MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ
(D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir.
Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.
Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.
Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.
Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.
Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.
Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)
Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)
II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.
İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.
Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi. Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir, Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur.
Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.
Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.
Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur
On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).
Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”
Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur.
Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.
Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.
İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.
Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.
Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”
Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri
Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.
Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu
Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.
Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”
İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)
Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.
İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”
Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti.
Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler.
O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)
Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:
“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)
“Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)
“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)
“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)
NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK
Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)
Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)
Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.
Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1) Dünya hırsına sahip âlim ve
2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)
“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)
Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.
Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.
Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)
Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.
Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.
AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)
Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi.
Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.
Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ
İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:
“Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.
Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:
“Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”
Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti.
Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı.
Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu.
Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.
Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)
Harakânî ve Fütüvvet
Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.
Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:
1- Cömertlik,
2- Şefkat,
3- Halktan müstağnî olmak.
İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ
Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.
Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)
Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)
Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.
Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)
Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:
1- Hidâyet-nâme,
2- Fakrnâme,
3- Nûru’l-ulûm’dur.
Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî, diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur.
Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.
Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)
Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.
Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir.
XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”
11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.
Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.
Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.
'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe
Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr
Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.
Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş
Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.
Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede
Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.
İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı
Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.
Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi
Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )
Tasavvufî Anlayışı
Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:
“Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”
Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:
1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.
3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)
Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”
Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.
Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir.
İbn Sinâ ve Harakânî
Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.
Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
“Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)
Abdullah Ensârî ve Harakânî
(396-881/1006-1089) Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)
Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî
Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.
Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”
Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’
Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”
Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”
Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”
Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.
Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.
Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.
Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.
Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.
Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“
Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”
Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:
“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.
Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.
O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.
Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”
“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ
Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır
Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)
“Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)
“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)
“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)
Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)
Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”
“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.
“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)
“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)
“Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.”
“Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”.
“On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”
“Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “
Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI
Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:
1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)
2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)
3-Selmani Farisi (r.a)
4-Kasım bin Muhammed(r.a)
5-Cafer-i Sadık (r.a)
6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))
7-Ebul Hasan Harakani (k.s)
Harakânî’den Bize Kalanlar
İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:
1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.
2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.
3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.
4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.
5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.
6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.
Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
EBU'L HASAN HARAKANİ (K.S.) KİMDİR, SÖZLERİ, TÜRBESİ, ESERLERİ
(D.H.352.M.963-V. H.425/M.1033)
Tarih sayfalarına isimleri altın harflerle yazılan gönül sultanlarından birisi de Peygamber (s.a.v) Efendimizin soyundan gelen Mücahit, mutasavvıf, âlim, veli Ebu’l Hasan Harakani(k.s) Hazretleridir.
Bin yıl önce Kars’a gelip Anadolu’da fütüvvet ahlakını yaşayan ve yayan Harakanî ve onun yetiştirdikleri alperen, derviş ve gazileri büyük medeniyetimize öncülük etmişler ve Anadolu’nun bize vatan olmasını sağlamışlardır. Peygamber (s.a.v)Efendimizin yolundan sünnetinden taviz vermeden nefsini mücadele ve mücahede ederek, İslam’ı şuurlu bir mümin ve Müslüman olarak yaşamış, gayri Müslimlere bile örnek olmuş, ibadet, tefekkür ve güzel ahlakın zirvelerinde bir hayat yaşamış, haçlı Bizanslılarla savaşırken şehadet şerbetini içmiş bir yiğit.
Ülkemizin doğusunda bulunan 1064 yılında Anadolu’da fethedilen ilk şehir Anı ve Kars şehridir. Bu kent aynı zamanda Müslüman Türklerin Anadolu’ya ilk giriş kapısı olmuştur. Kafkasya’nın incisi olan Kars Şehri pek çok maneviyat önderini ve şehidini de derununda barındırır. Burada bulunan Ebu’l -Hasan Harakanî Külliyesi ve çevresindeki tarihi eserler Kars’ın manevi tapusudur.
Horasan’dan hicret edip Kars’a gelen, sadece Peygamberimizin(s.a.v) izini takip ederek insanlığa iyiliği tavsiye edip kötülükten men edenlerden biri.
Harakanî Hazretleri beraberinde birçok ehlibeyt ve seyyidleri de getirerek Kafkasya, Karadeniz, Anadolu’nun içlerine kadar yerleştirmiş, İslam’ı yaşayarak güzel örnek olmuş, fütüvvet hizmetleri yürütmüşler, bu açıdan Kars bir tasavvuf ve maneviyat merkezi olmuştur.
Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)den gelen hafi ve cehri tarik kolları Hz. Ebubekir (r.a) ve Hz. Ali (r.a) Efendilerimize ulaşmaktadır. Bu silsilenin ikisi de 6. İmam, İmam Cafer-i Sadık(r.a) Hz.lerinde birleşmektedir. Cafer-i Sadık(r.a)Hazretlerinden sonra Beyazid-i Bestami(k.s)’ye ve ondan da Ebul -Hasan Harakanî(k.s)’ye gelip ulaşmaktadır. Böylece Harakanî(k.s)Hazretleri Silsile-i Aliyelerin Altıncı Piri olup, tasavvuf ilminin dünyaya yayılmasında bir merkez olmuştur.
Allah’ın Resulü mübarek hadislerinde buyurdukları gibi; “Size iki şey bırakıyorum; Allah’ın kitabı Kur’an ve benim ehli beytimdir.” “Size iki Emanet bırakıyorum bunları muhafaza ettikçe yolunuzu şaşırmaz dalalete düşmezsiniz; Birisi Allah’ın Kitabı Kur’an, hükmü kıyamete kadar baki, Diğeri benim Sünnetimdir.” (İ.Malik,Muvatta.K.Sitte)
Kur’an ve maneviyat ilmi ehli beytin kalplerinden insanların kalplerine ulaşmaktadır. Harakanî (k.s)Hazretleri de Üveyesidir. Anadolu’nun İslam’la müşerref olması için hem manevi yönden hem de kılıcıyla mücadele etmiş, bu uğurda şehit düşmüştür. Yetiştirdiği insan-ı kâmillerle Anadolu’nun manevi fütuhatını yapmış olan Harakanî’yi, birçok büyük sûfi, edip, ilim adamı ve devlet ricali ziyaret etmiş, bunlardan bir kısmı da kendisine mürit olmuştur. Dînine ve ibadetlerine düşkünlüğü, nefsiyle mücâhedesi ve dâimî zikir ve murâkabe hâlinde bulunması sebebiyle, kendisine “Şeyhü’l-Asr”, yani “Asrının Şeyhi” denilmiş. Pek çok kerâmetleri ve hâlleri müşâhede edilimişti.( Zehebî, Siyer, XVII, 421.)
II. Asır’dan itibaren hem İslâm dünyasında, İslâm’ın yaşanması ve yaşatılması, hem de gayr-i Müslim diyarlara ulaştırılmasında Peygamber(s.a.v)Efendimizin; “üsve-i hasene/model insan” Ebu’l-Hasan Harakânî, işte bu zümreden. Peygamber vârisi sıfatıyla insanlığa örnek olmuş, sözleri, tavır ve davranışları, eser ve tesirleriyle ölümsüzlük kervanına katılmıştır. Ebu’l-Hasan Harakânî, Anadolunun İslamlaşmasında son derece önemli etkisi bulunan tasavvuf ekolünün ilk devir temsilcilerinden bir gönül eridir.
İnsan ile İslâm arasındaki tebliğe âid engelleri kaldıracak vasatlar hazırlamayı gündemine almış ve bu ortamın hazırlığı görevini İslâm muhîtinde leşker-i gazâ denilen mücâhidlerle leşker-i duâ denilen gönül erleri üstlenmiştir. Bizdeki “alperenlik” ise hem gazâ, hem de duâ fonksiyonlarını üstlenen gönül erleri için kullanılan bir tabirdir.
Doğumu: Horasan bölgesinin batısında Bistama bağlı Harakan'da hicri 352.M.963 yılında dünyaya geldi. Adı Ali Bin Cafer, künyesi de Ebul Hasan’dır. Babası; Cafer. Nisbesi Mu‘cemü’l-büldân müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakânî’dir, Ümmi olup Bayezıd-ı Bistami(k.s) Hazretleri'nin ruhaniyeti ile feyz alarak Üveysi tarikle yetişmiş hem zamana hem de kendisinden sonraki dönemlere damgasını vurmuştur.
Hilyesi: Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
İlim Tahsili: Çocuk yaşından başlayarak ilim tahsili yapan Harakâni kısa zamanda bütün akranlarının önüne geçerek büyük bir âlim olmuştur. Tasavvuf ve hakikat piri olan Ebu’l Hasan Harakâni’ye Allah celle celaluhu tarafından vehbi ilim verilmiştir. Hz.Mevlana(k.s)’nın da mesnevisinde belirttiği gibi “Din şeyhi” Harakâni açık kerametleri, yüksek menkıbeleri ve yüce hallere sahip bir insanı kâmil idi. Yine Mevlânâ birçok sohbetinde 'Bizim söylediklerimiz Ebu'l Hasan Harakani'den aldıklarımızdan başka bir şey değildir.' diye belirtiyor.
Bayezıd-i Bistami(k.s) Hazretleri'nden 91 yıl sonra dünyaya gelmiş, geleceğinin müjdesini de Beyazidi Veli(k.s)keramet buyurmuştur. Bayezıd-i Bistami'nin (k.s) Dihistan'da şehitlerin bulunduğu kum tepeyi her yıl ziyarete gittiği ve Harakan'dan geçerken de durup havayı kokladığı, koku almadıklarını söyleyen müritlerine 'buradan öyle bir er gelecek ki benden üç derece önde olacak bu kişinin adı Ali künyesi Ebul Hasan'dır' ,diye haber verdiği, Şathiyeleriyle tanınan mutasavvıf. Asrının Şeyhi, veli, âlim, şehit bir Hak dostudur.
Kendisinden bir asır önce Horasan da yaşayan Beyazid-i Bestam (k.s)inin tasavvufundan etkilenerek Bestami dergâhında bir süre türbedarlık yapmıştır. Bu süre içerisinde tasavvufa erişen Ebul Hasan daha sonra çağının en büyük manevi şahsiyetlerinden birisi olmuştur
On iki yıl boyunca Bayezid-ı Bistami Hazretleri'nin türbesine bekçilik eden Harakani Hazretleri ümmi olduğu halde Kur'an-ı Kerim'i hıfz etti. Harakani Hazretleri'nin her gün akşam vakti Harakan'dan Bistama dergâha gelir sabah namazına kadar şöyle dua ederdi: “Allah'ım Bayezıd'a ihsan ettiğin ilimlerden Hasan kuluna da ihsan eyle.' On iki yılsonunda nihayet duası kabul olur. Bayezıd-i Bistami Hazretleri'nin himmeti ile Kur'an-ı Kerim'i hıfz edip irşat mertebesine erişir. (Attâr, s. 673).
Ebul Hasan Harakâni(k.s)Hazretleri, Kolonizatör Türk Dervişlerinin, Anadolu’daki manevi sultanlarından ilkidir. Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır: “Osmanoğulları ile beraber, birçok şeyhler gelip Anadolu’nun garb taraflarında yerleşmişlerdi. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı gazilerle birlikte, memleket açmak ve fütuhat yapmakla meşgul bulundukları gibi; bir kısmı da o civarda köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşmişler ve oralarda müritleriyle beraber ziraatla ve hayvan yetiştirmekle meşgul olmuşlardır. Filhakika o zamanlar bu şayanı dikkat dini cemaatlere hemen her tarafta tesadüf edilmekte idi. Onların, tercihan boş topraklar üzerinde kurdukları zaviyeleri, bu suretle büyük kültür, imar ve din merkezleri haline giriyordu. Bu zaviyeler ve fütüvvethanelerin ordulardan daha evvel hudut boylarında gelip yerleşmiş olması, onların harekâtını kolaylaştıran sebeplerden biri oluyordu...”
Türk dervişleri; kağanların, sultanların fetihlerini edep dilinin sunduğu imkânlardan yararlanarak oluştururlarken, dervişliği sadece din duyuruculuğu olarak almıyorlardı. Ayrıca, siyasî, iktisadî, askerî, sosyal ve kültürel keşifler de yapıyorlardı. Onların hâl dili ile söyledikleri, kâl dili ile söylenenlerden çok daha etkili olmuştur.
Ahmet Yesevî’den bir asır önce yaşamış olan Harakâni Hazretleri, Yesevî Hazretlerinin Anadolu’ya yönlendirdiği Yesi Erenlerinden de bir asır önce Anadolu’ya gelerek binlerce yıl varlığını sürdürecek bir yaşam üslubunun yeşermesine öncülük etmiştir. O, bir din büyüğü olmanın yanı sıra Anadolu’nun manevî açıdan fethini gerçekleştiren öncü bir isimdir de. 1033’te Kars şehrinde şehit düşmesi de göstermektedir ki Sultan Alpaslan’ın orduları henüz Anadolu’ya gelmeden, Harakâni Hazretleri sözün kuşatıcı, kapsayıcı işlevleri ile Anadolu’ya gelmiş ve bir yaşam üslubunun iklimini bu topraklarda yaşayanlara açmıştır. Bu bakımdan Harakâni, yalnızca Kars şehrinin değil tüm Anadolu’nun eşiği gibidir. Bismillahlarla girilen bu eşikten sonraki yıllarda Hz. Mevlana, Hacı Bayram-ı Veli ve Yunus Emre gibi din ve dil büyüklerinin sesleri duyulacaktır.
Harakanî fütüvvet anlayışı ile Anadolu’da Ahilik teşkilatının kurulmasına öncülük etmiştir, ona göre fütüvvet civanmertliğin şartı üçtür:1-Cömertlik.2-Şefkat.3-Halktan müstağni olmak.
İnsanlık ailesi içerisinde, hakikati ve marifeti bulma çabası içinde olanlara yol gösteren Ebu’l Hasan Harakanî Hazretleri şu dört grubun sözlerini dinlememizi tavsiye etmiştir.1-Âlimler, 2-Müttakiler3-,Evliya ve 4-Mürşîd-i Kamiller.
Gazneli Mahmut’tan İbn-i Sina’ya, Çağrı ve Tuğrul Beylerden Sultan Alparslan’a kadar birçok ilim ve devlet adamı Harakâni‘nin huzuru saadetlerinde bulunarak onun irfanıyla olgunlaşmışlardır.
Harakanî’nin insaniyetçiliğinin temelinde “aşk”ın çok önemli olduğu kadar derin bir yeri de vardır. O, aşkın mahiyetini izah ederken boyutlarını ve işlevlerini de ele almıştır. Aşkın, insan hayatındaki yerini dikkatli bir şekilde açıklamıştır. O, bunu şu şekilde dile getirmiştir:“Allah’u Teâlâ bana öyle bir fikir vermiştir ki, yarattığı her şeyi onda gördüm ve onda kalakaldım. Gece ve gündüzdeki meşguliyetlerimi (o fikir) görünmez hale getirdi. O fikir basiret oldu, küstahlık ve muhabbet oldu, heybet ve vakar oldu. O fikir nedeniyle O’nun vahdaniyetinin içine düştüm. Bir yere ulaştım ki fikir hikmet, dosdoğru yol ve halka karşı şefkat haline geldi. Onun yaratıklarına karşı, kendimden daha müşfik birini görmedim. O zaman dedim ki: Keşke bütün halkın yerine ben ölsem de halk ölüm yüzü görmese! Keşke bütün halkın hesabı benden sorulsa da kıyamet günü onların hesap vermeleri gerekmese! Keşke tüm halkın azabını bana çektirse de onların cehennemin yüzünü görmeleri gerekmese!”
Harakânî’nin İlmî Şahsiyeti ve Eserleri
Bazı kaynaklarda ümmî olduğundan bahsediliyorsa da Harakânî devrin sûfî âlimleri Ebu’l-Abbâs Kassâb gibi kimselerin talebesi olmuş ve Bâyezîd Bistamî’den de “üveysi” yolla feyz almıştır. “Ümmî” kelimesi, Arapça anne anlamına “ümm” kökünden gelmektedir. Annesinden doğduktan sonra bir muallimin talebesi veya bir mektebin müdâvimi olmayan kimseler için kullanılır. “Ümmî” câhil demek değildir. Aksine hayatı rûhî tecrübe ile tanımış, belki okuyup yazmamış ama irfân yoluyla olayları kuşatmış insan demektir. Bizdeki mektepli ve alaylı tabirlerinden “alaylı” bu mânaya uygun düşmektedir. Alaylı da mekteb okuyup diploma almamış, ama tecrübe ve çilelerle hayâtı, insanları ve olayları tanıyan kimse demektir. Nitekim Harakânî’nin sadece eşi sebebiyle âile hayâtında çektikleri, insanı marifet ve kemâle erdirecek boyuttadır.
Harakânî’nin Meşrebi ve Yolu
Harakânî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, ondan yaklaşık bir asır sonra yaşamasına rağmen Bâyezîd Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkulu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’l-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attar, Tezkiretü’l-Evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakânî, en sonunda hemşehrîsî Bâyezîd Bistâmî’nin dergâhında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezîd’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedârlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezîd sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Harakânî, bağlısı bulunduğu Bâyezîd vasıtasıyla daha sonra ortaya çıkacak olan Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşbendîlik’in de kendisinden neş’et ettiği insandır. Çünkü kendisinden sonra onun yolunu devam ettiren Ebû Ali Farmedî, hem Yûsuf Hemedânî’nin, hem de Gazzâlî’nin üstâdıdır. Dolayısıyla Harakânî, Gazzâlî’nin yolunun da kolbaşı sayılır.
Yûsuf Hemedânî(k.s) ise hem Yesevîlik’in kurucusu Ahmed Yesevî(k.s)’nin, hem de Nakşbendîlik’in üveysî pîri Abdülhâlık Gucdüvânî(k.s)’nin mürşididir. Bektâşîlik’in Yesevîlik ile bağlantısını düşündüğümüzde Harakânî bu üç kolun kendinden çıktığı merkez konumundadır.
Ebul Hasan El Harakani Hazretleri'ni, ölmelerine rağmen halen yeryüzünde tasarrufu devam eden beş büyük zattan birisidir. Çünkü O daha dünyada iken ahireti görmeyi başardı. İnsanların imanlarının kurtuluşuna hizmet etmeyi varlığının gayesi olarak gördü. Birçok ulema gelip geçmiştir şu hayattan ama en önemli beş büyük zattan sayılmasına rağmen Harakani Hazretleri çok az kişi tarafından biliniyor.
Ebu’l Harakanî Hazretleri tüm insanlığa evrensel mesajını şu sözleriyle seslenmiştir. “Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini verin ve dinini ve inancını sormayın; zira Ulu Allah’ın dergâhında ruh taşımaya layık olan herkes, elbette Ebu’l -Hasan’ın sofrasında ekmek yemeye de layıktır.”
İlahi! Her koşulda senin ve Resul’ün bendesi, halkının hizmetçisiyim!
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN İBADET HAYATI
Harakānî Hazretleri küçüklüğünden beri ibadetlere düşkün idi. Farzların hâricinde pek çok nâfile namaz kılardı. Bâzen kendisine öyle bir hâl gelirdi ki, gafletle kıldığı endişesiyle namazlarını kazâ etme ihtiyacı hissederdi. ( Attâr, Tezkire, s. 637.)
Harakanî(k.s)Hazretlerine göre gerçek kulluk, hakiki anlamıyla ibadet yapmaktır.
İbadet konusu, Harakanî’nin eserlerinde çok açık bir şekilde ve geniş olarak yer alır.O bu konuda şöyle demektedir:“Amele devam et ki, ihlâs ortaya çıksın ve ihlâsa devam et ki,nur ortaya çıksın.Nur ortaya çıkınca ise Allah’ı görürcesine ibadet edersin.”
Harakani(k.s) Hazretleri mükemmel bir ruh inceliğine sahipti; 'Allah'ım gariplerin benim tekkemde ölmelerine müsaade etme. Zira Ebu'l Hasan'ın tekkesinde bir garip öldü derlerse, ben o garibin ölümüne tahammül edecek güce sahip değilim' diye Allah'a yalvarıyordu.
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri bir gün müritlerine: “Hangi şey daha üstün ve değerlidir?” diye sual etti.
Onlar da: “Ey Şeyh! Bilmiyoruz, bunun cevabını siz veriniz!” dediler.
O da: “Hayatın her safhasında, her zaman ve mekânda Allah’ın zikriyle dolu bir gönül!” cevabını verdi.( Câmî, Nefahât, s. 444.)Şöyle buyururdu: “Hak dostları daima büyük bir hüzün içindedir. Bunun sebebi de Cenâb-ı Hakk’ı şânına lâyık bir şekilde zikretmek isteyip de bunu yapamayışlarıdır. ”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 248.)
Zira Peygamber Efendimiz(s.a.v) de şöyle niyâz ederdi:
“…Yâ Rabbî, Sen’i hakkıyla senâ etmekten âcizim. Sen zâtını nasıl senâ ettiysen öylesin!” (Müslim, Salât, 222)
Harakānî Hazretlerinin Cenâb-ı Hakk’a olan tâzim ve muhabbeti o derecedeydi ki şu tavsiyede bulunurdu: “Siz «Allah» derken, başka bir söz söyleyen kimse ile aslâ sohbet etmeyiniz. (Câmî, Nefahât, s. 444.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN DUALARI
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri dâimâ ilâhî azamet ve kudret akışlarının tefekkürü hâlinde bulunur, murâkabe ve ihsan duygusu içinde yaşar, müridlerine de böyle olmalarını tavsiye ederdi. Onun şu sözleri, sahip olduğu maiyyet/Allah ile beraberlik şuurunu ne güzel aksettirmektedir: “İnsanlar ekseriyetle dualarında şöyle derler, “Allah’ım, üç yerde imdadımıza yetiş: Can çekişirken, mezarda ve kıyamette! Ben de diyorum ki; “İlâhî, her zaman imdadıma yetiş!” (Attâr, s. 638.)
“Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın râzı olmadığı şeyleri konuşmasın!
Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrısına meyletmesin!
Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin!
Diğer âzâlarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin!” (Attâr, s. 627.)
“İlâhî! İnsanları incittiğim zaman beni görür görmez yollarını değiştiriyorlar. (Sen ise Rabbim, ne kadar sonsuz bir merhamet sahibisin ki) Sen’i o kadar incittiğimiz hâlde Sen yine bizimle berabersin!” (Attâr, s. 616.)
“Allah Teâlâ şu dört şeyle kula hitâb eder: Beden, dil, kalp ve mal. Bedeni hizmete, dili zikre vermek kâfî değildir! Kalben Cenâb-ı Hak’la beraber olup malını da Allah yolunda cömertçe sarf etmedikçe bu vuslat yolunda mesâfe alamazsın!” (Attâr, s. 631.)
NEFSİ ARINDIRIP KEMÂLE ERDİRMEK
Harakānî Hazretleri, nefsin tezkiye ve terbiyesi hususunda şöyle buyururdu: “Allah sizi dünyaya temiz olarak getirdi; siz de O’nun huzuruna kirli olarak gitmeyiniz!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 258.)
Âyet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:“Rab’lerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: «Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!» derler.” (Zümer Suresi, 73)
“Yüce mertebelere ulaşan Hak dostları, ihlâsla yaptıkları amelleri yanında, nefislerini de tezkiye ettikleri için yükseliyorlar.” (Attâr, s. 622.)
“Nasıl ki namaz ve oruç farzdır, îfâsı mecbûrîdir, aynı şekilde gönülden kibri, hasedi ve hırsı bertaraf etmek de zarurîdir.” (Attâr, s. 629.)
Zira ahlâkımızın seviye kazanması, ibadetlerimizin kabûlünün en büyük alâmetidir.
Harakani Hazretleri kibiri hiç sevmezdi. Zaten Allah dostlarının sıfatlarının biri de tevazu sahibi olmasıdır. Talebelerine şöyle buyurmuştur: “Tandırdan elbisene bir kıvılcım sıçrasa, hemen onu söndürmeye koşuyorsun! Peki dînini yakacak olan bir ateşin, yani kibir, haset ve riyâ gibi kötü sıfatların kalbinde durmasına nasıl müsâade edebiliyorsun?!” (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 239.)
“İki kişinin dinde çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz:
1) Dünya hırsına sahip âlim ve
2) İlimden mahrum ham sofu!” (Attâr, s. 624.)
“Çok ağlayınız, az gülünüz; çok susunuz, az konuşunuz; çok infâk ediniz, az yiyiniz; başınızı yastıktan uzak tutunuz! (Uykunun esiri olup da iç dünyanızı hantallaştırmayınız!)” (Attâr, s. 630.)
Harakānî Hazretleri daha çok hüzün hâlinde bulunur, semâ ve rakstan hoşlanmazdı. Özel hırka ve husûsî seccâde gibi şeklî unsurlara ehemmiyet vermezdi.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Harakānî Hazretlerinin teveccühüne mazhar olan bir mürîdi vardı ki, Şeyh’in nazarında bütün müridlerden daha üstündü. Bir gün şeyhine: “Efendim, bizim bâzı kardeşlerimiz var ki, onlar koyun sahibi olup malları helâldir. Uzun zamandır birkaç koyunu tekkeye bağışlama arzusundadırlar.” dedi.
Şeyh Hazretleri: “Ben öyle bir tevekkül ve teslîmiyet içindeyim ki, Allah Teâlâ bana: «Senin ihtiyaçlarını Ben karşılarım.» buyurdu. Bir daha ısrar etmeyeceğine söz verirsen, bu defaya mahsus, helâl olması şartıyla kabûl ederim...” buyurdu.
Koyunları toplayıp getirdiler. Şeyh Hazretleri tekkeden dışarı çıktı, kolunu sallayınca koyunların bir kısmı tekkeye girdi, bâzısı da hiç kimsenin tekkeye sokamayacağı şekilde kaçıp karşı tarafa gitti. Araştırdıklarında, tekkeye girmeyen koyunların helâl olmadığı anlaşıldı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315.)
Bir gece hizmetçisi turşu yapmıştı. İçine Şeyh’in kendi eliyle ekmiş olduğu bahçeden çöğen otu koparıp koymuştu. Harakānî Hazretlerinin âdeti, yatsı namazını kılmadıkça yemek yemezdi: “Allah’ım, Sana olan ibadetlerimi huşû ile tamamlamadan vücudumu beslemeyeceğim.” derdi.
Yatsı namazından sonra yemek getirdiler. Hazret: “Bu yemekten karanlık (şüphe) kokusu geliyor.” dedi. Ertesi gün o bahçeye gidip baktılar ki, bâzı insanlar buğdaylarını sulamak için harklarına su salmışlar, Efendi’nin bağına giden harkın bağlantısı da açık kaldığı için su oraya akmış ve Efendi’nin ektiği sebzeler bu sudan bir miktar almıştı.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 315-316.)
Hadîs-i şerîfte buyrulur:“Mü’minin firâsetinden sakınınız! Çünkü o, Allâh’ın nûruyla bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15/3127)
Bu firâset, basîret ve takvâ hassâsiyeti de Hakk’a yakın kalplerin sanatıdır.
AZ YEMEK VE AZ KONUŞMAK
Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Kırk yıl var ki, misafir için hazırlanan dışında ne yemek pişirmiş ne de herhangi bir şey yapmışızdır. Misafir için pişen yemekten de kifâyet miktârı faydalanırdık.” (Attâr, s. 637.)
Harakānî Hazretleri şu kıssayı naklederdi: Lokman Hakîm bir gün oğluna:“Yavrucuğum, bu gün oruç tut ve konuştuğun her şeyi not et! Akşam olunca konuştuklarını bana arz edip hesâbını verdikten sonra iftar edersin!” dedi.
Akşam olunca oğlu konuştuklarının hesâbını vermeye başladı. Vakit iyice geç oldu ve karnı iyice acıktı. Lokman Hakîm ertesi gün de aynı şeyi söyledi. Yine oğlu hesap verinceye kadar iftar iyice gecikti. Üçüncü gün de aynı şey olunca, dördüncü gün oğlu, lüzumsuz konuşmaları terk etti. Akşam babası hesap isteyince de: “Hesap verme korkusuyla çok az konuştum.” dedi.
Lokman Hakîm: “Gel öyleyse, hemen yemeğini ye!” buyurdu.
Harakānî Hazretleri bu kıssayı anlattıktan sonra da:“Dünyada lüzumsuz konuşmaları terk edenlerin hâli, kıyâmet günü, Lokman Hakîm’in oğlunun hâli gibi selâmet olacaktır.” buyururdu.( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 265.)
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN GAZNELİ MAHMUT’A NASİHATLERİ
İlk Müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd da onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakânî ile birkaç defa görüşmüştür. Hindistan Fâtihi, büyük Sultan Gazneli Mahmut, Harakān köyü yakınlarına geldiğinde, medhini duyduğu Ebû’l-Hasan Hazretlerini ziyaret etmek istemişti. Evvelâ bir adamını çağırarak Harakānî Hazretleri’ne gitmesini ve:
“Gazne Sultânı ziyaretinize gelecek, sizler de müridlerinizle beraber onu karşılamaya çıkın!” demesini emretti. Eğer tereddüt ederse de; “Allah’a, Resûlü’ne ve sizden olan emir sahiplerine (idârecilere) itaat ediniz...” (en-Nisâ, 59) âyetini hatırlatmasını tembih etti. Bu tâlimâtıyla Hazret’in nasıl davranacağını görerek onun mânevî kemâlini yoklamak istiyordu.
Elçi, kendisine verilen vazifeyi yerine getirince Harakānî Hazretleri ona şöyle dedi:
“Mahmut’a de ki: «Ebû’l-Hasan; “Allah’a itaat edin!” fermânıyla öyle meşguldür ki, seninle ilgilenecek hâli yoktur.»”
Bu söz, Sultan Mahmut’a derinden tesir etti. Yanındakilere: “Kalkın Şeyh’in huzuruna varalım, bu zât farklı bir insan, bizim bildiğimiz kişilerden değil!” dedi. Huzura varan Sultan Mahmut: “Bana bir nasihatte bulun!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, dört şeye dikkat et: Takvâ, cemaatle îfâ edilen namaz, cömertlik ve halka şefkat!” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Bana duâ et!” diye ricâ etti.
Hazret: “Beş vakit namazda; «Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları affeyle!» diye duâ ediyorum. Sen de buna dâhilsin.” buyurdu.
Sultan Mahmut:“Husûsî duâ istiyorum!” dedi.
Harakānî Hazretleri: “Ey Mahmut, âkıbetin Mahmut (hayırlı ve güzel) olsun!” diye duâ etti ve onları ayakta uğurladı.
Sultan Mahmut: “Geldiğimde iltifat etmemiştin, şimdi ise ayağa kalkıyorsun. O hâl neydi, bu ikram nedir?” diye sordu.
Hazret: “Gelirken sultanlık gururuyla ve imtihan için gelmiştin, şimdi ise gönül kırıklığı ve dervişlik hâliyle gidiyorsun. Dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Daha önce sultan olduğun için kalkmadım, şimdi derviş olduğun için kalkıyorum!” dedi.
Sultan Mahmut gazâya gitmek üzere oradan ayrıldı. (Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 298-300; Attâr, s. 598-599.)
Harakânî ve Fütüvvet
Fütüvvet, gençlik demektir. Hz. Ali(r.a) gibi birtakım gençlerin asr-ı saâdetteki fedâkarlık, yiğitlik ve civânmerdlikleri sebebiyle bu kelime tasavvuf kültürümüzde yiğitlik ve cömertliği ifade eden bir âlem olmuştur. Bu yüzden hicrî ikinci asırdan sonraki sûfîlerden bu kavramı kullananlar pek çoktur. Ancak bu kavram daha sonra Abbâsî halifelerinden en-Nâsır li-dînillah tarafından gençleri ve san’atkarları organize eden, eğitip yetiştiren bir örgüt hâline gelmiştir. Bu fütüvvet anlayışı, Anadolu Selçukluları zamanında “Ahîlik” olarak sistemleşmiş, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması ile Osmanlı’nın kurulup gelişmesinde önemli hizmetler ifâ etmiştir.
Fütüvvet ile ilgilenen Harakânî bu teşkîlâtın ve Ahîlik’in kurulmasını da hazırlayanlardandır. Ona göre fütüvvet ve civanmertliğin şartı üçtü:
1- Cömertlik,
2- Şefkat,
3- Halktan müstağnî olmak.
İçinde Allah’dan başkasına yer olan kalb, baştanbaşa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını, içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETLERİ
Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.
Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devam ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti: “Allah’ım, duyduğuma göre Sen her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 280; Attâr, s. 593.)
Ebû’l-Hasan Hazretleri on iki sene boyunca her gün yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin türbesine gidip büyük bir edep ve hürmetle ziyaret eder ve sabah namazında yine kendi tekkesinde hazır olurdu. Böylece üç fersah yol yürümüş olurdu. Nihâyet bir gün Bâyezîd Hazretlerinin türbesinden: “irşada başlama zamanın geldi!” diye bir ses işitti. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri büyük bir mahviyet içinde: “Ey Şeyh, benim işime himmet lütfet ki, ben ümmî bir insanım, şeriatı hakkıyla bilmiyorum, Kur’an’ı gerçek manasıyla öğrenebilmiş değilim!” dedi. Türbeden gelen ses:“Ey Ebû’l-Hasan, oku: «Eûzü billâh…»!” diye ona okumayı tâlim etmeye başladı. Harakānî Hazretleri tekkesine varıncaya kadar Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş oldu. ( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 307.)
Hazretin o günden sonra Kur’ân ve Sünnet’e vukufiyeti daha da arttı.
Bir defasında müritlerinden biri, Âlemin Kutbu’nu görmek istediğini söyleyerek Hazret’ten izin alıp yola çıktı. Uzun gayretler neticesinde o makamda Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri’nin bulunduğunu görünce son derece mahcup ve pişman oldu. Mürîdine büyük bir tevâzû ve şefkatle yaklaşan Hazret ise şu tembihlerde bulundu: “Gördüğün şeyi gizlemen gerekiyor. Zira ben Allah Teâlâ’ya beni hem bu âlemde hem de öbür âlemde insanlardan gizlemesi için duâ ediyorum.(Attâr, s. 595.)
Harakânî’ye nisbet edilen bir takım eserler bulunmaktadır. Onlar da:
1- Hidâyet-nâme,
2- Fakrnâme,
3- Nûru’l-ulûm’dur.
Bunlardan Fakrnâme, Genç-bahş Kütüphanesinde yazma nüshası bulunan yaklaşık 30 sayfa civarında bir risâledir. Bu risâlenin Nûru’l-ulûm ile aynı eser olup olmadığını tahkik imkânı bulamadık. Nûru’l-ulûm muhtelif tasavvufî konuları ihtivâ eden on bölümden oluşan yaklaşık 50-60 sayfalık Farsça bir eserdir. Eserin tek yazma nüshası British Museum, Or, nr, 249’dadır. Biri Müctebâ Minovî, diğeri Abdürrefi Hakikat tarafından yapılmış iki neşri bulunmaktadır.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTI
Ebul Hasan Hicri 425 Miladi 1033 yılında 10 Muharrem Aşûre gününde -Aralık’ta) 73 yaşında Kars'a 15 km. uzaklıktaki Yahnı dağının eteğinde Bizans ordusu ile yapılan bir savaşta yaralanarak Kars'ta şehit olmuştur. Şahadet mertebesine erişen ilk Anadolu evliyalarından birisi olan Ebul Hasan için 1064 yılında Sultan Alpaslan’ın Kars'ı fethetmesinden sonra bugünkü Kaleiçi mahallesinde bir türbe yaptırılmıştır. Türklerin Anadolu'ya yerleşmeye başladığı tarih olan 1064'den önce Anadolu'nun Türkleşmesi için gelen bu Alperen 70 yıllık ömrünün tamamında tasavvufunu insan sevgisi üzerine kurmuştur.
Harakânî, tasavvuf tarihinde Aynu’l-kudât Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attar ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî gibi coşkulu mutasavvıfları derinden etkilemiştir. Türklerin Anadolu kapısını açtığı Malazgirt zaferinden yaklaşık kırk yıl önce vefât eden bu gönül adamının; şahsının ve mensup olduğu tasavvufî ekolün Anadolu insanı üzerinde çok önemli etkileri olmuştur.
Harakānî Hazretleri vefatı yaklaşınca: “Kabrimi otuz arşın derinlikte kazın, çünkü şu toprak Bistam toprağından yüksektir. Yatacağım toprağın, Bâyezîd Hazretleri’nin kabr-i şerîfinden yüksek olması câiz değildir, edebe de uymaz.” buyurdu ve bir müddet sonra vefat etti.( Attâr, s. 639.)
Bugün hem memleketi Harakan'da hem de Kars'ta iki ayrı türbesi mevcuttur.
Ebul Hasan Harakani türbesi şehit olduğu 1033 yılından 31 yıl sonra Kars'ın Sultan Alpaslan tarafından fethedilmesi sırasında yapılmıştır. Yüzyıllar içerisinde türbe bazı değişikliklerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Evliyanın Kars merkezinde Kaleiçi mahallesindeki türbesi Ortaçağın sonlarına kadar Kars ve Doğu Anadolu’da geçen siyasi mücadele ve savaşlar sebebiyle zamanla unutulmasına yol açmıştır. Ancak 1579 yılında Osmanlı Padişahı III.Murad doğu sınırlarındaki siyasi istikrarsızlığa son vermek için Lala Mustafa Paşa komutasında gönderdiği 100 bin kişilik Osmanlı ordusu Kars'ı eyalet merkezi yapmak için başlatılan imar çalışmaları sırasında bu Anadolu evliyasına ait kabir bulunarak Ebul Hasan'ın ismine izafeten Evliya Camii inşa edilerek evliyanın kabri de camii bahçesindeki türbeye defnedilmiştir.
XVII. yüzyılda Osmanlı ülkesini dolaşan ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi’nin ise Ebu’l-Hasan Harakânî ile ilgili verdiği bilgiler çok ilginçtir. Evliyâ Çelebi şunları anlatmaktadır. Kars kalesi ikinci defa III. Murad zamanında Lala Mustafa Paşa tarafından inşâ ettirilmiştir. Kalenin onarımı yetmiş günde tamamlanmış, bütün cephâne ve levâzımı ikmâl edilmiştir. Tamir sırasında ümmetin sâlihlerinden hâfız bir asker şöyle bir rüyâ görüp Lala Mustafa Paşa’ya arzetmiştir:“Rüyamda yaşlı bir zât zâhir olup: “Bana Ebu’l-Hasan Harakânî derler. Makamım bu mahaldedir. Alâmet ve nişan istersen ayağının ucundaki yeri kaz, durumu hayretle göreceksin” dedi. Bunun üzerine yüz işci kuyuyu kazmaya başlar ve kuyuda dört köşe kırmızı bir mermer, üzerinde hüsn-i hat ile şu ibârenin yazılı olduğunu görürler: “Menem şehîd-i saîd Harakânî.” Gaziler zikir ve tevhid ile mermeri kaldırınca altından kabir çıktı. Kabirde henüz vücûdu ter ü tâze bir halde, pazusundaki yaranın üzerinde bulunan makreme ile sırtındaki hırka bile henüz çürümemiş bir haldeymiş. Hatta vücûdunun sağ tarafındaki yara hâlâ kanamakta imiş. Gaziler bu hâli görünce tekbir getirerek kabri kapatmış. Bundan sonra kale içinde ilk olarak Harakânî tekke ve camii bina olunmuştur. Bu bina Lala Mustafa Paşa hayrâtıdır.”
11. Asrın tasavvuf âlimlerinden Ebul Hasan Anadolu'nun Türkleşmesi için müritleri ile birlikte hizmette bulunmuş tevazu sahibi bir evliya idi. O Anadolu'nun fethi için Alperenlik ruhuyla ilk tohumları atmış, kendisinden bir asır sonra yaşayan Ahmed YESEVİ'yi de etkilemiştir. Ebul Hasan'ın tasavvuf görüşünü anlatan Nurul Ulum adlı eserden onun ' Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız' şeklindeki düşüncesi daha sonra Mevlana'da ' Kim olursan ol yine gel' şeklinde ifadesini bulmuştur. Mevlana şiirlerinde Ebul Hasan Harakani'yi ' Şeyh-i Din' ( Dinin Şeyhi) olarak nitelemiştir. Yine Ebul Hasan Harakani Nurul Ulum adlı eserin 6. bölümünde ' Bana seni gerek' şeklinde ifade ettiği Allah sevgisi Yunus Emre'nin şiirlerinde şekillenmiştir.
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve aydınlanmasında büyük rol oynayan Evliya Alperenlerden birisi olan Ebul Hasan Harakani ne yazık ki yeterince tanınmamış ya da tanıtılmamış Kars şehrinin önemli değerlerinden birisidir.
Evliya camii külliyesindeki kubbeli şadırvanın içerisinde Ebul Hasan Harakani'ye ait türbenin etrafında 21 adet mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarlardan birisi 1767 yılında Kars Beylerbeyi Kethüda Mehmet Paşaya ait Kars'taki tek kavuklu mezardır. Diğer bir mezar ise 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası Kars'ın 40 yıllık Rus işgali sırasında şehirdeki Ermeni ve Rus baskılarına karşı Türk ahaliyi eğiterek Kars'tan göç etmelerini önleyerek şehrin Türk nüfusunu korumak için mücadele veren Evliya camisinin o tarihteki imamı Hafız Kurban Efendiye ait mezardır.
Bir duasında: “Ey Allah'ım benim zamanımda ve benden sonra, benim adımı duysun duymasın ziyaretime gelen topluluğu bağışlamanı dilerim”. Diyordu.
'Türbenin giriş kapısındaki 1854 tarihli Osmanlıca kitabe
Hak nasibitdi de yapıldı Merkad-i nevgül'zâr
Bû'l-Hasen Harakanî Şeyh'ün yatduğıdur bu mezâr.
Ol Muhammed-Dervîşitdi bu makamı böyle hoş
Evliyânun aşkına olsun fedâcânlar hezâr.
Her Murâd hâsıl olur sıdk-ile bunda ey dede
Her kim ihsâneyliye bulunur derdine izâr.
İncidenler bu makamı incidiser o Hakkı
Çün 'ihâninüihânu'l-Lah' Kelâmunda yazar.
Târih ün-Nebî-i birden Yûsuf Mollâ dedi
Bâşedîn-sâl sitte vü 'ışrînhezâr (1026-1617 )
Tasavvufî Anlayışı
Ameller ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Her gün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden; yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helâl ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
Kendisine: “sûfî kimdir?” diye soranlara:
“Hırka ve seccâde ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fenâ ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lazım olan kalp sâfiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.”
Bir gün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh derdi ki: “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldıza ve aya ihtiyacı olmayandı. Çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Bir gün müritlerine: “En güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse, tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı her şeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye lâyık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendir. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildir. Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bir kere ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi. İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi: İnsanlar üç zümredir:
1- Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2- Sen kendisini incitirsen onlar da seni incitir.
3- Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mü ‘mini incitmeden sabahtan akşama varan bir kimse, o gün akşama kadar Hz.Peygamber (s.a.v) ile yaşamış gibi olur. Eğer mü ‘mini incitirse, Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz. .”( Attâr, s. 628.)
Tasavvufi umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı: “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.”
Ebul Hasan Harakani'nin ölümünden 3 asır sonra müritlerinden birisi tarafından yazılan 'Nurul Ulum' adlı eserde; evliyanın ilmi ve hayatından kesitleri öğrenmekteyiz. Farsça el yazması bu eserin orijinali günümüzde Bristh Museum kataloğunda bulunan Nurul Ulum, 6 bölümden oluşmuş, son bölümü evliyanın yaşamını anlatan tek orijinal eserdir.
Ebu’l-Kâsım Kuşeyrî, Ebu’l-Abbâs Kassâb, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr gibi mutasavvıflarla İbn Sînâ gibi felsefe ve tıp otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyrî ile görüştüğünü Keşfu’l-Mahcûb müellifi Hücvirî’den öğreniyoruz. Ebu’l-Abbâs Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ve ziyaret Harakânî’ye lâyıktır” demektedir.
İbn Sinâ ve Harakânî
Tezkiretü’l-Evliyâ ve el-Hadâiku’l-Verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakânî, çağdaş, felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sinâ ile de görüştü.
Tasavvuf ve tasavvuf erbâbına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sinâ, Harakânî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sinâ, şeyhi görmek için orman tarafına, onu aramaya gider. İbn Sinâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
“Efendi, bu ne hal böyle?” Şeyh de: “Evdeki aslanın yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi” der. Evdeki aslan karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz bir kadındır, ama Harakânî Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir. Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretlerini, buna benzer daha pek çok büyük zât ziyaret etmiş ve birçoğu da ona mürîd olmuştur. İbn-i Sînâ da Harakānî Hazretlerini ziyaret edip onun tesirinde kalanlardandır.(Attâr, s. 597.)
Abdullah Ensârî ve Harakânî
(396-881/1006-1089) Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserinde tasavvufî hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevî de, Harakânî’nin müridlerindendir. Onu bizzat hayat suyu şeklinde niteleyerek hakikati onun aracılığıyla bulduğunu şöyle anlatır: “Hadis, fıkıh ve diğer İslâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakânî’dir. Onu görmeseydim marifete eremezdim. “O zamanın efendisi ve gavsı idi.” (Câmî, Nefahât, 482.)
Ebû Said-i Ebu’l-Hayr ve Harakânî
Harakânî’nin Ebû Said’in çağdaşı olduğu ve kendisiyle zaman zaman görüştüğü bilinmektedir. Nitekim bir ziyaretinde Harakânî’nin huzurunda susmayı tercih ettiği görülmüştü. “Niçin susuyorsun?” diye soranlara: “Bir konuda iki tercümana ihtiyaç yok” diye cevap verdiği nakledilir. Rivayete göre Harakânî, Ebû Said-i Ebu’l-Hayr’ı bast ehli kendisini ise kabz ehli olarak nitelerdi. Ebû Said semâ ve rakstan hoşlandığı halde Harakânî ise meşrebi gereği bundan pek hazzetmezdi.
Harakânî, belki de fütüvvet ve melâmet meşrebinde bir sûfî olmasının gereği hırka ve seccâde gibi sembolik unsurlara pek önem vermezdi. Oysa Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, ilk sistemli tekke kuran şahıs sıfatıyla bunları önemserdi. Kendisiyle birlikte “onu bir mana denizi ve Harakanî’yi o denizden bir konuşmacı”olarak gören ve birçok müride sahip çağdaşı ünlü bilgin ve gezgin sûfi Ebu Said-i Ebu’l- Hayr (357-440/967-1049) onun makamının yüceliğini ve manevi tesiriyle kendisinden aldığı feyzi şöyle ifade eder: “Ben pişmiş bir tuğla idim; Harakan’a varınca cevher olarak döndüm.”
Onun çağdaşı ünlü sûfi yazar El-Hucviri (Ebu’l- Hasan Ali b. Osman Cullabi ö. 465/1072), tasavvufun temel kaynaklarından sayılan Keşfu’lMahcûb adlı eserinde Ebu’l- Hasan’ı şöyle tanıtır: “Yegâne imam, devrin ehlinin şerefi… Şeyhlerin en büyüğü idi… kendi döneminde Allah’ın bütün velileri tarafından övgüye mahzar bir zat idi.’’
Yine Hucviri’nin ifadesiyle, Ebu’l- Hasan’a çağdaş, birçok müridi bulunan devrin meşhur âlimi sûfi yazar Abdulkerim el-Kuşeyri (376-465/986-1072) kendisini ziyaret ettiği Harakan’da ondan aşırı şekilde etkilendiğini şöyle ifade eder:“ÜstadEbü’l-Kasım Kuşeyri’den (Allah ondan razı olsun) duydum ki (dedi):‘Harakan vilayet (köy)’ine varınca, o pîrin haşmetinden dolayı fesahatim sona erdi ve (konuşacak)ibare kalmadı; öyle ki veliliğimden azledildiğimi sandım.”
Sem’ani (Ebü Said Abdülkerim b: Muhammed ö.562/1167) onun hakkında şöyle der: “ …Harakan…Esterabad yolu üzerinde Bistam dağında hayrı bol büyük bir köyün adıdır. Asrının şeyhi ve zamanın yegânesi Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakanî oralıdır.”
Bazı şathiyelerini yorumlayan Rüzbihan Baklı-i Şirazi (ö. 606/1209) de Harakanî hakkında şöyle der: “Aşkın kılıcı ve ateş denizinin usta yüzücüsü Ebu’l-Hasan Harakanî; onun meşhur kerametleri ve etkileyici (ünlü) sözleri vardı; hakikat ilminde hali seçkin ve sözü cömert idi.”
Ünlü sûfi yazar ve şairlerden Feriduddin-i ‘Attar (Ebü Hamid Muhammed ö.618/1221)ın tasviriyle “Harakanî: Hüzün deniz, dağdan daha sağlam, ilahi güneş, sonsuz sema, rabbani harika, devrin kutbu… Sultan-ı salatin idi; âlemdeki evtad ve abdalın kutbu; tarikat ve hakikat ehli padişahı, dağ gibi bir sıfat şahikasının mütemekkini ve marifet sahasının yegânesi… Hakikat sırlarına sahip, himmeti yüce ve mertebesi ulu; Yüce Allah nezdinde yakın aşinalığı olan bir zat idi.” der.
Tasavvufun şüphesiz en büyük şahsiyetlerinden sayılan ve Mesnevi’sinde ona geniş yer veren Mevlana Celaleddin-i Rumi (ö.670/1271) onun için, “Din’în Şeyhi (Şeyh-i Din)”ifadesini kullanarak, ‘’bizim söylediklerimiz Ebu’l Hasan Harakanî’den aldıklarımızdan başka bir şey değildir’’ demiştir.
Mesnevî’nin Hz. Harakâni ile ilgili en çarpıcı yeri Hz. Bayezid’in Hz. Harakâni’nin varlığından ve dünyaya geleceğinden haberdar edişidir. Bu hikâye Hz. Şems’ten de önce Attar’ın Tezkiretu’l-Evliyâ eserinde ve daha başka kimliği meçhul mutasavvıflar tarafından yazılan kitaplarda yer almıştır. Mevlânâ gönlü ile hadiseyi bildiği için diğer anlatılanlara ekler yapmıştır. Hz. Bayezid’in Harakâni’nin mânâsını, Peygamber’in hadisi ile açıkladığı ve 150 yıl önce Hz. Muhammed(s.a.v)’in Yemen’den Allah’ın kokusunu hissedişi gibi Harakan’dan gelecek olan büyük sultanın manevî kokusunu hissetmesini anlatmıştır.
Makālât’ta Hz. Şems: Bu Bâyezîd (k.s)Harakân köyünden geçerken şöyle demişti: ‘Yüz elli yıl sonra, bu köyden beş derece benden üstün olan bir er çıkacak.’ Öyle oldu. Aynı tarihte Ebu’l- Hasan-ı Harakanî ona mürit oldu ve onun türbesi başında hırka giydi” der.
Başka bir yerinde ise “Büyük Er” diye bahsettiği Ebu’l-Hasan-ı Harakanî’nin Sultan Mahmud ile olan hikâyesini anlatır ve Sultan’a: “Ey İslâm padişahı! ‘Allah’a itaat ediniz’ zevki bizi öyle kuşattı ki âlemdeResûlün bulunup bulunmadığından bile haberimiz olmadı; sizin gibi bir Sultan’dan nasıl haberdar oluruz? ” dediğini, Sultan’ın ise ağlayıp titreyerek şeyhin elini öptüğünü anlatır. Kuşeyrî, Harakanî’nin bu muazzam cevaba benzeyen“Lâ ilâhe illâllah’ı kalbin derinliklerinden, MuhammedunResûlullâh’ıkulağın dibinden söylerim” sözünü şöyle yorumlamıştır: Gerçekte Allah’ın dışında her şey Hakk’ın kadrine ortak koymaktır.
Menâkibu’l-‘ârifîn’e göre Şems-i Tebrîzî sık sık Harakâni’ye ait olup mîrâcı anlatan şu sözleri tekrarlardı: “Bir ayağımı arşın üzerine koydum, ikincisi yerin en dibindeydi; dilek kapısı kapalıydı; niyaz eşiğine inmedikçe kapı asla açılmadı; niyazdan daha üstün ibadet yoktur.“
Osmanlının son devri büyük âlimi M. Zahid el-Kevseri’nin ifadesiyle: “Rabbani arif Ebu’l-Hasan Harakanî, Evliyanın en büyüklerinden ve seçkinlerin en kâmillerinden idi…”
Erzurumlu Hace Muhammed Lutfi(k.s)Hazretleri de bir dizesinde Harakanî’yi şöyle tanıtır:
“Pir-i Harakanî namütenahi, kemalât-ı kâmil Hak’dır penahı.
Mir’at-i Muhammed evliya şahı, Tarik-i Mevlâ’da merdan iledir.”
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİNDEN
Arifi Billah bir zat olan Ebu’l Hasan-ı Harakanî Hazretlerinin insanı özüne döndüren derin manalı çok veciz sözleri vardır. Bunlardan onun nasıl bir kulluk anlayışı içerisinde olduğunu anlayabilir ve nasiplenebiliriz.
O bir sözünde, ” Kimin kapısında bir yıl beklersen, neticede bir gün, ‘Gel bakalım! Niçin orada duruyorsun?’ der. Allah’ın kapısında elli yıl bekle, sana ben kefil olurum” der.
Huzuru Rahman’a gidecek bir kul olduğunun idrakine sahip, kulluğun şuuruna ermiş o büyük sultan şöyle söyler; “Üç hâlden biri ortaya çıkmadan dünyadan gitme: Ya Allah’a olan muhabbetinden dolayı gözyaşların kan olmalı ya O’nun korkusuyla idrarın kana dönüşmeli veya uyanık olduğun hâlde kemiklerinin eriyerek inceldiğini görmelisin.”
“Her kim bu dergâha gelirse, ekmeğini verin ve inancını sormayın. Zira Allah katında ruh taşıyan herkes Ebu’l-Hasan’ın sofrasında ekmeğe layıktır”. Harakanî’nin bu düşüncesi, daha sonra Mevlânâ’da:
“Gel, gel, her ne olursan ol, gel!
İnançsız da, putperest de olsan, gel!
Burası umutsuzluk dergâhı değil,
Yüz kere bozsan da tövbeni, yine gel!” şeklinde ifadesini bulmuştur.
Böylece bütün insanlık, dini, rengi, dili ne olursa olsun Harakanî’nin çağırdığı bu dergâha davetlidir. Yaşama sevinçlerini kaybedenler, hayata küsenler, tövbesini bozanlar bu “dergâh”ta yeni ümitlere ulaşabilirler. Harakanî bu davetiyle, insan kitlelerini parçalayan, insan gönüllerinin öze ulaşmasını engelleyen tüm bağların koparılmasını istemekte ve tüm insanlığı en iyiye, en doğruya, yegâne gerçeğe çağırmaktadır. Bu gerçek Hak din İslam’dır. Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v)in yoludur.
HARAKĀNÎ HAZRETLERİNİN ŞEFKAT, MERHAMET VE HİZMETİ
Müminlerin hizmetçisi olmak onun yolunun esasıdır
Ebu’l Hasan Hazretlerinin hayatında en çok öncelediği amellerden birisi de mümin kardeşliğinin kural ve kaidelerinin hayata yansıtılmasıdır. Müminlerin derdleriyle dertlenmek, onların gönüllerini almak, sıkıntılarının giderilmesine vesile olmak, hülasa müminlere hizmetçi olmak, onun tasavvuf anlayışının esasıdır; insanın terakki etmesine vesile olan en önemli saiktir. Bunu şu sözlerinden anlamaktayız; “Sabahleyin kalkan âlim ilminin, zâhid de zühdünün artmasını ister. Ebû’l-Hasan ise, bir kardeşinin kalbine sevinç ve neşe verebilme derdindedir.” ( Attâr, s. 611.)
“Allah’ım! Eğer bütün dünyada Sen’in mahlûkâtına karşı benden daha şefkatli biri bulunursa, o vakit ben kendimden hayâ ederim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 247.)
“İlâhî! Bütün şartlar altında Sen’in ve Resûl’ünün kölesi, mü’minlerin hizmetçisiyim!”( Attâr, s. 616.)
“En büyük kerâmet; yorgunluk ve bezginlik hissetmeden Allâh’ın mahlûkâtına hizmet etmektir.”( Nâme-i Dânişverân-ı Nâsırî, I, 297.)
Bir başka sözü de şudur; “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” ( Attâr, s. 604.)
Aynı anlamlarda bir başka sözü ise şudur; “Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamet, onun en bâriz tezâhürü de Allah rızâsı için mahlûkâta “hizmet”tir.”
“Mü’minin âzâlarından (en az) birinin devamlı Yüce Allah ile meşgul olması gerekir. Bir mü’min Allah Teâlâ’yı ya kalbiyle hatırlamalı, ya diliyle zikretmeli, ya gözüyle O’nun görülmesini istediği (ilâhî azamet tecellîleri)ni görmeli, ya (kalbinden rahmet taşırarak) eliyle cömertlik yapmalı, ya ayağıyla insanları ziyaret etmeli, ya bütün varlığıyla mü’minlere hizmette bulunmalı, ya aklıyla tefekkür ederek mârifete ulaşmaya gayret etmeli, ya ihlâsla amel etmeli, ya da kıyâmetin dehşetinden korkmalı ve insanları bu hususta îkâz etmelidir.”Böyle birinin, kabirden başını kaldırır kaldırmaz kefenini sürüye sürüye Cennet’e gideceğine ben kefilim!”( Harakānî, Nûru’l-Ulûm, s. 240.
“«Amel işlemen gerekmez!» demiyorum. Lâkin yaptığın ameli acaba sen mi yapıyorsun, yoksa sana yaptırılıyor mu, bunu bilmen gerekir. Aslında kul, Allâh’ın sermâyesiyle ticaret yapmaktadır. (Zira her şeyi yoktan var eden ve fâil-i mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır.) Sermâyeyi Allâh’a verip gittiğinde, evvel de Allah, âhir de Allah, ortası da Allah’tır. Ticaretin O’nun sâyesinde kâr eder, senin sâyende değil! Pazarda kendisi için pay görene, oraya yol yoktur.”( Attâr, s. 625.)
“Allah Teâlâ kuluna, îmandan sonra temiz yürek ve doğru dilden daha büyük hiçbir şey ihsân etmemiştir.”( Attâr, s. 628.)
“Kalblerin en aydını içinde mahlûkatın yer almadığı kalbdir. Amellerin en iyisi, içinde mahlûk düşüncesinin olmadığı ameldir. Nimetlerin en helâli kendi gayretinle olanıdır. Arkadaşın en iyisi Hak ile yaşayandır.”
“Hep sevindirici şeyler arama. Bazen seni üzecek şeylere yönel. Ağla, gözyaşların aksın. Çünkü Allah, gözyaşı akıtanları çok sever”.
“On iki sene nefsimin demircisi idim; kendi nefsimden bir ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşiyle dağlayarak kızıl hâle getiriyor, sonra onu yerme örsünün üzerine koyarak kınama çekiciyle dövüyordum. Beş sene kendi aynam idim; her çeşit ibadet ve taatle bu aynayı parlatıyordum. Sonra bir sene boyunca kendime dikkatle baktım; kendimde (belimde) gururdan, ucuptan, kibirden ve kendi amelini beğenmekten mamul bir küfür zünnarı gördüm. On iki yıl onu kesmek için çalıştım, nefsin derinliklerinde bir başka zünnar gördüm, beş yıl da onun kesilmesi için gayret sabrettim. Onu nasıl keseceğime bakıyordum, keşif vâki oldu. Halka (mahlûkata) baktım onları ölmüş gördüm ve hepsinin cenaze namazlarını kıldım. Onların cenazesinden döndüm ve yeniden İslâm'a girdim.Kendi ömrüme bakınca, yetmiş üç yıllık bütün ibadetimi bir saat kadar gördüm; günahlarıma bakınca Nuh'un (as) ömründen daha uzun gördüm.”
“Hak Teâlâ kulların paylarını bölüştürdü, her biri kendi payını aldı. Civanmert velilerin payına da hüzün düştü. Civanmertlerin hüznü O'nu O'na yaraşır şekilde anmak isteyip de yapamamalarıdır. Eğer sana hüzünlü olanların hikâyesini anlatırsam yer ve gök kan ağlar. “
Ebu’l-Hasan Harkani rahmetullahi aleyh Silsile-i Âliyye’de emaneti Ebû Ali Farmedî rahmetullahi aleyhe vermiştir. Kâtip Çelebi Cihannüma adlı eserinde Harakani’nin Türbesinin Kars’ta bulunduğunu kaydetmiştir.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
ALTIN SİLSİLESİNİN 6. HALKASI
Nakşibendiyye silsilesi olarak da bilinen silsile-i aliyeyi büyük âlim ve veliler oluşturur. Tıpkı altın bir gerdanlık gibi üç koldan Peygamber Efendimiz'e bağlanır. Ebul Hasan Harakani'ye kadar sıralama şu şekildedir:
1-Peygamber Efendimiz (s.a.v)
2- Ebu Bekir Sıddık (r.a)
3-Selmani Farisi (r.a)
4-Kasım bin Muhammed(r.a)
5-Cafer-i Sadık (r.a)
6-Bayezıd-ı Bistami (k.s))
7-Ebul Hasan Harakani (k.s)
Harakânî’den Bize Kalanlar
İnsanların adlarının yüzyılları aşıp gelmesi büyük bir mazhariyettir. Harakânî bunu yaşayan gönül sultanlarındandır. Çünkü o:
1- Tasavvuf kültürümüzde Yesevîlik, Bektâşîlik ve Nakşîlik gibi tariklerin kolbaşıdır.
2- Gazzâlî, Hemedânî, Necmeddin Dâye, Attâr ve Mevlânâ gibi sûfîleri derinden etkilemiştir.
3- Fütüvvet anlayışıyla Anadolu Ahîlik’inin kurulmasına öncülük etmiştir.
4- Adına inşâ edilen cami, tekke ve külliye ile Kars’ta hâlâ yaşamaktadır.
5- Kendisine izâfe edilen risâleleri tasavvuf kültürümüze zenginlik kazandırmıştır.
6- İnsanlarımız onun adıyla bütünleşmekten dolayı metafizik bir güç, mânevî bir hazz elde etmiştir.
Kaynaklar: Abdülmecid Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, Kâhire 1308, s. 105.Ahmed Hilmi, Mir’ât-ı Bâyezid Bistamî ve Ebu’l-hasan Harakânî, İstanbul 1319.Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, (trc. S. Uludağ), s. 670-721.Câmî, Nefehâtü’l-üns, s. 298.Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.H. Kâmil Yılmaz, Altın Silsile, İstanbul 2001.Hucvîrî, Keşfü’l-mahcûb, (trc. S. Uludağ), s. 102-103.İbn Batuta, Rihle, Beyrut 1405/1985, I, 433.İbrahim Alanka, Ebu’l-Hasan Harakânî, ts. (Elif matbaacılık).Kazvînî, Asâru’l-bilâd, Beyrut ts. 363.S. Uludağ, “Ebu’l-Hasan Harakânî”, DİA, XVI, 93-94.Zehebî, Siyeru a‘lâmu’n-nübelâ, XVII, 421.Nûrü’l-ʿulûm (nşr. Y. E. Berthels, Taṣavvuf ve Edebiyyât-ı Taṣavvuf [trc. Sîrûş İzdî], Tahran 2534 şş. içinde), s. 329-366; a.e. (nşr. Abdürrefî‘ Hakīkat), Tahran 1359 hş.; Herevî, Ṭabaḳāt, s. 373, 628; Muhammed b. Münevver, Esrârü’t-tevḥîd, Tahran 1348 hş., s. 148, 395; Sem‘ânî, el-Ensâb, V, 86; Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, s. 41, 317; Necmeddîn-i Dâye, Şerḥu ḳavli Ebi’l-Ḥasan el-Ḫaraḳānî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 2061, vr. 151b-154a; Zeynelâbidîn-i Şirvânî, Riyâżü’s-seyâḥa [baskı yeri ve tarihi yok] (İntîşârât Sa‘dî), s. 520-521; Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, II, 701; Safâ, Edebiyyât, II, 211, 911; Abdürrefî‘ Hakīkat, Târîḫ-i ʿİrfân ve ʿÂrifân-ı Îrânî, Tahran 1372 hş., s. 356-381; Abdülhüseyn-i Zerrînkûb, Cüstücû der Taṣavvuf-i Îrân, Tahran 1369 hş., s. 56-60; Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, s. 90, 482; Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevî Şerhi, İstanbul 1974, IV, 261-272; İbrahim Alanka, Ebü’l-Hasan Harakanî, Ankara, ts. (Elif Matbaacılık); Dihhudâ, Luġatnâme, II, 407; J. T. P. de Bruijn, “K̲h̲araḳānī”, EI2 (İng.), IV, 1057-1059; H. Landolt, “Abu’l-Ḥasan Ḵaraqānī”, EIr., I, 305-306.
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Ebu'l Hasan Harakani K.S.
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.
(D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)
Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur.
4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.
Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır.
Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti.
Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba
İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.
Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.
Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.
Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;
“Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır.
Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır.
“Sırrımız Fâş Oldu”
Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur.
Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”
Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.
Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:
Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu
Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.
ESERLERİ
Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:
“Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avâmın arasına az karışsınlar.
Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”
VEFATI
Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.
Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti de bu aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte, günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.
Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.
TARİKAT ŞECERESİ
1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300
2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334
3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138
4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.
5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406
6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412
7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.
BAŞKA BİR ŞECERESİ
1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660
2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680
3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712
4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.
5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765
6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881
7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)
8-Şeyh Musal Bestami (k.s)
9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)
10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)
11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)
12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)
13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)
14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)
15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)
16-Şeyh Osman Rumi (k.s)
17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)
18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)
19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)
20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)
21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)
22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412
23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.
(Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)
Şiirleri
Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.
Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz
Biz ol uşşak-ı serbâzuz
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humâr olmaz
Diriyiz dâim, ölmeyiz
Karanlûda(karanlukta) kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehâr olmaz
Bizim illerde ay ü gün
Sebât üzre durur dâim
Televvün erişip âna
Gehi bedr ü hilâl olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar tâze solmazlar
Hazân olup dökülmezler
Zemistân ü bahâr olmaz
Şarâb-ı aşkı çün içtik
Feragât mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrîk ü târ olmaz
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Âna k’ar ü kenâr olmaz
Bırak ey Hamida vârı
Görem desen sen ol yârı
Göricek ol tecellâyı
Ândan özge kemâl olmaz
Senden Dolu İki Cihan
Senden dolu iki cihân
Oldum zuhurundan nihân
Ger bulayım seni âyan
Ya Rab n’ola halim benim
Dilde kanaat olmaya
Züht ile tâat olmaya
Senden hidâyet olmaya
Ya Rab n’ola halim benim
Şol gün ki mizân kurula
Hak kapusunda durula
Halâyık oda sürüle
Ya Rab n’ola halim benim
Ağlarım işte zâr ile
Kaldum diriğ ağyâr ile
Bilişmedim sen yâr ile
Ya Rab n’ola halim benim
Hâmidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halim benim
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.
(D.M.1331, Kayseri – V.M.1412, Malatya)
Anadolu’nun manevi mimarlarından olan, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere birçok talebe yetiştirerek Osmanlı Devleti’nin manevi anlamda büyümesinde ve gelişmesinde büyük katkısı olmuş bir Allah dostu Alperendir. “Somuncu Baba“ lakâbıdır. Asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” Hamîd-i Kayserî, Hamîd-i Aksarayî, Somuncu Koca, Ekmekçi Koca ve “Somuncu Baba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur.
4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet alarak tekrar Anadolu’ya dönmüştür.
Osmanlı kuruluş dönemi Anadolu’ya İslam’ı mayalayan, ünlü mutasavvıf, veli, âlim. Aynı zamanda Bayramiyye Tarikâtı kurucusu Hacı Bayram Veli(k.s)'nin de hocasıdır.
Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi'nde tasavvuf eğitimini tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra şeyhinin emriyle Anadolu'ya dönüp Bursa'ya yerleşti.
Bursa Ulu Camii Açılışı ve Somuncu Baba
İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa'da iki göz bir fırın yaptırdı, bir kısmında ekmek yaparken, diğer kısmında inzivaya çekildi. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Yaptığı ekmeğin lezzeti ve bereketi dilden dile yayıldı, halk arasında 'Somuncu Baba' olarak tanınmaya başladı. Söylentiler Yıldırım Bayezid Hanın damadı Emir Sultan'ın da kulağına gitti ve onu fırınında ziyaret etti.
Emir Sultan, Hamîdüddin Aksarâyî'nin kendini gizlemiş bir âlim olduğunu görür görmez anlar, sık sık onu ziyaret eder.
Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına Allah’a şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin camisidir. Bursa’da çilehanesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Mü’minler, Somunlar” nidâlarıyla ekmek dağıtan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri Ulu Cami’nin inşâası sırasında da işçilere ve halka somun dağıtmış, manevi yönünü gizlediğinden dolayı halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla bilinir olmuştur. Yani bu dönemde Somuncu Baba kimdir? Diye sorsanız tüm halk her gün ekmek dağıtan yaşlı nurâni zâtı gösterecektir.
Cami inşaatı tamamlanıp da açılış günü geldiğinde Padişah Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için dönemin tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretleri’ni görevlendirmiştir. Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin manevi yönünü Bursa’da ilk keşfeden kişi olan Emir Sultan Hazretleri;
“Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler vardır. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez”diyerek bu görev için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret etmiştir. Padişahın huzurunda görevi reddetmeyen Hamidi Veli Hazretleri hutbede Fatiha Suresi’ni 7 farklı şekilde yorumlayarak işârî tefsirini yapmıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemâat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin manevi büyüklüğünün farkına varmıştır.
Namazdan sonra halk Somuncu Babanın elini öpüp duasını almış,Caminin üç kapısıından çıkanlaruın hepsi elini öptüğünü duasını aldığını söylemişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin ilk şeyh’ül islâmı Molla Fenâri Hazretleri ise bu tefsir üzerine “Ayn’ul Ayan” isimli Fatiha Tefsiri kitabını kaleme almıştır.
“Sırrımız Fâş Oldu”
Bursa’da manevi büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle sırrı fâş olan Hamidi Veli Hazretleri ise talebeleri ile birlikte Bursa’dan ayrılmıştır. Melamilik ’in en önemli temsilcilerinden olan Şeyh Hamidi Veli Hazretleri halk içinde Hakk ile birlikte olma yolunu seçmiş insanların teveccühünden ziyâde talebe yetiştirmek ve âlem-i İslâm’a hizmet etmekle meşgul olmuştur.
Bu sebeple Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşmıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Bursa’dan ayrılmasını Bursalı İsmail Hakkı Silsilenâme’sinde şu şekilde anlatmıştır:“Şeyh Hamid ol gece merkebine suvar olup Aksaray tarafına gitmiştir. Ve burada kendisinin Muzaf Mescidi vardır. Ve Aksaray’dan dahi Darende’ye hicret buyurup ve anda intikal-i bekâ kılmıştır. Ve hâlâ türbesi ziyaretgâhtır.”
Somuncu Baba Bursa’dan ayrılmıştır ama hem o dönemde kullandığı fırını hem de hayatı günümüze kadar unutulmamıştır. Hatta çarşı esnafının her sabah iş başı yaparken Hamid-i Veli Hazretlerinin ekmek dağıttığı yerde dua ederek işe başlaması tesirlerinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.
Somuncu Baba Aksaray’da yaşadığı yıllarda talebelerinin meşhurlarından halifesi Hacı Bayramı Veli Hazretleri’ni dinî ve dünyevî ilimlerde eğiterek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Hacı Bayramı Veli Hazretleri’nin Osmanlı Devleti’ne etkileri ayrı bir yazı konusu yalnız o kadar tesirli olmuştur ki; Somuncu Baba kimdir? Denildiğinde ilk akla gelen Hacı Bayramı Veli’nin hocası olduğudur. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Hamidi Veli Hazretleri diğer oğlu Halil Taybi ile birlikte Hac ziyaretinde bulunmuştur.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.
Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:
Halil Taybi- Darende.Baba Yusuf Hakiki- Aksaray. Akşemseddin–Göynük. Ömer Dede-Göynük. Hızır Dede-Bursa. Akbıyık Sultan-Bursa. İnce Bedreddin-Darende. Yazıcıoğlu-Gelibolu. Şeyh Lutfullah-Balıkesir. Şeyhî-Kütahya. Şeyh Üftade-Bursa. Aziz Mahmud Hüdayi-İstanbul. Muslihiddin Halife-İskilip. Uzun Selahaddin-Bolu
Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:“Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.
ESERLERİ
Somuncu Baba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în (Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:
“Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.
Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
Avâmın arasına az karışsınlar.
Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.”
VEFATI
Anadolu’ya döndükten sonra özellikle Kayseri, Bursa, Aksaray ve Darende olmak üzere birçok merkezde bulunan ve talebe yetiştirerek İslam’a hizmet eden Şeyh Hamidi Veli Hazretleri ömrünün son kısmını daha önce de yaşadığı Darende’de geçirmiştir. Kaynaklarda Hıdırlık mevkii adı verilen günümüzdeki Zaviye Mahallesi’nde Tohma Irmağı’nın yanına halvethanesini kuran Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri, H.815.M.1412. yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.
Vefatından sonra Türbesinin bulunduğu mekân zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti de bu aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Darende’deki soyunu devam ettiren evlâdı Halil Taybi Hazretleri de babasının yanına defnedilmiştir. Günümüzde Darende’de bulunan ve külliye şeklinde hizmet veren Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi her yıl binlerce misafir tarafından ziyaret edilmektedir. Somuncu Baba Darende’deki ebedî istirahatgâhında âşıklarının gönlünde yaşamaya devam etmekte, günümüzde de manevi anlamda irşâd etmektedir.
Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.
Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.
Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.
TARİKAT ŞECERESİ
1-Şeyh İbrahim Zahid Geylani (k.s) (Zahidiye kolu piri) H.700 M.1300
2-Şeyh Safiyyuddin-i Erdebili (k.s).(Safaviyye kolu piri) H.735.M.1334
3-Oğlu Şeyh Musa Sadreddin Erdebili (k.s). H.790.M.138
4-Oğlu Şeyh Ali Erdebili.(k.s) H.802.M.1407.
5-Oğlu Şeyh İbrahim Erdebili.(k.s) H.809.M.1406
6-Şeyh Hamidüddin bin Musa Aksarayi.(k.s) (Somuncu Baba) H.815.M.1412
7-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikatı Piri). H.833.M.1429-Ankara.
BAŞKA BİR ŞECERESİ
1-Hz.Ali (r.a)H.40.M.660
2-Hz.Hüseyin (r.a)H.61.M.680
3-İmam Zeynel Abidin (r.a)H.94.M.712
4-İmam Muhammed Bakır (r.a).H.113.M.731.
5-İmam Cafer-i Sadık (r.a)H.148.M.765
6-Şeyh Bayazidi Bestami(k.s) (Tayfuriyye KoluPiri)H.268.M.881
7-Şeyh İbrahim Hindi (k.s)
8-Şeyh Musal Bestami (k.s)
9-Şeyh Ebu’l-Hasan Cürcani (k.s)
10-Şeyh Ahmed Horasani (k.s)
11-Şeyh Süleyman İsfahani (k.s)
12-Şeyh Süleyman Buhari (k.s)
13-Şeyh İshak Havarzimi (k.s)
14-Şeyh Sadeddin Bağdadi (k.s)
15-Şeyh Mahmud Kerhi( k.s)
16-Şeyh Osman Rumi (k.s)
17-Şeyh Mahmud Basri (k.s)
18-Şeyh Hasan İstirabadi (k.s)
19-Şeyh Süleyman İskenderi (k.s)
20-Şeyh İbrahim Basri (k.s)
21-Şeyh Şadil Rumi (k.s)
22-Şeyh Hamideddin bin Musa Aksarayi (k.s) (Somuncu Baba)H.815.M.1412
23-Şeyh Hacı Bayramı Veli (k.s) (Bayramiyye Tarikat Piri)H.833.M.1429-Ankara.
(Şakayıkı Numaniyye Terc.(Zeyli Mecdi Efendi)s.44.Nefahatül Üns s.68.Osm.Müellifleri c.1 s.56.sefineyi Evliya c.2 s.256.Miratul Makasıd s.36.)
Şiirleri
Şeyh Hamidi Veli Hazretleri’nin günümüze kadar ulaşmış iki adet şiiri bulunmaktadır.
Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz
Biz ol uşşak-ı serbâzuz
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humâr olmaz
Diriyiz dâim, ölmeyiz
Karanlûda(karanlukta) kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehâr olmaz
Bizim illerde ay ü gün
Sebât üzre durur dâim
Televvün erişip âna
Gehi bedr ü hilâl olmaz
Bizim gülşendeki güller
Dururlar tâze solmazlar
Hazân olup dökülmezler
Zemistân ü bahâr olmaz
Şarâb-ı aşkı çün içtik
Feragât mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrîk ü târ olmaz
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Âna k’ar ü kenâr olmaz
Bırak ey Hamida vârı
Görem desen sen ol yârı
Göricek ol tecellâyı
Ândan özge kemâl olmaz
Senden Dolu İki Cihan
Senden dolu iki cihân
Oldum zuhurundan nihân
Ger bulayım seni âyan
Ya Rab n’ola halim benim
Dilde kanaat olmaya
Züht ile tâat olmaya
Senden hidâyet olmaya
Ya Rab n’ola halim benim
Şol gün ki mizân kurula
Hak kapusunda durula
Halâyık oda sürüle
Ya Rab n’ola halim benim
Ağlarım işte zâr ile
Kaldum diriğ ağyâr ile
Bilişmedim sen yâr ile
Ya Rab n’ola halim benim
Hâmidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halim benim
Ebubekir TANRIKULU Hoca
Kadiriye-i Halisiye-i Hayriyyenin
Hadimul Fukarası
Hamiduddin Aksarayi Somuncu Baba K.S.
Rabiatu'l Adevviye R.Anha
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...
8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.
Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir.
Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).
"Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."
İBRETLİK BİR HAYAT
Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.
Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."
Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.
Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.
Kandillerin Havada Durması
Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.
Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi.
Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."
Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.
Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.
O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.
Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.
Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der.
Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar.
Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.
Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir.
Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”
Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.
Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.
Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.
ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI
Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.
Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).
Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir.
Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.
Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.
Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”
Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.
Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:
Hazreti Rabia ve Duası
Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.
Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.
Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”
Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.
RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI
Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.
Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)
Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.
Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.
Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).
Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.
Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”
Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”
Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.
“Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”
“Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”
Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”
Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.
Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”
Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.
Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.
“İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”
“Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”
“Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”
Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür.
Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)
İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)
İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.
Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”
Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).
Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir.
Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”
Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.
İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler.
Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).
Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür.
Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir.
Hanımlara Nasihati
Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.
Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı
Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.
Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”
Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.
İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin.
Hırsızın Tövbesi...
Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”
Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)
Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…
Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…
Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.
“Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.
Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)
Allah’a Yakarışı
Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.
RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ
Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.
Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi.
Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı.
Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)
“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)
Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı.
Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.
Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.
Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.
Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu? Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.
Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”
Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”
Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”
Râbia el-Adeviyye’den Terennümler
“Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.
Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.
Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”
“Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”
“Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”
Rabiatül Adeviyye Sözleri
“İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”
Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”
“Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”
“Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”
“Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”
“Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”
“Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.
Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.
Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.
‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.
Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!
Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!
Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…
Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.
Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:
1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.
2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.
3- Öğrendiği ilmi unutur.
Rabiatu'l Adevviye R.Anha
Tâbiînden ve Tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu hanım velîlerin büyüklerinden...
8. yüzyılda Irak topraklarında yaşamış, kimsesizliği tatmış, ömrünün ilk yılları masiyetlerle alûde geçmiş, ancak kendini bu hayattan kurtararak tamamen sûfimeşrep bir hâl edinmiş bir Allah aşıkıMısır, Suriye, Filistin, Hicaz, Anadoluyu dolaşmış, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Tâbiînden ve hanım velîlerinilki ve en büyüklerindendir. Hayatı menkıbelerle, kerametlerle doludur. Şehrin yakınlarında bulunan bir dağda inzivaya çekilmiş ve bitevî Allah’ı zikir ve ibadetle meşgul olmuş. Manen öyle terakki etmiş ki devrin büyükleri ki aralarında Hasan el-Basrî, Süfyân-ı Sevrî, Mâlik bin Dinar(radiyallahu anhüma) gibi âlim ve fâzıl kişiler kendisini ziyaret ederek duasını almışlar, nasihatlerini dinlemişler. Allah’a duyduğu aşkın/üstün aşk u iştiyâk ile tasavvufa yeni bir soluk getirmiş,tasavvufta Sevgi Ekolünün kurucusu olmuştur.. Zira o bizâtahî cenneti ve cennetin nimetlerini değil Allah’ın rû’yetini ve O’nun kendisinden razı olmasını istemiştir. Bu düşünce tarzı kendisinde sonra gelen sûfilerin tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmuştur. İmam’ı Gazzâlî(r.a)’nin ve el-Muhâsibî(r.a)’nin de bu büyük kadın veliden etkilenmiştir.
Hicri 95, Miladi 714 yılında Basra’da doğdu. Fakir bir ailenin dördüncü kızı olduğu için “Râbia” ismi verilmiştir.
Kays b. Adî kabilesinin âzatlı kölesi olduğundan Adeviyye veya Kaysiyye nisbeleriyle anılmıştır. Künyesi Ümmü’l-hayr’dır. Sülemî, Ẕikrü’n-nisveti’l-müteʿabbidâti’ṣ-ṣûfiyyât adlı eserinde (s. 27, 54, 59) Râbia el-Adeviyye’nin yanı sıra aynı ismi taşıyan iki kadın sûfîden daha bahseder. Bunlardan biri dönemin ünlü sûfîlerinden Abdülvâhid b. Zeyd’in (ö. 177/793) eşi Basralı Râbia el-Ezdiyye, diğeri Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi Şamlı Râbia (Râyia) bint İsmâil’dir (ö. 228/844). Aynı dönemde üç ayrı Râbia’nın bulunması Râbia el-Adeviyye hakkında kaynaklarda farklı bilgilerin yer almasına sebep olmuştur. Râbia’dan ilk bahseden çağdaşı Câhiz onun dönemin meşhur üç kadın zâhidinden biri olduğunu söyler (diğerleri Muâze el-Adeviyye ile sahâbeden Ebü’d-Derdâ’nın küçük eşi Ümmü’d-Derdâ’dır; el-Beyân ve’t-tebyîn, I, 364; III, 127, 170, 193).
"Tasavvuf kaynaklarında “nâsikât, sâlihât, mütezehhidât” diye anılan bu kadın sûfîler arasında en meşhuru Râbia el-Adeviyye’dir."
İBRETLİK BİR HAYAT
Babası İsmâil‘in üç kızı vardı. Bir tane daha doğunca adını Râbia (dördüncü) koydu. Babası çok fakir olduğundan Râbia doğduğu gece evde ihtiyaç olan şeylerden hiçbiri yoktu. Bu duruma annesi çok ağlayıp mahzûn oldu. Efendisine; "Filân komşuya gidip, bir mikdar kandil yağı isteyebilir misin?" dedi.
Hazret-i Râbia‘nın babası, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey istememeye söz vermişti. Bununla beraber hanımını üzmemek için komşuya gitti. Kapıya elini sürdü ve geri gelip; "Kapı açılmadı" deyince hanımı ağladı. O da çok üzüldü. Babası, başını dizine dayadı ve öylece uyuya kaldı. Rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz, kendisine buyurdu ki: "Hiç üzülme! Bu kızın, öyle bir hanım olacak ki, ümmetimden yetmiş bin kişiye şefâat edecek. Yârın bir kâğıda şöyle yaz: "Sen her gece Peygamber efendimize yüz salevât-ı şerîfe, Cumâ geceleri de dört yüz salevât gönderirdin. Bu Cumâ gecesi unuttun. Bunun keffâreti olarak, bu yazıyı sana getiren zâta dört yüz altını helâl parandan ver."
Sonra Basra vâlisi Îsâ Zâdân‘a git. O yazıyı ver." Hazret-i Râbia‘nın babası uyandığında, Peygamber efendimizi görmenin şevkiyle ağlıyordu. Hemen kalktı, denileni yaptı ve Îsâ Zâdân‘ın yanına gitti. Vâli mektubu alınca, Resûlullah efendimizin kendisini hatırlamasının şükrü için, binlerce altını fakirlere sadaka verdi. Râbia-tül Adeviyye‘nin babası İsmâil Efendiye de mektupta yazılanı ve ona ilâve olarak pekçok altını da sadaka verip, bir ihtiyâcı olursa tekrâr gelmesini tenbîh etti. Altınları aldıktan sonra lüzumlu ihtiyaçlarını temin etti. Böylece bolluğa kavuştular ve kızlarına rahatça bakıp güzel edeb ve terbiye ile büyüttüler.
Hakkında en ayrıntılı bilgiyi ve menkıbeleri aktaran Ferîdüddin Attâr’a göre Râbia el-Adeviyye küçük yaşlarda yetim kalır. Basra’daki kıtlık sebebiyle kız kardeşlerinin dağılmasının ardından tek başına hayat sürmeye başlar. Bu esnada zalim bir kişi tarafından 6 akçe karşılığında köle olarak satın alınır. Gündüzleri ağır işlerde çalıştırılan Râbia geceleri kendisini ibadete verir. Hz. Rabia, zalim biri tarafından ihtiyar bir adama para karşılığı köle olarak satılır. Bir gün Hz. Rabia’nın odasından ses geldiğini duyan efendisi Hz. Rabia’nın, Allah’a; ‘Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibadet edemiyorum’ diye yakardığını işitir.
Kandillerin Havada Durması
Efendisi, Hz. Rabia’nın başı üstünde bir yere asılı olmadan duran bir kandil bulunduğunu ve odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür. Sabaha kadar uyuyamaz. Sabah olunca hemen Hz. Rabia’yı çağırır ve ‘Artık serbestsin. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim’ teklifinde bulunur. Hz. Rabia, ‘Gideyim’ der ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir. Bütün ömrünü burada ibadetle geçirir. Bir gün ve gecesinde bin rekât namaz kılardı. Kefenini dâimâ yanında taşır, namaz kılacağı zaman onu serer, üzerine secde ederdi. Kefeni yanında olmadan gezdiğini, kefenini beraberine almadan konuştuğunu kimse görmedi. Süfyân-ı Sevrî ve Hasan-ı Basrî, ondan feyz alırlardı.
Kimseden bir şey almazdı. Bir keresinde Hasan-ı Basrî hazretleri kendisini ziyârete gelmişti. Kulübesinin kapısında, zenginlerden birinin ağladığını gördü. "Niçin ağlıyorsunuz?" diye sordu. O zengin; "Zühd ve kerem sâhibi şu hâtun olmasa, halk mahv olur. O, zamânın bereketidir. Allahü teâlâ bizi, bir çok belâ ve sıkıntılardan onun hürmetine muhâfaza etmektedir. Ona bir mikdar yardımım olsun diye şu keseyi getirdim. Fakat kabûl etmez diye ağlıyorum. Bunu ona verseniz, belki sizin hatırınız için kabûl eder." dedi.
Hasan-ı Basrî hazretleri içeri girip olanları bildirince, Râbia-tül Adeviyye buyurdu ki: "Ben bu dünyâlıkları bunların hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâdan istemeye utanır iken başkasından nasıl alırım? Allahü teâlâ bu dünyâda, kendisini inkâr edenlerin bile rızkını verirken, kalbi O‘nun muhabbetiyle yanan birinin rızkını vermez mi zannediyorsunuz? O kimseye selâmımızı söyle. Kalbi mahzûn olmasın. Biz Allahü teâlâdan başkasından bir şey almamaya ahdettik. Hiç bir kimseden bir şey beklemiyoruz. Geleni kabûl etmiyoruz. Bir defâsında devlete âid olan bir kandilin ışığından istifâde ederek gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım."
Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: Bir gün Râbia‘nın yanına gittim. Abdestini almış, kalan sudan bir kaç yudum da içmişti. Dikkat ettim, testinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve; "Ey Râbia! Zengin arkadaşlarım var. Kabûl edersen sana onlardan bir şeyler alayım" dedim. Bana dönerek; "Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allahü teâlâdır. O, fakirleri fakir olduğu için unutup, zenginleri de zengin olduğu için hatırlıyor ve yardım mı ediyor sanıyorsun?" dedi. Ben de "Hayır, hiç öyle olur mu?" dedim. Bunun üzerine "Mâdem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O‘nun istediğini istiyoruz" diye cevap verdi.
Râbia-tül Adeviyye, "Niye evlenmiyorsun?" diye ısrâr edenlere şöyle söyledi: "Benim üç büyük derdim var. Bunların sıkıntısından kolayca kurtulmamı garanti ederseniz, o zaman evlenirim. Birincisi, (Acabâ son nefesimde îmânımı kurtarabilecek miyim?) İkincisi, (Kıyâmet gününde amel defterimi sağ tarafımdan mı, yoksa sol tarafımdan mı verecekler?) Üçüncüsü, (Herkesin hesâbı görüldükten sonra bir grup Cehennem‘e ve bir grup Cennet‘e giderken, acabâ ben hangi grupta bulunacağım?)" dedi.
O kimseler; "Biz bu suâllerin cevâbı olarak size bir şey söylemekten âciziz" dediler. "O halde önümde böyle dehşetli günler varken ve bu günlere hazırlanmak elbette lâzım iken, evlenmeyi nasıl düşünebilirim?" buyurdu.
Bir gün ikindi vakti yanına bir misâfir geldi. Tencerede bir parça et vardı. Eti pişirip misâfire ikrâm edeyim diye düşündü. Fakat yemeği hazırlamak için de misâfirin yanından ayrılamadı. Nihâyet akşam vakti oldu. Namazlarını kıldılar. Kendisi de, misâfiri de oruçlu idiler. Nihâyet evde bulunan bir kuru ekmek ve bir mikdar suyu misâfire ikrâm için hazırladı. Sonra, etin bulunduğu tencerenin Allahü teâlânın izni ile kaynadığını ve yemeğin çok güzel piştiğini gördü. Misâfire ikrâm ile iftarı birlikte yaptılar. Misâfir; "Hayâtımda bu kadar lezzetli bir yemek yemedim." deyince, Râbia-tül Adeviyye; "Her hâlinde Allahü teâlâyı hatırlıyan ve sâdece O‘nun rızâsını isteyenlere işte böyle yemek pişirirler." buyurdu.
Râbia hürriyetine kavuşunca hacca gitmeye karar verir. Onun dünyadan uzaklaşıp zühde yönelmesinin ilk işaretleri hacca giderken çölde karşılaştığı olaylarda ortaya çıkmaktadır. Rivayete göre yükünü taşıması için yanına aldığı eşeği çölde telef olunca kervandakiler yükünü taşımak istemişler, fakat Râbia Allah’ın yarattıklarına değil O’na güvendiğini söyleyerek bu isteği reddeder. Onun dünyanın sahibi Allah’a teveccüh etmesi daha sonraları Hallâc’da görüleceği şekilde Kâbe’ye bakışında da yansımasını bulmaktadır. Menkıbeye göre Mekke yolunda Kâbe’nin kendisini karşılamaya geldiğini görür ve“Ben bu evi ne yapayım? Bana bu evin sahibi gerek. O bana, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım’ diye seslenmiştir” der.
Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar.
Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır Râbia el-Adeviyye’nin dünyevî olan her şeyi terkedip zühde yönelmesi ilk zâhid sûfîlerde yaygın olan ortak bir tavırdır. Râbia’yı diğer sûfîlerden ayıran husus onun zühd anlayışını ilâhî aşk fikriyle tamamlamasıdır.
Hacdan sonra Basra’ya yerleşen Râbia kendisine yapılan evlenme tekliflerini reddetmiştir. Râbia’nın bu tavrının kökeninde zühd anlayışı ve evliliğin ilâhî aşkın önünde perde olması düşüncesi vardır. Râbia ile birlikte Basra tasavvuf ekolünün temsilcilerinden olan Abdülvâhid b. Zeyd’in Râbia’ya evlilik teklif ettiğinde ondan, “Git kendine kendin gibi birini bul. Bende hiç arzu işareti gördün mü?” cevabını aldığı rivayet edilir. Râbia’nın bu cevabı, kendisini ilâhî aşktan uzaklaştıran her şeyden kaçınması gerektiğinin sembolik bir ifadesidir.
Bir gün Basralı zenginlerden Süleyman Haşimi kendisine bir mektup yazıp, servetinin çokluğunu izah ettikten sonra; “Bütün bunlar senin emrine âmâdedir. Yeter ki nikâhım altına girmeye razı ol” der. Rabia’dan sert bir cevap, “Kazancınla mağrur olup, ona güvenme. Bunlar köpük gibidirler. Ne ölüme mani olurlar, ne de başına gelecek bir takdire. Sen yarın varacağın İlahi huzurda sana lazım olana bak, onunla teselli ol. Bir de sakın ben ölürken vasiyet ederim de bu servetimle arkamdan hayır işlerler, diye bir vesveseye aldanma. Sen kendi kendine vasi ol. Servetini kendi elinde İslami hizmete harca, ölmeden vasiyetini kendin yerine getir. Şunu da unutma ki, emrime âmâde edeceğini yazdığın şey, gönlüme ağırlık, kalbime karanlık verir. Benim için cazip bir şey olmaktan çoktan uzaklaşmıştır onlar”
Bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. O sırada evin damında bulunan Hasan-ı Basrî, Allahü teâlânın muhabbetinden pek çok ağlamış, göz yaşlarını rüzgâr, aşağıdan geçmekte olan Râbia-tül Adeviyyenin yüzüne düşürmüştü. Damlanın nereden geldiğini araştırıp, yukarıda ağlamakta olan Hasan-ı Basrî‘yi görünce; "Ey Hasan! Sakın gözyaşların nefsinin arzusuyla akmış olmasın! Bu gözyaşlarını içinde muhafaza et ki, içerde bir derya olsun. Allahü teâlânın muhabbeti ile kaynasın" dedi.
Bir defâsında kendisini sevenler ziyârete gelmişlerdi. Evde, odayı aydınlatacak bir kandil yoktu. Gelenlere ise ışık lâzımdı. Râbia-tül Adeviyye hazretleri parmaklarına üfledi. Bunun üzerine Allahü teâlânın izniyle sabaha kadar parmaklarından ışık yayıldı ve oda aydınlandı.
Bir kimse, kendisine, cebinden çıkardığı parayı vermek istedi. Hazret-i Râbia elini havaya doğru uzattı. Avucu altınla dolu olduğu halde o kimseye; "Sen cebinden alıyorsun, bana böyle veriyorlar." dedi.
ZÜHDİ, TASAVVUFİ BİR HAYAT YAŞADI
Allah korkusunu esas alan zühd anlayışının temsilcilerinden Hasan-ı Basrî(r.a)’nin de Râbia’ya evlilik teklifinde bulunduğu rivayet edilirse de Hasan-ı Basrî(r.a) Râbia’dan yetmiş yıl önce vefat ettiğine göre bu rivayetin doğru olması mümkün değildir. Râbia ile evlenmek isteyenler sadece çevresindeki sûfîlerden ibaret değildir. O, Basra Emîri Muhammed b. Süleyman el-Hâşimî’nin evlilik teklifini de dünyayı arzulamanın elem, onu terketmenin huzur getireceğini söyleyerek reddetmiştir. Dünyevî nikâhın kişiyi Hak’tan uzaklaştırdığını söyleyen Râbia, Hak ile dâimî beraberliğe işaret eden mânevî ve ruhanî nikâh anlayışını benimsemiştir.
Ferîdüddin Attâr’ın Râbia’yı “Hz. Meryem’in nâibi” şeklinde tanıtması ve Râbia’nın zühdü tercih edip bekâr bir hayat yaşaması, Avrupalı yazarlara onu Pelagia, Avilalı St. Teresa gibi hıristiyan azizeleriyle karşılaştırmasına yol açmıştır. Çağdaş Arap müelliflerden Abdurrahman Bedevî, Râbia’nın hıristiyan mistiklerden etkilendiğini ileri sürerken Abdülmün‘im el-Hifnî bu görüşü eleştirerek İslâm’da ve Hıristiyanlık’taki aşk anlayışının tamamıyla farklı olduğunu, Râbia’nın vahdet-i vücûd temelli ilâhî aşk anlayışını benimsediğini vurgulamıştır. (el-ʿÂbidetü’l-ḫâşiʿâ, s. 86-96).
Râbia, yapmadığı şeyleri anlatırlar korkusuyla pek istemese de öğütlerinden faydalanmak isteyen birçok kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Rebâh Kaysî el-Basrî, Zünnûn el-Mısrî, İbrâhim b. Edhem, Süfyân es-Sevrî, Şakīk-ı Belhî, Mâlik b. Dînâr gibi ünlü sûfîler yanında Muâze el-Adeviyye, hizmetinde bulunan Abde bint Ebû Şevâl, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü, hadis rivayetinde otorite olan Süfyân es-Sevrî ile görüşmesi sırasında onun kendisini Hakk’a yakınlaşmaktan alıkoyan hadis rivayetiyle meşgul olmasını eleştirdiği kaydedilmektedir.
Attâr hiçbir kadına asla nübüvvet gelmediğini söyleyen bir erkek grubuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim iddiası (Nâziât Suresi,24) kesinlikle hiçbir kadından sâdır olmamıştır” diyen Râbia el-Adeviyye’nin “tâcü’r-ricâl” olarak nitelenmeye lâyık olduğunu söyler.
Hazreti Râbi’a bir gece, “Yâ Rabbi! Ya kalb huzûru ile namaz kılmamı nasîb et, ya da kalb huzûru ile kılamadığım namazımı kabûl buyur. Allahım benim bütün dünyâdaki arzum ve işim, seni yâdetmek, âhırette de Cemâl-i ilâhiyene kavuşmaktır. Ne olur, beni bu anlayışıma bağışla” diye yalvardı.
Bazen Allahü teâlâya şöyle niyazda bulunurdu: “Yâ Rabbi! Benim dünyâdaki bütün gayret ve maksadım, hep seni hatırlamak, hep seninle meşgûl olmak, âhırette ise, cemâlin ile müşerref olmaktır. Benim bütün arzum budur.”
Bir gün Râbi’a Hâtun ağlıyordu. Dediler ki: “Ey Allahü teâlânın sevgili kulu niçin ağlıyorsun? Rabbinle yakınlığın var.” Buyurdular ki: “Ayrılıktan korkuyorum, belki ölüm vaktinde (Sen bana gerekmezsin ey Râbi’a) diye Allahü teâlâ hazretleri hitâb buyurursa benim hâlim ne olur? Eyvah! Eyvah!” deyip ağladı.
Tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki, “Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyâdaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemîn ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez, çünkü Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır” derdi:
Hazreti Rabia ve Duası
Hazreti Rabia orucu çok tutardı. Bir defasında orucunu açmak için yiyecek bulamadı, açlığı da iyice şiddetlendi. O anda kapı çaldı ve birisi kapıya bir tabak yemek bıraktı. Hazreti Rabia biraz sonra kapıyı açtı fakat geldiğinde bir kedinin yemeği döktüğünü gördü. İçeriye girdi su içmek isterken bardağı düşürüp kırdı. Hazreti Rabia ”Ya Rabbi! Sen bu aciz kulunu imtihan ediyorsun, lakin ben acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çekti.
Bu ah öyle bir ah ki neredeyse ev yanacaktı.Hazreti Rabia arkasından bir ses duydu “Ey Rabia eğer dilersen dünya nimetlerini üzerine yağdırayım, üzerinde bulunan bütün dert ve belaları hemen kaldırayım. Lakin musibetler ile dünya bir arada bulunmaz.” Hazreti Rabia bunu işitince “Ya Rabbi her daim beni zatın ile birlikte eyle ve beni bundan alıkoyacak her türlü işlerden uzak tut” diyerek dua etti.
Bir zaman hasta olmuştu. Ziyâretine gelenler “Ey Râbi’a! Görüyoruz ki sana gelmiş olan bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Duâ et de Allahü teâlâ senin çektiğin bu ızdırabı hafifletsin” deyince, buyurdu ki: “Siz biliyor musunuz ki, bu ızdırabı çekmemi Allahü teâlâ irâde etmiştir.” “Evet biliyoruz” dediler. O da: “Madem bunu biliyorsunuz da, O’nun irâdesine muhalefet etmemi, irâdesinin tersini O’ndan istememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman onlar, “Ey Râbi’a peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da, “Allahü teâlâ benim hakkımda ne irâde etmiş, takdîr etmişse ona râzı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular ki; “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki; “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Halbuki Allahü teâlâya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki huzûruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Kendisine dediler ki; “Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” Buyurdu ki; “Beni alâkadar etmiyen her şeyi terk etmekle ve ebedi olanın dostluğunu arzu etmekle.”
Hazreti Râbi’a, aralıksız olarak inlerdi ve onu hep dertli bir hâlde görürlerdi. Yakınları dedi ki, “Hiç bir hastalığınız yok, ağlayıp sızlanmanıza, yakınmanıza sebep nedir?” O da, “Benim gönlümde öyle bir dert var ki, tabibler tedâvisinde âciz kaldılar. Yaramın merhemi Allahü teâlâya vuslattır (kavuşmaktır). Böyle yanıp yakılıyorum ki, belki maksadıma kavuşurum. Bu benim yaptığım ise, bu işte en az olanıdır” diye cevap verdi.
RABİA EL-ADEVİYYE'NİN VEFATI
Yaşı sekseni bulmuştu. Yolda kendi kendine yürüyebiliyordu. Fakat yaşlılığın te’sîriyle yürümekte güçlük çekerdi. Öyle ki görenler, ha düştü, ha düşecek zannederlerdi. Böyle olmakla beraber kimsenin yardımını kabûl etmezdi. Vefâtı yaklaşınca yakınlarından Abede binti Şevvâl’i yanına çağırdı. Her zaman yanında taşıdığı kefeni göstererek, “Vefât ettiğim zaman beni bu beze sar ve defn et” diye vasıyyet etti.
Vefât etmeden önce hasta yatağının başucunda bekleyen büyüklere, “Kalkınız, burayı boşaltıp, yalnız bırakınız ki, Allahü teâlânın melekleriyle başbaşa kalayım” deyince, oradakiler odayı boşalttılar. Kapıyı örttüler, içerden şöyle sesler geliyordu: “Ey mutmainne nefs, râzı olmuş ve râzı olunmuş olarak Rabbine dön! Has kullarımın arasına katıl ve Cennetime gir.” (Fecr Suresi, 27-30)
Aradan biraz zaman geçti ses kesilmişti. İçeri girdiklerinde Hazreti Râbi’a’nın vefât ettiğini gördüler. Râbia el-Adeviyye, H.185-M.801 yılında Basra’da vefat etti ve burada defnedildi.
Mısırda Kudüste, Şamda, Erzurumda makam kabri vardır. Rabbim cennetteki derecesini a’li eylesin. Bizleri de bu mübarek edep hayâ, iffet sahibi Allah dostlarına layık evlad eylesin. Âmin.
Çeşitli kaynakları inceleyerek Râbia’nın ölüm tarihini ve kabrinin yerini tartışan Ömer Rıza Doğrul’a göre ona nisbet edilen, Kudüs’ün doğusunda ve Hz. Îsâ’nın semaya yükseldiği yerin civarında Tûr-i Zeytâ’daki kabir Ahmed b. Ebü’l-Havârî’nin eşi olan Dımaşklı Râbia bint İsmâil’e aittir. Doğrul, Şam’da Râbia’ya izâfe edilen başka bir kabir daha bulunduğunu, bu kabrin de aynı hanım için yapılıp zamanla adının unutulmasından sonra Râbia el-Adeviyye’nin şöhretinden dolayı ona nisbet edildiğini ileri sürer(Ömer R.Doğrul. Hazret-i Râbiatü’l-Adeviyye, s. 215-226).
Abede binti Şevval anlatıyor: “Râbi’a’yı vefâtından bir sene sonra rü’yâda gördüm. Yeşil elbiseler giymiş, başında da yeşil bir başörtüsü vardı. Ben, “Seni sardığım kefenine ne oldu?” dedim. “Allahü teâlâ onları çıkardı ve bana bunları verdi” dedi.
Vefâtından sonra kendisini rü’yâda görenler, “Münker ve Nekir melekleri ile aranızda ne gibi bir şey oldu?” diye sordular. “O iki heybetli melek gelip de bana “Men rabbüke” (Rabbin kim?) suâlini sorunca, onlara dedim ki, ey Melekler! Hemen geri gidip Rabbime şöyle arz ediniz. (Ey Allahım! Dünyâda bunca halk arasında, ihtiyâr bir kadıncağızı unutmadın. Ben, seni hiç unutur muyum?)”
Nakledildiğine göre Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mân Tûsî, Râbi’a’nın (radıyallahü anh) kabri başına gelip “Hâlin nasıldır?” diye sordular. Allah’u Teâlânın izni ile şöyle cevap verdi: “Allah’u Teâlâ bana çok şeyler ihsân etti; Ni’metler içindeyim elhamdülillah.”
Bessâr bin Gâlib en-Necrânî diyor ki: “Râbi’a-i Adviyye için vefâtından sonra hep duâ ederdim. Bir defasında onu rü’yâmda gördüm. Bana dedi ki: “Hediyelerin nûrdan mendil içinde ve nurla kaplanmış tabaklarla bize sunulmaktadır.” “Bu nasıl oluyor?” dedim. “Hayatta olan mü’minler ölüler için duâ ettiklerinde, ipek mendiller içinde nûrdan tabaklara konup, ölüye götürülür ve (Bu, sana filan dostunun hediyesidir) denilir” buyurdu.
“Yâ Rabbi, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen onları da dostlarına ver. Ben sadece seni istiyorum.”
“Yâ Rabbi, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan Cemâlin ile müşerref eyle.”
Çok defa şöyle derdi: “İstiğfar etmekle kurtulduk sanırız… Hâlbuki o istiğfarımız da, bir başka istiğfara muhtaçtır.”
Allah’u Teâlânın muhabbeti ile çok ağlar, hep mahzûn olarak yaşardı. Cehennem lafzını duyunca, onun dehşeti ile kendinden geçerek bayılıp düşerdi.
Dediler ki;“Bir kulun Allah’u Teâlânın takdîrine râzı olup olmadığı nasıl bilinir?” Buyurdu ki; “Gelen ni’metlerden zevk aldığı gibi, gelen musibetlerden de zevk aldığı zaman.”
Bir kimse “Yâ Rabbi! Benden râzı ol” dedi. Bunu gören Hazreti Râbi’a, “Kendisinden râzı olmadığın (Kaza ve kaderine rızâ göstermediğin) bir zâtın, senden râzı olmasını istemeye utanmıyor musun?” dedi.
Kendisine sordular ki; “İnsanı Allah’u Teâlâya yaklaştıran en üstün şey nedir?”“Muhabbet sahibi olan kişi, muhabbetinden öyle sâdık olmalı ki, gönlünde O’nun için olmayan hiç bir sevgi bulunmamalı” buyurdu.
“İşlediğiniz günahları gizlediğiniz gibi, yaptığınız iyilikleri de gizleyin.”
“Sabır insan olsaydı çok kerîm olurdu.”
“Ma’rifetin alâmeti, her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.”
“Kul Allahü teâlânın sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendisine gösterir. Böylece o, başkalarının kusurlarını görmez olur.”
Râbia’nın zühd hareketinin tasavvufa dönüşüm sürecinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Râbia’nın önderliğinde gelişen tasavvufî çizgide korku, kaygı ve hüzün yerine sevgi, ümit ve iyimserliğe ağırlık verildiği görülür.
Sûfî müellifler sadece muhabbet ve aşk konusunda değil tövbe, zühd, hüzün, rızâ, tevazu gibi tasavvuf kavramlarının açıklanmasında da Râbia’nın sözlerine başvurmuşlardır. Onun bu tasavvufî haller hususunda geliştirdiği tavır kişinin bütün fiillerinin gerçek fâilinin Allah olduğu düşüncesidir. “Çok günahım var, eğer tövbe edersem Allah tövbemi kabul eder mi?” sorusuna verdiği, “Hayır! Eğer O senin tövbeni kabul ederse sen ancak o zaman tövbe edebilirsin” şeklindeki cevap onun bu tavrını gösteren dikkat çekici bir örnektir. (Kuşeyrî, s. 192)
İlk dönem zâhidlerinde çokça görülen ağlama ve hüzün Râbia için de söz konusudur. “Allahım, benden râzı ol!” diye dua eden Süfyân es-Sevrî’ye, “Kendisinden razı olmadığın zattan senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun!” dediği kaydedilir. (Kelâbâzî, s. 153)
İyi ve kötü amellerin gizlenmesi gerektiğini düşünen Râbia’nın, “Amellerimden biri başkası tarafından görülse onu yapılmamış sayarım” sözü onun ilk dönem sûfîlerindeki melâmet tavrına sahip olduğunu göstermektedir.
Râbia el-Adeviyye(r.anha) ilâhî aşk konusunda şöyle münâcâtta bulunur: “Ey rabbim! Seni iki sevgi ile severim. Sevginin biri benim aşk ve iştiyakımdan, diğeri senin sevilmeye lâyık olduğundandır. Benim aşk ve iştiyakımdan gelen sevgim senden başkasını bırakıp sadece senin zikrinle meşgul olmayı, senin sevilmeye lâyık olmandan gelen sevgim de bana müşahede mertebesini ihsan buyurmuş olmandır. Şu halde hamd ve şükran ne bana mahsustur ne de övülmüş olma ciheti bana aittir. Her iki yönden de şükür ve hamd sana mahsustur.”
Râbia’ya göre birinci aşk olan hevâ sevgisi mümkün olmakla birlikte bir eksikliği içerir. Zira kulun Hakk’ın dışındaki şeylerin kaygısıyla veya herhangi bir menfaat ümidiyle Hakk’ı sevmesi gerçek ilâhî aşk değildir. Gerçek aşk Allah’a aittir (el-hubbü lillâh).
Allah kulu sevmedikçe kulun Allah’ı sevmesi mümkün değildir. Bu sevgide herhangi bir ikilik veya menfaat kaygısı yoktur. Râbia’nın ilâhî aşk anlayışının ibadete bakışında da yansımasını bulduğu görülmektedir. “Allah’a ne cehennem korkusu ne de cennet sevgisiyle ibadette bulunurum. Eğer korkudan dolayı amel işlersem kendimi kötü bir ücretli sayarım. Ben O’na aşk ve şevkimden dolayı ibadet ederim” sözü bu bakımdan önemlidir.
Bir münâcâtında da şöyle demektedir: “İlâhî! Eğer ben sana cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni cehennem ateşinde yak! Eğer cennet ümidiyle sana kullukta bulunuyorsam beni ondan mahrum et! Eğer sana olan sevgimden dolayı sana ibadet ediyorsam o zaman senin ezelî cemâlinden beni mahrum etme!”
Râbia’nın düşünceleri Ma‘rûf-i Kerhî, Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî, Zünnûn el-Mısrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hallâc-ı Mansûr gibi sûfîleri etkilemiştir. “Dışarı çık da ilâhî sanatı seyret!” diyen câriyesine, “Sen de içeri gir de sendeki sanatkârı temaşa et!” şeklindeki cevabında ve, “Bende varlık yok ki evleneyim” gibi sözlerinde vahdet-i vücûdun izlerini görmek mümkündür.
İyi amellerinin ortaya çıkmasını onların boşa gitmesi olarak görecek kadar melâmîmeşrep, Allah’tan dünyalık bir şey için dua etmeye utanacak ve dünyanın mâliki olmayan insanlardan bir şey istemeyecek kadar edep sahibi, Allah’a sadece Allah ve sevilen olduğu için ibadet edilmesini isteyecek kadar Hak âşığı olan Râbia’nın tasavvuf anlayışı Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, Sühreverdî, Gazzâlî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfî müelliflerce farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Ebû Tâlib el-Mekkî, Ḳūtü’l-ḳulûb’un muhabbet bahsinde Râbia’yı Süfyân es-Sevrî’den daha üstün bir mertebede görerek onu “hulle” (Allah ile dostluk) makamına yerleştirir. Râbia ile Hallâc’ın ilâhî aşk anlayışı birbirine benzer. Ancak Hallâc, bir adım daha ileri giderek Allah’a âşık olan insanın aşk yolunda kendini feda etmesini savunur. İbnü’l-Arabî, Râbia’nın Abdülkādir-i Geylânî ve Şiblî ile aynı mertebeyi paylaştığını, bu mertebenin sevgi ve ibadeti sadece Allah’a tahsis edenlerin mertebesi olduğunu söyler.
Râbia el-Adeviyye ismi İslâm ve Batı kültüründe ilâhî aşkın sembolü haline gelmiştir. Basra’dan köle olarak satın alınıp Erzurum’a getirildiğine ve kabrinin Hasan-ı Basrî mahallesinde olduğuna inanılması Râbia’nın Türk kültüründeki canlı izlerinden biridir .(Araz, s. 109).
Râbia el-Adeviyye Batı’da üzerinde çalışma yapılan ilk kadın sûfîdir. Julian Baldick’e göre sûfî tabakat kitaplarında anlatılan Râbia portresi ilk dönem hıristiyan azizlerine dair menkıbelerden uyarlanarak oluşturulmuş, Râbia’nın tarihsel kimliği efsanelerle örülü bir şekle büründürülmüştür. Râbia’nın şöhreti Haçlı seferleri yoluyla XIII. yüzyılın sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. XVII. asır Fransız edebiyatında Râbia saf aşkın simgesi, hayırseverliğin modeli olarak görülmüştür.
Basra sokaklarında bir elinde meşale ile cenneti yakmaya, bir elinde testi ile cehennemi söndürmeye giden Râbia, Fransız yazarı Jean-Pierre Camus’nün bir hikâyesine konu olmuş, birçok Avrupalı yazarın eserlerine değişik anlatımlarla girmiştir. XIX. yüzyılda İngiltere’de yayımlanan R. M. Milnes’in The Sayings of Rabiah adlı şiir kitabı onun sözlerini toplayan eserlerdendir.
Hanımlara Nasihati
Hanımlar, ziyaretine gelirler, nasihat talep ederlerdi. Bu nasihatlerinden biri de şöyledir: İyiliklerinizi dahi gizleyiniz, tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini açık etmek, rüzgâra karşı un savurmak gibidir. Onları alıp götürür de eliniz boşta kalır.
Hazreti Rabia’nın Düşündüren Cevabı
Günlerden bir gün Hasan Basri(r.a) Hazretleri, çok önemli hayati bir konuyu konuşmak üzere Hazreti Rabia’nın yanına gelmişti ve Hazreti Rabia ona şöyle dedi:“Ey Hasan, sence kadının aklı ile nefsani arzularını karşılaştırsak nasıl bir orantı ortaya çıkar? Bu durumu erkeğin aklı ve nefsani arzularıyla kıyas edecek olursak ortaya çıkan sonuç hakkında fikriniz ve görüşünüz nedir” dedi.
Hasan Basri(r.a) Hazretleri ise şöyle dedi: “Kadının akli melekesi nefsani arzularının yanında onda bir oranındadır. Kadının nefsin isteklerine meyli akli melekelerinden dokuz misli daha baskındır. Erkekler ise erkeklerin aklı dokuz ancak nefsani arzuları akıllarına kıyasla bir orandadır.”
Hazreti Rabia(r.anha)’nın cevabı ise çok manidardır: “Ben bir ip ile dokuz köpeğe güç getirirken, siz erkeklerin dokuz iple bir köpekle başa çıkamamanıza doğrusu hayret ediyorum.” Hasan Basri(r.a)Hazretleri aldığı bu cevap ile gözyaşlarını tutamamış ve ağlayarak “bu nasihat bana yeter” demiş ve oradan ayrılıp gitmiştir.
İşte böyle mübarek bir zat olan Hazreti Rabia’dan Allah razı olsun. Böyle mübarek nice hanım evliyaları Allah şu zamanda da nasip etsin. Bizlere ise onun ahlakından ve nasihatlerinden istifade etmeyi nasip etsin. Âmin.
Hırsızın Tövbesi...
Hz. Rabia bir gece, evinde geç vakitlere kadar namaz kılarken hasırın üzerinde uyuyakalır. Bu arada evine hırsız girer. Hırsız her tarafı arar ama çalacak birşey bulamaz. Giderken Hz. Rabia’nın dışarıda giydiği örtüsünü alır. Evden çıkarken yolunu şaşırır ve kapıyı bulamaz. Geri dönüp örtüyü aldığı yere bırakınca bu sefer rahatlıkla kapıyı bulur. Bu hal yedi defa tekrarlanır. Yedinci defa tekrar örtüyü eline alınca, “Ey kişi kendini yorma. O yıllardır kendini bize ısmarladı. Şeytanın ona yaklaşma gücü yokken, hırsızın onun örtüsüne yaklaşması mümkün müdür? O uyuyorsa da dostu uyanıktır ve onu korumaktadır” diye bir ses duyar. Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın bir şey bulamayıp Bu hadiseden korkarak dışarı fırlayan hırsızın, eli boş döndüğünü anlayınca seslendi:“Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti:“Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”
Namazı bitiren hırsızın, tövbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı:“Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!” (Cahız, el-Byan; Attar, Tezkiretü'l evliya; Ömer Rıza Doğrul, Hazreti Rabiatü'l-Adeviyye)
Bir örnektir Hz. Rabia… Yaşantısı, Rabbine kulluğu, kanaati, ihlâsı ve takvasıyla bir numunedir Hz. Rabia…
Bir zaman gelir ve hasta olur Allah dostu. Ziyaretine gelenler: “Ey Rabia! Bu hastalık sana çok ızdırap vermektedir. Allah’a dua et de çektiğin bu ızdırâbı hafifletsin” dediler. O da: “Siz bilmiyor musunuz, bu ızdırabı çekmemi Allah-u Teâlâ irade etti” diye cevap verdiğinde; “evet biliyoruz” dediler. Bunun üzerine: “Bu hakikâti bildiğiniz halde, benden O’nun iradesine muhalefet etmemi, O’ndan tersini dilememi nasıl isteyebiliyorsunuz?” dediği zaman, onlar: “Ey Rabia, peki senin arzun nasıldır?” diye sordular. O da: “Allah-u Teâlâ benim hakkımda ne irade ve ne takdir etmişse ona razı olmak” buyurdu.
Bir gün kendisine sordular: “Ölümü arzu ediyor musun?” Buyurdu ki: “İnsanlardan birine karşı bir kabahat işlemiş olsam, o insanla karşılaşmaktan utanırım. Hâlbuki Allah-u Teâlâ’ya karşı olan kabahatlerimiz o kadar çok ki, huzuruna varmayı (ölümü) nasıl arzu ederim?”
Dünyaya nazar etmemiş olmasına ve Rabbine duyduğu özlemle O’na kavuşmayı çok istemesine rağmen, yine de ‘huzuruna çıkacak yüzüm yok’ der gibi sevdiğinin karşısına çıkmaya utanan Rabia…
Oysa bu sözlerin sahibi hakkındaki bildiklerimiz, onun sürekli itaat halinde, ihlâs ile kulluğunu yapan bir mü’mine olduğudur. Gece her şey karanlığa büründüğünde ve herkes sevdiğiyle hemhâl olduğunda, sabaha kadar Rabbiyle baş başa kalarak, namaz kılmayı ömrünün en güzel anları olarak bilen bir kul olduğunu biliyoruz. Buna rağmen Rabbinin rahmetinden gayrı hiçbir şeye güvenmiyor Hz. Rabia.
“Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?” dediklerinde: “Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedî olanın dostluğunu istemekle” buyurdu.
Rabbimiz bizlere kendi dostluğunu istemeyi nasip et. Razı olduğuna razı olmayı, razı olmadığına da uzak olmayı nasip et. (Âmin)
Allah’a Yakarışı
Hz. Rabia çok oruç tutardı. Bir defasında bir hafta hiç yiyecek bulamayınca açlığı iyice şiddetlenir. Birden kapı çalar ve birisi bir tabak yemek getirir. Hz. Rabia mum getirmeye gider. Geldiğinde kedinin yemeğini dökmüş olduğunu görür. Su içmek isterken bardak düşüp kırılınca Hz. Rabia,”Ya Rabbi! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat acizliğimden sabredemiyorum” diyerek bir ah çeker. Bu ahtan neredeyse ev yanacak hale gelir. Hz. Rabia ardından bir ses duyar, “Ey Rabia, istersen dünya nimetlerini üstüne saçayım, üzerindeki dert ve belaları kaldırayım. Fakat bu dertler, belalar ile dünya bir arada bulunmaz.” Bu sözler üzerine Hz. Rabia, “Ya Rabbi, beni kendinle meşgul eyle ve senden alıkoyacak işlere beni bulaştırma” diye dua eder. Bundan sonra dünya zevklerinden öyle kesilir ki kıldığı namazı ‘Bu benim son namazımdır’ diye o huşu ile kılar.
RABİA(r.anha) HAKKINDA HAK DOSTLARININ SÖZLERİ
Bazı insanlar vardır ki doğduğu zamana ait değildir. Çağların ötesinde yaşarlar. Onlar ışık olur çevresini aydınlatırlar.
Hasan Basri(r.a):Bir sohbetlerinde Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır, dedi. Kimdir bu dişi aslan? Diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi.
Bunun üzerine, zamanın şeyhleri ve mürşid’leri Rabiatül Adeviyyenin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyyenin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiç bir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı.
Hasan-ı Basri o karanlıkta: Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur, diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı. Bundan sonra:“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.”(Teğabün Suresi,15)
“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (c.c) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun Suresi,9)
Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah’ı (c.c) sevmenin yollarını anlattı.
Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da: Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed ’il Mustafa’ya dahi kalbimde yer kalmadı, deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.
Rabiatül Adeviyye (r.anha)’ın sözlerinden anladığımız O’nun hem Rasulullah’ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.
Malik bin Dinar (r.a.) şöyle anlatıyor. Bir vakit Hazreti Rabia’nın yanına geldim. Abdestini almış, kalan sudan da birkaç yudum içmiş idi. Abdest almış olduğu testi kırıktı ve oturduğu hasır da yıpranmış idi. Yastığına gözüm ilişti eski bir de yastığı vardı.
Bu hali görünce çok üzüldüm ve ona dedim ki “Ey Rabia! varlıklı arkadaşlarım var. Dilersen onlardan bir şeyler isteyim sana” Bana dönerek “Ey Malik! Bana da onlara da rızkı veren Allah’tır. Allah fakir olanları fakir olduğu için unutup, zengin olanları da zengin olduğu için hatırlıyor. Ondan mı yardım ediyor?” dedi. Ben “Hayır, böyle şey mi olur?” dedim.Müthiş bir cevap, nasıl bir teslimiyet”Benim bu durumumu en iyi bilen Allah’tır, beni gören birine bu halimi benim hatırlatmam olur mu? Madem o öyle takdir etmiş, biz de O’nun takdir ettiğini istiyoruz” diye cevap vermiş.
Abdullah bin İsa anlatıyor: “Râbia el-Adeviyye’nin yanına geldim. Yüzünde hoş bir aydınlık vardı. O, çok ağlayan bir kadındı. Yanında birisi Kur’an okuduğu zaman duygulanır, çığlık atar ve bayılırdı. Kamıştan örülmüş eski bir hasırın üstünde otururdu.”
Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî’den naklen İbni Hallikan şu hadiseyi anlatıyor:“Rabia Hatun, Rab Teâla’ya olan münacatında şöyle diyordu: ‘İlâhî! Sen seni seven bir kalbi ateşte yakar mısın?’ Hatıftan şu sesi işitti: “Biz bunu yapmayız. Hakkımızda kötü zanda bulunma.”
Süfyân-ı Sevrî, bir gün Râbia el-Adeviyye’nin yanında ; “Ahh, benim derdim, kederim!” dedi. Râbia el-Adeviyye; “Yalan söyleme. Öyle diyeceğine ‘Ah yazık bana ne az dertliyim’ de. Eğer gerçekten mahzun olsaydın, bu kadar rahat nefes alamazdın.”
Râbia el-Adeviyye’den Terennümler
“Seni iki aşkla, çift aşkla sevdim: Biri ibtilâ ve sevda, Diğeri Sana layık bir aşk-ı musaffa.
Ben ibtilâ ve sevdada Senin esirin oldum; Gözlerim ne dünyayı ne de mâfîhâ’yı görür.
Sana lâyık aşk-ı musaffada ise aradan perdeler kalkar. O zaman gözlerim senin mübarek cemalini görür.”
“Benim emelim, cennetim, senin aşkındır, Senin aşkın paslanmış gönlümün gözüne ciladır. Ömür boyu ben senden asla uzaklaşmam. Eğer sen benden razı olursan. Ey gönlümün neşesi, o zaman saadetim tam olur.”
“Ellerimle başımı yoklarım Ve acaba başım yerinde midir yoksa uçtu mu? Diye düşünürüm. Sevgili! Benzeri, misli olmayan Sevgili,Gönlümde O’ndan başka kimseye yer yoktur.O, gözden ve tenden gizlenmişse, neden gam çekeyim? O ebedî olarak gönlümde, cânımda yaşıyor. Sen tatlısın bu yeter, hayat acıymış bana ne?Sen benden razı ol da, bütün alem bana kızsın, köpürsün..”
Rabiatül Adeviyye Sözleri
“İlahi! Benim bütün dünyadaki işim ve arzum seni yâd etmek, ahirette de senin likana ermektir ve işte ben buyum. Sen ne istersen onu yap!”
Bir de: “Ya Rab! Ya huzur-u kalp ile namaz kılmamı nasip et veya kalp huzuru olmadan kılmanı kabul et.”
“Dil ile olan istiğfar, yalancının işidir.”
“Eğer biz bir tövbe yapacak olursak (samimi ve tesirli olmayan) bu tövbe de diğer bir tövbeye muhtaçtır. (Allah’ım! Böyle tövbe etmeyeceğime tövbe olsun, demek gerekir.)”
“Eğer sabır insan olsaydı, kerem sahibi bir kişi olurdu.”
“Marifetin semeri, izzet ve celâl sahibi Allah’a teveccüh etmektir.”
“Arif o kimsedir ki, Hakk’tan kalp ister. Hakk ona kalp verince, o derhal bunu aziz ve çelil olan Allah’a iade eder.
Kul Allah sevgisini tattığı zaman, Allah o kulunun kusurlarını kendine gösterir. Böylece o başkalarının kusurlarını görmez olur.
Allah’ı sevdiğin halde O’na karşı mı geliyorsun? Ne tuhaf şey bu! Sevgin gerçek olsaydı, O’na mutlaka itaat ederdin; çünkü seven kimse sevgilisini dinler.
‘Allah’ı seven kimsenin, sevgiliye kavuşmadıkça feryad ve figânı dinmez.
Allah'ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak. Yahut cenneti özleyerek sana ibadet ediyorsam, cennetini bana haram kıl. Yalnız seni sevdiğimden dolayı sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi!
Bir kalp bekçisi olmak üzere donatıldım. İçimdeki hiçbir şeyin dışarıya çıkmasına, dışarıdaki hiçbir şeyin içime girmesine izin vermem!
Ben ne zaman ezan sesi duysam, kıyamet gününün ilan edilişini duyar gibi olurum. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterimin sayfalarının uçuşacağı anı hatırlarım. Ne zaman sıcakla karşılaşsam, mahşerin sıcaklığını ve hesap gününün hararetini hatırıma getirip erimeye başlarım…
Bir defasında devlete ait kandilin ışığından istifadeyle gömleğimi yamadım da kalbim dağıldıkça dağıldı ve dikişleri sökünceye kadar kalbimi toparlayamadım.
Bir kimse ilminde cimrilik ederse şu üç beladan birine çarpılır:
1- Ölmeden önce ilmi kendisinden gider.
2- Zalim yöneticinin hışmına uğrar.
3- Öğrendiği ilmi unutur.
Rabiatu'l Adevviye R.Anha
Güzel Sözlerden Derleme 2. Bölüm
**21. "İnsan, düşündüğü şeydir."**
Ralph Waldo Emerson
**22. "Sevgi, her şeyin anahtarıdır."**
Lev Nikolayeviç Tolstoy
**23. "Bilgi, paylaştıkça çoğalan tek şeydir."**
Albert Einstein
**24. "Hata yapmaktan korkma, hata yapmamaktan kork."**
Konfüçyüs
**25. "Bir milletin büyüklüğü, hayvanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür."**
Mahatma Gandhi
**26. "Yürekten gelen söz, gönüllere girer."**
Yunus Emre
**27. "Başarı, başarısızlıkları aşmaktır."**
Winston Churchill
**28. "Güzel olan her şey ya azdır ya da nadirdir."**
Baruch Spinoza
**29. "Dostluk, zamanla değil, gönülle olur."**
Cemil Meriç
**30. "Aşk, fedakârlıktır, bencillik değil."**
Hz. Mevlânâ
**31. "Kalbinin sesini dinle, o hep doğruyu söyler."**
Sadi Şirazî
**32. "Cesaret, korkuyu yenmektir, korkusuzluk değil."**
Aristoteles
**33. "İyiliğe iyilik herkesin yapacağı iştir, asıl olan kötülüğe iyilik yapmaktır."**
Ali bin Ebu Talib
**34. "Hayat, kısa kuştur, uçup gider."**
Oğuz Atay
**35. "Dünyada her şey güzeldir, yeter ki bakmasını bil."**
Victor Hugo
**36. "Söz gümüşse, susmak altındır."**
Sokrates
**37. "Umut, en karanlık gecede bile parlayan yıldızdır."**
Friedrich Nietzsche
**38. "Sevginin gözü kördür, ama kalbi görür."**
Ahmet Hamdi Tanpınar
**39. "Okumak, başka bir dünyaya yolculuktur."**
Cicero
40. "Vatan sevgisi, imandandır."
Hz. Muhammed (sav)
**21. "İnsan, düşündüğü şeydir."**
Ralph Waldo Emerson
**22. "Sevgi, her şeyin anahtarıdır."**
Lev Nikolayeviç Tolstoy
**23. "Bilgi, paylaştıkça çoğalan tek şeydir."**
Albert Einstein
**24. "Hata yapmaktan korkma, hata yapmamaktan kork."**
Konfüçyüs
**25. "Bir milletin büyüklüğü, hayvanlarına nasıl davrandığıyla ölçülür."**
Mahatma Gandhi
**26. "Yürekten gelen söz, gönüllere girer."**
Yunus Emre
**27. "Başarı, başarısızlıkları aşmaktır."**
Winston Churchill
**28. "Güzel olan her şey ya azdır ya da nadirdir."**
Baruch Spinoza
**29. "Dostluk, zamanla değil, gönülle olur."**
Cemil Meriç
**30. "Aşk, fedakârlıktır, bencillik değil."**
Hz. Mevlânâ
**31. "Kalbinin sesini dinle, o hep doğruyu söyler."**
Sadi Şirazî
**32. "Cesaret, korkuyu yenmektir, korkusuzluk değil."**
Aristoteles
**33. "İyiliğe iyilik herkesin yapacağı iştir, asıl olan kötülüğe iyilik yapmaktır."**
Ali bin Ebu Talib
**34. "Hayat, kısa kuştur, uçup gider."**
Oğuz Atay
**35. "Dünyada her şey güzeldir, yeter ki bakmasını bil."**
Victor Hugo
**36. "Söz gümüşse, susmak altındır."**
Sokrates
**37. "Umut, en karanlık gecede bile parlayan yıldızdır."**
Friedrich Nietzsche
**38. "Sevginin gözü kördür, ama kalbi görür."**
Ahmet Hamdi Tanpınar
**39. "Okumak, başka bir dünyaya yolculuktur."**
Cicero
40. "Vatan sevgisi, imandandır."
Hz. Muhammed (sav)
Güzel Sözlerden Derleme 1. Bölüm
---
**1. "Yaşamak, ağaç gibi durmak ve meyve vermektir."**
Nâzım Hikmet
**2. "Bir insanı tanımak istersen, ona nasıl davrandığına değil, ona nasıl davranıldığına bak."**
Lev Nikolayeviç Tolstoy
**3. "Ne mutlu Türk'üm diyene!"**
Mustafa Kemal Atatürk
**4. "Kendini bilmek, en zor ilimdir."**
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
**5. "Sevmek, görmek demektir; görmeyen sevemez."**
Cahit Zarifoğlu
**6. "İyilik et, denize at; balık bilmezse Halik bilir."**
Yunus Emre
**7. "Bir gülü sevdim, dikenine katlandım."**
Fuzulî
**8. "Dünya iki gündür; biri senin için, biri senin aleyhine."**
Ali bin Ebu Talib
**9. "Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır."**
Hz. Muhammed (sav)
**10. "Ümit, yarı yarıya hayattır."**
Friedrich Nietzsche
**11. "Aşk, iki yalnızlığın birbirine dokunmasıdır."**
Ahmet Hamdi Tanpınar
**12. "Dost, karanlıkta yanında yürüyendir."**
Cemil Meriç
**13. "Düşünmek zor iştir; onun için çoğu insan yargılamayı tercih eder."**
Aristoteles
**14. "Hayat, beklemek değil, yaşamaktır."**
Oğuz Atay
**15. "İnsan, ektiğini biçer."**
Konfüçyüs
**16. "Yol, yürüyenlerle aydınlanır."**
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
**17. "En büyük zenginlik, gönül zenginliğidir."**
Sadi Şirazî
**18. "Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemektir."**
Albert Einstein
**19. "Kitaplar, sessiz öğretmenlerdir."**
Cicero
**20. "Önemli olan, ne olduğun değil, ne yaptığındır."**
Victor Hugo
Hakikat Arayışında Bakış Açısının Önemi
Bakış Açısına Göre Doğru: Üçgen, Kare, Daire ve Elipsin Hakikati
İnsanların dünyaya, olaylara, insanlara ve hakikate bakışları birbirinden farklıdır. Aynı olaya bakan iki insan, birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinin doğru kabul ettiği şey, diğerinin yanlış kabul ettiği bir düşünce olabilir.
Bunun temel sebeplerinden biri, insanın sahip olduğu bakış açısıdır.
Her insan hayatı kendi tecrübeleri, bilgileri, inançları, yaşadığı olaylar, aldığı eğitim, çevresi ve ruh hâli üzerinden değerlendirir. Dolayısıyla herkesin zihninde olayları anlamlandırdığı farklı bir "şekil" meydana gelir.
Bunu bir benzetmeyle anlatacak olursak, insanların doğrularını üçgen, kare, daire ve elips gibi farklı şekillerle ifade edebiliriz.
Üçgenin Doğrusu
Üçgen şeklinde bir bakış açısına sahip olan insan, dünyayı üçgenin sınırları içerisinde değerlendirir.
Onun için olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu belirli köşelerden geçer. Düşüncesi keskin olabilir; belirli noktaları birbirinden ayırabilir ve meseleleri net sınırlar içerisinde değerlendirebilir.
Üçgen kendi içinde tutarlıdır.
Fakat üçgenin kendi içindeki doğrusu, karenin doğrusu değildir.
Üçgenin "benim doğrum budur" demesi, onun bütün şekillerin doğrusu olduğu anlamına gelmez. Sadece kendi bakış açısının oluşturduğu sistem içerisinde doğru olduğunu gösterir.
Karenin Doğrusu
Kare şeklindeki bakış açısına sahip insan ise olayları dört köşe ve dört sınır içerisinde değerlendirir.
Onun düşünce sistemi üçgenden farklıdır.
Kare, üçgeni gördüğünde:
"Senin doğruların benim doğrularımla aynı değil."
diyebilir.
Üçgen de ona:
"Senin doğruların da benim doğrularımla aynı değil."
diye cevap verebilir.
Fakat burada önemli bir nokta vardır:
Birbirlerinden farklı olmaları, ikisinin de kendi sistemleri içerisinde doğru olamayacağı anlamına gelmez.
Çünkü üçgen üçgendir, kare karedir.
Bir üçgenden karenin özelliklerini beklemek ne kadar yanlışsa, kareden de üçgenin bütün özelliklerini taşımasını beklemek o kadar yanlıştır.
Dairenin Doğrusu
Daire ise daha farklı bir bakış açısını temsil eder.
Dairenin başlangıç ve bitiş noktası birbirine yaklaşır. Hatta geometrik olarak dairenin belirli bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur.
Bu nedenle dairesel bakış açısına sahip insan, bazı meseleleri döngüsel şekilde değerlendirebilir.
Onun için başlangıç, başka bir başlangıcın sonucu olabilir.
Bitiş, başka bir başlangıcın kapısı olabilir.
Bir düşüncenin sonunda tekrar başlangıç noktasına ulaşmak, onun açısından çelişki değil, döngünün tamamlanmasıdır.
Bu bakış açısına sahip bir insan, kare şeklinde düşünen birine baktığında onun düşüncesini sınırlı görebilir.
Kare de daireye baktığında:
"Sen neden başladığın yere tekrar dönüyorsun?"
diyebilir.
Daire ise:
"Çünkü benim yolum böyle."
cevabını verebilir.
Elipsin Doğrusu
Elips ise daireye benzeyen fakat daireden farklı bir şekildir.
Elipsin de kapalı bir yapısı vardır; ancak daire gibi her yönde aynı değildir.
Bu da başka bir bakış açısını temsil edebilir.
Elips şeklinde düşünen bir insan, dairesel düşünceye benzeyen bazı özellikler taşıyabilir fakat olayları aynı ölçüde değerlendirmez.
Daire:
"Her yönde aynı uzaklık vardır."
derken,
Elips:
"Benzerlik var ama ölçüler aynı değil."
diyebilir.
Dolayısıyla insanlar arasında benzer düşünceler olsa bile, onların hakikati algılama biçimleri aynı olmak zorunda değildir.
Herkesin Doğrusu Kendisine Göre Doğru mudur?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir:
Bir şeyin bana göre doğru olması ile mutlak anlamda doğru olması aynı şey değildir.
İnsan kendi bakış açısı içerisinde bir düşünceyi doğru kabul edebilir.
Bu, onun açısından gerçekten doğru olabilir.
Fakat insanın kendi doğrusu ile mutlak hakikat aynı şey değildir.
Çünkü insan sınırlıdır.
İnsan her şeyi bilemez.
İnsan olayların tamamını göremez.
İnsan geçmişi, geleceği ve bütün sebepleri kuşatamaz.
Bu nedenle insanın:
"Benim gördüğüm budur."
demesi başka,
"Hakikatin tamamı bundan ibarettir."
demesi başkadır.
Birincisi insanın kendi algısını ifade eder.
İkincisi ise insanın kendi sınırlı bakışını mutlaklaştırmasıdır.
Üçgen, Kare ve Daire Aynı Mıdır?
Hayır.
Üçgen üçgendir.
Kare karedir.
Daire dairedir.
Elips elipstir.
Bunların geometrik özellikleri birbirinden farklıdır.
Fakat burada daha derin bir mesele vardır:
Farklı olmaları, birbirlerinin varlığını inkâr etmelerini gerektirmez.
Üçgen:
"Ben kare değilim."
diyebilir.
Kare:
"Ben daire değilim."
diyebilir.
Daire:
"Ben üçgen değilim."
diyebilir.
Bunların hepsi doğrudur.
Çünkü her biri kendi niteliğini ifade etmektedir.
Fakat üçgenin:
"Ben kare değilim, o hâlde kare yanlıştır."
demesi mantıksal olarak başka bir iddiadır.
Aynı şekilde karenin:
"Ben daire değilim, o hâlde daire yanlıştır."
demesi de doğru bir çıkarım değildir.
Farklılık, yanlışlık anlamına gelmez.
Bakış Açısı ile Hakikat Arasındaki Fark
İnsanların en büyük yanılgılarından biri, kendi bakış açılarını hakikatin tamamı zannetmeleridir.
İnsan bazen bir dağın yalnızca bir tarafını görür ve:
"Dağ budur."
der.
Başka biri dağın diğer tarafındadır ve:
"Hayır, dağ böyle."
der.
İkisi birbirine baktığında birbirini yanlış anlayabilir.
Oysa ikisi de aynı dağın farklı taraflarını görüyor olabilir.
Burada mesele sadece kimin doğru söylediği değildir.
Asıl mesele:
Kimin ne kadarını gördüğüdür.
İnsan bir parçayı görüp bütünü bildiğini zannettiğinde, kendi bakış açısını mutlaklaştırmış olur.
İnsan Neden Kendi Doğrusunu Mutlaklaştırır?
Çünkü insan çoğu zaman kendi tecrübesini merkez kabul eder.
Bir insan bir olay yaşamıştır.
O olaydan bir sonuç çıkarmıştır.
Sonra o sonucu hayatının genel kuralı hâline getirmiştir.
Mesela bir insan bir kişiden kötülük görür ve:
"İnsanlara güvenilmez."
sonucuna ulaşır.
Başka biri ise başka bir insandan büyük bir iyilik görür ve:
"İnsanlar aslında iyidir."
der.
Birinci insanın yaşadığı tecrübe gerçektir.
İkinci insanın yaşadığı tecrübe de gerçektir.
Fakat ikisinin tecrübesi bütün insanlığın tamamını açıklamaya yetmez.
İşte burada bakış açısının sınırı ortaya çıkar.
Hakikat Bir, Algılar Çok Olabilir
Buradan şu önemli sonuca ulaşabiliriz:
Hakikat tek olabilir; fakat insanların hakikati algılama biçimleri çok farklı olabilir.
Güneş birdir.
Fakat güneşe bakan insanların gördüğü şey, bulundukları yere ve şartlara göre farklı olabilir.
Bir insan güneşin doğuşunu görür.
Bir başkası batışını görür.
Bir başkası bulutların arasından görür.
Bir başkası ise güneşli bir günde görür.
Güneş değişmemiştir.
Değişen, insanın bulunduğu konumdur.
Bu nedenle insan kendi gördüğünü küçümsememeli; fakat gördüğünü de bütün hakikat zannetmemelidir.
İnsanın Doğrusu ve Mutlak Hakikat
Tasavvufî düşünce açısından meseleye baktığımızda, insanın bilgisi ve idraki sınırlıdır. Hakikatin mutlak bilgisi ise Allah'a aittir.
Kur'an'da:
"Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir."
(İsrâ, 17/85)
buyrulmaktadır.
Bu ayet, insanın bilgisinin sınırlılığı konusunda çok önemli bir ölçü verir.
İnsan ne kadar bilirse bilsin, bilgisi sınırsız değildir.
Bu nedenle insan:
"Benim gördüğüm budur."
diyebilir.
Fakat:
"Benim gördüğümün dışında hakikat yoktur."
demek çok daha büyük bir iddiadır.
Bakış Açılarının Birbirine Tahammülü
İnsanların farklı bakış açılarına sahip olması, birbirleriyle düşman olmalarını gerektirmez.
Üçgen kare olmak zorunda değildir.
Kare daire olmak zorunda değildir.
Daire de elips olmak zorunda değildir.
Fakat hepsi aynı varlık alanında bulunabilir.
İnsanlar da aynı dünyada yaşarken farklı düşünebilirler.
Bir insanın benim gibi düşünmemesi, onun insanlığını ortadan kaldırmaz.
Bir insanın benim gördüğümü görmemesi, onun mutlaka cahil olduğunu göstermez.
Belki o başka bir noktadan bakıyordur.
Belki onun gördüğü şey benim görmediğim bir taraftır.
Bu nedenle hakikati arayan insanın en önemli özelliklerinden biri tevazudur.
Çünkü gerçek anlamda bilen insan, bilmediği şeylerin de olduğunu bilir.
Sonuç: Doğrularımızın Sınırlarını Bilmek
Üçgenin doğrusu üçgendir.
Karenin doğrusu karedir.
Dairenin doğrusu dairedir.
Elipsin doğrusu elipstir.
Hiçbiri diğerinin aynısı değildir.
Fakat bundan:
"Benim doğrum dışındaki her şey yanlıştır."
sonucu çıkmaz.
İnsanın kendi bakış açısı içerisinde doğru gördüğü şey, onun için anlamlı ve tutarlı olabilir. Fakat insan kendi doğrusunun mutlak hakikatin tamamı olup olmadığını da sorgulamalıdır.
Belki benim doğrum üçgen şeklindedir.
Seninki kare şeklindedir.
Bir başkasınınki daire şeklindedir.
Bir diğerininki elips şeklindedir.
Biz birbirimize bakıp:
"Sen benim gibi görmüyorsun."
diyebiliriz.
Fakat daha olgun olan söz şudur:
"Senin baktığın yer benim baktığım yerden farklı. Belki senin gördüğün şeyi ben görmüyorum; benim gördüğüm şeyi de sen görmüyorsun."
Asıl hikmet, insanın kendi şeklini korurken diğer şekillerin de varlığını inkâr etmemesidir.
Çünkü bakış açısı farklı olabilir; fakat hakikat, insanların bakış açılarından daha büyüktür.
İnsan kendi doğrusunu aramalıdır; fakat kendi doğrusunu Allah'ın mutlak hakikati yerine koymamalıdır.
Ve belki de insanın ulaşabileceği en güzel olgunluk şudur:
"Ben gördüğüm kadarıyla doğruyu söylüyorum. Fakat benim gördüğüm, hakikatin tamamı olmayabilir."
İşte bu söz, insanı hem tevazuya, hem hoşgörüye, hem de hakikati daha derin aramaya götürür.
Yazar:
Raşit Tunca
Schrems, 16.08.2026
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

