MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,281 » Forum posts: 5,872 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Balık Yağı Nedir?
BALIK YAĞI
Alm. Fisch-tran, Fr. Huile de foie de morue, İng. Cod live oil. Morina balıklarından ve çoğunlukla mezgit ailesinden olan diğer bazı balıkların ciğerlerinden elde edilen besleyici bir yağ. Hayvani yağ olan balık yağı, 19. asırda morina hastalığı ile mücadele için kullanılan bir halk ilacıydı. 1914-1922 yılları arasında tıbbi değeri klinik olarak tesbit edildi. Bu değer kendisinde A ve bilhassa D vitamininin varlığına bağlandı. Bu vitaminler yağın çok az bir kısmını teşkil ederler. Vitaminler burada ünite olarak ifade edilir. Bir yağ, gr başına ortalama 1400 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) A vitamini ve 100 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) D vitamini ihtiva eder. Yağın sabunlaşmayan kısımlarında bulunan bu vitaminlerin kaynağı 300 planktonlardır. Bunların yenmesiyle küçük balıklara ve sonra da büyük balıklara geçen vitaminler, balıkların karaciğerinde depolanmaktadır.
Balık yağı, yağ ihtiva eden taze karaciğeri parçaladıktan sonra bekletmek, sıkmak veya suyla, asitle, alkali ile kaynatmak suretiyle elde edilir. Morina balıklarının taze karaciğerinden, morina balıkyağı elde edilir. Bu balıklar İsveç, İngiltere, Kanada, İzlanda, Norveç ve İrlanda kıyılarında veya açık denizlerde yaşamaktadır. Balıklar yakalandıktan sonra karaciğerleri alınır, küçük parçalara bölünür ve tahta fıçılarda bekletilir. Ayrılan yağ aktarılarak alınır. Yine bir süre bekletilerek kolay billurlaşan kısımlarından ayrılır. Böylece soluk sarı renkli, balık kokusunda, berrak bir yağ elde edilir. Yağın % 70’ini oleik ve % 20-23 kadarını palmitik gliseritleri teşkil eder. Diğer yağ asitlerinin miktarı azdır. Fakat bu yağ asitleri balık yağına ayrı bir önem kazandırmaktadır.
Vitamin kaynağı olarak diğer balık yağları da mevcuttur. Halibut (Kalkana benzeyen) balığı, kaya balığı, köpek balığı ve mustelus balıklarının karaciğerlerinin yağları A vitamininin esaslı kaynaklarıdır. Halibut yağı morinanınkine nazaran 10 misli daha etkilidir. Pacomorph balıklarının (Turna, uskumru, kılıç balığı), yağları ise morina balığına nazaran 100 misli daha çok A ve D vitamini ihtiva eder. Balık yağı ihtiva ettiği vitaminlerin bozulmaması için karanlıkta, serin bir yerde ve iyice kapalı kaplarda saklanmalıdır. Vitaminlerinden dolayı kemik hastalıklarında ve genel zafiyet hallerinde kullanılmaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BALIK YAĞI
Alm. Fisch-tran, Fr. Huile de foie de morue, İng. Cod live oil. Morina balıklarından ve çoğunlukla mezgit ailesinden olan diğer bazı balıkların ciğerlerinden elde edilen besleyici bir yağ. Hayvani yağ olan balık yağı, 19. asırda morina hastalığı ile mücadele için kullanılan bir halk ilacıydı. 1914-1922 yılları arasında tıbbi değeri klinik olarak tesbit edildi. Bu değer kendisinde A ve bilhassa D vitamininin varlığına bağlandı. Bu vitaminler yağın çok az bir kısmını teşkil ederler. Vitaminler burada ünite olarak ifade edilir. Bir yağ, gr başına ortalama 1400 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) A vitamini ve 100 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) D vitamini ihtiva eder. Yağın sabunlaşmayan kısımlarında bulunan bu vitaminlerin kaynağı 300 planktonlardır. Bunların yenmesiyle küçük balıklara ve sonra da büyük balıklara geçen vitaminler, balıkların karaciğerinde depolanmaktadır.
Balık yağı, yağ ihtiva eden taze karaciğeri parçaladıktan sonra bekletmek, sıkmak veya suyla, asitle, alkali ile kaynatmak suretiyle elde edilir. Morina balıklarının taze karaciğerinden, morina balıkyağı elde edilir. Bu balıklar İsveç, İngiltere, Kanada, İzlanda, Norveç ve İrlanda kıyılarında veya açık denizlerde yaşamaktadır. Balıklar yakalandıktan sonra karaciğerleri alınır, küçük parçalara bölünür ve tahta fıçılarda bekletilir. Ayrılan yağ aktarılarak alınır. Yine bir süre bekletilerek kolay billurlaşan kısımlarından ayrılır. Böylece soluk sarı renkli, balık kokusunda, berrak bir yağ elde edilir. Yağın % 70’ini oleik ve % 20-23 kadarını palmitik gliseritleri teşkil eder. Diğer yağ asitlerinin miktarı azdır. Fakat bu yağ asitleri balık yağına ayrı bir önem kazandırmaktadır.
Vitamin kaynağı olarak diğer balık yağları da mevcuttur. Halibut (Kalkana benzeyen) balığı, kaya balığı, köpek balığı ve mustelus balıklarının karaciğerlerinin yağları A vitamininin esaslı kaynaklarıdır. Halibut yağı morinanınkine nazaran 10 misli daha etkilidir. Pacomorph balıklarının (Turna, uskumru, kılıç balığı), yağları ise morina balığına nazaran 100 misli daha çok A ve D vitamini ihtiva eder. Balık yağı ihtiva ettiği vitaminlerin bozulmaması için karanlıkta, serin bir yerde ve iyice kapalı kaplarda saklanmalıdır. Vitaminlerinden dolayı kemik hastalıklarında ve genel zafiyet hallerinde kullanılmaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Bakalit Nedir?
BAKALİT
Alm. Bakelit, Fr. Bakélite, İng. Bakelite. Sentetik (yapay) olarak elde edilen ilk reçine, İsmi, ilk keşfeden Belçika asıllı Amerikalı kimyacı Leo Hendrik Baekeland’ın soyadından alınmıştır. Fenol (C6H5-OH) ve formaldehitin (H2CO) birleşmesiyle elde edilen bakalit, ısı etkisiyle kimyasal maddelere ve mekanik etkenlere çok dayanıklı, sert, çözünmez bir madde halini alır. 300 oC’ye kadar ısıtıldığında kararlı halini alır. Çok saf hali renksiz veya altın sarısı gibidir.
Bakalit çeşitli renklere boyanarak değişik maksatlarla silah sanayiinde, süs eşyası, elektrik geçirmediği için priz vs. yapımında, düğme, pipo ağızlıklarında, dolmakalem saplarında ve daha birçok eşyanın yapımında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BAKALİT
Alm. Bakelit, Fr. Bakélite, İng. Bakelite. Sentetik (yapay) olarak elde edilen ilk reçine, İsmi, ilk keşfeden Belçika asıllı Amerikalı kimyacı Leo Hendrik Baekeland’ın soyadından alınmıştır. Fenol (C6H5-OH) ve formaldehitin (H2CO) birleşmesiyle elde edilen bakalit, ısı etkisiyle kimyasal maddelere ve mekanik etkenlere çok dayanıklı, sert, çözünmez bir madde halini alır. 300 oC’ye kadar ısıtıldığında kararlı halini alır. Çok saf hali renksiz veya altın sarısı gibidir.
Bakalit çeşitli renklere boyanarak değişik maksatlarla silah sanayiinde, süs eşyası, elektrik geçirmediği için priz vs. yapımında, düğme, pipo ağızlıklarında, dolmakalem saplarında ve daha birçok eşyanın yapımında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Bağışıklık Nedir?
BAĞIŞIKLIK
Alm. Immunität, Fr. Immunite, İng. Immunity. Vücudun kendinden olanı yabancı olandan ayırması ve yabancı madde ve canlılara karşı kendini savunacak maddeleri yapması. Bağışık kişide mikroplar veya zehirler vücuda girdiklerinde özel maddeler vasıtasıyla hemen etkisizleştirildiklerinden hastalık meydana getiremezler.
Bağışıklık; “tabii bağışıklık” ve “sonradan kazanılan bağışıklık” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kazanılan bağışıklık da; “aktif bağışıklık” ve “pasif bağışıklık” olarak yine ikiye ayrılır.
Tabii bağışıklık: Doğumdan itibaren vücudun hastalıklara karşı belli bir dirence sahip olmasıdır. Bu bağışıklık belli hastalıklara karşı hasıl olmuş özel bir bağışıklık değildir. Çeşitli faktörler burada rol oynar. Vücut sıcaklığının belli bir seviyede tutulması, bazı mikropların üreme sıcaklığında olmadığından, bu mikroplara karşı kişi dirençli olur. Bunun gibi derideki yağ asitleri, bakterilerin vücuda deri yoluyla girmesine engel olurlar. Dolayısıyla sıhhatli bir deriden vücuda bakterinin girip hastalık yapabilmesi mümkün değildir. Tükrük ve gözyaşının da bakteriler üzerinde öldürücü tesiri vardır. Bronşlarımızda hasıl olan balgamın sayesinde hava yolundan vücuda giren çeşitli parçacıklar, tüylü hücrelerin yutağa doğru olan hareketleriyle dışarı atılır veya yutulur. Midenin asit derecesi o derece fazladır ki, bazı mikroplar dışında (aside dayanıklı mikroplar) mideye giren mikropları hemen öldürür.
Kanda bulunan “komplement ve properdin” maddeleri bakteriler üzerinde öldürücü tesir yaparlar. Kanda bulunan beyaz hücreler (akyuvarlar)den olan parçalı nüveli hücreler, bakterileri “yutarak” (fagositoz ile) içlerine alırlar ve granüllerinde bulunan enzimlerle parçalarlar.
Kazanılmış bağışıklık (Aktif bağışıklık): Vücudun kendi gayretiyle (aktif çalışmasıyla) meydana getirdiği maddelerle meydana gelen bağışıklıktır. Ortaya çıkan maddeler belli mikrop ve maddelere karşı özel olarak hazırlanmış maddelerdir. Aktif bağışıklık herhangi bir bulaşıcı hastalık atlatıldıktan sonra gelişebileceği gibi, zayıflatılmış veya öldürülmüş mikroplar yahut mikrop maddeleri ile yapılan aşılar verilmek suretiyle de sun’i olarak ortaya çıkarılabilir. Yine mikropların yaptıkları zehirlerin (toksinlerin) etkisizleştirilerek vücuda verilmesiyle de bağışıklık kazanılır. Bu kazanılan bağışıklık mikroba karşı değil, o mikrobun zehrine karşıdır. Mikroplar, aşılar veya toksoidlere (etkisizleştirilmiş zehirlere) karşı vücutta antikor denilen savunma maddeleri yapılır. Aktif bağışıklığın müsbet tarafı vücuda uzun zaman, hatta bazı hastalıklardan sonra ömür boyu direnç sağlamasıdır. Bu tip bağışıklığın menfi olan tarafı ise etkisinin ancak 10-15 gün sonra başlayabilmesidir. Aktif bağışıklık sağlayan aşılar bu sebepten dolayı acil bir tedbir olarak kullanılamazlar. Hemen başlayacak bir direnç için pasif bağışıklama yapmak daha uygundur.
Pasif bağışıklık: Daha önce mikroplar veya toksinler ile karşılaşmış kişinin serumlarının başka bir kimseye zerk edilmesi ile olur. Burada serumu alınan şahıstaki antikorlar, verilen şahısta belli bir müddet için o hastalığa karşı direnç sağlarlar.
Pasif bağışıklık 2-4 hafta kadar devam eder. Başkasının serumu ile verilen antikorları vücut bu süre zarfında etkisiz hale getirmektedir. Pasif bağışıklık hepatitlerde (karaciğer iltihaplarında), difteri ve tetanos hastalıklarında kullanılmaktadır. Pasif bağışıklık, annedeki antikorların çocuğa geçmesi ile de olmaktadır. Sütle geçen bu antikorlar sayesinde bebekler hayatlarının ilk devresinde hastalıklara karşı korunmaktadırlar. Mesela, anne daha önce kızamık geçirmişse, annenin antikorları kızamığa karşı bebeği dört ay boyunca korumaktadır. Anne sütü ile beslenen bir çocuğun dört ay kızamığa yakalanması ihtimali azdır.
Son bilgilere göre aktif bağışıklık şu şekilde gelişmektedir. Vücuda bir antijen girince Makrofajlar (katılgan dokunun Histiosit hücreleri ve kandaki Monositler) bunu tanımakta ve içlerine almaktadırlar. Bu esnada Makrofajlar dışarıya bir madde salgılamaktadırlar. Bu maddeye “Antijen enformasyon maddesi” denilmektedir. Antijen enformasyon maddesinin Ribonükleik asit (RNA) olduğu sanılmaktadır. Bu madde olgunlaşmamış “Retukulum hücreleri” veyahut “B” lenfositleri tarafından alınmakta ve verilen bilgiye (enformasyona) göre antikorlar imal edilmektedirler. Antikor imal eden hücrelere “immünoblast” adı verilmektedir. İmmünoblastlar da plasma hücreleri ve lenfositler olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Plasma hücreleri imal ettikleri antikorları (immünoglobülünleri) katılgan dokuya ve kana boşaltmaktadırlar. Buna, “Hümoral immün sistem” denilmektedir. Vücudun antijenle ikinci bir karşılaşmasında kısa zamanda antijen antikor reaksiyonu meydana gelmektedir. Allerjik durumlarda bu reaksiyon daha kısa zamanda ve daha şiddetli olmaktadır.
Lenfosit hücreleri ise antikorları çeperlerinde (duvarlarında) taşımaktadırlar. Buna da “Hücresel immün sistem” denilmektedir. Burada antijen-antikor reaksiyonları daha uzun sürede hasıl olmaktadır.
Normal olarak vücudun bağışıklık hücreleri ana karnındaki ceninde 4. aydan itibaren faaliyete başlayıp doğumdan sonraki kısa bir devreye kadar gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Bu esnada, proteinlerini tanımakta ve antijenlerden vücudun maddelerini ayırt etmesini öğrenmektedirler. Bu gelişim devresinde vücuda yabancı bir madde girerse vücut bunu hoşgörü ile karşılamaktadır.
Otoimmün hastalıklar: Vücudun bağışıklık hücreleri organizmanın kendi maddelerine karşı antikorlar yapmaktadır. Ateşli romatizmada mikrobun maddeleri ile eklemlerdeki bazı maddeler benzerlik gösterdiklerinden, eklemler antikorlar tarafından hastalandırılmaktadır. Otoimmün hastalıklara örnek olarak Hashimoto Tiroiditi, Lupus ve Romatoid artrit hastalıkları da gösterilebilir. Bazan da anatomik yapıları icabı kan dolaşımı ile karşılaşmamış hücreler kanla temasa geldiklerinde bunlara karşı antikor oluşmakta ve daha sonra bu dokular antikorlar tarafından tahrib edilmektedir. Böyle reaksiyonlar erbezleri (testis) ve tiroid dokusuna karşı gelişebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BAĞIŞIKLIK
Alm. Immunität, Fr. Immunite, İng. Immunity. Vücudun kendinden olanı yabancı olandan ayırması ve yabancı madde ve canlılara karşı kendini savunacak maddeleri yapması. Bağışık kişide mikroplar veya zehirler vücuda girdiklerinde özel maddeler vasıtasıyla hemen etkisizleştirildiklerinden hastalık meydana getiremezler.
Bağışıklık; “tabii bağışıklık” ve “sonradan kazanılan bağışıklık” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kazanılan bağışıklık da; “aktif bağışıklık” ve “pasif bağışıklık” olarak yine ikiye ayrılır.
Tabii bağışıklık: Doğumdan itibaren vücudun hastalıklara karşı belli bir dirence sahip olmasıdır. Bu bağışıklık belli hastalıklara karşı hasıl olmuş özel bir bağışıklık değildir. Çeşitli faktörler burada rol oynar. Vücut sıcaklığının belli bir seviyede tutulması, bazı mikropların üreme sıcaklığında olmadığından, bu mikroplara karşı kişi dirençli olur. Bunun gibi derideki yağ asitleri, bakterilerin vücuda deri yoluyla girmesine engel olurlar. Dolayısıyla sıhhatli bir deriden vücuda bakterinin girip hastalık yapabilmesi mümkün değildir. Tükrük ve gözyaşının da bakteriler üzerinde öldürücü tesiri vardır. Bronşlarımızda hasıl olan balgamın sayesinde hava yolundan vücuda giren çeşitli parçacıklar, tüylü hücrelerin yutağa doğru olan hareketleriyle dışarı atılır veya yutulur. Midenin asit derecesi o derece fazladır ki, bazı mikroplar dışında (aside dayanıklı mikroplar) mideye giren mikropları hemen öldürür.
Kanda bulunan “komplement ve properdin” maddeleri bakteriler üzerinde öldürücü tesir yaparlar. Kanda bulunan beyaz hücreler (akyuvarlar)den olan parçalı nüveli hücreler, bakterileri “yutarak” (fagositoz ile) içlerine alırlar ve granüllerinde bulunan enzimlerle parçalarlar.
Kazanılmış bağışıklık (Aktif bağışıklık): Vücudun kendi gayretiyle (aktif çalışmasıyla) meydana getirdiği maddelerle meydana gelen bağışıklıktır. Ortaya çıkan maddeler belli mikrop ve maddelere karşı özel olarak hazırlanmış maddelerdir. Aktif bağışıklık herhangi bir bulaşıcı hastalık atlatıldıktan sonra gelişebileceği gibi, zayıflatılmış veya öldürülmüş mikroplar yahut mikrop maddeleri ile yapılan aşılar verilmek suretiyle de sun’i olarak ortaya çıkarılabilir. Yine mikropların yaptıkları zehirlerin (toksinlerin) etkisizleştirilerek vücuda verilmesiyle de bağışıklık kazanılır. Bu kazanılan bağışıklık mikroba karşı değil, o mikrobun zehrine karşıdır. Mikroplar, aşılar veya toksoidlere (etkisizleştirilmiş zehirlere) karşı vücutta antikor denilen savunma maddeleri yapılır. Aktif bağışıklığın müsbet tarafı vücuda uzun zaman, hatta bazı hastalıklardan sonra ömür boyu direnç sağlamasıdır. Bu tip bağışıklığın menfi olan tarafı ise etkisinin ancak 10-15 gün sonra başlayabilmesidir. Aktif bağışıklık sağlayan aşılar bu sebepten dolayı acil bir tedbir olarak kullanılamazlar. Hemen başlayacak bir direnç için pasif bağışıklama yapmak daha uygundur.
Pasif bağışıklık: Daha önce mikroplar veya toksinler ile karşılaşmış kişinin serumlarının başka bir kimseye zerk edilmesi ile olur. Burada serumu alınan şahıstaki antikorlar, verilen şahısta belli bir müddet için o hastalığa karşı direnç sağlarlar.
Pasif bağışıklık 2-4 hafta kadar devam eder. Başkasının serumu ile verilen antikorları vücut bu süre zarfında etkisiz hale getirmektedir. Pasif bağışıklık hepatitlerde (karaciğer iltihaplarında), difteri ve tetanos hastalıklarında kullanılmaktadır. Pasif bağışıklık, annedeki antikorların çocuğa geçmesi ile de olmaktadır. Sütle geçen bu antikorlar sayesinde bebekler hayatlarının ilk devresinde hastalıklara karşı korunmaktadırlar. Mesela, anne daha önce kızamık geçirmişse, annenin antikorları kızamığa karşı bebeği dört ay boyunca korumaktadır. Anne sütü ile beslenen bir çocuğun dört ay kızamığa yakalanması ihtimali azdır.
Son bilgilere göre aktif bağışıklık şu şekilde gelişmektedir. Vücuda bir antijen girince Makrofajlar (katılgan dokunun Histiosit hücreleri ve kandaki Monositler) bunu tanımakta ve içlerine almaktadırlar. Bu esnada Makrofajlar dışarıya bir madde salgılamaktadırlar. Bu maddeye “Antijen enformasyon maddesi” denilmektedir. Antijen enformasyon maddesinin Ribonükleik asit (RNA) olduğu sanılmaktadır. Bu madde olgunlaşmamış “Retukulum hücreleri” veyahut “B” lenfositleri tarafından alınmakta ve verilen bilgiye (enformasyona) göre antikorlar imal edilmektedirler. Antikor imal eden hücrelere “immünoblast” adı verilmektedir. İmmünoblastlar da plasma hücreleri ve lenfositler olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Plasma hücreleri imal ettikleri antikorları (immünoglobülünleri) katılgan dokuya ve kana boşaltmaktadırlar. Buna, “Hümoral immün sistem” denilmektedir. Vücudun antijenle ikinci bir karşılaşmasında kısa zamanda antijen antikor reaksiyonu meydana gelmektedir. Allerjik durumlarda bu reaksiyon daha kısa zamanda ve daha şiddetli olmaktadır.
Lenfosit hücreleri ise antikorları çeperlerinde (duvarlarında) taşımaktadırlar. Buna da “Hücresel immün sistem” denilmektedir. Burada antijen-antikor reaksiyonları daha uzun sürede hasıl olmaktadır.
Normal olarak vücudun bağışıklık hücreleri ana karnındaki ceninde 4. aydan itibaren faaliyete başlayıp doğumdan sonraki kısa bir devreye kadar gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Bu esnada, proteinlerini tanımakta ve antijenlerden vücudun maddelerini ayırt etmesini öğrenmektedirler. Bu gelişim devresinde vücuda yabancı bir madde girerse vücut bunu hoşgörü ile karşılamaktadır.
Otoimmün hastalıklar: Vücudun bağışıklık hücreleri organizmanın kendi maddelerine karşı antikorlar yapmaktadır. Ateşli romatizmada mikrobun maddeleri ile eklemlerdeki bazı maddeler benzerlik gösterdiklerinden, eklemler antikorlar tarafından hastalandırılmaktadır. Otoimmün hastalıklara örnek olarak Hashimoto Tiroiditi, Lupus ve Romatoid artrit hastalıkları da gösterilebilir. Bazan da anatomik yapıları icabı kan dolaşımı ile karşılaşmamış hücreler kanla temasa geldiklerinde bunlara karşı antikor oluşmakta ve daha sonra bu dokular antikorlar tarafından tahrib edilmektedir. Böyle reaksiyonlar erbezleri (testis) ve tiroid dokusuna karşı gelişebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Atom Saati Nedir?
ATOM SAATİ
Alm. Atomische Uhr, Fr. Horloge Atomique, İng. Atomic clock. Atom veya moleküllerin titreşimlerini kullanarak zamanı büyük bir hassasiyetle ölçen alet.
Zaman ölçümünde temel birim saniyedir. Saniye güneş gününün uzunluğuna bağlı olarak tarif edilmiştir.
Ancak ilmi çalışmalar için daha ileri bir hassasiyet gerekmektedir.
Atom saatinin esasını, atom ve moleküllerinin belirli frekanslarda enerji emerek veya yayarak, enerji alıp verebilecek duruma gelebilmeleri teşkil etmektedir.
Bir atom veya molekül sisteminden yüksek frekansta kararlı elektromanyetik dalgalar üreten ve maser adı verilen bu cihazlar üzerindeki çalışmalar 1940 yılında başlamıştır. 1949’da ABD’nin Milli Standartlar Bürosu, amonyak molekülünün özelliklerine bağlı olarak ilk saati imal etmiştir. 1955’te İngiltere’de, frekansı, saniyede 9.192.631.750 devir olan sezyum ışını kullanılarak atom saati yapılmıştır. Bu saatin hassasiyeti 1/1011 derecesinde olup, 1963 yılında milletlerarası zaman standardı olarak kabul edilmiştir.
1960 yılında ABD’de 1/1012 hassasiyetinde hidrojen ışın maseri geliştirilmiş olup, hassasiyeti 1/1014e yükseltmek için çalışmalar yapılmaktadır. 1/1014 hassasiyet üç milyon yılda bir saniyelik bir hataya karşılık gelmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ATOM SAATİ
Alm. Atomische Uhr, Fr. Horloge Atomique, İng. Atomic clock. Atom veya moleküllerin titreşimlerini kullanarak zamanı büyük bir hassasiyetle ölçen alet.
Zaman ölçümünde temel birim saniyedir. Saniye güneş gününün uzunluğuna bağlı olarak tarif edilmiştir.
Ancak ilmi çalışmalar için daha ileri bir hassasiyet gerekmektedir.
Atom saatinin esasını, atom ve moleküllerinin belirli frekanslarda enerji emerek veya yayarak, enerji alıp verebilecek duruma gelebilmeleri teşkil etmektedir.
Bir atom veya molekül sisteminden yüksek frekansta kararlı elektromanyetik dalgalar üreten ve maser adı verilen bu cihazlar üzerindeki çalışmalar 1940 yılında başlamıştır. 1949’da ABD’nin Milli Standartlar Bürosu, amonyak molekülünün özelliklerine bağlı olarak ilk saati imal etmiştir. 1955’te İngiltere’de, frekansı, saniyede 9.192.631.750 devir olan sezyum ışını kullanılarak atom saati yapılmıştır. Bu saatin hassasiyeti 1/1011 derecesinde olup, 1963 yılında milletlerarası zaman standardı olarak kabul edilmiştir.
1960 yılında ABD’de 1/1012 hassasiyetinde hidrojen ışın maseri geliştirilmiş olup, hassasiyeti 1/1014e yükseltmek için çalışmalar yapılmaktadır. 1/1014 hassasiyet üç milyon yılda bir saniyelik bir hataya karşılık gelmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
A'raf Ne Demektir?
A'RAF
Cennet ile Cehennem arasında yer alan surun (engelin) yüksek kısımları. Bu engel sebebiyle birinin tesiri diğerine geçmez.
Ahirette, hesab gününde A’raf'ta kalanlara A’raf eshabı denir. Bunlar, günahları sebebiyle Cennet’e geç girecek olanlardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyruldu ki:
A’raf üzerinde bir takım kimseler vardır ki, onlar Cennet ehlini (mü’minleri) yüzlerinin beyazlığı ile, Cehennem ehlini, yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Cennet ehline selamün aleyküm diye seslenirler. A’raf ehli (henüz) Cennet’e girmemişler, fakat oraya girmeyi (şiddetle) arzu ederler. Gözleri cehennemliklere çevrildiği zaman; “Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (kafirlerle) beraber (Cehennem’e) koyma derler."
A’raf eshabı (ehli) yüzlerinin (karalığından) tanıdıkları dünyadayken kafirlerin ileri gelenlerine; “Çokluğunuz (yahud topladığınız mallar, hak söze yahut halka karşı yaptığınız) kibriniz (büyüklenmeniz) size fayda vermedi (diye) seslenirler. (A’raf suresi : 46, 47, 48)
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında değişik rivayetler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: A’raf ehli sevabları ile günahları eşit olup, iyilikleri Cehenneme girmelerine mani olan, fakat Cennet’e girmelerine de yetmeyen müminlerdir. Sonra Allahü tealanın ihsanı ile Cennet’e girerler. Cennet’e en son girecek olanlar bunlardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
A'RAF
Cennet ile Cehennem arasında yer alan surun (engelin) yüksek kısımları. Bu engel sebebiyle birinin tesiri diğerine geçmez.
Ahirette, hesab gününde A’raf'ta kalanlara A’raf eshabı denir. Bunlar, günahları sebebiyle Cennet’e geç girecek olanlardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyruldu ki:
A’raf üzerinde bir takım kimseler vardır ki, onlar Cennet ehlini (mü’minleri) yüzlerinin beyazlığı ile, Cehennem ehlini, yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Cennet ehline selamün aleyküm diye seslenirler. A’raf ehli (henüz) Cennet’e girmemişler, fakat oraya girmeyi (şiddetle) arzu ederler. Gözleri cehennemliklere çevrildiği zaman; “Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (kafirlerle) beraber (Cehennem’e) koyma derler."
A’raf eshabı (ehli) yüzlerinin (karalığından) tanıdıkları dünyadayken kafirlerin ileri gelenlerine; “Çokluğunuz (yahud topladığınız mallar, hak söze yahut halka karşı yaptığınız) kibriniz (büyüklenmeniz) size fayda vermedi (diye) seslenirler. (A’raf suresi : 46, 47, 48)
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında değişik rivayetler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: A’raf ehli sevabları ile günahları eşit olup, iyilikleri Cehenneme girmelerine mani olan, fakat Cennet’e girmelerine de yetmeyen müminlerdir. Sonra Allahü tealanın ihsanı ile Cennet’e girerler. Cennet’e en son girecek olanlar bunlardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arabistan Hakkında Bilgiler
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arabi Aylar Hakkında Bilgiler
ARABİ AYLAR
Alm. Mondmanate (f), Fr. Mois Lunaire, İng. Lunar Months. Hicri takvimlerde kullanılan aylar. Uzunluk bakımından iki türlü sene vardır: Şemsi sene, Kameri (Hicri) sene. Şemsi sene, güneş senesi olup, dünyanın güneş etrafında bir kerre döndüğü zamandır. 365, 242 gündür. Kameri sene ise, Ay’ın Dünya etrafında 12 kere döndüğü zaman olup, 354, 367 gündür. Güneş yılı Kameri yıldan 10,875 gün daha uzundur. Bu farkdan dolayı Şemsi sene 32,5 olunca Kameri sene 33,5 oluyor. Kameri sene adedi 32,58/33,58 = 0,97023 ile çarpılınca, Şemsi sene olur. Bir arabi ay, hilalin görülmesi ile başlar ve ikinci görünmesine kadar devam eder. Önceden hesab ederek hangi gün görülebileceği anlaşılır ise de esas olan gözle görülmesidir. Hilal, yani yeni ay, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemez. Ay, yer küresinin etrafında dönerken, her ay bir kerre, ay ile güneş, yer küresinin aynı tarafında olarak üçü bir doğrultuda bulunurlar. Bu hale “içtima-i neyyireyn” denir. Bu halde iken, ayın bize karşı olan yüzü, güneşi görmediği için karanlık olur. Bu sebepten ay görünmez. Ayın görünmediği zamana da “muhak” denir. İçtima zamanı, ilmi esasa göre hazırlanmış takvimlerde her ay için yazılıdır. İçtimadan sonra, ay muhaktan kurtulup, güneş batarken, batı tarafından ufuk üzerinde hilal şeklinde görülür. Ay muhaktan kurtulduğu zamanda, hangi memlekette güneş batmakta ise, yalnız o tul (meridyen) derecesindeki memleketlerden görülebilir.
İslam dininde ibadetlerin bu arabi aylara göre yapılması emredilmiştir. Bunun sebeplerinden biri, Ramazan ayıdır. Zira Ramazan ayı hicri kameri aylardan olup, miladi seneye göre her yıl, 10-11 gün evvel başlamaktadır. Böylelikle 33 senede tam bir devir yaparak senenin bütün günlerinde oruç tutulmuş olmaktadır. Miladi seneye göre Ramazan ayı başlasa idi, kuzey yarımkürede yazın oruç tutulurken aynı anda güney yarımkürede yaşayanlar kışın oruç tutacaklar veya bunun aksi olacaktı.
Yurdumuzda 1925 yılında kabul edilen Miladi takvimden önce kameri takvim kullanılırdı.
Hicri takvimde kullanılan Arabi ayların adları sırasıyla şunlardır:
1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebiülevvel, 4) Rebiülahir, 5) Cemazilevvel, 6) Cemazilahir 7) Receb, 8) Şaban, 9) Ramazan, 10) Şevval, 11) Zilkade, 12) Zilhicce.
Arabi ayın ilk gününü bulmak: Herhangi bir arabi ayın ilk gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif (çeşitli) usuller vardır. Bunlardan en sıhhatli olan üçü; ışık, Uluğ Bey ve el-Kindi usulleridir.
Işık usulü : Hangi hicri senenin hangi ayının hesabı yapılacaksa sene adedinden bir noksanı 4,367 ile çarpılır. Bulunan sayının, tam sayısına aranılan aya mahsus rakam ilave edilir. Çıkan rakam yediye bölünür. Kalan, Cuma'dan itibaren gün adedi olur.
On iki Arabi ayın herbirine ait rakamlar :
Muharrem : 8, Safer : 2, Rebiülevvel : 4, Rebiülahir : 5, Cemazilevvel:7, Cemazilahir : 1, Receb : 3, Şaban : 4, Ramazan : 6, Şevval : 7, Zilkade : 2, Zilhicce : 3.
1376 hicri senesinin Ramazan-ı şerif ayının ilk günün hesabı :
1375 x 4,367 = 6004,625
Ramazana ait adet 6 olduğundan,
6004 + 6 = 6010 ve 6010/7 = 858 ve burada kalan 4’dür.
Toplamı yediye bölünce 4 kalır. Cuma gününden itibaren haftanın dördüncü günü Pazartesi olur. Böylece Ramazan-ı şerif’in birinci gününün Pazartesi olduğu anlaşılır.
Peygamber efendimiz; “Hilali görünce oruca başlayınız!” buyurdular. Hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap, sahih olup, hilal hesabın bildirdiği gecede doğar. Fakat o gece görülmeyip bir gece sonra görülebilir. Oruca hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak lazımdır. Hilal, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemeyeceği için, Ramazan-ı şerif, hesapla bulunan günden önce başlayamaz. O gün veya bir gün sonra başlar.
Kindi usulü: Herhangi Arabi ayın birinci gününü bulmak için, hicri kameri sene adedi sekize bölünür. Kalan, aşağıdaki cedvelde, birinci satırda bulunup, bundan aşağıya inince, ay hizasındaki rakam, Cumadan itibaren gün adedi olur.
Uluğ Bey usulü: Önce hicri senenin birinci ayı olan Muharrem ayının birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicri sene sayısı daima 210 adedine (sayısına) bölünür. Bu taksimin bakisinin, yani kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakiden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda, yani, baki sayısının birler basamağı atılmış hali sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve baki sayısının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak, Muharremin birinci günü olur. Mesela 1316 hicri senesinin Muharreminin birinci gününü bulmak için;
'dur.
Baki (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütundaki 50’den sağa gidilince, 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar günü olduğu anlaşılır. Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için, önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yani birinci satırdaki sene başı günü rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazardan itibaren sayısı olur. Mesela 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yani haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cedvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazardan itibaren altıncı Cuma günüdür.
Diğer taraftan verilen hicri bir yılı miladi yıla çevirmek için en basit usul şudur: Verilen hicri yıldan yüzde üçü çıkarılır. Sonuca 621 eklenir. Mesela ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani hazretlerinin h.1034 olan vefat tarihinin miladi karşılığını bulalım.
1034 x 3 = 3102 (% 3'ü 31'dir.)
1034 - 31 = 1003
1003 + 621 = 1624 (Bu tarih 1034 hicrî yılının milâdî karşılığıdır.)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABİ AYLAR
Alm. Mondmanate (f), Fr. Mois Lunaire, İng. Lunar Months. Hicri takvimlerde kullanılan aylar. Uzunluk bakımından iki türlü sene vardır: Şemsi sene, Kameri (Hicri) sene. Şemsi sene, güneş senesi olup, dünyanın güneş etrafında bir kerre döndüğü zamandır. 365, 242 gündür. Kameri sene ise, Ay’ın Dünya etrafında 12 kere döndüğü zaman olup, 354, 367 gündür. Güneş yılı Kameri yıldan 10,875 gün daha uzundur. Bu farkdan dolayı Şemsi sene 32,5 olunca Kameri sene 33,5 oluyor. Kameri sene adedi 32,58/33,58 = 0,97023 ile çarpılınca, Şemsi sene olur. Bir arabi ay, hilalin görülmesi ile başlar ve ikinci görünmesine kadar devam eder. Önceden hesab ederek hangi gün görülebileceği anlaşılır ise de esas olan gözle görülmesidir. Hilal, yani yeni ay, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemez. Ay, yer küresinin etrafında dönerken, her ay bir kerre, ay ile güneş, yer küresinin aynı tarafında olarak üçü bir doğrultuda bulunurlar. Bu hale “içtima-i neyyireyn” denir. Bu halde iken, ayın bize karşı olan yüzü, güneşi görmediği için karanlık olur. Bu sebepten ay görünmez. Ayın görünmediği zamana da “muhak” denir. İçtima zamanı, ilmi esasa göre hazırlanmış takvimlerde her ay için yazılıdır. İçtimadan sonra, ay muhaktan kurtulup, güneş batarken, batı tarafından ufuk üzerinde hilal şeklinde görülür. Ay muhaktan kurtulduğu zamanda, hangi memlekette güneş batmakta ise, yalnız o tul (meridyen) derecesindeki memleketlerden görülebilir.
İslam dininde ibadetlerin bu arabi aylara göre yapılması emredilmiştir. Bunun sebeplerinden biri, Ramazan ayıdır. Zira Ramazan ayı hicri kameri aylardan olup, miladi seneye göre her yıl, 10-11 gün evvel başlamaktadır. Böylelikle 33 senede tam bir devir yaparak senenin bütün günlerinde oruç tutulmuş olmaktadır. Miladi seneye göre Ramazan ayı başlasa idi, kuzey yarımkürede yazın oruç tutulurken aynı anda güney yarımkürede yaşayanlar kışın oruç tutacaklar veya bunun aksi olacaktı.
Yurdumuzda 1925 yılında kabul edilen Miladi takvimden önce kameri takvim kullanılırdı.
Hicri takvimde kullanılan Arabi ayların adları sırasıyla şunlardır:
1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebiülevvel, 4) Rebiülahir, 5) Cemazilevvel, 6) Cemazilahir 7) Receb, 8) Şaban, 9) Ramazan, 10) Şevval, 11) Zilkade, 12) Zilhicce.
Arabi ayın ilk gününü bulmak: Herhangi bir arabi ayın ilk gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif (çeşitli) usuller vardır. Bunlardan en sıhhatli olan üçü; ışık, Uluğ Bey ve el-Kindi usulleridir.
Işık usulü : Hangi hicri senenin hangi ayının hesabı yapılacaksa sene adedinden bir noksanı 4,367 ile çarpılır. Bulunan sayının, tam sayısına aranılan aya mahsus rakam ilave edilir. Çıkan rakam yediye bölünür. Kalan, Cuma'dan itibaren gün adedi olur.
On iki Arabi ayın herbirine ait rakamlar :
Muharrem : 8, Safer : 2, Rebiülevvel : 4, Rebiülahir : 5, Cemazilevvel:7, Cemazilahir : 1, Receb : 3, Şaban : 4, Ramazan : 6, Şevval : 7, Zilkade : 2, Zilhicce : 3.
1376 hicri senesinin Ramazan-ı şerif ayının ilk günün hesabı :
1375 x 4,367 = 6004,625
Ramazana ait adet 6 olduğundan,
6004 + 6 = 6010 ve 6010/7 = 858 ve burada kalan 4’dür.
Toplamı yediye bölünce 4 kalır. Cuma gününden itibaren haftanın dördüncü günü Pazartesi olur. Böylece Ramazan-ı şerif’in birinci gününün Pazartesi olduğu anlaşılır.
Peygamber efendimiz; “Hilali görünce oruca başlayınız!” buyurdular. Hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap, sahih olup, hilal hesabın bildirdiği gecede doğar. Fakat o gece görülmeyip bir gece sonra görülebilir. Oruca hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak lazımdır. Hilal, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemeyeceği için, Ramazan-ı şerif, hesapla bulunan günden önce başlayamaz. O gün veya bir gün sonra başlar.
Kindi usulü: Herhangi Arabi ayın birinci gününü bulmak için, hicri kameri sene adedi sekize bölünür. Kalan, aşağıdaki cedvelde, birinci satırda bulunup, bundan aşağıya inince, ay hizasındaki rakam, Cumadan itibaren gün adedi olur.
Uluğ Bey usulü: Önce hicri senenin birinci ayı olan Muharrem ayının birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicri sene sayısı daima 210 adedine (sayısına) bölünür. Bu taksimin bakisinin, yani kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakiden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda, yani, baki sayısının birler basamağı atılmış hali sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve baki sayısının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak, Muharremin birinci günü olur. Mesela 1316 hicri senesinin Muharreminin birinci gününü bulmak için;
'dur.
Baki (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütundaki 50’den sağa gidilince, 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar günü olduğu anlaşılır. Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için, önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yani birinci satırdaki sene başı günü rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazardan itibaren sayısı olur. Mesela 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yani haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cedvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazardan itibaren altıncı Cuma günüdür.
Diğer taraftan verilen hicri bir yılı miladi yıla çevirmek için en basit usul şudur: Verilen hicri yıldan yüzde üçü çıkarılır. Sonuca 621 eklenir. Mesela ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani hazretlerinin h.1034 olan vefat tarihinin miladi karşılığını bulalım.
1034 x 3 = 3102 (% 3'ü 31'dir.)
1034 - 31 = 1003
1003 + 621 = 1624 (Bu tarih 1034 hicrî yılının milâdî karşılığıdır.)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arabesk Nedir?
ARABESK
Alm. Arabeske, Fr. Arabesque, İng. Arabesque. İslam san’atlarında motifleri birbirine girişik ve iç içe geçme olan bezeme tarzına Avrupalıların verdikleri genel isim. Arabesk san’atı dar anlamda; başı, ortası ve sonu olmayan iki planlı yayvan güzel bir çiçek süslemesidir. Sınırsız olarak bir düzlemi kaplıyacak biçimde yayılır. Bu çeşit süslemeler daha çok sanatçının hayal gücüne dayanır. Avrupa’ya Arablardan geçmiş ve Avrupalılar Arablara ait manasında arabesk ismini vermişlerdir. Halbuki bu tarz yalnız Arablarda değil, bütün İslam memleketlerinin süsleme san’atlarında görülür. Zaten Arabcada buna zuhruf veya nakş; Farsçada ve Osmanlıcada girift denilmektedir.
Arabesk ismi verilen girift bezeme tarzı, Arablardan çok daha eski bir tarihe dayanır. Bunun ilk örnekleri Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Sakalar ve Sarmatların süsleme san’atlarında görülmektedir. Önceki devirlere has olan helezon şeklindeki ilk bezemelerin hayvan şekillerine benzetilmesi, bunların boynuz ve mafsallar gibi birbirlerine sarılan kıvrımlı şekiller almasından doğmuştur.
Yunanlılar ve Romalılar da bu gibi bezemeler kullanmışlardır. Pompei evlerinin duvarlarındaki nakışlarda böyle girift bezemelere rastlanır. Eski Mısır’da Batlemyuslar devrinde dokunan kumaşların üzerinde de arabeskli nakışlar görülür. Avrupa’da, bilhassa İtalya’da Rönesans devrinde, arabesk türü süslemeler çok kullanılmıştır. Avrupa’da Rönesansdan itibaren on dokuzuncu asrın başlarına kadar el yazmalarında, duvarların, mobilyaların, metal eşyanın, çanak - çömleğin süslemelerinde kullanılmıştır.
Arabeskin umumi olarak iki çeşidi vardır: Birbiri içine girmiş çiçek ve yapraklardan meydana gelmiş bezeme tarzı, diğeri de birbiri içinden geçerek karışık şekiller alan geometrik bezeme tarzıdır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABESK
Alm. Arabeske, Fr. Arabesque, İng. Arabesque. İslam san’atlarında motifleri birbirine girişik ve iç içe geçme olan bezeme tarzına Avrupalıların verdikleri genel isim. Arabesk san’atı dar anlamda; başı, ortası ve sonu olmayan iki planlı yayvan güzel bir çiçek süslemesidir. Sınırsız olarak bir düzlemi kaplıyacak biçimde yayılır. Bu çeşit süslemeler daha çok sanatçının hayal gücüne dayanır. Avrupa’ya Arablardan geçmiş ve Avrupalılar Arablara ait manasında arabesk ismini vermişlerdir. Halbuki bu tarz yalnız Arablarda değil, bütün İslam memleketlerinin süsleme san’atlarında görülür. Zaten Arabcada buna zuhruf veya nakş; Farsçada ve Osmanlıcada girift denilmektedir.
Arabesk ismi verilen girift bezeme tarzı, Arablardan çok daha eski bir tarihe dayanır. Bunun ilk örnekleri Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Sakalar ve Sarmatların süsleme san’atlarında görülmektedir. Önceki devirlere has olan helezon şeklindeki ilk bezemelerin hayvan şekillerine benzetilmesi, bunların boynuz ve mafsallar gibi birbirlerine sarılan kıvrımlı şekiller almasından doğmuştur.
Yunanlılar ve Romalılar da bu gibi bezemeler kullanmışlardır. Pompei evlerinin duvarlarındaki nakışlarda böyle girift bezemelere rastlanır. Eski Mısır’da Batlemyuslar devrinde dokunan kumaşların üzerinde de arabeskli nakışlar görülür. Avrupa’da, bilhassa İtalya’da Rönesans devrinde, arabesk türü süslemeler çok kullanılmıştır. Avrupa’da Rönesansdan itibaren on dokuzuncu asrın başlarına kadar el yazmalarında, duvarların, mobilyaların, metal eşyanın, çanak - çömleğin süslemelerinde kullanılmıştır.
Arabeskin umumi olarak iki çeşidi vardır: Birbiri içine girmiş çiçek ve yapraklardan meydana gelmiş bezeme tarzı, diğeri de birbiri içinden geçerek karışık şekiller alan geometrik bezeme tarzıdır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Apeninler Nerededir?
APENİNLER
İtalya Yarımadasını baştan başa kateden önemli sıra dağlar. Toplam uzunluğu 1470 km civarında olup, genişliği 45 ile 140 km arasında değişir. Apeninler, kuzey, orta ve güney olmak üzere üç kısımda incelenir.
Kuzey Apeninler
Martime Alplerinin batı ucunda uzanırlar. Cenova körfezi kıyısını sınırlayan ilk bölümüne Ligurian Alpleri denir. Kayalar, mermer ve kalkerlerden ibarettir. En yüksek noktası Monte Blue 2300 m civarındadır. Güney kısımları denizden sarp şekilde yüksektir. Daha aşağıları bağ, zeytin, meyve, sebze için elverişlidir. Girintili olan kıyılar sayısız sayfiye yerlerine sahiptir. Sıradağlar bazı geçitleri ile kesişirler. En önemlilerinden biri Milano ve Cenova arasındaki demir ve kara yolunun geçtiği Giovidir.
Sıradağlar, Tuscan Apeninleri olarak güneydoğu istikametinde devam ederler. Monte Cimove’de 2365 metreye ulaşırlar. Dağ dizileri Po ve Akdeniz’e dökülen nehir yatakları ile ayrılarak, yer yer sık ormanlar ile kaplıdır. Kayalar kalker ve sert yapılı olup, bazı yerlerde mermerler gözükür. Kış yağmurları esnasında yamaçlarda meydana gelen heyelanlar, köyler için zararlı olmaktadır. Tuscan Apeninlerinin tepeleri, mineral ve kimyevi maddeler bakımından oldukça zengindir.
Umbrican Apeninleri güneye Scheggia Geçidine doğru uzanır. Monte Nerone’de 1670 metreye kadar ulaşırlarsa da, alçak olup Tiber Nehrinin ana kolları tarafından bir çok yerde bölünürler. Terni ve Folligno’dan gelen demiryolu, dağları geçerek doğu sahillerinde Ancona’ya varır.
Orta Apeninler
Roma ve Umbro Apeninlerini içine alıp geniş paralel diziler halinde Sangro vadisine kadar güneye doğru uzanırlar. Sarp ve birbirinden yarlarla ayrılmış geniş platolar vardır. Doğu dağ dizilerinden çıkan kısa ve ufak nehirler, doğrudan doğruya Adriyatik Denizine dökülür. Paralel diziler arasındaki dar uzun vadiler, esas olarak Tiber’e açılırlar. Orta Apeninlerin batı kenarlarındaki volkanik tepelerdeki buhardan istifade edilerek büyük bir jeotermik enerji istasyonu kurulmuştur. Demiryolları, dağları kolaylıkla aşamaz. Roma’dan gelen bir hat aktarmalı olarak bu dağları aşabilir. Apeninlerin en yüksek tepesi olan Corno Dağı (2914 m) Orta Apeninlerde yer alır.
Güney Apeninler
Devamlı dizilerden ziyade, geniş depresyonlar tarafından ayrılmış bir dizi halinde Sangro’dan itibaren güneye doğru Neopolitan Alpleri şeklinde devam ederler. Kuzeyde Montagne Delmatere tepesi 2300 metreye kadar ulaşır. Daha güneyde ise Lucanian Apeninleri vardır. Bunların yükseklikleri 2100 metreye kadar varır. Naples körfezi etrafında volkanik faaliyetli dağlar tekrar ortaya çıkar. Yanardağlardan Vesuvius ve Campmi Flegrei en önemlilerindendir. Güney kıyılarına çok sayıda kısa nehirler akar. Bir kaç demiryolu batı ve doğu sahillerini birbirine bağlar.
Apeninler-Alpine-Himalyan dağlar grubunun bir parçasıdır. Her ne kadar merkez ve kuzey kesimlerinde çok fazla parçalanma olmuşsa da genel olarak kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Kayaların yapısında büyük değişiklikler vardır. Kuzeydeki dağlar ekseriya zayıf kum taşı ve killi topraktan ibaret iken, merkez Apeninlerin tepeleri zayıf ve kireç taşından teşekkül etmiştir. Güneydeki dağlarda granit hakimiyeti görülür. Yer yer kireç taşı, kum ve killi topraklar da bulunur.
Apeninlerin birçok kısımları, her ne kadar yazın çıplak ve kurak ise de, kışın soğuk-sert ve karla kaplıdır. Kış selleri boldur. Derelerin yazın yatakları kurur. Bir zamanlar çoğu kesif çam, kayın ve meşe ormanlarıyla kaplı olan arazinin büyük kısmı son asırda kesilmiş ve yamaçlar çıplak bırakılmıştı. Geniş sahalar seyrek makilerle örtülüdür. Daha yüksek kısımlar, bilhassa Orta Apeninler, keçi ve koyun meraları halindedir. Son senelerde yamaçlar sertleştirilmiş, otlaklar ıslah edilmiş, daha aşağı yamaçlar üzerinde kestane ormanlıkları meydana getirilmiştir. Adriyatik denizine bakan doğu yamaçları daha verimli ve iklimi mülayimdir. Fakat buralar yarımadanın kapalı tarafında olup, batıdan daha az yağmur alır. Apeninler’in büyük bir kısmında nüfus çok fazladır.
Halkın bu yerlerde oturduğu evler taştan olup, ya vadilerde veya tepe üzerlerinde çok sık durumdadır. Halk iptidai bir ziraat şekli uygular.
Apeninler; Balkan ve İberik yarımadaları ile karşılaştırıldığında, bitki bakımından zengin değildir. Çok az mahalli bitki örtüsüne sahiptir. Bölgenin büyük bir bölümü jeolojik bakımdan yenidir. Apeninlerin etekleri Akdeniz tipi bitki örtüsüne sahiptir. Yamaçlarda ise Akdeniz bitki türlerine rastlandığı gibi, Orta Avrupa bitki cinsleri de bulunur.
Apeninlerin orta ve aşağı yamaçlarının büyük bir kısmı ormanlardan temizlenmiştir. Denizden 390 m yüksekliğe kadar yetişebilen zeytin ağaçları ile narenciye ve üzüm, Apeninlerin başlıca ürünleridir. 330 ile 1350 m arasında meşe ağaçları ve diğer cinsleri dışbudak, kestane nevi ağaçlar vardır. Kestaneler genellikle geniş arazilerde bulunur. 1320 ile 2330 m arasındaki bölgelerin hakim bitki örtüsü akgürgen olup, bu ağaç geniş yer kaplar. Çalılıklar ve otlaklar çok yaygındır. Son iki bölge arasında konik yapraklı siyah çamlar, yarımadanın bilhassa güney kısımlarında bulunur.
Avrupa’nın diğer dağlık bölgelerinde yaşıyan memeliler burada da yaşarlar. Kırmızı geyik, yaban kedisi, dağ tavşanları, dağ keçileri, kurt en çok rastlanan hayvan cinsleridir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
APENİNLER
İtalya Yarımadasını baştan başa kateden önemli sıra dağlar. Toplam uzunluğu 1470 km civarında olup, genişliği 45 ile 140 km arasında değişir. Apeninler, kuzey, orta ve güney olmak üzere üç kısımda incelenir.
Kuzey Apeninler
Martime Alplerinin batı ucunda uzanırlar. Cenova körfezi kıyısını sınırlayan ilk bölümüne Ligurian Alpleri denir. Kayalar, mermer ve kalkerlerden ibarettir. En yüksek noktası Monte Blue 2300 m civarındadır. Güney kısımları denizden sarp şekilde yüksektir. Daha aşağıları bağ, zeytin, meyve, sebze için elverişlidir. Girintili olan kıyılar sayısız sayfiye yerlerine sahiptir. Sıradağlar bazı geçitleri ile kesişirler. En önemlilerinden biri Milano ve Cenova arasındaki demir ve kara yolunun geçtiği Giovidir.
Sıradağlar, Tuscan Apeninleri olarak güneydoğu istikametinde devam ederler. Monte Cimove’de 2365 metreye ulaşırlar. Dağ dizileri Po ve Akdeniz’e dökülen nehir yatakları ile ayrılarak, yer yer sık ormanlar ile kaplıdır. Kayalar kalker ve sert yapılı olup, bazı yerlerde mermerler gözükür. Kış yağmurları esnasında yamaçlarda meydana gelen heyelanlar, köyler için zararlı olmaktadır. Tuscan Apeninlerinin tepeleri, mineral ve kimyevi maddeler bakımından oldukça zengindir.
Umbrican Apeninleri güneye Scheggia Geçidine doğru uzanır. Monte Nerone’de 1670 metreye kadar ulaşırlarsa da, alçak olup Tiber Nehrinin ana kolları tarafından bir çok yerde bölünürler. Terni ve Folligno’dan gelen demiryolu, dağları geçerek doğu sahillerinde Ancona’ya varır.
Orta Apeninler
Roma ve Umbro Apeninlerini içine alıp geniş paralel diziler halinde Sangro vadisine kadar güneye doğru uzanırlar. Sarp ve birbirinden yarlarla ayrılmış geniş platolar vardır. Doğu dağ dizilerinden çıkan kısa ve ufak nehirler, doğrudan doğruya Adriyatik Denizine dökülür. Paralel diziler arasındaki dar uzun vadiler, esas olarak Tiber’e açılırlar. Orta Apeninlerin batı kenarlarındaki volkanik tepelerdeki buhardan istifade edilerek büyük bir jeotermik enerji istasyonu kurulmuştur. Demiryolları, dağları kolaylıkla aşamaz. Roma’dan gelen bir hat aktarmalı olarak bu dağları aşabilir. Apeninlerin en yüksek tepesi olan Corno Dağı (2914 m) Orta Apeninlerde yer alır.
Güney Apeninler
Devamlı dizilerden ziyade, geniş depresyonlar tarafından ayrılmış bir dizi halinde Sangro’dan itibaren güneye doğru Neopolitan Alpleri şeklinde devam ederler. Kuzeyde Montagne Delmatere tepesi 2300 metreye kadar ulaşır. Daha güneyde ise Lucanian Apeninleri vardır. Bunların yükseklikleri 2100 metreye kadar varır. Naples körfezi etrafında volkanik faaliyetli dağlar tekrar ortaya çıkar. Yanardağlardan Vesuvius ve Campmi Flegrei en önemlilerindendir. Güney kıyılarına çok sayıda kısa nehirler akar. Bir kaç demiryolu batı ve doğu sahillerini birbirine bağlar.
Apeninler-Alpine-Himalyan dağlar grubunun bir parçasıdır. Her ne kadar merkez ve kuzey kesimlerinde çok fazla parçalanma olmuşsa da genel olarak kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Kayaların yapısında büyük değişiklikler vardır. Kuzeydeki dağlar ekseriya zayıf kum taşı ve killi topraktan ibaret iken, merkez Apeninlerin tepeleri zayıf ve kireç taşından teşekkül etmiştir. Güneydeki dağlarda granit hakimiyeti görülür. Yer yer kireç taşı, kum ve killi topraklar da bulunur.
Apeninlerin birçok kısımları, her ne kadar yazın çıplak ve kurak ise de, kışın soğuk-sert ve karla kaplıdır. Kış selleri boldur. Derelerin yazın yatakları kurur. Bir zamanlar çoğu kesif çam, kayın ve meşe ormanlarıyla kaplı olan arazinin büyük kısmı son asırda kesilmiş ve yamaçlar çıplak bırakılmıştı. Geniş sahalar seyrek makilerle örtülüdür. Daha yüksek kısımlar, bilhassa Orta Apeninler, keçi ve koyun meraları halindedir. Son senelerde yamaçlar sertleştirilmiş, otlaklar ıslah edilmiş, daha aşağı yamaçlar üzerinde kestane ormanlıkları meydana getirilmiştir. Adriyatik denizine bakan doğu yamaçları daha verimli ve iklimi mülayimdir. Fakat buralar yarımadanın kapalı tarafında olup, batıdan daha az yağmur alır. Apeninler’in büyük bir kısmında nüfus çok fazladır.
Halkın bu yerlerde oturduğu evler taştan olup, ya vadilerde veya tepe üzerlerinde çok sık durumdadır. Halk iptidai bir ziraat şekli uygular.
Apeninler; Balkan ve İberik yarımadaları ile karşılaştırıldığında, bitki bakımından zengin değildir. Çok az mahalli bitki örtüsüne sahiptir. Bölgenin büyük bir bölümü jeolojik bakımdan yenidir. Apeninlerin etekleri Akdeniz tipi bitki örtüsüne sahiptir. Yamaçlarda ise Akdeniz bitki türlerine rastlandığı gibi, Orta Avrupa bitki cinsleri de bulunur.
Apeninlerin orta ve aşağı yamaçlarının büyük bir kısmı ormanlardan temizlenmiştir. Denizden 390 m yüksekliğe kadar yetişebilen zeytin ağaçları ile narenciye ve üzüm, Apeninlerin başlıca ürünleridir. 330 ile 1350 m arasında meşe ağaçları ve diğer cinsleri dışbudak, kestane nevi ağaçlar vardır. Kestaneler genellikle geniş arazilerde bulunur. 1320 ile 2330 m arasındaki bölgelerin hakim bitki örtüsü akgürgen olup, bu ağaç geniş yer kaplar. Çalılıklar ve otlaklar çok yaygındır. Son iki bölge arasında konik yapraklı siyah çamlar, yarımadanın bilhassa güney kısımlarında bulunur.
Avrupa’nın diğer dağlık bölgelerinde yaşıyan memeliler burada da yaşarlar. Kırmızı geyik, yaban kedisi, dağ tavşanları, dağ keçileri, kurt en çok rastlanan hayvan cinsleridir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,281
» Forum posts: 5,872
Read More / Comment 
