verilmiş putlar veya kutsal sayılan diğer cansız varlıklar, hareketsiz oldukları ve yerlerinden kımıldamaya güç yettiremeyecekleri bilindiği halde onlara tapınılır ve onlardan isteklerde bulunulurdu. Bu, çağdaş putperest toplumlarda devam eden bir davranış şekli olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanların böyle bir yola sapmalarının sebebi, tapındıkları bu cisimlerde ruhî bir kuvvetin ve yaptırım gücünün var olduğuna inanılmasıdır.

Rûh konusunda tarih boyunca temelde iki akım sürekli karşıt doktrinler geliştirerek düşüncelerini ispatlamaya çalışmışlardır. Bunlardan biri, maddî âlemin dışındâ maddesiz, manevî bir âlemin ve bu âleme mensup varlıkların mevcudiyetini kabul edenlerin oluşturduğu grup; diğeri de madde dışında başka bir varlığı tanımayan eski tabirle Maddiyyün denilen Materyalistlerin oluşturduğu ekol. Ancak ruhun varlığını kabul eden din ve düşünceler, onun tanımlanması ve mahiyeti hakkında birbirinden oldukça farklı anlayışlara sahip olmuşlardır.

Eski Mısırlılarda ve Çinlilerde ikili bir rûh inancı hâkimdi. Mısırlılar, ölümden sonra rûh (soluk)`un birinin cesedin yanında kaldığına, tinsel (ruhî) olan diğerinin de ölüler diyarına gittiğine inanmaktaydılar. Çinliler ise insanın ölümüyle birlikte kaybolan bir rûh yanında, ölümden sonra da yaşayan ve kendisine tapınılması gereken üstün bir rûhun (Hun) varlığına inanmaktaydılar. Hintliler ise öldürdükleri düşman savaşçılarının sağ ellerini keserlerdi. Böylece inançlarına göre ölüm sonrası yaşamlarında silah kullanmaları engellenmiş olurdu.

Yunan felsefesinde rûh kavramının içerdiği anlam, dönemlere ve felsefe akımlarına göre değişiklikler göstermiştir. Epikuroscular ruhun beden gibi atomlardan meydana geldiğini ileri sürerlerken, Platoncular ise, rûhu ilahlarla soy birliğine sahip, madde ve cisimden soyut bir tözsel ilke olarak kabul ediyorlardı. Batı felsefesinde rûh üzerindeki tartışmalar ortaçağ ve sonrasında devam etmiştir.

Hristiyanlıktaki ruh anlayışı, antik batının putperest etkisiyle vahiy gerçeğinden farklı bir platforma oturtulmuştur. Meselâ, Allah bir rûh olarak telakki edilir ve Ruhul-Kudüs (Cebrail), teslis inancının bir unsuru olarak Allah`a şirk koşulur. Öte taraftan, İnsanlara ait rûhlar konusunda da birtakım gerçek dışı ve mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır. Meselâ, İncil`de "Rûh, rüzgar gibi, istediği yere eser. Rab ile birleşen onunla bir ruh olur" (bk. P. Janet-G. Seailles, a.g.e., 148) denilmektedir.

Bazı dinlerde, ölümsüz olan rûhların bir bedenden başka bir bedene geçtiğine inanılmaktadır. Rûh göçü (tenasuh) adıyla anılan bu inanışa göre, ölen bir kimsenin rûhu tekrar başka bir bedenle dünyaya döner ve bu sonsuza dek böylece sürüp gider. Hint inançlarında yer etmiş olan bu düşünce eski Mısır`da da oldukça yaygındı. Onlara göre, kötü rûhlar hayvan bedenlerine hulül ettirilerek iyileşip iyileşmedikleri denenir, iyi rûhlar ise üç bin yıllık bir cennet yaşamından sonra yeniden dünyaya dönerler. Cesedlerin mumyalanmasının sebebi, yeniden dünya yaşamına dönecek olan rûhların kendi bedenlerini bulmalarını sağlamaktır. Bu ilkel rûh göçü inancı günümüzde de kendisine taraftar bulabilmekte ve bazı toplumlarda kitle inancı şeklinde varlığını sürdürmektedir.

Eski batı toplumlarının çoğu ruh göçü inancına sahip olmuşlardır. Antik Yunan filozoflarından Pythagoras, ruh göçüne inanmakta, Platon ise bilginin önceki yaşamdan kalan bir birikim olduğu iddiasını desteklemek için rûh göçünü delil olarak ileri sürmekteydi. Rûh kavramı hakkında tarih öncesi devirlerden beri süregelmekte olan ve her çağda üstüne yeni bir şeyler eklenen nazariyelerin birer hayal ürünü ve vehimden ibaret olduğu bir gerçektir. (bk. Tenasüh mad.).

Allah Teâlâ, Hz. Adem`le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah`ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur`ân-ı Kerîm`de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah`ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz`i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.

Kur`ân-ı Kerim`de rûh kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.

Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)`ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O`dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa`d, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim, Kader, I ). İsa (a.s)`ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem`i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s) bundan dolayı rûhullah (Allah`ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk. Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III, 368).

Yine ruh kelimesi Cebrail (a.s)`ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin" terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur`ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail), Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa`ya da açık mucizeler verdik ve onu Ruhu`l-Kudüs ile te`yid ettik" (el-Bakara, 2/87, 253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur`ân-ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).

Bazı âyetlerde de rûh kelimesi ile Allah, Teâlâ`nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl, 16/2; ayrıca bk. el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).

Dört âyette rûh, Allah Teâlâ`nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah`ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;

"Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O`nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu âyette ruhtan Cebrail`in, İsa (a.s)`ın, Kur`ân`ın ve Hz. Ali (r.a)`a isnad edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur`ân, Beyrut 1966, X, 323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah`tan başka hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk. Kurtubî, aynı yer).

Er-Râzî, ruhun; mahiyetinin kadîm veya hadis (sonradan yaratılıp yaratılmadığı) olduğu, cesedlerin ölümünden sonra bâki mi kaldığı, yoksa onunda fena mı bulduğu; ruhun saadeti ve şekavetinin ne olduğu vb. açılarından öğrenilmek istendiğini; Allah Teâlâ`nın da buna cevap olarak: "De ki ruh Rabbimin emrindedir" mealindeki âyeti indirdiğini söylemektedir (er-Râzî, a.g.e., XXI, 37). Evet, ruhun yaradılışının Allah Teâlâ`nın en büyük fiillerinden biri olduğunu ortaya koymakta; insanın, varlığı hakkında kesin bilgisi olmasına rağmen, nefsinin hakikatını kavramaktan aciz olduğunu bildirmektedir (Kurtubî, aynı yer).

Kelamcılar insan terimi üzerinde dururlarken, insan olarak isimlendirilen şeyin cesed mi, ruh mu yahut da her ikisi mi olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. İleri sürülen bir takım delillere göre, insan olarak isimlendirilen ve muhatap alınan şeyin görünen bu cesed olmadığı; onun ölümüyle yaşamaya devam eden ruhun insan olarak adlandırıldığı isbata çalışılmıştır. Nassların kesin olarak ortaya koyduğu gibi ruh, cesedin ölümünden sonra yaşamaya devam etmekte; ceza ve mükafat ile muhatap olmaktadır. Allah Teâlâ, Kur`ân-ı Kerim`de "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz" (el-Bakara, 2/ 154) buyurmaktadır.

Rasûlüllah (s.a.s); Âllah`ın peygamberleri ölmezler. Onlar bir dünyadan ötekine nakledilirler" ve "kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurmaktadır. Bu ifadeler, insan olarak isimlendirilen varlığın, cesedin ölümünden sonra da yaşamaya devam eden ruhun olduğuna delalet etmektedir. Yani insan bu cesed ve kalıptan başka bir şeydir (Râzî, a.g.e., XXI, 41).

Her ne kadar ruhun mahiyeti, niteliği, fonksiyonları vb. yönlerinin insan bilgi ve idrakinin ötesinde olduğu, bu âyete (el-İsra, 17/85) dayanılarak kabul edilmişse de; bazı âlimler ruh hakkında konuşma hususunda bir sakınca görmemişler ve onu izah etmeye çalışmışlardır. Alusî, ruhun ulvî (yüce), nuranî ve hayat sahibi olan bir varlık olduğu görüşündedir. Ancak ona göre ruh, mahiyet itibariyle duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bu, bir anlamda suyun gül içinde dolaşması gibidir. O, ne hulûlü ve ne de ayrılmayı kabul etmez. Bedende dolaştığı sürece ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir. İbn Kayyım el-Cevziyye de aynı görüştedir.

Kur`ân-ı Kerim`de; "Rabbın, Ademoğlunun sûlblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak; "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş, onlar da; "Evet şahidiz, Sen bizim Rabbimizsin " diye cevap vermişlerdi. Bu kıyamet gününde, `Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (el-A`raf, 7/172) meâlindeki ayetin tefsirinde âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler hakkındaki farklılıklar, Allah Teâlâ`nın, insanlara; bu soruyu sormasının ne zaman, insanın yaradılışı ve gelişiminin hangi aşamasında ve ne şekilde olduğu gibi konular çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Tirmizî`nin naklettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Allah Teâlâ, Adem`i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıyamet gününe kadar Allah Teâlâ`nın onun zürriyetinden yaratacağı her insan onun sırtından düşmüştür...” (İbn Kesîr, Hadislerle Kur`an-ı Kerim tefsiri, Terc. Bekir Karlığa-Bedrettin Çetiner, İstanbul 1985, VII, 3135). Başka bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Allah Teâlâ Adem`in sülbünden Nu`man yani Arafat`ta ahit almıştır. Onun sülbünden yarattığı her zürriyeti çıkarmış, önünde yaymış, saçmış, onlarla doğrudan konuşup;

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar şöyle demişlerdi: "Evet, biz buna şahidiz. " (İbn Kesir, a. g. e. , VII, 3133).Müfessirler bu konuda deliller çerçevesinde değişik görüşler ileri sürmüşlerse de, insanların Adem (a.s)`ın yaradılışından sonra topluca yaratılmış oldukları, dolayısıyla "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuyla, ruhların muhatap olduğu sonucu da çıkarılabilir. Nitekim Ubey b. Ka`b`dan gelen bir rivâyette o; "Rabbin Ademoğullarının sülblerinden zürriyetlerini çıkarmış." âyeti hakkında şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar ondan olacakların tamamını o gün huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş, sonra da onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştu... (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3136-3147). Bu rivâyetten açıkça anlaşıldığı gibi, ruhların, anlayan, idrak eden ve kelâma muhatap olup cevap verebilen kişilik kazanmış yapıda yaratılmış oldukları kabul edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a) de bu konuda şöyle demiştir: "İlim erbabı, ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah`ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir" (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3145).

Rasûlüllah (s.a.s)`den nakledilen "Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar" (Buharî, Enbiya, I; Müslim, Birr, 159) hadis-i şerifi de ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğuna işarettir (İbn Hacer el-Askalânî, Fethul-Bârî, Mısır 1959, VII, 179-180). Bedrüddin el-Aynî, bu hadisi şerhederken şöyle demektedir:

"Bu delil, ruhların (cesed için) araz olmadığını, onların cesetlerden önce mevcut olduklarını ve cesedin yok olmasından sonra da var olmaya devam edeceklerini ortaya koymaktadır" (Umdetul-Karî, Mısır 1972, XII, 371). Ruhların toplu olarak yaratıldıkları ve sonra da cesedlere dağıtıldıkları söylenmektedir (a.g.e., aynı yer). Görüldüğü gibi alimler, bu konu ile alakâlı âyet ve hadislerin tefsirinde ruhların bedenlerden önce toplu olarak bir defada yaratıldıkları, Allah Teâlâ`nın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Sorusuna muhatab oldukları ve sonra da insanın ana rahminde yaratılmasıyla cesedlere nefhedildikleri sonucuna varmaktadırlar.

Ruhun anne karnındaki cenine nefhedilmesi (üfürülmesi), insanın rahimde oluşumu ve gelişmesi hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmiştir: "Şüphesiz sizden birinizin teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddette orada bir parça et haline gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleşe; "Amelini, ecelini, rızkını, Şakî ve sa`id olacağını yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür..." (Buhârî, Enbiya, I). Abdullah b. Mes`ud (r.a)`dan rivayet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört emirden önce zikredilerek rivayet edilmektedir (Müslim, Kader, I).

Ruhun ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü üzerinde de tartışmalar yapılmıştır. Ruh, ölümden sonra nerede kalmaktadır? Her insanın ömrü, Allah tarafından takdir edilmiş olup, ne bir artma ve ne de bir eksilmeye tabi tutulmaz. Allah`ın takdir etmiş olduğu zaman dolunca, ya bir sebeb çerçevesinde ya da sebebsiz olarak insan ölür. Yani, ölüm meleği (Azrail) tarafından ruh kabzolunur, bedenden geri alınır. ölümden sonra ruhun kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı aleme "Berzah alemi" denir. Berzah âlemi, dünya ile ahiret arasında bir geçiş yeridir ve bu iki alemden de farklı olup, mahivetini ancak Allah Teâlâ bilmektedir. Ancak, Berzah aleminde ceza ve mükafatın ruhlar üzerinde etkili olacağını, "Kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir şukurdur" (Tirmizi, Kıyâmet, 26) hadisi bildirmektedir.

Alimlerin çoğunluğuna göre (ki doğru olan görüş budur), ruhlar beka (süreklilik) için yaratılmışlardır. Ezeli değildirler; ancak, ebedidirler, ölen, insanın cesedidir. Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, kıyamet gününde tekrar bedenine dönünceye kadar, Allah`ın nimet ve azabına muhatap olacağı bir gerçektir.

Şehidlerle alakalı (el-Bakara, 2/ 184) âyet buna delalet etmektedir. Yine Allah Teala; "Her nefis ölümü tadacaktır" (Alû İmran, 3/185) buyurmaktadır. Nefsin ölümü tatması, bedenin ölümü esnasında ölüm acısını hissetmesi, bedenden ayrılırken acı duymasıdır. Tadmak için diri ve duyarlı olmak gerekmektedir. Nefsin ölümü, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bedenden ayrılan ruh, içinde kazandığı şekli bedensiz olarak sürdürür.

Bazı alimler; "Sûr`a üflendi, göklerde ve yerde bulunanlar, korkudan düşüp bayıldılar. Ancak Allah`ın dilediği müstesna" (ez-Zümer, 39/68) meâlindeki âyete dayanarak; kıyamet gününde Allah`ın dilediği bazı kimseler hariç, yerde ve gökte bulunanların hepsinin öleceğini söylemişlerdir. Bu "bayılmak" anlamındaki "sa`k" kelimesini ölüm olarak değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ; "Orada (Cennette) ilk ölümden başka ölüm tadmazlar" (ed-Duhan, 44/56) buyurmaktadır. Âyet, Cennet ehlinin, dünyada öldükten sonra bir daha ölmeyeceklerini haber vermekte ve ruhun ölümsüzlüğünü dile getirmektedir. Zira, Cennetteki ruhlar, kıyamette tekrar ölselerdi, ikinci kez ölümü tadmış olurlardı ki bu, zikredilen âyete ters düşmektedir.

Kurtubî`nin hocası olan Ahmed b. Amr şöyle demektedir: "Ölüm, mutlak yokluk değil, bir halden diğer bir hale geçmektir. Şehidlerin Allah indinde diri ve rızıklandırılmakta olmaları, kendilerine verilen nimetten ötürü sevinmeleri de bunu gösterir. Şehidler diri olduklarına göre peygamberler de diri olmalıdırlar. Nitekim Peygamber (s.a.s), Mirac gecesinde, Mescid-i Aksa`da ve göklerde peygamberlerin ruhlarıyla karşılaşmış, onlarla görüşmüştür. Öte taraftan Hz. Peygamber (s.a.s), kendisine selam veren herkese selamını iade edeceğini haber vererek bedeninin ölümüyle, ruhunun ölmediğini ve verilen selam ve salatların kendisine ulaşacağını bildirmektedir.

Sûr`a üflendiği zaman, henüz dünyada bulunan bütün canlılar derhal ölürler. Fakat, daha önce ölümü tatmış ve bedeninden ayrılmış olan ruhlar ise Sûr`un dehşetinden düşüp bayılırlar. Ruhların içinde Hz. Musa`dan sonra ilk ayılan Hz. Peygamber (s.a.s) olacaktır (Buhârî, Tefsir, 9; Müslim, Fedail, 10, 161, 162).

Bazı düşünürlere göre, ruh maddeden ayrı olup; ne âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bir şekli, biçimi ve kişiliği yoktur. Kimilerine göre ise, ruh, bedenin arazlarındandır. Ruhlar ancak beden ile birbirinden ayırdedilebilirler. Bedenin ölümünden sonra ruh tamamen yok olur. Görüldüğü gibi ileri sürülen bu görüşler birer faraziye niteliğinde olup, dayanaktan yoksundurlar. Bu tür gaybî meselelerle alakalı sağlıklı bilgiler, ayet ve Hadislerde verilen bilgilerle sınırlıdır.

Ayet ve Hadislerde öldükten sonra ruh; çıkma, inme, alınma, dönme, gök kapılarının kendisine açılması gibi fiillerle nitelendirilmektedir: "Ölüm sarhoşluğu içinde bulunan zalimler melekler, ellerini uzatmış ; "Nefislerinizi çıkarınız" (derlerken) onların halini görsen” (el-En`am, 6/93); "Ey mutmain olan nefis! Razı olmuş ve olunmuş olarak Rabbine dön, kullarımın arasına katıl, Cennetime gir" (el-Fecr, 89/27-30); Bu nasslar ruhun bir kişiliğe sahip olduğuna işaret etmektedirler. Yine bir âyeti kerimede "Nefse ve onu şekillendirene and olsun” (eş-Şems, 91/97) buyurularak, nefsin düzenlenerek bir şekle sokulduğu ortaya konulmaktadır.

Anlaşıldığına göre, muhtemelen ruh, bedene girmeden önce belirli bir şekle sahip değildir ve o durumu hakkında insanoğlunun hiç bir bilgisi yoktur. Anne karnında oluşan insan bedenine üflendikten sonra bir kişiliğe sahip olur. Ancak, ruh bedenle birlikte gelişir, olgunlaşır ve bir kişilik kazanır. Zaman, bedeni yıpranır fakat ruh, zamanın yıpratıcılığından etkilenmez. Kişinin iyi işleri, ibadetleri ruhu güzelleştirir, kuvvetlendirir ve olgunlaştırır. Kötü ameller ise ruhu çirkinleştirir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir: "Yüce Allah, bedeni ruha kalıp olarak düzeltmiştir. Beden ruhun kalıbıdır. Ruh bedeninden bir şekil alır ve onunla diğerlerinden ayrılır. Ruhun taşıdığı özellikler ve kabıliyetler bedene tesir eder. Bundan dolayı beden, ruhun iyilik veya kötülüğünden etkilenir. Dünyada bedenle ruh kadar birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve birbirini etkileyen başka bir şey yoktur. Bundan dolayı ruh, bedenden ayrılınca, iyi bedende olan ruha; "Ey mutmain nefis, çık!" diye hitab edilir. Kötü bedende olan ruha da "Ey habis nefis, çık" denilir. Yüce Allah "Allah, öldükleri sırada nefisleri (ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularından (bedenlerinden alıp kendinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir..." (ez-Zümer, 39/42) âyetiyle nefislerin alındığını, sonra bazılarının bırakıldığını bildirmiştir. Tutulup bırakılmak, bir ferdiyyeti gerektirir. Hz. Peygamber (s.a.s) de "Ölenin gözü, alınan ruhunun ardından bakakalır" demiş; meleğin kabzolunan ruhun elinden tuttuğunu, bu sırada yer yüzünde benzeri görülmemiş bir koku meydana getirdiğini haber vermiştir. Eğer ruh, bir arazdan ibaret olsaydı, kokusu olmazdı. Çünkü arazın kokusu olmaz, arazın elinden de tutulmaz. Kendisinden koku gelmesi, elinden tutulması, onun insan şeklini koruduğunu gösterir" (İbn Kayyim, Kitabu`r-Ruh, s. 46-47).

Hadislere göre kabzolunan ruhlar göklere çıkarılmakta, orada melekler iyi ruhları selamlamakta, nihayet, Rabbin huzuruna sokulmaktadırlar:

"Mü`minin ruhu çıktığı vakit, onu iki melek karşılar, yukarıya çıkarırlar. Sema ehli "Güzel bir ruh yer tarafından geldi. Allah sana ve yaşattığın cesede salat eylesin " derler. Peşinden onu Rabbine (c.c) götürürler. Sonra "Bunu hududun sonuna kadar götürün" buyurur. Kâfirin ruhu çıktığı vakit, sema ehli; Pis bir ruh yer tarafından geldi" derler ve "Bunu hududun sonuna kadar götürün denilir" (Müslim, Cenne, 17). İyi amelle beslenmiş ruh, dünyadaki şeklinden daha mükemmel, daha parlak daha nurlu olmakta, ibadeti vücuduna ruh olarak yansımaktadır. Günahlarla bulanmış ruh ise dünyadaki şekline benzemekle beraber çirkin bir hal almaktadır.

Yine Hadislerden öğrendiğimize göre iyi ruhlar, yeşil kuşlar haline girip, Cennetin ağaçlarına konmaktadır. Bu, ruhların, başka şekillere de girebileceğini gösterir. Fakat her durumda ruhlar, birbirinden ayırdedilir. Ve kendi kişiliklerini muhafaza ederler.

İbn Kayyim el-Cevziyye ise, ruhların bedenlerden daha net olarak birbirinden ayırdedilebileceğini söylemektedir. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların benzemesinden fazladır. Ruhun, kendisini diğer ruhlardan ayırdedecek özellikleri ve sıfatları bedenin ayırdedici özellik ve sıfatlarından daha çoktur. Mü`min ve kâfirin bedenleri birbirine benzer ama, ruhları farklıdır. İki öz kardeş bedence birbirine benzerler, fakat ruhları asla benzemez. Düşünce ve davranışları çok farklıdır. Bu iki ruh, bedenlerinden ayrılınca, ayrılmaları gayet açık biçimde ortaya çıkar.

Yüce ruhlar -ki melaikelerdir- bir beden içinde bulunmadan birbirinden ayırdedildiğine, cinler de yine birbirinden farklı olduklarına göre; bir beden içinde gelişen insan ruhları da elbette birbirinden ayrıdırlar ve ayırdedici özelliklerini korurlar (bk. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu`r-Ruh).

Akaid kitapları genellikle ruhun, kabırde cesedine döneceğini bildirir. Bu inanç "Gerçekten ölü kabrine konulduğu vakit, kendisini getirenlerin oradan ayrılırken ayakkabılarının seslerini pekala işitir" (Müslim, Cenne, 17) şeklinde rivayet edilen hadise istinat etmektedir. Bu konuda İslâm âlimlerinin görüşleri şu şekildedir:

a) Ruh, kabırde cesede girecektir. b) Cesetten ayrılan ruh, kabırde değil, ancak kıyamette bedene girecektir.

c) Cesetten ayrılan ruh, artık hiç bir zaman cesede girmeyecektir. İbn Kayyim el-Cevziyye, ruhların kabırlerde cesedlerine döneceğini bildiren bazı hadislere dayanarak, öldükten sonra ruhun, kabırde cesede döneceğini, fakat bu dönüşün, dünyadaki bedene hayat vermesi şeklinde olmayacağını söylemektedir. Ona göre ruhun, bedenle beş türlü irtibatı (ilişkisi) vardır. Kabırde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatına benzer. Kabırde ruhun bedene dönmesi, bedenle bizim fark edemeyeceğimiz biçimde irtibat kurmasıdır. İbn Kayyim, bu görüşünü ruhun bedene döneceğine dair naklettiği uzun bir hadise dayandırmaktadır. (bk. el-Cevâhir fi Tefsiril-Kur`ân, IX, 117).

Ruh hakkında âyet ve hadisler dışında ileri sürülen bütün görüşler kabule ve redde açıktır. Çünkü mutlak bilgi anlamında bir bağlayıcılıkları bulunmamaktadır.

"Sana ruh`tan sorarlar. De ki; Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) âyetindeki ruhtan, insanı canlı kılan ruhun kastedilmediğini ve dolayısıyla, insanın ruhu hakkında âlimlerin konuşmalarının câiz olduğunu ileri sürenlerin, ruh hakkında ortaya koymuş oldukları görüşler, hiç bir zaman ruhun mahiyetinin gerçekliği hakkında ne tatmin edici olmuştur ve ne de aklın ve hayalin ürünü olmaktan ileri gitmiştir. Çünkü bilgi verilmeyen konu, tamamıyla gayb alemiyle alakalıdır ve gayba dair bilgileri de Allah`tan başka kimsenin bilmesi söz konusu değildir.

Ruh Çağırma Ruhun varlığını kabul eden fakat hakkında sapık ve gerçek dışı bir anlayışa sahip olan kimseler, ölmüş insanların ruhlarıyla irtibat kurulabileceğini ve böylece, gayb âleminden bilgi alınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler düzenlemiş oldukları ruh çağırma seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların cehaletlerinden istifade ederek menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah Teâlâ`nın emrinde ve denetiminde olan bir varlıktır. Onun insanlar tarafından çağrılıp bazı istekleri yerine getirmeşinin mümkün olduğuna inanmanın hiç bir dayanağı yoktur.


RUH ÇAĞIRMA :

Varlık dünyasının sadece bizim beş duyumuzla algılayabildiklerimizden ibaret olmadığını, meleklerden söz ederken bir parça anlatmaya çalışmıştık. Gerçekten de bizim boyumuzun yetiştigi dünya, yetişemediğinin yanında çok küçük kalır. Bunu aklımızla anlayabiliyoruz. Öyleyse aklımızı biraz daha çalıştırmak zorundayız. Anadan doğma kör olan bir adam düşünün. Bu adamın gözle algılanabilen renklerden hiçbir haberi olamaz. Kendisine şekilleri ve boyları aynı olan iki kalem verseniz ve şu kırmızı, şu da yeşildir, deseniz, o kalemleri eliyle şöyle bir yoklar ve hiçbir fark hissetmeyince kendisiyle eğlendiğinizi bile zannedebilir. Hattâ o, görmenin bile ne olduğunu bilemez. Fakat buna rağmen aklını kullanırsa kendisinin hiç hissetmediği bir renk âleminin bulunduğuna karar verebilir. Işte bizim beş duyumuz değil de, altı ya da daha fazla duyumuz olsa idi, acaba şimdi hissedemediğimiz başka dünyaları öğrenemeyecek miydik? Elbette öğrenecektik. Çünkü varlık âleminin sadece bizim bildiklerimiz olmadığını gösteren birçok olayla karşılaşıyoruz. Sağlam rüyalar, bunlardan sadece bir tanesi. Öyleyse..? Bilinmeyenler bilinenlerden, görünmeyenler görünenlerden daha fazladır. Madde, mânâya esirdir. Mânâyi hiç kabul etmeyip maddeye esir olan, her ikisine de esir olur. Melekler, cinler ve şeytanlar hep o göremediğimiz mânâ âleminin varlıklarıdır. Yani mânâ âleminin de kötü olanları vardır. Öyleyse göremediğimiz,duyamadığımız, fakat vicdanımızın sesinden dinlediğimiz o âlemi bir bilenden öğrenmeliyiz ki, oranın şerleriyle ilişki kurmayalım. Işte bu bilenler peygamberlerdir. Bunları şunun için söylüyoruz :

Bedenimiz gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruhumuz da muhtaçtır. Sadece maddeye inanan insanlar, birgün kendilerinde bir boşluk ve bir eksiklik hissediyorlar. Daralıyor, sıkıntı duyuyor ve bir arayış içerisine giriyorlar. Bu durumun, ruhların acıkması olduğunu anlamıyorlar ama, madde dünyası kendilerine dar geliyor ve ellerini dünyanın perdesinden mânâ âlemine doğru uzatıyorlar. Tanımadıkları, bir bilene sormadıkları o dünyadan, körün odun diye yılana sarılması gibi, ellerine geleni alıyorlar. Çoğu zaman o âlemin kötüleriyle karşılaşıyorlar ama, kötü olduğunu anlamadan, susuz insanın çamaşır suyu diklemesi gibi kabulleniyorlar, çünkü ruhları o kadar muhtaçtır ki, kendi dünyası ile ilgili olarak bulduğu herşeyi iyi kötü ayıramadan kabulleniyor. Halbuki, Peygamberligin önderliğinde ruhuna, o âlemin en güzel gıdalarını takdim edebilir ve "doygunluk ve olgunluğa" erebilirdi.

Bütün bunları, ruh çağırma olayının, aslında mânâya inanmayanların suratına kendi elleriyle çarptıkları bir tokat olduğunu anlatmak için söylüyoruz.

Konunun öbür yönüne dönersek; bu adamların "ruh çağırma" diye, önce kendilerini kandırdıklarını peşinen söyleyebiliriz. Gerçi bu tür ruh çağırma celselerinde, bir takım seslerin çıktığı, bir takım kıpırdanmaların olduğu, hattâ bir takım varlıkların görüldüğü ve hattâ bunların fotograf makinesiyle resimlerinin çekildiği bir gerçektir. Yani işin olağanüstü bir yönü vardır. Ancak bu esrarengiz güç onların dediği gibi ruh değil, insanlarla her fırsatta kolayca ilişkide bulunabilen cinlerdir. Onlar insanların bu tür zaaflarını ve bilgisizliklerini fırsat bilir ve bununla, onlar gibi daha yüzlercesini saptırabilirler. Sebep, bu zavallı insanların bir delik bulup ellerini, ötesini görmedikleri o delikten içeri sokmaları ve ellerine geleni yakalayıvermeleridir.

Evet, insanlar öldükten sonra da ruhlar kalıcıdır. Ancak, tekrar dünyaya gelmeleri ve görünmeleri mümkün değildir. Onlar ya nimet, ya da azap görmektedirler. Halbuki, çağrıldığı sanılanlardan hiçbir ruh kendi başına gelenleri anlatmış değildir. Peygamberimiz Bedir savaşı günü bir kuyuya atılan kâfir leşlerine: "Nasıl, rabbinizin size söylediklerinin doğru olduğunu gördünüz mü? Ben, Rabbimin bana vaadettiğinin doğru olduğunu gördüm" diye hitap edince bir sahabi, "ey Allah`ın elçisi, bu ölü insanlar sizin söylediklerinizi duyarlar mi?" diye sormuş. Peygamberimiz de: "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Ne var ki onlar bana cevap veremezler" buyurmuştur. (Mûslim, cenâiz26. ) Herhalde Peygamber`e cevap vermeyen ruhların; bu adamlara cevap verebilmesi mümkün olamaz.

Rukye (üfürükcülerin okudukları şeyler)

Dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler.

İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:

a) Allah Teala`nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması;

b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde yapılması;

c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X, 206).

Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.

1- Mubah olan Rukye: Kur`ân-ı Kerim`den ayetlerle Allah Teâlâ`nın isim ve sıfatlarıyla, arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)`dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum" (Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51-52).

Yine Hz. Aişe (r.anh) Rasûlüllah (s.a.s)`ın hastalığından bahsederken şunları söylemektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) yatağa düştüğü zaman, İhlas süresi ve Mu`avvizeteyn`in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını meshetti" (Buharî, Tıb, 39).

Yine akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis varid olmuştur (Buharî, Tıb, 33). Ve yine Rasûlüllah (s.a.s)`ın hastalanan bazı kimselere, Mu`avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir "Ey insanların Rabbi olan Allah`ım hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver" (Buhari, Tıb, 37).

Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Rasûlüllah (s.a.s)`in; "Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur" (Buharî, Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında rukyenin caiz olmadığı kanatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini, "Zülfikardan başka kılıç yoktur" sözüne kıyas yaparak cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer Hadislerde görüldüğü gibi, Rasûlüllah (s.a.s) başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.

2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapçadan başka bir dille rukye yapması, demir, tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır.Şabir (r.a)`dan şöyle rivayet edilmektedir:

"Rasûlüllah (s.a.s) ruky`e yapılmasını yasakladı. Amr ibn Hazm`ın çocukları gelip şöyle dediler: "Ya Rasûlüllah! Biz bir tür rukye yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk". Rasûlüllah; "Ona dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç yetirirse ona faydalı olsun" (Müslim, Selam, 63) demişti. el-İzz b. Abdüsselam`dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz vermemiştir.

3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ`dan başkasına dua ederek, sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin, peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak gibi... Bunların tamamı Allah Teâlâ`ya şirk koşmaktır. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Efsun, nazarlık boncuklar, ve muhabbet için yapılan muhabbet muskaları şirktir" (Ebu Davud, Tıb, 17; İbn Mace, Tıb, 39; Ahmed b. Hanbel, I, 381). Yine; "İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta bir kötülük yoktur" (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu şöyle açıklamaktadır: "Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve lavda elde etmeyi Allah`tan başka kimselerden istemektedirler" (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X, 260).

Müslüman, tamamıyla Allah Teâlâ`ya tevekkül etmekten başka şeylerden fayda dilemez. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak Cennete girecektir. Onlar, efsun yapmayanlar, teşe`um etmeyenler, vücudlarını dağlamayanlar ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir" (Buhârî, Tıb, 17; Müslim, İman, 372). Kendiliğinden, istenmediği halde müslüman kardeşine rukye yapması bunun dışındadır. Bu Rasûlüllah (s.a.s)`in şu hadisine göre müstehaptır.: "İçinizden her kim kardeşine yardım etmeye güç yetiriyorsa bunu yapsın" (Müslim, Selâm, 63).

RÜŞVET

Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe hüküm vermesi için hâkime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla yeme yollarından biri. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.

Rüşvet yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de harâmdır. Allah Teâlâ; "İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin" (el-Bakara, 2/188) buyurmuştur.

Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok büyük bir suçtur. Rasul-i Ekrem Efendimiz "Hüküm vermede rüşvet verene ve alana Allah lânet etsin " (Tirmizi, Ahkâm, 9) diye beddua etmiştir. Bir memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir. Devlet memurlarının hediye almaları da dinimizce rüşvet sayılmıştır. Peygamberimizin, zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde:

"Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir" demesine Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, git, anne-babanın evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " (Müslim, İmare, 26-30) buyurmuş, böylece memura ancak rüşvet düşüncesi ile hediye verilebileceğini anlatmıştır.

Rüşvet dört kısım da ele alınabilir.

1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.

2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.

3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet veren ya idareciden gelecek bir zararı önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektedir.

4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu kişiye verdiği rüşvet.

Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya almak haramdır. Üçüncü madde yalnız alana haram, verene haram değildir. Dördüncü maddede de hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin malına canına zarar vermemesi gerekir.

Ayrıca rüşvet kabul eden hâkimin vermiş olduğu hüküm geçerli değildir. Aynı zamanda böyle bir hâkim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur, görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hâkimin almış olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Çünkü onlar bu görevde olmasalardı kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini gördürmektir. Hatta rüşvet alan hâkim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması gerekmez.

Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için rüşvet vermesi bir çare işe verebilir. Bu, verene haram olmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub`a zekattan pay verilmiş olması yeterli bir delildir (İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272).

Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiç bir şey yapılamaz olur. Giderek devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı sarar, diğer ahlâksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi, toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir hastalıktır.

Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az çok dini inancı olan insanlar, er geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de dünyada üç-beş kuruşluk menfaat sağlamak için rüşvet alanların Allah`ın lanetine müstehak olmaları ve dünyaları için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm`ın hâkim olduğu toplumlarda rüşvet olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber`in rüşvet alana da verene de lanet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.

HERHANGI BİR İŞE GİREBİLMEK İÇİN YÖNETİCİYİ GÖRÜP RÜŞVET VERMEK İCAB EDERSE BÖYLE BİR MESELE İÇİN RÜŞVET VERMEK CAİZ MİDİR?

Herhangi bir işe girebilmek için az olsun çok olsun rüşvet vermek haramdır. Peygamber (av) şöyle buyurmuş: Allah (c.c.)hem rüşvet verene, hem alana lanet etmiştir.

Böyle bir iş için rüşvet vermek caiz değildir. Rızık Allah`a aittir. O herkesin rızkını tekeffül etmiştir. Şurada iş sahası bulunmazsa burada bulunur. Rüşvet sadece iki yerde verilebilir.

1- Haksız bir yerde hapis ve işkenceye maruz kalındığında.

2- Malın elden gitmeye maruz kalındığı zaman rüşvet vermek çare ise ona başvurabilir (Şirvani,İbn Abidin). Veren Allah`ın indinde mesul değildir. Fakat alan Allah`ın lanetine müstahaktır.

RÜŞVETİN HARAM OLMAYANI

Babamın Gediz Nehri kıyısında arazisi vardı. Bir ara Gediz yer değiştirdi, sonra yine aynı yerine geldi: Bu arada babam da öldü. Ancak o arazının babamın olduğunu ispat edemiyoruz. Tapu-kadastrodan rüşvet istiyorlar. Kesin babama ait olan bu araziyi geri alabilmemiz için rüşvet verirsek günah işlemiş olur muyuz?

Rüşvet; hakkı olmayan birşeye ulaşmak, ya da hakkını hakkı olmayan yolları elde etmek için verilen şeydir. Buna göre başka yolla alamadığı hakkını elde etmek ve dinini ve ırzını zalimlerden korumak için verilen şey, verene göre rüşvet değildir. (ibn Âbidîn VI/423-24) Ama alan için rüşvettir ve en çirkin haramlardandır. Sözünü ettiğiniz hakkınızı elde edebilmek için başka çâreniz yoksa rüşvet vermenizde dinen sakınca yoktur. Ancak şartları sonuna kadar zorlamanız gerekir. Tâ ki, başkasının haram işlemesine de sebep olmuş olmayasınız. (Alâuddîn Âbidîn 269; Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) islâm`a dil uzatan şairleri susturmak için onlara para vermiş ve birisi için: "Yâ Bilâl, şunun dilini benden kes" buyurmuştur. (Aynı kaynak); ayrıca bk. ibn Nüceym`den "islâm Hukukunda Rüşvetin Durumu" adıyla tercüme ettiğimiz risalesi; Kardâvî, el-Helâl ve-I-haram 306, 309- 310) Bu, aynı zamanda "emr bi`l- ma`rûf`un da gereğidir.

RÜYANIN MAHİYETİ NEDİR? BİZE NE DERECE IŞIK TUTABİLİR?

Rüya, akıl ve deney ötesi alemin dünyadaki en güzel örneği olarak Allah (cc)`in varlığının ve kudretinin delillerinden bir delil, zaman ve mekânın izafi (göreli) olduğunun isbatı, ruhu vasıtasıyla insanın iki hatta üç buutlu irrasyonel hayatının güzel bir örneğidir. Ibn Şirin rüyaları ikiye ayırır, diğer Islâm alimleri genellikle üçe ayırırlâr:1. Allah (cc)`tan, açık-seçik ya da bir sembol suretinde gelen müjde ve uyarılar. Resulüllah Efendimiz (sav)`in "Artık vahiy yok, sadık rüyalar vardır", "Sadık rüyalar Nübüvvetin kırkaltı parçasından biridir" dediği rüya budur. Rüyanın nübüvvetle ilgisi olduğu için yalan rüya anlatanın peygamberlik iddia etmek gibi büyük bir günah işlediği söylenmiş, Efendimiz, "Iftiranın en çirkini, görmediği rüyayı görmüş gibi anlatmaktır" buyurmuştur. 2. Şeytanın korkutmaları aslında herhangi bir şeye işaret etmeyen ve bir anlam taşımayan korkunç rüyaların çoğu bu kabildendir. Bunda cinler de etkili olabilir ve insana yanıltıcı ya da korkulu rüyalar gösterebilir. Bazı insanların büyük bir zat olduklarını kendilerine ve başkalarına rüya ile telkin edebilir ve şeriata zıt fikirlerle sapan ve saptıranlar yetiştirebilir. Böyle durumlarda şeriatın zahirini ölçü almak gerekir. Tarih boyunca kendisi de inanarak mehdi olduklarını söyleyen yüzlerce insan ve belki de meşhur Ahmed El-Kadıyani bu tür şerir güçlerin esiridirler.3. Yorgunluk, korku, açlık, susuzluk, sıkıntı, fazla yemek yeme gibi çeşitli sebeplerden ötürü insanın kendi nefsinin anlamsız ve asılsız konuşmaları, hayal ve hülyalar. Bu üç tür rüyanın sadece birncisi değer taşıdığı ve hangisinin sahih hangisinin sakat olduğu bilinemediğinden Ehli sünnet itikadınca rüya ile ihticac edilmez, yani rüya delil tutulamaz. Istiharenin rüyaya yatma şekli ise sünnetle anlatılan istihareye uygun değildir.Adetli kadının, cünubun, kâfirin, sarhoşun ve çocuğun gördüğü rüyalar da sahih olabilir. Bunun çok örnekleri vardır: Sadık rüyalar genellikle sabaha karşı ve özellikle de öğle kaylülesinde görülür. Açık seçik rüyalar makbuldur.Böyle sadık rüyalar görmek isteyenlerin doğru sözlü olması, yalan, gıybet ve koğuculuktan kaçınması gerekir. Rüya te`vil ilmi başlı başına bir ilimdir ve bilenleri çok azdır. Allah (cc) bu ilmi meselâ Yusuf Efendimize ilham ettiğini ve öğrettiğini söyler.Sadık rüyalar; zamanla, mekanla, mevsimle, insanın içinde bulunduğu hal ve şartlarla ilişkili olduğu için tabir edenin bunları iyi değerlendirmesi ve tabircinin bu itibarla alım ve nasihat ehli bir kimse olması gerekir. Yalancı ve düşman kimselere rüya anlatmamak salih ve işin ehli kimselere anlatmak gerekir.Rüya tabirinde en iyi yol Kur`ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden işaretler aramaktır. Bu da rüyanın bir alime anlatılmasını gerektirir.Kendisine rüya anlatılan şahsın da hayır dileyerek dinlemesi ve her işareti değerlendirerek rüyayı tabir etmesi gerekir Gördüğü hoşa giden bir rüya için kalktığında Allah (cc)`a hamdeder. Çünkü bu bir nimettir. Sonra bunu dilerse anlatır, dilerse anlatmaz. Kötü rüya görürse onu kimseye anlatmaz. Böylece rüya zararsız olur.(Tirmizi, Dâ`avât 53) Bazı rivayetlerde kötü rüya gördüğünde kalkıp sol tarafına tükürüp ve rüyasını kimseye anlatmaz denir. Bu durumda bir miktar sadaka vermek ve muhtemel belaya onu siper edinmek de güzeldir.(Konu için bk. Nablusi, Ta`tiru`1-En`am, I/3-9; Ibn Sîrin, Müntehabu1-Kelâm, I/3 vd. Hindiyye, V/380; Heytemi; el-fetavâ`1-Hadisiyye, 3)

Fıkıh Ansiklopedisi P Harfi İle Başlayanlar


Erkeğin parmağı hanımının fercine girerse, gusletmesi gerekir mi?

Kadının fercine erkeğin kamışından başka bir şey, mesela parmak, insan dışındaki canlıların kamışı, odun, plastik âlet, yani yapay orgân sokulması halinde, seçkin görüşe göre, kadın şehvet duymus, ya da bundan şehveti kastetmiş ise, yıkanması gerekir, aksi halde gerekmez. (bk. Hanımlara Özel Ilmihal) Parmağın erkeğin parmağı olması ile kadının kendi parmağı olması arasında fark yoktur.



Kullandığı kokunun erkek tarafından duyulması halinde kadının gusül abdesti alması gerekeceği doğru mudur?

Bilindiği gibi güzel koku Rasûlüllah Efendimiz tarafından övülmüş ve hem kadının hem de erkeğin kullanmaları tavsiye edilmiştir. Ancak kadının kullanacağı kokunun yabancı erkekler üzerinde doğuracağı tepki hesaba katılarak, kadınların koku sürerek çıkmaları yasaklanmıştır. Işin buraya kadar olan yönü ayrı bir konudur. Zaten sağlam duygu ve karaktere sahip bir erkek, kendi karısınınyayâcağı tahrik edici kokudan, başka erkeklerin uyarılmasını aslâ arzu etmeyeceği gibi, edepli ve sağlam karakterli bir kadın da, yabancı erkekler için tahrikkâr ve uyarıcı olmak istemeyecektir. Şimdi bu konudaki bazı hadîs-i şeriflerin mealleri söyledir:

1 - "Bir kadın güzel kokular sürünür ve kokusunu duysunlar diye erkeklerin yanından geçerse, şöyle şöyle dir" (Tirmizîdeki ilâveye göre, yani zaniyedir) (Ebû Dâvûd, teraccul 7; Tirmizi, edep No: 2787

2 - "Kokulanarak mescide çıkan bir kadının namazı, evine dönüp gusül için yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olmaz."( Ebû Dâvûd, teraccul 7)

3 - "Kadın mescide gitmek istediğinde, kokusundan cünüplükten yıkandığı gibi yıkansın."( E1 Hindi VI/415) Ikinci ve üçüncü hadiselerin zahir (kelimelerinin) manalarına bakıldığında, koku sürünerek camiye giden ya da gitmek isteyen kadının tam bir gusül abdesti alması gerekeceği anlaşılır.( Azımâbâdi, Avnü`1-Mâbûd XI/231) Halbuki yine hadis-i şeriflerden öğrenilen gusül sebebleri, (guslü farz kılan haller) bellidir ve kokulanmak onlardan birisi değildir. Öyleyse bunu ya Alî el-Kârî`nin dediği gibi anlamak ve: Koku bedeninin her tarafına sürülmüşse her yerini yıkamalı, değilse, sürülen yerleri yıkar, demek lâzım,ya da -Allahu a`lem- bunda bir mübâlaga vardır. Yani üstünü başını o kadar iyi yıkamalı ki, âdetâ gusül yapmış gibi olmalı, diye anlamak lâzımdır. Ama kokunun sonu itibariyle gusle sebep olacak durumlara götüreceğine, koku ile onların hemen hemen aynı şeyler olduğuna da işaret olmalıdır. O zaman da bu açıdan mübalağalı bir anlatım olmuş olur.


PAMUK KULLANMA VE ABDEST

Sürekli pamuk kullanmak sağlığı olumsuz yönde etkilıyor, ne yapmamız gerekir? ·

Önce pamuk kullanmak normal bir durum değildir, fıtrata aykırıdır; gerek yoksa kullanılmaması iyidir. Akıntı, abdest tutulamayacak düzeyde olursa, pamuk kullanmak müstehap olur. Dezenfekte edilmiş hidrofil pamuğun sağlıga zararlı olacağını sanmıyorum. Yine de bir tabibe sormak gerekir. Zararlı olacağı bir mütehassıs doktor söylerse, artık iki durum söz konusu olur:1. Akıntı zaman zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar gelmediği oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak gerekir. 2. Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman bulamayacak şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı bir abdestle diledigi kadar namaz kılabilir: Ancak pamuk ya da tampon (kürsüf) zarar vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz.

PAMUK KULLANMADAN ABDEST:

Her namaz vakti namaz abdesti almak şartı ile, hanımlar pamuk kullanmadan beş vakit abdestli sayılmış olurlar mı? Böylece Kur`ân-ı Kerîm okuma, tutma ve camiye gitme gibi şeyleri yapabilirler mi?

Abdesti bozan, önden ya da arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır. Abdestli olduğu süre içerisinde böyle bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de abdestli sayılır: Normal olan da, gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu durumdaki bir kadın, beş vakit namazın tamamını dahî, başka şeyle abdesti bozulmadıkça, kılabilir. Ancak sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa, pamuk vs. kullanmak

sünnet veya müstehap olmuş olur. Akıntı pamuk- la kesilebildiği takdirde abdesti bozulmuş olmaz. Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var demektir; müslüman bir doktora görünmelidir.

PARA İLE MUKABELE OKUMAK

Ramazanda mukabele okuyup para almak, eve erkek hocanın gelip teravih namazı kıldırması ve buna para alması, yine eve erkek hocanın gelip mukabele okuması, para alması; kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu parayı alanların %90`i fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.

Kur`ân-ı Kerîm okuma karşılığında para almak haramdır, câiz değildir: Ibn Âbidîn alanın da verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der. Bir erkeğin başka bir erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da olabilir) bulunmayan bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması haramdır.(163 Kadızâde, Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara ev gibi bir yerde namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda bu yolla hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri Kur`ân okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur`ân`ın ne demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.

PARDÖSÜ-ÇARSAF

Daha önce genişçe anlattığımız üzere, kadınların evlerinden çıkarken "cilbâb" yani, hem olabildiğince vücut hatlarını gizleyerek bütün bedenlerini, hem de süslü elbiselerini örten üstlük, dışlık giymeleri gerekir. Bu Kur`ân`ın emridir. Ancak bunun sabit bir şekli yoktur. Genellikle tefsir kitaplarında yapılan tanımı daha çok bugünkü çarşafa yakındır. Ancak bazı tefsirlerdeki tanımı; başı ve göğüslerle beraber omuzları örten genişçe başörtüsünü ve kolu olsa dahi geniş, uzun ve sâde (süs unsuru taşımayan) pardösüvarı dışlıkları da içine alır. Ancak kadının erkeğe ve özel elbiselerinde gayr-i müslim kadınlara benzememesi de asıldır.

Buna göre:

a) Geniş olup kadının vücut hatlarını belli etmeyen,

b) Erkek pardösülerini ve gayr-i müslim kadınların özel kıyafetlerini andırmayan,

c) Kadının topuklarına kadar ayaklarını, yenleri açılmayacak, şekilde kollarını örten,

d) Rengi, nakış ve dikişleri ile çekicilik hedeflemeyen,

e) Üzerinden başın da yine sâde, süssüz ve geniş bir üstlük başörtüsüyle örtüldügü abâye ya da pardesüler de (Adına başka birşey de diyebilirsiniz) "Cilbâb" sayılabilir ve kadının dış elbisesi olarak kullanılabilir. Koltuk altının açık olması zarar vermez. Çünkü kolunu kaldırmasıyla görülen kısım, vücudu ya da iç elbiseleri değil, pardesünün oraya gelen kısımıdır. Bu açıdan "çarsaf` belki de daha olumsuzdur. ,Çünkü çarsaflı kadın kolunu kaldıracak olursa, kolunun çıplak yerlerinin yada iç elbiselerinin görülmesi muhtemeldir. Ama çarsaf bu olumsuzluğuna rağmen, Kur`an-ı Kerim`de istenen "cilbâb"a bazılarınca daha uygun görülmüştür. Zirâ kadın zâten dışarıda çok gezmez, onun karargâhı evinin içidir, zorunluluk olmadıkça dışarıda çalışmaz, elinde eşya taşımaz ki, kolu açılacaktır. Üstelik kolları dahî kapatmakla vücut hatlarını âzamî ölçüde gizlemis olur, istenen de budur... gibi bir espiri taşır.

PAZARLIK ETMEK

Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir. Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını Peygamberimizin yasakladığını söyler. (el-Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14). Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş: aldatma" denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (el-Buhârî, Büyû, 64, Müslim, Büyû, 14).

PERUK KULLANMA:

Peygamberimiz (s.a.s.) aynı biçimde, saçına insan saçı takan ve taktıran kadınlara da lânet etmiştir. (Örnek olarak bk. Buhârî, libas 83, 85; Müslim, libas 115. ) Çünkü bu da Allah`ın beğendigi yaratılışı bozma ve karşısındakini aldatmak demektir. Islâm`da bunların her ikisi de yasaktır.

Kullanılan perukun, insan saçından başka bir şeyden olması halinde câiz olacağı söylenmiştir. (Ibn Âbidin VI/373.)Ancak peruku kadının bir başörtüsü gibi kullanması ayrı bir olaydır. Çünkü kadının başını kapatma emri, saçının câzibesiyle ftneye sebep olacağı içindir. Peruk ise bu câzibeyi çoğu zaman eksiltmez, tersine artırır. Bu yüzden bu konunun iyi araştırılması gerekir. Yani kadının insan saçından başka bir şeyden (ipek, yün sentetik elyaf vb.) peruk kullanması câizdir. Ama başörtüsü yokken, dışarıda bununla gezebilir mi? Bize gezemez gibi görünen bu konu iyi öğrenilmelidir. Çünkü bu günlerde başörtüsünü yasaklayanlara karşı böyle bir çare düşünenler vardır.



PERUK SATMAK VE ONU TAKMAK CAİZ MİDİR?

Peruk denilen takma saç, insanın saçından yapılmış ie kesinlikle haramdır. Onu satmak, satın almak haram olduğu gibi takmak da haramdır. Çünkü insan değerli bir varlıktır. Mübtezel bir hale getirilip onun saçını veya herhangi bir uzvunu "zaruret olmadıkça" satmak ve kullanmak haram olur. Peygamber (sav), Allah saçına ekleyen ve eklemek isteyen kadınlara lanet etmiştir, buyuruyor (Mecma`u`l-Enhur).

Ancak peruk deve tüyünden, naylondan veyahut sun`i herhangi başka bir şeyden yapılmışsa onu takmakta beis yoktur. Hakkında hiç bir şey varid olmamıştır. Mesela: Adamın başı keldir. Manzarası pek iyi görünmüyor. Çirkinliğini kapatmak için böyle sun`i bir peruk takmakta ne sakınca vardır. Hadisin lanetlediği şey, kadının saçına insan saçını eklemektir. Ama insan saçı olmazsa beis yoktur. Mesela bir kadının saçı kısadır, saçına deve tüyünden ilave edip örgülerini çoğaltırsa asla günah sayılmaz (Mecma`u`l-Enhur).

PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)`İN BAZI SÜNNETLERİNİ BUGÜN YAŞAYAMIYORUZ. BUNDAN NE ÖLÇÜDE SORUMLU OLURUZ? MESELÂ SAÇLARIMIZA ZEYTİNYAĞI SÜRMEK, YA DA SÜRME ÇEKMEK GİBİ. BUGÜNÜN SANAYİ ZEYTİNYAĞI VE ECZANELERDEKİ SÜRMEYLE BU SÜNNET YERİNE GETİRİLMİŞ OLUR MU?

Gerçekten de Allah Rasulü Efendimiz (sav)`in: "Zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın, çünkü o mübarek bir ağaçtandır" (Tirmizi, atime 43; Ibn Mace, at`ime 43; Darimi, at`ime 20) buyurduğu sahih hadis kitaplarımızda geçmektedir. Bazı kitaplarda: "Çünkü o hoş ve mübarektir... Çünkü onda yetmiş derde deva vardır, cüzzam da bunlardan biridir." "Basura iyi gelir" (Hindî, Kenz, X/48) gibi ilaveler de vardır. Sürme hakkında ise "Sürmenizin iyisi Ismid`den olandır. O gözü cilalar, tüyü bitirir" (Ebu Davud, libas 13, Tip 14; Tirmizi, libas 22,23; Ibn Mâce, tip 25) buyurulmuştur. Anlaşılacağı gibi, her ikisi de tibbî birer tavsiye niteliğindedirler. Yani zevâid sünnetten sayılırlar. Bu yüzden terkeden, eğer hafife alarak terkediyor değilse, günah işlemiş sayılmaz. Sadece tibbî faydalarını düşünerek kullanan, tibbî faydasından yararlanmış olur. Nitekim modern tıp, hem "ismid" denen taştan yapılan sürmenin göze faydalarını, hem de zeytinyağının saç dibi hücrelerini ve cildi besleyici özelliğini tesbit etmiş durumdadır. Bunları bir sünnet olarak düşünüp tatbik edenler ise hem tıbbî faydalarından istifade ederler, hem de sünnet sevabı alırlar.

Zeytinyağı tabi zeytinyağı olduktan sonra modern sanayı tesislerinde yapılmış olması bir şey değiştirmez. Sürmeye gelince, bugün bir kozmetik aksesuarı olarak eczanelerde satılan sürmeler "ismid" olmadığı ve göze ve cilde faydadan çok zarar verdiği için, ona aynı şeyi söyleyemeyiz. O safi bir süs aracıdır. Sağlıga zararlı ise mekruhtur. Değilse niçin kullanıldığına bakılır: Eşi için kullanmışsa müstehap olur (Al- lah`u a`lem).

PEYGAMBERİ ZİYARET İÇİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE`DE SEKİZGÜN KALMAK İCAB EDER Mİ?

Peygamberi ziyaret için Medine-i Münevvere`de sekizgün kalmak icab etmez. Ziyaret, bir defa Ravza-yı Mutahhara`ya gidip Peygambere selam vermekle hasıl olur. Ancak Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) nin fazileti hakkında bir çok hadis varid olmuştur. Ez cümle Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Mescidü`l-Haram (Mekke-i Mükerreme`deki mescid) müstesna, şu mescidimde kılınan bir namaz başka bir mescidde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır" (Buhari).

Bir başka hadiste de şöyle buyuruyor: "Ara vermeden şu mescidimde kırk namaz kılan kimse için ateşten ve azabdan beraet yazısı yazılır. Ve nifaktan da kurtulmuş olur" Ahmed bin Hanbel, Taberani,Tirmizi). Demek ki kırk namaz (ki sekizgünün namazıdır) ın fazileti meselesi Peygamberin ziyaretine değil, Mescid-i Nebevi`nin ehemmiyetine ma`tuftur.

PEYGAMBERİN (SAV) CENAZE NAMAZI KILINMIŞ MIDIR? KILINMIŞ İSE KILDIRAN KİMDİR?

Peygamberimizin cenaze namazı kılınmıştır. Ancak müslümanların halifesi olmadığı için cemaat halinde değil, münferiden kılınmıştır. Önce Hazret-i Ebubekir (ra) Peygamberin huzuruna girerek cenaze namazını kıldı. Sonra sıra ile Hazret-i Ömer (ra), arkasından Hazret-i Osman (ra) onun arkasından Hazret-i Talha, sonra Hazret-i Zübeyr, sonra peyderpey müslümanlar namazı kılmışlardır.

PEYGAMBERLERİNE İMAN

Peygamberler, Allah`ın insanlar arasından seçtigi ve özel olarak egitip yetiştirdigi seçkin insanlar ve elçilerdir. Peygamberlik çalışmakla elde edilecek bir makam değildir. Onlar eylemlerinin çoğunu Allah`ın emri ve özel mesajı (vahiy) ile yaparlar. Bir insan olarak kendiliklerinden yaptıkları işlerde yanıldıkları, ya da işin en doğrusuna isabet edemedikleri olursa, bunu Allah (c:c.) kendilerine derhal bildirir ve onlara mutlaka en doğru olanı yaptırır.

Peygamberlerin bütün yaptıkları Allah tarafından kontrol edilip düzeltildiği için, onların bütün hayatları din adına birer örnek haline gelmiş ve dinin canlı misalini oluşturmuştur.

Ilk insan, aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Adem(a.s.)`dir. Son Peygamber ise Hz. Muhammed (s:a.s.)`dir. Bu ikisi arasında sayıları yüzbinleri aşkın peygamber gönderilmiştir. Kur`ân-ı Kerîm, bunların hepsinin isimlerinin bize bildirilmediğini haber verdiği için, bizim onların sayılarını öğrenip ona inanmamız şart değildir. Sadece peygamber olarak gönderilen her insanın Allah`ın elçisi olduğunu söyler ve öyle inanırız.

Bazı peygamberlerin isimleri Kur`ân-ı Kerîm`de zikredilmekte ve hayat hikâyelerinden bölümler verilmektedir. Onları da anlatıldığı gibi kabul eder ve inanırız. Kur`ân`da isimleri zikredilen peygamberler şunlardır:

Âdem, Idris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, Ilyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, Isâ ve Muhammed (Allah`ın salât ve selâmı üzerlerine olsun).

Bütün peygamberler Allah tarafından gönderildiği için hepsi aynı temel inanç esaslarını getirmiş ve öğretmişlerdir. Hepsinin öncelikle yaptıkları iş; "Tevhid" e, yani yalnız Allah`a inanıp O`nun dışındaki ilâhları inkâra çağırmak olmuştur. Onların hepsi bu işi yapmış ve insanları canlı veya cansız ilâhlara kul olmaktan kurtarmaya, yani özgürlüğe çağırmıştır.

Peygamberler, peygamberliklerini mûcizelerle isbatlarlar. Mûcize; peygamberlerin, Allah`ın gücüne dayanarak başkalarının yapamayacağı harika işler yapmalarıdır. Allah her peygambere özellikle kendi zamanında çok ileri giden bilim ve tekniğe göre bir mûcize vermiştir. Meselâ Hz. Mûsâ zamanında sihirbazlık çok gelişmiş ve Allah ona mûcize olarak sihirleri boşa çıkaran bir asa (baston) vermiş, Hz. Isâ zamanında tıp çok ilerlemiş, Allah da ona mûcize olarak körleri gördürme, alaca hastalığını iyileştirme, hattâ ölüyü diriltme kabiliyeti vermiş Hz. Muhammed zamanında da edebiyat çok ilerlemis, Allah da ona mûcize olarak Kur`ân-ı Kerim`i göndermiştir. Öyle ki, en büyük edebiyatçılar bile onun en küçük sûresine dahi benzer bir metin yazamamışlardır. Önceki peygamberlerin, peygamberlikleri gibi mûcizeleri de geçici iken, Hz. Muhammed`in en büyük mûcizesi olan Kur`ân-ı Kerîm`in mûcizeliği de onun peygamberliği gibi süreklidir. Peygamberlere verilen mûcizeler böyle birer taneden ibaret değildir. Onlar her istendiğinde Allah`ın yardımıyla mûcize gösterebilirlerdi. Meselâ, Hz. Muhammed`in daha yüzlerce mûcizesi vardır.

Peygamberleri diğer insanlardan ayıran bazı özellikler vardır:

a) Onlar Allah tarafından yetiştirilir ve terbiye edilirler, insanlar ise akılları ve çabalarıyla bilgi edinirler,

b) Peygamberlerin gayesi Allah`ın emirlerinin yerine getirilmesidir, insanlar ise bilgi ve becerileriyle başka şeyler, meselâ şöhret isteyebilirler,

c) Peygamberler Allah`tan getirip öğrettiklerini kendi hayatlarında tastamam yaşayan insanlardır.

Peygamberler hiç yalan söylemeyen, yaratılıştan, üstün anlayış ve ahlâk üzere olan, son derece güvenilen, hiç günah işlemeyen ve Allah`tan aldıkları bilgileri tastamam insanlara aktaran ve ulaştıran insanlardır. (Ismet, emanet, fetanet, sıdk, tebliğ)

Peygamberler`in peygamberlikleri arasında bir fark yoktur, hepsini peygamber olarak kabul eder ve inanırız. Ancak yerine getirdikleri görev bakımından aralarında derece farkı vardır ve Hz. Muhammed, hem bütün peygamberlerin hem de bütün insanların en üstünüdür. Ondan sonra diğer peygamberler, sonra büyük melekler, sonra diğer insanların iyileri, sonra da diğer melekler gelir.

Hz. Muhammed son peygamberdir. Peygamberlik zinciri onunla tamamlanmıştır. Onun getirdiği din bütün insanlığa gelmiş son dindir. Artık ne başka peygamber, ne de başka din gelecektir. O, cinlerin de peygamberidir. Halbuki, ondan önceki peygamberler belli bölgelere ve belli milletlere gönderilen ve getirdikleri din, dünyada bulunan herkesi ilgilendirmeyen peygamberlerdi.

Hz. Isâ Allah`ın büyük peygamberlerinden biridir ve Hz. Adem`in topraktan yaratıldığı gibi, o da Babasız olarak Allah`ın dilemesiyle Hz. Meryem`den doğmuştur. Annesi de iffetli bir kadındır. O, -hâşâ- hiristiyanların dediği gibi Allah`ın oğlu değildir. Onların iddia ettikleri gibi öldürülüp çarmıha gerilmemiştir. Allah onu öldürüp kendi katına çıkardığını haber vermektedir. Indirilişi nasıl olacaktır, bilmiyoruz ama, sonra da dünyaya indirilecektir.

Aklımıza, peygamberlerin gönderilmesine ne lüzum vardı? diye bir soru takılabilir. Aslında bunu,.Allah`ın büyük bir lûtfu ve iyıliği saymamız gerektiğini hatırlamalıyız. Sonra:

l. Insanlar hem dünyaları, hem de sonları için, kendi çıkarlarına ve faydalarına olan şeyleri sırf akıllarıyla bulamazlar. Bunu çok basit konularda bile insanların, çok değişik şeyler düşündüklerinden anlıyoruz. Işte peygamberler akılların çözemediği ya dâ çözmekte zorluk çektigi noktalarda, Allah`ın öğretmesiyle insanlara rehberlik yaparlar.

2. Daha önce muazzam bir makineye benzettiğimiz insanların, nasıl hareket etmeleri gerektiğini bildiren broşürler durumundaki kitapların anlaşılmalarını sağlar ve deyim yerinde ise, bu konuda bir teknisyen görevi yaparlar.

3. Allah`ın gönderdiği emirlerin canlı bir uygulayıcısı olmakla, yanlış anlayış ve uygulamalara yer bırakmazlar.

Bütün bunları Allah bizzat kendisi yapsaydı, doğru ve eğriyi herkese kendisi söyleseydi de, bir takım insanları peygamber yapmasaydı ne olurdu? diye de düşünülebilir. Buna cevap olarak denilebilir ki, o zaman herkes Allah`ı duyularıyla hisseder ve algılardı. Böyle algılanan bir şeyin, meselâ Güneşin olup olmadığı konusunda tartışmaya girmek anlamsız olduğu gibi, onun varlığını kabul etmenin de hiçbir özelliği olmazdı, kimse güneş vardır dediği için bir değer kazanmış olmaz. Allah da herkesle konuşsaydı, inanma-inkâr etme mücadelesi olmazdı. Kısaca imtihan, özelliğini kaybederdi. Dolayısı ile Cennet ve Cehennem anlamsızlaşırdı.

PEYNİR MAYASI VE İTHAL PEYNİRLER

Dış ülkelerden peynir ithal ediliyor. Bu peynirlere domuz yavrularının mayası katıldığı söyleniyor. Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır. "Başkalaşım" var diye yiyebilirmiyiz?

Islâm ümmeti domuz etinin her parçasının haram olduğunda ittifak etmiştir. (Ibnü`l-Arabî, Ahkâm I/54) Dolayısı ile domuzdan bir şeyin karıştığı bilinen hiçbir şey yenmez, ya da içilmez. Ancak pis olmayan kimyevî maddelerden elde edilen, ya da ehli kitabın (Yahudi ve hiristiyanların) boğazladığı eti yenen hayvan yavrularının kursaklarından yapılan maya ile mayaladıkları eti yenen hayvan sütünün peyniri yenebilir. Hatta Hz. Ömer`e ölmüş hayvan (meyte) kursağı mayası katılarak yapılan peynirin durumunu sorduklarında : "Siz Bismillah deyip yiyin" demiştir. (Ibn Kudâme, el-Mugnî VNI/6l2; Kal`acî, Mevsü`atü-fıkhı Ömer 616 ) Aynı kaynakta vaktiyle müslümanların, mecûsilerin yaptığı peynirleri de yedikleri anlaşılıyor. Ebu Hanife de ölü (meyte) yavrunun mayasının temiz olduğu kanaatindedir. Ancak Şafiî "Meyte (ölü hayvan) size haram kılındı" (K. Bakara (2) 173) ayetinin şumûlüne bakarak bu tür mayaların pis olduğunu söyler. (Her iki görüş için bk. Kurtubî I/220)

Gerçi; Rasulûllah Efendimizin (s.a.) ve ardından gelen müslümanların Acem diyarından gelen peynirleri yedikleri, halbuki mecusî olan bu acemlerin kestiklerinin meyte (ölü) olduğu, buna rağmen ilk müslümanların yedikleri peynirlerin mayasının boğazlanmış ya da meyte olan hayvan kursağından kurutulduğuna aldırmadıkları rivayeti vardır (Bk. Kurtubi I/221). Ancak bu iki şekilde izah edilmiştir. Bir: Peynir yapılan süte katılan kursak mayası, peynire oranla çok azdır. Bu kadar az bir pislik ise "çok sıvı" içerisinde bağışlanmıştır. Ya da bu İslam`ın ilk yıllarında olan bir durumdur. Yoksa sahabenin, Acem Diyarından gelen peynirleri yediklerini kimse söyleyemez. Çünkü peynir Arapların gıda maddelerinden değildi. Müslümanlar Acem beldelerini fetihle bunu öğrendiler. Binaenaleyh, Rasulüllah`ın (sa) ve sahabenin değil Acemlerden gelen ve onların boğazladıkları hayvanların mayalarıyla yapılmış peynirleri yediklerini, herhangi bir peynir yediklerini dahi söyleyemeyiz. (agk; Kurtubi böyle diyor ama Ibnü`l-Kayyim Rasülullah`a (s.a) Tebük`te peynir taktim edildiğini onun da bir bıçak isteyip besmele ile kesip yediğini kaydeder. (Zâdü`1-me`ad IV/296. Terc. V/28) Sahebenin de Irak ve Şam`da yediklerini söyler. (agk))

Hatta Ebu Ömer: "Putperestlerin, mecusilerin ve diğer kitapsızların boğazladıkları dışındaki yemekleri yenir. Peynir şeri boğazlamaya ihtiyaç duyurur, çünkü o kursaktan yapılan maya ile mayalanır" der. (agk.)

Keza bir başka rivayette de Hz. Ömer; ehli kitabın yaptığından başka peynirlerin yenmemesini, çünkü peynirin kuzu kursağıyla mayalandığını, onun da ancak ehli kitabın ya da müslümanın kesmesiyle temiz olacağını, başkası keserse pis sayılacağını söyler. (Kal`acî, agk. (Beyhakî, Sünen X/6; Nevevî, Mecmû. IX/96`dan))

Netice olarak :

1. Domuz mayasından olduğu bilinen peynir yenmez.

2. Yahudi ve Hiristiyanların dinlerine uygun olarak boğazladıkları eti yenen hayvan kursaklarıyla, ya da pis olmayan kimyasal maddelerle mayalanan peynirler yenebilir. (Ibn Abbas`ın görüşü de budur. bk. Kal`acı, Mevsûatü fıkhı A.b. Abbas I/306 (Abdurrezzâk IV/547; Nevevî, Mecmû IX/70`ten)) Ancak özellikle gıda konusunda müslümanlar titiz davranmalı ve başkalarına bağımlı olmamalıdırlar. İç alemleri (letaifleri) ancak bu sayede duyarlı olabilir.

3. Eti yenen hayvanların meytelerinden (boğazlanmadan ölenlerinden) alınan maya ile yapılan peynirler de Imam Azam`a göre temizdir, Imam Şafiî`ye göre ise pistir.

4. Içerisine çözücü olarak alkol katılan sun`i peynir mayaları da şuruplar hükmünde olduğundan Hanefilere göre (Allah`u a`lem) kullanılabilirler. Tâ müslümanlar bunun alternatifini buluncaya dek.


PİSLİKLER VE TEMİZLEME YOLLARI

Temizliği ve temizlenmeyi kanunlaştıran, İslâm`dan başka bir sistem tanımıyoruz. Islâm, temizliği bütün ibadetlerin şartı saymış ve temizliğin imandan olduğunu söylemiştir. Bu gün sadece teknikte gelişen Avrupa bile, daha çok yakın zamana kadar, ne helâ, ne de hamam tanıyordu. Avrupa`nın bazı şehirlerinde, kenarlarında evler bulunan yolların üzerine konan trafik işaretlerinden biri de, ters çevrilmiş kova idi. Bu "dikkat! camdan pislik boşaltabilirler" anlamını veriyordu. Onlar birçok şey gibi, hamamı da müslümanlardan öğrendiler. O aralarda bize rehavet çöktü. Bildiğimizi de unuttuk. Sonra geri kalışımızın, Islâm`dan olduğunu zannettik. İslam`ın önce bizi, bütün dünyada öne geçirdiğini düşünmedik. Nankörlük de ettik.

Islâm`da pislikler hakikî ve hükmî, yani gerçekten ve hükmen olmak üzere ikiye ayrılır. Hakîkîlerin neler olduğunu ileride görecegiz. Hükmen olan ise, abdestsizlık ve cünüplük halıdır. Yani ibadet yapmak isteyen insanın, yıkanmak ve abdest almak suretiyle, sanki manevî pisliklerden de temizlenmesi istenmiştir.

PİS OLAN BİR YERDE HAPSEDİLEN KİMSE TEMİZ BİR SERGİ BULAMAZSA NAMAZINI NASIL KILACAKTIR?

Müteneccis bir yerde hapsedilen kimse dinen temiz sayılan bir sergi bulamazsa namazını kılmaz, terkeder, bilahare kaza eder. Yalnız Şafii mezhebinde göre vaktin hürmeti için namaz kılar, bilhare namazını iade eder.

PİYANGO BİLETİ ALMAK CAİZ MİDİR?

Piyango, kumarın bir çeşidi olduğundan, piyango biletini alıp oynamak kesinlikle dinen haramdır. Onun yoluyla kazanılan mal da gayr-i meşru`dur. Cahiliyye döneminde piyango kumarına benzer bir kumar vardı. Şöyle ki: Kumar oynayanların onbir tane okları vardı. 1-Fesben üzerine bir işaret. 2-Tev`em üzerine iki işaret, 3-Rakib üzerine üç işaret, 4-Hils üzerine dört işaret, 5-Nafis üzerine beş işaret, 6-Müsbil üzerine altı işaret 7-Mu`alla üzerine yedi işaret .Bir işaret birer paya işaret ediyordu.Kalan dört okun üzerinde ise işaret yoktu.Bunlar da; musaddar,muzaaf ,menih ve sefih`tir.Oynayanlar bunları boş torbaya kor ve karıştırırlardı,sonra her ikisi birer ok çekerdi,ok üzerindeki işarete göre pay alırdı.Üzerine işaret olanı çıkmasa üzerine oynadıkları şeyin parasını oyuncu verirdi.

PSIKO-SOSYAL AÇIDAN AVRUPA TOPLULUGU

Örf ve adet bir toplumun kültür birikimi ve ruh yapısından kaynaklanan yazılı olmayan hukuk anlayışıdır. Bir bakıma ruh yapısında, şahsiyette, onurda tek kelimeyle manevî varlıkta bağımsızlığı ve sağlamlığı ifade eder. Müslümanın en ufak detaylarda dahi başkalarını taklid etmemesi, başkalarına benzememesi istenmiş ve "Kim kime henzerse ondandır"(Ebu Davud, libâs; Müsned, N/50), "Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir"(E1-Hafâcî, Nesîmu`r-Riyâz, I/590) buyurulmuştur. Bu gerçek Avrupa Toplulugunun esasını teskil eden ve az önce işaret edilen Roma Antlasmasının daha başında Fransizca ‚Commünaute` (Almancasi gemeinschaft) teriminin ihtiva ettiği "Gerçekten sevenler arasındaki ortaklık" manasında da görülüyor olmalıdır: Al-i Imran Suresi 118. Ayet-i Kerimesi Müslümanlar için hukukî olduğu kadar psikolojik bir kurali da bildirir: "Ey iman edenler, kendinizden başkasını sirdas edinmeyin. Onlar size kötülük ve fesat yapmada hiç fırsat kaçırmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Kin ve nefretleri ağızlarından tasmaktadır. Içlerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer anlarsanız." Bu ayetin açıklaması sadedinde tefsirciler iki ilginç hadis de naklederler:

"Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın"(Nesâî, zinet 51; Müsned, N/99). "Müşriklerle beraber (aynı iskân bölgesinde) oturmayın ve onlarla bir arada bulunmayın. Kim onlarla bir arada bulunursa bizden değildir"(Tirniizi, siyar 42; Hakim, el-Miüstedrek, N/141-142; Beyhakî, sünen,(K.)IX/142). Birinci hadisin anlamı için: Yani işlerinizde müşriklere danışmayın, onlarla aynı bölgede oturmayın, onların olduğu yerden hicret edin (bk. Ibn Kesir, age) gibi şeyler söylenmiştir. Ama ihtiva ettiği kelimelerin karakterine bakılırsa bundan, başka manalar anlamak da mümkündür. Enerji ve silah konusunda müşriklere bağımlı olmayın, onların inayetine muhtaç bulunmayın gibi. Bunu destekleyen başka hadis-i seritler de vardır: "Biz müşriklerden hiçbir şey kabul etmeyiz." "Biz bir müşrikten yardım talep etmeyiz"(Suyuti, el-Câmi`us-sağîr (Feyzu`1-Kadîr ile) N/550).

"Her kim (bir rivayette, hangi müslüman) (Ibnü`l-esîr, en-Nihaye, V/125) müşriklerin arasında oturursa ben ondan beriyim. Dediler ki, o da niçin, ya Rasûlüllah? Buyurdular ki, müslümanla müşriğin ateşleri birbirini görmez"(Ebu Davud, cihad 9; Tirniizi, siyer 42; Taberanî, kebir, N/343 H. 2264; Nesâi, kasâme 45). Üstü kapalı bu son ifade, hadis sarıhlerini, bununla ilgili şu yorumları yapmaya sevketmiştir: l.) "Nâr" (yani ateş) aydınlıktan ve ışıktan, o da görüş ve fikirden kinayedir. Buna göre mana şöyle olur: Müslüman ile müşrik, birbirlerinin görüşü doğrultusunda hareket etmezler, müslüman böyle davranmamalıdır(bk. Ibnü`1-Esir, en-Nihâye, V/125). 2.) Müslümanla müşrik, biri diğerinin ateşini görecek şekilde yan yana bulunmazlar (agk.). Allah (cc) İslam`ın ve küfrün diyarlarını ayırmıştır. Artık bir müslümanın küffar diyannda, onlarla beraber oturması caiz olmaz (el-Muharrar, N/441). 3.) Müslüman müsrigin belirtileririi üzerinde taşımaz, hal ve gidişte ona benzemez (agk.). Beraberlikten doğacak şahsiyet, inanç ve görüş transferi, benzeşme ve aynilesme esprisine binaendir ki, Rasulüllah Efendimiz (sav), değil müşriklerle, Kaderci müslümanlarla dahi beraber olmayı yasaklamıştır: "Kader Ehli ile (yani kaderi inkar edenlerle, Kaderiyye fikrini benimseyenlerle) beraber oturmayın, onlara açılmayın" (yani onların hükmünü kabul etmeyin), selâma siz önce başlamayın (Münavî VI/384).

"Yahudi ve Hiristiyanlara selâma siz önce başlamayın, onlarla yolda karşılaştıgınızda, onlara yolun en dar yerini ayırın" (Münavî VI/386). Bu ve benzeri naslardan hareket etmiş olacak ki, Ebu Yufus, devrinin halifesine bir nevi bilirkişi raporu olarak hazırladığı "Kitabu`1-Harac"ında şu tenbihlerde bulunur:

"Zimmîlerden hiç birinin, elbise, binek hayvanı ve kiyafetinde müslümanlara benzemesine müsade edilmeyeceği kendilerine anlatılmalıdır. Onlar Müslümanların bellerine bağladıkları kuşak yerine, kalın iplikten yapılmış kemerleri bellerine bağlamaya mecbur edilmelidirler. Keza başlarına çizgili kalensüveler giydirilmelidir. Atlarının eğerlerindeki tümsegin tahtadan yapılması, papuç bağlarının ikili olması, elbise ve kiyafetlerinde müslümanları taklit etmemeleri tavsiye olunur... Ey Halife! Vali ve amillerine tamimler gönder. Zimmîlere bu kiyafetleri emretsinler. Hz. Ömer vali ve amillerine, zimmîlerin bu kiyafetlerle dolaşmasını emrederdi. Bundan maksat müslüman ile zimmînin birbirinden tefrik edilmesidir, yoksa maksat sadece zimmîlere muayyen kiyafetleri mecbur etmek değildir"(Ebu Yusuf, Kitabu`1-Haraç (Terc.), 207-8).

Yukarıdaki hadis-i şeriflere benzer bir hadis de şudur: "Mü`minden başkası ile arkadaş olma, senin yemeğini de ancak takvalı olanlar yesin"(Münavî, VI/404). Allah (cc)`da: "Sadıklarla (yani ilahi ölçülere göre doğru olanlarla) beraber olun"(K. Tevbe 9/119) buyurmuştur. Bütün bu ayet ve hadislerin yanında Tarih Felsefecisi Ibn Haldun`un şu tespitlerini de göz önünde bulundurursak, Türkiyeli müslümanlar olarak AT karşısındaki konumumuzu daha iyi belirleyebiliriz ve sosyo-psikolojik açıdan hangi derekeye itildiğimizi görebiliriz:

yenilmiş kavimlerin giyim ve kuşam, mezhep, diyanet ve başkaca hal ve itiyadlarında kendilerini yenen kavim ve hükümdarları örnek edinmelerine dair.

Bunun sebebi şudur: Nefis ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun eğdirmis olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu da kendisine galabe çalanı ululamak, kalbinde yerleşmiş veyahut kendisinin ona boyun egmesinin tabî sebeplerden olmayarak kendisini yenen kimsenin kemâl ve fazilet sahibi olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse bu hususta yanlış fikre kapılarak, buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiyyetten, şeceat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı âdet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. Yenilgiye uğrayanın bu karıştırması bundan önceki karıştırması kabilindendir. Işte bu gibi sebeplerden dolayı yenilgiye ugrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek, silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Oğulların babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkat eder isen, oğulların daima babalarını kendilerine örnek edinmekte olduğunu görürsün. Buda ogulların babalarının olgunluk ve üstünlüklerine inanmalarından ileri gelmektedir. Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin giyim ve kuşamlarında çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet askerinin giyim ve kuşamını kendilerine örnek edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerini yenmişlerdir (Ibn Haldun, Mukaddime (Terc.), I/374-75).
Fıkıh Ansiklopedisi O ve Ö Harfi İle Başlayanlar

ÖFKE İLE BOŞAMAK

Bir Müslüman karısına kızdığında "babanın evine git!" dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü değişik zamanlarda üç defa tekrarlamış olsa durum ne olur?

Bize boşamanın Islâm Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre anlatmaya çalışacak ve başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile meseleyi özetlemeyi deneyecegiz.

Islâmda karı ile kocanın birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar ve bu bağları koparma (boşama) yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına vermemişse- erkeğe aittir. Her nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları sözle de koparabilir ve aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış üç ayrı temizlik içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid`at ve günah olsa dahî bir defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından ona temas etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık) ve "kinaye" (üstü kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir. Arapça`daki "talâk" kelimesi ve Türkçe`deki "boşama" kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna göre birisi karısına "sen boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun, dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte (diyaneten, Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse mahkeme açık bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar etmez. Ve ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî yönü (kazaen) denir.

Böyle açık bir ifade ile kullanılan "talâk" ya-da "boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse karısı bir ric`îi talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi kastetmiş olması halinde de bir ric`î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye ihtimalı yoktur. Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek olur veya bir bütün olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric`î talâk" yeni bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği talâktır. Açık (sarıh) ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric`î" sayılır ve kaç talâk kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi içerisinde istediği zaman dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme hakkıyoktur. Böyle açık (sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada ya da ayrı ayrı üçe ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve normal şartlarda bir başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası, ona dönemez. Bu talâka "büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı verilir. Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric`î" talâk verilmesi ve iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric`at, yani müracaat edilmemesi) halinde, ric`î talâk bâin`e dönüşür ve artık yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da "küçük kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı (kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de ihtimalli bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen bir teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric`î talâk olmuş olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric`î olması bu yüzdendir. Bu üç ifadenin dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî olur. Bu ifadeler de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların elindedir, kendi başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git! Defol..:" gibi beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun, bunlarla ancak talâka niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla bir talâka niyyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur. Yani bunlarla boşanan kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan dönemez.

Bütün bunlar oldukça girift olan talâk meselelerinin bir özetinden ibarettir. Buna göre birinci soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa, hem de aynı anda "boş ol" demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime basvurmuş olsaydı ona sorulurdu: Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci defa "boş ol" sözünü tasdik ve te`kid için mi söyledin? Her bir defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi Mezhebine göre kadın bir başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak böyle durumlarda başka mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye nikâhı ile ilgili daha bir dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden bir çıkış kapısı bulunur. Yok, eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci sözünü te`kid, takviye ve vurgulamayı kastetmişse karısını bir ric`î talâkla boşamış olur ve iddet süresi dolmadan doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile ona dönebilir. Fetva sorulan kişi, birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü "o boşama" anlamında açık bir ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı (kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş olsaydı hakim, bu sözü hangi münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca kavgalaşırken ya da aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit ederse, böyle bir durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine hükmederek yine bâin bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu, söyleyenin niyyetine bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde, ilk söylediğinde karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez. Ikinciyi iddet süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra iddet süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden sonra bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.

OJELI PARMAKLA ALINAN ABDESTLE NAMAZ KILINIR MI?

Bilindiği gibi abdestin sahih olabilmesi için suyun, abdest azalarının dış kısmına, yani deriye ve tırnağa temas etmesi gerekir. Bu temasa mânî olan şey abdeste de mânidir. Kına yakmada âzada kalan şey sadece renktir, suyun temasına engel bir kalınlık (hacımli madde) yoktur. Oje ise, tırnağı balık pulu gibi kapatmakta ve suyun temasına engel olmaktadır. Öyleyse abdeste de engeldir. ( Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i Islâm 45) Nitekim balık pulunun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça zikredilmektedir. ( Vehbe ez-Zuhaylî, el-fıkhu`I-Islâmî I/239)

KIRAATTE VE DUADA ÖLÇÜ

Ibn Abidîn`in şu ifadesinden, konumuzla ilgili bir ölçü ve kistas edinilmesi mümkündür : "Bazıları, okuyan belirli olursa ücret caizdir, değilse değildir, demişler. Zâhidî, bu da kiraata ücretin câiz olduğunu gösterir, diyor. Bunu nasıl anlayacağız denirse şöyle cevap veririz :

Bizim yerleşmiş bir kaidemiz vardır ki, şudur : Fıkhî meselelerin kaynağı, Kitap`tan, sünnet`ten ya da icmadan, meşhur ve malûm bir esas ise, artık bu, hiç kimse için tartışma konusu değildir. Yok eğer kaynak ictihada dayanan bir esas ise bakılır, nakleden, müctehit ise delilini aramâksızın uyulması gerekir. Nakleden değil de, kendisinden nakledilen müctehitse ve naklin ondan yapıldığı sabitse, durum yine aynıdır. Ama kendi görüşüyse, ya da bir başka mukallitden nakledilmişse veya mutlak zikredilmişse ve fakat şer`i bir delil de gösteriyorsa, buna da bir diyeceğimiz yoktur. Aksi halde bakılır; eğer belli temel kaidelere ve muteber kitaplara uyuyorsa, onunla amel câizdir, âlim için de delilini araştırması gerekir. Bütün bu zikredilenlere uymuyorsa nazar-ı itibara alınmaz."Hasan Basri merhum`un şu sözleri bu konuya ışık tutabilir :"Duada ciğerlerini parçalayacak ve dinleyenlerin kulak zarlarını patlatacak gibi bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye tumturaklı tasannu`lara, seci` ve kafiyelere yer vermek câiz değildir.Bu, niyaz ettiğimiz Allah`ı saymamaktır. "Na`ra kemter zen ki, nezdîkest Huda = Duada bağırma ki, Allah uzak değil, yakındır" (Hasan Basrî Çantay, Kur`ân-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm. Ist.1969, I/248.)

Buraya kadar aktardığimiz naslar, ictihatlar ve tahlillerden anlaşılan şudur: Insanlarda, hak olsun, batıl olsun, din ile tatmin arayışı fıtridir. Kendisini Müslüman olarak bulmuş, fakat Islâmi sağlam temelleriyle bilmeyen insanların, hatim ve mevlit gibi dînî görünümlü uygulamalara başvurmaları, ya da sığınmaları, bu fıtri duygunun eksik bilgi ile bütünleşmesi sonucudur. Adetâ bir meslek olarak, para ile Kur`ân-ı Kerîm, ya da mevlit okuma, ekonomik değil, psikolojik ve itikadî kökenlidir ve hadiste sözü edilen, Yahudi ve Hristiyan din adamlarını taklit ve izleme cümlesinden sayılabilir. Buna zaruretlere binaen cevaz vermek de mümkün değildir. Konu üzerinde Hanefi mezhebinin görüşü, takdir ve tercihe sayandır. Çünkü mesele etraflıca sadece bu mezhepte ele alınmış, enine boyuna tedkik edilmiştir. Hattâ "es-Seyfu`s-sârim" ve "Şifa`u`1-alîl" gibi müstakil risaleler yazılmıştır.

ÖLENİN ELBİSESİ

Ölen bir kimsenin elbise ve diğer şahsi eşyasını vasiyeti olmaksızın fakirlere vermek caiz midir?

Vârislerinin rızası olursa câizdir. Rızalarının olmadığı biliniyorsa, ya da olmama ihtimalı varsa, câiz değildir. Ancak ölenin bu konuda vasiyyeti varsa ve elbisesinin değeri; bıraktığı malın üçte birini aşmıyorsa, varislerin rızasına bakılmaz ve vasiyyeti yerine getirilir.

ÖLMÜŞ OLAN KİMSEYİ ÖPMEK CAİZ MİDİR?

Ölmüş olan kimseyi öpmekte beis yoktur. Zira Hz. Peygamber /sav( ruhunu Mevlasına teslim etmiş olan Osman bin Maz`un`u öptü.

Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra) Refik-i A`laya intikal eden Hz. Peygamberi iki gözleri arasından öpüp: "Ey Peygamber, ey seçkin insan!” diyerek hasretini giderdi.

ÖLÜ GECELERİ

Günümüzde ölenin ardından okutulan "Kırk Hatmi" denen birşey var. Bunun aslı nedir?

Islâmda ölünün kırkıncı ya da elli ikinci gecesi diye bir şey yoktur. Bu tür inanışlar, müslümanların arasına başka bâtıl dinlerden girmiş olmalıdır: Kur`ân-ı Kerim okunup sevabı ölüye gönderilebilir; bunun bir zamanı ve mekânı yoktur.

ÖLÜLER HAYATTA OLANLARIN HALLERİNİ BİLİRLER Mİ?

Ölüler hayatta olan kimselerin yaptıklarını bilirler. Şayet iyi amel işlerse sevinirler, kötü amel işlerse üzülürler. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyuruyor: "Amelleriniz, ölmüş akraba ve aşiretinize gösterilir. Ameliniz iyi olursa sevinirler, iyi olmazsa "Allah`ım onları hidayete erdirmeden ruhlarını alma” diyerek dua ederler".

ÖLÜLER ZİYARETLERİNE GELENLERİ TANIRLAR MI?

Ölüler ziyaretlerine gelenleri tanırlar. Bu hususta günler arasında fark yoktur. İbni Ebi ed-Dünya`nın rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Herhangi bir kimse mü`min kardeşinin ziyaretine gider ve kabri yanında oturursa mutlaka ondan hoşlanır ve selamını alır”.

ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BULUNAN KİMSENİN YANINDA YASİN-İ ŞERİF OKUNUR. BUNUN ASLI VAR MIDIR?

Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin-i Şerif okumak sünnettir. Peygamber (sav): "Ölülerinize Yasin okuyunuz” buyurmuştur. (Ebu Davud ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir). İbn Hibban: Ölülerinize Yasin okuyunuz!” demekten maksat ölüm döşeğinde bulunan yani ölmek üzere olan kimseye Yasin-i Şerif okuyunuz demektir, der. Yalnız İbn er-Rif`a hadisi te`vil etmeden olduğu gibi kabul ediyor: "Yani ölmüş olan kimseler için Yasin-i Şerif okuyunuz”.

Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin okunsa mutlaka Allah Teala ölümünü kolaylaştırır”.

ÖLÜM HALİNDE AVRET

Kocasının ölmesi halinde, ölümünün ardından, karısının "bâin talak"la boşanmış olmasını gerektiren bir durum bulunmamışsa, erkek yıkayıcı bulunmaması durumunda karı kocasını yıkayabilir; ama aynı durumda, koca karısını yıkayamaz. (Fetâvâ-yi Hindiyye, I/I25.)

ÖLÜM HASTASININ HİBEDE BULUNMA YETKİSİ.

Ölümle sonuçlanan ağır bir hastalığa yakalanan kimsenin kavlî tasarrufları bazı kayıt ve şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe gibi yükümlülük doğuran tasarrufları, ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur. Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî, XIII,101 vd.; Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).

ÖLÜNÜN HAFTASI, KIRKINCI, ELLİİKİNCİ... GECESİ:

Bu tür şeyler Islâm`da bulunmayan ve İslam`ın canlı dönemlerinde uygulanmayan bid`at davranışlardır. Buna benzer bid`atler, hep dini hayatın ve inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata yarar: Bir; demek ki insanlar inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah`ın gönderdiği gerçek dini öğrenip ona uymazlarsa kendilerinin icat ettikleri Saçma dinleri uygularlar. Iki; dini bütün ve A1lah`ın gönderdiği dini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür bid`atlara ihtiyaç duymazlar.

Ancak bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve bazı davranışların sevabının onlara ulaşacağı da bir gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi için verilen sadakanın, şartlarına uygun olarak okunan Kur`ân-ı Kerîm`in, yapılan duâların ona ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn Âbidîn, el-Ukâd l1/297.) Fakat ölenin mü`min olarak gitmiş olması, bunun birinci şartıdır. Mü`min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ kabul olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur`ân`da haber vermektedir. (Tevbe (9) 80.) Hattâ Kur`ân`ın bazı âyetlerini de olsa kabul etmeden ölen birisi için duâ etmenin, duâ edeni de kâfir edeceğini söyleyenler vardır. Çünkü onun kâfir olduğu, Allah`ın indirdiğini kabullenmemesiyle belli olmuştur. Allah ise kâfiri bağışlamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen onun bağışlanmasını istemek, Allah`a karşı çıkmak sayılmış ve insanı küfre sokacağı bildirilmiştir.

Böyle belirli gecelerde toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa, imkân bulunulan herhangi bir zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur`ân okumak, onun için hayırlar yapmak. sadaka vermek gerekir.

ORGAN NAKLİ CAİZ MİDİR?

Organ nakli mes`elesi bir çok yönüyle yeni bir mes`ele olmakla beraber, bazı yönleriyle de eskiden beri bilinmekte ve Islâm Fıkıhçıları tarafından bu yönüyle ele alınmış bulunmaktadır. Konu açısından en önemli nokta elbette insanın değeri ve konumu mes`elesidir. Herhangi bir makine gibi insanın bir parçasını söküp diğerine takma, ya da beğenmeyip değiştirme, herhalde onun "keramet"ine nakîsa getirmediği ölçüde yapılabilmeli, ya da yapılamamalıdır. Yahut bir başka deyişle, bir organ nakli ameliyatı yapılırken bilimsellik putunu tatmin amacıyla, yapılanın doğru olup olmadığına bakmadan, insanın neler yapabileceğini değil, insana neler yapılabileceğini hesap etmek gerekir. Bu girişten sonra: Islâm`da Allah`ın yarattığı en değerli varlığın insan olduğunu, onun "zübde-i âlem" bulunduğunu, diğer her şeyin onun için yaratıldığını, ayet-i kerimeler de, hadis-i şerifler de, bunlara bağlı olarak Islâm uleması da enine boyuna açıklamıştır. Insanın genel anlamda üstünlüğü ve kerameti yanında; şekil güzelliği, yer yüzünde Allah`ın halifesi olması, ilimle şeref kazanması, meleklerin ona secde etmesinin istenmesi, yiyecegi ve içecegi şeyler bakımından üstünlüğü.. gibi yönleriyle onun varlık aleminin odak noktası olduğu bildirilmiş, canının korunması, dinin ana hedeflerinden (maslahat) sayılmış, hayatî uzuvlarına tecavüz dahi canına tecavüz kabul edilmiş, haksız yere bir insanın öldürülmesi bütün insanların öldürülmesi, ölümden kurtarılması da bütün insanların diriltilmesi gibi görülmüştür. Hatta Rasulüllah (sav), "Bir kardeşine silâh çekene melekler lanet eder"(Müsned, N/256, 505) buyurarak onu korkutmanın dahi ne büyük günah olduğuna işaret etmiştir. Insanlara kendilerini tehlikeye atmamaları emredilmiş, hastalıklara çare ve tedavi aranması istenmiştir. Bu yüzden Islâm alimleri insanın tek tek uzuvlarının dahi mal kabul edilemeyecekleri için satılamayacağını, eşya gibi kullanılamayacağını, bağışlama yetkisinin bile insanın elinde olmadığını hükme bağlamışlardır. Hatta ikrah (ölümle tehdit) durumuyla karşılaşan birisi, öldürülme endişesiyle başkasının, değil canına, bir uzvuna dahi tecavüzde bulunamaz. Tek tek her insan mükerremdir. Bu hükümlerden bir insan olarak kâfirler dahi ayrı tutulmaz. Birinin hatırına diğerinin kerametine halel getirilemez. Hatta açlıktan ölme durumunda olan birisi, başka insanın etini yiyemeyeceği gibi, Şafiîlerden çok azı dışında bütün Islâm hukukçularına göre, kendinin bir uzvunu da kesip yiyemez. Çünkü insân kendisinin maliki değildir. Ayrıca bu onun tamamen ya da kısmen satılamamasının da bir sebebidir. Çünkü satılan şeyin mülk olması gerekir. Insanın bu değer ve şerefi ölmekle de kaybolmaz. Onun için Rasulüllah Efendimiz (sav), "ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir" (Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenaiz 60; Ibn Mâce, Cenâiz 63; Müsned, VI658,100) buyurur. Buna göre doktorların sahipsiz cenazeler üzerinde yaptıkları deneyler, kadavra vs. ye cevaz bulmak mümkün değildir.

Bütün bu ve benzeri sebeplerden ötürü bir insandan bir başkasına herhangi bir uzuv aktarılamayacağını, diğeri zaruret içerisinde de olsa bunun caiz olamayacağını fıkıhçılar çeşitli ifadelerle ve hemen hemen ittifakla söylemişlerdir.(Nevevî, el-Mecü`1, IX/45; Mugni`l-Muhtâc, VNI/163; Mecmâ`ul-Emtiur, N/528) Insanın kendi vücudundan kopan bir parçasının yerine takılmasına ise caiz demişlerdir. Delil olarak Rasûlüllah Efendimiz (sav)`in Bedir harbinde gözü çıkan Katâde`nin gözünü kendi elleriyle yerine iade etmesini göstermişlerdir.(Zaman 19.2.87 (Dr. Muhammed Zeynelabidin Tarih`in doktora tezinden)) Yapay organlar ve domuz dışındaki kemik vs. lerini bu gaye ile kullanmakta da sakınca olmadığını söylemişlerdir.(Abdüsselam, Naki ve Ziraati A`zâil-Insan;125) Yenilerde de bu görüşleri savunan fıkıhçılar tedavinin bu yöne kaydırılması gerektiğini, insandaki rahatsızlıklar için başka insanları kullanmanın, İslam`ın "zarara zararla mukabele edilmez" esasına ters düştüğünü ve tıbbın şu anda ulaştığı noktanın sanki son aşama gibi görülüp, başka hal çareleri arama kapısını kapayacağını, dolayısıyla buna cevaz vermenin aslında meşru yoldan ilmin ilerlemesine de engel teşkil edeceğini söylemişlerdir. En ihtiyatli görülen bu izaha göre: Insanın tek hedefi, nasıl olursa olsun yaşamak değil, ne kadar yaşarsa yaşasın bir gün nasılsa ayrılacağı bu dünyadan, asıl dünyasını kazanarak ayrılmaktır. Halbuki, insanları bir makine gibi parçalarına ayırıp, diğerine monte etmek isteyen mantalite bunu, insana olan saygısından değil, her türlü gücün üstünde olan bilme merakını tatmin ve dünyayı ölümsüzleştirmek için yapmaktadır. Bu yüzden yetişilemeyip ölenlerin artık işi bitmiştir. Hiç olmazsa işe yarar parçaları bir başkasına takılmalıdır. Böylece belki onu ölümsüzleştirmek mümkün olabilir. Çünkü ölüm (ona göre) safi kayıp ve herşeyin bitmesi demektir. Iki-üç ay önce Mısır`da basılan ve Dr. Abdüsselam`a ait olan konuyla ilgili bir kitapta bu ihtiyatli görüşü benimsemiş görülmektedir.

Ama geçtiğimiz yıl yine Mısır`da tartışılıp kabul edilen doktora tezinde Dr. Muhammed Zeynelabidin ise bazı şartlarla, organ naklini caiz görmekte ve bunları: Zaruretin bulunması, iki zarardan hafif olanının alınması diye özetlemektedir. Bizce ancak adil tabiplerin de katılacağı bir heyet icmaının halledebileceği bu mes`elede son söz henüz söylenmemiştir. Ancak caiz olmadığını savunan görüşün delilleri daha güçlü, daha ihtiyatli daha insanî görülmektedir.

ORGAN NAKLİ VE İSLAM:

Organ naklı mes`elesinin henüz yirmi-otuz yıllık bir ömrü var. Bu bir bakıma çok kısa bir zaman dilimi, bir bakıma da bu mes`ele ile beraber doğan bir çocuğun şartlarının bulunduğu bir ortamda nemalanmış olması halinde müctehid olabileceği ve onu ve benzeri bir çok mes`eleyi halledebileceği kadar uzun bir süre... Ama teoride böyle olsa da bütün kompleks bir mes`ele, böyle karışık bir zamanda ancak "heyet ictihadı" ile hükme bağlanabilir. Çünkü mes`elenin; biyolojiyi, tıbbı, ahlâkı, hukuku, akideyi vb. ilgilendiren yönleri vardır. Şöyle ki:

1. Hangi organ kişinin hayatiyetinde ne derece fonksiyona sahiptir? Doku uyumu ve nakil başarısı açısından bu operasyonların başarı, ya da kâr ve zarar oranı nedir? Bir insanı oluşturan canlı hücrelerle diğer insanınkiler birbirine ne ölçüde benzer?

2. Ölen bir insanın teorik olarak bütün uzuvlarının bâşkalarına dağıtılması halinde o insan yakınlarına göre ne derece onlarındır? Ölüye ihtiramın sınırı nedir? Diğer yönden, önemli bir organını başkasından alarak yaşayan birisi kendi yakınları için ne derece kendisidir? Elinin nakil olduğunu düşünürsek; çocuğunu okşarken, hanımına dokunurken ne ölçüde bir baba ve bir koca olarak davranabilir, ya da karşısındaki tarafından öyle algılanabilir? Organ naklinin sınırı ne olmalıdır? Aynı mülâhazalarla (eğer bağışlanırsak) faraza, kendisine başkasının "zekeri" nakledilen kocanınhanımı karşısındaki durumu; ya da meselâ rahmi nakil olan bir kadının kocası ve çocuğu karşısındaki durumu ne olacaktır?

3. Böyle bir babadan olacağı varsayılan çocuğun nesebi şaibeli olacak mıdır? Vefat eden ve uzuv alınacak olan tarafın ölümü nasıl tespit edilecektir? Bu, tıbba mı yoksa hukuka mı havale edilecektir? Lütfi DOĞAN hocamızın da değindikleri gibi, komaya giren ve doktarlarca yaşamasından ümit kesildiği için kalbi, böbregi vb. alınmasına karar verilen ama haddizatında ölmeyen bir kimsenin, o sırada doğacak, ölecek ya da bir başkasıyla nikahlanacak eşi ve yakınlarıyla aralarında ne gibi veraset ve sihriyyet problemleri doğacaktır? Faraza kendisine Babasının eli takılan (aksi de düşünülebilir) çocuğun zevciyet ilişkilerindeki ten teması, "hurmet-i masahara"ya yol açacak mıdır. Nakledilecek organ için kimin yetkisine başvurulacaktır? Ölmeden önceki kendi beyanına mı? Velilerin mi? O ya da öbürleri bu yetkiye sahip midir?

Milyonlarca insanı ve bir o kadar da başka canlıyı bir anda öldürmenin tekniğini üreten teknolojinin, hasta bir insanın kısa bir süre daha yaşamasını bu yolla sağlamaya çalışması insanî bir çaba mı yoksa öbür dünyaya inanmamanın ve burada ebedî kalma çırpınışlarının tezahürü mü? Bu yılın başlarında Ingiltere`de yaşanan "böbrek satışı skandali" ve yine kısa bir süre önce Afrika`dan organları alınmak üzere Amerika`ya götürülen çocuklar olayı, çok daha büyük boyutlarda tezahürlerle insanlık önüne çıkmayacak mı? (1990 başları)

4. Hasrın cismanî olduğunu söyleyen ehli sünnet ulemasına göre nakledilen bir organ, meselâ kalb, tekrar dirilmede kimin organı olarak dirilecek? Mü`minden kâfire, kâfirden mü`mine organ nakli yapılabilecek mi? Diyelim bir kâfirin kalbinin mü`mine takılması onun imanına etki edebilecek mi? Ya da bir mü`minin hayatî bir organının bir kâfire takılması iman açısından caiz görülecek mi? Görülürse Akaid kitaplarımızda yer alan "kâfirin ömrünün uzun olmasına duâ edilmez" ve benzeri hükümler yeniden ele mi alınacak?

Bu ve benzeri ihtimallerin bir kısmı elbette çok teferruattır, hatta gülünç de görülebilir. Ama yine de düşünülüp bir heyetçe karara bağlanmaları gerekir. Bu ihtimallerin hepsine müsbet sonuç göstermek de organ naklinin cevazı için elbette şart değildir.

Bütün bu noktaları ve -bilebildiğimiz kadarıyla nasları göz önünde bulundurduğumuzda olur ya da olmaz sonucuna varmadan ve sırf o sonuca varma yolunda olanlara fikri katkıda bulunmak gayesi ile şu bulgulardan söz edebiliriz:

l. Organ nakli ve aynı kategorideki operasyonlar hakkında açık (ibaresi, işareti, delaleti ve iktizasiyla bilgi veren) nas bilinmemektedir. Bu da bu mes`elenin -en menfî ihtimalı alınsa bile- dinin temel esaslarını zedelemeyeceğini gösterir (mi?). Yine aynı itibarla Hanefîlerin "istihsan"ını ya da Malikîlerin "masalih-i mürsele"sini ilgilendirdiğinden maslahata uygun olan uygulamayı tespit, sözkonusu heyet için zor olmayacaktır.

2. "Ölünün kemiğini kırmak, günahta canlısını kırmak gibidir", diğer bir rivayette "... canlı iken kırmak gibidir"(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 60; Ibn Mâce, Cenaiz 63; Müsned, VI/ 58,100,105,169, 200, 264. (Bazı rivayetlerde "mü`minin" ya da "müslimin" kemiğini, denmektedir)) anlamındaki hadis-i şerif, hiç bir surette organ naklinin olamayacağını göstermez. Çünkü çeşitli ameliyatların yapılabileceğini, kangren olmuş bir uzvun kesilebileceğini kabul etmeyen yoktur.

3. Fıkıh kitaplarımızda değişik mes`eleler için sarfedilen bazı ibareler konuya müsbet bazan da menfî yönde ışık tutar gibidir. Meselâ:

a. Başkasının olan bir malı yutan birisinin; bunun ödeneceği terikesi, ya da ödeyecek birisi bulunmaması halinde karnı yarılıp o mal çıkarılabilir.(Ibn Abidîn, NI/246)

b. Malıkîler ve Hanbelîler, yukarıda geçen hadise dayanarak ölen hamile bir kadının çocuğunu almak için karnının yarılamayacağını söylerler. Çünkü böyle bir çocuk adeten yaşamaz. Kesin olan bir saygına (hurmete) mevhum (olabilmesi vehimden ibaret) bir işi sebebiyle saygısızlık edilemez. Şafiîler ise hem bunun için hem de yuttugu mal için karnının yarılabileceğini söylerler.(Vehbe, NI/521. (3) agk.) Malıkîlerin; ölümünden önce başkasına ait çok bir malı (zekat nisabi), kaybından korkma ya da bir özür sebebiyle yutanın karnının yarılabileceğini, hatta bunu mirasçıları ondan mahrum etmek için yutmuşsa az da olsa yarılacağını düşünürsek(3), hamile ile alâkalı hükmün illetinin (dayanağının) kesin bilememe olduğunu anlarız. Eğer durum bugün bunun aksine ise hükmün de değişecegi ortaya çıkar.

c. Aç kalan bir insan, kanı masum bir insandan başka yiyecek bir şey bulamazsa, o mü`min olsun, kâfir olsun, onu öldürmesi, ya da bir organını telef etmesi helâl olmaz. Çünkü o da onun gibi bir insandır. Binaenaleyh, kendini yaşatmak için onu imha edemez. Bunda ihtilaf yoktur (Bu ifade bu konuda icmain bulunduğunu ve canlıdan canlıya organ naklinin caiz olamayacağını gösterir). Bulduğu kişi harbî ve mürted gibi kanı helâl birisi ise bazılarına (kâdi) göre öldürüp yiyebilir. Çünkü öldürülmesi helâldir. Şafiî "ashap" fıkıhçılar da bu görüştedir. Çünkü onun saygınlıgı yoktur ve yabaniler hükmündedir... Eğer masum birini ölmüş olarak bulursa Hanbelî "ashab" fıkıhçılara göre yenmesi helâl olmaz, Imam Şafiî ve bazı Hanefilere göre helal olur. Evla olan da budur. Çünkü dirinin saygınlığı daha büyüktür. (Hükümde birbirine denk görülemezler) (Ibn Kudâme, el-Mugni, VNI/601-602.). (Bu sonuncuların görüşüne göre ölümle karşı karşıya olan birisi bir ölüden organ alabilir).

d. Hanbelîlere göre, yiyecek birşey bulamayıp zor durumda kalan kimsenin, kendi bazı organlarını yemesi caiz değildir. Çünkü bir organını kesmesi belki de onun ölümüne sebep olur ve kendini öldürmüs sayılır.(age. VNI/601) Ama "el-Minhâc" da Nevevî`ye göre, daha sahih (esah) olan, hepsini değil ama organının bir kısmını kesmesinin caiz olmasıdır ve bunun iki şartı vardır:

l. Meyte ve benzerinin bulunamayışı. 2. Kesmedeki tehlike, yemeyi terketmedeki tehlikeden az olması. Tehlike eşit, ya da kesmeden daha fazla olursa kesinlikle haram olur. Ama insanın aynı durumda olan başkaları için organlarını kesmesi de kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, tamamı kurtarmak parçayı feda etmek gibi değildir.(Sirbînî, Mugni`l-Uhtâc, I/190; Vehbe, I/577)

e. Şafiîlere göre insanın kırılan kemiği, temizi bulunamadığı için pis bir madde ile bağlanırsa sahibi mazurdur ve zaruretten ötürü namazı sahihtir, onu çıkarması gerekmez.(Sirbînî, age I6190-191). Eğer isin ehli (uzman doktorlar), insan eti ancak köpek gibi bir şeyin kemiği ile bağlanırsa çabuk tutar derse bu, Esnevî`nin de dediği gibi, özür sayılır. Bağlamasının haramlığı ve çıkarmasının gerekip gerekmeyeceği konularında kendi dışındaki bir insanın (ifadeye göre mü`min olsun kâfir olsun) kemiği (vs.`si) de pis olan kemik hükmündedir. Bu ifadenin zahirine bakılırsa muhterem olan insanla olmayan arasında da bir fark yoktur.(Sirbînî, age I6190-191)

f. Gazalî aç kalan insanların, ölmemek için içlerinden birini yemelerinin "garip mürsel bir maslahat" olduğunu, binanaleyh, caiz olmayacağını söyler.(Bûtî, Davâbitu`1-Maslaha (Sifâu`1-Galîl`den), 222)

Sonuç: 1. Bu fıkıh ibarelerini naslar gibi bağlayıcı saymak zorunda olunmadığı gibi, bütünüyle gözardı etmek de mümkün değildir. Özellikle Ibn Kudâme`nin "ihtilaf yoktur" dediği mes`ele canlıdan canlıya organ naklinin olamayacağını göstermesi açısından önemlidir.

2. Organ naklinin bir kalemde caiz olduğunu söylemek, aynı zamanda alternatif çarelerin de önünü tıkamak ve insanî gibi görülen bir uygulamanın, daha insanî olana engel olması anlamına gelebilir. Nitekim yakınlarda dinlediğim bir radyo haberine göre ABD`inde kadavra görevi üstlenecek yapay bir vücut geliştirilmiştir.

ORUÇ

Oruç; İslam`ın beş ana temelinden biridir. Ve müslüman, ergin, akıllı ve sağlıklı olan herkese farzdır. Farz olan oruçla, yılda bir kez gelen Ramazan Ayı orucu kastedilir.

Oruç, ibadet kastıyla sahurdan akşama kadar yemeyi, içmeyi, yeme-içme sayılan şeyleri ve cinsel ilişkiyi terketmekle tutulmuş olur.

"Orucun sevabı Allah`tan başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." (bk. el-Heytemî`, ez-Zevâcir, 1/156.) "Oruçlunun, acıkmaktan doğan ağız kokusu Allah için miskten daha güzeldir." (Mûslim, savm 161.) "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır." (Müslim, savm 162-163.) "Oruçlu, duâsı geri çevrilmeyen üç gruptan biridir." (Beyhakî, Sünen NI/345, Tecrid NI/253. ) "Ramazan orucunu, -dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de- sadece Allah için tutanın geçmiş günahları bağışlanır." (Nesai, siyam 39; Tirmizî, savm 1.) "Özürsüz olarak tutulmayan bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı bütün zaman süresini oruçlu geçirmekle dahi karşılanamaz." (Tirmizî, savm 27. )

Oruç insanın meleklik yönünü güçlendirir ve insanı meleklerden yüce yapar. Hayvanî duygularını köreltir. Nefsinin taşkınlığını önler. Insanı başıboş olmaktan kurtarır, ona Rabbini hatırlatır. Acıktıkça O`nun verdiği ‚ nimetlerin kadrini öğretir. Aç ve muhtaçların halini hatırlatır.

Oruç insana sabrı öğretir. Onu ilâhlaşmaktan ve zorbalıktan kurtarır. Vücudunu dinlendirir, sıhhatini artırır, psikolojisini ve sinirlerini düzeltir. Insana sırf midesi için yaratılmadığını hatırlatır.

Allah: "Oruç benim içindir, onun mükâfatını da ben veririm." (Müslim, savm 163. ) buyurur. Demek ki, diğer yararların hepsi bir yana, oruç, Allah`ın rızasını sağlar. Kur`ân-ı Kerîm`de de orucun farzediliş hikmeti olarak onun insanı takvaya götürdügü zikredilir." (K. Bakara (2) 183)

ORUC HAKKINDA ÇEŞİTLİ KONULAR

Oruçlu iken bir şeyin tadına bakmak, çiğnemek, kendine güveni olmayanın kucaklaşması ve öpmesi mekruhtur ancak orucu bozmaz.

Orucunu yemekte olan âdetlinin âdeti, ya da lohusanın âdeti gündüzleyin sona ererse, o günü akşama kadar oruçlu gibi geçirmeleri, ayrıca kaza etmeleri gerekir.

Oruçlunun iftarda acele etmesi, sahuru son anına kadar geciktimesi müstehaptır.

Ramazan orucunun keffaretinin aralıksız tutulması gerekir. Kadının âdet görmesi buna engel değildir.

Ramazan Bayramı`nın ikinci günü, Sevvâl`in altı gün orucuna başlanabilir.

Kadınlar, kocalarının izni ile evlerinde namaz için ayırdıkları odada itikâf yapabilirler.

Itikâfta bulunanın, cima yapması, öpmesi ve her türlü cinsel davranışı yasaktır. Unutarak da, gece de yapsa itikâfi bozulur.

ORUC HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Farz olan Ramazan orucundan başka, vacip, müstehap ve haram olan oruçlar da vardır.

Vacip olan oruç; Ramazan`da kasten bozulan orucun kefareti, Zihâr keffareti, hatâ ile adam öldürme keffareti, yemin keffareti, hacdaki hatâlardan doğacak keffaret, kaza edilen itikâf orucu, adak oruçları gibi oruçlardır.

Müstehap olan oruçlar; Muharrem Ayının dokuzuncu ve onuncu günleri orucu, her kameri ayın onüç, ondört ve onbeşinci günleri orucu, her Pazartesi ve Perşembe günleri tutulan oruç, gibileridir. Bunlara nafile oruç da denir.

Haram olan oruçlar ise; Kurban Bayramı`nin dört günü ile, Ramazan Bayramı`nın ilk günü tutulan oruçlardır.

Ramazan orucu, belirli bir güne adanmış adak oruç ve nafile oruca akşamdan, kaba kuşluğa kadar niyyet edilebilir. Orucun niyyeti, içinden oruç tutmaya karar vermiş olmaktan ibarettir.

Kaza, gün belirtilmeyen adak ve keffaret oruçları için sahur bitmeden önce niyyet etmek, yani içinden karar vermiş olmak gerekir.

Ramazan takvimle ve hesapla değil, Ramazan hilalinin görülmesiyle, ya da Şaban Ayı`nı otuza tamamlamakla başlar.

Ramazan`a başlarken Şaban`ın son günü mü, Ramazan`ın ilk günü mü diye, şüpheye düşülen gün, konuyu iyi bilmeyenlerin oruç tutmaması daha iyidir. Ancak Ramazan hilalinin görüldüğü ilan edilirse, o gün şüpheli olmaktan çıkar. Ramazan olduğu kesinleşir.

Bayram da yine takvimle değil, Şevval hilâlinin görülmesiyle başlar. Ancak bayram hilâlini en az iki adil şahidin görmüş olması gerekir.

Orucu Bozup Keffareti Gerektiren Şeyler:

l. Gıda ve ilaç türünden birşeyi kasten yeme ve içme,

2.Kasten cinsel ilişkide bulunma ve bulunulma,

3.Kan aldırıp ya da gıybet edip, orucu bozuldu sanarak yiyip içmek suretiyle kasten orucunu bozma.

Orucu Bozulup Sadece Kaza Etmesi Gerekenler

l. Âdetli ve lohusa,

2. Oruç tutmakla hastalığı artan hasta,

3.Körpe çocuk emziren anne ya da süt anne,

4.Yolcu,

5.Oruca niyyet etmeden yiyen kimse (Bir isyan olarak kasten yiyenlerin, niyyet etmemiş

olsalar bile keffaret tutmaları gerektiği söylenmiştir). .

6.Öpme, okşama ve el ile (masturbasyon) boşalan,

7.Güneş batmadığı halde battı sanarak iftar eden,

8.Ve şafak söktügü halde sökmediğini sanarak sahur yiyene keffaret gerekmez. Bunlar sadece kaza ile yetinir.

Şimdi sayacağımız şeylerden biri, kasten yapılmış olsa da, oruç bozulur; ancak keffaret gerekmez:

l. Sağ olan kadının önü ve arkası ile, erkeğin arkasından başka herhangi bir varlıga, ya da organa cima etme,

2. Yenilmesi arzu edilmeyen ve gıda özelliği taşımayan taş, demir ve çelik gibi şeyleri yutma,

3. Kendi isteği ile bilerek ağız dolusu kusma.

4. Burundan alınan sıvının boğaza ulaşması,

5. Hukne (lavman) kullanma (Arkadan aletle kalın barsağı temizleme),

6. Kulaga ilaç, yag, v.b. bir şey akıtma,

7. Derin yaraya, karın boşluğuna işleyecek özellikte ilâç koyma.

8. Baştaki yarığa ilaç akıtma,

9. Unutarak yedikten sonra, orucu bozuldu sanıp kasten yeme,

10. Uyurken birisinin boğazına su döküp midesine gitmesi,

11. Uyurken cima edilme,

12. Ramazan`a niyyet etmeden yeme ,

13. Yanılarak yeme,

14. Zorla yedirilme.

ORUÇLU İKEN GÖZE MERHEM SÜRMEK VEYA DAMLA DAMLATMAK CAİZ MİDİR?

Oruçlu olan kimse gözüne merhem sürebildiği gibi damla da damlatabilir. Bunun için hiç bir mani yoktur. Fakat buruna damla damlatmak, hiç şüphe yok ki orucu bozar.

ORUÇLU OLAN BIR PİLOT OKSİJEN TENEFFÜS EDEBİLİR Mİ?

Yükseklerde uçan pilot veya denizlere dalan bir dalgıç oruçlu olduğu halde oksijen teneffüs edebilir, orucuna bir halel gelmez. Çünkü oksijen ne yenir ne de içilir. Hatta duman gibi hacmi olmayan bir şey boğaza girerse yine oruç bozulmaz.

ORUÇLU OLAN KİMSENIN KULAĞINA İLAÇ VEYA SU AKITILSA ORUCU BOZULUR MU?

Oruçlu olan kimsenin kulağına ilaç veya su akıtılsa orucunun bozulup bozulmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Şafii mezhebinde kuvvetli olan kavle göre ilaç ile su arasında fark olmaksızın her ikisi de kasden kulağa akıtılsa orucu bozulur. Yalnız kulağın dış tarafını yıkamak isterken içine girerse oruç bozulmaz.

Hanefi mezhebinde ise İmam-ı A`zam`a göre kulağa konulan ilaç orucu bozar. Su ise bozmaz. Müfta bih olan bu görüştür. İmameyn`e göre ise kulağa ne akıtılırsa akıtılsın orucu bozmaz.

ORUÇLU OLAN KİMSENIN, ABDEST ESNASINDA AĞZINA SU VERİRKEN BOĞAZINA SU KAÇARSA ORUCU BOZULUR MU?

Oruçlu olan kimsenin, abdest esnasında ağzına su verirken boğazına su kaçsa; oruçlu olduğunu hatırlamadan ağzına su almışsa ittifakla orucu bozulmaz. Oruçlu olduğunu hatırladığı takdirde ağzına su verirse Hanefi mezhebine göre orucu bozulur.Bilahare bir gün kaza etmek zorundadır.

Şafii mezhebine göre ise oruçlu olduğunu bildiği halde mübalağa yapmadan ağzına su almış ve boğazına kaçmışsa orucu bozulmaz. Amma mübalağa etmiş ise orucu bozulur. Yalnız abdest ve gusül gibi mecburi olan şeylerden başka bir maksat için ağzına su verirse mutlaka orucu bozulur.


ORUÇ KEFFARETİ NE ZAMAN GEREKİR?

Ramazan-ı şerifte oruç niyetini getirip özürsüz olarak kasden orucu bozmakla keffaret lazım gelir. Yani –varsa- bir köleyi hürriyete kavuşturmak, imkan yoksa ara vermeden iki ay oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek yedirmektir. Ama niyet getirmeden orucu yemek kazadan başka bir şey gerektirmez.

Şafii mezhebinde Ramazan-ı Şerifte oruçlu olan kimse cinsi münasebette bulunduğu takdirde kendisine keffaret lazım gelir. Yemek yemek ve su içmekle keffaret söz konusu değildir. Sadece gününe gün kaza etmek lazım gelir.

Oruç tutmamayı meşru kılan özürler
İsa Sevgili
İsa Sevgili
Kurucu



Namaz Zamanı

    B2B Toptan Satış Pazaryeri

    Kral Yolu
    kralyolu.com
    Gusül (boy) abdesti nasıl alınır?
    Gusül abdesti yada boy abdesti nasıl alınır? Ayrıntılarıyla gusül abdestini öğrenin
    Namaz nasıl kılınır?
    Namaz nasıl kılınır? Namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı.
    Abdest nasıl alınır?
    Abdest nasıl alınır? Namaz kılmak için kadınlar ve erkekler nasıl abdest alırlar?
    İnşirah Suresi
    İnşirah suresi, İnşirah suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu videolu anlatım
    Yasin Suresi
    Yasin suresi, Yasin suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu ile videolu anlatım
    Çocuğunuz için namaz etkinlikleri
    Çocuğunuzun namazı sevmesi için neler yapmalısınız? Örnek etkinlikler
    Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı
    Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı, Özet maddeler halinde anlatım

ORUÇ TUTMAMAYI MEŞRU KILAN ÖZÜRLER

Beş kimse, imkân bulduğunda kaza etmek üzere Ramazan orucunu tutmayabilir, tutmakta ise bozabilir.

1. Oruçla hastalığının uzamasından ya da artmasından korkulan hasta.

2. Sefer süresi kadar yola çıkan yolcu,

3. Oruca güç yetiremeyen ihtiyar (Her gün için bir fitre verir. Sonradan güçlenirse ayrıca kaza eder),

4. Kendine ya da çocuğuna zarardan korkulan hamile kadın,

5. Kendine ya da çocuğuna zarardan korkulan emzikli kadın.


İhtilâm olmak ve cünüp olarak sabahlamak oruca mâni olur mu?

Oruçlu iken ihtilâm olmak (kendi kendine rüyalanmak) orucu bozmaz. Dokunma, oynaşma ve öpme olmadan, sadece bakmak ve düşlemekle boşalma da o orucu bozmaz. Bu durumlarda sadece yıkanır ve orucuna devam eder: Dokunma ve öpme ile boşalırsa, oruç bozulur; ama sadece kaza gerekir.(66 M. Zihnî 590, 597 )

Oruçlu olduğunu bilerek, ama elinde olmayarak boğazına su kaçsa, orucu bozulur sadece kaza gerekir. Gündüz ihtilâm olan oruçlunun namaz vakti geçmeyecek bir süre içerisinde yıkanması şarttır. Ancak yıkanmaması oruca engel değildir. Yani yıkanmazsa, namazı terk etmiş olacağı için büyük günah işlemiş olur; ama orucu oruçtur.

Cünüp olarak sâbahlamak oruca mâni olmaz. Gündüz yıkanması gerekir. Yıkanmayı iftardan sonraya bırakırsa, namazı terketmiş ve büyük günah işlemiş olur.

Iğne, diş Çektirme, Misvak ve Oruç

Diş çektirme, doldurtma, dişlerini misvakla ya da macunla yıkama, iğne yaptırma... orucu bozar mı, bozarsa kazâsı nedir?

Diş çekimi orucu bozmaz. Ancak dişin çıktığı yerden akan kan; tadı ağzın her tarafına dağılacak kadar çok olur, ya da karıştığı tükürüğün yarısından çok olur ve yutulursa orucu bozar, kaza gerekir.(67 Bilmen 289 (md.106)) Diş dolgusu konusu da vücudun herhangi bir yerindeki yarayâ ilâç koyma gibidir; Dolgu maddeleri sıvı olmayıp, dimağa ve karın boşluğuna ulaşamadıkları için orucu bozmazlar. Ancak kanala zerkedilen ilâç, ya da dolgu maddesi, sıvı olur ve beyne ulaşırsa, Imâm Ebû Hanîfe`ye göre oruç bozulur, diğer imamlara göre yine bozulmaz. Diş çekimi için uygulanan ve halk arasında morfin diye bilinen uyuşturucu (anestezik) etkili iğne de vücudun herhangi bir yerine yapılan iğne gibidir. Imam Ebû Hanîfe`ye göre orucu bozar. Ihtiyata uygun olduğu için kabul edilen görüş de budur. Ancak onun arkadaşları olan diğer imamlar, vücuda yarayışlı olmayan ve tabii yollarla vücuda girmeyen şeyler, orucu bozmaz görüşündedirler. Dolayısıyla onlara göre, yaralara her nasıl olursa olsun ilâç koymak, yine nasıl olursa olsun iğne yaptırmak, orucu bozmâz.(68 M. Zihnî 594, 599; Bilmen 293.) Buna göre durumları âcil olmayanların, diş çekimi ve iğne işini akşama bırakmaları tavsiye olunur. Ama bundan gecikmekle zarar görecek olanlar, oruçlu iken de iğnelerini yaptırır, dişlerini çektirir, ya da doldurturlar. Dolgu dışındakileri yaptıranların sonradan kaza etmeleri daha ihtiyatli olur.

Dişleri, özsuyunun tadı hissedilecek kadar taze bir misvakla temizlemek orucu bozmaz ama, mekruhtur. Bu tadı duyulmayan misvakla ya da firçalarla dişleri yıkamak oruca hiçbir zarar vermez. (69 M. Zihnî 610; Bilmen 287-88 `) Dişlerin macunla fırçalanması, ya da tuzlu su ile gargara yapılması hallerinde macunun ve tuzun tadı boğaza kadar ulaşmış olacağından oruç bozulur. Misvaktan kopan ve yutulân parçalar buğday tanesi kadar, yada daha fazla olursa orucu bozarlar. Dişlerin kendiliğinden kanaması halinde, kan tadı duyulacak kadar olur ve bilerek yutulursa oruç bozulur. Az olur ve farkına varmadan yutulursa bozulmaz. Bütün bu durumlarda orucun bozulması halinde sadece kaza gerekir.


ORUÇ, FARZİYETİ, HİKMETİ VE FAYDALARI

a. Farz Oluşu

Insanların ve cinlerin niçin yaratıldıklarını bizzat yaratıcı bildirir: "O`na ibadet etsinler, yani O`nu tanısınlar diye." (51/56) Ancak sınırlı bir akılla sınırsız bir varlığın tanınması zor, hattâ hakkıyla tanınması imkânsız olduğundan nasıl tanıyacağımızı ve nasıl kulluk edeceğimizi de biz yine O öğretmiş ve kullukla ilgili bazı fiilleri zorunlu (farz) kılmıştir.

Yani Allah`ı (c.c.) tanımanın ve O`na kulluğun asgari şartı bu zorunlu ibadetlerdir. Oruç da bu ibadetlerden.biridir. Allah Resulü (s.a.v.), bir mübarek sözlerinde, bu temel ibadetleri bir arada anar ve buyurur ki: "Islam beş şey üzere kuruludur: Allah`ı birlemek (tevhid), namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve hac yapmak." (Müslim Iman 5) Tek başına bu hadis bile, orucun farz olduğunu bildirmeye yeter. Ancak bundan önce Kur`an-ı Kerim de orucun inananlar için bir farz olduğunu vurgulu bir ifade ile bildirmiştir: "Ey mü`minler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılınmıştır ki, sakınasınız."(2/183) Daha önceki semavî dinlerde de oruç bulunduğu için, Allah Resulü Efendimiz orucu biliyordu ve Medine-i Münevvere`ye hicret etmezden önce, Aşûre orucuna da devam ediyordu. Hicretten sonra, ikinci yıl Muharrem`in onunda, çocuklara varıncaya kadar bütün müslümanlara oruç tutturmuş ve aynı yıl Ramazan orucu farz kılınınca: "Aşûre günü dileyen oruç tutsun, dileyen terketsin." buyurmuşlardır. Yani Ramazan orucu ilk defa Hicretin ikinci yılı içerisinde farz kılınmıştır. Farz kılınışı büyük Bedir Harbinden bir ay ve birkaç gün önceye rastlar. Bedir Harbi ise, aynı yıl Ramazan`ın onyedinci Cuma günü vuku bulmuştur. Buna göre Ramazan orucunun farz kılınışı, Şaban ayı içerisinde olmuş olur. (Tâhir`ül-Mevlevî, Müslümanlıkta Ibadet Tarihi, l05-106; T`aberî, N/132; Suy`ûti, ed-Dürrü`l-Mensûr, I/176; Sabûnî, Ravâyi`/193) Allah Resûlü dokuz sene Ramazan ayı orucunu tuttuktan sonra vefat etmiştir. (Ibn Kayyim, Zâdü`l-mâed,152 (en-Nedvî, Dört Rükün, 205)) Bu, farz olan Ramazan orucudur. Bunun dışında vâcip, sünnet, müstehap, nâfile, mekruh ve haram olan oruçlar da vardır. (Bk. Tâhirü`l-Mevlevî, a.ge.112 )Farz olduğu, Kitap ve sünnetin kesin delilleriyle sâbit olduğu için, orucu inkâr küfürdür, insanı dinden çıkarır. Hafife ve alaya almanın da aynı olduğunu söylemişlerdir. Hatta, inanmakla beraber; ibadetleri yapmamak insanı dinden çıkarmasa bile, herkesin göreceği yerlerde açıkça oruç yemenin, orucu hafife alma anlamına geleceğinden, küfür olduğunu söyleyenler de vardır.Özürsüz olarak bozulan bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı, bütün zaman sürecini oruçla geçirmekle dahi karşılanamaz. (Zehebî, Kitâbu`l-kebâir, 40-4l: el-Heytemî, ez-Zevâcir,I/195) Diğer yönden, tutulması halinde, "Orucun sevabı; Allah`tan başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." "Her iyiligin karşılığı on ilâ yediyüz katıyla verileceği halde, orucun karşılığını ancak Allah bilir." "Oruçlunun acıkmaktan doğan ağız kokusu, Allah için miskten daha güzeldir.", "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır. tutana Kıyamet günü şefaatçidir.", "Oruçlu, duası geri çevrilmeyen üç gruptan biridir.", "Ramazan orucunu dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de, sadece Allah için tutanın geçmiş günahları bağışlanır.", "Ramazanda yapılan nâfile bir ibadet, sevap bakımından diğer günlerdeki farzlara denktir. Farz ise, diğer günlerdeki yetmiş farza denktir." (Bu ve benzeri hadisler için bk. el-Heytemî, age. I/196-l98)

Hikmeti ve Faydaları

Orucun hikmetleri, aynı zamanda faydası sayılacağından, bu ikisini birlikte ele alıp, bazan fayda, bazan da hikmet diye açıklayacağız. Ancak anlaşılmasını kolaştırmak için, konuyu bir başka açıdan ikiye ayırarak isleyecegiz: a) Orucun keyfiyeti ile ilgili hikmetler, b) Dünya ve Ahirete yönelik faydaları.

Ancak burada çok önemli bir noktaya deginmek zorundayız: Orucun esas hikmeti -diğer ibadetlerde olduğu gibi- herşeyden önce "HAKİM" bir zat tarafından emredilmiş olmasıdır. Ya da onu emreden "Hakîm"dir, yani her yaptığı yerli yerindedir; bir hikmete dayalıdır, işlerin en yerinde olanıdır. Öyle ise oruç da böyledir. Bu yüzden oruç aklımızın kavrayacağı falan ya da filan faydalardan ötürü farz kılınmıştır demek çok hatalı olur. "Onlar ki, görmeden inanırlar." (2/3), "Görmedikleri halde RAHMAN`dan ve Rablerinden korkarlar." (36/1l, 67/12). Kaldı ki, ibadetler hikmetlere değil, illetlerine binaen farz olunurlar. Hikmetler çoğu zaman akılla kavranılsa bile, illetler, farz kılan (Şâri) açıklamadıkça kesin olarak kavranılamaz. Bu yüzden orucun illeti, ya da en büyük hikmeti, farz olduğunu bildiren ayette gösterilen hedef olmalıdır." "Allah`tan sakınasınız, yani takvâ sahibi olasınız diye:.." (2/183). Aynı ayetin "Ey iman edenler..." hitabı ile başlaması da, orucun maddî fayda ve hikmetlerinden ötürü değil, ancak imandan ötürü tutulabileceğini gösterir. Nitekim modern tıp, orucun bazı faydalarını tesbit etmiş olmakla beraber, inanmayanların hiçbirisi müslümanlar gibi oruç tutuyor değillerdir. A1lah Resûlü de makbul olan orucu, iman ve ihtisab (sadece Allah için yapma) şartına bağlamıştır. (Buhârî, Müslim.) Ancak aslolan bu olmakla beraber, orucun akılla kavranan birçok hikmetleri de yok değildir.

ORUCA NE ZAMAN NİYET EDİLİR?

Şafii mezhebine göre niyetin vakti oruç farz olursa gecedir. Gündüze bırakılmaz. Gece niyet getirilmediği takdirde bayramdan sonra gününe gün kaza etmek lazımdır.

Hanefi mezhebine göre ise kazaya kalmış Ramazan, nafile ve muayyen nezir oruçları için niyet gece vakti getirilebildiği gibi gündüz öğleden önce de getirilebilir. Bunun için İbn Hacer diyor ki: Şafii olan kimse Ramazan`da niyetini unutup gece vaktinde getirmeyen kimse Hanefi mezhebini takliden gündüz öğleden evvel niyet getirsin. Maliki mezhebine göre Ramazan-ı Şerifin başında bir niyet getirilirse kafidir. Her gece niyet getirmek gerekmez. Bunun için Şafii veya Hanefi olan kimse Ramazan-ı Şerifte "ben şu Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutmağa niyet ettim" dese iyi olur. Çünkü bir günün niyetini unutacak olursa da Maliki mezhebine göre orucu sahih olur.

ORUCLUNUN KEYFİYETİ İLE İLGİLİ HİKMETLERİ

Oruç sıkıntılı Mekke döneminde değil, imkânların oldukça bollaştığı Medine döneminde farz kılınmıştır, tâ ki, oruç (En-Nedvî, Dört Rükûn ) iktisadî şartların zorlaması ile konulan bir farzdır, denmesin. Bundan, imkânları bollaşıp, karnı doyan insanın, gayesini unutabileceği anlamı da çıkarılabilir. Farz olan oruç ise panzehirdir. Ilacın fazlası zararlı, azı faydasızdır. (ed-Dihlevî, Huccetüllâhi`l-Bâliga )

Orucun bir ay oluşunda İslamın her şeyde orta yolu tuttuğunun işareti de vardır. Çünkü daha önceki dinlerde de oruç vardı, ancak bazısında çok uzun, bazında da çok kısa idi.

Oruç günün beli bir zamanı ile sınırlandırılabileceği gibi, yemeyi içmeyi azaltmakla da olabilirdi. Islam birinciyi seçti. Çünkü ikinciyi tayin ve uygulama zor olduğu gibi, insanların vücud yapıları ve ihtiyaçları değişik olduğundan, bunda adaletsizlik de söz konusu olurdu. (agk.)

Oruç herkesin kendisi için seçecegi bir ayda, ya da güneş yılına göre bir ayda değil de, senenin her mevsimini dolaşan Ramazan ayında farz kılındı. Böylece hem cemaat şuuru sağlandı. Çünkü bazı zor işler, topluca yapıldığında, zorluğu hissedilmeden kolaylıkla yapılır. -hem de dünyanın değişik bölgelerindeki insanların bir kısmının devamlı uzun ve sıcak günlerde, diğer kısmının da devamlı kısa ve serin günlerde oruç tutmaları gibi bir adeletsizlik önlendi.

Ayrıca; insana misyonunu öğreten, doğruyu yanlıştan ayıran Kur`an-ı Kerim, Ramazanda inmiş ve onu şereflendirmiştir. Oruç için bir ay seçilecekse, elbette ondan daha uygunu bulunamayacaktır.

Dünya ve Ahirete Yönelik Faydaları

Insan diğer varlıklara göre çok daha değişiktir ve o merkez durumundadır. Hayvanlarda sadece istiha (arzu, şehvet) vardır, akıl yoktur. Melekler ise sırf nurdan yaratılmışlardır, çeşitli arzulara (şehvetlere) sahip olmayan yüce varlıklardır. Insan bu iki konumdan da nasibi olan varlıktır. Akla, ruha ve şehvetlere birlikte sahiptir. Onun için melek, yüceliği; hayvan da aşağılıgı temsil eder. Ama meleklerinkini aşan yücelikler bulunduğu gibi, hayvanları çok yücelerde bırakan aşağılıklar da vardır. Işte insan, bu uçsuz bucaksız arenada, kendi yerini seçme hürriyetine sahip tek varlıktır. Arzularını aklının ve ruhunun emrine vermekle, yükseldikçe yükselecek, belki de melekleri bile aşacaktır. Zıddı ile, aklını ve ruhunu arzularının eline vermekle de "hayvanlardan da aşağı" olacaktır. Yaratıcısının istediği; onun, münker adına üzerinde bulunan ağırlıklarını atarak, olabildiğince yükselmesi ve Rabbini "Yakîn" ile bilmesidir. Bu vasıf meleklerin vasfıdır. Işte oruç, insanın meleklik yönünü güçlendiren ibadetlerin başında gelir. Çünkü onlar da yemezler ve içmezler. Yine çünkü aşırı yeme içme ve nefsî arzuları tatmin ile aşırı meşgul olma, hayvani nitelikleri geliştirir, nefsi besler ve güçlendirir. Nefis ise Allah`ın düşmanıdır ve "Işi gücü kötülükleri emretmektir." (12/53). Öyle ise ona yenilmemek ve başını ezmek gerekir. Bunun en kestirme yolu da açlıktır. Nitekim bir hadis-i şerifte, Allah`ın nefse: "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorduğu, nefsin de: "Sen sensin, ben de benim" dediği, buna karşılık Allah`ın onu Cehenneme atmak gibi bir sürü eziyetlerle cezâlandırmasına rağmen onun, her seferinde sorulan bu soruya aynı cevabı verdiği, nihayet onu açlıkla deneyince, "Sen benim merhametli Rabbimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum" dediği nakledilir. (Bedîuzzamân, Mektûbât, 373)

Oruç insanın gafletten uyanmasını, başıboş olmadığını anlamasını, ve Rabbini tanımasını sağlar.

Oruç, Allah`ın nimetlerini hatırlayarak O`na olan teşekkür borcunu ödemektir. Çünkü her zaman her istediğini yiyebilen insan, oruç tutmakla: "Bu nimetler benim mülküm değil, ben bunları yiyip içmekte hür değilim, başkasının malıdırlar, yemek için O`nun emrini bekliyorum" demiş ve manevî bir şükür yapmış olur.

Oruç zenginlere fakirlerin durumunu hatırlatmak; böylece sosyal dayanışmayı, yardımlaşmayı, sevişmeyi ve toplum düzenini kolaylaştırmak demektir. Zira başka yolla "zengin fakirin halinden bilmez." Bu yüzden Mısır`in kıtlık yıllarında, Hz. Yusuf un bütün zahire ve erzak ambarları elinde olduğu halde, üç günde bir yemek yediği ve sebebini soranlara; "Benim karnım tok olursa, zahire almaya gelen zavallılara acıyabilir miyim?" dediği nakledilir. (Risâle-i Hamidiyye,127; (Sifâ`dan nakil), Sabûnî, Ravâi` I/218)

Oruç, gücüne, kuvvetine, varlığına güvenip ululuk taslayanları, firavunlaşma ve karunlaşma istidadında olanları, açlığın kırbacıyla acıtıp onlara âciz olduklarını ve bir Kadîre muhtaç bulunduklarını hatırlatır. Zira: "Dünyada açlık kadar müessir ma`şeri bir vicdan oluşturan başka bir motif yoktur." (Mustafa Ateş, Diyanet gazetesi, sy. 327 s. 2) Yine "bu yolla insanın mayasında bulunan kibir, gururu, enaniyet ve üstünlük gibi şeytânî tekebbürü de mahviyet, tevazu ve teslimeyete dönüştürür." (Aynı kaynak.)

Oruç, maddî ve manevî bir perhiz ve bu itibarla önemli bir, ilaçtır. Nitekim Allah Resulü "Sıhhat bulmak için oruç tutun." buyurmuştur. (Orucun sindirim, dolaşım ve sinir sistemlerine ve özellikle karacığere, damar sertliğine, böbreklere, kan yapısına, strese olan olumlu tesirleri için bk. Dr. Halûk Nurbâkî, Diyanet Gaz. Sy. 327, s. 6) Oruç zor zamanlarda ve olağanüstü durumlarda, uzun süre açlığa tahammülü sağlayacak iyi bir eğitim ve cihad hazırlığıdır.

Oruç, vücutta bir fabrika durumunda olan mideye hizmetçi pozisyonundaki bir sürü organın, fabrika sanki yıllık bakıma alındığı için, onunla irtibatlarının kesilmesi, onların sırf mideye hizmet için yaratılmadığını, melekleşme yolunda da görevlerinin bulunduğunu hatırlatmaktır. "Ayrıca oruç, şehvânî arzuların doruk noktasında bulunan genci, sapık ilişkilere zorlayan hormon birikimini ta`dil eder: " .. Kimin evlenme masraflarına gücü yetmezse oruca sarılsın. Çünkü orucun şehveti kırıcı özelliği vardır." (Buhâri, Savm ) hadis-i şerif buna işaret eder. (Ateş, agm. s. 3)

Ramazan, özellikle Kur`an ayıdır ve Kur`an`la tam bir ilişkisi vardır; Kur`an-ı Kerim onda inmiştir. Kur`an bütün hayırları kendisinde toplar. Ramazan da öyledir. Kadir Gecesi ise Ramazan`ın özü ve lübbüdür. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No:162)

Ramazan, Ahiret yurdu için kârlı bir pazar, hasat için münbit bir zemin, amellerin gelişip yeşermesi için bahardaki nisan yağmuru, Mevlânın saltanatına karşı beşer kulluğunun resm-i geçiş yapması için en parlak ve kudsî bir bayram hikmetindedir. (Bediüzzamân, Mektûbât, 371) Bu ayda sâlih amellere muvaffak olanlar, bütün sene muvaffak olurlar. Bu ayda manevî hayırları kaçıranlar, bütün sene kaçırırlar. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No: 45) Her iyiliğin karşılığı 10 ilâ 700 katı ve fazlasıyla verileceği halde, Allah Teâlâ orucu diğerlerinden ayırmış ve "O benim içindir." buyurmuştur. Çünkü, oruç bir şeyi yapmak değil, yapmamak şeklinde bir ibadet olduğu için, görünen bir ibadet değildir. Bu yüzden sırf riya için yapılamayacak, belki de tek ibadettir. Sonra oruç Allah`ın düşmanları olan şeytanı, nefsi, dolayısıyla şehvetleri kahretmektedir. Bu yüzden ona nisbet edilmesi uygundur. (Mustafa M. Ammâra, et-Tergib, N/143 (Ihyâ`dan nakil)) Yeme, içme ve cinsî ilişki gibi dünyevî ihtiyaçları terketmekle, insanda Allah`ın bu vasıf larının tecelli etmesiyle de Oruç O`nun olmaya lâyıktır. Allah`dan başkasına yapılmayan tek ibadet oruç olduğundan, böyle buyurulmuştur da denmiştir. Ya da oruçta, oruçlunun nefsinin hiçbir payı olmadığı için böyle denmiştir denilebilir. (Bk. Ammâra,age. N/79)

Ancak bilmek gerekir ki, oruç için sayılan bu menfaatların çoğuna, iftar ve sahurda yemeği fazla kaçırıp letâif`i (rahmet alıcılarını) öldürmemekle ulaşılabilir. Yoksa normal öğün adedi zaten iki olduğundan, orucun sair zamanlardan bir farkı kalmayabilir. Nitekim nafaka ve fidyeler iki öğün hesabıyle verilir.

ORUÇLUNUN KOLONYA KULLANMASI, DİŞLERİNİ FIRÇA VE MACUN İLE YIKAMASI ORUCUNU BOZAR MI?

Kolonya az da olsa içinde alkol bulunduğu için Şafii mezhebine göre kullanılması haramdır ve necistir. Kullanılmasına asla cevaz verilmemiştir. Hanefi mezhebinde ise üzümden imal edilmiş şarap kesin olarak haramdır. Hakkında ihtilaf varid olmamıştır. Necaseti galize ile müteneccistir. Üzümden başka şeylerden işlenen alkollü madde hakkında üç çeşit görüş vardır.

1- Necaset-i muğallazadır.

2- Necaset-i muhallefedir.

3- Tahirdir.

Racih görüş, necaseti muğallaza olması görüşüdür. Kolonya ister muhaffefe olsun ister muğallaza olsun şayet necis olarak onu kabul edersek Ramazan-ı Şerifin içinde ve dışında kullanılmasında beis yoktur.

Dişleri macun ile fırçalamak meselesine gelince fırça misvak gibidir. Hatta fıkha göre misvak sayılır. Hanefi mezhebinde oruçlu olan kimse kuru olsun, yaş olsun, öğleden evvel olsun öğleden sonra olsun her zaman kullanılabilir. Ancak bazı rivayetlere göre Ebu Yusuf oruçlu olan kimsenin yaş misvakı kullanmasının mekruh olduğunu söylüyor. Şafii mezhebine göre öğleden evvel kullanılmasında beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur. Hülasa Hanefi mezhebinde müftabih olan kavle göre her zaman fırçanın kullanılması caizdir. Şafii mezhebinde öğleden evvel olursa beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur.

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

Uyurken rüyalanma (ihtilam), kan aldırma, bakmakla boşalma, macunsuz diş fırçası ve misvak kullanma, koku sürünme, sürme çekme, öpme, kendi isteğiyle olmaksızın kusma, kulağa su kaçma, unutarak yeme içme ve cima etme, kendi isteğiyle ağız dolusundan az kusma, boğazına toz, duman, sinek kaçma, dişleri arasında kalıp toplamı nohut tanesinden az yiyecek kalıntılarını yutma, (nohut tanesi kadar olursa kaza gerekir), kan aldırma, erkek kamışının deliğine yağ ve merhem akıtma, karnına ok, mızrak, kılıç girme, suya girme, yüzme, yemeğin tadına dili ile bakıp tükürme, çiğnenilmiş, renksiz ve tatsız sakız çiğneme (bu mekruhtur), yağlanma.

ÖŞRÜ –ZEKATI- ÇIKARILMAMIŞ MAHSÜLÜ SATMAK VEYA İPOTEK ETMEK CAİZ MİDİR?

Öşrü –zekatı- çıkarılmamış mahsulde alış-veriş gibi bir tasarrufta bulunmak Şafii mezhebine göre caiz değildir. Çünkü mutaç olan kimseler bu malda ortak sayılır.

Binaenlaleyh adı geçen malın zekat miktarında yapılan tasarrufu batıldır. Onu geri çevirmek icabeder.

Hanefi mezhebine göre de öşrü çıkarılmayan malda tasarruf etmek haramdır. Tasarruf edildiği takdirde öşür –zekat- miktarı, satanın zimmetine geçer, onu ödemesi gerekir.

ÖŞÜR

Ondalık; onda bir; toprak ürünlerinden veya diğer bazı kazançlardan alınan bir tür vergi anlamında bir Islâm hukuku terimi; vergilendirmede kullanılan ve müslüman vergi mükelleflerinden belirli sınıflar için, mahsulden alınan onda veya yirmide bir oranındaki verginin adı.

Bu kelimenin, Asurluların altın veya ayn olarak aldıkları "ışru-u" adlı vergiden veya Ibranice "ma`şer" denilen, tapınak yahut krallara verilen onda bir oranındaki verginin adından geldiği ileri sürülmüştür. Bu duruma göre öşür, etimoloji bakımından, İslam`ın çıkışından önceki bazı toplumların vergi statüsünü ifade etmektedir. Islâm, zekât yükümlülüğünü getirirken, bazı arazı mahsullerinden alınacak zekat miktarını da belirlemiş ve buna "öşür" adını vermiştir. Öşür vergisi daha sonra, mülk arazının bir çeşidine ad olmuş ve müslümanların elindeki öşre tâbi arazıye "öşür arazısi" denilmiştir (Ali Şafak, Islâm Arazı Hukuku, Istanbul 1977, s. 105).

Öşür vergisi Kitap, Sünnet ve Icmâ delillerine dayanır. Tahıl ve meyvelerde zekâtın gerekli olduğu, Kur`an-ı Kerim`de ifade edilmektedir. "Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin" (el-Bakara, 2/267). Ayetteki; Kazandığınız şeylerden maksat ticaret malları olup, bunların zekâtı söz konusudur. Size yerden çıkardığımız şeylerden maksat ise tarım ürünleri olup, bunların da öşrü kastedilir (es-Serahsî, el-Mebsût, III, II). Başka bir ayette bazı ürünlerden şöyle söz edilir: "Çardaklı ve çardaksız bağları, tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ze benzemez şekilde yaratan O`dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin" (el-En`âm, 6/141). Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Enes b. Mâlik`e (ö. 91/717) göre buradaki "hak"tan maksat, farz olan zekât olup, bu da, onda bir veya yirmide bir nisbetinde alınır.

Hadislerde şöyle buyurulur: "Toprağın bitirdiği mahsulde onda bir zekat vardır" (es-Serahsî, a.g.e., III, 2).

"Nehirlerin ve yağmur sularının suladığı mahsullerde öşür (onda bir); hayvanla sulanan mahsullerde yarım öşür (yirmide bir) vardır" (Sahîh-i Müslim, terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, Istanbul 1977, V, 280).

Öşür yükümlüsünün müslüman olması gerekir. Gayrı müslümlerden öşür vergisi alınmaz. Mümeyyiz ve gayrı mümeyyiz küçüklerle akıl hastalarının ürünleri de, arazı, öşür arazısi olunca öşre tabidir. Çünkü öşür bir ibadet olmaktan çok, nimetin külfeti kabılinden sayılmıştır. Halbuki öşür dışındaki diğer zekât yükümlülerinin âkıl ve bâliğ olmaları şarttır. Bu konuda ibadetle yükümlü olmayanların zekâtla da yükümlü olmayacakları prensibi benimsenmiştir (es-Serahsî, a.g.e., III, 4; Ibn Nüceym, el-Bahru`r-Râik, el-Matbaatül-Ilmiyye, (t.y), II, 254).

Öşür, nimetin külfeti ve verimli toprağın ürünü üzerinden alınan bir vergi olduğu için, Islâm devleti tarafından zorla alınıp mahalline sarfedilebilir.

Öşür için toprağın öşür arazısi statüsünde bulunması gerekir. Hz. Peygamber devrinde başlayıp giderek gelişen ve çeşitlenen arazı statüleri şunlardır: Mülk, mîrî, vakıf, metruk ve ölü (mevât) arazı. Bunlardan mülk arazı, mülkiyeti ve yararlanma hakkışahıslara ait olan arazıler olup, üçe ayrılır:

a. Süknâ ve tetimme-i süknâ denilen yerler: Evler, arsalar, meskûn mahaller, köy, kasaba ve şehir içindeki topraklardan ibarettir. Bunlar için öşür vergisi söz konusu olmaz. Islâm devleti başka vergi koyabilir.

b. Harac arazısi: Fetih sırasında, gayrı müslim olan eski sahiplerinin elinde bırakılan ve haraç vergisine tabi bulunan arazılerdir.

c. Öşür arazısi: Düşmanla, yapılan savaş neticesinde ele geçirilerek gazıler arasında paylaştırılan arazılerle, isteyerek Islâm`ı kabul eden toplum fertlerinin ellerinde bırakılan topraklardan ve müslümanlar tarafından imar ve ihyâ edilen yerlerden ibarettir.

Öşür arazısinin menşei ve meydana geliş yılları:

a. Silah zoruyla fethedilip sahiplerinden zorla alınan ve savaşçılara veya savaşa katılmayanlara dağıtılan topraklar. Buna Hayber toprakları örnek verilebilir. Hz. Peygamber`in Hayber`i fethetmesi üzerine, yahudilerle arazıler için ziraat ortakçılığı sözleşmesi yapılmış; Hz. Ömer devrinde yahudiler bu bölgeden sürgün edilince, arazıler beytülmâle ve gazılere intikal etmiştir (Ibn Hişam, es-Sîre, Mısır 1938, III, 255, 256).

b. Islâmı kendi istekleriyle kabul edenlerin ellerinde bırakılan arazıler. Yemen ve Bahreyn toprakları gibi... Hz. Peygamber devrinde Yemen halkı kendiliğinden Islâm`a girdiği için topraklarına dokunulmadı. Resulullah (s.a.s) onlara dinlerini öğretmek üzere Ebû Musa (ö. 44/664) ve Muaz b. Cebel (ö. 18/639)`i gönderdi ve dört çeşit üründen zekât alınmasını emretti. Bunlar; buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümdür (es-Seyyid Sabık, Fıkhu`s-Sünne, Kahire 1368, I, 294).

c. Ölü (mevât) arazıden müslümanların ihyâ ettiği topraklar.

Sahipleri öşür arazısi üzerinde dilediği şekilde tasarruf edebilirler. Alınıp satılması, kiralanması, rehin, hibe veya âriyet olarak başkasına verilmesi mümkün ve caizdir. Öşür arazılerinden elde edilen mahsuller öşre tabi olur (Ebû Yusuf, Kitabül-Harâc, Mısır 1352, s. 62, 63).

Hangi çeşit toprak ürünlerine öşür gerekir?

Ebû Hanîfe`ye göre toprağın bitirdiği her çeşit ürüne onda bir veya insan eliyle sulama vb. masraf yapılmışsa yirmide bir zekât gerekir. Tahıl, sebze, meyve gibi... Bu konudaki ayet ve hadisler umum (genellik) bildirir. Ayette şöyle buyurulur: "Topraktan sizin için çıkardığımız mahsulden (zekât) veriniz" (el-Bakara, 2/267). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Yağmur suyu ile sulanan yerden çıkan mahsulde öşür vardır" (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvud, Zekât, 5,12; Tirmizî, Zekât,14).

Odun, kamış, ot ve saman gibi şeyler genellikle kendiliğinden yetiştiği veya ziraattan maksat bunları ekip biçmek olmadığı için öşre tabi bulunmazlar (es-Serahsî, el-Mebsût, III, 2). Ebû Hanîfe`nin her çeşit mahsulün öşre tabi olduğu görüşü, Ibrahim en-Nehaî, Mücahid, Hammad, Imam Züfer ve Ömer b. Abdülazîz`in benimsediği görüş olup, Ibn Abbas (r.anhümâ)`dan nakledilen bir rivayete dayanır (A. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., V, 281).

Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre, özel bakım gerektirmeden, bozulmaksızın bir yıl kalabilen ölçü veya tartı ile alınıp satılan mahsullerde öşür gerekir. Ancak dayanıklı olmayan ve uzunca süre bozulmadan kalamayan sebzelerle kavun, karpuz ve hıyar gibi ürünlerde öşür yoktur (es-Serahsî, a.g.e., III, 2-4).

Bir arazıden hem öşür, hem vergi veya harac birlikte alınmaz.

Imam Şâfiî`ye göre, topraktan çıkan, biriktirilebilen, gıda maddesi yapılan ve insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, mercimek gibi tarım ürünlerinde öşür gerekir (es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 295, 296).

Hasan el-Basrî, (ö. 110/728) eş-Şa`bî (ö. 103/721) ve es-Sevrî`ye (ö. 161/777) göre tarım ürünlerinden yalnız haklarında nass bulunanlar zekâta tabidir. Hadiste sayılan maddeler ise şunlardır: Buğday, arpa, Mısır, hurma ve kuru üzüm.

Toprak ürünlerinin öşre tâbi olması için belirli bir nisap miktarı konulmuş mudur? Çok az miktarda çıkan ürünlerden de öşür vermek gerekir mi?

Ebû Hanîfe`ye göre; öşür toprağından çıkan ürün az olsun çok olsun, özel sulama yapılmamışsa, yani yağmur veya nehir suları ile sulanmışsa onda bir; dolap, su motoru, baraj ve benzeri teknik vasıtalarla sulanan toprak ürünlerinden ise yirmide bir nispetinde zekât alınır.

Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre, toprak mahsulleri beş vesk (bir ton)`a kadar zekâttan muaftır. Hadiste "Beş vesk`ten az olan mahsulde zekât yoktur" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, IV, 126,138; Buhârî, Tecrîd-i Sarıh (Terc.), V, 32, H. No: 692) buyurulur. Bir vesk 200 kg.lık bir ağırlık birimidir. Öşür, mâlî bir hak olup, Allah`ın teklif etmesiyle vacib olmuştur. Bu yüzden diğer zekât nisabında olduğu gibi burada da nisaba itibar edilir. Ebû Hanîfe ise öşrü, ziraat yapılabilen toprağın külfeti sayar ve bu yüzden nisabı gerekli görmez. Yukarıdaki beş vesk hadisini de ticaret mallarının zekâtı ile ilgili olarak kabul eder (es-Serahsî, a.g.e., III, 3).

Öşür, arazıden elde edilen ürünün tamamı üzerinden verilir. Ekip, biçme ve sulama masrafları, yükümlünün diğer borçları veya aslî ihtiyaçları dikkate alınmaz. Zaten masraflı bir tarım yapılmışsa -sulama, gübreleme gibi- zekât miktarı yirmide bir`e düşeceği için, masraf fazlalığı bu yolla giderilmiş olur. Bir yıl içinde birden fazla ürün elde edilirse, her ürün için ayrı ayrı öşür gerekir. Kısaca tarım ürünlerinin öşrü için yıllanma zorunluluğu yoktur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 8-9; el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 187).

Öşür, topraktan yararlanmanın bir karşılığı olduğu ve nimete karşılık bir külfet kabılinden sayıldığı için, bunun Islâm devleti aracılığı ile toplanması ve Tevbe Süresi 60 ncı ayette belirlenen yerlere sarfedilmesi asıldır. Zekâta tabi mallar bâtınî ve zahirî olmak üzere ikiye ayrılır. Nakit paralarla, altın, gümüş; evlerde veya mağazalarda bulunan ticaret malları bâtınî çeşidine girer. Bunların zekâtı İslam`ın ilk devirlerinde devlet tarafından toplanıp, gerekli yerlere sarfedilirken; Hz. Osman devrinden itibaren sahiplerinin diyânetine bırakılmıştır. Zekât yükümlüsü bunların zekâtını yoksullara bizzat verir. Ancak bu hükme uymadıkları ortaya çıkarsa, Islâm Devleti zekâtı zorla alıp, yoksul ve muhtaçlara dağıtabilir. Hz. Ebû Bekir, hilâfeti zamanında zekât vermek istemeyenlere karşı savaş açmıştır.

Sâime denilen hayvanlar, öşür ve memleket arazısinin ürünleri, madenler, yer altındaki hazıneler, gümrüklere uğrayan ticaret malları zahirî mal adını alır. Bunların zekâtını ve belirli oranlardaki vergilerini Islâm devleti, görevli memurları aracılığı ile tahsil ederek yerlerine sarfeder.

Sonuç olarak, insan eliyle yetiştirilen ve ekonomik değeri olan tüm tarım ürünlerinin prensip olarak onda bir veya yirmide bir oranında zekâta tâbi olması daha uygundur. Hadîs-i şeriflerde bazı tarım ürünü çeşitlerinin isim olarak belirtilmesi, "örnek kabılinden" sayılabilir. Amaç, toprakta insan emeğiyle yetiştirilen ürünlerin bir bölümünden yoksul kesimi yararlandırmak ve bu arazılerden yararlananlara bir vergi yükü getirmek olduğuna göre, bu prensibi tüm toprak mahsullerine uygulamak gerekir. Toprak sahibinin yoksulluk sınırını aşması için bir ton`luk nisap muâfiyetinden yararlandırılması da hakkanıyete uygun düşer.


Otobüste namaz

Genellikle otobüslerle yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz durup kılmak istersek yolculardan itiraz edenler oluyor. Bu durumda namazlarımızı nasıl kılmalıyız?

Fıkıh kitaplarımızda "Binek (hayvan) üzerinde Namaz" diye bir başlıkvardır ve mes`elenin esası bu başlıkaltında incelenir. Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

Seferde binek üzerinde nafile namaz kilinabileceğine mezhepler ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile namaz kılmışlar ve ashabına da kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili rivayetler fıkıh kitaplarımızın âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta bulunacağımız yerlerinde bolca bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü`1- Ummâl konuyla ilgili onüç kadar rivayeti bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü`1-ûmmâl, VNI/38S-87) Bütün bu rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:

Şehir dışına çıktıktan sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda olsa dahi (en az diyenler bunu bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir ile birlikte), I/463) nafile namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek kılabilir. Imayı, ruküda biraz, secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar. Çünkü nafileler için belli bir zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden inmesini söylemek, nafile kılma azmini kırabilir ve yolculuğuna engel olabilir.(Serahsî, I/350) Binek üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz. Halbuki, kılarken sırf dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan muhafaza etmesi bile bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin binek üzerinde her halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa dönebilirse kıblesi o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre namaza mani değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek "amel-i yesîr=fazla bir iş", inmek ise "amel-i yesir=az bir iş" sayılmıştır. Buna göre günümüzde otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da binme halinde "kuvvetli zayıfâ" inme halinde ise "zayıf kuvvetliye" bina edilmiş olur. Ki, caiz olan ikincisidir denmiştir.) Mes`ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu ve böyle durumlarda ona başkası kıyas edilemeyeceği için Imam Azam`a göre binek üzerinde iken şehir içinde nafile kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed`e göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh olacağını söyler.(Serahsî, I/250) Imam Azam vitiri de binek üzerinde kılamayacağını söylerken bu iki imam onu da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü Resulüllah`ta bu uygulamanın örneği vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü`l-Ummâl da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve Ibn Ebi Şeybe`den iki rivayet nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)

Farzlara gelince: Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları, özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî, I/250; Ibn Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü`s-Sâri, 41) Cabir b. Abdillah hadisinde: "Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."(el-Hindî, kenzü`1-Ummal, VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249) Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz. Burada, eskilerin binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız, yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması, ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz olması... vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm, agk.; el-Hindî Ibn Asakir`den Rasulüllah (sav)`in çok çamurlu bir hengamda bir merkep üzerinde farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu, şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir. (Allah u a`lem).

OTUZ İKİ FARZ

"Otuziki Farz" terimi, özellikle yurdumuzda, dolayısı ile Hanefi mezhebinin hakim olduğu yerlerde Islamın önemli temel prensiplerinin, avam anlayışı ile bir araya getirilmesini anlatır ki şunlardır: Imanın şartları (6) Islamın Şartları (5), Namazın farzları (12) Abdestin farzları (4) ,Gusulün farzları (3), Teyemmümün farzları (2), toplam. (32) Bu otuz iki önemli farz "Elli Dört Farz"a göre daha tutarlı ve daha önemli sıralama olmakla beraber bu da ilmî bir temele oturmamaktadır ve genel olarak bütün müslümanların anlayışını yansıtmaz. Çünkü:1. Öncelikle en önemli farzlar bunlardan ibaret değildir. Cihad, anneye-babaya ihsan, yakınlarla iyi ilişkiler gibi bazı prensipler, Otuz iki Farz`da sayılanların bazılarından daha önemli olabilir. Binaenaleyh, böyle bir sınırlama, Islamı bu yolla öğrenen birisini dinin isteklerinin bunlardan ibaret olduğu vehmine düşürebilir.2. Bu prensiplerin tamamı ibadetlere, dolayısı ile ahiret alemine ait prensipler olması; Islamın dünya düzenine hiç yer vermediği tamamen Allah`la kul arasında bir din olduğu kanaati uyandırabilir. Nitekim bunların hiç birisi hukuki prensipler değildir. Oysa Islami prensiplerin pek çoğu dünyaya bakan hukukî düzenlemelerdir ve kanunla belirlenmiş müeyyidelere sahiptirler.3. Iman, Islam, namaz, abdest, gusül ve teyemmüm gibi esaslar bütün Islami mezheplerde bulunmakla beraber, bunların farzları ya da şartları herkese göre aynı sayıda değildir. Mesela abdestin farzları Hanefilere göre dört iken Şafiilere göre altıdır. Dolayısıyla onların otuz iki farzdan değil, otuz dört, belki de kırk farzdan sözetmeleri gerekir. Nitekim Hanefilerin de hepsi otuz iki farzdan sözetmezler. Bazıları bunun otuz üç farz olduğunu söylerler. Bu fark da teyemmümün farzlarının iki ya da üç.olarak sayılmasından kaynaklanır. Kısaca "iki darp (vuruş) bir niyet" ifadesiyle anlatılan bu farzlar, mahiyet olarak aynı olmakla beraber, iki vuruş (darp)un, vuruş olmalarına göre bir farz, yada iki ayrı vuruş olmalarına göre iki farz sayılması bu farkı doldurur. Nitekim şu anda Yugoslavya`da yaşayan müslümanlar arasında "Otuzüç farz" teriminin bulunduğu ve onların, "otuz iki" diyenlerin yanlışlık yaptıklarına hükmettiklerini öğreniyoruz.4. Otuz iki farz arasında bulunan "Islamın şartları"nın, aslında "kelime-i sehadet" dışındakiler Islamın şartı değil, Islamın rüknü ve hadisteki ifadesiyle; üzerlerine Islamın bina edildiği esaslardır. Şart, bulunmadığında meşrutun dahi bulunmadığı şeydir: Mesela abdest namazın şartıdır. Namaz meşruttur. Abdest olmasa namaz da olmaz. Oysa namazı, orucu, zekatı ve haccı bulunmayan, insan müslüman değildir denilemez. Demek ki bunlar Islamın şartı değillerdir. Belki rükünleridirler. Diğer yönden bir hadiste Islamın beş şey üzerine oturduğu söylenir ve bu rükunler sayılır ama başka Hadislerde daha değişik sayılarda ve daha değişik rükünlerden de söz edilir. Öyleyse Islamın rükünlerini dahi beşle sınırlamak doğru olmaz. Keza, iman esasları da altı maddeden ibaret değildir: Icmalen daha aza indirilebilecekleri gibi, tafsilen daha çoğa da çıkarılabilirler.5. "Otuz Iki Farz" sayılırken hem imanın şartlan hem de Islam`ın şartları sayılmış, ama bunların pek çoğunun kendi içindeki şartları ayrıca sayılmadığı halde, Islamın şartlarından gösterilen namazın ayrıca şartları sayılmış, hatta daha ileri gidilerek namazın şartlarından birinin (abdestin) şartları dahi bu sayıya dahil edilmiştir. Buna göre zekatın, haccın ve orucun; hatta haccın şartı olan Ihramın da şartları sayılabilir ve bu rakam çok daha kabarık olabilirdi. Bütün bunlar, bu rakamın hem sistematik, hem ilmi hem de Islami olmadığını gösterir. Binaenaleyh, en olumlu yaklaşımla nihayet şöyle söylenebilir: Farzları otuz iki ile sınırlandırmak, çocuklara ve avama en az bu sayıdaki önemli farzı bilme kolaylığı sağlar ve onlara bir son tayin ederek en azından bu kadarını öğrenmelerini kolaylaştırır. Yoksa Islamın farzları otuz ikiden ibaret değildir.


Havlu Nedir? Havlu'nun Tarihçesi

Havlu, vücudu veya yüzeyi kurutmak veya silmek için kullanılan emici kumaş veya kâğıt parçasıdır. Nemi doğrudan temas yoluyla çeker ve genellikle silme ya da ovma hareketiyle kullanılır. Evlerde el havlusu, banyo havlusu ve mutfak havlusu gibi çeşitli kumaş havlular kullanılır. Sıcak iklimlerde insanlar plaj havlusu da kullanabilirler. Kâğıt havlular, ticarî yerlerle ofislerin tuvaletlerinde el kurulaması için bulunur. Ayrıca, evlerde bir dizi silme, temizleme ve kurutma görevi için kullanılır.[1] Kumaş havlularda ağartıldıktan sonra havluya suyu emme gücü kazandırıldığı için genellikle pamuk tercih edilir.


Havlunun Tanımı

Havlu, buklesi belirli çözgü iplikleri ile elde edilen, yüzeyde havlar oluşturan çözgü yapılı bir kumaş çeşididir. Dokuma, örme ve tafting teknikleri kullanılarak hav/bukle yapılı kumaşlar üretilebilmektedir.

En yaygın havlu kumaş üretim yöntemi dokuma yöntemi ile elde edilen kumaşlar olup, bu tür kumaşlar bir adet atkı sistemi, zemin ve hav olmak üzere iki adet çözgü serisine sahip kumaşlardır. Hav ve zemin ayrı olarak, iplikler farklı gerilimli leventlere sarılır, zemin çözgüsü atkı ile beraber zemini oluştururken, hav iplikleri zemin yapısının arasından atılarak bukleleri oluşturur. Bukle yapısı tek yüzde veya iki yüzde olabilir. Hav ipliği çoğunlukla pamuk ipliği olmakla beraber nadiren keten gibi başka lif çeşitlerinden eğrilen iplikler de olabilmektedir. Havlu ürünler, geleneksel kullanım alanı olan kurulama amacı dışında paspas, yatak örtüsü, elbise, eldiven, otomotiv tekstili, vb. birçok alanda kullanım alanı bulmaktadır.

Havlu gibi insan vücudu ile doğrudan temas halinde olan kumaşlar yüksek sıkıştırılabilirlik ve yumuşaklık özelliklerine sahip olmalıdır. Bu özellikler, daha iyi mekanik konfor için gereklidir. Havlu kumaşlar da kurulama kabiliyeti mekanik konforun önemli bir parametresidir.

Günümüzde dünya piyasasında bir ürünün rağbet görmesi için tekstil için de geçerli olmak üzere, kalite en önemli kabul edilme şartıdır. Bu nedenle tekstil materyalleri son dönemde çok büyük dönüşümlere uğramıştır. Kumaş performansı iki farklı yönden değerlendirilebilir: Mukavemet, renk haslığı, çekmezlik gibi amaca uygun özellikler, ya da son tüketicinin görünüm ve konfor gibi üstün kalite özellikleridir. Amaca uygun çoğu özellik standart araçlar ve prosedürlerle test edilebilmektedir; ancak konfor ve fonksiyonel özelliklerin değerlendirilmesi çok daha zordur.

Havlu kumaşlar Şekil 1.1’de görülebileceği gibi başta ev tekstili olmak üzere çok farklı kullanım alanına sahiptir. Ev tekstili dışında, havlu kumaşların denizcilik, plaj malzemesi, spor aktiviteleri ve endüstriyel filtreleme vb. birçok uygulama alanı mevcuttur. Yüzeyine bukle adı verilen özel bir hav yapısının dâhil edilmesiyle oluşan bu çeşit kumaş, hav yapısıyla diğer tüm kumaşlardan ayrılır. Hem örme hem de dokuma makineleriyle üretilebilir, ancak tarihteki ilk yöntemi olan dokuma ile elde edilen ürünler daha yaygındır. Üretimde kullanılan iplikler, ipliğin nitelikleri, dokuma karakteri, hav yoğunluğu ve geometrisi, dokuma sonrası terbiye ve boya işlemleri diğer tekstil malzemeleri gibi havlu kumaşların da performansına etki eder.

Havlu bir kumaş, bukleli katman ve zemin katmanı olmak üzere iki bileşene ayrılabilir. İki yüzeyli bukleli olan havlu kumaş hem zemin hem de havlı yapıya sahip olduğundan dolayı kumaş karakteri hav ve zemin yüzeylerinin ilişkisi ile belirlenebilir. İnsan tenine temas etmesi nedeniyle bukleli yüzey performansı açısından daha yüksek öneme sahiptir. Hav sıklığı, hav boyu, hav oranı fonksiyonel ve estetik yönlerinden belirleyicidir. Bir havlu için en önemli özellik yüksek su emme kapasitesine sahip olmasıdır. Liflerin, ipliklerin ve dokuma yöntemlerinin hepsi havlu dokumada iyi bir su emme özelliği elde etmek için bir araya getirilir. Havlu üretiminde, özellikle hav/bukle ipliklerinde kullanılan lifler hidrofil olmalıdır.

Dokuma havlular boyutsal kararlılık, sıkıştırılabilirlik, yumuşaklık ve su emiciliği gibi üstün mekanik ve performans özelliklerinden dolayı örme ve tafting havlu çeşitlerine göre piyasada daha egemen durumdadır.

Havlunun Tarihi

    Havlu (terry) kelimesi, el ile yüzeyden çıkarılan Türk havlusundaki bukle yüzeyine işaret eden ve çıkarmak anlamındaki Fransızca “tirer” kelimesinden türemiştir. Kadife (velour) ise kesilmiş bukleli yapıya verilen isimdir; Latince “vellus” yani “tüy” kelimesinden türemiştir.

Manchester Tekstil Enstitüsü’ne göre havlu kumaş, dokuma makinesindeki yanlış mekanizma çalışması ile kazara ortaya çıkmıştır. İlk üretim yeri Türkiye ve çok büyük ihtimalle eski tekstil şehirlerinden Bursa’dır. Havlu, dokuma kumaşlar arasında diğer türlere göre çok sonradan evrimleşmiştir. Havlu kumaş hala “Türk Kumaşı”, “Türk Havlusu” olarak bilinmektedir.

Havluların Sınıflandırılması

Havlular ağırlıklarına, üretim yöntemlerine, son işlemlerine, her hav sırası için gerekli atkı sayısına, yüzeydeki hav durumuna ve kullanım yeri ve boyutuna göre sınıflandırılabilir.  Ağırlıklarına göre hafif, orta, ağır ve çok ağır olarak ayrılır.

    Havlular dokuma, atkılı örme, çözgülü örme ve tafting sistemleriyle üretilebilir. Günümüzde dokuma havlu üretimi en yaygın olan havlu üretim çeşididir.
    Farklı efektler elde etmek için havlulara çeşitli bitim işlemleri uygulanmaktadır. Diğer konfeksiyon ürünlerinde olduğu gibi baskı, nakış, aplike gibi görsel estetik kazandırmaya yönelik işlemler havlulara uygulanabilmektedir. Bir yüzdeki bukleleri tıraşlayarak kadife havlular üretilmektedir. Kadife işlemi görmüş havlular çok parlak yüzey görünümü sergilemekte, ancak su emme kabiliyeti bukleli havlulara göre daha düşük seviyede kalmaktadır.
    Havlular bir hav sırası oluşturmak için gerekli atkı sayısına göre 2 atkılı sistemden başlayarak daha fazla atkı sayısı ile üretilebilmektedir. 2 atkılı sistem buklelerin dayanıksızlığı nedeni ile önemini yitirmiştir. Beş ve daha yüksek atkılı sistemler ise her havın iki defa dövülmesi gerektiği için çok nadir kullanılmaktadır. 3 ve 4 atkılı sistem en yaygın olarak kullanılan sistemdir. Üretim kapasitesi yüksek olduğu için 3 atkılı sistem daha yaygın olarak kullanılmaktadır.
    Tek yüzlü havlular daha kısıtlı bir alanda kullanılmaktadır. Buklelerin tek bir yüzde olması kumaştaki hataların daha fazla ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
    Havlular banyoda, el ve yüz temizlemede, mutfakta kullanılır. Sporda, plaj ve deniz aktivitelerinde, otellerde geniş çapta kullanım alanı bulur. Havluların detaylı sınıflandırılması Şekil 1.2’de yer almaktadır.

Havlunun Bölgeleri

Havlu terimi dokuma kumaş üretim tekniklerinden bir tanesi olarak kullanılabildiği gibi ürün adı olarak da kullanılmaktadır. Hav yapılı kumaş üretim tekniği olarak dokuma tezgâhında tam en genişliğinde düz kumaş olarak üretilen kumaşlar, havlu kumaşlar olarak adlandırılmaktadır. Bu kumaşlar bornoz, önlük, battaniye gibi konfeksiyon ürünleri için üretilmektedir. Kumaş halindeki havlu kumaşlarda bölge ayrımı kumaş kenar düz dokuması ve havlı bölge olarak iki bölgeye ayrılabilmektedir.

Havlu teriminin ürün adı olarak kullanıldığı tekstil ürünleri düz dokunmuş havlu kumaşlara göre farklı bölgeler içermektedir. Şekil 1.3’te işaretlenen hav bölgesi, kenar bezleri, baş ve uç bezleri (bazı özel tasarımlarda saçaklar) ve bordür terimleri havluların belli başlı bölgelerini tanımlamak için kullanılan terimlerdir. Bir havluda bu alanların hepsi bulunmayabilir, ancak hav bölgesi havlunun en temel yapısıdır ve tüm havlularda bulunur.

Hav bölgesi, su emiciliğinin yüksek olması için bir ya da iki yüzeyi bukleli olan bölgedir. Baş veya uç bezleri, havlu dokunurken havlı kısmın dağılmasını engellemek için buklesiz olarak dokunan kısımdır. Saçak, baş ve uç bezleri kenar dokusu oluşturmadan sadece zemin ve hav ipliklerinin uzun bırakılmasıyla elde edilen ve farklı düğümleme yöntemleriyle ya da düğüm olmadan bırakılan kısımdır.

Kenar bezi, havlunun boyu yönünde iki kenarı sağlamlaştırmak için bez yapısında dokunan bölgedir. Bordür, havlunun bir veya iki ucuna yakın, farklı örgülerle desenlendirilmiş kısımdır. Desene ilave olarak farklı renkli ve kalınlıkta polyester, şenil, indantren boyalı, merserize vb. iplikler kullanılarak bordür yapısı oluşturulabilir.

Türk Havlusu

Tekstil alanında Dünya çapında yeri olan ülkemizin bu alanda yine çok ünlü olan bir ürünü de hiç kuşkusuz, havlu. Türklerin geleneğinde olan alışkanlıklarla Anadolu coğrafyasının üretim olanaklarının birleşimi sonucu ortaya çıkan havlu kültürü, bugün çeşitleri ve kalitesi ile hem günlük hayatta hem de endüstriyel anlamda önemli bir yer tutuyor. Havlu üretimi, Türklerin dokumacılık anlamındaki geçmişine dayanıyor ve buna bağlı olarak özelleşmiş durumda bulunuyor. Gelin, Türk havlusunun hem tarihine, üretildiği yerlere ve bugünkü durumuna beraber bakalım. Havlu kelimesi köken olarak “hav” kelimesine dayanmakta. Hav kelimesi, Ermenice ve Kürtçe kaynaklarda kumaş yüzündeki kıl ya da tüylenme anlamına geliyor. Türkçe kullanım tipleri ile beraber kelime tüylü kumaş anlamında havlu kullanımını almış. Bornoz kelimesinin de Arapça’da “şapkalı cüppe” anlamına gelen “Burnus” kelimesinden türeyerek, Türkçeye ilk olarak Bürnaz şeklinde girdiği ve daha sonra bornoz olarak geldiği tahmin ediliyor.

Kullanım tipine göre, el – yüz – baş havlusu, banyo havlusu, plaj havlusu ve bornoz gibi alanlara göre ayrılır. Üretiminde havlu kumaş adı verilen kumaş tipi kullanılır. Havlu kumaş,  genel olarak pamuk ve keten dokuma olarak elde edilir. Havlu kumaş yapısı klasik manada, kumaşın bir yüzünün veya her iki yüzünün ilmekli olduğu bir tiptir. Bu tip kumaşın özelliği yıkanabilir, boyanmaya ve yaşa dayanıklı olmakla birlikte, yumuşak bir dokuya da sahip olmasıdır.  Havlu dokumada kullanılan ve diğer tekstil ürünlerinden havluyu ayıran iplik biçimi ise hav ipliği ve bu isimden türeyen hav ilmekleridir. Bu ilmekler havlunun dokuma kalitesini belirler. Pamuk iplikli dokumaya ilave,  başka tarz iplikler de kullanım durumuna bağlı olarak havlu üretiminde pamukla beraber kullanılmaktadır. Esasen Türk havlusunun tarihi 1600 yıllık bir geçmişe sahip. Türk kültüründe yer alan Türk Hamamı, beraberinde havlu ihtiyacını da getirmiş ve adeta bir iç kültürel etkileşim olarak havlu da kendini ortaya çıkarmış. Havlu üretiminde ülkemizde özellikle iki şehir Bursa ve Denizli ön plana çıkıyor. Tekstil sektöründeki üretimleriyle tanınan bu şehirlerimiz, havlu üretiminde ve markalaşmada çok ileri noktalarda bulunuyor. Araştırmalara göre Anadolu’daki ilk dokuma atölyesi 15. Yüzyılda Bursa’da bir tekkede kurulmuş. İpekböcekçiliği ve buna bağlı olarak ipek dokuma konusunda ön planda olan Bursa ili, havlunun da ilk üretildiği yer olarak kabul ediliyor. Bursa gibi Denizli’de havlu ve bornoz üretiminde köklü bir geçmişe sahip ve bugün patent, markalaşma ve üretim hacmi anlamında zirvede yer alıyor. 

İstanbul’un Osmanlı tarafından fethi sonrasında, başta İstanbul’da olmak üzere ülkenin dört bir yanında hamamlar inşa edilmiş ve Türk hamamı kültürü böyle oluşmuş. Temizlik konusunda titiz olan Türkler, bu gelenekleriyle beraber havlu kullanımını da geliştirmişler. Dokumada olduğu gibi işleme sanatının da yaşadığı bu topraklarda, havlu işleme de ayrı bir değer olarak ortaya çıkmış. Halen birçok evde kenarlarında işlemeler bulunan havlular bulunurken endüstriyel üretimde de ev havlusu olarak anılan el –yüz havluları işlemeli, desenli olarak üretilmektedir. Türk havlusunu ve dolayısıyla Türk hamamını ele aldığımızda kuşkusuz peştamali de hatırlamak gerekiyor. Hamamlarda kullanılmakla birlikte, yine Bursa, Denizli şehirlerinin yanı sıra Karadeniz ve İç Anadolu bölgesinde de üretilen peştamal aynı zamanda giyimde de kullanılan bir aksesuardır. Bu özelliğinden dolayı üzerinde işlemeler yer alır ve Türklerin havlu kullanımında üzerine işleme alışkanlığı biraz da bu ortaklıktan ötürü gelmektedir. Türk havlusu, 1600 yıllık geçmişi ve bugün geldiği endüstriyel üretim hacmiyle Türkiye’den en yüksek miktarda ihraç edilen ürünlerdendir. Öyle ki bugün Türkiye’de üretilen havlu ve bornoz tam 186 ülkeye ihraç edilmekte ve yıllık ortalama 600 milyon dolar gibi ihracat rakamlarına ulaşmaktadır. Bu da Türk havlusunun dünyaya tanıtılması yönünde oldukça kalıcı bir durum yaratmakla birlikte ülke ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır.  Havlu ile beraber bornoz üretimini de geliştiren Türkiye, “Turkish Towel” ( Türk Havlusu) adıyla bir marka oluşturmuş ve ekonomik kalkınma desteği “Turquality” yoluyla bu markayı dünya çapında tescillemiştir. Son olarak İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Ligi “Euroleauge” Dörtlü Finali’nde yer alan 4 takımın da kullandığı havlular, Denizli’de “Turkish Towels”  ( Türk Havluları) markasıyla üretilen havlular olmuş ve böylece hem ülke hem de havlu tanıtımı anlamında önemli bir adım daha atılmıştır. Denizli şehri, Türkiye’nin havlu ihracatının %70’i gibi önemli bir paya sahiptir. Ayrıca 6 Mart tarihi, 2012 yılından beri Dünya Türk Havlu ve Bornoz günü olarak kutlanıyor. Bu kapsamda her yıl Denizli Tekstil ve Giyim Sanayicileri Derneği (DETGİS) tarafından Denizli’de Dünya Türk Havlu ve Bornoz Festivali düzenlenirken, İstanbul başta çeşitli kentlerde bu günün haftasında etkinlikler ve kutlamalar düzenlenerek yenilikler tanıtılmaktadır. Yine bu tarz festival ve etkinliklerde ihtiyaç sahiplerine çeşitli havlu ve bornoz hediyeleri verilmektedir.

Türk havlusunun tanıtımı elbette çeşitli yansımalara da yol açıyor. Örneğin, Brad Pitt’in başrolünde olduğu Truva filminde kullanılan tüm havlu ve bornozlar, Denizli’de üretilmiş.  İngiltere'de Prens William ile Catherine Middleton'un düğününde düğün davetiyesi olarak 40 bin altın işlemeli havlu tasarlanmışlar ve bu havlular da yine Denizli'de üretilmiş. Türk havluları, tıpkı İstanbul’daki basketbol dörtlü final organizasyonunda olduğu gibi, uluslararası saygın tenis turnuvaları ile olimpiyatlarda da tercih edilirken ülkemize gelen turistlerin de hem konakladığı otellerdeki kullanım deneyimleri hem de çarşılarda görerek satın almalarıyla dünya çapındaki şöhretini sürekli arttırmaktadır. Geleneğin gücü ve kullanımının vazgeçilmezliğine bugün endüstriyel teknolojinin eklendiği Türk havlusu, bu toprakların kültürünün yarattığı bir değer ve biriciklik olmaya devam ediyor. Türk havlusunun geniş dünyasına başta Denizli ve Bursa gibi kentlerin yanı sıra Antalya’nın turistik tesislerinde ve tarihi temalı çarşılarında şahitlik edebilirsiniz.

Havlu Nedir: Havlu her iki yüzünde yumuşak tüyleri olan bezdir. Vücudun ıslak olan yerlerini kurutmaya yarar. Üretim için genellikle pamuk tercih edilir, çünkü ağartıldıktan sonra havluya suyu emme gücü kazandırır. Günlük yaşantımızda en basitinden ellerimizi yıkadığımızda ya da  duştan çıktığımızda bornoz yoksa havlu kullanırız. Kullanımı oldukça yaygındır ve her havlu sağlıklı değildir. O yüzden havlu seçerken suyu emme gücü ve yumuşaklık derecesi kontrol edilmeli. Ayrıca bambu ve modal olan doğal lif olmasına özen gösterilmeli. Bunların dışında önemli olan diğer bir faktör ise dikişlerinin kalite seviyesidir.

Havlu üretimi 100 yıla yakın bir tarihe dayanan olgudur. Son yıllarda havlu, dokuma ve örme teknolojilerine önem veriliyor.  Bu da beraberinde farklı tür ve kalitelerde karşımıza çıkıyor.

Havlu yapımında öncelikle iplikler iş makinelerinde sarılır ve arkasından boyanma işlemi gerçekleşir. Sıradaki adım, asıl adımdır; dokuma. Son olarak ise dikim işlemi gerçekleşir. Bir kaç cümle ile havlunun nasıl yapıldığını ve yapım aşamalarını basitce anlatmış olduk. Havlular ülkemizde tüketici firmalar tarafından yukarda saydığımız işlemler doğrultusunda üretilip son hali ile karşımıza çıkartılıyor. Havlu yapımında kullanılan hammadde olarak pamuk kullanılıyor. Çünkü pamuk, havlunun kalitesini arttırmada ve havlunun su emme gücünün arttırılmasında çok önemli bir rol oynuyor. Pamuğun yanında az bir miktarda keten, mısır, modal, lyocell ve deniz yosunu da kullanılıyor.

Mikrofilament polyester son yıllarda pamuk ile karıştırılıp birlikte üretilmeye başlanılmıştır. Söz konusu olan mikrofilament polyester lifi pamuk ile karşılaştırıldığında pamuktan kat kat daha yumuşak, renk parlaklığı, renk aslığı ve bakım kolaylığı açısından incelendiğinde oldukca üstün bir yapıya sahiptir.

Değişik konstrüksiyonlarda kullanım amaçlarına göre havlu kumaşlar üretilmektedir. Havlu kumaş üretiminde ki en önemli faktör atkı sıklığının 12-25 atkı/cm ve aynı şekilde çözgü sıklığının 18-30 çözgü/cm periyotlarında olmasıdır. Havlu kumaşlar üretiminde en sık olarak kullanılan yöntemler arasında doku oluşturma yöntemi vardır.  Havlu dokuma işlemi yapılırken mümkün olduğunca hav yükseliği homojenliğini korumak vasıtasıyla çözgü ipliklerin az engelli bir şekilde işlenmesini sağlar. Havlu kumaşlarda tasarım göz önünde bulundurulduğunda bir takım bölgenin havsız dokunulması ve bordür ve ya kenar yapılması da istenilen durumlar arasındadır. Havlu dokuma makinelerine bir göz attığımızda son yıllarda gerçek anlamda teknolojik gelişmelerin olduğunu görebilmekteyiz. Hav oluşumu tarafın periyoduk yolda olmayan tarzda yapması kam mekanizmaları aracılığı ile sağlanılabilmektedir. Tabi ki bu durumla birlikte yanında olumsuzluklara davetiye çıkartmış oluyor. Bu durumu çözmek maksadıyla ortaya çıkarılan servomotor tahrikli hav oluşturma mekanizmaları geliştirilmiştir. Servomotor atkı boyunca hav yüksekliğinin her iki farklı şekilde çalışmasına olanak sağlama özelliğine sahiptir. Havlu dokuma makineleri üç gruplu havlu dokumadan bir seviye üstündeki gruplu dokumak mümkün olmuyor. Artık bir havlunun ne olduğunu ve nasıl yapıldığını biliyoruz, maksadına göre doğru havlu almamız gerektiğini de unutmamalıyız.

Tekstil

Tekstil veya dokumacılık, hayvansal, bitkisel veya kimyasal lifli kullanım ürünleridir. Giyilebilen her şey ve bazı dekorasyon ürünlerini de içine alan üretim sektörüdür.[1]

Dokumacılık; kullanılıcak malzemenin elde edilmesinden (pamuk, keten, jut, sisal vb tarladan, ipek, yün veya kıl ise hayvandan, sentetik ise üretimden) kullanıma hazır hale gelene kadar (kumaş, dikili mamul ya da ev tekstili) geçirdiği sürecin tamamına verilen addır.[2]

Fransızca textile "dokuma, kumaş" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince textilis "dokuma" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince texere, text- "dokumak, örmek" fiilinden türetilmiştir[3] Aslında batı dillerinden gelen tekstil kelimesi, sadece "kumaş" demek iken, Türkçede bu terim çok daha geniş anlamlara kavuşmuştur.

Dokumacılık sektörü 2 ana başlığa ayrılmaktadır.

    Hazır giyim
    Ev Dokumacılığı

Hazır giyim

Standart ölçülere göre seri olarak hazırlanmış ve satışa sunulmuş giyim eşyası ve bu bağlamda üretim yapan sektöre verilen isim.
Ev Dokumacılığı

Ev içinde kullanılan dokumacılık ürünlerinin üretimiyle ilgilenen bölümüdür. Bu ürünler perde, çarşaf, nevresim, her çeşit örtüler ve havlu gibi ürünlerden oluşmaktadır.
Otel Dokumacılığı

Geçmiş yıllarda otel, motel ve pansiyonlar dokumacılık gereksinimlerini yerel terzilerden ve tekstil firmalarından karşılamakta idiler. 1970'li yıllardan sonra yapılan turizm yatırımlarının ardından hızla gelişen turizm sektörünün dokumacılık gereksinimlerini karşılamak için dokumacılık firmaları otel kullanımına uygun şekilde eniyileştirilmiş ürünler sunmaya başladılar. Artan istek aşamasında tamamen veya kısmen otellere yönelik dokumacılık çözümleri ve ürünleri sunan firmalar kurulmuştur.

Oteller, gerekli temizliği sağlamak için ağır ve günlük yıkama koşullarına dayanıklı dokumacılık malzemeleri kullanmalıdırlar. Otel dokumacılığı firmaları, otel kullanımı için dayanıklılığı artırılmış masa örtüsü, yatak örtüsü, çarşaf, yastık, yorgan ve diğer dokumacılık ürünlerini üretirler.[4]

Bursa Havlusu - Bursa

Bursa’da havlu 18. yüzyıl başlarından itibaren el tezgâhlarında dokunmaya başlanmıştır. Bursa havlularının dokuma yöntemleri 15. yüzyılda Osmanlı ve dünya saraylarına dokunan Bursa kadifelerinden alınmıştır. Geleneksel tezgâhlarda dokunan jakarlı, işlemeli ucu püsküllü havlular kullanım alanlarına göre çeşitlilik göstermektedir. Hamam havlusu, el havlusu, baş havlusu gibi çeşitleri olduğu gibi, günlük olarak kullanılan ile özel günlerde, düğün ve gelin hamamlarında, hediyelik olarak işlemeli veya sade püsküllü püskülsüz olarak yapılmaktadır. Bursa’da Kapalı Çarşı ve Hanlar bölgesinde sadece havlu ve hamam malzemelerinin satıldığı havlucular çarşısında geleneksel yöntemlerle dokunan havlular dışında fabrikalarda tasarlanarak dokunan havlular satılmaktadır. 1941 yılında kurulan Havluculuk Kooperatifi ile modern havlu dokuma tesislerinin kurulduğu Bursa günümüzde dünya havlu üretiminde önemli bir yerde bulunmaktadır. 


Dipnot ve Kaynaklar

Wikipedia
delphinhotel
kulturportal
tekstilbilgi net
zoreltekstil
Fıkıh Ansiklopedisi N Harfi İle Başlayanlar

NAFAKA

İnfak edilen şey, azık, yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyler. "Nafaka" kökünden infâk; hayır yolunda mal sarfetmek demektir. Nafakanın çoğulu "nafakât"tır. Bir terim olarak yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder.

Nafaka genel olarak ikiye ayrılır: 1. Kişinin kendisine gerekli olan nafaka. Bu, başkasına vereceği nafakadan önde gelir. Çünkü Hz. Peygamber; "Önce kendi nefsine, sonra nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et" buyurmuştur (Müslim, Zekât, 95, 97, 106; Ebû Dâvud, Zekât, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94).

2. Kişinin başkalarına vermesi gereken nafaka. Bu çeşit nafakanın üç sebebi vardır. Evlilik, hısımlık ve mülkiyet bağı.

Islâm`da aile reisi olarak kadının ve çocukların geçimini sağlamak görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca, anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce, "geçimi sağlama yükümlülüğü" onları da kapsamına alır. Hattâ Islâm`da mâlik veya zilyed olunan hayvanların bile yedirilip içirilmesi görevi aile reisinindir (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, IV, 40). Hayvanın açlık veya susuzluk nedeniyle ölümüne sebep olmak sorumluluğu gerektirir. Nitekim Allah`ın Rasûlü bir kedinin ölümüne sebep olan bir kadın için şöyle buyurmuştur: "Açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi için bir kadın azap olundu. Ona kendisi yedirmediği gibi, toprak haşaratın yiyebilmesi için serbest de bırakmadı" (Buhârî, Enbiyâ, 54; Şirb, 9; Müslim, Selâm, 151, 152; Birr, 133, 134; Küsûf, 9; Nesâî, Küsûf, 14, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 159, 188, 286, 424).

Hayvana gücünün yetmeyeceği yükün taşıtılması haramdır. Köleye de böyle yük yükletilemez. Mâlik, hayvana infaktan kaçınırsa, çoğunluğa göre kazâen ve diyâneten buna zorlanır. Hanefilere göre ise buna kaza yoluyla zorlanamaz (el-Kâsânî, â.g.e., IV, 40; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, II,168 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VII, 763, 764).

Insanlardan nafaka hakkı sahipleri sırasıyla şöyledir:

NÂFİLE

Bağış, hibe, ganimet malı, zorunlu olmaksızın yapılan iş. Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve Resûlullah (s.a.s)`ın kıldığına dair rivayet bulunan namazlar demektir. Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nafileler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünnet olan nâfile, Allah elçisinin yapmağa devam ettiği ve ancak nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz. Peygamber`in bazan yapıp, bazan yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir. Menduba müstehap da denir.

Fıkıh usûlünde nâfile, sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri "mendup"la eş anlamda kullanılır. Nâfile ibadetleri aşağıdaki şekilde tasnif etmek mümkündür:

Müekked olan sünnetler:

Beş vakit namaza ve cuma namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir: "Her kim bir gün ve gecede, farz namazlar dışında on iki rekat namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce iki rekat, öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşamdan sonra iki rekat ve yatsıdan sonra iki rekat" (Tirmizi; Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).

Namazlara bağlı olan müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Sabah namazının farzından önce kılınan iki rekatlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizi atlar kovalasa da sabah namazının iki rekat sünnetini terketmeyin" (Ahmed b. Hanbel, II, 405). "Sabah namazının iki rekatısünneti dünyadan ve dünyada bulunan herşeyden daha hayırlıdır" (Müslim, MiŞâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât, 190). Hz. Âişe şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekatıgibi başka hiç bir nâfile namaza devam etmemiştir" (Buhâri, Teheccüd, 27; Müslim, MiŞâfirîn, 94; Ebû Dâvûd, Tatavvu`, 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170).

Başka bir sünnet kaza edilmezken, yukarıdaki hadisler sebebiyle, sabah namazını kılamayan kişi aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Diğer yandan ikinci rekatta bile imama yetişebileceğini anlayan kimse önce sünneti kılar, daha sonra imama uyar.

2. Öğle veya cuma namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.s) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekat namaz kılmayı terketmezdi" (Nesâî, Kıyâmü`l-Leyl, 56).

3. Öğle namazından sonraki iki rekât namaz. Bu iki rekat, müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekat nâfile namaz da müekked sünnetlerdendir. Hadiste şöyle buyurulur:

"Hz. Peygamber cuma namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekat namaz kılar, rekatlar arasını selâm ile ayırmazdı" (Zeylaî, Nasbur-Râve, II, 206).

4. Akşam namazından sonra iki rekât. Bu da Allah elçisinin devam ettiği sünnetlerdendir.

5. Yatsı namazından sonra iki rekat. Bunun delili; Gün ve gecede on iki rekat nâfile namaza devam eden için Allah Teâlâ`nın cennette bir köşk bina edeceğini bildiren hadistir (Tirmizî, Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).

6. Terâvih namazı: Bu namaz erkek ve kadın için müekked sünnettir. Çünkü terâvih namazına hem Hz. Peygamber, hem de ondan sonra raşid halîfeler ve ashab-ı kirâm devam etmişlerdir. Terâvih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Resûlullah (s.a.s), Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra müminlere farz olur endişesiyle mescide çıkıp kıldırmamıştır (Zeylaî, a.g.e., II, 152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 50 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 43).

Terâvih namazı Ramazan ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya bırakılması müstehaptır. Terâvih namazı tek başına kılınabilir, fakat cemaatle kılınması daha faziletlıdır.

Hanefilere göre, terâvih namazının rekat sayısı yirmi olup bu sayı Hz. Ömer`in uygulamasına dayanır. Çünkü Hz. Ömer halîfeliğinin sonuna doğru bu namazı Mescid-i Nebevî`de Devlet başkanı olarak yirmi rekat kıldırmıştır. Bu miktara sahabeden karşı çıkan olmamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benden sonra, benim sünnetimden ve raşid halîfelerimin yolundan ayrılmayın" (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Ilim, 16; Ibn Mâce, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16). Ebû Hanîfe`ye, Hz. Ömer`in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir:

"Teravih kuvvetli bir sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O, bu konuda yeni bir şey de icad etmedi. O, bunu ancak kendi bildiği bir delile dayanarak yapmıştır. Resulullah (s.a.s)`den bir ahid olarak yapmıştır" (ez-Zühaylî, a.g.e., II, 44).

Bazı hadis bilginleri ise Allah el-çisinin Ramazanda terâvihi sekiz rekat olarak kıldığını tesbit etmişlerdir. Bunun delili, Buhârî`nin ve başkalarının Hz. Âişe`den naklettikleri şu hadistir:

"Hz. Peygamber ne Ramazanda ve ne de Ramazan dışında on bir rekattan fazla nâfile namaz kılmamıştır" (Buhârî, Teheccüd, 16; Terâvih, 1; Müslim, MiŞâfirîn, 125; Tirmizî, Mevâkît, 208). Yine Ibn Hibbân, Sahîh`inde Câbir (r.a)`den şu hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber kendilerine sekizrekat namaz kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., III, 53). Bu duruma göre, terâvih namazının sekizrekatının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. Ibnül-Hümâm gibi bazı bilginler ise sekizrekattan fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum yatsı namazının farzından sonra dört rekat nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk rekatımüekked sünnet, iki rekatıda müstehap olur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, I, 333, 334).

Gayrı Müekked Sünnetler:

Hz. Peygamber`in kesintisiz devam etmediği ve bazan terkettiği sünnetler olup bunlara mendup da denir. Bu namazlar şunlardır:

1. Ikindi namazından önce tek selamla kılınan dört rekat namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında şöyle buyurmuştur: "Ikindi namazından önce dört rekat namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin" (Tirmizî, Salât, 301).

2. Yatsı: namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe (r.anha)`den şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber, yatsıdan önce dört rekat namaz kılardı" (Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî, a.g.e., III, 18).

3. Evvâbîn namazı: Evvâbîn, evvâb kelimesinin çoğulu olup, Allah Teâlâ`ya çokça yönelen kişi anlamına gelir. Iki ilâ altı rekata kadar kılınabilir. Bir, iki veya üç selâmla kılmak mümkündür. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat namaz kılınan evvâbînden sayılacağını bildirmiş ve arkasından şu ayeti okumuştur: "Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri (evvâbîn) son derece bağışlayıcıdır" (el-Isrâ,17/25; Ibn Kesîr, Tefsîr; Istanbul 1985, V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Istanbul 1984, s. 74).

Bunlar farz namazlara tabi olan nafile namazlardır.

Bağımsız Nâfile (Mendup) Namazlar:

Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka bir takım nâfile namazlar daha vardır ki bunlar, müstehap, mendup veya tatavvu` adı verilen nâfilelerdir:

1. Kuşluk namazı

En az iki rekat olup, sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır. Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Hz. Âişe`den şöyle dediği nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.s) kuşluk namazını ikiser ikiser, dört rekat olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı" (es-San`ânî, Sübülü`s-Selâm, Kahire 1950, II, 16). Müslim`in rivayeti ise şöyledir: "Hz. Peygamber kuşluk namazını dört rekat olarak ve Allah`ın dilediği kadar ilâvede bulunarak kılardı".

2. Teheccüd namazı

Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya kısa bir uykudan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza "gece namazı (salatül-leyl)" denir. Bir süre uyuduktan sonra, gecenin yarısından imsak vaktine kadar kalkılıp kılınırsa "teheccüd" adını alır. Teheccüd namazı iki rekattan sekizrekata kadardır. Her iki rekatta bir selam verilmesi daha faziletlidır.

Teheccüd namazı Hz. Peygamber`e farzdır. Kur`an-ı Kerim`de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur`an`la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin" (el-Isrâ,17/79). Bu namaz diğer müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.

Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân, 25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli Imrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer (r.a)`nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)`a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur:" Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu ". Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtaşarı Tecrid-i Sarıh Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576). Başka bir hadiste şöyle buyurulur:

"Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur" (Tirmizî, Deavât, 101).

3. Abdest namazı

Abdestten veya gusül abdestinden sonra vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre geçmeden iki rekat namaz kılınması menduptur. Hadiste şöyle buyurulmuştur:" Her kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa ve bu iki rekata kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vacib olur" (Buhârî, Vüdû, 24; Müslim, Tahâre, 5, 6,17; Ebû Dâvûd, Tahare, 65).

4. Tahiyyetül-Mescid namazı Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-Mescid de; mescide selâm vermek anlamına gelir. Mescide ilk giren kimsenin, Mescidin Rabbine selâm vermek ve O`nu yüceltmek amacıyla iki rekat namaz kılması menduptur. Bir günde, ta`lim, teallüm vb. sebeplerle bir kaç kere mescide girmek zorunda olan kimselerin bu namazı ilk girişte bir kere kılması yeterlidir.

Hadiste şöyle buyurulur: "Sizden her kim mescide girerse iki rekat namaz kılmadan oturmasın" (Buhârî, Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, MiŞâfirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118).

Bir mescide girip meşguliyetinden veya vaktin darlığından ya da kerahetinden ötürü tahiyyetül-mescid yapamayacak kimse şu duayı okumayı yeterli ve müstehap görülmüştür:

Sübhânellah vel-Hamdûlillah ve la ilahe illallahü vellahu ekber"

Anlamı: "Allahı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah`a mahsustur. Allah`tan başka hiç bir ilah yoktur. Allah herşeyden yücedir". Diğer yandan, bir mescidde her hangi bir namazı kılmak veya orada bir farzı kılmak için imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.

5. Istihare namazı

Istihâre; bir şeyin hayırlı olanını istemek demektir. Istihâre namazı, nasıl hareket edileceği bilinemeyen mübah işlerde manevi bir işarete nail olmak için kılınan iki rekatlık bir namazdır. Cabir b. Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber bütün işlerde bize Kur`an`dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretir ve şöyle buyururdu: "Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz dışında iki rekat namaz kılsın ve istihâre duasını okusun" (bk. Buhârî, Teheccüd, 25; Deavât, 49; Tevhîd,10; Tirmizî, Vitr, 18; Ibn Mâce, Ikâme, I, 18; Ahmed b. Hanbel, III, 344).

Istihâre duasından sonra kıbleye yönelerek yatılır, (Dua için bk. "istihare" maddesi; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, 350, 351).

6. Tesbih namazı

Dört rekatlı bir namaz olup her rekatta Fâtiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır. Bu namazda üç yüz kere şu tesbih duası okunur: "Sübhanallahi vel-hamdü Lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellahü ekber ve !â havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyıl-azîm "

Anlamı: "Allahı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah`a mahsustur. Allah`dan başka hiç bir ilâh yoktur. Allah herşeyden yücedir. Büyük ve yüce olan Allah`dan başka hiç bir güç ve kudret sahibi yoktur ".

Hz. Peygamber amcası Abbas (r.a)`a kendisini Allah`a yaklaştıracak bir ameli bildirmek için tesbih namazını talim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları kadar çok olsa bile Allah`ın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere, başka rivayette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Vitr,19; Ibn Mâce, Ikame,190; Ebû Dâvûd, Tatavvu`, 14 ve "Namaz" maddesi).

7. Hâcet namazı

Dünyevî ve uhrevî isteği olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat, başka bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Allah Teâlâ`ya senâda ve Hz. Peygambere salatü selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duasını okuyup, isteğinin gerçekleşmesini Yüce Allah`dan ister.

Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a)`dan nakledildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Her kimin Allah`dan bir dileği olursa veya insanlardan bir isteği olursa, önce abdest alıp iki rekat namaz kılsın, sonra Allaha hamd ve senada bulunsun ve Hz. Peygambere salatü selâm getirsin. Sonra şu duayı okusun: "Lâ ilâhe illallahul-halîmül-kerîm. Sübhânellahi Rabbil-arşil-azîm. el-Hamdü lillâhi Rabbil-âlemin, nes`elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vel-ganîmete min külli birrin ve`s-selâmete min külli ismin. Lâ teda`lî zenben illâ gafertehû ve lâ hemmen illâ mezahtehû ve lâ hâcete hiye leke rızan illâ kadaytehâ yâ erhamerrâhimîn ".

Anlamı: "Halîm ve kerîm olan Allah`dan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi olan Allah`ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah`a mahsustur. Allah`ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyıliği elde etmeyi, her günahtan uzak olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiç bir günah, feraha çıkarmadığın hiç bir tasa, senin rızana uygun olan hiç bir ihtiyacı da karşılamadan bırakma. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım" (Tirmizî, Vitr,17; Ibn Mâce, 189; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 352, 353).

8. Yolculuk namazı

Bir müslümanın yola çıkacağı veya yoldan döndüğü zaman iki rekat namaz kılması menduptur. Hz. Peygamber yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî`ye giderek iki rekat namaz kılar, orada bir süre otururdu" (bk. Buhârî, Salât, 59; Cihâd, 198).

9. İstiska (Yağmur İsteme) namazı

Şiddetli kuraklık hüküm süren zamanlarda yağmur duası yapılır. Çünkü Kur`an`da Nûh, Mûsâ ve Hûd peygamberlerin kavimlerine su verilmesi için yaptıkları dualardan söz edilir (bk. Nûh, 71/10-12;.el Bakara, 2/60).

Enes b. Malık (r.a)ten rivayete göre, Allah Rasûlü cuma hutbesi irad ederken, şiddetli kuraklığın hüküm sürdüğünü, ürünün ve hayvanların telef olduğunu söyleyen bir adamın isteği üzerine; Allahım bize su ver, Allah`ım bize su ver" diye dua etmiştir. Bunun üzerine gökte hiç bulut yokken, birden bulutlar belirmiş ve yağmur yağmaya başlamıştır. Bir hafta süren yağmurlar âfet halini almaya başlayınca, ertesi hafta aynı adamın yağmurun kesilmesini istemesi üzerine Allah`ın Resulü şöyle dua etmiştir: Allah`ım! Yağmuru üzerimize değil, çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver". Bu dua ile yağmur kesilmiştir (Buhârî, Istiskâ, 6; Müslim, Istiskâ, 8).

Ebû Hanîfe`ye göre istiska; dua ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu dua özel bir namaz kılmadan ve hutbe okumadan yerine getirilebilir. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed`e göre ise, yağmur duası namazının, ihtiyaç varsa, hazarda veya seferde kılınması menduptur. Yağmur gecikirse bu dua günler boyu tekrarlanır. Çünkü Allah Teâlâ duada ısrarlı olanları sever (bk. el-Kasânî, el-Bedâyi`, I, 282; Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 437; Ibn Abidîn, Reddül-Muhtar, I, 790 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 353 vd.).

10. Küsûf namazı Güneş tutulmasına "küsûf", ay tutulmasına "husûf" denir. Güneş tutulduğu zaman, bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az iki rekat namaz kıldırır. Ebû Hanife`ye göre bu namaz gizli, Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre açıktan kıraatla kılınır.

Hz. Peygamber güneş tutulduğu zaman iki rekat namaz kıldırmış ve arkasından şöyle buyurmuştur: "Bu olaylar Allah`ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız farz namaz gibi namaz kılın " (Buhârî, Küsûf, 1,17; Ebû Dâvûd, Istiskâ, 4, 9, Sünnet, 9; Nesâî, Küsûf, 5, 12, 14, 16, 24).

11. Husüf namazı Ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsûf namazı gibi gizli veya açıktan iki ya da dört rekat namaz kılmaları menduptur. Ebû Hanîfe`ye göre, bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette yoktur. Imam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre, cemaatle kılınır.

Ay tutulması gece olabileceği için cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâkı`f-Felâh, 92).

Nâfile veya mendup sayılan amellerin amacını eş-Şatıbî şöyle açıklar:

1. Hz. Peygamber`den sünnet olarak gelen her mendup, farz ve vacib ibadetlerin ikmali ve korunması için yardımcıdır. Çünkü nâfile ibadetler insanı farzları edaya hazırlar. Nâfile ibadetleri ihmal eden farzları da ihmale maruz kalır. Bazı mendupların kendi cinsinden farklı ibadet vardır. Beş vakit namazın sünnetleri, nâfile oruç, nâfile hac ve sadakalar gibi. Bazılarının da benzeri ibadet bulunmaz. Namaz için güzel elbise giyinmek, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek gibi. Bunların da farz ibadeti desteklediği görülür. Sözgelimi, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek orucu kolaylaştırır ve şahsın bu ibadeti sürekli olarak yapmasını sağlar. Allah katında, az da olsa, ibadetin sürekli olanı makbuldür.

2. Mendup tek tek değil, bütünüyle yapılması gereken bir sünnettir. Nitekim sünnet-i müekkedeleri Hz. Peygamber ara sıra terketmiştir. Bu yüzden insan bazı darlık zamanlarında terkedebilir. Kaza edilmemeleri de bunu gösterir. Ancak toptan terkedemez. Meselâ; ezanı sürekli olarak terketmek caiz değildir. Bir ülkenin insanları ezanı sürekli olarak bırakmışlarsa, onlara bunu zorla okutmak gerekir. Yine bir kimse tamamen cemaati terkedemez. Çünkü Hz. Peygamber; "Bir kimse üç günden fazla cemaati terk ederse kalbi mühürlenir" (Ibn Mâce, Mesâcid, 17) buyurmuştur. Evlenme de böyledir... Bazı hallerde fertler evlenmeyebilir, ancak toplum olarak bunu bırakamazlar, aksi takdirde toplum yok olur (eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, Ticariye baskısı, Kahire, t.y., I, 132, 133, 151; M. Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, t.y., 40 vd.).

NÂFİLE NAMAZDA BİRDEN ÇOK MAKSAT

Kuşluk namazı vaktinde abdest alan birisi, iki rekât "Abdest şükür namazı`na, aynı anda kuşluk namazı olarak niyyet etse, ikisini birden kılmış olur mu?

Fıkıh kitaplarındaki ifadelere göre, niyyet edilmiş olması halinde; bir nâfile namaz, birden çok nâfile namaz yerine geçebilir: Nûru`l îzâh serhinde; mescidi selâmlama namazı (tahiyyatü`l-mescid) oturmadan kılacağı bir farz namazla, hattâ Zeylanî ve Kasânînin dediğine göre herhangi bir namazla yerine getirilmiş olur. (58 Tahtavı 320; Molla Hüsrev, Dürer I/116 (Surunbil0lî hâsiyesi);Nemenkânî I/146) Tahtâvî Miskât şerhinden naklen; abdestin arkasından bir farz kılmış olsa, bununla "abdest sükrü namazı" da yerine getirilmiş olur, der. (59 Tahtavî 321; M. Zihni Efendi 404) Nafilenin yerine geçecek namazın farz olması da şart değildir. (60 Abdülhalım (Durer hâsiyesi) I/79; Konu hakkında daha geniş bilgi için bk. Âbidin N/18-19) Buna göre işrak vakti abdest alan birisi, abdestin arkasından kılacağı iki rekât namaza, aynı anda hem abdest şükrü için, hem işrak namazı için, hem de meselâ hacet namazı için niyet etse, hepsi yerine gelmiş olur. Imam es-Sindî hac için ihrama girildiğinde sünnet olan iki rekat namazın, o ana rastlayan bir farzla da karşılanmış olacağını söylerken Aliyyu`I-Kârî bu konuda tereddüdünü bildirir. Ona göre: Ihram namazı, istihare ve benzerî namazlar gibi müstakil bir sünnettir, binaenaleyh, bir başka namaz zimminda ödenmiş olmaz. "Tahiyyetü`1-mescid` ve "Abdest şükür" namazı ise başlı başına bir namaz olmadıklarından her hangi bir namaz onların yerine geçmiş olabilir.

Hasiye sahibi el-Mekkî ise; bu tereddüde yer olmadığını, "el-Bahru`r-râik" gibi mezhebini önemli kaynakların çoğunda, durumun Sindî`nin dediği gibi olduğunu, bir farzın dahi o sünnetten müstagnî kılınacağını söyler. (60a)

Ibn Nüceym de niyyet bahsini işlerken, iki nafileye birden niyet edilirse, ikisinin birden ödenmiş olacağını söyler. (60b )

NAKID

Akçe, madenî para, para olarak bulunan servet, peşin para, altın ve gümüş için kullanılan bir Islâm hukuku terimi. Çoğulu nukud gelir. Vezni ve ayarı düzgün, gerekli özellikleri taşıyan paraya da nakid denir. Bir mastar olarak, paranın züyûfunu hâlisinden, sahtesini hakikisinden ayırma anlamında da kullanılır. Bir islâm hukuku terimi olarak altın ve gümüşü ve bunların madrûb ve meskûkünü ifade eder. Diğer yandan Islâm hukukçuları altın ile gümüşten başka madenden basılıp kabul edilen fels ve kâğıt paralara, ancak kıyas ve benzetme yoluyla nakid tabirini kullanırlar.

İktisatçılar, alış-verişlerde mübâdele aracı olan her şeyi gerçek anlamda nakid saymışlardır. İslâm hukukçularına göre ise, satış bedelinin (semen) geçerli olması için, onun şer`an kullanımının caiz ve helâl olan eşyadan bulunması şarttır. Bu yüzden rakı, şarap gibi sarhoş edici şeylerin ve domuz etinin nakid yerinde mübâdele vâsıtası olarak kullanılması caiz değildir. Fakat ekonomi ilmi kendisini dinî bir kayıtla bağlı saymadığı takdirde eşyanın helal veya haramlığını dikkate almaz. Ancak islâm`la, çağdaş egemen ekonominin birleştiği nokta şudur: Piyasada satış bedeli ve mübâdele aracı olarak kullanılan, toplum tarafından ittifakla kabul ve itibar olunan her şey altın ve gümüş gibi mübâdele aracı sayılır. Çünkü Islâmî açıdan ölçü, tartı veya standard olup sayı ile alınıp satılan şeylerin (misliyât) satış bedeli (semen) yapılması mümkün ve câizdir. Bir ton buğday karşılığında on tane koyun satın almak gibi (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sânayı`, V, 234; Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadir, V, 368; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, IV,12,13; K. Miras, Sahih-i Buhari Tecridi Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, V, 71, 72).

İslâm fıkhı kaynaklarında kullanılan nakdeyn (iki nakid) tabiri altın ve gümüş parayı ifade eder. Çünkü gerek Hz. Peygamber ve Râşid halîfeler ve gerekse büyük müctehidler dönemlerinde tedavülde bulunan para, altın ve gümüşten ibarettir. Islâm`dan önce kullanılan İran, Roma, Bizans ve Yemen sikkeleri Emevî hükümdarı Abdülmelik b. Mervan`ın H. 75 tarihindeki para basımına kadar piyasaya hâkim olmuştur. Hz. Ömer`den itibaren, Hz. Osman (Ö. 35/655), Muaviye (Ö. 60/679) ve Abdullah b. Zübeyr (Ö. 72/691) para basmışlarsa da bu paralar mevziî kalmış ve ülke çapında yayılmamıştır. Hz. Ömer, gümüş para birimi olan dirhemle, altın para birimi olan miskal (dinar) arasında standard bir oran tesis etmiştir. Hz. Peygamber devrinde ağırlık bakımından 10 dirhem (10 miskal), 10 dirhem (6 miskal), 10 dirhem (5 miskal) olmak üzere üç çeşit dirhem vardı. Hz. Ömer`in kurduğu para komisyonu, standardızasyon çalışması sonunda üç çeşit dirhemi toplayarak, çıkan ayı üçe böldü. Bu duruma göre, 10 dirhem (7 miskal) ağırlığı esas alındı. 1 Şer`î dirhem 2,8 gr.; 1 dinar (miskal) yaklaşık 4 gr. olunca,10 dirhem gümüş 28 gr.; 7 dinar altın da 28 gr. olur. Bu oran, daha sonraki devirlerde de genellikle korunmuştur (Ibnül-Hümâm, a.g.e., II, 522; el-Mâverdî, Ahkâmûs-Sultâniyye, Kahire 1298, s. 148; K. Miras, a.g.e., V, 40, 48, 49; Ö. Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1967, 120, 121, 124; I. Artuk, "Sikke", I.A. X, 622; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 62, 68; çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 24, 46).

NAKL-I KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)

Kabırleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm`da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah`a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf`a yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini alabilir.

Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.

Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah`tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr İbnü`l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".

İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabırleri de, müslüman kabırleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, İstanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ`l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).

Nakl-i kubûr: Kabirleri başka yere taşımak
İsa Sevgili
İsa Sevgili
Kurucu



Namaz Zamanı

B2B Toptan Satış Pazaryeri

Kral Yolu
kralyolu.com
Gusül (boy) abdesti nasıl alınır?
Gusül abdesti yada boy abdesti nasıl alınır? Ayrıntılarıyla gusül abdestini öğrenin
Namaz nasıl kılınır?
Namaz nasıl kılınır? Namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Abdest nasıl alınır?
Abdest nasıl alınır? Namaz kılmak için kadınlar ve erkekler nasıl abdest alırlar?
İhlas Suresi
İhlas suresi, İhlas suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu videolu anlatım
İhlas Suresi
Hüvallahüllezi: Haşr Suresi 22, 23 ve 24 ayetlerin yazılışı, okunuşu ve anlamı
Çocuğunuz için namaz etkinlikleri
Çocuğunuzun namazı sevmesi için neler yapmalısınız? Örnek etkinlikler
Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı
Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı, Resimli ve Özet maddeler halinde anlatım

Kabirleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkca caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Islâm`da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah`a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf`a yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği üzerine kabir açılır. Elbise alınınca kabir kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini alabilir.

Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.

Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah`tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr Ibnü`l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".

İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabirleri de, müslüman kabirleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, Istanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ`l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).

NAMAZ

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah`a karşı tesbîh, ta`zîm ve şükrün ifadesidir.

Namaz, Kur`an`da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi`rac (Isrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik`ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)`e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katıecir verileceği şu ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır" (el Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber`in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk`ın yaratıklarını düşünmek, Allah`ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur`an-ı Kerim`de Lokman aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim`in Hicaz`ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh`ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa`dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.

İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ`ya dayanır.

Kur`an-ı Kerim`in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).

"Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah`a tahsis ederek O`na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. Işte doğru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah`a samimiyetle bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (el-Hacc, 22/78).

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu Hadislerden bazıları şunlardır: "Ibn Ömer (r.a)`den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Islâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah`tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed`in Allah`ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır" (Buhârî, Iman,1, 2; Müslim, Imân, 19-22).

Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)`i Yemen`e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah`a kulluk etmeğe çağır. Allah`ı tanırlarsa, Allah`ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa; Allahın onlara, zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma, mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).

Diğer yandan İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince bundan dolayı dövün ve o yaşda yataklarını ayırın" (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).

Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir. Yalnızca, vitir veya bayram namazları vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir " Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Allah`ın Resulu şöyle cevap vermiştir:

"Hayır kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru söylüyorsa bu adam kurtulmuştur" (Buhârî, Imân, 34, Şehâdât, 26; Müslim, Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).

NAMAZ ÇEŞİTLERİ: NAMAZ DÖRT KISMA AYRILIR.

1. Farz-ı ayn olan namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.

2. Farz-ı kifâye olan namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyıliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. AbdulKadir Şener, Ankara 1986, s. 37-39).

3. Vacib olan namazlar. Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden çıkmaz.

4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk`ın rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.

Namazların Rekâtları:

Namazların rekatlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek`at sünneti, iki rek`at da farzı vardır. Öğle namazının dört rek`at ilk sünneti, dört rek`at farzı, iki rek`at da son sünneti vardır. Ikindi namazının dört rek`at sünneti, dört rek`at da farz vardır. Akşam namazının üç rek`at farzı, iki rek`at da sünneti vardır.

Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir sünnet vardır.

Vitir namazı üç rekattır. Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.

Namazın şartları:

Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidır. Şart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer`i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya "namazın farzları" başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; Ibn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)

Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır:

1) Hadesten temizlenme 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın şartları" denir.

Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Iftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir. Bunlardan başka ta`dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.

Burada, önce namazın şartları üzerinde duracağız:

1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah`ü Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû`, 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Racıâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî`, I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

2) Necasetten Temizlenme: Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katıyahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasınıise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.

Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)`nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû`, 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin işediği yere kova ile su dökün " (Buhârı, Vüdû`, 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer`î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farı bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A`râf, 7/31). Ibn Abbas (r.a)`a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

"Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).

Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber`in şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır", "Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî`den rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.

Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ`, 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)`ya büluğ çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe`den nakledilen; "Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına almaktadır.

Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Muğnî, I, 599; Ibn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).

4) Kıbleye Yönelmek: Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke`deki Ka`be-i Muazzama`ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara" 2/144). Kâbe, Mekke`deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe`nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)`in Mekke fethedildiği gün, Kâbe`ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)`e, Allah elçisinin Kâbe`ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet Kâbe`ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe`nin yönüne doğru iki rek`at namaz kıldı" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe`ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"` (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm, 43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe`nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe`nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.

NAMAZ KILMAYAN KİMSE DİNEN MÜSLÜMAN SAYILIR MI?

Namaz, imandan sonra İslam`ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle sabit olmuş olan bir hükmü inkar etmek küfr olduğu gibi, namazın farziyetini inkar etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz değildir. Fakat namazın farziyetini inkar etmez, ancak tenbellikten dolayı namaz kılmazsa günahkar olsa bile müslüman sayılır. İslam hukukuna göre suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebine, tevbe edip namaza başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafii mezhebinde ise, terkde ısrar eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.

Ömründe bir kez olsun camiye gelmeyen kişinin cenaze namazı kılınır mı? Eğer kılınmazsa, kıldırmış olanın kıldırmaktan dolayı sorumluluğu İslâm`a göre nedir? Kılanların da bir sorumluluğu var mıdır?

Fıkıh kitaplarımızda bir ölüye cenaze namazı kılınabilmesinin şartları sayılırken birinci olarak müslüman olması zikredilir. (Tahtavî, 479; M.Zihni, Nimet-i İslâm, 532) Bize göre "amel imandan bir cüz olmadığından." yani ibadet ve hayır adına hiç birşey yapmayan birisi dahi Allah`a ve Rasulüne eksiksiz inanmakla müslüman olacağından, ölünce namazı kılınır ve müslümanca defnedilir. Yeter ki, müslüman olduğu bilinsin. Bu da üç yolla olur: Müslüman olduğu ya kendisinden duyulmuş olur, ya ebeveyninden biri müslüman olmuş olur, ya da bir müslüman ülkesinde (halkının kahir ekseriyeti müslüman bir ülkede) bulunmuş olur. Bunların hiçbirisi bilinmese ve mükellef yaşa gelmiş bir gence İslam`ın ne olduğu sorulduğuna birşey söyleyemese ve bu durumda ölüverse, namazı kılınmaz (agk.; Namazı kılınmayanlar konusunda geniş bilgi için bk. Ibrahim el-Halebî, Haleb-i Kebir; 590 vd.; Kâsânî. Bedâyi, I/313). Çünkü ölünün üzerine namaz kılmak, onun için Allah`tan mağfiret ve şefaat dilemek demektir. Halbuki, Allah "yetmiş defa mağfiret dilense dahi onları bağışlamayacağını" (Tevbe (9) 80) söylemektedir. Ayrıca "Onlardan ölen kimsenin üzerine sakın namaz kılma" (Tevbe (9) 80) demektedir. Bu yüzden Ibn Abidîn, Karafi`den naklen, kâfir olarak öldügü bilinen birisi için "mağfiret" duasında bulunmanın küfür olduğunu söyler. Çünkü Allah "bağışlamayacağım" derken, onun hâlâ bağışlama dilemesi, sanki Allah`a "sen iyi yapmıyorsun, gel bu fikrinden vazgeç" demek, dolayısı ile ona eksiklik isnad etmek(Ibn Abidin, Dürrü`l-Muhtâr, I/522-23; Kafire dua ve kafirin duası konularında ayrıca bk. Fetâvây-i Hindiye, V/319, 348; Fetâvâyi Bezzâziye, VI/355, 360) demektir.

Ayrıca ırk üstünlüğüne dayalı kavgalarda ölenin namazı da yıkansa dahi kılınmaz. Ebu Yusuf'a göre, birisinin malını çalarken ya da aşırırken ölenin ve kendini öldürenin (intihar edenin) namazı da kılınmaz. Diğer imamlar, intihar, dayanılmaz bir ağrıdan (ya da müslümanlar aleyhine sır vermemek için) ise namazı kılınır derler. Çünkü bu mü`mindir, olsa olsa günahkâr olmuş olur. (Sır vermemek için intihar eden belki ecir de alır). Ebeveyninden birini kasten öldürenin, meşru idareye isyan halinde öldürülen bâgînin (teröristin), bu suçu işlemekte olduğu halde yol kesicinin, müslümanları pusu kurup öldürenin de namazları kılınmaz. (Tahtâvi, 497-98; M. Zihnî, 541-42; Fetâvây-i Hindiye, I/163)

NAMAZ VAKİTLERI:

Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan "namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:

1) Sabah Namazının Vakti:

Ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. Ikinci fecir; sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler. Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib" adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. Ikincisi ise, sabah namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San`ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 210, 213, 223).

2) Öğle Namazının Vakti: Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel`in görüşüdür. Ebû Hanîfe`ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî" denir.

Hac farızasını yerine getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.

Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.

Çoğunluk fakihlerin delili şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber`e namaz vakitlerini öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta`, Salât, 9).

Ebû Hanîfe`nin delili ise, Hz. Peygamber`in şu hadisidir: "Öğle namazını hava serinlediği zaman kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını andırır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).

Cuma namazının vakti de, tam öğle namazının vakti gibidir.

3) Ikindi Namazının Vakti: Ikindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. Ikindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe`ye göre ise, iki misli olduğu andan itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir" (Malık, Muvatta`, Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II, 236, 254).

Çoğunluk müctehidlere göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kılar, Allah`ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta`, Kurân, 46).

Islâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Kur`an-ı Kerim`de sözü edilen "orta namaz", ikindi namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)`nin naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsirî Ibn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazına "orta namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında bulunması yüzündendir.

4) Akşam Namazının Vakti: Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe`ye göre, şafak, akşamleyin batı ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe`den başka bir rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer`in; "Şafak, ufuktaki kırmızılıktır" (es-San`ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`in görüşüdür.

5) Yatsı Namazının Vakti:

Yatsının vakti, kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. Ikinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer (r.a)`den rivayet edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca namaz kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim, Mesâcid, 311).

Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.

Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.

Vitir namazını, uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır. Ikinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).

NAMAZ VE MÜZİK

Alt katta müzik çalınırken yukarıda namaz kılınır mı?

Aşağıda ya da yukarıda müzik gibi bir gürültünün olması, namazın sahih olmasına engel değildir. Ancak bu, dikkatı dağıttığı ölçüde, namazın sevabını azaltır. Çünkü Allah (c.c,); "Namazı, .beni anmak için kıl" (57 Ta-hâ (20) 14) buyurur. Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.v.); düşünerek kılınamayacağından ötürü uykulu iken namaz kılınmamasını emretmiştir. Yani namaz bir bakıma Allah`la (c.c.) irtibata geçme ve O`nunla konuşma demektir. Bu irtibatı koparân, ya da zayıflatan herşeyden sakınarak ve O`nu görüyor gibi ibadet etmek gerekir.


NAMAZDA AÇIKTAN OKUMAK

Yeni yetişen kızların namazı ve namaz surelerini öğrenmelerini sağlamak için kadınların namaz kılarken sûre başlarını biraz sesli okumaları halinde, her iki tarafın namazlarına zarar gelmiş olur mu?

Imamdan başkasının namaz kılarken gizli okuması vâciptir. Ancak. tek başına kılan erkekler de, açıktan okunan farzlarda, isterlerse fâtiha ve zam-mı sûreyi açıktan okuyabilirler. Kadınlar her hâlükârda içinden okumalıdırlar. Açıktan okumanın en az sınırı okuduğunu en yakınındaki bir iki kişinin duymasıdır. Fakat konuşanı ikaz etmek veya kelimeyi iyi çıkarmak, ya da uykusunu kaçırmak gibi bir özürden dolayı, bazı kelimeleri açıktan okumak namaza zarar vermez denmiştir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz`in gizli okuyuşunun da bazen duyulacak kadar olduğu olmuştur. Buna göre yanında namaz kılana bazı yerleri duyuracak kadar sesli okumak namaza engel değildir; ancak öğretmeyi namaz dışında yapmak daha iyidir. (Bk. Tahtavî, 204-205)

NAMAZDAN SONRAKİ ZİKİR VE DUA NASIL YAPILMALIDIR. YANİ YÜKSEK SESLE Mİ YOKSA GİZLİCE Mİ YAPILIR?

Yapılan zikir ve duanın sessizce yapılması sünnettir. Çünkü seadet asrında ve Hulefa-yı Raşidin zamanında zikir ve dua sesli olarak yapılmazdı. Ancak cemaat cahil olursa öğreninceye kadar seslice, öğrendikten sonra gizlice yapılmalıdır.

Bu zamanda zikir ve dua yapmasını bilmeyen yeni kimseler cemaata katıldıkları için zikir ve duanın müezzin tarafından seslice yapılması daha uygundur.

NAMAZDA İKEN OKUYUŞUN DUYULMASI

Namazlarda gizli okumamız gereken yerde sesimizi başkası duyarsa, ya da namazda iken tebessüm edersek namazımız bozulur mu? Namazda okumamız gereken duaları terkedersek namazımız ne olur?

Imam olan kimsenin Sabah, Akşam ve Yatsı namazlarının farzlarının ilk iki rekatlarında Fatiha ve Zamm-ı Sûreyi açıktan okuması, Cuma ve Bayram dışında, diğer bütün namazlarda imamın da, cemaatin de, tek başına kılanın da gizli okuması vaciptir. Vaciplerin terkedilmesiyle namaz bâtıl olmaz. Terketme unutarak olmuşsa "sehiv secdesi" ile tel`afi edilir. Kasten olmuşsa kötü bir iş yapılmış ve günaha girilmiş olur. Ama namaz yine tamamdır. Namaz kılanın, yanındaki bir-iki kişinin duyacağı kadar fısıldaması açık değil gizlidir. Açık okumak -Ibn Abidîn`e göre- meselâ birinci saftakilerin hepsine duyurmakla olur.(Mehmet Zahni Efendi, 250) Ya da fısıldama gizli okuma, ses çıkararak okuma da açık okumadır, denebilir. Namazda sessizce tebessüm etme; dudaklar oynamasa da namazı bozmaz. Titreme olur ve kendi işitecek kadar da olsa gülme bulunursa namazı bozulur. Sesli (kahkaha) ile gülerse hem namazı, hem de abdesti bozulur. Dualardan maksat Fatiha ve Zamm-ı Sure ise terkedilmeleri halinde sehiv secdesi yapılır ve namaz tamam olur. Çünkü bunları okumak vaciptir. Sübhaneke, tesbihler ve "salli" ve "barikler" ve ara rekâtlardaki tahiyyat ise, sünnet olduklarından, terkedilmeleriyle sehiv secdesi gerekmez.

NAMAZDA KADININ AYRICALIĞI

Namazda kadının ayakları bitişik mi yoksa açık mı tutul malıdır?

Bazı fıkıh ve ilmihal kitaplarında kadınların namazın bazı noktalarında erkeklerden ayrıldıkları yazılıdır. Ancak bunlar farz, vâcip, ya da sünnet derecesinde ayrılıklar değildirler. Yani kapatılacak avret ve saf düzeni dışında, kadınların namazı da erkeklerin namazı gibidir, denebilir. Meselâ, kadınlar tekbirde ellerini kulaklarına kadar değil, omuzlarına kadar kaldırırlar. Bu konuda bir hadîs-i şerif de vardır. (43 Nemenkânî, I/251) Ancak Rasûlüllah Efendimizin bizzat kendilerinin de tekbirde ellerini omuzlarına kadar kaldırdıkları vâkidir. (44 Aynî, V/10; Ibn Hacer, Fethû`I-Bûrî NJ2l B vd. ) Kadınlar kıyamda ellerini göğüslerinin üzerine koyarlar. Rükûda doksan derece, dümdüz eğilmeyip, dizlerini kırar ve biraz meyilli dururlar. Secdede kollarını açmayıp uyluklarına yapıştırırlar... vs. Ancak bunların hepsi, bu şekli tesettüre daha uygun olacağı için söylenmiştir. Meselâ rükûda yarıyı geçinceye kadar (kırkbeş dereceden fazla) eğilmedikçe rükûun kadın için de sahih olmayacağı söylenmiştir. Çünkü cemaatle namazda tam eğilmenin yarısının üzerinde imama yetişen, o rek`ata yetişmemiş sayılır. Bu, kadın için de böyle olacağına göre, kadının da rükûda en az yarıyı (kırkbeş dereceyi) geçecek şekilde eğilmesi gerekir. Zaten kadınlar için dizlerini tutmadan ellerini dizlerinin üzerine koyarlar denmektedir. Eli, avuç içi dizleri tam ortalayacak kadar indirmekle, rukû sahih olacak kadar eğilinmiş olur. Ancak bir çok kadın bunu yapmamakta ve belki de rükû`larının sıhhatine zarar vermektedirler. Kadının ayaklarının durumunda da, oturuş biçimi dışında erkeğinkilerden ayrı bir durumâ şahit olunmuş değildir. Erkeğin ayak topuklarını rükûda iken birleştireceğine dair bir görüş vardır.(45 Nemenkânî I/186-87) Ihtimal ki, tesettüre daha uygun olacağı için kadınların namaz boyunca ayaklarını birleştirecekleri söylenmiştir. Ama erkekler hakkındaki bu görüşün bir yanlış anlama sonucu beyan edildiği söylenmiştir. Rükû`da herkesin kendi topuklarını birbirine değil, yanındakinin topuklarına birleştirdigi rivayeti vardır. Bunu yanlış anlayanlar topukların rükû da birleştirileceğini söylemişler (46 age. I/186 )ve ihtimal ki, bunun kadınlar için sürekli yapılmasının uygun olacağı kanaatine varmışlardır. Halbuki, bu erkekler için olmayınca kadınlar için de olmayacaktır.

NAMAZI BOZAN ŞEYLER

Namazı bozan şeyler:

l. Unutarak da olsa konuşmak,

2.Peygamberimizden nakledilmeyen ve insanların sözlerine benzeyen duâlarla duâ etmek,

3.Ah! Oh! Üf! gibi ünlemler kullanmak ,

4.Cennet ve Cehennemi düşünmek gibi şeyler dışında, mesela bir yerinin acımasından ağlamak,

5.Özürsüz yere boğazını temizlemek,

6.Aksiran kimseye karşılık olarak "Yerhamükellah" ya da benzeri bir şey demek

7.Şaşırtıcı bir habere "Sübhanellah" gibi bir ünlemle karşılık vermek;

8.Birisinin ölüm haberine "istirca"da bulunmak, yani "innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek

9.Sevinçli bir habere "elhamdülillah" demek ,

10.Allah`tan başka ilah var mıdır? Sorusuna "Lâilâhe illallah" demek ,

11.Canını sıkan bir söze "lâhavle velâ kuvvete..." demek, (Bu altı maddedeki cümleleri, namazda olduğunu duyurmak için söylerse namazı bozulmaz),

12.Imamından başkasının yanlışını düzeltmek,

13.Selâm vermek, selâm almak,

14.Mushafı yüzünden okumak, (yazıya bakıp ta anlamını kavramak bozmaz),

15.Yemek, içmek (ağzında kalan nohuttan küçük şeyi yutmak bozmaz),

16.Pis yere secde etmek,

17.Dışarıdaki kimseyi namazda olup olmadığı konusunda şüpheye düşürecek ölçüde hareket ve davranışta bulunmak (Amel-i kesîr),

18.Bir namazda iken diğerine başlamak.

Namazla Ilgili Diğer Bazı Konular

Nafile namazlarda kıyamı, yani "Fâtiha"dan sonra okunan sureyi uzatmak, rekatleri çogaltmaktan iyidir.

Nafile kılan, namazını bitirmeden bozsa, onu kaza etmesi vacip olur.

Oturduğu yerde nafile namaz kılmak caizdir, mekruh değildir.

Dört namazı özrü olmaksızın oturarak kılmak câiz değildir:

1. Farzı,

2. Vacibi,

3. Adağı,

4. Sabah namazının sünnetini.

Sabah namazı vaktinde kılınamazsa, o günün öglesine kadar sünnetiyle beraber kılınır.

Geçmiş namazların farz ve vaciplerini kaza etmek gerekir.

Namazda yanılma secdesini gerektiren birden çok yanılmaya, bir secde yeterlidir.

Namazı ayakta kılmaya güç yetiremeyen, oturarak kılar, ona da güç yetiremeyen, yüzü kıbleye gelmek üzere başı ile ima ederek kılar. Onu da yapamayan namazlarını sonraya bırakır, gözü ve kaşı ile ima etmez.

Kur`ân-ı Kerim`de ondört yerde geçen secde âyetlerinden birini okuyan ya da dinleyen, namazın bir tek secdesi gibi bir secde yapar.

Sefer müddeti yolculuğa çıkanlar, dört rekâtli farz namazlarını iki rekât olarak kılarlar. Üç rekât olanlar ise yine üç rekât olarak kılınır.

NAMAZI HIZLI KILMAK

Namazda hızlı okumak namazı bozar mı?

Önce genellikle "işlerin ortasının daha hayırlı olduğunu" (54 Suyûtî, el-Câimi`us-sağîr (bk. Feyzu`I-Kadîr IV/385) bilmek gerekir. Namazda aslolan, düşünerek, huşû ile kılmaktır. Söylediklerini düşünmeye zaman kalmayacak kadar hızlı kılmak, namazı namaz olmaktan çıkarır. Allah; "Namazı beni hatırlamak için kıl" (55 Tâ-hâ (20) 14) buyurur. Cemaatle kılındığı takdirde imamın uzatması ile, cemaati bıktırabilir. Bu durumda orta yolu izlemek gerekir. Kişi yalnız başına kılıyorsa, bitkin hale gelmeyecek kadar uzatabilir. Bu durumda orta yol da, kişinin kendini usandırmayacak kadar uzatmasıdır. Öyle ise duruma göre davranmak gerekir.


"Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır - Ameller Niyetlere Göredir"

Peygamberimiz Buyurdular

"Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır."

(Mecmau'z-Zevâid, I/61,109)

"Ameller niyetlere göredir." hadisi

İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ

Ameller Niyetlere Göredir

( Hadis-i Şerif , Buhari, Kitab’u Bedu’l Vahyi, s. 65,  h. 1/1; Müslim, Kitabu’l İmara, c. 7, s. 61, h. 155; Ebu Davud Kitabu’t Talak, c. 2, s. 945, h. 2201. Tirmizî, Kitabu Fazaili’l Cihad, c. 3, s. 577, h. 1647)

Buhâri, Müslim ve Ebu Davud, Hz. Ömer’den naklediyor:

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.”

(Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)

Niyet et normal günlük yaptığınn bir amelin (WC ye gitmek veya karın kocan eşin ile sevişmek cima etmek bile) ibadete dönsün, ramazanda oruca niyet etme ama akşama kadar aç dur, oruc olmaz, samanı verilmemiş öküz olursun vesselam


Dinimizde Niyet Farzdır
Peygamberimizde buyurmuş
"Ameller Niyete göredir"
Atalarımız da demiş
"Niyet Hayır ise, akibet de hayırdır"

"Niyet et, Sıçmak ibadet olsun, oruca niyet etme akşama kadar aç dur, samanı verilmemiş öküz olursun"

Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Sözü
Schrems, 05.09.2021


Afedersiniz tuvalete girmeden önce, önünde dua okuyunca, hacetini görmek bile ibadet oluyorsa, o zaman bizim Tarikatımızda, Yağmur yağdırmak ve kar yağdırmak için, su ve süt içerken, önünden dua okuyupda, birde niyet ile su içmek, neden kar yağmasına sebep olmasın, Neden Yağmur yağmasına sebep olmasın, sadece ahmak olan insanlar bunu anlamaz. ve yine Eğer alalade  bir hareket bile, niyet ile ibadet haline dönebiliyorsa, ve ben bunu fiziki halede döndürebilirim, ve bilindiği gibi yağmur duası, yağmur duası ile yani dua ve niyet ile bulutlardan yağmur yağdırma hikmeti, Peki bu böyle oluyorsa, ben bu tarikatı kurdum, Benim diyeceğim Allah bize kurmak nasip etti, Allah bize nasip etti bunun bilgisini ve ilimini, ve bu Tarikatı  bugün yalanlayan, ya da kendilerininkini tarikat kabul edipte, Bizimkini  kabul etmeyen ahmaklara ben ne diyeyim. Allah bir Tarikat da bize  ihsan etti, ve Böylece bizde belli bir duanın sonunda, niyet ile su ve süt içerek ten, kar gerekiyorsa kar, yağmur gerekirse yağmur yağmasını sağlıyoruz Allah'ın izniyle. bu Allah'ın izniyle yani dua ile yağmur yağıyorsa, Benimki dua değil de ne, ben de niyet ile dua ediyorum, Benimkinin ondan farkını ne, benim ki niye olmasın, Niye ya,  güzel adam.

Peki bu böyle oluyorsa, benim Tarikattada, Yani bizim raşidi tarikatında da,  o zaman belli bir duadan sonra niyet ile su içmek, ve niyet ile süt içmek, neden kar  ve veya yağmur yağmasına sebep olmasın, bilindiği gibi bir hadisi şerif daha vardır ki, savaşın birisinde askerler susar, fakat içecek bir yudum suları kalmaz, sadece birinin su kabında birazcık su kalmıştır, Peygamberimiz der ki, alın gelin o suyu bana, Ben sizi suya kandıracağım der.  o alır su kabındaki suyu, parmaklarini açar, ve parmaklarınin üzerinden su döker, döktükçe parmaklarından Beşpınar fışkırıyor, Bütün askerler  içerler ve su kablarınada doldururlar.

Peygamberimiz´in Mübarek Parmakları Arasından Suyun Akması Mucizesi

Rivayet 1

Hazreti Enes şöyle anlatıyor:

“Zevra ismi verilen bir yerde, üç yüz kişi kadar, Allah Resulü ile beraber bulunuyorduk. İkindi namazı için abdest almamızı emretti, fakat su bulamadık. Yalnız az bir parça su bulmamızı emretti; bulup getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, orada bulunan üç yüz kişinin tamamı gelip o sudan hem abdest aldılar, hem de su ihtiyaçlarını giderdiler.”
Bu mucizeyi, Hazreti Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu haberi tasdik etmesinler? Hem eğer tasdik etmeseler, yalanlamamaları mümkün müdür?

( Hadis-i Şerif , Buhârî, Vudû’: 32, 46, Menâkıb: 25; Müslim, Fedâil: 45, 6; Nesâî, Tahâret: 60; Ebû Dâvud, Mukaddime: 5; Tirmizî, Menâkıb: 6; Muvatta, Tahâret: 32; Müsned, 3:132, 147, 170, 215, 289; İbni Hibban, Sahih, 8:171; Tirmizî (Ahmed Şâkir), no. 3635.)

Rivayet 2

Hazreti Cabir bin Abdullah anlatıyor:

Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullah’ın (asm) önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada O’na (asm) doğru varmışlardı. Resûlullah Aleyhisselam, onlara:

"Size ne oluyor!" diye sordu.

"Mahvolduk ey Allah’ın Resulü! Mahvolduk ey Allah’ın Resulü!" dediler.

Peygamberimiz (asm):

"Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!" buyurdu.

"Yâ Rasûlallah! Yanımızda, senin ibriğindekinden başka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var!" dediler.

Bunun üzerine, Allah Resulü (asm) elini ibriğin üzerine koydu ve

"Alınız, Bismillah" buyurdu. Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı! Müslümanlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar.

Cabir b. Abdullah'a:

"O zaman siz kaç kişi idiniz?" diye soruldu.

Cabir:

"On beş yüz kişi (yani bin beş yüz) idik!" dedi.

( Hadis-i Şerif , Buhârî, Menâkıb: 25; Mağâzî: 35; Tefsir: Fetih Sûresi, 5; Eşribe: 31; Müslim, İmâra: 72, 73; Müsned, 3:329; İbni Hibban, Sahih, 8:110.)


“Ameller niyetlere göredir”

yani hatta dile bile gelmemiş olan, niyetimiz, amellerimizi teşkil ediyormuş, yani öyle olunca, işde devreye quantum fizigi giriyor, duyular ve duygular, yani sesden bile ötesi de keşfedilmek üzre. ve zikir eger nakşilerdeki kalp ile olursa, işde onun enerjisi aynen duygular ve halis niyetler gibidir, eger Hz Ali efendimizin yolu olan, cehri ise, dil ile söyleyerek ise, bu sefer frekans bazinda olan bir enerjyi temsil eder, onuda işde o japon bilim adami zaten keşfetmiş, yani sözün gücü zamanindayiz, yani o Hz musanin duasi niyazi olan, duasindaki anlattigi "yefkahu gavli" zamani, sözün gücünün anlaşildigi zaman yani. ve zikir işde sözün gücüdür, ve Allah diyorki yasin suresinde "O ol dedi, oldu" öyleyse, öyle bir güc varki, bu sözde, Allah "kün" "ol" deyince olduran bir güc varmiş yani işde.

ve yine yukardaki sözlerimize atfen, yine bakara suresi, kuranin ikinci suresi, yeni senenin ikinci ayini temsil eder, ve öyle olunca, bakara veya inek, verimli hayvan, etinden sütünden,.... öyle olunca muhammede boga burcu diyorlar, yani muhamedin ömer oldugu hali ile, o dögüşken kavgadan yilmayan cesur boga olur, yani savaşci ruh, ve yine habil gibi biride yaratilmiş, savaş kavga sevmeyen bir cibillyat, "sen vursanda, ben vurman." diyen bir zihniyet ve cibiliyattaki varliklar, ve aynen cuma namazi sadece cuma günü ve vaktinde kilindigi gibi, habilin yaratildigi bir gün ve ona tahsis edilmiş bir takvim var, o takvime uyan kimseler, habil tabiatli oluyor, ömer takvimine uyanlar, ömer tabiatli oluyor, ve buna astrologlar, burc ilmi diyorlar. ve onlar ise gökteki 12 gezegenin hareketleri ile sonuc verdigini tesbit etmişler, ve hani firinci amcanin börek pişirmeye ayirdig bir gün vardir, yahut hani ramazanda, ramazan pidesi pişirmek gibi işde, kainattada ömer gibi olcaklarin hamurunun bir takvimi ayi günü saati var, yine yezid gibi, firavun gibi olcaklarinda, bir günü, ayi saati var, işde safer için alimler, o ayde o sene dünyada olacak olan 320 000 bela iner, ve sonra, bütün seneye dagitilir diye yormuşlar, ve bu belalardan korunmak için, bizim raşidi zikirimizde yer alan "vedfea" yani bizden uzak eyle, def eyle, yani müdefea, yani savunma, def eyleme, uzaklaştırma duası, yine niyet ile okunmalı daha doğrusu manası bilnmeli ki ne dua ettiğini bilmeli ki niyet ve vuslat hasıl olsun vesselam, zikirlerimizin manası bilnmeli ki ne dua ettiğini bilmeli ki niyet ve vuslat hasıl olsun, manasını bilerek dua edenler niyet etmiş gibidir.

o yüzden kuran okurkende ne niyete okudun o önemli


Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:

Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Üç ihlas  bir fatiha okumak bir hatim sevabı

Ebu Said (ra) anlatıyor: "Resulullah (as) bir gün ashabına:

    "Sizden biri bir gecede Kur'an-ı Kerim'in üçte birini okumaktan aciz midir?" diye sordu.

    "Buna hangimiz güç yetirebilir?" dediler. Resulullah (asm):

    "Allahu Ahad, Allahus Samed (İhlas suresi) Kur'an'ın üçte biridir." buyurdu.

(Buhari, Fedailul Kur'an 13, Tevhid 1)

“Yasin Sûresi okuyunuz. Çünkü onda on türlü bereket vardır;

Yasin ne niyet için okunursa, o şey meydana gelir.

1- Aç kimse okursa doyar.

2- Çıplak bir kimse okursa giyinir.

3- Bekâr okursa evlenir.

4- Korku içindeki okursa emniyyete kavuşur.

5- Mahzun okursa ferahlar.

6- Sefere çıkan bir kimse okursa seferinde Allah’ın yardımına mazhar olur.

7- Bir şeyi kaybolan kimse okursa kaybettiğini bulur.

8- Meyyite okunursa azâbı hafifler.

9- Susuz kalan okursa susuzluğu gider.

10- Hasta okursa şifâ bulur.

Fakat bunlara niyyet ederek ve inanarak okumak lazımdır.

İmâm-ı Şa’rânî buyuruyor ki:

“Hastam iyi olursa veya şu işim hasıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun derse, bu dileğinin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir.”

Malik bin Yesar (ra)’ dan rivayet edilmiştir: Peygamber (sav); “Kur’an’ın kalbi Yasin-i Şerif’tir. Kim onu Allah rızasını talep ederek ve ahiret sevabı için okursa, Allah onun günahlarını magfiret eder. Onu ölülerinizin üzerine okuyunuz.” buyurdu.

-Ebu Hureyre (ra)’ dan rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) şöyle buyurdu; “Kim bir gecede, Allah rızası için Yasin’i okursa günahları af olunur.”

-Enes (ra)’ dan rivayet edilmiştir: dedi ki; Rasulullah (sav) buyurdu: “Herşeyin bir kalbi vardır ve Kur’an’ın kalbi de Yasin’dir. Her kim Sure-i Yasin’i okursa Allah ona bu sureyi okuması sebebiyle Kur’an’ı on kere okumuş kadar sevap ihsan eder.”

-Hz. Ali (ra)’ den rivayet edildigine göre Rasulullah (sav) kendilerine şöyle demiştir: “Ya Ali! Yasin Suresini oku, zira Yasin Suresinde on bereket vardır;

    Yitigi olan okursa yitigine kavuşur,
    Mahkum okursa hapisten kurtulur,
    Çıplak okursa giydirilir,
    Onu okuyan aç doyar,
    Bekar okursa evlendirilir,
    Yolcu okursa yolculuğunda yardım görür,
    Susuz okursa suya kanar,
    Hasta okursa afiyet bulup iyileşir,
    Korku içinde olan okursa korktuğundan emin olur,
    Ölümcül hastanın yanında okunsa elem ve ızdırabı hafifler.

-Aişe (ra)’ dan; “Muhakkak ki Kur’an’da bir sure vardır. Kendisini çok okuyana şefaat eder. Dinleyen ise magfiret olunur. O, Sure-i Yasindir.

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ HADİSLER

“…Yâsin, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsin Sûresi’ni okuyunuz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26)

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ BAZI RİVAYETLER

“Ağrıyan dişinin üzerine şehâdet parmmağını koyup Yâsin-i şerîfin son tarafını nihhayete kadar oku, biiznillah teâlâ şifâ bullur.” (Suyûtî, el-Câmi’us-Sağîr, no: 5218)

“Ölüm alâmetleri zuhur eden hastalarınnız üzerine Yâsin-i Şerîfi kıraat ediniz.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 19-20)

“Her gece Yâsin-i Şerîfi okuyan mü’mminmağfiret olunur.” (Beyhakî, Şuab, II, 480)

“Yasin-ı şerîfi her gece okumaya devvam eden kimse vefât ederken şehîd olarak vefât eder.” (Heysemî, VII, 218)


"Hurma da Yasin gibidir, Yemeden önce "falanca derdime şifa et ya rab" diye niyet edilerek yenirse, her derde devadır."

Minvalinde hadis vardi aradim bulamadim

Hangi Sure Kaç Defa Ne İçin Okunursa Hangi Tesirde Bulunur?

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de 114 tane sure bulunmaktadır. Bir musibet, bela, hastalık veya dilek, istek ve niyazlarımız için bu sureler belli sayıda okunursa musibetten veya beladan kurtulunur, hastalık için okunursa şifa bulunur veya dilek, istek veya niyaz için okunursa o istek Allah (c.c) izni ile gerçekleşir. Biz kullar olarak Allah (c.c) ibadet etmek, salih amel işlemek için bol bol ibadet etmeli musibet, hastalık veya beladan kurtulmak için veya herhangi bir dilek, istek veya niyazımız için bol bol dua etmeliyiz. Dualarımızda samimi olmalıyız. Allah (c.c) yapmış olduğumuz ibadetlerimizi kabul eylesin. Amin…

Hangi Sure Kaç Defa Okunursa Hangi Tesirde Bulunur?

Fatiha Suresi Ne İçin Okunur?
-Fatiha-i Şerife’yi yatarken okuyan kimse, ölümden başka her türlü kötülükten korunur.
-40 defa yazılarak, sula silinerek içilir, hastanın yüzü ve elleri de aynı su ile silinirse, Allah (c.c) izni ile şifa bulur.
– Tehlike anlarında 10 defa okunur.
-Cuma günü yazılarak üzerinde taşınırsa, cinlerin şerrinden korunur.
– Fatiha suresi yazılır, yağmur suyu ile silinerek içilirse, kalp çarpıntısından ve korkudan Allah (c.c) izni ile şifa bulunur.
-Her kim Fatiha Suresini ” iyyâke nesteıyn” kısmına kadar, Ardından İhlas Suresini sonuna kadar okuduktan sonra  ” Allâhümmecma’beynî ve sıfâtike yâ zel beyne hâcetî kemâ cema’te beyne esmaîke ve sıfâtike yâ zel celâli vel ikrâm” duasını 3 defa okursa , Allah (c.c)’ın izni ile dile yerine gelir ve bu kişinin duası da makbul olur.
-Farz namazlarından sonra her gün Fatiha-ı Şerife’yi 18 defa, yatsı namazından sonra ise 28 defa okuyanın rızkı çoğalır.
-Temiz bir tabağa yazılır. Yazı, gül suyu ile silinir, kulağa damlatılırsa Allah (c.c) izni ile ağrısına şifa olur.
-İki rekatlık namazın her rekatında 7’şer defa Fatiha Suresi 3’er defa İhlas Suresi okuyarak namaz kılan kimsenin dileği Allah (c.c)’ın izni ile gerçekleşir.
Bakara Suresi Ne İçin Okunur?
– Tehlike anında ve duanın kabul olması için elif, lâm, mim ayeti okunur.
-Ruhi bunalıma karşı gün aşırı 3 defa okunur.
Ali İmran Suresi Ne İçin Okunur?
Borçtan kurtulmak için ve zengin olmak için gün aşırı 3’er defa okunur.
Nisa Suresi Ne İçin Okunur?
Akrabalar arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için okunur.
Maide Suresi Ne İçin Okunur?
Her Türlü zarardan korunmak için gün aşırı 7 defa okunur.
En’am Suresi Ne İçin Okunur?
İstek ve dileğin kabul olması için gün aşırı 7 defa okunur.
A’raf Suresi Ne İçin Okunur?
Dünya ve ahiret mutluluğu için okunur.
Enfal Suresi Ne İçin Okunur?
Zindandan, iftira ve musibetten kurtulmak için gün aşırı 7 defa okunur.
Tevbe Suresi Ne İçin Okunur?
-Her türlü şerden kurtulmak için gün aşırı 7 defa okunur,
-7 defa yazılır ve asılırsa o yere hırsız giremez.
Yunus Suresi Ne İçin Okunur?
Yunus Suresini yazıp taşıyan kimsenin düşmanı hezimete uğrar
Hud Suresi Ne İçin Okunur?
Zalime karşı galip olmak almak için gün aşırı 3 defa okunur.
Yusuf Suresi Ne İçin Okunur?
İzzet ve saadete nail olup, bahtın açılması için okunur.
Ra’d Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın kahrı için okunur.
İbrahim Suresi Ne İçin Okunur?
Ahlakın güzelleşmesi için gün aşırı 10 defa okunur.
Hicr Suresi Ne İçin Okunur?
Ticaretin kazançlı olması için gün aşırı 3 defa okunur.
Nahl Suresi Ne İçin Okunur?
Azgınlığın ve fesadın kaldırılması için gün aşırı 10 defa okunur.
İsra Suresi Ne İçin Okunur?
-Hilecilerin şerrinden korunmak için okunur,
-Misk ve safranla yazılarak dili tutulanlara içilirse Allah (c.c)’ın izni ile şifa bulur.
Kehf Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse her türlü fitne ve musibetten korunur.
Meryem Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı 41 defa okuyan kimse fakirlikten kurtulur.
Taha Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 21 defa okuyan kimsenin kısmeti açılır.
Enbiya Suresi Ne İçin Okunur?
Her türlü tehlikeye karşı okunur.
Hac Suresi Ne İçin Okunur?
Mahşerin dehşetinden emin olmak için okunur.
Mü’minun Suresi Ne İçin Okunur?
Her gün okuyan kimsenin, imani ve itikadi yönden düzelir, imanın kemaline erer.
Nur Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse vesveseden kurtulur, kemali imane ve yakine erer.
Furkan Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın pişman olması için okunur.
Şuara Suresi Ne İçin Okunur?
Zarardan korunmak için gün aşırı okunur.
Neml Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse düşmanlarının şerrinden korunur.
Kasas Suresi Ne İçin Okunur?
Azap ve esaretten korunmak için okunur.
Ankebut Suresi Ne İçin Okunur?
Aklı yükselen kimselere okunursa Allah (c.c)’în izni ile şifa bulur.
Rum Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmana karşı galip olmak için okunur.
Lokman Suresi Ne İçin Okunur?
Dahili hastalıkala karşı gün aşırı 7 defa okunur.
Secde Suresi Ne İçin Okunur?
Yazılarak bir şişe içerisine konur, evin bir kenarında saklanırsa, her türlü afattan emin olunur.
Ahzap Suresi Ne İçin Okunur?
Nasip ve kısmetin açılması için gün aşırı 7 defa okunur.
Sebe’ Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse cin şerrinden korunur.
Fatır Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse mahlukat tarafından sevilir.
Yasin Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 70 defa okuyan kimse her muradına erer.
Saffat Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sereyi gün aşırı okuyan kimsenin rızkı çoğalır, darlık çekmez.
Sad Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse zarar verici hayvanların şerrinden emin olur.
Zümer Suresi Ne İçin Okunur?
Halk içerisinde aziz ve muhterem bir kişi olmak için gün aşırı okunur.
Mü’min Suresi Ne İçin Okunur?
Kötü insanın şerrinden emin olmak için gün aşırı 7 defa okunur.
Fussilet Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse yolculuktaki her türlü tehlikeden emin olur.
Şura Süresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse hasmını mağlup eder.
Zuhruf Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 7 defa okuyan kimse muradına erer.
Duhan Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 3 defa okuyan kimse dileğine erer.
Casiye Suresi Ne İçin Okunur?
İftiradan kurtulmak için okunur.
Ahkaf Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse cin şerrinden korunur.
Muhammed Suresi Ne İçin Okunur?
Zarardan kurtulup, saadete ermek için gün aşırı okunur.
Fetih Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı 7 defa okuyan kimse, her müşkülünü halledip, her muradına nail olur.
Hucurat Suresi Ne İçin Okunur?
Hastalığın şifa bulması için 7 defa okunur.
Kaf Suresi Ne İçin Okunur?
Cuma geceleri okuyan ahiret saadetine nail olur.
Zariyat Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kıtlık yüzü görmez.
Tur Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan hakka yaklaşır, dertlerden kurtulur.
Necm Suresi Ne İçin Okunur?
21 defa okuyan her muradına nail olur.
Kamer Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse zalimin şerrinden emin olur.
Rahman Suresi Ne İçin Okunur?
Hayır kapılarının açılması için 70 defa okunur.
Vakıa Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 41 defa okuyan fakirlik çekmez, kazancı bereketli olur.
Hadid Suresi Ne İçin Okunur?
Ruhi bunalımdan kurtulmak için 75 defa okunur.
Mücadele Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sure 1 avuç toprağa 3 defa okunarak düşman tarafına savrulursa, düşman hezimete uğrar.
Haşır Suresi Ne İçin Okunur?
40 gün boyunca 40’ar defa okunursa her türlü muradına erer.
Mümtehıne Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı okuyan kimse, haramdan korunur. Borçlu ise borcunu kolaylıkla öder.
Saf Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse aile huzursuzluğundan kurtulur.
Cuma Suresi Ne İçin Okunur?
Helalinden evlenmek isteyen kimse 18 defa okursa nasibi açılır.
Münafıkun Suresi Ne İçin Okunur?
Nifaktan kurtulmak, şerre hedef olmak için 7 defa okunur.
Teğabün Suresi Ne İçin Okunur?
Nefes darlığına karşı suya 7 defa okunarak içilmeli.
Talak Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 3 defa okuyan refikası ile güzel geçinir.
Tahrim Suresi Ne İçin Okunur?
21 defa okuyanın düşmanı dost olur.
Mülk Suresi Ne İçin Okunur?
44 Defa okuyan kimse her beladan kurtulur. Kabir azabı çekmez.
Kalem Suresi Ne İçin Okunur?
Şerden kurtulmak ve her muradına ermek için 71 defa okunur.
Elhakka Suresi Ne İçin Okunur?
Ahiret mutluluğuna ermek için 71 defa okunur.
Mearic Suresi Ne İçin Okunur?
Zafere ermek için 180 defa okunur.
Nuh Suresi Ne İçin Okunur?
1000 defa okuyan kimse düşmanını kahreder.
Cin Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 7 defa okuyan kimse nazardan, sara hastalığından ve evhamdan Allah (c.c)’în izni ile şifa bulur.
Müzemmil Suresi Ne İçin Okunur?
40 defa okuyan kimsenin rızkı ummadığı yerden gelir.
Müddessir Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyanın nefsi emmarenin sultasından kurtulur.
Kıyame Suresi Ne İçin Okunur?
Cuma geceleri okuyan kimse ahiret saadetine nail olur.
İnsan Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse kötü ahlaktan kurtulur. Hak dostlarının zümresine nail olur.
Mürselat Suresi Ne İçin Okunur?
7 defa okuyan kimse göz hastalığına yakalanmaz.
Nebe Suresi Ne İçin Okunur?
İkindiden sonra okuyan dünya ve ahiret saadetine nail olur.
Naziat Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi her gece okuyan kimse son nefesini Kelim-i Tevhid ile kapar.
Abese Suresi Ne İçin Okunur?
Yakıne ermek için 7 defa okunur.
Tekvir Suresi Ne İçin Okunur?
Müşküllerin hali için 7 defa okunmalıdır.
İnfitar Suresi Ne İçin Okunur?
Her murada ermek için 21 defa okunur.
Mutaffifin Suresi Ne İçin Okunur?
Ağlayan çocuğu susturmak için 5 defa okunur.
İnşikak Suresi Ne İçin Okunur?
Doğumun kolay olması için 7 defa okunur.
Buruc Suresi Ne İçin Okunur?
Fitneci ve fesatların şerrinden kurtulmak için 10 defa okunur.
Tarık Suresi Ne İçin Okunur?
Cinlerin şerrinden kurtulmak için 3 defa okunur.
A’la Suresi Ne İçin Okunur?
3 defa okuyan kimse seferden selametle evine döner.
Ğaşiye Suresi Ne İçin Okunur?
Vücuttaki her türlü yelin izalesi için 3 defa okunur.
Fecir Suresi Ne İçin Okunur?
Belanın uzaklaştırılması için 7 defa okunur.
Beled Suresi Ne İçin Okunur?
Kıyamette hesabın kolay geçmesi için 7 defa okunur.
Şems Suresi Ne İçin Okunur?
Her türlü beladan korunmak için 41 defa okunur.
Leyl Suresi Ne İçin Okunur?
180 defa okuyan fakirlikten kurtulur.
Duha Suresi Ne İçin Okunur?
Okumaya devam edenler ruhi bunalım ve sıkıntıdan kurtulur.
İnşirah Suresi Ne İçin Okunur?
Okumaya devam edenler ruhi bunalım ve sıkıntdan kurtulur.
Tin Suresi Ne İçin Okunur?
7’şer defa okuyan kimse kötü ahlaktan kurtulur.
Alak Suresi Ne İçin Okunur?
7’şer defa okuyan kimsenin sözü geçerli olur.
Kadir Suresi Ne İçin Okunur?
Her müşkülün hali için 21 defa okunur.
Beyyine Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi vidr edinerek devamlı okuyanlar kamil insanların makamına erer.
Zilzal Suresi Ne İçin Okunur?
40000 defa okuyan kimse düşmanını helak eder.
Adiyat Suresi Ne İçin Okunur?
3 defa okuyan nazardan korunur.
Karia Suresi Ne İçin Okunur?
Her işin intizamı için 100 defa okunur.
Tekasür Suresi Ne İçin Okunur?
Dünyevi ve uhrevi musibetlerden kurtulmak için gün aşırı 3 defa okunur.
Asr Suresi Ne İçin Okunur?
İç hastalıkların tedavisi için yazılarak suyu içilir. 70 defa da okunur.
Hümeze Suresi Ne İçin Okunur?
İnsanların zemminden ve iftirasından kurtulmak için 21 defa okunur.
Fil Suresi Ne İçin Okunur?
Akşamla yatsı arasında 1000 defa okuyan kimse her türlü muradına nail olur.
Kureyş Suresi Ne İçin Okunur?
Zengin ve güzel ahlaka sahip olmak ve müsibetlerden emin olmak için 7 defa okunur.
Maun Suresi Ne İçin Okunur?
41 Defa okuyan kimse Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi rüyasında görür.
Kevser Suresi Ne İçin Okunur?
100 defa okuyan kimse muradına nail olur. Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi rüyasında görür.
Kafirun Suresi Ne İçin Okunur?
Yatarken okuyan kimse imanını şeytandan korumuş olur.
Nasr Suresi Ne İçin Okunur?
Her muradın hali için 1000 defa okunur.
Tebbet Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın helakı için 1000 defa okunur.
İhlas Suresi Ne İçin Okunur?
-100 defa okuyan kamil bir imana erer,
10 defa okuyan kimsenin amel defterine günah yazılmaz,
-1000 defa okuyanın vücudu kabirde çürümez,
-10000 defa okuyan her muradına nail olur.
Felak Suresi Ne İçin Okunur?
Sihri tesirsiz hale getirmek ve şeytandan korunmak için 41 defa okunur.
Nas Suresi Ne İçin Okunur?
Cin şerrinden ve evhamdan korunmak için 21 defa okunur.


Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca
Schrems, 25.11.2023

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)