MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Vecihi Hürkuş Kimdir?
Vecihi Hürkuş (6 Ocak 1896, İstanbul - 16 Temmuz 1969), Türk pilot, mühendis ve girişimcidir. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biridir, Türkiye'nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisidir, Türkiye'nin ilk yerli uçağını üretmiştir.[2]
Hayatı
6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekâta katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecisidir.[3] Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.
Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması ile yarım kalmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya Meydan Muharebesi sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir - Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgâlden kurtarmaya ilk çalışan kişi olmuştur.
Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilen tek kişidir.
Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa "VECİHİ" adı verilince uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'te "VECİHİ K-VI" adını verdiği uçağını uçurur, ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek mercî olmadığı için izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır.
Daha sonra askerî havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.
1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığı'na başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almıştır. Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmî evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş, her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.
Hürkuş, 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkarak 5 Mayıs 1931’de Türkiye'ye gelmiştir.
Vecihi Hürkuş, 1931 yılında TTaC (Türk Tayyare Cemiyeti) yararına Türkiye turu yaptı.
Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.
İkinci Tur (09.11.1931): Ankara, Gölbaşı, Balâ, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.
1932'de Vecihi Hürkuş, l Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5.000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey, zor koşullarda eğitim yaparken bâzı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve Türkiye İş Bankası'nın reklâmlarını yapmış, bâzı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.
1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için Almanya'daki bir mühendislik okuluna gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühendisi ruhsatı verilmedi.
1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları'nı kurmuş, ancak kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeplerle şirket, uçuştan men edilmiştir.
Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde öldü.
Kaynakça
Vecihi Hürkuş, Havalarda, 1915-1925, İstanbul, Kanaat Kitabevi, 1942.
Vecihi Hürkuş, Bir Tayyarecinin Anıları: Yaşantı, İstanbul, YKY, 2000 ISBN 978-9-75-080219-5[4]
Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz Adamı", İstanbul, 2001.
M. Bahattin Adigüzel, Türk Havaciliğinda İz Birakanlar, Ankara, 2001.
Vecihi Hürkuş, Havada, 1915-1925, ISBN 978-605-5816-00-1 İstanbul 2008, Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği Yayını No:1,
Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz Adamı" ISBN 978-605-5816-01-8, İstanbul, 2008 2.Basım Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği Yayını No:2
Sunay Akın-Ay Hırsızı (Vecihi Hürkuş)
İsmail Yavuz, "Mustafa Kemal'in Uçakları" ISBN 978-605-360-901-8, İstanbul, 2013.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Vecihi Hürkuş (6 Ocak 1896, İstanbul - 16 Temmuz 1969), Türk pilot, mühendis ve girişimcidir. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biridir, Türkiye'nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisidir, Türkiye'nin ilk yerli uçağını üretmiştir.[2]
Hayatı
6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'na katıldı. Yaralanınca İstanbul'a dönerek Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü'nde Ruslara karşı harekâta katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecisidir.[3] Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi'nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası'ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy'de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü'nde görev almıştır.
Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey'in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması ile yarım kalmıştır. Türk Kurtuluş Savaşı'na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya Meydan Muharebesi sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir - Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgâlden kurtarmaya ilk çalışan kişi olmuştur.
Vecihi Bey'e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilen tek kişidir.
Savaştan sonra İzmir'de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığı uçağa "VECİHİ" adı verilince uçak inşa etmek düşünceleri canlanır. İzmir Seydiköy Hava Mektebi'nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923'te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925'te "VECİHİ K-VI" adını verdiği uçağını uçurur, ancak ödül yerine onu ceza beklemektedir. Vecihi Hürkuş'un ödül beklerken ceza almasının nedeni, havacılıktan anlayan kimsenin bulunmamasıydı. İzin verecek mercî olmadığı için izinsiz havalanmış, bu yüzden de cezalandırılmıştır.
Daha sonra askerî havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir. Havacılığa gönül veren Tayyareci Vecihi Hürkuş da sadece Türk havacılık tarihinin değil, belki de tüm Türkiye tarihinin en ilginç simalarından birisiydi.
1930'da Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı VECİHİ XIV'ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy'e, sonra Ankara'ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığı'na başvurmuş, 14 Ekim 1930'da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almıştır. Hürkuş, bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait statik raporu gibi resmî evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş, her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.
Hürkuş, 23 Nisan 1931'de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle başköşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkarak 5 Mayıs 1931’de Türkiye'ye gelmiştir.
Vecihi Hürkuş, 1931 yılında TTaC (Türk Tayyare Cemiyeti) yararına Türkiye turu yaptı.
Birinci Tur (02.09.1931): Ankara, Kızılcahamam, Gerede, Bolu, Ereğli, Zonguldak, Cide, Sinop, Samsun, Trabzon, Of, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Suşehri, Zara, Hafik, Sivas, Şarkışla, Akdağmadeni, Sorgun, Yozgat, Sungurlu, Kalecik, Ankara.
İkinci Tur (09.11.1931): Ankara, Gölbaşı, Balâ, Şereflikoçhisar, Aksaray, Konya, Beyşehir, Seydişehir, Alanya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Köyceğiz, Muğla, Göktepe, Kale, Tavas, Karacasu, Babadağ, Denizli, Çal, Çivril, Karahallı, Ulubey, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Çukurhisar, İnönü, Bozüyük, Karaköy, Söğüt, Geyve, Adapazarı, İzmit, İstanbul.
1932'de Vecihi Hürkuş, l Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu'nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy'de Türkiye'nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir. Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5.000 TL vermiş, böylece 1933'te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey, zor koşullarda eğitim yaparken bâzı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi'nin ve Türkiye İş Bankası'nın reklâmlarını yapmış, bâzı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.
1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş'u mühendislik eğitimi alması için Almanya'daki bir mühendislik okuluna gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş'a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühendisi ruhsatı verilmedi.
1954 yılında ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları'nı kurmuş, ancak kazalar, kaçırılmalar ve sabotajlar gibi sebeplerle şirket, uçuştan men edilmiştir.
Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara'da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi'nde öldü.
Kaynakça
Vecihi Hürkuş, Havalarda, 1915-1925, İstanbul, Kanaat Kitabevi, 1942.
Vecihi Hürkuş, Bir Tayyarecinin Anıları: Yaşantı, İstanbul, YKY, 2000 ISBN 978-9-75-080219-5[4]
Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz Adamı", İstanbul, 2001.
M. Bahattin Adigüzel, Türk Havaciliğinda İz Birakanlar, Ankara, 2001.
Vecihi Hürkuş, Havada, 1915-1925, ISBN 978-605-5816-00-1 İstanbul 2008, Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği Yayını No:1,
Mehmet Gürbüz Gürer, Vecihi Hürkuş "Göklerin Korkusuz Adamı" ISBN 978-605-5816-01-8, İstanbul, 2008 2.Basım Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği Yayını No:2
Sunay Akın-Ay Hırsızı (Vecihi Hürkuş)
İsmail Yavuz, "Mustafa Kemal'in Uçakları" ISBN 978-605-360-901-8, İstanbul, 2013.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
VECİHİ K-VI - Vecihi Hürkuş tarafından 1923 yılında yapilan uçak
VECİHİ K-VI, Vecihi Hürkuş tarafından 1923 yılında inşasına başlanıp 1924 yılında tamamlanan bir uçaktır. İlk Türk uçağı olma unvanına sahip olan uçak ilk ve tek uçuşunu 28 Ocak 1925'te Gaziemir'den Seydiköy'e yapmıştır.[1][2] Uçağı izinsiz uçurduğu için Hürkuş'a ceza kesilmiştir.[3]
Ocak 1925
Havacı Vecihi Hürkuş tarafından 1923 yılında Türk Hava Kuvvetleri'nde yaşanan uçak eksikliğinden sonra tasarlanan uçak, arkadaşlarının yardımıyla ancak 1924'ün sonlarında tamamlandı. Hürkuş, uçağa sertifika vermesi gereken kurulda kalifiye eleman bulunmaması nedeniyle uçuş izni alamamasına rağmen, ilk kez Ocak 1925'te K-VI'yı uçurdu ve hapis cezasına çarptırıldı. Uçağı geri almak için başarısız girişimlerde bulundu ve sonunda Vecihi K-VI imha edildi.
Geliştirme ve üretim
Üretimi sırasında Vecihi K-VI, y. 1924
1919-1923 Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, Türk Hava Kuvvetleri uçaktan yoksundu. Savaşa katılan bir havacı olan Vecihi Hürkuş, ülkesinin kendi uçağına sahip olmasını istedi.[4] 1925'te Resimli Ay dergisine verdiği röportajda Hürkuş, uçak yapmak konusunda başta tereddüt ettiğini ancak arkadaşları tarafından ikna edildiğini söyledi. Halihazırda kullanımda olan uçaklara benzer özelliklere sahip basit bir tasarım yapmak için çalıştı.[5] Hürkuş, 14 Haziran 1923'te eğitim ve keşif amaçlı kullanılacak uçağın [4] teknik çizimlerini bitirerek, üç gün sonra, 17 Haziran'da hava kuvvetlerinde müfettiş olan Korgeneral Muzaffer Ergüder'e projeyi gösterdi. İncelemenin ardından Hürkuş'u tebrik eden Ergüder, uçağa "Vecihi" adının verilmesini önerdi.[6] Hava kuvvetleri, yerine getirilmesi gereken üç koşul belirledi: uçağın montajının kolay olması, 200 kilometre/saat (110 kn) üzerinde hız ve pilotun geniş bir görüş alanına sahip olması.[4]
Uçağın hava kuvvetleri tarafından onaylanmasının ardından Hürkuş ve dört arkadaşı, 24 Haziran'da Halkapınar Uçak Tamir Atölyesi'nde uçağın yapımına başladı.[6] Kısıtlı bir bütçeye sahip olan Vecihi K-VI'nın motoru, Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait ele geçirilen bir uçaktan alınmıştır.[4] Uçağın geri kalanı için Hürkuş, Türkiye'den temin edilen ahşap, çelik çubuklar ve kumaş kullandı. Kumaşı güçlendirmek için uçak uyuşturucu kullanıldı.[4] Hürkuş, projeyi bitirmek için günde en az 16 saat uçakta geçirdi, bazen iki saatten az uyudu.[6] Birkaç aylığına Avrupa havacılığını incelemeye gönderildi.[6] Döndüğünde, ahşap çerçeve bitmişti ve sadece kumaşla kaplanması gerekiyordu.[6] Vecihi K-VI toplam 14 ayda inşa edildi ve 1924 sonlarında tamamlandı.[6]
Operasyonel geçmiş
Vecihi Hürkuş
İlk uçuş
Uçak, tamamlandıktan sonra motor ve taksi testlerinin yapıldığı Seydiköy Havaalanı'na taşındı.[4] Hürkuş uçuş izni istedi ve uçağa sertifika vermek için teknik heyet oluşturuldu. Ancak bu komite, uçağı uçuracak kalifiye personelden yoksundu.[7] Hürkuş ve uçağı yaklaşık bir ay bekledi.[6] Bir üye, Hürkuş'a ruhsat veremeyeceğini söyleyerek, "uçağına güveniyorsa atlayıp uçması gerektiğini" söyledi.[7] 28 Ocak 1925'te Hürkuş tamamen boş olan havaalanına geldi.[6] Yerel saatle 15.00'te kısa bir yuvarlanmadan sonra havalanan Hürkuş, Vecihi K-VI ile 15 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi.[4] İkinci bir pilotun ağırlığını simüle etmek için arka koltukta 60 kilogram (130 lb) ağırlığında bir kum torbası vardı. Bu, Türk yapımı bir uçağın kullanıldığı ilk uçuştu.[4] Geri döndüğünde, hava alanı onun için tezahürat yapan bir kalabalıkla doluydu.[6] İndikten sonra Hürkuş, kutlama yapan arkadaşları tarafından karşılandı.[4]
Sonraki tarih
Hürkuş, uçuş sonrasında arkadaşlarıyla uçuş hakkında konuşurken, izinsiz olarak uçağı uçurduğu için hapis cezası aldığını öğrendi.[6] Karar daha sonra bozulsa da Vecihi Hürkuş hava kuvvetlerini terk etti ve uçak kullanılmadı.[4] Uçak, İzmir'de açıkta saklandığı için korozyona uğradı.[5] Hürkuş'un uçağı kapalı bir alanda saklama talepleri de reddedildi.[5] Türk Hava Kurumu, derneğe bağış toplamak amacıyla yapılan uçuşlarda uçağın kullanılmasını resmen talep etti, ancak uçak kendilerine hiçbir zaman verilmedi.[4] Vecihi K-VI daha sonra bilinmeyen bir şekilde tahrip edildi.[6]
Özellikleri
VECİHİ K-VI Kokpit Personeli İki
Uzunluk 7,61 metre
Kanat Açıklığı 11,7 metre
Yükseklik 3 metre
Boş Ağırlık 830 kg
Seyir Hızı 188 km/saat
Maksimum Hız 207 km/saat
Maksimum Yakıt Kapasitesi 200 kg
Motor 6 Silindirli Benz
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
VECİHİ K-VI, Vecihi Hürkuş tarafından 1923 yılında inşasına başlanıp 1924 yılında tamamlanan bir uçaktır. İlk Türk uçağı olma unvanına sahip olan uçak ilk ve tek uçuşunu 28 Ocak 1925'te Gaziemir'den Seydiköy'e yapmıştır.[1][2] Uçağı izinsiz uçurduğu için Hürkuş'a ceza kesilmiştir.[3]
Ocak 1925
Havacı Vecihi Hürkuş tarafından 1923 yılında Türk Hava Kuvvetleri'nde yaşanan uçak eksikliğinden sonra tasarlanan uçak, arkadaşlarının yardımıyla ancak 1924'ün sonlarında tamamlandı. Hürkuş, uçağa sertifika vermesi gereken kurulda kalifiye eleman bulunmaması nedeniyle uçuş izni alamamasına rağmen, ilk kez Ocak 1925'te K-VI'yı uçurdu ve hapis cezasına çarptırıldı. Uçağı geri almak için başarısız girişimlerde bulundu ve sonunda Vecihi K-VI imha edildi.
Geliştirme ve üretim
Üretimi sırasında Vecihi K-VI, y. 1924
1919-1923 Türk Kurtuluş Savaşı sırasında, Türk Hava Kuvvetleri uçaktan yoksundu. Savaşa katılan bir havacı olan Vecihi Hürkuş, ülkesinin kendi uçağına sahip olmasını istedi.[4] 1925'te Resimli Ay dergisine verdiği röportajda Hürkuş, uçak yapmak konusunda başta tereddüt ettiğini ancak arkadaşları tarafından ikna edildiğini söyledi. Halihazırda kullanımda olan uçaklara benzer özelliklere sahip basit bir tasarım yapmak için çalıştı.[5] Hürkuş, 14 Haziran 1923'te eğitim ve keşif amaçlı kullanılacak uçağın [4] teknik çizimlerini bitirerek, üç gün sonra, 17 Haziran'da hava kuvvetlerinde müfettiş olan Korgeneral Muzaffer Ergüder'e projeyi gösterdi. İncelemenin ardından Hürkuş'u tebrik eden Ergüder, uçağa "Vecihi" adının verilmesini önerdi.[6] Hava kuvvetleri, yerine getirilmesi gereken üç koşul belirledi: uçağın montajının kolay olması, 200 kilometre/saat (110 kn) üzerinde hız ve pilotun geniş bir görüş alanına sahip olması.[4]
Uçağın hava kuvvetleri tarafından onaylanmasının ardından Hürkuş ve dört arkadaşı, 24 Haziran'da Halkapınar Uçak Tamir Atölyesi'nde uçağın yapımına başladı.[6] Kısıtlı bir bütçeye sahip olan Vecihi K-VI'nın motoru, Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait ele geçirilen bir uçaktan alınmıştır.[4] Uçağın geri kalanı için Hürkuş, Türkiye'den temin edilen ahşap, çelik çubuklar ve kumaş kullandı. Kumaşı güçlendirmek için uçak uyuşturucu kullanıldı.[4] Hürkuş, projeyi bitirmek için günde en az 16 saat uçakta geçirdi, bazen iki saatten az uyudu.[6] Birkaç aylığına Avrupa havacılığını incelemeye gönderildi.[6] Döndüğünde, ahşap çerçeve bitmişti ve sadece kumaşla kaplanması gerekiyordu.[6] Vecihi K-VI toplam 14 ayda inşa edildi ve 1924 sonlarında tamamlandı.[6]
Operasyonel geçmiş
Vecihi Hürkuş
İlk uçuş
Uçak, tamamlandıktan sonra motor ve taksi testlerinin yapıldığı Seydiköy Havaalanı'na taşındı.[4] Hürkuş uçuş izni istedi ve uçağa sertifika vermek için teknik heyet oluşturuldu. Ancak bu komite, uçağı uçuracak kalifiye personelden yoksundu.[7] Hürkuş ve uçağı yaklaşık bir ay bekledi.[6] Bir üye, Hürkuş'a ruhsat veremeyeceğini söyleyerek, "uçağına güveniyorsa atlayıp uçması gerektiğini" söyledi.[7] 28 Ocak 1925'te Hürkuş tamamen boş olan havaalanına geldi.[6] Yerel saatle 15.00'te kısa bir yuvarlanmadan sonra havalanan Hürkuş, Vecihi K-VI ile 15 dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi.[4] İkinci bir pilotun ağırlığını simüle etmek için arka koltukta 60 kilogram (130 lb) ağırlığında bir kum torbası vardı. Bu, Türk yapımı bir uçağın kullanıldığı ilk uçuştu.[4] Geri döndüğünde, hava alanı onun için tezahürat yapan bir kalabalıkla doluydu.[6] İndikten sonra Hürkuş, kutlama yapan arkadaşları tarafından karşılandı.[4]
Sonraki tarih
Hürkuş, uçuş sonrasında arkadaşlarıyla uçuş hakkında konuşurken, izinsiz olarak uçağı uçurduğu için hapis cezası aldığını öğrendi.[6] Karar daha sonra bozulsa da Vecihi Hürkuş hava kuvvetlerini terk etti ve uçak kullanılmadı.[4] Uçak, İzmir'de açıkta saklandığı için korozyona uğradı.[5] Hürkuş'un uçağı kapalı bir alanda saklama talepleri de reddedildi.[5] Türk Hava Kurumu, derneğe bağış toplamak amacıyla yapılan uçuşlarda uçağın kullanılmasını resmen talep etti, ancak uçak kendilerine hiçbir zaman verilmedi.[4] Vecihi K-VI daha sonra bilinmeyen bir şekilde tahrip edildi.[6]
Özellikleri
VECİHİ K-VI Kokpit Personeli İki
Uzunluk 7,61 metre
Kanat Açıklığı 11,7 metre
Yükseklik 3 metre
Boş Ağırlık 830 kg
Seyir Hızı 188 km/saat
Maksimum Hız 207 km/saat
Maksimum Yakıt Kapasitesi 200 kg
Motor 6 Silindirli Benz
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Zehra Budunç Kimdir? Türkiye'nin ilk kadın belediye başkan yardımcısı
Zehra Budunç (1896, Selanik - 25 Mayıs 1956, Ankara), Osmanlı-Türk eğitimci ve siyasetçi.
Millî Mücadele yıllarında Bursa'daki istihbarat faaliyetlerinde etkin rol aldı; savaştan sonra İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Bursa'da kurduğu özel okulda öğrenci yetiştirdi. 1934'te Bursa Belediye başkan yardımcılığına getirilerek, Türkiye'nin ilk kadın belediye başkan yardımcısı oldu. 1946-1950 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer aldı.
Yaşamı
1896 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Selanik Vilayeti'nin merkezi Selanik'te doğdu.[1][2] Babası Mustafa Hakkı Bey, annesi Servet Hanım'dır. 1905'te Üsküp Rüştiyesinden mezun oldu ve genç yaşta muallimlik yapmaya başladı.
Kalkandelen, Tekirdağ, Dedeağaç'ta öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Öğretmenlik yaptığı yıllarda Balkan Savaşları'nın başlaması nedeniyle İstanbul'a göç etti. Bursa Muradiye İnas Rüştiyesine tayini çıktı ve Bursa'ya yerleşti.
Eğitimini tamamlayıp öğretmenlik formasyonu almak istediğinden 1915'te işten ayrıldı; dönemin kız öğretmen okulu olan İstanbul Dârülmuallimât'a girdi. Öğrenciliği sırasında başörtüsü takmasının istenmesine karşı çıkan Zehra Hanım, başkaldırısı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı ve eğitimini tamamlayamadı.[1]
1915'te Bursa'daki bir konferansta Halide Edip Hanım ile tanıştı. 1915'te Suriye valisi olan Cemal Paşa'nın isteği ile, Amerikan ve Fransız kolejlerine benzer, Türkçe eğitim veren modern okulların açılması için çalışmak üzere Suriye'ye giden Halide Edip'in yanında Suriye'ye gitti. Bir yıl Beyrut'ta öğretmenlik yaptıktan sonra Bursa'ya geri döndü.
I. Dünya Savaşı yıllarındaki öğretmen açığı nedeniyle Zehra Hanım diploması olmamasına rağmen öğretmenlik mesleğine döndü; Aralık 1917- Mart 1918 arasında Mal Hatun Numune Mektebi'nde görev yaptı.[1]
1919 yılında kardeşi Nâzike, Darülmuallimat'tan arkadaşları Saime ve Leman Hanımlarla birlikte Bursa'nın Reyhan mevkiinde "Bizim Mektep" adında özel bir okul kurdu. Daha sonra Bursalı Şefik Caddesi'ne taşınan mektep, ana, ilk ve orta kısımları içine almaktaydı.[1]
Milli mücadeledeki rolü ve esareti
8 Temmuz 1920 tarihinde Bursa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesinden sonra Bursa'da Garp Cephesi Komutanlığı emrinde istihbarat faaliyetlerinde görev alan Zehra Hanım, işgal altındaki Bursa ile Ankara Hükûmeti arasındaki haberleşmenin sağlanmasında kilit isimlerden birisi oldu. Kurucusu olduğu Bizim Mektep, Bursa'da istihbarat faaliyetlerinin koordine edildiği bir üs olarak kullanıldı ve Ankara'dan gönderilen birçok rütbeli istihbarat subayı mektebin bodrumunda saklandı.[1]
Zehra Hanım, istihbarat faaliyetlerinin Yunanlar tarafından fark edilmesi üzerine tutuklandı; 7 Ekim 1922 tarihinde Yunanistan'a sürgün edildi. Önce Selanik Hapishanesi'ne, ardından Milos (Değirmenlik Adası)'ndaki esir kampına sevk edildi ve yaklaşık bir yıl boyunca esaret hayatı yaşadı.[3] Çok büyük acılar ve işkenceye maruz kalan Zehra Hanım, Türk ve Yunan yetkilileri arasındaki esir değişimi sonrası 7 Mayıs 1923'te Bursa'ya geri döndü ve yeniden Bizim Mektep'in başına geçti.
Zehra Hanım'a, Millî Mücadele'deki istihbarat faaliyetleri için Garp Cephesi Komutanlığı tarafından bir takdirname gönderildi. Ayrıca savaştaki üstün hizmet ve fedakarlıklarından dolayı 10 Ağustos 1927'de İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi.
Bizim Mektep
Zehra Hanım'ın 1919 yılında kurduğu ve 7 Eylül 1922 tarihinde sürgün edilince kapanan Bizim Mektep'i 7 Mayıs 1923'te yeniden kaçtı. Bizim Mektep, Cumhuriyet döneminde desteklenen özel Türk okullarından birisi oldu. Bursa'da üç katlı yarı kagir 12 sınıflı bir binada eğitim verdi. Zehra Hanım mektepte resim, dil, müzik ve spor derslerine büyük önem verdi.[1] Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, karikatürist Cemal Nadir Bey, okulun tanınmış mezunları arasında yer aldı. Cemal Nadir, okulda resim öğretmeni olarak görev yaptı; idari işlerinde de yardımcı oldu.
Zehra Hanım, hükûmetin yardımına rağmen okulun gelirleri giderlerini karşılamadığından 16 Aralık 1929'da okulu kapatmak zorunda kaldı. 1930 yılında Himaye-i Eftal Cemiyeti'nin girişimi ile kurulan çağdaş çocuk bakım evinin müdürlüğünü üstlendi.[1] 1930 belediye seçiminde Bursa meclis üyesi seçildiğinden çocuk bakım evindeki görevini kısa süre sonra bıraktı.
Siyasi görevleri
Meclis üyeliği
Zehra Hanım, 1930'da kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının verilmesinden sonra Bursa Setbaşı bucağından 13169 numaralı üye olarak Cumhuriyet Halk Fırkası'na kaydoldu. İlk yerel seçimlerde Bursa Belediye Meclisine girdi. ve 1942 yılına kadar üç seçim döneminde meclis üyesi olarak görev yaptı.
Bursa'da İnkişaf İdman Yurdu adlı spor klübüne bağlı olarak 1930'da İnkişaf İdman Yurdu Bandosu'nun kurulmasında, 1931 'deki Menemen Olayı'ndan sonra Bursa'da şehit öğretmen Kubilay'ın adını yaşatmak üzere Kubilayspor adlı bir spor kulübünün kuruluşunda rol oynadı.[1] 1937'de Bursa Belediyesi Müzikevi'nin kuruluşlarında emeği geçti.[4] Bursa'nın işgalden kurtuluş günü ve Cumhuriyet Bayramı gibi vesilelerle Bursa halkına konuşmalar yapan ve çok etkili bir hatip olan Zehra Hanım, cumhuriyet rejimini halka anlatıp benimsetmek üzere CHP tarafından Bursa Halk Hatibi olarak görevlendirildi.[1]
Belediye Başkan yardımcılığı
10 Kasım 1934'te belediyenin yaptığı toplantıda belediye meclis üyeliğinin devam etmesi şartıyla oy çokluğuyla belediye başkanı Cemil Öz'ün yardımcısı olarak seçildi. Böylece Türkiye'de belediye başkan yardımcılığına seçilen ilk kadın oldu.[4] Altı sene aralıksız Bursa Belediye Başkan yardımcılığı görevini sürdürdü. 1940 yılında belediye başkanı olan Neşet Kiper ile bazı konularda ihtilaf yaşması üzerine sağlık problemleri olduğunu öne sürerek ve parti içinde üyelik vasfını korumak şartıyla 29 Mayıs 1940 tarihinde belediye başkan yardımcılığı görevinden istifa etti.[1]
Diğer görevleri
Son dönem Bursa Vilayet Umumi Meclisine Orhaneli ilçesinden üye olarak seçildi ve bu yerel mecliste de dört yıl çalıştı. Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olarak Halkevinde Köycülük ve Yayın komiteleri üyeliği ve başkanlığı, Himaye-i Etfal ve Hilal-i Ahmer dernekleri idare kurulları üyeliği ve ikinci başkanlık görevlerini yürüttü.[3] Bursa Türk Tayyare Cemiyetinde büro şefi olarak çalıştı.[5]
Milletvekilliği
Zehra Hanım, Türkiye'de kadınlara siyasal hakları verildikten sonraki ilk genel seçimler olan 1935 seçimlerinde milletvekili olmak için adaylık başvurusu yapmış ancak aday gösterilmemişti. Cumhuriyetin ilk çok partili seçimi olan 1946 seçimlerinde Bursa'dan CHP milletvekili adayı oldu. 102.384 oy alarak Cumhuriyet Halk Partisi listesinden 8. dönem Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi.[3]
1946-50 yılları arasında aynı zamanda, TBMM Sayıştay Komisyonunda yer aldı. 1950 genel seçimlerinde tekrar milletvekili adayı olmak için bavurdu fakat aday gösterilmedi.[1]
Özel hayatı ve ölümü
Hiç evlenmeyen Budunç, aktif siyaseti bıraktıktan sonra İstanbul Büyükada'ya yerleşti.[4] Melankoli hastalığına yakalanan Zehra Budunç, 25 Mayıs 1956 tarihinde 60 yaşında Ankara'da öldü.[1] Cenazesi Hacı Bayram Camii'nde düzenlenen törenin ardından defnedildi. Gazeteci ve yazar Yılmaz Akkılıç, "Kurtuluş Savaşı'nda Bursa" adlı eserinde Budunç'un mide ülseri olduğundan bahsetmiştir.[1]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Zehra Budunç (1896, Selanik - 25 Mayıs 1956, Ankara), Osmanlı-Türk eğitimci ve siyasetçi.
Millî Mücadele yıllarında Bursa'daki istihbarat faaliyetlerinde etkin rol aldı; savaştan sonra İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Bursa'da kurduğu özel okulda öğrenci yetiştirdi. 1934'te Bursa Belediye başkan yardımcılığına getirilerek, Türkiye'nin ilk kadın belediye başkan yardımcısı oldu. 1946-1950 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yer aldı.
Yaşamı
1896 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı Selanik Vilayeti'nin merkezi Selanik'te doğdu.[1][2] Babası Mustafa Hakkı Bey, annesi Servet Hanım'dır. 1905'te Üsküp Rüştiyesinden mezun oldu ve genç yaşta muallimlik yapmaya başladı.
Kalkandelen, Tekirdağ, Dedeağaç'ta öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Öğretmenlik yaptığı yıllarda Balkan Savaşları'nın başlaması nedeniyle İstanbul'a göç etti. Bursa Muradiye İnas Rüştiyesine tayini çıktı ve Bursa'ya yerleşti.
Eğitimini tamamlayıp öğretmenlik formasyonu almak istediğinden 1915'te işten ayrıldı; dönemin kız öğretmen okulu olan İstanbul Dârülmuallimât'a girdi. Öğrenciliği sırasında başörtüsü takmasının istenmesine karşı çıkan Zehra Hanım, başkaldırısı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı ve eğitimini tamamlayamadı.[1]
1915'te Bursa'daki bir konferansta Halide Edip Hanım ile tanıştı. 1915'te Suriye valisi olan Cemal Paşa'nın isteği ile, Amerikan ve Fransız kolejlerine benzer, Türkçe eğitim veren modern okulların açılması için çalışmak üzere Suriye'ye giden Halide Edip'in yanında Suriye'ye gitti. Bir yıl Beyrut'ta öğretmenlik yaptıktan sonra Bursa'ya geri döndü.
I. Dünya Savaşı yıllarındaki öğretmen açığı nedeniyle Zehra Hanım diploması olmamasına rağmen öğretmenlik mesleğine döndü; Aralık 1917- Mart 1918 arasında Mal Hatun Numune Mektebi'nde görev yaptı.[1]
1919 yılında kardeşi Nâzike, Darülmuallimat'tan arkadaşları Saime ve Leman Hanımlarla birlikte Bursa'nın Reyhan mevkiinde "Bizim Mektep" adında özel bir okul kurdu. Daha sonra Bursalı Şefik Caddesi'ne taşınan mektep, ana, ilk ve orta kısımları içine almaktaydı.[1]
Milli mücadeledeki rolü ve esareti
8 Temmuz 1920 tarihinde Bursa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesinden sonra Bursa'da Garp Cephesi Komutanlığı emrinde istihbarat faaliyetlerinde görev alan Zehra Hanım, işgal altındaki Bursa ile Ankara Hükûmeti arasındaki haberleşmenin sağlanmasında kilit isimlerden birisi oldu. Kurucusu olduğu Bizim Mektep, Bursa'da istihbarat faaliyetlerinin koordine edildiği bir üs olarak kullanıldı ve Ankara'dan gönderilen birçok rütbeli istihbarat subayı mektebin bodrumunda saklandı.[1]
Zehra Hanım, istihbarat faaliyetlerinin Yunanlar tarafından fark edilmesi üzerine tutuklandı; 7 Ekim 1922 tarihinde Yunanistan'a sürgün edildi. Önce Selanik Hapishanesi'ne, ardından Milos (Değirmenlik Adası)'ndaki esir kampına sevk edildi ve yaklaşık bir yıl boyunca esaret hayatı yaşadı.[3] Çok büyük acılar ve işkenceye maruz kalan Zehra Hanım, Türk ve Yunan yetkilileri arasındaki esir değişimi sonrası 7 Mayıs 1923'te Bursa'ya geri döndü ve yeniden Bizim Mektep'in başına geçti.
Zehra Hanım'a, Millî Mücadele'deki istihbarat faaliyetleri için Garp Cephesi Komutanlığı tarafından bir takdirname gönderildi. Ayrıca savaştaki üstün hizmet ve fedakarlıklarından dolayı 10 Ağustos 1927'de İstiklâl Madalyası ile ödüllendirildi.
Bizim Mektep
Zehra Hanım'ın 1919 yılında kurduğu ve 7 Eylül 1922 tarihinde sürgün edilince kapanan Bizim Mektep'i 7 Mayıs 1923'te yeniden kaçtı. Bizim Mektep, Cumhuriyet döneminde desteklenen özel Türk okullarından birisi oldu. Bursa'da üç katlı yarı kagir 12 sınıflı bir binada eğitim verdi. Zehra Hanım mektepte resim, dil, müzik ve spor derslerine büyük önem verdi.[1] Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, karikatürist Cemal Nadir Bey, okulun tanınmış mezunları arasında yer aldı. Cemal Nadir, okulda resim öğretmeni olarak görev yaptı; idari işlerinde de yardımcı oldu.
Zehra Hanım, hükûmetin yardımına rağmen okulun gelirleri giderlerini karşılamadığından 16 Aralık 1929'da okulu kapatmak zorunda kaldı. 1930 yılında Himaye-i Eftal Cemiyeti'nin girişimi ile kurulan çağdaş çocuk bakım evinin müdürlüğünü üstlendi.[1] 1930 belediye seçiminde Bursa meclis üyesi seçildiğinden çocuk bakım evindeki görevini kısa süre sonra bıraktı.
Siyasi görevleri
Meclis üyeliği
Zehra Hanım, 1930'da kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkının verilmesinden sonra Bursa Setbaşı bucağından 13169 numaralı üye olarak Cumhuriyet Halk Fırkası'na kaydoldu. İlk yerel seçimlerde Bursa Belediye Meclisine girdi. ve 1942 yılına kadar üç seçim döneminde meclis üyesi olarak görev yaptı.
Bursa'da İnkişaf İdman Yurdu adlı spor klübüne bağlı olarak 1930'da İnkişaf İdman Yurdu Bandosu'nun kurulmasında, 1931 'deki Menemen Olayı'ndan sonra Bursa'da şehit öğretmen Kubilay'ın adını yaşatmak üzere Kubilayspor adlı bir spor kulübünün kuruluşunda rol oynadı.[1] 1937'de Bursa Belediyesi Müzikevi'nin kuruluşlarında emeği geçti.[4] Bursa'nın işgalden kurtuluş günü ve Cumhuriyet Bayramı gibi vesilelerle Bursa halkına konuşmalar yapan ve çok etkili bir hatip olan Zehra Hanım, cumhuriyet rejimini halka anlatıp benimsetmek üzere CHP tarafından Bursa Halk Hatibi olarak görevlendirildi.[1]
Belediye Başkan yardımcılığı
10 Kasım 1934'te belediyenin yaptığı toplantıda belediye meclis üyeliğinin devam etmesi şartıyla oy çokluğuyla belediye başkanı Cemil Öz'ün yardımcısı olarak seçildi. Böylece Türkiye'de belediye başkan yardımcılığına seçilen ilk kadın oldu.[4] Altı sene aralıksız Bursa Belediye Başkan yardımcılığı görevini sürdürdü. 1940 yılında belediye başkanı olan Neşet Kiper ile bazı konularda ihtilaf yaşması üzerine sağlık problemleri olduğunu öne sürerek ve parti içinde üyelik vasfını korumak şartıyla 29 Mayıs 1940 tarihinde belediye başkan yardımcılığı görevinden istifa etti.[1]
Diğer görevleri
Son dönem Bursa Vilayet Umumi Meclisine Orhaneli ilçesinden üye olarak seçildi ve bu yerel mecliste de dört yıl çalıştı. Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olarak Halkevinde Köycülük ve Yayın komiteleri üyeliği ve başkanlığı, Himaye-i Etfal ve Hilal-i Ahmer dernekleri idare kurulları üyeliği ve ikinci başkanlık görevlerini yürüttü.[3] Bursa Türk Tayyare Cemiyetinde büro şefi olarak çalıştı.[5]
Milletvekilliği
Zehra Hanım, Türkiye'de kadınlara siyasal hakları verildikten sonraki ilk genel seçimler olan 1935 seçimlerinde milletvekili olmak için adaylık başvurusu yapmış ancak aday gösterilmemişti. Cumhuriyetin ilk çok partili seçimi olan 1946 seçimlerinde Bursa'dan CHP milletvekili adayı oldu. 102.384 oy alarak Cumhuriyet Halk Partisi listesinden 8. dönem Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdi.[3]
1946-50 yılları arasında aynı zamanda, TBMM Sayıştay Komisyonunda yer aldı. 1950 genel seçimlerinde tekrar milletvekili adayı olmak için bavurdu fakat aday gösterilmedi.[1]
Özel hayatı ve ölümü
Hiç evlenmeyen Budunç, aktif siyaseti bıraktıktan sonra İstanbul Büyükada'ya yerleşti.[4] Melankoli hastalığına yakalanan Zehra Budunç, 25 Mayıs 1956 tarihinde 60 yaşında Ankara'da öldü.[1] Cenazesi Hacı Bayram Camii'nde düzenlenen törenin ardından defnedildi. Gazeteci ve yazar Yılmaz Akkılıç, "Kurtuluş Savaşı'nda Bursa" adlı eserinde Budunç'un mide ülseri olduğundan bahsetmiştir.[1]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Panda diplomasisi nedir?
Panda diplomasisi, Çin'in dev pandaları diplomasi aracı olarak diğer ülkelere gönderme uygulamasıdır. Pandalar, Çin'in ikili ilişkileri güçlendirmek istediği ülkelere gönderdiği diplomatik hediyelerdir.[1]
Çin küresel güç olma ve genişleme hedefinde her alanda yumuşak güç çerçevesinde çalışmaktadır. Panda diplomasisi, Ping-pong diplomasisi, Bir Kuşak, Bir Yol ve Konfüçyüs Enstitüsü bu çalışmaların bir parçasıdır. Çin dış ilişkilerinde pozitif imaj edinme çalışmasıdır. Bu yumuşak güç uluslararası arenada siyasi nüfuz amacıyla göze batmayacak biçimde uygulanmaktadır. Çin pandaları siyasi diplomat olarak kullanmakta, baskı aracı olarak kullanılan pandalar dış siyaset aracı haline gelmektedir.[1]
Süreç
Uygulama yönteminde zamanla değişiklikler olmuştur. İlk başlangıcında pandalar hediye edilmiş, sonra hayvan hakları ve yasal düzenlemelere uygun olarak kiralanmıştır. Günümüzde belirlenen donör ülkeler ile ortak bakım yöntemi ile ödünç verilmektedir. Panda hediye edilen hayvanat bahçesinde Çinli ve yerli yetkililer görüşmekte, verilen fotoğraflar ve ülkede panda bulunması "ilişkilerimiz iyi, daha iyi olabilir" anlamı taşımaktadır.[1]
Dünya diplomasisinde imaj ve itibar kazanmak amacıyla hediyeleşmeler yapılmıştır. ABD'ye Fransa'nın hediye ettiği Özgürlük Anıtı buna bir örnektir. Çin, ülkenin simgelerinden biri olan Çin ejderhası yerine daha yumuşak bir görüntü çizen pandayı sembol olarak seçmiştir.
Tarihi
Tang Hanedanı (MS 618-907) iyi komşuluk ilişkileri için pandaları hediye aracı olarak kullanmıştır. İmparatoriçe Wu Zetian, Japon İmparatoru Tenmu'ya iki panda hediye etmesiyle panda diplomasisi başlamıştır. Bu hediyeleşme bilinçli bir siyaset olduğu bilinmese de Çin için bir âdet haline gelmiştir.
Panda diplomasisi tarihi belirgin üç bölüme ayrılır. 1957-1982 arası Çin arasını iyi tutmak istediği komşu komünist ülkelere "hediye" etmiştir. 1982-1994 arasında pandaları koruma, neslini devam ettirme nedenleriyle "ödünç verme" yöntemi kullanılmıştır. 1994'ten sonra Çin pandalardan ekonomik fayda sağlayabileceğini fark etmiş, "kiralama" yöntemini geliştirmiştir.
1957'de Sovyetler Birliği'ne panda hediye edilmiş, bundan sonra uzun süre hareketsizlik yaşanmıştır. 1972-1982 arasında Birleşik Krallık, ABD, Batı Almanya, Japonya, Fransa, Meksika ve İspanya'ya 16 panda gönderilmiştir.
Doğada ve hayvanat bahçelerindeki panda sayısı için net bir rakam yoktur. Doğada bulunan panda sayısını Anadolu Ajansı 600, diğer kaynaklar 1800 olarak vermektedir. Dünya Doğayı Koruma Vakfı'ye göre doğada 1970'te 1000'in altına düşen panda sayısı, 2014'te
1864'e yükselmiştir.
1994'ten sonra pandalar yüksek fiyatlara isteyen ülkelere kiralanmaya başlanmıştır. 2009'da ABD on yıllık anlaşmaya göre panda başına 1 milyon kira ve doğan yavruların Çin'e ait kabul edilmesi ve geri gönderilmesi şartları ile anlaşmışlardır. Soğuk Savaş sürecinde 1972'de ABD başkanı Nixon'ın Çin ziyaretinde Mao panda hediye edileceğini açıklamıştır. Nixon iki misk öküzü hediye ederek karşılık vermiştir. Hediye pandalardan dişi Ling-Ling 1992, erkek Hsing Hsing 1999'a kadar Washington Ulusal Hayvanat Bahçesi'nde yaşamış ve burada ölmüştür.[1]
Tibet ruhani lideri Tenzin Gyatso Avusturya'yı ziyaret etmiş, bu ziyaretten rahatsız olan Çin, bu ülkeye verdiği pandaları geri çağılmakla tehdit etmiştir.
Çin, 2005'te Tayvan üzerindeki hakimiyet iddiaları doğrultusunda bu ülkeye panda göndermek istemiş fakat red cevabı almıştır. Çalışmalarına devam eden Çin, 2008 yılında Tuan (Yeniden Birleşme), Yuan Yuan (Birlik) isimlerini verdiği iki pandayı Tayvan'a göndermiştir. Almanya'ya gönderdiği pandalara Tatlım (Tjen Tjen) ve Hazine (Bao Bao) gibi isimler verirken, Tayvan'a siyasi emellerinin izlerini taşıyan isimler tercih etmiştir. 2005'te pandaların reddedilmenin en önemli gerekçesi isim seçimi olmuştur. Panda diplomasisi faydasını göstermiş Çin-Tayvan arasında ender olan askeri ziyaretler ve ortak askeri misyon çalışmaları başlamıştır.
Güncel durum
Çin, panda donörü ülkelerin sayısını ve kiralık panda sayısını resmi ve düzenli olarak açıklamamaktadır. Konu hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Anadolu Ajansı 2017'de 14 ülkede 48 pandanın bulunduğunu bildirmiştir. 2015 yılında Financial Times'a göre 12 ülkede 42 panda bulunmaktadır. Aynı kaynak 2017'de 20 ülkede 70 panda olduğunu aktarmıştır.[1]
2017'de Güney Kore, Meksika, Endonezya, Singapur, Tayland, Avustralya'da 2 tane, Hong Kong, Tayvan, Malezya'da 3 tane, Kanada ve Makao'da 4 tane, Japonya'da 11, ABD'de 12, Avrupa'da 18 tane panda bulunmaktadır.
Danimarka muhalefeti, iktidarın Tibet'teki baskıları ve ülkedeki insan hakları ihlallerini gündeme getirmemek şartıyla pandaların alındığını iddia etmiş, sürece itiraz etmiştir.[2]
Hediye pandaları Çin devlet başkanı Şi Cinping ile ziyaret eden Putin, "hediye pandaların Pekin'in Moskova ilişkilerine önem verdiği anlamına geldiğini" söylemiştir.[3]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Panda diplomasisi, Çin'in dev pandaları diplomasi aracı olarak diğer ülkelere gönderme uygulamasıdır. Pandalar, Çin'in ikili ilişkileri güçlendirmek istediği ülkelere gönderdiği diplomatik hediyelerdir.[1]
Çin küresel güç olma ve genişleme hedefinde her alanda yumuşak güç çerçevesinde çalışmaktadır. Panda diplomasisi, Ping-pong diplomasisi, Bir Kuşak, Bir Yol ve Konfüçyüs Enstitüsü bu çalışmaların bir parçasıdır. Çin dış ilişkilerinde pozitif imaj edinme çalışmasıdır. Bu yumuşak güç uluslararası arenada siyasi nüfuz amacıyla göze batmayacak biçimde uygulanmaktadır. Çin pandaları siyasi diplomat olarak kullanmakta, baskı aracı olarak kullanılan pandalar dış siyaset aracı haline gelmektedir.[1]
Süreç
Uygulama yönteminde zamanla değişiklikler olmuştur. İlk başlangıcında pandalar hediye edilmiş, sonra hayvan hakları ve yasal düzenlemelere uygun olarak kiralanmıştır. Günümüzde belirlenen donör ülkeler ile ortak bakım yöntemi ile ödünç verilmektedir. Panda hediye edilen hayvanat bahçesinde Çinli ve yerli yetkililer görüşmekte, verilen fotoğraflar ve ülkede panda bulunması "ilişkilerimiz iyi, daha iyi olabilir" anlamı taşımaktadır.[1]
Dünya diplomasisinde imaj ve itibar kazanmak amacıyla hediyeleşmeler yapılmıştır. ABD'ye Fransa'nın hediye ettiği Özgürlük Anıtı buna bir örnektir. Çin, ülkenin simgelerinden biri olan Çin ejderhası yerine daha yumuşak bir görüntü çizen pandayı sembol olarak seçmiştir.
Tarihi
Tang Hanedanı (MS 618-907) iyi komşuluk ilişkileri için pandaları hediye aracı olarak kullanmıştır. İmparatoriçe Wu Zetian, Japon İmparatoru Tenmu'ya iki panda hediye etmesiyle panda diplomasisi başlamıştır. Bu hediyeleşme bilinçli bir siyaset olduğu bilinmese de Çin için bir âdet haline gelmiştir.
Panda diplomasisi tarihi belirgin üç bölüme ayrılır. 1957-1982 arası Çin arasını iyi tutmak istediği komşu komünist ülkelere "hediye" etmiştir. 1982-1994 arasında pandaları koruma, neslini devam ettirme nedenleriyle "ödünç verme" yöntemi kullanılmıştır. 1994'ten sonra Çin pandalardan ekonomik fayda sağlayabileceğini fark etmiş, "kiralama" yöntemini geliştirmiştir.
1957'de Sovyetler Birliği'ne panda hediye edilmiş, bundan sonra uzun süre hareketsizlik yaşanmıştır. 1972-1982 arasında Birleşik Krallık, ABD, Batı Almanya, Japonya, Fransa, Meksika ve İspanya'ya 16 panda gönderilmiştir.
Doğada ve hayvanat bahçelerindeki panda sayısı için net bir rakam yoktur. Doğada bulunan panda sayısını Anadolu Ajansı 600, diğer kaynaklar 1800 olarak vermektedir. Dünya Doğayı Koruma Vakfı'ye göre doğada 1970'te 1000'in altına düşen panda sayısı, 2014'te
1864'e yükselmiştir.
1994'ten sonra pandalar yüksek fiyatlara isteyen ülkelere kiralanmaya başlanmıştır. 2009'da ABD on yıllık anlaşmaya göre panda başına 1 milyon kira ve doğan yavruların Çin'e ait kabul edilmesi ve geri gönderilmesi şartları ile anlaşmışlardır. Soğuk Savaş sürecinde 1972'de ABD başkanı Nixon'ın Çin ziyaretinde Mao panda hediye edileceğini açıklamıştır. Nixon iki misk öküzü hediye ederek karşılık vermiştir. Hediye pandalardan dişi Ling-Ling 1992, erkek Hsing Hsing 1999'a kadar Washington Ulusal Hayvanat Bahçesi'nde yaşamış ve burada ölmüştür.[1]
Tibet ruhani lideri Tenzin Gyatso Avusturya'yı ziyaret etmiş, bu ziyaretten rahatsız olan Çin, bu ülkeye verdiği pandaları geri çağılmakla tehdit etmiştir.
Çin, 2005'te Tayvan üzerindeki hakimiyet iddiaları doğrultusunda bu ülkeye panda göndermek istemiş fakat red cevabı almıştır. Çalışmalarına devam eden Çin, 2008 yılında Tuan (Yeniden Birleşme), Yuan Yuan (Birlik) isimlerini verdiği iki pandayı Tayvan'a göndermiştir. Almanya'ya gönderdiği pandalara Tatlım (Tjen Tjen) ve Hazine (Bao Bao) gibi isimler verirken, Tayvan'a siyasi emellerinin izlerini taşıyan isimler tercih etmiştir. 2005'te pandaların reddedilmenin en önemli gerekçesi isim seçimi olmuştur. Panda diplomasisi faydasını göstermiş Çin-Tayvan arasında ender olan askeri ziyaretler ve ortak askeri misyon çalışmaları başlamıştır.
Güncel durum
Çin, panda donörü ülkelerin sayısını ve kiralık panda sayısını resmi ve düzenli olarak açıklamamaktadır. Konu hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Anadolu Ajansı 2017'de 14 ülkede 48 pandanın bulunduğunu bildirmiştir. 2015 yılında Financial Times'a göre 12 ülkede 42 panda bulunmaktadır. Aynı kaynak 2017'de 20 ülkede 70 panda olduğunu aktarmıştır.[1]
2017'de Güney Kore, Meksika, Endonezya, Singapur, Tayland, Avustralya'da 2 tane, Hong Kong, Tayvan, Malezya'da 3 tane, Kanada ve Makao'da 4 tane, Japonya'da 11, ABD'de 12, Avrupa'da 18 tane panda bulunmaktadır.
Danimarka muhalefeti, iktidarın Tibet'teki baskıları ve ülkedeki insan hakları ihlallerini gündeme getirmemek şartıyla pandaların alındığını iddia etmiş, sürece itiraz etmiştir.[2]
Hediye pandaları Çin devlet başkanı Şi Cinping ile ziyaret eden Putin, "hediye pandaların Pekin'in Moskova ilişkilerine önem verdiği anlamına geldiğini" söylemiştir.[3]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
I. Bayezid Kimdir?
I. Bayezid veya Yıldırım Bayezid (Osmalıca: بايزيد اول) (y.1360, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), dördüncü Osmanlı padişahı. 1389'dan 1402 yılına kadar hükümdarlık yapmıştır.[1][2] Babası Sultan I. Murad, annesi ise Gülçiçek Hatun'dur.
Padişahlık öncesi yaşamı
Babası Sultan I. Murad, annesi Rum[3] asıllı olan Gülçiçek Hatun'du.[4][5] Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.[6]
Saltanatı
Yakup Bey'in öldürülmesi
I. Bayezid'in Kosova'daki cülûs töreni] (Hünernâme)
I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.[7]
Rumeli sorunları ve seferleri[2]
1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.
Yıldırım Bayezid Han
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.
Anadolu sorunları ve seferleri
1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Sözde Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak olağanüstü başarılar sağlayan bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'in elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları BeyiSüleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi.[8] Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İshakane ve iki medrese de yaptırılmıştır.
Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı sınırları.
1397'de I. Bayezid'in eniştesi olan Karamanoğulları Beyi Alâeddin Bey, Oğuz boyları Türkmenlerinden büyük bir ordu oluşturmuştu ve 1390'da Osmanlılara kaybetmiş olduğu arazileri almaya hazırlanmaktaydı. I. Bayezid İstanbul kuşatmasını bırakarak bir ordu ile Karamanoğulları karşına gitti. Karamanlılar ve Osmanlılar arasında yapılan Akçay Ovası Savaşı I. Bayezid'in kesin galibiyeti ile bitti. Karamanoğlu Ahmet Bey savaş meydanından kaçıp Konya Kalesi'ne sığındı. I. Bayezid tarafından kısa bir kuşatmayla alınan Konya'da Alâeddin Bey yakalanıp idam ettirildi. Osmanlılar Karaman (Larende) Kalesi'ni de aldılar. I. Bayezid, Karamanlı Alâeddin Bey'in karısı olan kız kardeşi Nefise Melek Hatun'u ve yeğenleri Mehmed ve Bengi Ali'yi Bursa'ya gönderdi.
1398'de ilkbaharda I. Bayezid, Samsun ve çevresinden oluşan Canik yöresine bir sefer yaptı. Bu yörede bulunan küçük beylerin egemenliklerine son verdi ve yaz başında tekrar Bursa'ya geri döndü. Fakat o yaz başında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşüp Akkoyunlular tarafından öldürülmüştü.[9] Kadı Burhaneddin'in ümerası I. Bayezid'e çağrı gönderip bu devlet arazilerinin Osmanlıların eline geçmesini istediler. Bu nedenle 1398 yaz sonu I. Bayezid yeni bir Anadolu seferine çıkmak zorunda kaldı. Bu sefer de Kırşehir'den Sivas'a kadar uzanan bir büyük yöreyi Osmanlı sınırlarına katıp yine Bursa'ya geri döndü.
1399'da ise tekrar bir Anadolu seferi düzenleyen I. Bayezid bu sefer Mısırlı Memlûk Devleti elinde bulunan güney ve güneydoğu Anadolu yörelerine yürüdü. Bu suretle Memlûklülerle yıllar süren barışı sağlayan karşılıklı anlaşmalar ihlal edilmiş olmaktaydı. Fakat I. Bayezid, Mısır Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesi nedeniyle Osmanlılar ve Memlûklüler arasındaki anlaşmanın da yürürlüğü kalmadığı tezini ortaya atıp bu mütecaviz olan askerî harekâtını savunmaya çalıştı. Mısır'ın sınır kaleleri olan Malatya, Darende ve Divriği kalelerini eline geçirdi. Dulkadiroğulları topraklarına girdi.
Kosova Savaşı'nı tasvir eden bir tablo
O yıl Uygur asıllı Erzincan Emiri Mutahharten'in teşviki ile Timur bir öncü Anadolu seferi yaptı. Yörelerini Osmanlılara yitirmiş olan Anadolu beyleri de Mutahharren vasıtasıyla Timur'a sığınmışlardı. Buna karşılık Karakoyunlu Kara Yusuf Bey ve Sultan Ahmed Jelayir, Osmanlılara sığınmıştı.
1400'ün ilk aylarında I. Bayezid yine İstanbul kuşatması ile ilgiliyken Timur'un Sivas'ı aldığı, Kayseri yakınlarında bir Osmanlı Anadolu eyaletleri ordusunu mağlup edip dağıttığı ve Malatya'ya inip bu kaleyi ele geçirdiği haberlerini aldı. Ağustos'ta İstanbul kuşatmasından ayrılmakla beraber, I. Bayezid o yıl Anadolu'ya sefer yapmadı.
1401'de ise Timur'un Bağdat'a yöneldiği haberi geldi. I. Bayezid o yaz Erzincan Emiri Mutahharten üzerine bir sefer başlattı. Osmanlılar ve Timur arasında sıkışan Mutahharren Osmanlılara bağlılığını sundu. Ancak Timur'un Sivas'ı almasına yardımcı olduğunu bilen ve ona güvenmeyen I. Bayezid, Erzincan'ı ve Kemah'ı ele geçirerek Erzincanlılar'ın isteği üzerine Mutahharten'in, kendisine bağlı olmak kaydıyla hükümdarlığını tanıdı. Buna rağmen Mutahharten, Timur ile olan ilişkisini sürdürmüş ve I. Bayezid'in eline geçmiş Kemah Kalesi'ni geri almak için destek sağlama girişiminde bulunmuştu.
Timur o yıl Karabağ'da kışlağa çekilmişti. Timur diğer Anadolu beyliklerinin de yasal hükümdarlarına geri verilmesini I. Bayezid'den istiyordu. O yıl iki hükümdar arasında birbirini tahrik etmek için karşılıklı hakaretlerle dolu bir mektup diplomasisi başladı.[10] Timur bir taraftan Fransa, Cenova ve Bizans ile ilişkilere başlamıştı; diğer taraftan da I. Bayezid'e gönderdiği mektuplarla sözde uzlaşmacı bir yaklaşımla I. Bayezid'i çileden çıkaracak isteklerde bulunmaktaydı. I. Bayezid Mısır Memlûklüleri ile dayanışma için diplomatik girişimlerde bulunduysa da bunda başarı sağlanmadı.
1402'de Timur büyük bir ordu ile Anadolu seferi başlattı. O yıl baharında Kemah Kalesi'ni kuşatıp aldı ve Sivas üzerine yürüdü. I. Bayezid ise ordusu ile Tokat'a gelmiş ve orada ordugâh kurmuştu. Her iki taraf da bu yörede savaşa razı olmayarak biri kuzeyden diğeri güneyden Kızılırmak'ı takip ederek Ankara'ya geldiler. Burada 22 Temmuz1402'de Ankara Savaşı başladı. Timur Ankara Savaşın'da büyük başarı kazandı.
Yıldırım Bayezid yıldan yıla askerî sefere geçerek Anadolu Türk siyasi birliğini kuran ilk Osmanlı hükümdarı oldu. Bu faaliyetleri üzerine Yıldırım Bayezid, Abbasi halifesinden Sultan-ı İklim-i Rum (Anadolu ülkesi sultanı) unvanını aldı.[11] Bu da bir anlamda Bayezid'in icraatını meşrulaştırıyordu.
Bizans sorunları ve İstanbul kuşatması[12]
I. Bayezid padişahlığının ilk yılı olan 1389'da Bizans İmparatorluğu'ndaki saltanat çekişmesi sorunlarına da önem verdi. V. İoannis tahtta bulunuyordu; ama yeğeni VII. İoannis Kosova Savaşı sırasında Ceneviz'de bulunup amcası aleyhine bir darbe hazırlamaktaydı. I. Bayezid'in de yardımını sağlayıp 11 Nisan 1390'da Yıldırım'ın sağladığı bir Türk birliği desteği ile amcası V. İoannis'i ikinci defa tahttan indirmeyi başardı. Fakat VII. İoannis şimdiki Yedikule yerinde olan Altın Kapı hisarında kendini savunmaya başladı ve oğlu Manuil'i Midilli adasından çağırdı. Midilli'den Rodos Sen Jan Şövalyeleri gemileri ile gelen Manuil ve babası 3 hafta süren bir şehir iç savaşı sonunda tekrar V. İoannis'i Bizans İmparatorluğu tahtına getirdiler. Destek verdiği kişinin tahttan indirilmesinden hoşlanmayan I. Bayezid ise Osmanlılara yıllık tazminat ve askerî yardım sağlamakla yükümlü olan bir vasal devlet olan Bizans'tan 1390'da çıktığı Anadolu seferi için yardım istedi ve Manuil, Yıldırım'ın Anadolu seferine katılmak zorunda kaldı.
Oğullarından Musa Çelebi
1390'da Bizans İmparatoru V. İoannis, Bayezid'in Anadolu'da olmasından yararlanarak İstanbul şehri surlarının şimdi Yedikule içinde kalan tören kapısı olan Altın Kapı civarını, şehrin içinde ve etrafında bulunan, kullanılmayan ve yıkık kiliselerden alınan taşlar ve mermerlerle pekiştirmişti. Bu projeye kızan I. Bayezid bu yeni yapıları yıkmasını ve bu yıkım yapılmazsa iki devlet arasında savaş başlayacağını ve Yıldırım'ın yanında bulunan İmparator'un oğlu ve vârisi Manuil'in gözlerinin kör edileceğini söyleyerek tehdit etti. Çaresiz kalan V. İoannis, Sultan'ın bu isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı ve bu yeni sur tamirlerini yıktırdı. Bunu çok utandırıcı bulan V. İoannis bu nedenle sinir buhranları geçirdi; 16 Şubat 1391'de öldü ve yerine oğlu II. Manuil geçti.
II. Manuil, Yıldırım'ın şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması isteklerini kabul etmeyince Yıldırım (aralıklı olarak 1391 ile 1400 dönemlerinde) İstanbul'u karadan kuşatıp kara ablukası uygulamaya başladı.
1391'de İstanbul, karadan ve denizden kuşatıldı. Bizans'a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi.
1395'te Yıldırım Bayezid, uzun süre abluka altında tuttuğu İstanbul'u ikinci kez kuşattı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatmaya son verildi.
1396'da Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü kez kuşattı, ancak sonuç alamadı.
1400'de Bizans imparatorunun Avrupa ülkelerini yeni bir haçlı seferi için örgütlemeye çalışması üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u dördüncü kez kuşattı. Timur'un Anadolu'ya girmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.
Niğbolu Muharebesi
Ana madde: Niğbolu Muharebesi (1396)
Ayrıca bakınız: Devşirme
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa kuşatmaktayken yeni bir Haçlı ordusu hakkında haberi oldu. Osmanlı istihbaratı iyi çalışmıştı. Esasen İstanbul Boğazı'ndan geçen ve Haçlı donanmasına iştirak edecek olan gemiler görülmekteydi. Ayrıca Bizans İmparatoru II. Manuil'in Macar kralına gönderdiği, Yıldırım'ın Haçlı ordusundan haberdar olduğuna dair mesaj da Osmanlıların eline geçmişti. Haçlı ordusu Buda'ya eriştiği zaman Yıldırım, İstanbul kuşatmasını çoktan bırakmış bulunuyordu. Gazi Evrenos Bey komutasındaki akıncılar hemen ilerlemişler ve Osmanlı ordusunun güzergâhı için keşif yapmaya başlamışlardı. Bayezid İstanbul'un ablukası için az sayıda birliği geri bıraktı ve bu yüzden Bizanslılar donanmalarını Tuna'ya gönderemediler.
Yıldırım Bayezid, Rumeli eyaleti ordularının düşmana hücum etmemesini ve Osmanlı ordusunun Edirne ve Filibe arasında toplanması emrini vermişti. Tecrübeli Sadrazam Kara Timurtaş Paşa tarafından organize edilen Rumeli ve Anadolu eyalet orduları büyük bir hızla burada toplanmaya başladılar ve Meriç kıyısına hemen hasıl oldular. Vasal devletlerden de önemli katkı sağlayanlar oldu. Özellikle Sırplar Stefan Lazarević komutasında Filibe'ye geldi ve ana Osmanlı ordusu ile Sıpka Geçidi güneyinde birleşti. Ana Osmanlı ordusu ise toplanma mevkiinden Ağustos sonunda hızla yola çıkıp 20 Eylül'de Sıpka Geçidi'nden geçip 21-22 Eylül'de Tırnova'ya vardı. Burada ilk defa bir Haçlı keşif birliği ile karşılaştılar. Osmanlı keşif birlikleri ise Niğbolu'ya yetişip Haçlı ordularının kale önünde ordugâhta olduğunu gördü. 24 Eylül'de Yıldırım Bayezid ve ana Osmanlı ordusu Niğbolu'nun birkaç kilometre güneyine geldi ve Yıldırım'ın otağı burada bir tepe üzerine kuruldu.
Yıldırım Bayezid, Edirne'den Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesi'ne 24 saat gibi kısa bir sürede ordusuyla beraber ulaştı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Yıldırım Bayezid, Divanı toplayarak durum değerlendirmesi yaptı. 25 Eylül 1396 günü kendinden aşırı emin Haçlı birlikleri Osmanlı süvarilerinin amansız akını karşısında bozguna uğramış âdeta bir baskın yemişlerdir.
Savaşın başlarında tepeden tırnağa zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, onları kovalamak için ilerledikçe Türk askerlerinin daha önceden yerlere sapladıkları kazıkların olduğu bölgeye gelmişler ve atlarla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce atlarından inmişlerdir.
Haçlı ordusunun, geçtiği yerde Müslümanları ve hatta Ortodoksları katlettiğini öğrenen Yıldırım Bayezid çok öfkelendi. Soylular bir kenara ayrıldıktan sonra yere bir kazık çakıldı ve boyu bu kazıktan uzun olan tüm diğer esirler idam edildi. Niğbolu Savaşı, Osmanlı'nın ilk zamanlarında esirlerin öldürüldüğü tek savaştır. Ancak çocuk yaştaki Haçlı askerlerinin canı bağışlandı ve onlar da Müslüman olarak yetiştirilmek üzere Türk ailelerine gönderildi.
Timur ve Ankara Muharebesi[13]
Ana madde: Ankara Muharebesi
I. Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de I. Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Osmanlı için büyük bir tehdit oluşturan Timur ordusu Anadolu'ya ilerlemeye başlamıştı. Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması, Osmanlı ve Timur'un ordularının Ankara'da karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu.
I. Bayezid Çubuk Ovası'nda, Timur'un ordusunu konaklarken buldu, bunun üzerine tüm vezirleri, paşaları ve oğulları hemen saldırmayı önermesine rağmen, mertlik üzere Timur'a toparlanma fırsatı verdi ve konakladı. Daha önce Timur ile anlaşmış olan Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları beyleri ve kuvvetleri, ihanet ederek karşı tarafa geçtiler. I. Bayezid'in vezirleri de büyük oğlu Emir Süleyman'ı, Osmanlı Devleti'nin devamı için savaş alanından kaçırdılar. Bu olayı gören Mehmet Çelebi ve Mustafa Çelebi de savaş alanını taht mücadelesi için terk etti. Osmanlı ordusunda yer alan Kara Tatarlar da Timur saflarına geçti. Daha savaşmadan yaşanılan bu bozguna rağmen I. Beyazıt elinde kalan en sadık 10 bin kişilik askeriyle saldırdı. Timur-Tatar ordusuna müthiş zararlar verdirdi. Ordusundan kaçanları savaş alanına geri getirebilmek için, merkezinde bulunduğu kuvvetinin, yanındaki paşalarının "Çıkmayınız akşama kadar dayanırız, gece olunca da geri çekiliriz" uyarılarına rağmen çıktı ve Tatar askerlerine yakalandı, esir düştü (28 Temmuz 1402).
Sonuçları:
Anadolu'daki Türk siyasal birliği bozuldu.
Beylikler Dönemi yeniden başladı.
İstanbul'un Fethi gecikti.
Ölüm
Yıldırım Bayezid, Timur'un elinde esir iken
Timur'un fetihnamesine göre Ankara Savaşı'nın bitiminde Bayezid bir gürz darbesiyle atından düşürülüp yakalanmış ve "Ben Sultan Bayezid'im. Beni sağ olarak hükümdarınıza götürünüz" demesi üzerine elleri bağlı olarak Timur'un çadırına götürülmüştür.[2] Timur tarafından şahsen Bayezid'in iyi karşılandığı belirtilmiştir. Yıldırım'ın oğulları Mustafa Çelebi ve Musa Çelebi de aynı savaşta tutsak düşmüşlerdir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'i devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir. Bayezid'i kaçırmak için birkaç girişim ortaya çıkartılınca Bayezid ve eşi Sırp Prensesi Olivera (veya Maria Despina) ile birlikte tutsak alarak demir kafeste tutuldukları da söylenmiştir.[kaynak belirtilmeli]
Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403'te 43 yaşındayken Akşehir'de nedeni hâlâ bilinmeyen gizemli bir şekilde ölmüştür. Dönemin Timur vakanuvisleri[14] hastalanarak öldüğü belirtse de Timur vakanuvislerinin bu konuda esas alınamayacağı açıktır. Bu olayları Bayezidin ölümüne kadar yanında bulunmuş olan Koca Naib isimli bir solağından aktardığını[15] belirten Aşıkpaşazade, Bayezidin intihar ettiğini belirtir.[16]
Ord. Prof. Fuad Köprülü'nün böyle bir iddiası ise Türk tarih kurumunda kendi yazdığı makalesinde bu durumu açıkladı ve zehir içme vb. bir durumun gerçeklik ile bağlantısı olmadığı bizlere göstermektedir.
Yıldırım naaşı geçici olarak Akşehir'de Seyyid Mahmud Hayrani'nin türbesine defnedilmiştir. Ancak Semerkand'a dönerken Timur'a kendisini beğendirmiş olan Musa Çelebi'ye babası Yıldırım'ın naaşını alıp Bursa'ya birlikte götürmesi buyruğu verilmiştir. Bazı kaynaklara göre cenaze Musa Çelebi tarafından Bursa'ya getirilmiş ve Yıldırım Camii yanındaki türbesine gömülmüştür. Diğer kaynaklar ise Musa Çelebi'nin babasının naaşını mumyalanmış olarak Germiyanoğlu Yakup Bey'e Kütahya'ya getirdiğini; burada naaşın saklandığını ve 1404'te Çelebi Mehmed tarafından Bursa'ya getirilerek türbesine gömüldüğü yazılıdır.
Yıldırım lakabı
Yıldırım Bayezid'in Türbesi
I. Bayezid, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, ela gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu.
"Yıldırım" lakabını nasıl edindiği konusunda çeşitli rivayetler vardır:
Bunlardan en yaygın olanı Niğbolu Savaşı nedeniyle savaş meydanına hiç beklenmeyecek bir süratle ulaştığı için aldığıdır. Haçlılarca kuşatılan kalenin komutanı Doğan Bey'e gecenin karanlığında, kale duvarlarına kadar gelerek gerekli talimatları verecek kadar gözüpek bir komutan olduğu, savaşlarda askerinin önünde savaştığı ve askerlerinin yetişmekte zorluk çektiği tarih kitaplarında sıkça yer almıştır.
Bir başka rivayet de bu lakabı daha padişah olmadan babası I. Murad'ın yaptığı I. Kosova Savaşı'nda, Türk ordusunun zor duruma düştüğü anda, düşman ordusunu bir kanattan diğer kanada kadar yararak geçmiş olmasına bağlamaktadır.
Tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall ise bu lakabın Bayezid'in kardeşi şehzade Yakup Bey'i öldürtmesinden kaynaklandığını belirtmektedir.[17]
İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Büyük Osmanlı Tarihi adıyla toplanan çalışmasında, yıldırım lakabının kökeni olarak 1386'da (veya 87'de) Karamanoğlu'na karşı Konya Ovası'nda yapılan savaş gösterilir. Bu savaşta Şehzade Bayezid, sol kanattaki sipahilere komuta etmiş ve süratiyle dikkat çekmişti.
17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Bostanzade Yahya Efendi, Tarih-i Saf (Tuhefetu'l-ahbâb) adlı eserinde ise öfkeli ve kibirli olduğu için yıldırıma benzetildiğini yazmaktadır.[18]
Osmanlı sultanları biyografilerini yazan Necdet Sakaoğlu'na göre Yıldırım olasılıkla öz Türkçe adıdır.[2]
Müneccimbaşı Ahmed Dede'nin (1631-1702) yazdığı "Müneccimbaşı Tarihi" adlı kitabında ise bu lakabın yalnız kahramanlık ve şiddetinden dolayı verildiğini aktarır.[19]
İlk üç iddianın yanlış olması çok olasıdır çünkü Sultan Murat, 1386 (hicri 788) yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'e karşı kazandığı başarı üzerine Ahmed Celâyir'e gönderdiği mektupta oğlu için Yıldırım lakabını kullanmıştır. O tarihte ne Kosova savaşı ne de Niğbolu savaşı söz konusudur.[20] Bu durum, lakabın Konya Ovası savaşında verildiği tezini destekler.
Ailesi
Eşleri[21]
Angelina Hâtûn - 1372'de evlendiği Birinci eşi. (İkinci kocası Don Diego Gonzalez de Contreras olan Yunan bir hanım.)
Fülane Hâtûn - 1372'de evlendiği İkinci eşi. (Konstantin'in kızlarından birisi.)
Devlet Şah Hatun - 1378'de evlendiği Üçüncü eşi; İsa Çelebi, Düzmece Mustafa Çelebi ile Büyük Musa Çelebi'nin annesi. (Büyük Musa Çelebi, İkinci Rumeli Sultanı Musa Çelebi Han ile karıştırılmamalıdır.)[21]
Maria Hâtûn - Dördüncü eşi. (İkinci kocası Don Payo Gómez de Soto Mayor olan Macar Kontu János’un kızı.)
........... Hâtûn - 1386'da Yenişehir'de evlendiği Beşinci eşi. (Bizans İmparatoru Manuil Paleologos'un kızlarından birisi.)
........... Hâtûn - 1389'da evlendiği Altıncı eşi. (Bizans İmparatoru V. İoannis'in karısı Eleni Kantakuzini'den olan kızlarından birisi.)
Hafsa Hatun - 1390'da evlendiği Yedinci eşi. (Aydınoğlu Emir Fahr’ed-Dîn İsa Bey'in kızı.)
Karamanoğlu..........hanım - Sekizinci eşi.
Sultan Hâtûn - Dokuzuncu eşi. (Dulkadiroğlu Emir Süleyman Şah Suli Bey'in kızı.)
Mileva Olivera Despina Hatun - 1390'da evlendiği Onuncu eşi. (Sırp kralı Lazar Hrebelyanoviç'in "Kraliçe Militza" ismindeki hanımından doğan kızı.)
..................
Devlet Hatun - On ikinci eşi. (Mehmet Çelebi'nin annesi.)
Erkek çocukları[21]
Şehzade Ertuğrul Çelebi
Şehzade İsa Çelebi
Şehzade Mustafa Çelebi
Şehzade Büyük Musa Çelebi
Şehzade İbrahim Çelebi
Şehzade Kasım Çelebi
Şehzade Yusuf Çelebi
Şehzade Hasan Çelebi
Sultan Küçük Musa Çelebi
Sultan Süleyman Çelebi
Şehzade Ömer Çelebi
Sultan I. Mehmed Çelebi
Kız çocukları[21]
İrhondu Hanım (Pars Bey'in oğlu Yakub Bey ile evlendi.)
............. Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı - Celâl ed-Dîn Miranşah'ın oğlu Ebu Bekir Mirza ile evlendi.)
Paşa Melek Hatun (Olivera Despina Hatun'un kızı - Timur'un generallerinden Şems ud-din Muhammed'in oğlu Emir Celâl ed-Dîn İslam ile evlendi.)
Sultan Fatma Hanım (Şehzade Kasım Çelebi ile birlikte İstanbul'a tutsak olarak yollandı, daha sonra 1420'de Sancak Bey ile evlendi.)
Oruz Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı.)
Hundi Fatma Hatun (Seyyid Emir Sultan ile evlendi.)
Fatıma Hanım
Batı Avrupa kültürel alanında Bayezid
Bayezid'in Timur'a yenilgisi çok sonradan Batı Avrupa'da efsanevi bir şekilde oyun yazarları, opera bestecileri ve ressamlar tarafından ele alınmıştır. Bütün bu Batı Avrupa kültürel eserleri gerçeklerden uzak ve gizemli Oryantalist fantezi olmaktan ileri gidememişlerdir. Bunların önemlilerinin listesi şöyledir:
1400 yılı civarında yazılmış Yakub Çelebi'nin Öyküsü (Història de Jacob Xalabín) adlı anonim eser. Bayezid, I. Murad'ın yaşça küçük ve gayrimeşru oğlu olarak tasvir edilir. Eserin sonunda tahtı elde etmek için kardeşi Yakub Çelebi'yi ve babası I. Murad'ı öldürür.
1587'de İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe'un iki kısımdan oluşan "Tamburlane the Great" oyunu.
1648'de Fransız oyun yazarı Jean Magnon'un "Le Gran Tamerlan et Bejezet" oyunu. Bu eserde Yıldırım yanında gerçekle ilişkisiz karısı ve kızı önemli rol oynarlar.
1670'li yıllarda bitirilen Avusturya Graz şehri civarındaki "Schloss Eggenberg" şatosunu süslemek için Bayezid esaretine dair bir sıra resim.
1725'te İngiltere'de bulunan Alman besteci Handel Londra'da Tamerlano adlı operasını sahneye koymuştur. Zamanının Avrupa'da alaturka modasının fantezisi olan bu eserde Bayezid yanında bir Yunanistan despotuna, ona âşık olan Beyazit'ın kızına, bir Trabzon Rum Kralı ve ona âşık bir kıza rol verilir.
1735'te Venedikli İtalyan besteci Antonio Vivaldi Verona karnivali için Il Bajazet (Tamerlano) adlı bir opera eseri: Bu opera eseri de Handel'in eseri karakterlerini içinde bulundurur.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
I. Bayezid veya Yıldırım Bayezid (Osmalıca: بايزيد اول) (y.1360, Edirne – 8 Mart 1403, Akşehir), dördüncü Osmanlı padişahı. 1389'dan 1402 yılına kadar hükümdarlık yapmıştır.[1][2] Babası Sultan I. Murad, annesi ise Gülçiçek Hatun'dur.
Padişahlık öncesi yaşamı
Babası Sultan I. Murad, annesi Rum[3] asıllı olan Gülçiçek Hatun'du.[4][5] Adı babaannesinin babası Türkmenlerin Şeyh Edebali diye andığı Ebâ Yezîd'in adından gelir. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin âlimlerinden genel İslam eğitimi ve değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare dersleri aldı. Osmanlı tarihlerinde kendisinden ilk olarak söz edilmesi, 1381'de Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Sultan/Hatun'la evlenişi nedeniyledir. Bu evlilik babası I. Murat'ın Germiyan topraklarının neredeyse tamamını "gelin çeyizi" olarak sınırlarına katmak politikasının sonucuydu. 1381 yılında evlenişinin takip eden yıllarda devlet idaresinde yetişmesi için Sultanönü, Eskişehir ve sonra Germiyan ili Kütahya sancakları beyliğine atandı. Sancaklarının askeriyle Anadolu ve Rumeli yakalarında savaşlarda babasının safında yer aldı. 1385'te kardeşi Şehzade Savcı Bey'in, Bizans veliahdı Andronikos Paleologos ile birlikte hareket ederek ayaklanmasının bastırılışı ve Şehzade Savcı'nın gözlerine mil çekilmesi sonucu öldürülmesi olayları ile de Osmanlı tarihlerinde bahsi geçmektedir. 1389'da Sırpların çoğunluğunu oluşturduğu Haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova Muharebesi'ne katıldı. Osmanlı ordusunun sağ kanadının komutanlığını yaptı; savaşta büyük kahramanlık gösterdi ve savaşın Osmanlılar tarafından kazanılmasında komutası altında bulunan Osmanlı sağ kanadının Sırplara bir karşı taarruz ile Sırp ordusunu çökertmesi çok önemli katkı sağladı. Babası Sultan I. Murad, bu savaş sonunda bir Sırp soylusu olan Milos Obilic tarafından öldürülünce, devlet ileri gelenlerinin ortaklaşa kararı ile Osmanlı tahtına geçti.[6]
Saltanatı
Yakup Bey'in öldürülmesi
I. Bayezid'in Kosova'daki cülûs töreni] (Hünernâme)
I. Bayezid, I. Kosova Muharebesi'nin son saatlerinde babasının suikasta uğrayıp öldürülmesi üzerine, öldürülen Sırp prensi Lazar Hrebeljanović'ın eşi Milica ve küçük oğlu Stefan Lazarevic savaş alanından çağrılarak kendisine biat ettirildi. Bu biat töreni biter bitmez kaçan düşman askerlerinin peşinde olan kardeşi Yakup Çelebi çağırtılarak çadırda boğduruldu. Böylece Bayezid, tahtın tek varisi konumuna ulaştı. Zamanının tarihçisi Âşıkpaşazâde, Yâkub'un öldürülmesi “o gece askeri iztiraba düşürdü” demektedir.[7]
Rumeli sorunları ve seferleri[2]
1389'da ilk olarak I. Bayezid, Anadolu işlerini bir köşeye koyup Rumeli sorunları ile ilgilendi. Sırbistan işlerini yoluna koymak için çaba verdi. Kosova Savaşı'nda öldürülen Sırp Kralı Lazar'ın ardılı olan İstvan Lazaroviç'le yeni bir anlaşma yapılarak Sırplar için yıllık vergi ödenmesi tayin edildi ve yeni kralın kız kardeşi Mara Despina'nın I. Bayezid ile evlenmesi için anlaşma yapıldı. Yeni bir Hristiyan ittifakını önlemek amacıyla Vidin, Eflak ve Bosna yörelerine Paşa Yiğit, Hoca Firuz ve diğer akıncı beyleri komutasında akıncı birlikleri sevk edildi. Yoğun bir Türkmen grubunun Üsküp ve civarına yerleştirilmesi sağlandı. Padişah kışı Edirne'de geçirdi. Edirne'nin imar edilmesi için uğraştı. Hükümdarlığını kutlamaya gelen elçileri kabul etti. Venedik Cumhuriyeti elçisi Francesko Kuirini'ye Venedik ticari kolonilerine tanınan imtiyazların devam etmesi için güvence sağlandı.
1391 ilkbaharında Anadolu'da Kastamonu seferi yapmaktayken Eflak Voyvodası Mirce, Tuna Nehri'ni geçip Karinabad'a kadar ilerledi. Bunun üzerine I. Bayezid hızla Rumeli'ye Mirce üzerine yöneldi. Arkus Ovası Muharebesi'nde Mirce komutasındaki Eflak ordusuna karşı çıktı. Savaşı Osmanlı ordusu kazanıp Eflak Voyvodası Mirce esir alındı. Mirce ile yapılan anlaşmaya göre Mirce çok yüksek bir kurtuluş akçesi ödemek zorunda kalıp ülkesine dönebildi. Eflak Voyvodalığı da Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir vasal devlet statüsüne girdi.
1393'te de I. Bayezid Anadolu'da Amasya ve civarında iken Macarların saldırıları üzerine Rumeli'ye döndü. Bulgarların başkenti olan Tırnova'yı ele geçirdi. Macar-Bulgar karışık orduları işgaline uğrayan Tuna boyu kaleleri olan Silistre, Niğbolu ve Vidin'i tekrar Osmanlı egemenliğine aldı. Niğbolu kalesine kapanmış Bulgar Kralı Şişman ve oğlu Aleksander kısa bir kuşatma sonunda bu kalede I. Bayezid eline esir düştüler.
Yıldırım Bayezid Han
1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora Yarımadası) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.
1395'te Bizans İmparatoru ve prenslerinin Serez'de görüşmeleri başarısız kalınca I. Bayezid komutasında Osmanlı ordusu güneye Yunanistan üzerine hücuma geçip Tırhala, Domacia, Patras ve Farsala şehirlerini eline geçirdi. Sonra tarihî Termopylae Geçidi'nden geçerek Atika Yarımadası bölgesine girdi. Yunanistan'daki başarısından sonra I. Bayezid yine o yaz sonu Anadolu'ya Kastamonu'ya yöneldi.
23 Eylül 1396 tarihinde Rumeli'de ilerlemekte olan Haçlı Ordusu'nu Niğbolu Muharebesi ile mağlubiyete uğrattı. Haçlı Ordusu tamamen dağıldı.
1397'de Balkanlardaki akıncı grupları Evrenos Bey, Murtaza Bey ve Yakup Paşa komutalarında Venedik'e bağlı olan Koron ve Modon kaleleri ile Mora'ya akınlar tertip ettiler. Bu akınlar yıldırma ve yağma toplama hedefliydi; bu kaleler ve arazileri fethetmeleri ve arazilerine yeni Türkmen aileleri yerleştirilmeleri ön görülmemekteydi. Tam aksine Rumeli'nin bu yörelerinin bazı yerlerinde bulunan halk toplu olarak Anadolu'ya göç ettirilmişti.
Anadolu sorunları ve seferleri
1389'da I. Bayezid'e yönelik daha büyük bir tepki Anadolu Türkmen beyliklerinden gelmişti. Sözde Yakup Çelebi'nin öcünü almak üzere, Germiyanlı, Aydınlı, Saruhanlı, Menteşeli, Hamitli beylikleri ve hatta Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin eyleme geçmişlerdi. Amaçları giderek büyüyen Osmanlı devletinin gücünü kırmak ve kaybettikleri topraklar varsa bunları geri almaktı.
1390 baharında I. Bayezid yanına vasal devletlerden katkılar olarak Sırp Kralı İstvan Lazaroviç ile Bizans İmparatorunun oğlu ve veliahtı Manuil'i alarak olağanüstü başarılar sağlayan bir Anadolu seferi gerçekleştirdi. Hızla hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları ve Hamitoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı. Saruhan beyleri Hızırşah ve Orhan Bey'in Bursa'da, Germiyanlı Yakup Bey'in İpsala'da ve Aydınlı İsa Bey'in ise Tire'de oturmaları emredildi. Antalya'ya kadar indi. Bu arada Bizans'in elinde bulunan Anadolu içinde dört tarafı Osmanlı arazisi ile çevrili bir enklav şeklindeki Filedelfiya (şimdiki Alaşehir) kalesini vasalı olan Manuil'e zaptettirdi. O yıl sonbaharda Karamanoğlu Alâeddin Bey, Candaroğulları BeyiSüleyman ve Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin arasındaki ittifakı yıkmak için Konya'yı kuşattı. Yıldırım'ın eniştesi olan Karamanoğlu Alâeddin Bey barış imzalayarak Çarşamba Suyu'na kadar topraklarını Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı.
1391-92 kışını Bursa'da geçiren I. Bayezid 1392 baharında Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi.[8] Kadı Burhaneddin üzerine gönderilen öncü Osmanlı birlikleri önce Osmancık Kalesi'ni aldılar. Fakat Kadı Burhaneddin ordularına karşı yapılan Kırkdilim Muharebesi'nde yenilip bu ordunun komutanı olan, I. Bayezid'in büyük oğlu Şehzade Ertuğrul Çelebi bu savaşta şehit düştü. Kadı Burhaneddin'in Moğol asıllı akıncıları Anadolu Osmanlı topraklarına yayıldı. I. Bayezid ise Macar ordularının Rumeli'de yaptıkları hücumları önlemek amacıyla Rumeli'ye dönmek zorunda kaldı.
1393 baharında Anadolu büyük bir savaş ortamı hâlini alıp I. Bayezid müttefikleri ile Kadı Burhaneddin müttefikleri arasında yer yer patlak veren savaşlara sahne oldu. Anadolu'da sefere çıkan I. Bayezid bu defa Amasya ve yöresine yöneldi. I. Bayezid'in yerel müttefiki Niksar merkezli Canik bölgesi yerleşikli Taceddinoğullarıydı. Bunun sefer sonucunda Amasya, Merzifon, Turhal ve Tokat kaleleri Osmanlılar eline geçmiştir.
I. Bayezid bu stratejik önemi çok büyük sınır bölgesini yeni bir Osmanlı eyaleti olarak organize etmiş ve eyalet valiliğine oğlu Mehmet Çelebi'yi atamıştır. O yıl yazı da I. Bayezid Rumeli'ye dönüp Bulgar ve Macarların Tuna kalelerini işgali sorunu ile uğraşmak zorunda kaldı.
1394'te Timur, Dicle'yi geçip Anadolu'ya girmişti. Anadolu'da ve Suriye'de yerel egemenliğini yitirmiş veya yitirme tehlikesi altında olduğu görünen beyler, Timur'a yanaştılar. Buna karşılık I. Bayezid güney Anadolu'da egemenlik gösteren Mısır merkezli Memlûklülerle dostane ilişki kurmak niyetiyle Mısır'a bir elçi gönderdi.
1395'te Rumeli'de Yunanistan üzerine bir seferden sonra, o yazın da yine ivedilikle Anadolu'ya döndü ve Candaroğullarına bağlı Sinop Kalesi'ni kuşattı. Candaroğlu İsfendiyar Bey bir barış teklif etti ve kendisi anlaşma ile bir bağımlı vasal devlet statüsüne girdi. I. Bayezid kışı Bursa'da geçirdi.
1396'da en önemli olay Niğbolu Muharebesi oldu. Büyük bir Haçlı ordusuna karşı çok önemli bir zafer kazanan I. Bayezid bu savaştan büyük ganimetle kışı geçirmek için Anadolu'daki Bursa başkentine döndü. Savaş ganimetlerini Bursa'nın imarına sarf etmeye başladı. Bursa Ulu Camii bu ganimetlerin kullanıldığı eserlerin başında gelir. Ayrıca Bursa'da bir hastane, bir darûlhayr, Ebu İshakane ve iki medrese de yaptırılmıştır.
Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı sınırları.
1397'de I. Bayezid'in eniştesi olan Karamanoğulları Beyi Alâeddin Bey, Oğuz boyları Türkmenlerinden büyük bir ordu oluşturmuştu ve 1390'da Osmanlılara kaybetmiş olduğu arazileri almaya hazırlanmaktaydı. I. Bayezid İstanbul kuşatmasını bırakarak bir ordu ile Karamanoğulları karşına gitti. Karamanlılar ve Osmanlılar arasında yapılan Akçay Ovası Savaşı I. Bayezid'in kesin galibiyeti ile bitti. Karamanoğlu Ahmet Bey savaş meydanından kaçıp Konya Kalesi'ne sığındı. I. Bayezid tarafından kısa bir kuşatmayla alınan Konya'da Alâeddin Bey yakalanıp idam ettirildi. Osmanlılar Karaman (Larende) Kalesi'ni de aldılar. I. Bayezid, Karamanlı Alâeddin Bey'in karısı olan kız kardeşi Nefise Melek Hatun'u ve yeğenleri Mehmed ve Bengi Ali'yi Bursa'ya gönderdi.
1398'de ilkbaharda I. Bayezid, Samsun ve çevresinden oluşan Canik yöresine bir sefer yaptı. Bu yörede bulunan küçük beylerin egemenliklerine son verdi ve yaz başında tekrar Bursa'ya geri döndü. Fakat o yaz başında Kadı Burhaneddin, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile savaşa girişmiş; bu savaşı kaybedip esir düşüp Akkoyunlular tarafından öldürülmüştü.[9] Kadı Burhaneddin'in ümerası I. Bayezid'e çağrı gönderip bu devlet arazilerinin Osmanlıların eline geçmesini istediler. Bu nedenle 1398 yaz sonu I. Bayezid yeni bir Anadolu seferine çıkmak zorunda kaldı. Bu sefer de Kırşehir'den Sivas'a kadar uzanan bir büyük yöreyi Osmanlı sınırlarına katıp yine Bursa'ya geri döndü.
1399'da ise tekrar bir Anadolu seferi düzenleyen I. Bayezid bu sefer Mısırlı Memlûk Devleti elinde bulunan güney ve güneydoğu Anadolu yörelerine yürüdü. Bu suretle Memlûklülerle yıllar süren barışı sağlayan karşılıklı anlaşmalar ihlal edilmiş olmaktaydı. Fakat I. Bayezid, Mısır Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesi nedeniyle Osmanlılar ve Memlûklüler arasındaki anlaşmanın da yürürlüğü kalmadığı tezini ortaya atıp bu mütecaviz olan askerî harekâtını savunmaya çalıştı. Mısır'ın sınır kaleleri olan Malatya, Darende ve Divriği kalelerini eline geçirdi. Dulkadiroğulları topraklarına girdi.
Kosova Savaşı'nı tasvir eden bir tablo
O yıl Uygur asıllı Erzincan Emiri Mutahharten'in teşviki ile Timur bir öncü Anadolu seferi yaptı. Yörelerini Osmanlılara yitirmiş olan Anadolu beyleri de Mutahharren vasıtasıyla Timur'a sığınmışlardı. Buna karşılık Karakoyunlu Kara Yusuf Bey ve Sultan Ahmed Jelayir, Osmanlılara sığınmıştı.
1400'ün ilk aylarında I. Bayezid yine İstanbul kuşatması ile ilgiliyken Timur'un Sivas'ı aldığı, Kayseri yakınlarında bir Osmanlı Anadolu eyaletleri ordusunu mağlup edip dağıttığı ve Malatya'ya inip bu kaleyi ele geçirdiği haberlerini aldı. Ağustos'ta İstanbul kuşatmasından ayrılmakla beraber, I. Bayezid o yıl Anadolu'ya sefer yapmadı.
1401'de ise Timur'un Bağdat'a yöneldiği haberi geldi. I. Bayezid o yaz Erzincan Emiri Mutahharten üzerine bir sefer başlattı. Osmanlılar ve Timur arasında sıkışan Mutahharren Osmanlılara bağlılığını sundu. Ancak Timur'un Sivas'ı almasına yardımcı olduğunu bilen ve ona güvenmeyen I. Bayezid, Erzincan'ı ve Kemah'ı ele geçirerek Erzincanlılar'ın isteği üzerine Mutahharten'in, kendisine bağlı olmak kaydıyla hükümdarlığını tanıdı. Buna rağmen Mutahharten, Timur ile olan ilişkisini sürdürmüş ve I. Bayezid'in eline geçmiş Kemah Kalesi'ni geri almak için destek sağlama girişiminde bulunmuştu.
Timur o yıl Karabağ'da kışlağa çekilmişti. Timur diğer Anadolu beyliklerinin de yasal hükümdarlarına geri verilmesini I. Bayezid'den istiyordu. O yıl iki hükümdar arasında birbirini tahrik etmek için karşılıklı hakaretlerle dolu bir mektup diplomasisi başladı.[10] Timur bir taraftan Fransa, Cenova ve Bizans ile ilişkilere başlamıştı; diğer taraftan da I. Bayezid'e gönderdiği mektuplarla sözde uzlaşmacı bir yaklaşımla I. Bayezid'i çileden çıkaracak isteklerde bulunmaktaydı. I. Bayezid Mısır Memlûklüleri ile dayanışma için diplomatik girişimlerde bulunduysa da bunda başarı sağlanmadı.
1402'de Timur büyük bir ordu ile Anadolu seferi başlattı. O yıl baharında Kemah Kalesi'ni kuşatıp aldı ve Sivas üzerine yürüdü. I. Bayezid ise ordusu ile Tokat'a gelmiş ve orada ordugâh kurmuştu. Her iki taraf da bu yörede savaşa razı olmayarak biri kuzeyden diğeri güneyden Kızılırmak'ı takip ederek Ankara'ya geldiler. Burada 22 Temmuz1402'de Ankara Savaşı başladı. Timur Ankara Savaşın'da büyük başarı kazandı.
Yıldırım Bayezid yıldan yıla askerî sefere geçerek Anadolu Türk siyasi birliğini kuran ilk Osmanlı hükümdarı oldu. Bu faaliyetleri üzerine Yıldırım Bayezid, Abbasi halifesinden Sultan-ı İklim-i Rum (Anadolu ülkesi sultanı) unvanını aldı.[11] Bu da bir anlamda Bayezid'in icraatını meşrulaştırıyordu.
Bizans sorunları ve İstanbul kuşatması[12]
I. Bayezid padişahlığının ilk yılı olan 1389'da Bizans İmparatorluğu'ndaki saltanat çekişmesi sorunlarına da önem verdi. V. İoannis tahtta bulunuyordu; ama yeğeni VII. İoannis Kosova Savaşı sırasında Ceneviz'de bulunup amcası aleyhine bir darbe hazırlamaktaydı. I. Bayezid'in de yardımını sağlayıp 11 Nisan 1390'da Yıldırım'ın sağladığı bir Türk birliği desteği ile amcası V. İoannis'i ikinci defa tahttan indirmeyi başardı. Fakat VII. İoannis şimdiki Yedikule yerinde olan Altın Kapı hisarında kendini savunmaya başladı ve oğlu Manuil'i Midilli adasından çağırdı. Midilli'den Rodos Sen Jan Şövalyeleri gemileri ile gelen Manuil ve babası 3 hafta süren bir şehir iç savaşı sonunda tekrar V. İoannis'i Bizans İmparatorluğu tahtına getirdiler. Destek verdiği kişinin tahttan indirilmesinden hoşlanmayan I. Bayezid ise Osmanlılara yıllık tazminat ve askerî yardım sağlamakla yükümlü olan bir vasal devlet olan Bizans'tan 1390'da çıktığı Anadolu seferi için yardım istedi ve Manuil, Yıldırım'ın Anadolu seferine katılmak zorunda kaldı.
Oğullarından Musa Çelebi
1390'da Bizans İmparatoru V. İoannis, Bayezid'in Anadolu'da olmasından yararlanarak İstanbul şehri surlarının şimdi Yedikule içinde kalan tören kapısı olan Altın Kapı civarını, şehrin içinde ve etrafında bulunan, kullanılmayan ve yıkık kiliselerden alınan taşlar ve mermerlerle pekiştirmişti. Bu projeye kızan I. Bayezid bu yeni yapıları yıkmasını ve bu yıkım yapılmazsa iki devlet arasında savaş başlayacağını ve Yıldırım'ın yanında bulunan İmparator'un oğlu ve vârisi Manuil'in gözlerinin kör edileceğini söyleyerek tehdit etti. Çaresiz kalan V. İoannis, Sultan'ın bu isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı ve bu yeni sur tamirlerini yıktırdı. Bunu çok utandırıcı bulan V. İoannis bu nedenle sinir buhranları geçirdi; 16 Şubat 1391'de öldü ve yerine oğlu II. Manuil geçti.
II. Manuil, Yıldırım'ın şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması isteklerini kabul etmeyince Yıldırım (aralıklı olarak 1391 ile 1400 dönemlerinde) İstanbul'u karadan kuşatıp kara ablukası uygulamaya başladı.
1391'de İstanbul, karadan ve denizden kuşatıldı. Bizans'a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi.
1395'te Yıldırım Bayezid, uzun süre abluka altında tuttuğu İstanbul'u ikinci kez kuşattı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatmaya son verildi.
1396'da Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü kez kuşattı, ancak sonuç alamadı.
1400'de Bizans imparatorunun Avrupa ülkelerini yeni bir haçlı seferi için örgütlemeye çalışması üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u dördüncü kez kuşattı. Timur'un Anadolu'ya girmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.
Niğbolu Muharebesi
Ana madde: Niğbolu Muharebesi (1396)
Ayrıca bakınız: Devşirme
Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa kuşatmaktayken yeni bir Haçlı ordusu hakkında haberi oldu. Osmanlı istihbaratı iyi çalışmıştı. Esasen İstanbul Boğazı'ndan geçen ve Haçlı donanmasına iştirak edecek olan gemiler görülmekteydi. Ayrıca Bizans İmparatoru II. Manuil'in Macar kralına gönderdiği, Yıldırım'ın Haçlı ordusundan haberdar olduğuna dair mesaj da Osmanlıların eline geçmişti. Haçlı ordusu Buda'ya eriştiği zaman Yıldırım, İstanbul kuşatmasını çoktan bırakmış bulunuyordu. Gazi Evrenos Bey komutasındaki akıncılar hemen ilerlemişler ve Osmanlı ordusunun güzergâhı için keşif yapmaya başlamışlardı. Bayezid İstanbul'un ablukası için az sayıda birliği geri bıraktı ve bu yüzden Bizanslılar donanmalarını Tuna'ya gönderemediler.
Yıldırım Bayezid, Rumeli eyaleti ordularının düşmana hücum etmemesini ve Osmanlı ordusunun Edirne ve Filibe arasında toplanması emrini vermişti. Tecrübeli Sadrazam Kara Timurtaş Paşa tarafından organize edilen Rumeli ve Anadolu eyalet orduları büyük bir hızla burada toplanmaya başladılar ve Meriç kıyısına hemen hasıl oldular. Vasal devletlerden de önemli katkı sağlayanlar oldu. Özellikle Sırplar Stefan Lazarević komutasında Filibe'ye geldi ve ana Osmanlı ordusu ile Sıpka Geçidi güneyinde birleşti. Ana Osmanlı ordusu ise toplanma mevkiinden Ağustos sonunda hızla yola çıkıp 20 Eylül'de Sıpka Geçidi'nden geçip 21-22 Eylül'de Tırnova'ya vardı. Burada ilk defa bir Haçlı keşif birliği ile karşılaştılar. Osmanlı keşif birlikleri ise Niğbolu'ya yetişip Haçlı ordularının kale önünde ordugâhta olduğunu gördü. 24 Eylül'de Yıldırım Bayezid ve ana Osmanlı ordusu Niğbolu'nun birkaç kilometre güneyine geldi ve Yıldırım'ın otağı burada bir tepe üzerine kuruldu.
Yıldırım Bayezid, Edirne'den Tuna Nehri kıyısında bulunan Niğbolu Kalesi'ne 24 saat gibi kısa bir sürede ordusuyla beraber ulaştı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Yıldırım Bayezid, Divanı toplayarak durum değerlendirmesi yaptı. 25 Eylül 1396 günü kendinden aşırı emin Haçlı birlikleri Osmanlı süvarilerinin amansız akını karşısında bozguna uğramış âdeta bir baskın yemişlerdir.
Savaşın başlarında tepeden tırnağa zırhlı seçkin Hospitalier Şövalyeleri Osmanlıların öncü birliklerine kayıplar verdirmiş, onları kovalamak için ilerledikçe Türk askerlerinin daha önceden yerlere sapladıkları kazıkların olduğu bölgeye gelmişler ve atlarla ilerlemenin mümkün olmadığını görünce atlarından inmişlerdir.
Haçlı ordusunun, geçtiği yerde Müslümanları ve hatta Ortodoksları katlettiğini öğrenen Yıldırım Bayezid çok öfkelendi. Soylular bir kenara ayrıldıktan sonra yere bir kazık çakıldı ve boyu bu kazıktan uzun olan tüm diğer esirler idam edildi. Niğbolu Savaşı, Osmanlı'nın ilk zamanlarında esirlerin öldürüldüğü tek savaştır. Ancak çocuk yaştaki Haçlı askerlerinin canı bağışlandı ve onlar da Müslüman olarak yetiştirilmek üzere Türk ailelerine gönderildi.
Timur ve Ankara Muharebesi[13]
Ana madde: Ankara Muharebesi
I. Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Celayirli beyleri de I. Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu kışkırtmalar bir yana, Osmanlı için büyük bir tehdit oluşturan Timur ordusu Anadolu'ya ilerlemeye başlamıştı. Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması, Osmanlı ve Timur'un ordularının Ankara'da karşı karşıya gelmesi sonucunu doğurdu.
I. Bayezid Çubuk Ovası'nda, Timur'un ordusunu konaklarken buldu, bunun üzerine tüm vezirleri, paşaları ve oğulları hemen saldırmayı önermesine rağmen, mertlik üzere Timur'a toparlanma fırsatı verdi ve konakladı. Daha önce Timur ile anlaşmış olan Menteşeoğulları, Germiyanoğulları, Saruhanoğulları beyleri ve kuvvetleri, ihanet ederek karşı tarafa geçtiler. I. Bayezid'in vezirleri de büyük oğlu Emir Süleyman'ı, Osmanlı Devleti'nin devamı için savaş alanından kaçırdılar. Bu olayı gören Mehmet Çelebi ve Mustafa Çelebi de savaş alanını taht mücadelesi için terk etti. Osmanlı ordusunda yer alan Kara Tatarlar da Timur saflarına geçti. Daha savaşmadan yaşanılan bu bozguna rağmen I. Beyazıt elinde kalan en sadık 10 bin kişilik askeriyle saldırdı. Timur-Tatar ordusuna müthiş zararlar verdirdi. Ordusundan kaçanları savaş alanına geri getirebilmek için, merkezinde bulunduğu kuvvetinin, yanındaki paşalarının "Çıkmayınız akşama kadar dayanırız, gece olunca da geri çekiliriz" uyarılarına rağmen çıktı ve Tatar askerlerine yakalandı, esir düştü (28 Temmuz 1402).
Sonuçları:
Anadolu'daki Türk siyasal birliği bozuldu.
Beylikler Dönemi yeniden başladı.
İstanbul'un Fethi gecikti.
Ölüm
Yıldırım Bayezid, Timur'un elinde esir iken
Timur'un fetihnamesine göre Ankara Savaşı'nın bitiminde Bayezid bir gürz darbesiyle atından düşürülüp yakalanmış ve "Ben Sultan Bayezid'im. Beni sağ olarak hükümdarınıza götürünüz" demesi üzerine elleri bağlı olarak Timur'un çadırına götürülmüştür.[2] Timur tarafından şahsen Bayezid'in iyi karşılandığı belirtilmiştir. Yıldırım'ın oğulları Mustafa Çelebi ve Musa Çelebi de aynı savaşta tutsak düşmüşlerdir. Timur ve tümenleri Bursa ve İznik'i ve sonra İzmir'i ele geçirmişler; talan edip yakıp yıkmışlardır. Timur bu seferlerinde ve Anadolu'da bulunduğu sıralarda Bayezid'i devamlı olarak yakınında tutup ayrılmasına izin vermemiştir. Bayezid'i kaçırmak için birkaç girişim ortaya çıkartılınca Bayezid ve eşi Sırp Prensesi Olivera (veya Maria Despina) ile birlikte tutsak alarak demir kafeste tutuldukları da söylenmiştir.[kaynak belirtilmeli]
Yıldırım Bayezid 8 Mart 1403'te 43 yaşındayken Akşehir'de nedeni hâlâ bilinmeyen gizemli bir şekilde ölmüştür. Dönemin Timur vakanuvisleri[14] hastalanarak öldüğü belirtse de Timur vakanuvislerinin bu konuda esas alınamayacağı açıktır. Bu olayları Bayezidin ölümüne kadar yanında bulunmuş olan Koca Naib isimli bir solağından aktardığını[15] belirten Aşıkpaşazade, Bayezidin intihar ettiğini belirtir.[16]
Ord. Prof. Fuad Köprülü'nün böyle bir iddiası ise Türk tarih kurumunda kendi yazdığı makalesinde bu durumu açıkladı ve zehir içme vb. bir durumun gerçeklik ile bağlantısı olmadığı bizlere göstermektedir.
Yıldırım naaşı geçici olarak Akşehir'de Seyyid Mahmud Hayrani'nin türbesine defnedilmiştir. Ancak Semerkand'a dönerken Timur'a kendisini beğendirmiş olan Musa Çelebi'ye babası Yıldırım'ın naaşını alıp Bursa'ya birlikte götürmesi buyruğu verilmiştir. Bazı kaynaklara göre cenaze Musa Çelebi tarafından Bursa'ya getirilmiş ve Yıldırım Camii yanındaki türbesine gömülmüştür. Diğer kaynaklar ise Musa Çelebi'nin babasının naaşını mumyalanmış olarak Germiyanoğlu Yakup Bey'e Kütahya'ya getirdiğini; burada naaşın saklandığını ve 1404'te Çelebi Mehmed tarafından Bursa'ya getirilerek türbesine gömüldüğü yazılıdır.
Yıldırım lakabı
Yıldırım Bayezid'in Türbesi
I. Bayezid, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, ela gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniş omuzluydu.
"Yıldırım" lakabını nasıl edindiği konusunda çeşitli rivayetler vardır:
Bunlardan en yaygın olanı Niğbolu Savaşı nedeniyle savaş meydanına hiç beklenmeyecek bir süratle ulaştığı için aldığıdır. Haçlılarca kuşatılan kalenin komutanı Doğan Bey'e gecenin karanlığında, kale duvarlarına kadar gelerek gerekli talimatları verecek kadar gözüpek bir komutan olduğu, savaşlarda askerinin önünde savaştığı ve askerlerinin yetişmekte zorluk çektiği tarih kitaplarında sıkça yer almıştır.
Bir başka rivayet de bu lakabı daha padişah olmadan babası I. Murad'ın yaptığı I. Kosova Savaşı'nda, Türk ordusunun zor duruma düştüğü anda, düşman ordusunu bir kanattan diğer kanada kadar yararak geçmiş olmasına bağlamaktadır.
Tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall ise bu lakabın Bayezid'in kardeşi şehzade Yakup Bey'i öldürtmesinden kaynaklandığını belirtmektedir.[17]
İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın Büyük Osmanlı Tarihi adıyla toplanan çalışmasında, yıldırım lakabının kökeni olarak 1386'da (veya 87'de) Karamanoğlu'na karşı Konya Ovası'nda yapılan savaş gösterilir. Bu savaşta Şehzade Bayezid, sol kanattaki sipahilere komuta etmiş ve süratiyle dikkat çekmişti.
17. yüzyıl Osmanlı tarihçilerinden Bostanzade Yahya Efendi, Tarih-i Saf (Tuhefetu'l-ahbâb) adlı eserinde ise öfkeli ve kibirli olduğu için yıldırıma benzetildiğini yazmaktadır.[18]
Osmanlı sultanları biyografilerini yazan Necdet Sakaoğlu'na göre Yıldırım olasılıkla öz Türkçe adıdır.[2]
Müneccimbaşı Ahmed Dede'nin (1631-1702) yazdığı "Müneccimbaşı Tarihi" adlı kitabında ise bu lakabın yalnız kahramanlık ve şiddetinden dolayı verildiğini aktarır.[19]
İlk üç iddianın yanlış olması çok olasıdır çünkü Sultan Murat, 1386 (hicri 788) yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'e karşı kazandığı başarı üzerine Ahmed Celâyir'e gönderdiği mektupta oğlu için Yıldırım lakabını kullanmıştır. O tarihte ne Kosova savaşı ne de Niğbolu savaşı söz konusudur.[20] Bu durum, lakabın Konya Ovası savaşında verildiği tezini destekler.
Ailesi
Eşleri[21]
Angelina Hâtûn - 1372'de evlendiği Birinci eşi. (İkinci kocası Don Diego Gonzalez de Contreras olan Yunan bir hanım.)
Fülane Hâtûn - 1372'de evlendiği İkinci eşi. (Konstantin'in kızlarından birisi.)
Devlet Şah Hatun - 1378'de evlendiği Üçüncü eşi; İsa Çelebi, Düzmece Mustafa Çelebi ile Büyük Musa Çelebi'nin annesi. (Büyük Musa Çelebi, İkinci Rumeli Sultanı Musa Çelebi Han ile karıştırılmamalıdır.)[21]
Maria Hâtûn - Dördüncü eşi. (İkinci kocası Don Payo Gómez de Soto Mayor olan Macar Kontu János’un kızı.)
........... Hâtûn - 1386'da Yenişehir'de evlendiği Beşinci eşi. (Bizans İmparatoru Manuil Paleologos'un kızlarından birisi.)
........... Hâtûn - 1389'da evlendiği Altıncı eşi. (Bizans İmparatoru V. İoannis'in karısı Eleni Kantakuzini'den olan kızlarından birisi.)
Hafsa Hatun - 1390'da evlendiği Yedinci eşi. (Aydınoğlu Emir Fahr’ed-Dîn İsa Bey'in kızı.)
Karamanoğlu..........hanım - Sekizinci eşi.
Sultan Hâtûn - Dokuzuncu eşi. (Dulkadiroğlu Emir Süleyman Şah Suli Bey'in kızı.)
Mileva Olivera Despina Hatun - 1390'da evlendiği Onuncu eşi. (Sırp kralı Lazar Hrebelyanoviç'in "Kraliçe Militza" ismindeki hanımından doğan kızı.)
..................
Devlet Hatun - On ikinci eşi. (Mehmet Çelebi'nin annesi.)
Erkek çocukları[21]
Şehzade Ertuğrul Çelebi
Şehzade İsa Çelebi
Şehzade Mustafa Çelebi
Şehzade Büyük Musa Çelebi
Şehzade İbrahim Çelebi
Şehzade Kasım Çelebi
Şehzade Yusuf Çelebi
Şehzade Hasan Çelebi
Sultan Küçük Musa Çelebi
Sultan Süleyman Çelebi
Şehzade Ömer Çelebi
Sultan I. Mehmed Çelebi
Kız çocukları[21]
İrhondu Hanım (Pars Bey'in oğlu Yakub Bey ile evlendi.)
............. Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı - Celâl ed-Dîn Miranşah'ın oğlu Ebu Bekir Mirza ile evlendi.)
Paşa Melek Hatun (Olivera Despina Hatun'un kızı - Timur'un generallerinden Şems ud-din Muhammed'in oğlu Emir Celâl ed-Dîn İslam ile evlendi.)
Sultan Fatma Hanım (Şehzade Kasım Çelebi ile birlikte İstanbul'a tutsak olarak yollandı, daha sonra 1420'de Sancak Bey ile evlendi.)
Oruz Hanım (Olivera Despina Hatun'un kızı.)
Hundi Fatma Hatun (Seyyid Emir Sultan ile evlendi.)
Fatıma Hanım
Batı Avrupa kültürel alanında Bayezid
Bayezid'in Timur'a yenilgisi çok sonradan Batı Avrupa'da efsanevi bir şekilde oyun yazarları, opera bestecileri ve ressamlar tarafından ele alınmıştır. Bütün bu Batı Avrupa kültürel eserleri gerçeklerden uzak ve gizemli Oryantalist fantezi olmaktan ileri gidememişlerdir. Bunların önemlilerinin listesi şöyledir:
1400 yılı civarında yazılmış Yakub Çelebi'nin Öyküsü (Història de Jacob Xalabín) adlı anonim eser. Bayezid, I. Murad'ın yaşça küçük ve gayrimeşru oğlu olarak tasvir edilir. Eserin sonunda tahtı elde etmek için kardeşi Yakub Çelebi'yi ve babası I. Murad'ı öldürür.
1587'de İngiliz oyun yazarı Christopher Marlowe'un iki kısımdan oluşan "Tamburlane the Great" oyunu.
1648'de Fransız oyun yazarı Jean Magnon'un "Le Gran Tamerlan et Bejezet" oyunu. Bu eserde Yıldırım yanında gerçekle ilişkisiz karısı ve kızı önemli rol oynarlar.
1670'li yıllarda bitirilen Avusturya Graz şehri civarındaki "Schloss Eggenberg" şatosunu süslemek için Bayezid esaretine dair bir sıra resim.
1725'te İngiltere'de bulunan Alman besteci Handel Londra'da Tamerlano adlı operasını sahneye koymuştur. Zamanının Avrupa'da alaturka modasının fantezisi olan bu eserde Bayezid yanında bir Yunanistan despotuna, ona âşık olan Beyazit'ın kızına, bir Trabzon Rum Kralı ve ona âşık bir kıza rol verilir.
1735'te Venedikli İtalyan besteci Antonio Vivaldi Verona karnivali için Il Bajazet (Tamerlano) adlı bir opera eseri: Bu opera eseri de Handel'in eseri karakterlerini içinde bulundurur.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Ankara Muharebesi
Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğu'nun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.
Muharebe öncesindeki askerî ve siyasi durum
Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı.[1] Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı.[a] 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti.[3] Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti.[4][5][6] 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.[3][7][8]
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı.[9] Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti.[3][10] Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı.[11] I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti.[3] Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Türk beylerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.[12]
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı.[13] 1391'de Kunduzca Muharebesi'nde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesi'nde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi.[14] Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi.[15] Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.[15]
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların varisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı.[4][16] Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine; ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ve meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur,[17] Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almak amacındaydı.[18]
Arka plan
Timur İmparatorluğu'nun 1392 ile 1396 yılları arasındaki Altın Orda seferinin gösterildiği harita
Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle, Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde;[19] Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi.[20][9] Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler.[21][22] Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i[c] isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu.[24][20] Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.[21][25][26]
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi.[27][28][29] Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti.[30][31][32] Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.[27][33][34]
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı.[35][36] Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü.[d] Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri;[39] ardından Antep, Halep ve Şam'ı;[40][41] sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Tebriz'e giderek Karabağ'da kışladı.[40][42] Bayezid ise Sivas'ı ele geçiren Timur'un Batı Anadolu'ya doğru yöneleceğini düşünerek Kayseri'ye hareket edip beklemeye geçti.[43] Timur Sivas'ı ele geçirdikten sonra buradan Suriye tarafına hareket etti.[e] Timur'un Suriye'ye girdiğini ve 1400-1401 kışını Şam civarında geçirdiğini öğrenen Bayezid ise Rumeli ve Anadolu'dan topladığı kuvvetlerle Timur'un müttefiki olan ve Timur ile aralarındaki düşmanlığın sebebi olarak gördüğü Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri aldı.[45] Kendisinin hâkimiyetini tanıması şartıyla Mutahharten'e geri verdi.[43] Ancak Kemah Kalesi'ni iade etmeyen Bayezid, buraya muhafızlar yerleştirip Mutahharten'in ailesini rehin alarak Bursa'ya göndertti.[46][43] Timur'a tâbi olan Mutahharten'e karşı yapılan bu muamele, Bayezid ile Timur'un arasının büsbütün bozulmasına yol açtı.[43] Timur, Suriye seferi esnasında Bayezid'e kendi başarılarını saydıktan sonra itaat etmesini bildirirken, Bayezid ise neslinden ve üstünlüklerinden bahsederek, karşısına çıkacak düşmana karşı hazır olduğunu bildirdi. Timur bu cevaba karşılık Bayezid'e, aralarında oluşacak birliğin düşmanlara karşı İslam'ın kuvvetini artıracağını belirtip oğullarından birini kendisine göndermesini isteyerek Bayezid'i nüfuzu altına almak istedi.[47][48]
Bu gelişmeleri takiben başta Sadrazam Çandarlı Ali Paşa olmak üzere Osmanlı devlet erkânı Bayezid'i barış yapması için ikna etmeye çalıştılar. Bu sebeple Timur'a bir kez daha elçi gönderen Bayezid, aradaki huzursuzluğun hiçbir sebebinin olmadığını ve bütün ecdadı gibi kendisinin de kâfirlerle gaza hâlinde olduğunu belirterek anlaşma teklif etti.[47] Timur ise Bayezid'den Kemah'ın Mutahharten'e teslim edilerek ailesinin serbest bırakılmasını, şehzadelerinden birisinin kendisine rehin olarak verilmesini, yollayacağı külâh ve kemeri kabul ederek kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını iade etmesini, Kara Yusuf'un Osmanlı topraklarını terk etmesi sebebiyle ailesinin teslim edilmesini talep ederek;[24] bunları kabul ettiği takdirde aralarında baba oğul ilişkisi olacağını ve kâfirlere karşı kendisine yardım edileceğini bildirdi.[49] Ayrıca ordusunun kışı burada geçireceğini, ilkbaharda Anadolu sınırına gelerek Bayezid'in cevabını bekleyeceğini belirterek kendi elçileriyle birlikte Bayezid'in elçilerini tekrar gönderdi.[47][50] Timur ısrarla Kara Yusuf'un kendisine ölü veya diri olarak teslim edilmesini şart koşarken, Bayezid ise onun zaten gittiğini ve tekrar kendisine sığınsa bile teslim etmeyeceğini belirtiyordu.[47][48] Timur elindeki kuvvetle Bayezid'e karşı başarılı olamayacağı düşüncesiyle Orta Asya'dan kuvvet takviyesi yaparak kışı Karabağ'da geçirdikten sonra Anadolu'ya hareket etmeyi planlıyordu.[47]
Karabağ'da geçirdiği kışın ardından Timur, Mart 1402'de kurultayını toplayarak Mirza ve emirlerinin fikirlerini aldı. Emirlerinin birçoğu iki İslam ve Türk devletinin savaşmasına karşı fikirdeydiler.[51] Ancak bu tarihlerde Timur'un oğlu Şahruh'un Semerkant'ta bir oğlu dünyaya geldi, ayrıca gökyüzünde bir kuyruklu yıldızın batıdan doğuya doğru hareket ettiği gözlemlendi. Timur'un müneccimleri bunu Timur'un batıda zafer elde edeceğinin bir belirtisi olarak yorumladılar[f] ve bu sebepler Timur'un savaşma azmini arttırdı.[53] Timur Bayezid'e bir kez daha; Kara Yusuf'un ailesinin kendisine teslim edilerek aralarında barışın sağlanmasını, Kemah'ın tekrar kendisine bırakılmasını talep etti ve bunların sağlanması hâlinde Bayezid'e din muhalifleriyle yaptığı savaşlarda yardım etme sözü verdi.[54]
Timur Avnik bölgesinde iki ay bekledikten sonra Erzurum'a hareket etti ve orada Irak'tan dönen kuvvetleriyle birleşerek, Bayezid'den kendisine teslim edilmesini istediği Kemah Kalesi'ni kuşattı.[g] Yaklaşık on gün süren bir kuşatmadan sonra Timur Kemah Kalesi'ni tekrar ele geçirdi ve Mutahharten'e verdi.[56] Timur burayı aldıktan sonra artık Osmanlı'ya karşı harekete geçmeye karar verdi.[57] Kemah Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Bayezid'in yolladığı elçiler beraberinde hediyeler ve mektupla geldiler.[53] Ancak getirilen hediyelerin adedi ve mektubun üslubu Timur'u kızdırdı. Anadolu beyliklerini kontrolü altına alan ve kendine güvenen Bayezid, Timur'a gönderdiği mektupta; diplomatik teamüle uymayan hakaret içerikli ve meydan okuyan bir üslup kullandı.[58][53] Timur'a "kudurmuş köpek" (kelb-i akur)[h] yakıştırması yaparken, yolladığı mektubu aldıktan sonra savaş meydanına gelmediği takdirde "üç talak ile zevcelerin boş olsun" (in len ta't fezevecâtike tewâlik selâsâ), kendisinin de onun karşısına çıkmadığı takdirde "zevcelerim üç talak ile boş olsun" cümlelerini kullandı.[i][58] Bayezid, ayrıca gönderdiği hediyelerin sayısını âdet olduğu üzere dokuzar değil onar adet olarak gönderip[j] mektupta kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazarken, Timur'un adını da küçük ve siyah mürekkeple yazdı.[62][63] Timur mektubu okuduktan sonra "Osmanoğlu aptal bir delidir" dedi[64] ve elçilere; "kendisinin verdiği nasihatlerin Bayezid'e fayda etmediğini" ima ederek, "Kemah Kalesi'ni Osmanlılara ihtiyaç duymadan ele geçirdiğini, Kara Yusuf'un ailesi ile Kemah Kalesi'nin kendisine teslim edilmemesi nedeniyle, bundan sonrasında mertçe sabrederek kendisinin intikamına hazır olmalarını" söyledi.[65] Daha sonra Timur, Osmanlı elçilerinin de bulunduğu Sivas'ta ordusunun geçit töreni yapmasını emretti. Şafak vaktinden öğleye kadar süren bu geçidin ardından Timur elçileri yollarken kendi askerlerinin safları arasından geçirerek ordusunun ihtişamını gösterdi.[66][67] Daha sonra ise elçilere; tüm dargınlığına rağmen Bayezid ile barış yapmak niyetinde olduğunu belirterek, Mutahharten'in ailesi ile Bayezid'in oğullarından birinin kendisine getirilmesini şart koştu.[65][68][69][70] Ancak daha sonra Bayezid'in kalabalık bir ordu ile geldiğini haber aldıktan sonra savaş hazırlıklarına başladı.[65]
[b]Orduların hareketleri
Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergâh
Muharebe kararı alındıktan sonra Bayezid ordunun toplanması için Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar gönderdi.[72][73] Bunun yanında Timur'un ordusuyla mücadele edebilmek için mevcut kuvvetine yeni askerlerin alınmasını emretti.[74] 1402 baharının başlarında, Balkanlardaki Osmanlı faaliyetleri durdu. Hem Hristiyan hem de Müslümanlardan toplanabilen her asker aceleyle Anadolu'ya sevk edilmeye başlandı.[75] Muharebe için Bursa, İznik ve İzmit bölgelerinde toplanan Osmanlı ordusu,[76] tüm hazırlıklarını tamamlayarak; İzmit, Bolu ve Gerede ile Bursa, Geyve ve Beypazarı güzergâhlarını takip eden iki kolla Haziran'ın ortasına doğru Ankara üzerine harekete başladı.[77] Bayezid, ordusunun çoğunluğunu süvari askerlerin oluşturduğu Timur'un herhangi bir kaleye ansızın saldırmaması için bütün harekâtın ivedilikle yapılmasına önem gösterdi. Osmanlı ordusu 1402 Haziran ayının sonuna doğru, Ankara etrafında tüm birlikleriyle birlikte çadırlı ordugâhlarını kurdu.[77][78] Timur'un ordusunun ise henüz Sivas çevresinde olduğu ve Tokat üzerinden hareket edeceği istihbaratı alındı.[79] Bayezid Ankara'yı bir üs merkezi olarak kullandı ve ordusunun ağırlıklarını burada bırakarak Timur'u karşılamak amacıyla orta yol güzergâhını takip ederek doğuya doğru hareket etti.[80] Bayezid, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa ve devlet erkânının, Ankara'da bekleyip muharebeyi bu mevkide yapma tavsiyesini kabul etmedi. Çoğunluğu piyade olan Osmanlı ordusu, muharebeyi dağlık bir alanda yapmak amacıyla Kızılırmak'ı geçerek Kadışehri, Artıkova ve Akdağmadeni bölgesine hareket etti.[81][82] Osmanlı ordusunun Tokat ve Amasya bölgesindeki kuvvetleri, Timur'a karşı Sivas'ın doğu ve kuzeyini, Akdağ ve Yıldız Dağı'ndan geçen bütün güzergâhlarını kontrol altına alarak savunma konumuna getirdiler.[81]
Timur Karabağ'da kışladığı zaman, emrindeki ülkelere haberciler yollayarak "bahar ayında bütün ülkelerden askerlerin kendi ordusuna katılması"nı emretti.[46] Muharebeden önce arazi, yol, geçit, iaşe ve Osmanlı ordusu ile ilgili konularda bilgi topladı.[83] Bu bilgiler kapsamında Sivas'tan batıya giden yollar ve Tokat'taki kuzey yolu ile günümüzde Alaca istikametinden geçen orta yol; yer yer ormanlık, dağlık, dar ve derin vadilerden meydana geliyordu.[83] Ordu ve hayvan iaşesi için de uygun değildi. Ayrıca Bayezid'in de bu güzergâhları kontrolü altında tuttuğundan haberdar olan Timur, kendi ordusu için müsait olmayan dağlık arazi koşullarında bir saldırı yapmayı uygun görmeyerek, güneydeki Kızılırmak vadisinden batıya doğru hareket etti.[84] Timur'un ordusu bu harekât esnasında Bayezid'in ordusunun yakınında kısa mesafelerle bölge bölge ilerleyerek tedbirli bir şekilde hareket etti.[85] Timur, Osmanlı topraklarının içerisine girdikçe Bayezid'in kendisine saldıracağını düşünerek onu üzerine çekmek amacındaydı. Timur'un ordusu Sivas'tan Kayseri'ye kadar olan yaklaşık 150 kilometrelik mesafeyi; atlı bir şekilde kısa yürüyüşlerle yaklaşık 6 günde kat edip orada toplandı.[85][86] Kayseri'de 4 gün kalan Timur buradaki yeni mahsulü toplatarak kendi ordusu için kullandı. Düşman ordusunun harekât ve durumu hakkında bilgi topladıktan sonra tekrar Kırşehir istikametine doğru hareket etti.[85] Bu istikamette coğrafi koşullar sebebiyle düşman ordusu ile aradaki mesafe azaldı ve Timur, Ebubekir ve Emir Nureddin liderliğinde öncü birlikler ile çeşitli keşif birliklerini ileri sürdü. Bu harekâtın dördüncü gününde Kırşehir civarında Osmanlı ordusu ile bir temas yaşandı. Timur düşman ordusunun yerini tespit etmek amacıyla Şahmelik liderliğinde bir keşif birliği gönderdi. Bu birlik ertesi gün Osmanlı ordusunun büyük kısmının, günümüzdeki Yerköy civarında Delice Irmağı boyunda olduğunu tespit etti.[85] Osmanlı ordusunun ileri hattında yer alan birliklerle kısa bir çarpışma yaşandı ve iki Osmanlı askeri rehin alındı. Timur bu aşamadan sonra birtakım tedbirler aldı. İlk olarak ordusunu Kırşehir'in kuzeyinde müsait bir alanda hazırlık mevziine soktu, daha sonra tahkimat yaptırarak hendekler kazdırdı ve düşman hakkında alınan istihbaratları emirleri ile paylaştı.[87] Ertesi gün Şahmelik tarafından Osmanlı ordusunun Kırşehir'e doğru hareket ettiği bilgisi geldi. Timur muharebe için müsait olmayan bir alanda baskın yememek için düşman ordusunun üzerine öncü birlikler yolladı. Daha sonra emirlerini ve devlet erkânını toplayarak "biri; bulunulan bu sahada bekleyerek burada bir muharebe vermek, diğeri, derhâl ileri hareket etmek ve her tarafa ılgar eylemektir. Bu hâlde onlar arkamıza düşerler" sözleriyle düşman ordusunun gelmesini beklemeden hareket etti.[87]
Kırşehir'den hareketinin üçüncü gününde Ankara'ya ulaşan Timur, daha önceden birliklerini etrafına konuşlandırdığı Ankara Kalesi'ni kuşatarak saldırıya başladı.[88][89] Bayezid ise Sivas'ta savunma mevzilerine saldırmayıp Kayseri üzerinden hareket eden Timur'un kendisini hazırlıksız bir hâlde taarruz ettirmek istediğini ya da hızlı bir şekilde Ankara'yı tutarak geriden ters cephe ile savaşmak zorunda bırakacağını düşünüyordu.[90] Bu nedenle Tokat'tan tekrar ordusuyla birlikte Ankara'ya dönerek muharebeyi Ankara Kalesi'nin çevresinde yapmak istedi[91] ve kale kumandanını haberdar ederek kalenin mutlak suretle savunulmasını emretti. Osmanlı ordusu kısa istirahatlerle sekiz gün süren bir hareketle, Akdağmadeni, Yozgat, Delice Vadisi ve Kalecik güzergâhlarını[k] izleyerek Ankara'ya ulaştı.[l][96][97] Timur, Bayezid Ankara'ya ulaşmadan Ankara Kalesi'ni ele geçirmek niyetindeydi.[98] Ancak Bayezid'in ordusu ile yaklaştığını ve yaklaşık 16 kilometrelik mesafede olduğunu haber aldı. Ordusu yorgun durumda olan Bayezid'in beklediğinden daha erken geleceğini tahmin etmeyen Timur, kuvvetlerinin bir kısmını Ankara'nın güneydoğusundaki mevzilere, bir kısmını Eymir ve Mogan gölleri civarına ve bir kısmını da Ankara Çayı boyuna konumlandırdı. Timur; düşmanın geleceğini düşünmediği ve ona göre düzen almadığı bu güzergâhta Bayezid'in kuvvetlerine emniyet tedbirlerinden yoksun bir şekilde yakalandı.[99] Bu durum üzerine Timur muhasarayı kaldırdı ve Çubuk Çayı'nı geçerek ordusunu muharebe düzenine soktu ve tahkimat yaptırdı. Bayezid ise düşmanı Ankara Kalesi ile kendi ordugâhının arasına çekmek için, Ravlı civarındaki sulak alanı bırakarak daha önceden muharebe için uygun olduğunu düşündüğü Melikşah köyü civarına hareket etti.[95][100] Gece öncü birlikler arasında çarpışmalar devam etti. 28 Temmuz sabahı Timur ordusuyla beraber Osmanlılara yaklaşık 12 kilometrelik bir mesafede mevzi aldı.[101]
Muharebe
Gerçekleştiği tarih
Muharebenin tarihi konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da, genel olarak 1402 yılının 20-28 Temmuz günleri kabul edilmektedir.[102] Farklı iddialara göre muharebenin 16 Haziran ile 5 Ağustos arasındaki 50 günlük süre içerisinde gerçekleştiği tahmin edilir.[103] Şerafeddin Ali Yezdî, muharebenin 20 Temmuz Perşembe günü yapıldığını yazar.[103][104] Bu iki ismi kaynak alan Hoca Sâdeddin Efendi, Ömer Halis Bıyıktay, Yılmaz Öztuna ve René Grousset gibi tarihçiler de aynı tarihi kabul eder.[105][104] Müneccimbaşı ile Hayrullah Efendi de 20 Temmuz tarihini verir.[104] Muharebenin cuma namazı kılındıktan sonra başladığını belirten Âşıkpaşazâde'nin belirttiği cuma gününün muhtemelen 21 Temmuz (20 Zilhicce) olduğu düşünülür.[106] Herbert Adams Gibbons ve Oruç Bey muharebeyle ilgili bir tarih vermezken, Paul Wittek ise bir eserinde 18 Temmuz Salı, bir başka eserinde 28 Temmuz Cuma gününü verir.[106] İbn Arabşah da 28 Temmuz tarihini verir.[104] Yine İbn Tağrıberdî 28 Temmuz tarihini;[107] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Neşrî'nin verdiği 1401 yılının muhtemelen 1402 olduğunu ve yanlışlıkla 1401 yazdığını belirtir.[104]
Makrîzî ile Bedreddin Aynî, muharebenin Ağustos 1402'nin beşinci pazarında yapıldığını savunur.[108][109] Rûhî Çelebi 13 Ağustos 1402, Behiştî 2 Ağustos 1403, Ahmed Atâ ise 19 Temmuz 1402 Çarşamba tarihini verir.[110] Uzunçarşılı, bu tarihlerden en yakın olanının 20 veya 28 Temmuz olduğunu belirterek 20 Temmuz'u kabul eden tarihçilerin Şerafeddin Ali Yezdî'yi, 28 Temmuz'u kabul edenlerin ise İbn Arabşah'ı referans aldıklarını yazar.[110] İsmail Aka da yaygın olarak 28 Temmuz Cuma tarihinin kabul edildiğini belirtirken;[111] ayrı nüshaları karşılaştırarak yayınladığı Fetihnâme'de 28 Temmuz'u verir.[112] İsmail Hami Danişmend de; Âşıkpaşazâde, Lütfi Paşa, Oruç Bey, Hoca Sâdeddin Efendi ve Âli Çelebi gibi tarihçilerin ortak şekilde cuma gününden bahsetmelerinden ötürü Timur'a ait olduğu iddia edilen bir mektubunda 28 Temmuz tarihine rastlaması sebebiyle muharebenin 28 Temmuz 1402 tarihinde gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, muharebede yer alan Sultaniye Başpiskoposu Johannes'in hatıratında ve Georgios Frantzis'in eserinde de bu tarihin gösterildiğini belirtir.[113] Yine Alexandrescu Dersca da Georgios Frantzis ve Johannes'e ek olarak; Giovanni Cornaro'nun ve Gerardo Sagredo'nun 28 Temmuz tarihini verdiğini; Sagredo'nun, bilgilerini Bayezid'in ordusunda askere alınan ve bu nedenle Ankara'da savaşan bir görgü tanığı Pictro Longo Candiotto'dan alma avantajına sahip olduğunu ifade eder.[109] Franz Babinger'in Muhyiddin'e atfettiği Friedrich Giese tarafından yayınlanan anonim kronik, savaşın bir cuma günü yapıldığını öne sürer.[114]
Muharebe alanı
Muharebenin yapıldığı alan yaygın kabul edilen görüşe göre; doğuda Çubuk Çayı vadisi; batıda Kuşçu Dağı, Mire Dağı, Ova Çayı, Kışlacık Deresi; kuzeyde Cankurtaran; güneyde Karacaviran ve Kuşçu Dağı arasında kalan Çubuk Ovası[m] adıyla bilinen yerdi.[111][116] Muharebe esas olarak; Çubuk Çayı'ndan itibaren batıya doğru yaklaşık 6 kilometre kadar uzanan Kızılcaköy Deresi[n] üzerinde meydana geldi.[111] İlk olarak Ömer Halis Bıyıktay tarafından ortaya atılan bu görüş daha sonra Alexandrescu Dersca'nın da kabul etmesiyle sonraki araştırmacılar tarafından da benimsendi.[116] İki ordunun öncü birlikleri arasındaki mesafe yaklaşık 12 kilometreydi.[118][119] Muharebe alanının toplamı 30 km2den daha fazlaydı. Muharebe alanının rakımı yaklaşık 500 metreydi.[120]
Muharebenin gerçekleştiği yer, başlıca çağdaş kaynaklardan Şamî'nin Zafernâme adlı eserinde "Çuluğ arazisi" şeklinde geçer.[121] Hüseyin Çınar ve Osman Gümüşçü gibi akademisyenler, bölgenin yabancısı olan bu tarihçinin "Çubuk" ismini yanlış okuduğunu ve belirtilen yerin "Çubuk" olması gerektiği görüşünü savundular.[117] Çubuk ilk defa 1463 tarihli bir Osmanlı tahrir defterinde "Çubukbazarı" adıyla günümüzdeki "Çubuk" ilçesinin yerinde yer alan ve 24 haneye sahip bir yerleşim yeri olarak geçer.[117] Neşrî, Âşıkpaşazâde, Hadîdî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri muharebenin Ankara'da geçtiğinden bahseder. Bunlardan yalnızca Oruç Bey "Ankara ovası"; Dukas da "Ankara'da bir ova" tanımını kullanır. Johannes Schiltberger "Ankara yakınlarında" ifadesini kullanırken, İbn Arabşah da Timur'un ordusunun "suyun karşısında" yerini aldığını ve muharebenin Ankara'ya yakın bir yerde olduğundan bahseder.[122] Timur'un Fetihnâme'sinde, muharebenin "Ankara'nın doğusunda, buraya yarım fersah [yaklaşık 3 km] uzaklıkta" yapıldığı belirtilir.[112] Kemalpaşazâde, Selâtîn-nâme adlı eserinde "Çubuk sahrası" ifadesiyle muharebe alanı için Çubuk adını açıkça kullanan ilk tarihçidir. Aynı dönemin tarihçilerinden Rûhî Çelebi de muharebenin gerçekleştiği mekânı; "Ankara nevâhisinde Çubuk nâm mevkide" ifadeleriyle tanımlar.[122] Bunlardan sonra gelen Gelibolulu Mustafa Âlî; "Çibuk Ovası", Müneccimbaşı Ahmed Dede ise; "Cibuk Ova" tanımlamasını yapar.[123]
Akademisyen Halil Çetin, yaygın görüşün aksine Ankara'nın Haymana ilçesine bağlı Culuk köyü olduğundan bahsederken, buranın Şâmî'nin muharebe yeri olarak verdiği "Culug" ismiyle de uyuştuğunu söyler. Ayrıca Neşrî'nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eserinde de; Bayezid'in ordusuyla Sivriler'de yerini aldığından bahsettiğini ve günümüzde Haymana'nın batısında Sivri köy adında bir yerleşim yerinin bulunduğuna işaret eder.[124] Yine Osmanlı ordusunun susuzluk çektiğinden bahseden Çetin, Çubuk Ovası'nda su kaynaklarının olduğunu ancak Haymana taraflarının bahsi geçen iddialara uygun bir yer olduğunu belirtir.[125] Yazar buna benzer tespitlerle muharebenin Çubuk Ovası'nda olduğuna dair kesin bir bilgi olmadığını ve Haymana'nın da muhtemel muharebe alanı olabileceğini iddia eder.[126]
Orduların büyüklükleri
Muharebede iki ordunun asker sayıları hakkında farklı iddialar mevcuttur.[127][128] Osmanlı ordusu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre 70.000,[o] Ömer Halis Bıyıktay'a göre 74.000,[129] Solakzade Mehmed Hemdemî'ye göre 90.000,[130] Hoca Sâdeddin Efendi'ye göre 90.000,[128] İdris-i Bitlisî'ye göre 90.000,[131] Joseph von Hammer-Purgstall'a göre 120.000,[128] Âşıkpaşazâde ile Neşrî'ye göre 130.000[128] ve Hayrullah Efendi'ye göre 300.000'dir.[128] Yılmaz Öztuna, Hammer'ın verdiği rakamı "en makulü" kabul eder.[128] Ahmet Şimşirgil, Osmanlıların 80.000 kişilik bir kuvvete sahip olduklarını ve yüz binli ordu kuvvetinin ancak I. Selim döneminde elde edildiğini savunur.[132] Timur'un Ankara Muharebesi'nden sonra yazdığı Fetihnâme'de, Osmanlı kuvvetlerinin 70.000 atlı ve yayadan oluştuğu belirtilir.[133]
Timur'un ordusundaki asker sayısı ise; Ömer Halis Bıyıktay'a göre 140.000,[134] Ernest Lavisse ile Alfred Rambaud'a göre 200-300.000,[135] Kâtip Çelebi'ye göre 700.000,[135] Sâdeddin Efendi ve Hammer'a göre 840.000[135] ve Hayrullah Efendi'ye göre 850.000'dir.[135] Yılmaz Öztuna, Hayrullah Efendi'nin her iki ordunun asker sayılarını "abartılı" yazdığını iddia eder. Ayrıca Hoca Sâdeddin Efendi'nin de Osmanlı'nın yenilgisini düşman kuvvetlerinin sayısının çok olmasına bağlamak amacıyla abarttığını belirterek, eserlerinde onu kaynak alan Hammer'ın da ondan etkilenerek sayıyı "abartılı" yazdığını söyler. Öztuna, Rambaud'un görüşünü desteklediğini ve "en makul" sayının 250.000 olduğunu kabul eder.[135] Ayrıca Bıyıktay'ın her iki ordunun asker sayılarını oldukça az verdiğini belirtir.[135]
Orduların düzeni
Tarafların temsilî muharebe düzenleri
Bayezid, yanlardan ve arkadan bir saldırıya uğramamak amacıyla düşmanın süvari kuvvetlerinin Osmanlı birliklerinin cephesine gelecek veya düşman hareketini takip ederek hızlıca cephe alınabilecek bir alanı muharebe için seçti.[136] Bu nedenle ordu, cephesi Melikşah köyünün güney kısmına bakacak şekilde konuşlandırıldı. Yeniçerilerin tuttuğu yer yüksek olmasının yanı sıra, tahkim ve savunma için de uygundu.[136] Muharebe alanında Osmanlı ordusunun; 10.000 kişilik yeniçeri birliklerinin önünde azaplar ve tımarlı sipahilerden oluşan merkez kuvvetlerine Bayezid kumanda ediyordu.[137] Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi onun yanında ve arkasında yer alıyordu.[138] Sağ cenahta[p] Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu eyalet askerleri ve onların sağında okçular vardı.[110] Yine Bayezid'in kayınbiraderi de olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç'in kumandası altında tamamı zırhlı ve siyah giysili 20.000 asker de sağ cenahtaydı.[138][139] Sağ cenahta bir miktar Arnavut kuvveti de mevcuttu.[110] Sol cenah ise Süleyman Çelebi komutasındaki Rumeli askerlerinden meydana geliyordu.[110][138] Bunların gerisinde ise Kara Tatarlar ve ihtiyat kuvvetleri ile Mehmed Çelebi yer alıyordu. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın girişimiyle Anadolu ve Rumeli'den toplanan cerehor adıyla anılan bir askerî birlik de muharebede yer alıyordu.[140] Osmanlı ordusunun sah cenahı Mire Dağı'na ve sol cenahı ise ova tarafına düşüyordu.[110][141] Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri ise Melikşah köyünün güneyindeki tepede bulunuyordu.[142] Bayezid ayrıca, herhangi bir kuşatma girişimini önlemek için yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki Çataltepe'de takviye birlikleri bıraktı.[143] Saldırının Böyrek ve Mire dağları bölgesinde bulunan askerler tarafından yapılması planlandı.[143]
Timur ise Ankara Kalesi'nin kuşatmasını kaldırdıktan sonra, ordusuyla kuzeye ilerledi ve nehrin karşı yakasındaki Çubuk Çayı ovasında kampını kurarak ordusunun su ihtiyacını da temin etti.[144] Ayrıca civardaki çeşmelere, Çubuk Çayı'nın Kızılcaköy, İncesu ve Bent derelerine zehir dökerek Osmanlıları susuz bırakırken, bölgedeki çeşme, sebil, kuyu, sarnıç, tarla, değirmen, depo, sürü ve çiftlikleri Bayezid'in kullanmaması için tahrip ettirdi.[144] Timur, ordusunun Çubuk ovasındaki savaş düzeninde merkezde yer alıyordu. Sağ cenahta Miranşah; onun yanında tamamıyla zırhlı süvari birlikleriyle Muhammed Sultan Mirza,[145] Pir Muhammed Mirza, Şeyh Nureddin, Ali Sultan, Ali Kavçin, Emir Mübeşşir ve Mutahharten vardı. Sol cenahta ise yine Timur'un oğlu Şahruh, Halil Sultan, Emirzade Rüstem, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah, Emir Şahmelik, Emir Burunduk, Sevincek Bahadır, Devlet Timur, Emir Musa ve Emir Bisteri vardı.[146] Hindistan'dan getirilen 32 zırhlı savaş fili, İsen Buga komutası altında ordunun önünde yer alıyordu. Birbirlerine zincirlerle bağlanan bu fillerin sırtlarında bir kule bulunur ve bu kulelerden düşman askerlere oklar ve ateşler atıldığı rivayet edilir.[115]
İki ordunun karşılaşması
"Her taraftan savaş erleri keskin kılıçlarını düşmanların kafasına öyle vuruyorlardı ki, bulutlardan kılıç yağıyor zannedilirdi.
Gürzlerin ve okların çıkardığı seslerden savaş erlerinin ruhları feryad ediyordu.
Süvarilerin atlarının kaldırdığı tozlardan hava karardı, muharebe meydanı ölülerle doldu."
Muharebe gecesi, ileri karakollarda ve keşif birlikleri arasında sabaha kadar süren çarpışmalar dışında orduların ana kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı.[118] 28 Temmuz 1402 sabahında Bayezid ordusunu organize etti. Osmanlı sancakları açıldıktan sonra Bayezid, ordusunun sadakati ve başarılarından bahseden bir konuşma yaptı.[118] Timur da ordusunun düzenini sağladıktan sonra her muharebe öncesinde yaptığı gibi; iki rekât namaz kıldı ve onun emrinden sonra nefir, borgu ve nakkare sesleri ile birlikte muharebe başladı.[147][148][118] İlk olarak Timur ordusunun sağ cenahındaki Ebubekir Mirza komutasındaki birlikler ok saldırısıyla atak yaptı. Cihanşah Mirza ve Kara Yülük Osman Bey de muharebenin ilk hücumuna destek verdi.[118][148][119] Yapılan bu saldırıyı Rumeli tımarlı askerleri karşıladılar ve Timurluları geri püskürttüler.[149] Bir süre bu cenahtaki mücadelenin böyle devam etmesi sonrasında, muharebenin başında Osmanlı tarafında yer alan Kara Tatarlar taraf değiştirerek ön saflarındaki Rumeli askerlerine ok saldırısı yapmaya başladılar.[150][149] Bu durum Rumeli askerleri üzerinde olumsuz bir etkiye sebep oldu.[151][149] Mehmed Çelebi genel ihtiyat kuvvetleri ile birlikte sol cenahta Timurlulara karşı saldırı yapsa da durumu düzeltemedi.[151] İki ateş arasında kalan Osmanlı sol cenahı, kuvvet dengesinin Timurlular lehine değişmesiyle birlikte bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][149] Böylece Osmanlı sol cenahı yarı yarıya eksildi ve bu durum Osmanlıların maneviyatı üzerinde olumsuz bir etki bıraktı.[152] Moğollar, Türkmenler, Karakoyunlular, Tatarlar ve Kara Tatarlar saf değiştirdikten sonra Osmanlı sol cenahının arkasından saldırmaya başladılar.[153] Bu cenaha Timurlular tarafından yapılan saldırılar Osmanlılarca ancak öğleye doğru Bahadırtepe önlerinde durduruldu. Böylece Timurlular muharebenin bu aşamasında gerilere doğru çekilen Osmanlı ordusunun sol cenahının arkasına kadar sokularak üstünlüğü ele geçirdi.[154]
Osmanlıların öğlene doğru merkezden gerçekleştirdiği genel hücumla Timur ordusu geriye püskürtüldü. Sultan Hüseyin'in Osmanlılara karşı başarısızlıkla sonuçlanan hücumunun ardından Muhammed Sultan Mirza'nın ihtiyat kuvvetleri bir hücum gerçekleştirdi. Osmanlı sağ cenahı bu hücumlara karşılık verdi. Timur ise bozulan sol cenahını yeniden takviye etti.[153] Timurluların bu cenaha yaptıkları saldırılar, Anadolu eyalet askerlerinin okçuları tarafından püskürtüldü. Sırp askerlerinin de bu savunmaya katılmasıyla birlikte karşı saldırıya geçen Osmanlılar, Timurluları güneye çekilmek zorunda bıraktı.[155] Ancak Timur karşı bir hamleyle geri çekilen ordusunu, birbirine bağlı zırhlı savaş filleri ve Mâverâünnehir'dan gelen zırhlı süvariler ile destekleyerek karşı saldırıya geçirdi.[155] Timur öğleden sonra ise ordusunda yer alan Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe beylerine kendi sancaklarını açtırarak; Osmanlı sağ cenahında bulunan Anadolu eyalet askerlerinin sipahilerini kendi saflarına çekti.[155] Böylece Osmanlı ordusunun sağ cenahı da bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][156] Bu durum üzerine Osmanlı ordusunun merkez kuvvetlerinin etrafı açıldı.[157] Sağ kanattaki Sırp birliklerinin mücadelesi ise Timur tarafından takdir edildi.[158][156][159]
Timur, öğleden sonra ordusuna genel hücum emri verdi.[153] Bu esnada Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murad Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa; en büyük şehzade Süleyman Çelebi ile birlikte muharebe alanını terk ettiler.[158][153] Mehmed Çelebi ihtiyat kuvvetleriyle gerçekleştirdiği hücumla Timur ordusunun sol cenahını bozdu. Ancak Timur daha sonra zırhlı Semerkant kuvvetleriyle bu cenahı takviye etti.[160] Muharebeyi terk eden Süleyman Çelebi'nin peşine takılan Şeyh Nureddin ise başarısız bir kovalamadan sonra tekrar muharebe alanına döerek yaptığı saldırıyla Osmanlı sol cenahındaki Rumeli tımarlı sipahilerini bozdu.[161] Osmanlı ordusunda yalnızca Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri düşmana karşı başarıyla savunma yapıyordu.[161] İkindiye doğru Mehmed Çelebi kendi kuvvetleriyle birlikte muharebeden çekilerek sancak merkezi Amasya'ya gitti.[162][158] Mustafa Çelebi'nin kuvvetleri ise dağıldı ve kendisi de kayboldu.[q] İsa Çelebi de muharebe alanını terk etti.[161] Her iki cenahını kaybeden Osmanlılar burada kalan az sayıdaki kuvvetlerle birlikte merkezde birleşerek tek bir tümen hâline geldiler.[162]
İkindi vaktinden sonra Bayezid elinde kalan birkaç bin kuvvetle birlikte Çataltepe'ye[r] çekildi. Timur, Bayezid'i yakalaması için oğlu Şahruh'u gönderdi. Şahruh'un yanında Miranşah, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah da kuvvetleriyle yer alıyordu. Timur askerleri Çataltepe'nin etrafını sararken Bayezid ise tepedeki birkaç bin askerden oluşan kuvvetiyle kendini savunuyordu. Timur'un, düşmanı takip etmek için dağılan kuvvetlerinin de gelmesiyle birlikte yaklaşık 70.000 askerden oluşan Timur kuvvetleri, Çataltepe'yi ablukaya aldılar.[164] Tepeye çıkmaya çalışan Timur ordusunun süvarileri ise Yeniçeriler veya sipahiler tarafından geri püskürtülmeye çalışılıyordu.[165] Bayezid güneşin batmasıyla birlikte, düşman hücumlarının azaldığı bir vakitte elindeki yaklaşık 300 sipahiyle kuşatmayı yararak kaçmaya karar verdi.[166] Bulunduğu tepenin kuzeydoğusuna doğru ilerleyerek; Sığırlıhacı istikametindeki düşman kuvvetlerinin oluşturduğu çemberi yarmayı başardı.[167] Timur, Bayezid'in kaçmaya çalışması üzerine Sultan Mahmud'u, yakalaması için gönderdi. Bayezid'in bu girişiminde, yanındaki askerlerin birçoğu sıcaktan ve susuzluktan dolayı hayatını kaybetti.[168] Bayezid muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklaşmayı başarsa da, Mahmutoğlan'a gelindiğinde atının tökezleyip düşmesiyle birlikte, hamle yapamadan aldığı bir gürz darbesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir edildi.[s][168][162][170][158] Musa Çelebi, Mustafa Çelebi, Kara Timurtaş Paşa[t] ve Rumeli Beylerbeyi Hoca Fîruz da Bayezid ile birlikte esir düştü.[162][158]
Sonrası
Muharebenin neticelenmesiyle birlikte Bayezid'in yakalandığını öğrenen Timur, devlet erkânının tebriklerini kabul etti.[172] Bayezid gece yarısına doğru, oğlu Şahruh ile otağında satranç oynayan Timur'un yanına getirildi.[173] Timur, Bayezid'in ellerinin çözülerek "saygılı bir şekilde" yanına getirilmesini emretti ve onu karşılayarak, özetle bu duruma düşmesinin onun hatası olduğunu belirterek teselli etti.[168][163] Bayezid ise hatalı olduğunu kabul ederek Timur'un kendisini affetmesi durumunda yaşadığı müddetçe kendisinin ve çocuklarının elinden geldiğince hizmette kusur etmeyeceğini söyledi.[174][175] Bu sözlerden sonra Timur Bayezid'e hil'at giydirdi. Daha sonra Bayezid, oğulları Musa Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin bulunarak kendi yanına getirilmesini talep etti. Birkaç gün sonra Musa Çelebi bulundu ve hil'at giydirilerek Bayezid'in yanına gönderildi.[174][175] Timur, Bayezid'i bir otağ kurdurarak orada ağırladı ve her gün sohbet edip teselli etti.[174] Muharebeden sonra Ankara Kalesi'nin kumandanı Hoca Fîruz'un oğlu Yakup Bey kaleyi Timur'a teslim etti.[174][176] Timur bu zaferden sonra Fransa Kralı VI. Charles ile İngiltere Kralı IV. Henry'ye mektup göndererek; kendilerinin yenemedikleri Osmanlı hükümdarına karşı zafer kazandığını bildirdi.[163] Trabzon İmparatoru III. Manuil, Timur'a haraç ödedi.[177]
Timur, muharebenin ardından Muhammed Sultan Mirza'yı 30.000 kişilik bir ordu ile Bursa'ya, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah ve Rüstem Togay Buğa'yı da Konya, Akşehir ve Karahisar taraflarına takip ve istila amacıyla gönderdi.[174][178][179] Daha sonra Sivrihisar'a[180] oradan Kütahya'ya geçen Timur, burada bir eğlence düzenledi ve Bayezid'e çeşitli hediyeler verdi.[181] Bunun yanında Bayezid'e devletini geri iade edeceği vaadinde de bulundu.[182] Üç günlük bir yolculuktan sonra Bursa'ya ulaşan Muhammed Sultan Mirza, şehrin kontrolünü eline aldı. Daha sonra o tarihe kadar toplanan Osmanlı hazinesini ele geçirerek Timur'a yolladı. Bu yağmanın ardından şehir yakıldı.[181][183] Bursa'ya giren Şeyh Nureddin ise burada şehri yağmalayıp Ahmed Celâyir'in kızını, Stefan Lazareviç'in kız kardeşi aynı zamanda Bayezid'in eşi Olivera Despina Hatun'u ve Bayezid'in iki kızını esir aldı.[184][185] Timur, Bayezid'in kızlarından büyüğünü, Ebu Bekir Mirza ile Paşa Melek adındaki küçüğünü de Emir Celaleddin'in oğlu Şemseddin Muhammed ile evlendirdi.[182]
Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584)
Bir-iki ay kadar Kütahya'da konaklayan Timur, daha sonra Altıntaş'a hareket etti.[186] Daha sonra muharebeyi terk eden Mehmed Çelebi, Bayezid'i kurtarmak amacıyla Altıntaş'a casuslar gönderdi. Bu casuslar, Bayezid'in bulunduğu otağa lağım kazarken yakalanıp idam edildi. Bayezid'i kaçırma girişiminde parmağı olduğu düşünülen Hoca Fîruz da idam edildi.[187] Bu olaydan sonra, Bayezid'in herhangi bir baskın ile kaçırılmaması için güvenlik önlemleri artırıldı.[188] Buna göre Timur'un Bayezid'in kaçırılmasını önlemek için demirden bir kafes yaptırarak onu bu kafeste taşıttığı rivayetleri mevcuttur.[v] Bizans İmparatoru II. Manuil ve Süleyman Çelebi, Timur'a tâbi olduklarını bildirdiler. Timur, Süleyman Çelebi'ye hil'atla birlikte çeşitli hediyeler yolladı.[191] Daha sonra Denizli'ye, oradan da İzmir'e hareket eden Timur, İzmir'de Hristiyanların elinde bir kalenin olduğu ve o tarihe kadar kimsenin orayı ele geçiremediğinin söylenmesi üzerine buraya Pir Muhammed Mirza ile Şeyh Nureddin'i elçi olarak gönderdi. İslam'a davet edilen Hristiyanların bu daveti geri çevirmeleri üzerine kale kuşatılarak ele geçirildi ve şövalyeleri kılıçtan geçirildi.[192][193] Buranın ardından sonra Foça Kalesi'ne yönelen Timur, kaledekilerin teslim olmasıyla burayı da ele geçirdi.[194] Bu esnada Bayezid'in oğlu İsa Çelebi de Timur'a hediyeler göndererek tâbiiyetini bildirdi. İsa Çelebi, Timur'un izni ile işgal ettiği Bursa'nın yönetimini eline aldı.[188]
Bayezid'in 8 Mart 1403'te Akşehir'deyken ölmesi üzerine Timur, Bayezid'e ait topraklar ile ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini duyurdu.[195] Bayezid'in ölüm nedeniyle ilgili farklı iddialar mevcuttur: Bunlardan ilki Bayezid'in yüzük taşında sakladığı zehri içerek intihar ettiğidir. İkincisi ise gut hastalığı veya nefes darlığı sebebiyle eceliyle öldüğüdür.[196][197] 16. yüzyıl vakayinameleri ve daha sonraki Osmanlı vakayinameleri ile Hammer ve Gibbons gibi batılı Osmanlı tarihçileri Bayezid'in eceli ile öldüğünü kabul eder. Timur ve sonraki İran tarihçileri de aynı görüşü paylaşır. Bunun yanında ilk dönem Osmanlı kaynaklarından; Oruç Bey ve Hadîdî ise Bayezid'in Timur tarafından Semerkant'a götürüleceğini anladıktan sonra yüzüğündeki zehri içerek intihar ettiğini iddia eder.[197][198] Bayezid'in Timur tarafından öldürüldüğü iddiası ise zayıf bir iddia olarak kabul edilir.[u][197]
Sonuçları
Genel ve politik sonuçları
Ankara Muharebesi, Osmanlı tarihinin ilk üç asrında Osmanlı ordusunun ezici şekilde yenilgiye uğradığı ve devletin bir hükümdarının esir düştüğü tek örnek oldu.[173] Gibbons'a göre Ankara Muharebesi; Kosova ya da Niğbolu Muharebesi gibi kazanan ya da kaybeden ulusun kaderini etkilemediği için, tarihin akışını değiştirecek muharebeler arasında yer almamaktadır.[173]
Timurlular, muharebe sonrası Anadolu'yu ordu birliklerinin muhtelif kolları ile ele geçirdi ve 1402 yazı ile 1402-1403 kışını Anadolu'da yerleştikleri İzmir, Manisa, Denizli, Uluborlu ve Kütahya yörelerinde dört grup hâlinde geçirdi. Bu süre zarfında Timur kuvvetleri, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yağma ve talan yaptı.[199] Muharebe sahasında Bayezid'in esir düşmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak bilinen[w] 11 yıl süren hükümdarsız bir dönem yaşadı.[202] Osmanlı Devleti'nin Bursa'daki devlet hazinesinin tamamı Timur ordusu tarafından ele geçirildi ve o tarihe kadar tutulan Osmanlı arşivleri yok edildi.[202][203]
Bu yenilgi, Osmanlı Devleti'nin varlığını tehlikeye düşürdü[204] ve geçici süreliğine dağılmasına yol açtı.[202] Tuna kıyılarından Erzurum ve Halep limanlarına kadar uzanan ve genişlemekte olan Osmanlı Devleti'nin yerini, iç savaşların pençesindeki parçalanan bir devlet aldı.[205] Bunun yanında Anadolu ve Rumeli'deki birçok bölge terk edilirken, I. Murad zamanında ele geçirilen Çorum ile Bayezid devletinin topraklarına kattığı Amasya ve Tokat hariç, devlet Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına küçüldü.[202][206] Kalan topraklar ise Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı.[206]
Ankara Muharebesi, kuruluş dönemini tamamlamakta olan Osmanlı Devleti'nin imparatorluk dönemine geçişini geciktirdi.[202][x] Osmanlılar tarafından kuşatma altında tutulan Konstantinopolis halkı, uzun süren kuşatma ve açlık nedeniyle Bayezid ile anlaşarak şehri teslim etmeye niyetlendilerse de, Ankara Muharebesi'nin başlamasıyla kuşatma kaldırıldı.[208] Timur, Bayezid'in topraklarını aldığı Anadolu beyliklerine yurtlarını yeniden iade etti. Wittek'in yazdığına göre; Saruhan beyi Manisa'ya muharebenin bitmesinden 3 hafta sonra, 17 Ağustos'ta alayla girdi. Böylece Erzincan'dan Menteşe Beyliği'nin yerleştiği Karya'ya kadar bütün eski Anadolu beylikleri yeniden kuruldu. Selçukluların başkenti Konya'da bulunan Karamanoğulları Beyliği ise onların meşru varisi oldukları gerekçesiyle, Anadolu'da üstünlük hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etti.[209] Karamanoğulları Sivrihisar ve Beypazarı bölgelerini kapsayacak şekilde Ankara ile Bursa arasına yerleşti.[210] Bunun yanında Kayseri, Kırşehir ve Antalya yörelerini de kontrolüne almasıyla, eski sınırlarından daha büyük bir hâkimiyet alanına ulaştı.[201]
Yaşanan iç savaşlar Osmanlı gücünün sürekli zayıflamasına yol açarken, Romanya beylikleri, Venedik, Avusturya ve Macaristan gibi Avrupa devletleri yeniden güç kazandı.[211] Osmanlılara ait Selanik, Teselya, Konstantinopolis'in etrafındaki yerler, Karadeniz kıyıları, İskiri, Skopelos ve İskados adaları Bizans'a bırakıldı.[212][213] Osmanlılar, Rumeli'de Adriyatik kıyılarından; Pindus Dağları'nın doğusuna kadar geri çekildi. Süleyman Çelebi, "baba" olarak gördüğü Bizans İmparatoru II. Manuil'e küçük kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatma Hatun'u rehin olarak verdi.[213][214] Bizans, Osmanlılara ödediği haracı keserken Konstantinopolis'teki Türkleri şehir dışına attı.[202] Atina Dükalığı'nı 1402'de ele geçiren I. Antonio Acciaioli, Türklerle ittifak hâlinde olan Eğriboz'a saldırdı ve buranın karşısına düşen anakaradaki yaklaşık 8 kilometre uzunluğundaki yerleri Venedik Cumhuriyeti adına kendi tımarı olarak aldı. Böylece Türklerin yerleştiği köyler Venedik kontrolüne geçti.[215] Gibbons, "hayret verici" olarak nitelendirdiği Ankara'daki yenilgi sonrasında ya da şehzadeler arasında yaşanan Fetret Devri sırasında ne Bizanslıların ne Venediklilerin ne de Cenevizlilerin, Osmanlılara karşı düşmanca bir tavır almadıklarını kaydetti.[216] Ankara Muharebesi, Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlara derinden kök saldığını ve yaşanacak çeşitli aksiliklerin üstesinden gelebileceğini de kanıtladı.[217]
Amasya hâkimi Mehmed Çelebi'nin diğer kardeşlerini yenerek yeniden birliği sağlamasıyla Osmanlı Devleti de jure konumuna yükseldi. Ancak muharebede esir olarak Semerkant'a götürülen şehzade Mustafa Çelebi, Timur'un ölümüyle birlikte tekrar Anadolu'ya gelerek önce Karamanoğlu, ardından Bizans ve Eflak himayesinde Rumeli'de saltanat iddialarına taraftar kazanmaya çalıştı. Bu sebeple Bizans'ın elinde olan Mustafa Çelebi, I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde Osmanlıların ihtiyatlı bir siyaset yolunu izlemesine sebep oldu. Mustafa Çelebi'nin müttefiklerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, 1416'da başlattıkları isyanla Anadolu'da karışıklığa yol açtı.[218] II. Murad döneminde Mustafa Çelebi 1421'de Edirne'de hükümdarlığını ilan etti. Ancak daha sonra yakalanarak idam edildi.[206]
Ekonomik ve askerî sonuçları
Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki kara ticaretinin büyük çoğunluğu Anadolu'daki yollar üzerinden yapılıyordu. Timur'un ordusuyla bu yollar üzerinde Anadolu ve civar ülkelere yaptığı seferler, buradaki ticaret ve ulaşımı engelledi ve Osmanlı Devleti ile diğer ülkelerin ticaret ve ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Osmanlıların muharebeyi kaybetmesiyle birlikte ülke toprakları Timur İmparatorluğu'nun eline geçti ve Fetret Devri'nin başlamasıyla Anadolu'daki yurt içi ve kıtalararası ulaşım, ticaret ve ikmal işleri aksadı.[214] Bunlarla birlikte hemen hemen her şehirden alınan aman parası ile birlikte Osmanlı Devleti iktisadi olarak sıkıntıya düştü.[219]
Muharebede Osmanlı ordusu yenilgiye uğrasa da kuvvetlerin birçoğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerine çekilmeyi başardı. Osmanlı Devleti bu mağlubiyetten sonra Rumeli'de artık savunmaya geçmek zorunda kalırken, Timur İzmir ve Foça'yı Hristiyanların elinden alarak Müslümanlara bıraktı. Osmanlıların batıya doğru yaptığı seferler sona erdi ve esir alımı yapılamayınca Pençik Kanunu uygulanamadı.[214] Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini tekrar kontrolü altına aldı.[220][221] Deniz ve ticaret dengesi yeniden Venedik'in lehine döndü.[222]
Yaşanan iç savaşlar insan mevcudiyetini azaltırken, Osmanlı ordu teşkilatı kadro bakımından eksildi. Mevcut kuvvetler ise yurtta iç güvenliği sağlayamayacak kadar yetersiz hâle geldi.[223] Muharebe sonrasında Anadolu'nun demografik yapısı kısmi değişikliklere maruz kaldı. Buna göre Orta Anadolu'daki Kara Tatarlar zorunlu olarak Orta Asya'ya göç ettirildi.[224][225] Büyük ticaret merkezlerinde veya kırsal kesimde yaşayan Türkmen, Kürt ve Araplar muharebeden sonra Rumeli'ye göç ettiler.[216] Halil İnalcık'a göre; Timur'un Anadolu'yu istila etmesi, Türk nüfusunun Balkanlara akmasına neden oldu.[219] Zanaatkâr ve ilim adamlarının Anadolu'dan Semerkant'a götürülmesi de, Osmanlı Devleti'ni sanayi ve ilim alanlarında olumsuz etkiledi.[226]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia[/b]
Ankara Muharebesi, farklı kaynaklara göre 20 veya 28 Temmuz 1402'de Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası'nda, Osmanlı Devleti ile Timur İmparatorluğu arasında gerçekleşen muharebedir. Timur İmparatorluğu'nun kesin zaferiyle sonuçlanan muharebe sonrasında, Osmanlı Padişahı I. Bayezid Timurlulara esir düşmüş ve devlet, Fetret Devri olarak bilinen 11 yıllık hükümdarsız bir döneme girmiştir.
I. Murad'ın yerine 1389'da Osmanlı padişahı olan I. Bayezid ilk olarak ayaklanan Anadolu beyliklerini egemenliği altına aldı ve 1391'de Konstantinopolis'i kuşattı. 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu yenilgiye uğrattı. 1397 sonbaharında Karamanlılara karşı Akçay Muharebesi'ni kazandı. I. Bayezid 1399'da Malatya'yı Memlûklerden aldı. 1370 yılında Timur'un başına geçtiği Türk-Moğol devleti Timur İmparatorluğu ise Mâverâünnehir'de dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı alan Timur, sonrasında Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirdi. 1391 ve 1395'te olmak üzere iki kez Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. Timur 1399 yılında Hindistan Seferi ile Hindistan'ın kuzeyini kontrolü altına aldı. Ardından batıya yönelerek Bağdat'ı aldı ve Karakoyunlu Hükümdarı Kara Yusuf, tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte I. Bayezid'e sığındı. Timur, Azerbaycan bölgesini verdiği oğlu Miranşah'ın akıl sağlığının bozulması ve karışıklıklar çıkması nedeniyle yedi yıl harbi olarak adlandırılan üçüncü batı seferine çıktı.
1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği esnada Anadolu beyleri kendisine sığındı ve Bayezid tarafından alınan topraklarının geri verilmesini talep etti. Timur, Akkoyunlu Hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i siyasi vaatler ile kendi safına çekti. I. Bayezid ise Mutahharten'e tekrar kendisine tâbi olmasını ve vergisini vermesini istedi. Timur ise Bayezid'e Haçlılar ile savaşması nedeniyle saldırmadığını, haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını tembihledi. Bayezid ise Timur'a; "önceden beri onunla muharebe yapmak istediğini ve gelmediği takdirde kendisinin onun üzerine gideceğini" söyleyen bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Timur, Sivas Kalesi'ni ele geçirmesinin ardından Suriye tarafına hareket etti. Bayezid ise bu esnada Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri alırken Mutahharten'in ailesini tutsak etti. Timur, Bayezid'den Kemah ve çevresini teslim etmesini, şehzadelerinden birisini kendisine rehin vermesini, kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını geri vermesini ve Kara Yusuf ile ailesinin teslim edilmesini talep ederken Bayezid bu istekleri reddetti. Timur, 1402 yılında tekrar Kemah Kalesi'ni ele geçirdi. Daha sonra Osmanlı elçileri tarafından Bayezid'in diplomatik teamüllere uymayan hakaret içerikli mektubu getirildi. Timur mektubu okuduktan sonra elçilere: "Bayezid'e verdiği nasihatlerin fayda etmediğini ve taleplerini yerine getirmeyen Bayezid'in sabırla bekleyerek intikamına hazır olmasını" tembihleyen bir konuşma yaptı. Timur, şart koştuğu taleplerinden vazgeçmedi ve Bayezid'in ordusuyla harekete geçtiğini öğrenince muharebe kararı aldı.
İki ordu Çubuk Ovası'nda, 20 veya 28 Temmuz günü muharebe düzenini aldı. Farklı kaynakların belirttiğine göre; Timur'un 140.000-800.000, Bayezid'in ise 70.000-300.000 aralığında askerden oluşan ordusu mevcuttu. Timur İmparatorluğu'nun, Osmanlı ordusunun sol cenahına ok saldırısıyla yaptığı ilk saldırıyı Rumeli tımarlı sipahileri püskürttü. Muharebe başında Osmanlı ordusunun sol cenahında yer alan Kara Tatarlar, muharebe esnasında saf değiştirerek Timur tarafına geçtiler. Daha sonra Anadolu beylerine bağlı eyalet askerleri de saf değiştirdiler. Her iki cenahını kaybeden Osmanlı ordusu, kalan kuvvetlerini merkezde birleştirerek tek bir tümen hâline geldi. Osmanlı ordusunda Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa, Süleyman Çelebi, Mehmed Çelebi ve İsa Çelebi kuvvetleriyle birlikte muharebe alanını terk ettiler. Bayezid kalan kuvvetleriyle düşman çemberini yararak, muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Mahmutoğlan'a ulaştı ancak burada atının tökezleyip düşmesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir alındı.
Muharebenin ardından Osmanlıların elindeki birçok şehir Timur ordusu tarafından yağmalanırken Bayezid'in Bursa'daki ailesi esir alındı. Bayezid, 8 Mart 1403'te Akşehir'de öldü. Timur, Bayezid'in ele geçirdiği topraklarını Anadolu beylerine iade etti ve Anadolu'daki siyasi birlik bozuldu. Kalan topraklar Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı. Böylece Osmanlı Devleti, Fetret Devri olarak adlandırılan ve 1413 yılına kadar süren bir iktidar boşluğu dönemine girdi. Devletin sınırları; Çorum, Amasya ve Tokat hariç, Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına kadar küçüldü. Timur'un Anadolu ve civar yerlere yaptığı seferler nedeniyle Anadolu'daki ticaret akışı bozuldu. Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini ele geçirdi. Anadolu'nun demografik yapısı kısmen değişirken, buradaki insan nüfusu Rumeli ve Balkanlara göç etti.
Muharebe öncesindeki askerî ve siyasi durum
Osmanlı Padişahı I. Murad'ın 1389'daki ölümünün ardından yerine geçen I. Bayezid, ilk olarak yeniden ayaklanan Anadolu beyliklerini bir yıl içinde kendi ülkesinin topraklarına kattı.[1] Anadolu'daki birliği sağladıktan sonra 1391 yılında Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'i kuşattı.[a] 1396'da Niğbolu Muharebesi'nde Macaristan Kralı Sigismund yönetiminde, Batı Avrupa'dan şövalyelerin oluşturduğu Haçlı ordusunu mağlup etti.[3] Ertesi sene 1397 yılının sonbaharında Karamanlılara karşı kazanılan Akçay Muharebesi sonucunda Konya, Niğde, Aksaray, Karaman ve Develi; Osmanlı Devleti'nin eline geçti.[4][5][6] 1398'de ise Sivas ve çevresini kontrol eden Kadı Burhâneddin'in öldürülmesiyle Sivas, Tokat, Kayseri ve Amasya da Osmanlı egemenliğine girdi.[3][7][8]
1399'da Memlûk Sultanı Berkuk'un ölmesiyle birlikte, yerine çocuk yaştaki Ferec'in geçmesinden yararlanan I. Bayezid, Malatya'yı Memlûklerden aldı.[9] Dulkadiroğulları Beyliği'nin elinde bulunan Kâhta, Divriği, Besni ve Darende kaleleri de Osmanlıların eline geçti.[3][10] Bu fetihlerden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları böylece Fırat boylarına dayandı.[11] I. Bayezid daha sonra yenilgiye uğrayan yerel hanedanları tasfiyeye yönelerek, sıkı bir merkezî yapı kurmaya girişti.[3] Bu amaçla Balkanların Hristiyan prensliklerine ve aristokrasisine yaslanması ise, Türk beylerinin ve İslam ulemasının kendisine duyduğu tepkiyi artırıcı bir rol oynadı.[12]
Aynı dönemde Mâverâünnehir'de Timur'un başında olduğu başka bir Türk-Moğol devleti de bulunduğu bölgede topraklarını genişletiyordu. 1370 yılında devletin başına geçen Timur ilk olarak civar yerlerde dağınık hâldeki Türk ve Moğol boylarını birleştirdi. 1378 yılında İran'ı ele geçirdi. Daha sonra Azerbaycan ve Irak'ı aldı.[13] 1391'de Kunduzca Muharebesi'nde Toktamış Han yönetimindeki Altın Orda Devleti'ni mağlup etti. 1395'teki Terek Muharebesi'nde bir kez daha Altın Orda ordusunu yenilgiye uğratarak onların Rusya üzerindeki hâkimiyetine son verdi.[14] Timur, daha sonra doğuya yöneldi ve 1399 yılında Hindistan seferi sonunda Kuzey Hindistan'ın tamamını ele geçirdi.[15] Bu seferin ardından tekrar batıya yönelerek Bağdat'ı ele geçirdi ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf tâbi olduğu Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir ile birlikte Anadolu'ya geçerek I. Bayezid'e sığındı.[15]
Mısır'daki Memlûk Devleti ise Timur'un baskıları sonucu ismen Timur'a tâbi olduklarını bildirdi. İran'ı hâkimiyeti altına alan Timur, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve İlhanlıların varisi olarak Anadolu'da kendi hâkimiyetini sağlamak amacındaydı.[4][16] Asıl amacı hiçbir zaman yeni ve sürekli bir devlet kurmak olmayan, bunun aksine; ganimet ve ün kazanmayı ve kendisine karşı yapılan hakaret ve meydan okumaya karşılık vermeyi amaçlayan Timur,[17] Osmanlı Devleti'ni kontrolü altına almak amacındaydı.[18]
Arka plan
Timur İmparatorluğu'nun 1392 ile 1396 yılları arasındaki Altın Orda seferinin gösterildiği harita
Timur, Azerbaycan valiliğine atadığı oğlu Miranşah'ın asayişi sağlayamaması, hakkında şikâyetler gelmesi ve bu bölgede karışıklıklar çıkması nedeniyle, Hindistan seferinin ardından Eylül 1399'da çıktığı "Yedi Yıl Harbi" olarak da adlandırılan üçüncü Batı seferinde;[19] Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan'ı ele geçirdi.[20][9] Ankara Muharebesi öncesinde kuzeyde Altın Orda, güneyde Mısır Memlûk Devleti Timur'a mağlup oldu ve böylece Osmanlı Devleti muhtemel iş birliği yapacağı devletlerin yenilgiye uğramasıyla tek başına kaldı. 1399-1400 kışını Karabağ'da geçiren Timur, Pasinler'e geldiği zaman Germiyanoğlu II. Yakub Bey, Menteşeoğlu İlyas Bey, Aydınoğlu İsa Bey ve Saruhanoğlu Hızır Şah gibi eski Anadolu beyleri kendisine iltica ederek Bayezid tarafından ele geçirilen topraklarının geri verilmesini talep ettiler.[21][22] Timur, Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey ile Erzincan Emiri Mutahharten'i[c] isyan etmeleri ve Osmanlı iktidarını zayıflatmaları için kendi safına çekerek birtakım siyasi vaatlerde bulundu.[24][20] Bunun yanında Timur'un hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu Beyi Kara Yusuf ile Celâyir Sultanı Ahmed Celâyir de Bayezid'e sığındı.[21][25][26]
Bayezid, Timur'a itaatini bildiren Mutahharten'e yolladığı mektupla kendisine tâbi olarak vergisini göndermesini istese de bunu reddeden Mutahharten, durumu Timur'a bildirdi.[27][28][29] Timur ise buna cevaben tehditkâr ve nasihatvari bir mektup yolladı. Mektupta özetle; "Osmanlıların Avrupa sınırında Hristiyanlarla savaşmaları nedeniyle onlara saldırmadığını, böyle bir savaşın Müslümanların aleyhine olacağını" ve "Bayezid'in haddini bilmesini ve kendisini savaşa zorlamamasını" ifade etti.[30][31][32] Bu mektuba Bayezid, "Seninle ne zamandan beri muharebe etmek isterdim, şimdi bunu fiile çıkarmaya azmettim; eğer sen benim üzerime gelmezsen ben sana karşı Tebriz ve Sultaniye'ye geliyorum." sözleriyle yanıt verdi.[27][33][34]
Bayezid'in cevabı üzerine Timur, ordusunu toplayarak Sivas'a doğru hareket etti ve Sivas Kalesi'ni ele geçirdikten sonra kaleyi yakıp yıktırdı.[35][36] Teslim olanları bırakmasının ardından, 4.000 sipahiyi kendisine karşı koydukları gerekçesiyle öldürttü.[d] Devamında ise önce Malatya, Kâhta ve civar yerleri;[39] ardından Antep, Halep ve Şam'ı;[40][41] sonrasında ise Mardin ve üçüncü kez Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Tebriz'e giderek Karabağ'da kışladı.[40][42] Bayezid ise Sivas'ı ele geçiren Timur'un Batı Anadolu'ya doğru yöneleceğini düşünerek Kayseri'ye hareket edip beklemeye geçti.[43] Timur Sivas'ı ele geçirdikten sonra buradan Suriye tarafına hareket etti.[e] Timur'un Suriye'ye girdiğini ve 1400-1401 kışını Şam civarında geçirdiğini öğrenen Bayezid ise Rumeli ve Anadolu'dan topladığı kuvvetlerle Timur'un müttefiki olan ve Timur ile aralarındaki düşmanlığın sebebi olarak gördüğü Mutahharten'den Erzincan ve Kemah'ı geri aldı.[45] Kendisinin hâkimiyetini tanıması şartıyla Mutahharten'e geri verdi.[43] Ancak Kemah Kalesi'ni iade etmeyen Bayezid, buraya muhafızlar yerleştirip Mutahharten'in ailesini rehin alarak Bursa'ya göndertti.[46][43] Timur'a tâbi olan Mutahharten'e karşı yapılan bu muamele, Bayezid ile Timur'un arasının büsbütün bozulmasına yol açtı.[43] Timur, Suriye seferi esnasında Bayezid'e kendi başarılarını saydıktan sonra itaat etmesini bildirirken, Bayezid ise neslinden ve üstünlüklerinden bahsederek, karşısına çıkacak düşmana karşı hazır olduğunu bildirdi. Timur bu cevaba karşılık Bayezid'e, aralarında oluşacak birliğin düşmanlara karşı İslam'ın kuvvetini artıracağını belirtip oğullarından birini kendisine göndermesini isteyerek Bayezid'i nüfuzu altına almak istedi.[47][48]
Bu gelişmeleri takiben başta Sadrazam Çandarlı Ali Paşa olmak üzere Osmanlı devlet erkânı Bayezid'i barış yapması için ikna etmeye çalıştılar. Bu sebeple Timur'a bir kez daha elçi gönderen Bayezid, aradaki huzursuzluğun hiçbir sebebinin olmadığını ve bütün ecdadı gibi kendisinin de kâfirlerle gaza hâlinde olduğunu belirterek anlaşma teklif etti.[47] Timur ise Bayezid'den Kemah'ın Mutahharten'e teslim edilerek ailesinin serbest bırakılmasını, şehzadelerinden birisinin kendisine rehin olarak verilmesini, yollayacağı külâh ve kemeri kabul ederek kendisine tâbi olmasını, Anadolu beylerinin topraklarını iade etmesini, Kara Yusuf'un Osmanlı topraklarını terk etmesi sebebiyle ailesinin teslim edilmesini talep ederek;[24] bunları kabul ettiği takdirde aralarında baba oğul ilişkisi olacağını ve kâfirlere karşı kendisine yardım edileceğini bildirdi.[49] Ayrıca ordusunun kışı burada geçireceğini, ilkbaharda Anadolu sınırına gelerek Bayezid'in cevabını bekleyeceğini belirterek kendi elçileriyle birlikte Bayezid'in elçilerini tekrar gönderdi.[47][50] Timur ısrarla Kara Yusuf'un kendisine ölü veya diri olarak teslim edilmesini şart koşarken, Bayezid ise onun zaten gittiğini ve tekrar kendisine sığınsa bile teslim etmeyeceğini belirtiyordu.[47][48] Timur elindeki kuvvetle Bayezid'e karşı başarılı olamayacağı düşüncesiyle Orta Asya'dan kuvvet takviyesi yaparak kışı Karabağ'da geçirdikten sonra Anadolu'ya hareket etmeyi planlıyordu.[47]
Karabağ'da geçirdiği kışın ardından Timur, Mart 1402'de kurultayını toplayarak Mirza ve emirlerinin fikirlerini aldı. Emirlerinin birçoğu iki İslam ve Türk devletinin savaşmasına karşı fikirdeydiler.[51] Ancak bu tarihlerde Timur'un oğlu Şahruh'un Semerkant'ta bir oğlu dünyaya geldi, ayrıca gökyüzünde bir kuyruklu yıldızın batıdan doğuya doğru hareket ettiği gözlemlendi. Timur'un müneccimleri bunu Timur'un batıda zafer elde edeceğinin bir belirtisi olarak yorumladılar[f] ve bu sebepler Timur'un savaşma azmini arttırdı.[53] Timur Bayezid'e bir kez daha; Kara Yusuf'un ailesinin kendisine teslim edilerek aralarında barışın sağlanmasını, Kemah'ın tekrar kendisine bırakılmasını talep etti ve bunların sağlanması hâlinde Bayezid'e din muhalifleriyle yaptığı savaşlarda yardım etme sözü verdi.[54]
Timur Avnik bölgesinde iki ay bekledikten sonra Erzurum'a hareket etti ve orada Irak'tan dönen kuvvetleriyle birleşerek, Bayezid'den kendisine teslim edilmesini istediği Kemah Kalesi'ni kuşattı.[g] Yaklaşık on gün süren bir kuşatmadan sonra Timur Kemah Kalesi'ni tekrar ele geçirdi ve Mutahharten'e verdi.[56] Timur burayı aldıktan sonra artık Osmanlı'ya karşı harekete geçmeye karar verdi.[57] Kemah Kalesi'ni ele geçirdikten sonra Bayezid'in yolladığı elçiler beraberinde hediyeler ve mektupla geldiler.[53] Ancak getirilen hediyelerin adedi ve mektubun üslubu Timur'u kızdırdı. Anadolu beyliklerini kontrolü altına alan ve kendine güvenen Bayezid, Timur'a gönderdiği mektupta; diplomatik teamüle uymayan hakaret içerikli ve meydan okuyan bir üslup kullandı.[58][53] Timur'a "kudurmuş köpek" (kelb-i akur)[h] yakıştırması yaparken, yolladığı mektubu aldıktan sonra savaş meydanına gelmediği takdirde "üç talak ile zevcelerin boş olsun" (in len ta't fezevecâtike tewâlik selâsâ), kendisinin de onun karşısına çıkmadığı takdirde "zevcelerim üç talak ile boş olsun" cümlelerini kullandı.[i][58] Bayezid, ayrıca gönderdiği hediyelerin sayısını âdet olduğu üzere dokuzar değil onar adet olarak gönderip[j] mektupta kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazarken, Timur'un adını da küçük ve siyah mürekkeple yazdı.[62][63] Timur mektubu okuduktan sonra "Osmanoğlu aptal bir delidir" dedi[64] ve elçilere; "kendisinin verdiği nasihatlerin Bayezid'e fayda etmediğini" ima ederek, "Kemah Kalesi'ni Osmanlılara ihtiyaç duymadan ele geçirdiğini, Kara Yusuf'un ailesi ile Kemah Kalesi'nin kendisine teslim edilmemesi nedeniyle, bundan sonrasında mertçe sabrederek kendisinin intikamına hazır olmalarını" söyledi.[65] Daha sonra Timur, Osmanlı elçilerinin de bulunduğu Sivas'ta ordusunun geçit töreni yapmasını emretti. Şafak vaktinden öğleye kadar süren bu geçidin ardından Timur elçileri yollarken kendi askerlerinin safları arasından geçirerek ordusunun ihtişamını gösterdi.[66][67] Daha sonra ise elçilere; tüm dargınlığına rağmen Bayezid ile barış yapmak niyetinde olduğunu belirterek, Mutahharten'in ailesi ile Bayezid'in oğullarından birinin kendisine getirilmesini şart koştu.[65][68][69][70] Ancak daha sonra Bayezid'in kalabalık bir ordu ile geldiğini haber aldıktan sonra savaş hazırlıklarına başladı.[65]
[b]Orduların hareketleri
Timur'un Ankara Muharebesi öncesinde ve sonrasında izlediği güzergâh
Muharebe kararı alındıktan sonra Bayezid ordunun toplanması için Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar gönderdi.[72][73] Bunun yanında Timur'un ordusuyla mücadele edebilmek için mevcut kuvvetine yeni askerlerin alınmasını emretti.[74] 1402 baharının başlarında, Balkanlardaki Osmanlı faaliyetleri durdu. Hem Hristiyan hem de Müslümanlardan toplanabilen her asker aceleyle Anadolu'ya sevk edilmeye başlandı.[75] Muharebe için Bursa, İznik ve İzmit bölgelerinde toplanan Osmanlı ordusu,[76] tüm hazırlıklarını tamamlayarak; İzmit, Bolu ve Gerede ile Bursa, Geyve ve Beypazarı güzergâhlarını takip eden iki kolla Haziran'ın ortasına doğru Ankara üzerine harekete başladı.[77] Bayezid, ordusunun çoğunluğunu süvari askerlerin oluşturduğu Timur'un herhangi bir kaleye ansızın saldırmaması için bütün harekâtın ivedilikle yapılmasına önem gösterdi. Osmanlı ordusu 1402 Haziran ayının sonuna doğru, Ankara etrafında tüm birlikleriyle birlikte çadırlı ordugâhlarını kurdu.[77][78] Timur'un ordusunun ise henüz Sivas çevresinde olduğu ve Tokat üzerinden hareket edeceği istihbaratı alındı.[79] Bayezid Ankara'yı bir üs merkezi olarak kullandı ve ordusunun ağırlıklarını burada bırakarak Timur'u karşılamak amacıyla orta yol güzergâhını takip ederek doğuya doğru hareket etti.[80] Bayezid, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa ve devlet erkânının, Ankara'da bekleyip muharebeyi bu mevkide yapma tavsiyesini kabul etmedi. Çoğunluğu piyade olan Osmanlı ordusu, muharebeyi dağlık bir alanda yapmak amacıyla Kızılırmak'ı geçerek Kadışehri, Artıkova ve Akdağmadeni bölgesine hareket etti.[81][82] Osmanlı ordusunun Tokat ve Amasya bölgesindeki kuvvetleri, Timur'a karşı Sivas'ın doğu ve kuzeyini, Akdağ ve Yıldız Dağı'ndan geçen bütün güzergâhlarını kontrol altına alarak savunma konumuna getirdiler.[81]
Timur Karabağ'da kışladığı zaman, emrindeki ülkelere haberciler yollayarak "bahar ayında bütün ülkelerden askerlerin kendi ordusuna katılması"nı emretti.[46] Muharebeden önce arazi, yol, geçit, iaşe ve Osmanlı ordusu ile ilgili konularda bilgi topladı.[83] Bu bilgiler kapsamında Sivas'tan batıya giden yollar ve Tokat'taki kuzey yolu ile günümüzde Alaca istikametinden geçen orta yol; yer yer ormanlık, dağlık, dar ve derin vadilerden meydana geliyordu.[83] Ordu ve hayvan iaşesi için de uygun değildi. Ayrıca Bayezid'in de bu güzergâhları kontrolü altında tuttuğundan haberdar olan Timur, kendi ordusu için müsait olmayan dağlık arazi koşullarında bir saldırı yapmayı uygun görmeyerek, güneydeki Kızılırmak vadisinden batıya doğru hareket etti.[84] Timur'un ordusu bu harekât esnasında Bayezid'in ordusunun yakınında kısa mesafelerle bölge bölge ilerleyerek tedbirli bir şekilde hareket etti.[85] Timur, Osmanlı topraklarının içerisine girdikçe Bayezid'in kendisine saldıracağını düşünerek onu üzerine çekmek amacındaydı. Timur'un ordusu Sivas'tan Kayseri'ye kadar olan yaklaşık 150 kilometrelik mesafeyi; atlı bir şekilde kısa yürüyüşlerle yaklaşık 6 günde kat edip orada toplandı.[85][86] Kayseri'de 4 gün kalan Timur buradaki yeni mahsulü toplatarak kendi ordusu için kullandı. Düşman ordusunun harekât ve durumu hakkında bilgi topladıktan sonra tekrar Kırşehir istikametine doğru hareket etti.[85] Bu istikamette coğrafi koşullar sebebiyle düşman ordusu ile aradaki mesafe azaldı ve Timur, Ebubekir ve Emir Nureddin liderliğinde öncü birlikler ile çeşitli keşif birliklerini ileri sürdü. Bu harekâtın dördüncü gününde Kırşehir civarında Osmanlı ordusu ile bir temas yaşandı. Timur düşman ordusunun yerini tespit etmek amacıyla Şahmelik liderliğinde bir keşif birliği gönderdi. Bu birlik ertesi gün Osmanlı ordusunun büyük kısmının, günümüzdeki Yerköy civarında Delice Irmağı boyunda olduğunu tespit etti.[85] Osmanlı ordusunun ileri hattında yer alan birliklerle kısa bir çarpışma yaşandı ve iki Osmanlı askeri rehin alındı. Timur bu aşamadan sonra birtakım tedbirler aldı. İlk olarak ordusunu Kırşehir'in kuzeyinde müsait bir alanda hazırlık mevziine soktu, daha sonra tahkimat yaptırarak hendekler kazdırdı ve düşman hakkında alınan istihbaratları emirleri ile paylaştı.[87] Ertesi gün Şahmelik tarafından Osmanlı ordusunun Kırşehir'e doğru hareket ettiği bilgisi geldi. Timur muharebe için müsait olmayan bir alanda baskın yememek için düşman ordusunun üzerine öncü birlikler yolladı. Daha sonra emirlerini ve devlet erkânını toplayarak "biri; bulunulan bu sahada bekleyerek burada bir muharebe vermek, diğeri, derhâl ileri hareket etmek ve her tarafa ılgar eylemektir. Bu hâlde onlar arkamıza düşerler" sözleriyle düşman ordusunun gelmesini beklemeden hareket etti.[87]
Kırşehir'den hareketinin üçüncü gününde Ankara'ya ulaşan Timur, daha önceden birliklerini etrafına konuşlandırdığı Ankara Kalesi'ni kuşatarak saldırıya başladı.[88][89] Bayezid ise Sivas'ta savunma mevzilerine saldırmayıp Kayseri üzerinden hareket eden Timur'un kendisini hazırlıksız bir hâlde taarruz ettirmek istediğini ya da hızlı bir şekilde Ankara'yı tutarak geriden ters cephe ile savaşmak zorunda bırakacağını düşünüyordu.[90] Bu nedenle Tokat'tan tekrar ordusuyla birlikte Ankara'ya dönerek muharebeyi Ankara Kalesi'nin çevresinde yapmak istedi[91] ve kale kumandanını haberdar ederek kalenin mutlak suretle savunulmasını emretti. Osmanlı ordusu kısa istirahatlerle sekiz gün süren bir hareketle, Akdağmadeni, Yozgat, Delice Vadisi ve Kalecik güzergâhlarını[k] izleyerek Ankara'ya ulaştı.[l][96][97] Timur, Bayezid Ankara'ya ulaşmadan Ankara Kalesi'ni ele geçirmek niyetindeydi.[98] Ancak Bayezid'in ordusu ile yaklaştığını ve yaklaşık 16 kilometrelik mesafede olduğunu haber aldı. Ordusu yorgun durumda olan Bayezid'in beklediğinden daha erken geleceğini tahmin etmeyen Timur, kuvvetlerinin bir kısmını Ankara'nın güneydoğusundaki mevzilere, bir kısmını Eymir ve Mogan gölleri civarına ve bir kısmını da Ankara Çayı boyuna konumlandırdı. Timur; düşmanın geleceğini düşünmediği ve ona göre düzen almadığı bu güzergâhta Bayezid'in kuvvetlerine emniyet tedbirlerinden yoksun bir şekilde yakalandı.[99] Bu durum üzerine Timur muhasarayı kaldırdı ve Çubuk Çayı'nı geçerek ordusunu muharebe düzenine soktu ve tahkimat yaptırdı. Bayezid ise düşmanı Ankara Kalesi ile kendi ordugâhının arasına çekmek için, Ravlı civarındaki sulak alanı bırakarak daha önceden muharebe için uygun olduğunu düşündüğü Melikşah köyü civarına hareket etti.[95][100] Gece öncü birlikler arasında çarpışmalar devam etti. 28 Temmuz sabahı Timur ordusuyla beraber Osmanlılara yaklaşık 12 kilometrelik bir mesafede mevzi aldı.[101]
Muharebe
Gerçekleştiği tarih
Muharebenin tarihi konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler olsa da, genel olarak 1402 yılının 20-28 Temmuz günleri kabul edilmektedir.[102] Farklı iddialara göre muharebenin 16 Haziran ile 5 Ağustos arasındaki 50 günlük süre içerisinde gerçekleştiği tahmin edilir.[103] Şerafeddin Ali Yezdî, muharebenin 20 Temmuz Perşembe günü yapıldığını yazar.[103][104] Bu iki ismi kaynak alan Hoca Sâdeddin Efendi, Ömer Halis Bıyıktay, Yılmaz Öztuna ve René Grousset gibi tarihçiler de aynı tarihi kabul eder.[105][104] Müneccimbaşı ile Hayrullah Efendi de 20 Temmuz tarihini verir.[104] Muharebenin cuma namazı kılındıktan sonra başladığını belirten Âşıkpaşazâde'nin belirttiği cuma gününün muhtemelen 21 Temmuz (20 Zilhicce) olduğu düşünülür.[106] Herbert Adams Gibbons ve Oruç Bey muharebeyle ilgili bir tarih vermezken, Paul Wittek ise bir eserinde 18 Temmuz Salı, bir başka eserinde 28 Temmuz Cuma gününü verir.[106] İbn Arabşah da 28 Temmuz tarihini verir.[104] Yine İbn Tağrıberdî 28 Temmuz tarihini;[107] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Neşrî'nin verdiği 1401 yılının muhtemelen 1402 olduğunu ve yanlışlıkla 1401 yazdığını belirtir.[104]
Makrîzî ile Bedreddin Aynî, muharebenin Ağustos 1402'nin beşinci pazarında yapıldığını savunur.[108][109] Rûhî Çelebi 13 Ağustos 1402, Behiştî 2 Ağustos 1403, Ahmed Atâ ise 19 Temmuz 1402 Çarşamba tarihini verir.[110] Uzunçarşılı, bu tarihlerden en yakın olanının 20 veya 28 Temmuz olduğunu belirterek 20 Temmuz'u kabul eden tarihçilerin Şerafeddin Ali Yezdî'yi, 28 Temmuz'u kabul edenlerin ise İbn Arabşah'ı referans aldıklarını yazar.[110] İsmail Aka da yaygın olarak 28 Temmuz Cuma tarihinin kabul edildiğini belirtirken;[111] ayrı nüshaları karşılaştırarak yayınladığı Fetihnâme'de 28 Temmuz'u verir.[112] İsmail Hami Danişmend de; Âşıkpaşazâde, Lütfi Paşa, Oruç Bey, Hoca Sâdeddin Efendi ve Âli Çelebi gibi tarihçilerin ortak şekilde cuma gününden bahsetmelerinden ötürü Timur'a ait olduğu iddia edilen bir mektubunda 28 Temmuz tarihine rastlaması sebebiyle muharebenin 28 Temmuz 1402 tarihinde gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, muharebede yer alan Sultaniye Başpiskoposu Johannes'in hatıratında ve Georgios Frantzis'in eserinde de bu tarihin gösterildiğini belirtir.[113] Yine Alexandrescu Dersca da Georgios Frantzis ve Johannes'e ek olarak; Giovanni Cornaro'nun ve Gerardo Sagredo'nun 28 Temmuz tarihini verdiğini; Sagredo'nun, bilgilerini Bayezid'in ordusunda askere alınan ve bu nedenle Ankara'da savaşan bir görgü tanığı Pictro Longo Candiotto'dan alma avantajına sahip olduğunu ifade eder.[109] Franz Babinger'in Muhyiddin'e atfettiği Friedrich Giese tarafından yayınlanan anonim kronik, savaşın bir cuma günü yapıldığını öne sürer.[114]
Muharebe alanı
Muharebenin yapıldığı alan yaygın kabul edilen görüşe göre; doğuda Çubuk Çayı vadisi; batıda Kuşçu Dağı, Mire Dağı, Ova Çayı, Kışlacık Deresi; kuzeyde Cankurtaran; güneyde Karacaviran ve Kuşçu Dağı arasında kalan Çubuk Ovası[m] adıyla bilinen yerdi.[111][116] Muharebe esas olarak; Çubuk Çayı'ndan itibaren batıya doğru yaklaşık 6 kilometre kadar uzanan Kızılcaköy Deresi[n] üzerinde meydana geldi.[111] İlk olarak Ömer Halis Bıyıktay tarafından ortaya atılan bu görüş daha sonra Alexandrescu Dersca'nın da kabul etmesiyle sonraki araştırmacılar tarafından da benimsendi.[116] İki ordunun öncü birlikleri arasındaki mesafe yaklaşık 12 kilometreydi.[118][119] Muharebe alanının toplamı 30 km2den daha fazlaydı. Muharebe alanının rakımı yaklaşık 500 metreydi.[120]
Muharebenin gerçekleştiği yer, başlıca çağdaş kaynaklardan Şamî'nin Zafernâme adlı eserinde "Çuluğ arazisi" şeklinde geçer.[121] Hüseyin Çınar ve Osman Gümüşçü gibi akademisyenler, bölgenin yabancısı olan bu tarihçinin "Çubuk" ismini yanlış okuduğunu ve belirtilen yerin "Çubuk" olması gerektiği görüşünü savundular.[117] Çubuk ilk defa 1463 tarihli bir Osmanlı tahrir defterinde "Çubukbazarı" adıyla günümüzdeki "Çubuk" ilçesinin yerinde yer alan ve 24 haneye sahip bir yerleşim yeri olarak geçer.[117] Neşrî, Âşıkpaşazâde, Hadîdî ve Oruç Bey gibi ilk Osmanlı tarihçileri muharebenin Ankara'da geçtiğinden bahseder. Bunlardan yalnızca Oruç Bey "Ankara ovası"; Dukas da "Ankara'da bir ova" tanımını kullanır. Johannes Schiltberger "Ankara yakınlarında" ifadesini kullanırken, İbn Arabşah da Timur'un ordusunun "suyun karşısında" yerini aldığını ve muharebenin Ankara'ya yakın bir yerde olduğundan bahseder.[122] Timur'un Fetihnâme'sinde, muharebenin "Ankara'nın doğusunda, buraya yarım fersah [yaklaşık 3 km] uzaklıkta" yapıldığı belirtilir.[112] Kemalpaşazâde, Selâtîn-nâme adlı eserinde "Çubuk sahrası" ifadesiyle muharebe alanı için Çubuk adını açıkça kullanan ilk tarihçidir. Aynı dönemin tarihçilerinden Rûhî Çelebi de muharebenin gerçekleştiği mekânı; "Ankara nevâhisinde Çubuk nâm mevkide" ifadeleriyle tanımlar.[122] Bunlardan sonra gelen Gelibolulu Mustafa Âlî; "Çibuk Ovası", Müneccimbaşı Ahmed Dede ise; "Cibuk Ova" tanımlamasını yapar.[123]
Akademisyen Halil Çetin, yaygın görüşün aksine Ankara'nın Haymana ilçesine bağlı Culuk köyü olduğundan bahsederken, buranın Şâmî'nin muharebe yeri olarak verdiği "Culug" ismiyle de uyuştuğunu söyler. Ayrıca Neşrî'nin Kitâb-ı Cihannümâ adlı eserinde de; Bayezid'in ordusuyla Sivriler'de yerini aldığından bahsettiğini ve günümüzde Haymana'nın batısında Sivri köy adında bir yerleşim yerinin bulunduğuna işaret eder.[124] Yine Osmanlı ordusunun susuzluk çektiğinden bahseden Çetin, Çubuk Ovası'nda su kaynaklarının olduğunu ancak Haymana taraflarının bahsi geçen iddialara uygun bir yer olduğunu belirtir.[125] Yazar buna benzer tespitlerle muharebenin Çubuk Ovası'nda olduğuna dair kesin bir bilgi olmadığını ve Haymana'nın da muhtemel muharebe alanı olabileceğini iddia eder.[126]
Orduların büyüklükleri
Muharebede iki ordunun asker sayıları hakkında farklı iddialar mevcuttur.[127][128] Osmanlı ordusu, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre 70.000,[o] Ömer Halis Bıyıktay'a göre 74.000,[129] Solakzade Mehmed Hemdemî'ye göre 90.000,[130] Hoca Sâdeddin Efendi'ye göre 90.000,[128] İdris-i Bitlisî'ye göre 90.000,[131] Joseph von Hammer-Purgstall'a göre 120.000,[128] Âşıkpaşazâde ile Neşrî'ye göre 130.000[128] ve Hayrullah Efendi'ye göre 300.000'dir.[128] Yılmaz Öztuna, Hammer'ın verdiği rakamı "en makulü" kabul eder.[128] Ahmet Şimşirgil, Osmanlıların 80.000 kişilik bir kuvvete sahip olduklarını ve yüz binli ordu kuvvetinin ancak I. Selim döneminde elde edildiğini savunur.[132] Timur'un Ankara Muharebesi'nden sonra yazdığı Fetihnâme'de, Osmanlı kuvvetlerinin 70.000 atlı ve yayadan oluştuğu belirtilir.[133]
Timur'un ordusundaki asker sayısı ise; Ömer Halis Bıyıktay'a göre 140.000,[134] Ernest Lavisse ile Alfred Rambaud'a göre 200-300.000,[135] Kâtip Çelebi'ye göre 700.000,[135] Sâdeddin Efendi ve Hammer'a göre 840.000[135] ve Hayrullah Efendi'ye göre 850.000'dir.[135] Yılmaz Öztuna, Hayrullah Efendi'nin her iki ordunun asker sayılarını "abartılı" yazdığını iddia eder. Ayrıca Hoca Sâdeddin Efendi'nin de Osmanlı'nın yenilgisini düşman kuvvetlerinin sayısının çok olmasına bağlamak amacıyla abarttığını belirterek, eserlerinde onu kaynak alan Hammer'ın da ondan etkilenerek sayıyı "abartılı" yazdığını söyler. Öztuna, Rambaud'un görüşünü desteklediğini ve "en makul" sayının 250.000 olduğunu kabul eder.[135] Ayrıca Bıyıktay'ın her iki ordunun asker sayılarını oldukça az verdiğini belirtir.[135]
Orduların düzeni
Tarafların temsilî muharebe düzenleri
Bayezid, yanlardan ve arkadan bir saldırıya uğramamak amacıyla düşmanın süvari kuvvetlerinin Osmanlı birliklerinin cephesine gelecek veya düşman hareketini takip ederek hızlıca cephe alınabilecek bir alanı muharebe için seçti.[136] Bu nedenle ordu, cephesi Melikşah köyünün güney kısmına bakacak şekilde konuşlandırıldı. Yeniçerilerin tuttuğu yer yüksek olmasının yanı sıra, tahkim ve savunma için de uygundu.[136] Muharebe alanında Osmanlı ordusunun; 10.000 kişilik yeniçeri birliklerinin önünde azaplar ve tımarlı sipahilerden oluşan merkez kuvvetlerine Bayezid kumanda ediyordu.[137] Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi ve Musa Çelebi onun yanında ve arkasında yer alıyordu.[138] Sağ cenahta[p] Kara Timurtaş Paşa komutasındaki Anadolu eyalet askerleri ve onların sağında okçular vardı.[110] Yine Bayezid'in kayınbiraderi de olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç'in kumandası altında tamamı zırhlı ve siyah giysili 20.000 asker de sağ cenahtaydı.[138][139] Sağ cenahta bir miktar Arnavut kuvveti de mevcuttu.[110] Sol cenah ise Süleyman Çelebi komutasındaki Rumeli askerlerinden meydana geliyordu.[110][138] Bunların gerisinde ise Kara Tatarlar ve ihtiyat kuvvetleri ile Mehmed Çelebi yer alıyordu. Sadrazam Çandarlı Ali Paşa'nın girişimiyle Anadolu ve Rumeli'den toplanan cerehor adıyla anılan bir askerî birlik de muharebede yer alıyordu.[140] Osmanlı ordusunun sah cenahı Mire Dağı'na ve sol cenahı ise ova tarafına düşüyordu.[110][141] Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri ise Melikşah köyünün güneyindeki tepede bulunuyordu.[142] Bayezid ayrıca, herhangi bir kuşatma girişimini önlemek için yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki Çataltepe'de takviye birlikleri bıraktı.[143] Saldırının Böyrek ve Mire dağları bölgesinde bulunan askerler tarafından yapılması planlandı.[143]
Timur ise Ankara Kalesi'nin kuşatmasını kaldırdıktan sonra, ordusuyla kuzeye ilerledi ve nehrin karşı yakasındaki Çubuk Çayı ovasında kampını kurarak ordusunun su ihtiyacını da temin etti.[144] Ayrıca civardaki çeşmelere, Çubuk Çayı'nın Kızılcaköy, İncesu ve Bent derelerine zehir dökerek Osmanlıları susuz bırakırken, bölgedeki çeşme, sebil, kuyu, sarnıç, tarla, değirmen, depo, sürü ve çiftlikleri Bayezid'in kullanmaması için tahrip ettirdi.[144] Timur, ordusunun Çubuk ovasındaki savaş düzeninde merkezde yer alıyordu. Sağ cenahta Miranşah; onun yanında tamamıyla zırhlı süvari birlikleriyle Muhammed Sultan Mirza,[145] Pir Muhammed Mirza, Şeyh Nureddin, Ali Sultan, Ali Kavçin, Emir Mübeşşir ve Mutahharten vardı. Sol cenahta ise yine Timur'un oğlu Şahruh, Halil Sultan, Emirzade Rüstem, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah, Emir Şahmelik, Emir Burunduk, Sevincek Bahadır, Devlet Timur, Emir Musa ve Emir Bisteri vardı.[146] Hindistan'dan getirilen 32 zırhlı savaş fili, İsen Buga komutası altında ordunun önünde yer alıyordu. Birbirlerine zincirlerle bağlanan bu fillerin sırtlarında bir kule bulunur ve bu kulelerden düşman askerlere oklar ve ateşler atıldığı rivayet edilir.[115]
İki ordunun karşılaşması
"Her taraftan savaş erleri keskin kılıçlarını düşmanların kafasına öyle vuruyorlardı ki, bulutlardan kılıç yağıyor zannedilirdi.
Gürzlerin ve okların çıkardığı seslerden savaş erlerinin ruhları feryad ediyordu.
Süvarilerin atlarının kaldırdığı tozlardan hava karardı, muharebe meydanı ölülerle doldu."
Muharebe gecesi, ileri karakollarda ve keşif birlikleri arasında sabaha kadar süren çarpışmalar dışında orduların ana kuvvetleri arasında herhangi bir çatışma yaşanmadı.[118] 28 Temmuz 1402 sabahında Bayezid ordusunu organize etti. Osmanlı sancakları açıldıktan sonra Bayezid, ordusunun sadakati ve başarılarından bahseden bir konuşma yaptı.[118] Timur da ordusunun düzenini sağladıktan sonra her muharebe öncesinde yaptığı gibi; iki rekât namaz kıldı ve onun emrinden sonra nefir, borgu ve nakkare sesleri ile birlikte muharebe başladı.[147][148][118] İlk olarak Timur ordusunun sağ cenahındaki Ebubekir Mirza komutasındaki birlikler ok saldırısıyla atak yaptı. Cihanşah Mirza ve Kara Yülük Osman Bey de muharebenin ilk hücumuna destek verdi.[118][148][119] Yapılan bu saldırıyı Rumeli tımarlı askerleri karşıladılar ve Timurluları geri püskürttüler.[149] Bir süre bu cenahtaki mücadelenin böyle devam etmesi sonrasında, muharebenin başında Osmanlı tarafında yer alan Kara Tatarlar taraf değiştirerek ön saflarındaki Rumeli askerlerine ok saldırısı yapmaya başladılar.[150][149] Bu durum Rumeli askerleri üzerinde olumsuz bir etkiye sebep oldu.[151][149] Mehmed Çelebi genel ihtiyat kuvvetleri ile birlikte sol cenahta Timurlulara karşı saldırı yapsa da durumu düzeltemedi.[151] İki ateş arasında kalan Osmanlı sol cenahı, kuvvet dengesinin Timurlular lehine değişmesiyle birlikte bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][149] Böylece Osmanlı sol cenahı yarı yarıya eksildi ve bu durum Osmanlıların maneviyatı üzerinde olumsuz bir etki bıraktı.[152] Moğollar, Türkmenler, Karakoyunlular, Tatarlar ve Kara Tatarlar saf değiştirdikten sonra Osmanlı sol cenahının arkasından saldırmaya başladılar.[153] Bu cenaha Timurlular tarafından yapılan saldırılar Osmanlılarca ancak öğleye doğru Bahadırtepe önlerinde durduruldu. Böylece Timurlular muharebenin bu aşamasında gerilere doğru çekilen Osmanlı ordusunun sol cenahının arkasına kadar sokularak üstünlüğü ele geçirdi.[154]
Osmanlıların öğlene doğru merkezden gerçekleştirdiği genel hücumla Timur ordusu geriye püskürtüldü. Sultan Hüseyin'in Osmanlılara karşı başarısızlıkla sonuçlanan hücumunun ardından Muhammed Sultan Mirza'nın ihtiyat kuvvetleri bir hücum gerçekleştirdi. Osmanlı sağ cenahı bu hücumlara karşılık verdi. Timur ise bozulan sol cenahını yeniden takviye etti.[153] Timurluların bu cenaha yaptıkları saldırılar, Anadolu eyalet askerlerinin okçuları tarafından püskürtüldü. Sırp askerlerinin de bu savunmaya katılmasıyla birlikte karşı saldırıya geçen Osmanlılar, Timurluları güneye çekilmek zorunda bıraktı.[155] Ancak Timur karşı bir hamleyle geri çekilen ordusunu, birbirine bağlı zırhlı savaş filleri ve Mâverâünnehir'dan gelen zırhlı süvariler ile destekleyerek karşı saldırıya geçirdi.[155] Timur öğleden sonra ise ordusunda yer alan Germiyan, Saruhan, Aydın ve Menteşe beylerine kendi sancaklarını açtırarak; Osmanlı sağ cenahında bulunan Anadolu eyalet askerlerinin sipahilerini kendi saflarına çekti.[155] Böylece Osmanlı ordusunun sağ cenahı da bozularak geri çekilmek zorunda kaldı.[142][156] Bu durum üzerine Osmanlı ordusunun merkez kuvvetlerinin etrafı açıldı.[157] Sağ kanattaki Sırp birliklerinin mücadelesi ise Timur tarafından takdir edildi.[158][156][159]
Timur, öğleden sonra ordusuna genel hücum emri verdi.[153] Bu esnada Sadrazam Çandarlı Ali Paşa, Murad Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa; en büyük şehzade Süleyman Çelebi ile birlikte muharebe alanını terk ettiler.[158][153] Mehmed Çelebi ihtiyat kuvvetleriyle gerçekleştirdiği hücumla Timur ordusunun sol cenahını bozdu. Ancak Timur daha sonra zırhlı Semerkant kuvvetleriyle bu cenahı takviye etti.[160] Muharebeyi terk eden Süleyman Çelebi'nin peşine takılan Şeyh Nureddin ise başarısız bir kovalamadan sonra tekrar muharebe alanına döerek yaptığı saldırıyla Osmanlı sol cenahındaki Rumeli tımarlı sipahilerini bozdu.[161] Osmanlı ordusunda yalnızca Bayezid'in komutasındaki merkez kuvvetleri düşmana karşı başarıyla savunma yapıyordu.[161] İkindiye doğru Mehmed Çelebi kendi kuvvetleriyle birlikte muharebeden çekilerek sancak merkezi Amasya'ya gitti.[162][158] Mustafa Çelebi'nin kuvvetleri ise dağıldı ve kendisi de kayboldu.[q] İsa Çelebi de muharebe alanını terk etti.[161] Her iki cenahını kaybeden Osmanlılar burada kalan az sayıdaki kuvvetlerle birlikte merkezde birleşerek tek bir tümen hâline geldiler.[162]
İkindi vaktinden sonra Bayezid elinde kalan birkaç bin kuvvetle birlikte Çataltepe'ye[r] çekildi. Timur, Bayezid'i yakalaması için oğlu Şahruh'u gönderdi. Şahruh'un yanında Miranşah, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah da kuvvetleriyle yer alıyordu. Timur askerleri Çataltepe'nin etrafını sararken Bayezid ise tepedeki birkaç bin askerden oluşan kuvvetiyle kendini savunuyordu. Timur'un, düşmanı takip etmek için dağılan kuvvetlerinin de gelmesiyle birlikte yaklaşık 70.000 askerden oluşan Timur kuvvetleri, Çataltepe'yi ablukaya aldılar.[164] Tepeye çıkmaya çalışan Timur ordusunun süvarileri ise Yeniçeriler veya sipahiler tarafından geri püskürtülmeye çalışılıyordu.[165] Bayezid güneşin batmasıyla birlikte, düşman hücumlarının azaldığı bir vakitte elindeki yaklaşık 300 sipahiyle kuşatmayı yararak kaçmaya karar verdi.[166] Bulunduğu tepenin kuzeydoğusuna doğru ilerleyerek; Sığırlıhacı istikametindeki düşman kuvvetlerinin oluşturduğu çemberi yarmayı başardı.[167] Timur, Bayezid'in kaçmaya çalışması üzerine Sultan Mahmud'u, yakalaması için gönderdi. Bayezid'in bu girişiminde, yanındaki askerlerin birçoğu sıcaktan ve susuzluktan dolayı hayatını kaybetti.[168] Bayezid muharebe alanından yaklaşık 16 kilometre uzaklaşmayı başarsa da, Mahmutoğlan'a gelindiğinde atının tökezleyip düşmesiyle birlikte, hamle yapamadan aldığı bir gürz darbesiyle Sultan Mahmud tarafından yakalanarak esir edildi.[s][168][162][170][158] Musa Çelebi, Mustafa Çelebi, Kara Timurtaş Paşa[t] ve Rumeli Beylerbeyi Hoca Fîruz da Bayezid ile birlikte esir düştü.[162][158]
Sonrası
Muharebenin neticelenmesiyle birlikte Bayezid'in yakalandığını öğrenen Timur, devlet erkânının tebriklerini kabul etti.[172] Bayezid gece yarısına doğru, oğlu Şahruh ile otağında satranç oynayan Timur'un yanına getirildi.[173] Timur, Bayezid'in ellerinin çözülerek "saygılı bir şekilde" yanına getirilmesini emretti ve onu karşılayarak, özetle bu duruma düşmesinin onun hatası olduğunu belirterek teselli etti.[168][163] Bayezid ise hatalı olduğunu kabul ederek Timur'un kendisini affetmesi durumunda yaşadığı müddetçe kendisinin ve çocuklarının elinden geldiğince hizmette kusur etmeyeceğini söyledi.[174][175] Bu sözlerden sonra Timur Bayezid'e hil'at giydirdi. Daha sonra Bayezid, oğulları Musa Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin bulunarak kendi yanına getirilmesini talep etti. Birkaç gün sonra Musa Çelebi bulundu ve hil'at giydirilerek Bayezid'in yanına gönderildi.[174][175] Timur, Bayezid'i bir otağ kurdurarak orada ağırladı ve her gün sohbet edip teselli etti.[174] Muharebeden sonra Ankara Kalesi'nin kumandanı Hoca Fîruz'un oğlu Yakup Bey kaleyi Timur'a teslim etti.[174][176] Timur bu zaferden sonra Fransa Kralı VI. Charles ile İngiltere Kralı IV. Henry'ye mektup göndererek; kendilerinin yenemedikleri Osmanlı hükümdarına karşı zafer kazandığını bildirdi.[163] Trabzon İmparatoru III. Manuil, Timur'a haraç ödedi.[177]
Timur, muharebenin ardından Muhammed Sultan Mirza'yı 30.000 kişilik bir ordu ile Bursa'ya, Sultan Hüseyin, Emir Süleyman Şah ve Rüstem Togay Buğa'yı da Konya, Akşehir ve Karahisar taraflarına takip ve istila amacıyla gönderdi.[174][178][179] Daha sonra Sivrihisar'a[180] oradan Kütahya'ya geçen Timur, burada bir eğlence düzenledi ve Bayezid'e çeşitli hediyeler verdi.[181] Bunun yanında Bayezid'e devletini geri iade edeceği vaadinde de bulundu.[182] Üç günlük bir yolculuktan sonra Bursa'ya ulaşan Muhammed Sultan Mirza, şehrin kontrolünü eline aldı. Daha sonra o tarihe kadar toplanan Osmanlı hazinesini ele geçirerek Timur'a yolladı. Bu yağmanın ardından şehir yakıldı.[181][183] Bursa'ya giren Şeyh Nureddin ise burada şehri yağmalayıp Ahmed Celâyir'in kızını, Stefan Lazareviç'in kız kardeşi aynı zamanda Bayezid'in eşi Olivera Despina Hatun'u ve Bayezid'in iki kızını esir aldı.[184][185] Timur, Bayezid'in kızlarından büyüğünü, Ebu Bekir Mirza ile Paşa Melek adındaki küçüğünü de Emir Celaleddin'in oğlu Şemseddin Muhammed ile evlendirdi.[182]
Chronicorum Turcicorum adlı eserde Bayezid'in demir kafeste resmedildiği bir çizim (Philipp Lonicer, 1584)
Bir-iki ay kadar Kütahya'da konaklayan Timur, daha sonra Altıntaş'a hareket etti.[186] Daha sonra muharebeyi terk eden Mehmed Çelebi, Bayezid'i kurtarmak amacıyla Altıntaş'a casuslar gönderdi. Bu casuslar, Bayezid'in bulunduğu otağa lağım kazarken yakalanıp idam edildi. Bayezid'i kaçırma girişiminde parmağı olduğu düşünülen Hoca Fîruz da idam edildi.[187] Bu olaydan sonra, Bayezid'in herhangi bir baskın ile kaçırılmaması için güvenlik önlemleri artırıldı.[188] Buna göre Timur'un Bayezid'in kaçırılmasını önlemek için demirden bir kafes yaptırarak onu bu kafeste taşıttığı rivayetleri mevcuttur.[v] Bizans İmparatoru II. Manuil ve Süleyman Çelebi, Timur'a tâbi olduklarını bildirdiler. Timur, Süleyman Çelebi'ye hil'atla birlikte çeşitli hediyeler yolladı.[191] Daha sonra Denizli'ye, oradan da İzmir'e hareket eden Timur, İzmir'de Hristiyanların elinde bir kalenin olduğu ve o tarihe kadar kimsenin orayı ele geçiremediğinin söylenmesi üzerine buraya Pir Muhammed Mirza ile Şeyh Nureddin'i elçi olarak gönderdi. İslam'a davet edilen Hristiyanların bu daveti geri çevirmeleri üzerine kale kuşatılarak ele geçirildi ve şövalyeleri kılıçtan geçirildi.[192][193] Buranın ardından sonra Foça Kalesi'ne yönelen Timur, kaledekilerin teslim olmasıyla burayı da ele geçirdi.[194] Bu esnada Bayezid'in oğlu İsa Çelebi de Timur'a hediyeler göndererek tâbiiyetini bildirdi. İsa Çelebi, Timur'un izni ile işgal ettiği Bursa'nın yönetimini eline aldı.[188]
Bayezid'in 8 Mart 1403'te Akşehir'deyken ölmesi üzerine Timur, Bayezid'e ait topraklar ile ona bağlı beylerin kendi hükmü altına girdiğini duyurdu.[195] Bayezid'in ölüm nedeniyle ilgili farklı iddialar mevcuttur: Bunlardan ilki Bayezid'in yüzük taşında sakladığı zehri içerek intihar ettiğidir. İkincisi ise gut hastalığı veya nefes darlığı sebebiyle eceliyle öldüğüdür.[196][197] 16. yüzyıl vakayinameleri ve daha sonraki Osmanlı vakayinameleri ile Hammer ve Gibbons gibi batılı Osmanlı tarihçileri Bayezid'in eceli ile öldüğünü kabul eder. Timur ve sonraki İran tarihçileri de aynı görüşü paylaşır. Bunun yanında ilk dönem Osmanlı kaynaklarından; Oruç Bey ve Hadîdî ise Bayezid'in Timur tarafından Semerkant'a götürüleceğini anladıktan sonra yüzüğündeki zehri içerek intihar ettiğini iddia eder.[197][198] Bayezid'in Timur tarafından öldürüldüğü iddiası ise zayıf bir iddia olarak kabul edilir.[u][197]
Sonuçları
Genel ve politik sonuçları
Ankara Muharebesi, Osmanlı tarihinin ilk üç asrında Osmanlı ordusunun ezici şekilde yenilgiye uğradığı ve devletin bir hükümdarının esir düştüğü tek örnek oldu.[173] Gibbons'a göre Ankara Muharebesi; Kosova ya da Niğbolu Muharebesi gibi kazanan ya da kaybeden ulusun kaderini etkilemediği için, tarihin akışını değiştirecek muharebeler arasında yer almamaktadır.[173]
Timurlular, muharebe sonrası Anadolu'yu ordu birliklerinin muhtelif kolları ile ele geçirdi ve 1402 yazı ile 1402-1403 kışını Anadolu'da yerleştikleri İzmir, Manisa, Denizli, Uluborlu ve Kütahya yörelerinde dört grup hâlinde geçirdi. Bu süre zarfında Timur kuvvetleri, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yağma ve talan yaptı.[199] Muharebe sahasında Bayezid'in esir düşmesiyle birlikte Osmanlı Devleti, Osmanlı tarihinde Fetret Devri olarak bilinen[w] 11 yıl süren hükümdarsız bir dönem yaşadı.[202] Osmanlı Devleti'nin Bursa'daki devlet hazinesinin tamamı Timur ordusu tarafından ele geçirildi ve o tarihe kadar tutulan Osmanlı arşivleri yok edildi.[202][203]
Bu yenilgi, Osmanlı Devleti'nin varlığını tehlikeye düşürdü[204] ve geçici süreliğine dağılmasına yol açtı.[202] Tuna kıyılarından Erzurum ve Halep limanlarına kadar uzanan ve genişlemekte olan Osmanlı Devleti'nin yerini, iç savaşların pençesindeki parçalanan bir devlet aldı.[205] Bunun yanında Anadolu ve Rumeli'deki birçok bölge terk edilirken, I. Murad zamanında ele geçirilen Çorum ile Bayezid devletinin topraklarına kattığı Amasya ve Tokat hariç, devlet Orhan Gazi dönemindeki sınırlarına küçüldü.[202][206] Kalan topraklar ise Osmanlı şehzadeleri arasında paylaştırıldı.[206]
Ankara Muharebesi, kuruluş dönemini tamamlamakta olan Osmanlı Devleti'nin imparatorluk dönemine geçişini geciktirdi.[202][x] Osmanlılar tarafından kuşatma altında tutulan Konstantinopolis halkı, uzun süren kuşatma ve açlık nedeniyle Bayezid ile anlaşarak şehri teslim etmeye niyetlendilerse de, Ankara Muharebesi'nin başlamasıyla kuşatma kaldırıldı.[208] Timur, Bayezid'in topraklarını aldığı Anadolu beyliklerine yurtlarını yeniden iade etti. Wittek'in yazdığına göre; Saruhan beyi Manisa'ya muharebenin bitmesinden 3 hafta sonra, 17 Ağustos'ta alayla girdi. Böylece Erzincan'dan Menteşe Beyliği'nin yerleştiği Karya'ya kadar bütün eski Anadolu beylikleri yeniden kuruldu. Selçukluların başkenti Konya'da bulunan Karamanoğulları Beyliği ise onların meşru varisi oldukları gerekçesiyle, Anadolu'da üstünlük hakkının kendilerine ait olduğunu iddia etti.[209] Karamanoğulları Sivrihisar ve Beypazarı bölgelerini kapsayacak şekilde Ankara ile Bursa arasına yerleşti.[210] Bunun yanında Kayseri, Kırşehir ve Antalya yörelerini de kontrolüne almasıyla, eski sınırlarından daha büyük bir hâkimiyet alanına ulaştı.[201]
Yaşanan iç savaşlar Osmanlı gücünün sürekli zayıflamasına yol açarken, Romanya beylikleri, Venedik, Avusturya ve Macaristan gibi Avrupa devletleri yeniden güç kazandı.[211] Osmanlılara ait Selanik, Teselya, Konstantinopolis'in etrafındaki yerler, Karadeniz kıyıları, İskiri, Skopelos ve İskados adaları Bizans'a bırakıldı.[212][213] Osmanlılar, Rumeli'de Adriyatik kıyılarından; Pindus Dağları'nın doğusuna kadar geri çekildi. Süleyman Çelebi, "baba" olarak gördüğü Bizans İmparatoru II. Manuil'e küçük kardeşi Kasım'ı ve kız kardeşi Fatma Hatun'u rehin olarak verdi.[213][214] Bizans, Osmanlılara ödediği haracı keserken Konstantinopolis'teki Türkleri şehir dışına attı.[202] Atina Dükalığı'nı 1402'de ele geçiren I. Antonio Acciaioli, Türklerle ittifak hâlinde olan Eğriboz'a saldırdı ve buranın karşısına düşen anakaradaki yaklaşık 8 kilometre uzunluğundaki yerleri Venedik Cumhuriyeti adına kendi tımarı olarak aldı. Böylece Türklerin yerleştiği köyler Venedik kontrolüne geçti.[215] Gibbons, "hayret verici" olarak nitelendirdiği Ankara'daki yenilgi sonrasında ya da şehzadeler arasında yaşanan Fetret Devri sırasında ne Bizanslıların ne Venediklilerin ne de Cenevizlilerin, Osmanlılara karşı düşmanca bir tavır almadıklarını kaydetti.[216] Ankara Muharebesi, Osmanlı'nın Anadolu ve Balkanlara derinden kök saldığını ve yaşanacak çeşitli aksiliklerin üstesinden gelebileceğini de kanıtladı.[217]
Amasya hâkimi Mehmed Çelebi'nin diğer kardeşlerini yenerek yeniden birliği sağlamasıyla Osmanlı Devleti de jure konumuna yükseldi. Ancak muharebede esir olarak Semerkant'a götürülen şehzade Mustafa Çelebi, Timur'un ölümüyle birlikte tekrar Anadolu'ya gelerek önce Karamanoğlu, ardından Bizans ve Eflak himayesinde Rumeli'de saltanat iddialarına taraftar kazanmaya çalıştı. Bu sebeple Bizans'ın elinde olan Mustafa Çelebi, I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde Osmanlıların ihtiyatlı bir siyaset yolunu izlemesine sebep oldu. Mustafa Çelebi'nin müttefiklerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, 1416'da başlattıkları isyanla Anadolu'da karışıklığa yol açtı.[218] II. Murad döneminde Mustafa Çelebi 1421'de Edirne'de hükümdarlığını ilan etti. Ancak daha sonra yakalanarak idam edildi.[206]
Ekonomik ve askerî sonuçları
Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki kara ticaretinin büyük çoğunluğu Anadolu'daki yollar üzerinden yapılıyordu. Timur'un ordusuyla bu yollar üzerinde Anadolu ve civar ülkelere yaptığı seferler, buradaki ticaret ve ulaşımı engelledi ve Osmanlı Devleti ile diğer ülkelerin ticaret ve ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Osmanlıların muharebeyi kaybetmesiyle birlikte ülke toprakları Timur İmparatorluğu'nun eline geçti ve Fetret Devri'nin başlamasıyla Anadolu'daki yurt içi ve kıtalararası ulaşım, ticaret ve ikmal işleri aksadı.[214] Bunlarla birlikte hemen hemen her şehirden alınan aman parası ile birlikte Osmanlı Devleti iktisadi olarak sıkıntıya düştü.[219]
Muharebede Osmanlı ordusu yenilgiye uğrasa da kuvvetlerin birçoğu Anadolu'nun çeşitli bölgelerine çekilmeyi başardı. Osmanlı Devleti bu mağlubiyetten sonra Rumeli'de artık savunmaya geçmek zorunda kalırken, Timur İzmir ve Foça'yı Hristiyanların elinden alarak Müslümanlara bıraktı. Osmanlıların batıya doğru yaptığı seferler sona erdi ve esir alımı yapılamayınca Pençik Kanunu uygulanamadı.[214] Venedik ve Ceneviz ise Doğu Akdeniz'deki deniz ticaretini tekrar kontrolü altına aldı.[220][221] Deniz ve ticaret dengesi yeniden Venedik'in lehine döndü.[222]
Yaşanan iç savaşlar insan mevcudiyetini azaltırken, Osmanlı ordu teşkilatı kadro bakımından eksildi. Mevcut kuvvetler ise yurtta iç güvenliği sağlayamayacak kadar yetersiz hâle geldi.[223] Muharebe sonrasında Anadolu'nun demografik yapısı kısmi değişikliklere maruz kaldı. Buna göre Orta Anadolu'daki Kara Tatarlar zorunlu olarak Orta Asya'ya göç ettirildi.[224][225] Büyük ticaret merkezlerinde veya kırsal kesimde yaşayan Türkmen, Kürt ve Araplar muharebeden sonra Rumeli'ye göç ettiler.[216] Halil İnalcık'a göre; Timur'un Anadolu'yu istila etmesi, Türk nüfusunun Balkanlara akmasına neden oldu.[219] Zanaatkâr ve ilim adamlarının Anadolu'dan Semerkant'a götürülmesi de, Osmanlı Devleti'ni sanayi ve ilim alanlarında olumsuz etkiledi.[226]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia[/b]
Montrö Boğazlar Sözleşmesi
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 1936'da imzalanan ve Türkiye'ye İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, Türkiye'ye Boğazlar üzerinde tam kontrol hakkı verir ve barış zamanı sivil gemilerin özgürce geçişini garantiler. Sözleşme, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelere ait savaş gemilerinin geçişini sınırlar. Sözleşmenin şartları, özellikle Sovyetler Birliği Donanması'na Akdeniz'e erişim hakkı sağlaması yıllar boyunca tartışma konusu olmuştur. 1923'te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiştir. Bu sözleşmeyle birlikte Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun da görevi sonlanmıştır.
Türkiye, Lozan Antlaşması'yla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima endişe içinde olmuştu. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye'nin silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştı. Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve Boğazlar'ın statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştü. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir notasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: "Türkiye'nin Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir."
Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen Birleşik Krallık'ın Türkiye'yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi'nin 4 Mayıs 1936'da Belgrad'da yaptığı toplantıda Türkiye'nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye'nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince Boğazlar'ın rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö kentinde toplanmıştır. İki ay süren toplantılardan sonra 20 Temmuz 1936'da Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, Avustralya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye tarafından imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye'nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye'ye geçmiştir.[2] Türkiye daha önce Sovyetler Birliği ile yaptığı saldırmazlık antlaşması uyarınca Sovyetler Birliği'nin de desteği alınmıştır. Sözleşme 9 Kasım 1936'da yürürlüğe girmiş ve Milletler Cemiyeti Sözleşme Serisi'ne 11 Kasım 1936'da kaydedilmiştir.[3] Günümüzde yürürlüktedir.
Maddeleri
Ticari Gemilerin Geçiş Rejimi
Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) - sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Savaş zamanında Türkiye, savaşan değil ise bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.
Savaş zamanında Türkiye savaşta ise, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.
Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.
Savaş Gemilerinin Tâbi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi
1. Barış Zamanı
Karadeniz'e kıyısı olan devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye'ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar'dan geçirme hakkına sahip olacaklardır. Söz edilen devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye'ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar'dan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar'dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.
Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi için, Türk Hükûmeti'ne diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletler için bu süre on beş gündür.
Boğazlar'dan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.
Herhangi bir anda, Karadeniz'in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa diğer kıyıdaş ülkeler Karadeniz donanmalarının tonajlarını en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırabilirler. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, Türk Hükûmetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz'deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükûmeti de, bu bilgiyi, kıyıdaş olmayan diğer devletlerle Milletler Cemiyeti nezdinde paylaşacaktır.
Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz.
Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.
2. Savaş Zamanı
Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri yukarıda belirtilen koşullar içinde, Boğazlar'da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Saldırıya uğramış bir Devlete ve Türkiye'yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince yapılan yardım durumları dışında savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi yasak olacaktır.
Karadeniz'e kıyıdaş olan ya da olmayan devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, kendi limanlarına gitmek maksadıyla boğaz geçişi yapabilirler.
Savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlar'da herhangi bir el koymaya girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakkı uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.
Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükûmeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.
Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacak ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi Türkiye'nin aldığı önlemleri 3'te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.
Uçaklar
Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükûmeti, Boğazların yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükûmetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.
Öte yandan, Boğazların yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükûmeti, yine de Türkiye'de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.[4]
Genel Hükümler
Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.
Türk Hükûmeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.
Fesih şartları
Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl sürecektir. Bununla birlikte, sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.
20 Temmuz 1956'da sözleşmenin süresi bitmiş, sözleşmeyi imzalayan devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek için girişimlerde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır.
Uluslararası Deniz Hukuku kuralları ve fesih şartlarında da belirtildiği gibi gemilerin uğraksız geçiş (transit değildir) hakkı gereği sözleşmenin değişmesi durumunda dahi, sözleşmenin I sayılı Ek'i değişmedikçe Türk Boğazları'ndan geçecek hiçbir gemiden zorunlu olarak, sözleşmenin I sayılı Ek'inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka ücret talep edilemeyecektir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 1936'da imzalanan ve Türkiye'ye İstanbul ve Çanakkale boğazları üzerinde kontrol ve savaş gemilerinin geçişini düzenleme hakkı veren uluslararası sözleşmedir. Sözleşme, Türkiye'ye Boğazlar üzerinde tam kontrol hakkı verir ve barış zamanı sivil gemilerin özgürce geçişini garantiler. Sözleşme, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelere ait savaş gemilerinin geçişini sınırlar. Sözleşmenin şartları, özellikle Sovyetler Birliği Donanması'na Akdeniz'e erişim hakkı sağlaması yıllar boyunca tartışma konusu olmuştur. 1923'te Lozan Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin yerine geçmiştir. Bu sözleşmeyle birlikte Uluslararası Boğazlar Komisyonu'nun da görevi sonlanmıştır.
Türkiye, Lozan Antlaşması'yla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi'nin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima endişe içinde olmuştu. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye'nin silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştı. Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve Boğazlar'ın statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştü. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir notasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: "Türkiye'nin Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir."
Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen Birleşik Krallık'ın Türkiye'yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi'nin 4 Mayıs 1936'da Belgrad'da yaptığı toplantıda Türkiye'nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye'nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince Boğazlar'ın rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö kentinde toplanmıştır. İki ay süren toplantılardan sonra 20 Temmuz 1936'da Bulgaristan, Fransa, Büyük Britanya, Avustralya, Yunanistan, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye tarafından imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye'nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye'ye geçmiştir.[2] Türkiye daha önce Sovyetler Birliği ile yaptığı saldırmazlık antlaşması uyarınca Sovyetler Birliği'nin de desteği alınmıştır. Sözleşme 9 Kasım 1936'da yürürlüğe girmiş ve Milletler Cemiyeti Sözleşme Serisi'ne 11 Kasım 1936'da kaydedilmiştir.[3] Günümüzde yürürlüktedir.
Maddeleri
Ticari Gemilerin Geçiş Rejimi
Barış zamanında, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir işlem (formalite) - sağlık denetimi hariç - olmaksızın Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Savaş zamanında Türkiye, savaşan değil ise bayrak ve yük ne olursa olsun Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.
Savaş zamanında Türkiye savaşta ise, Türkiye ile savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla Boğazlar'da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler Boğazlar'a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.
Türkiye'nin kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayması durumunda, Boğazlar'dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır; ancak gemilerin Boğazlar'a gündüz girmeleri ve geçişin her seferinde Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir. Kılavuzluk, bir durumda zorunlu kılınabilecek; ancak ücrete bağlı olmayacaktır.
Savaş Gemilerinin Tâbi Olacağı Yaptırımlar ve Geçiş Rejimi
1. Barış Zamanı
Karadeniz'e kıyısı olan devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye'ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar'dan geçirme hakkına sahip olacaklardır. Söz edilen devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye'ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar'dan geçebileceklerdir. Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar'dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.
Savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi için, Türk Hükûmeti'ne diplomasi yoluyla bir ön bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan devletler için bu süre on beş gündür.
Boğazlar'dan geçişte bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek toplam tonajı 15.000 tonu aşmayacaktır.
Herhangi bir anda, Karadeniz'in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton aşarsa diğer kıyıdaş ülkeler Karadeniz donanmalarının tonajlarını en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırabilirler. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, Türk Hükûmetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz'deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükûmeti de, bu bilgiyi, kıyıdaş olmayan diğer devletlerle Milletler Cemiyeti nezdinde paylaşacaktır.
Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, bu kuvvetin toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşamaz.
Karadeniz'de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.
2. Savaş Zamanı
Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, savaş gemileri yukarıda belirtilen koşullar içinde, Boğazlar'da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.
Saldırıya uğramış bir Devlete ve Türkiye'yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince yapılan yardım durumları dışında savaşan herhangi bir Devletin savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçmesi yasak olacaktır.
Karadeniz'e kıyıdaş olan ya da olmayan devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan savaş gemileri, kendi limanlarına gitmek maksadıyla boğaz geçişi yapabilirler.
Savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlar'da herhangi bir el koymaya girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakkı uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.
Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükûmeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.
Türkiye kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye savaş durumu geçiş rejimini uygulamaya başlayacak ancak; Milletler Cemiyeti Konseyi Türkiye'nin aldığı önlemleri 3'te 2 çoğunlukla haklı bulmazsa Türkiye bu önlemlerini geri almak zorunda kalacaktır.
Uçaklar
Sivil uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükûmeti, Boğazların yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükûmetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.
Öte yandan, Boğazların yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükûmeti, yine de Türkiye'de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.[4]
Genel Hükümler
Boğazlar kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.
Türk Hükûmeti, sözleşmenin, savaş gemilerinin Boğazlar'dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.
Fesih şartları
Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, 20 yıl sürecektir. Bununla birlikte, sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.
20 Temmuz 1956'da sözleşmenin süresi bitmiş, sözleşmeyi imzalayan devletler Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirmek için girişimlerde bulunmuşlar ancak başarılı olamamışlardır.
Uluslararası Deniz Hukuku kuralları ve fesih şartlarında da belirtildiği gibi gemilerin uğraksız geçiş (transit değildir) hakkı gereği sözleşmenin değişmesi durumunda dahi, sözleşmenin I sayılı Ek'i değişmedikçe Türk Boğazları'ndan geçecek hiçbir gemiden zorunlu olarak, sözleşmenin I sayılı Ek'inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka ücret talep edilemeyecektir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Neil Armstrong Kimdir? Biyografisi
Neil Alden Armstrong (5 Ağustos 1930 - 25 Ağustos 2012) Ay yüzeyine adım atan ilk insan olarak tarihe geçmiş Amerikalı Deniz Kuvvetleri pilotu, astronot, uzay mühendisi, test pilotu ve üniversite profesörüdür.
5 Ağustos 1930'da Wapakoneta, Ohio'da dünyaya gelmiştir. İlkokul çağlarında izcilik yapmıştır. Purdue Üniversitesi'nde Havacılık ve Uzay Mühendisliği okumuştur. Amerikan Deniz Kuvvetleri pilotu olarak Kore üzerinde 78 saat uçuş gerçekleştirmiştir. 1956 yılında evlenmiş ve üç çocuğu olmuştur. Daha uzaya çıkamadan büyük kızını kaybetmiştir. NASA'ya astronot olarak katılmak için başvurup denemelerden başarıyla geçmiştir. Gemini 8 aracında David Scott ile ilk uzay yolculuğunu gerçekleştirmiştir. 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı Ay yolculuğunda, Ay'a ayak basan ilk insan olmuştur. Ay üzerinde yaptığı yürüyüşte söylediği ve tarihe geçen sözü şudur: ''Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım." Bu cümlede "bir" (İngilizce: "a") sözcüğü duyulmaz, Armstrong konuşurken unutmuş veya parazit nedeniyle silinmiş olabilir.
1971 yılında NASA'dan ayrılarak Cincinnati Üniversitesi'nde çalışmaya başlayan Armstrong, 1979 yılına kadar Uzay Mühendisliği bölümünde profesör olarak görev almıştır. 1985'ten 1986'ya kadar Ulusal Uzay Komisyonu'nda hizmet vermiştir. 1986 yılında Challenger Kazası'nın araştırma komisyonuna başkan yardımcısı olarak atanmıştır.[1] 1992'den 2002'ye kadar aviyonik şirketi AIL Technologies'in başkanlığını yaptı.[2]
7 Ağustos 2012'de tıkanan kalp damarlarının açılması için ameliyat olan Armstrong, 25 Ağustos 2012'de 82 yaşında ölmüştür.[3]
Ailesi ve kökeni
Armstrong kelimesi, Anglo-Danimarkalı kökenli kelime ile aynı anlamı taşır ve "güçlü kollu" anlamına gelir. Bir efsaneye göre bu isim Neil'in "Fairbairn" adındaki atasına dayanır. Fairbairn isimli bir adam İskoç kralının atı savaşta vurulunca onu atına bindirmiştir. Krala hizmetinden ötürü Fairbairn'e İskoçya-İngiltere arasındaki sınırda geniş topraklar verilmiş ve sonrasında Fairbairn'e "Armstrong" denilmiştir.
16. yüzyılda Armstrong'lar (Armstrong Klanı) sınırın en güçlü yağmacıları ve haydutları haline gelmiştir. Bunun üzerine 1530'da, İskoç Kralı V. James, Gilnockieli Johnnie Armstrong'un yakalanması için emir vermiş ve Caerlanrig Şapeli'nde onu 36 adamıyla birlikte asmıştır.[4]
HAKKINDA KISACA
Doğum Neil Alden Armstrong
5 Ağustos 1930
Wapakoneta, Ohio, ABD
Ölüm 25 Ağustos 2012 (82 yaşında)
Cincinnati, Ohio, ABD
Ülkesi ABD
Eğitimi
Purdue Üniversitesi (BS)
Güney Kaliforniya Üniversitesi (MS)
Rütbesi Deniz üsteğmeni
ABD Donanması
Meslek
Deniz havacısıtest pilotu
Görev adı
Gemini 8 Apollo 11
Uzayda geçirdiği süre 8 gün 14 saat 12 dakika 30 saniye
Toplam EVA 1
Toplam EVA süresi 2 saat 31 dakika
Ödülleri
Başkanlık Özgürlük Madalyası
Kongre Uzay Onur Madalyası
Kongre Altın Madalyası
NASA Üstün Hizmet Madalyası
NASA Olağanüstü Hizmet Madalyası
Hava Madalyası (3)
Adam Armstrong (1638-1696) sınır topraklarında doğan ve burada ölen ilk jenerasyondur. Adam Armstrong'un oğlu Adam Armstrong II (1685-1749) ve torunu Adam Abraham Armstrong (1714/1715-1779) Atlantik Okyanusu'nu geçip Amerika'ya göç eden ilk Armstronglardır. İlk olarak Amerika'nın Conococheague, Pensilvanya bölgesine yerleşmişlerdir. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı takip eden yıllarda binlerce yerleşimci ile beraber Ohio eyaletine yerleşen Neil'in atası John Armstrong (5. jenerasyon) St. Marys Nehri'nin batı kıyısına; Auglaize, Ohio'ya yerleşmiştir. Neil'in büyük büyükbabası Stephen Armstrong (1825-1884) (7. jenerasyon) öldüğünde, Neil'in dedesi Willis Armstrong'a (1867 - 1930) günümüzdeki değeri yaklaşık 700.000$ eden dört yüz dönüm arazi bırakmıştır. Willis Armstrong yarı zamanlı bir posta rotasına başladığı sıralarda duraklarından biri olan Koenig Kardeşlerin hukuk firmasında sekreter olarak çalışan ve daha sonra ikinci eşi olacak Laura Koenig ile tanışmıştır. Willis ve Laura Haziran 1905 senesinde evlenmişlerdir ve 26 Ağustos 1907'de Neil'in babası Stephen Koenig Armstrong (ö. 1990) dünyaya gelmiştir. Stephen Armstrong, Neil'in annesi Viola Engel Armstrong ile ilk olarak St. Paul Protestan Kilisesi'nde düzenlenen bir gençlik grubu toplantısında tanışmıştır ve gençlik aşkı aralarındaki pek çok farkı saklamıştır. Viola'nın ataları Alman kökenli olup babası Martin August Engel (1879-1909) o henüz iki yaşındayken tüberküloz nedeniyle ölmüştür. Annesi Caroline 1916'da St. Marys Protestan Kilisesi'nde tanıştığı yerel bir çiftçi olan William Ernst Korspeter ile ikinci kez evlenmiştir.[5]
Stephen ve Viola 8 Ekim 1929'da Korspeter Çiftlik Evi'nin oturma odasında evlenmişlerdir. Viola, 5 Ağustos 1930'da bir erkek bebek dünyaya getirmiştir. Viola, Henry Wadsworth Longfellow'un klasik şiiri "The Courtship of Miles Standish"ten ötürü Alden ismini sevdiğinden, oğullarına Neil Alden ismini vermişlerdir. Armstrong ailesinin 1933'te June Louise ve 1935'te Dean Alan isimli iki yeni üyesi daha olmuştur. Armstrong'lar Neil'in doğumundan sonraki 14 yıl boyunca toplamda on altı kez taşınmışlar ve sonunda 1944 senesinde Wapakoneta, Ohio'ya yerleşmişlerdir.[5]
Çocukluk Yılları
Annesi küçük yaşlardan beri Neil'e sürekli kitap okumuş ve ona kitap sevgisini aşılamıştır. Neil, bu sayede erken yaşta okumayı öğrenmiş ve henüz üç yaşındayken sokak tabelalarını okuyabilmeye başlamıştır. İlkokulun ikinci senesinde öğretmeni onun kitap okuma düzeyinin dördüncü sınıf seviyesinde olduğunu fark etmiş ve bu yüzden Neil sınıf atlamıştır. Dördüncü sınıfa başladığında sadece sekiz yaşındadır. Kız kardeşi June kendisi ile yapılan bir röportajda şunu söylemiştir, "Dedemizin çiftliğinde patates ekme vakti geldiğinde Neil'i hiçbir yerde bulamazdınız. Evde, bir köşede kitap okuyor olurdu".[5]
Stephen Armstrong, Neil'in küçüklükten beri uçakları sevdiğini ve her zaman evin içinde uçağını uçurup durduğunu söyler. Neil, ilk uçak yolculuğunu altıncı doğum gününden önce babası ile birlikte yüksek ve tek kanatlı uçak Ford Trimotor ile gerçekleştirmiştir. İlk olarak 1928 senesinde çıkan Ford Trimotor "Teneke Kaz" hasır koltuklarında on iki yolcuya kadar taşıyabiliyordu ve hızı saatte 200 km'ye kadar çıkıyordu.[5]
Neil'in çalışma hayatında ilk işi henüz on yaşındayken saati ¢10'den mezarlıktaki çimleri biçmekti. 1941 senesinde taşındıkları Upper Sandusky'de bir süre fırında çalıştı. Ekmekleri raflara dizme, çörek yapılmasına yardım etme ve hamur karıştırıcısını temizleme gibi görevleri vardı. Neil, "Muhtemelen işi ufak olduğum için almıştım. Gece karıştırma varilinin içine girip onları temizleyebiliyordum. Benim için en iyi tarafı dondurma ve çikolata yiyebiliyor olmamdı." demiştir.[5]
7 Aralık 1941 'de Japonların Pearl Harbor Saldırısı sonrasında Amerika'da Erkek izci faaliyetleri hız kazandı. Neil yeni kurulan Ohio'nun 25 numaralı izci birliğine katıldı ve birlik içerisinde "Kurt Devriyesi" adını verdikleri bir grup kurdular. Neil grubun katibi olarak seçildi. Ayrıca o ve arkadaşları uçak modelleri yapıyor ve izci liderleri de bu modelleri uzmanların dost ve düşman uçakları daha iyi ayırt etmesi için ordu ve sivil savunma yetkililerine yolluyordu. Kurt Devriyesi grubunun lider yardımcısı Kotcho Solacoff, Neil ile ilgili bir kimya laboratuvarı şakasını anlatıyor: "Ona dedim ki, 'İşte Neil biraz C12H22O11 (sakkaroz) dene' beni şaşırtan ve korkutan bir şekilde Neil bir tutam aldı ve ağzına attı. Ben de 'Tükür onu, bu zehir!' diye bağırdım. Neil de 'C12H22O11 şekerdir' dedi. Bu onun bilmediği bir şeyi bildiğimi düşündüğüm son seferdi."[5]
Neil'in ailesi 3 yıl Upper Sandusky'de kaldıktan sonra son kez taşınarak Wapakoneta, Ohio'ya geldiler. Neil burada hemen 14 No'lu Erkek İzci Birliğinde aktif bir üye oldu. Okul dışındaki vakitlerinde saati kırk centten eczanede ayak işlerine baktı, markette ve hırdavatçıda çıraklık yaptı. Evlerinden altı blok ötede olan Blume Lisesi'ne gitti ve 1946 Mayıs'ında liseden mezun oldu. Lisede okurken okul orkestrasına, koro kulübüne ve bandoya katıldı. Özel tonundan hoşlandığı için en büyük enstrümanlardan biri olan bariton borusunu çalıyordu ve Mississippi Moonshiners adını verdikleri genç müzisyenlerden oluşan dört kişilik bir müzik grubu kurmuşlardı.[5] Neil'in lise yıllık fotoğrafının altında şu yazmaktadır "He thinks, he acts, it's done." (Düşünüyor, harekete geçiyor, oluyor.). Neil ayrıca bu dönemde saati dokuz dolardan uçuş dersleri aldı ve 5 Ağustos 1946'da on altı yaşında araba ehliyeti bile yokken pilot lisansına sahip oldu.[5]
Vikipedi'nin kardeş projelerinden
Neil Armstrong
hakkında daha fazla bilgi edinin
Commons'ta ara Commons'ta dosyalar
Vikisöz'de ara Vikisöz'de alıntılar
Ay inişi
Uçuş planı dışsal aktivitelerden önce mürettebatın dinlenme süresi için çağrıda bulundu ancak Armstrong, EVA'nın Houston saatinde akşamın erken saatlerine taşınmasını istedi. O ve Aldrin dışarıya çıkmaya hazır olduklarında, Eagle basınçtan arındırıldı, kapak açıldı ve Armstrong merdivenden inmeye başladı. Armstrong, merdivenin dibinde, "Şimdi LM'den ayrılacağım" dedi. Döndü ve sol ayağını ay yüzeyine 02:56 UTC 21 Temmuz 1969'da[6] attı ve o meşhur cümleyi kurdu: "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım."[7]
Armstrong 'un ilk adımından yaklaşık 19 dakika sonra, Buzz Aldrin de kendisine katıldı ve Ay'da yürüyen ikinci insan oldu. Bir kişinin ay yüzeyinde ne kadar kolay işlem yapabileceğini araştırma görevlerine başladılar. Armstrong, uçuşu anmak için bir plaket açıkladı ve Aldrin ile birlikte ABD bayrağını yerleştirdi. Armstrong, bayrağın bayrak direğine asılmasını istese de, yatay tutmak için metal bir çubuk kullanmaya karar verildi.[8]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Neil Alden Armstrong (5 Ağustos 1930 - 25 Ağustos 2012) Ay yüzeyine adım atan ilk insan olarak tarihe geçmiş Amerikalı Deniz Kuvvetleri pilotu, astronot, uzay mühendisi, test pilotu ve üniversite profesörüdür.
5 Ağustos 1930'da Wapakoneta, Ohio'da dünyaya gelmiştir. İlkokul çağlarında izcilik yapmıştır. Purdue Üniversitesi'nde Havacılık ve Uzay Mühendisliği okumuştur. Amerikan Deniz Kuvvetleri pilotu olarak Kore üzerinde 78 saat uçuş gerçekleştirmiştir. 1956 yılında evlenmiş ve üç çocuğu olmuştur. Daha uzaya çıkamadan büyük kızını kaybetmiştir. NASA'ya astronot olarak katılmak için başvurup denemelerden başarıyla geçmiştir. Gemini 8 aracında David Scott ile ilk uzay yolculuğunu gerçekleştirmiştir. 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı Ay yolculuğunda, Ay'a ayak basan ilk insan olmuştur. Ay üzerinde yaptığı yürüyüşte söylediği ve tarihe geçen sözü şudur: ''Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım." Bu cümlede "bir" (İngilizce: "a") sözcüğü duyulmaz, Armstrong konuşurken unutmuş veya parazit nedeniyle silinmiş olabilir.
1971 yılında NASA'dan ayrılarak Cincinnati Üniversitesi'nde çalışmaya başlayan Armstrong, 1979 yılına kadar Uzay Mühendisliği bölümünde profesör olarak görev almıştır. 1985'ten 1986'ya kadar Ulusal Uzay Komisyonu'nda hizmet vermiştir. 1986 yılında Challenger Kazası'nın araştırma komisyonuna başkan yardımcısı olarak atanmıştır.[1] 1992'den 2002'ye kadar aviyonik şirketi AIL Technologies'in başkanlığını yaptı.[2]
7 Ağustos 2012'de tıkanan kalp damarlarının açılması için ameliyat olan Armstrong, 25 Ağustos 2012'de 82 yaşında ölmüştür.[3]
Ailesi ve kökeni
Armstrong kelimesi, Anglo-Danimarkalı kökenli kelime ile aynı anlamı taşır ve "güçlü kollu" anlamına gelir. Bir efsaneye göre bu isim Neil'in "Fairbairn" adındaki atasına dayanır. Fairbairn isimli bir adam İskoç kralının atı savaşta vurulunca onu atına bindirmiştir. Krala hizmetinden ötürü Fairbairn'e İskoçya-İngiltere arasındaki sınırda geniş topraklar verilmiş ve sonrasında Fairbairn'e "Armstrong" denilmiştir.
16. yüzyılda Armstrong'lar (Armstrong Klanı) sınırın en güçlü yağmacıları ve haydutları haline gelmiştir. Bunun üzerine 1530'da, İskoç Kralı V. James, Gilnockieli Johnnie Armstrong'un yakalanması için emir vermiş ve Caerlanrig Şapeli'nde onu 36 adamıyla birlikte asmıştır.[4]
HAKKINDA KISACA
Doğum Neil Alden Armstrong
5 Ağustos 1930
Wapakoneta, Ohio, ABD
Ölüm 25 Ağustos 2012 (82 yaşında)
Cincinnati, Ohio, ABD
Ülkesi ABD
Eğitimi
Purdue Üniversitesi (BS)
Güney Kaliforniya Üniversitesi (MS)
Rütbesi Deniz üsteğmeni
ABD Donanması
Meslek
Deniz havacısıtest pilotu
Görev adı
Gemini 8 Apollo 11
Uzayda geçirdiği süre 8 gün 14 saat 12 dakika 30 saniye
Toplam EVA 1
Toplam EVA süresi 2 saat 31 dakika
Ödülleri
Başkanlık Özgürlük Madalyası
Kongre Uzay Onur Madalyası
Kongre Altın Madalyası
NASA Üstün Hizmet Madalyası
NASA Olağanüstü Hizmet Madalyası
Hava Madalyası (3)
Adam Armstrong (1638-1696) sınır topraklarında doğan ve burada ölen ilk jenerasyondur. Adam Armstrong'un oğlu Adam Armstrong II (1685-1749) ve torunu Adam Abraham Armstrong (1714/1715-1779) Atlantik Okyanusu'nu geçip Amerika'ya göç eden ilk Armstronglardır. İlk olarak Amerika'nın Conococheague, Pensilvanya bölgesine yerleşmişlerdir. Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nı takip eden yıllarda binlerce yerleşimci ile beraber Ohio eyaletine yerleşen Neil'in atası John Armstrong (5. jenerasyon) St. Marys Nehri'nin batı kıyısına; Auglaize, Ohio'ya yerleşmiştir. Neil'in büyük büyükbabası Stephen Armstrong (1825-1884) (7. jenerasyon) öldüğünde, Neil'in dedesi Willis Armstrong'a (1867 - 1930) günümüzdeki değeri yaklaşık 700.000$ eden dört yüz dönüm arazi bırakmıştır. Willis Armstrong yarı zamanlı bir posta rotasına başladığı sıralarda duraklarından biri olan Koenig Kardeşlerin hukuk firmasında sekreter olarak çalışan ve daha sonra ikinci eşi olacak Laura Koenig ile tanışmıştır. Willis ve Laura Haziran 1905 senesinde evlenmişlerdir ve 26 Ağustos 1907'de Neil'in babası Stephen Koenig Armstrong (ö. 1990) dünyaya gelmiştir. Stephen Armstrong, Neil'in annesi Viola Engel Armstrong ile ilk olarak St. Paul Protestan Kilisesi'nde düzenlenen bir gençlik grubu toplantısında tanışmıştır ve gençlik aşkı aralarındaki pek çok farkı saklamıştır. Viola'nın ataları Alman kökenli olup babası Martin August Engel (1879-1909) o henüz iki yaşındayken tüberküloz nedeniyle ölmüştür. Annesi Caroline 1916'da St. Marys Protestan Kilisesi'nde tanıştığı yerel bir çiftçi olan William Ernst Korspeter ile ikinci kez evlenmiştir.[5]
Stephen ve Viola 8 Ekim 1929'da Korspeter Çiftlik Evi'nin oturma odasında evlenmişlerdir. Viola, 5 Ağustos 1930'da bir erkek bebek dünyaya getirmiştir. Viola, Henry Wadsworth Longfellow'un klasik şiiri "The Courtship of Miles Standish"ten ötürü Alden ismini sevdiğinden, oğullarına Neil Alden ismini vermişlerdir. Armstrong ailesinin 1933'te June Louise ve 1935'te Dean Alan isimli iki yeni üyesi daha olmuştur. Armstrong'lar Neil'in doğumundan sonraki 14 yıl boyunca toplamda on altı kez taşınmışlar ve sonunda 1944 senesinde Wapakoneta, Ohio'ya yerleşmişlerdir.[5]
Çocukluk Yılları
Annesi küçük yaşlardan beri Neil'e sürekli kitap okumuş ve ona kitap sevgisini aşılamıştır. Neil, bu sayede erken yaşta okumayı öğrenmiş ve henüz üç yaşındayken sokak tabelalarını okuyabilmeye başlamıştır. İlkokulun ikinci senesinde öğretmeni onun kitap okuma düzeyinin dördüncü sınıf seviyesinde olduğunu fark etmiş ve bu yüzden Neil sınıf atlamıştır. Dördüncü sınıfa başladığında sadece sekiz yaşındadır. Kız kardeşi June kendisi ile yapılan bir röportajda şunu söylemiştir, "Dedemizin çiftliğinde patates ekme vakti geldiğinde Neil'i hiçbir yerde bulamazdınız. Evde, bir köşede kitap okuyor olurdu".[5]
Stephen Armstrong, Neil'in küçüklükten beri uçakları sevdiğini ve her zaman evin içinde uçağını uçurup durduğunu söyler. Neil, ilk uçak yolculuğunu altıncı doğum gününden önce babası ile birlikte yüksek ve tek kanatlı uçak Ford Trimotor ile gerçekleştirmiştir. İlk olarak 1928 senesinde çıkan Ford Trimotor "Teneke Kaz" hasır koltuklarında on iki yolcuya kadar taşıyabiliyordu ve hızı saatte 200 km'ye kadar çıkıyordu.[5]
Neil'in çalışma hayatında ilk işi henüz on yaşındayken saati ¢10'den mezarlıktaki çimleri biçmekti. 1941 senesinde taşındıkları Upper Sandusky'de bir süre fırında çalıştı. Ekmekleri raflara dizme, çörek yapılmasına yardım etme ve hamur karıştırıcısını temizleme gibi görevleri vardı. Neil, "Muhtemelen işi ufak olduğum için almıştım. Gece karıştırma varilinin içine girip onları temizleyebiliyordum. Benim için en iyi tarafı dondurma ve çikolata yiyebiliyor olmamdı." demiştir.[5]
7 Aralık 1941 'de Japonların Pearl Harbor Saldırısı sonrasında Amerika'da Erkek izci faaliyetleri hız kazandı. Neil yeni kurulan Ohio'nun 25 numaralı izci birliğine katıldı ve birlik içerisinde "Kurt Devriyesi" adını verdikleri bir grup kurdular. Neil grubun katibi olarak seçildi. Ayrıca o ve arkadaşları uçak modelleri yapıyor ve izci liderleri de bu modelleri uzmanların dost ve düşman uçakları daha iyi ayırt etmesi için ordu ve sivil savunma yetkililerine yolluyordu. Kurt Devriyesi grubunun lider yardımcısı Kotcho Solacoff, Neil ile ilgili bir kimya laboratuvarı şakasını anlatıyor: "Ona dedim ki, 'İşte Neil biraz C12H22O11 (sakkaroz) dene' beni şaşırtan ve korkutan bir şekilde Neil bir tutam aldı ve ağzına attı. Ben de 'Tükür onu, bu zehir!' diye bağırdım. Neil de 'C12H22O11 şekerdir' dedi. Bu onun bilmediği bir şeyi bildiğimi düşündüğüm son seferdi."[5]
Neil'in ailesi 3 yıl Upper Sandusky'de kaldıktan sonra son kez taşınarak Wapakoneta, Ohio'ya geldiler. Neil burada hemen 14 No'lu Erkek İzci Birliğinde aktif bir üye oldu. Okul dışındaki vakitlerinde saati kırk centten eczanede ayak işlerine baktı, markette ve hırdavatçıda çıraklık yaptı. Evlerinden altı blok ötede olan Blume Lisesi'ne gitti ve 1946 Mayıs'ında liseden mezun oldu. Lisede okurken okul orkestrasına, koro kulübüne ve bandoya katıldı. Özel tonundan hoşlandığı için en büyük enstrümanlardan biri olan bariton borusunu çalıyordu ve Mississippi Moonshiners adını verdikleri genç müzisyenlerden oluşan dört kişilik bir müzik grubu kurmuşlardı.[5] Neil'in lise yıllık fotoğrafının altında şu yazmaktadır "He thinks, he acts, it's done." (Düşünüyor, harekete geçiyor, oluyor.). Neil ayrıca bu dönemde saati dokuz dolardan uçuş dersleri aldı ve 5 Ağustos 1946'da on altı yaşında araba ehliyeti bile yokken pilot lisansına sahip oldu.[5]
Vikipedi'nin kardeş projelerinden
Neil Armstrong
hakkında daha fazla bilgi edinin
Commons'ta ara Commons'ta dosyalar
Vikisöz'de ara Vikisöz'de alıntılar
Ay inişi
Uçuş planı dışsal aktivitelerden önce mürettebatın dinlenme süresi için çağrıda bulundu ancak Armstrong, EVA'nın Houston saatinde akşamın erken saatlerine taşınmasını istedi. O ve Aldrin dışarıya çıkmaya hazır olduklarında, Eagle basınçtan arındırıldı, kapak açıldı ve Armstrong merdivenden inmeye başladı. Armstrong, merdivenin dibinde, "Şimdi LM'den ayrılacağım" dedi. Döndü ve sol ayağını ay yüzeyine 02:56 UTC 21 Temmuz 1969'da[6] attı ve o meşhur cümleyi kurdu: "Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım."[7]
Armstrong 'un ilk adımından yaklaşık 19 dakika sonra, Buzz Aldrin de kendisine katıldı ve Ay'da yürüyen ikinci insan oldu. Bir kişinin ay yüzeyinde ne kadar kolay işlem yapabileceğini araştırma görevlerine başladılar. Armstrong, uçuşu anmak için bir plaket açıkladı ve Aldrin ile birlikte ABD bayrağını yerleştirdi. Armstrong, bayrağın bayrak direğine asılmasını istese de, yatay tutmak için metal bir çubuk kullanmaya karar verildi.[8]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
1969 da Neler Oldu?
Ocak
9 Ocak - Ses hızını aşan ilk yolcu uçağı Concorde deneme uçuşunu başarıyla gerçekleştirdi.
18 Ocak - Amerikalı bilim insanlarınca, düzenli elektromanyetik dalgalar yayan ilk pulsarlar bulundu.
22 Ocak - SSCB lideri Leonid Brejnev'e suikast girişiminde bulunuldu.
28 Ocak - ABD, Santa Barbara kıyılarında meydana gelen petrol sızıntısında 100,000 varil ham petrol çevreye yayıldı.
Şubat
8 Şubat - Allende meteoru Meksika üzerinde atmosfere giriş yaparak infilak etti.
9 Şubat - Boeing 747 ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
Mart
2 Mart - Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
17 Mart - Golda Meir İsrail'in ilk kadın başbakanı oldu.
Nisan
1 Nisan - Harrier savaş uçakları Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde hizmete girdi.
4 Nisan - İlk geçici yapay kalp nakli gerçekleştirildi.
13 Nisan - Tofaş (otomobil) fabrikasının temeli atıldı.
Mayıs
15 Mayıs - ABD'de HIV virüsü sebebiyle ilk ölüm olayı gerçekleşti. Ölümün HIV sebebiyle yaşandığı 1984 yılında ortaya çıkartıldı.
Haziran
3 Haziran - Avustralya donanmasına ait HMAS Melbourne uçak gemisinin bir tatbikat esnasında Amerikan USS Frank E. Evans destroyerine çarpması sonucu 74 Amerikan denizcisi öldü.
28 Haziran - ABD, New York'ta eşcinsellerin polis ve mafya şiddetine karşı tepkileri sonucu Stonewall ayaklanmaları patlak verdi.
Temmuz
14 Temmuz - Honduras ve El Salvador arasında Futbol Savaşı başladı.
20 Temmuz - Apollo 11 görevi ile tarihte ilk kez insanlı bir uzay aracı Ay'a iniş yaptı. Astronot Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan oldu. Ay'dan gerçekleştirilen naklen televizyon yayınını dünyada 500 milyon insan izledi.
Ağustos
8 Ağustos - The Beatles'ın Abbey Road albümünün kapağını süsleyen ünlü yaya geçidi fotoğrafının çekimi gerçekleştirildi.
9 Ağustos - Yönetmen Roman Polanski'nin 8 aylık hamile eşi aktris Sharon Tate ve dört arkadaşı, Charles Manson ve beraberindekiler tarafından evinde katledildi.
15 Ağustos - 18 Ağustos, 1969 Woodstock Festivali İlki 1969'da yapılan müzik festivali.
21 Ağustos - Mescid-i Aksa, akli dengesi yerinde olmayan bir Avustralya vatandaşı tarafından kundaklanılmaya çalışıldı.
Eylül
1 Eylül - Albay Muammer Kaddafi, I. İdris'e karşı gerçekleştirdiği başarılı darbe ile Libya'nın yönetimini ele aldı.
13 Eylül - Scooby-Doo ABD'de yayınlanmaya başladı.
25 Eylül - İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu.
Ekim
12 Ekim - 1969 Türkiye Cumhuriyeti genel seçimleri
29 Ekim - ARPANET aracılığı ile ilk kez iki bilgisayar arasında mesaj iletimi gerçekleştirildi.
Kasım
3 Kasım - NET'nin kişiliği sonlandırılıp PBS kuruldu.
10 Kasım - Susam Sokağı ABD'de yayınlanmaya başladı.
15 Kasım - Sovyet nükleer denizaltısı K-19 ve Amerikan nükleer denizaltısı USS Gato, Barents Denizi'nde çarpıştı.
19 Kasım - Apollo 12 görevi ile Ay'a iniş yapan Pete Conrad ve Alan Bean, Ay'da yürüyen üçüncü ve dördüncü insanlar oldular.
Aralık
13 Aralık - Kamaz kamyon ve otobüs fabrikasının temeli atıldı.
Ay veya günü bilinmeyenler
HIV virüsü ABD topraklarına Haiti üzerinden giriş yaptı.
Doğumlar
Ocak
1 Ocak - Erol Zavar, şair
2 Ocak - Yavuz Seçkin, Türk komedyen, radyo ve tv programcısı, sinema ve dizi oyuncusu
3 Ocak - Michael Schumacher, Alman Formula 1 pilotu
12 Ocak - Gökhan Semiz, Grup Vitamin solisti, söz yazarı, besteci, müzisyen, tiyatro sanatçısı (ö. 1998)
14 Ocak - Dave Grohl, Nirvana'nın davulcusu, Foo Fighters grubunun kurucusu ve solisti.
21 Ocak - Karina Lombard, Amerikalı oyuncu
Şubat
12 Şubat
Darren Aronofsky, Amerikalı yönetmen ve senarist
Alemayehu Atomsa, Etiyopyalı politikacı (ö. 2014)
25 Şubat - Neslihan Yeldan, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Mart
12 Mart - Beyazıt Öztürk, radyocu, şov programı sunucusu, şovmen
26 Mart - Mahsun Kırmızıgül, Türk şarkıcı
Nisan
2 Nisan - Mariella Ahrens, Alman oyuncu
9 Nisan - Linda Kisabaka, Alman atlet
24 Nisan - Gülşah Alkoçlar, Türk oyuncu
29 Nisan - İzel Çeliköz, Türk Pop Müziği yorumcusu
Mayıs
14 Mayıs - Cate Blanchett, Avustralyalı aktris
26 Mayıs - Rihards Kozlovskis, Leton siyasetçi
27 Mayıs - Valérie Barlois, Fransız eskrimci
Haziran
12 Haziran - Heinz-Christian Strache, Avusturyalı politikacı
20 Haziran - Paulo Bento, Portekizli eski futbolcu ve teknik direktör
27 Haziran - Alessandro Esseno, İtalyan besteci
30 Haziran - Uta Rohländer, Alman atlet
Temmuz
20 Temmuz - Josh Holloway,Amerikalı oyuncu
22 Temmuz - Despina Vandi, Yunan şarkıcı
24 Temmuz
Jennifer Lopez, Amerikalı aktris, latin pop müzik şarkıcısı, moda tasarımcısı ve dansçısı
Uzay Heparı, Türk besteci (ö. 1994)
25 Temmuz - Yvonne Sciò, İtalyan manken ve oyuncu
27 Temmuz - Triple H, Amerikan güreşçisi, oyuncu
31 Temmuz - Antonio Conte, İtalyan futbolcu ve teknik direktör
Ağustos
6 Ağustos - Elliott Smith, Amerikalı müzisyen ve şarkıcı.
7 Ağustos - Henrik Dagård, İsveçli atlet.
14 Ağustos - Sylvia Jefferies, Amerikalı oyuncu
18 Ağustos- Edward Norton, Amerikalı oyuncu
19 Ağustos - Çolpon Sultanbekova, Kırgız siyasetçi
Eylül
7 Eylül - Angie Everhart, Amerikalı manken ve oyuncu
8 Eylül
Yonca Gündüz Özçeri, Türk Abidjan büyükelçisi
Rachel Hunter, Yeni Zelandalı manken
Tetsuo Nakanishi, Japon eski futbolcu
Gary Speed, Galli millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2011)
9 Eylül
Rachel Hunter, Yeni Zelandalı manken, oyuncu ve reality Tv şov sunucusu
Özlem Zengin, Türk avukat ve siyasetçi
15 Eylül - Giuseppe D'Urso, İtalyan atlet.
18 Eylül - Nezha Bidouane, Faslı atlet.
Ekim
15 Eylül
Márcio Mixirica, Brezilyalı futbolcu
Kurthan Yılmaz, Türk futbolcu
17 Ekim - Jesús Ángel García, İspanyol yürüyüşçü
19 Ekim - Trey Parker, animatör, senaryo yazarı, film yönetmeni, seslendirme sanatçısı, oyuncu ve müzisyen
20 Ekim - Lambros Papakostas, Yunan yüksek atlayıcısı
Kasım
8 Kasım - Boris Terral, Fransız oyuncu
10 Kasım - Jens Lehmann, Alman kaleci
27 Kasım - Mariusz Sordyl, Polonyalı voleybol antrenörü, eski voleybolcu
29 Kasım - Pierre van Hooijdonk, Hollandalı futbolcu
30 Kasım - Amy Ryan, Amerikalı oyuncu
Aralık
13 Aralık - Tony Curran, oyuncu
20 Aralık - Alain de Botton, İsviçreli asıllı İngiliz yazar ve televizyon programları yapımcısı
21 Aralık - Julie Delpy, Fransız oyuncu ve müzisyen
28 Aralık - Linus Benedict Torvalds, Linux İşletim Sisteminin Yaratıcısı ve Geliştiricisi.
Ay veya günü bilinmeyenler
Adam Wishart, İngiliz yazar ve yapımcı
Marcelo Zarvos, Yunan asıllı Brezilyalı piyanist ve besteci.
Ölümler
Ocak
31 Ocak - Stoyan Zagorçinov, Bulgar yazar (d. 1889)
Şubat
9 Şubat - Manuel Plaza, Şilili sporcu (d. 1900)
Mart
26 Mart - John Kennedy Toole, Amerikalı yazar.
28 Mart - Ömer Faruk Efendi, son Osmanlı halifesi II. Abdülmecit'in oğlu ve bir dönem Fenerbahçe başkanlığı yapmıştır.
Nisan
22 Nisan - Christina Montt, Şilili oyuncu (d. 1895)
27 Nisan - René Barrientos, Bolivya Devlet Başkanı
Mayıs
HaziranTemmuz
14 Temmuz - Eero Berg, Finlandiyalı atlet (d. 1898)
Ağustos
31 Ağustos - Rocky Marciano, Amerikalı boksör (d. 1923)
Eylül
2 Eylül - Ho Şi Mingh, Vietnamlı komünist lider, Vietnam Bağımsızlık Savaşının önder kişisi (d. 1890)
23 Eylül - Taylan Özgür, Türk devrimci, THKO kurucularından (d. 1948)
Ekim
21 Ekim - Jack Kerouac, Amerikalı yazar.
24 Ekim - Behçet Kemal Çağlar, Türk şair.
Kasım
AralıkAy veya günü bilinmeyenler
Amalia Sánchez Ariño, Arjantinli oyuncu (d. 1883)
1969 Nobel ödülünü kazananlar
Barış – Uluslararası Çalışma Örgütü
Edebiyat – Samuel Beckett
Ekonomi (İlk defa verildi) – Ragnar Frisch, Jan Tinbergen
Fizik – Murray Gell-Mann
Kimya – Derek Barton, Odd Hassel
Tıp – Max Delbrück, Alfred D. Hershey, Salvador E. Luria
Ocak
9 Ocak - Ses hızını aşan ilk yolcu uçağı Concorde deneme uçuşunu başarıyla gerçekleştirdi.
18 Ocak - Amerikalı bilim insanlarınca, düzenli elektromanyetik dalgalar yayan ilk pulsarlar bulundu.
22 Ocak - SSCB lideri Leonid Brejnev'e suikast girişiminde bulunuldu.
28 Ocak - ABD, Santa Barbara kıyılarında meydana gelen petrol sızıntısında 100,000 varil ham petrol çevreye yayıldı.
Şubat
8 Şubat - Allende meteoru Meksika üzerinde atmosfere giriş yaparak infilak etti.
9 Şubat - Boeing 747 ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
Mart
2 Mart - Concorde ilk uçuşunu gerçekleştirdi.
17 Mart - Golda Meir İsrail'in ilk kadın başbakanı oldu.
Nisan
1 Nisan - Harrier savaş uçakları Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde hizmete girdi.
4 Nisan - İlk geçici yapay kalp nakli gerçekleştirildi.
13 Nisan - Tofaş (otomobil) fabrikasının temeli atıldı.
Mayıs
15 Mayıs - ABD'de HIV virüsü sebebiyle ilk ölüm olayı gerçekleşti. Ölümün HIV sebebiyle yaşandığı 1984 yılında ortaya çıkartıldı.
Haziran
3 Haziran - Avustralya donanmasına ait HMAS Melbourne uçak gemisinin bir tatbikat esnasında Amerikan USS Frank E. Evans destroyerine çarpması sonucu 74 Amerikan denizcisi öldü.
28 Haziran - ABD, New York'ta eşcinsellerin polis ve mafya şiddetine karşı tepkileri sonucu Stonewall ayaklanmaları patlak verdi.
Temmuz
14 Temmuz - Honduras ve El Salvador arasında Futbol Savaşı başladı.
20 Temmuz - Apollo 11 görevi ile tarihte ilk kez insanlı bir uzay aracı Ay'a iniş yaptı. Astronot Neil Armstrong Ay'a ayak basan ilk insan oldu. Ay'dan gerçekleştirilen naklen televizyon yayınını dünyada 500 milyon insan izledi.
Ağustos
8 Ağustos - The Beatles'ın Abbey Road albümünün kapağını süsleyen ünlü yaya geçidi fotoğrafının çekimi gerçekleştirildi.
9 Ağustos - Yönetmen Roman Polanski'nin 8 aylık hamile eşi aktris Sharon Tate ve dört arkadaşı, Charles Manson ve beraberindekiler tarafından evinde katledildi.
15 Ağustos - 18 Ağustos, 1969 Woodstock Festivali İlki 1969'da yapılan müzik festivali.
21 Ağustos - Mescid-i Aksa, akli dengesi yerinde olmayan bir Avustralya vatandaşı tarafından kundaklanılmaya çalışıldı.
Eylül
1 Eylül - Albay Muammer Kaddafi, I. İdris'e karşı gerçekleştirdiği başarılı darbe ile Libya'nın yönetimini ele aldı.
13 Eylül - Scooby-Doo ABD'de yayınlanmaya başladı.
25 Eylül - İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu.
Ekim
12 Ekim - 1969 Türkiye Cumhuriyeti genel seçimleri
29 Ekim - ARPANET aracılığı ile ilk kez iki bilgisayar arasında mesaj iletimi gerçekleştirildi.
Kasım
3 Kasım - NET'nin kişiliği sonlandırılıp PBS kuruldu.
10 Kasım - Susam Sokağı ABD'de yayınlanmaya başladı.
15 Kasım - Sovyet nükleer denizaltısı K-19 ve Amerikan nükleer denizaltısı USS Gato, Barents Denizi'nde çarpıştı.
19 Kasım - Apollo 12 görevi ile Ay'a iniş yapan Pete Conrad ve Alan Bean, Ay'da yürüyen üçüncü ve dördüncü insanlar oldular.
Aralık
13 Aralık - Kamaz kamyon ve otobüs fabrikasının temeli atıldı.
Ay veya günü bilinmeyenler
HIV virüsü ABD topraklarına Haiti üzerinden giriş yaptı.
Doğumlar
Ocak
1 Ocak - Erol Zavar, şair
2 Ocak - Yavuz Seçkin, Türk komedyen, radyo ve tv programcısı, sinema ve dizi oyuncusu
3 Ocak - Michael Schumacher, Alman Formula 1 pilotu
12 Ocak - Gökhan Semiz, Grup Vitamin solisti, söz yazarı, besteci, müzisyen, tiyatro sanatçısı (ö. 1998)
14 Ocak - Dave Grohl, Nirvana'nın davulcusu, Foo Fighters grubunun kurucusu ve solisti.
21 Ocak - Karina Lombard, Amerikalı oyuncu
Şubat
12 Şubat
Darren Aronofsky, Amerikalı yönetmen ve senarist
Alemayehu Atomsa, Etiyopyalı politikacı (ö. 2014)
25 Şubat - Neslihan Yeldan, Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısı
Mart
12 Mart - Beyazıt Öztürk, radyocu, şov programı sunucusu, şovmen
26 Mart - Mahsun Kırmızıgül, Türk şarkıcı
Nisan
2 Nisan - Mariella Ahrens, Alman oyuncu
9 Nisan - Linda Kisabaka, Alman atlet
24 Nisan - Gülşah Alkoçlar, Türk oyuncu
29 Nisan - İzel Çeliköz, Türk Pop Müziği yorumcusu
Mayıs
14 Mayıs - Cate Blanchett, Avustralyalı aktris
26 Mayıs - Rihards Kozlovskis, Leton siyasetçi
27 Mayıs - Valérie Barlois, Fransız eskrimci
Haziran
12 Haziran - Heinz-Christian Strache, Avusturyalı politikacı
20 Haziran - Paulo Bento, Portekizli eski futbolcu ve teknik direktör
27 Haziran - Alessandro Esseno, İtalyan besteci
30 Haziran - Uta Rohländer, Alman atlet
Temmuz
20 Temmuz - Josh Holloway,Amerikalı oyuncu
22 Temmuz - Despina Vandi, Yunan şarkıcı
24 Temmuz
Jennifer Lopez, Amerikalı aktris, latin pop müzik şarkıcısı, moda tasarımcısı ve dansçısı
Uzay Heparı, Türk besteci (ö. 1994)
25 Temmuz - Yvonne Sciò, İtalyan manken ve oyuncu
27 Temmuz - Triple H, Amerikan güreşçisi, oyuncu
31 Temmuz - Antonio Conte, İtalyan futbolcu ve teknik direktör
Ağustos
6 Ağustos - Elliott Smith, Amerikalı müzisyen ve şarkıcı.
7 Ağustos - Henrik Dagård, İsveçli atlet.
14 Ağustos - Sylvia Jefferies, Amerikalı oyuncu
18 Ağustos- Edward Norton, Amerikalı oyuncu
19 Ağustos - Çolpon Sultanbekova, Kırgız siyasetçi
Eylül
7 Eylül - Angie Everhart, Amerikalı manken ve oyuncu
8 Eylül
Yonca Gündüz Özçeri, Türk Abidjan büyükelçisi
Rachel Hunter, Yeni Zelandalı manken
Tetsuo Nakanishi, Japon eski futbolcu
Gary Speed, Galli millî futbolcu ve teknik direktör (ö. 2011)
9 Eylül
Rachel Hunter, Yeni Zelandalı manken, oyuncu ve reality Tv şov sunucusu
Özlem Zengin, Türk avukat ve siyasetçi
15 Eylül - Giuseppe D'Urso, İtalyan atlet.
18 Eylül - Nezha Bidouane, Faslı atlet.
Ekim
15 Eylül
Márcio Mixirica, Brezilyalı futbolcu
Kurthan Yılmaz, Türk futbolcu
17 Ekim - Jesús Ángel García, İspanyol yürüyüşçü
19 Ekim - Trey Parker, animatör, senaryo yazarı, film yönetmeni, seslendirme sanatçısı, oyuncu ve müzisyen
20 Ekim - Lambros Papakostas, Yunan yüksek atlayıcısı
Kasım
8 Kasım - Boris Terral, Fransız oyuncu
10 Kasım - Jens Lehmann, Alman kaleci
27 Kasım - Mariusz Sordyl, Polonyalı voleybol antrenörü, eski voleybolcu
29 Kasım - Pierre van Hooijdonk, Hollandalı futbolcu
30 Kasım - Amy Ryan, Amerikalı oyuncu
Aralık
13 Aralık - Tony Curran, oyuncu
20 Aralık - Alain de Botton, İsviçreli asıllı İngiliz yazar ve televizyon programları yapımcısı
21 Aralık - Julie Delpy, Fransız oyuncu ve müzisyen
28 Aralık - Linus Benedict Torvalds, Linux İşletim Sisteminin Yaratıcısı ve Geliştiricisi.
Ay veya günü bilinmeyenler
Adam Wishart, İngiliz yazar ve yapımcı
Marcelo Zarvos, Yunan asıllı Brezilyalı piyanist ve besteci.
Ölümler
Ocak
31 Ocak - Stoyan Zagorçinov, Bulgar yazar (d. 1889)
Şubat
9 Şubat - Manuel Plaza, Şilili sporcu (d. 1900)
Mart
26 Mart - John Kennedy Toole, Amerikalı yazar.
28 Mart - Ömer Faruk Efendi, son Osmanlı halifesi II. Abdülmecit'in oğlu ve bir dönem Fenerbahçe başkanlığı yapmıştır.
Nisan
22 Nisan - Christina Montt, Şilili oyuncu (d. 1895)
27 Nisan - René Barrientos, Bolivya Devlet Başkanı
Mayıs
HaziranTemmuz
14 Temmuz - Eero Berg, Finlandiyalı atlet (d. 1898)
Ağustos
31 Ağustos - Rocky Marciano, Amerikalı boksör (d. 1923)
Eylül
2 Eylül - Ho Şi Mingh, Vietnamlı komünist lider, Vietnam Bağımsızlık Savaşının önder kişisi (d. 1890)
23 Eylül - Taylan Özgür, Türk devrimci, THKO kurucularından (d. 1948)
Ekim
21 Ekim - Jack Kerouac, Amerikalı yazar.
24 Ekim - Behçet Kemal Çağlar, Türk şair.
Kasım
AralıkAy veya günü bilinmeyenler
Amalia Sánchez Ariño, Arjantinli oyuncu (d. 1883)
1969 Nobel ödülünü kazananlar
Barış – Uluslararası Çalışma Örgütü
Edebiyat – Samuel Beckett
Ekonomi (İlk defa verildi) – Ragnar Frisch, Jan Tinbergen
Fizik – Murray Gell-Mann
Kimya – Derek Barton, Odd Hassel
Tıp – Max Delbrück, Alfred D. Hershey, Salvador E. Luria
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
