MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:
Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi
Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.
ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.
ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.
Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi
Adiyat suresi
Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.
İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.
Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.
ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.
ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3- Sabahleyin akın edenlere,
4- Tozu dumana karıştıranlara,
5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7- Ve kendisi de buna şahittir.
8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11- O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.
ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf
Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi
İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.
İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.
İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.
İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;
Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi
Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.
FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
Hamd, Alemlerin Rabbi
Rahman, Rahim
Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
Bizi doğru yola,
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.
FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi
Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.
Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.
NASR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm.
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.
NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,
İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.
Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!
NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.
Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi
Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.
Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim,
Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.
KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.
KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi
Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.
Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.
KADİR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm…
İnna enzelnahü fiy leyletilkadr
Ve ma edrake ma leyletülkadr
Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr
Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr
Selamün hiye hatta matle’ılfecr.
KADİR SURESİNİN ANLAMI
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi
Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.
Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.
AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,
lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,
ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,
velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,
velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.
AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.
Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk
Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.
Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.
TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.
TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Secde Suresi Türkçe Oku
Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa
Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.
Secde Suresi Türkçe Anlamı
1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2. Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3. Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4. Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5. Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6. Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7. İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8. Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9. Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10. Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11. Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12. İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13. Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14. Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15. Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16. Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17. Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18. Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19. Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20. Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21. Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22. Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23. Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24. Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25. Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26. Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27. Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28. Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29. Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30. Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir
Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.
On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir
Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:
Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
YASiN SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1. Yasin
2. Vel kur’anil hakiym
3. İnneke le minel murseliyn
4. Ala sıratım müstekıym
5. Tenziylel aziyzir rahıym
6. Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7. Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8. İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9. Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10. Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11. İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12. İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13. Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14. İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15. Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16. Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17. Ve ma aleyna illel belağul mübın
18. Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19. Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20. Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21. İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22. Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23. E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24. İnnı izel le fı dalalim mübın
25. İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26. Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27. Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28. Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29. İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30. Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31. Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32. Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33. Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34. Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35. Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36. Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37. Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38. Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39. Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40. Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41. Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42. Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43. Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44. İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45. Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46. Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47. Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48. Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49. Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50. Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51. Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52. Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53. İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54. Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55. İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56. Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57. Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58. Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59. Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60. Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61. Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62. Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63. Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64. Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65. El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66. Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67. Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68. Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69. Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70. Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71. E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72. Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73. Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74. Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75. La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76. Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77. Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78. Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79. Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80. Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81. Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82. İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır
HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.
Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk
HADİD SURESi LATiNCE
Bismillahirrahmanirrahim
1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.
Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi
Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.
ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.
ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.
Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi
Adiyat suresi
Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.
İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.
Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.
ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.
ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3- Sabahleyin akın edenlere,
4- Tozu dumana karıştıranlara,
5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7- Ve kendisi de buna şahittir.
8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11- O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.
ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf
Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi
İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.
İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.
İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.
İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;
Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi
Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.
FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
Hamd, Alemlerin Rabbi
Rahman, Rahim
Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
Bizi doğru yola,
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.
FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi
Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.
Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.
NASR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm.
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.
NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,
İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.
Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!
NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.
Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi
Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.
Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim,
Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.
KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.
KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi
Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.
Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.
KADİR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm…
İnna enzelnahü fiy leyletilkadr
Ve ma edrake ma leyletülkadr
Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr
Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr
Selamün hiye hatta matle’ılfecr.
KADİR SURESİNİN ANLAMI
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi
Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.
Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.
AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,
lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,
ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,
velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,
velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.
AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.
Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk
Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.
Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.
TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.
TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Secde Suresi Türkçe Oku
Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa
Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.
Secde Suresi Türkçe Anlamı
1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2. Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3. Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4. Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5. Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6. Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7. İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8. Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9. Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10. Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11. Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12. İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13. Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14. Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15. Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16. Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17. Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18. Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19. Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20. Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21. Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22. Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23. Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24. Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25. Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26. Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27. Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28. Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29. Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30. Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir
Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.
On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir
Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:
Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
YASiN SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1. Yasin
2. Vel kur’anil hakiym
3. İnneke le minel murseliyn
4. Ala sıratım müstekıym
5. Tenziylel aziyzir rahıym
6. Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7. Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8. İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9. Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10. Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11. İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12. İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13. Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14. İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15. Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16. Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17. Ve ma aleyna illel belağul mübın
18. Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19. Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20. Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21. İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22. Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23. E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24. İnnı izel le fı dalalim mübın
25. İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26. Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27. Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28. Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29. İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30. Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31. Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32. Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33. Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34. Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35. Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36. Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37. Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38. Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39. Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40. Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41. Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42. Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43. Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44. İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45. Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46. Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47. Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48. Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49. Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50. Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51. Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52. Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53. İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54. Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55. İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56. Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57. Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58. Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59. Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60. Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61. Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62. Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63. Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64. Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65. El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66. Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67. Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68. Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69. Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70. Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71. E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72. Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73. Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74. Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75. La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76. Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77. Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78. Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79. Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80. Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81. Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82. İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır
HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.
Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk
HADİD SURESi LATiNCE
Bismillahirrahmanirrahim
1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.
Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:
Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi
Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.
ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.
ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.
Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi
Adiyat suresi
Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.
İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.
Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.
ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.
ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3- Sabahleyin akın edenlere,
4- Tozu dumana karıştıranlara,
5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7- Ve kendisi de buna şahittir.
8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11- O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.
ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf
Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi
İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.
İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.
İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.
İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;
Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi
Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.
FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
Hamd, Alemlerin Rabbi
Rahman, Rahim
Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
Bizi doğru yola,
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.
FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi
Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.
Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.
NASR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm.
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.
NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,
İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.
Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!
NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.
Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi
Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.
Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim,
Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.
KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.
KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi
Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.
Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.
KADİR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm…
İnna enzelnahü fiy leyletilkadr
Ve ma edrake ma leyletülkadr
Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr
Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr
Selamün hiye hatta matle’ılfecr.
KADİR SURESİNİN ANLAMI
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi
Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.
Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.
AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,
lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,
ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,
velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,
velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.
AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.
Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk
Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.
Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.
TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.
TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Secde Suresi Türkçe Oku
Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa
Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.
Secde Suresi Türkçe Anlamı
1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2. Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3. Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4. Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5. Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6. Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7. İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8. Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9. Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10. Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11. Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12. İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13. Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14. Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15. Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16. Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17. Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18. Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19. Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20. Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21. Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22. Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23. Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24. Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25. Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26. Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27. Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28. Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29. Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30. Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir
Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.
On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir
Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:
Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
YASiN SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1. Yasin
2. Vel kur’anil hakiym
3. İnneke le minel murseliyn
4. Ala sıratım müstekıym
5. Tenziylel aziyzir rahıym
6. Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7. Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8. İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9. Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10. Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11. İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12. İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13. Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14. İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15. Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16. Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17. Ve ma aleyna illel belağul mübın
18. Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19. Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20. Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21. İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22. Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23. E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24. İnnı izel le fı dalalim mübın
25. İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26. Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27. Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28. Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29. İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30. Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31. Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32. Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33. Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34. Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35. Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36. Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37. Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38. Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39. Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40. Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41. Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42. Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43. Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44. İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45. Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46. Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47. Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48. Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49. Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50. Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51. Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52. Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53. İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54. Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55. İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56. Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57. Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58. Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59. Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60. Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61. Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62. Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63. Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64. Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65. El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66. Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67. Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68. Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69. Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70. Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71. E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72. Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73. Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74. Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75. La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76. Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77. Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78. Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79. Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80. Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81. Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82. İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır
HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.
Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk
HADİD SURESi LATiNCE
Bismillahirrahmanirrahim
1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.
Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi
Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.
ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.
ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.
ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.
Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi
Adiyat suresi
Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.
İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.
Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.
ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.
ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3- Sabahleyin akın edenlere,
4- Tozu dumana karıştıranlara,
5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7- Ve kendisi de buna şahittir.
8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11- O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.
ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf
Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi
İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.
İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.
İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.
İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;
Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi
Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.
FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.
FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;
Hamd, Alemlerin Rabbi
Rahman, Rahim
Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.
Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
Bizi doğru yola,
Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.
FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi
Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.
Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.
NASR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm.
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.
NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,
İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.
Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!
NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?
Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.
Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi
Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.
Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim,
Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.
KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.
KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi
Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.
Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.
KADİR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmânirrahîm…
İnna enzelnahü fiy leyletilkadr
Ve ma edrake ma leyletülkadr
Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr
Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr
Selamün hiye hatta matle’ılfecr.
KADİR SURESİNİN ANLAMI
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.
O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi
Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.
Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.
Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.
AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,
lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,
ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,
velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,
velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.
AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.
AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?
Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.
Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.
Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk
Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.
Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.
TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.
TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Secde Suresi Türkçe Oku
Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa
Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.
Secde Suresi Türkçe Anlamı
1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir
“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2. Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3. Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4. Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5. Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6. Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7. İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8. Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9. Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10. Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11. Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12. İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13. Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14. Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15. Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16. Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17. Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18. Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19. Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20. Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21. Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22. Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23. Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24. Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25. Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26. Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27. Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28. Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29. Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30. Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir
Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.
On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir
Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:
Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
YASiN SURESİNİN OKUNUŞU
Bismillahirrahmanirrahim
1. Yasin
2. Vel kur’anil hakiym
3. İnneke le minel murseliyn
4. Ala sıratım müstekıym
5. Tenziylel aziyzir rahıym
6. Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7. Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8. İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9. Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10. Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11. İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12. İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13. Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14. İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15. Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16. Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17. Ve ma aleyna illel belağul mübın
18. Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19. Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20. Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21. İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22. Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23. E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24. İnnı izel le fı dalalim mübın
25. İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26. Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27. Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28. Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29. İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30. Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31. Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32. Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33. Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34. Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35. Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36. Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37. Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38. Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39. Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40. Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41. Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42. Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43. Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44. İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45. Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46. Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47. Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48. Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49. Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50. Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51. Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52. Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53. İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54. Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55. İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56. Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57. Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58. Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59. Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60. Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61. Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62. Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63. Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64. Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65. El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66. Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67. Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68. Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69. Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70. Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71. E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72. Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73. Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74. Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75. La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76. Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77. Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78. Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79. Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80. Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81. Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82. İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır
HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.
Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk
HADİD SURESi LATiNCE
Bismillahirrahmanirrahim
1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.
Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk
Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu
Bismillahirrahmanirrahim
1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Fıkıh Ansiklopedisi M Harfi İle Başlayanlar
MÂ-İ MUKAYYED(MUTLAK SULAR)
İçilmesi veya temizlik için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.
Kur`ân-ı Kerim`de bütün suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir: "Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü`minûn, 23/18). "(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz. Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî, el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).
Mutlak su, dışarıdan katı veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm, erik ve et suları gibi...
Mukayyed sular da ikiye ayrılır:
1) Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzeri.
2) Gayri aslî olanlar: Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).
İçine karışan mukayyed bir su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.
Bir mutlak su yosun tutsa veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).
Mukayyed suların hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm`da bu çeşit temizlikler için mutlak su kullanılması gerekli kılınmıştır.
Mukayyed suların bir kısmı içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan, sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.
Mutlak sular gibi mukayyed sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler. Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî, Tuhfetü`l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ`l-Hâniyye (Hindiyye kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),
MÂ-İ MÜSTA`MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)
İslâm hukuku açısından sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise; kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her birine de "mukayyed su" denir.
Mutlak sular, hem temiz hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i müsta`mel`dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir. Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber`in sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba girer.
Kullanılmış su, İslâm hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da; abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine, bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur. Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha iyidir.
Kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmaması İmam Muhammed`e göredir. İmam A`zam ile İmam Ebu Yusuf`a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü`l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).
MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)
Elinde veya tasarrufunda bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.
Kur`an`da konuya ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren) suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin " (el-Bakara, 2/188).
Bir başka âyette ise; "Ey iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz. Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de (haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).
Islâm dini batıl ve haksız yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar getirmiştir.
Hatta Hz. Peygamber (s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler, kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.
Islâm hukuku malı elinden güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:
1- Mağsûbun minhin elinde iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin bunların değerini tazmin etmesi gerekir.
Meselâ; bir kimse üzümleri olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.
2. Mağsûbun minh, telef olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.
3. Mağsûbun minh temyiz gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.
4. Gasbedilenin geri verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.
5. Gasbedilen malın malıki ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese, hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb" maddesi).
MAHKEME
Islâm`da mahkemelerin ortaya çıkışı, Medine`ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine`ye hicretten sonra bir Islâm devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine`de devlet başkanı, aynı zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.
Islâm devletinin toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine`de de kazaî ve adlî işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı olarak yetki kullanmakla yetindi.
Islâm hukukunda mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.
Islâm`da mahkemeler, tek dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir. Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse, kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac mevsimi Mekke`de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi. Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.
Peygamber (s.a.s) zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda, evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu. Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.
Peygamber (s.a.s) zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti. Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi. Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla, bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hz. Ömer (r.a), kadılık bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale gelmiştir.
Islâm toprakları dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler, müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler. Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı olur.
Islâm mahkemelerinde yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber`in sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.
Buna göre davacı mahkemede iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi, Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).
Hâkimler davayı, davacının getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.
Hâkim, muhakeme esnasında taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).
Hâkimin, yalnızca bir tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları) üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah (s.a.s)`in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).
Davacının iddiasının dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır: "Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi, Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte tek şahitle hüküm verilir.
Şahitlerin şehadetlerinin geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).
Davalarda şahitlikte bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.
Kadı, mahkemede, görülecek davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur`an b) Sünnet c) Bu ikisinde de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.
eş-Şa`bî, Hz. Ömer`in hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh`den, kendisine Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah`ın Kitabı`nda bulduğun şey ile hükmet! Allah`ın Kitabı`nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah`ın Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah`ın kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan, kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn Kayyım el-Cevzî, I`lamul-Muvekkı`in, Mısır, t.y., I, 97).
Hukuk davalarında, hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya el koyarak amme davası açar.
Had gerektiren olayların dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.
Islâm hukukunda genel anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.
Verilen kararların infaz edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.
Taraflar davayı mahkemeye götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim" (hakem tayın etme) denilmektedir.
Peygamber (s.a.s), harp esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu. Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali (r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm`da hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için kullanılmaktadır.
MAKYAJ (SÜSLENME VE KOKULANMA):
1- Süslenme
Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.
Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah`tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.
Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.
Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:
Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:
1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,
2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.
Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah`ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)
Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü`I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.
Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam`ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.
MAKYAJ
Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?
Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.
MAKYAJ VE KOZMETİKLER
Islâm`da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.
MÂL-İ DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)
İnsan tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey, yerine getirilmeyen va`d, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp, dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları, gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.
Meselâ, yıllarca inkâr edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî`ye göre bu gibi mallara, mülkiyet devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.
MALİKİLERE GÖRE AVRET
1-Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.
Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.
Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.
Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.
Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.
2- Namaz dışında: Kadının, mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)
Kadının yâbancı erkeğe karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta`mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü`s-Şeyh Ali el-Adevî Âle`l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)
Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî, I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü`s-Sâlik I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6 yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.
MARAZ-I MEVT (ÖLÜMCÜL HASTALIK)
İnsanın ölümüne sebep olan hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa, hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt`te olan kimsenin kendine ait bazı hukukî durumları vardır.
Hasta, kendisinde sürekli olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).
Böyle bir hastalığa tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.
Bu şartlara göre; yerinden kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır. Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır. Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.
Hanbelilere göre; kısas için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar, tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar, birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt durumundadırlar.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte birini vakf ve hibe edebilir.
Maraz-ı mevte mübtela olan insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer varislerin buna rıza göstermesi gerekir.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü`l-mal bu malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.
MARGARİNLERDE VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?
Allah`ın her haramında ve helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler, manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.
Margarinler, asılları itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır. Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama, onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri (47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at`ime 43; Ibn Mâce, at`ime 34; Dârimi, at`ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.
MA`RUF/MÜNKER:
"Ma`ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma`ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma`rufun zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar ma`rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.
Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet" kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah`ın hediyesi olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve doğruya varma sonucunu yaratır. Kur`ân-ı Kerîm`de "Hidâyet", biri, doğruya giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah`a aittir.
"Dalâlet" ise hidâyetin tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına gelir. Insanlar Allah`ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını, yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat yaratan Allah`tır.
MÂ-İ MUKAYYED(MUTLAK SULAR)
İçilmesi veya temizlik için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.
Kur`ân-ı Kerim`de bütün suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir: "Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü`minûn, 23/18). "(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz. Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî, el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).
Mutlak su, dışarıdan katı veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm, erik ve et suları gibi...
Mukayyed sular da ikiye ayrılır:
1) Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzeri.
2) Gayri aslî olanlar: Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).
İçine karışan mukayyed bir su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.
Bir mutlak su yosun tutsa veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).
Mukayyed suların hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm`da bu çeşit temizlikler için mutlak su kullanılması gerekli kılınmıştır.
Mukayyed suların bir kısmı içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan, sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.
Mutlak sular gibi mukayyed sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler. Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî, Tuhfetü`l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ`l-Hâniyye (Hindiyye kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),
MÂ-İ MÜSTA`MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)
İslâm hukuku açısından sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise; kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her birine de "mukayyed su" denir.
Mutlak sular, hem temiz hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i müsta`mel`dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir. Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber`in sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba girer.
Kullanılmış su, İslâm hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da; abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine, bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur. Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha iyidir.
Kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmaması İmam Muhammed`e göredir. İmam A`zam ile İmam Ebu Yusuf`a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü`l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).
MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)
Elinde veya tasarrufunda bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.
Kur`an`da konuya ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren) suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin " (el-Bakara, 2/188).
Bir başka âyette ise; "Ey iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz. Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de (haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).
Islâm dini batıl ve haksız yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar getirmiştir.
Hatta Hz. Peygamber (s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler, kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.
Islâm hukuku malı elinden güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:
1- Mağsûbun minhin elinde iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin bunların değerini tazmin etmesi gerekir.
Meselâ; bir kimse üzümleri olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.
2. Mağsûbun minh, telef olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.
3. Mağsûbun minh temyiz gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.
4. Gasbedilenin geri verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.
5. Gasbedilen malın malıki ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese, hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb" maddesi).
MAHKEME
Islâm`da mahkemelerin ortaya çıkışı, Medine`ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine`ye hicretten sonra bir Islâm devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine`de devlet başkanı, aynı zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.
Islâm devletinin toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine`de de kazaî ve adlî işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı olarak yetki kullanmakla yetindi.
Islâm hukukunda mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.
Islâm`da mahkemeler, tek dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir. Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse, kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac mevsimi Mekke`de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi. Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.
Peygamber (s.a.s) zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda, evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu. Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.
Peygamber (s.a.s) zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti. Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi. Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla, bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Hz. Ömer (r.a), kadılık bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale gelmiştir.
Islâm toprakları dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler, müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler. Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı olur.
Islâm mahkemelerinde yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber`in sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.
Buna göre davacı mahkemede iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi, Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).
Hâkimler davayı, davacının getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.
Hâkim, muhakeme esnasında taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).
Hâkimin, yalnızca bir tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları) üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah (s.a.s)`in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).
Davacının iddiasının dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır: "Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi, Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte tek şahitle hüküm verilir.
Şahitlerin şehadetlerinin geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).
Davalarda şahitlikte bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.
Kadı, mahkemede, görülecek davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur`an b) Sünnet c) Bu ikisinde de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.
eş-Şa`bî, Hz. Ömer`in hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh`den, kendisine Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah`ın Kitabı`nda bulduğun şey ile hükmet! Allah`ın Kitabı`nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah`ın Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah`ın kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan, kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn Kayyım el-Cevzî, I`lamul-Muvekkı`in, Mısır, t.y., I, 97).
Hukuk davalarında, hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya el koyarak amme davası açar.
Had gerektiren olayların dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.
Islâm hukukunda genel anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.
Verilen kararların infaz edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.
Taraflar davayı mahkemeye götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim" (hakem tayın etme) denilmektedir.
Peygamber (s.a.s), harp esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu. Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali (r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm`da hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için kullanılmaktadır.
MAKYAJ (SÜSLENME VE KOKULANMA):
1- Süslenme
Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.
Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah`tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.
Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.
Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:
Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:
1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,
2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.
Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah`ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)
Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü`I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.
Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam`ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.
MAKYAJ
Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?
Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.
MAKYAJ VE KOZMETİKLER
Islâm`da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.
MÂL-İ DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)
İnsan tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey, yerine getirilmeyen va`d, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp, dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları, gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.
Meselâ, yıllarca inkâr edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî`ye göre bu gibi mallara, mülkiyet devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.
MALİKİLERE GÖRE AVRET
1-Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.
Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.
Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.
Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.
Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.
2- Namaz dışında: Kadının, mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)
Kadının yâbancı erkeğe karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta`mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü`s-Şeyh Ali el-Adevî Âle`l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)
Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî, I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü`s-Sâlik I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6 yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.
MARAZ-I MEVT (ÖLÜMCÜL HASTALIK)
İnsanın ölümüne sebep olan hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa, hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt`te olan kimsenin kendine ait bazı hukukî durumları vardır.
Hasta, kendisinde sürekli olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).
Böyle bir hastalığa tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.
Bu şartlara göre; yerinden kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır. Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır. Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.
Hanbelilere göre; kısas için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar, tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar, birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt durumundadırlar.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte birini vakf ve hibe edebilir.
Maraz-ı mevte mübtela olan insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer varislerin buna rıza göstermesi gerekir.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.
Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü`l-mal bu malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.
MARGARİNLERDE VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?
Allah`ın her haramında ve helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler, manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.
Margarinler, asılları itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır. Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama, onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri (47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at`ime 43; Ibn Mâce, at`ime 34; Dârimi, at`ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.
MA`RUF/MÜNKER:
"Ma`ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma`ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma`rufun zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar ma`rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.
Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet" kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah`ın hediyesi olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve doğruya varma sonucunu yaratır. Kur`ân-ı Kerîm`de "Hidâyet", biri, doğruya giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah`a aittir.
"Dalâlet" ise hidâyetin tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına gelir. Insanlar Allah`ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını, yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat yaratan Allah`tır.
Fıkıh Ansiklopedisi L Harfi İle Başlayanlar
LAFIZ
Kur`ân-ı Kerîm`de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağlında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).
Kur`an ve Sünnet`ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.
Islâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur`an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber`in, Kur`an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet`in toplamını bilmek de, Kur`an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.
Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayıne bağlıdır.
Islâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:
1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.
Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te`vil ve tahsis ihtimalıne açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.
Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te`vil ve tahsis ihtimalıne de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.
Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te`vil ve tahsis ihtimalıne kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.
Muhkem; hükme delâleti açık olan, te`vil, tahsis ve nesha ihtimalı bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,
"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa`ban, Islâm Hukuk Ilminin Esasları, Terc, Ibrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).
Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.
Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur`an`daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.
Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.
Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.
Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet`te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah`a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur`an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah`a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).
2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) Ibarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibareşinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla Islâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin Islâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-Isrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) Iktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (Ibn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa`ban, a.g.e., s. 333-349).
3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz` ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.
Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En`âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.
4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.
Sonuç olarak, Islâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidır.
LÂHİK
Namaza imam ile beraber başladığı halde kendisine gaflet, uyku veya cemaatin çokluğundan dolayı bir zahmet arız olup veya abdesti bozan bir durum ile karşılaşıp da namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimse.
Namazın başından sonuna kadar, aralıksız olarak imama uyan, bütün rek`atleri imam ile beraber kılan kimseye "müdrik", imama birinci rek`atın rükûundan sonra, imam selâm verinceye kadar, arada uyan kimseye de "mesbûk" adı verilir. Lâhik, imamla birlikte kılamadığı kısım için, imama uyan kimse gibidir. Bu yüzden kaçırdığı rek`atleri kaza ederken, Kur`ân-ı Kerim okumaz ve kendi başına kıldığı rek`atlerdeki yanılmasından dolayı "sehiv secdesi" yapması gerekmez. Çünkü imamın arkasında namaz kılan cemaat kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi yapmaz.
İmama uyan cemaatten birisinin, namaz içinde abdesti bozulsa, meselâ, burnu kanasa, saftan ayrılır, namaza aykırı bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır, tekrar cemaate dönerek yetiştiği yerden imama uyar. Mümkün ise önce kaçırdığı rek`âtleri veya rükünleri kaza eder, sonra imama tabi olarak onunla selâm verir. Bir kimse, birinci rek`atın kıyamında uyuyup da imam secdeye vardığı anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secdeye vararak imama tabi olur. Bir yere dayanmaksızın vuku bulan, uyku hali gerçek uyku sayılmadığı için abdeste ve dolayısıyla namaza zarar vermez.
Lâhik, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tabi olur, imam namazdan çıkınca kendisi kaçırmış olduğu rek`atleri veya rükünleri kaza eder. Ancak hükmen imamın arkasında namaz kılmakta olduğu kabul edilerek bir şey okumaksızın eksik kalan rek`atleri tamamlar.
İmama ikinci rek`atte uyan bir kimse (mesbûk) abdesti bozulduğu için, bir veya daha fazla rek`atı kaçırsa, imam selâm verdikten sonra kaza edeceği ilk rek`atte kırâatte bulunması gerekir.
İmam sehiv secdeleri yapsa, Lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri yapmaz. Önce namazı tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 277 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînul-Hakaik, el-Emîriyye, III,137 vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,Mısır, t.y., I, 500-560; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1980, II, 209, 210).
Korku namazında, namazı imama uyarak kılmaya başlayan ve iki rek`atlı namazda ilk rek`atı, üç veya dört rek`atlı namazda ise, ilk iki rek`atı imam ile beraber kılan birinci grup, ikinci secdeden veya birinci oturuşta "tahiyyât"tan sonra düşman cephesine gider, ikinci grup gelerek, imam ile geri kalan re`katleri kılar, yeniden düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir. Birinci grup, döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir.
İşte bu grup "lâhik" hükmündedir. İkinci grup namazlarını imamdan sonra kıraatle tamamlayıp düşman cephesine yeniden gider (bk. "Korku Namazı"). Bu ikinci grup ise "mesbûk" hükmünde olduğu için namazını kıraatla tamamlar.
Ancak her lâhikin yukarıda açıklandığı şekilde namazı tamamlaması güç olduğu için, lâhiklerin eksik kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.
LAHN (KUR`AN OKURKEN YAPILAN HATA)
Ezgili sesle Kur`ân-ı Kerim okurken yapılan hata. Bu hatalar harflerde, harekelerde veya harflerin sıfatlarında olabilir. Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatların karşısında şaz rivâyetler, ortaya çıkmıştır. Dalâlet ve ilhad erbabının türemesinden sonra şaz kıraatlar artmış ve çoğalmıştır. Bu hususta ileri giden bid`atçıların en meşhurları İbn Şenebuz (ö. 328/940) ve Ebû Bekr Attar (ö. 354/965)`dır. Bu şahıslar şaz kıraat ortaya çıkarmaya çalışan bid`atçıların sonuncularıdır. Şaz kıraatlar devri geçtikten sonra kıraatta lâhin yapılarak teganni ile okuma bid`atı ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki bid`atçılar çeşitli şekillerde lahin yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:
1. Ter`îd; soğuktan titrer gibi sesi titretmek. 2. Terkîs; sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp geçmek. 3. Tartîb; medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4. Tahzîn; sese ağlar gibi hazin bir edâ vermek.
İlk lâhin yapan Ubeydullah b. Ebî Bekre`dir. Hazin bir ses ile Kur`ân okuyarak, lâhin yapan bu şahıstan sonra torunu Abdullah b. Ömer b. Ubeydullah b. Ebî Bekre ondan bu tarz kıraatı öğrenmiştir. Ondan Ebâzî, Ebâzî`den de Sa`d b. Allâf bu kıraat tarzını öğrenmişlerdir. Sa`d b. Allâf, Harun Reşid`in ilgisini çekmiş ve onun yanında bulunarak onun hususi kâri`î olmuştur. Hatta "emirul mü`minin" kari`î olmuştur. Daha sonra Heyşem, Ebân ve İbn A`yen gibi kâriler ortaya çıkmış ve kıraatta lâhin yapmayı yaygınlaştırmışlardır. Sahâbî ve Tabiîn döneminde bu tür bir kıraat yoktur.
Lahn, lahn-i celî ve lahn-i hafi olmak üzere iki kısımdır. Lahn-i celî; açıktan belli olan hata anlamındadır. Gerek Kur`ân ve kıraat ilmi mütehassıslarının, gerekse Kur`ân okumayı bilen hemen herkesin farkedip anlayabileceği hatalı okuyuşlardır. Harflerin aslî sıfatları ve mahreçleri üzerinde, harekelerde ve sükûnlarda yapılan hatalar bunlardandır. Bu hatalar çoğu zaman namazı bozabilir. Lahn-i hafi; gizli hata anlamındadır. Kur`ân okunurken yalnız Kur`ân ve kıraat ilmi konusunda ehil olan kişilerin farkedebileceği hatalara lahn-i hafi denir. Tecvid kurallarına uyulmaması halinde meydana gelen hatalar bu çeşit hatalardandır. Lahn-i hafi namazı bozmaz.
LÂKAB(İSİM TAKMA)
Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb``dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.
Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur`ân-ı Kerim`de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.
"Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.
Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.
Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).
Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)`den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.
İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir`in Sıddık; Hz. Ömer`in Fârûk; Hz. Osman`ın Zinnûreyn; Hamza`nın Esedullah; Hâlid b. Velid`in Seyfullah; Hz. Ali`nin Ebu Türab; Umeyr`in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.), Medine`ye hicret ettiğinde Ensar`dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.
Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.
LAKÎT(ATILMIŞ VEYA KAYBOLMUŞ ÇOCUĞUN BULUNMASI)
Atılmış ve kaybolmuş olup da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahı.
Lakît lügatta yerden kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır (Feyyûmî, el-Misbâhu`l-Münîr, Bulak 1316, II, 95). Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu, zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş çocuğa verilen isimdir (Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, X, 209; Kâsânî, Bedâyiü`s Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 197; İbnü`l-Hümâm, Fethul-Kadir, Kahire 1389/1970,VI, 110). Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît kapsamına dahil etmektedirler (Şirbînî, Muğni`l-Muhtâc, Kahire 1379/195960, II, 418). Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza, İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ eden kişi Kurân-ı Kerim`de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın ihyâsı olarak kabul edilmiştir (el-Maide, 5/32).
Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayn`dır (Kâsânî, a.g.e., VI, 198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 259; Şirbînî, a.g.e., II, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709). Ancak lakît`i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk etmektedir (Serahsî, a.g.e., X, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., VI, 197; el-Fetâval-Hindiyye, Bulak 1310, II. 287-288). Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd, müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır (Şirbînî, a.g.e., II, 418). Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir (Serahsî, a.g.e., X, 217; Şirbini, a.g.e., II, 419; İbn Kudame, a.g.e., II, 366; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye, Kahire, 401).
LAKÎT`IN İSLÂM HUKUKUNDA KENDİNE ÖZGÜ ÖZEL DURUMLARI VARDIR:
1. Hürriyeti: Lakît zahiri hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan Hz. Adem ile Hz. Havva`nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir. Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez (Serahsî, a.g.e., X, 209-210; Kâsânî, a.g.e., VI, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; M. Ebû Zehre, a.g.e., s. 401). Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.
2. Dini: Hanefîlere göre bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm`da bulunan her çocuk müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir. Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman, zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır (Serahsî a.g.e., X, 214-215; Kâsânî, a.g.e., VI,198; Şirbînî, a.g.e., II, 422; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; İbnü`l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli`z-Zimme, Beyrut 1983, II, 518).
3. Nesebi: Nesebi meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam`a göre lakîtin nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir. Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir (Kâsânî,.a.g.e, VI,198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 112; İbn Kudâme, a.g.e., II, 367; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 711).
4. Nafakası: Yiyecek, içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları, üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir. Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü`l-mâl`dan karşılanır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; Şirbini, a.g.e., II, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire t.y., VIII, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401).
5. Malı: Üzerinde veya altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; İbn Kudame, II, 363).
6. Mirası: Nesebi meçhul olduğu için mirası Beytü`l-mâl`a kalır. Çünkü Beytü`l-mâl vârisi olmayanın vârisidir (İbn Abidin, a.g.e., VI, 270),
7. Başka Bir Yere Nakli: Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır. Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, aileşinin ortaya çıkmasına vesile olabilir (İbn Kudame, a.g.e., II, 419-420; İbn Abidin, a.g.e., VI, 274).
8. Lakîte Velâyet: Nefsi ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi, malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s): İslâm devletinin yöneticisi, velisi olmayanın velisidir" buyurmuştur (Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, I, 250; VI, 47, 66, 166, 260). Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur (İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 765-766).
9. İşlediği Suçlar: Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti ödemekle Âkıle`nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez (Serahsî, a.g.e., X, 210; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, III).
10. Kendisine Karşı İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti Beytü`l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla af arasında muhayyerdir (Serahsî, a.g.e., X, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., VI, 199).
Görüldüğü gibi lakît ile ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir (İslâm hukukunda lakît konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi`ş-Şerî`ati`l-İslâmiyye, Mecmü`a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O. Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî`ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi I-II, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988).
LÂNET-LANET ETMEK
Uzaklaştırma beddua, hakaret, sövüp sayma, azab, Allah`ın rahmetinden uzaklaşma, gazab etme, beddua etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme.
Lânet, Kur`ân`da birçok kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim" ...Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lânet etti..." (el-A`râf 7/38) âyetinde hakaret, sövüp sayma anlamında Israiloğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânet edilmiştir... " (el-Maide 5/78),
"..Işte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder" (el-Bakara, 2/159) ayetlerinde beddua. Kalplerimiz perdelıdır dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir" (el-Bakara, 2/88) âyetinde Allah`ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere kullanılmıştır. Şeytan`a "mel`un" (lânetlenmiş) denilmesi de Allah`ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.
Bu tür kullanımlardan ayrı olarak Kur`an`ın iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir. Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.s)`e şöyle buyurulur: "Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah`ın lânetini dileyelim" (Âl-i Imran, 3/61).Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Isâ (a.s) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hristiyanlarını lânetleşmeye çağırmıştı. Ancak, "mübahele olayı" olarak bilinen bu olayda Hristiyanlar lânetleşmeye yanaşmamışlardı.
Ikincisinde ise karı ile kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz konusu edilir. Islâm hukukunda Lian* olarak adlandırılan bu olayda eşine zina isnat eden, ancak başka bir şahid getiremeyen kocanın doğruluğuna dört kez Allah`ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah`ın kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu itham karşısında kadınında kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah`ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir (en-Nur, 24/6-9). Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer.
Hz. Peygamber (s.a.s)`de lânet kelimesini beddua, buğz, hakaret gibi anlamlarda kullanmıştır. Rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s)`in Bi`r-i Maûne olayında şehid edilen müslümanlar nedeniyle Rıl, Zekvan, Lıhyan ve Usayya oğulları aleyhinde kırk sabah lânet okuyarak beddua ettiği bildirilir (Buhari, Cihad 17). Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanları rastgele lânet etmekten menetmiş, özellikle ashabının birbirine ve tabiat kuvvetlerine lânet etmelerini yasaklamıştır (Ebu Davud Edeb, 4908; Müslim, Birr, 80-87).
Islâm bilginleri arasında kimlere lânet edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını savunmuşlardır (Fahruddin er-Razı, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; Ibn Mace, Tercüme ve Şerh, X, 148).
LEBEN-İ FAHL(SÜT BABA)
Sözlükte leben, süt; fahl de erkek yani cinsel ilişkisi sonucu kadında süt meydana getiren kocadır. Leben-i fahl ise bir erkeğin yaklaşması sonucu kadında meydana gelen süt demektir. Buna göre küçük bir çocuk kendi annesinden başka bir kadının sütünü emecek olursa bu kadın onun süt annesi olur. Emdiği kadının bu sütü hangi erkeğin ilişkisi sonucu meydana gelmişse o erkek de bu çocuğun süt babasıdır. Başka bir deyişle süt emen çocuk hem kadın hem de erkeğin ortak süt çocuklarıdır. İki çocuğun aynı zamanda veya değişik zamanlarda emdikleri sütler bir erkekle bir kadından ise bunlar ana-baba bir süt kardeş olurlar. Eğer süt bir erkekten olmaz ve çocuklardan biri bu kadının ilk kocasından, diğeri ikinci kocasından meydana gelen sütü emmişse bunlar ana bir, baba ayrı süt kardeş olurlar.
LEVH-İ MAHFUZ
Arapça`da korunmuş levha demektir. İslâm`da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah`ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah`ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur`an`da Ümmü`l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.
Levh-i Mahfuz adı Kur`an`da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur`an`ın Levh-i Mahfuz`da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En`âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap`tır.
Bazı zayıf Hadislerde Levh-i Mahfuz`un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas`tan rivayet edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz`u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin Mâlik`ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz`un bir yüzü yakut bir yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı, rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas`tan gelen zayıf bir rivayete göre Allah Levh-i Mahfuz`a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:
"Muhakkak ki ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O`nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas`tan gelen diğer bir rivayete göre ise Levh-i Mahfuz`a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.
LİÂN(ZİNA SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME)
Liân ve eş anlamlısı mulâane, La`n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah`ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah`ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah`ın Resulü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.
"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah`ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah`ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).
Ayetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl`i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah`ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah`ın elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).
Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.
Ebû Hanîfe`ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed`e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah`ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları üçtür.
1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü`l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).
Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe`ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed`e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.
3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4.Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).
Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir (el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808).
Liânın hükümleri:
Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).
3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber`in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed`e göre "bâin talâk * " niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü` l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti`z-Zevceyn fi`t-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.).
LAFIZ
Kur`ân-ı Kerîm`de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağlında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).
Kur`an ve Sünnet`ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.
Islâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur`an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber`in, Kur`an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet`in toplamını bilmek de, Kur`an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.
Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayıne bağlıdır.
Islâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:
1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.
Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te`vil ve tahsis ihtimalıne açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.
Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te`vil ve tahsis ihtimalıne de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.
Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te`vil ve tahsis ihtimalıne kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.
Muhkem; hükme delâleti açık olan, te`vil, tahsis ve nesha ihtimalı bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,
"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa`ban, Islâm Hukuk Ilminin Esasları, Terc, Ibrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).
Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.
Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur`an`daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.
Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.
Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.
Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet`te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah`a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur`an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah`a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).
2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) Ibarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibareşinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla Islâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin Islâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-Isrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) Iktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (Ibn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa`ban, a.g.e., s. 333-349).
3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz` ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.
Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En`âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.
4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.
Sonuç olarak, Islâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidır.
LÂHİK
Namaza imam ile beraber başladığı halde kendisine gaflet, uyku veya cemaatin çokluğundan dolayı bir zahmet arız olup veya abdesti bozan bir durum ile karşılaşıp da namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimse.
Namazın başından sonuna kadar, aralıksız olarak imama uyan, bütün rek`atleri imam ile beraber kılan kimseye "müdrik", imama birinci rek`atın rükûundan sonra, imam selâm verinceye kadar, arada uyan kimseye de "mesbûk" adı verilir. Lâhik, imamla birlikte kılamadığı kısım için, imama uyan kimse gibidir. Bu yüzden kaçırdığı rek`atleri kaza ederken, Kur`ân-ı Kerim okumaz ve kendi başına kıldığı rek`atlerdeki yanılmasından dolayı "sehiv secdesi" yapması gerekmez. Çünkü imamın arkasında namaz kılan cemaat kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi yapmaz.
İmama uyan cemaatten birisinin, namaz içinde abdesti bozulsa, meselâ, burnu kanasa, saftan ayrılır, namaza aykırı bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır, tekrar cemaate dönerek yetiştiği yerden imama uyar. Mümkün ise önce kaçırdığı rek`âtleri veya rükünleri kaza eder, sonra imama tabi olarak onunla selâm verir. Bir kimse, birinci rek`atın kıyamında uyuyup da imam secdeye vardığı anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secdeye vararak imama tabi olur. Bir yere dayanmaksızın vuku bulan, uyku hali gerçek uyku sayılmadığı için abdeste ve dolayısıyla namaza zarar vermez.
Lâhik, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tabi olur, imam namazdan çıkınca kendisi kaçırmış olduğu rek`atleri veya rükünleri kaza eder. Ancak hükmen imamın arkasında namaz kılmakta olduğu kabul edilerek bir şey okumaksızın eksik kalan rek`atleri tamamlar.
İmama ikinci rek`atte uyan bir kimse (mesbûk) abdesti bozulduğu için, bir veya daha fazla rek`atı kaçırsa, imam selâm verdikten sonra kaza edeceği ilk rek`atte kırâatte bulunması gerekir.
İmam sehiv secdeleri yapsa, Lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri yapmaz. Önce namazı tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 277 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînul-Hakaik, el-Emîriyye, III,137 vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,Mısır, t.y., I, 500-560; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1980, II, 209, 210).
Korku namazında, namazı imama uyarak kılmaya başlayan ve iki rek`atlı namazda ilk rek`atı, üç veya dört rek`atlı namazda ise, ilk iki rek`atı imam ile beraber kılan birinci grup, ikinci secdeden veya birinci oturuşta "tahiyyât"tan sonra düşman cephesine gider, ikinci grup gelerek, imam ile geri kalan re`katleri kılar, yeniden düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir. Birinci grup, döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir.
İşte bu grup "lâhik" hükmündedir. İkinci grup namazlarını imamdan sonra kıraatle tamamlayıp düşman cephesine yeniden gider (bk. "Korku Namazı"). Bu ikinci grup ise "mesbûk" hükmünde olduğu için namazını kıraatla tamamlar.
Ancak her lâhikin yukarıda açıklandığı şekilde namazı tamamlaması güç olduğu için, lâhiklerin eksik kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.
LAHN (KUR`AN OKURKEN YAPILAN HATA)
Ezgili sesle Kur`ân-ı Kerim okurken yapılan hata. Bu hatalar harflerde, harekelerde veya harflerin sıfatlarında olabilir. Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatların karşısında şaz rivâyetler, ortaya çıkmıştır. Dalâlet ve ilhad erbabının türemesinden sonra şaz kıraatlar artmış ve çoğalmıştır. Bu hususta ileri giden bid`atçıların en meşhurları İbn Şenebuz (ö. 328/940) ve Ebû Bekr Attar (ö. 354/965)`dır. Bu şahıslar şaz kıraat ortaya çıkarmaya çalışan bid`atçıların sonuncularıdır. Şaz kıraatlar devri geçtikten sonra kıraatta lâhin yapılarak teganni ile okuma bid`atı ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki bid`atçılar çeşitli şekillerde lahin yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:
1. Ter`îd; soğuktan titrer gibi sesi titretmek. 2. Terkîs; sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp geçmek. 3. Tartîb; medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4. Tahzîn; sese ağlar gibi hazin bir edâ vermek.
İlk lâhin yapan Ubeydullah b. Ebî Bekre`dir. Hazin bir ses ile Kur`ân okuyarak, lâhin yapan bu şahıstan sonra torunu Abdullah b. Ömer b. Ubeydullah b. Ebî Bekre ondan bu tarz kıraatı öğrenmiştir. Ondan Ebâzî, Ebâzî`den de Sa`d b. Allâf bu kıraat tarzını öğrenmişlerdir. Sa`d b. Allâf, Harun Reşid`in ilgisini çekmiş ve onun yanında bulunarak onun hususi kâri`î olmuştur. Hatta "emirul mü`minin" kari`î olmuştur. Daha sonra Heyşem, Ebân ve İbn A`yen gibi kâriler ortaya çıkmış ve kıraatta lâhin yapmayı yaygınlaştırmışlardır. Sahâbî ve Tabiîn döneminde bu tür bir kıraat yoktur.
Lahn, lahn-i celî ve lahn-i hafi olmak üzere iki kısımdır. Lahn-i celî; açıktan belli olan hata anlamındadır. Gerek Kur`ân ve kıraat ilmi mütehassıslarının, gerekse Kur`ân okumayı bilen hemen herkesin farkedip anlayabileceği hatalı okuyuşlardır. Harflerin aslî sıfatları ve mahreçleri üzerinde, harekelerde ve sükûnlarda yapılan hatalar bunlardandır. Bu hatalar çoğu zaman namazı bozabilir. Lahn-i hafi; gizli hata anlamındadır. Kur`ân okunurken yalnız Kur`ân ve kıraat ilmi konusunda ehil olan kişilerin farkedebileceği hatalara lahn-i hafi denir. Tecvid kurallarına uyulmaması halinde meydana gelen hatalar bu çeşit hatalardandır. Lahn-i hafi namazı bozmaz.
LÂKAB(İSİM TAKMA)
Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb``dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.
Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur`ân-ı Kerim`de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.
"Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.
Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.
Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).
Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.)`den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.
İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir`in Sıddık; Hz. Ömer`in Fârûk; Hz. Osman`ın Zinnûreyn; Hamza`nın Esedullah; Hâlid b. Velid`in Seyfullah; Hz. Ali`nin Ebu Türab; Umeyr`in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.
Peygamberimiz (s.a.s.), Medine`ye hicret ettiğinde Ensar`dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.
Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.
LAKÎT(ATILMIŞ VEYA KAYBOLMUŞ ÇOCUĞUN BULUNMASI)
Atılmış ve kaybolmuş olup da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahı.
Lakît lügatta yerden kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır (Feyyûmî, el-Misbâhu`l-Münîr, Bulak 1316, II, 95). Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu, zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş çocuğa verilen isimdir (Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, X, 209; Kâsânî, Bedâyiü`s Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 197; İbnü`l-Hümâm, Fethul-Kadir, Kahire 1389/1970,VI, 110). Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît kapsamına dahil etmektedirler (Şirbînî, Muğni`l-Muhtâc, Kahire 1379/195960, II, 418). Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza, İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ eden kişi Kurân-ı Kerim`de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın ihyâsı olarak kabul edilmiştir (el-Maide, 5/32).
Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayn`dır (Kâsânî, a.g.e., VI, 198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 259; Şirbînî, a.g.e., II, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709). Ancak lakît`i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk etmektedir (Serahsî, a.g.e., X, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., VI, 197; el-Fetâval-Hindiyye, Bulak 1310, II. 287-288). Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd, müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır (Şirbînî, a.g.e., II, 418). Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir (Serahsî, a.g.e., X, 217; Şirbini, a.g.e., II, 419; İbn Kudame, a.g.e., II, 366; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye, Kahire, 401).
LAKÎT`IN İSLÂM HUKUKUNDA KENDİNE ÖZGÜ ÖZEL DURUMLARI VARDIR:
1. Hürriyeti: Lakît zahiri hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan Hz. Adem ile Hz. Havva`nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir. Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez (Serahsî, a.g.e., X, 209-210; Kâsânî, a.g.e., VI, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; M. Ebû Zehre, a.g.e., s. 401). Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.
2. Dini: Hanefîlere göre bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm`da bulunan her çocuk müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir. Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman, zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır (Serahsî a.g.e., X, 214-215; Kâsânî, a.g.e., VI,198; Şirbînî, a.g.e., II, 422; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; İbnü`l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli`z-Zimme, Beyrut 1983, II, 518).
3. Nesebi: Nesebi meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam`a göre lakîtin nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir. Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir (Kâsânî,.a.g.e, VI,198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 112; İbn Kudâme, a.g.e., II, 367; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 711).
4. Nafakası: Yiyecek, içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları, üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir. Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü`l-mâl`dan karşılanır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; Şirbini, a.g.e., II, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire t.y., VIII, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401).
5. Malı: Üzerinde veya altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; İbn Kudame, II, 363).
6. Mirası: Nesebi meçhul olduğu için mirası Beytü`l-mâl`a kalır. Çünkü Beytü`l-mâl vârisi olmayanın vârisidir (İbn Abidin, a.g.e., VI, 270),
7. Başka Bir Yere Nakli: Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır. Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, aileşinin ortaya çıkmasına vesile olabilir (İbn Kudame, a.g.e., II, 419-420; İbn Abidin, a.g.e., VI, 274).
8. Lakîte Velâyet: Nefsi ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi, malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s): İslâm devletinin yöneticisi, velisi olmayanın velisidir" buyurmuştur (Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, I, 250; VI, 47, 66, 166, 260). Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur (İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 765-766).
9. İşlediği Suçlar: Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti ödemekle Âkıle`nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez (Serahsî, a.g.e., X, 210; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, III).
10. Kendisine Karşı İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti Beytü`l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla af arasında muhayyerdir (Serahsî, a.g.e., X, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., VI, 199).
Görüldüğü gibi lakît ile ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir (İslâm hukukunda lakît konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi`ş-Şerî`ati`l-İslâmiyye, Mecmü`a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O. Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî`ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi I-II, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988).
LÂNET-LANET ETMEK
Uzaklaştırma beddua, hakaret, sövüp sayma, azab, Allah`ın rahmetinden uzaklaşma, gazab etme, beddua etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme.
Lânet, Kur`ân`da birçok kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim" ...Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lânet etti..." (el-A`râf 7/38) âyetinde hakaret, sövüp sayma anlamında Israiloğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânet edilmiştir... " (el-Maide 5/78),
"..Işte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder" (el-Bakara, 2/159) ayetlerinde beddua. Kalplerimiz perdelıdır dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir" (el-Bakara, 2/88) âyetinde Allah`ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere kullanılmıştır. Şeytan`a "mel`un" (lânetlenmiş) denilmesi de Allah`ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.
Bu tür kullanımlardan ayrı olarak Kur`an`ın iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir. Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.s)`e şöyle buyurulur: "Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah`ın lânetini dileyelim" (Âl-i Imran, 3/61).Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Isâ (a.s) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hristiyanlarını lânetleşmeye çağırmıştı. Ancak, "mübahele olayı" olarak bilinen bu olayda Hristiyanlar lânetleşmeye yanaşmamışlardı.
Ikincisinde ise karı ile kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz konusu edilir. Islâm hukukunda Lian* olarak adlandırılan bu olayda eşine zina isnat eden, ancak başka bir şahid getiremeyen kocanın doğruluğuna dört kez Allah`ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah`ın kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu itham karşısında kadınında kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah`ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir (en-Nur, 24/6-9). Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer.
Hz. Peygamber (s.a.s)`de lânet kelimesini beddua, buğz, hakaret gibi anlamlarda kullanmıştır. Rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s)`in Bi`r-i Maûne olayında şehid edilen müslümanlar nedeniyle Rıl, Zekvan, Lıhyan ve Usayya oğulları aleyhinde kırk sabah lânet okuyarak beddua ettiği bildirilir (Buhari, Cihad 17). Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanları rastgele lânet etmekten menetmiş, özellikle ashabının birbirine ve tabiat kuvvetlerine lânet etmelerini yasaklamıştır (Ebu Davud Edeb, 4908; Müslim, Birr, 80-87).
Islâm bilginleri arasında kimlere lânet edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını savunmuşlardır (Fahruddin er-Razı, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; Ibn Mace, Tercüme ve Şerh, X, 148).
LEBEN-İ FAHL(SÜT BABA)
Sözlükte leben, süt; fahl de erkek yani cinsel ilişkisi sonucu kadında süt meydana getiren kocadır. Leben-i fahl ise bir erkeğin yaklaşması sonucu kadında meydana gelen süt demektir. Buna göre küçük bir çocuk kendi annesinden başka bir kadının sütünü emecek olursa bu kadın onun süt annesi olur. Emdiği kadının bu sütü hangi erkeğin ilişkisi sonucu meydana gelmişse o erkek de bu çocuğun süt babasıdır. Başka bir deyişle süt emen çocuk hem kadın hem de erkeğin ortak süt çocuklarıdır. İki çocuğun aynı zamanda veya değişik zamanlarda emdikleri sütler bir erkekle bir kadından ise bunlar ana-baba bir süt kardeş olurlar. Eğer süt bir erkekten olmaz ve çocuklardan biri bu kadının ilk kocasından, diğeri ikinci kocasından meydana gelen sütü emmişse bunlar ana bir, baba ayrı süt kardeş olurlar.
LEVH-İ MAHFUZ
Arapça`da korunmuş levha demektir. İslâm`da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah`ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah`ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur`an`da Ümmü`l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.
Levh-i Mahfuz adı Kur`an`da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur`an`ın Levh-i Mahfuz`da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En`âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap`tır.
Bazı zayıf Hadislerde Levh-i Mahfuz`un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas`tan rivayet edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz`u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin Mâlik`ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz`un bir yüzü yakut bir yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı, rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas`tan gelen zayıf bir rivayete göre Allah Levh-i Mahfuz`a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:
"Muhakkak ki ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O`nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas`tan gelen diğer bir rivayete göre ise Levh-i Mahfuz`a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.
LİÂN(ZİNA SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME)
Liân ve eş anlamlısı mulâane, La`n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah`ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah`ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.
Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah`ın Resulü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.
"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah`ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah`ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).
Ayetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl`i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah`ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah`ın elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).
Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.
Ebû Hanîfe`ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed`e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.
Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah`ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.
Liânın Şartları üçtür.
1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.
2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.
3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü`l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).
Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:
1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.
2. Nesebin, Ebû Hanîfe`ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed`e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.
3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.
4.Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).
Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.
Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir (el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808).
Liânın hükümleri:
Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.
1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.
2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).
3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber`in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed`e göre "bâin talâk * " niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.
4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü` l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti`z-Zevceyn fi`t-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.).
CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”
(M2361 Müslim, Zekât, 77
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk
ederek helâk etti.”
(M6576 Müslim, Birr, 56)
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan
kimse cennete giremez.”
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”
diye karşılık vermiş.1
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından
bir örnek olarak aktarılmıştır.
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-
rekleri özveriye açan bir örnektir:
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine
bir sevinç verir.”11
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına
öğreten kimseye.”22
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-
rarak onu uyardı.
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde
tazarruda bulunmuştur.
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz
şekilde ortaya koymaktadır.
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını
emretmiştir.
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-
ber olmalıdır:
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha
sevimlidir.”50
Dipnotlar
(M2361 Müslim, Zekât, 77
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)
M7473 Müslim, Zühd, 45.1
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2
HM3012 İbn Hanbel, I,3
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6
HM14301 İbn Hanbel, III,7
303.
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-
bâri, vII, 119.
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9
ensâr, 10.
Haşr, 59/9.10
İnsân, 76/8-11.11
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12
kıyâme, 33.
M7420 Müslim, Zühd, 3.13
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14
D2820 Ebû Dâvûd,15
Dahâyâ, 13-14.
M4923 Müslim, İmâre,16
152.
B73 Buhârî, İlim, 15.17
Bakara, 2/262.18
B3114 Buhârî, Farzu’l-19
humus, 7.
M2361 Müslim, Zekât, 77;20
B5299 Buhârî, Talâk, 24.
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21
B73 Buhârî, İlim, 15.22
Furkân, 25/67.23
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26
T3675 Tirmizî,27
Menâkıb,16; D1678 Ebû
Dâvûd, Zekât, 40.
M2350 Müslim, Zekât, 68.28
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31
46.
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32
21.
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-
müfred, 111.
M2428 Müslim, Zekât,34
127.
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35
İsrâ, 17/100.36
Leyl, 92/8.37
M7420 Müslim, Zühd, 3.38
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39
Bakara, 2/268.40
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41
M6576 Müslim, Birr, 56.42
M6576 Müslim, Birr, 56.43
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45
Âl-i İmrân, 3/180.46
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47
57/10.
Âl-i İmrân, 3/26.48
İsrâ, 17/29.49
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50
Kaynak
Diyanet Vakfi Yayinlari
Hadislerle islam
:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”
(M2361 Müslim, Zekât, 77
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk
ederek helâk etti.”
(M6576 Müslim, Birr, 56)
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan
kimse cennete giremez.”
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”
diye karşılık vermiş.1
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından
bir örnek olarak aktarılmıştır.
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-
rekleri özveriye açan bir örnektir:
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine
bir sevinç verir.”11
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına
öğreten kimseye.”22
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27
Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-
rarak onu uyardı.
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde
tazarruda bulunmuştur.
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa
taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz
şekilde ortaya koymaktadır.
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah
Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını
emretmiştir.
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-
ber olmalıdır:
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha
sevimlidir.”50
Dipnotlar
(M2361 Müslim, Zekât, 77
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)
M7473 Müslim, Zühd, 45.1
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2
HM3012 İbn Hanbel, I,3
M6018 Müslim, Fedâil, 56.4
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5
İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6
HM14301 İbn Hanbel, III,7
303.
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-
bâri, vII, 119.
B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9
ensâr, 10.
Haşr, 59/9.10
İnsân, 76/8-11.11
T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12
kıyâme, 33.
M7420 Müslim, Zühd, 3.13
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14
D2820 Ebû Dâvûd,15
Dahâyâ, 13-14.
M4923 Müslim, İmâre,16
152.
B73 Buhârî, İlim, 15.17
Bakara, 2/262.18
B3114 Buhârî, Farzu’l-19
humus, 7.
M2361 Müslim, Zekât, 77;20
B5299 Buhârî, Talâk, 24.
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21
B73 Buhârî, İlim, 15.22
Furkân, 25/67.23
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26
T3675 Tirmizî,27
Menâkıb,16; D1678 Ebû
Dâvûd, Zekât, 40.
M2350 Müslim, Zekât, 68.28
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31
46.
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32
21.
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-
müfred, 111.
M2428 Müslim, Zekât,34
127.
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35
İsrâ, 17/100.36
Leyl, 92/8.37
M7420 Müslim, Zühd, 3.38
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39
Bakara, 2/268.40
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41
M6576 Müslim, Birr, 56.42
M6576 Müslim, Birr, 56.43
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45
Âl-i İmrân, 3/180.46
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47
57/10.
Âl-i İmrân, 3/26.48
İsrâ, 17/29.49
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50
Kaynak
Diyanet Vakfi Yayinlari
Hadislerle islam
HÂRİKA VE HÂRİKULÂDE NE DEMEKTiR ?
(دةﺎﻌﻟرق اﺎﺧ)
Alışılmışın dışında tabiattaki işleyişi belirli zamanlarda bozan tabiat üstü
olaylar için kullanılan terim.
Sözlükte “delmek, yırtmak; aşmak” mânalarına gelen hark kelimesinden
sıfat olan hâriķ ile “alışılmış olan şey” anlamındaki âdet kelimesinden
meydana gelen bir tamlama olup “alışılmışı ve normal telakki edileni aşan,
olağan üstü” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de âdet kelimesi yer almazken
hark kavramı fiil sigalarıyla “delmek, yırtmak, yarmak, bozmak, gerçeğe
aykırı olarak hükmetmek” anlamlarında dört yerde geçmektedir (Râgıb el-
İsfahânî, el-Müfredât, “ħrķ” md.; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ħrķ” md.).
Tabiatta gözlenen düzenli işleyiş, etki-tepki mekanizması içinde kendi
kendine bir süreklilik ve tekrarlanış gibi görünürse de gerçekte düzeni
kuran ve işletenin Allah olduğu inancının sonucu olarak İslâmî
terminolojide fizik âlemi idare eden ilâhî kanuna “âdetullah” veya kısaca
“âdet” denilmiştir. Aynı mânaya gelen “sünnetullah” ise Kur’an’da sosyal
hayatı idare eden ilâhî kanunu ifade etmek üzere kullanılmıştır (bk. a.g.e.,
“sünnet” md.).
İslâm filozoflarının tabiat kanunlarının değişmezliği tezine karşı kelâmcılar
Allah’ın kendi koyduğu âdeti değiştirebileceği, dolayısıyla söz konusu
kanunların zorunlu olmadığı görüşünü savunmuşlardır (bk.
DETERMİNİZM). İlk kelâmcılardan olup akılcılığıyla tanınan Nazzâm’ın
da tabiatta hârikulâde olayların meydana gelebileceği görüşünde olduğu
nakledilir (Câhiz, IV, 73). İbn Hazm’a göre bir şeye nisbet edilen âdetle
tabiat arasında fark vardır. Âdetin değişmesi söz konusu iken ilâhî bir
müdahale olmaksızın tabiatın değişmesi mümkün değildir. Çünkü tabiatlar
ait oldukları nesnelerden ayrılmayan ana özelliklerdir. İnsanın şuur sahibi
veya şarabın sarhoş edici oluşu gibi tabiattan gelen özellikler ortadan
kalktığı takdirde insan hayvana, şarap da sirkeye dönüşür. Bu sebeple âdetin
değişmesi değil tabiatın değişmesi hârikulâdedir. Bununla beraber bazan
yanlış olarak âdet kelimesi tabiat mânasında da kullanılmıştır (el-Faśl, V,
15-16). Nesefî ise tabiatların değişmemesi fikrini zayıf ve temelsiz bulur.
Zira âlemdeki değişiklik müşahede ile sabittir. Bunu inkâr etmek, onun
yönetimini ilâhî kudret ve iradenin dışına çıkarmaktır (Tebśıratü’l-edille, I,
476-477). Teoride mümkün fakat realitede mümteni‘ sayılan hârikulâde
olaylar (Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd, V, 15) Allah’ın iradesiyle vâki
oldukları takdirde âdet dışı kabul edilirler. Bazı mümkünler hiç vukua
gelmeyebilir, buna karşılık bazıları nâdiren vâki olsa da bir kanun (âdet)
haline gelmez; birçok mümkünler ise alışılagelen, süreklilik kazanan bir
şekle dönüşür. Ancak bu sonuncular vuku bulmayanları inkâr etme hakkını
doğurmaz (Elmalılı, IV, 2239).
İslâm literatüründe tartışma konusu yapılan hârikulâdeleri iki grupta
incelemek mümkündür.
A) Dinî Yönü Bulunan Hârikulâdeler
1. Mûcize
Peygamberlik iddiasında bulunan bir kimsenin gösterdiği, iddiasını
doğrulayan fevkalâde olaydır. Nübüvvet iddiası taşıdığı için mûcizenin sihir
ve hayal ürünü diğer şeylerle karıştırılması ihtimali yoktur. Kur’ân-ı
Kerîm’de geçen mûcizeler arasında yer alan ölüleri diriltme, doğuştan
körleri ve alaca hastalığına yakalananları iyileştirme (meselâ bk. Âl-i İmrân
3/49) veya asâyı yılana dönüştürmenin (el-A‘râf 7/107, 117) beşerî güç ve
kapasite çerçevesinde bulunmadığı zaruri olarak bilinir (bk. MÛCİZE).
2.İrhâs
Peygamberden nübüvvet öncesi dönemde sâdır olan hârikulâdeler
için kullanılır. Bu tür olayların nübüvvete bir nevi hazırlık oluşturduğu
kabul edilmiştir. Hz. Îsâ’nın doğduktan hemen sonra konuşması (Meryem
19/30-33), Hz. Muhammed’in üzerinde gölge yapmak üzere bulutun
dolaşması ve benzeri olaylar irhâs grubu içinde mütalaa edilmiştir. Bir
görüşe göre irhâs olayları kerâmet türüne dahildir; çünkü peygamberlerin
nübüvvetlerinden önceki dereceleri velâyet mertebesinden aşağı değildir
(et-TaǾrîfât, “irhâś” md.; Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen irhâs olayları için
bk. MÛCİZE). Mu‘tezile âlimleri mûcizenin nübüvvet iddiasıyla birlikte
gerçekleştiğini, dolayısıyla irhâs diye bir şeye ihtiyaç bulunmadığını, eğer
böyle bir şey vuku bulmuşsa bunun bir önceki peygamberin mûcizesi
sayılabileceğini ileri sürerler (Cürcânî, Şerĥu’l-Mevâķıf, VIII, 226; Kādî
Abdülcebbâr, XV, 213-216).
3. Kerâmet
Salih amel işleyen bir müminin elinde zuhur eden fevkalâde olaydır. Kerâmette mûcizenin aksine herhangi
bir iddia, meydan okuma ve bir şeyi kanıtlama özelliği yoktur. Teftâzânî’nin
de belirttiği gibi mûcize gösteren kimsenin kendisinin peygamber olduğunu
bilmesi, hârikulâde olaylar göstermeye azmetmesi ve bunların sonuçlarını
kesin telakki etmesi gerektiği halde kerâmet gösteren velînin böyle bir
konumu yoktur (Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177). Ehl-i sünnet âlimleri, kerâmetin
aklen mümkün olmasının yanında fiilen vuku bulduğunu, naslara dayanan
delillerin de bunu desteklediğini söylerken Mu‘tezile kelâmcıları mûcize ile
karışabileceği ve dolayısıyla nübüvvet müessesesini zedeleyeceği
endişesiyle kerâmeti reddederler (bk. KERÂMET).
4. Maûnet
Allah’ın herhangi bir mümine yardım etmek üzere gerçekleştirdiği hârikulâde
durumlardır. Maûnet, Allah’ın kulunu maddî ve mânevî âfetlerden koruması
şeklinde olabileceği gibi dünyevî ve uhrevî alanda ona fevkalâde nimetler
lutfetmesi suretiyle de olabilir.
5. İstidrâc
“Derece derece yükseltmek, yavaş yavaş sonuca ulaştırmak” anlamındaki kelime Kur’ân-ı Kerîm’de fiil
sigasıyla geçer ve Allah’ın âyetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların
bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azâba mâruz
bırakılacaklarını ifade eder (el-A‘râf 7/182; el-Kalem 68/44). İstidrâc zalim,
kâfir ve azgın kişilerin tedrîcî olarak felâkete yaklaştırılması ve bu esnada
kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Firavun
örneğinde olduğu gibi (ez-Zuhruf 43/46-56) istidrâc sahibi kişiler elde
ettikleri başarıları kendi gayretlerinin ürünü zanneder, kibirlenir ve
azgınlıklarını alabildiğine arttırırlar, nihayet ilâhî azâba mâruz kalıp yok
olurlar. Nitekim Kur’an’da genel bir ifade kullanılarak önceki milletlere de
peygamberler gönderildiği, bu milletlerin hakka boyun eğmelerini sağlamak
amacıyla bir süre sıkıntılar ve hastalıklarla denendikleri, daha sonra bütün
imkân kapılarının kendilerine açıldığı, nihayet alabildiğine şımardıkları bir
sırada ansızın yakalanıp helâk edildikleri ifade edilerek (el-En‘âm 6/42-45)
istidrâca dair eski toplumların hayatından örnekler verilmiştir. Bazı
hadislerde deccâl için zikredilen hârikulâde yetenek ve imkânlar da (DİA,
IX, 69) istidrâc kabilinden sayılmıştır. Ayrıca bir rivayette, günahlarına
rağmen kişinin istediklerine kavuşmasının da istidrâc olduğu
bildirilmektedir (Müsned, IV, 145). Hâris el-Muhâsibî, terimin anlamını
genişleterek mal ve servetleriyle ya da başka nimetlerle gururlanıp bunları
Allah yolunda harcamamak suretiyle müminlerin de istidrâca mâruz
kalabileceğini belirtir (Ħalve, s. 44-45; ayrıca bk. Brunschvig, LVIII [1983],
8-31). Kur’ân-ı Kerîm’de istidrâc ile anlam yakınlığı içinde bulunan başka
kavramlar da vardır. Bunların başlıcaları mekr, keyd, hud‘a ve muhâdaa ile
(hile ve tuzak kurmak, hile yapmak, aldatmak) imlâ ve imhâl (mühlet
vermek) kavramlarıdır.
6. İhanet
Ulûhiyyet veya nübüvvet iddiasında bulunan veya büyü yapan bir kimsenin misyonunu yalanlayacak olaylarla
karşılaşmasıdır; başka bir ifadeyle kâfirin elinde iddiasının aksini
kanıtlayan hârikulâdelerin vuku bulmasıdır (Tehânevî, “ħâriķ” md.).
Nübüvvet iddiasında bulunan Müseylimetülkezzâb’ın tek gözü kör olan
birini iyileştirmek isterken diğer gözünü de kör etmesi, az olan kuyu suyunu
çoğaltmak isterken suyun tamamen çekilmesine sebep olması gibi olaylar
ihanete örnek olarak zikredilir (Bâcûrî, s. 298-299). Mu‘tezile âlimlerine
göre yalancı peygamberin elinde iddiasına aykırı da olsa herhangi bir
hârikulâde olayın vuku bulması mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir.
Onun iddiasının veya yapmak istediği fiilin gerçekleşmemesi yeterlidir
(Kādî Abdülcebbâr, XV, 239; İbnü’l-Murtazâ, s. 114). İhanet, sahtekârları
yalanlamaya ve dini bozma girişimlerini başarısız kılmaya yönelik ilâhî bir
müdahaledir.
B) Dinî Olmayan Hârikulâdeler
1. Sihir
Başkasından öğrenilen, bazı vasıtalarla icra edilip temrinlerle geliştirilen ve âdet dışı bir görünüm
taşıyan etkilemelerden ibaret olup daha çok güç gösterisinde bulunmak,
çıkar sağlamak ve toplumda hâkimiyet kurmak için uygulanır. İslâm
filozofları ve Mu‘tezile’nin aksine sihrin varlığını kabul eden Ehl-i sünnet
âlimleri bunun bazı alet ve vasıtalar, astrolojik bilgiler, hile ve maharetlerle
gerçekleştirilebileceğine kanidirler (Bâkıllânî, s. 77-78; Fahreddin er-Râzî,
el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye, VIII, 143-146; Abdüllatîf Harpûtî, s. 275). İlk bakışta
hârikulâde gibi görünürse de sihrin gerçekte öyle olmadığı ileri sürülmüştür.
Çünkü sebep ve vasıtalara başvurularak gerçekleştirilen şeyler âdettendir.
Meselâ bir hastanın dua ile iyileşmesi âdet dışı, tıbbî yöntemlerle iyileşmesi
tabiidir. Ancak başka bir görüşe göre zaman ve mekân itibariyle başkaları
tarafından güç yetirilemediği için sihir de hârikulâde sayılır (Tehânevî,
“irhâś” md.). Kur’an’da Bâbil’de sihrin yaygın olduğuna işaret edilmekte
(el-Bakara 2/102) ve Hz. Mûsâ zamanına ait bazı sihir örnekleri (el-A‘râf
7/109-126) bulunmaktadır (bk. SİHİR).
2. Şa‘beze (şa‘veze)
“El çabukluğu ile bir şeyi olduğundan başka türlü gösterme” mânasında olup halk dilinde
hokkabazlık olarak adlandırılan bir maharettir (Bâkıllânî, s. 77-78).
Günümüzde illüzyonistler tarafından icra edilen bu tür oyunlar, İslâmî
kaynaklarda genellikle sihir türü bir gösteri kabul edilip hârikulâde dışında
tutulmuştur. İslâm âlimleri, nübüvvet iddiasında bulunan bir yalancının
insanları şaşırtıp gerçeği anlamalarına engel teşkil edecek bir fevkalâdelik
göstermesinin mümkün olmadığını söylerler. Çünkü bu takdirde hak
peygamberle yalancı peygamber birbirine karışır (Nesefî, s. 477-478).
3.Kehanet
Fal açmak, yıldızlara bakmak, yazı çizi türünden şekiller (tılsım)
kullanmak vb. yöntemlerle bilhassa gelecek hakkında haberler verme ve
bazı sırları çözme iddiasında bulunmaktır. Medyumlar tarafından ortaya
atılan ve çok defa isabetsiz tahminlerden ibaret olan iddialar bu tür içinde
mütalaa edilebilir (bk. FAL; KÂHİN).
Kur’ân-ı Kerîm’de semâların, arzın ve bunların arasındakilerin Allah
tarafından yaratıldığı vurgulanmakta, tabiatın yönetimiyle ilgili ilâhî
kanunlara da (tabiat kanunları) birçok âyette temas edilmektedir. Fâtır
sûresinde (35/41) tabiatta hâkim bulunan düzenin Allah tarafından
korunduğu, bu düzende herhangi bir şekilde değişiklik yapma ve bu yeni
düzeni sürdürme yetkisinin de O’na mahsus olduğu ifade edilir. Kur’an’da
Allah’ın yüceliğinin, engin kudret ve iradesinin tabiattaki nizamın
bozulmasıyla, yani hârikulâdeliklerin meydana gelmesiyle değil mevcut
düzenin fevkalâde karmaşık, fakat hesaplı ve âhenkli münasebetler
sayesinde işleyişinin incelenmesiyle anlaşılacağı ilkesi üzerinde durulur.
Ayrıca geçmiş peygamberlerin maddî-hissî mûcizelerine yer verildiği halde
son peygamberin muhataplarından gelen bu tür taleplere karşı menfî bir
tavır takınılmış, insan zihninin ve psikolojik yeteneklerinin ulaştığı seviye
dikkate alınarak nübüvvetin haklılığını göstermek için artık mânevî-aklî
deliller kullanılmıştır (meselâ bk. el-En‘âm 6/7-10; el-İsrâ 17/59, 88-96; el-
Kehf 18/54; el-Furkān 25/7-8, 50).
Hârikulâde olarak literatürde yer alan hadiselerden dinî nitelikte olmayanlar
dikkatle incelendiğinde bunların genellikle tabiat üstü bir özellik taşımadığı
görülür. Dinî nitelik taşıyanların ise en belirgin türünü mûcize
oluşturmaktadır. Tabiat kanunlarını aşan maddî-hissî mûcizeler son
peygamberle nihayet bulmuştur. Bunların asıl fonksiyonu, kendilerini
müşahede edenler için daha çok maddî veya mânevî problemleri çözmeleri,
kısmen de hidayet vesilesi olmalarıydı. Tevâtür yoluyla sabit olmayan bu
mûcizeler sonraki nesiller için birer tarihî hâtıra niteliği taşır. Bu nesiller,
İslâm gerçeğini anlayıp benimseme vasıta ve kaynakları olarak mânevî-aklî
mûcizeleri oluşturan Kur’ân-ı Kerîm’i, Hz. Peygamber’in sîretini ve on dört
asırlık İslâm gerçeğini inceleyip tanımak mecburiyetindedir.
BİBLİYOGRAFYA
et-TaǾrîfât, “irhâś”, “istidrâc”, “muǾcize” md.leri; a.mlf., Şerĥu’l-Mevâķıf
(nşr. M. Bedreddin Na‘sânî), Kum 1991, VIII, 226; Râgıb el-İsfahânî, el-
Müfredât, “ħrķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ħrķ” md.; Ebü’l-Bekā, el-Külliyyât,
s. 433, 730; Tehânevî, Keşşâf, “ħâriķ”, “irhâś” md.leri; M. F. Abdülbâkī, el-
MuǾcem, “ħrķ”, “sünnet” md.leri; Müsned, IV, 145; Tirmizî, “Tefsîr”, 15/6;
Hâris el-Muhâsibî, el-Ħalve ve’t-tenaķķul fi’l-Ǿibâde ve derecâti’l-Ǿâbidîn
(nşr. A. Abduh Halîfe el-Yesûî, el-Meşrıķ, XLIX/1, Beyrut 1955 içinde), s.
44-45; Câhiz, Kitâbü’l-Ĥayevân, IV, 73; Kādî Abdülcebbâr, el-Muġnî, XV,
183, 213-216, 239; Bâkıllânî, el-Beyân (nşr. R. J. McCarty), Beyrut 1958, s.
51-53, 77-78; Bağdâdî, Uśûlü’d-dîn, s. 170, 175-177; İbn Hazm, el-Faśl, V,
15-16; Cüveynî, el-İrşâd (Temîm), s. 261, 264; a.mlf., el-ǾAķīdetü’n-
Nižâmiyye
(nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1412/1992, s. 64; Gazzâlî, el-İķtiśâd (nşr.
İbrahim Agâh Çubukçu - Hüseyin Atay), Ankara 1962, s. 198-201;
Şehristânî, Nihâyetü’l-iķdâm, s. 420-433; Nesefî, Tebśıratü’l-edille
(Salamé), s. 469-470, 476-478, 536-538; Sâbûnî, el-Kifâye fi’l-hidâye (nşr.
Muhammed Aruçi, yüksek lisans tezi, 1982), Câmiatü’l-Kahire, Külliyyetü
dâri’l-ulûm, I, 547-548; Fahreddin er-Râzî, el-Muĥaśśal (nşr. Tâhâ
Abdürraûf Sa‘d), Kahire, ts., s. 207; a.mlf., el-Meŧâlibü’l-Ǿâliye mine’l-
Ǿilmi’l-ilâhî (nşr. Ahmed Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1407/1987, VIII, 143-
146; Âmidî, Ġāyetü’l-merâm, s. 334; İbn Teymiyye, Kitâbü’n-Nübüvvât,
Beyrut 1405/1985, s. 47-48; Teftâzânî, Şerĥu’l-Maķāśıd (nşr. Abdurrahman
Umeyre), Beyrut 1409/1989, V, 15; a.mlf., Şerĥu’l-ǾAķāǿid, s. 177; İbnü’l-
Murtazâ, el-Ķalâǿid fî taśĥîĥi’l-Ǿaķāǿid (nşr. A. N. Nader), Beyrut 1985, s.
114; Kādızâde Şemseddin Ahmed, Ferâidü’l-fevâid, Bulak 1262, s. 110-
111; Bâcûrî, Şerĥu Cevhereti’t-tevĥîd, Dımaşk 1392/1972, s. 298-299;
Abdüllatîf Harpûtî, Tenķīĥu’l-kelâm, İstanbul 1330, s. 274-275; Elmalılı,
Hak Dini, IV, 2239, 2249-2250; H. A. Wolfson, The Philosophy of Kalam,
Cambridge 1976, s. 544-558; R. Brunschvig, “De la fallacieuse prospérité-
Makr Allah et Istidraj”, St.I, LVIII (1983), s. 8-31.
M. Sait Özervarlı
Tabiat Kanunları ve Hârikulâde
Tabiattaki olaylar belli bir ölçü ve denge içinde meydana gelmektedir. Bu
hadiselerdeki düzen gündelik hayatta gözlemlendiği gibi, atom altı seviyeye
inebilen ve galaksilere kadar uzanan gözlem kudretiyle bilim de muayyen
bir düzenliliği tesbit etmiş durumdadır. Söz konusu düzen insan aklının şu
veya bu yönüyle açıklayabildiği bir kanunluluk gösterir ve sosyal olayları
da kapsar. Kur’ân-ı Kerîm’de bu değişmez kanunluluk “sünnetullah”
tabiriyle ifade edilir (el-Ahzâb 33/38, 62; Fâtır 35/43; el-Feth 48/23). Ancak
tabiat ve toplum planındaki kanunluluğu koyan ve sürdüren ilâhî iradenin
dilediğinde onu kaldırması veya değiştirmesi de mümkün görülmektedir
(yk. bk.).
İnsana herhangi bir hadisenin olağan üstü olduğunu hissettiren şey,
vukuunun teorik olarak mümkün olup olmaması değil beklenenin veya
alışılanın dışında cereyan etmesidir. Meselâ daha önceki nesillerin
hârikulâde kabul ettiği birçok olay, artık günlük hayatta her zaman görülen
sıradan hadiseler konumuna gelmiştir. İnsanların çok kısa zamanda uzun
mesafelere yolculuk etmesi, ses veya resimlerin bir yerden başka bir yere
aktarılması önceki nesillere mûcize gibi görünen, günümüzde ise herkesin
alıştığı ve bu sebeple de nasıl meydana geldiği hususunda hiç düşünmediği
sıradan olaylar durumundadır. Bu açıdan bakıldığında insanlığın ufkunu
alabildiğine genişleten bilim karşısında, her toplumda ve her çağda nâdiren
de olsa vuku bulduğu hususunda hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği
delillerin bulunduğu hârikulâde olaylara karşı çıkılması anlaşılması güç bir
durumdur.
İngilizce extraordinary kelimesiyle karşılansa da Batı dillerinde hârikulâde
teriminin bir kavram olarak tam karşılığını bulmak oldukça güçtür. Bu
kavramı meselâ “mûcize ve kerâmet” anlamına gelen miracle, “mûcizevî ve
hayret verici” anlamlarına gelen miraculous, “tabiat üstü” anlamına gelen
supernatural kelimeleriyle karşılamak mümkündür. Batı’da “tabii” (natural)
ve “tabiat üstü” (supernatural) arasında ayırım yapılmasının gerekliliğine
inanan Aydınlanma ekolü, düşüncede sekülerleşmenin bir sonucu olarak
mûcize dahil bütün hârikulâde hadiselerin olabilirliğini rasyonel bakımdan
sorgulamıştır. Sekülerleşme sürecinin olmadığı geleneksel toplumlarda ise
tabiat ve tabiat üstü ayırımı tam yerleşmemiş ve kâinattaki her şey kutsalla
bağlantılı olarak mütalaa edilmiştir. Bugün Batı’da hârikulâdenin vuku
bulup bulamayacağı hususu daha çok mûcizenin mümkün olup olmadığı
tartışmaları çerçevesinde değerlendirilmektedir. Mûcize ve kerâmet gibi
hârikulâde olayların dışında, günümüzde modern psikolojinin kendine konu
edindiği parapsikolojik, telepatik, telekinezik hadiselerin ve
“tanımlanamayan uçan nesne” (unidentified flying object, UFO) görme, ruh
çağırma gibi müsbet bilimin izah etmekte güçlük çektiği tabiat kanunlarına
aykırı düşen bazı olayların müşahede edildiği de bir gerçektir. Ancak Batı
fikir dünyası, mûcize ve kerâmet gibi dinî terminoloji çerçevesinde
tanımlanan hârikulâde olaylara karşı tavır alırken parapsikolojik ve diğer
modern tabiat üstü olayları incelemeyi bilimselliğin bir gereği saymaktadır.
Hârikulâdenin imkânı meselesinde bilimin hakem olup olamayacağı hususu
oldukça tartışmalı bir felsefî problemdir. Bilimsel bilgi, madde planında
gerçekleşen hadiseler arasındaki ilişkinin temsilî bir ifadesidir. Henri
Bergson ve Alfred North Whitehead gibi filozofların iddialarına bakılacak
olursa aslında tabiat denilen şey insan dışında mevcut bulunan varlıkların
bir toplamı değil daha çok bunların ve aralarındaki münasebetin insandaki
yansımasıdır. Bilim madde dünyasındaki belli olayların keyfiyetini deneyler
yoluyla açıklamayı hedef aldığı için bu olayların daha küllî bir izahını
mevcut metodolojisiyle veremez. Bunu felsefe ve dine bırakmak
durumundadır. Aslında insanın tabiatın ne olduğu hususundaki bilgisi
tabiatın kendisi olmayıp onun hakkındaki yorumudur. Diğer bir ifadeyle
tabiat insanın tabiat hakkındaki yorumudur. Buna göre bilimin tabiat
hususunda genel geçer bir hakikat olarak iddia ettiği şey, mümkün olan tek
hakikat değil mümkün olan yorumlardan biridir.
Bu bakış açısından hareketle C. S. Lewis, deney ve gözleme dayalı bilimin
hârikulâdenin imkânı hususunda bir karar verme hakkına sahip olmadığını
ileri sürer. Ona göre hârikulâde bizzat tabiattaki düzeni yani âdeti bozan ve
nakzeden bir hadisedir. Tabiattaki düzenden hareketle çıkarılan genel
kanunlar ve bu kanunlara dayanan bilim, hiçbir zaman bu kanunların bir
istisnası olup olmayacağı hakkında sağlıklı bir kanaat ortaya koyamaz.
Meselâ tabiatla ilgili gözlemlerimiz bize A kuralının mevcudiyetini söyler.
Fakat biz buna aykırı bir B gözleminde de pekâlâ bulunabiliriz. Olaylar
zincirinin tamamına baktığımızda kuralın A olmasıyla birlikte istisnaî bir
hadise olarak B’nin de imkân dahilinde bulunduğunu görürüz. Ancak bu
imkânı A grubundan edindiğimiz tecrübeye dayanarak söylememiz ve bir
bakıma onu kurallaştırmamız isabetli değildir. Dünyada yüzlerce kişinin B
gibi istisnaî ve âdeti bozan olaylar tecrübe ettiği iddialarını göz önünde
bulundurursak B olayını izah için bilimin ötesinde teoloji gibi daha geniş
bir platforma ihtiyaç duyulacağı meydana çıkar (Miracles, s. 56).
Batı’da, Türkiye’de ve sekülerleşme süreci geçirmiş diğer İslâm ülkelerinde
mûcize gibi din merkezli hârikulâde olaylara itirazın temel kaynağı, bu
olayların bilime ve bilimin tesbit ettiği tabiat kanunlarına aykırı olduğu
iddiasıdır. Fakat Batı fikir dünyası hârikulâdenin vukuunun
imkânsızlığından ziyade bu olayların gerçekten ve tarihî olarak vuku
bulmadığı üzerinde durur. Bu temel yaklaşımın altında yatan sebeplerin en
önemlisi, hıristiyan ilâhiyatında mûcizenin ve mûcizeye dayalı olayların
oynadığı roldür. Sekülerleşmeyle birlikte hıristiyan ilâhiyatının da sağlam
temellere dayanmamasının sonucu olarak Batı fikir dünyası dine ve dinle
alâkalı temel meselelere karşı olumsuz tavır takınmıştır. Bu tavrın daha çok
din ve bilimi değerlendiren eserlerde ortaya çıktığı görülmektedir.
Aydınlanma çağından önce genelde din ve özelde
Hıristiyanlık dokunulmaz bir otorite hüviyetine sahipti. Bu zırha bürünerek
din adına birçok hârikulâde olay uydurulmuş ve bu olayların gerçekten
vuku bulup bulmadığı hususunu sırf dinî olduğu için kimse araştırıp tenkit
etmemiştir. Aydınlanma zihniyetine göre artık din otoritesini kaybetmişti ve
bu tür uydurma hadiselerin olup olmadığı hakkında ciddi mütalaaların
başlaması gerekiyordu. Böyle bir noktadan hareketle mûcize, kerâmet gibi
dinî nitelikli hârikulâde olaylara itiraz edenlerin başında İskoçyalı filozof
David Hume geliyordu. Ona göre kendi gözlem ve tecrübelerimiz sürekli
olarak mûcizenin olmadığını telkin ederken başkalarının gözlem ve
tecrübelerine dayanarak onun mevcut olduğuna hükmetmemiz için hiçbir
sebep yoktur (Enquires, s. 111).
Hume, mûcizeye ilişkin tenkidini daha çok onun vuku bulamayacağı değil
vuku bulmadığı noktasında yoğunlaştırır. Bu aslında, onun mûcizenin
imkânına karşı olan itirazının psikolojik arka planını vermektedir. Hume’un
mûcizenin olabilirliğine itirazı reaksiyonerdir. Filozof, “Mûcize Üzerine”
adlı çalışmasının büyük bir bölümünde onun bilimsel açıdan mümkün
olamayacağını tartışmaktan çok tarihte vuku bulmadığını örnekleriyle
anlatmaya çalışır. Filozofun kanaatine göre dinin bizzat kendisi tabiat üstü
olayları ve varlıkları konu aldığı için dinde hârikulâdeye devamlı olarak yer
vardır ve bu nevi hadiseler yadırganmamalıdır. Dinin bu özelliği, insanların
din adına bu tür olaylar uydurmaları ve onları nakletmeleri için gerekli
ortamı hazırlamaktadır. Aslında bu olaylar tarihte olmamıştır ve dolayısıyla
olması da mümkün değildir. Bununla birlikte dinî otoritenin gücünden
dolayı bu mûcizevî hadiselerin gerçekten vuku bulduğuna kimse itiraz
edememiş ve belli bir süre geçtikten sonra yaygın kabullere birer hakikat
gibi bakılmıştır (Miracles, s. 23-28).
Charlie Dunbar Broad bu konuda daha temel bir noktaya dikkat
çekmektedir. Ona göre Hume ve onun gibi düşünenler zihinle tabiatın
işleyişi arasında bir uyum olduğuna inanırlar. Oysa dış dünyada A’nın B’yi
meydana getirdiğinin tecrübesi bizim gerçekten bunun bir kanun olduğunu
kabul etmemizi gerektirmez (Proceedings of the Aristotelian Society, s. 25).
Devamlı olarak ateşin yaktığını tecrübe etmemizden hareketle ateşin
yakmasının zorunlu bir kanun olduğunu mantıkî bir mecburiyet şeklinde
ileri süremeyiz. R. L. Purtill de benzer bir itirazı şöyle yöneltir: Hume bizim
geçmiş tecrübelerimizin, tabiat kanunlarının ihlâl edilemeyeceğini, yani
hârikulâdenin olmadığını ve olamayacağını kanıtladığını söylemektedir.
Hume bunu iddia edemez, zira tecrübe değil aslında bizim o tecrübeyi
yorumumuz hârikulâdenin mümkün olamayacağını söylemektedir
(Miracles, s. 192).
Dinî nitelikli hârikulâde olayların vukuu hususunda çok ciddi tenkitler ileri
sürmesine rağmen Hume’un tabiat kanunları ve determinizmle ilgili
felsefesi bu olayların mümkün olduğunu söylemektedir. Ninian Smart’ın
işaret ettiği gibi Hume’un bu husustaki fikirleri aykırı (paradoksal) bir
sonuca ulaşmaktadır. Hume, bir yandan mûcizenin tabiat kanununun ihlâli
olduğunu söylerken, öte yandan tabiat kanununun, yani sebep-sonuç
ilişkisinin zorunlu bir ilişki olmadığını, daha çok alışkanlık niteliği
taşıdığını iddia etmektedir. Meselâ ona göre belli bir ısı derecesinde her
zaman donan suyun bir gün aynı derecede donmayacağını düşünmek bir
çelişki değildir. Bu ise tabiat kanununu ihlâlin mümkün olduğunu
söylemekten başka bir anlama gelmez (Philosophers and Religious Truth, s.
29).
Esasen Tanrı’ya inandıktan sonra mûcize, kerâmet ve buna benzer
hârikulâde olayların imkânını dinî bakış açısından hareketle savunmak
mümkündür. Zaten Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi semavî dinler
inanç sistemlerini tek bir tabiat üstü varlığa dayandırmışlardır. Meseleye
pozitif bilim ve seküler kültür açısından bakılacak olursa Tanrı’nın varlığı
bile tartışma alanına girmiş olur. Şu halde mûcize ve kerâmet gibi olayları
dinî niteliklerinden soyutlayarak yalnızca tabii varlık düzeni içinde
açıklamaya çalışmak hataya yol açar. Başka bir deyişle her şeye hâkim ve
kādir bir yaratıcının varlığı bir defa kabul edildiğinde O’nun kendi koyduğu
tabiat kanunlarını istisnaî de olsa ihlâl edebileceğini kabul etmek mümkün
olacaktır.
Değişik noktalardan hareket etmekle birlikte Hume ile Gazzâlî’nin
ulaştıkları sonuç aynıdır. Gazzâlî’nin determinizmi inkâr etmesinin temel
sebebi, tabiat kanunlarının zorunlu kabul edilmesi halinde bunun Allah’ın
fâil-i mutlak olduğu inancıyla çelişeceği kanaatidir. Hume ise empirist
felsefe geleneği çerçevesinde Descartes’ın öncülük ettiği rasyonalist
filozofların sebeple sonuç arasında mantıkî bir zorunluluk olduğu
şeklindeki iddialarını çürütmek için tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini
ortaya atmış, rasyonalist felsefenin temel meselelerinden olan determinizm
ilkesine ciddi tenkitler yöneltmiştir. Filozof, bir şeyin başka bir şeyin
sonucu olduğu fikrine ulaştıran sebep-sonuç ilişkisini ispat etmenin
mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Hume’a göre, “Her hadisenin bir
sebebi vardır” veya “Şu hadise şunun sebebidir” gibi önermeleri gerçek
anlamda ispat edemeyiz. Aslında sebep ve sonuç gibi terimler olaylara
uygulandığında onların birbirini takip ettiğini söylemekten başka bir anlam
taşımaz. Bizi sebep-sonuç ilişkisi kurmaya götüren şey, aynı olayların
sürekli peş peşe gelmesi ve zihnimizde bu sürekliliğe dair bir alışkanlığın
oluşmasıdır. Bu da olaylar arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğunu ispat
etmez. Meselâ tecrübe bize A’nın B tarafından takip edildiğini ve B’siz hiç
olmadığını söylemektedir. Bunun sonucu olarak zihin her ne zaman A fikri
meydana gelirse B fikrine hemen geçmeye alışır. Bu aslında A’dan sonra
B’nin olduğunu değil zihnin böyle şartlandığını ispat eder (Enquires, s. 85-
99). Hume’a göre böyle bir sebep-sonuç ilişkisine aykırı görünen istisnaî bir
olayın vukuunu düşünmek her zaman mümkündür. Dolayısıyla filozof,
sebep-sonuç ilişkisi bakımından mûcizenin ve buna benzer hârikulâde
olayların imkânını aslında kabul etmiş durumdadır. Ancak Hıristiyanlığa ve
dine karşı olan tutumundan dolayı kendi felsefesiyle çatışmak pahasına da
olsa mûcize gibi hârikulâde olayların meydana gelmediği hususunda ısrar
etmiştir.
Tabiat kanunu ve onun ihlâl edilmesi meselesiyle ilgili olarak çağdaş din
felsefecilerinden Richard Swinburne önemli görüşler ileri sürmektedir. Ona
göre hârikulâdenin mümkün olup olmadığı konusunda göz önünde
bulunduracağımız kriter tabiat hakkındaki gözlemlerimizden çıkarılabilir.
İnsanoğlu tabii olarak kendi gözlemlerini ve onlardan elde ettiği sonuçları
genelleştirmeye yatkındır; gözlemlerinden hareketle olayların nasıl cereyan
ettiğine dair küllî önermeler oluşturur ve bu olayların ileride de aynı şekilde
cereyan edeceği sonucuna ulaşır. Meselâ ömrü boyunca daima beyaz
kuğular gören biri, “Bütün kuğular beyazdır” gibi küllî bir önermeye
ulaşma eğilimindedir. Oysa bu gözlem kendi başına küllî bir önermeye
ulaşmaya kâfi gelmez, yahut bu önermenin doğruluğunu garanti etmez.
Bu noktadan hareket eden Swinburne meseleye şöyle yaklaşır: Bizim tabiat
kanunu diye nitelendirdiğimiz hususlar daima geçmişle sınırlı kalmakla
birlikte gelecekte de aynı olayların vuku bulacağını da gösterir, ancak
bunların istisnasının olamayacağı hakkında kesin bir şey söylenemez. Başka
bir deyişle tabiat kanunları olayların nasıl vuku bulacağını tasvir eder. Eğer
nizam dışı bir hadise olacaksa bunu önceden haber vermesi mümkün
değildir. Swinburne’e göre hârikulâde, tabiatta şimdiye kadar olanların
aksine bir hadisenin vuku bulmasından ibarettir. Hârikulâde istisnaî olarak
tarihte var olduğuna (olabileceğine değil) göre tabiat kanunu fikriyle tabiat
kanununun ihlâl edilmesi fikri mantıken çelişkili değildir. Swinburne, bizim
tabiat kanunu diye formüle ettiğimiz sebep-sonuç ilişkisinin evrensel değil
istatistiksel olduğunu söylemektedir. Meselâ “ateş yakar” önermesi, bunu
gözlemleyen insanların tecrübeleriyle ulaştıkları geçmişe ait ve geleceği de
kapsayan bir sonuçtur. Fakat bu sonuç evrensel değildir. Şöyle ki: Bir
kimsenin ateşin her zaman ve her yerde yaktığına kesinlikle
hükmedebilmesi için onu var olalı beri bütün zaman ve mekânlarda tecrübe
etmiş olması gerekir. Bunun ise imkânsız olduğu açıktır. Swinburne’in bu
fikri, aynı zamanda tabiat kanununun tashih edilebilir olmasının da bir
işareti sayılmıştır (Miracles, s. 75-84).
Batı felsefesinde tabiat kanunlarının zorunsuzluğu fikrini savunan bir diğer
düşünür de Fransız filozofu Emile Boutroux’dur. Boutroux’yu Hume’dan
ayıran en önemli özellik, varlığın hiyerarşik bir yapısının bulunduğuna ve
bu yapıda zorunsuzluğun esas olduğuna inanmasıdır. Filozofun tabiat
kanununun zorunsuzluğunu ileri sürmesi insanın hür olduğunu savunabilme
amacına yöneliktir. Boutroux üç türlü zorunluluk üzerinde durmaktadır:
Mantık aksiyomlarının taşıdığı mutlak zorunluluk, apriori sentezlerde
görülen kozal (illî) zorunluluk, ampirik sentezlerin doğurduğu tecrübî
zorunluluk. Bu sonuncusu deneyden çıkan aşağı derecede bir zorunluluktur
(Bolay, s. 12). Aslında tabiat kanunu, birtakım olay grupları arasında
düzenli bir ilişkiyi tesbit eden bir önermeden ibarettir (a.g.e., s. 64).
Boutroux sebep-sonuç ilişkisindeki zorunluluk bağını kaldırır ve bunu
kendi doktrininin temeli sayar (a.g.e., s. 193). Boutroux’nun felsefesinin
temelinde insan ve onun ahlâkî ve fikrî hürriyeti vardır. Tabiatta ve tabii
bilimlerde olduğu iddia edilen determinizmin insanı mahkûm edeceğine
inanan Boutroux, olayların düzeninde determinizm ve mekanizmin
bulunmadığını ileri sürer; ruhu hürriyetin kaynağı kabul etmek suretiyle
insanı ve onun dünyasını determinist baskılardan kurtarmaya çalışır. Bu
noktada filozof kozalite hakkındaki bazı fikirleriyle Hume’a yaklaşır.
Çünkü Hume da kozalite fikrinin zihnin alışkanlıklarından ibaret olduğunu
ileri sürüyor ve kozal zorunluluğa karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 195).
Böyle bir zorunsuzluk fikrinin mûcizenin imkânına zemin hazırladığı
ortadadır. Ayrıca kâinatta bir hadisenin meydana gelişini tek bir sebebin
varlığına bağlamak da mümkün değildir. Meselâ ateşin pamukla temasında
onu yaktığını görür ve buradan ateşi yanmanın yegâne sebebi kabul ederiz.
Halbuki yanmanın tek sebebi ateş değildir. Zira yanmanın oluşacağı yerde
oksijen miktarının belli bir seviyede bulunması, bunun için de atmosferde
belli miktarda oksijenin mevcut olması, daha önemlisi yer çekimi
kuvvetinin, enerjinin ve evrenin şu andaki konumunu sağlayan bütün
şartların gerçekleşmesi gerekir. Şu halde yanma hadisesinin sebebi yalnızca
ateş değil bütün bir kâinatın şu andaki konumudur. Meseleye bu noktadan
bakılacak olursa tabiat olaylarını doğuran şartları hazırlayan tabiat üstü bir
gücün mevcut olduğuna inanmak kaçınılmaz hale gelir.
Esasen her zaman müşahede edilen ve sıradan imiş gibi gözüken tabiat
olayları, var oluşlarını tabiat üstü bir güçten aldıkları için yeterince
hârikulâdedirler. Bütün bir kâinatın böyle bir nizama bağlı bulunması veya
dünyanın insan ve diğer canlıların yaşayabileceği şartlarda düzenlenmesi
bir anlamda mûcizedir. Her gün müşahede ettiğimiz tabiat olaylarının bize
sıradan imiş gibi görünmesinin sebebi, Hume’un da dediği gibi onları
devamlı olarak öyle görme alışkanlığından başka bir şey değildir. Halbuki
bu olayların gerçekleşmesi için lüzumlu olan şartlar göz önünde
bulundurulduğu takdirde onların hiç de sıradan hadiseler olmadıkları
görülecektir.
Kâinatın nizamını yaratan Allah’ın, bize sıradan görünen olaylarının
sürekliliğini zaman zaman kesintiye uğratıp zihnî alışkanlıklarımızı altüst
edecek bir hârikulâdeyi yaratabileceği fikri son derece mâkuldur. Fizikî
determinizm veya zorunlu tabiat kanunları gibi kavramlar esasen insan
zihninin birer inşası olup genelde hârikulâdenin, özelde de mûcizenin inkârı
için tartışılmaz bir gerekçe teşkil edemez.
BİBLİYOGRAFYA
C. S. Lewis, Miracles, London 1947, s. 56, 213; R. P. Wolf, The Essential
David Hume, New York 1969, s. 85-99; N. Smart, Philosophers and
Religious Truth, London 1969, s. 29; D. Hume, Enquires Concerning the
Human Understanding, Oxford 1972, s. 85-99, 111; a.mlf., “Of Miracles”,
Miracles (ed. R. Swinburne), Macmillan 1989, s. 23-40; R. Swinburne,
“Violatiom of a Law of Nature”, a.e., s. 75-84; R. L. Purtill, “Miracles:
What If They Happen?”, a.e., s. 189-205; E. Boutroux, Tabiat Kanunlarının
Zorunsuzluğu Hakkında (trc. Hilmi Ziya Ülken), İstanbul 1988; Süleyman
Hayri Bolay, Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini, İstanbul 1989, s.
12, 64, 95, 193, 195; C. D. Broad, “Hume’s Theory of the Credibility of
Miracles”, Proceedings of the Aristotelian Society, XVII, Oxford 1916-17,
s. 25; D. G. C. Macnabb, “Hume, David”, The Encyclopedia of Philosophy,
London 1972, III-IV, 74-90.
Adnan Aslan
Parapsikoloji
“Psikoloji ötesi” anlamına gelen parapsikoloji, bilinen tabiat kanunları ile
açıklanamayan normal ötesi (paranormal) olayları inceler. UFO görme
iddialarından hayalet görmeye, reenkarnasyon iddialarından mûcizevî şifa
hadiselerine kadar birçok olay bu dalın ilgi alanına girer.
Psikoloji ve benzeri disiplinler, geçmişte pozitivizmin etkisiyle
parapsikolojik olayları tecrübe etmeyi bir patolojik durum olarak görmekte,
hadiseyi zihin fonksiyonlarında meydana gelen bir rahatsızlık olarak
saymaktaydı. Ancak bilim günümüzde bu anlayıştan bir ölçüde sıyrılmış ve
bu tür olayların bir vâkıa olarak kabul edilmesi, açıklanamadığı için
reddedilmemesi gerektiği kanaati yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bu
kanaate göre parapsikoloji, klasik psikoloji çerçevesine alınamayan
birtakım olayları incelemeli ve psikolojinin ufkunu genişletmelidir. Birçok
Batı ülkesinde ve geçmişte mânevî alanın varlığını reddetmeyi politika
haline getirmiş olan Rusya’da bile parapsikoloji araştırma merkezleri
faaliyet göstermekte, parapsikoloji üniversitelerde ders olarak
okutulmaktadır.
Bilim ancak tekrarlanabilir olayları bilimsel veya gerçek olarak kabul eder.
Parapsikolojik olayların en önemli özelliği ise istenildiği zaman tekrar
edilememesidir. Fakat bu onların hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez. Bu
tür olayların istenildiği zamanda ve yerde tekrarlanamaması, onların oluş
şartlarının ve kanunlarının tam olarak bilinmemesinden kaynaklanmaktadır.
Parapsikoloji tabirini ilk defa kullanan bilim adamı, Duke Üniversitesi’nde
1930’da ilk parapsikoloji laboratuvarını kuran Joseph B. Rhine’dır. Ondan
önce 1912 yıllarında Fransız fizyolog Charles Richet, metapsişik kavramını
kullanarak o güne kadar “ruh çağırma” (spiritizma) adı verilen olayların
gözlemlenerek bilime dahil edilmesini savunmuştu. Rhine ise telepati veya
kriptestezi (gizli duyu) olaylarını açıklayabilecek bir duyu ötesi algı
yeteneğinin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Gerek Rhine tarafından yapılan
gerekse ondan bu yana gerçekleştirilen laboratuvar çalışmalarında,
“medyum” adı verilen deneklerin normal ötesi duyumlara sahip oldukları ve
bundan dolayı hem telepati hem de uzaktaki olay, nesne veya insanları
zihinsel olarak tesbit etme, onlar hakkında bilgi verme anlamına gelen
“duru görü” (clairvoyance) gibi vak‘alarda başarılı oldukları ortaya çıktı.
Kendisi inançlı olmamakla birlikte hayatını olağan üstü hadiseleri
incelemeye adayan Kuzey Carolina Durham Parapsikoloji Enstitüsü başkanı
Richard S. Broughton, 1991 yılında yazdığı parapsikoloji kitabında
enstitüde yapmış oldukları yüzlerce deneyden göz ardı edilemeyecek
sonuçlar çıktığını, fakat ruhî güçlerle alâkalı hâlâ izah edilemeyen birçok
şeyin bulunduğunu söyler.
Parapsikolojik olaylar, normal yollar dışında bilme (parapsişik hadiseler),
normal yollar dışında eşyayı hareket ettirme (parafizik hadiseler) ve
psikofizyolojik hadiseler olmak üzere üç grupta mütalaa edilebilir. Birinci
grup, zaman ve mekânı aşarak iki insan arasında fikir intikali anlamına
gelen telepati yoluyla olmuş, gerçekleşmekte olan veya olacak bir hadiseyi
bilme (duru görü veya telestezi) gibi hadiseleri, ikinci grup, bilinen hiçbir
fiziksel temas olmaksızın mânevî kuvvetle eşyayı hareket ettirme
anlamında kullanılan “psikokinezi” (telekinezi) ve bir değnek vasıtasıyla su
veya maden arama anlamına gelen “radyestezi” gibi olayları kapsar.
Üçüncü grupta ise geleneksel tıbbın iyileştiremediği bazı hastalıkları
mûcizevî şifa ile tedavi etme (psychic healing), Hint fakirlerinin kor
halindeki kömür üzerinde yürümeleri, şiş batırma gibi olaylar yer alır.
Başka bir sınıflandırma ile parapsikolojik olaylar, hangi takımın şampiyon
olacağını rüyada görme gibi kendiliğinden vuku bulan (spontane) olaylarla,
bir yerde duran cismi uzaktan hareket ettirme gibi istekle gerçekleştirilen
olaylar şeklinde iki grupta incelenebilir. Spontane olaylardan yüzyıllardır
söz edilmekte ve bunların bir kısmı kaydedilmektedir. Fakat bunları bilimin
gözleminden geçirmek oldukça zordur. Meselâ bir kimse yarışı hangi atın
kazanacağını rüyasında görebilir, bu arada birçok kişi de yanlış atın
kazandığını görmüş olabilir. Halbuki yanlış atı görme değil doğru atı görme
hadisesi gündeme gelir. Bilim bu tür bir olaya istatistiksel ihtimaliyet
açısından baktığı için doğru atın rüyada görülmesi hadisesini önceden bilme
olarak telakki etmez.
Parapsişik Olaylar. Telepati, duru görü gibi olağan üstü hadiseleri izah
etmek için temel alınan teknik terim duyular dışı idrak (extrasensory
perception: ESP) kavramıdır. Bu kavramı parapsikolojiye Joseph B. Rhine
kazandırmıştır. Duyular dışı idrak, kendisiyle paranormal hadisenin zuhur
ettiği bir araçtır. Bu yetenek bazılarınca altıncı his şeklinde de adlandırılır.
Altıncı hissin varlığını savunanlar bunun insanda her zaman bulunduğunu,
ancak bazı özel uyarımlarla harekete geçtiğini ve bazı kimselerde güçlü
olduğunu ileri sürerler. Bazıları da beş duyudan bağımsız bir altıncı hissin
mevcut olmadığını, altıncı his denilen şeyin beş duyu içinde bulunduğunu,
beş duyunun kapasitesinin birçok kişinin kavrayabildiğinden ve
kullandığından daha güçlü bir nitelik taşıdığını söylerler. Hatta duyular dışı
idrakin insan yapısında normal bir durum arzettiğini, buna sahip
olmayanların bu özelliklerini geliştirmemeleri veya kaybetmeleri
sonucunda özlerinde var olan tabii bir kabiliyetten mahrum kaldıklarını
savunurlar. Dolayısıyla duyu dışı idraki gerçekleştirenlere Allah tarafından
seçilmiş kerâmet sahibi insanlar nazarıyla bakmazlar (Holzer, s. 10, 16, 24).
Bu anlayışa göre beş duyunun söz konusu güçlü kapasitesi normal bir
durum olduğu halde insanların çoğu bunun farkında olmaz ve duyularını
daha yüksek kapasitede kullanabilen kişilerden zuhur eden hadiseleri
olağan üstü gibi algılar. Parapsikoloji uzmanı Hans Holzer bu konudaki
görüşünü şöyle belirtir: “Hiçbir olağan üstü hadise tabiat kanunlarını ihlâl
etmez. Eğer ihlâl eder gibi görünürse de bu bizim tabiat kanunlarını tam
olarak bilmeyişimizden kaynaklanmaktadır. Olağan üstü telakki ettiğimiz
bütün hadiseler daha geniş olan tabiat kanunları çerçevesinde cereyan eder
ki biz onları belki bir gün anlayabileceğiz” (a.g.e., s. 58). Yine Holzer,
zaman kavramını fiziksel hayatımızı düzenlemek için belki de bizim
uydurduğumuzu, olağan üstü hadiselerde ise zamanın dışına çıkıldığını,
medyumların trans halindeki dünyalarında zamandan söz edilemeyeceğini,
objektif realite açısından zaman denen bir şeyin bulunmadığını kabul edince
de olağan üstü olayların tabiat üstü telakki edilmesine gerek kalmayacağını
söyler (a.g.e., s. 58-59). Bu konuda gündeme getirilen bir başka husus da
“normal” veya “olağan” kavramındaki izâfîliktir. Bugün olağan diye
nitelenen bir hadise belki de 100 yıl önce olağan üstü kabul edilmekteydi.
Günümüzde olağan üstü sayılan bir hadise birkaç yıl sonra olağan
görülebilir ve duyu dışı idrak alanında kabul edilen şeyler duyuların idrak
alanına girebilir.
Paranormal olaylara karşı insanların iki farklı tavır ortaya koyduğu
görülmektedir. Bir grup, bu tip olayları hemen kabullenerek hadiseleri tabiat
üstü kuvvetlere bağlar ve konuyu bir inanç meselesi haline getirir. İkinci
grup bu olayları bir tesadüf, hile, hallüsinasyon veya marazî görünüm
olarak niteler ve hemen reddeder. Bu tavrın, kişinin açıklayamadığı bir şeyi
reddetme temayülünün yanında haklı görülebilecek başka yönleri de vardır.
Meselâ bazı olağan üstü hadiselerin maksatlı kişilerce kandırmaya yönelik
olarak düzenlenmesi, tesadüfün rol oynaması, bu tür olayları tecrübe ettiğini
söyleyenlerin kolay etki altında kalabilen ve illüzyona müsait kişiler
olabilmesi bu tavrın oluşmasında rol oynayan faktörlerdir.
Parapsikolojik olaylarla ilgili olarak bilimin ortaya koyduğu açıklamalar
hadiseyi tam anlamıyla aydınlatmaktan uzak görünmektedir. Meselâ eşyaya
dokunarak onun sahibi hakkında bilgi verme olayı (psikometrik
clairvoyance), nesnelerin etraftaki maddelerden gelen imajları kaydettiği ve
medyumların da bu imajları nesneye yüklenen radyasyonlar vasıtasıyla
okuduğu şeklinde yorumlanabilmektedir. Yaşamak için gerekenden çok az
bir hava rezervi bulunmasına rağmen Hint yogilerinin saatlerce toprak
altında kalabilmeleri veya şiş batırma gibi hünerler de bazı insanların
iradeleriyle vücudun işleyişine hükmedebildikleri şeklinde açıklanmaktadır.
Bunun yanında bilim, peygamberlerin ve büyük mistiklerin geleceğe dair
bilgi vermeleri hakkında kesin bir yoruma bugüne kadar ulaşabilmiş
değildir. Bilimi en fazla şaşırtan şey de rüya ile geleceğe ait olaylardan
haberdar olma hadisesidir. Meselâ Amerika Birleşik Devletleri
başkanlarından Abraham Lincoln bir suikaste kurban gideceğini bir gece
önce rüyasında görmüş ve bunu eşine anlatmıştı.
Telepatiyi kabul eden bilim bu hadiseyi, suikaste hazırlanan kişiden
Lincoln’e ulaşan bir telepatik intikal şeklinde yorumlamaktadır. Telepati ve
duru görü gibi hadiseler üzerine yapılan ve en çok rağbet gören yorum, bir
elektriklenme ile zihinden zihine enerji akışının gerçekleştiği şeklindedir.
Gelecekten haber verme olaylarına tarih boyunca rastlanmıştır. Bu
hadiselerle adı en çok özdeşleşen kişi Fransız kâhini Nostradamus’tur.
Birçok kehanetinin gerçekleştiğine inanılan Nostradamus, bunlara 1555’te
yayımlanan Centuries adlı eserinde yer vermiştir. Meselâ Fransız Kralı IV.
Henry’nin 1610 yılında öldürüleceğini, katilin ismini, mesleğini ve olay
yerini olaydan altmış beş yıl önce söylemiştir (Holzer, s. 54).
Nostradamus’un İran ve Irak üzerine söyledikleri de İran devrimi ve Körfez
Savaşı ile ortaya çıkmış gibi görünmektedir. İran hakkında şunları
yazmıştır: “İran yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları iyi bilir. Aşırı dincilik
hükümdarı yerinden edecek ve Fransa’da başlayan orada son bulacak.
Kader dokunduğunu başa geçirecek”. Irak üzerine yazdıkları da şöyledir:
“Kötü şöhretli ve iğrenç bir adam olan Irak zorbası hızlı davranacak. Hepsi
Bâbil’in büyük fahişesine inanacak. Ülke kapkaranlık bir yüzle dehşete
bürünecek” (Lemesurier, s. 62).
Geleceğe dair bu tür kehanetlerin nasıl gerçekleşebildiği konusunda bugüne
kadar tatminkâr bir açıklama yapılamamıştır. Yalnız yukarıda Hans
Holzer’den aktarılan “zamanın dışına çıkma” yorumu bir izah şekli
oluşturabilir. Kehanetin nasıl gerçekleştiğini bilimin ve dinin
açıklayamaması ilk anda her ikisi için de olumsuz bir durum arzeder. Ancak
normal bilgi vasıtalarını aşacak biçimde bilgiye ulaşma olayı, her şeyi
planlayıp yöneten bir gücün varlığına delâlet eder ki bu güç Allah’tır. Eğer
olay önceden planlanmamış, üzerinde karar verilmemiş olsaydı medyumun
onu bir vizyon olarak görmesi mümkün olmazdı.
Parafizik Hadiseler. Parapsikolojik olaylardan psikokinezi, bilinen hiçbir
fiziksel temas olmadan zihin gücüyle eşyanın hareket ettirilmesidir. Duru
görü hadisesinde eşya zihni etkilerken psikokinezide zihnin eşyayı
etkilemesi söz konusudur. Psikokinezi başlığı altında yer aldığı kabul edilen
olaylar, bir medyumun belirli bir mesafeden konsantre olarak bir nesneyi
yerinden oynatması, çiçeklerin sahiplerinin ruh hallerinden etkilenmesi, göz
değmesi (nazar), bir saatin akrep ve yelkovanının zihin konsantrasyonu ile
durdurulması, zar atarken istenilen rakamın düşürülmesi gibi birçok hususu
kapsar.
Psikokinetik olaylar, canlı bir bedenin elektromanyetik güç alanına sahip
bulunduğu ve bazı insanların bu güç alanının kuvvetli olduğu şeklinde
açıklanmaktadır. Zihin gücünün tesiri yanında psikokinetik tesirde kişinin
keskin bakışından çıkan kesiksiz enerji akımı da eşya üzerinde etkili
olmaktadır. Göz güçlü bir enerji alanına sahiptir ve bu güç konsantrasyonla
arttırılabilmektedir. Nazar hadisesine halk arasında göz değmesi
denilmesinin sebebi de gözün tesirinin öneminden kaynaklanmaktadır.
Nazar boncuklarının mavi renk taşıması, gözü yeşil veya mavi olanların
daha çok psikokinetik güce sahip bulundukları inancından kaynaklanır.
Mavi nazar boncuğu asmakla, bakan gözlerin dikkati kişinin vücudundan
çok boncuğa yönelir ve özellikle mavi gözden gelebilecek enerji akımı
nazar boncuğu tarafından yansıtılarak gücü kırılır. Bu tıpkı güneş ışınlarını
yansıtmak veya çekmek amacıyla yaz mevsiminde beyaz, kış mevsiminde
siyah renkli elbise giymeye benzer.
Psikokinetik olaylar laboratuvar denemelerine tâbi tutulmuştur. Duke
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen saat durdurma denemesi literatüre
psikokinezi gücünün bir zaferi olarak kaydedilmiştir. Yine aynı üniversitede
Rhine’nın gözetiminde gerçekleştirilen zar deneyinde de psikokinetik
yeteneği bulunan bir kişi başarılı olmuştur. Psikokinezi denemelerinin en
meşhur ismi 1990’da ölen Leningradlı Nina Kulagina’dır. Kulagina
üzerinde yapılan denemeler, onun psikokinetik yeteneğinin yanı sıra bazı
ruhî yeteneklere de sahip bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca psikokineziyi
gerçekleştirme anında Kulagina’da fiziksel değişimlerin olduğu
gözlenmiştir. Bir denemede, dağınık vaziyetteki kibrit çöplerini
psikokinetik güçle bir araya toplayarak kibrit kutusuna koymayı başarmış,
bu esnada yaklaşık 1 kilogramlık bedensel kayba mâruz kalmıştır. Onun
beyin aktivitesini kaydeden cihazlar, kafasının arka kısmının ön kısmına
göre elli kat daha fazla voltaj ürettiğini göstermiştir. Kilo kaybıyla birlikte
kalp atışlarının dakikada 240’a kadar ulaşması, vücut ısısının artması,
soluma güçlüğünün baş göstermesi, ayrıca beyin dalgalarının ve kan
şekerinin had safhaya ulaşması gibi fiziksel değişimlerin gözlenmesi,
psikokinetik gücün içsel bir güçle kanalize edildiği zaman ortaya çıkacağını
ve zihin tarafından üretilen bu gücün herhangi bir fiziksel faaliyet gibi
enerji tükettiğini ortaya koymuştur.
Diğer parapsikolojik olaylarda olduğu gibi telekinezik hadiselerin de
laboratuvarda denenmeyen, kendiliğinden meydana gelenleri vardır.
Bunların en önemlisi, “tekinsiz olay” veya “poltergeist aktivitesi” adı
verilen hadiselerdir. Poltergeist Almanca bir kelime olup “belâlı, gürültücü,
eşyaları sağa sola fırlatan ruh veya hortlak” anlamına gelir. Tekinsiz
hadiselerin hemen hepsi gürültülü, patırtılı, can sıkıcı ve baş ağrıtıcıdır. Cin
veya ruhların istilâsı altında vuku bulan, yahut bir velîye ait mezarın üstüne
yapıldığı zannıyla bazı binaları terketmeye sebep olan tekinsiz hadiselerden
söz edilmektedir. Ancak parapsikoloji bu tür olayların cin veya ruhlardan
kaynaklandığına inanmaz. Parapsikoloji, bu deneyimleri yaşayanların
genelde olayın mahiyetini bilmediklerini ve bu tür hadiselerde kendilerinin
de farkında olmadıkları psikokinetik enerjinin harekete geçtiğini ileri sürer.
Psikokineziyi araştıranların kayda geçirdiği en önemli spontane psikokinezi
hadisesi, 1967 yılında Almanya’nın Bavyera eyaletine bağlı Rosenheim
şehrinde gerçekleşmiştir. Çok sayıda kişinin çalıştığı bir hukuk bürosunda
ampullerin kendiliğinden patlaması, tabloların sallanması, büroda bulunan
telefonların birden çalmaya başlaması gibi garip olaylar meydana gelmeye
başlamış, büronun sahibi polise, elektrik mühendislerine, telefon
uzmanlarına müracaat etmiş, fakat her türlü kontrole rağmen sonuç
alınamamıştı. Bunun üzerine olay, Freiburg Üniversitesi’nden poltergeist
araştırmacı Hans Bender ve arkadaşları tarafından incelenmeye alınmış ve
bütün bu hadiselerin orada görev yapan bir sekreterin etkisiyle meydana
geldiği tesbit edilmişti. Hans Bender’e göre sekreter kendisinin de farkında
olmadığı birtakım psikokinetik güçlere sahipti. Nitekim sekreter bir süre
tatile gönderilince olaylar sona ermiştir.
Psikokinetik hadiselerin incelenmesinde diğer olağan üstü hadiselerde
olduğu gibi parapsikologlar ve fizyologlar hadiselerin gerçek olup
olmadığını, olayda bir kandırmacanın bulunup bulunmadığını tesbit etmeye
büyük önem vermişlerdir. Meselâ Kulagina’nın seanslar esnasında gizli
mıknatıs veya ince teller kullanıp kullanmadığı defalarca araştırılmış, hatta
Kulagina, II. Dünya Savaşı’nda
Leningrad savunması sırasında bir tank bölüğünde çavuş olarak görev
yaptığından, onun savaşta vücuduna saplanabilecek bir şarapnel parçasını
mıknatıs gibi kullanıp kullanmadığını öğrenmek için bütün vücudunun
röntgenleri çekilmişti. Ne var ki Kulagina’yı gözlemleyen Batılı ve Rus
araştırmacıların hiçbiri onun otantik bir telekinezi gücüne sahip olmadığını
iddia edemedi. Kulagina, 1978-1984 yılları arasında Leningrad Mekanik ve
Optik Enstitüsü’nde, Moskova’da Radyo Mühendisliği ve Elektronik
Enstitüsü’nde incelemeye alındı. Amaç, onun bu kabiliyetini sağlayan
muhtemel fiziksel mekanizmayı keşfetmekti. Fakat incelemeler sadece,
Kulagina’nın elleri etrafında kuvvetli manyetik ve akustik alanların
bulunduğu keşfiyle sonuçlandı. Bugün de parapsikologlar veya fizyologlar
bu tür olayların psikokinetik olduğunu söylemekle yetinmektedirler.
Psikokinezinin nasıl meydana geldiği veya nasıl bir mekanizmaya sahip
olduğu sorusuna henüz bir cevap bulunamamıştır.
Psikofizyolojik Hadiseler. Parapsikolojinin bu türünü oluşturan mûcizevî
şifa hadiselerinde hastaya yapılan telkinin iyileşmeyi sağladığı öne sürülse
de şifa verici kişinin hasta üzerinde psikokinetik tesir oluşturması da söz
konusudur. Bu hükme varanlardan biri, bizzat parapsikolojinin kurucusu
sayılan Joseph B. Rhine’dır. Rhine, İrlanda köylülerinin ineklerdeki siğilleri
dua ile yok ettiklerini, ineklere ise telkin yapılamayacağını belirterek
psikokinetik bir etkinin varlığından söz etmiştir.
Bugün parapsikoloji çerçevesinde incelenen olağan üstü hadiseler, farklı
isimlerle tarihin her döneminde insanoğlunun gündeminde yer almıştır.
Şuurlu canlı kendisini “insan” olarak tanımladığı andan itibaren idrakini
aşan şeylerin mevcudiyetini farketmiş ve bunları ilâhî güçlere atfetmiştir.
Hârikulâde olayları gerçekleştirenlerin her zaman başarı göstermeleri söz
konusu olmadığı gibi çeşitli din ve telakkilere bağlı bulunan bu kişilerin
olayları gerçekleştirirken ilâhî bir kaynakla irtibat halinde bulundukları da
söylenemez. Bu bakımdan olağan üstü hadiseleri belirli bir dine veya
kültüre hasretmek mümkün görünmemektedir. Meselâ hayaletlerin, ruhların
veya cinlerin tesiri altında bulunduğuna inanılan tekinsiz evlere işaret eden
tabirler birçok kültürde mevcuttur. Filipinler’de bıçaksız ameliyatlar,
Avrupa ve Güney Amerika’da Hz. Meryem vizyon olarak görüldüğü için
hıristiyanların hac merkezi haline gelen ve hem bedenî hem ruhî
hastalıklara şifa aranılan yerler (bunların en meşhurlarından biri, yılda
yaklaşık 50.000’i hasta ve özürlü olmak üzere 3 milyon insanın ziyaret
ettiği Fransa’daki Lourdes kasabasıdır), Rifâî şeyhlerinin icra ettikleri ve
Asya’da birçok ülkede yaygın olan şiş batırma gösterileri, Hint fakirlerinin
uçları çok keskin çiviler üzerinde acı duymadan yatması gibi birçok hadise,
farklı din ve telakkilere mensup kişilere ait olaylara örnek gösterilebilir.
BİBLİYOGRAFYA
Recep Doksat, “Parapsikoloji ve Paranormal Fenomenlerin Şuur Anlayışı
Bakımından Önemi”, Sinir Sistemi Fizyolojisi (haz. Ayhan Songar),
İstanbul 1960, III, 708-871; a.mlf., Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma,
İstanbul 1962, s. 235-247; H. Holzer, The Handbook of Parapsychology,
Los Angeles 1972, s. 9-36, 54, 58-59; P. Krafchik, Parapsikoloji Dersleri
(trc. Selman Gerçeksever), İstanbul 1985, s. 7-23, 28-38, 78-87; A. S.
Reber, The Penguin Dictionary of Psychology, London 1985, s. 516-517,
761-762; J. De Vires, Do Miracles Exist, Edinburgh 1986; J. H. Rush,
“Parapsychology: A Historical Perspective”, Foundations of
Parapsychology (ed. H. L. Edge), London 1987, s. 9-44; G. K. Zollschan
v.dğr., Exploring the Paranormal, New York 1989; R. S. Broughton,
Parapsychology: The Controversial Science, New York 1991, s. 141-155,
216-219; P. Lemesurier, Nostradamus: Gelecek 50 Yılın Kehanetleri (trc.
Mehmet Harmancı), İstanbul 1996; Kerem Doksat, “Dinî ve Mistik
Yaşantıların Psikolojisi”, Türkiye Günlüğü, sy. 45, İstanbul 1997, s. 27-46.
Ali Köse
Kaynak
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
[attachment=133176]
Hulusi Kentmen Kimdir? Biyografisi
Hulusi Kentmen (20 Ocak 1912, Tırnovo - 20 Aralık 1993, İstanbul), Türk asker, sinema oyuncusu[2] ve tiyatro sanatçısı. 1942-1992 yılları arasındaki elli yıllık sanat hayatı boyunca 500'e yakın sinema filmi ve dizide rol aldı. Yeşilçam'ın birçok yapımında "iyi kalpli", "tatlı-sert" ve "babacan" karakterlerini canlandıran Kentmen, daha çok zengin fabrikatör, komiser ve hakim rollerine hayat verdi.
Hayatı
Hulusi Kentmen, 20 Ocak 1912'de Bulgaristan Krallığı'nın Tırnovo şehrinde doğdu.[3] Daha sonra ailesi ile birlikte Türkiye'ye göç etti ve çocukluğunu İzmit Körfezi'nde geçirdi. Akçakoca İlkokulunun tiyatro salonunda ilk sanat denemelerini yaptı.[4] Deniz Kuvvetlerinde astsubay olarak görev aldı. Astsubaylık görevi 1961 yılında sona erdi.[5] Üstlerinin hoşgörüsüyle askerlik mesleğini sona erdirene kadar sanat icra etti.[6] Halkevleri'nde tiyatroya başladı. Burhanettin Tepsi tarafından keşfedildi. Bilinen ilk oyunlarını, Rahmi Dilligil tarafından kurulan Ses Tiyatrosu'nda oynadı. Halkevi'nde Reşit Baran'ın yönettiği[7] Hisse-i Şaiya oyunuyla profesyonel olan Kentmen, 1942'de Sürtük filmiyle sinema oyunculuğuna başladı.[8] İlk ciddi rolünü Ferdi Tayfur'un Senede Bir Gün adlı filmiyle oynadı. Sinemaya başladıktan sonra da zaman zaman tiyatro oyunlarında sahne aldı. Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Çatallı Köy oyununda rol aldıktan sonra 1965 yılında bu oyunu, oyuna konu olan köyde (Afyon'un Emirdağ ilçesinin Çatallı köyünde) Hüseyin Baradan, Şahin Tek ve diğer oyuncularla birlikte sahneledi.[9] Kurduğu Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu ile çeşitli oyunları sahneye koydu, turneye çıktı.[10] Bazı televizyon reklamlarında rol aldı.
Tatlı-sert ve babacan tarzı ile çoğu filmlerinde baba, komiser, bahçıvan, hâkim vb. roller üstlendi, birçoğunda kendi adıyla oynadı. Karakter oyuncusu olarak simgeleşti. Sinemada bıraktığı etkiyle halk arasında, babacan, tatlı-sert erkek karakterini ifade etmek üzere "Hulusi Kentmen gibi" deyişi yerleşti. Birçok filminde, Kentmen'i, Kemal Ergüvenç, bazı filmlerinde ise Rıza Tüzün seslendirdi. Kentmen, 1942-1988 yılları arasında 500'e yakın yapımda rol aldı.
Özel hayatı
26 Kasım 1938'de Refika Kentmen'le evlendi.[11] Volkan adlı bir oğlu ve daha sonra iki torunu oldu.[1] Amatör olarak fotoğrafçılıkla da ilgilendi[12] ve keman çaldı.[13] 1980 yılında İzmir Fuarı'nda Akasyalar Gazinosu'nda Hülya Koçyiğit'in kadrosunda çıktı; keman çalıp parodiler yaptı.[14]
KISACA HAKKINDA
Doğum 20 Ocak 1912
Tırnovo, Bulgaristan Krallığı
Ölüm 20 Aralık 1993 (81 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Ölüm sebebi Kalp ve Böbrek yetmezliği
Defin yeri Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul
Meslek Asker, oyuncu
Etkin yıllar 1942-1992
Evlilik Refika Kentmen
(e. 1938; ö. 1993)
Çocuk(lar) Volkan Kentmen[1]
Ölümü ve hatırası
Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri
Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri
Kasım 1993'te kalp ve böbrek yetmezliği teşhisi ile Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım servisinde tedavi altına alınan Kentmen, 20 Aralık 1993 tarihinde hastanede 81 yaşında hayatını kaybetti. 22 Aralık 1993'te Marmara İlahiyat Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
Ölümünün 21. yıl dönümünde İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği'nin düzenlediği bir etkinlikle anıldı. Sanatçının aslına oldukça benzer balmumu heykeli yapıldı. Sanatçının 1956 model aracı da bu etkinlikte sergilendi.[15] Ekim 2020'de İzmit'te hayatının bir bölümünün geçtiği evin müze yapılması kararlaştırıldı.[16] 1 Kasım 2022'de Google ana sayfasında Hulusi Kentmen için özel bir doodle hazırladı. Doodle ile ilgili yapılan açıklamada, Kentmen için, "Türk sinemasının Yeşilçam döneminin en sevilen ve en üretken oyuncularından biriydi" ifadelerine yer verildi.[17]
Tiyatro oyunları
1943: O Adam (Mebrure Alevok) - Ses Tiyatrosu[18]
1965: Çatallı Köy - İstanbul Şehir Tiyatroları
Filmografisi
1942: Sürtük[1]
1945: Köroğlu[2]
1946: Senede Bir Gün[3]
1948: İstiklal Madalyası[4]
1949: Zehirli Şüphe[5]
1949: Yalan[6]
1949: Şehitler Kalesi[7]
1949: Er Meydanı[8]
1950: Zülfikarın Gölgesinde[9]
1950: Lüküs Hayat[10]
1950: Estergon Kalesi[11]
1950: Çete[12]
1951: Barbaros Hayrettin Paşa[13]
1952: Deliler Pansiyonu[14]
1952: Efelerin Efesi[15]
1954: Şimal Yıldızı[16]
1954: Canlı Karagöz[17]
1955: Korkusuz Yörük Ali[18]
1955: Kanlı Pınar[19]
1955: Ebediyete Kadar[20]
1956: Aşıklar Kabesi Mevlana'nın Hayatı[21]
1957: Kara Bahtım[22]
1957: Gelinin Muradı[23]
1957: Ebediyen Seninim[24]
1957: Ceylan Emine[25]
1957: Beni Şafakta Vurdular[26]
1958: Meçhul Kahramanlar[27]
1958: Dertli Irmak[28]
1959: Düşman Yolları Kesti[29]
1959: Fedakar Kaptan[30]
1959: İzmir Ateşler İçinde[31]
1960: Ayşe Kız[32]
1960: Cilalı İbo'nun Çilesi[33]
1960: Yangın Var[34]
1960: Tayfun[35]
1960: Ölüm Peşimizde[36]
1960: Kanlı Firar[37]
1960: Bir Gelin Gitti[38]
1960: Ayşecik Şeytan Çekici[39]
1960: Ayşecik[40]
1960: Aşktan da Üstün[41]
1961: Tatlı Günah[42]
1961: Melekler Şahidimdir[43]
1961: Mahalleye Gelen Gelin[44]
1961: Karanlıkta Yaşayanlar[45]
1961: İnleyen Dağlar[46]
1961: İki Yetime[47]
1961: Düğün Alayı[48]
1961: Benim Küçük Meleğim[49]
1961: Altın Kalpler[50]
1961: Sevimli Haydut[51]
1962: Küçük Hanım Avrupa'da[52]
1962: Süleymaniyeli Ali[53]
1962: Rıfat Diye Biri[54]
1962: Meteliksiz Aşıklar[55]
1962: Memnu Meyva[56]
1962: Mağrur Kadın[57]
1962: Külhan Aşkı[58]
1962: Dağlar Bulutlu Efem[59]
1962: Gönül Avcısı[60]
1962: Ekmek Parası[61]
1962: Lekeli Kadın[62]
1962: Biz de Arkadaş mıyız?[63]
1962: Zorlu Damat[64]
1962: Ne Şeker Şey[65]
1962: Aşk Yarışı[66]
1962: Ayşecik Ateş Parçası[67]
1962: Ayşecik Yavru Melek[68]
1962: Belalı Torun[69]
1962: Beş Hikaye[70]
1962: Çifte Kumrular[71]
1962: Çifte Nikah[72]
1963: Sayın Bayan[73]
1963: Beyaz Güvercin[74]
1963: Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri[75]
1963: Beni Osman Öldürdü[76]
1963: Badem Şekeri[77]
1963: Ayşecik Fakir Prenses[78]
1963: Çapkın Kız[79]
1963: Adanalı Tayfur[80]
1963: Kendini Arayan Adam[81]
1963: Küçük Beyin Kısmeti[82]
1963: Şaşkın Baba[83]
1963: Tatlı Sert[84]
1963: Tosun'la Yosun'un Maceraları[85]
1963: Yavaş Gel Güzelim[86]
1964: Taşralı Kız[87]
1964: Tığ Gibi Delikanlı[88]
1964:Katilin Kızı[89]
1964: Kimse Fatma Gibi Öpemez[90]
1964: Koçum Benim[91]
1964: Muhteşem Serseri[92]
1964: Öp Annenin Elini[93]
1964: Öpüşmek Yasak[94]
1964: Hızır Dede[95]
1964: Hizmetçi Dediğin Böyle Olur[96]
1964: Bir İçim Su[97]
1964: Ağaçlar Ayakta Ölür[98]
1964: Affetmeyen Kadın[99]
1964: Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere[100]"
1964: Öksüz Kız[101]
1964: Aslan Marka Nihat[102]
1965: Babasına Bak Oğlunu Al[103]
1965: Hacı Baba[104]
1965: Hıçkırık[105]
1965: İki Yavrucak[106]
1965: Kart Horoz[107]
1965: Kırık Hayatlar[108]
1965: Bir Gönül Oyunu[109]
1965: Bilen Kazanıyor[110]
1965: Kumarbaz[111]
1965: Cici Kızlar[112]
1965: Senede Bir Gün[113]
1965: Serseri Aşık[114]
1965: Sevgili Öğretmenim[115]
1965: Sevişmek Yasak[116]
1965: Şaka ile Karışık[117]
1965: Şeker Gibi Kızlar[118]
1965: Şoförün Kızı[119]
1965: Şenol Birol Gool[120]
1965: Yalancı[121]
1965: Çanakkale Arslanları[122]
1966: Akıncıların İntikamı[123]
1966: Ayşecik Sokak Kızı[124]
1966: Çıtkırıldım[125]
1966: Denizciler Geliyor[126]
1966: Efkarlıyım Abiler[127]
1966: Kenarın Dilberi[128]
1966: Affet Sevgilim[129]
1966: Zorba[130]
1967: Bir Katil Sevdim[131]
1967: Bizansı Titreten Yiğit[132]
1967: Ringo Kazım[133]
1967: Şark Yıldızı[134]
1967: Yıkılan Yuva[135]
1967: Ağlayan Kadın[136]
1967: Osmanlı Kabadayısı[137]
1968: Bağdat Hırsızı[138]
1968: Atlıkarınca[139]
1968: Gül ve Şeker[140]
1968: Kadın Asla Unutmaz[141]
1968: Şeyh Ahmet[142]
1968: İstanbul Tatili[143]
1968: Ayşecik: Yuvana Dön Baba[144]
1969: Yumurcak[145]
1969: Cilveli Kız[146]
1969: Altın Kalpler[147]
1969: Tel Örgü[148]
1969: Kınalı Keklik[149]
1969: Kızım ve Ben[150]
1969: Kınalı Yapıncak[151]
1969: Ateşli Çingene[152]
1969: Boş Çerçeve[153]
1969: Ayşecik Yuvanın Bekçileri[154]
1970: Yumurcak Köprüaltı Çocuğu[155]
1970: Saadet Şehri[156]
1970: İşportacı Kız[157]
1970: Küçük Hanımın Şoförü[158]
1970: Güzel Şoför[159]
1970: Afacan[160]
1970: Cilalı İbo Avrupa'da[161]
1970: Kezban Roma'da[162]
1970: Sosyete Şakir[163]
1970: Söz Müdafaanın[164]
1970: Kaçak[165]
1970: Küçük Hanımefendi[166]
1971: Bicirik İş Başında[167]
1971: Belanın Kralı[168]
1971: Beklenen Şarkı[169]
1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları[170]
1971: Ömrümce Unutamadım[171]
1971: Keloğlan[172]
1971: Keloğlan Aramızda[173]
1971: Sezercik Yavrum Benim[174]
1971: New Yorklu Kız[175]
1971: Gülüm Dalım Çiçeğim[176]
1971: Oyun Bitti[177]
1971: Kezban Paris'te[178]
1971: Ali Baba ve Kırk Haramiler[179]
1971: Üç Kabadayı[180]
1971: Bebek Gibi Maşallah[181]
1971: Kavanoz Dipli Dünya[182]
1971: Ali Cengiz Oyunu[183]
1971: Elmacı Kadın[184]
1971: Senede Bir Gün[185]
1971: Satın Alınan Koca[186]
1971: Güllü[187]
1971: Ateş Parçası[188]
1972: Zehra[189]
1972: Yumurcak Küçük Şahit[190]
1972: Afacan Harika Çocuk[191]
1972: O Ağacın Altında[192]
1972: Üç Mahkum[193]
1972: Yirmi Yıl Sonra[194]
1972: İtham Ediyorum[195]
1972: Para[196]
1972: Üç Sevgili[197]
1972: Ekmekçi Kadın[198]
1972: Aşkın Kaderim Oldu[199]
1972: Cehennemin Beş Delisi[200]"
1972: Sevgili Hocam[201]
1972: Rüyalar Gerçek Olsa[202]
1972: Gülizar[203]
1972: Tatlı Dillim[204]
1972: Sev Kardeşim[205]
1973: Vurgun[206]
1973: Bitirim Kardeşler[207]
1973: Soyguncular[208]
1973: Kaynanam Kudurdu[209]
1973: Aşkın Zaferi[210]
1973: Yeryüzünde Bir Melek[211]
1973: Hayat Bayram Olsa[212]
1973: Ağlıyorum[213]
1973: Kızın Var mı Derdin Var[214]
1973: Öksüzler[215]
1973: Yalancı Yarim[216]
1973: Oh Olsun[217]
1973: Özleyiş[218]
1973: Aşkımla Oynama[219]
1974: Cici Kız[220]
1974: Kara Murat Ölüm Emri[221]
1974: Parasızlar[222]
1974: Yüreğimde Yare Var[223]
1974: Yüz Lira ile Evlenilmez[224]
1974: Veda[225]
1974: Bir Yabancı[226]
1974: Almanyalı Yarim[227]
1974: Deli Ferhat[228]
1974: Esir Hayat[229]
1974: Uyanık Kardeşler[230]
1974: Çam Sakızı[231]
1974: Salak Milyoner[232]
1975: Çapkın Hırsız[233]
1975: İntihar[234]
1975: Beş Milyoncuk Borç Verir misin[235]
1975: Ateş Böceği[236]
1975: Evcilik Oyunu[237]
1975: Ah Nerede[238]
1975: Baba Bizi Eversene[239]
1975: Haydi Gençlik Hop Hop[240]
1975: Minik Cadı[241]
1975: Üç Kağıtçılar[242]
1975: Acele Koca Aranıyor[243]
1975: Hababam Taburu[244]
1975: Delisin[245]
1976: Her Gönülde Bir Aslan Yatar[246]
1976: Bıktım Her Gün Ölmekten[247]
1976: Sıralardaki Heyecan[248]
1976: Öyle Olsun[249]
1976: Evlilik Şirketi[250]
1976: Alev[251]
1976: Ne Alırsan İki Buçuk[252]
1976: Adana Urfa Bankası[253]
1976: Kan Kardeşler[254]
1976: Ah Bu Gençlik[255]
1976: Meraklı Köfteci[256]
1976: Gel Barışalım[257]
1976: Tuzak[258]
1977: Sivri Akıllılar[259]
1977: Bizim Kız[260]
1977: Öl Seve Seve[261]
1977: Ah Bu Ne Dünya[262]
1978: Minik Serçe[263]
1978: Yad Eller[264]
1978: Taşı Toprağı Altın Şehir[265]
1978: Kara Murat Devler Savaşıyor[266]
1979: Nokta ile Virgül Paldır Küldür[267]
1979: Fadile[268]
1980: Tanrı'ya Feryat[269]
1980: Şaşkın Milyoner[270]
1981: Kim Bilir[271]
1981: İntikam Yemini[272]
1982: Beni Unutma[273]
1982: Şıngırdak Şadiye[274]
1982: Adile Teyze[275]
1984: Berduşlar Sosyetede[276]
1984: Alev Alev[277]
1988: Acı Su[278]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
[attachment=133176]
[attachment=133177]
[attachment=133178]
[attachment=133179]
[attachment=133180]
[attachment=133181]
Hulusi Kentmen Kimdir? Biyografisi
Hulusi Kentmen (20 Ocak 1912, Tırnovo - 20 Aralık 1993, İstanbul), Türk asker, sinema oyuncusu[2] ve tiyatro sanatçısı. 1942-1992 yılları arasındaki elli yıllık sanat hayatı boyunca 500'e yakın sinema filmi ve dizide rol aldı. Yeşilçam'ın birçok yapımında "iyi kalpli", "tatlı-sert" ve "babacan" karakterlerini canlandıran Kentmen, daha çok zengin fabrikatör, komiser ve hakim rollerine hayat verdi.
Hayatı
Hulusi Kentmen, 20 Ocak 1912'de Bulgaristan Krallığı'nın Tırnovo şehrinde doğdu.[3] Daha sonra ailesi ile birlikte Türkiye'ye göç etti ve çocukluğunu İzmit Körfezi'nde geçirdi. Akçakoca İlkokulunun tiyatro salonunda ilk sanat denemelerini yaptı.[4] Deniz Kuvvetlerinde astsubay olarak görev aldı. Astsubaylık görevi 1961 yılında sona erdi.[5] Üstlerinin hoşgörüsüyle askerlik mesleğini sona erdirene kadar sanat icra etti.[6] Halkevleri'nde tiyatroya başladı. Burhanettin Tepsi tarafından keşfedildi. Bilinen ilk oyunlarını, Rahmi Dilligil tarafından kurulan Ses Tiyatrosu'nda oynadı. Halkevi'nde Reşit Baran'ın yönettiği[7] Hisse-i Şaiya oyunuyla profesyonel olan Kentmen, 1942'de Sürtük filmiyle sinema oyunculuğuna başladı.[8] İlk ciddi rolünü Ferdi Tayfur'un Senede Bir Gün adlı filmiyle oynadı. Sinemaya başladıktan sonra da zaman zaman tiyatro oyunlarında sahne aldı. Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Çatallı Köy oyununda rol aldıktan sonra 1965 yılında bu oyunu, oyuna konu olan köyde (Afyon'un Emirdağ ilçesinin Çatallı köyünde) Hüseyin Baradan, Şahin Tek ve diğer oyuncularla birlikte sahneledi.[9] Kurduğu Hulusi Kentmen Tiyatro Topluluğu ile çeşitli oyunları sahneye koydu, turneye çıktı.[10] Bazı televizyon reklamlarında rol aldı.
Tatlı-sert ve babacan tarzı ile çoğu filmlerinde baba, komiser, bahçıvan, hâkim vb. roller üstlendi, birçoğunda kendi adıyla oynadı. Karakter oyuncusu olarak simgeleşti. Sinemada bıraktığı etkiyle halk arasında, babacan, tatlı-sert erkek karakterini ifade etmek üzere "Hulusi Kentmen gibi" deyişi yerleşti. Birçok filminde, Kentmen'i, Kemal Ergüvenç, bazı filmlerinde ise Rıza Tüzün seslendirdi. Kentmen, 1942-1988 yılları arasında 500'e yakın yapımda rol aldı.
Özel hayatı
26 Kasım 1938'de Refika Kentmen'le evlendi.[11] Volkan adlı bir oğlu ve daha sonra iki torunu oldu.[1] Amatör olarak fotoğrafçılıkla da ilgilendi[12] ve keman çaldı.[13] 1980 yılında İzmir Fuarı'nda Akasyalar Gazinosu'nda Hülya Koçyiğit'in kadrosunda çıktı; keman çalıp parodiler yaptı.[14]
KISACA HAKKINDA
Doğum 20 Ocak 1912
Tırnovo, Bulgaristan Krallığı
Ölüm 20 Aralık 1993 (81 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Ölüm sebebi Kalp ve Böbrek yetmezliği
Defin yeri Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul
Meslek Asker, oyuncu
Etkin yıllar 1942-1992
Evlilik Refika Kentmen
(e. 1938; ö. 1993)
Çocuk(lar) Volkan Kentmen[1]
Ölümü ve hatırası
Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri
Hulusi Kentmen'in İstanbul'daki Karacaahmet Mezarlığı'nda bulunan kabri
Kasım 1993'te kalp ve böbrek yetmezliği teşhisi ile Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım servisinde tedavi altına alınan Kentmen, 20 Aralık 1993 tarihinde hastanede 81 yaşında hayatını kaybetti. 22 Aralık 1993'te Marmara İlahiyat Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
Ölümünün 21. yıl dönümünde İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği'nin düzenlediği bir etkinlikle anıldı. Sanatçının aslına oldukça benzer balmumu heykeli yapıldı. Sanatçının 1956 model aracı da bu etkinlikte sergilendi.[15] Ekim 2020'de İzmit'te hayatının bir bölümünün geçtiği evin müze yapılması kararlaştırıldı.[16] 1 Kasım 2022'de Google ana sayfasında Hulusi Kentmen için özel bir doodle hazırladı. Doodle ile ilgili yapılan açıklamada, Kentmen için, "Türk sinemasının Yeşilçam döneminin en sevilen ve en üretken oyuncularından biriydi" ifadelerine yer verildi.[17]
Tiyatro oyunları
1943: O Adam (Mebrure Alevok) - Ses Tiyatrosu[18]
1965: Çatallı Köy - İstanbul Şehir Tiyatroları
Filmografisi
1942: Sürtük[1]
1945: Köroğlu[2]
1946: Senede Bir Gün[3]
1948: İstiklal Madalyası[4]
1949: Zehirli Şüphe[5]
1949: Yalan[6]
1949: Şehitler Kalesi[7]
1949: Er Meydanı[8]
1950: Zülfikarın Gölgesinde[9]
1950: Lüküs Hayat[10]
1950: Estergon Kalesi[11]
1950: Çete[12]
1951: Barbaros Hayrettin Paşa[13]
1952: Deliler Pansiyonu[14]
1952: Efelerin Efesi[15]
1954: Şimal Yıldızı[16]
1954: Canlı Karagöz[17]
1955: Korkusuz Yörük Ali[18]
1955: Kanlı Pınar[19]
1955: Ebediyete Kadar[20]
1956: Aşıklar Kabesi Mevlana'nın Hayatı[21]
1957: Kara Bahtım[22]
1957: Gelinin Muradı[23]
1957: Ebediyen Seninim[24]
1957: Ceylan Emine[25]
1957: Beni Şafakta Vurdular[26]
1958: Meçhul Kahramanlar[27]
1958: Dertli Irmak[28]
1959: Düşman Yolları Kesti[29]
1959: Fedakar Kaptan[30]
1959: İzmir Ateşler İçinde[31]
1960: Ayşe Kız[32]
1960: Cilalı İbo'nun Çilesi[33]
1960: Yangın Var[34]
1960: Tayfun[35]
1960: Ölüm Peşimizde[36]
1960: Kanlı Firar[37]
1960: Bir Gelin Gitti[38]
1960: Ayşecik Şeytan Çekici[39]
1960: Ayşecik[40]
1960: Aşktan da Üstün[41]
1961: Tatlı Günah[42]
1961: Melekler Şahidimdir[43]
1961: Mahalleye Gelen Gelin[44]
1961: Karanlıkta Yaşayanlar[45]
1961: İnleyen Dağlar[46]
1961: İki Yetime[47]
1961: Düğün Alayı[48]
1961: Benim Küçük Meleğim[49]
1961: Altın Kalpler[50]
1961: Sevimli Haydut[51]
1962: Küçük Hanım Avrupa'da[52]
1962: Süleymaniyeli Ali[53]
1962: Rıfat Diye Biri[54]
1962: Meteliksiz Aşıklar[55]
1962: Memnu Meyva[56]
1962: Mağrur Kadın[57]
1962: Külhan Aşkı[58]
1962: Dağlar Bulutlu Efem[59]
1962: Gönül Avcısı[60]
1962: Ekmek Parası[61]
1962: Lekeli Kadın[62]
1962: Biz de Arkadaş mıyız?[63]
1962: Zorlu Damat[64]
1962: Ne Şeker Şey[65]
1962: Aşk Yarışı[66]
1962: Ayşecik Ateş Parçası[67]
1962: Ayşecik Yavru Melek[68]
1962: Belalı Torun[69]
1962: Beş Hikaye[70]
1962: Çifte Kumrular[71]
1962: Çifte Nikah[72]
1963: Sayın Bayan[73]
1963: Beyaz Güvercin[74]
1963: Bir Hizmetçi Kızın Hatıra Defteri[75]
1963: Beni Osman Öldürdü[76]
1963: Badem Şekeri[77]
1963: Ayşecik Fakir Prenses[78]
1963: Çapkın Kız[79]
1963: Adanalı Tayfur[80]
1963: Kendini Arayan Adam[81]
1963: Küçük Beyin Kısmeti[82]
1963: Şaşkın Baba[83]
1963: Tatlı Sert[84]
1963: Tosun'la Yosun'un Maceraları[85]
1963: Yavaş Gel Güzelim[86]
1964: Taşralı Kız[87]
1964: Tığ Gibi Delikanlı[88]
1964:Katilin Kızı[89]
1964: Kimse Fatma Gibi Öpemez[90]
1964: Koçum Benim[91]
1964: Muhteşem Serseri[92]
1964: Öp Annenin Elini[93]
1964: Öpüşmek Yasak[94]
1964: Hızır Dede[95]
1964: Hizmetçi Dediğin Böyle Olur[96]
1964: Bir İçim Su[97]
1964: Ağaçlar Ayakta Ölür[98]
1964: Affetmeyen Kadın[99]
1964: Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere[100]"
1964: Öksüz Kız[101]
1964: Aslan Marka Nihat[102]
1965: Babasına Bak Oğlunu Al[103]
1965: Hacı Baba[104]
1965: Hıçkırık[105]
1965: İki Yavrucak[106]
1965: Kart Horoz[107]
1965: Kırık Hayatlar[108]
1965: Bir Gönül Oyunu[109]
1965: Bilen Kazanıyor[110]
1965: Kumarbaz[111]
1965: Cici Kızlar[112]
1965: Senede Bir Gün[113]
1965: Serseri Aşık[114]
1965: Sevgili Öğretmenim[115]
1965: Sevişmek Yasak[116]
1965: Şaka ile Karışık[117]
1965: Şeker Gibi Kızlar[118]
1965: Şoförün Kızı[119]
1965: Şenol Birol Gool[120]
1965: Yalancı[121]
1965: Çanakkale Arslanları[122]
1966: Akıncıların İntikamı[123]
1966: Ayşecik Sokak Kızı[124]
1966: Çıtkırıldım[125]
1966: Denizciler Geliyor[126]
1966: Efkarlıyım Abiler[127]
1966: Kenarın Dilberi[128]
1966: Affet Sevgilim[129]
1966: Zorba[130]
1967: Bir Katil Sevdim[131]
1967: Bizansı Titreten Yiğit[132]
1967: Ringo Kazım[133]
1967: Şark Yıldızı[134]
1967: Yıkılan Yuva[135]
1967: Ağlayan Kadın[136]
1967: Osmanlı Kabadayısı[137]
1968: Bağdat Hırsızı[138]
1968: Atlıkarınca[139]
1968: Gül ve Şeker[140]
1968: Kadın Asla Unutmaz[141]
1968: Şeyh Ahmet[142]
1968: İstanbul Tatili[143]
1968: Ayşecik: Yuvana Dön Baba[144]
1969: Yumurcak[145]
1969: Cilveli Kız[146]
1969: Altın Kalpler[147]
1969: Tel Örgü[148]
1969: Kınalı Keklik[149]
1969: Kızım ve Ben[150]
1969: Kınalı Yapıncak[151]
1969: Ateşli Çingene[152]
1969: Boş Çerçeve[153]
1969: Ayşecik Yuvanın Bekçileri[154]
1970: Yumurcak Köprüaltı Çocuğu[155]
1970: Saadet Şehri[156]
1970: İşportacı Kız[157]
1970: Küçük Hanımın Şoförü[158]
1970: Güzel Şoför[159]
1970: Afacan[160]
1970: Cilalı İbo Avrupa'da[161]
1970: Kezban Roma'da[162]
1970: Sosyete Şakir[163]
1970: Söz Müdafaanın[164]
1970: Kaçak[165]
1970: Küçük Hanımefendi[166]
1971: Bicirik İş Başında[167]
1971: Belanın Kralı[168]
1971: Beklenen Şarkı[169]
1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları[170]
1971: Ömrümce Unutamadım[171]
1971: Keloğlan[172]
1971: Keloğlan Aramızda[173]
1971: Sezercik Yavrum Benim[174]
1971: New Yorklu Kız[175]
1971: Gülüm Dalım Çiçeğim[176]
1971: Oyun Bitti[177]
1971: Kezban Paris'te[178]
1971: Ali Baba ve Kırk Haramiler[179]
1971: Üç Kabadayı[180]
1971: Bebek Gibi Maşallah[181]
1971: Kavanoz Dipli Dünya[182]
1971: Ali Cengiz Oyunu[183]
1971: Elmacı Kadın[184]
1971: Senede Bir Gün[185]
1971: Satın Alınan Koca[186]
1971: Güllü[187]
1971: Ateş Parçası[188]
1972: Zehra[189]
1972: Yumurcak Küçük Şahit[190]
1972: Afacan Harika Çocuk[191]
1972: O Ağacın Altında[192]
1972: Üç Mahkum[193]
1972: Yirmi Yıl Sonra[194]
1972: İtham Ediyorum[195]
1972: Para[196]
1972: Üç Sevgili[197]
1972: Ekmekçi Kadın[198]
1972: Aşkın Kaderim Oldu[199]
1972: Cehennemin Beş Delisi[200]"
1972: Sevgili Hocam[201]
1972: Rüyalar Gerçek Olsa[202]
1972: Gülizar[203]
1972: Tatlı Dillim[204]
1972: Sev Kardeşim[205]
1973: Vurgun[206]
1973: Bitirim Kardeşler[207]
1973: Soyguncular[208]
1973: Kaynanam Kudurdu[209]
1973: Aşkın Zaferi[210]
1973: Yeryüzünde Bir Melek[211]
1973: Hayat Bayram Olsa[212]
1973: Ağlıyorum[213]
1973: Kızın Var mı Derdin Var[214]
1973: Öksüzler[215]
1973: Yalancı Yarim[216]
1973: Oh Olsun[217]
1973: Özleyiş[218]
1973: Aşkımla Oynama[219]
1974: Cici Kız[220]
1974: Kara Murat Ölüm Emri[221]
1974: Parasızlar[222]
1974: Yüreğimde Yare Var[223]
1974: Yüz Lira ile Evlenilmez[224]
1974: Veda[225]
1974: Bir Yabancı[226]
1974: Almanyalı Yarim[227]
1974: Deli Ferhat[228]
1974: Esir Hayat[229]
1974: Uyanık Kardeşler[230]
1974: Çam Sakızı[231]
1974: Salak Milyoner[232]
1975: Çapkın Hırsız[233]
1975: İntihar[234]
1975: Beş Milyoncuk Borç Verir misin[235]
1975: Ateş Böceği[236]
1975: Evcilik Oyunu[237]
1975: Ah Nerede[238]
1975: Baba Bizi Eversene[239]
1975: Haydi Gençlik Hop Hop[240]
1975: Minik Cadı[241]
1975: Üç Kağıtçılar[242]
1975: Acele Koca Aranıyor[243]
1975: Hababam Taburu[244]
1975: Delisin[245]
1976: Her Gönülde Bir Aslan Yatar[246]
1976: Bıktım Her Gün Ölmekten[247]
1976: Sıralardaki Heyecan[248]
1976: Öyle Olsun[249]
1976: Evlilik Şirketi[250]
1976: Alev[251]
1976: Ne Alırsan İki Buçuk[252]
1976: Adana Urfa Bankası[253]
1976: Kan Kardeşler[254]
1976: Ah Bu Gençlik[255]
1976: Meraklı Köfteci[256]
1976: Gel Barışalım[257]
1976: Tuzak[258]
1977: Sivri Akıllılar[259]
1977: Bizim Kız[260]
1977: Öl Seve Seve[261]
1977: Ah Bu Ne Dünya[262]
1978: Minik Serçe[263]
1978: Yad Eller[264]
1978: Taşı Toprağı Altın Şehir[265]
1978: Kara Murat Devler Savaşıyor[266]
1979: Nokta ile Virgül Paldır Küldür[267]
1979: Fadile[268]
1980: Tanrı'ya Feryat[269]
1980: Şaşkın Milyoner[270]
1981: Kim Bilir[271]
1981: İntikam Yemini[272]
1982: Beni Unutma[273]
1982: Şıngırdak Şadiye[274]
1982: Adile Teyze[275]
1984: Berduşlar Sosyetede[276]
1984: Alev Alev[277]
1988: Acı Su[278]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
[attachment=133176]
[attachment=133177]
[attachment=133178]
[attachment=133179]
[attachment=133180]
[attachment=133181]
Kadir Savun Kimdir? Biyografisi
Kadir Savun (15 Ağustos 1926, Erzincan - 10 Ekim 1995, İstanbul), Türk oyuncudur.[1]
Yaşam öyküsü
Erzincan ilinin İliç ilçesi Doruksaray (Kamhu) köyünde doğdu. Nişantaşı Ortaokulu'nu bitirdi. Babası emniyet görevlisiydi. Kabataş Erkek Lisesi'ne girdi. Ancak okulu yarıda bıraktı.1936’da “Bir Millet Uyanıyor” adlı filmde çocuk oyuncu olarak yer aldı. Sinemaya 1940'lı yıllarda bir film şirketinde kamera asistanı olarak başladı.Sinemayı kendine 1950’de meslek olarak seçti. İlerleyen dönemde Faruk Kenç'in yanında cast amirliği yaptı. Setlerde tanıştığı Suphi Kaner ile beraber Azim Film'i kurup yapımcılık da yapmaya başladı.[2] 400'ün üzerinde yapımda rol aldığı Yeşilçam'ın önde gelen karakter oyuncularından birisiydi.
Kanser teşhisi konduktan sonra tedavi parasını toplamak için İbrahim Tatlıses ve Osman Yağmurdereli bir yadım gecesi düzenlemiştir.[3]
Mezarı Feriköy Mezarlığı'ndadır.
KISACA HAKKINDA
Doğum 15 Ağustos 1926
Doruksaray, İliç, Erzincan, Türkiye
Ölüm 10 Ekim 1995 (69 yaşında)
İstanbul, Türkiye
Defin yeri Feriköy Mezarlığı, İstanbul
Milliyet Türk
Meslek Oyuncu
Etkin yıllar 1949-1995
Akraba(lar) Faruk Savun
(1927-2011) (kardeşi)
Filmografisi
1940 - 1960'lar
1949: Üvey Baba
1950: Akdeniz Korsanları
1950: Çakırcalı Mehmet Efe
1951: Ankara Casusu Çiçero
1951: Barbaros Hayrettin Paşa
1951: Hürriyet Şarkısı
1951: Lale Devri
1951: Şafak Sökecek
1952: Bu Kız Böyle Düştü
1952: Çakırcalı Mehmet Efe'nin Definesi
1952: Cennet Yolcuları
1952: Destan Destan İçinde
1952: İki Kafadar Deliler Pansiyonunda
1952: Kanlı Çiftlik
1952: Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı
1952: Yavuz Sultan Selim Ağlıyor
1953: Affet Beni Allahım
1953: İstanbul Canavarı
1953: Köroğlu -Türkan Sultan
1953: Mahallenin Namusu
1953: Öldüren Şehir
1953: Soygun
1953: Vahşi İntikam
1954: Beyaz Cehennem / Cingöz Recai
1954: Çılgınlar Cehennemi
1954: Şimal Yıldızı
1954: Vahşi Bir Kız Sevdim
1955: Battal Gazi Geliyor
1955: Beyaz Mendil
1955: Düşman Aşıklar
1955: Kanlarıyla Ödediler
1955: Kanlı Nigar
1955: Şeyh Ahmed'ın Gözdesi
1957: Berduş
1957: Çölde Bir İstanbul Kızı
1957: Kara Günlerim / Yaşayan Ölüler
1957: Kin
1957: Mahşere Kadar
1958: Allı Yemeni
1958: Ateş Rıza
1958: Bir Şoförün Gizli Defteri
1958: Cilalı İbo Yıldızlar Arasında
1958: Dokuz Dağın Efesi
1958: Katiller Kralı
1958: Meyhanecinin Kızı / Mapushane Çeşmesi
1958: Şahinler Diyarı
1959: Ala Geyik
1959: Binnaz
1959: Düşman Yolları Kesti
1959: Eceline Susamışlar
1959: Hicran Yarası
1959: Merhametsiz Gençlik
1960: Aliii
1960: Dolandırıcılar Şahı
1960: Dostluklar Yaşadıkça
1960: Fedakar Onbaşı
1960: Gecelerin Ötesi
1960: Kaderime Ağlarım
1960: Liman Yosması
1960: Şoför Nebahat
1960: Telli Kurşun
1960: Yeşil Köşkün Lambası
1961 - 2000' ler
1961: Altın Hırsı
1961: Altın Kalpler
1961: Bitmeyen Mücadele
1961: Kahraman Üçler
1961: Mahalle Arkadaşları
1961: Şeytanın Kılıcı
1961: Silahlar Konuşuyor
1961: Şoför Ahmet
1961: Yedi Günlük Aşk
1962: Aramıza Kan Girdi
1962: Belki Bir Sabah Geleceksin
1962: Bir Haydut Sevdim
1962: Cafer Çocuk Hırsızı
1962: Çöpçatan
1962: Harmandalı Efem Geliyor
1962: Hayat Bazen Tatlıdır
1962: İkimize Bir Dünya
1962: Meteliksiz Aşıklar
1962: Şeyh Ahmed'in Torunu
1962: Yılanların Öcü
1962: Zorlu Damat
1963: Bana Annemi Anlat
1963: Barut Fıçısı
1963: Hancının Kızı
1963: Harmandalı Efe'nin İntikamı
1963: Kardeş Gibiydiler
1963: Kırık Anahtar
1963: Rüzgar Zehra
1963: Süleymaniyeli Ali
1963: Yaralı Aslan
1963: Yolcu
1963: Zoraki Milyoner
1964: Adanalı Tayfur Kardeşler
1964: Anadolu Çocuğu
1964: Halime'den Mektup Var
1964: Hızır Dede
1964: Hızlı Yaşayanlar
1964: İsimsiz Kahramanlar
1964: İstanbul Kaldırımları
1964: Katilin Kızı
1964: Kral Arkadaşım
1964: Nem Alacak Felek Benim
1964: Satılık Kızlar
1964: Sıkı Dur Geliyorum
1964: Sokakların Kanunu
1964: Yiğitler Yatağı
1965: Ah Bu Dünya
1965: Ekmekçi Kadın
1965: Elveda Sevgilim
1965: Hırsız
1965: Komşunun Tavuğu
1965: Konyakçı
1965: Şaka ile Karışık
1965: Şeker Hafiye
1965: Severek Ölenler / Kartalların Öcü
1965: Soytarı
1966: Babam Katil Değildi
1966: Ben Bir Kanun Kaçağıyım
1966: Çalıkuşu
1966: Dört Kurşun
1966: Düğün Gecesi
1966: Eşrefpaşalı
1966: Meleklerin İntikamı
1966: Namus Kanla Yazılır
1966: Yedi Dağın Aslanı
1967: Ağlayan Kadın
1967: Ana
1967: Anjelik Osmanlı Saraylarında
1967: Hayat Acıları
1967: Kızılırmak Karakoyun
1967: Sefiller
1967: Sinekli Bakkal
1968: Beşikteki Miras
1968: Bozkırlar Şahini Tark-Han
1968: Çatallı Köy
1968: Çingene Güzeli
1968: Gönüllü Kahramanlar
1968: Gültekin Asya Kartalı
1968: Hakanlar Savaşı
1968: İncili Çavuş
1968: Kanun Namına
1968: Menderes Köprüsü
1968: Yedi Köyün Zeynebi
1969: Yumurcak
1969: Bataklı Damın Kızı Aysel
1969: Beyaz Mendilim
1969: Hayırsız Evlat
1969: Osmanlı Kartalı
1969: Sarı Kurdelam Sarı
1969: Sazlı Damın Kahpesi
1969: Şirvan
1969: Yanık Kaval
1970: Aslan Yürekli Mahkum
1970: Cilalı İbo Almanya'da
1970: Çileli Bülbüller
1970: Duyduk Duymadık Demeyin
1970: Her Günaha Bir Kurşun
1970: Kin
1970: Yemen'de Bir Avuç Türk
1970: Yiğitlerin Türküsü
1970: Yılan Kadın
1970: Yumurcak Köprüaltı Çocuğu
1970: Zalim
1971: Bir Teselli Ver
1971: Cehenneme Bir Yolcu
1971: Kadırgalı Ali
1971: Keloğlan Aramızda
1971: Senede Bir Gün
1971: Asya'nın Tek Atlısı Baybars
1971: Dişi Hedef
1971: Elvan
1971: Hasret
1971: Herşey Oğlum İçin
1971: Kadifeden Kesesi
1971: Öldüren Şehir
1971: Rüya Gibi
1971: Tanrı Şahidimdir
1971: Yumurcağın Tatlı Rüyaları
1971: Zagor Kara Korsanın Hazineleri
1972: Adanalı Kardeşler
1972: Irmak
1972: İstanbul Kabadayısı Kara Murat
1972: Kara Doğan
1972: Korkusuz Aşıklar
1974: Beyto
1974: Bir Ana Bir Kız
1974: Boşver Arkadaş
1974: Dertler Benim Olsun
1974: Dertli Gelin Şirvan
1974: Dövüşe Dövüşe Öldüler
1974: Evet Mi Hayır Mı
1974: Gün Akşam Oldu
1974: Şirvan
1975: Deli Yusuf
1975: Diyet
1975: Güler Misin Ağlar Mısın
1975: Ah Nerede Vah Nerede
1975: Batsın Bu Dünya
1975: Duyun Beni
1975: Evde Kalmış Kızlar
1975: Turhanoğlu
1975: Üç Gelin Altı Damat
1975: Yarınlar Bizim
1976: Bodrum Hakimi
1976: Kader Bağlayınca
1976: Adana Urfa Bankası
1976: Alev
1976: Hora Geliyor Hora
1976: Kara Murat Şeyh Gaffar'a Karşı
1976: Merhaba
1976: Namus Belası
1977: Dila Hanım
1977: Baskın
1977: Bizim Kız
1977: Güneş Ne Zaman Doğacak
1977: Hatasız Kul Olmaz
1977: Şeref Sözü
1977: Silah Arkadaşları
1977: Yuvanın Bekçileri
1978: Görünmeyen Düşman
1978: Denizin Kanı
1978: Kara Murat Devler Savaşıyor
1978: Kılıç Bey
1979: Vatandaş Rıza
1979: Gazeteci
1979: Madrabaz
1979: Nemrud
1980: Zübük
1980: Beddua
1980: Ben Topraktan Bir Canım
1980: Beş Parasız Adam
1980: Çile Tarlası
1980: Durdurun Dünyayı
1980: Duy Kalbimin Feryadını
1980: Vurun Beni Öldürün
1980: Yaktın Beni Dünya
1980: Yarabbim
1981: Bir Damla Ateş
1981: Bizim Sokak
1981: Günah Defteri
1981: Kan Bağı
1981: Olmaz Olsun
1981: Takip
1981: Yaşamak Bu Değil
1982: Arkadaşım
1982: Bizim Mahalle
1982: Çayda Çıra
1982: Gülsüm Ana
1982: Hasret Sancısı
1982: Kördüğüm
1982: Obalar ve Atlar
1983: Anlatamadım
1983: Çelik Mezar
1983: Esir
1983: Fatih Sultan Mehmet
1983: Küçük Ağa
1983: Yusuf İle Züleyha
1983: Zulüm
1984: Dertlerin Sahibi
1984: Fahriye Abla
1984: İmparator
1984: Acı
1984: Aliş ile Zeynep
1984: Asılacak Kadın
1984: Bir Sevgi İstiyorum
1984: Garibanlar
1984: Gecelerin Adamı
1984: Geçim Otobüsü
1984: Güneş Doğarken
1984: Gurbet
1984: Kader
1984: Kartal Bey
1984: O'na Çirkin Kral Derlerdi
1984: Sev Ölesiye
1985: Katiller de Ağlar
1985: Paranın Esiri
1985: Hodja fra Pjort
1985: Kaderin Tuzakları
1985: Kanun Adamı
1985: Kara Para
1985: Karanlığa Doğru
1985: Mahkum
1985: Parmak Damgası
1985: Sarı Öküz Parası
1985: Sevmek
1985: Yeter Be
1986: 39. Basamak
1986: Alın Yazım
1986: Ana
1986: Ayşe İle Ali (ayşem)
1986: Çıkmaz Sokak
1986: Duvardaki Kan
1986: Güvercinim
1986: Hasretim
1986: İhanet
1986: Yaşlı Gözler
1986: Zalim Dünya
1987: Azap
1987: Baskı
1987: Hacer Ana ve Oğulları
1987: Kuruluş / Osmancık
1987: Mayın
1987: Mesela Muzaffer
1987: Şanssızım
1987: Toprak Parası
1987: Yoksullar
1988: Arabesk
1988: 077 Hızır - Acil Servis
1988: Bir Kadın Yüzünden
1988: Emanet
1988: Izdırap Çocukları
1988: Kırmızı Fistan Mor Kadife
1988: Kurtdereli Mehmet Pehlivan
1988: Melekler Şahidimdir
1988: Ölümünün 400. Yılında Mimar Sinan
1988: Talihsiz Yavrum
1988: Tanrı Seni Korusun
1989: Çingene
1989: Güneşin Solduğu Gün
1989: İnsanlar Yaşadıkça
1989: Kan Çiçeği
1989: Minyeli Abdullah
1989: Namusun Bedeli
1989: Takip
1990: Beni Mi Buldun
1990: Bir Avuç Sevgi
1990: Herşeyi Bitirdik
1990: Pamuk Hemşire
1990: Vurguna İnmek
1990: Yuva
1991: Varyemez
1991: Can Mı Dayanır
1991: Ecelin Gölgesinde
1991: Krallığın Bedeli
1991: Menekşe Koyu
1991: Tanrı Şahidimdir
1991: Zavallı Kız
1992: Affet Allahım
1992: Bir Başka Yerde Bir Başka Hayat
1992: Bişr-i Hafi / Bir Zamanlar Sarhoştu
1992: Bizim Eller
1992: Gündüzün Karanlığı
1993: Göç
1993: Güneşi Uyandırmadan
1993: Hayat Çemberi
1993: İskilipli Atıf Hoca / Kelebekler Sonsuza Uçar
1993: Kederli Yıllar
1993: Oğlum Ve Ben
1993: Şoför
1993: Tetikçi Kemal
1994: Adı Osman
1994: Ateş Sönüyor
1994: Büyük Bedel
1994: Hangimiz Eşek
1994: Haram Geceler
1994: İnsanlar Yaşadıkça
1994: Ölüm Peşimizde
1994: Sensiz Olmaz
1994: Sevmek Seninle Güzel
1995: Deniz Kızı
1995: Yahya Kaptan
1995: Zülfiye İle Zülfü
2000: Gurbet Sancısı
Ödüller
1994: 8. Altın Koza Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Yâsiyn Sûresi: 1-83
YâSiyn Sûresi, kaynak tertiplerde Cinn-Furkan sûreleri arasına yerleştirilmiştir!..
“Cin” bağlamında şirk-tevhîd-gayb-ba’s konularının anlatımından sonra, hakikatini hatırlaması için uyarılan halife insan muhataplığında ba’s-berzah-haşr-cennet gerçekliğine (kemâlinin ecrine) dikkat çekilmesi!..
Nüzûl sebebi için Abdullâh İ. Abbâs ra.’dan şöyle bir rivayet nakledilir:
Hz. Rasûlullâh (s.a.v.), Kâbe'nin yanında salât ederken okumayı cehren yapar ve Kureyş müşrikleri de bundan hoşlanmazlardı... Bir gün buna mâni olmak için saldırı teşebbüsünde bulununca elleri ve gözleri “bağlandı” !.. Bunun üzerine Rasûlullâh (a.s)’a müracat edip, “Ey Muhammed! Akrabalık hakkına bizim için dua et de bu hâl bizden kalksın!” dediler... Hz. Rasûlullâh da onlar için dua etti de bu hâl onlardan gitti ve bu âyetler nâzil oldu... gibi...
Abdullâh İ. Abbâs ra. der ki “Bu gruptan hiçbiri inanmadı!”
77 ve takip eden âyetlerin nüzûl sebebi şöyle rivayet edilir:
Mekke müşriklerinden birinin, Rasûlullâh (s.a.v.)'a çürümüş bir kemikle gelip “Ey Muhammed şu çürüyüp kül olduktan sonra, onu Allâh'ın dirilteceğini mi sanıyorsun, nasıl olur (Allâh’ı bilmedikleri gibi, ruh’u da bilmiyorlar; yani Allâh’a ve âhirete gerçekte iman etmiyorlar; yani ‘beyin’in hakikatini bilmiyorlar)?” sorusuna, Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Evet, Allâh seni de öldürür (sonra ba’s eder) ve ateşe/cehenneme sokar!” demesi üzerine nâzil olmuştur!..
YâSiyn Sûresi’nin fazîleti hakkında bazı hadîs-i şerîfler:
“Benim Kurân’da yedi ismim vardır: Muhammed, Ahmed, YâSiyn, TâHâ, Müddessir, Müzzemmil, Abdullâh.”
“Üzerine YâSiyn kıraat olunan hiçbir meyyit yok ki Allâh ona ölümü ehvenleştirmesin!”
“Kim Allâh’ın vechini isteyerek bir gece içinde YâSiyn Sûresi’ni kıraat ederse (anlamıyla okursa), o gece içinde ona mağfiret olunur!”
“B”İsmillâhir Rahmânir Rahıym
1-) Yaa, Siiiiyn;
Yâ Siiin (Ey Muhammed)!
2-) VelKur’ânilHakiym;
Ve Kur’ân-ı Hakiym (ve bildirdiği Hikmet dolu Kur’ân)!
3-) İnneke leminelmurseliyn;
Kesinlikle sen Rasûllerdensin.
4-) ‘Alâ sıratın müstekıym;
Sırat-ı müstakim üzeresin.
5-) Tenziylel AziyzirRahıym;
Aziyz ve Rahıym’in sende tafsilâtlı olarak açığa çıkardığı ilim ile!
6-) Litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;
Ataları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, Sünnetullâh’tan) kozalı olarak yaşayan bir toplumu uyarman için.
7-) Lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm lâ yu’minun;
Andolsun ki onların çoğunluğuna o söz (Cehennem, insanların ve cinlerin çoğuyla dolacaktır; sözü) Hak olmuştur! Bu sebeple onlar iman etmezler!
8-) İnna ce’alnâ fiy a’nakıhim ağlâlen fehiye ilel’ezkani fehüm mukmehun;
Muhakkak ki biz onların boyunlarında, çenelerine kadar dayanmış boyunduruklar (şartlanma ve değer yargıları) oluşturduk! Artık (onlar kendi hakikatlerini göremezler) başları yukarı doğru kalkıktır (benlikleriyle yaşarlar)!
9-) Ve ce’alna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;
Onların önlerinden bir set (geleceği göremezler) ve arkalarından bir set (geçmişlerinden ders almazlar) oluşturduk da böylece onları bürüdük... Artık onlar görmezler.
10-) Ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu’minun;
Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler!
11-) İnnema tünziru menittebe’azZikre ve haşiyer Rahmâne Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;
Sen ancak Zikre (hatırlatılan hakikate) tâbi olan ve gaybı olarak Rahmân’dan haşyet duyanı uyarırsın. Onu bir mağfiret ve kerîm bir bedel ile müjdele!
12-) İnna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asârehüm* ve külle şey’in ahsaynâhu fiy imamin mubiyn;
Kesinlikle biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz! Onların yaptıklarını ve meydana getirdikleri eserleri yazarız! Biz her şeyi İmam-ı Mubiyn’de (beyinlerinde ve ruhlarında) ihsa ettik (tüm özellikleriyle kaydettik)!
13-) Vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;
Onlara o şehir halkını örnek ver... Hani oraya Rasûller gelmişti.
14-) İz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma fe’azzezna Bisâlisin fekalû inna ileyküm murselun;
Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: “Doğrusu biz size irsâl olunanlarız” dediler.
15-) Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmânu min şey’in in entüm illâ tekzibun;
Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz... Rahmân da hiçbir şey inzâl etmedi... Siz ancak yalan söylüyorsunuz.”
16-) Kalu Rabbüna ya’lemu inna ileyküm lemurselun;
(Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsâl olunanlarız.”
17-) Ve ma aleyna illelbelağul mubiyn;
“Bize ait olan sadece apaçık tebliğdir.”
18-) Kalu inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;
Dediler ki: “Kuşkusuz sizde uğursuzluk olduğunu düşünüyoruz... Andolsun ki, eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi taşlayarak öldüreceğiz ve elbette size bizden feci bir azap dokunacaktır.”
19-) Kalu tairuküm me’aküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;
Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir... Eğer (hakikatinizle) hatırlatılıyorsanız bu mu (uğursuzluk)? Hayır, siz israf eden bir toplumsunuz.”
20-) Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn;
Şehrin uzak tarafından koşarak bir adam geldi: “Ey halkım, Rasûllere tâbi olun” dedi.
21-) İttebi’û men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun;
“Sizden bir karşılık istemeyen; kendileri hakikat üzere olanlara tâbi olun!”
22-) Ve maliye lâ a’budülleziy fetareniy ve ileyHİ turce’ûn;
“Beni (böylece) fıtratlandırana nasıl kulluk etmem? O’na rücu ettirileceksiniz.”
23-) Eettehızü min dûniHİ aliheten in yüridnir Rahmânü Bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en ve lâ yunkızûn;
“O’nun dûnunda tanrılar mı edineyim! Eğer Rahmân bir zarar açığa çıkarmayı irade ederse, onların şefaati bana ne yarar sağlar ne de bir şeyden korur...”
24-) İnniy izen lefiy dalâlin mubiyn;
“O takdirde muhakkak ki ben apaçık bir dalâlet içinde olurum!”
25-) İnniy amentü BiRabbiküm fesme’ûn;
“Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim; beni dinleyin!”
26-) Kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy ya’lemun;
(Ona): “Cennete dâhil ol!” denildi... Dedi ki: “Halkım hâlimi bileydi!”
27-) Bima ğafere liy Rabbiy ve ce’aleniy minel mükremiyn;
“Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve benim ikramlara nail olanlardan olduğumu...”
28-) Ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâi ve ma künna münziliyn;
Ondan sonra onun halkının üzerine semâdan hiçbir ordu inzâl etmedik, inzâl ediciler de değildik.
29-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâ hüm hamidun;
Sadece tek bir sayha oldu; onlar hemen sönüverdiler!
30-) Ya hasreten alel ‘ıbad* ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;
Hüsran şu kullara! Kendilerine bir Rasûl gelmeye görsün, hep Onun bildirdiğiyle alay ederlerdi.
31-) Elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerci’ûn;
Görmediler mi ki onlardan önce nice kuşaklar helâk ettik ki; gidenlerin hiçbiri geri dönmeyecek onlara!
32-) Ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Elbette hepsi, toptan zorunlu hazır bulunacaklar.
33-) Ve ayetün lehümül Ardulmeytete, ahyeynâhâ ve ahrecnâ minha habben feminhu ye’külun;
Ölü arz da onlar için bir işarettir! Onu dirilttik, ondan ürünler çıkardık da ondan yiyorlar...
34-) Ve ce’alna fiyha cennatin min nehıylin ve a’nabin ve feccerna fiyha minel ‘uyun;
Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden bahçeler oluşturduk, orada pınarlar fışkırttık.
35-) Liye’külu min semerihi ve ma amilethü eydiyhim* efelâ yeşkürun;
Onun getirisinden ve ellerinin ürettiklerinden yesinler diye... Hâlâ şükretmezler mi?
36-) Subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ ya’lemun;
Subhan’dır; arzın (bedenin) oluşturduklarından, nefslerinden (bilinçlerinden) ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri (gen sarmallarını) yaratan!
37-) Ve ayetün lehümülleyl* neslehu minhünnehare feizâhüm muzlimun;
Gece de onlar için bir işarettir! Ondan gündüzü (ışığı) çekeriz de hemen onlar karanlık içinde kalırlar.
38-) VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym;
Güneş de kendi yörüngesinde akar gider! Aziyz, Aliym’in takdiridir bu!
39-) VelKamere kaddernahü menazile hattâ ‘ade kel’urcunil kadiym;
Ay’a gelince, ona konak yerleri takdir ettik... Nihayet kadim urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı) gibi görülür.
40-) LeşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun nehar* ve küllün fiy felekin yesbehun;
Ne Güneş, Ay’a yetişir; ne de gece gündüzü geçer! Her biri ayrı yörüngede yüzerler.
41-) Ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun;
Bizim onların zürriyetlerini o dopdolu gemilerde yüklenip taşımamız da onlar için bir işarettir!
42-) Ve halaknâ lehüm min mislihi ma yerkebun;
Onlar için onun misli, binecekleri şeyleri yaratmış olmamız!
43-) Ve in neşe’ nuğrıkhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazûn;
Eğer dilesek onları suda boğarız da, ne imdatlarına yetişen olur ve ne de kurtarılırlar!
44-) İllâ rahmeten minNA ve meta’an ilâ hıyn;
Ancak bizden bir rahmet olarak ve yalnızca belli bir süre nasiplenmeleri için ömür vermemiz hariç.
45-) Ve izâ kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm le’alleküm turhamun;
Onlara: “Önünüzdekinden (karşılaşacaklarınıza karşı) ve arkanızdakinden (yapmış olduklarınızın sonuçlarından) korunun ki rahmete eresiniz” denildiğinde (yüz çevirirler).
46-) Ve ma te’tiyhim min ayetin min âyâti Rabbihim illâ kânu ‘anha mu’ridiyn;
Onlara Rablerinin işaretlerinden bir delil gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
47-) Ve izâ kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullâhu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enut’ımü men lev yeşaullahu at’ameh* in entüm illâ fiy dalâlin mubiyn;
Onlara: “Allâh’ın sizi beslediği yaşam gıdalarınızdan Allâh için karşılıksız bağışlayın” denildiğinde hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: “Dileseydi Allâh, kendisinin doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”
48-) Ve yekûlûne meta hazâlva’dü in küntüm sadikıyn;
Derler ki: “Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?”
49-) Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yahıssımun;
Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıktan (beden sur’una üfleniş) başkasını beklemiyorlar?
50-) Felâ yestetıy’une tavsıyeten ve lâ ilâ ehlihim yerci’ûn;
O zamanda ne bir vasiyete güçleri yeter ve ne de ailelerine dönebilirler!
51-) Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun;
Sur’a nefholunmuştur! Bir de bakarsın ki onlar kabirleri hükmünde olan bedenlerinden çıkmış, Rablerine (hakikatlerini fark etme aşamasına) koşuyorlar!
52-) Kalu ya veylena men beasena min merkadinâ* hazâ ma ve’ader Rahmânu ve sadekalmurselun;
(O vakit) dediler ki: “Vay bize! (Dünya) uykumuzdan kim bizi yeni bir yaşam boyutuna geçirdi? Bu, Rahmân’ın vadettiğidir ve Rasûller doğru söylemiştir.” (Hadis: İnsanlar uykudadır, ölümü tadınca uyanırlar!)
53-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâhüm cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Sadece tek bir sayha (İsrafil’in sur’u) oldu... Bir de bakarsın ki onlar toptan huzurumuzda hazır kılınmıştır.
54-) Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey’en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta’melun;
O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez... Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)!
55-) İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun;
Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgûl ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.
56-) Hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel’erâiki müttekiun;
Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
57-) Lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yedde’un;
Onlar için orada meyveler vardır... Onlar için keyif alacakları şeyler vardır.
58-) Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym;
Rahıym Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini yaşarlar)!
59-) Vemtazul yevme eyyühel mücrimun;
“Ey suçlular! Bugün ayrılın!”
60-) Elem a’had ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta’budüş şeytan* innehu leküm ‘adüvvün mubiyn;
“Ey Âdemoğulları... Size ahdetmedim mi (bildirip bilgilendirmedim mi) şeytana (bedene - hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?”
61-) Ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym;
“Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur” (diye?).
62-) Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekûnu ta’kılun;
“Andolsun ki (kendinizi yok olup gidecek beden zannınız) sizden pek çok cemaatleri saptırdı! Aklınızı kullanmadınız mı?”
63-) Hazihi cehennemülletiy küntüm tu’adun;
“İşte bu vadolunduğunuz cehennemdir!”
64-) Islevhel yevme Bima küntüm tekfürûn;
“Hakikatinizi inkârınızın karşılığı olarak şimdi yaşayın sonucunu!”
65-) Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn;
O süreçte ağızlarını mühürleriz; yaptıkları hakkında elleri konuşur ve ayakları şahitlik eder bize.
66-) Velev neşâu letamesna alâ a’yünihim festebekussırata feenna yubsırun;
Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda (öylece) koşuşurlardı... Fakat nasıl görebilecekler (bu gerçeği)?
67-) Velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim femesteta’u mudıyyen ve lâ yerci’ûn;
Dileseydik mekânları üzere onları mesh ederdik (bulundukları anlayış üzere onları sâbitlerdik) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de eski hâllerine dönebilirlerdi.
68-) Ve men nu’ammirhu nünekkishü fiylhalk* efelâ ya’kılun;
Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışı itibarıyla zayıflatırız. Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?
69-) Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh* in huve illâ zikrun ve Kur’ânun mubiyn;
O’na şiir öğretmedik! O’na yakışmaz da! O ancak bir hatırlatma ve apaçık bir Kurân’dır!
70-) Liyünzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn;
Tâ ki diri olanı uyarsın ve hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine de o hüküm gerçekleşsin.
71-) Evelem yerav enna halaknâ lehüm mimma ‘amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn;
Görmezler mi ki, eserlerimiz arasında onlar için kurban edilebilir hayvanlar yarattık... Onlara mâliktirler.
72-) Ve zellelnâhâ lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye’külun;
Onları (en’amı) bunlara boyun eğdirdik... Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler.
73-) Ve lehüm fiyha menâfi’u ve meşarib efelâ yeşkürun;
Onlarda kendileri için menfaatler ve içecekler vardır... Hâlâ şükretmezler mi?
74-) Vettehazû min dûnillâhi âliheten le’allehüm yünsarun;
Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allâh dûnunda tanrılar edindiler!
75-) Lâ yestetıy’une nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun;
(Tanrılar) onlara yardım edemezler! (Aksine) onlar, tanrılara (hizmete) hazır duran ordudurlar!
76-) Felâ yahzünke kavlühüm, innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun;
O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin... Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.
77-) Evelem yeral’İnsanu enna halaknâhu min nutfetin feizâ hüve hasıymun mubiyn;
İnsan görmedi mi ki biz onu bir spermden yarattık... Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır!
78-) Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym;
Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.
79-) Kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;
De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Aliym’dir.”
80-) Elleziy ce’ale leküm mineş şeceril’ahdari naren feizâ entüm minhü tukıdûn;
O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu... İşte bak ondan yakıyorsunuz!
81-) Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve HUvel Hallâkul Aliym;
Semâları ve arzı yaratan, onların benzerini Esmâ’sıyla yaratmaya Kaadir değil midir? Evet! “HÛ”; Hâllak’tır, Aliym’dir.
82-) İnnema emruhû izâ erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn;
Bir şeyi irade ettiğinde, O’nun hükmü, ona “Kün = Ol!”dan (olmasını istemesinden) ibarettir!.. (O şey kolaylıkla) olur.
83-) Fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey’in ve ileyHİ turce’ûn;
Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebede oluştuğuna işaret) Subhan’dır... O’na rücu ettirileceksiniz.
Kaynak
Ahmed Hulusi
YâSiyn Sûresi, kaynak tertiplerde Cinn-Furkan sûreleri arasına yerleştirilmiştir!..
“Cin” bağlamında şirk-tevhîd-gayb-ba’s konularının anlatımından sonra, hakikatini hatırlaması için uyarılan halife insan muhataplığında ba’s-berzah-haşr-cennet gerçekliğine (kemâlinin ecrine) dikkat çekilmesi!..
Nüzûl sebebi için Abdullâh İ. Abbâs ra.’dan şöyle bir rivayet nakledilir:
Hz. Rasûlullâh (s.a.v.), Kâbe'nin yanında salât ederken okumayı cehren yapar ve Kureyş müşrikleri de bundan hoşlanmazlardı... Bir gün buna mâni olmak için saldırı teşebbüsünde bulununca elleri ve gözleri “bağlandı” !.. Bunun üzerine Rasûlullâh (a.s)’a müracat edip, “Ey Muhammed! Akrabalık hakkına bizim için dua et de bu hâl bizden kalksın!” dediler... Hz. Rasûlullâh da onlar için dua etti de bu hâl onlardan gitti ve bu âyetler nâzil oldu... gibi...
Abdullâh İ. Abbâs ra. der ki “Bu gruptan hiçbiri inanmadı!”
77 ve takip eden âyetlerin nüzûl sebebi şöyle rivayet edilir:
Mekke müşriklerinden birinin, Rasûlullâh (s.a.v.)'a çürümüş bir kemikle gelip “Ey Muhammed şu çürüyüp kül olduktan sonra, onu Allâh'ın dirilteceğini mi sanıyorsun, nasıl olur (Allâh’ı bilmedikleri gibi, ruh’u da bilmiyorlar; yani Allâh’a ve âhirete gerçekte iman etmiyorlar; yani ‘beyin’in hakikatini bilmiyorlar)?” sorusuna, Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Evet, Allâh seni de öldürür (sonra ba’s eder) ve ateşe/cehenneme sokar!” demesi üzerine nâzil olmuştur!..
YâSiyn Sûresi’nin fazîleti hakkında bazı hadîs-i şerîfler:
“Benim Kurân’da yedi ismim vardır: Muhammed, Ahmed, YâSiyn, TâHâ, Müddessir, Müzzemmil, Abdullâh.”
“Üzerine YâSiyn kıraat olunan hiçbir meyyit yok ki Allâh ona ölümü ehvenleştirmesin!”
“Kim Allâh’ın vechini isteyerek bir gece içinde YâSiyn Sûresi’ni kıraat ederse (anlamıyla okursa), o gece içinde ona mağfiret olunur!”
“B”İsmillâhir Rahmânir Rahıym
1-) Yaa, Siiiiyn;
Yâ Siiin (Ey Muhammed)!
2-) VelKur’ânilHakiym;
Ve Kur’ân-ı Hakiym (ve bildirdiği Hikmet dolu Kur’ân)!
3-) İnneke leminelmurseliyn;
Kesinlikle sen Rasûllerdensin.
4-) ‘Alâ sıratın müstekıym;
Sırat-ı müstakim üzeresin.
5-) Tenziylel AziyzirRahıym;
Aziyz ve Rahıym’in sende tafsilâtlı olarak açığa çıkardığı ilim ile!
6-) Litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;
Ataları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, Sünnetullâh’tan) kozalı olarak yaşayan bir toplumu uyarman için.
7-) Lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm lâ yu’minun;
Andolsun ki onların çoğunluğuna o söz (Cehennem, insanların ve cinlerin çoğuyla dolacaktır; sözü) Hak olmuştur! Bu sebeple onlar iman etmezler!
8-) İnna ce’alnâ fiy a’nakıhim ağlâlen fehiye ilel’ezkani fehüm mukmehun;
Muhakkak ki biz onların boyunlarında, çenelerine kadar dayanmış boyunduruklar (şartlanma ve değer yargıları) oluşturduk! Artık (onlar kendi hakikatlerini göremezler) başları yukarı doğru kalkıktır (benlikleriyle yaşarlar)!
9-) Ve ce’alna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;
Onların önlerinden bir set (geleceği göremezler) ve arkalarından bir set (geçmişlerinden ders almazlar) oluşturduk da böylece onları bürüdük... Artık onlar görmezler.
10-) Ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu’minun;
Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler!
11-) İnnema tünziru menittebe’azZikre ve haşiyer Rahmâne Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;
Sen ancak Zikre (hatırlatılan hakikate) tâbi olan ve gaybı olarak Rahmân’dan haşyet duyanı uyarırsın. Onu bir mağfiret ve kerîm bir bedel ile müjdele!
12-) İnna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asârehüm* ve külle şey’in ahsaynâhu fiy imamin mubiyn;
Kesinlikle biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz! Onların yaptıklarını ve meydana getirdikleri eserleri yazarız! Biz her şeyi İmam-ı Mubiyn’de (beyinlerinde ve ruhlarında) ihsa ettik (tüm özellikleriyle kaydettik)!
13-) Vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;
Onlara o şehir halkını örnek ver... Hani oraya Rasûller gelmişti.
14-) İz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma fe’azzezna Bisâlisin fekalû inna ileyküm murselun;
Hani onlara iki (Rasûl) irsâl ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine bir üçüncüsü ile güçlendirdik de: “Doğrusu biz size irsâl olunanlarız” dediler.
15-) Kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmânu min şey’in in entüm illâ tekzibun;
Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsiniz... Rahmân da hiçbir şey inzâl etmedi... Siz ancak yalan söylüyorsunuz.”
16-) Kalu Rabbüna ya’lemu inna ileyküm lemurselun;
(Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsâl olunanlarız.”
17-) Ve ma aleyna illelbelağul mubiyn;
“Bize ait olan sadece apaçık tebliğdir.”
18-) Kalu inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;
Dediler ki: “Kuşkusuz sizde uğursuzluk olduğunu düşünüyoruz... Andolsun ki, eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi taşlayarak öldüreceğiz ve elbette size bizden feci bir azap dokunacaktır.”
19-) Kalu tairuküm me’aküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;
Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir... Eğer (hakikatinizle) hatırlatılıyorsanız bu mu (uğursuzluk)? Hayır, siz israf eden bir toplumsunuz.”
20-) Ve cae min aksalmediyneti racülün yes’a, kale ya kavmit tebi’ul murseliyn;
Şehrin uzak tarafından koşarak bir adam geldi: “Ey halkım, Rasûllere tâbi olun” dedi.
21-) İttebi’û men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun;
“Sizden bir karşılık istemeyen; kendileri hakikat üzere olanlara tâbi olun!”
22-) Ve maliye lâ a’budülleziy fetareniy ve ileyHİ turce’ûn;
“Beni (böylece) fıtratlandırana nasıl kulluk etmem? O’na rücu ettirileceksiniz.”
23-) Eettehızü min dûniHİ aliheten in yüridnir Rahmânü Bidurrin lâ tuğni ‘anniy şefa’atühüm şey’en ve lâ yunkızûn;
“O’nun dûnunda tanrılar mı edineyim! Eğer Rahmân bir zarar açığa çıkarmayı irade ederse, onların şefaati bana ne yarar sağlar ne de bir şeyden korur...”
24-) İnniy izen lefiy dalâlin mubiyn;
“O takdirde muhakkak ki ben apaçık bir dalâlet içinde olurum!”
25-) İnniy amentü BiRabbiküm fesme’ûn;
“Gerçekten ben sizde de açığa çıkan Rabbe iman ettim; beni dinleyin!”
26-) Kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy ya’lemun;
(Ona): “Cennete dâhil ol!” denildi... Dedi ki: “Halkım hâlimi bileydi!”
27-) Bima ğafere liy Rabbiy ve ce’aleniy minel mükremiyn;
“Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve benim ikramlara nail olanlardan olduğumu...”
28-) Ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâi ve ma künna münziliyn;
Ondan sonra onun halkının üzerine semâdan hiçbir ordu inzâl etmedik, inzâl ediciler de değildik.
29-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâ hüm hamidun;
Sadece tek bir sayha oldu; onlar hemen sönüverdiler!
30-) Ya hasreten alel ‘ıbad* ma ye’tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;
Hüsran şu kullara! Kendilerine bir Rasûl gelmeye görsün, hep Onun bildirdiğiyle alay ederlerdi.
31-) Elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerci’ûn;
Görmediler mi ki onlardan önce nice kuşaklar helâk ettik ki; gidenlerin hiçbiri geri dönmeyecek onlara!
32-) Ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Elbette hepsi, toptan zorunlu hazır bulunacaklar.
33-) Ve ayetün lehümül Ardulmeytete, ahyeynâhâ ve ahrecnâ minha habben feminhu ye’külun;
Ölü arz da onlar için bir işarettir! Onu dirilttik, ondan ürünler çıkardık da ondan yiyorlar...
34-) Ve ce’alna fiyha cennatin min nehıylin ve a’nabin ve feccerna fiyha minel ‘uyun;
Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden bahçeler oluşturduk, orada pınarlar fışkırttık.
35-) Liye’külu min semerihi ve ma amilethü eydiyhim* efelâ yeşkürun;
Onun getirisinden ve ellerinin ürettiklerinden yesinler diye... Hâlâ şükretmezler mi?
36-) Subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ ya’lemun;
Subhan’dır; arzın (bedenin) oluşturduklarından, nefslerinden (bilinçlerinden) ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri (gen sarmallarını) yaratan!
37-) Ve ayetün lehümülleyl* neslehu minhünnehare feizâhüm muzlimun;
Gece de onlar için bir işarettir! Ondan gündüzü (ışığı) çekeriz de hemen onlar karanlık içinde kalırlar.
38-) VeşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul ‘Aziyzil ‘Aliym;
Güneş de kendi yörüngesinde akar gider! Aziyz, Aliym’in takdiridir bu!
39-) VelKamere kaddernahü menazile hattâ ‘ade kel’urcunil kadiym;
Ay’a gelince, ona konak yerleri takdir ettik... Nihayet kadim urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı) gibi görülür.
40-) LeşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun nehar* ve küllün fiy felekin yesbehun;
Ne Güneş, Ay’a yetişir; ne de gece gündüzü geçer! Her biri ayrı yörüngede yüzerler.
41-) Ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun;
Bizim onların zürriyetlerini o dopdolu gemilerde yüklenip taşımamız da onlar için bir işarettir!
42-) Ve halaknâ lehüm min mislihi ma yerkebun;
Onlar için onun misli, binecekleri şeyleri yaratmış olmamız!
43-) Ve in neşe’ nuğrıkhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazûn;
Eğer dilesek onları suda boğarız da, ne imdatlarına yetişen olur ve ne de kurtarılırlar!
44-) İllâ rahmeten minNA ve meta’an ilâ hıyn;
Ancak bizden bir rahmet olarak ve yalnızca belli bir süre nasiplenmeleri için ömür vermemiz hariç.
45-) Ve izâ kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm le’alleküm turhamun;
Onlara: “Önünüzdekinden (karşılaşacaklarınıza karşı) ve arkanızdakinden (yapmış olduklarınızın sonuçlarından) korunun ki rahmete eresiniz” denildiğinde (yüz çevirirler).
46-) Ve ma te’tiyhim min ayetin min âyâti Rabbihim illâ kânu ‘anha mu’ridiyn;
Onlara Rablerinin işaretlerinden bir delil gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
47-) Ve izâ kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullâhu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enut’ımü men lev yeşaullahu at’ameh* in entüm illâ fiy dalâlin mubiyn;
Onlara: “Allâh’ın sizi beslediği yaşam gıdalarınızdan Allâh için karşılıksız bağışlayın” denildiğinde hakikat bilgisini inkâr edenler, iman edenlere dedi ki: “Dileseydi Allâh, kendisinin doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.”
48-) Ve yekûlûne meta hazâlva’dü in küntüm sadikıyn;
Derler ki: “Eğer sözünüzde sadıksanız, bu tehdidiniz ne zaman (gerçekleşecek)?”
49-) Ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yahıssımun;
Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak bir tek çığlıktan (beden sur’una üfleniş) başkasını beklemiyorlar?
50-) Felâ yestetıy’une tavsıyeten ve lâ ilâ ehlihim yerci’ûn;
O zamanda ne bir vasiyete güçleri yeter ve ne de ailelerine dönebilirler!
51-) Ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel’ecdasi ilâ Rabbihim yensilun;
Sur’a nefholunmuştur! Bir de bakarsın ki onlar kabirleri hükmünde olan bedenlerinden çıkmış, Rablerine (hakikatlerini fark etme aşamasına) koşuyorlar!
52-) Kalu ya veylena men beasena min merkadinâ* hazâ ma ve’ader Rahmânu ve sadekalmurselun;
(O vakit) dediler ki: “Vay bize! (Dünya) uykumuzdan kim bizi yeni bir yaşam boyutuna geçirdi? Bu, Rahmân’ın vadettiğidir ve Rasûller doğru söylemiştir.” (Hadis: İnsanlar uykudadır, ölümü tadınca uyanırlar!)
53-) İn kânet illâ sayhaten vahıdeten feizâhüm cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Sadece tek bir sayha (İsrafil’in sur’u) oldu... Bir de bakarsın ki onlar toptan huzurumuzda hazır kılınmıştır.
54-) Felyevme lâ tuzlemü nefsün şey’en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta’melun;
O süreçte hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez... Yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın sonuçlarını yaşarsınız)!
55-) İnne ashâbel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun;
Gerçek ki o süreçte, cennet ehli cennet nimetleriyle meşgûl ve bunun keyfini çıkarmaktadırlar.
56-) Hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel’erâiki müttekiun;
Onlar ve eşleri gölgeler içinde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır.
57-) Lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yedde’un;
Onlar için orada meyveler vardır... Onlar için keyif alacakları şeyler vardır.
58-) Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym;
Rahıym Rab’den “Selâm” sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini yaşarlar)!
59-) Vemtazul yevme eyyühel mücrimun;
“Ey suçlular! Bugün ayrılın!”
60-) Elem a’had ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta’budüş şeytan* innehu leküm ‘adüvvün mubiyn;
“Ey Âdemoğulları... Size ahdetmedim mi (bildirip bilgilendirmedim mi) şeytana (bedene - hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?”
61-) Ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym;
“Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur” (diye?).
62-) Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekûnu ta’kılun;
“Andolsun ki (kendinizi yok olup gidecek beden zannınız) sizden pek çok cemaatleri saptırdı! Aklınızı kullanmadınız mı?”
63-) Hazihi cehennemülletiy küntüm tu’adun;
“İşte bu vadolunduğunuz cehennemdir!”
64-) Islevhel yevme Bima küntüm tekfürûn;
“Hakikatinizi inkârınızın karşılığı olarak şimdi yaşayın sonucunu!”
65-) Elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn;
O süreçte ağızlarını mühürleriz; yaptıkları hakkında elleri konuşur ve ayakları şahitlik eder bize.
66-) Velev neşâu letamesna alâ a’yünihim festebekussırata feenna yubsırun;
Dileseydik gözlerini silme kör ederdik de yolda (öylece) koşuşurlardı... Fakat nasıl görebilecekler (bu gerçeği)?
67-) Velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim femesteta’u mudıyyen ve lâ yerci’ûn;
Dileseydik mekânları üzere onları mesh ederdik (bulundukları anlayış üzere onları sâbitlerdik) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de eski hâllerine dönebilirlerdi.
68-) Ve men nu’ammirhu nünekkishü fiylhalk* efelâ ya’kılun;
Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışı itibarıyla zayıflatırız. Hâlâ akıllarını kullanmazlar mı?
69-) Ve ma allemnahüş şi’re ve ma yenbeğıy leh* in huve illâ zikrun ve Kur’ânun mubiyn;
O’na şiir öğretmedik! O’na yakışmaz da! O ancak bir hatırlatma ve apaçık bir Kurân’dır!
70-) Liyünzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlü alel kâfiriyn;
Tâ ki diri olanı uyarsın ve hakikat bilgisini inkâr edenler üzerine de o hüküm gerçekleşsin.
71-) Evelem yerav enna halaknâ lehüm mimma ‘amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn;
Görmezler mi ki, eserlerimiz arasında onlar için kurban edilebilir hayvanlar yarattık... Onlara mâliktirler.
72-) Ve zellelnâhâ lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye’külun;
Onları (en’amı) bunlara boyun eğdirdik... Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler.
73-) Ve lehüm fiyha menâfi’u ve meşarib efelâ yeşkürun;
Onlarda kendileri için menfaatler ve içecekler vardır... Hâlâ şükretmezler mi?
74-) Vettehazû min dûnillâhi âliheten le’allehüm yünsarun;
Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allâh dûnunda tanrılar edindiler!
75-) Lâ yestetıy’une nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun;
(Tanrılar) onlara yardım edemezler! (Aksine) onlar, tanrılara (hizmete) hazır duran ordudurlar!
76-) Felâ yahzünke kavlühüm, innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun;
O hâlde onların lafı seni mahzun etmesin... Muhakkak ki biz onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.
77-) Evelem yeral’İnsanu enna halaknâhu min nutfetin feizâ hüve hasıymun mubiyn;
İnsan görmedi mi ki biz onu bir spermden yarattık... Bu gerçeğe rağmen şimdi o apaçık bir hasımdır!
78-) Ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiyl’ızame ve hiye ramiym;
Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş hâldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.
79-) Kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;
De ki: “Onları daha önce inşa eden diriltip hayat verecektir! ‘HÛ’ Esmâ’sıyla her yaratışı Aliym’dir.”
80-) Elleziy ce’ale leküm mineş şeceril’ahdari naren feizâ entüm minhü tukıdûn;
O ki, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş oluşturdu... İşte bak ondan yakıyorsunuz!
81-) Eveleyselleziy halekasSemâvati vel’Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve HUvel Hallâkul Aliym;
Semâları ve arzı yaratan, onların benzerini Esmâ’sıyla yaratmaya Kaadir değil midir? Evet! “HÛ”; Hâllak’tır, Aliym’dir.
82-) İnnema emruhû izâ erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn;
Bir şeyi irade ettiğinde, O’nun hükmü, ona “Kün = Ol!”dan (olmasını istemesinden) ibarettir!.. (O şey kolaylıkla) olur.
83-) Fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey’in ve ileyHİ turce’ûn;
Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebede oluştuğuna işaret) Subhan’dır... O’na rücu ettirileceksiniz.
Kaynak
Ahmed Hulusi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
