MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




Ağaç
Toprağa düşen tohumdan en önce fide meydana gelir. Fide bir yıl sonra fidan hâlini alır. Hücrelerinin çoğalmasıyla dal ve yapraklar, gövde ve kök olarak üç parçadan ibaret bir ağacın küçük bir modeli olur. Her yıl ağacın dallarında ve köklerinde yeni sürgünler çıkarken, gövdede de bir tane yıllık halka meydana gelir. Bu halkalar, ağacın enine büyüyerek yaptığı odun tabakasıdır. Yağışı bol yıllarda, geniş bir halka; kurak geçen yıllarda ise, ince ve küçük bir halka meydana gelir. Bu halkalardan ağacın yaşı kolayca anlaşılabilir.

Gövdesinden enine kesilen bir ağaç incelenecek olursa, en dışta kabuk, sonra yıllık halkaları meydana getiren hücre tabakaları ve en içte de öz kısım görülür.

Bir ağacın gerçekten canlı olan biricik kısmı, kabuğun altında odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna katman doku tabakası (kambiyum, soymuk) denir. Bu tabaka ağacı geliştiren ve büyümesini sağlayan tabakadır. Genç bir ağaca çivi çakıldığında veya ağaç bir dal verdiğinde, çivinin ve dalın yerden yüksekliği hiç değişmez.

Bütün canlı varlıklar gibi ağacın da dokularının arasında devamlı bir su dolaşımı olur. Bu su dolaşımının sağlanabilmesi için ağacın devamlı ve yeterli miktarda suya ihtiyacı vardır. Yetişkin bir kayın ağacı, kuru ve sıcak bir günde 250 litre, küçük bir ayçiçeği ise 1 litre su harcar. Okaliptus ağaçları ise günde ortalama 400 litre su harcadıklarından bataklıkları kurutmada faydalıdırlar.

Bazı büyük ağaç türleri, ihtiyacı olan suyu 50 metrenin üzerinde bir yüksekliğe çıkarmak mecburiyetindedir. Bu hadisede önemli olan birinci kuvvet kılcallık olayıdır. Odun boruları demetlerinde 20 metreye kadar etkilidir. İkinci kuvvet ise, kök basıncıdır. Bu basınç ile ağaçta su 30 metre kadar yüksekliğe çıkarılabilmektedir. Bir diğer önemli kuvvet de yapraklardan suyun buharlaşması (terleme) ile meydana gelen emme kuvvetidir. Buna kohezyon gerilimi de denir. Terlemenin (transpirasyon) büyük kısmı gözeneklerle, az bir kısmı da diğer yüzeylerle sağlanır. Kohezyon kuvveti su moleküllerini birbirine bağlar. Bu gerilim, suyun kopmayan bir sütun hâlinde yükselmesini sağlar. 100 metreye kadar etkilidir. Sekoya gibi yüksekliği 100 metreyi bulan dev ağaçlarda su tepelere kadar kohezyon kuvvetiyle yükselir.

Bir ağaç kendi besinini doğrudan doğruya toprak ve havadan güneş ışığı vasıtasıyla üretir. Bu, hiçbir canlı hayvan vücudunun yapamadığı son derece karmaşık bir hadisedir. Yapraklardaki klorofil denilen yeşil madde sayesinde havanın karbondioksitinden, güneş ışığı altında fotosentez denilen olay sonucunda kendisi ve diğer canlılara faydalı besinleri meydana getirir.

Her yaprak, kendini dışarıya karşı koruyacak çok etkili bir tabaka ile sıkı sıkıya örtülüdür. Hava, yaprakların altındaki çok küçük deliklerden stomaya girebilir. Suyun buharlaşması da, yine bu deliklerden (por) sağlanır. Yaprak ihtiyaca göre bu delikleri açar veya kapatır. Ağaç kabuğu çok etkili bir su geçirmez zırhtır. Bir ağaç, başından ayaklarına kadar, su buğusunun dışarı sızmasına karşı sırlanmıştır.

Ağaçlar günlük hayatta çeşitli ve yaygın olarak kullanılırlar. Kâğıt yapımından mobilya yapımına, meyvelerinin besin olarak kullanımından süs ağaçlarına kadar, sayısız kullanım alanı vardır. Ormanlar ise, bir memleketin iklimini ve ekonomisini etkileyecek kadar önemlidir.

Eski jeolojik devirlerde yaşamış, bugün nesli tükenmiş dev ağaçlara dünyanın bazı bölgelerinde nadiren rastlanabilmektedir.

Ağaçların boyları ve yükseklikleri bir hayli değişiklik gösterir. Boyları üç metreden yüz on metreye kadar; yaşları otuz-kırk yıldan beş bin yıla kadar olan ağaçlara rastlanmaktadır. Dünyanın en yaşlı ve yüksek ağaçlarından olan ve ABD'de Sierra Nevada Dağlarında bulunan sekoyalar (Sequoia) yüz on metre yüksekliğe ve 6–9 m çapa erişebilir. Bunların yaşları da dört bin yılı bulmaktadır. Avustralya'da yüksek boylu ormanlar meydana getiren okaliptus ağaçları da yüz metreyi bulmaktadır. Ağaçların yaşı bir hayli farklılık göstermektedir. Son yıllarda dünyanın en yaşlı ağacının higori çamı (Pirus aristata) olduğu belirlenmiştir.

Ağaçların gelişmesi için en elverişli şart olan bol yağmur, tropik iklimlerde bolca görülür. Tropikal iklimlerde kurak bölgelerin cüce bitkileri ağaç hâline gelir.

Fırtınalar, seller, yıldırım, yangın gibi tabii afetler, usulsüz kesimler gibi insanların yaptığı tahripler, bitki hastalıkları, ağaçların en büyük düşmanları olarak sayılabilir.

Orman


Orman, belirli yükseklikteki ve büyüklükteki çeşitli ağaçlar, çalılar, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar, böcekler ve hayvanlar bütününü içeren, topraklı alanda genellikle doğal yollardan oluşmuş bir kara ekosistemidir.

2000 yılı itibarıyla Dünya'nın toplam ormanlık alanı 3.869 milyon hektar olup ormanlık alanın büyüklüğünün dünyanın toplam kara alanına oranı %29,6 dır.

Ormanların birçok çeşidi olup, hepsinin farklı özellikleri vardır. Bu çeşilere örnek olarak Ekvatoral yağmur ormanları, Mangrov ormanları, Tropik yapraklı ormanlar vs. örnek olabilir.

Orman Çeşitleri

Ekvatoral yağmur ormanı

Dünyanın en canlı, en kuvvetli ve yayılma kabiliyeti en yüksek olan orman tipidir. Orman ekosistemi bu tipte en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yüksek sıcaklık ve rutubetin bir araya geldiği yörelerde yağmur ormanı teşekkül etmiştir. Yağış miktarı esas itibarıyla 2000-4000 milimetre arasında değişmekle beraber bazı mıntıkalarda 10.000 milimetreye ulaşır. Ortalama yıllık sıcaklık 20-30 °C arasında değişir. En soğuk ayda 18 °C'nin altına düşmez. Mevsim değişmeleri olmadığından tropik yağmur ormanı ağaçlarında, ilkbahar ve sonbahar odunu meydana gelişi görülmez.

Büyük çoğunluğu, daimi yeşil yapraklı ağaçlardan meydana gelen tropik yağmur ormanında ağaçların tepeleri zayıf, dallanma gevşek, gövde şekilleri düzensiz, ağaç kabukları parlaktır. Dallar üzerinde epiphyte denen eğrelti, orkide gibi konuk bitkiler, çeşitli sarılıcı ve tırmanıcı bitkiler, ormanın genel görünüşünde büyük rol oynarlar. Tozlaşma, böcekler ve kelebekler yoluyla olur. Tropik yağmur ormanının bazı ağaçları gövde üzerinde de çiçeklenme yapabilirler. Olağanüstü istila edici bir kuvvete sahiptir. Tedbir alınmadığı takdirde yolları, telefon, telgraf vs. gibi yapıları kısa zamanda kullanılmaz hale getirir.Bu orman ekvator bölgelerinde bulunur.

Endonezya Takım Adalarında, Hindistan'da, Kamerun sahilinde, Amazon mıntıkasında, Brezilya'nın doğu sahilinde, Karayip Denizi sahillerinde ve adalarında yayılış gösterir. Tropik yağmur ormanları; Mangrov tropik iğne yapraklı ormanlar ve bambu ormanları olmak üzere üç grupta toplanır.
Mangrov ormanları

Tropiklerde birçok deniz etekleri, kendine has tipik bir orman formasyonu taşırlar. Denizin ilerlemesi halinde (med), yaklaşık 10 ile 20 m arasında boy yapan ağaçların yalnız tepeleri suyun üzerinde kalır. Çekilmesi halinde (cezir) ise ağaç gövdeleri geniş nefes alma kökleri ile birlikte görülür. Tohumun çimlenmesi ve çimlenmeden sonra meydana gelen fidecikler, tohumlar henüz ağaçta iken gelişirler ve biraz büyüyünce çamur toprağa düşerek köklenirler. Bu bitkiler deniz tuzuna dayanıklı bitkilerdir.
Muson ormanları

Muson iklimi etkisi altındaki ağaçlar daimi yeşil, derimsi yahut tüylü yapraklar taşırlar. Genellikle Muson ikliminin yaygın olduğu bölgelerde yetişirler. Yazları yeşil yapraklıdırlar, kışları ise yapraklarını dökerler. Muson ormanlarının tipik ağacı teak ağacıdır. Bu ağaçlar yazın aşırı suya, kışın da kuraklığa karşı dayanıklı ağaçlardır.
Tropik iğne yapraklı ormanlar

Güneydoğu Asya'da ve Orta Amerika'da, çeşitli çam türlerinin meydana getirdikleri geniş ormanlar, bilhassa dağlık yerlerin fakir topraklarında yaygındır. Ağaç türleri; Pinus caribaea, Pinus merkusii, Callitris podocarpustur.
Tayga ormanları
Bambu ormanı


Taygalar, ormanda alt tabakanın bir kısmını meydana getirirler. Geniş yayılan rizomları sayesinde sürgün vererek çoğalırlar. Dünya üzerinde 60 cinsine dağılan yaklaşık 700 türü vardır. Boyları 0,15 m ile 30 m arasında değişir. Sert karasal iklimin nemli bölgelerinde görülürler.Görüldükleri yerlere en fazla yağış yazın,en az yağış kışın düşmektedir.
Yağmur yeşili yapraklı orman (kış ormanı)

Tropik memleketlerin, yazları periyodik kurak ve çok sıcak, kışları yağmurlu iklim mıntıkalarında görülür. Bu orman şeklinin tipik özelliği, yaprak dökümünün sıcak ve kurak mevsime, esas ve vejetasyon zamanında yapraklı durumla kışa rastlamasıdır. Kış ormanı sonbaharda yeşillenir ve ilkbaharda tekrar yaprağını döker. Ağaçların boyları kısa ve büyümeleri çok yavaştır.

Hindistan, Afrika ve Güney Amerika'nın geniş sahalarını kaplarlar. Maymun, ekmek ağacı ve şemsiye akasyaları bu vejetasyonun tipik ağaçlarıdır. Arka Hindistan ve Doğu Cava ormanlarının en değerli ağacı, yaprakları (30x50) cm büyüklüğünde olan Tik ağacı(Tectona grandis)'dir.
Sert yapraklı orman

Sert yapraklı orman, yazları sıcak ve yağışça fakir, kışları ılıman, fakat yağışça zengin yörelerde yayılış gösterir. Daimi yeşil yapraklı olması, sert yapraklı ormana çok serin zamanlarda hatta kışın bile fotosentez imkânı verir. Bunun yanında yaz mevsiminin kuraklığı sebebiyle bilhassa kuru topraklarda büyümede bir nevi duraklama periyodu hasıl olur.

En tipik ağaç türleri; defne (Laurus nobilis), yabani zeytin (Olea europaea), mantar meşesi (Quercus suber), fıstık çamı"(Pinus pinea)",pırnal meşe (Quercus ilex), kermes meşesi (Quercus coccifera), Eucalyptus, adi servi (Cupressus sempervirens), kızılçam (Pinus brutia), Halep çamı (Pinus halepensis) dir.

Sert yapraklı ormanın ana mıntıkaları, başta Akdeniz iklim bölgesi olmak üzere dar bir şerit halinde Kalifornia ve Şili'dir.

Maki dediği bitki formasyonu da sert yapraklı orman şekli içinde yer alır. Boylu veya bodur çalı görünümündeki maki Akdeniz ve kısmen Karadeniz kıyılarında, denizle dağ etekleri arasında yaygındır. Bulunduğu araziyi örtmesi ve toprağı girift olarak kaplaması erozyonu önleme ve toprak koruması bakımından büyük değer taşır.

Makinin başlıca elemanları: Yabani zeytin, defne, mersin, koca yemiş, sandal, funda, sumak, filarya, sakız, zakkum, laden, katırtırnağı, ardıç, ılgın, Keçiboynuzu tur.
Yazın yeşil yapraklı orman (Yaz ormanı)

Kuzey yarı kürenin belirli derecede serin kışlara sahip olan ve yazlarla kışlar arasında mevsim farkları gösteren enlemlerinde görülür. İnce ve yumuşak olan yaprakların sonbaharda dökülmesi kış soğuğundan ziyade, toprağın donması halinde hasıl olabilecek kuraklık tehlikesine karşı alınan bir tedbirdir. Yaz ormanları bilhassa Orta Avrupa'da, yazları zengin yağışlı mıntıkalarda görülür. Türkiye'de, denizden yüksek olmayan yerlerde yaygındır.

Yazın yeşil yapraklı ormanın ana türleri; kayın (Fagus), meşe (Quercus), akçaağaç (Acer), ıhlamur (Tilia), karaağaç (Ulmus), gürgen (Carpinus), huş (Betula), kısmen de kestane (Castanea), ceviz (Juglans) ve caryadır.
İğne yapraklı (ibreli) orman

Yayılış sahası, Kuzey yarı kürenin kışları sert, düzenli kar ve don mevsimleri gösteren yüksek enlemleridir. Yaz, kış yeşil iğne şeklini almış olan asimilasyon organları, kısa ve vejetasyon devresinde, sıcaktan en yüksek derecede faydalanmayı mümkün kılar. İğne yapraklı ormanların çoğunda gövdeler devamlı, düz ve dalsızdır. Ağır olmayan gövde odunları, bıçkı kerestesi ve yapı ağacı olarak çok kıymetlidir. Bu orman tipi, Kuzey Avrupa ve Asya'dan Kuzey Amerika'nın kuzeyine kadar, 20 enlem genişliğindeki bir şerit halinde yayılış gösterir. dünyadaki igne yapraklı agaçlar(yapragını dökemeyen agaçlar):göknar,sedir,katran,arakorya,andız,ladin,çam,servi,ardıç,şemsiye agacı,lariks(melez),mazı...
Galeri ormanları
Galeri ormanı


Afrika, Güney Amerika ve İç Anadolu'nun yağmurca fakir, kurak mıntıkalarında nehirler boyunca, dar veya geniş şeritler halinde oldukça kuvvetli büyüyen ormanlar meydana gelir ki, bunlara galeri ormanları denir.
Bataklık ormanları

Tropik bölgelerin geniş, sürekli su altında kalan, bataklık bölgelerinde rastlanır. Florida'nın bataklık servisi ormanları bu ormanlara örnek olarak gösterilebilir.
Ormanların yararları
Maddi faydaları
Doğu Karadeniz ormanları

Ormanların yapacak, yakacak ve tali ürünlerle sağladığı değerlerdir. Ormanın ilk bakıştaki faydası, ürünlerin çeşitli iş ve sanayi kollarında hammadde olarak kullanılması veya tüketimi şeklinde göze çarpmaktadır. İnşaatta, kimya ve diğer sanayi kuruluşlarında, madencilik, ulaştırma, bayındırlık gibi ekonomik faaliyetlerde odun hammaddesinin kullanış yerleri gün geçtikçe artmaktadır. Odun hammaddesinin bu derece önem kazanmasının sebebi, sahip olduğu teknolojik vasıflarından ve devamlı üreyebilen; iyi bakıldığı takdirde tükenmez bir kaynağı olmasından ileri gelmektedir.

Teknolojinin gelişmesi ve elektrik enerjisi, petrol, maden kömürü gibi çeşitli enerji maddelerinin bulunmuş olmasına rağmen odun, yakacak maddesi olarak önemini sürdürmektedir. Dünya odun üretiminin hemen hemen % 50'si yakacak olarak kullanılmakta ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 80'e varmaktadır.

Ormandan elde edilen tali ürünler, parfümeri, boya, ilaç, dericilik, tecrit malzemesi gibi endüstri kuruluşlarının ham maddesini meydana getirmektedir.

Türkiye'de üretilen orman tali ürünlerinin başlıcaları; reçine, sığla yağı, palamut, mazı, defne yaprağı, çam fıstığı, sumak, kestane, ıhlamur çiçeği, mahlep, meyan kökü ve keçiboynuzu vb.dir.
Kolektif faydaları

Ormanın bu yöndeki hizmetleri, maddi faydaları ile ölçülemeyecek kadar fazladır. Bulundukları yerin iklimini, kara iklim tipinden ılıman iklim tipine yöneltirler. Bu sayede don, kuraklık, aşırı sıcaklık, fırtına gibi zararları önlemek ve azaltmak suretiyle faydalı olurlar. Ormanın etkisi altında kalan sahaların nisbi rutubeti fazla olduğu gibi, akarsu ve kaynakların verimi, düzenli ve devamlıdır.

Ormanların tarımı, hayvancılığı, bayındırlık tesislerini koruması; karada ve deniz kıyılarında kumulların teşekkülüne engel olması; bataklıkları kurutmak, havaya saf oksijen vermek, gürültüyü ve hava kirliliğini önlemek suretiyle insan sağlığına yardım etmesi; çeşitli av hayvanlarını barındırıp beslemekle yurdun tabii varlığını ve güzelliğini zenginleştirmesi gibi hususlar kolektif hizmetlerinin başlıcalarını teşkil eder.
Türkiye Ormanları

2012 yılı verilerine göre Türkiye'deki orman alanı 21.678.134 hektar büyüklüğünde olup, bu oran ülke genelinin %27,6’ sini kapsamaktadır. Ormanlık alanların %99,9' u Devlet mülkiyetindeki ormanlardır. Ormanlarda yaklaşık 150 ağaç türü bulunmaktadır. Ormanlarda yayılış alanı olarak ise en fazla Kızılçam (5.854.673 hektar) yayılış göstermekte, ondan sonra alansal büyüklük sırasına göre Meşe türleri (5.152.562 hektar), Karaçam (4.693.060 hektar), Kayın (1.961.660 hektar), Sarıçam (1.479.648 hektar), Göknar (670.390 hektar), Ardıç (575.315 hektar), Sedir (463.521 hektar), Ladin (334.472 hektar), Kızılağaç (141.119 hektar), Kestane (111.044 hektar), Fıstık çamı (89.028 hektar), Gürgen (19.962 hektar), Ihlamur (11.523 hektar), Dişbudak (9.444 hektar), Kavak (6.547 hektar), Okaliptus (2.528 hektar), diğer türler (101.641 hektar) görülmektedir.

   Coğrafi Bölgelere Göre Ormanlık Alan Dağılımları (Hektar)
   (2005 yılı verilerine göre)

Ormanlarımızda Tespit Edilen Ağaç Türleri

Türkiye ormanlarında yaklaşık 150 ağaç türü bulunmaktadır. Bunlar;

   Kızılçam, Pinus brutia
   Karaçam,Pinus nigra
   Sarıçam, Pinus silvestris
   Fıstıkçamı,Pinus pinea
   Halepçamı,Pinus halepensis
   Sahilçamı,Pinus pinaster (maritima)
   Monteri çamı,Pinus radiata
   Günlük çamı,Pinus taeda
   Kazdağı göknarı,Abies equi-trajani
   Uludağ göknarı,Abies bormmülleriana
   D. Karadeniz göknarı,Abies nordmanniana
   Toros göknarı,Abies cilicica
   Doğu ladini,Picea orientalis
   Avrupa ladini,Picea abies
   Toros sediri,Cedrus libani
   Adi ardıç,Juniperus communis
   Sabin ardıcı,Juniperus sabina
   Finike ardıcı,Juniperus phoenicea
   Kokulu ardıç,Juniperus foetidissima
   Boylu ardıç,Juniperus excelsa
   Adi servi,Cupressus sempervirens
   Porsuk,Taxus baccata
   Duglas göknarı,Pseudotsuga douglasi
   Andız,Arceuthos drupacea
   Doğu kayını,Fagus orientalis
   Palamut meşesi,Quercus aegilops
   Saplı meşe,Quercus robur
   Sapsız meşe,Quercus petreaea
   Macar meşesi,Quercus frainetto
   Tüylü meşe,Quercus pubescens
   Mazı meşesi,Quercus infectoria
   Saçlı meşe,Quercus cerris
   Pırnal meşesi,Quercus ilex
   Kermes meşesi,Quercus coccifera
   Doğu Karadeniz meşesi,Quercus pontica
   Istranca meşesi,Quercus hartwissiana
   İspir meşesi,Quercus macranthera
   Kasnak meşesi,Quercus vulcanica
   Çoruh meşesi,Quercus dschorochensis
   Virjinya meşesi,Quercus virgilinia
   Brantii meşesi,Quercus brantii
   Lübnan meşesi,Quercus libani
   Makedonya meşesi,Quercus trojana
   Boz pırnal meşe,Quercus aucheri
   Mantar meşesi,Quercus suber
   Toros meşesi,Quercus haas
   Doğu gürgeni,Carpinus orientalis
   Adi kızılağaç,Alnus glitunosa
   Doğu kızılağacı,Alnus orientalis
   Fırat kavağı,Popolus euphratica
   Kara kavak,Popolus nigra
   Titrek kavak,Popolus tremula
   Anadolu kestanesi,Castanea sativa
   Adi dişbudak,Fraxinus excelsior
   Büyükyapraklı ıhlamur,Tilia platyphyllos
   Kafkas ıhlamuru,Tilia rubra
   Tüylü(Gümüşi) ıhlamur,Tilia tomentosa
   Avrupa ıhlamuru,Tilia cordota
   Ova akçaağacı,Acer campestre
   Kapadokya akçaağacı,Acer cappadocicum
   Çınar yapraklı akçaağaç,Acer platanoides
   Dağ akçaağacı,Acer pseudoplatanus
   Kafkas akçaağacı,Acer trautvetteri
   Tatar akçaağaç,Acer tataricum
   İtalyan akçaağacı,Acer opalus
   Doğu akçaağacı,Acer orientale
   Dişbudak yapraklı akçaağaç,Acer negundo
   İran akçaağacı,Acer hyrcanum
   Üçdilimli akçaağaç,Acer monspessulanum
   Ova karaağacı,Ulmus cempestris
   Hercai karaağaç,Ulmus laevis
   Dağ karaağacı,Ulmus montana
   Asya karaağaç,Ulmus pumila
   Kırmızı karaağaç,Ulmus rubra
   Kayacık,Ostrya carpinofolia
   Akçaağaç yapraklı çınar,Platanus acerifolia
   Batı çınarı,Platanus occidentalis
   Doğu çınarı,Platanus orientalis
   Okaliptus,Eucalyptus camaldulensis
   Sığla(Günlük),Liquidambar orientalis
   Adi fındık,Corylus avellana
   Türk fındığı,Corylus sylvatica
   Ak söğüt,Salix alba
   Badem yapraklı söğüt,Salix amygdalina
   Salkım söğüt,Salix babylonica
   Keçi söğüdü,Salix caprea
   Boz söğüt,Salix cinerea
   Kara söğüt,Salix nigra
   Sepetçi söğüdü,Salix viminalis
   Beyaz huş,Betula alba
   Kara huş,Betula nigra
   Tüylü huş,Betula pubescens
   Adi huş,Betula verrucosa
   Kıbrıs akasyası,Acacia cyanophylla
   Yalancı akasya,Robinia pseudoacacia
   Kiraz,Prunus avium
   Üvez,Sorbus aucuparia
   Ceviz,Juglans regia
   Yabani zeytin,Olea europaea
   Akdeniz defnesi,Laurus nobilis
   Adi Şimşir,Buxus sempervirens
   Ormangülü,Rhododendron ponticum
   Kocayemiş,Arbutus unedo
   Harnup (Keçiboynuzu),Ceratonia siliqua
   Diğer yapraklılar

Türkiye'de yetişen bazı ağaçların yükseklikleri ve gövde çapları:
Ağaç Boyu Çapı
Göknar 75 m 3 m
Ladin 60 m 2 m
Çam 50 m 1 m
Kayın 44 m 2 m
Meşe 53 m 4 m
Dişbudak 30 m 1,7 m
Cinsler

   Abies, Göknar
   Acacia, Akasya
   Acer, Akçaağaç
   Actinostrobus, Servi çamı
   Athrotaxis, Tasmanya sediri
   Aesculus, At kestanesi
   Agathis
   Ailanthus, Kokarağaç
   Albizia, Gülibrişim
   Alnus, Kızılağaç
   Amentotaxus
   Araucaria, Arokarya
   Arbutus, Koca yemiş
   Aucuba, Akuba
   Austrocedrus, Şili sediri
   Berberis, Kadıntuzluğu
   Betula, Huş
   Biota Doğu mazısı
   Broussonetia, Kağıt dutu
   Buxus, Şimşir
   Calocedrus, Su sediri
   Camellia
   Carpinus, Gürgen
   Carya
   Castanopsis
   Catalpa, Katalpa
   Cathaya
   Cephalotaxus
   Celtis, Çitlenbik
   Ceratonia, Keçiboynuzu
   Cercidiphyllum, Katsura ağacı
   Cercis, Erguvan
   Chamaecyparis, Yalancı servi
   Citrus, Limon,Portakal,Greyfurt,Mandalina
   Clematis, Akasma
   Cornus, Kızılcık
   Corylus, Fındık
   Cotinus, Sumak
   Cotoneaster, Dağ muşmulası
   Crataegus, Alıç
   Cryptomeria, Japon çamı
   Cunninghamia, Tırpan ağacı
   Cupressocyparis, Melez servi
   Cupressus, Servi
   Cydonia, Ayva
   Daphne
   Dalbergia, Pelesenk ağaçları
   Diospyros, Trabzon hurması, Abanoz
   Dipteronia
   Elaeagnus, İğde
   Eriobotrya, Malta eriği
   Eucalyptus, Okaliptüs
   Euonymus, Papazkülahı
   Fagus, Kayın
   Ficus, İncir
   Fitzroya Patagonya servisi
   Forsythia, Altınçanak
   Fraxinus, Dişbudak
   Fuchsia, Küpe çiçeği
   Ginkgo, Mabet ağacı
   Gleditsia, Yabani keçiboynuzu
   Hedera, Sarmaşık
   Hibiscus, Ağaçhatmi
   Hippophae, Yalancı iğde
   Hydrangea, Ortanca
   İlex, Çobanpüskülü
   Jacaranda
   Jasminum, Yasemin
   Juglans, Ceviz
   Kalmia
   Keteeleria, Yalancı göknar
   Koelreuteria, Fener ağacı
   Laburnum, Sarısalkım
   Lagerstromeia, Oya ağacı
   Larix, Melez
   Laurus, Defne
   Ligustrum, Kurtbağrı
   Liquidambar, Sığla ağacı
   Liriodendron, Lale ağacı
   Lithocarpus
   Lonicera, Hanımeli
   Maclura, Yalancı portakal ağacı
   Magnolia, Manolya
   Mahonia, Sarıboya ağacı
   Malus, Çiçek elması
   Melia, Tespih ağacı
   Mespilus, Muşmula
   Metasequoia, Su ladini
   Microbiota
   Morus, Dut
   Myrtus, Mersin
   Nerium, Zakkum
   Nothofagus, Yalancı kayın
   Olea, Zeytin
   Osmanthus
   Ostrya, Kayacık
   Paulownia Pavlonya, İmparator pavlonyası
   Phellodendron, Mantar ağacı
   Phillyrea, Akçakesme
   Phoenix, Hurma
   Picea, Ladin
   Pinus, Çam
   Pistacia, Sakız ağacı, Menengiç
   Pittosporum
   Platanus, Çınar
   Podocarpus Taşporsuğu
   Populus, Kavak
   Prunus, Kiraz,Erik,Şeftali,Kayısı
   Pseudolarix, Yalancı melez
   Pseudotaxus Çin yalancıporsuğu
   Pseudotsuga, Duglas göknarı
   Pterocarya, Kanatlı ceviz
   Punica, Nar
   Pyracantha, Ateşdikeni
   Pyrus, Armut
   Quercus, Meşe
   Reklam, Reklam Ağacı
   Rhamnus, Cehri
   Rhododendron, Ormangülü
   Robinia, Yalancı akasya
   Salix, Söğüt
   Sambucus, Mürver
   Sassafras
   Sciadopitys, Japon şemsiye çamı
   Sequoia, Sekoya
   Sequoiadendron, Mamut ağacı
   Sophora, Sofora
   Sorbus, Üvez
   Syringa, Leylak
   Taiwania
   Tamarix, Ilgın
   Taxodium, Bataklık servisi
   Taxus, Porsuk
   Tetraclinis Berberistan mazısı
   Thuja, Mazı
   Thujopsis, Yalancı mazı
   Tilia, Ihlamur
   Torreya
   Tsuga, Suga
   Ulmus, Karaağaç
   Vaccinum, Yaban mersini
   Viburnum, Kartopu
   Washingtonia, Kanarya palmiyesi
   Wisteria, Morsalkım
   Yucca, Avize ağacı
   Zelkova, Zelkova
   Ziziphus, Hünnap

Ağaçlarla ilgili Temel Kavramlar
ağaçlar ile ilgili terimler - bitki sistematiği - bitki dünyasıTek Ağaç :
Ormancılık bilimleri açısından tek ağaç: kök, gövde ve taç (tepe) gibi üç ayrı organa sahip olan ve en az 5 m. yüksekliğe ulaşan çok yıllık odunsu bitkilere Ağaç adı verilmektedir.

Bu tanımı biraz daha açarsak;

Ağaç:
Boyu en az 5 metre, çapı da 10 cm'den aşağı olmayan, dal sürgün ve yapraklarının oluşturduğu tepe tacını tek bir gövde üzerinde taşıyan, her yıl çap artımı yaparak kalınlaşan, sürgün vererek boylanan, hücrelerinin büyük bölümü odunlaşmış olan, uzun ömürlü bitkilere AĞAÇ denir...

Meşcere:
Ormancılık bilimleri açısından meşcere, çok sayıda ağacın geniş bir alanda birbirini etkileyecek sıklıkta ve birarada bulunması halidir.

Orman:

Ele alış biçimi ve ele alan kişinin amacına göre Orman kavramının farklı tanımları ile karşılaşılmaktadır. Bir şairin, yazarın ve ressamın Orman anlayışı ile, geçimini ormandan sağlayan kırsal kesim halkının ormana bakış açıları birbirinden çok farklıdır.

Büyük metropolde yaşayan insan gözünde Orman; temiz hava, kaliteli içme suyu ve türlü rekreaktif etkinliklerin yapılabildiği doğa parçası iken, ormancılık, arıcılık ve hayvancılık yaparak geçimini sağlayan halk gözünde Orman; hayatını idame ettirebileceği iş ve çalışma ortamıdır.

Ormancılığın değişik bilim dalları da uğraş alanlarına ve bakış açılarına göre ormanı farklı şekilde tanımlamaktadır.

Hukukçu gözünde orman:


"Tabii olarak yetişen veya emekle yetiştirilen ağaç ve ağaççık toplulukları, yerleriyle birlikte orman sayılır." Ancak; sazlıklar, step bitkileriyle örtülü yerler, dikenlikler, parkıar, şehir koruluklan, mezarlıklar, yüzölçümü 3 hektardan az olan sahipli arazi üzerindeki ağaçlık alanlar orman tanımı içine girmemektedir (6831 Sayılı Orman Kanunu Madde 1.)

Orman ürün ve hizmetlerinin oluşumunu inceleyen ve bu kaynakların miktarını arttırmayı amaç edinen Orman Hasılat Bilgisi yönünden Orman;

Baskın elemanı ağaç ve ağaççıklardan oluşan otsu ve odunsu bitkilerin diğer mikro ve makro organizmalarla birlikte meydana getirdiği bir yaşam birliğidir.

Çeşitli ormancılık disiplinlerinin kendi yönlerinden yaptığı tanımların ortak özelliklerine dayanarak ormanı;

"Belirli yetişme ortamlarında var olan ve gelişen, ana elemanı ağaç ve ağaççık olmak üzere, diğer bitkisel, hayvansal ve mineral elemanlardan oluşan, bu elemanlar arasında karşılıklı etkileri ve kendine özgü yaşam birliği olan bir doğa varlığı, topluma orman ürünleri ile diğer foknsiyon ve hizmetler sağlayan ulusal bir servet.."

biçiminde tanımlayabiliriz. (ERASLAN, 1983, S.27).

Çalı ve Ağaçcık:
Ömürleri kaç yıl olursa olsun, boyları hiç bir zaman 5 m . yüksekliğe ulaşamayan Sandal, Kocayemiş, Akcakesme , Funda ve Karaçalı gibi odunsu bitkiler çap ve boylarına göre Çalı veya Ağaçcık olarak anılmaktadır .

Çalılar çok yıllık odunsu bitkiler olup ağaçlardan boyunun kısalığı ve uzamayı temin eden bir orta sürgünün olmayışı ile ayrılır.


islamda Kur'an-ı Kerim'in Tarifi Tanımı ve  Önemi Nedir?

Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.

Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:

   * "İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız." (En'âm, 6/155).

   * "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. Ahirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar." (En'âm, 6/92).

   * "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ, 4/82).

   * "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara, 2/185).

   * "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir." (Bakara, 2/97).

   * "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır." (Sâd, 38/29).

* Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi:

   "Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm):

   "Yakında fitneler kopacaktır." buyurduğunu işittim. Bunun üzerine,

   "Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum.

   "Allah'ın kitabı, Kur'an'dır." buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı: )

   "Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir.

   Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik." (Cin 1) demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur." (Tirmizi, Sevabu"l-Kur"an 14, 2908)

   * "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."

   * "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."

   * "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."

   * "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."

   * "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."

Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda lâfızları itibariyle de Peygamberimizin (ASM) kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize (asm) toptan gelmemiştir. åyet âyet, sûre sûre nâzil olmuştur.

Kur'an Mu'cizesi

Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz (asm) bu hususta şöyle buyurmuştur:

   "Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim." (Buhari, Fezailü'l-Kur'an, 1)

Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:

   "De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (İsrâ, 17/88).

Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz (asm) okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri on dört asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Firavun'un mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir.

Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir. İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bilakis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi,

   "Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır."

Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır.

Kur'an'ın bir çok tarif ve tanımından bazıları:

- Rabbimizi bize târif eden Kur’ân-ı Hakîm; şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi...

Bu kâinat, kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitaba benzetiliyor. Bir risalede âlemdeki varlıklar için ayât-ı tekviniye tabiri kullanılır. Tekvinî ayet, kün emriyle yaratılan ve Allah’ın varlığını, birliğini, esmâ ve sıfatını bildiren ve onlara delil olan demektir. Kur’ân-ı Kerimdeki ayetler Allah’ın kelam sıfatından gelmişlerdir,  kâinattaki ayetler ise kudret sıfatından..

Bu kâinat kitabı bütün ayetleriyle Allah’ı tanıttığı halde insanlar onu okuyamamışlar ve  doğru değerlendirememişlerdir. Yani, o kitabın dilini anlamamışlardır. İşte,  Kur’ân-ı Hakîm; kâinat  kitabını tercüme etmiş, insanlara anlatmış ve o kitabın kâtibi olan Rabbimizi bize tarif etmiştir.  O’nu sıfatlarıyla, isimleriyle, fiilleriyle bizlere bildirmiştir.

- Şu sahaif-i Arz ve Semâda müstetir künuz-u Esmâ-i İlâhiyenin keşşafı...

Müstetir; “perdelenmiş, örtülmüş,  görülmez ve bilinmez hale gelmiş” demektir.  Kur’ân-ı Hakîmin  kâinat kitabını  tercüme etmesi sayesinde,  “arz ve semâda müstetir”  olan esmâ tecellileri müminlerce okunmaya başlanmıştır. Bu ifadede Allah’ın isimleri birer hazineye teşbih edilmiştir. Meselâ, Hâlık ismi bir hazinedir; bütün mahlukat o hazinenin cevherleri gibidir. Muhyi ismi ayrı bir hazinedir;  bütün hayatlar da o hazineden gelmiştir.

- Şu sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftâhı...

Şu kainat kitabında, her mahluk gibi her hadise de bir kelime yahut bir satır hükmündedir. Onların da doğru okunması gerekir. İşte, hadiselerin altında gizli olan hakikatler ancak Kur’ânın irşadı ve talimiyle doğru okunabilir.

Gece ve gündüz, sıhhat ve hastalık, sevinç ve keder, ihtiyarlık ve ölüm bu kitapta yazılmış birer hakikattirler.  Bunlar içerisinde insan için en önemli hadise ölümdür. Ölümü, “hiçlik, yokluk, kabre girip çürüme ve kaybolma” olarak düşünenler, ölümün hakikatine erememiş, o en önemli hadiseyi yanlış değerlendirmişler demektir. Kur’ânın irşadıyla ölüm hadisesinin hakikati anlaşılır. Doğum ana rahminden dünyaya gelmek olduğu gibi ölüm de dünyadan berzah alemine göçmektir. Onu ba’s denilen son bir doğum daha takip edecek, onunla da kabir âleminden mahşer meydanına çıkılacaktır.

Nur Külliyatında ölümün hakikatiyle ilgili çok geniş açıklamalar yapılmıştır. Bir kaçını hatırlayalım:  Ölüm, “tebdil-i mekândır, vazifeden paydostur, ıtlak-ı ruhtur.” Kabir ise “bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.”

- Şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliye’nin hazinesi...

Bu ifadede geçen, âlem-i gaybı,  bu görünen âlemin sevk ve idare edildiği arş-ı azam, her şeyin misallerinin alındığı âlem-i misal, her şeyin yazılıp hıfz edildiği levh-i mahfuz  gibi göremediğimiz gaybî âlemler olarak anlayabiliriz.

İltifat ve hitap kelimeleri birbirini tamamlamakta ve aynı hedefe işaret etmektedirler. Cenab-ı Hakk’ın kullarına hitap etmesi en büyük bir iltifattır. Onlara emir ve yasaklarını bildirmesi, rızasına erme ve cennetine varma yollarını göstermesi insanlar için en büyük bir lütuf ve en ileri bir ihsandır.

- Şu âlem-i mâneviye-i İslâmiye’nin güneşi, temeli, hendesesi...

Başta iman olmak üzere, bütün güzelliklerin, faziletlerin, meziyetlerin, güzel ahlâkın kaynağı Kur’ân güneşidir. Dinimizin temeli Kur’ân hakisatleridir. Kur’ânın  ilk müfessiri olan hadis-i şeriflerle o temel üzerine ebediyete kadar devam edecek bir hidayet ve istikamet binası kurulmuştur.

Hendese kelimesini, büyüyen İslâm binasında ortaya çıkan yeni meseleleri çözmek, yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere Kur’ân ve hadis-i şeriflerin ışığında yapılan içtihatlar, verilen fetvalar olarak değerlendirebiliriz.

- Avâlim-i uhreviyenin haritası...


Kur’ân-ı Kerimde, mahşere çıkışla başlayıp, “vakfe, mizan, sırat, cennet yahut cehennem” şeklinde devam eden âhiret hayatının  yol haritası çizildiği gibi, cennette mazhar olunacak çeşitli saadetler ve cehennemde tadılacak muhtelif azaplar da birer fotoğraf gibi insanın önüne konulmuştur.

- Zât ve sıfât ve şuun-u İlâhiye’nin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı...

Allah’ın zâtı, sıfatları ve şuunatı hakkında tek sağlam bilgi kaynağı Kur’ândır. Bu gaybî ve sonsuz hakikatler hakkında  insan aklı ve hayali hiçbir şey yapacak durumda değildir. Allah,  kendisini Kur’ânla anlatmış olduğundan, insanların yersiz tahminlerine ve geçersiz fikirlerine ihtiyaç kalmamıştır.

Biz Kur’ân ayetlerinden ve onları tefsir eden yetkili âlimlerimizden,  “Allah’ın zâtının vacip, ezelî,  ebedî,  mekândan ve zamandan münezzeh olduğunu,  sıfatlarının sonsuz olup ne kadar varlık yaratırsa yaratsın bu sıfatlarda hiçbir değişme ve eksilme düşünülemeyeceğini, zâtı ve sıfatları gibi, merhamet ve gazabının, şefkat ve gayretinin ve sair bütün şuunatının da mahlukatın halleriyle ve kabiliyetleriyle mukayese edilemeyeceğini” ve daha böyle nice hakikatleri öğrenmiş bulunuyoruz.

Kâinattaki varlıklar da Allah’ın varlığını ve sıfatlarını hal dilleriyle ilan etmiş olmakla birlikte, bu  manevî sözlere çoğu zaman kulak verilmediğini, yahut yanlış anlaşıldığını görüyoruz. Onun için bir bürhan-ı natık, yani “konuşan delil” lazımdır. (Bürhan-ı natık ifadesi Allah Resulü (asm.) için kullanıldığında “Kur’ânı insanlara tebliğ eden, anlatan” manasına gelir.)

Tercüman-ı satıı (yüksek tercümanı) ifadesi, kâinat kitabının sözlerini anlamayan insanlık âlemine Kur’ânın bu konuda tercümanlık yaptığını ifade eder ve burhan-ı natık terkibine yakın mana taşır.

Şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi...

Kur’ân, insanların ruhlarını  terbiye etmek, kalplerini imanla, akıllarını ilim ve irfanla kemale erdirmek, onlara hakiki hikmet dersini vermek, beşeriyeti  hatalı yollardan çevirmek ve hidayet yolunu göstermek üzere inzal olmuştur. Hakiki hikmet, yani gerek insanların gerek diğer varlıkların yaratılış gayeleri ve görevleri konusunda en doğru bilgi Kur’ân ayetlerinden alınabilir. Çünkü bu ayetler o varlıkları yaratanın kelâmıdır.

Bilindiği gibi “hikmet” kelimesi felsefe için de kullanılmaktadır. Burada konulan “hakiki” kaydı, felsefenin gerçek hikmet olmadığına da bir işarettir.

Hikmetin birçok tarifi vardır. Bunlardan birisi de “ilimle beraber amel”dir. Yani, bir fikir, insanları güzel amele götürüyorsa hikmetlidir. Yoksa sadece sözde kalan, uygulamaya konulamayan düşünceler şahsî olmaktan öteye geçmez ve insanlar için bir irşat ve hidayet vesilesi olamazlar.

Hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir ve mârifet gibi; bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir “kütübhane-i mukaddese”dir...

Kur’ân-ı Kerim, bütün varlık âleminin yaratılış gayelerini ve görevlerini öğretmesi cihetiyle bir kitab-ı hikmet olduğu gibi, hem şahsî hayatımıza hem de  toplum  hayatımıza dair emir ve yasakları bildirmesi yönüyle bir kitab-ı şeriattır.

Şeriatın birer esası olan “dua, ubudiyet, emir ve davetleri” de bütün yönleriyle içine alır.

Kur’ân-ı Kerim, okunduğunda  her harfine en az on sevap verilen bir zikir olduğu gibi,  Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıtması yönüyle de bir marifet kitabıdır.

Kur’ân-ı Kerimde bütün hak meslek ve meşreplerin esasları mevcuttur.  Aynı kâinattan her meyve ağacı  kendi istidadına göre farklı bir meyve süzdüğü  gibi, her tefsir âlimi  Kur’ândan farklı manalar sezer, her meşrep sahibi farklı feyiz kapıları bulur ve farklı esmânın tecellilerine mazhar olmakla ayrı bir irşat mesleği  ortaya koyar. Bu yönüyle Kur’ân bir tek kitap olduğu halde bir kütüphane hükmüne geçer.

------------------

Kuran-ı Kerimin islam dininin temel kaynağı olması yönünden önemi nedir?

Güzel ahlakı ve insani bir şekilde yaşanması için terbiye etmesi,yasaklar,sevaplar,müslüman gibi görünüp müslüman olmayanlardan sakınmak, kurallara uyanlara daha iyi bir yaşamı müjdelemesi anlıcan bütün kullarını çok sevdiğini göstermesi.

Allah'ın kelamıdır içinde Allah'ın sözleri yer alır ve son kitaptır.

Kur’an-ı Kerim niçin İslam Dininin Temel kaynağıdır?

Kur’an-ı Kerîm, Allah’ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur’an, son Peygamber Hz. Muhammed’e (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakl edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kur’an-ı Kerîm ferde ve cem’iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî – mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.

Hz Muhammed (s.a.s.) Muâz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken araların-da şu konuşma geçmişti:
Hz. Peygamber (s.a.s.) O’na sordu: Sana bir dava getirildiğinde ne ile hük-medeceksin yâ Muâz?
- Allah’ın Kitâb’ında bulduğumla hükmedeceğim.
- Onda bulamazsan ne ile hükmedeeksin?
- Peyamberin Sünneti ile hükmedeceğim. Hz. Peygamber tekrar sordu:
- Ya onda da bulamazsan?
- Kendi reyimle İctihâd ederim.
Muâz’ın bu suretle cevap vermesi üzerine Peygamber çok sevinmiş ve Al-lah’a hamdü senada bulunmuştur.

Kur’an-ı kerim İslâm dininin temel kaynağıdır Bir konuyla ilgili olarak İslam dini açısından hüküm verilirken Kur’an başvurulacak olan ilk kaynaktır Kur’an insanlara en doğru yolu gösteren ilâhî bir rehberdir Kur’an’da ALLAH ile insan, insan ile insan ve insan ile evren arasındaki ilişkileri düzenleyen ilkeler yer alır Kur’an iyilik yapanlar için müjdeleyici ve kötülük yapanlar için ise uyarıcıdır.

Kaynaklar :
Sorularla İslamiyet
Bediüzzaman, Sözler,
Bazi internet sayfalari


Çöven Otu – Helvacı Kökü – Sabun Otu Nedir? Nasıl Kullanılır? Faydaları Nelerdir?

Çöven Otu tohumu, çöven otu sabunu ve çöven otu kreması ( kereviç kreması, kerebiç köpüğü ) hakkında bir yazı hazırladık. kıymeti pek bilinmeyen çöven otu ile ilgili bilgi vereceğiz.

ÇÖVEN (GYPOSPHİLA ARROSTİİ)

. (Helvacı otu, Sabun otu)

İÇİNDEKİLER: »Şekerler »Reçine »Saponin

YÂN TESİRİ: Fazlası kusturur.

ŞİFASI:

1) Sivilce: Çöven kökü kaynatılıp sivilcelere losyon yapılır.

2) İdrar söktürücü: Az çöven kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir.

3) Hayız söktürücü:  Az çöven kökü kaynatılıp balla tatlandırılarak içilir.

4) Leke giderici: Çöven, ıhlamur ile beraber kaynatılıp lekelere masaj yapılır.

5) Saç bakımı: Az çöven, kekik ile beraber kaynatılıp saçlar yıkanır.

6) Saçlardaki Kepeklenmenin en iyi ilacıdır, kaynatılıp suyu ile  saçlar son durulama suyunda yıkanır.

TAVSİYE: Çöven, helvacıların, helvayı beyazlatmak için kullandığı bir bitkidir. İçinde saponin bol olduğundan güçlü bir temizleyicidir. Temizlik deterjanı, sabun üretilebilir. Ergenlik sivilcelerine başarıyla uygulanır.


Çöven otu, Türkiye’nin ihraç ürünleri arasındadır. Genel olarak Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’da yetişmektedir.

Karanfilgiller familyasında olan bu bitki ve bu bitkiye yakın türler İngilizcede ‘ Baby’s Breath ‘ olarak bilinir. Karanfilgiller ailesine mensup olan çöven otu‘nun kök ve dalları köpürdüğü için sabun otu, sabun çiçeği ve köpürgen gibi isimler verilmiştir. Ayrıca helva yapımında kullanıldığı için helvacı kökü olarak da bilinir. Çöğen olarak da bilinir. Gerçekten de bu bitkinin temizleyici özellikleri şaşkınlık vericidir. Kendisi doğal köpürme özelliği olan bitkisel sabun’dur.

Esasen; bu otun köpürme özelliği içerisinde bulunan ‘ saponin ‘ adlı bir bitkiden kaynaklanmaktadır. Saponin maddesi bazı bitkilerde ve daha çok oranda sabun otunda ( çöğen otu – Saponaria) yüksek miktarda bulunur ve suda köpürme özelliği taşıyan yüksek molekül ağırlığına glikozittir.

Çöven Otu/Sabun Çiçeği  ile Temizlik Malzemesi Yapımı

Bu bitkinin kuru kökleri kaynatılır ve ortaya böylesi temizlik malzemesi çıkar. Daha önceki yazımız olan Sabun Cevizi ile benzer özellikler gösterebilir. Bknz: Sabun Cevizi ile Doğal Temizlik
Çöven Otu; krema yapımında, helva yapımında ayrıca sabun yapımında kullanılmaktadır. Gıda endüstrisinde, çöven ekstresi tahin helvası yapımında kullanılır. Bunun dışında ise lokum imalatı ve Trakya bölgesine has köpük helvası yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca, Türkiye’de bazı yörelerde, hellim peyniri imalatında kullanılır.

Kök ve yaprakları ile bitki çayı hazırlanabilir. Ayrıca; çeşitli maksatlar ile sağlık alanında kullanılmaktadır.

Çöven Otu Faydaları Nelerdir?

Çöven otunun faydaları hakkında yazılanların pek çoğu geleneksel kaynaklı olup, bu sebeple pek çok kaynakta, tüketim şekli belirtilmemiştir. Bu sebeple kesin bir şey söylemek zordur ancak çöven otu çayı ile hazırlanan bitkisel çay’ın faydalı olabileceği sorunları belirttik

Ateş düşürücü olup; ter, idrar ve balgam ve adet sökücüdür. Uyuz , egzama gibi cilt sorunları için kullanıldığı bilinmekle birlikte, rahatlatıcı, bronş açıcı bir bitki olarak kullanılmaktadır.

Bunun yanı sıra "www dailymail co uk" adlı sitede yer alan bir habere göre ise  İngiliz Bilim adamlarının yaptığı araştırmada; çöven otu ile lösemi için bilinen ilaçlardan çok etkili bir ilaç yapılabileceği yönünde bilgi vardır.

Çöven otu, belli oranda toksin içermektedir. Bu sebeple çay tüketiminde dikkat etmek gerekir. Doktor tavsiyesi ile kullanılmalıdır. Geleneksel kullanımda; 2 gram çöven otu çeyrek litre su ile bildiğimiz çay demleme usulü ile demlenir. Demleme süresi 5-10 dakika arasındadır. Bu çay günde iki defa sabah ve akşamları yarım fincan doktor önerisi ile içilebilir.

Kurabiyeler için Çöven Kreması ( Kerebiç Köpüğü ) Nasıl Yapılır?

Genelde kerebiç tatlısının üzerine konulan bu krema, kerebiç kreması veya kerebiç köpüğü olarak da bilinir.

Malzemeler:
2 adet çöven otu kökü
5 su bardağı pudra şekeri veya toz şeker
4 su bardağı su

Çöven otu yıkanıp tencereye alınır ve 4 bardak su eklenerek bir gece suda bekletilir. Saba olunca çöven otu 2 saat kaynatılır. Eğer suyu azalırsa; kaynarken 1-1,5 su bardağı su ilave edilebilir.

Kaynayan çöven otu süzülür ve daha sıcak iken şeker ilave edilir ve karıştırılmaya devam edilir. Biraz ılıyınca mikser yardımı ile çırpma işlemi başlar. Kıvam iyice sertleştiğinde kerebiç kreması hazır olmuştur. Çırpma işlemi biraz uzun sürebiliyor. ( 45 dakika – 1 saat kadar çırpılır ara ara mikser durdurulabilir. )

--------------------

çöven otu ile ilgili bilgiler hakkında yazılar çöven otu Saponaria officinalis çöven bitkisi pembe veya beyaz renkte çiçekler açan, kökü kalın, çok yıllık, 30 ila 80 cm boylarında, otsu bir bitkidir. Temizleyici özelliğinden dolayı “sabun otu” olarak da adlandırılır. İçerisindeki en önemi madde saponindir, ayrıca reçine, uçucu ve sabit yağ ile müsilaj içerir. şifalı bitkiler çöven otu nedir kürü hangi rahatsızlığa faydalıdır nelere iyi gelir ne işe yarar hastalık tedavi edici iyileştirici özellikleri ve zararları nelerdir
diger ismi : sabun otu kökü faydaları

çöven otu özellikleri : çöven sabun otu olarakta bilinir çöven otu kökü ve dalları,çöven otu suyu sabun katılmış gibi köpüren, kir temizleyici bir bitkidir. Helvacılıkta, ağdayı ağartmak için de kullanılır. Kökü, büyük ve kalındır. Dışı, hafif kırmızımtıraktır. çöven otu çiçeği pembe, beyaz olup, salkım şeklindedir. Köklerin dövülmesinden çöven elde edilir.

çöven otunun faydaları : İdrar ve ishal yapabilir. Göğsü yumuşatıcı, balgam söktürücü, terletici ve ateş düşürücü etkileri ile özellikle bronşitte faydalıdır. Vücudu rahatlatır. Egzama, uyuz gibi cilt hastalıklarında faydalıdır.
çöven otu neye iyi gelir : İdrar söktürür. Terletir, ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. Kusturur ve balgam söktürür. Cilt hastalıklarında da faydalanılır. Temizleyici olarak da kullanılır.

çöven otu nasıl kullanılır : çöven bitkisi eczacılıkta çöven otunun öncelikle kökü kullanılır. Ayrıca, bitkinin kurutulmuş yaprakları da kaynatılarak kullanılmaktadır. Tedavi amacıyla kullanımının dışında, bitkisel sabun olarak elbise ve eşyalardaki yağ ve kir lekelerini çıkarmakta da kullanılır.
çöven otu nasıl tüketilmeli : çöven otu çayı nasıl yapılır iki tatlı kaşığı çöven otu kökü kökü demliğe konur ve üzerine 300-500 ml kaynar suyu ilave edilerek 5-10 dakika demlemeye bıraktıktan sonra süzülerek çay olarak içilir.

çöven otu zararları ve yan etkileri : Aşırı dozajda çöven otu kökü çayı mide ve bağırsaklarda tahrişe neden olur. Normal dozajda herhangi bir yantesiri yoktur.

Çöven Üretimi

Tahin helvası üretiminde kullanılan çöven kök ve rizomlarının yongalar halinde bir kapta 4-5 kez kaynatılması ve kaynama sularının ayrı bir kapta tekrar kaynatılması ile elde edilir.

Elde edilen bu çöven suyuna çöven özütü ve çöven ekstraktı denir. Çöven ekstraktı reçine, şeker ve saponinden ibarettir. Tahin helvası şurubunun ağartılmasında çöven içindeki saponinin etkisi rol oynar. Saponin aynı zamanda şekeri yumuşatır. Sünger gibi yapar. Çöven tahindeki susam yağının şekerle karışmasını sağlayan emilgatör görevini de yapar.

Çövenin helva üretiminde kullanım amacını kısaca sıralayacak olursak:

1- Şeker ağdasını beyazlatır.
2- Ağdayı yumuşatır.
3- Ağdayı sünger gibi yapar.
4- Emilgatör etki yapar.

Malt (tahin helvası şurubu) elde edilmesi:

Şeker kaynatma kazanlarının içinde ağırlığının ½ ile 1/3’ ü arasındaki su ile karıştırılarak ısıtılır.

Elde edilen bu ürüne malt adı verilir. İnvertleştirici madde olarak sitrik asit, tartarik asit, malik asit kullanılır. Kullanım oranı % 0,1’dir. 1 kg şekere 1 gr invertleştirmede şekerin % 25-30’u inversiyona tabi tutulur.
                                                           100-125 °C ısı
35 kg şeker(sakaroz) + 15 kg su + 35 gr asit ———————› Malt
                                                               30 dakika

Maltın Beyazlatılması:

Bakır kazanlar içinde elde edilen malt, hemen matı kazanı tabir edilen dibi yarım küre şeklinde olan silindirik kazanlara alınır. Üzerin çöven suyu (100 kg şekere 100 gr çöven ekstraktı olacak şekilde) ilave edilir ve matı kazanı süratle 130-140°C sıcaklığa kadar ısıtılır. Bu kazanlar sonunda malt çöven suyunun etkisiyle beyazlaşır, yumuşar ve sünger gibi bir hal alır. Buradan elde edilen malta Beyazlatılmış Malt adı verilir.

Tahin ve Beyazlatılmış Maltın Karıştırılması:


70-80°C’ye kadar soğutulan beyazlatılmış malt ayrı bir kazandaki aynı sıcaklıkta duran tahin üzerine dökülür. Burada dikkat edilecek husus tahin ve malt karışımında şeker oranının elde edilecek ürünün TS 2590 ‘a uygun olacak şekilde ayarlanmasıdır.

Emülgatör Kullanımı:

Tahin ile maltın karışımından önce, tahine Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliğine göre müsaade edilen emülgatörlerden ( E 491 sorbiton monostearat 5 g∕kg, E 471 mono ve di gliserid QS maksimum düzeyin belirlenmediği teknolojinin gerektirdiği miktardan fazla olmamalıdır) birisi katılır ve iyice karıştırılır.

Daha sonra malt ilave edilerek, önce tahta kürekle, sonra da el ile içe dönük bir katlama ile karıştırılır. Gittikçe sertleşmeye başlayan kütle tam karışma sağlanınca kalıplara alınır ve ambalajlanır.

Bilindiği gibi tahin helvası üretiminde el ile temas, oldukça yoğun bir şekilde uygulandığından, mikrobiyolojik açıdan kontaminasyon son derece önemlidir. Eller muhakkak dezenfekte edilerek elle karıştırılmalıdır.

Tahin Helvasının Kimyasal Özellikleri:



Özellik Değer
-Susam yağı                               % (m∕m), en az
-Tahin miktarı                            % (m∕m), en az                        
-Protein                                  % (m∕m), en az                        
-Toplam şeker(sakaroz)             % (m∕m), en çok                        
-Rutubet                                     % (m∕m), en çok                        
-Ham selüloz                              % (m∕m), en çok                        
-Kül                                            % (m∕m), en çok                        
-Peroksit sayısı(özütlenen yağda) mili eşdeğer O2∕kg en çok
-Asitlik (özütlenen yağda) oleik asit cinsinden % (m∕m), en çok
-Oleik asit                                   % (m∕m), en az
-Linoleik asit                               % (m∕m), en az
-Linolenik asit                             % (m∕m), en çok                        
-Palmitik asit                               % (m∕m), en az
-Saponin                                      % (m∕m), en çok                        
-Demir (Fe)                                 % (m∕m), en çok                        
-Arsenik(As)                               % (m∕m), en çok                        
-Bakır(Cu)                                   % (m∕m), en çok                        
-Kurşun(Pb)                                % (m∕m), en çok                        
-Kalay(Sn)                                   % (m∕m), en çok                                   23


Not: Çeşni maddesi olarak kurutulmuş veya yaş meyve şekerlemeleri, kuru meyve katılmış çeşnili tahin helvalarında analizler bu maddeler ayıklandıktan sonra kalan kütlede yapılır.

MODERN İŞLETMELERDE HELVA ÜRETİM AŞAMALARI

HAZIRLIK:

1- Bir miktar şeker, bir miktar sitrik asit, bir miktar glikoz ve bir miktar su şeker hazırlama (macun) kazanına dökülür.
2- Kazanın ısısı açılır ve şeker çözünene kadar karıştırılır.
3- Karışım kaynatma kazanına alınır.

          HELVA KAYNATMA KAZANI:

1- Kazanın ısısı açılır.
2- Karıştırıcı ve aspiratör çalıştırılır.
3- Sıcaklık yeterince yükselince alt ısı kapatılır.
4- Vana açılır ve kazandaki karışım ağartma kazanına aktarılır,

  HELVA AĞARTMA KAZANI:

1- Kazanın çarpma pervanesi çalıştırılır ve alt ısısı açılır.
2- Belirli bir kıvamdan sonra gerekli miktarda çöğen verilir.
3- İstenilen kıvama gelinceye kadar pişirilir.

HELVA YOĞURMA:

1- Karmalara bir miktar tahin ve diğer katkıları ( emülgatör, vanilya, kakao, antep fıstığı) tartılır.
2- Ağartma kazanından her karmaya bir miktar şeker çıkartılır.
3- Şeker (ağda) ile tahinin önce kürekle karışmasını sağlanır.
4- Yoğurma eldiveni ile yoğurulur.
5- Sıcak helva hamuru belirli kıvama geldiğinde karma yere indirilir.

  HELVA TARTIM VE KALIPLAMA:

1- Üretim planında belirtilen helva cinsine göre gerekli kalıplar hazırlanır.
2- Tartım için teraziler hazırlanır.
3- Tartılan sıcak helva hamuru kalıplara sıkı bir şekilde basılır.

HELVA KESİMİ:

1- Hava ve elektrik bağlantıları yapılır.
2- Hidrolik şalteri açılır.
3- Kesilecek helva hazneye yerleştirilir.
4- Hidrolik kolu aşağı basılı tutulur, helva kesim işi bitince bırakılır.
5- Hava piston kolu aşağı doğru basılır.
6- Hidrolik kolu yukarı kaldırılır.
7- Kesilen helvalar tepsi ile alınır.

HELVALARIN SOĞUTULMASI:

1- Doldurulan kalıplar (80 gr, 200 gr, 450 gr) helva soğutma ranzalarına yerleştirilir.
2- 950 gr ve 3000 gr’ lık helva kalıpları paletlere alınır.
3- Paletler helva soğutma odasına alınır ve helvalar soğuyana kadar beklenir.

      HELVA ELLE PAKETLEME:

1- Soğuyan helvalar kalıplardan helva arabalarına çıkarılır.
2- Kalıptan çıkan helvanın cinsine göre ambalaj kağıdı kesilir.
3- Paketleme eldiveni giyilir.
4- Helvalar ambalaj kağıdına sarılır ve yapıştırılır.

    HELVA OTOMATİK PAKETLEME:

1- Ana şalter açılır.
2- Çene ve alt ısıtıcıların rezistansları açılır.
3- Ambalajlanacak helvanın türüne göre makinenin silindirine ambalaj kağıdı takılır.
4- Ambalaj kağıdının boyu ayarlanır.
5- Fotosel ayarı yapılır.
6- Alt ısı 150°C’ye, çene ısıları 135°C’ye gelinceye kadar beklenir.
7- İticilere (banta) helvalar yerleştirilir.
8- Makine çalıştırılır.

HELVALARA TARİH VE PARTİ NUMARASI BASILMASI:


1- Makinenin kapağı açılır ve kapak solventle yıkanır.
2- Kuruladıktan sonra kapak kapatılır.
3- Şartel açılır.
4- Elektrik makineye gelince düğmeye basılır.
5- Kırmızı yanıp sönen düğmenin sönmesi beklenir.
6- Kumandadan tarih ve parti numarası ayarlanır.
7- Ambalajlanmış ürünün bulunduğu bant çalıştırılır.

HELVA KOLİLEME:

1- Kolileme yapılacak helvanın cinsine uygun koli depodan getirilir.
2- Kolilerin üzerine kolilenecek helvaların imal tarihi basılır.
3- Tarihlenen kolilerin altı bantla kapatılır.
4- Kolilerin içi naylonlanır.
5- İnjenkt makinesinden geçirilen helvalar kolilerin içine yerleştirilir.
6- Kolilerin üstü bantlanır.
7- Temiz ve düzgün palet getirilir.
8- Ürün kolileri palete yerleştirilir.
9- Depoya ürün teslim formu düzenleyip ürünleri depoya teslim etmek üzere helva üretim sorumlusuna haber verilir.

HELVA KOLİLERİNİN SHRİNKLENMESİ:

1- Shrink makinesinin bağlı bulunduğu elektrik şalteri 2 konumuna getirilir.
2- Bandın çalıştırma düğmesi, yapıştırma düğmesi ve soğutucu açılır.
3- Makinenin sıcaklığının 240°C’ye gelmesi beklenir.
4- Shrink naylonu yerine takılır.
5- Shrink soğutucuları naylonu basılarak makinenin içine verilir.
6- Makinenin içine verilen naylon, makinenin ısısıyla büzüşür.
7- Makinenin içinden çıkan kolinin kenarları düzeltilir.
8- Koliler palete uygun şekilde istiflenir.
9- Malların geçirilmesi bittikten sonra yapıştırma düğmesi ve ısısı kapalı konuma getirilir.
10- Makine soğumaya bırakılır.
11- Soğuyan makinenin bandı ve soğutucuları kapalı konuma getirilir.
12- Elektrik şalteri kapatılır.



ÇÖVEN ÜRETİMİ AKIŞ ŞEMASI


KÖK VE RİZOMLAR

TEMİZLEME

YONGALAR HALİNDE KESİM

BİRİNCİ KAYNATMA

İKİNCİ KAYNATMA

ÇÖVEN EKSTRAKTI



HELVA YAPIMI dahil olmak üzere herhangi bir GIDA ÜRÜN İMALATI düşünüldüğünde ve bir kaynak arandığında GIDA ÜRÜNLER ANSİKLOPEDİSİ formül içeriği bakımından sizlere yeterli olabilir.Bu ansiklopedi içerisinde gıda ürünlerine ait, yüzlerce ÜRETİM FORMÜLLERİ ve ÜRETİM YÖNTEMLERİ mevcuttur.

Sağlıcakla Kalınız…



--------
Kaynaklar :
1organik com coven-otu-sabun-cicegi-helvaci-koku
sifalibitkilertedavikurleri com coven-otunun-faydalari
bitkilerin-faydalari blogspot com/2015/02 coven-otu-faydalari-coven-ciceginin
hammaddeleransiklopedisi com makale-detay coven-suyu-uretimihelva-yapimiimalat-formulleri
Peygamberlerin Varlığını İsbat

Muhammed Aleyhisselâmın Nübüvvetinin İsbâtı

(1. Aklî Mu´cize):

(2. Hissî Mu´cizeler):

(3. Mu´cizât-ı Haberiyye):

Peygamberliğin Özellikleri

Velilerin Kerametleri

Devlet Reisliği ve Ona Bağlı Meseleler

Hulefâ-i Râşid’inin Devlet Reisliği

NÜBÜVVET BAHİSLERİ

Peygamberlerin Varlığını İsbat


Ehl-i hakkın büyük çoğunluğu «Allah taâlânın peygamber gön­dermesi mümkündür, akıl bunu kabul eder» demiştir. Onların bir kıs­mı da «Hikmetin gereği olarak vâcibdir» demiştir. Sümeniyye ile Be-râhime bunun muhal olduğunu ileriye sürmüştür.[1]

Ehl-i hakkın delili şudur: Yüce Allah´tan kullarına ait emir ve ya-sakdaOın çıkması, akıllarının idrak edemiyeceği dünya ve âhiret sa­adetine dair hususları onlara bildirmesi muhal değildir; hatta bu, hik­mettir, uygun bir şeydir. O halde kullarından bir kısmını ya sahîh bir ilham veya apaçık bir vahy vâsıtasiyle söz konusu edilen ilimle müm­taz kılması akıldan uzak değildir. İşte bu mümtaz kişiler Allah´ın emrini başkalarına haber verirler. Yüce Allah da böyle bir zât için, ilâh! âlemden haber verişinin doğruluğunu gösteren bir delil (alâmet) halk eder ki o da mu´cizedir.

Konunun biraz daha açıklanmasına gelince, Allah taâlâ cennet ile cehennemi yaratmış, bunların birinde dostları için mükâfat, öte­kinde de düşmanları için azap hazırlamıştır. İnsan aklı ise bu hâdise­nin inceliklerine nüfuz etmeye muktedir değildir, Yine Allah dünya­da hem zararlı, hem de fâideli şeyleri yaratmış, fakat gerek idrakkuvvetine, gerek akia zararlı ile faîdeliyi, gıda, zehir ve devayı birbi­rinden ayırdetme imkânını vermemiştir. Ölüm ihtimâli mevcûd oldu­ğundan tek tek tecrübe ile aklın bunları tesbit etmesi de bahis ko­nusu değildir. O halde hikmet onu gerektirmiştir ki yüce Allah peygamber göndersin. Bu peygamber, onun kullarına, âhirette ken­dileri için neler hazırladığını ve dünyaya neler yaratıp tevdi´ ettiğini haber versin; dirliklerini temin eden şeyleri emretsin, mahvolmaları­na sebep olacak şeyleri yasaklasın. «Ta ki mahvolmak isteyen kimse bilerek mahvolsun, dirlik bulmak isteyen kimse de bilerek dirlik bul­sun».[2]

Soru : Peygamber aklın gerektirdiği şeyleri getirirse akıl bundan müstağnîdir; eğer onun kabul etmiyeceği şeyleri getirirse bunian muhal görüp reddeder, binâenaleyh peygamber göndermenin bir fâidesi yoktur [3]

Cevap: Paygamber, aklın bilmekten ve idrak etmekten âciz kal­dığı şeyleri getirebilir. Çünkü akılların vereceği hükümler üç kısma ayrılmıştır: Vâcib, mümteni´, caiz. Akıl vâcib ile mümteni1 hakkında kolayca hüküm verebilirce de caiz hakkında duraklar, ne menfî, ne de müsbet bir hükme varamaz; caiz sahasına giren şeylerden hiç birini ne farz, ne de haram kılabilir. Şu kadar var ki bir şeye İyi netice terettüb ederse ona ilgi gösterir, kötü bir netice bağlanmışsa ondan yüzçevirir. İmdi peygamber, Allah taâlâdan (aldığı vahyile) fiillerin neticelerini açıklayınca insan aklın saadetine vesile olan şeye vâkıf olup yönelir, felâketine vesile olan şeyden de haberdar olarak on­dan kaçınır. Aslında akıl tarafından idraki mümkün olan bir şeyi bile dinin açıklaması caizdir, Bunun gayesi kişiye kolaylık sağlamaktır. Çünkü bu nevi´ şeyleri idrak edebilmek için devamlı tefekküre, ara­lıksız müşahedeye ve eksiksiz araştırmaya ihtiyaç vardır. Öyle ki in­san bununla uğraşacak olursa Önemli işlerinin çoğu yüzüstü kalır. Bi-nâenalyh Allah taâlânın peygamber vasıtasıyla bu nevi´ işleri beyan etmesi onun lütuf ve rahmetinin eseridir. Nitekim yüce Allah «Biz seni, -ey Habîbim, âlemlere rahmet olasın diye gönderdik»[4] buyurmuştur.

İmdi nübüvvette şart olan peygamberin erkek olmasıdır. Çünkü kadın oluş, bizim mezhebe göre, peygamber olarak gönderilmeyemâni´dir. Eş´ariyy ise buna muhalif kalmıştır. Görüşümüzün izahına gelince, risâlet hak dine da´vetle ortaya atılmayı gerektirir, kadn oluş ise örtünmeyi gerektirir, binâenaleyh aralarında tezad vardır.

Peygamber, aklın muhal görmiyeceği şeyler ileriye sürer, dâvası­nın doğruluğuna delil (mu´cize) getirir. Zira mu´cize olmaksızın onun! sözünü kabul etmek vâcib değildir. Havâricin İbâdıyye kolu bund muhalefet ederek : «Mu´cize göstermeden önce de peygamberin, sözünü kabul etmek vâcibdir» demiştir. Bu, yanlış bir görüştür. hak peygamberle yalancı peygamber ancak mu´cize ile ayırdedijj lebilir, binâenaleyh mu´cize olmaksızın onun sözünü benimsemeli gerekli değildir.

Mu´cize, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığını isbar eden şeydir. Sonundaki hâ te´nîs için değil mübalâğa içindir. Kelâm âlimlerine göre mu´cizenin ta´rîfi şöyledir: Münkirlere meydan okudu­ğu bir sırada nübüvvet iddia eden zâtın elinde, tabiat kanunlarına aykırı olan bir hâdisenin - benzerini getirmekten münkirleri âciz bırakacak şekilde vuku´ bulmasıdır. Böyle bir mu´cizenin, peygamber aleyhisselâmın doğruluğunu göstermesinin izahına gelince, biz mu´cizenin yüce Allah´ın fi´li olduğunu, kulun bunda hiç bir tesiri bu­lunmadığını bilmekteyiz, meselâ asayı yılana çevirmek ve ölüyü di­riltmek gibi, İmdi peygamber olan zât «Eğer ben senin gerçek rasûlün isem şöyle şöyle yap!» der de Allah taâlâ mu´cize izhâr eder­se, bu, o peygamberi bilfiil tasdik etme mânâsına gelir ve: «Doğru söyledin, sen hak peygambersin!» sözü yerine geçer. Nasıl ki bir kim­se hükümdarın huzurunda onun elçisi olduğunu iddia eder ve hü­kümdarın maiyetine «Doğruluğumun nişanesi, hükümdara : Eğer ben doğru söylüyorsam yerinden üç defa kalk otur, söylemem ola­caktır» derse, hükümdar da gerçekten bunu yapar ve maiyetinde­kiler bu hâdisenin hükümdarın âdeti olmadığını bilirse... Nasıl ki bu fiil o elçiyi, iddiasında «Doğru söylüyorsun!» dercesine tasdik ederse mu´cize de aynen bunun gibidir. - Tevfîk yalnız Allah´tandır. [5]

Muhammed Aleyhisselâmın Nübüvvetinin İsbâtı

Nübüvvet müessesesinin varlığını öğrendikten sonra, şimdi pey­gamberimiz Muhammed aleyhlsselâtü vesselamın hak peygamber olduğunu isbâta çalışalım. Çünkü tarihte gelip geçen peygamber­lerin nübüvvetini isbat konusunda temel kaide Hz. Muhammed´in nübüvvetini isbat etmektir; bizim mezhebimize göre diğer peygam­berlerin nübüvveti ancak onun haber vermesiyle sübût bulur.[6]

Bunun isbatlanması iki şekilde mümkündür. [7]

(1. Aklî Mu´cize):

Birincisi Kur´ân-ı kerîmdir. Hz.Peygamber, onunla, arap olan ve mayan bütün edîblere -bir benzerini yapmalarını isteyerek mey dan okumuş, onlarsa bunu yapmaktan âciz kalmıştır. İşte Allah taâlâ şöyle buyurur «Eğer kulumuz Muhammed´e indirdiğimiz Kur´ârf hususunda şüphe ediyorsanız haydi siz de ona benzer bir sûre getlrin». [8]Yine sânı yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: «De ki : Andol| sun, bütün insanlarla cinler şu Kur´ânın bir benzerini meydana getire mek için bir araya toplanıp yardımlaşsalar bile yine onun benzerin» yapamazlar». [9]Ve bu hususta Kur´ân-ı kerîmin ihtiva ettiği diğel âyetler. [10] Bu âyetler karşısında bütün edîbler Kur´ânın benzerini getirt mekren âciz kalmıştır. Bunun isbatına gelince, onlar şayet Kur´ânırjj benzerini getirmeye muktedir olsalardı bunu mutlaka yaparlardı! Çünkü onlar Peygamber efendimizin dâvasını ibtâl etmeye vd onun kesin isbat vasıtası olarak kullandığı Kur´ân hüccetini çürütme ye son derece düşkündü. Edîbler şayet böyle bir şey yapmış olsa îûfdı (yani Kur´âna nazîre getirmiş olsalardı) mutlaka meşhur olacak ve bize kadar nakledilip getirilecekti; tıpkı müseylimetü´l-kezzâb[11] (güya vahiy mahsûlü olan) bâtıl ve saçma sözleri nakledildiği gibi. [12]

Soru : Belki harp ve geçim meşgaleleri gibi işler onları böyle b şey yapmaktan alakoymuştur [13]

Cevap : Bir defa Rasûlüllahın Kur´ân-ı Kerîm ile meydan okuyuş savaşlara girişmeden önce vuku´ bulmuştu. Sonra araplar nazarini da, hak bildikleri dinlerini müdafaa etmek, muhterem ve mukad­des olan şeyleri korumak geçim meşgalelerinden çok daha önerr|i bir şeydir. Binâenaleyh ileriye sürülen ihtimalin bahis konusu oimad|. ğı aşikârdır. [14]

Soru : Belki de o zamanların edibleri Kur´an´a bir nazire getirmii-lerdir de İslâm dinine inananlar buna iltifat etmeyip (unutturmuşlc ve) Kur´ânı meşhur kılmışlardır [15]

Cevap : O devirlerdeki münkirler sayıca mü´minlerden daha çoktu. Şayet Kur´âna nazire olacak bir şeye muvaffak olsalardı, on­ların inkârları, yalanlamaları ve Peygamber aleyhisselâma oian düş­manlıkları, kendilerini, bu nazireyi nakledip meşhur kılmaya mutlaka sevkedecekti; tıpkı mü´minlerin tasdikleri ve Peygamber efendimize mahabbetleri, onları, Kur"ânı nakletmeye ve meşhur kılmaya sev-kettiği gibi. Buna rağmen Kur´âna nazîre olacak hiç bir şey bize nakl edilmemiştir. O halde edîbler bundan âciz kalmışlardır. Arapların edebiyat ve belagat mütehassısları böyle bir şeyden âciz kalınca sonraki gayr-ı arap unsurlar haydi haydi âciz kalır. [16]

(2. Hissî Mu´cizeler):


Muhammed aleyhisselâmın nübüvvetini isbat eden mu´cizelerin ikincisi ondan naklolunan hissî ve haberî mu´cizelerdir. Hisse istinad eden mu´cizeierin bir kısmı onun zâtında, bir kısmı da zâtının dışında mevcuddur.

a) Onun mübarek zâtıyla ilgili mu´cizeler: Baba ve annesi tara­fından, (nurunun) sulbüne ve rahmine intikal ettiği kimselerin alnın­da bir nurun parlaması[17] geçmiş ilâhî kitaplarda maddî ve ma´nevî vasıftan ile zuhur edeceği zamanın haber verilmesi ve ona tâbi´ ola­caklarla taraftarlarının vasıflarının anlatılması[18] yine Alî b. EbîTâlib (kv.) [19] Hind b. Ebî Hâle[20] ve Ümm-i Ma´bed[21] (Allah hepsinden râzî olsun) gibi zevatın rivâyetiyie bize kadar naklolunan onun yüksek yaratılışı, mütenâsip endam ve uzuvları, yüce ahlâkı ve örnek davranışlan.[22] Bütün bunlar, basîret sahibi kimseler nazarında, bu nevi" yüksek sıfatların ne ondan önce, ne de ondan sonra hiç bir kimse­de toplanmadığı konusunda kesin delillerdir. Bu da onun zâtının şe­refini ve sânının yüceliğini gösterir, hem de kimsenin ona denk ola-mtyacağı şeklide. Nitekim rivayet olunduğu üzere Ebû Bekr es-Siddîk (r.a) [23] Peygamber (s.a.) efendimize küçüklüğü sırasında ne zaman bakmış ve onun vasıflarına dikkat etmişse «Bu zât büyük bir iş için yaratılmış olmalıdır» diyordu. Nihayet Hz. Peygamber onu İsla­ma da´vet edince : «işte benim senden beklediğim bundan başka bir şey değildi» cevabını vermiştir. [24] Abdullah b. Selâm (r.a.) [25] da onunla ilk karşılaştığında «Bu, asla yalancı bir sîma olamaz» demiş­tir. [26]Ashâb-ı kiramın şâirlerinden Abdullah b, Revana[27] ise onun hakkında şöyle demiştir:

Bulunmasaydı bile mu´cizâtın hiç biri

Verirdi sana onun ma´sûm yüzü haberi! [28]

Muhammed aleyhisselâm, ömrü boyunca bu yüce ahlâkı mu­hafaza etmiş, gizli aşikâr, öfkeli veya neş´eli, hayatının hiç bir safhasıda bundan ayrılmamıştır, öyle ki ona iman etmiyenler, şiddetli düş­manlıkları ve yıkıcı tenkid ibtiiâlarına rağmen kendisinde bir tenkid noktası bulamamışlardır. İşte bu meziyet onun davasının doğruluğu­na en kuvvetli bir delil teşkil eder. Çünkü sânı yüce olan hikmet sa­hibi Allah´ın, (kendi elçisi olduğunu ileriye sürmek suretiyle) müfterî olduğunu bildiği bir kimsenin şahsında bunca faziletleri toplaması, ona yirmi üç yıl müsade etmesi, sonra da tebliğ ettiği dini diğer din­lere faik kılıp düşmanlanna galip getirmesi ve ölümünden sonra da eserlerini kıyamete kadar yaşatması... aklen muhal olan bir şeydir,

b) Hissî mu´cizeierden, Rasûlüllahın zâtının dışında olanlara şunlar örnek gösterilebilir: Ayın ikiye ayrılması,[29] ağacın yürüyüp gelmesi, [30] taşın konuşması, [31] ağaç kütüğünün inlemesi, [32] devenin halinden yakınması, [33] kızartılmış koyun etinin zehirli olduğunu haber vermesi[34]ve bulutun Rasûlüllahı devamlı gölgelendirmesi.[35]

(3. Mu´cizât-ı Haberiyye):


Peygamber (a.s.) efendimizin geçmişe ve geleceğe ait hâdJse leri haber vermesi de onun mu´cizelerindendir.

a) Maziye ait hadislere misai, geçmiş peygamberlerin kıssaları ve eski ümmetlerin halleridir. Rasûiüllah bu kıssa ve hâdiseleri Ehl-i kitâb âlimlerinin huzurunda, (Kur´ân ve hadîsin) çeşitli yerlerinde muhtelif lafızlarla zikretmiş, bu âlimlerden hiç biri onu yalanlamaya veya tenkide muktedir olamamıştır. Halbuki o, ne eskilerin kitaplarını oku­muş, ne de Ehl-i kitâb ile beraber bulunmuştur. İşte bu, onun, ilâhî vahy ve nübüvvete müsteniden haber verdiğini gösterir.

b) Müstakbele ait haberlere gelince, meselâ Bedir savaşı günün­de düşman ordusundan muhtelif kimselerin öldürüleceğini yerleriyle birlikte önceden haber vermesi gibi; nitekim aynen haber verdiği şekilde vuku´ bulmuştur. [36] Yine Benî Hanîfe kabîiesiyle İranlıların sa­vaşacağını, İran şahının saltanatının yıkılacağını, getirdiği İslâm dini­nin diğer dinlere faik gelip şark İle garbın en uzak noktalarına kadar yayılacağını ve haberlerde zikredildiği gibi daha başka hususların vuku´ bulacağını önceden haber vermesi bu nevi´ mucizeler­dendir. Hakîkatte bütün bunlar haber verdiği gibi vuku´ bulmuştur. [37]

Rasûl-i ekrem (s.a.) efendimizin bu haber verişlerindeki hali hiç bir veçhile kâhin, sihirbaz ve müneccimlerin haline benzememiştir. Şöyle ki onlann (tumturaklı sözlerinde) kafiyeli nesir ve vezinli şiirler kullandıkları, murdar şeyler isti´mal ettikleri, şeytanlardan yardım di­ledikleri, usturlaba baktıktan ve çeşitli hesaplar yürüttükleri rivayet olunur. Bil´akis onun (s.a.) tavru hareketleri istikamet üzere olmak, sükûn ve vekar içinde bulunmak, dünya zevklerine iltifat etmemek ve devamlı bir surette zikrullah ile meşgul olmaktan ibaretti.

Yukarıdan beri bahis konusu edilen bu mu´cizelerin çoğu, gerçi âhâd yoluyla sabit olmuştur. Fakat bunların hepsi bir mânâda ittifak etmektedir ki o da Hz. Muhammed´in elinde, tabiat kanunlarını bo­zan hâdisenin (yani mutlak mânâda mu´cizenin) zuhur ettiğidir, İşte bu mânâda mu´cize mütevâtir hükmünde ofur ve katî ilim ifade eder. Tıpkı Hâtim´in[38] cömertliği, Nûşirevân´ın[39] adaleti, Hz. Ali´nin kahramanlığı ve Ebû Hanîfe´nin[40] (Allah rahmet eylesin) ilmi hakkın­da âhâd yoiuyla nakledilen menkıbeler gibi. (Her biri âhâd yoluyla rivayet edilen) bu menkıbelerin her bir gurubu kül olarak tek bir mânâya delâlet ettiğine göre - ki bu mânâlar da cömertlik, adalet, kahramanlık ve ilimdir bu mânâların mevcudiyetine dair kesin ilim hâsıl olmaktadır. İşte mu´cizeler de böyledir.[41]

Soru : Bazı hıristiyanlar Hz. Muhammed´in (s.a.) sadece Arapların peygamberi olduğunu iddia etmiştir. Binâenaleyh risâletinin bütün insanlara şâmil oluşunun delili nedir [42]

Cevap : Onun hak peygamber olduğunu isbat ettik. Peygam­ber ise yalan söylemez. Şu bir gerçektir ki o, bütün insanlara gönde­rildiğini haber vermiştir. Nitekim Allah taâiâ şöyle buyurur: «Habibim biz seni şüphe yok ki bütün insanlara peygamber olarak gönder­dik».[43] Yine o azameti yüce Allah buyurdu : «De ki ey insanlar, ben Allah´ın size, hepinize gönderdiği bir peygamberim».[44] Şu da mu­hakkak ki. O, İran Şahına, Bizans imparatoruna ve civardaki diğer hükümdarlara elçiler göndererek onları İslama çağırmış, [45]bunlar­dan Necâşî[46] ve diğer bazıları ona iman etmiştir. Bu da onun, her kese gönderilmiş bir peygamber olduğunu gösterir.

Başanya ulaştıran yüce Allah´tır. [47]
Peygamberliğin Özellikleri


Peygamberin kendisine has bazı sıfatlarının bulunması gereklidir. O, bu sıfatlar sayesinde yüce Allah ile kullan arasında elçilik yapma liyakatini kazanmış olur, Aliah taâlâ şöyle buyurur: «Allah, elçiliğini nereye tevdi´ edeceğini çok iyi bilendir».[48]

Bu sıfatlardan biri, onun, asrında yaşayan insanların en akıllısı ol­ması, bir de en güzel ahlâka sahip bulunmasıdır. Peygamber ola­cak zâtın, risâlet vazifesini ifaya engel teşkil edecek sıfatlar taşıma­ması da lâzımdır. Eğer nübüvvetten önce böyle bir sıfat taşıyorsa Cenabı Hak onu peygamberlik sırasında izâle eder, nasıl ki Mûsâ aleyhîsselâmın dilindeki tutukluğu onun dua ve niyazı üzerine izâle ettiği gibi. [49]

Peygamber, gerek sözlerinde, gerek fiillerinde kendisini lekeliye-cek ve kadrü kıymetini düşürecek hatalarda korunmuş (mâ´sûm) oiur. Eğer kasıd ve irâdesi olmaksızın kendisinde bir hata vuku1 bula­cak olursa Cenabı Hak onu uyarır, kınar; bu hususta peygamberini kendi haline bırakmak şöyle dursun onu uyarmayı geciktirmez bile.

Büyük üstâd İmâm Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (Allah yüzaklığını artır­sın) şöyle dedi: «İsmet külfeti kaldırmaz». Bunun mânâsı şudur ki pey­gamberin günahtan korunmuş olması ismet) onu tââte zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz. Ne var ki İsmet Allah´ın bir lütfü olup peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülükten de alı-kor. Fakat ilâhî İmtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irâde mevcuddur.

Müslümanların büyük çoğunluğuna göre peygamberin küfürden ma´sum oluşu vahiyden önce de, sonra da sabittir. Havâricin Fu-dayliyye kolu buna muhalif kalmıştır.[50]

Peygamberin günahlardan ma´sum oluşu ehl-i sünnete göre va­hiyden sonra sabittir. Fakat Haşviyyeye göre böyle değildir. Zira on­lar Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman ve Hz. Yûsuf (aleyhimu´s-selâm) ile diğer bazı peygamberlerin kıssalarını anlatırken onların günah işlediklerini hissettiren bazı şeyler naklederler. Halbuki bu rivayetlerin bazıları mu´teber değildir, bazıları da peygamberlerin sânına yakışacak bir şekilde sahîh birte´vîl ile te´vîl olunmuştur. [51] Bunun isbatına gelince, peygamberler Aliah taâlânın kulları üzerindeki hüccetleri (sarsılmaz delilleri ve rehberleri) dir. Zira Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır: «Peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, ta ki insan­ların Allah´a karşı bahaneleri olmasın»[52] bilâkis Allah´ın insanlar karşı­sında hücceti (ve hesap sorma hakkı) vardır. Eğer peygamberlerin günah işlemesi mümkün olsaydı onların sözüne güvenilmez ve binâ­enaleyh ilâhî hüccet gerçekleşmemiş olurdu.

Peygamberlerin vahiyden Önceki durumlarına gelince. Mutezilenin bütün guruplarıyla (Fudayliyye kolu hâriç) Havâricin ta­mamına göre onlar vahiyden önce de ma´sûmdur. Bize göre ise peygamberlerin vahiyden önce günah işlemesi, nâdir olmak şartıy-le, mümkündür, böylelerinin hali nübüvvet ânında hemen iyiliğe ve istikamete dönüşür. [53]

Velilerin Kerametleri

Velilerin kerametleri bize göre caizdir, Mu´tezile buna muhaliftir. Yine sihir ile göz değmesi bize göre olağan olup onlarca mümkün değildir.

Bu konudaki delilimiz hem aklî, hem de naklî yöndendir.

a) Naklî delil, Süleyman aleyhisselâmın vezirine dair gelen ilâhî haberdir. Şöyle ki o, (Saba Melikesi) Beikıs´in tahtını uzak mesafeden kısa bir zaman içinde getirmiştir. Nitekim Allah taâlâ şöyle buyurmuş­tur : «Ben gözünü yumup açmadan önce onu sana getiririm, dedi. Bir de (Süleyman) onu yanında hazır görünce : bu, Rabbimin lûtfundan doğan bir şeydir... dedi». [54]Yine Nihâvend´de bulunan Sâ­riye[55] Medîne´dekî halife Ömer´in (r.a.) : «Ey Sâriye, dağa dikkat et, dağa!» tarzındaki sözünü işitmiştir, halbuki ikisi arasında beşyüz fer­sahtan fazla bir mesafe bulunuyordu. [56]Hz. Ömer´in mektubu (atıl­mak sureti) ile Nil nehrinin taşması, [57] Hz. Hâiid´in[58] zehir içmesi (ve bundan zarar görmemesD de meşhurdur. [59]Tabiîne ve ümmet-i Mu-hammed´in sâlih ferdlerine ait naklolunagelen kerametler[60]o dere­ceye ulaşmıştır ki âhâd yoluyla gelen bu rivayetler biraraya getirildiği takdirde kerametin mümkün olduğu noktasında tevatür merte­besine vanr.

b) Aklî defile gelince, keramet, tabiatta carî kanuna aykırı olarak vuku1 bulan ilâhî bir fiildir. Tâ ki kul itâatkârlığın meyvesini tanısın ve dininin hak olduğuna dair basiret ve inancı artsın.

Soru : Keramet bu tarzda vuku´ bulacak olsaydı mu´ciz-eye ben­zer, nebî ile veîî birbirinden ayırdedilemezdi

Cevap : Öyle değildir, çünkü mu´cize nübüvvet iddiasıyla bera­ber bulunur, halbuki velî bunu iddia edecek olsa ânında kâfir olur ve keramete lâyık olma vasfından sıyrılır. Bilakis velî, peygamber aleyhisselâma bağlı olduğunu ikrar eder. Şüphe yok ki velîye ait her bir keramet tâbi´ olduğunu ikrar ettiği peygamber hakkında bir mu´cize sayılır. Böyle olunca da velî ile nebî arasında benzerlik doğ­maz[61]Doğruya ileten yalnız Allah´tır. [62]

Devlet Reisliği ve Ona Bağlı Meseleler[63]

İnsanların, işlerini yürütecek bir devlet reisi edinmeleri gereklidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.) in vefatını müteakip devlet reisinin tesbiti hususunda önce ihtilâf edip sonra Ebû Bekir (r.a.)ın riyaseti üzerinde birleşen ashâb-ı kiramın ittifakı da bunu göstermektedir. [64]

Aynı zaman içinde iki devlet reisinin başa getirilmesi caiz değildir. Ancak «Her asırda susan ve konuşan olmak üzere iki imâm mevcuddur» diyen bazı Râfizîier ile Hz. AİTnin devlet reisliği sırasında Hz. Muâviye´nin[65] de riyasetini meşru´ sayan Kerrâmiyye buna mu­halefet etmiştir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü bu görüş aynı za­man içinde, birbirini nakzedecek konularda iki ayn şahsa itaat et­menin lüzumunu doğurur, bu ise muhaldir. Ebû Bekir (r.a) da : «Bir kına iki kiline sığmaz» derken[66] buna işaret etmiştir. Aynı mânâda ol­mak üzere Hz. Alî de Muâviye taraftarları için : «Kardeşlerimiz bize isyan etmişler» demiştir.[67] Eğer (aynı zaman içinde) iki kişiye devlet re­isliği tevdi" edilmişse önce ta´yln olunmuş bulunan, meşru´ reis olur. Eğer her ikisi de aynı zamanda ta´yln olunmuş ise ikisinin de riyaseti düşer. Bu takdirde ya onlardan biri veya bir başkası için yeniden se­çim yapılır.

Devlet riyasetinin şartı reisin erkek, hür, ökıl-bâliğ olması ve Kureyş kabilesine mensûb bulunmasıdır. Bu kabilenin Hâşim oğullan kolun­dan olması ise bazı Râfizflerin muhalefetine rağmen bize göre şart değildir. Çünkü Peygamber efendimizin «İmamlar Kureyştendir»[68] tarzındaki sözleri umûmîdir (bu kabilenin bütün kollarına şâmildir). Yine devlet reisinin günahtan korunmuş (ma´sûm) olması da şart de­ğildir; Bâtınlyye buna muhaliftir. Adalet ve takvaya gelince, bize gö­re kemâlinin şartıdır, Şafiî´ye[69] (r.a) göre ise riyasetin cevazının ve hu-kukan meşru´ olabilmesinin şartıdır. Binâenaleyh Hanefiyyece günahkâr olduğu bilinen bir kimseye devlet reisliğinin tevdi´ edilmesi mekruh ise de hukukan meşru´dur. Devlet reisi büyük günah (kebîre)irtikâb ederse bize göre azledilmeye lâyık olur, fakat kendiliğinden düşmez. Şâfiye göre ise riyasetten düşer, Mu´tezile ile Havâric de ona muvafakat etmiştir.

Daha faziletlisi varken dûn olanın devlet reisliği hukukan muteber olur, Râfizîlerin çoğu buna muhalif kalmıştır. Zira halîfe Ömer (r.a), kendisinden sonraki hilâfet ta´yinini, bir kısmının diğerin­den üstün olduğunu bildiği halde altı sahâbî[70] arasındaki istişare ne­ticesine havale etmiştir. [71]

Hulefâ-i Râşid’inin Devlet Reisliği

Hulefâ-i râşidînin ilki Ebû Bekir (r.a.) dır. Ebû Bekir hilafetin şartlarını şahsında-toplamış, bütün ashâb-ı kirama üstünlüğü kabul edilmiş bir zattı. Ashab onun hilâfetinde ittifak etmiştir. Bu ittifak kesin bir delil teşkil eder. Peygamber aleyhisselâmın Hz. AiTnin hilâfetini açıkça haber verdiğini ileriye süren kimselerin iddiası da bu icma´ karşısında sukut eder. Çünkü Rasûl-i ekrem (s,a.) efendimiz «Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez»[72] buyurmuştur. Ayrıca herkesçe bilin­mektedir ki Hz. Alî (r.a), halîfe Ebû Bekr´e bey´at etmeyi uygun gör­dükten sonra hâzır bulunan bir çok zevatın yanında ona bey´at et­miştir. [73]

Ebû Bekir (r.a) m uğurlu hilâfeti sırasında ashâb-ı kiramın akıllarını hayrette bırakan nice hâdiseler zuhur etmiş; onun isabetli karan sayesinde müslümanlar arasındaki ihtilâf ortadan kalkmıştır. Nitekim bu konuyu «el-Kifâye» de tafsılâtıyle açıkladık.[74]

Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefatından önce Ömer b. el-Hattâb´ı velîahd seçtirdi. Rivayet olunur ki halîfe Ebû Bekir hayatından ümid kesince Osman´ı[75] çağırmış ve Ömer b. el-Hattâb´ı velîahd edindiğine dair mektubu ona yazdırmıştı. Mektubun yazılışı bitince onu mühürliyerek Medîne´lilerin huzuruna çıkarmış ve onlara mektup sahîfesinde yazılı bulunan zâta bey´at etmelerini emretmiş, onlar da bey´at etmiştir. Hatta mektup Alî b. Ebî Tâlib´in (r.a.) yanından geçerken Hz. Alî, «Orada yazılı bulunan zâta bey´at ettik, Ömer b. el-Hattâb da olsa!» demiş. Sonra ashâb-ı kiram Hz. Ömer´in hilâfetinde ittifak etmiştir. [76] Halîfe Ömer, Ebû Bekir(r.a.)ın yolunu ta´kîbetmiş, ordular sevketmişve ikmal kıtaları düzenlemiş... Nihayet Allah taâlâ onun kılıcı saye­sinde küfr ile fesadı kökünden kurutmuştur.

Sonra halîfe Ömer (r.a.) şehîd edildi. Hilâfet işini altı kişi arasındaki istişare neticesine havale etti: Osman, Alî, Abdurrahmân b. Avf, [77]Talha, [78] Zübeyr[79] ve Sa´d b. Ebî Vakkaas[80] (Allah´ın nzâsı hepsinin üzerine olsun). Şûra ehlinin beşi halife seçimini altıncı üye Abdurrah-mân´a havale edip onun vereceği karara râzî oldular. O da Hz.Osmân´ı (r.a.) seçti ve ashabın huzurunda ona bey´at etti. As-hâb-ı kiram da kendisine bey´at edip hilâfeti boyunca emirlerine boyun eğdiler, arkasında Cum´a ve Bayram namazlarını kıldılar. Bu onların Hz. Osman´ın hilâfeti üzerinde ittifak ettiğini gösterir. Halîfe Osman hakkında dış görünüşüyle tenkid ifade eden rivayetlere gelince, bunların bir kısmı iftiradır, bir kısmı da onun sânına uygun, ye­rinde bir te´vîi ile yorumlanmıştır[81] bihâenaleyh bu nevi´ rivayetler (onun sarsılmaz şahsiyeti gibi) kesin bir delili nakzetmez.

Nihayet halife Osman (r.a.) da hilâfet konusunda bir şey söyleme imkânı bulamadan şehid edildi. Bunun üzerine Muhâcirîn ile Ensâr-danJleri gelen bir ashab gurubu toplanıp Hz. AlTden hilâfeti kabul etmesini istediler, bu konuda ısrar edip onu Allah´a saldılar. O da ka­bul etti ve orada bulunan seçkin ashab topluluğundan kendisi için bey´at aldı. [82] Halife Alî´ye muhalefet eden veya onun karşısında sa­vaşan ashab kendi zan ve ictihadlanna dayanıyorlardı. Ehl-i sünne­te göre bu konuda haklı olan Hz. Alîdir. Çünkü o, çağdaşlarının en faziletlisi ve hilâfete en lâyık olanıdır. Rivayet olunduğuna göre Hz.Alînin muhalifleri bil´ahare fikirlerinden dönmüşler ve yaptıklarınapişman olmuşlardır.[83]

Nübüvveti ta´kîbeden bu hilâfet devri Hz. Alî (r.a.) ileisona erdi. Çünkü o, Rasûlüllah (s.a.) efendimizin vefatından otuz yıl sonra şe­hid edildi. Peygamber aleyhisselâm da «Hilâfet benden sonra otuz yıldır»[84] buyurmuşlardır.

Hulefâ-i râşidînin fazilet sırası Ehl-i sünnete göre hilâfet sırasının ay­nıdır.

Evlâdlannın fazilet sırasına gelince bazı âlimler «Ashabın dışında ilim ve takva ölçüsünden başka kimseyi ötekinden üstün kabul et­meyiz» demiş, bazıları da «Evlâdlan babalarının fazilet sırasına göre derecelendiririz, demişler, ancak Hz. Fâtıma´nın[85] (r.a.) çocukları müstesna, zira onlar Rasûlüllah (s.a,) e olan yakınlıkları sebebiyle bü­tün ashabın çocuklarından üstün kabul edilir».

Ashabın hiç bir ferdine dil uzatmamak, onları sadece hayrile yâd etmek, onların hal ve hareketlerini iyilik ve doğruluğa yormak her müslümanın tâbi´ olması gereken bir vecîbedir. Çünkü Peygamber efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur : «Ashabım hakkında Al­lah´tan korkun, Allah´tan. Benden sonra onları tenkidlerinize hedef edinmeyin. Onları seven bana mahabbeti sebebiyle sevmiş, onlar­dan nefret eden bana nefretinden ötürü nefret etmiş olur. [86]Ve çünkü onlar Allah´ın dinine yardım etmiş, Rasûlüllah (s.a.) ile müşer­ref olma bahtiyarlığına eriştirilmiştir. Allah hepsinden râzî olsun!

Hidâyete erdiren yalnız O´dur. [87]

[1] «Sümeniyye, Berâhime ve İbâhıyye, peygamber gönderilmesi muhaldir, dediler. Zira peygamber, aklın gerektireceği şeyleri getirip söyliyecekse akil, bundan müstağnidir. O takdirde peygamberin gönderilmesi fâideden hâfî, abes bir şey ofur ki hakim olan Allah´a yaraşmaz. Şayet peygamber aklın benimsemiyecegi şeyleri getirecekse, bu da reddolunmaya mahkûmdur. ´ Çünkü herkes kabul etmiştir ki akîl da Allah taâlânın sarsılmaz bir delilidir. Onun hüccetleri ise birbirini nakzetmez. O halde aklın kabui etmiyeceği şey bâtıldır... Hulâsa bunlar diyorlar ki kullar bazı emir ve yasaklarla mükelleftir. Onların fiilleri güzel (meşru1) ve çirkin Cgayr-ı meşru´) kısımlarına ayrılır. Güzel fiiller emredilmiş,: çirkin fiiller de yasaklanmıştır. Fa kat iyilikleri sevme ve kötülüklerden nefret etme fıîraîiyla yaratılan insanın aklı bunları bilmek için kâfidir, peygamberlerin gönderilmesine lüzum yoktur»(e[-İ´timâd fTM´îikad, varak 39a).

[2] e!-Enfâl,8/42

[3] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 103-104.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 104.

[4] el-Enbiyâ1.21/107

[5] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 104-105.

[6] «Bilmiş ol ki insanlardan herhangi birinin «nebiy» veya «rasul» olduğuna şehâdet etmek ancak hiç bir şüphe taşımıyan kafi bir delil ile mümkün olabilir. Bu delil, ya onun gösterdiği mu´cizeyi müşahede etmek veyahut kesin ilim İfade eden mütevâtir bir haberle o mu´cizeye muttali1 olmaktır. Asrımızda bu delillerin hiç biri peygamberimiz Muhammed (a.s.) dan başkası için mevcûd değildir. Ne var ki Muhammed aleyhisselâmın peygamberliği biraz sonra açıklayacağımız üzere bizce kesin delil ile sabit olduğundan Allah taâiânın. Peygamberi vasıtasıyla nübüvvetini haber verdiği herkesin kati olarak nebiy olduğunu anlamış ve bilmiş oîuruz. Meselâ Cenabı Hakkın, şu âyetlerinde belirttiği gibi : «Kitabda İbrahim´i de an. Çünkü o, sıdkt bütün bir peygamberdi» (el-Kehf, 19/42). «Kitabda Musa´yı da an. Çünkü o, İhlâsa erdirilmiş biriydi, hem rasûl, hem de nebiydi» (el-Kehf. 19/52). Buna bağiı olarak Kur´ânm, nübüvvet ve risâletinden bahsettiği herkesin nebiy ve rasûl olduğuna inanır, Kur´ânda zikri geçmeyip de kıssa ve tarih kitaplarında söz konusu edilen zevat hakkında sükût eder, ne müsbet, ne de menfî bir hükme varmayız.

«Peygamberleri, vârid olmuş bazı hadisler sebebiyle belli bir sayıya münhasır kılmayız. Çünkü bu konudaki hadîsier âhâd yoluyla gelmiş olup kat´I ilim ifade etmez. Biz peygamberlerin hepsine iman der, mıkdarlarının bilgisini Allah´a havale ederiz. Zira peygamberler hakkında belli bir sayı söyltyecek olursak, onların, hakikatte bu mıkdardan daha çok veya daha az olması muhtemeldir. Eğer söylediğimiz sayıdan fazla iseier bazılarını peygamber olmaktan çıkarmış oluruz. Şayet sayıları dah az İse. bu durumda da peygamber olmıyana peygamberlik nisbet edilmiş olur. Bunların hiç biri ise câiz^ değildir. Binâenaleyh nebiy ve mürsellerin hepsine iman eder, «Onların ilki Âdem, sonuncusu da Muhammed (a.s.) dır» deriz. Nitekim Cenabı Hak «Öyle peygamberler gönderdik ki kıssalarını önceden sana bildirdik. Öyle peygamberler de gönderdik ki sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musa´ya da hitâbederek konuştu» (en-Nisâ1, 4/164) buyurmuştur» Cel-Kifâye, varak 40b). Peygamberlerin sayısı hakkında ayrıca bk. Teftâzânî, Şerhu´l-Akaid, s. 169-170,

[7] Peygamber efendimizin nübüvvetini isbat eden mu´cizeler kelâm âlimleri tarafından üç kısımda mütalâa edilir: 1) Her asırdaki akı! sahibi insanlara hitabeden Akli (ve ma´nevi) mu´cize : Kur´ân 2) Peygamberin devrindeki İnsanların, duyu organlarıyla müşahede ettiği tabiatüstü hadisler : HisST mu´cizeler. 3) Peygamber tarafından haber verilen, geçmişe ve geleceğe dair hadisler: Mu´cizât-ı haberiyye. Müellif Sâbûnî, taksim sırasında ikinci ve üçüncü şıkkı birleştirerek iki nevi´ haiinde mütalâa etmişse de izah sadedinde her üç kısma da temas etmiştir.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 106.

[8] el-Bakara, 2/23

[9] ei-İsrâ´, 17/88

[10] Bu âyetler için bk. Tafsîlü âyâti´î-Kur´âni´l-hakîm, el-Kur´ân: 1- el-Kur´ân.

[11] Yalancı Müseylime : Müseylime b. Sümâme b. Kebîr el-Hanefî el-Vailî. EfcRı Sümöme; peygamberlik iddia etmiştir. «Müseylime´den daha yalancı» söiu darb-ı mesel haline gelmiştir. 12 h/633 m. yılında katledilmiştir. (el-A´lâm, 8/125)ij

[12] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[13] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[14] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[15] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 107.

[16] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 108.

[17] bk. A´lâmu´n-nubuvve, s. 132; Delâilü´n-nubuvve, s. 89; Uyûnu´l-eser, s. 26; Târîhu´t-Taberl, 2/6; ei-Mevâhibu´l-ledünniyye, 1/19.

[18] Cenabı Hak şöyle buyurmuştur; «Onlar ki nezdlerindeki Tevrat ve İndide yazılı bulacakları ümmî nebîy olan o Rasûle tâbi´ olurlar» (el-A´râf, 7/157). bk. Sahfivi Buhârî, 3/21, el-Buyû1 /50; Sünen-i Tirenizi, 12/104; Sîratü İbni Hişâm, 1/152-153, 2/361, 386/387, 560; A´lâmu´n-nubuvve. s. 90-100; Delâilü´n-Nubuvve, s. 32 vd., 249; e!-Bidaye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 41 b vd.

[19] Alî b, Ebî Tâlib b. Abdülmüttalib, Ebû´l-Hasen; Kureyş´ln Hâşimî kolundan, Emîru´l-mü´minînin ve Hulefâ-1 Râşidînin dördüncüsü, Peygamber (s.a.)in amcazadesi ve damadı; 40 h. /661 m. yılında şehid edilmiştir (el-İsâbe, nu. 5690; el-A´lâm. 5/107),

[20] Hind b. Eb! Hâle, Temîm kabilesinden ; Rasutüilahın üvey ogiu olup annesi zevcât-ı tâhirâttan Hz, Hatîcedir. 36 h./656 m. yılında Cemel vak´asında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 9009).

[21] Âtike bint Hâlid, Ümm-I Ma´bed; Huzâa kabilesine mensûb olup Hz. Peygamberin hicreti sırasında uğrayıp koyununu sağdığı hanımdır (el-İsâbe nu. 1507).

[22] bk. Sahîh-i Buhârî 4^164 vd., el-Menâkıb/23; Sahîh-i müslim, hadîs nu,2309-2347, el-Fedâil/13-32; SÜnen-i Tirmlziî, 12/117; Sîratü İbni Hişâm, 2/271; A´lâmu´n-nubuvve, s, 142 vd., Deiâilü´n-nubuvve, s. 139, 283, 551; el-Bİdâye ve´n-nihâye. nu. 892, varak 276a, nu. 893, varak 25b vd.; Cem´u´l-vesâil, s. 8-63.

[23] Abdullah b. Ebî Kuhâfe Osman b. Âmir b. Kâ´b. Ebû Bekr es-Sıddik; Kureyş´İn Teym koiuna mensûb, Rasûlüllahın iik halîfesi, erkeklerden ona ilk iman eden; 13 h./634 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 4817; el-A´lâm,4/237).

[24] Bu rivayeti aynı lâfızlarla kaynaklarda bulamadım. İbni Hişöm´ın Sîrat´inde şöyle zikredilmektedir (1/65): «Bana ulaşan habere göre Rasûlüllah (s,a.) şöyle dermiş : «Kimi İslama da´vet ettimse mutlaka onda bir ürkme, duraklama ve bir tereddüd gördüm, ancak Ebû Bekr b. Ebî Kuhâfe müstesna, ona İslâmiyet! teklif ettiğim zaman ne ürktü, ne de tereddüt gösterdi». İbni Kesir de el-Bidâye ye´n-nihaye´sinde (nu. 892, varak 226b) bu hadîsi zikrettikten sonra şöyle der : «İbni İshâk ve diğerlerinin naklettiğine göre Ebû Bekir, nübüvvetten önce de Rasûlüllahm arkadaşıydı. Onun doğruluğunun, emanete riâyetkârlıgının, güzel huyunun ve yüce ahlâkının insanlara yalan söylemesine mâni´ teşkil ettiğini pekâlâ biliyordu. O halde böylesi Allah´a karşı nasıl yalan uydurabilirdi Bu sebepledir ki Rasûlüllah, ona Allah elçisi olduğunu söyler söylemez hiç duraklamadan ve gecikmeden iman ediverdi".

[25] Abdullah b. Selâm b. ei-Hâris, Ebû Yûsuf, Yahûdî asıllı bir sahâbîdir, Rasûlüilahın Medine´yi teşriîlerinde müslüman olmuştur; 43 h. /664 m. yılında vefat etmiştir. (el-İsâbe, nu. 4725; el-A´lam 4/224)

[26] bk. Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 5/450; el-İsâbe, nu. 4725; el-Bidâye ve´nnihâye, nu. 892, varak 181a.

[27] Abdullah b. Revâha b. Salebe, Ebû Muhammed; Ensârın Hazrec kabilesine mensup bir sahâbî ve meşhur bir şâir; Mûte savaşı kumandanlarından olup 8 h./629 m. yılında orada şehid edilmiştir (el-A´lâm. 4/217).

[28] bk. el-İsâbe. Abdullah b. Revâha. nu. 4676.

[29] bk. Sahîh-i Buhârl. 4/186. el-Menâkıb/27; Sahîh-i Müslim hadîs nu, 2800-2803. Sıfâtü´l-Münâfıkıyn/8; Sünen-i Tirmizî, hadîs nu. 2182; Deîâilü´n-nubuvve, s. 233; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 254a, nu. 893, varak 46a; Tefsîr-i ibni Kesîr, el-Kamer Süresi, 1. âyet.

[30] bk. Sünen-i Tirmizî, 12/111; Sünen-i İbni Mâce, hadîs nu. 4028; Sîraî-ı İbni Hişâm, 1/262; Delâi!ü´n-nübüwe,s. 331; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak âla.

[31] bk. Sahîh-i Müslim, hadîs nu. 2277, el-FedÖII/2: Sünen-I Tirmizî, 12/110; Delâilü´n-nubuvve, s. 191; el-Bidâye ve´n-nihâye nu. 893, varak 63b.

[32] İbni Ömerden (r.a.) rivayet olunduğuna göre Peygamber (s,a.) ilk zamanlar bir hurma gövdesinin yanında durarak hutbe irâd ederdi. Sonraları minber edinip de ona çıkınca hurma kütüğünün inlediği duyulmuş, Rasûlüliah yanına varmış, okşar gibi yaparak elini üzerinde gezdirmiştir (Buhârî, 4/173, ei-Menâkıb/25 Ayrıca bk. Sünen-i Tirmizî, 12/111; Delâilü´n-nubuvve, s. 341). Muhaddis ve müfessir ibni Kesir de Tefsirinde (el.Haşr, 59/21) bu hâdisenin mütevâîir haborle sabit olduğunu kaydetmiştir. el-Bİdâye ve´n-nihâye adlı eserinde ise (nu. 893, varak 61b) bu konuda şöyle demiştir: «Bu hâdise bir ashâb topluluğunun hadîsinde çeşitli yollarla vârid olmuştur ki bu rivayet yolları bu konunun imamları ve bu sahanın mütehassıslartnca kesinlik ifade eder...» Müellif bu rivayet yoüarından dokuz tanesini kaydetmiştir.

[33] bk. Delâilü´n-nubuvve. s. 326 vd. ei-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893. varak 64 b; e!-Mevâhibu´Hedünniyye, 1/366.

[34] İbni Şihâb´dan rivayet edildiğine göre ashâbdan Câbir b. Abdullah şöyle anlatırdı : Hayber halkından bir Yahudi kadını kızartılmış bir koyunu zehirleyerek Rasûiüllah (s.a.) in huzuruna sunmuş. Peygamber efendimiz de koyunun bir kolunu alarak yemeğe başlamıştı, ashâbdan bir gurup da onunla beraber yiyordu. Çok geçmeden Hz. Peygamber: «Ellerinizi etten çekiniz!» buyurmuş ve hemen Yahûdî kadınına adam göndererek celbetmiş; şöyle sormuş:

- Bu koyunu zehirlemişsin

- Kim haber verdi sana

- Şu elimdeki et parçası,

- Evet, zehirledim

- Niçin

- Düşündüm ki eğer gerçek peygamberse ona zarar vermiyecektir. Şayet değilse Ölür, biz de kurtuluruz.

«Peygamber efendimiz bu kadını cezalandırmayarak affetmiş» (Sünen-ı Ebî Dâvûd, 2/482-483, ed-Dtyât/6). bk. Sahîh-i Buhârî. 7/32, et-Tıbb/55; Sahîh-i Müslim, hadis nu. 2190, es-Selâm 18; Sîrat-i İbni Hişâm, 2/800; Delâilü´n nübüvve, s. 153; ei-Kâmü, 2/150.

[35] bk, Sünen-i Tirmizî, 12/106-107; Delâilü´n-nubuvve, s. 126.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 108-111.

[36] bk, Sahih-i Müslim, hadîs nu, 2873, e!-Cenne/17; el-Bidâye ve´n-nlhâye, nu. 892. varak 296a,

[37] Müellif es-Sâbûnî el-Kifâye´sinde konu ile ilgili şu izahatı vermektedir (varak 42b): «Hz. Peygamberin, müstakbele alî verdiği haberlerin bir kısmı Kur´anda zikredilmiştir. Meselâ, «Yakında o (müşrik) topluluğu bozulacak ve onlararkalarını dönüp kaçacaklardır» (ei-Kamer, 54/45.Kureyş müşrikleri için inen bu Mekkî âyetin haber verdiği husus Bedir savaşında gerçekleşmiştir). Yine (Bedir / savaşı hakkında nazil olan) şu âyet :«Hani Aiiah size, iki taifeden birinin size M : boyun eğeceğini va´detmişti» (el-Enfâl, 8/7), Yine «Siz çetin savaşçılar olan birkavme yakında da´vet olunacaksınız» (el-Feth. 48/16) âyet-i kerîmesi M bundan . maksad ya (halîfe Ebû Bekir devrindeki) Benî Hanife savaşı veya İranlılarla

yapılan savaştır, bunların her ikisine de âyetin muhâtab tuttuğu bedevi araplar çağırılmıştır. Bir başka âyetin meali de şöyledir : «Her halde sana Kur´ânı farz

kılan Allah eninde sonunda seni o dönüşü arzu edilen yere (Mekke´ye) döndürecektir» (el-Kasas, 28/85). Yine : «O hak dini diğer bütün dinlere gaaüpgetirmesi için ...» (et-Tevbe, 9/33) mealindeki âyet-i kerîme. Hakikatte de Allah öyle yapmıştır. Bir de Yahudilerden bahseden şu âyet-i kerîmeler; «De ki eğer

Allah yanında âhiret yurdu(nun nimetleri) diğer insanlara değil de yalnız sizeaitse, haydi o halde öiümü temenni edin, şayet samimi iseni2! Fakat onlar önceden işledikleri günahlar yüzünden onu hiç bir zaman arzu etmezler»

(ei-Bakara, 2/94-95).

Gerçekte de Yahudiler devamlı olarak ölümü yalan sayan İşler yapmaya düşkünlük gösterirler. Yine Yahudiler hakkında : «Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur. Meğer ki Allah´ın lûtfuna ve insanların ahdine sığınmış olsunlar» (Âl-i imrân 3/112) buyurmuş ve hakikaten yeryüzünün gerek şarkında, gerek garbındaki Yahudilerin hallerinde bu, aynen vâki´ olmuştur. Geleceğe ait haberlerin bir kısmı İse şöhret bulmuş hadîslerde yer almıştır. Meselâ : «Yeryüzü önümde durulmuş ve onun şarkı ile gabrı bana gösterilmiştir. Ümmetimin hükümranlığı, bana dürülüp gösterildiği yerlere kadar ulaşacaktır» (Sünen-İ Ebî Dâvûd, 2/413, el-Fiîen/1 : Sünen-i bnl Mâce, hadîs nu. 3952) hadîsi gibi ki onun ümmetinin hükümranlığı yer küresinin şarkına da garbına da ulaşmış bulunmaktadır, Yine Hz. Peygamberin Ammâr´a hitaben «Seni âsî bir topluluk öldürecektir» (A´lâmu´n-Nubuvve, s. 69) sözü; Hz. Ömer, Osman ve Ali´yi (r.a) şehidlikle müjdelemesi ye «Benden sonra hilâfet otuz yıl sürecektir» (Sünen-i Ebî Dâvûd, 2/515, es-Sunne/8; Sünen-İ Tirmizi, hadîs nu. 2226) gibi beyanları hep bu nevi´dendir.Ayrıca kıyamet alâmetleri hakkında, şöyle şöyle olacaktır, tarzında vârid olan haberler - ki çoğu zamanımıza kadar vuku bulmuştur - ile sayıiamıyacak kadar diğer bir çok haberler vardır.» Bu konu için bk. Sahih-i Buhârî. 4/175. 179-180, 182, el-Menâkıb/25; Delâilü´n-Nübüvve, s. 43,469,547; ei-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 78a.

[38] Hatim b. Abdullah et-Taaî, Ebû Adiy; Câhiliyye devrine ait bir şâir olup kahramanlığı, cömertliği ve asâletiyle şöhret bulmuştur. Cömertliği darb-ı mesel haline gelmiştir. Hicretten önce 46/Mi!âdî 578 yılında vefat etmiştir (el-A´lâm 2/151.)

[39] Birinci Husrev diye tanınan Nûşirevân Sâsânî hükümdarlarının en büyüğü olup darb-ı mesel haline gelen adaletiyle şöhret bulmuştur. 579 m. yılında ölmüştür (el-Müncid fi´l-edebi ve´l-ulûm, Kisra mad).

[40] Nu´mân b. Sabit, Ebû Hanîfe, Kûfe´li; Hanefiyy© mezhebinin imâmı mutlak Müctehid derecesinde fakîh; 150h/767 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm, 9/4 ; Zeylü´l-Cevâhlri´l-mudiyye. 2/450-519.

[41] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 111-113.

[42] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 113.

[43] Sebe1, 34/28.

[44] ei-A´râf. 7/158

[45] Sahîh-i Buhârî 1/4, Bed´u´i-vahy/6, 5/136, el-Megâzî/82; Sîratü Ibni HişârYı, 4/1025; Deiâilü´n-nubuvve. s. 287; Uyûnu´l-eser. 2/259-270; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892. varak 396a.

[46] Sîratü İbni Hişâm, 4/1025; Uyünu´l-eser 2/259-270;el- Kâmil, 2/145; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 238b vd. Necâşfden maksad Habeş kralı Ashama b. Ebhar´dır. adının arapça karşılığı Atıyye´dir. Peygamber efendimizin devrinde müşlüman olmuş, fakat otıunla görüşmemiştir, 9 h. /630 m. yılında vefat etmiştir (el-fsâbe, nu. 473).

[47] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 113.

[48] el-ErVâm. 6/124

[49] Müellif Sâbûnî Cenabı Hakkın şu âyetlerine işaret etmektedir: «Mûsâ dedi: Rab-bim, benim göğsüme genişlik ver, işimi kolayiaştır, dilimin şu düğümünü çöz ki sö­zümü İyi anlasınlar»,,. «Cenabı Hak buyurdu : Ey Mûsâ, istediğin sana verilmiştir.» (Tahâ, 20/25-28,36)

[50] ef-Kifâye´nin ibaresi şu mealdedir (varak 45a) : «Havârlcden bir gurup - ki Fuday-le (doğrusu Fudayliyye olacak) diye isimlendirilir- «Peygamberlerden küfür sâdır olabilir» demişlerdir. Onlar bu hüküme, günah denilebilecek her fi´lin küfür sayıla­bileceği gibi yanlış bir prensibe bağlı kalarak varmışlardır.»

[51] Bunun izahı el-Muntaka min ısmet´İ-enbiyâ´ (adlı kitabımız) dadır» (el - Kİfâye, 45b), Bu kitap için Sâbûnfnin eserleri hakkında bilgi veren kısma bakınız.

[52] en-Nisâ14/165.

[53] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 114-115.

[54] en-Neml, 27/40

[55] Sâriye b. Züneym b. Abdullah b. Câbir; şâirlerden bir sahâbîdir, fetihler yapmış kumandanlardandır. Hz. Ömer hicretin 23. yılında onu ordu kumandanı ta´yin ederek İran beldelerine göndermiştir. 30h./650m. yılında vefat etmiştir (ei-İsâbe, nu.3034;el-A´lâm,3/U2).

[56] bk. Delâilü´n-nubuvve, s. 507 ek; es-Savâıku´l-muhnka, s. 101; el-Kâmİl, 3/21-22; el-İsâbe, nu. 3034; el-Makqasıdu´l hasene, hadis nu. 1331.

[57] bk. İbnu´l-Cevzl, Târihu Ömer b. el-Hattâb, s. 172-173; Mu´cemu´l-buldân. «en-Nfl» maddesi; es-Savâıku´l-muhnka. s. 102; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893. varak 149a.

[58] Hâlid b. el-Velld b. el-Muğire; sahâbi, büyük fâtih; Mekke´nin fethinden önce hic­retin yedinci yılında müslüman olmuştur. 21 h./642 m. yılında vefat etmiştir, (el-İsâbe, nu. 2201; el-Alâm. 2/341).

[59] bk. el-sâbe, nu. 2201; e!-Kâmil 2/266-267 ; Delâilü´n-nubuvve, s 382.

[60] bk. el-sâbe, nu. 2201; e!-Kâmil 2/266-267 ; Delâilü´n-nubuvve, s 382.

[61] Müellif Nûreddîn es-Sâbûnî (r.h.) «el-Kifâye» adlı kitabında keramet bahsini şöyle bitirmiştir: «Tabiat kanununu bozan hâdise dört nevi´dir. Mucize : Meydan okuma (tehaddî) ve nübüvvet iddiasıyla beraber peygamberin elinde zuhur eden şey­dir. Keramet: Şerîaîe bağlılık ve tekvâ hâlinde velînin elinde zuhur eden şeydir. Maûnet t Herhangi bir iddia olmaksızın sıradan mü´minlerden birinin elinde vuku´ bulan şeydir. Mekr ve istidrâc: Tanrılık taslayanın kâfir ve bid´atçmm elinde vuku´ bulan şeydir. Şunu da söyüyelim ki sihir bu anlattıklarımızın dışında kalır. Çünkü si­hir hakikatte anlattığımız şekilde tabiatta carî kanunu bozucu değildir. Şöyle ki insan eğitim ve egzersiz yoluyla onu irâdesi dâhilinde elde etmeye muktedir olur. Zira tabiatte carî olan kanun hükmünü sürdürmektedir. Binâenaleyh eğitim gö­rüp de öğrendiklerini şartlarına uygun olarak tatbik eden kimse carî olan kanun gereğince gerekli neticeyi de ortaya koymuş olur. Şu kadar var ki neticeyi doğu­ran sebepler gizli (ve girift) olduğundan avam onları bilmediği gibi öğrenmek İçin de gayret sarf etmez. İşte bu sebeplerdir ki sihir haddizatında tabiatüsîu bir hâdise değildir».

[62] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 116-117

[63] Devlet reisliği aslında İslâm akaidini değil İslâm hukukunu alâkadar eden bir ko­nudur. Fakat akaid fırkalarından biri olan Şîa çeşitli kollarıyla birlikte devlet reisliği hakkında muhtelif görüşler ileriye sürmekte ve bu arada konuyu bir akaid mese­lesi haline getirmektedir. Meselâ devlet reisinin peygamberler gibi ma´sûm olma­sının şart koşulması gibi. İşte EhH sünnet âlimleri sapık fırkaların iddialarını cevap­landırmak ve Ehl-i sünnet mensuplarını yanlış görüşlerden korumak için devlet reisliği konusunu akaid meseleleri arasına almışlardır.

[64] Bu tarihî hâdise için bk, Sâhîh-i Buhârî, 4/194, Ashâbu´n-nebiy/5; 8/25-28,126, el-Hudûd/31,el-Ahkâm/51;Sahîh-İ Müslim, hadîs nu, 1818 vd. el-İmâra/l;TaberîTa­rihi, 2/448 vd. e!-İmâme ve´s-siyâse, s. 4 vd. el-Bidâye ve´n-nihâye, nu, 892, varak 502b. nu. 893, varak 102a.

[65] Muvâviye b. Ebî Süfyân Sahr b, Harb; Kureyş´in Emevî koluna mensûb bir sahâbî olup Şam´daki Emevî devletinin kurucusudur. Arap dâhil erindendir. 60 h. / 680 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbo, nu. 8070; el-A´lâm, 8/172)

[66] Bu sözü Hz. Ebû Bekr´e nlsbet edilmiş olarak bulamadım. Ancak Taberî Tarihinde (2/457): «Ömer, mümkün değil, bir devirde iki halife bulunamaz, dedi» ifadesi mevcuddur. ef-lmâme ve´s-siyâse´de de şu mealdeki İbare yer almıştır (s.7). «Ömer (r.a) kalktı ve: Olamaz, bir kına iki kiline sığam az, dedi»

[67] Kaynaklarda bu İfadeyi aynen bulamadım. Benzer İfadeler İçin bk. Taberî Tarihi, 3/415,496,561; el-lmâme ve´s-slyâse, s. 51

[68] Devlet reisleri adaletle hükmettikleri takdirde Kureyş´tendlr; onlar anlaşma yap­tıklarında gereğini yerine getirirler, yardımları İstendiği zaman esirgemezler». Bu hadisi, BeyhakI es-Sünenu´hkübrâ´sında (8/144), Ebû Dâvûd et-TayâlisI de el- Müs-ned´Inde (s. 248) Enes b, Mâlikten rivayet etmişlerdir.Muhammed ez-ZâNd el-Kevserî lhkaaku´1-hakk adlı eserlerinde şöyle demektedir (s. 20.21) : «İmdi hadîs sahih olsaydı Hz. Ebû Bekir (r.a) (haHfe ta´ylninin münakaşa ealidlgD Sekıyfe gü­nünde mutlaka onunla davdan* isbat ederdi .Çünkü o gün münakaşa konusu edilen meselede bu hadîs apaçık bir delil teşkil eder. Hadis tenkidi İle meşgul olan bir çok alim, ashabdan hiç bir kimsenin münakaşa konusu ettikleri hilafet mevzuunda bu hacffsl oeHI olarak İleriye sürmeyisin!, bu hadîsin sahih oiamıyacagt-nın alametlerinden biri kabul ederler, Salöhaddih el-Alâî (vf. 761/1359) de Teflay-hu´l-fuhûm bl t enkıyhi sıyagn-utüm adlı eserinde, bazı kelâm alimlerinin İddiasına rağmen, Hz. Ebû Bekir´in bu haaTs ile ihticöc ettiğinin sâblt olmadığını zikretmiştir. KevserT acı geçen eserinde yine şöyle demiştir: «Ibni Hacer´ln, hadîsilafzıyla Ahmed b. Hanbel´ln Müsnecflne atfen Ebû Bekir

ve Ebû Hüreyre (r.a) ya nlsbet edişine gelince, apaçık bir hatâdır. Çünkü hacfis bu lafızlarla Ebû Bekir ve Ebû Hüreyre´den rlvûyet edilen hadîsler arasında yer al­madığı gjbi Sahîhayn´ae de (müsned olarak) mevcûd değildir. Ibni Hacer´e altadlı risaleye ve oradaki tevatürİddiasına geBnce, bu, mutlak Kureyş´ln fazHett konusunda varid oian hadisler hakkındadır, husûsî olarak bahis konusu edilen hâdls hakkında degll.»

[69] Muhammed b. Idrls b. el-Abbas b. Osman b. Şâfl. Ebû Abdlllah; Kureyş kabilesi­nin Hösjmî kolundan, AbdCrtmuttaiib neslinden; EhH sünnetin dört imamından bi­ri; bütün Safiler ona nisbet edilir; üstün bir zekâya «ÛNbdL fıkıh ve hadîs sahasın­da bir çok eseri mevcuddur; 204 h. /820 m. yılında vefat etmiştir (el-A´löm, 6/249)

[70] Hz. Ömer´in ta>in ettiği şûra ehli şunlardı: Osman b. Affân. Atîb. EbîTöiib. Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. el-Avvâm, Sa´d b. Ebî Vakkas ve Abdurrahmân b. Avf (Allah hepsinden râzî otsun), bk. el-İmâme ve´s-siyâse, s. 23 vd. el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 893, varak 160a; es-Savâıku´l-muhrıka, s. 104 vd; TaberîTarihi, 3/264.

[71] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 118-120.

[72] el-Makaasıdu´i-hasene, hadîs nu. 1288; Keşfu´l-hafâ´ hadîs nu, 2999. Ayrıca bk. Sünen-! Ebi Dâvûd, 2/414, ei-Hten/1; Sunen-i Tirmizî, hadis nu. 2167;!bni Mâce, hadîs nu. 3950.

[73] el-İmame ve´s-siyâse. s. 12; el-Bidâye ve´n-nihâye, nu. 892, varak 502b. nu. 893, varak 102a. İbni Hacer el-Heysemî«es-Savâıku´l-muhrıka» adlı eserinde bu konu­daki rivayetleri muteber kaynaklardan derliyerek hulâsa etmiştir (s. 13 vd.),

[74] O hâdiselerden biri bizzat Rasûlullah (s .a.) in vefatıdır. Ashâb-i kiram bu hususta şaşkınlık göstermiş hatta içlerinden Hz. Ömer «Muhammed öldü! Diyen kimsenin boynunu vururum...» diyecek hale gelmişti. Bunun üzerine Ebû bekir bir konuşma yaparak şöyle demişti : «Muhammed´e tapan varsa bilsin ki o, ölmüştür; Allah´a tapanlar da onun daima hayy olup ölmediğini hatırlasınlar!» Şaşkınlık içinde ka­lan ashab Ebû Bekr´in bu sözleriyle Rasûlüllahın gerçekten vefat ettiğini anlamış oldular. Yine bu hâdiselerden biri Peygamber efendimizin nereye defnedileceği konusunda ortaya çıkan anlaşmazlıktı. Muhacirler onun Mekke´ye nakledilmesini teklif ederken Ensâr Medîne´de gömülmesini istiyorlardı. Bir kısmı da MescicH Ak-saa´ya götürülmesi fikrindeydi. Nihayet Ebû Bekir, onlara. «Peygamberler öldük­leri yerde defnoiunurlar» mealindeki hadîsi nakledince görüşbirliğine vardılar. Yi­ne ashâb-ı kiramın, Sekiyfe günü hilâfet hakkındaki görüş ayrılığı da bu hadislerden birini teşkil eder. O gün Medîne´li müslümanlar, Mekke´Ülere «Bizden de bir halîfe sizden de bir halîfe bulunsun» demişti. Bazıları Hz, Abbas´ı bir kısmı da Hz. AITyi tercih ediyordu. Aralarında büyük bir kargaşanın çıkma ihtimali belirdiği bir sırada bu tehlike Ebû Bekr´in müdahalesiyle zail oldu.

«Resûiüllahın, şevkini tavsiye ettiği Üsâme ordusunun düşmana karşı gönderilmesi konusundaki tereddüt de zuhur eden ihtilâflardan biri oluyordu. Ashabın çoğu bundan vazgeçilmesinin uygun olacağı görüşünü izhâr ediyordu. Halîfe Ebû Be­kir ise «Medîne şehri canavarların barınağı haline gelse bile Rasûlüllahın karar verdiği bir işi bozamam ve onun emrine muhalefet edemem!» Diyerek orduyu şevketti. Onun bu hareketinin isabetli olduğu sonradan anlaşıldı. Yine ashâb-ı ki­ramın, vergilerini vermekten imtina´ eden mürtedlerle savaşmak konusundaki tu­tumları o zamanlar beliren önemli hâdiseler cümlesindendi. Ashabın tamamının görüşü, halifenin, mürtedlere bu yıl için vergiler konusunda müsamaha göster­mesi ve isteklerine uygun oiarak onlarla barış akdetmesi noktasında birleşiyordu. Buna mukabil halife, «Daha önce Rasûlüllaha ödedikleri bir yıllık hayvan vergisin­den bile imtina ederlerse onlarla kılınç muharebesine girişirim!» diyerek mürtedle­re savaş açmaya karar verdi. Kendisine «Ashabın büyük çoğunluğu senin gibi düşünmezken sen kimin yardımıyla savaşacaksın » diye sorulunca kızı Aişe ile Es-mâ´ya işaret ederek «Şu iki kızımla!» tarzındaki meşhur cevabını verdi» (el-Kİföye, Laleü nüshası varak 49a-b, Aşir Efendi nüshası, varak 82a.)

[75] Osman b. Affân b. EbTI-Âs b. Umeyye; Kureyş´ten, emîru´l-mu´minîn, zü´nnûreyn; huiefâ-i râşidînin üçüncüsudür. 35 h. /656 m. yılında. Medîne´de, Kurban bayramı sabahı evinde Kur´ân okurken şehîd edilmiştir (el-İsâbe, nu. 5450; el-A´lâm 4/371).

[76] Sahîh-i Buhârî, 8/126, el-Ahkâm/51; Sahîh-i Müslim, hadîs nu. 1823, el İmöre/2;TaberîTarthi, 2/167 vd. el-İmâme. ve´s-siyâse. s. 18-20; es-Savâıku´i-muhrıka, s. 88

[77] Abdurrahmân b. Avf b. Abdi Ayf b. Abdülhâris, Ebû Muhammed; Kureyş´in Züh-re oğulları kolundan; ashabın büyüklerinden ve cennetle müjdelenen on kişiden birli; İlk müslümanlardandır. 32 h. /652 m. yılında vefat etmiştir (el-İsâbe, nu. 5181 :eI-AlÛm,4/95).

[78] Talha b. Ubeydullah b. Osman et-Teymî, Ebû Muhammed; Kureyş´ü bir sahâbîdir. Cesurdu, cömertlerden ve cennetle müjdelenenlerden biriydi. 36 h/656 m. yılın­da Cemel vak´astnda öldürülmüştür (el-A´lâm, 3/331).

[79] Zübeyr b. el-Avvâm b. Hüveylid el-Esedî, Ebû Abdillah; Kureyş´ü sahâbî, aşere-İ mübeşşereden; 36h./656 m. yılında, Cemel vak´asında hile ile öldürülmüştür (el-İsâbe. nu. 2789; el-A´lâm, 3/74).

[80] Sa´d b. Ebî Vakkaas Mâlik b. Üheyb b. Abdi Menâf, Ebû İshâk; Kureyş´in Zühre oğulları koluna mensûb sahâbî, Aşere-i mübeşşereden; 55 h./ 675 m. yılında ve­fat etmiştir (el-İsöbe, nu. 3194).

[81] bk. el-İmâme ve´s-sîyâse, s. 27 vd; Taberi Tarihi, 3/399 vd. es-Savâıku´l-muhnka, s. 112-115.

[82] el-İmâme ve´s-siyâse, s. 46 vd.Taberî Tarihi, 3/450 vd. el-KâmlI 3/98 vd.

[83] Sahîh olarak rivayet edildiQine göre Hz. Âişe, Cemel harbine çıkışına sonradan pişman olmuş, hatta başörtüsünü ıslatacak kadar onun için ağlamıştır. Yine riva­yet olundu ki Hz. Talha Cemel vak´asında son nefeslerini yaşarken Hz. Alî´nin or­dusundan bir gence elini uzatmış ve «Elini uzat da Emîru´l-mu´minin (Hz. AID adına sana bey´at edeyim!» demiş. Talha, bu işi. âdil bir zâtın hilâfetine bey´at etmiş olarak ölmek için yapmıştır. Bazı âlimlerimiz Hz. AİTnİn hilâfetine ashabın ittifak et­tiğini bile iddia etmiştir. Çünkü oniar, hilâfetin Alî ve Osman´dan ibaret iki zattan birine ait olacağı noktasında ittifak etmişlerdi. Bunlardan Hz. Osman Şehâdet şerbetini içerek aradan çıkınca Hz. AİTnin hilâfetine icma´ hâsıl omuştur» (el-Kifâye, varak 52b.) bk. TaberîTarihi,3/548; el-Kâmil, 3/132.

[84] Sünen-i Ebî Dâvûd, 2/515, es-Sünen/8; Sünen-i Tirmizî, hadîs nu. 2226.

[85] Allah elçisi Muhammed (s.a.) İn kızı Falıma, dedesi Abdullah, onun da babası Abdûlmuttalib, Kureyş´in Hâşimî kolundan. Annesi Hüveylid kızı Hadîce´dir. Alîb. EbîTâlib ile evlenmiş, ondan Hasan, Hüseyin, Ümm-i Külsüm ve Zeyneb adında dört çocuğu olmuştur. 11 h, /632 m. yılında rahmet-i Rahmana kavuşmuştur (el-İsâbe, nu. 830; el-A´iâm, 5/329).

[86] Sünen-i Tirmizî. 12/244

[87] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 120-123.
(GİRİŞ)

Ta´dîl ve Tecvîr Meseleler
İstitâat
Kullara Ait Fiillerin Yaratılması

(Halk ve Kesb):
Tevlîdin Reddi

Güç Yetirilmiyecek Şeylerle Mükellef Tutulmak.

İrâde-i llâhiyyenln Her Şeye Şâmil Olması

Kul İçin En Uygun Olanı Yaratmanır Allah´a Vacib Olmadığı

Rızıklar

Eceller

Kaza ve Kader

Hidayete Erdirmek ve Saptırmak.

İRADE, KAZAVE KADER BAHİSLERİ

(GİRİŞ)

Ta´dîl ve Tecvîr Meseleler[1]


Ta´dfl adalete, Tecvîr de zulme nisbet etmek demektir. Ehl-i kıb­le, [2] Allah taâlânın adalet ve hikmetle mevsûf olduğu, bunların zıddı-nı teşkil eden zulüm ve sefehten de münezzeh bulunduğu noktasın­da ittifak etmekle beraber, ta´dîl ve tecvîr meşeleri içinde hangi şeyin adalet veya zulüm, hikmet veya sefeh olduğu ve binâena­leyh yüce Allah´a nisbet edilip edilemiyeceği hususunda ihtilâf et­mişlerdir.

Ehl-i kıble hikmetle sefehin ta´rifi konusunda da birbirinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Mu´tezile, «Hikmet, failine veya başkasına fâide temin eden şeydir, sefeh ise bunun zıddıdır» derken Eş´arîler, «Hikmet, failinin kasıd ve irâdesine uygun olarak meydana gelen dir, sefeh ise bunun zıddıdır» tarzındaki bir ta´rîfi benimsemiştir. Üstâd Ebû Mansûr el-Mâtürîdî ve ona tâbi´ olanlar ise şöyle demişlerdir; «Hikmet, (fâide taşısın taşımasın) neticesi iyi ve güzel olan iştir, sefeh de bunun zıddıdır». Bu meselelerin tafsilâtını İnşallah ileride verece­ğiz.[3]

İstitâat

İstitâat, kudret, kuvvet, takat ve bir de vüs1 lisancılara göre yalan manâlı, kelâmcılara göre de eş manâlı isimlerdir.[4]

Ehl-i sünnete göre istitâat (gücü yetmek, takat getirmek) ihtiyarî fiiller[5] için kullarda mevcuddur. Cebriyye buna muhalefet ederek «İnsan, tıpkı cansız varlıklar gibi, Allah´ın yarattığı fiillere sadece bir sahne teşkil eder» demiştir. Cebriyyenin bu iddiasında ilâhî emir, ya­sak, va´d ve vaîdinin (tehdidinin) hiçe sayılması, dînî hükümlerin ib-tâli, duyulara ve zarurete bağlı (zarurî - bedîhı) gerçeklerin inkârı vardır. Sofistlerle (Sûfestâiyye) fikirbirliği mevcuddur. Kaderiyye, Dırâ-riyye ve Kerrâmiyyeden bir çokları ise «Kulun istitâatı vardır, hem de mükellef tutulurken kudret sahibi olabilmesi için bu istitâat fiilden ön­cedir» demiştir.

Ehl-i sünnet de şöyle dedi: «Filin vukuu için gerekli kudret (istitâat) fiilden önce değil fiil ile beraber bulunur». Çünkü kula ait olan hadis kudret bir arazdır, arazın devamlı oluşu ise muhaldir. Eğer kulun kud­reti (yapacağı) fiilden önce bulunsaydı (kudret bir araz olduğu ve araz devam vasıfı taşımadığı için) fi´lin vukuu sırasında mevcûd olamıyacak ve böylece fiil kudretsiz meydana gelmiş olacaktı. Bir fi´lin kudret olmaksızın meydana gelmesi mümkün olsaydı onun âciz (kudretin mahrum) kimseden de sudur etmesi doğru olurdu, bu ise bâtıldır.

Arazların devamlılık arzetmesinin imkânsızlığına gelince, devamlı­lık (bakaa) onu taşıyan zâtın (bâkıynin) ötesinde (onun hakîkatın-dan ayrı) bir mânâdır. Bu da şu delil ile sabittir ki cevher, varoluşu­nun ilk safhalarında «varoluş» ile vasıflandığı halde «devamlı oluş» (bakaa) ile vasıflanmayabilir. Bu gerçeği izah eden bir husus da şu­dur; Bir cevher vücûd bulduktan sonra yok olsa onun için «Var oldu fakat devam edemedi» demek mümkün olur. Eğer devam var ol­mak demek olsaydı sözümüzün neticesi şu olacaktı; «Var oldu, fakat var olamadı». Bu İse bâtıldır.[6]

İmdi, «devamlı oluş«un (bakanın) «varoluş»tan (vücûddan) ayrı bir şey olduğu ortaya çıktığına göre, deriz ki: Arazların kendiliklerin­den bulunması mümkün değildir. Çünkü hareket ettiren olmaksızın hareketin mevcudiyetini düşünmek muhaldir. Eğer arazlar devamlı­lık arzetseydi bakaa denen sıfat onunla beraber bulunurdu. Fakat arazın kendiliğinden bulunması imkânsız olunca bakaa gibi (başka) bir sıfatın da onun sayesinde mevcûd olması imkânsız hale gelmiştir. Şu da var ki (kudret arazının bakaa arazını taşıdığı iddia olunduğu gibi) bir arazın diğer bir arazla mevcud olması imkân dâhilinde bu­lunsaydı «hayat"ın «kudret», «hareket» in de «renk» sayesinde mevcûd olması mümkün olurdu. Halbuki hayatın kudretle ve hareketin renk ile vasıflanması muhaldir, işte bakaa (ile kudretin durunrju)da aynıdır.

Şunu da belirtelim ki eğer araz devamlılık arzetseydi onun de­vamlılığı mutlaka cevherinkinden ayn olurdu, çünkü cevher ile araz mâhiyet bakımından birbirinden ayn şeylerdir; farklı mâhiyet arz eden iki şeyin aynı devamlılık vasfını taşıması ise mümkün değildir. Bahis konusu edilen husus imkân dâhilinde olsaydı kudreti taşıyan zâtın ortadan kalkması halinde bile kudretin tek başına devam etti­ğini düşünmek yerinde olurdu. Bu da doğru olsaydı başlangıçta kudreti taşıyacak bir zât mevcûd değilken bile kudretin tek başına vücûd bulması mümkün olurdu. Oysa ki bunların hepsi muhaldir. Muhale götüren şey de elbette muhal olur. [7]

Soru : Filin vukuu için gerekli insan kudretinin hakîkaten devam arzetmesinin imkânsızlığını kabul etsek bile, bundan bir kudret-i sa­bıkadan yoksun olduğu neticesi çıkmaz. Siz -eşyadaki hilliyyet ve mülkiyetin, insanın şahsındaki küfür veya imanın devamlılığından ol­duğu gibi- «teceddüd-i emsal» yoluyla sıfatların hükmen devam ettiğini kabul etmiş değil miydiniz jşte bunun gibi kudret de fi´lin vu­kuu sırasında teceddüd-i emsâ! yoluyla bâkıy kalabilir.[8]

Cevap : Kudretin hakikaten devam edemiyeceğini kabul ettiği­nize göre teceddüd-i emsal formülüne tutunmanız size bir şey temin etmez. Çünkü fiil ile beraber (fi´le mukaarin) hâsı! olan kudret ya be­raberinde bulunduğu bu fi´lin veyahut onu ta´kîbeden diğer bir fi´lin kudretidir. Eğer «Beraberinde bulunduğu filin kudretidir» derseniz, bu sözünüzden, fi´lin mukaarin kudretle meydana geldiği neticesi çı­kar. Bu takdirde de bu fi´lin vücûd bulmasında sabık kudretin hiçbirtesiri bahis konusu olamaz. Böyle bîr kudretin varlığı yokluğuna mü-sâvî olur. Eğer «Fiil ile beraber ortaya çıkan kudret onu ta´kîbeden diğer bir filin kudretidir» diyecek olursanız, o halde şu anda vuku´ bulmakta olan fiil kendisine ait kudretten yoksun olmuş demektir. Bunun faili müteakip bir fi´le muktedir sayılırsa da (şu anda vuku´ bu­lan file muktedir olmadığından) fiil kudretten yoksun bir kişiden neş´et etmiş olur. Eğer bu caiz ise filin acz ile birleşmesi (ve aczin mahsûlü olması) da caizdir. Halbuki muarızımız insan kudretinin fiil­den önce bulunmasını kulun mükellef tutulabilmesi için şart koşmuş­tu. Yukanki izaha göre fiil kudret olmaksızın da vuku´ bulabilecekse onun, teklifin gerçekleşmesi sırasında şart koşulmasına ne lüzum var­dır Şu da var ki vukuu sırasında kudretten yoksun olan bir filin vuku­undan çok önce mevcûd olabilecek bir kudretle meydana gelme­sinin muhal olduğu noktasında muârıztmızla ittifak halindeyiz. O halde filin, vukuundan bir zaman (ân) önce mevcûd bir kudretle meydana gelmesi de aynı şekilde muhal olacaktır, çünkü şu andaki yokluk (geçmiş zamanların muhtelif anlarında varlık kaydetse de bi­zim için) bir değişiklik arzetmez.

Aynı kudret birbirine zıd olan iki şeye elverişli olabir mi

Eş´ariyyenin büyük çoğunluğu ile muhaddis kelâmcılar «elverişli ola­maz» dediler. Ebû Hanîfe (rh.) ise «Bir kudret zıd ofan iki şeye elverişli olabilir, fakat bir anda değil, münâvebe suretiyle» demiştir. Ebû Ha-nîfe´ye bu görüşünde el-Kalânisi,[9] İbni Süreye[10] İbni Râvendî muvafa­kat etmiştir. Çünkü kudretin mahalli (vâsıtası) zıd olan iki şeye de el­verişli oian âlettir, o halde kudret de onun gibidir. Meselenin derinleştirilmesine geünce, tâat ile ma´sıyet sâhibolduklan fiil özelliği bakımından değil, sadece ilâhî emir ve yasağa nisbetleri itibariyle ayrıcalık arzederler. Şöyle ki «secde» fili Allah taâlâya olursa tâat, aksine puta vâki" olursa ma´sıyettir. Aslında burada secdenin kendi­sinde bir değişiklik hâsıl olmaz, buna bağlı olarak secdeye ait kudret de bir değişiklik arzetmez. Şu kadar varki kudret tâatie beraber olur­sa «tevfîk», ma´sıyetin yanında bulunursa «hızlan» adını alır, haddizâtında o birdir, aynıdır. Nasıl ki secde Allah´a vâki olunca tâat, puta vâki" olunca ma´sıyet adını alır, fakat haddizatında o, alnı yere koy­maktan İbarettir, adının değişmesi sadece ilâhî emir veya yasağa nisbeti itibariyledir. İşte kudret de onun gibidir. Tevfîk sadece Allah´ın yardımıyla mümkündür.[11]

Kullara Ait Fiillerin Yaratılması

Ehl-i sünnetCAIlah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: «Kullardan ve bütün canlılardan zuhur eden fiiller yüce Allah´ın yarattığı şeyler olup Aliah taâlâdan başka onların hiç bir mucidi yoktur, meydana getirilen fiil ister madde (ayn) olsun, ister onun taşdığı vasıf (araz) ol­sun». Ashâb-ı kiram ile Tabiîn bu akîde üzere bulunuyordu. Nihayet kaderiyye zuhur etmiş ve «Bütün canlıların ihtiyarî fiilleri kendi îcadla-rıyla meydana gelir, bu fiillerin, Allah taâlânın yaratması ve kudretiy­le bir alâkası yoktur» tarzındaki İddiayı ileriye sürmüştür.

Kaderiyyenin bu iddiası kökünden yanlıştır. Çünkü Allah taâlâ, «İşte Rabbiniz olan Allah! Ondan başka hiç bir Tanrı yoktur. O, her şeyi yaratandır»[12] buyurmuştur. Yine o, şöyle buyurur: «Yoksa onlar Allah´a onun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da bu yarat­ma işi kendilerince birbirine benzer göründü De ki : Allah her şeyi yaratandır». [13]Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmelerde başkalarından te­mayüz ettiği «hâlıkıyyet» ile kendini medhetti. Bu da her hangi bir şe­yin yaratılmasında ona hiç bir kimsenin ortak olamamasını iktizâ eder. Yine şânı-yüce Allah şöyle buyurur: «Bizzat kendinizi de iş işle­menizi de Allah yaratmıştır». [14]Şunu hemen ifade edelim ki

edatı fiil ile bareber bulununca bütün Nahiv âfimlerine göre masdar mânâsına alınır.

Nitekim «iş yapışın hoşuma gitti» mânâsına diyebilirsin.

Buna göre âyet-i kerimenin mânâsı

«Allah sizi de iş işlemenizi de yaratmış» tarzında olur. Bu mânâyı Rasûlüllah (s.a.) efendimiz de açıkça ifade buyurarak şöyle demiştir: «Muhakkak ki Allah her iş yapanı ve onun yapışını yaratmıştır».[15]

Ef´âl-i ibâd hakkında Ehl-i sünnetin aklî deliline gelince:

a) Kulun bizzat kendisi yaratılmıştır, varlığı da yokluğu da müm­kündür, var olmak ile olmamak ihtimali ona nisbetle müshavidir. Bi­nâenaleyh onun var olmak ihtimalinin gerçekleşmesi (tereccüh et­mesi) için varlığı kendinden olan (vâcibu´l-vücûd) bir tercih edicinin tercihine ihtiyaç vardır, bu da Allah taâlâdan başka bir şey değildir. Biz, Ehl-i sünnet, bu aklî delil ile Dehriyyeyi, aynlann (a´yânın) varolu­şunu Allah´a nisbet etmeyi inkâr edişleri hususunda mağlûp edip susturduğumuz gibi Mu´tezileyi de kullara ait fiillerin vukuunu Allah´a nisbet etmeyi reddedişleri konusunda sustururuz, çünkü gerek ayn-lar, gerek fiiller varoluş bakımından birbirine müsâvîdir.

b) Mademki kul (İddia edildiği üzere) kendi nefsinde meselâ ha­reket fi´lini îcâd etmeye muktedirdir, o halde sorarız: Bu hareket hali kulda mevcudken Allah taâlâ onun nefsinde sükûnu îcâd etmeye muktedir midir, değil midir Eğer «muktedirdir» derseniz, iki ztddın ic-timâı lâzım gelir; şayet «değildir» derseniz, yüce Allah´a acz nisbet etmiş olursunuz; halbuki bu neticelerin ikisi de muhaldir.

c) Şunu da belirtelim ki yaratma gücüne sahip olabilmenin şartı, yaratıcının, henüz var olmadan önce yaratılacak şeyin bütün ince­liklerini bilmesidir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: «Hiç yaratan bil­mez mi O her şeye nüfuz eden her şeyden haberdar olandır». [16]Şüphe yok ki bir fi´le dair hiç bir bilgisi olmayan kimse elbette ona gücü yetmiyecektir.Kâfir iie bid´atçının, fiillerinin kötülüğüne dair bil­gileri olmadığı gibi insan da işleyeceği fiil hakkında iyilik, kötülük, za­rar veya fâide temin etmesi bakımından umumiyetle bir bilgiye sahip değildir, o halde onun hâlık olması düşünülemez. [17]

Soru : Kulun îcâd sıfatına sâhiboiuşunun imkânsızlığına hükmetti­ğinize göre onun hiç bir fili yok demektir, zira fi´lin îcaddan başka mânâsı yoktur [18]

Cevap: Kulda fi´lin mevcûd olduğu noktasınada muarızımızla itti­fak halinde olmakla beraber onun, îcâd özelliğine sâhiboiuşunun imkânsızlığını da isbat etmiş bulunuyoruz. O halde kula ait bir fi´lin mevcûd olduğu, fakat bunun îcâd mânâsına gelmediği ortaya çık­mış oldu. [19]

(Halk ve Kesb):

İmdi şunu belirtelim ki mevcûd olan fi´iî sıfatlar iki nevi´dir.

Birinci nevi´, Allah taâlânın kulda kendi kudret ve irâdesi olma­dan- yarattığı fiildir, titreme hastalığına kapılmış kimsenin hareket­leri gibi.

ikincisi, Allah taâlânın kulda -kendi kudret, irâde ve ihtiyarıyla- yarattığı fiildir, ihtiyarî hareketlerimiz gibi. Bu iki nevi1 fiil arasındaki fark zarûreten bilinmektedir. Bunlardan ikincisine «kesb», birincisine de «halk» denilmiştir. Kulun bu ihtiyarî fiilleri -başka bir ifade buluna­madığı için- «kesb» kelimesiyle dile getirilmiştir, tıpkı haz ile elem arasındaki fark kesinlikle hissedilmekle beraber ancak bu iki lâfızla ifade edildiği gibi.

Hulâsa, kulun filine «halk» değil «kesb», Allah taâlânın filine de «kesb» değil «halk» denilmiştir. «Fiil» kelimesi ise bu her iki terime de şâmildir.[20] BurMâtürîdiyyenin görüşüdür. Eş´ariyyeye göre, fiil hakîkat mânâsına da îcâd etmekten ibarettir, şu kadar var ki kesb´e de me­cazî olarak fiil denilmiştir. Bu iki görüşten isabetli olan biz Mâtürîdiy-yenin ortaya koyduğu görüştür. Çünkü fiil kelimesinin herhangi bir kayda bağlı olmaksızın kul için isti´mâl edilmesi onun hakîkat mânâsına alındığını gösterir. Şu da var W bir kelimenin mecaz mânâda kullanılabilmesinin şartlarından biri de o kelimenin hakîkat mefhûmu İle mecaz mefhûmu arasında belirH bir noktada benzerimin mevcûd olmasıdır, böylece lâfız o mânâyı İfade edebilmesi İçin hakîkat mefhûmundan alınarak mecaz mehûmunda kullanılmış olur. Kulun kesbl ile Allah taâlânın îcâdı arasında herhangi bir benzerlik mevcûd olmadıkından (eş´ariyyönln İddia ettiğD mecaz bahis konu­su değildir.[21]

Şimdiye kadar anlattıklarımızın ışığı altında İki kudret sahibinin tesi­riyle bir kudret eserinin (makdûrun) vûcûd bulmasının mümkün oldu­ğu ortaya çıkmış oldu, ancak bu kudret eseri, İki kudret sahibinin her birine ayn bir yönüyte Hgili olabilir. Buna göre fiil îcâd yönüyle Al­lah´a, kesb yönüyle de kula ait bir kudret eseri olur.

Halk ile kesb arasındaki farka gelince, aletsiz meydana gelen şey halk, âletle meydana gelen de kesb´dir. Şöyle de denildi: Kud­ret sahibinin (kaadirln) tek başına meydana getirmesi mümkün olan şey halk, mümkün olmayan şey de kesb´dir. Böylece kesb kula, halk da Allah´a ait olmuş olur. Bu söylediğimiz, halkın îcâd mânâsına alın­masına göredir. Fakat halk şekil ve suret vermek mânâsına alındığı zaman kulada nisbet edilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak Isâ aleyhisse-lâmdan haber vererek şöyle buyurdu: «Hani sen çamurdan kuş biçi­minde bir şey halk edersin», yani şekil verirsin. [22] Şu âyet-i kerîmedeki halk kökünden maksûd olan mânâ da aynıdır. «Suret yapanların (hâlikıynin) en güzeli olan Allah´ın sânı ne yücedir!». [23] Buradaki «suret yapanlar» demektir. [24]

Soru : Eğer söylediğiniz gibi kulun fili kula nisbetle kesb, Allah´a nlsbetle halk olsaydı bu fiil Allah ile kul arasında müşterek olurdu [25]

Cevap: İki kişi arasındaki ortaklığın ana vasfı ortaklardan her biri­nin kendi payına müstakıllen sâhibolmasıdır. Meselâ iki kişi arasında, müşterek bir köle gibi; onlardan her biri kölenin yarısına sâhib olur, birine ait olan şey öbürünün payına dâhil olmaz. Buna mukabil köle­nin tamamı biryönûyle ortaklardan birine, digerir yönüyle de diğeri­ne ait olursa, köle, aralarında müşterek sayılmaz. Meselâ bir kimse kölesini diğerine kiralasa, kölenin tamamı «aslî mülkiyet» bakımından kiraya verene, «faydalanma mülkiyeti» bakımından da kiraya alana ait olur. Bu durumda «köle ikisi arasında müşterektir» denilemez. Bü­tün bunlardan daha açık bir misal şudur ki her köle satınalınmış ol­ması bakımından efendisinin, yaratılmış olması bakımından ise Yara-ttcı´sının mülküdür. Şimdi bir kimse kalkıp da «Köle Allah ile kullan arasında müşterektir» diyebilir mi, hiç Bilakis ortaklık, muarızımızın da kabul ettiği üzere, bazı arazlan Allah taâlânm .bazılarını da kulla­rın yaratmasıyla olur. Bu kanaat karşısında artık ortaklık dâvası, küs­tahlık ve inadı yüzünden muhalefet gösteren kimseye havale edil­melidir. [26]

Tevlîdin Reddi[27]

Şimdiye kadar anlattıklarımızla isbat etmiş olduk ki kullara ait fiille­rin neticeleri (eserleri) Allah taâlânm yaratması ve îcâdı ile hâsıl olur. Bu neticeler Kaderiyyenin (Mutezilenin) zannettiği gibi kulların fiille­rinden (Allah´ın dahli olmadan) neş´et etmiş değildir, Nezzâm, [28] «Neticeler, tabiatleri îcâbı Allah taâlânm filidir» derken Kalânisî de «Yaratılışları îcâbı Allah taâlânm filidir» demiştir. [29]Sümâme b. el-

Eşres[30] İse bunların, failleri bulunmayan birer netice olduğunu iddia etmiştir.

Doğru olan bizim ileriye sürdüğümüz görüştür. Çünkü bu neticeler kulun fili ile meydana gelmiş olsaydı; a) Ya tamamen kudretsiz hâsıl olacak; b) Veya fi´lin kendisiyle vuku" bulduğu kudretle; c) Yahut da başka bir kudretle vücûd bulacaktı. Birinci şıkkın kabul edilmesine imkân yoktur, çünkü kudretten yoksun bir netice muhaldir. İkinci şık da kabule şâyân değildir, çünkü fi´lin, kendisiyle vuku´ bulduğu kud­ret (yukarıda da isbat edildiği üzere) fiil İle hemen beraber (mukaa-rin) bulunduğundan neticenin husulü zamanında ortadan kalkmış olur, Üçüncü şıkka gelince, o da ma´kul değildir. Zira fiil ile eserinin (neticesinin) kudreti ayrı ayn olduğu takdirde, insanın, fiil olmaksızın eseri veya eser olmaksızın fi´li elde edebilmesi gerekirdi; meselâ döv­mek olmaksızın elemin, veya elem olmaksızın dövme fi´linin elde edi­lişi gibi. Şu sebeple ki (iddia edildiği üzere iki ayrı kudretle) iki şeye muktedir olan kimse tek başına onların her birine de muktedir olur.

Münakaşa konusu edilen meselelerde görüşümüzün isabetli ol­duğunun diğer bir delili de şudur ki, meselâ, dövme fi´lini işleyen bir kimsenin o filiden sonra hemen ölmesi mümkündür, elem ise ondan sonra meydana gelmiş olur. Halbuki ölüden fi´lin (neticenin) sâdır ol­ması muhaldir. Ne var ki Allah taâla, kanununu, sebebe tevessülün hemen peşinde eserini yaratmak tarzında yürütmüştür. Kul eserin hâsıl olması kasdıyla sebebine başvurunca, bu eser, her ne kadar onun filiyle meydana gelmiş değilse de, ona nisbet edilmiş, mes´ûliyet ödeten ona yönelmiş, şer"an dünyada tazminata, âhiret-te de azaba duçar olmuştur, Meselâ bir insan bir diğerinin tutumu­nu yağı akacak şekilde delse, bunun için ödeten kınanır, şer´an da mes´ultutulur. Gerçi tulumun içindeki yağ hakikate onun fi´li ile ak­mış değildfr, fakat o, neticenin meydana gelmesi kasdıyla sebebine başvurunca netice (fiil) ona nisbet edilmiştir. Bahis konusu mesele de aynen bunun gibidir. [31]

Güç Yetirilmiyecek Şeylerle Mükellef Tutulmak


Âlimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin!) şöyle dedi: «Allah taâ-lânın, kullarını, onlar tarafından meydana getirilmesi mümkün olma­yan şeylerle mükellef tutması caiz değildir»; Eş´ariyye buna muhale­fet etmiştir. Çünkü körü bakmakla, kötürümü yürümekle mükellef tutmakta olduğu gibi âcizi teklif altında bulundurmak hikmetten uzaktır; binâeanleyh sânı yüce, hikmet sahibi Allah´a böyle bir şey nisbet edilemez. Meselenin derinleştirilmesine gelince, tekiîf (yani mükellef tutmak) demek, failine zahmet (külfet) verecek bir işi imti­han için[32] emretmek, demektir; öyle ki yaparsa ondan dolayı mükâ­fatlandırılacak, yapmazsa cezalandırılacak. İşte böyle bir şey an­cak kul tarafından meydana getirilmesi düşünülebilen hususlarda olabilir, yoksa muhal olan şeylerde değil.[33]

Soru: Allah taâlâ, «Ey Rabbimiz, taakat getiremiyeceğimiz şeyleri bize yükleme!» [34] buyurmuştur. Eğer bu, caiz olmasaydı ondan Al­lah´a sığınmak da doğru olmazdı. Yine Cenâb-ı Hakkın, meleklere, «Şunların (eşyanın) isimlerini bana haber verin»[35]buyurması bu ne-vi´dendir, halbuki o, meleklerin bundan habersiz ve âciz olduğunu biliyordu. Yine rivayet olunan şu hadîs de bizim için bir delil teşkil eder: «Allah taâlâ kıyamet gününde, suret yapanlara: "Haydi biçim­lendirdiğiniz şeylere can verin bakalım!» buyuracaktır».[36]

Cevap: Birinci âyette taakat getirilemiyecek şeylerin yükletilme-sinden sığınılmaktadır. Bize göre Allah taâlânm, bir kişiye, gücününtaşıyamıyacağı bir dağı veyahut duvan yüklemesi, onun da bu se-bebie ölmesi caizdir, fakat kişiyi, bir dağı veya duvarı taşımakla-yaptığı takdirde mükâfatlandırılacak, yapmadığı zaman da ceza­landıracak şekilde-mükellef tutması caiz değildir; çünkü bu, biraz önce anlattığımız üzere hikmetten uzaktır. Cenâb-ı Hakkın, melekle­re, «Eşyanın isimlerini bana haber verin!» tarzındaki emrine gelince, bu, hakikat mânâda bir teklif değildir. Sadece meleklerin aczini apaçık ortaya koymak maksadıyla emir sıygasının ifadelendirdiği, muhatabın aczini ve kifayetsizliğini belirtici bir hitap tarzıdır. Bu ise caizdir. Yine resim ve heykellere can verilmesini emretmek de ger­çek mânâda bir teklif olmayıp kişiyi işlediği haramdan dolayı bir ne­vi´ muazzeb kılmaktır. Bu hâdisenin, bir imtihan yeri değil de bir ceza ve mükâfat yurdu olan kıyamette vuku´ bulması da görüşümüzü destekliyen bir husutur. [37]

Soru: Allah taâlâ; iman etmiyeceklerini bildiği halde Ebû Cehil[38] ile Fir´avn´ı[39] imanla mükellef tutmuş değil midir Elbetteki yüce Al­lah´ın bildiğine aykırı olan bir şeyin vukuu muhaldir. [40]

Cevap: Bu nevi´ bir suâle iik terettüb eden şey icmâa muhalefet, sonra da yüce Allah´ın haber verdiği bir hakîkatı hiçe saymaktır. İc­mâa muhalefet şundan doğmaktadır ki bütün müslümanlar, insan kudreti dâhilinde olmayan bir şeyin teküf edilmesinin asla vâki´ olma­dığı hususunda ittifat etmişledir, ihtilâf sadece bunun aklen caiz olup olmadığı noktasındadır. Bahis konusu suâlin tekzîb eder duru­muna düştüğü ilâhî haber de şu âyet-i kerîmedir: «Allah hiç bir kim­seyi gücünün yeteceğinden başkasıyla mükellef tutmaz».[41] Muhal olan bir şey ise kimsenin gücü dâhilinde değildir.

Muarızın «Yüce Allah´ın bildiğine aykırı olan bir şeyin vukuu mu­haldir» tarzındaki sözüne gelince, deriz ki, muhal, varlığını farzetmekaklen mümkün olmıyan, caiz de mümkün olan şeydir. Bir şeyin variı-âının veya yokluğunun aklen düşünülmesi, Allah taâlânın ilmine ve irâdesine nisbet edilmeksizin, kendi zâtına göre olur. Bunun isbati da şöyledir: Biz, kâinatın, varlığı da yokluğu da eşit olan bir mümkün ol­duğunda ittifak etmişizdir. Halbuki yüce Allah onun var olacağını bil­miştir. Kâinatın şu anda bilfiil var oluşu da onun vâcib (varlığı zaruri) olmasını gerektirmez; zira Allah taâlânın var olacağını bildiği şey Vâcib", var olmıyacağını bildiği şey de «muhal» olsaydı «câiz»in ger­çekleşmesine imkân kalmaz ve bu takdirde irâde-i ilâhiyye mümkün olan iki şeyden birini diğerine tercih etmek için değil de vâcib olanı muhal olandan ayırdetmek için tecellî etmiş olurdu; bu ise aklı ba­şında kimselerin benimsiyemiyeceği bir şeydir. [42]

Soru: Allah taâlâ tarafından bilinen bir şeyin hilafının gerçekleş­mesi mümkün olsaydı yüce Allah´a cehalet nisbet edilmiş olurdu [43]

Cevap: Cehalete nisbet ediş bir şeyin bizzat varolması konusun­da bahis mevzuu edilebilir, yoksa onun varlığını tasavvur etme husu­sunda değil. İmdi Allah taâlânın o şey hakkındaki ilmî, varlığının ta­savvuru mümkün olmakla beraber filen var olmıyacağı tarzındadır, bu ise Allah´a cehalet nisbet etmek değil, aksine onun ilmini isbat ve kabul etmektir.

Tevfîk Allah´tandır. [44]
İrâde-i llâhiyyenln Her Şeye Şâmil Olması


Ehl-i hak (Allah zaferlerini artırsın) şöyle dedi: «Meydana getirilen her şey Allah taâlânın irâdesi, kaza ve kaderiyle olur; ayn olsun, araz olsun, hayr olsun, şer olsun».

Mu´tezile de «Yüce Allah´ın rızâsına uygun olmayan şey onun irâ­desinde de dâhil değildir" demiştir. Bu mezhebin âlimleri mubah olan şeyler hususunda ise kendi aralarında ihtilâf etmiştir.

Biz deriz ki Allah taâlâ, var olacağını bildiği bir şeyin bilfiil vücûd bulmasını da murâd etmiştir, onu ister emretmiş olsun, ister olmasın. Nitekim Ebû Hanîfe (r.a.) Kaderiyye fıkrasına mensûb bir zat ile tartı­şırken aynı noktaya temas ederek şöyle sormuş:

«Allah taâlâ vuku" bulacak kötülük ve menhiyyâtı ezelde biliyor muydu, bilmiyor muydu »

Karşısındaki zat, "Biliyordu" demeye mecbur kalmış. Bunun üzeri­ne Ebû Hanîfe:

«Allah, ezelde bildiğini bildiği gibi mi izhâr etmek (yaratmak) iste­miştir, yoksa bildiğinin hilâfına mı izhâr etmeyi murâd etmiştir ki o taktirde onun ilmi cehl olur diye sormuş. Karşısındaki zat kendi mez­hebinden vazgeçerek tevbe etmiş.

Bu sebepledir ki âlimlerimiz (Allah hepsine rahmet eylesin): «Allah´ın irâdesi ilmi ile beraber yürür» demiştir. Doğru olan, «İrade fiil ile beraber yürür» denilmesidir. Bunun mânâsı da şudur: Allah´ın fi´li (eseri) olan her şey aynı zamanda onun muradıdır. Bu yüzden ola­caktır ki Üstâd İmam Ebû Mansûr (rh.), «Bu mes´ele Efâl-i İbâdın Ya­ratılması meselesinin bir parçasıdır» demiştir. Biz, kullara ait bütün fiil­lerin Allah´ın yaratığı olduğunu isbat ettiğimiz takdirde bunlar onunirâdesi dâhiline girmiş olur. Çünkü yüce Allah bu fiilleri murâd etme­seydi bunları yaratmakta mecbur olurdu; bu ise muhaldir.

Kur´ân-ı kerîmin bazı âyetleri ilâhî meşîetin (irâdenin) umûmî oldu­ğunu (hayra da şerre de şâmil bulunduğunu) ifade eder. Meselâ: «Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz».[45] «Allah dileseydi ona ortak koşamaziardı».[46] «Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi».[47] Bazı âyetler de ilâhî irâdenin dalâlete de taallûk et­tiğini haber verir: «Dilediğini saptırır»[48] ve «Kimi saptırmak isterse onun kalbini son derece daraltır, sıkar»[49] mealindeki âyetler gibi.

Ehl-i sünnete göre meşîet ile irâde arasında fark yoktur. [50] Bu gö­rüşümüzün doğruluğunu gösteren delil ise bütün müslümanların ka­bule şâyân gördüğü şu hadîs-i şerîfin lâfzıdır: «Allah´ın dilediği olur, dilemediği de olmaz».[51]Muarızlarımızın görüşü ise bu hadis-i şerifin hükmüne aykırı düşmektedir. Çünkü Allah, bütün kâfirlerin imanını dilediği halde bu, gerçekleşmemiş, dilemediği küfürleri ise tahakkuk etmiştir. O halde muarızın iddiası ümmetin ittifakıyla bâtıldır. [52]

Soru: Allah kâfirin küfrünü dileseydi, kâfir, Allah´ın bu dilemesinin hâricine çıkamı(Zeker) cebir altında kalırdı. Bu durumda onun ya kü­fürde ma´zür görülmesi icâbederdi - ki bundan Allah´ın emri, nehyi, mükâfat ve cezasının hiçe sayılması doğar-yahut küfrü yüzünden cezalandırılması gerekirdi; bunda da kudret dâhilinde bulunmayan bir şeyle mükellef tutulmak ve ayrıca yüce Allah´a zulüm nisbet et­mek vardır [53]


Cevap: Bu suâl karşısında size Allah´ın ilim s´fatı ile mukabele ede­riz. Şöyle ki yüce Allah kâfirin küfrünü bildiğine göre. acaba kâfir Al­lah´ın ilim dairesinin dışına çıkabilir mi, çıkamaz mı İşte sizin ilim ko­nusunda vereceğiniz cevap bizim de irâde hususunda vereceğimiz cevabı teşkil eder.

İmdi biz deriz ki: Allah taâiâ kâfirin küfrünü, imana kudreti olmak­la beraber onun kendi irâde ve ihtiyarı ile dilemiştir, tıpkı bu tarzda onun küfrünü bildiği gibi. Bu sebeple de Allah´ın emri, nehyi, mükâ­fat ve mücâzâtı yerinde olmuştur. Allah taâlânın irâde ve ilminin ta­allûk ettiği şey kulun ihtiyarî fi´li olunca bunun faili olan kulun cebir altında bulunduğu nasıl iddia olunabilir Üstelik Cenâb-ı Hak kulun irâdeye sâhib olduğunu «Dileyen iman etsin, dileyen de küfretsin»[54] mealindeki âyet-i kerîmesiyie açıkça ifade buyurmuştur. Yine o, «Dilediğinizi yapın»[55]buyurmuştur, kul da bu hakikati, kendi içinde, inkârına mecal bulamıyacak şekilde zarurî olarak hissetmektedir. Cenâb-ı Hakkın kulun fiillerine ait irâdesi ise hem nassan, hem de aklen sabittir. Binâenaleyh bu iki irâdenin hiç birini inkâra imkân yok­tur.

Soru: Allah taâlâ, «Cinleri de insanları da ancak bana kulluk et­sinler diye yarattım»[56] mealindeki âyet-i kerîmesinde cinleri ve insan­ları kulluk (ibâdet) için yarattığını haber verdiği halde onlardan kü­für ve ma´sıyeti nasıl murâd etmiş olur Yine Cenâb-ı Hak bu mâhiyette oimak üzere şöyle buyurmuştur: «Allah size kolaylık diler, yoksa güçlük istemez»[57] «Allah kulları için zulmü asla dilemez».[58]

Cevap: Birinci âyeti umûmî muhtevası üzere yürütmek mümkün değildir. Çünkü çocuklar ve deliler ona kulluk etmemiştir. O halde te´vîi edilmeye muhtaçtır. Bu te´vîl de iki türlü düşünülebilir: Birincisine göre âyetin mânâsı, «bana kullar (köleler) olsunlar diye...» tarzında olabilir, ikinci te´vile göre ayetten maksad umûm (insanlar ve cinler) olmayıp sadece Allah taâlânın, cinlerden ve insanlardan kendisine ibâdet edeceklerini bildiği kimseler kasdedilmiş olabilir; doğrusunu

Allah bilir ya!

ikinci âyete gelince, burada da asıl maksad (umûm olmayıp sa­dece) Cenâb-ı hakkın, (ma´zeretl olanlar İçin) Ramazan İçinde oruçlarını yeylp Ramazan hâricinde kaza etmelerini meşru´ kılmakla kullarına güçlük değil, bil´akls kolaylık dilediği... tarzındadır.[59]

Üçüncü âyetin mânâsı da şöyledir. Allah kullarına zulmetmeyi di­lemez, yani onlara zulmetmez. Fakat âyetin mânâsı, «Allah kullarının birbirine zulmetmesini dilemez» tarzında değildir. Nitekim âyette;

buyurması da bunu gösterir. Buradaki «lâm». «âlâ» manasınadır, tıpkı şu âyette olduğu gibi: «Eğer, kötülük ederseniz kendi aleyhinize».[60]

Buradaki ifi» İfadesi demektir.

Doğru yola erdiren sadece Allah´tır. [61]


Ma´dûm, [62]âlimlerimizin çoğuna göre Allah taâlânın irâdesine ko­nu teşkil etmez, Matürîdiyye İle Eş´ariyyeden bazıları ise buna muha­lif kalmıştır. Zira ilâhî irade fiil ile beraber bulunur. Ma´dûm fi´le konu teşkil edemediğinden irâde-i ilöhiyyenin dâhiline girmez. Şu da var ki irâdeye taallûk eden bir şey hadis olur, halbuki ma´dûm ezelidir. Bunu bütün müslümaniarın kullandığı şu söz isbat eder: «Allah´ın (ezelde) dilediği olur, dilemediği olmaz. [63]Müslümanlar bunun yeri­ne, «Allah´ın olmıyacağını dilediği şey olmaz» dememişlerdir.

Ma´dûm, Salimiyye ile Mukannaiyye rnüstecnâ, bütün müslüman-ianr, kanaatına göre ilâhî rü´yete de konu teşkil edemez. Bu iki fırkaise «Kâinat var olmadan önce, ezelde Allah tarafından görülüyor­du» demiştir. Bu söz, kökünden yanlıştır, çünkü bu, ma´dûmun «şey»[64] olmasını gerektirir. Bunun da neticesi kâinatın kadim oluşunu benimsemeye varır. Şu da var ki vücud bulmayan ve vücûd bulma­sı muhal olan ma´dûm ile vücûd bulması mümkün olmakla beraber asla var olmıyacağtna dair ilm-i ilâhînin sebkat ettiği ma´dûm "un ilâ­hi rü´yete konu teşkil edemeyiceği noktasında müsiümanlar ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh varlık sahasına İntika! etmeyen mâ´düm da aynen böyledir, zira (bunların her birinin taşıdığı) «yokluk» vasfında bir ayrıcalık mevcûd değildir. Şunu da belirtelim ki, rü´yetullah bah­sinde de anlattığımız üzere, duyular âlemide görülebilmenin müessir şartı var olmaktır. Bu şart ortadan kalkınca görülebilme hâdisesi ger­çekleşmez ve muhal oluş ortaya çıkar. O halde görülmesi muhal olan şey Allah´ın rü´yetine nisbet edilemez. Bu.zıdlan biraraya getir­me hâdisesine benzer ki duyular âleminde muhal olunca ilâhî kud­rete de nisbet edilemez.

Hidâyete erdiren Allah taâlâdır. [65]
Kul İçin En Uygun Olanı Yaratmanır Allah´a Vacib Olmadığı


Kullan için en uygun (en hayırlı, aslah) olanı yerine getirmek Allah Taâlâya vâcib olmadığı gibi onlar için kötü olmayan şeyi (salâhı) se­çip yaratmak da üzerine borç değildir. Mü´tezile bu görüşün aksini benimsemiş; içlerinden Bişr b. el-Mu´temir ile onun fikrinde olanlar «Kul için hayırlı olana (zarar getirmeyene) riâyet etmek Allah´a va-cibdir" demiştir.[66]

Muhaliflerimizin görüşü yanlıştır.

a) Çünkü ulûhiyyet vücûbu kabul etmez. Bil´akis yüce Allah kullan hakkında dilediğini yapar. Şu kadar ki o, mü´rninleri bir lutufla müm­taz kılmıştır ki onu bütün kâfirlere ihsan buyursaydı iman ederlerdi; bu onun lûtf-u keremindendir. Bazı kullannı bundan mahrum kılarsa bu da onun adli bir kahrı neticesi olur. O, lûtf-u kereminde olduğu gibi adl-ü kahnnda da övgüye lâyıktır.

b) Şu kadar da var ki «Kul için en uygun olanı yaratmak Allah üzerine vâcibdir» demek, Allah taâlânın, kullarına hidâyet vermek suretiyle onlara olan lütufkârlığını inkâr etmek demektir. Çünkü üzeri­ne vâcib olan bir hakkı edâ eden, hak sahibine lütufta bulunmuş sayılmaz.

c) «Kul için en hayırlı olanı yaratmanın câcibolduğu» görüşünün.aynı zamanda Allah taâlâ´nın kudret sahasını sınırlandırma fikri taşı­dığını da söylemeliyiz. Çünkü buna göre yüce Allah, kuluna en uy­gun olanı vermiş, tüketmiştir. Şayet onun kudreti dâhilinde kul için daha elverişli bir şey bulunur da kendisine vermemiş olursa bu, on­dan gelen bir haksızlık ve zulüm yerine geçer. Bu düşünce tarzın­dan, Allah taâlânın, Muhammed (s.a.) hakkıda -Ebû Cehil için bahis konusu edilemiyecek- fazla bir lütufkârlığının mevcûd olmadığı neti­cesi çıkar; çünkü bu düşünce tarzı, yüce Allah´ın, kendi kudreti dâhi­linde bulunan en elverişli şeyi son noktasına kadar Rasülüllah (s.a.) efendimizle Ebû Cehlin her birine verdiğini benimsemektedir.

d) Bir de şu noktaya temas edelim: Bütün müslümanlar, Cenâb-ı Haktan bizi günahtan korumasını, bize yardımcı olmasını ve fiillerimi­zi rızâsına uygun kılmasını taleb etmenin meşrûiyyeti üzerinde ittifak etmiştir.[67] Yüce Allah eğer taleb ettikleri şeyleri zaten kendilerine vermiş idiyse onların taleb edişleri abes (ve nankörlük) olur, şayat vermemişse onlar hakkında kötülüğe vesile olacak bir şey yapmış olur. Yine bunun gibi Cenâb-ı Haktan hastalığın giderilmesini ve mu­sibetin kaldırılmasını istemek de caiz, hatta müstahabdır. Eğer has­talık ile belâ kul hakkında hayra vesile ise bunların kaldırılmasını iste­mek kötülüğü istemektir, şayet bu iki şeyin bulunmaması hayra vesile idiyse demek ki Allah taâlâ kulları için şerre vesile olacak bir şey yapmış.

e) Muarızlarımızın benimsediği görüşün çarpıklığını ortaya koyan bir husus da şudur ki onlara göre yüce Allah kendi kudreti dâhilinde olan isti´dad ve imkânı son noktasına kadar kâfire verdiği halde kâfir iman etmemiştir, o halde kul için en hayırlı olan şeyin Allah taâlânın kudreti dahilinde bulunmadığı ortaya çıkmış oluyor; çünkü kul için en hayırlı olan kendi isteğiyle iman edip ebedî seâdete erişmektir, yoksa imana muktedir olup da inanmamak ve ebedî felâkete ma´ruz kalmak değildir. Binâenaleyh onların iddiasına bakılacak olursa Allah taâlâ kulu hakkında onun için en hayırlı olanı değil, en zararlı olanı yapmış oldu.

Tevfik ve hidâyet yalnız Allah´tandır. [68]
Rızıklar

Ehi-i sünnet şöyle dedi: «İnsanın yediği şey, ister helâl ister haram olsun, onun rızkıdır.» Mu´tezile ise «Haram nzık değildir» demiştir. Bu ih­tilaf şundan neş´et etmiştir ki «rızık» kelimesi bize göre canlının kendi­siyle beslendiği şeyin adı olmuştur; onlara göre İse sadece meşru" olarak canlının mülkiyetine giren şeydir.[69] Onların görüşü yanlıştır. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakkın, şu âyet-i kerime ile bütün canlıların rızkını vereceğine dair olan va´dinden cayması neticesini doğurur: «Yeryüzünde yürüyen hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah´a ait olma­sın».[70] Halbuki hayvanlar için mülkiyet düşünülemez. Bazen insan, ömrü boyunca haram yer, her halde böylesi için «Allah taâlânın rekını yememiştir» denilemez. [71]

Soru: Haram Allah´ın rızkı ise niçin onun yenilmesinden ötürü vap veriyor [72]

Cevap: Kulun, onun çaresine başvurması, ona yönelmesi ve onu tercih etmesinden ötürü. Zira Allah taâlâ mutlak olarak rızık verece­ğini va´detmiş ve şu âyet-i kerimesinde de belirtildiği üzere onun helal yoldan aranmasını kuluna emretmiştir: «Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olmak şartıyla yeyin».[73]Kul hırsı ve nefsânî arzusu se­bebiyle rızkı helâl olmayan yoldan arayınca yüce Allah da onu ken­disine o yoldan verir, fakat, yanlış tercihi ve emr-i iiâhlye muhalefeti yüzünden onu cezalandırır. Tıpkı müteveliidâtta söylediğimiz gibi (´bk. s. 144), ölüm, öldürülen kimsede Allah taâlânın yaratmasıyla hâsıl olur, fakat Cenâb-ı Hak ölümün sebebine başvurması vetonu kasdetmesi yüzünden kaatiti cezalandırır. [74]

Tevfika erdiren yüce Allah´tır. [75]
Eceller

Ehl-i sünnet (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: Maktul kem eceliyle ölmüştür, onun başka bir eceli yoktur.» «Kati», kaatilin bir fi´|| olup onunla kaaimdir, ölüm ise kaatilin fi´li sonunda Allah taâlânır^ îcâdetmesi suretiyle ölmüş kimse ile bulunan bir şeydir.

Mu´tezile ise şöyle dedi: «Maktul, eceli kesilmiş (ömrünü bitiremt miş kişidir, şayet öldürülmemiş olsaydı ömrünün sonuna kadar yaşa yacaktı.» Kâ´bi[76]de, «Onun kati ve Ölüm olmak üzere iki eceli vardır! elemiştir. Ona göre maktul (fi´l-i ilâhî olan ölümle) ölmüş değildir.

İsabetli olan bizim söylediğimizdir. Çünkü yüce Allah kullan hak­kındaki İlmine ve irâdesine uygun olarak onların ecellerine hükmet­miştir. Şüphe yok ki Allah taâlânın, ilminde ve irâdesinde takdim ve te´hîr yoktur, onun kaza ve hükmünü geri çevirmek mümkün değil­dir. [77]

Soru: Rasûlüllah (s.a.) efendimiz, «Hısım ve akrabayı ziyaret ömrü uzatır»[78] buyurmuştur. Eğer insanın tek eceli olsaydı onun uzaması düşünülemezdi [79]

Cevap: Bu hadîs-i şerifte yer alan «ziyâde»nin izahı şöyledir: Hısım ve akrabayı ziyaret etmeseydi o kimsenin ömrünün -meselâ- elli yıl olacağı Allah taâlânın ilminde mevcuddu. Bunun yanında Cenâb-ıHak onun hısım ve akrabayı ziyaret edeceğini ve bu sebeble ömrü­nün yetmiş yıl olacağını da biliyordu. Binâenaleyh burada yüce Al­lah´ın hüküm ve irâde ettiği, onun, hısım ve akrabasını ziyaret ede­rek yetmiş yıl yaşayacağı şıkkıdır. İşte oradaki yirmi yıl bu meziyeti sebebiyle -sıla-i rahim yapmamış olsaydı ömrünün elli yıl olacağına dair ilm-i ilâhîye nazaran- bir ziyada (ömrün uzaması) sayılmıştır. Bu İzah tarzı şu temele istinâd ediyor ki Allah taâlâ, icâd edilecek ma´dumun nasıl îcâd edileceğini bildiği gibi îcâd edilmeyecek ma´dumun, şayet icat edilecek olsaydı nasıl îcâd edilebileceğini de bilir. Tıpkı cehennemliklerin, dünyaya döndürülmiyeceklerini bildiği halde şayet dünyaya iade edilecek olsalardı eski küfürlerine avdet edeceklerini şu âyet-i kerîmesiyle haber verdiği gibi: «Eğer onlar geri gönderilseler bile yine men´olunduklan kötülükiere dönerlerdi. Şüp­he yok ki onlar yalancı kimselerdir».[80]

Kaza ve Kader

Ehl-i hak (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi: «Yaratıkların fiille­ri, halleri ve sözlerinin hepsi yüce Allah´ın kaza ve kaderi ile vücûd bulur.»

Mu´tezilîler ise «Ma´sıyetler onun kaza ve kaderiyle değildir» de­miştir. Bunlar irâde (irâde-İ ilâhiyyenin her şeye şâmil olması) bahsin­de de aynı şeyi iddia etmişlerdi. Bu meselenin aslı kullara ait fiillerin yaratılması mevzuuna dayanır.

irndi biz deriz ki: «Allah tahalânın yaratması ve iradesiyle vücûd bulan her şey onun kaza ve kaderine bağlıdır.» Çünkü kaza, lügatte, sağlam ve mâhirâne bir şekilde yapmak, işlemek demektir. Nitekim Huzeyl oğullan kabilesine mensup şâir Ebû Züeyb şöyle de­miştir:

«İkincinin de üzerinde, Dâvûd peygamberin veya zırh san´atkân meşhur Tübbe´in maharetle ördüğü (yaptığı) iki zırh vardır». [81]Beyitte yer alan «yaptı, maharetle örüp yaptı» demektir. Kader ise her bir mahlûku kendisine ait vasfıyla ta´yin ve tesbit et­mektir bu; vasfa iyilik, kötülük, fayda ve zarar gibi şeyler dâhil olabi­leceği gibi o mahlûka ait zaman ve mekân unsuru ile ona terettüb edecek mükâfat veya azab da dâhildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki biz her şeyi bir kader ile yarattık».[82] Pey­gamber (s.a.) efendimiz de (imanı ta´rîf ederken) «Kadere de, hayrıyla, şerriyle Allah teâlâdan olduğuna... (iman edersin)»[83] buyur­muştur.

Soru: Peygamber (s.a.) efendimiz Allah taâiâdan haber vererek: «Kazama razı olmayan, belâma sabretmiyen ve nimetime şükretmi-yen kimse kendisine benden başka bir Rab arasın»[84] buyurmuştur. Eğer küfür de onun kazasıyla vücûd bulsaydı ona da râzî olmamız gerekirdi, halbuki küfre razı olmak caiz değildir

Cevap: Küfür, Allah tââlânın kazası değil, kazasının bir eseridir. Çünkü onun kazası aynı zamanda onun sıfatıdır, küfür ise kulun sıfatı­dır. Onun buradaki kazası, küfrü kâfirin nefsinde kötü. çirkin ve bâtıl bir nesne olarak yaratmasıdır; fakat bu, kulun, ebecfî azaba müsta­hak olacak şekilde küfrü irâde ve ihtiyar etmesi halinde olur. işte biz kullar böyle bir kazâ-i ilâhiyyeye razı oluyoruz. Şunu da belirtelim ki hadts-i kudsîdeki kazadan maksad, insana, kendi irâdesi olmadan isabet eden hastalık ve musibetlerdir. İnsanın kedi iradesiyle giriştiği (küfür gibi) fiillere ise nasihate muhtaç olmadan râzi olacağı şüphe­sizdir. O halde bu nevi´ şeyler yukarıdaki hadîsin şümul sahasına gir­mez.

Tevfik ve hidâyete erdiren yalnız Allah´tır, [85]
Hidayete Erdirmek ve Saptırmak


Ehl-i sünnet (Allah zaferlerini dâim kılsın) şöyle dedi; «Allah tââlâ­nın hidâyete erdirmesi demek kulun nefsinde hidâyetlenmeyi (ihti­dayı, doğru yola girmeyi) yaratması demektir. Saptırmak (ıdlâl) da onda sapıklığı (dalâleti) meydana getirmesi mânâsına gelir». Mu´tezile de şöyle dedi: «Yüce Allah´ın hidâyeti doğru yolu göster­mesi demektir, saptırması ise kula «sapık» demesi (sapık tesmiye et­mesi) veya kul kendi nefsinde sapıklığı yarattığı zaman onun sapıklı­ğına hükmetmesi demektir.»

Bu mevzu´da da isabetli olan Ehli sünnetin görüşüdür. Çünkü Ce-nâb-ı Hak Peygamber aleyhisselâma hitaben şöyle buyurmuştur: «Muhakkak ki sen her sevdiğin (istediğin) kimseyi hidâyete erdire­mezsin».[86] Eğer hidâyet doğru yolu göstermek mânâsına olsaydı onun Peygamber efendimizden nefyedilmesi doğru olmazdı, zira o, sevdiğine de sevmediğine de doğru yolu göstermiş, hidâyeti açıkla­mıştır. Yine Cenâb-ı Hak, «Dilediğini saptınr, dilediğine de hidâyet verir»[87] buyurmaktadır. Eğer hidâyetin mânâsı doğru yolu açıkla­maktan ibaret olsaydı âyette zikredilen şıklar (dilediğine sapıklık, di­lediğine hidâyet) tahakkuk edemezdi, çünkü yüce Allah´ın doğru yolu açıklaması herkes için vâriddir. Saptırmak terimine gelince, o da (Mutezilenin iddia ettiği gibi) kula «sapık» demekten ibaret ol­saydı (âyette zikredildiği üzere) ilâhî irâde ile değil, kulun iradesiyle kayıtlanmış olurdu, çünkü bu anlayışa göre sapıklık kulun kasıd ve irâdesine bağlt olmaktadır.

Şunu da belirtelim ki hidâyet bazan Peygamber aleyhisselâma nisbet olunur, bu, onun hidâyete vesile olması ve ona da´vet etmesimünasebetiyledir. Nitekim sânı yüce Allah´ın şu âyetinde öyledir: «Muhakkak ki sen doğru bir yola rehberlik ediyorsun». [88]Buradaki hi­dâyetten (rehberlik) maksad açıklamak ve da´vet etmektir. Hidâyet bazan, hidâyet bulmaya sebeb teşkil ettiği için Kukana da nisbet edilir, şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: «Muhakkak ki bu Kar´ân en doğruya iletir (hidâyet eder)». [89] Saptırmak (ıdlâl) da, kul sapıklığı ihti­yar ettiği takdirde Allah taâlâ´nın onu kulda meydana getirmesi ba­kımından Cenâb-ı Hakka nisbet edildiği gibi sapıklığa sebeb oima ve ona da´vet etme münasebetiyle şeytana da nisbet edilmiştir. Ni­tekim yüce Allah (şeytanın sözlerini nakil meyanında) şöyle buyur­muştur: «Onları (Allah´ın kullarını) mutlaka saptıracağım, onları behe­mehal olmıyacak kuruntulara boğacaeğım».[90]Saptırmak, dalâlete sebebiyet verdikleri için putlara da nisbet edilmiştir. Yüce Allah ibrâhîm aleyhisselâmdan haber vererek şöyle buyurmuştur: «Rabbim! Onlar (putlar) insanlardan bir çoklarını yoldan saptırdılar».[91] Şu mu­hakkaktır ki bir fiil aynı mânâda hem Allah taâlâya, hem de başkası­na nisbet edilemez. [92]

[1] İrâde Kaza ve Kader» adını verdiğimiz bu üçüncü bölümde kelâm ilminin mü­him meselelerinden biri sayılan kader problemi ile ondan neş´et eden bazı konu­lar üzerinde durulacaktır. İhtilâf konusu meselelerde daima mu´tedil bir yol ta´kibeden Ehl-i sünnetin karşısına, kader mevzuunda, insan İrâdesini İnkâr eden CebriyyG ile Allah´ın ezeli irâdesini inkâr eden Kaderiyye ve bilhassa Mu´tezile çıkmaktadır. Ehl-i sünnet dışı olmakla beraber ilmî sayılabilecek bir ekol kurmuş bulunan Mutezile kendisini «Ehl-i adi» kabul eder. Onlara göre kulların ihtiyarî fiil­lerini Allah taâlânın yaratması, sonra da bu fiillerden kötü olanlara mukabil onları cezalandırması zulümdür, hi km etsizi iktir. Aksine, bu fiillere karışmı(Zeker) tamamen kulun müstakil İrâdesine terketmesi de adalettir, işte müeilif Sâbûnî, kadere mü­teallik meselelerin tamamına «Ta´dîl ve Tecvîr Meseleleri» demiş ve adalet ile zul­mü (veya hikmet ile sefehi) ta´rif ederek hangi fiilin yüce Allah´a nisbet edilebile­ceğini, hangisinin de ona nisbet edilemiyecegini anlatmak istemiştir.

[2] Ehl-i kıble, Kâ´beye müteveccihen namaz kılmanın farzıyyetini kabul eden kimse­ler, demektir. Binâenaleyh Ehl-i sünnette birlikte diQer İslâmî fırkalar da Ehl-i kıble­dendir. Nitekim bu husus müellifimizin ifadesinden de anlaşılmaktadır, (bk. Ab-düikaahir el-Bâgdâdî, el-Fark beyne´l-fırak, s. 12-14).

[3] Hikmet medih ve kemâl sıfatlarından, sefeh de zem ve eksiklik belirtilerindendir. Bütün müslümanlar, yüce Allah´ın hikmetle mevsûf olduğu ve sefehten münez­zeh bulunduğu noktasında ittifak etmişler, fakat bunun ötesinde belirli bazı fiille­rin hikmet mi, yoksa sefeh mi olduğu konusunda aralarında görüş ayrılığına düş­müşlerdir. Bu fiilleri hikmet telâkkî eden, onların Allah taâlâdan sudur etmesini de benimser, sefeh kabul eden ise derin hikmet sahibi Yaratıcı´dan bu gibi fiillerin zuhurunu elbette muhal görür. İşte bu nevi1 meselelere «Ta´dil ve Tecvîr meselele­ri» denir. Bu bölümün ana konularından birini teşkil ettiği için söze «Kullara ait fiil­lerin yaratılması (Halku efâli´l-ibâd)» ile başlıyacağız. İstitâat bahsini de bir mu­kaddime olarak ilk önce ele alacağız. Çünkü istitâat sözkonusu ettiğimiz ´ meselelerin istinad ettiği prensiplerdendir» (el-Kifâye, varak 54a).

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 127-128.

[4] İstitâat iki nevi´dir. Birincisi fi´lin vukuu için gerekli vâsıta ve âletlerin yerinde ve sıhhatli olmasıdır. Bu ney´i istitâat bilittifak fiilden öne© bulunur. Ta´rîfi: «Hürriyet ve ihtiyar sahibi bir kimsenin kendi iradesiyle fi´li icra etmeye hazır olmasıdır." «Yol bakımından hacca muktedir olan.,» CAl-i imrân, 3/97) mealindeki âyet-i kerime­de geçen istitâattan maksad bu nevi1 istitöatttr. İstitâatın ikincisi bizzat kudretin kendisidir. Bu nevi´ istitâat bazılarına göre. «Fi´lin meydana gelişine bizzat tesir eden kesin bir irâdeden doğan bir kudrettim diye ta´rîf edilir. Cenâb-ı hakkın «Onlar işitmeye muktedir olamazlardı» (Hûd.l 1/20) mealindeki âyet-i kerimesin­de geçen istitâattan maksad da budur» (eM´timâd, varak 50a).

[5] Bilindiği üzere insan vücudunda hareketi sağlayan kaslardır. Kasların bir kısmı kol ve bacaklarda olduğu gibi kendi isteğimizle hareket eder. Bir kısmı da kendi iste­ğimize bağlı olmı(Zeker) mide ve kalb gibi iç uzuvlarımızın hareketini sağlar. İhtiyarî fiillerden maksad kendi isteğimize bağlı olarak çalışan kaslarımızla yaptığımız iş­lerdir.

[6] Müellifin, üzerinde önemle durduğu nokta ihtiyarî bir fi´li işlerken kulda mevcûd olduğunu kabul ettiğimiz kudretin özelliğidir. Böyle bir kudreti Cebriyye kabul et­mezken Ehl-i sünnet ile Mu´tezile bunun mevcudiyetini benimser. Ancak Mutezile, ihtiyarî bir fi´lln meydana gelebilmesi için gerekli kudrete, kul, o fi´li yap­maya başlamadan önce sahib olduğunu iddia eder. Böylece Kul o fi´li kendi ba­şına, müstakillen yapmış olur, Allah´ın bunda hiç bir dahli olmaz. Bunun neticesi-dirki Mu´tezile «Kul kendi fi´linin halikıdır» der, Ehl-i sünnete göre ise, ihtiyari bir fi´li İşleyebilmek için kulda mevcûd olması gereken kudret o fi´le tam başlamadan önce onda mevcûd değildir. Ancak kul, işi yapmaya karar verip tam ifâ edece­ği anda Allah taâlâ gerekli kudreti yaratıp ona verir. Böylece o fi´fi hakikatte işle­yen Allah tahâlâ olur. Bunun içindir ki Ehl-i sünnet «Bütün fiillerin hâliki Allah´tır» der. Müellif Sâbûnî, metinde, kulda bulunduğunu kabul ettiğimiz «kuclret»in bir araz olduğunu, araz denen şeyin de iki ân ve iki zaman içinde devam edemiye-ceğini, binâenaleyh fiilden önce varsa fiil ânında bulunamayacağını, bunun ise muhal olduğunu... isbata çalışır. Görüldüğü gibi bütün bunlar aklî isbatlardır. Nakli isbatlar ise müteakip bahislerde görülecektir.

[7] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 129-131.

[8] Teceddüd-i emsal, benzerlerin, aynı mâhiyette oian sıfat veya arazların yenilen­il me5i, yani ardarda devam etmesi, demektir. Meselâ dînen kullaniimasi mubah olan eşyanın taşıdığı bu ibâha (hilliyet) veya birinin mülkiyetinde bulunan bir nes­nenin taşıdığı mülkiyet vasfı birer arazdır. Arazlar devamlılık arzetmediğine göre söz konusu edilen ibâha ve mülkiyet vasıfları şu anda varsa bundan sonraki za­man bölümleri içinde yok demektir. O halde filân şeyin kullanılması mubah ol­maktan çıkmış veya filân nesne filânın mülkiyeti altında bulunma vasfını kaybet­miştir. İşte burada teceddüd-i emsal imdadımıza yetişir. Arazların her biri geçici olmakla beraber îeceddüd-i emsal yoluyla her bir arazın yok oluşunun peşinden onun bir misli, bir benzeri yerine geçer ve böylelikle eşyadaki araziyet sürer gider, tıpkı kesik kesik noktalardan doğrunun teşekkül etmesi gibi. İnsanın şahsındaki kü­für ve iman arazları (vasıfları) da aynen bunun gibidir. Metinde söz konusu edilen sı kudret arazı da bunları teşbih edilmekte, onun her zaman, yani fiilden önce de, fi´lin vukuu sırasında da mevcûd olabileceği iddia edilmektedir.

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 131.

[9] Ahmed b. İbrâhîm b. Abdullah, Ebû´l-ADbâs; Eş´arî bir mütekellimdir, eserleri var­dır, bk. Şerhu´l-lhyâ 2/5: TebyTnu kezibi´l-müfteri 1/393; İşârâtü´l-merâm, s. 24.

[10] Ahmed b. Ömer b, Süreye. Ebûi-Abbâs; kaadî, Şafiî fakîh ve müîekeilim, bir çok eseri vardır. 306 h./918. m. yılında vefat etmiştir (Tabakaatü´s-Sübkî 2/87; el-A´îâm. 1/178).

[11] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 131-133.

[12] el-Enâm. 6/102.

[13] Er-Râ´d. 13/16.

[14] es-Safföt, 37/96.

[15] Bu hahîsi Buhâfî «Halku eföli´Hbâd» adlı eserinde Yetmiştir Suyutı de «Bugyetu´i-vuât» ında
[16] el-Mülk,67/14.

[17] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 134-136.

[18] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136.

[19] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136.

[20] Çünkü fi´lin ta´rifi, mümkini imkân halinden alıp gerçek varoluşa (vücûda) irca´ etmekten ibarettir. Burada söz konusu edilen vücuddan maksat gerçekleşmek, realitede var olmaktır. Yalnız zikri geçen irca Allah´a nisbeî ediünce var olması ´ aklen mümkün o!an şeyi îcâd etmek mânasına, kula nisbet edilince de mümkin bir fiili yapmak için vasıtasına (âletine) başvurmak mânâsına gelir. Buna göre nfiii» kelimesi (Allah´a da kula da şâmil bir) âm olur, «halk» Allah taâlâya, «kesb» de kula hâs olur» (el-Kifâye, varak 62b.)

[21] el-Kifâye´den (varak 59a): «Eş´ariyye âlimlerinin tamamı, kullara alt flillerh Allah taâlantn mahlûku olduğu ve bu flitlerin kulun İrade kudretinin daMttnde bulunau-Qu noktasnda biz MâfürîdSere muvafakat etmiştir. Yalnız onlar kulunlrade^kudre­tinin dahilinde otan bir işe hakikat manasında «fiil» adım vermekte bize muhale­fet ederek demişlerdir ki: «KuHar tarafından meydana getirilen İşe JaMrat mânâsında kesb. mecaz manasında fiil denilir.» Çünkü onlarca hakM fHI ancak îcad olabilir. «Kulun kesblne hakikat manada fll adı verilebilir mi .verilemez: mi» tarzında göze çarpan bu İhtilaf gerçekte öze ait olmayp lâfza racl bir ntilamr»

[22] et-MÖlde,5/110.

[23] eHVIu´mlnûn, 23/14.

[24] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 136-137.

[25] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 137.

[26] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 138.

[27] Tevffd lügatte; Doğurma, meydana getirme,... neticesini verme demektir. Istılah­ta, «Bir fi´lin diğer bir fiil vasıtasıyla dolaylı olarak failinden neş´et etmesidir, elin ha­reketi sebebiyle anahtarın hareketi gibi» diye ta´rîf ve izah edilir. Mu´tezüenin be­nimsediği bu tevlîd prensibi içinde, ayrıca, fiillerin sonunda hâsıl olan neticenin doğrudan doğruya o fi´lîn eseri olduğu görüşü de mevcuddur. Şöyle ki Mu´tezile, bilindiği üzere, kullara ait ihtiyarî fiillerin meydana gelişini tamamen kullara nisbet ederler. Kul - meselâ - camı kırmak için ilâhî kudret ve îcâdın müdâhalesi olma­dan tamamen kendi kasıd ve iradesiyle yumruğunu kaldırarak cama vurur. Bu birinci safhaya fi´lin vukuu diyoruz. İkinci safha camın kinim asıdır, buna fi´lin neti­ce ve eseri denir. Mutezileye göre ikinci safha da (misâlimizdeki camın kırılşı) İlâ- , hî kudret ve îcâdın müdâhalesi olmadan, tamamen fi´lin mahsûlüdür, ondan doğma (mütevvellid) dir. İşte Kelam ıstılahında bu hâdiseye, yani fi´lin kendi neticesinl yine kendisinin doğurmasına «tevlîd» doğan bu neticelere de «mütevellidât» denilmiştir. Ehl-i sünnete göre gerek fi´lin vukuu (kulun yumruğunu cama vurması), gerek vuku´ bulmuş bir fi´lin neticesinin husulü (camın kırılması) hakîkat mânâda Allah´ın icadıyla olur. Mutezilenin benimsediği tevlîd bir nevi´ determinizmdir. Tabiî ilimler için kabu! edilen tecrübî determinizm tabiat kanunla­rının umûmî ve zarurî oluşuna istinad eder. Bu telâkkî, Allah´tan başka her şey için. kabul ettiğimiz imkân prensibini, tesadüfü, keramet ve mu´clzeyi... inkâr eder. Ancak son araştırmalar bu telâkkinin yersiz olduğunu ortaya koymuştur. Emil But-ro´nun (Emile Boutroux, 1845-1921) kaleme aldığı ve H. Z, Ülken´in türkçeye çevir­diği «Tabiat Kanunlarının Zorunsuzlugu Hakkında» adlı eser (Millî Eğitim Bakanlığı yayınlarından, İstanbul. 1947) bu sahada yapılan çalışmalardan biridir.

[28] Ibrâhîm b. Seyyar b. Hâni´, Ebü İshâk; Basralı, Mu´tezile imamlarındandır. Felsefi ilimlerde derinleşmiş ve kendisine has bazı görüşlere sâhibolmuştur. Mu´teziie fır- ..; kalanndan onun görüşünü benimseyenlere Nezzamiyye adı verilmiştir. 231 h./845 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm, 1/36),

[29] Mu´tezüenin büyük çoğunluğu, fiillere ait eser ve neticelerin o fi´ii işleyen kulun icadıyla meydana geldiğini, Allah taâlânm bunda bir tesiri bulunmadığını kabul eder ye bunlara «ef´âi-i mütevveilide» (veya mütavellidât) adını verirler. Nezzâm ise mütevvellidâttn, yaratılış îcâbı, Aiah taâlânm eseri olduğunu ileri sürmüş-tür.Yani Allah taâlâ, canlıyı, dövülme filinden mutlaka elem duyacak bir tabîat-te yaratmıştır binaenaleyh bu neticenin (elemin) doğuşunda ne Allah´ın, ne de kulun bir tesiri yoktur. Kalânîsî de, «Neticeler, tabiatîcâbt, Allah´ın eseridir, yani onun tab´ı Allah tarafından öyle tesbit edilmiştir» demiştir. Bu izah Nezzâm´ın gö­rüşüne yakındır, hatta onun aynıdır. Bu iki görüşün özü, tabiatçılann telâkkisinde olduğu gibi, sebeb bulunduğu takdirde neticesinin de mutlaka bulunacağı fik­rinden ibarettir» (el-Kİfâye, varak 64a).

[30] Sümâme b. el-Eşres en-Numeyri, Ebû Ma´n; Mu´tezile ileri gelenlerindendir, ona bağlı olanlara Sümâmlyye denilmiştir. 213 h./828 m. yıhnda vefat etmiştir (el-A´iâm, 2/86).

[31] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 139-140.

[32] Teklifin gayesi, Mutezileye göre edâ (yerine getirilmesi), bize göre ise imtihan­dır» (el-l´timâd, varak 73b)

[33] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141.

[34] el-Bakara.2 286

[35] el-Bakara.2/31

[36] Sahlh-i Buhâri. 3/17, el-Buyû 140,8/218, et-Tevhid/56,

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141.

[37] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 141-142.

[38] Amr b. Hişâm b. el-Mugîra; Kureyş´in Mahzûmiyye kolundan; Rasûlüllah (s.a.) efendimizin en büyük düşmanı; Câhiliyye devrinde Kureyşin dahî, kahraman ve eşröfındandı. İnadı yüzünden küfründe ısrar etti ve Büyük Bedir gününde, 2 h./ 624 m. yılında öldürüldü.

[39] Rr´avn» Eski Mısır hükümdarlarına verilen bir lâkabdır. Milâddan önce 3200 tari­hinde başlayıp m.ö. 342 yılına kadar devam eden 30 kadar sülâlesi vardır. Kur´ân-ı kerimde zikri geçen Rr´avn, Uz, Musa´nın nübüvveti arasında hükümdar olandır. Adının el-Velîd b. Mus´ab olduğu sanılmaktadır (bk. İsiâm Ansiklopedisi ve el-Müncid fi´l-edebi ve´l-ulûm, Rr´avn maddesi; M. Hamal Yazır, Hak Dini Kur´ân Dili, el-Bakara, 2/49 âyetinin tefsiri).

[40] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 142.

[41] el-Bakara, 2/286.

[42] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 142-143.

[43] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 143.

[44] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 143.

[45] ed-Dehr, 76/30.

[46] el-En´ûm. 6/107.

[47] Yûnus, 10/99.

[48] ©f-Rö´d, 13/27,

[49] el-Enâm,6/125.

[50] «İrâde ile meşîet bir kaç mânâda kullanılır: Temenni, dua, emir, rızâ, tahakküm ve cebri izâl© gibi. Bunlardan temennî mânâsındaki irâdenin Allah´a nisbeti caiz değildir, çünkü o, acz ve cehl alâmetidir. Allah taâlâ ise bundan yüce ve mü­nezzehtir. Emir ile rızâ mânâsına gelen irâdenin ise Allah´a nisbeti caizdir, ancak bu irâde ma´sıyet ve kötülüklere şâmil değildir. Tahakküm ve cebrin izâlesi mâ-nâstndaki irâdeye gelince, bu, Allah´ın bir sıfatı olup kendi îcâdının mahsûlü olan her şeye - müslümanların ittifakıyla - şâmildir. Şu kadar var ki Mu´tezile, kullara ait fiillerin Allah´ın yaratmasıyla vücûd bulduğunu inkâr ettiğinden kötülük ve ması-yetlerin onun ifâdesi altında bulduğunu kabul edememiştir. 8ize göre İse her şey Allah´ın icadıyla vücüd bulduğundan aynı zamanda onun irâdesi altına girmiş bulunur" (el-KIfâye. varak 67b vd.)

[51] Peygamber (s.a.) efendimiz kızlarından bazılarına dinî konuları öğretirken şöyle derdi: «Her sabah şu tesbîhi tekrarla: Allah´a teşbih eder, ona hamdederim. Kuv­vet ve kudret ancak Allah iledir. Allah´ın dilediği olur, dilemediği olmaz..." (Sü-nen-i Ebî Dâvud, 2/614, el-Edeb/101; bk. el-Esmâ´ ve´s-sıfât, s. 160-164).

[52] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 144-145.

[53] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 145.

[54] el-Kehf, 18/29.

[55] Fusslet.41/40.

[56] et-Tûr, 52/66.

[57] el-Bakara, 2/185.

[58] Gâflr,40/31.

[59] Bahis konusu ûyetln baş tarafı şöyledir, Meûlen: «Ramazan ayı ki Kufân o ayda İndirilmiştir, insanlara hidayet rehberi, doğru yolun ve hak İle battı ayırdeden hü­kümlerin apaçık delillerini İhtiva1 eden Kur"ân. O halde içinizden o aya erlşebilen kimse onu oruçla geçirsin. Kim de hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca dtfler günlerde oruç tutsun."

[60] el-İsrâ; 17/7.

[61] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 146-147.

[62] Ma´dûm, yok, gayr-ı mevcûd demektir, İstılahta, zihnin dışında (hariçte) ne biz­zat, ne do başkasına baölı olarak bukjnmıyan ma´tûm-i ilâhî, diye ta´rtf olunur. Önceki bahiste İlâhî irâdenin her şeye şâmn olduğunu İsbat etmemiz karşısında «acaba_ ma´dûma da şâmil midir » alye akla gelebilecek bir soruya cevap teşkil etmek üzere bu faal açılmıştır.

[63] Bu hadisin kaynağı 36 numaralı dipnotunda zikredilmiştir.

[64] «Şey»: var olan, var olması mümkün olan (mevcûd ve mümkin).

[65] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 147-148.

[66] «Mü´tezüe âlimlerinin çoğunluğu «Kui için en elverişli olanı yapmak ve onu kula vermek Allah üzerine vâcibdir" dediler. Bişr b. el-Mu´temir ile ona tâbi´ olanlar ise «Kul hakkında en uygun olanı yerine getirmek Allah´a vâcib değildir, fakat kulu için hayra vesile olanı yapmak ona vâcibdir, kullar için kötülüğe vesile olacak şeyi yapması ise caiz değildir» demiştir». (el-Kifâye. varak 72 b.)

[67] «Zira müslümanlar ve semavî dinlere inananların hepsi taaîlere yardım etmesini, günahlardan korumasını ve belölartnt izâle etmesini (Cenâb-ı Haktan) niyaz ederler; nassbu hakikati naber vermiştir» (ei-İ´îimâd, varak 70a-b).

[68] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 149-150.

[69] Sa´dettin Teftâzânfnin «Şerhu´l-Akaid» inde mevzu´ ile alâkalı olarak verdiği izahâ-tı-faideli olur umuduyla - dercediyorum: (İstanbul, 1315 h. baskısı, s. 127-128): «Rızık, Allah taâlânın, canlıya sevkettiği ve canlının yediği şeyin adıdır. Bu, helâl olabileceği gibi haram da olur. Bu ta´rif, nzkın, «Canlının kendisiyle beslendiği şey» tarzında izah edilmesinden daha doğrudur. Çünkü sonuncu ta´rif, rızık mefhûmunda dâhil olduğu halde Allah îaâlâya nisbet unsurundan yoksundur. Mutezileye göre haram nzık değildir. Çünkü onlar rızkı, bazan «Meşru, mâlikin mülkiyeti altında bulundurup yediği şeydir.» bazan da «Kendisiyle faidelenmenin memnu´ olmadığı şeydir» diye îa´rif ve izah etmişlerdir. Bu ise ancak helâl olabilir. ...Bu ihtilâfın temeli şunlara dayanır: Rızık mefhûmunda Allah taâlâya nisbet ediliş mutlaka bahis konusudur, Allah´tan başka rızık verici yoktur, kul haram yemekten Ötürü zem ve cezaya müstahaktır; halbuki yüce Allah´a istinâd eden bir şey körü olamaz, onu işleyen kişi de zem ve cezaya müstahak olmamalıdır. Ehl-i sünnetin cevabı şöyledir; Kulun cezaya çarptırılması kendi isteğiyle haramın sebeblerine başvurmuş olmasındandır".

[70] Hûd, 11/6.

[71] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151.

[72] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151.

[73] el-Bakara. 2/168.

[74] «Şeyh Ebû´i-Hsan er-Rüstûgfenî ve Ebû İshâk el-İsferâinî bu meselede kökte bir ay­rılığın mevcûd olduğunu kabul etmeyip «İhtilâf sadece lâfız bakımındandır» de­mişlerdir. Doğru olan görüş de budur» (el-İ´timâd, varak 75a).

[75] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 151-152.

[76] Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd el-Kâ´bî, Ebû´l-Kaasim; Mu´tezile imamlarından biri ve Kâ´biyye diye İsimlendirilen zümrenin reisi. 319 h./ 931 yılında vefat etmiştir (el-A1am,4/189.

[77] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153.

[78] Bu hadîs için SüyûITnln el-Câmiu´s-sagir´İne ve el-MünâvTye ait şerhine («Sılatü´r-rahım» maddesi) ve bir de Sehâvi´nin el-Makaasıdu´l-hasene´sine («Sadakutu´s-sırn» maddesi) bakınız. Buhörî (7/72, et-Tıbb/12). Müslim (hadis nu. 2557, el-Birr/6) ve Ebû Dâvud (1/393, ez-Zekâh 45) şu mealde bir hadis rivayet ederler: «Kim rızkı­nın genişletilmesi ve ecelinin geriye bırakılmasını arzu ederse hısım-akrabasmı zi­yaret etsin.»

[79] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153.

[80] el-En´âm, 6/28 154

Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 153-154.

[81] Su beyt için bk. Divânu´i-Hüzeliyyîn, birinci kısmı. s. 19. Tübbe´; Meşhur Tübbaiyye zırhlarının, adına izafe ediligi Hımyer hükümdarlarındandır. Ebû Züeyb: Huveylid b. Hâlid b. Muharriş; Huzeyl oğullarından hem Câhiliyyet hem de İslâmiyet dev­rinde yaşamış büyük bir şâir. İslâmiyet devrinde Medine´ye yerleşmiş, savaşlara ve fetihlere katılmıştır. 27 h./648 m. yılında vefat etmiştir (el-A´lâm. 2/373).

[82] el-Kamer, 54/49.

[83] Sahîrvl Müslimde rivayet edilen Cibril hadiside (hadîs nu. 8, el-İmân/ 1 söyle bu-yurulur: Cibril ona: imâm haber ver diye sordu. Rasûlüllah ise şöyle buyurdu: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe iman et­mendir, ayrıca hayır ve şerriyle birlikte kadere Inanmandır. Difler bir rivayette (haaîs nu. 10) ise "kaderin tamamına İman etmendir» buyurulur.

[84] Bu kudsî hadîs İçin bk. Sayûtî, el-Camlu´s-sagîr, : -M , ı . A maddesi; Aliyyul-Kaarî, ei- Ahâdisû´t-kudsiyye, 11. hadis.

[85] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 155-156.

[86] el-Kasas. 28/56.

[87] Fâtır,35/8.

[88] eş-Şûrâ, 42/52.

[89] el-İsrâ. 17/9.

[90] ervNisâ,4/119.

[91] İbrahim. 14/36.

[92] Nûreddin Es-Sâbûnî, Mâtüriyye Akaidi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 157-158.
Rahman ve Rahim olan Allah´ın adıyla

Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.

Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O´na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.

Allah´ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun´ (san´atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.

Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O´nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O´nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O´nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O´nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O´nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O´nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah´tır, fiil ise O´nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah´ın fiili ise mahlûk değildir. Allah´ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah´ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah´ı inkâr etmiş olur.

Kur´ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber´e indirilmiştir. Bizim Kur´ân-ı Kerîm´i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur´ân mahlûk değildir. Allah´ın Kur´ân´da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis´ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah´ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa´nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur´ân ise Allah´ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir

Allah bir şey (varlık)´dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O´nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O´nun Kur´ân´da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah´ın Kur´ân´da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O´nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile´nin görüşüdür. O´nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.

Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah´ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz´daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz´daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O´nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah´ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.

Allah´ın "Allah Musa´ya hitap etti."(en-Nisa,164.) âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah´ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa´ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O´nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah´ın kelâmı mahlûk değildir.

Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah´ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah´ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.

Allah Âdem´in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü´min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü´min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)´dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah´tır. Onların hepsi Allah´ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.

Taatların hepsi, Allah´ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah´ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.

Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah´ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah´a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.

Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû´n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu´l-Murtaza´dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber´in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü´min deriz. Bir mü´minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.

Günahlar, mü´mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem´e girmez de demeyiz. Dünyadan mü´min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem´de ebedî kalacaktır, demeyiz.

Mürcie´nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü´min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.

Allah´a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü´min olarak ölen kimsenin durumu Allah´ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem´de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.

Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.

Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.

Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü´minler Allah´ı Cennet´te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.

İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü´minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah´ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.

Biz, Yüce Allah´ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah´a, O´nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah´ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah´a ibâdet eder.

Bütün mü´minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.

Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.

Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü´minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.

Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi´in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.

Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah´ın cezası da, sevabı da ebedîdir.

Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah´ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah´ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah´ın adaleti gereğidir. Keza, Allah´ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

Şeytan, mü´min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.

Kabirde Münker ve Nekir´in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü´minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.

Âlimlerin, Allah´ın sıfatlarını Farsça (Arapça´dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah´ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah´ın yüzü demek caizdir. Allah´ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır. İtaatli olan kul, Allah´a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah´tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet´te komşuluk ve Allah´ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.

Kur´ân-ı Kerîm, Allah´ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur´ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete´l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah´ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah´ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.

Hz. Peygamber´in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.

İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.

Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid´atçi olur. Deccal´in, Ye´cüc ve Me´cüc´ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa´nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.

Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.
Fıkhu´l - Ebsat

Allah´ın Dilemesi
İman Babı
Kader Babı

Günah İşleyen Kimsenin Kafir Olduğu İddiasının Reddi

FIKHU´L EBSAT

Hamd Âlemlerin Rabbına, Salât ve Selâm Efendimiz, Hz. Muhammed ve O´nun Âl ve Ashabına..

İmam Ebû Bekr Muhammed b. Muhammed el-Kâşânî, Ebû Bekr Alâu´d-Din Muhammed b. Ahmed es-Semerkandî´den rivayet etti. Bize Ebû´l-Muin Meymun b. Muhammed en-Mekhûlî en-Nesefi, ona el-Fadl lakaplı, Ebû Abdillah el-Hüseyn b. Ali el-Kaşgarî, ona Ebû Mâlik Nasrân b. Nasr el-Huttelî, ona Ali b. el-Hasen b. Muhammed el-Gazzâl, ona Ebû´l-Hasen Ali b. Ahmed el-Fârisî, ona Nusayr b. Yahya el-Fakih haber verdi. Şöyle dedi: Ebû Muti Hakem b. Abdillah el-Belhi´nin şöyle söylediğini işittim: Ebû Hanîfe´ye (r.a.) fıkhı ekberi sordum, şöyle dedi:

Ehl-i kıbleden olan bir kimseyi herhangi bir günahla tekfir etmemen, kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip münkerden sakındırman, senin için takdir olunan şeyin sana mutlaka isabet edeceğini, senin için takdir olunmayanın da sana isabet etmeyeciğini bilmen, Hz. Peygamber´in ashabından hiçbiri ile ilgini kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz. Osman ve Hz. Ali´nin durumunu Allah´a havale etmendir.

Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle dedi: Dinde fıkıh, ahkâmda fıkıhtan daha üstündür. Kişinin nasıl ibâdet edeceğini öğrenmeye çalışması, kendisi için birçok ilmi toplamasından daha hayırlıdır.

Ebû Muti şöyle dedi: Bana dinin en faziletlisini haber ver, dedim. Ebû Hanîfe şöyle dedi:

-Fıkhın en faziletlisi, kişinin Yüce Allah´a îmanı, şerâyi, sünnetler, hadler, ümmetin ittifak ve ihtilafını bilmesidir.

Ebû Muti: Îmanın ne olduğunu bana açıklayın.

Ebû Hanîfe: Bana Alkame b. Mürsed, Yahya b. Ya´mur´dan rivayet etti ve şöyle dedi: İbnu Ömer´e, bana din nedir, haber ver dedim. O da îmana sarıl ve onu öğren, dedi. Ben îman nedir, bana öğret, dedim. Şöyle dedi: "...elimi tuttu ve beni yaşlı bir zata götürdü. Yanına oturttu ve şöyle söyledi: Bana îmanın ne olduğunu soruyor diyerek, bu zatın Hz. Peygamberle birlikte Bedir Savaşı´na katılanlardan olduğunu söyledi. İbnu Ömer şöyle devam etti: Ben Hz. Peygamber´in yanında idim, bu zat da beraberdi. Birden karşımıza, güzel saçlı, sarık giymiş, çölde yaşadığını zannettiğimiz bir adam çıkageldi. İnsanların arasından geçerek Hz. Peygamber´in (s. a.) önünde durdu-Ey Allah´ın elçisi, îman nedir diye sordu. Hz. Peygamber de:

-Îman, Allah´tan başka ilâh olmadığına, Muhammed´in Allah´ın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Yüce Allah´tan olduğuna inanmandır, buyurdu. O zat buna karşı:

-Doğru söyledin, dedi.

Biz çöl insanlarının câhil olmaları dolayısıyla onun Hz. Peygamberin sözlerini tasdik etmesine hayret ettik. Bu zat daha sonra:

-Ey Allah´ın Resulü, İslâm´ın şeâiri (alâmetleri) nedir diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak, gücü yeten kimse için hacca gitmek ve cünüplükten dolayı gusl etmektir, buyurdu. Bunun üzerine o zat:

-Doğru söyledin, dedi.

Biz, sanki sorduğunu biliyormuşçasına Hz. Peygamberi tasdik etmesine şaşırdık. O zat daha sonra:

-Ey Allah´ın Resulü, ihsan nedir diye sordu. Hz. Peygamber de:

-İhsan, Allah´ı görürcesine O´na ibâdet etmendir. Sen O´nu görmesen bile, O seni görür, buyurdu. O zat:

-Doğru söyledin, dedi ve devamla kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

-Bu hususta sorulan, sorandan daha bilgili değildir, buyurdu. O zat daha sonra ayağa kalktı, insanların ortasına gelince, onu bir daha göremedik. Hz. Peygamber şöyle dedi:

-Bu gelen Cebrail idi, size dininizden bilmeniz gereken şeyleri öğretmek için geldi. (el-Buharî, îman 37; Müslim, îman 57; Ibn Hanbel, Müsned 1/37, 51, 53.)

Ebû Muti: Ebû Hanîfe´ye, buna kesin olarak inanan ve ikrar eden mü´min midir diye sordum. Şöyle dedi:

-Evet, bunu ikrar edince, İslâm´ın bütününü ikrar etmiş olur ve o kimse mü´mindir.

-Eğer Allah´ın halkettiklerinden bir şeyi inkâr edip, "bilmem ki bunun yaratıcısı kim " derse ne olur, diye sordum Şöyle dedi:

-O kimse, "Allah her şeyin halikıdır..."(el-En’am,103) âyetinden dolayı kâfir olur. Sanki o kimse, o şeyin Allah´tan başka yaratıcısı vardır, demiştir. Keza "Allah´ın bana namaz, oruç ve zekâtı farz kıldığını bilmiyorum," dese yine kâfir olur. Çünkü Allah "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin."(el-Bakara,43,83,110) ve "Sizin üzerinize oruç farz kılındı.."(el-Bakara,178), «Akşama girerken de, sabaha ererken de, Allah´ı tenzih edin."(er-Rum,17,18) buyurmuştur. Eğer o kimse "ben bu âyete inanıyorum, fakat te´vil ve tefsirini bilmiyorum" derse kâfir olmaz. Çünkü o kimse âyetin Allah tarafından indirildiğine îman etmiş ve fakat tefsirinde hata etmiştir.

-Şirk diyarında bulunan. İslâm´ı mücmel olarak kabul eden, farzları ve amelleri bilmeyen, kitabı ve İslâm´ın icaplarını ikrar etmediği halde Allah´ı ve îmanı kabul eden, fakat îmanın icaplarını ikrar etmeyerek ölen kimse mü´min midir diye sordum.

-Evet, dedi. Ben de:

-Eğer îmanı kabulden başka bir şey bilmez, amel etmez ve ölürse diye sordum.

-O, mü´mindir, dedi.

-Bana îmanın ne olduğunu açıklayın, dedim. Şöyle dedi:

-Îman, Allah´tan başka ilâh olmadığına, O´nun bir olup şeriki bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, cennetine, cehennemine, kıyamete, hayır ve şerrine, hiçbir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları sonuca ve ilâhi takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir, dedi.

-Eğer bunun hepsini kabul eder ve fakat "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."âyetinden dolayı dilemek bana aittir, istersem îman ederim, istersem îman etmem, derse ne olur diye sordum. Ebû Hanîfe şöyle dedi:

-O kimse iddiasında yalancıdır. Allah´ın "Gerçekten Kur´ân bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır. Ancak Allah´ın dilediği kimse öğütlenir."(el-Müddesir,54,56), "Siz, Allah dilemedikçe birşey dileyemezsiniz."(el-İnsan,30) âyetlerini görmüyor musun "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."el-Kehf,29) âyeti vaid (tehdid) içindir. O kimse bu sözü ile âyeti reddetmediği için kâfir olmamıştır. Ancak âyetin tenzilini reddetmemiş fakat te´vilinde hata etmiştir.

-Bir kimse, bana isabet eden bir musibetle Allah beni müptela mı kılmıştır, yoksa onu ben mi iktisap etmişimdir O musibet Allah´ın beni müptela kıldığı şeylerden değildir, derse kâfir olur mu diye sordum. Ebû Hanîfe:

-Hayır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Çünkü Allah "Sana isabet eden iyilik Allah´tandır. Sana isabet eden kötülük de nefsindendir."(en-Nisa,79) buyurur. Yani kötülük, günahın sebebiyledir, ben de onu günahın sebebiyle sana takdir ettim, demektir. Keza Yüce Allah şöyle buyurur: "Size isabet eden her musibet, ellerinizle işledikleriniz yüzündendir."(eş-Şura,30) Yani günahlarınız sebebiyledir. Keza "O dilediğini dalalette bırakır, dilediğine hidayet eder."(en-Nahl,93) buyurur. Fakat o kimse te´vilde hata etmiştir. "Allah insan ile kalbi arasına girer."(el-Enfal,24) âyetinin mânâsı mü´minle küfür arasına, kâfirle iman arasına girer, demektir.

Ebû Hanîfe (r. a.) şöyle dedi: Şüphesiz ki, kulun kendisiyle kötülüğü işlediği güç (istitâat), bizatihi kulun iyiliği işlemesi için de müsaittir. Kul, Allah´ın kendisinde meydana getirdiği, kötülükte değil, iyilikte kullanılmasını emrettiği istitâatı sarf ve tevcihinden dolayı ceza görecektir.

-Eğer Allah kullarını günah işlemeye icbar ediyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor, derse nasıl cevap veririz, diye sordum. Şöyle dedi:

-O kimseye, "Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye kadir olabilir mi " diye sor. Eğer, "Hayır, çünkü onlar taat ve masiyet dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar," derse, ona "Allah şerri yarattı mı " diye sor. O buna "evet" derse kendi iddiasından vazgeçmiş olur. Eğer "hayır" derse: De ki: "Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım."(el-Felak,1,2) âyetinden dolayı kâfir olur. Çünkü bu âyet, Allah´ın şerri yarattığım haber vermektedir.

-Eğer, "Siz, Allah küfrü ve îmanı diledi demiyor musunuz " der ve ona evet dersek, o yine Allah "O, takvaya lâyık olan, mağfirete ehil olandır"(el-Müddesir,56) buyurmuyor mu diye sorar, biz de "evet" dersek, o da, "Allah küfre lâyık mıdır " derse, biz o kimseye karşı ne cevap veririz diye sordum. Şöyle dedi:

-O taatı dileyene ehildir, masiyeti dileyene ehil değildir, deriz. Eğer "Allah kendisine karşı yalan söylenmesini dilemedi," derse ona şöyle söyle: Allah´a iftira etmek kelam ve söz müdür, yoksa değil midir Evet, derse: Âdem´e isimlerin hepsini öğreten kimdir diye sor. Eğer, Allah´tır, derse şöyle de: Küfür kelam nev´inden midir, değil midir Eğer, evet, derse şöyle sor: Kâfiri kim konuşturdu Eğer Allah konuşturdu, derse kendi fikrine karşı çıkmış olur. Çünkü şirk kelam nev´indendir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlara şirk sözünü konuşturmazdı.

-Eğer "kişi isterse yapar, isterse yapmaz; isterse yer, isterse yemez, isterse içer, isterse içmez" derse diye sordum. Ona şöyle söyle, . dedi:

-Allah, İsrail Oğullarının denizi geçmelerine hükmedip, Firavun´un boğulmasını takdir etti mi diye sor. Evet, derse:

-Firavun´un Hz. Musa´yı ele geçirmek için gitmemesi (halinde), kendisinin ve ashabının boğulmaması vaki olur muydu diye sor. Eğer, evet, derse kâfir olur. Hayır, derse önceki sözünü nakzetmiş olur.



ALLAH´IN DİLEMESİ Başa Dön

-Allah yaratmayı dilemediği bir şeyi emretmiş fakat bir şeyi emretmediği halde yaratmış mıdır diye sordum:

-Evet, dedi.

-Bu nasıl olur diye sordum.

-Allah kâfire müslüman olmayı emretmiş, fakat kâfir için müslümanlığı yaratmamıştır. Kâfir için küfrü dilemiş, fakat kâfire küfrü emretmediği halde yaratmıştır, diye cevap verdi.

-Allah, emretmemiş olduğu bir şeyden razı olur mu diye sordum.

-Evet, nafile ibâdetler buna misaldir, dedi.

-Allah bir şeyi emrettiği halde ondan razı olmaması durumu olur mu diye sordum.

-Hayır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Çünkü Allah emrettiği her şeyden razı olur, dedi.

-Allah kullarını razı olduğu hususlardan dolayı mı, yoksa razı olmadığı hususlardan dolayı mı azaba çeker diye sordum.

-Allah kullarını razı olmadığı şeyler için azaba çeker. Onlara; küfür, masiyet ve rıza göstermediği konularda azap eder, dedi.

-Allah onlara, dilediği için mi, yoksa dilemediği için mi azap eder diye sordum.

-Allah onlar hakkında dilediği için azap eder. Çünkü Allah kullarında âsi için masiyeti, kâfir için küfrü dilediği halde, küfür ve masiyet dolayısıyla azaplandırır, dedi.

-Allah, onlara İslâm´ı emretmiş, sonra onlar için küfrü dilemiş midir diye sordum. Evet, dedi.

-Allah´ın dilemesi emrini mi geçmiştir, yoksa emri mi dilemesini geçmiştir diye sordum.

-Allah´ın dilemesi emrini geçmiştir, dedi.

-Allah´ın dilemesi onun rızası mıdır, değil midir diye sordum.

-Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah´ın rızası vardır. Allah´ın emrettiğinin hilafına amel işleyen kimse onun dilemesi ile işlemiş olur, fakat onun rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyet işlemiş olur. Masiyet ise Allah´ın rızası hilâfınadır, dedi.

-Rızası olan konuda Allah kullarını azaba çeker mi diye sordum.

-Allah, kullarını, razı olmadığı küfürden dolayı azaba çeker. Fakat onların taatı terketmeleri ve masiyet işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azap etmeye rızası vardır, dedi.

-Allah, mü´minler için küfrü dilemiş midir diye sordum.

-Hayır, fakat mü´minler için îmanı dilemiştir. Keza kâfirler için küfrü, zina edenler için zinayı, hırsızlık edenler için hırsızlığı, ilim erbabı için ilmi, hayır sahipleri için de hayrı dilemiştir. Allah, kâfirleri yaratmadan önce onların kâfirler ve sapıklar olmasını dilemiştir,dedi.( Allah´ın ezelden dilemesi, küfrü ve dalaleti yaratması, kulun muhtar olup onu seçeceği dolayısıyladır. Bu ifadeden kulun mecbur olduğu anlaşılmamalıdır.)

-Allah kâfirleri, razı olduğu şeyi yarattığından dolayı mı, razı olmadığı şeyi yarattığından dolayı mı azaplandırır diye sordum.

-Allah kâfirleri yaratmaya razı olduğu şeyden dolayı azaba uğratır, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azab çeker. Fakat Allah´ın bizatihi küfre rızası yoktur, dedi.

-Allah "Kulları için küfre rızası yoktur."(ez-Zümer,7)buyurduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya rızası olur diye sordum. Şöyle cevap

verdi:

-Allah onlar hakkında diler, fakat razı olmaz.

-Niçin

-Çünkü Allah İblis´i yaratmıştır, İblis´i yaratmaya rızası var, fakat İblis´in kendisine rızası yoktur. Keza Allah, içkiyi ve domuzu yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur.

-Niçin

-Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah´ın razı olduğu şeyi içmiş olurdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblis´e ve fiillerine rızası yoktur. Fakat bizzat Hz. Muhammed´e rızası vardır.

-Yahudiler, "Allah´ın eli bağlıdır."(el-Maide,64) diyorlar. Onların bu sözüne Allah´ın rızası var mıdır

-Hayır, dedi.



O kimse "Allah bütün insanları melekler gibi itaatkâr yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu Bunu haber ver." denildiğinde "Hayır," diye cevap verirse, Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zîra Allah Kur´ân´da: "Kullarının üzerine yegâne mutasarrıf O´dur."(el-En’am,18), "O kullarının küfrüne razı olmaz."(ez-Zümer,7) ve "O sizin üzerinizden size azap göndermeğe kadirdir."(el-En’am,65.) buyurmaktadır. Eğer "kadirdir." derse "Allah İblis´in itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı " de. Eğer "Hayır," derse kendi sözünü terketmiş ve Allah´ı sıfatlarından başkası ile vasıflandırmış olur. Eğer "Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah´ın izni ile değil midir " diye söylerse "Evet," denir. Eğer "O halde o kimseye niçin had cezası tatbik edilir " derse: "Allah´ın emrettiği şey terkolunmaz," denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah´ın dilemesi ile olur, insanlar da o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse, insanlar da yaptığından dolayı onu öğerler. Bunların her ikisi de Allah´ın dilemesi ile vücuda gelir, o kimse bu fiilleri Allah´ın dilemesi ile işlemiş olur. Fakat kul Allah´ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kimsenin fiilinde ilâhî rıza ve doğruluk yoktur. "Niçin ona had cezası tatbik edilir " sözü, onların prensiplerine göre fasit bir sualdir. Çünkü onlar bir çok masiyetlerde de Allah´ın dilemesini kabul etmiyorlar. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde had cezası gerekmiyor. Oysaki yaptığı bütün işleri Allah´ın dilemesi ile yapmıştır.





İMAN BABI Başa Dön

Eğer: "îmanın yeri neresidir " diye sorulursa onun kaynağının ve yerinin kalb olduğu, fer´inin de cesette bulunduğu söylenir. Eğer: "O parmağında mıdır " diye sorulursa, "Evet" de. Eğer: "Parmak kesilince îman nereye gider " diye sorulursa: "Kalbe," de.

Eğer: "Allah kullarından bir şey talep eder mi " diye sorarsa: "Hayır onlar ancak Allah´tan isterler," de. Allah´ın kullar üzerindeki hakkı nedir " diye söylenirse: "O´na kulluk etmeleri, hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları zaman onların Allah´tan bekledikleri, Allah´ın onları affetmesi ve sevaplandırmasıdır. Zîra Allah, Kur´ân´da: "Ağaç altında sana bey´at ettiklerinde Allah mü´minlerden razı oldu."(el-Fetih,18,) âyeti gereğince Allah, mü´minlerden razı olur. Allah İblis´e gazap eder. "Dilediğinizi yapın."(Fussilet,40,) âyeti Allah´ın tehdidini ifade eder. "Semûd´a gelince; biz onlara doğru yolu göstermiştik, fakat onlar körlüğü hidâyete tercih ettiler."(Fussilet,17) Yani onlara hidâyeti göstermiş ve açıklamıştık, demektir. "Dileyen îman etsin, dileyen kâfir olsun."(el-Kehf,29.) âyeti va´îd ifade eder. "Ben cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."(ez-Zariyat,56.)) -yani benim birliğimi kabul etsinler demektir- buyurulmaktadır. Fakat bu fiillerin hepsi; hayrı, şerri, tatlısı, acısı, zararlısı ve faydalısı, hepsi Allah´ın takdiriyledir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi de îman ederlerdi. Sen niçin insanları mü´min olsunlar diye zorlamak istiyorsun "(Yunus,99), "Biz onlara melekler indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı, her şeyi bir araya getirip onların önünde toplasaydık, Allah dilemedikçe yine îmana gelmezlerdi."(el-En’am,111.), "Hiçbir kimse Allah´ın izni olmadıkça îman edemez."(Yunus,100.), "Eğer Rabbin dileseydi, insanları bir tek ümmet yapardı, fakat onlar ihtilafta devam edecekler. Ancak Rabbinin rahmet diledikleri müstesnadır. Allah da onları bunun için yarattı."(Huh,118-119.), "Allah´a kulluk edin, şeytanden çekinin. Her kavimde Allah´ın hidâyet ettiği kimseler ve sapıklığa sarılanlar da vardır."(en-Nahl,36.). "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(el-İnsan,30.)Yâni Allah, takdiri ile dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Hz, Şuayb (a.s.) şöyle söylemişti: "Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra yine o dine dönersek, Allah´a iftira etmiş oluruz. Onun için Allah´ın dilemesi dışında bizim sizin dininize dönmemize ihtimal yoktur. Rabbimizin ilmi her şeyi kaplamıştır. Biz Allah´a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz kavmimizle bizim aramızdaki davada doğrulukla hükmet. Sen her şeyin doğrusunu gösteren ve bildirenlerin en hayırısısın."(et-Tekvir,29) Hz. Nuh şöyle dedi: "Allah sizin helak edilmenizi dilerse, benim size öğüt vermem ve hayrınızı istemem size hiçbir fayda vermez. O Rabbinizdir, dönüşünüz onadır."(Hud,34.) Keza Yüce Allah şöyle buyurur: "O, andolsun ona (Yûsuf’a) niyet kurmuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmese idi, oda onu kasdetmiş gitmişti. Biz böylece ondan kötülüğü ve hayasızlığı giderdik. Çünkü o bizim ihlasa erdirilmiş kularımızdandı."(Yusuf,24.) Keza Allah şöyle buyurur: "Biz Süleyman´ı denedik. Onun tahtı üzerine bir ceset attık. O da hemen Allah´a dönüp sığındı."(Sad,34.)



KADER BABI Başa Dön

Bize Ali b. Ahmed, Nusayr b. Yahya´dan haber verdi. O da Ebû Muti´nin şöyle söylediğini duyduğunu nakletti: Ebû Hanîfe (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi: Bize Hammad´ın, İbrahim´den, İbrahim´in de Abdullah b. Mes´ud´dan naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s. a.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder. Daha sonra Allah ona bir melek gönderir, üzerine rızkını ve ecelini, saîd veya saki olacağını yazar. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah´a yemin ederim ki, kişi, Cehennemle kendi arasında bir zira mesafe kalıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler, daha sonra ilâhi yazı onu geçer. Hiç şüphesiz bir kimse cennet ehlinin amelini işler, öyle ki cennetle kendi arasında bir zira mesafe kalmışken cehennem ehlinin amelini işler, sonra ölür ve cehenneme girer."(Bkz, el-Buharî, Bed´ül-Halk, 6; Ebû Dâvud, es-Sunne, 16; Ibn Hanbel, el-Musned, IV/7.)

-Marufu emreden, münkerden nehyeden, bu konuda insanlar kendine tâbi olmuşken, daha sonra cemaate karşı çıkan kimse için ne dersin Bunu doğru görüyor musun diye sordum.

-Hayır, dedi.

-Niçin Oysaki Allah ve Resulü, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi emretmişlerdir. Bu gerekli bir farizadır, dedim. Şöyle cevap verdi:

-Orası öyle. Fakat kan dökmek, haramı helâl saymak ve malları yağmalamak gibi fiillerle, bozup ifsat ettikleri şeyler, ıslah ettiklerinden daha fazla olur. Oysaki Allah, Kur´ân´da şöyle buyurmuştur:"Mü´minlerden iki zümre birbiriyle döğüşecek olurlarsa, aralarını bulup barıştırın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa, mütecaviz olan tarafla Allah´ın emrine dönünceye kadar savaşın."(el-Hucurat,9)

-Tecavüz eden zümreye karşı kılıçla mı vuruşuruz diye sordum.

-Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Eğer kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen âdil zümre ile beraber olursun. Zîra Hz. Peygamber "Size zâlim olanın zulmü, âdil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir." (Bkz, İbn Mace, es-Sunen, el-Fiten, 9.)buyurmuştur, dedi.

-Tahkimci Havâriç için ne dersin diye sordum

-Onlar Havâric´in en kötüleridir, diye cevap verdi.

-Onları tekfir edebilir miyiz diye sordum.

-Hayır, fakat Ali ve Ömer b. Abdulaziz gibi hayırlı imamların yaptığı şekilde onlarla harbederiz, dedi.

-Hiç şüphe yok ki. Hariciler tekbir getiriyorlar, namaz kılıyorlar, Kur´ân okuyorlar. Ebû Ümâme hadisini hatırlamıyor musun O, Şam mescidine girdiğinde, oradaki Haricilerin reisleri ile karşılaştı. Ebû Galib el-Hımsî´ye: "Ey, Ebû Galip, bunlar senin memleketinin insanlarındandır. Bunların kim olduklarını sana bildirmek istedim. Onlar cehennem ehlinin köpekleridir. Onlar semâ örtüsünün altında öldürülenlerin en şerlileridir" der ve bu esnada ağlar. Ebû Gâlib ona: "Ey Ebû Ümâme seni ağlatan nedir Onlar müslümandılar, halbuki sen onların hakkında işittiklerimi söylüyorsun" dedi. Bunun üzerine Ebû Ümâme: "Onlar Allah´ın kendileri için ´O gün kiminin yüzleri ağarır, kiminin yüzleri kararır. Yüzleri kararanlara, siz îman ettikten sonra kâfir mi oldunuz Küfrünüzden dolayı azabı tadın, denilecek. Yüzü ağaranlar ise Allah´ın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedî kalırlar.´(Al’i-İmran,106) buyurduğu kimselerdir." Bunun üzerine Ebû Gâlib, söylediğinin kendi görüşü mü yoksa Hz. Peygamber´den mi işittiğini sordu. Ebû Ümâme de, "Eğer ben bunu Hz. Peygamber´den bir, iki, üç... yedi defa duymamış olsaydım sizce haber vermezdim," dedi ve Havaric´i Allah´ın kendi üzerindeki nimetlerini küfürle tekfir etti… (Bkz, İbn Hanbel, el-Musned, V/250, 253, 256, 259.)Havâriç isyan edip, muharebe yapıp, yağmacılık ettikten sonra, sulh yapsalar, onlar daha önceki hareketlerinden dolayı takibata uğrarlar mı diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Harp bittikten sonra onlar için bir zarar yoktur, onlara had de tatbik edilmez. Kan dökmeleri de böyledir, kısas yapılmaz.

-Niçin diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Osman (r. a.)´ın katli hususunda, insanlar arasında ortaya çıkmış olan fitneden ashap; bir te´vil neticesinde kana bulaşanlara kısas yapılmayacağı, te´vil sonucu haram ilişkide bulunanlara had cezası uygulanmayacağı, yine te´ville bir mala sahip çıkan kimse için takibatta bulunulmayacağında ittifak ettikleri hadisinden dolayıdır. Fakat mal mevcut olursa sahibine iade edilmesi gerekir.

-Bir kimse kâfiri kâfir olarak bilmem, derse diye sordum.

-O kâfir gibidir, dedi.

-Eğer kâfirin son gideceği yer neresi olduğunu bilmem derse diye sordum.

-O, Allah´ın kitabını inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur, dedi.

-Kendisine, sen mü´min misin diye sorulan kimse, Allah daha iyi bilir diye cevap verirse, bu kimse hakkında ne dersin diye sordum.

-Onun îmanında şüphe vardır, dedi.

-Îmanla küfür" arasında üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır O kimse ya mü´min, ya kâfir veya münafıktır, dedim. O da:

-Hayır, îmanında şüphe olan kimse münafık değildir, dedi.

-Niçin diye sordum.

-Muaz b. Cebel´in arkadaşı ve İbnu Mes´ud´un hadisinden dolayı. Bana Hammad´ın Muaz b. Cebel´in ashabından Haris b. Malik´den haber verdiğine göre; Muaz b. Cebel´e ölüm geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz Haris´e niçin ağladığını sordu, o da "ölümden dolayı ağlamıyorum. Biliyorum ki, Âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra bizim öğreticimiz kim olacak " dedi. Bir başka rivayet de "Senden sonra dini bilen kim " şeklindedir. Muaz da "Acele etme, Abdullah b. Mes´ud´a tabi ol," dedi. Daha sonra Haris, Muaz´a, "Bana vasiyette bulun," dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti ve "Âlimin sürçmesinden sakın," dedi.

Muaz vefat edince Haris Kûfe´de, İbnu Mes´ud´un ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris: "Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her mü´min için haktır," dedi. Ona bakıştılar ve "Sen muhakkak mü´min misin " diye sordular. O da "evet, elbette mü´minim," diye cevap verdi. Onlar birbirine bakıştılar. Abdullah b. Mes´ud gelince durum ona anlatıldı. O da Haris´e, onların söylediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris, başını eğdi, ağladı ve "Allah Muâz´a rahmet etsin," dedi ve İbnu Mes´ud´a vaziyeti anlattı. İbnu Mes´ud ona "Sen şüphesiz mü´min misin " diye sorunca o da "Evet," diye cevap verdi. İbnu Mes´ud "Sen kendinin cennet ehlinden olduğunu söylüyorsun," dedi. Bunun üzerine Haris de "Allah muâz´a rahmet etsin, bana âlimin zellesinden, münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı vasiyet etti," dedi. İbnu Mes´ud "Sen benim sürçmemi gördün mü " diye sorunca. Haris, "Allah aşkına söyle. Hz. Peygamber hayatta iken insanlar, gizli ve açık durumlarında mü´min, gizli ve açık durumlarında kâfir, gizlilik durumunda münafık ve açıktan mü´min olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi Sen bu üç fırkanın hangisindensin " dedi. İbnu Mes´ud "Madem ki Allah için and verdin, söyleyeyim. Ben gizli durumda da, açık durumda da mü´minim," dedi. Bunun üzerine Haris kendisini niçin, elbette mü´minim dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbnu Mes´ud da "Evet. Bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün, Allah Muâz´a rahmet etsin," dedi. (Âlimin sürçmesi hakkında bk. ed-Darimi, Mukaddime, 23.)

-Ben cennetliğim diyen kimsenin durumu nedir diye sordum, Ebû Hanife:

-Yalan söylemiştir, o bunu bilmiyor. Mü´min îmanı sebebiyle cennete giren, işledikleri sebebiyle ateşte azap gören kimsedir, dedi.

-Eğer kendisinin cehennem ehli olduğunu söylerse dedim. Şöyle dedi:

-Yalan söylemiştir. Onun bu hususta bilgisi yoktur. Şüphesizki o, Allah´ın rahmetinden ümit kesmiştir. Ve şöyle devam etti: Mü´minin, gerçekten mü´minim demesi gerekir. Çünkü o, îmanında şüphe etmemektedir.

-Onun îmanı meleklerin îmanı gibi olur mu diye sordum.

-Evet, dedi.

-Amelde kusur ederse de, gerçekten mü´min midir diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Bana Hârise´nin hadisini söylediler. Hz. Peygamber ona, "Nasıl sabahladın " diye sordu. O da "Gerçek mü´min olarak sabahladım," dedi. Hz. Peygamber: "Söylediğine dikkat et, çünkü her hakkın bir hakikati vardır, senin îmanının hakikati nedir " dedi. Bunun üzerine Harise "Canım dünyadan vazgeçti, gündüzümde susuz, gecemde uykusuz kaldım. Ben sanki Rabbimin arşına bakıyorum, sanki cennette birini ziyaret eden cennetliklere nazar ediyorum, sanki ben cehennemde yığılan insanları görüyorum," dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "isabet ettin, devam et; isabet ettin, devam et," dedi ve daha sonra: "Kim Allah´ın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Harise´ye baksın," buyurdu. Daha sonra Harise: "Ey Allah´ın Resulü, bana şehit olmam için dua et," dedi. Hz. Peygamber ona dua etti ve sonunda şehit oldu. (Bkz. el-Buharî, ez-Zekât, 1; Müslim, el-îman, 15; Fedailu´s-Sahabe, 150.)

-Bazılarına ne oluyor da, mü´min ateşe girmez, diyorlar diye sordum. Şöyle cevap verdi:

-Cehenneme girenler tamamen îman etmişlerdir.

-Kâfirin durumu nedir dedim.

-Onlar o gün îman ederler, dedi.

-Bu nasıl olur diye sordum. Şöyle dedi:

-Allah Kur´ân´da şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah´a inandık, Allah´a ortak koştuklarımızı reddettik, dediler. Onların, azabımızı gördüklerinde îman etmeleri fayda vermez."(Mü!min,84,85)

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Kim haksız yere başkasını öldürürse, yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut facirlik eder veyahut günah işlerse veya zina ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkâr mü´mindir, kâfir değildir. Bu durumda olanlar işlediklerinden dolayı cehennemde azaba uğrarlar, fakat îmanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar.

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Îman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir değil midir diyen kimse kâfir olur. Keza kâfir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyen kimse de: "Kâfirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler..."(Fatır,36), "Onlar için yakılma azabı vardır."(el-Buruc,11), "Onlar için şiddetli azap vardır."(Al’i-İmran,5) âyetlerinden dolayı kâfir olur.

Ebû Hanife (Allah rahmet etsin) şöyle dedi:

-Said b. el-Müseyyeb´den bana ulaştığına göre, kâfirleri bulundukları mevkie indirmeyen onlar gibidir.

-İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiçbirisini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı diye sordum. Ebû Hanife şöyle dedi:

-Onun işi, Allah´ın dilemesine bağlıdır. Dilerse azap eder, dilerse rahmet eder. Ve şöyle devam etti: Allah´ın kitabından herhangi bir şeyi inkâr etmeyen kimse mü´mindir. Bana ilim ehlinden birinin haber verdiğine göre, Muaz b. Cebel Hınıs şehrine geldiği zaman insanlar onun çevresine toplandılar. Bir genç ona, "Namaz kılan, oruç tutan, beyti hacceden, Allah yolunda cihadda bulunan, köle azad eden, zekâtını veren ve fakat Allah ve Resulünden şüphe eden kimse için ne dersin " diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır," dedi. O genç: "Namaz kılmayan, oruç tutmayan beyti haccetmeyen, zekâtını vermeyen fakat Allah ve Resulüne inanan kimse için ne dersin " diye sorunca, Muaz b. Cebel: "Onun için Allah´tan affedileceğini umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "Ey Abdurrahman´ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, iman ile beraber herhangi bir şey de zarar vermez." dedi ve çekip gitti. Muaz b. Cebel de "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok," dedi.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş et. Âdil zümre ve zâlim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zâlimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allah´ın arzı geniş değil miydi Hicret edeydiniz."(en-Nisa,97), "Ey mü´min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin,"(el-Ankebut,56)buyurmaktadır.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Bize Hammad´ın İbrahim´den, onun da İbnu Mes´ud´dan rivayet ettiğine göre (Allah hepsinden razı olsun) Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde ma´siyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada Rabbine kulluk et." Ebû Hanife şöyle devam etti: Bana ilim ehlinden birinin Hz. Peygamber´in ashabından birisinden verdiği habere göre, Hz. Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddîk ecri yazar." (Bk. el-Buharî, el-Iman, 12; İbnu Mace, el-Fiten, 16.)buyurdu.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-"Bilmiyorum, Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır " diyen kimse kâfir olur. Keza "Allah arş üzerindedir" diyen de; "Bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır " diyen de böyledir.

Allah´a dua ederken yukarıya yönelinir, aşağıya değil. Çünkü aşağının rubûbiyet ve ulûhiyet vasfı ile ilgisi yoktur. Nitekim hadiste şöyle rivayet edilir: Bir adam Hz. Peygamber´e siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mü´min bir köle azad etmek vacip oldu. Bu kâfi midir diye sordu. Hz. Peygamber de cariyeye "Sen mü´min misin " diye sordu. Câriye de "Evet," diye cevap verdi. Hz. Peygamber "Allah nerede " diye sorunca, câriye semaya işaret etti. Bunun üzerine Peygamberimiz: "Bu câriye mü´mindir, azat et." Buyurdu. (. Bk. Müslim, el-Mesacid, 33; Ebû Davud, es-Salat, 167.)

Ebû Hanife şöyle dedi:

-"Kabir azabını bilmem" diyen kimse, helake uğrayan Cehmiyye´dendir. Çünkü o, Allah´ın "Biz onları iki defa azaplandıracağız."(et-Tevbe,101) -ki burada kabir azabı kastolunmaktadır- ve "Zâlimler, bundan başka azaba uğrayacaklar." (et-Tur,47) -Yani kabir azabına çarptırılacaklardır- âyetlerini inkâr etmiş olur. Eğer ´Ben âyete inanıyorum, fakat tefsir ve te´viline inanmıyorum." derse kâfir olur. Çünkü Kur´ân´da, te´vili tenzilinin aynı olan âyetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur.

Ebû Hanife şöyle dedi:

-Bana bir zat, el-Minhal b. Amr´dan. o da İbnu Abbas´tan rivayet etti: Hz. Peygamber: "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir."( Bu rivayetin kaynağını bulamadık.)buyurdu. Ebû Zübyan´dan bana rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline," buyurdu. Müteellinin kim olduğu sorulunca: "Onlar, filan kimse cennette, filan kimse de cehennemdedir, diyenlerdir." (Bk. el-Buhari, es-Sulh, 10.)buyurdu, Bana Nafi´nin ona da İbnu Ömer´in naklettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah kıyamet günü aralarında hükmedinceye kadar, ümmetimin cennette veya cehennemde olduğunu söylemeyiniz." (Bu hadisleri belirtilen lafızlarla bulamadık. Mâna ile rivayet edilmiş olması mümkündür) Bana Eban, ona da el-Hasen´in rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet veya cehenneme göndermeyin." (Bu hadisleri belirtilen lafızlarla bulamadık. Mâna ile rivayet edilmiş olması mümkündür.)

dedi.

-Bana katilden ve onun arkasında namaz kılmaktan bahsedin, dedim. Ebû Hanife:

-Her takva sahibi ve günahkâr kimsenin peşinde namaz kılmak caizdir. Senin ecrin sana, onun günahı da kendisine aittir, dedi.

-İnsanlara kılıç ile karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin, dedim.

-Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi de cehennemdedir, dedi. Ve şöyle devam etti: Ebû Hüreyre (r. a.) Hz. Peygamber´in şöyle dediğini nakletti: "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak. En büyük cemaat ötesinde hepsi ateştedir." (Bk. et-Tirmizî, el-lman, 18; İbnu Mace, el-Fiten, 17, 18, 19; Ebû Davud, es-Sunne, 1.)Bana Hammad, İbrahim´den, o da İbnu Mes´ud´dan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim İslâm´da kötü bir şey ihdas ederse helak olur, bid´at çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (el-Buhari, el-İ´tisam, 5, 6.)

Bize Meymun´un, ona da İbnu Abbas´ın haber verdiğine göre Hz. Peygamber´e gelen birisi: "Ey Allah elçisi, bana öğret," dedi. Peygamberimiz üç defa, "Git, Kur´ân öğren." buyurdu. Dördüncü defasında da: "Hak, sevdiğinden de sevmediğinden de gelse kabul et. Kur´ân´ı öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (Bk. İbnu Hanbel, V/386; Ebû Davud, el-Filen, 1.)buyurdu.

Bize Hammad, ona da İbrahim´in haber verdiğine göre, İbnu Mes´ud: "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan ortaya konulanlardır. Her ihdas edilen şey, bid´at; her bid´at, dalalet, her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyurmaktadır: "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti."(eş-Şems,8) Keza, Allah Musa´ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık. Samirî de onları saptırdı."(Taha,85)buyurmaktadır.



Günah İşleyen Kimsenin Kafir Olduğu İddiasının Reddi Başa Dön



-Eğer bir kimse "günah işleyen kimse kâfirdir", derse, onun sözünü boşa çıkaracak cevap nedir diye sordum. Şöyle söyledi:

-Ona şöyle cevap verilir: "Yûnus´u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zâlimlerden oldum, dedi."(el-Enbiya,87.) Buna göre o, zalim mü´mindir, kâfir ve münafık değildir. Hz. Yûsuf un kardeşleri: "Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçlu idik."(Yusuf,97.) dediler. Bu durumlarıyla onlar günahkârdırlar, fakat kâfir değildiler. Yüce Allah, Peygamberi Hz. Muhammed´e "Senin geçmiş ve gelecek günahını Allah´ın affetmesi için..."(el-Fetih,2.) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir. Hz. Musa kıptîyi öldürmesi dolayısıyla günah işlemişti, fakat kâfir değildi.

Eğer o kimse "Ben inşallah mü´minim," derse, "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber´e salât ve selâm ederler, ey mü´minler, siz de ona salâvat getirin, ona lâyık olduğu şekilde selâm getirin."(el-Ahzab,56)âyeti gereğince "Eğer mü´minsen ona salâvat getir, değilsen getirme," denir. Keza Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, cuma günü namaz için nida olunduğunda Allah´ın zikrine koşun, alışverişi bırakın."(el-Cuma,9.)

Muaz (r.a) şöyle dedi: "Kişinin Allah hakkında şüphesi, onun bütün iyiliklerini iptal eder. Allah´a iman ettiği halde masiyet işleyen kimsenin affedilmesi umulur, azap görmesinden de korkulur." Muaz´a soran kimse: "Şüphe iyilikleri giderdiğine göre, îman etmek de kötülükleri daha çok giderir." demişti. Muaz da: ´Yemin ederim, bu adamdan daha çok hayret edilecek bir kimse görmedim," dedi. Ona "Sen müslüman mısın " diye sordu. O da "bilmiyorum" dedi.

O kimseye "bilmiyorum," sözün doğru mu, yanlış mı diye sorulur. Eğer "doğru" derse şöyle söyle: "Dünyada doğru olan âhirette doğru değil midir ". Eğer "Evet," derse: "Kabir azabına, suale, kadere, hayır ve şerrin Allah´tan olduğuna îman ediyor musun " diye sor. "Evet" derse "Sen mü´min misin " diye sor. Eğer yine "bilmiyorum" derse, o zaman; bilmeyesin, anlamayasın, iflah olmayasın, de.

-Eğer bir kimse cennet ve cehennem yaratılmış değillerdir, derse diye sordum

-O kimseye şöyle de: Onlar bir şeydir, yahut bir şey değildir. Oysaki, Allah Kur´ân-ı Kerîm´de "Allah her şeyin yaratıcısıdır."(ez-Zümer,62.), "Biz herşeyi bir ölçü ile yarattık."(el-Kamer,49.), "Onlar sabah akşam ateşe karşı getirilecekler."(el-Mü’min,46.) buyurmaktadır, dedi.

-Eğer cennet ve cehennem fâni olacaktır derse diye sordum.

-Ona Allah Kur´ân´da cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilmeyen"(el-Vakıa,32.) olarak vasfetmektedir, de.

Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.

Ebû Hanife (r.a.) şöyle dedi:

-Allah-u Taâla mahlukların sıfatı ile tavsif edilemez. O´nun gazabı ve rızası keyfiyetsiz sıfatlarındandır. Sünnet ve Cemaat Ehli´nin görüşü budur. Allah gazap eder ve razı olur. Onun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denemez. Biz onu, kendisini tavsif ettiği gibi tavsif ederiz. O birdir, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış, doğurulmamıştır, kendisine hiç bir şey denk değildir. Hayy, kayyum, kadir, duyan, gören, bilen O´dur. O´nun eli, kullarının elleri üzerindedir, fakat kulların eli gibi bir uzuv değildir. O ellerin yaratıcısıdır. O´nun yüzü yarattıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. O´nun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı O´dur. "Onun benzeri hiç bir şey yoktur. Duyan ve gören O´dur."(eş-Şura,11)

-Eğer Allah-u Taâla nerededir, diye sorulursa diye sordum.

-O kimseye: Yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, "nerede" mefhumu mevcut değilken, Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle. Eğer "Dileyen, dilenmiş olan şeyi ne ile diledi " denilirse "Sıfatla" de. O kudretle kadir, ilimle âlim, mülk ile mâliktir. Eğer "meşietle mi diledi, meşietle takdir edilip ilimle mi diledi " diye sorarsa: "Evet," diye cevap ver. ( Allah´ın dilemesi ilmine, ilim de maluma tabidir. Buna göre insan ihtiyarî fiillerinde mücber değildir.)
1. Bir kimse öldüğünde Münker ve Nekir melekleri gelerek ona Muhammed (s.a.v.) ve onun risaleti hakkında soru sorduklarında o bu sorulara cevap veremezse Allahu Teala kıyamete kadar azap mı eder, yoksa beli bir zamana kadar mı azap eder
2. Ölü mezarının yanına oturan kimseyi tanır mı Kur’an okumasını işitir mi
3. Ölü için sadaka verme, köle azat etme, kurban kesme ve vakıf olarak birşey bırakma gibi hayırlı amellerin sevabı ölmüş kimseye ulaşır mı
4. Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı
5. Kur’an okuyucu Kur’an’dan birşey okuduğu zaman ve onu ölülere hediye ettiği zaman bu onlara ulaşır mı yoksa ulaşmaz mı Ve okunanı ölü işitir mi yoksa işitmez mi
6. Ölü için namazdan, sadakadan veya Kur’an okumadan veya buna benzer başka iyilik çeşitlerinden hediye edilerek sunulduğunda ölü onu bilir mi Bundan gelecek olan sevap ölünün amel defterine yazılır mı
7. Hesap ve azaptan sonra dünyada olduğu gibi birbirlerine yakın ve akraba olanlar buluşurlar mı
8. Günahkar olan bir kişi kıyamete kadar kabrinde azap görür mü Yoksa sadece münker ve nekir melekleri geldikleri zaman mı azap görür
9. Şehidlerin ruhu semada mıdır yoksa yerde midir
10. Müslümanların çocuklarının ruhu kendi kabirlerinin üstünde midir yoksa cennetteki İbrahim’in (a.s.) Beyti Mamur’da (cennetteki İbrahim’in (a.s.) evi) mıdır Yoksa başka bir yerde midir Cennette İbrahim’in (a.s.) onlara Kur’an okuttuğuna dair sabit bir delil var mıdır
11. Kabirdeki bir ölünün yakınına veya uzağına başka bir ölü defnedildiğinde kabirdeki ölü onu tanır mı ve dünyadaki diğer olup biten şeyler hakkında, yeni gelen ölüye soru sorar mı
12. Allahu Tealanın: “Şüphesiz sen kabirlerinde onlara işittirici değilsin.” (Fatır: 35/22) Ayetiyle Rasululah’ın:
“Muhakkak ki ölü sizin ayakkabınızın sesini işitir. Onu çıkarın” hadisi arasında nasıl bir uygunlaştırma söz konusu olabilir
13. Kabirdeki iki sorgu meleği herkesin kendi dili ile mi sorar
14. Çocuklar için olan sorgu bütün çocukları mı kapsar yoksa sadece müslüman çocuklar için midir
15. Kabirde çocuğa soru sorulur mu yoksa sorulmaz mı
16. Öldükten sonra sorgu melekleri geldiğnide ruh bütün bedene girer mi yoksa bedenin bir kısmına mı girer
17. Müslümanların ölen çocuklarınnı beraberinde anne ve babası olmaksızın cennete girmeyecekleri doğru mudur
18. Ölünün ruhu dünyadaki gibi görüp işitir mi
19. Kabir ölünün üzerine, işlemiş olduğu amellere göre genişleyip daralır mı
20. Kabir küçük büyük her ölüyü sıkıştırır mı
21. Ölüye Ruman adı verilen ve onu oturtup Münker ve Nekir’in sorularına nasıl cevap vereceğini öğreten bir melek gelir mi
22. Ana babanın çocukları için ağlamaları haram mıdır, mekruh mudur
23. Dünyadaki ömürden geri kalan zaman bilinir mi
24. Yezid b. Muaviye’ye lanet edilir mi
25. Hıdır ve İlyas İsrailoğulları’nın nebilerinden miydiler Ve o ikisi yeryüzünde hala hayatta mıdırlar yoksa değiller mi
26. Rasulullah (s.a.v.) zamanında ay tutulması odu mu Olduysa hangi yılda oldu
27. Ölüm meleği hakkında Süneni Şafii’de Müzeni’nin Şafiii’den rivayet ettiğibir hadiste ölüm meleğinin bir kaç ismi olduğuna dair bir rivayet vardır. Şafii’nin Sünenindeki Fıtır sadakası babında ölüm meleği için İsmail ismi geçmektedir. Acaba ona niçin Azrail deniyor



ÖNSÖZ

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Bizi İslamla şereflendiren Allah’a hamdolsun. Onun hidayeti olmasaydı biz doğru yolu bulamazdık. Ona hamd ve sena olsun. Onu her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederiz. ehadet ederim Rabbim ve mabudum ibadet edilmeye sadece ve sadece kendisinin layık olduğu Allah’tır. Ondan başkası batıldır. ehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) Allah’ın kulu ve Rasulüdür. Allah (c.c.) tarafından insanları şirkin karanlığından İslam’ın nuruna çıkartmak için gönderilmiştir. Allah’ın salat ve selamı Onun, ehli beytinin, mübarek sahabelerinin ve kıyamet gününe kadar onun yolunda yürüyenlerin üzerine olsun.
En doğru söz Allah’ın kitabı, en güzel hidayet Rasulullah’ın (s.a.v.) gösterdiği yoldur. En kötü şey İslam’da olmayan şeyler, yani bid’atlerdir. Her bid’at delalettir ve her delalet ateştir.
Bu kitap İbni Hacer el-Askalani’nin el yazması kitabından çevrilmiştir. Kitap Hicri 838-839 yıllarında ona akide konusunda sorulan soruların cevabını içermektedir. Bu el yazmasının iki nüshası vardır. Her iki nüsha da iki nüshası vardrır. Her iki nüsha da Darü’l-Kütüb el-Mısriyye’dedir. Birincisinin numarası 1559, ikincisinin numarası ise 25-566’dır. İkincisinin sayfa sayısı 88’dir.
Bu kitap da ikinci nüshaya göre hazırlanmıştır.



YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Hicri 773, Miladi 1372’de doğmuştur. Hicri 852, Miladi 1449’da vefat etmiştir.
İsmi; Ahmed b. Ali b. Muhammed el-Kinani el-Askalani Ebu’l-Fadıl ihabiddin İbn-i Hacer’dir. Büyük bir tarih ve islam ilimleri alimi aynı zamanda büyük bir hadis alimidir. Ailesi Filistin’de olan Askalan şehrindendir. Kahire’de doğmuştur ve vefat etmiştir. Yazdığı kitaplar çoktur. Onlardan bazıları:
1- Ed-dürerü’l-kamine Fi e’yan el mietü’s-samine (4 cilt).
2- Lisanü’l-mizan (6 cüz).
3- El-Kafü eş-şaf fi tahric ehadisi’l-keşşaf.
4- Zeylü ed-dürer’ül-kamine.
5- Takribu’t-tehzib
6- Tehzibu’t-tehzib (12 cilt).
7- Ta’cilu’l-menfea bi zevaid rical el-eimmeti’l-erbea.
8- Buluğu’l-meram min edilleti’l-ahkam.
9- Tuhfetu ehlu’l-hadis an şuyuhu’l-hadis.
10- Nüzhetü’n-nazar fi tevhidi nuhbetü’l-fikr.
11- El-kavlü’l-müvedded Fi’z-zehbi an mütred El-İmam Ahmed.
12- Tebsir El-müntebih fi tahririr Müctebih.
13- Fethü’l-Bari fi şerh Sahihu’l-Buhari.
14- Subulu’s-Selam fi erh Buluğu’l-Meram.






Birinci Soru:
Bir kimse öldüğünde Münker ve Nekir melekleri gelerek ona Muhammed (s.a.v.) ve onun risaleti hakkında soru sorduklarında o bu sorulara cevap veremezse Allahu Teala kıyamete kadar azap mı eder, yoksa beli bir zamana kadar mı azap eder

Cevap:Ayet1 ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafirere ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır.
Ahmed b. Hanbel’in Bera b. Azib’den rivayet edip Ebu Uvane’nin “Kabir sualleri hakkında” adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında:
“Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir.”
Başka bir rivayette de şöyledir:
“Sonra onun (kabirde azap gören kişi) için sağır, dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. ayet onunla bir dağa vursa dağ unufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır.”
Ahmed ve Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği ve İbni Hibban’ın “Kabir sualleri hakkındaki” kitabında rivayet edip sahih dediği hadis şöyledir:

(1) Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır:
“Onlar (kafirler) ateşen çıkmayacaklardır.” (Bakara: 2/167)
“Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete girmeyecekler.”
(A’raf: 7/40)
“Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azap da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız.” (Fatır: 35/3)
“Toprağa sıkıştır denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allah onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir.”
Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir:
“Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar.”
Bu haberlerin verdiği ortak mana:
Kafirlerin herbirine değişik şekilde azap edilmesidir.
İbni Ebi’d-Dünya “Kabirler” kitabında abi’den şunu nakletti: Bir adam bir kabrin yanından geçerken kabirden çıkan birini gördü. Öyleki başka bir adam ona demirden bir sopa ile vurunca adam yerin dibine geçiyordu. Sonra tekrar mezardan çıkıyor ve bu, bu şekilde tekrar ediyordu. Bu haber Rasulullah’a ulaşınca bu olayı şöyle açıkladı:
“İşte bu Ebu Cehil İbni Hişam’dır. O, kıyamete kadar böyle azap olunur.”

İkinci soru:
Ölü mezarının yanına oturan kimseyi tanır mı Kur’an okumasını işitir mi

Cevap:Bu soruda iki mesele vardır.
Birincisi: Ölünün kabrinin başına gelen kişiyi bilip, bilmemesi.
İkincisi: Okunan Kur’an’ı işitip, işitmemesidir. Soruyu yalnız kabre yakın olduğu zaman duyması veya kabirden uzak olduğu zaman duymaması diye ve Kur’an okumasını işitip, diğer sözleri işitmez diye sınırlandırmak anlamsızdır. Sorunun cevabında bunları ayrı ayrı açıklayacağız.
Ölünün mezarını ziyaret eden kişiyi tanıması ve onun söylediklerini işitmesi, tartışma konusu olan meşhur “Ölümden sonra ruhlar nerede ikamet eder ” sorusunun bir parçasıdır.
İbni Abdu’l-Bir ve diğer alimlerin rivayetine göre hadis ehlinin çoğu ruhun ölünün kabrinin etrafında olduğu görüşündedirler. Fakat bu alimler bunun şehitler için de geçerli olduğunu söylemekten çekinmişlerdir. Zira bu konuda zahirinden bunun tam aksi anlaşılan hadisler varid olmuştur. (Bu konudaki açıklama ilerideki bu soruların cevabında yapılacaktır). Nebilerin diğer bakımdan şehitlerden daha üstün olduğunda şüphe yoktur. üphesiz onların ruhları da şehitlerin ruhlarından faziletçe daha üstündür.
Bu ikisi dışındaki ruhlar mümin ve kafir olmak üzere ikiye ayrılır. Kafirlerin ruhu (daha önce geçtiği ve gelecek bazı soruların cevabında görüleceği üzere) keder, sıkıntı, tatsızlık, üzüntü ve azap içindedir.
Mü’minin ruhu ise eğer Allah’a isyan olarak ma’siyette bulunmuşsa kafirin azabından daha hafif olan bir azap içinde, eğer Allah’a itaat içinde yaşamışsa müjde ve sevinç içindedir. (Bu konudaki ayrıntılı açıklama ileride gelecektir). Sahih hadislerin zahirinden anlaşıldığına göre müminlerin ruhları yükseklerde, kafirlerin ruhları ise ateştedir.
Bu iki guruptaki ruhların da cesedle bağlantısı vardır. Fakat bu bağlantı manevi bir bağlantı olup, dünya hayatındaki ruh ile cesed bağlantısına benzemez. Bu olaya en çok benzeyen uyku hadisesidir. Uyuyanın ruhu cesedinden ayrılmıştır. Fakat ve bu bir daha dönmemek üzere olan tam bir ayrılık değildir. Burada ruhun cesedle olan bağları kuvvetlidir. Ölünün ruhu ise cesedinden tamamen ayrılmıştır. Fakat ruh ile beden arasında mü’min için nimetleri hissedecek, kafir içinse azabı hissedecek bir bağlantı kalır. Ehli Sünnetin tercih ettiği görüşe göre ruhlara verilen nimet ve yapılan azap beden tarafından da hissedilir. Buna göre berzah alemindeki nimet ve azap hem ruh, hem de bedene tattırılır.
Ehli Sünnet’ten bir kısmı ise bunun sadece ruha tattıralacağını söylerler. Bazı kitaplarda tercih edilen görüşü destekleyen manevi mütevatire2 ulaşmış birçok rüyalar yer almaktadır. Ebubekr İbni Ebi’d-Dünya “El-Kubur” kitabında Ebu Abdulah b. Mendeh “er-Ruh” kitabında Abdul Bir “el-İstizkar” kitabında Abdul Hak “el-Akibeh” kitabında ve diğer alimlerin kitaplarında bu hususta bir çok rüyalar nakledilmiştir. Bu rüyalar delil derecesine yükselmese de, eğer bu konuda bir delil yoksa bir tercih unsuru olabilir.
Bunu bu şekilde açıkladıktan sonra azap ve nimetin hem ruh, hem de bedenle tadılacağı hususunda şöyle söylüyorlar: Ölü kendisini ziyaret edeni bilir ve yanında Kur’an okuyanı da işitir. Çünkü ruh bedenden ayrılmadığına göre ölünün ziyaret edeni tanıması ve Kur’an okuyanı işitmesinde engel teşkil edecek birşey yoktur.
Azab ve nimetin sadece ruhlara tattıracağı görüşünde olanlar ise:
“Ölü ziyaret edeni tanıyamaz, Kur’an okuyanı işitemez” demiyorlar. Ancak bu görüş sahiplerinden bazıları; “Azap gören ruhların azabla, nimetlendirilen ruhların da nimetle meşgul oldukları için bunları işitmeyip, tanımayacaklar” derler.
Bunu söyleyenler azdır ve meşhur olan bu görüşün aksi olan görüştür. (Dördüncü sorunun cevabında bu tercih edilen görüşü kuvvetlendiren bazı şeyleri Allah’ın yardımıyla zikredeceğiz).

Üçüncü Soru:
“Ölü için sadaka verme, köle azat etme, kurban kesme ve vakıf olarak birşey bırakma gibi hayırlı amellerin sevabı ölmüş kimseye ulaşır mı ”

Cevap:Ehli sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre ölü için sadaka vermenin sevabı ölmüş kimseye ulaşır. Ve ona fayda verir.
Bid’atçilerden bazıları ehli sünnetten ayrıldılar ve şöyle dediler:
“Ölen kimse için kendi yaptığından başka hiçbir şey fayda vermez.”
Fakat ölü hakkında sadakanın fayda vereceği meşrudur ve sahih haberlerle sabit olmuştur. Ve ölü bundan yararlanır. Bununla ilgili haberler Buhari ve Müslim ve diğer kitaplarda geçmektedir. Müslim’in sahibinin mukaddimesinde İbni Mübarek’ten nakledildiğine göre ölü için verilen sadakanın ona fayda vereceği konusunda ihtilaf yoktur. Alimler, mü’minlerin ölüye yapacakları istiğfar ve duaların ona fayda vereceğinde icma ettiler. Bu icma bid’atçilerin ölüye ancak hayatında yaptıkları fayda verir, diye sınırlandırdıkları şeklindeki görüşü reddeder.
Ölü için yapılan şeylerden sadaka, ona fayda verdiğine göre köle azadı, kurban yahut vakıf da sadaka gibidir ve ölüye fayda verme açısından aralarında hiçbir fark yoktur.
Ehli Sünnet alimleri bedenle yapılan ibadetler hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Seleften ve hanefilerden bazıları Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete dayanarak ölü için yapılan bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vereceğinin sahih olduğu görşündedirler.
Diğer alimler ise bu konuda aksi görüştedirler.
Buhari, Müslim’de (İmam Malik ve afii gibi) geçen hadiste Aişe’den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse velisi onun oruç borcunu tutsun.”
İbni Abbas’tan şöyle rivayet edildi.
Rasulullah’a (s.a.v.) bir adam geldi ve şöyle dedi:
“Benim annem bir aylık oruç borcuyla öldü. Onu kaza edeyim mi ” Rasulullah (s.a.v.):
“Evet kaza et” buyurdu. 3
Yine onun gibi şu hadis de buna delalet eder;
Büreyde (r.a.) diyor ki: “Bir kadın Rasulullah’a (s.a.v.) gelip şöyle dedi:
“Ey Allah’ın Rasulu annemin bir ay oruç borcu vardı. Onu kaza edeyim mi ” Rasulullah (s.a.v.):
“Evet onun oruç borcunu tut.” dedi. Kadın:
“Annem haccetmemiş idi, onun yerine haccedeyim mi ” Rasulullah (s.a.v.):
“Evet onun yerine haccet” buyurdu.4
Hacc hakkında İbni Abbas’tan Buhari’de rivayet edilen hadis de bunun gibidir. Hacc gibi bazı bedeni ibadetlerin ölüye fayda vereceği kabul edildiğine göre diğer bütün bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vermesine engel ne olabilir
Bütün müslümanların icması şudur ki: Borçlu olarak ölmüş bir kişinin borcu başkaları tarafından ödenmiş olsa bu ödeme ölüyü borçtan kurtarır. Hatta bu borcu mirasçılarından başka kimseler ödese bile bu geçerlidir.
Buhari ve Müslim’de şu rivayet geçmektedir:
“Ebu Katade (r.a.) bir kişinin iki dinarlık borcuna kefil oldu. Daha sonra kefil olduğu bu adam öldüğünde Ebu Katade ona aid borcu ödeyince Rasulullah (s.a.v.) ona:
“İşte şimdi onun derisine serinlik verdin” dedi.
İbni Hamden el-Hanbeli “Reaya” kitabında ölüye fayda versin diye, Allah’a yaklaşmak için yapılan herşeyin ölüye fayda vereceğini açıklamıştır. Bu amel ister mali olsun, ister bedeni olsun farketmez. Sadaka, köle azadı, namaz, hacc, Kur’an okuma gibi bütün amellerin sevabı ölüye fayda verir demiştir.
Sonra şöyle devam etti: Denildi ki bu amel işlenirken veya işlenmeden önce ölüye faydalı olsun diye yapmaya niyet edilirse bu ölüye ulaşır. Fakat amel yapıldıktan sonra sevabı ölüye olsun diye niyet edilirse olmaz. Hanbeli’lerden bazı alimler böyle bir şart koşarlar. Delilleri ise Rasulullah’ın (s.a.v.) ölü için hayır yapmak isteyen bir kişiye hiçbir zaman: “Allah’ım bu amelin sevabını şu kimseye ver, şu kimseye verme” diye söylemesini emretmemesidir.
Selefin de bir amel yaparken böyle şeyler söylediği nakledilmemiştir:
“Bazı alimler: “Bir ölü için bir amel yapılacaksa o amele başlarken ölü için niyet edilmesi şarttır, şayet amel bittikten sonra niyet edilirse bu geçersizdir” demişlerdir.
Bazı alimler şöyle demişlerdir:
“Amel yapıldıktan sonra amelin sevabını ölüye bağışlanması geçerlidir. Zira kişi ibadet ettikten sonra şöyle dua eder: “Allah’ım! Bu amelin sevabını falan ölüye ulaştır.” Bundan dolayı bu alimler amele başlamadan önce ölü için niyet etmeyi şart koşmamışlardır. Doğru olan Rasule ittibadır.
Bu konuda; niyeti, amelin başlangıcında şart koşan görüş tercih edilir. Çünkü ameller niyetlere göredir. (İnşallah bu soruların sonuna doğru bu konuda daha geniş açıklama gelecektir.)

Dördüncü Soru:
Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı Şayet ulaşırsa kabir yanında okunduğu zaman mı, yoksa uzakta okunduğunda mı ulaşır Ve ölü okuma sevabının tamamını mı, yoksa dinleme sevabını mı alır


Cevap: Burada iki mesele var. Bu meselelerden birincisi, ikinci meselenin bir parçasıdır.
Ben bu konuda Hanbeli mezhebinin şu görüşünü tercih ettim.
Okuyucu, ölü için niyet edip okumaya yöneldiğinde okuduğu Kur’an ölüye fayda verir ve sevabı da ona ulaşır.
Bazı alimler şöyle dedi: “Okumanın başında ölü için okumaya niyet etmek şart değildir. Bilakis önce okuyup sonra bunun sevabını ölüye hediye ederse bu sevap ölüye ulaşır. Daha önce zikrettiğim gibi birinci görüş tercih edilmiştir.
Bu iki görüş arasında yani Kur’an’ın kabirde okunmasıyla kabirden uzakta okunmasının sevabının ölüye ulaşması hususunda fark yoktur. Her iki durumda da okumanın sevabı ölüye ulaşır.
Bazı afii’ler ölü ancak dinleme sevabı alır dediler. Bu görüşün iki kurala dayandığını söylediler.
Birincisi: Sevabı hediye etmek sahih değildir.
İkincisi: Ruhlar kabirlerin etrafındadır.
Azaplanmayı ve nimetlenmeyi bedenlerinin hissetmesi sebebiyle ölülerin ruhları, kabirle ve bedenle manevi bir birleşmeyle birleşmişlerdir.
(Bedenin azap ve nimeti hissetmesinin sabitliği daha önce açıklanmıştı.)
Bunun için ölü okumayı duyar ve duyunca da dinleme sevabı ona ulaşır. Bu söz, söyleyen kişiyi çıkmaza sokar. Çünkü ölünün idraki ve duyuşu mükellef kişilerin (dirilerin) idraki gibi değildir. Bu konuda Allah’ın fazlına ihtiyaç duyar. Allah isterse ölüye duyma nimetini verebilir.
afiilerden bazıları okuma sevabı konusunda başka bir görüş ileri sürdüler. Kur’an okurken ölü için niyet edilirse bu doğru olmaz.
Eğer önce kendisi için okur, sonra bu sevabın ölüye ulaşması için Allah’a dua ederse ölüye sevabın ulaşması bu şekilde mümkün olur. Zaten bu da dua hükmündedir. Onun işi Allah’a kalmıştır, isterse onun duasını kabul eder, isterse kabul etmez. Bu söz onlarda şu sözü söyleyen kimsenin sözüne zıt değildir. Sevabı hediye etmek doğru değildir. Çünkü kul, mal konusunda hibe etme hakkına sahip olduğu gibi, ibadetler (sevap) konusunda herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildir. Çünkü burada okuma sevabının ölü için olmasını amaçlıyor, veya sevabını ölüye verdim diyor. Bu görüş daha önce zikredilen duaya zıttır. Daha önce de geçtiği gibi sevabın ölüye ulaşması kesin değlidir. Kabirde Kur’an okuma hakkında sahabelerden gelen rivayetler azdır. Fakat dört mezhep zamanından günümüze kadar müslümanlar Kur’an’ı ölünün mezarının yanında okumayı sürdüregelmişlerdir.
Ahmed İbni Muhammed İbni Harun Ebubekir il-Hilal bu konuda “Cami” kitabında şöyle dedi:
“Abbas İbni Ahmed id-Devri bize şöyle dedi:
“Ahmet İbni Hanbel’e kabirlerin yanında Kur’an okumak konusunda birşey bilip, bilmediğini sordum.
“Bilmiyorum” dedi. Sonra dediki:
“Yahya b. Muin’e sordum. Mübeşşir b. İsmail el-Halebi’den şöyle dedi:
“Abdurrahman İbnil Ala b. El-Lahlah’ın babasından şöyle dedi:
“Babam dediki:
“Ben öldüğüm zaman beni lahite koy ve Allah’ın adıyla Rasulullah’ın sünneti üzere de başımın yanında Bakara’nın başlangıcını ve sonunu oku.
Ben İbin Ömer’in de bu şekilde vasiyet ettiğini duydum.
Sonra Hilal başka bir rivayette şöyle dedi:
“Ahmed İbni Hanbel’e bir cenazede iken ölü defnedilince, kör bir adam kabrin yanına gelerek Kur’an okudu. Ahmed b. Hanbel ona şöyle dedi:
“Ey adam kabrin yanında Kur’an okumak bid’attir.”
Muhammed İbni Kuddeme ona şöyle dedi:
“Ey Eba Abdullah! Mübeşşir el-Halebi hakkında ne diyorsun ” Ahmed b. Hanbel dedi ki:
“Güvenilir bir zattır.” Ona Mübeşşir’il-Halebi’nin daha önceki yukarıda zikredilen hadisini zikredince Ahmed b. Hanbel (r.a.) ona şöyle dedi:
“Adam git ve okumasını söyle.”
Hilal aynı şekilde şöyle demiştir:
“Ebubekr el-Mervezi bize şöyle demiştir:
“Ahmed İbni Muhammed İbni Hanbeli’yi şöyle derken işittim:
“Kabirlere girdiğiniz zaman: Fatiha, Felak, Nas ve İhlas surelerini okuyun ve okuduklarınızı kabir ehline hediye edin, böylece bu okuduklarınızın sevabı onlara ulaşır.”
Aynı şekilde Zaferani’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ afii’ye (r.a.) kabri yanında Kur’an okuma hakkında sordum” O şöyle dedi:
“Bir sakınca yoktur.” Zaferani güvenilirdir ve afii’nin eski görüşünü rivayet etmiştir ve afii’den rivayet ettiği bu rivayet gariptir. afii’nin yeni görüşünde eski görüşüne muhalif bir şey varid olmadıkça eski görüşüyle amel edilir, fakat afii’nin Kur’an’ın sevabının ölüye ulaştığını söylediği yeni görüşü şöyledir:
“Kur’an zikrin en şereflisidir. Zikir zikredildiği yer için bir bereket sağlar ve bu bereket orada bulunanlara yayılır” Bu görüşün temeli şuna dayanmaktadır: Kabre iki hurma dikildiği zaman bunlar yaşadıkları müddetçe Allah’ı tesbih ederler. Böylece onların tesbihleri sonucu kabirde sahibi için bir bereket hasıl olur. Ve bu bereket, dallar kuruyuncaya kadar devam eder. Rivayetin bu tefsiri bazı müfessirlere göredir. Bitkilerin Allah’ı tesbih etmesinin bereketi hasıl olunca zikirlerin en şereflisi olan Kur’an ki hayvan, bitki ve cansızlardan daha şerefli olan Ademoğlu tarafından okunuyor, bilhassa okuyan salih kişi ise bu Kur’an’ın bereketinin hasıl olması tabiiki daha evladır. Allah en iyisini bilir.
İçinde Abdulhak’ın da bulunduğu bir gurup alimler ölünün duymasına, ölü hakkında selam vermenin meşruiyetini delil olarak göstererek şöyle dediler:
“Eğer ölü selamı işitmeseydi onlara yapılan hitap boş ve faydasız olurdu.” Bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu, bunu gerektirmez. Namazdaki teşehhüdde Rasulullah’a (s.a.v.) hitaben selam söylenir. Elbette Rasulullah teşehhüdde ona bütün selam söyleyenleri duymaz. Mezarların yanından geçen kimsenin mezardaki mü’minlere selam söylemesi ölülerin, o selamı duymasını gerektirmez. Bu dua mahiyyetindedir. Ve “ey Rabbim! Onların üzerine selam olsun” demektir. Aynı şekilde namazda Rasule “Ey Allah’ın Rasulu! Selam senin üzerindedir” demek yani: “Ey Rabbimiz! Salat ve selamı Rasul’ün üstüne yap” demektir. Buhari ve Müslim’deki bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Bizim üzerimize ve salih kulların üzerine selam olsun” dediğinde bu söz bütün salih kullara ulaşır.
Aslında bu söz Allah’tan bir istemedir. O sözün manası “Allah’ım salih kullara selam söyle” manasındadır.

Beşinci Soru:
Kur’an okuyucu Kur’an’dan birşey okuduğu zaman ve onu ölülere hediye ettiği zaman bu onlara ulaşır mı yoksa ulaşmaz mı Ve okunanı ölü işitir mi yoksa işitmez mi

Cevap: Bu ihtilaflı bir konudur. En iyi olan okuyucunun şöyle demesidir:
“Allah’ım eğer bu okuyuşumdaki amelimi kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filana ver.” Eğer böyle demeyip de: “Allah’ım okuduğum Kur’an sevabını filana ver” derse; bu sevabın ölüye ulaşıp ulaşmaması alimler arasında ihtilaflıdır.
Birinci söz (yani eğer Kur’an okuyuşumu kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filan kişiye ver) dua mahiyetindedir. Allah dilerse onu kabul eder, dilerse kabul etmez. Allah bunu kabul etmişse muhakkak ki ölüye fayda verir.

Altıncı Soru:
Ölü için namazdan, sadakadan veya Kur’an okumadan veya buna benzer başka iyilik çeşitlerinden hediye edilerek sunulduğunda ölü onu bilir mi Bundan gelecek olan sevap ölünün amel defterine yazılır mı


Cevap: Sadakanın sevabı ölüye ulaşır ama namazın ve orucun sevabının ona ulaşıp ulaşmadığı hususu ihtilaflıdır. Gerçi ölü hayatta iken tutamadığı oruçlarının velisi tarafından tutulması veya birisine tutturulması durumunda bu sevap ölüye ulaşır. Hac meselesinde de ücretle veya kendiliğinden veya ölen kişinin vasiyetiyle, ölünün hayattayken eda edemediği hac farizasının eda ettirilmesi caizdir. Ancak Kur’an okumanın sevabının ona ulaşıp ulaşamayacağı konusunda alimler arasında meşhur bir ihtilaf vardır. ehirlerin bir çoğunda ölü için Kur’an okumak adet halini almıştır. Kur’an okumasının bereketinin ölüye fayda vermesi hususunda ihtilaf yoktur.
Müslim’in sahihinde sabit olduğuna göre ölünün ancak şu üç konudaki ameli kesilmez. “Onun için dua eden salih oğul, faydalanılan ilim veya sadakai cariye” Bu hadis Sünende ve İbni Huzeyme’nin sahihinde geçmektedir.


Yedinci Soru:
Hesap ve azaptan sonra dünyada olduğu gibi birbirlerine yakın ve akraba olanlar buluşurlar mı

Cevap:Bu soruda bir kusur vardır. Eğer bu “hesap ve azaptan sonra” dan kastedilen kişiler cennete ve cehenneme yerleştirildikten sonrası ise böyle bir soruya gerek yoktur. Zaten cennet ehli toplanıp birbirlerini ziyaret edecek cehennem ehli ise toplanıp birbirleriyle atışacak.
Eğer “hesap ve azaptan sonra”dan kasdolunan kabirdeki sorgu ve sualden sonraki durum ise kabirdeki olaylara hesap denilemez. Allah’ın diledikleri dışında insanların çoğu kıyamet günü hesaba çekilecektir. Baazı insanlar azap görecek, bazıları ise görmeyecektir. Kabir sorgusu ve azaptan, kıyamet günü yapılacak olan sorgu ve azap kastedilmemesi gerekir.
Birçok hadiste ölülerin ruhlarının karşılaşacağına dair rivayetler vardır. Bunlardan İbnü Ebid Dünya’nın “Kubur” adlı kitabında Said ibni Müseyyeb’ten şöyle bir rivayet vardır.
O şöyle dedi! Selman’ı Farisi ile Abdullah İbni Selam karşılaştılar. Biri diğerine:
“Eğer sen benden önce ölürsen öldükten sonra benimle buluş ve Allah tarafından karşılaştığın şeyleri bana anlat. Eğer ben senden önce ölürsem seninle buluşup Allah tarafından karşılaştığım şeyleri sana haber veririm.” Diğeri şöyle dedi:
“Evet. Cennetteki ruhlar diledikleri yerlere giderler”

Sekizinci Soru:
Günahkar olan bir kişi kıyamete kadar kabrinde azap görür mü Yoksa sadece münker ve nekir melekleri geldikleri zaman mı azap görür

Cevap: Bu, işlenen günahın büyük veya küçük olmasına göre değişir. Bazı ölüler affedilebilir. Bazıları afedilmez. Bazı günahkarlar azap görmeyebilir. Ve bazıları için azap sürekli olur. Bazılarından ise azap daha sonra kaldırılabilir.
Bu konuya ilişkin hadislerden örnekler vardır.
Halid İbni Urfefa ve Süleyman İbni Sard’dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Karın ağrısından ölen kimseye kabrinde azap edilmez.” (Ahmed, Nesai, İbni Hibban)
Abdullah İbni Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bir başka hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Cuma gecesi veya cuma günü ölen hiçbir kimse yoktur ki Allah onu kabir fitnesinden korumuş olmasın.”
(Tirmizi ve Hakim rivayet etti ve sahih dedi)
İbni Abbas’tan o şöyle dedi: “Bir adam kabrin üstünü örterken mülk suresini okuyan bir adam gördü. Sonra adam bunu Rasulullah’a (s.a.v.) haber verdi. Rasulullah da (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Bu sure engeldir, kurtuluştur ve bu kabirdeki kimseyi kabir azabından korur.” (Tirmizi rivayet etti ve hasen dedi)
Semura İbni Cundub’dan (r.a.) Rasulullah’ın uzun rüyasından bahseden hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:
“Kendi ağzını yırtan ise işte o yalan söyleyip yalanı ufuklarda çıkıp yayılan kişidir. İşte bu yalancı kıyamete kadar bu şekilde azap edilcektir.” (Buhari)
Yine aynı hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Başı parçalanan kişi ise Allahu Teala bu adama Kur’an öğretmiş, bu adam geceleri uyuyup gündüzleri de bununla amel etmemişti. İşte bu kimseye kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir.”
Ebu Hureyre (r.a.) İsra kıssasını anlatırken Rasululah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivayet etmiştir:
“Başları kaya ile ezilen bir kavmin yanından geçtim. Başları ezildikçe tekrar eski hallerine dönüyorlar ve tekrar eziliyor. Onların üzerinden bu azaptan hiçbirşey kaldırılmayacaktır.” ( Bezzar, Beyhaki rivayet ettiler).
Bu gibi hadisler çoktur. Bazı günahkarlardan kabir azabının hafifletileceğine delalet eden hadislerden birisi de İbni Abbas’tan rivayet edilen iki hurma dalı hadisidir.
Kabirde bazı günahlarından dolayı azap gören ve üzerlerine Rasulullah’ın (s.a.v.) hurma dalları koyduğu iki kişi müslümandırlar. Bunların kafir olduklarına dair herhangi bir rivayet yoktur. En iyisini Allah bilir.

Dokuzuncu Soru:
Şehidlerin ruhu semada mıdır yoksa yerde midir

Cevap: Şehitlerin ruhu istediği yere gider sonra arşta asılı olan kandillerde geceler.
İbni Mesud şöyle dedi: “ ehitlerin ruhu hakkında Rasululah’a (s.a.v.) sorduk. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“ ehitlerin ruhu yeşil kuşların içindedir. Arşta bu kuşlar için asılı kandiller vardır. Bu ruhlar cennette dilediği yerde dolaşırlar. Sonra bu kandillerde gecelerler.” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Darimi)
Ahmed b. Hanbel İbni Abbas’dan (r.a.) hasen olarak şu hadisi nakletmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“ ehitlerin ruhu cnenetin kapısı üzerindeki bir nehir kenarındadır. Rızıkları sabah, akşam cennetten onlara çıkartılır.”
Bu iki hadis arasında bir zıtlık yoktur. Çünkü şehitlerin ruhunun kenarında bulundukları nehir cennetin kapısındadır. Müslim’de geçen hadiste ruhların geceledikleri kandillerin de cennetin kapısının yanında olma ihtimali vardır. Bundan dolayı iki hadis arasında zıtlık yoktur.
Buhari ve Müslim’de İbni Ömer’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her ölüye kabrinde cennetteki veya cehennemdeki yeri sabah ve akşam gösterilir ona: “İşte bu sana dirilinceye kadar hergün gösterilecektir” denilir.
Bu hadis diğer hadislerle zıtlık teşkil etmez. Çünkü bu hadis şehit olmayan kişilerin durumunu anlatıyor.

Onuncu Soru:
Müslümanların çocuklarının ruhu kendi kabirlerinin üstünde midir yoksa cennetteki İbrahim’in (a.s.) Beyti Mamur’da (cennetteki İbrahim’in (a.s.) evi) mıdır Yoksa başka bir yerde midir Cennette İbrahim’in (a.s.) onlara Kur’an okuttuğuna dair sabit bir delil var mıdır

Cevap: Kuvvetli olan görüşe göre mümin’lerin ruhu Allah’ın dilediği yerdedir. Ve kabirdeki cesetlerle bir bağlantısı vardır. Yine kabirde gördüğü mükafatı beden ve ruhlarıyla hissederler. Ruh ceset arasında olan bağlantının nasıl olduğnu bilemeyiz. Bu dünyadaki cesetle, ruh bağlantısına benzemez. Müslüman çocuklarının ruhu hakkında ise şu sahih hadis vardır: Rasulullah’ın (s.a.v.) gördüğü uzun rüya hadisinde Rasulullah (s.a.v.) müslüman çocuklar hakkında şöyle der:
“Müslüman çocuklarının ruhu İbrahim’in (a.s.) yanındadır.”
Bu hadis Buhari’de geçer. Bu hadisin hiçbir rivayetinde İbrahim’in (a.s.) onlara Kur’an okuttuğuna dair bir söze rastlanmamıştır.


Onbirinci Soru:
Kabirdeki bir ölünün yakınına veya uzağına başka bir ölü defnedildiğinde kabirdeki ölü onu tanır mı ve dünyadaki diğer olup biten şeyler hakkında, yeni gelen ölüye soru sorar mı

Cevap: Evet. Bunun hakkında hadisler varid olmuştur. Bu hadislerden bazıları:
İbni Ebid Dünya’nın, Ebiz Zübeyr’den onun da Cabir’den rivayetine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ölülerinizin kefenlerini güzel seçin. Çünkü onlar kefenlerinden dolayı övünürler ve kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler.”
İbni Mübarek, Ebu Eyyüb’den mevkuf olarak rivayet ettiği ve Taberani’nin buna benzer Rasululah’a merfu olarak rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Sağ olanların amelleri ölülere gösterilir. İyilik görürlerse sevinirler ve rahatlarlar. Eğer kötülük görürlerse Allah’ım onlara hidayet ver derler.”
Bu rivayette defnedilenlerin onların yakınında veya uzağında olduğuna dair bir kayıt yoktur. Fakat sadece yakınlarında defnedilenleri duyabilmeleri de mümkündür.
İbni Ebid Dünya şöyle rivayet etti: “Osman İbni Abdullah, Said İbni Cübeyr’e şu soruyu sordu:
“Ölülere sağ olanların haberi gelir mi Said İbni Cübeyr:
“Evet” dedi.
Bir kişi öldüğünde yakın akrabalarının haberlerini diğer ölülere ulaştırır. Mezardaki kişi haberler hayır ise sevinir, şer ise üzülür.
(Bu hadisi Tirmizi, Taberani, Enes İbni Malik’ten Rasulullah’a merfu olarak rivayet etmişlerdir).
Buhari’nin tarihinde Numan İbni Beşir’den Rasulullah’ın (s.a.v.) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Kabirlerde bulunan kardeşlerinize eziyet etme hususunda Allah’tan korkun. Çünkü amelleriniz onlara gösterilir.”
Hakim rivayet etti ve sahih dedi).
“Kabirler” kitabında İbni Ebid Dünya şöyle rivayet etmiştir. Yahya b. Abdurrahman b. Ebi Lebibe o da babasından o da dedesinden şöyle rivayet etmişlerdir:
“Bişr İbni Berra b. Ma’rur öldüğünde annesi ona çok üzüldü ve Rasulullah’a (s.a.v.) annesi şöyle dedi:
“Beni Seleme’den ölenler olarak ölüler birbirini tanır mı ki ben Bişr’e selam göndereyim ” Rasulullah (s.a.v.) ona:
“Evet ey Bişr’in annesi! Kuşların birbirini tanıdıkları gibi onlar da birbirini tanırlar.”
Bunun üzerine Beni Seleme’den bir kişi ölüm döşeğine düşse Bişr’in annesi ona gidip Bişr’e selam söyle derdi.
Taberani başka bir yoldan şöyle rivayet etti:
“Bişr’in annesi, Ka’b İbni Malik ölüm döşeğine düştüğü zaman ona gelip:
“Bişr’e selam söyle” dedi.
Bu rivayet Ebu Lebibe’nin rivayetini desteklemektedir.
Sufyan İbni Uyeyne, Amr İbni Dinar’dan o da Ubeyd İbni Umeyr’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Kabir ehli sağ olanların haberlerini beklerler. Bir kişi öldüğünde ona gelirler ve:
“Filanın durumu nasıl ” diye sorralar. O da:
“Salih bir kişidir” diye cevap verir.
“Peki falan kişi ne yaptı ” derler. O da:
“O size gelmedi mi ” der. Onlar:
“Hayır bize gelmedi” derler. O da:
“Biz Allah’A aidiz ve ona döneceğiz” dedikten sonra:
“Demekki bu bizim yolumuzdan başka bir yola gitti” derler. Bu rivayet Ubeyd İbni Umeyr’in sözüdür. Ubeyd İbnü Umeyr; tabiin alimlerinin en büyüklerinden birisidir. Ona ulaşan senet sahihtir. Bu gibi kişiler kendi görüşlerinden birşey söylemezler. Bu rivayet mürsel hükmündedir.
Nesei’ni Ebu Hureyre’den Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiğibuna benzer bir rivayeti vardır. Bu rivayetin sonunda şöyle bir ibare vardır. “Onlar yeni ölen kişiye: “Filan kişi ne haldedir ” diye sorduklarında yeni kişi:
“O daha size gelmedi mi ” diye sorunca onlar:
“Hayır” deyince,yeni ölen kişi:
“Demekki o cehenneme gitti” der.
İbni Mübarek’in Ebu Eyyüb’den Rasulullah’a merfu olan buna benzer bir rivayeti vardır.
Taberani Ebu Eyyüb’den şöyle rivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Mü’min kişi ölünce salih kullar bu kişiyi müjdeleyici bir kişinin karşılandığ gibi karşılarlar ve birbirine onu rahat ettirelim derler. Sonra ona: “Filan erkek ne yaptı Filan kız ne yaptı Evlendi mi diye sorarlar. Fakat ondan önce ölmüş olan bir kişi hakkında sorduklarında; “O cehenneme gitti” der.”1
(1) Taberani Kebir’de ve el-Evsat’ta zayıf senetle rivayet etti. (Mecma ez-Zevaid, İbni Hacer el-Heytemi).
Bir rivayetlerden anlaşılıyorki ölülerin ruhu birbirleriyle buluşurlar ve konuşurlar. Fakat bu, dünyadaki buluştukları gibi değildir.
Çünkü Berzah hayatı (kabir hayatı) dünya hayatına benzemez. Dolayısıyla orada olan olaylar dünyadikelere benzemez. Alah daha iyi bilir.

Onikinci Soru:
Allahu Tealanın: “Şüphesiz sen kabirlerinde onlara işittirici değilsin.” (Fatır: 35/22) Ayetiyle Rasululah’ın:
“Muhakkak ki ölü sizin ayakkabınızın sesini işitir. Onu çıkarın” hadisi arasında nasıl bir uygunlaştırma söz konusu olabilir

Cevap: Hadis’in naklinde bir bozukluk vardır. Sanki o, şu iki hadisten birleştirilmiştir:
İlki: “Muhakkak ki ölü kendisinden ayrılanların eve döndüklerinde ayakkabılarının seslerini işitir.”
Diğeri: “Ey iki ayakabı sahibi! Ayakkabıların ıçıkar.”
Buhari ve Müslim’de geçen iki hadis Enes’den (r.a.) şu şekilde rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:
“Bir kimse kabre gömüldüğünde yakınları geri dönüp ondanu zaklaşınca onların ayakkabılarının sesini işitir.”
İkinci hadis: Ebu Davud, Nesei, ibni Mace’de yer almaktadır. İbni Hibban’ın rivayet edip sahih dediği Beşir İbni Hasasiye’den rivayet ediline hadiste şöyle bir ibare vardır: “Ayağında ayakkabılar olan bir adam kabirlerin üzerinde yürürken Rasulullah (s.a.v.) ona dedi ki:
“Ey iki ayakkabı sahibi! Ayakkabıların çıkar.”
Adam Rasulullah’ı (s.a.v.) görünce onu tanıdı ve ayakkabısını çıkardı.”
Bu hadisi tahriç eden Beyhaki: “Bu hadis ancak bu senedle bilinir” dedi.
Taberani Usmet İbni Malik’den rivayet ettiğihadisi şöyle nakleder: Rasulullah (s.a.v.) ayağında ayakkabı olduğ uhalde mezarlıkta yürüyen bir adamg ördü ve ona dedi ki:
“Ey filan ayakkabı sahibi! Ayakkabını çıkar.” (Bu hadisin senedi zayıf).
Bunları açıkladıktan sonra alimlerin de hadisle ayet arasındaki uygunlaştırma konusunda görüşleri vardır.
Onlardan bir kısmı ayetleri te’vil edip hadisin zahirine gör amel ettiler ve onun bütün ölüleri kapsadığını söylediler. (Yani bütün ölüler ayak seslerini duyarlar).
Onlardan diğer bir kısmı da Katade’nin dediği gibi bunu sadece Bedir ölüleri için haslaştırmışlardır. Katade bu hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi:
“Allahu Teala onları diriltti. Ta ki azarlanarak üzüntü ve pişmanlık içinde Rasululah’ın sözünü duydular.”
Başkaları da onu sadece belli zamanlar kabir sorgusu anında duyarlar dediler. Sorgudan sonra tekrar duyma yoktur. onların bir kısmı hadisi tevil edip ayetin zahirine göre amel etmişlerdir. (Yani ölüler duymazlar görüşündedirler). Bu meseledeki ihtilaf meşhurdur. Buhari’nin Fethül Bari şerhinde ona değindim. En iyisini Allah bilir.

Onüçüncü Soru:
Kabirdeki iki sorgu meleği herkesin kendi dili ile mi sorar Yani Türke türkçe veya Farisi’ye farsça ile mi Yoksa sadece Arap dili ile mi sorulur. Eğer Arap dili ile sorulursa arapça bilmeyen kişiye arapça mı öğretilir Sağda ve solda bulunan yazıcı iki melek insaın başından geçen olayları arapça mı yazar, yoksa başka bir dil ile mi yazar

Cevap: Sorgu melekleriin hangi dille soracağına dair bir nakil bilmiyorum. Fakat yazıcı iki melek de, hakkında yazmak için görevlendirildiği kişinin dilini bilirler. Bu kesindir. Fakat yazarken o dille veya başka bir dille yazabilirler. Zayıf hadiste rivayet olunduğuna göre “Cennet ehlinin dili arapçadır.” Buna dayanarak melekler o kişinin söylediklerini bilip bunu arapça yazabilirler. Çünkü melekler ne yazdığın bilir.
Sorgu meleklerinin sualininse sahih bir hadisin zahirine göre arapça olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadiste sorulana şöyle derler:
“Bu adam (yani Muhammed) hakkında neye inanıyorsun ” veya kişiye kendi lisanı ile hitap edilmesi de mümkündür.

Ondördüncü Soru:
Çocuklar için olan sorgu bütün çocukları mı kapsar yoksa sadece müslüman çocuklar için midir

Cevap: Müslüman çocuklara hesap yoktur. Müşrik çocuklara ise hesap var-yok hususu ise ihtilaflı meseledir.
Kimisi: “Onların hükmü müslüman çocuklarının hükmü gibidir” der.
Bazılarıda: “Hayır. Onlara hesap vardır” diye hüküm verir. Çünkü onlar hakkında varid olan kuvvetli bir hadiste olduğu gibi; Tebliğ ulaşmamış ve onun gibiler mahşerde imtihan olunur. En iyisi bu konuyu Allah’a bırakmaktır. Ta ki dayanacak delil oluncaya kadar herkesin üstüne farz olup dünyada yapılması gereken şeylerle ilgilenmek bu meseleyle ilgilenmekten daha önemlidir.

Onbeşinci Soru:
Kabirde çocuğa soru sorulur mu yoksa sorulmaz mı Eğer sorarlarsa münker ve nekir melekleri onlara ne sorar Buluğ çağına girenlere ne sorulur

Cevap: Kabir sorgusu buluğ çağındakileri içindir.

Onaltıncı Soru:
Öldükten sonra sorgu melekleri geldiğnide ruh bütün bedene girer mi yoksa bedenin bir kısmına mı girer
Cevap: Evet, ruh bütün vücuda girer fakat bu, ancak onun oturmasına müsade eder, yoksa ayağa kalkmasına müsade etmez.

Onyedinci Soru:
Müslümanların ölen çocuklarınnı beraberinde anne ve babası olmaksızın cennete girmeyecekleri doğru mudur
Yine müslümanların ölen çocuklarının mahşer gününde altın ya da gümüş taslarla anne ve babalarını sulamaya çalışacakları doğru mudur
Cevap: Soruda zikredilen çocuklar hakkında haberler varid olmuştur. Bu haberlerin1 tümü cennete sokma ve sulamanın ancak Allah’ın dilediği kimseler için geçerli olduğnu göstermektedir.
(1) Ebul Hasan dediki: “Ben Ebu Hureyre’ye hitaben:
“Benim iki oğlum öldü. Sen bize Rasulullah’dan (s.a.v.) ölülerimiz hakkında gönüllerimizi hoş edecek bir hadis söylemez misin ” dedim. Ebu Hureyre cevbaen şöyle dedi:
“Evet söylerim Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Onların küçükleri cennet halkının cennetten hiç ayrılmayan küçükleridirler ki, onların biri babasını yahut anne ve babasını karıştılar da benim, senin şu elbisenin kenarlarından tutuşum gibi (Rasulullah (s.a.v.) burada eliyle o tutuşu işaret edip göstermiştir) elbisesinden tutarv e artık Allah onu babasıyla beraber cennete sokuncaya kadar hiç bırakmaz.” (Müslim)

Onsekizinci Soru:
Ölünün ruhu dünyadaki gibi görüp işitir mi Bazılarınnı dediği gibi onların görme ve işitmesi mevcut mudur
Cevap: Ölünün ruhu işitir ve görür fakat bu işitme ve görmenin dünyada iken mevcut olang ibi olması gerekmez. Allah ona görüp işitecek, elemi ve nimeti hissedecek bir idrak bahşeder.

Ondokuzuncu Soru:
Kabir ölünün üzerine, işlemiş olduğu amellere göre genişleyip daralır mı
Cevap: Evet ameline göre kabir ölüye genişler yine aynı şekilde daralır. Fakat bu, şu kişi için daralır, şu kişi için genişler denemez. Allah dilerse kulunu affeder, dilerse cezalandırır. Dilerse de onu bunlardan başka şeylerde cezalandırır. Zira “O yaptığından sorulmaz.”1
(1) Ebu Hureyre’den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir:
“Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ölü defnedildiği zaman siyah (tenli) ve mavi (gözlü) iki melek gelir. Birine Münker ve öbürüne Nekir denir. Müteakiben bu iki melek o kimseye şöyle sorar:
“Bu adam (Muhammed) için ne demiştin Bunun üzerine o (ölmeden önce) söylediğini aynen söyler.
“O Allah’ın kulu ve rasulüdür. Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve Rasulu olduğuna şehedat ederim.” Sonra o iki melek:
“Senin böyle söyleyeceğini esasen biliyorduk” derler.
Sonra onun kabri yetmiş arşın murabba (kare) genişletilir; sonra aydınlatılır ve sonra kendisine:
“Uyu” denir. O da:
“Aileme dönüp onlara haber vereyim mi ” der. O iki melek:
“Gelin, güvey gibi uyu! Ki onu ailesinden elbet en çok seven kişi uyandırır” dediler. O kişi Allah onu o yatağıdan mahşere kaldırıncaya kadar (rahat, rahat) uyur. ayet şeyi söyledim; bilmiyorum” diyecek. Bunun üzerine iki melek:
“Senin esasen bunu söyleyeceğini biliyorduk” derler. Sonra toprağa:
“Çullan onun üzerine” denir. Toprak onun üzerien çullanır. “Bu ne” denir. Toprak onun üzerine çullanır. (Bu çullanma neticesinde) yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar ve Allah onu o yatağından mahşere kaldırıncaya kadar toprakta devamlı azap içinde kalır.” (Tirmizi)

Yirminci Soru:
Kabir küçük büyük her ölüyü sıkıştırır mı
Cevap: Evet kabrin her ölüyü sıkıştırdığına dair sahih rivayetler vardır.1
(1) İbni Abbas şöyle rivayet etti: Saad İbni Muaz defnedildiğinde Rasululah (s.a.v.) onun kabrinin yanında şöyle dedi:
“Kabir sualinden kurtulan olsaydı Saad İbni Muaz kurtulurdu. Kabir onu bir sıkıştırdı sonra gevşedi. (Taberani sahih senedle rivayet etmiştir).

Yirmi birinci soru:
Ölüye Ruman adı verilen ve onu oturtup Münker ve Nekir’in sorularına nasıl cevap vereceğini öğreten bir melek gelir mi
Cevap: Ruman hakkında varid olan haberler zayıftır.

Yirmi ikinci soru:
Ana babanın çocukları için ağlamaları haram mıdır, mekruh mudur Ve bu yüzden ölü, küçük olsun büyük olsun acı çeker mi Çocuğun, ölen anne babası defnedilirse onların arkasından ağlaması mübah mı, dır yoksa değil midir Onların arkasından sesi aşırı olmaksızın ve iyiliklerini saymaksızın ağlarsa sevabından mahrum olur mu Cennette hamd evi ölünün arkasından ağlayan kişi için mi yoksa sabreden kişiler için mi yapılır Bir kişinin bir veya birden fazla çocuğu ölürse kişi yalnız sabrettiğ izaman mı ona ateşten bir koruyucu olurlar yoksa sabretmese de ona ateşten bir koruyucu olurlar mı
Cevap: Babanın ölen çocuğuna ağlaması, çocuğun ölen babasının arkasından ağlaması defnetmeden önce de sonra da mekruh değildir.1
Fakat ağlamayla birlikte feryat, yanaklarını dövme, elbiselerini yırtma, söylenmemesi gereken sözleri söylemek olursa bu caiz değildir.2 Çocuğu ölen kişi sabrederse ve ona isabet eden şeylerin Allah’ın takdiriyle olduğuna inanırsa; gözleri ağlayıp kalbi üzülse de Allah’a hamdederse Allah (c.c.) meleklere buna cennette hamd evi inşa edin der. Bir, iki veya üç çocuğu ölüp de feryat etmeyip sabredenkişilerin faziletleri hakkında çok rivayetler vardır.3 Tabii bu sevaplar yalnız saberedneler içindir.
(1) Enes (r.a.) şöyle demiştir:
“Bir kere Rasulullah (s.a.v.) ile demirci sanatkar olan Ebu Seyf b. Evs’in evine gitmiştik. Ebu Seyf’in zevcesi Ümmü Bürde peygamberin oğlu İbrahim’in süt annesi süt ninesi idi. Rasulullah (s.a.v.) İbrahim’i kucağına aldı. İbrahim’i öptü, kokladı. Bundan sonra bir kere daha Ebu Seyf’in evine gittik. Bu defa İbrahim can veriyordu. Rasulullah’ın (s.a.v.) iki gözü yaş dökmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman İbni Avf:
“Ya Rasulallah! Halk musibet zamanında sabretmeyebilir. Fakat sen de mi ” diye şaşırarak sordu. Rasulullah (s.a.v.):
“Ey İbni Avf! Bu hal babanın çocuğuna karşı beslediği incelik ve şefkattir. Yoksa sabır tevekküle engel ağlama değildir” buyurdu. Sonra bu göz yaşını bir diğeri takip etti. Bu defa Rasulullah (s.a.v.):
“Gözler ağlar, kalp üzülür. Biz Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime ile üzüntümüzü belirtmeyiz. Ey İbrahim! Biz sein ayrılığınla pek ziyade üzüntülü ve kederliyiz” buyurdu.” (Buhari, Müslim)
(2) Rasululalh (s.a.v.):
“Ölünün arkasından yanaklarını dven, elbisesini yırtan, cahiliyyeni adetlerini yapan kişi bizden değildir” buyurdu. (Buhari)
(3) Ebu Hureyre’den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir:
“Rasululah (s.a.v.) Ensar’dan bir gurup kadına hitaben:
“Sizlerden herhangi birinizin üç çocuğu ölür ve kendisi vefat eden çocukları sebebiyle Allah’tan sevap ümit ederse muhakkak cennete girmiştir” buyurdu.
İçlerinden bir kadın: İki tanesi de böyle değil mi Ya Rasulallah! dedi. Rasulullah (s.a.v.) cevaben:
“İki tanesi de öyledir” buyurdu.

Yirmi üçüncü soru:
Dünyadaki ömürden geri kalan zaman bilinir mi Bazı ilim idda edenler H. 835 seneinde dünya ömründen kalan 175 senedir, demeleri ve buna Rasulullah’ın (s.a.v.):
“Ben yer altında bin seneden fazla ölü olarak kalmayacağım” hadisin ve Rasulullah’ın (s.a.v.):
“Ben 6000 senenin bağşında Rasul oldum” hadislerini delil göstermeleri doğru mudur
Cevap: Bunu iddia edenlerin zikrettikleri birinci hadis “mevzu” (uydurma)’dır.
İkinci hadisin ise lafzı şöyledir: Dünyanın ömrü 7000 senedir. En son binine ben Rasul olarak gönderildim. Bu hadisi İbni Cevzi mevzu (uydurma) hadislara arasında zikretmiştir.
Kıyamet gününün ne zaman olacağını Allah bilir.

Yirmi Dördüncü Soru:
Yezid b. Muaviye’ye lanet edilir mi Onu seven ve şanını yücelten kimseye ne gerekir
Cevap: Kıya’l-Hemasi diye bilinen Taberi lanet etmenin caiz olup olmayacağı konusunda dört mezhebin ihtilaf ettiğni nakletti. Kendisi ise lanet etmenin caiz olacağı görüşünü tercih etti. Gazali’de bu konudaki değişik görüşleri naklettikten sonra caiz olmayacağı görüşünü seçti.
Yezid b. Muaviye’yi sevmek ve onun şanın yüceltmek ancak itikadı bozuk bid’atçilerden sadır olur. Çünkü Yezid de öyle kötü sıfatlar vardı ki onu seven kimseden imanın kaldırılmasını gerektirir. Çünkü iman Alah için sevmekv e Allah için buğzetmektir.

Yirmi Beşinci Soru:
Hıdır ve İlyas İsrailoğulları’nın nebilerinden miydiler Ve o ikisi yeryüzünde hala hayatta mıdırlar yoksa değiller mi
Cevap: Hıdır cumhura göre nebidir. Fakat Beni İsrail’den olduğusabit değildir. İlyas’ın (a.s.) Nebi olduğnuda ise ihtilaf yoktur. Fakat her ikisinin de hala yaşadığı sabit değildir.

Yirmi Altıncı Soru:
Rasulullah (s.a.v.) zamanında ay tutulması odu mu Olduysa hangi yılda oldu
Cevap: Buhari’nin şerhi olan Feth’ul-Bari’de namaz babında “ay tutulması” hakkında zikrettiğim gibi ve İbni Hibban tarihinde zikredildiğine göre ay tutulması hicretin beşinci senesinde oldu. Ve Rasulullah (s.a.v.) bu esnada iki rekat namaz kıldı. Yine İbni Hibban’ın sahihinde yıl tayin etmeksizin zikretti. Yine İbni Hİbban’ın tarihinde5. kısım 34. bölümde Eşas Hasan’dan o da Ebubekir’den rivayete göre Rasulullah (s.a.v.) güneş ve ay tutulması anında sizin namazınız gibi iki rekat namaz kıldı. “Sizin namazınız gibi”den maksat, güneş tutulması anandı kaldığım namazg ibidir.

Yirmi Yedinci Soru:
Ölüm meleği hakkında Süneni Şafii’de Müzeni’nin Şafiii’den rivayet ettiğibir hadiste ölüm meleğinin bir kaç ismi olduğuna dair bir rivayet vardır. Şafii’nin Sünenindeki Fıtır sadakası babında ölüm meleği için İsmail ismi geçmektedir. Acaba ona niçin Azrail deniyor
Cevap: Tahavi’nin Müzeni’den, Müzeni’n de afii’den rivayet ettiğ ihadisi bana güvenilir, sağlam rehber hadisi olan Ebul Ferec Abdurrahman İbni Ahmed b. El-Muarraf b. Hammad el-Arabi et-Tenuhi bildirdi.
Rasulullah (s.a.v.) hastalandığı zaman Cibril ona geldi ve dediki:
“Ey Muhammed! Allah beni sana seni yüceltmekve seni şerefli kılmak için özel olarak gönderdi. Senin halini senden daha iyi bilen Allah beni sana şunu sormak için gönderdi.
“Kendini nasıl hissediyorsun ” Rasululah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ben çok üzüntülüyüm ve çok hastayım”
Cibril ikinci gün tekrar geldi. Rasulullah’la arasındaki konuşma birinci günkü gibi tekrar cereyan etti. Üçüncü gün de gelerek aralarında konuşma diğer günlerdeki gibi yinelendi. Bu sefer Cebrail beraberinde yüzbin meleği idare eden adı İsmail olan bir melek olduğ uhalde tekrar geldi. O meleklerden de her biri yüzbin meleği idare ediyordu. Cibril o melek için Rasulullah’tan (s.a.v.) izin istedi. Sonra Rasulullah (s.a.v.) melek hakkında sordu. Cebrail de:
“Bu ölüm meleğidir. Senden önce hiçbir kişinin yanına girmek için izin istememesine karşın senden izin istiyor ki; senden sonra da hiçbir kimseden izin istemeyecektir.” Rasulullah (s.a.v.):
“Ona izin ver” dedi. Cebrail de (a.s.) ona izinv erdi. Ölüm meleği RAsulullah’a (s.a.v.) selamv ererek ona:
“Ya Muhammed! Allah Teala beni sana gönderdi. Eğer ruhunu almamı emredersen ruhunu alayım yoksa bunu emretmiyorsan seni terkedeyim” dedi. Rasulullah (s.a.v.):
“Yani ben ne dersem onu yapacak mısın Ey ölüm meleği!” dedi. O da:
“Evet. Çünkü ben bununla emrolundum” dedi. Bu sefer Rasulullah (s.a.v.) Cebrail’e (a.s.) doğru baktı. Cebrail ona:
“Ey Rasulullah! Allah (c.c.) seni özledi.”
Rasulullah (s.a.v.) ölüm meleğine:
“Emrolunduğun şeyi yap” buyurdu. Ölüm meleği de ruhunu kabzetti.
Bu hadis mürseldir. Çünküi bu hadisi rivayet eden Ali ibni Hüseyin Raslullah’ın (s.a.v.) ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra doğmuştur. İmam afii’nin ondan bu hadisi rivayet ettiği Kasım; Ahmed İbni Hanbel tarafından yalanlanmış birisidir. İbni Hanbel onun hadisleri için uydurma olduğnu söylemiştir. Başkaları da onnu zayıf birisi olduğuna kanidirler.
Bu konuda Ebu Hatim, Ebu Zer’e Yakub İbni Süfan Aceli, Ezdi ve başkaları şöyle demiştir. Bu hadis metruktur. Bu hadisin sahih olduğnu söyleyen kimse görmedim. Ancak bir cemaat bu hadisin zahirindeki manasını alarak manasını kabul etmişlerdir. Onlar buradaki İsmail’in ölüm meleğinin ismi oludğ ukanısındadırlar. Fakat bu onların aznnettikleri gibi değildir. Çünkü bu hadisinkaldırılmış olan kısmında bu konuya açıklık getirilmektedir.
Taberani’nin Mucemin’deki hadisinde ek bir rivayet vardır ki bu olaya açıklık getirmektedir. O şöyle dedi:
“Abbas İbni Ham’dan el-Asbehemi ve İshak ibn. Ahmed Huzaye dediler ki:
“Abdul Cebber İbn. Ala, Abdullah İbni Meymun Kadah’tan Cafer b. Muhammed b. Abdullah’tan o da Ali İbni Hüseyin’den şöyle rivayet ettiler:
“Ali İbni Hasan şöyle dedi:
“Baban’dan şöyle işittim: “Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatından üç gün önce Cibril (a.s.) gökten indi. Ve RAsulullah’a (s.a.v.):
“Ey Muhammed! Allah beni sana ikram etmem, seni yüceltme içing önderdi.” Üçüncü günde Cibril (a.s.) beraberinde lüm meleği ve ikisiyle beraber olarak da yetmişbin meleği idare eden ismi de İsmail olan meleği idare eden ismi de İsmailo lan “rüzgar meleği” ile indi. Onlardan hiçbir melek yoktur ki yetmişbin meleği idare etmesin. Onardan Cibril Rasululah’a (s.a.v.) şöyle dedi:
“Ey Muhammed! Seni senden daha iyi bilen Allah beni sana; seni yücetmem, yana ikram etme ve şunu sormam için gönderdi: “Nasılsın ” dedi.
Hadis diğer hadisteki gib devam eder. Bu hadisinsenedindeki Abdullah İbni Meymun el-Kaddah dışındaki ravilerin hepsi güvenilirdir. Buhari Abdullah İbni Meymun el-Kaddah hakkında: “Hadis uydurucusu” demiştir.
Ebu Zerr ise Abdullah İbni Meymun hakkında onun rivayeti geçersizdir demiştir.
Ebu Hatem ve Tirmizi ise Bu kişi hakkında rivayet ettiğihadisler münkerdir demişlerdir.
İbni Hibban, bu kişi hakkında O maklub hadisleri rivayet eden tek başına rivayet ederse hüccet değildir” dedi.
Hakim ise bunun rivayet ettiğ ihadis mevzudur, dedi. Bu kişi hakkında güveniir olduğu söyleyen kimse görmedim. Hüseyin b. Ali’nin ziyade olarak zikrettiği şeyleri bu kişi zikretmemiştir. Taberani bu hadisi Hüseyin İbni Ali İbni Ebu Talib’e dayandırarak Mucemil Kebir kitabında nakletmiştir. Bu rivayette ismi İsmail olan meleğin rüzgar meleği olduğu ve ölüm meleği olmadığı, Cibril ve ölüm meleği ile birlikte indiği ifade edilmiştir. İnenlerin üç kişi olduğu “İkisi de beraber indi” sözünden açıkça anlaşılmaktadır. Bu hadisin genel anlamına daha uygundur. Ve bu, ilkmetinden anlaşılmaktadır. “Ona izin verdi” yani rüzgar meleğine. Sonra da Cibril yani rüzgar meleğine. Sonra da Cibril ölüm meleği için izin istedi. Bu ilk rivayet de Cibril’in şu sözünden anlaşılıyor:
Sonra Cibril dedi ki: “Bu ölüm meleğidir. O izin istiyor” Bu hadisi Beyhaki Muhammed ibni Ali’den, Hüseyin İbni Ali’den o da Siyar İbni Hatim’den rivayet etmiştir. Beyaki bu hadisi “Nübüvvetin delilleri” kitabında üç yoldan bize rivayet etmiştir. Hüseyin İbni Ali şöyle dedi:
“Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatından önce Cibril üç kişi ile birlikte indi. Ve Rasulullah’a şöyle dedi:
“Ya Muhammed! Allah beni sana bir ikram olarak, seni üstün tutmak ve yalnız sana özel olarak gönderdi. sein halini senden daha iyi bilen Allah senin nasıl olduğnu soruyor; Kendini nasıl buluyorsun ”
Sonra hadisi zikretti. Hadis şöyle geçiyor:
“Üçüncü gün olunca Cibril ile birlikte ölüm meleği ve onlarla birlikte yetmişbin meleğe komuta eden İsmail adındaki rüzgar meleği indi. (O yetmişbin melekten herbirinin emrinde ayrıca yetmişbin melek bulunmaktadır.). Sonra hadise şöyle devam etti: Cibril meleklere taziyede buundu ve Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle dedi:
“Ey Muhammed! Muhakak ki Allah beni sana gönderdi.”
Hadisin baş kısmı Rasulullah’ın “Kendimi üzüntülü buluyorum. Ey Cibril!” sözüne kadar zikredilmişti.
Ve sonra ölüm meleği kapısının üstünden izini stedi. Cibril Rasulullah’a (s.a.v.) şöyle dedi:
“Ey Muhammed! Bu ölüm meleğidir. Sana gelmek için izin istiyor.”
Hadisin devamı daha önce zikredilmişti. Hadisin metni Kasım İbni Abdullah İbni Amr’ın rivayet ettiğ ihadisin metnine benzemektedir. Ancak iki yerinde:
“Yetmişbin melek yerine yüzbin melek” sözleriyle muhalefet etmiştir.
Ölem meleğine Azrail ismi verilmesi insanlar arasında meşhur olmuştur. Ben Ebu Kasım Süfey’in kitabı olan Mübhemat’il Kur’an kitabına baktım. Orada ölüm meleğine Azrail ismi verildiğnie rastlamadım. Taberi tefsirine baktım, ölüm meleği ismi orada geçmektedir. Fakat İmam Taberi bu rivayetin ihiç kimseye dayandırmamıştır. Ve bu konuda hiçbir rivayet zikretmemiştir. Salebi4nin tefsirine baktım; ölüm meleğinin isminin Azrailo ludğu gördüm. Orada şöyle bir rivayet vardır. Eşas’dan (r.a.) dedi ki: İbrahim (a.s.) Azrail adında bir gözü arkada bir gözü önde olan ölüm meleğine sordu:
“Ey ölüm meleği! Aynı anda hem doğuda hem batıda iki kişi ölecek olsa veya bir yerde veba hastalığı olsa veya iki ordu savaştığnda aynı anda ölenlerin canını nasıl alırsın ”
Ölüm meleği şöyle dedi: “Ben ruhları çağırırım. Allah’In izni ile onlar şu iki parmağın arasıan girerler” İbrahim (a.s.) dedi ki:
“Yer ölüm meleğinin önüne leğen gibi yarıldı. İşte onlardan dilediğiin ruhun kabzeder.”
Bu rivayetinin senedindeki ravilerin hepsi güvenilir kişilerdir. Fakat senette Eşas Anbese’nin eyhi Cabir el-Hasan’ın oğlu ve yaşı küçük olan tabiinlerdendir. Bu hadis de muaddaldır. Yani senette iki kişinin ismi zikredilmemiştir. Yani zayıftır.
E-İz’a kitabında Ebu’ş- eyh, İsmail İbni Abdulkerim yoluyla Vehb İbni Münbih’ten şöyle bir rivayet zikretmiştir: Allah Cebrail’i sonra Mikail’i sonra İsrafil’i yarattı. Sonra Azrail’i yarattı. Sonra Allah ruhları kabz görevini Azrail’e verdi. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“De ki! Sonra görevlendirilmiş ölüm meleği sizin canınızı alır.” (Secde: 32/11)
İsrafil ve ölüm meleği Allah’ın ilk olarak yarattığı yaratıklarıdır. Ve onlar son olarak öleceklerdir. Ölüm meleğine Azrail ismi verilmesine gelince Müfessirlerin çoğuna göre Cibril, Mikail, İsrafil, Azrail Süryanice’dir. Bazılarına göre bu isimler İbranice’dir. Bazılarına göre ise Cebrailv e Azrail arapçadır. Müfessirler “il” kelimesinin ne manaya geldiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “il” Allah’In isimlerindendir. Cibr, Mika, İsraf, Azra kul manasındadır, demişlerdir. Dolayısıyla bu isimlerin manası Allah’ın kuludur. Bazı alimler ise “il” kul diğer isimler Allah’In isimleridir. Çünkü kul tek kelimedir. Allah’ın isimler iise çoktur demişlerdir.
Cennetliklerin Bazı Nitelikleri Ve Onlar İçin Hazırlanan.

Bir Kısım Nimetler:

Cennetlikler Kaç Yaşında Olacaklar .

Cehennemin Ve Oradaki Elemli Azabın Niteliği:

Selmân-i Farisî Ve Onun Cehennem Korkusu:

Cehennem Ateşi Dünya Ateşinden Yetmiş Kat Daha Sıcaktır. Ondan Allah´a Sığınırız:

Cehennem Ateşi Üç Bin Yıl Yakılarak Simsiyah Ve Kapkaranlık Hale Gelmiştir:

Cehennem Ateşinin Harareti Sönmez Alevine De Yaslanılmaz:

Ebû Talib, Kıyamet Gününde En Hafif Azâb Görecek Olan Cehennemliklerden Biri Olacaktır:

Ateş´in, Kendi Kendini Yemekten Ötürü Allah´a Şikâyetçi Olması:

Şiddetli Sıcaklar, Cehennemin Kaynamasından Dolayıdır:

Dünyadayken Nimetler İçinde Yüzen Bir Kimse, Cehenneme Girince O Nimetlerin Tadım Unutur. Dünyada Sefalet İçinde Kıvranan Bir Kimse, Cennete Girince Çektiği O Sefaleti Unutur:

Kıyamet Gününde Kâfirin Yeryüzü Doluşunca Altını Olsa Ve Azâbdan Kurtulmak İçin O Altınları Fidye Olarak Vermek İstese, Bu İsteği Kabul Edilmez:

Kıyamet Gününde Şehitliğin Ve Şehitlerin Üstünlüğünü Gören Müminin, Allah Yolunda Savaşıp Şehid Olmak İçin Dünyaya Dönmek İsteyiş

Cehennemin Niteliği, Genişliği, Orada Azap Görenlerin Cüsselerinin İriliği. Yüce Allah Kendi Lütuf, Kerem Ve İhsamyla Bizi Korusun, Amin. O, Dilediğini Yaptıracak Güce Sahiptir:

Sonucunu Düşünmeden Söylenen Söz, Sahibini Dünyanın Batısıyla Doğusu Arasındaki Mesafeden Daha Derin Bir Şekilde Cehennem Ateşine Düşürür:

Cehennem O Kadar Derindir Ki, Oraya Atılan Bir Taş, Ancak Yetmiş Senede Dibine Ulaşır:

Cehennemliklerin Gövdeleri İrileştirilecektir. Allah Bizi Onların Halinden Korusun:

Kâfirin Kıyamet Gününde Cehennem Ateşinde Vücudunun İri Ve Çirkin Oluşu:

Deniz Tutuşturulur Ve Cehennemin Bir Parçası Haline Gelir:

Cehennemin Kapıları, Bekçi Ve Zebanilerinin Evsafı. Allah Bizi Cehennemden Ve Onlardan Korusun

Sıratın Vasfı Ve İnsanların Oradan Farklı Süratte Geçecekleri:

Cehennemi Kuşatan Surlar, Oradaki Demir Tokmaklar, Varyözler, Prangalar, Zincir Ve Bağlar...

Cehennemliklerin Çekecekleri Azâb Türleri:

Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği:

Cehennemin Adlarıyla İlgili Olarak Nakl Edilen Hadisler. Bunlardan Hangisinin Sahih, Hangisinin Sahih Olmadığının Beyanı:

Cehennemin Bols Adlı Zindanı:

Cübbü´I-Hazen:

Dünyadaki Pisliklerin, Kokuşmuş Şeylerin Ve Çöplerin Atıldığı Çöplüğü Andıran Bir Nehrin Cennette Var Olacağı:

Lemlem Vadisi:

Hebheb Vadisi Ve Kuyusu:

Veyl Ve Saûd:

Cehennemin Yılan Ve Akrepleri:

Kalbi Olana Veya Hazırken Kulak Verene Öğüt Olan, İmrendirip Korkutan Bir Hutbe.

Cehennemin Sıcağından Ve Soğuğundan İhlasla Aman Dileyenlere Allah´ın Rahmeti Yakındır:

Cehennemin Tabakaları:

Cehennem Yılanları:

Cehennemliklerin Ağlaması:

Cehennemin Ve Cehennemliklerin Evsafına Dâir Müteferrik Hadis-i Şerifler:

Garip Bir Eser Ve Tuhaf Bir İfade:

En Garip Haber Ve Eserlerden Biri Daha:

Kıyamet Gününde Rasûlullah (S.A.V)´in Şefaati İle İlgili Hadisler Ve Bunların Nevileri, Sayısı Büyük Şefaat (Şefaati Uzmâ)

Diğer Nebi Ve Mürselier Arasında Sadece Peygamberimiz (S.A.V.)´E Verilen Bazı Hususiyetler:

Şefaatin İkinci Ve Üçüncü Nevileri: Hz. Peygamberin, İyiliklerimle Kötülükleri Birbirine Eşit Olan Kimselere, Cennete Girmeleri İçin; Cehenneme Girmeleri Emredilmiş Olan Kimselere De, Cehenneme Girmemeleri İçin Şefaat Etmesi:

Hz. Peygamberin Şefaatinin Dördüncü Nev´i:

Şefaate Mazhar Olanların Bir Kısmı Hesaba Çekilmeksizin Cennete Girecek; Bir Kısmının Da Azabı Hafifletilecektir:

Şefaatin Yedinci Nev´i: Cennete Girmelerine İzin Verilmesi İçin Hz. Peygamberin Tüm Müminlere Şefaat Etmesi:

Şefaatin Sekizinci Nev´i: Muhammed Ümmetinin Büyük Günah İşlemişlerinin Cehennemde Olanlarına Hz. Peygamberin Şefaat Ederek Cehennemden Çıkarması:

Şefaat Bilgisi Kendilerine Gizli Kaldığı İçin Hariciler Ve Mutezile Şefaati İnkâr Etmişlerdir:

Mü´minler Kendi Ailelerine Şefaat Edeceklerdir:

Kıyamet Gününde Rasûlullah (S.A.V.) Nefsinin Yularını Salıveren Ve Günah Yükünü Ağırlaştıran Kimselere Şefaat Edecektir:

Kıyamet Gününde Şefaatçiler; Önce Peygamberler, Sonra Alimler, Sonra Da Şehidler Olacaktır:

Mü´minlerin Kendi Ailelerine Şefaatleri:

Lânetçiler Dışında Bütün Müminler Kıyamet Gününde Şefaat Edecektir:

Müminlerin Kendi Ailelerine Şefaat Edeceklerine Dâir Nakledilen Hadisler:

A´raftakiler:

Cehennemden Çıkıp Cennete Girecek İlk Kimseler:

Fasıl:

Cennetliklerin Evsafı Ve Cennetteki Nimetler

Cennete İlk Girecek Olan, Rasûlullah (s.a.v.)´dir:

Rasûlullah (S.A.V.)´in Ümmetinden Cennete Girecek İlk Kişi, Ebubekir Es-Sıddîk (R.A.)´Dır:

Sadece Oruç Tutatılar Reyyan Kapısından Cennete Girerler:

Fakirler, Zenginlerden Önce Cennete Girerler:

Cennetliklerin Çoğu Düşkünler Ve Fakirlerdir. Cehennemliklerin Çoğu İse Zenginler Ve Kadınlardır:

Cennete Girecek İlk Üç Kişi, Cehenneme Girecek İlk Üç Kişi:

Şehidlerin, İnsanları Affedenlerin, Darlıkta Ve Genişlikte Rablerine Hamdedenlerin Üstünlükleri:

Cennetteki Mahallerin Sayısı, Yükseklik Ve Genişliği:

Cennet Kapılarının Adları:

Cennetin Anahtarı Kelime-i Şehadettir. Salih Ameller De Bu Anahtarın Dişleridir:

Cennet Mahallerinin Sayısı, Yükseklik Ve Genişliği:

Allah Yolunda Az Bir Amel, Dünyadan Ve İçindeki Şeylerden Daha Hayırlıdır. Cennetteki Az Bir Şey De Dünyadan Ve İçindeki Şeylerden Daha Hayırlıdır:

Firdevs, Cennetin En Yüksek Derecesidir. Namaz ve Oruç´ta Yüce Allah´ın Bağışlanması İcâb Ettirirler:

Cennetin Nehirleri Firdevs´ten Kaynar:

Cennetin Dereceleri Farklıdır. Dereceler Arasındaki Farkın Miktarını Ancak Alemlerin Rabbi Allah Bilir:

Cennetliklerin En Düşük Mertebelisine De En Yüksek Merte Belisi Ne De Verilecek Geniş Ve Büyük Mülk:

Cennetin Odaları, Bu Odaların Genişlik Ve Büyüklüğü

Bu Odaları Bol Lutfuyla Bize Bahşetmesini Allah´tan Dileriz:

Allah İçin Birbirlerini Sevenlerin Cennetteki Yerleri Ve Mertebeleri:

Cennetteki En Yüksek Makam, Rasûlullah (s.a.v.)´in Vesile Adlı Makamıdır:

Vesile, Cennetteki En Yüksek Derecedir. Oraya Ancak RasûluIIah (s.a.v.) Ulaşabilir:

Cennet Köşklerinin Yapısı Nedendir .

Gece Namazının, Yemek Yedirmenin Ve Çok Oruç Tutmanın Fazileti:

Cennetteki Çadırlar:

Cennetin Toprağı:

Cennetin Irmakları, Ağaçları Ve Meyveleri:

Kevser Irmağının Vasfı

Cennetteki Beydah Irmağı:

Cennetin Kapısındaki Barık Irmağı:

Cennetin Ağaçları:

Cennette O Kadar Büyük Bir Ağaç Var Ki, Süratli Bir Binek Üzerindeki Süvari Yüz Senede Bile Onun Gölgesini Bir Baştan Bir Başa Katedemez:

Tûbâ Ağacı:

Cennetin Meyveleri:

Fasıl:

Cennetliklerin Yiyecek Ve İçecekleri

Cennetliklerden Biri Ekin Ekmek İstiyor. Allah Onun İsteğini Kabul Buyuruyor Ve Rasûlullah´ın (S.A.V.)´İ Güldüren Hoş Bir Söz:

Cennetliklerin Yiyeceği İlk Şey:

Cennet Ehlinin Hülleleri, Elbiseleri Ve Güzellikleri:

Cennet Ehlinin Yatakları:

Hurilerin Zinctlcri, Dünya Kadınlarının Onlardan Üstün Oluşu Ve Dünya Kadınlarından Her Birine Kaç Hizmetçinin Verileceği:

Cennet Ehlinin Kadınları Hakkında Ümmü Seleme´nin Sorduğu Sorulara Rasûlullâh (s.a.v.)´in Verdiği Cevaplar:

Hurilerin Cennette Şarkı Okumaları:

Cennet Ehlinin Kendi Kadınlarıyla Cinsel İlişki Kurmaları. Onlardan Biri Dilemedikçe De Çocuğu Olmaz:

Cennetliklere Doğum Yoluyla Çocuk Bahsedilmesi:

Hayatları Kâmil Olduğundan Cennetlikler Ölmezler:

Cennetlikler Uyumazlar:

Cennetliklerin İlahî Hoşnutluğa Mazhar Olmaları:

Onur Ve Üstünlük Sahibi Olan Allah, Cennet Ehlinin Üzerine Sürekli Hoşnutluğunu İndirir:

Mukaddes Olan Rabbin Cennetliklere Bakması Cennetliklerin de Münezzeh Olan Rabbe Bakmaları:

Cennet Ehlinin Aziz Ve Celil Olan Rablerini, Cuma Günleri Gibi Bu İş İçin Hazırlanan Bir Toplantı Yerinde Görmeleri

Cuma Günü Fazla İnsan, (Yani Cenab-ı Allah´ı Görme) Günüdür:

Cennetin Çarşısı:

Cennet Toprağının Niteliği, Kokusunun Güzel Olup Etrafa Saçılması:

Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması:

Cennetin Nuru, Pahası, Etrafının Hoşluğu, Sabah Akşam Manzarasının Güzelliği:


Cenneti İstemenin Emredilişi. Cenab-ı Allah´ın Kullarını Oraya Özendirmesi Ve Oraya Gitmek İçin Tez.

Davranmalarını Emretmesi:

Cehennemden Allah´a Sığınana Allah Aman Verir. Allah´tan Cennet İsteyeni Allah Cennete Koyar. Yalnız Niyetin Halis, Amelin de Dürüst Olması Şarttır:

Cennet İle Cehennem, Şefaatleri Kabul Edilen Şefaatçilerdir:

Olanca Gücünüzle Cenneti İsteyin

Var Kuvvetinizle De Cehennemden Kaçın:

Cennet, Hayırlı İşler Yapmak Ve Haramları Terketmek Gibi Zorluklarla Kuşatılmıştır. Cehennem İse Şehvetlerle Kuşatılmıştır:

Hurilerin Cennette Şarkı Okumaları:

Cennet Atları:

Cennetliklerin Ziyaretleşmeleri Dünyadaki Taât Ve Kusurlarını Birbirlerine Anlatmaları:

Cennetle Ve Müteferrik Bazı Hadisler Hakkındaki Hükümler Bahsi

Çocukların Salih Amellerinin Bereketi Sebebiyle Cenab-ı Allah´ın Babalara Lutufta Bulunması:

Cennet Ve Cehennem Hal-İ Hazırda Mevcuttur:

Cennetliklerle Cehennemliklerin Bazı Nitelikleri:

Fasıl:

Müslümanların Fakirleri, Zenginlerinden Beşyüz Sene Önce Cennete Gireceklerdir:

Cennete Girecek İlk Üç Kişi İle Cehenneme Girecek İlk Üç Kişi:93

Kıvançta Ve Tasada Aziz Ve Ceiil Olan Allah´a Hamdedenler, Kıyamet Gününde Cennete Girmeye Çağrılan İlk Kimseler Olacaktır:

Muhammed Ümmeti Cennetliklerin Çoğunluğunu Teşkil Edecek Ve Yer İle Rütbe Bakımından Diğer Ümmetlerden Üstün Olacaktır:

Hz. Peygamberin Ashabının İlkleri, İbn Mes´ud´un Da Dediği Gibi Bu Ümmetin En Hayırlılarıdır:

Bu Ümmetten Çok Sayıda İnsanın Hesap Sorulmaksızın Cennete Gireceğine Dâir Nakledilegelen Hadisler:

Cennet Ve Cehennem, Aksini İddia Eden Batıl Ehlinin Hilafına, Yaratılmış Ve Şu Anda Mevcutturlar

Dünyada Bir Kaç Koca Değiştirmiş Olan Kadın, Cennette Onların En Güzel Ahlaklısının Eşi Olacaktır:








Fasıl:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Rabbine andolsun ki; biz onları uydukları şeytanlarla beraber mutlaka hasredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduraca­ğız. Sonra her toplumdan rahmana en çok kimin baş kaldırdığını ortaya ko­yacağız. Cehenneme en lâyık olanları biz biliriz. Sizden cehenneme uğrama­yacak yoktur. Bu, Rabbinin, yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hüküm­dür. Sonra Biz, Allah´a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zâlimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız." (Meryem, 19/68-72)

Yüce Allah kendi şerefli zâtına yemin ederek Âdem oğullarından şeyta­na itaat edenleri cehennemde diz çökmüş vaziyette toplayacağını bildirmiş­tir: "Her ümmeti diz üstü çökmüş olarak görürsün. Her ümmet kitabına çağı­rılır." (Câsiye, 45/28)

İbn Mes´ud, insanların ayakta bekler vaziyette toplanacaklarını ve onla­rın cehennemdeki korkunçlukları, hoşa gitmeyen manzaraları müşahede ede­ceklerini ve bu durumları görünce de artık cehenneme girmelerenini kesin-leştğine inanacaklarını bildrmiştir. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını ve uğul­tusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden atıldıkları za­man, orada, yok olup gitmeyi işlerler. "Bir kere yok olmayı değil, bir çok de­fa yok olmayı isteyin." denir. De ki: "Bu mu iyidir, yoksa Allah´a karşı gelmkten sakınanlara mükâfat ve gidilecek yer olarak söz verilen ebedi cen­net mi daha iyidir " Temelli kalacakları cennette diledikleri şeyleri bulurlar. Bu rabbinin yerine getirilmesi istenen bir vadidir." (Furkan, 25/12-16)

"Andolsun ki, cehennemi göreceksiniz. Andolsun ki onu gözünüzle ke­sin olarak göreceksiniz. Sonra, o gün size verilmiş olan her nimetten sorgu­ya çekileceksiniz." [1]

Sonra Cenab-ı Allah, herkesin cehennemi göreceğin yemin etmiştir. Şöyleki: "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbinin yapmayı üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür." (Meryem, 19/71)

İbn Mes´ud, "Bu, gereğinin yapılması vacib olan bir yemindir" demiştir. Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu k; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sultandan aldığı ücretle değil de gönüllü olarak müslümanların gerile­rinde bekçilik yapan kimse, -yukarıdaki ayette geçen yeminin gereğinin ye­rine getirilmesi amacıyla bir defalığına hariç olmak üzere başka hiçbir za­man- cehennem ateşini görmeyecektir. Zira yüce Allah buyurmuş ki: "Siz­den cehenneme uğramayacak yoktur." [2]

Tefsirciler bu uğramakla neyin kastedldiği hususunda farklı görüşler ile­ri sürmüşlerdir. Bizim de tefsirde (İbn Kesîr tefsirinde) benimsediğimizi be­lirttiğimiz kuvvetli görüşe göre mezkur ayetteki uğramak sözüyle, sırat köp­rüsünden yapılacak olan geçiş kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki: "Sonra biz, Alah´a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakırız." (Meryem, 19/72)

Mücahid dedi ki: "Sıtma, her müminin cehennem ateşindeki payı(na mahsub edilecek)dir."

"Sizden cehenneme uğramayacak yoktur." (Meryem, 19/68) İbn Cerir... Ebû Salih´ten rivâyt etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.), sıtma nöbetine yakalanan bir sahabiyi ziyarete gitti. Ben de beraberindeydim. Şöyle dedi: "Yüce Allah buyuruyor ki: Bu sıtma nöbetini, ahirette cehennem ateşindeki payına mahsub edilsin diye dünyada kuluma musallat ediyorum." Bu rivayetin senedi hasendir. [3]

"Sizden Cehenneme uğramayacak yoktur." âyet-i kerimesinin tefsiriyle İlgili olarak İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Mes´ud´dan rivayet etti k!; peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların hepsi oraya gelirler ama sonra (iyi) amelleri sebebiyle ora­dan ayrllip giderler." [4]

Esbat... Mürre´den rivayet etti ki; Abdullah b. Mes´ud şöyle demiştir:

"İnsanlardan hepsi sırat köprüsünden geçeceklerdir. Cehenneme uğra­maları, ateşin çevresinde durup bakmalarıdır. Sonra herkes kendi ameline göre o köprüden geçer. Kimi şimşek gibi, kimi rahvan at gibi, kimi hızlı ko­şan iyi cins develer gibi, kimi erkeklerin koşusu gibi hızlı bir geçişle geçip gider. En sondakileriyse, ışığı ayaklarının baş parmaklarında bulunan bir adamdır. Sırat onu yalpalatıp düşecek hale getirir. Sırat köprüsü kaygandır. Üzerindeki geven dikeni gibi dikenler vardır. İki tarafında da ellerinde ateş­ten kancalar bulunan ve bu kancalarla insanları yakalayan melekler vardır."

Önceki sayfalarda bunu doğrulayan rivayetler olduğu gibi ileriki kısım­larda da bunu teyid edici rivayetleri inşaallah nakledeceğiz.

Süfyan-ı Sevrî... Ebü´z-Zehrâ´dan rivayet etti ki; Abdullah b. Mes´ud şöyle demiştir:

Cenab-ı Allah emir verir, sırat köprüsü cehennemin üzerine kurulur. İn­sanlar amellerine göre üzerindn geçerler. İlk baştakiler şimşek gibi çakıp ge­çerler. Bir sonrakiler rüzgar gibi esip geçerler. Bir sonrakiler en hızlı koşan hayvanlar gibi koşarak geçerlr. Bir sonra gelen adamlar yürüyerek geçip gi­derler. Nihayeten sondaki adam karınüstü sürünerek geçer. Sonra da, "Ya Rab! Beni niye geciktirdin " diye sorar. Yüce Allah ona şöyle cevap verir: "Ben sen geciktirmedim. Seni geciktiren, yalnızca amelindir."

Hafız Ebû Nasr el-Vaylî, el-İbane kitabında... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar bundan hoşlanmasalar da sünnetimi öğrenmişlerdir. Sen cen­nete girinceye dek sırat üzerinde bir göz açıp kapayacak kadar kısa bir an da­hi durdurulmamak istersen, dinde kendi görüşünle bir bid´at çıkarma." [5]

Kurtubî´nin rivayet ettiği bu hadisin metni hasendir, ama senedi gariptir. Hasen b. Arefe... Halid b. Ma´dan´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Cennetlikler cennete girdikten sonra derler ki: "Rabbimiz cehenneme mutla­ka uğrayacağımızı bize söylememiş miydi " Onlara şu cevap verilir: "Ateşi sönüp küllenmiş iken oraya uğradınız."

Başkaları, ayette sözü edilen "cehenneme uğramanın" cehenneme gir­mek olduğu görüşüne kail olmuşlardır. Ebû Abbas, Abdullah b. Revaha, Ebû Meysere ve bir kaçı daha böyle demişlerdir.

İmam Ahmed b. Hanbel..´! Ebû Sümeyye´nin şöyle dediğini rivayet etrnştir: Ayette sözü edilen "Cehenneme uğrama" konusunda ihtilafa düştük.

Kimimiz, "Mümin kimse cehenneme girmez" dedi. Kimileri de: "Hepsi ora­ya girer. Sonra Cenab-ı Allah, gerçek inanmışları oradan kurtarır" dediler. Câbir b. Abdullah´a rastladım. Ona: "Biz, ayette sözü edilen ´Cehenneme uğrama´ konusunda ihtilafa düştük" dedim. O: "Herkes cehenneme girecek­tir" dedi.

Selman dedi ki: "Herkes cehenneme girecektir." Böyle dedikten sonra da ellerini kulaklarına götürerek "Eğer ben Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­duğunu kendi kulaklarımla işitmemişsem sağır olayım!" dedi. "iyi kötü her­kes mutlaka cehenneme girecektir. Ama oranın ateş, müminler için serin ve selâmte olacaktır, tıpkı İbrahim (a.s.)´a olduğu gibi. Öyle ki, oraya girişleri nedeniyle insanlar gürültü koparacaklardır."

Böyle dedikten sonra Selman şu âyet-i kerimeyi okudu: "Sonra bir, Al­lah´a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zâlimleri de orada diz üstü çökmüş Olarak bırakırız." [6]

Ebubekir Ahmed b. Süleyman en-Neccar... Ya´lâ b. Münebbih´ten riva­yet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde cehennem ateşi, mümine der ki: Ey mümin! Az iler­le, bakalım. Çünkü senin nurun benim alevimi söndürdü." [7]

İbn Mübarek... Halid b. Ma´dan´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: (Cen­netlikler cennete girdikten sonra) derler ki: "Rabbimiz mutlaka ateşe gelec-ğimizi bize söylememiş miydi " Onlara şöyle cevap verilir: "Siz, sönüp kül-lendiği bir esnada ateşe uğramıştınız."

İbn Cerir... Guneym b. Kays´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bazıları ayette sözü edilen "Cehenneme uğrama" konusunu ele aldılar. Dedim ki: Ateş, insanları yakalar. Yağlarını eritir. Hatta bazılarının tabanla­rı yanıp pişer, iyileri de kötüleri de bu sıkıntıya düşer. Sonra bir çağına, ate­şe: "Sana ait olanları tut, ama bana ait olanları bırak" der. Cehennemliklerin hepsi ateşe gömülür. Allah, kimlerin cehennemlik olduğunu, kişinin kendi çocuğunu tanımasından daha iyi tanır. Müminleri de kendi elleriyle cehen­nemden çıkarır." [8]

İmam Ahmed b. Hanbel... Zeyd b. Harise´nin karısı Ümmü Meyse-re´den rivayet etti ki; Hafsa´nın evinde bulunduğu bir sırada Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bedir ve Hudeybiye savaşlarına katılan bir kimse ateşe girmez." Hafsa sordu: Cenab-ı Allah: "Sizden cehenneme uğramayacak yoktur" demiyor mu Rasûlullah (s.a.v.) de Hafsa´ya cevap olarak şu âyeti okudu: "Sonra biz, Allah´a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtarır, zâlimleri de orada diz üs­tü çökmüş Olarak bırakırız." [9]

İlerüd kısımlarda nakledilecek olan şefaat hadislerinde, müminlerin kendi amellerine göre sırat köprüsünden farklı süratlerde geçecekleri anlatı­lacaktır. Önceki kısımlarda da anlatıldığı gibi peygamberler arasında sadece peygamberimiz (s.a.v.) ilk olarak kendi ümmetiyle birlikte sırat köprüsünden eçecektir. Abdullah b. Selâm dedi ki: "Rasûllerden ilk olarak Muhamrned (s a.v.)´ sonra İsâ, sonra Mûsâ, sonra İbrahim, bunlardan sonra da Nûh (a.s.) irattan geçecektir. Müminler sıratı geçip kurtulduktan sonra cennet görevli­si melekler onları karşılayıp cennete götüreceklerdir."

Sahih-i Buharî´de geçen bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş-

"Bir kimse kendi malından bir çift (deve, koyun v.s.)´i Allah yolunda in-fak ederse cennetin bütün kapılarından çağırılır; ki cennetin sekiz kapısı var­dır. Eğer o kimse namaz ehli insanlardansa namaz kapısından çağırılır. Zekât ehli insanlardansa zekât kapısından çağırılır. Oruç ehli insanlardansa Reyyan kapısından çağırılır."

Ebubekir (r.a.) dedi ki: Ey Allah´ın Rasûlü! Anam babam sana feda ol­sun. Bir adamın bu kapıların tümünden çağırılması, kendisine ne zarar verir (Aksine bu, onun için bir şeref vesilesi olur.) Şu halde bir adam bu kapıların tümünden çağırılabilir mi " Rasûlullah (s.a.v.), bu soruyu şöyle cevapladı: "Evet... Umarım ki sen de bunlardan biri olursun ey Ebubekir." [10]

Bunlar cennete girdiklerinde orayı, dünyadaki evlerinden daha iyi tanır­lar. Nitekim bununla ilgili açıklama, ileriki kısımlarda Sahih-i Buharî´den alıntılar yapılarak verilecektir.

Taberanî... Selmân-ı Farisî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete ancak şu izinname ile girilir: Bismillahirrahmanrrahim. Bu, Allah´tan falan kimseye yazılmış bir nâmedir. Onu meyveleri sarkmış yük­sek bir cennete (bahçeye) koyun." [11]

Hafız Ziya... Selmân-ı Farisî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Sırat üzerinde müminlere şöyle bir geçiş izinnamesi verilir: Bismilla-hirrahmanirrahim. Bu, aziz ve hakim olan Allah´tan falan kimseye yazılmış bir nâmedir. Onu meyveleri sarkmış yüksek bir cennete (bahçeye) koyun."

Cami adlı eserinde Tirmizî... Muğire b. Şube´den rivayet etti ki; Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sırat üzerinde müminin sloganı ´Ya Rab! Koru´ olacaktır." Bu garip bir rivayettir. [12]

Sahih-i Müslim´de de aynı hadis şu ilaveyle nakledilmektedir:

"...Sizin peygamberiniz de ´Rabbim koru, koru´ diyecektir." [13]

Diğer peygamberlerin ve meleklerin de aynı sloganı söyleyeceklerine Pişkin bir rivayet vardır.

Sahih-i Buharî´de... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet olundu ki; Rasûlul-*ah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Müminler sırattan kurtulunca-bu defa cennetle cehennem arasındaki bir köprüde bekletilir, dünyada aralarında geçen haksızlıkların Ödeşmes yapılır, arınıp tertemiz olmalarından sonra cennete girmelerine izin verilir. Onlardan (her) biri cennetteki konağını, dünyadaki konağından çok daha iyi tanır." [14]

Tezkire adlı eserinde Kurtubî bu hadisten bahsederken bu köprünün sa­dece müminlerin geçişine özgü ikinci bir sırat olduğunu ve buradan geçen­lerden hiç birinin ateşe düşmeyeceğini bildirmiştir.

Ben derim ki: Bu, cehennemin üzerinden geçtikten sonra yaranılacak olan bir köprüdür ve başka bir korkulu yere kurulmuştur ki orasını biz bilme­yiz, ancak Allah bilir. O, her şeyi en iyi bilendir.

İbn Ebi´d-Dünyâ... Muhammed b. Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Ra-sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde Cenab-ı Allah: "Affını vesilesiyle ateşi geçin; rah­metim vesilesiyle cennete girin; amellerinizin fazilet ve üstünlüğü vesilesiy­le de cenneti paylaşın" der." Bu garip bir hadistir. Ebû Muaviye de Abdul­lah´tan böyle bir rivayette bulunmuştur.

Tezkire adlı eserinde Kurtubî´nin naklettiğine göre vaizin biri şöyle de­miştir: "Ey kardeşim! Kendini sırat üzerinde yürürken, altındaki kapkara ce­hennem bakacağını bir düşün hele! O cehennem ki; çılgınca alevlenen ve ale­vi yükselen ateşi vardır. O köprüden geçmek için bazan yürüdüğünü, bazan da süründüğünü bir tahayyül et hele!" Vaiz böyle dedikten sonra şu şiiri okumuş:

"Nefsim geri dönmeye yanaşmıyor... Çarem nedir Kullar Allah´ın hu­zuruna vardıklarında ne yapacağım Onlar şaşkın vaziyette ve dağlar misali günahlarla kalktıklarında, geçmeleri için sırat kurulur. Kimi yüz üstü kapak­lanıp sola (cehenneme) gider. Kimi de Adn yurduna (cennetine) doğru ilrler. Gelinler onları pahalı hediyelerle karşılar.

Her şeyi hüküm ve kontrolü altına alan Allah ona der:[15]

Ey dostum! Günahlarını bağışladım ben Kalmasın sende hiç tasa ve keder." [16]


Fasıl:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Sakınanları o gün Rahmân´ın huzurunda O´na gelmiş konuklar olarak toplarız. Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz. Rahmân´ın huzurun­da bir ahd almamış olandan başkası asla şefaatte bulunamıyacaktır." (Meryem, 19/85-87)

İleriki kısımlarda da değinileceği gibi bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Müminler cennetten getirilen asil develere binmiş olarak (Rahmân´ın huzu­runa) getirileceklerdir." Bu hadisin sahihliğinde ihtilâf vardır. Zira önceki bölümlerde nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Herkes yaya olarak mahşere gelecek Rasûlullah (s.a.v.) ise bir deveye binmiş olarak gelecektir. Bilâl onun önünde ezan okuyacak; eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah dediğinde, "Onu evvelkiler ve sonrakiler tasdik et­tiler" diyecektir." Rasûlullah (s.a.v.) böyle bir özelliğe sahib olduğuna göre müminlerin sıratı geçtikten sonra asil develere bindirilerek haşir yerine geti­rilmeleri akla uygun düşmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

Sûr hadisinde de şöyle denilmişti: "Sıratı geçtikten sonra müminler için havuzlar kurulur. Cennetin kapısına vardıklarında önce Âdem´den, sonra Nuh´tan, sonra İbrahim´den, sonra Musa´dan, sonra İsa´dan, en sonunda da Muhammed´den -Allah´ın salât-ü selâmı hepsinin üzerine olsun- şefaat di­lenirler. Ama onlara şefaat eden zât, Rasûlullah (s.a.v.) olacaktır.

Sahih-i Müslim´de... Enes b. Mâlik´ten rivayet olunduğuna göre Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetin kapısına gelir, açmalarını söylerim. Cennetin bekçisi: "Sen kimsin " diye sorar. Ben, "Muhammed" derim. O, der ki: "Senden önce bu kapıyı başkasına açmamakla emrolundum." [17]

Müslim... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kıyamet gününde peygamberler arasında tabileri en çok olan peygamber ben olacağım. Ve Cennetin kapısını ilk çalan da ben olacağım." [18]

Sahih-i Müslim´deki bir hadiste şöyle denmektedir:

"Cenab-ı Allah kıyamet gününde insanları toplayacak; cennet kendileri­ne yakın geldiğinde mü´minler kalkıp Âdem (a.s.)´a gelecek ve ona: "Ey ba­bamız! Bize şefaatçi ol" diyecekler, o da onlara şöyle cevap verecektir: "Siz­leri cennetten çıkaran sebep, babanız Âdem´in günahından başka bir şey mi­dir ki Ben bu istediğinizi yapacak durumda değilim..." [19]

Bu hadis, sûr hadisinde anlatılanları teyid etmektedir. Orada anlatıldığı­na göre müminler ikinci kez peygamber ere uğıayarak onlardan, Allah katın­da kendilerine şefaatçi olmalarını ve cer nete gi -melerine ilişkin ilâhi bir izin sağlamalarını isteyecekler; nihayet ilk ve büyük şefaatte olduğu gibi bu defa da Rasûlullah (s.a.v.) şefaatçi olarak ortaya çıkacaktır. Nitekim bu husus ön­ceki bölümlerde de anlatılmıştı. Doğrusunu Allah bilir.

İmam Ahmed b. Hanbel´in oğlu Abdullah, Süveyd b, Saîd´in şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Ali (r.a.)´nin yanında oturmaktaydık. Biz şu îyet-i kerimeyi okudu: "Sa­kınanları o gün Rahmân´ın huzurunda O´na gelmiş konuklar olarak toplarız. Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz." (Vleryem, 19/85-86) Âyeti oku­duktan sonra Ali (r.a.) dedi ki: "Vallahi onlar ayakları üzerine yaya olarak mahşere gelmezler. Çünkü konuklar yaya olarak getirilmezler. Aksine, hal­kın benzerini görmediği develer üzerinde gelirler ki; o develerin üzrinde, binmeleri için altın semerler vardır. İşte gelip cennetin kapısını çalıncaya ka­dar deve üzerinde olacaklardır."

Abdurahman b. İshak tarafından nakledilen başka varyantda ise şu ifa­deler yer almaktadır: "O develerin üzerinde, zebercedi geride bırakacak al­tından mamul semerler vardır." [20]

İbn Ebi Hatim... Mesleme b. Cafer el-Becelî´deı rivayet etti ki; Ebû Mu-az el-Mısrî şöyle demiştir:

"Bir gün Ali (r.a.), Rasulullah (s.a.v.)´in yanında idi. Şu âyeti okudu: "Sakınanları o gün Rahrnân´ın huzurunda O´na gelmiş konuklar olarak top­larız." (Meryem, 19/85) Bu âyeti okuduktan sonra Ali (r.a.) şöyle dedi: "Ey Al­lah´ın Rasûlü! Ben Öyle sanıyorum ki, konuklar mutlaka binek üzerinde olur­lar. Öyle değil mi " [21] Rasülullah (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: "Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; onlar mezarlarından çıktıklarında kar­şılanırlar veya altın semerli, kanatlı, beyaz develere bindirilerek getirilirler. Kendilerinin ayakkabılarının bağlanysa nurdandır, ışık saçar. Develerin adımlan, göz alabildiğince uzaklara kadar ulaşır. Nihayet dibinden iki pınar kaynamakta olan bir ağacın yanına varırlar. Pınarlardan birinin suyunu içer­ler; içlerindeki pislikten aranırlar. Diğer pınarın suyuyla da yıkanırlar. Artık gözlerini hiç toz bürümez. Parlak nimetler üzerlerine akar. Nihayet cennetin kapısına varırlar. Kapının altın levhaları üzerinde kızıl yakuttan bir halka gö­rürler. Halkayı levhaya vururlar. Yüksek dozda bir tangırtı tungurtu duyulur. Huri kadınlar eşlerinin gelmekte olduğunu duyarlar. Kayyumlarını gönderip kapıyı açtırırlar. İçeri giren mümin, onu görür görmez secdeye kapanır. Kay-yum ona: "Başını kaldır. Ben senin kayyumunum. Emrine verildim" der. Adam onun peşine düşer, onu takib eder. Huri, hafif davranıp acele eder. İn­ci ve yakuttan yapılmış olan çadırından çıkar. Adamını kucaklar. Sonra ona şöyle der: "Sen benim sevgilimsin. Ben de senin sevgilimin. Ben, ölümsüz ve ebediyim. Ben yumuşağım, zarar vermem. Ben hoşnudum, kızmam. Ben burada kalıcıyım, göçmem." Böyle dedikten sonra temelden tavana yüksek­liği yüz zira olan bir eve girerler. O ev, mercan kayaları üzerine inşâ edilmiş­tir. Yollan kızıl, yeşil ve sarı renkli (taşlarla döşenmiş)dir. Hiç bir yolu diğe­rine benzemez. Evin içinde yetmiş divan, her divânın üzerinde yetmiş min­der, her minderin üzerinde yetmiş zevce, her zevcenin üzerinde yetmiş elbi­se vardır. Bacaklarının ilikleri elbiselerinin üzerinden görülür. Onunla yapı­lan cinsel ilişki, sizin şu gecelerinizden bir gece kadar süren bir zamanda ta­mamlanır. Köşklerinin altlarından ırmaklar akar, o ırmakların suları saf ve te­mizdir. Bulanıklık yoktur onlarda. Orada tadı bozulmamış sütten ırmaklar vardır. O sütler davar memelerinden çıkmış değildir. Orada, içenlere lezzet verici şarap ırmakları vardır. O şarapları adamlar ayaklarıyla (üzüm) ezerek elde etmiş değildirler. Orada saf bal ırmakları vardır. O ballar, arılardan elde edilmiş değildir. Cennete girenler, hoş ve tatlı buldukları meyveleri dilerler­se ayakta yer, dilerlerse bir yere yaslanarak yerler." Böyle dedikten sonra Ra-sûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Meyve ağaçlarının gölgeleri üzer­lerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır." [22] Yukarı­daki hadisin devamında şöyle deniyor:

"Cennete giren müminin canı yemek ister. Ona beyaz (bazı rivayetler-deyse yeşil) bir kuş gelir, kanadını kaldırır, adam onun dilediği renkteki kısmır" yer, sonra kuş uçup gider. Melek gelip selâm verir ve şöyle der: "işle­diklerinize karşılık, size miras verilen işte bu cennettir." (Zuhruf, 43/72) Eğer hurilerin saçlarından bir tel yeryüzüne düşse, güneş onun aydınlığı karşısın­da kararıp kalır."

Ebü´l-Kasım el-Beğavî... Asım´dan rivayet etti ki; Hz. Ali cehennemden bahsederek onun ne denli korkunç olduğunu, ezberimde tutamadığı bazı ke­limelerle anlattı; sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu: "Rablerine karşı gelmek­ten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler." (Zümer, 39/83) Nihayet cen­netin kapılarından birinin yanına varırlar. Orada bir ağaçla karşılaşırlar. Ağa­cın gövdesinin altından iki pınarın kaynayıp akmakta olduğunu görürler. Bi-rjne yönelirler. Emrolunmuşlar gibi oradan su içerler. O suyla, içlerindeki pislikler veya eza yahut hastalık verici şeyler giderilir, içleri temizlenir. Son­ra diğer pınara yönelirler. Onun suyuyla (yıkanıp) temizlenirler. Üzerlerine nimetin parlaklığı akar. Artık saçları hiç değişmez; yağ sürünmüş gibi artık başlan hiç tozlan(ıp kirle*n)mez. Sonra cennete vardıklarında cennetin bekçi­leri onlara şöyle derler: "Selâm size, hoş geldiniz! Temeli olarak buraya gi­rin." (Zümer, 39/73) Sonra çocuklar onları karşılarlar. Dünyadakilerin çocukla­rı gibi, ellerinde buhurdandıklan tüttürerek etraflarında dolanırlar. Yanlarına gelir ve: "Allah´ın sizin için hazırladığı konuklukları size müjdeiyoruz!" der­ler. Sonra bu çocuklardan biri kaçıp bu adamın iri gözlü huri eşlerinden biri­nin yanına gider ve -dünyadayken çağırıldığı adını vererek- "Falan adam geldi!" der. Huri: "Sen onu gördün mü " diye sorunca çocuk: "Ben onu gör­düm ama o beni görmedi" der. Bu cevab alan huri, sevinçten (uçacak gibi) hafifler ve kendini kapının eşiğinde bulur. (Kocasını karşılayıp evine götü­rür. Kocası) evine vardığında binasının temellerine bakar. Binanın mercan kayası üzerine sarı, kırmızı, yeşil mücevher taşlarıyla inşâ edilmiş olduğunu görür. Sonra başım kaldırıp evin tavanına bakar. Şimşek gibi (parlamakta) olduğunu görür. Eğer Cenab-ı Allah (sağlam kalmasını) takdir etmiş olma­saydı, gözü kör olurdu o zaman. Sonra başını indirir. Eşlerini, yerleştirilmiş kâseleri, sıra sıra yastıkları ve serilmiş yumuşak tüylü halıları görür; sonra bir yastığa yaslanıp şöyle der: "Biri buraya eriştiren Allah´a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir." derler. Onlara, "İşledi­ğinize karşılak işte mirasçısı olduğunuz cennet" diye seslenilir." (A´râf, 7/43)

Sonra bir çağıncı şöyle seslenir: "Yaşayacaksınız; artık ebediyyen öl­meyeceksiniz. Burada ikamet edeceksiniz; artık ebediyyen göçmeyeceksiniz. Sağlıklı olacaksınız; artık ebediyyen Hastalanmayacaksınız."

Bu, insanların dünyadayken içinde bulunmuş oldukları durumut değiş-besini, örneğin kişinin altmış zira´lık bir boya ve altı zîrahk bir ene sahib kı­lınmasını gerektirmemektedir. Nitekim bir hadiste cennetlik kimselerin evsa­fı böyle anlatılmaktadır. Bu durum o iki pınarın yanında tahakkuk edecektir. Bu pınarlardan birinin suyunu içince, içlerindeki pislikler yok olur ve içleri temizlenir. Diğer pınarın suyu ile yıkanırlar. Yıkanınca da üzerlerine nimette pırıltısı akar."

Burada anlatılanların hepsi, önceki hadiste anlatılanlara uygun düşmek­tedir. Yine orada anlatıldığına göre bu durum, mahşer meydanında gerçekle­şecektir. Ama bu durum, mahşer meydanında gerçekleşecektir. Ama bu du­rumun, mahşer meydanında gerçekleşecektir. Ama bu durumun, insanların mezarlarından çıkışları esnasında gerçekleştiğini söyleyenlerin sözleri, haki­katten çok uzaktır. Çünkü bunun zıddını ispatlayan deliller vardır. Doğrusu­nu yüce Allah daha iyi bilir.

Abdullah b. Mübarek.., Hamid b. Hilal´ın şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: Bize anlatıldı ki; bir adam cennete girip, cennetliklerin suretine büründü-rüldüğünde, onların elbiseleri kendisine giydirildiğinde, onların kılığına so­kulduğunda, eşleri ve hizmetçileri kendisine gösterildiğinde öyle bir coşku­ya kapılır ki; o anda ölmesi gerekse bile, şiddetli sevinç ve coşkusundan do­layı ölmez. Kendisine, "Ne kadar sevinip coştuğunu gördün mü İşte bu se­vinç ve coşkun, sende ebedi kalsın." denir.

İbn Mübarek... Ebû Abdirrahman el-Hîlî´nin şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Kul, cennete ilk girdiğinde kendisini mercanları andıran yetmiş bin hizmetçi karşılar."

İbn Mübarek... Ebû Abdirrahman el-Meafirî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cennetiklerden bir adamı için iki sıra hizmetçi dizilir. Bu sıraların uçları, onun hizmetçi delikanlıların çokluğundan dolayı görülmez. Kendisi geçip gittiğinde onlar da peşinden giderler."

Ebû Nuaym... Dahhâk b. Müzahim´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mümin kişi cennete girdiğinde onun Önü sıra bir melekte içeri girer; onu cennettin sokaklarında doıaştırır ve ona şöyle der:

— Ne görüyorsun

— Karşılaştığın köşklerin çoğunun altın ve gümüşten yapılmış olduğu­nu görüyorum.

— Bunlar senindir!..

Köşklerin içindekiler dışarı çıkınca o adamı, "Biz seniniz" diyerek her kapıda ve her mekânda karşılarlar. Sonra melek, o adama şöyle der:

— Yürümene devam et. Söyle bakalım, ne görüyorsun

— Çadırlar görüyorum. Gördüğüm çadırların çoğunda askerler görüyo­rum ve bu askerlerin çoğuda tanıdık yüzlerdir.

— Bütün bunlar senindir!..

Çadırlardakiler dışarı çıkınca o adamı, "Biz seniniz" diyerek karşılarlar." "Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün." [23] Ayet-i kerimesinin tefsiriyle ilgili olarak Ahmed b. Ebi´l-Havarî, Ebû Süleyman ed-Darânî´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir;

"Melek, Aziz ve Celil olan Allah´ın dostuna armağan getirir, ama izin almaksızın ona ulaşması mümkün değildir. Allah dostunun kapıcısına "Allah dostunun yanına girmem için gerekli izni sağla" der. O kapıcı bu dileği bir üstüne, o üstü de kendi üstüne iletir. Onun evinden dârüsselâma (cennete) açılan bir kapı vardır. Kendisi dilediği takdirde izinsiz olarak Rabbinin huzu­runa varır. Ama yüce Rabbin elçisinin yanına izinsiz girilemez."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Bişr b. Saaf´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ab­dullah h- Selâm´in yanında oturuyorduk. Bize dedi ki: Noksanlıklardan mü-zzeh olan yüce Allah katında yaratıkların en kıymetlisi Ebü´l-Kasım (Mu-hanımed) sallallahü aleyhi ve sellemdir. Cennet gökte, cehennem ise yerde­dir Kıyamet günü olduğunda Cenab-ı Allah, yaratıkları ümmet ümmet peş-pese ve peygamberleri de sırasıyla bir bir diriltir. Sonra cehennem üzerine köprü kurulur. Bunun ardısıra bir çağına, "Ahmed ve ümmeti nerede " di­ye sorar. Ahmed (s.a.v.) kalkar, iyisiye kötüsüyle ümmeti O´nun ardına dü­şer; köprüyü tutarlar. Cenab-ı Allah, düşmanlarının gözlerini kör eder. Ora­da şaşkına döner, sağa sola çarpılırlar. Peygamber (s.a.v.) ve beraberindeki salih insanlar kurtulurlar. Melekler onları karşılarlar. Cennetteki evleri ve ko­naklan sağ ve sol taraflarınıza düşer. Nihayet peygamber (s.a.v.), Rabbinin huzuruna varır. Diğer taraftan onun için bir kürsü kurulur. Sonra diğer pey­gamberlerle ümmetler onun ardısıra gelirler. En sonda Nuh (a.s.) gelir."

Bu, Abdullah b. SeMm´dan mevkuf olarak rivayet edilmiştir. (Yani bu, onun sözüdür.) Allah ondan razı olsun,

İbn Ebi´d-Dünyâ... Ebû Osman en-Nehdî´den rivayet etti ki; Selmân-ı Farisî şöyle demiştir:

"Kıyamet günü olduğunda sırat köprüsü kurulur. Ustura gibi bir keskinli­ği vardır. Melekler, "Rabbimiz! Bunun üzerinden kim geçecek " diye soracak­lar. Yüce Rab: "Yaratıklarımdan dilediklerim geçecektir1´ deyince Melekler: "Rabbimiz! Biz sana hakkıyla ibadet edemedik." karşılığını vereceklerdir." [24]


Fasıl
Cennetliklerin Bazı Nitelikleri Ve Onlar İçin Hazırlanan
Bir Kısım Nimetler:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete girecek olan ilk zümrenin suretleri, dolunay gecesindeki ay gi­bi (parlak)dır. Cennetin içinde yere tükürmez, sümkürmez, dışkı yapmazlar. Tarakları altın ve gümüşten, buhurdanlıkları da öd ağacından olup kokuları da misktir. Her birinin iki zevcesi vardır. Bu zevceleri o kadar güzeldir ki, bacak kemiklerindeki ilikler, etin üstünden görünür. Aralarında anlaşmazlık ve düşmanlık yoktur. Gönül birliği vardır. Sabah akşam Allah´ı teşbih eder-ier." [25]

Ebû Ya´lâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete ilk girecek olan zümrenin suretleri, dolunay gecesindeki ay gi­bi (parlak)dır. Onların peşi sıra gelenlerin suretleriyse gökteki en parlak yıl­dız gibi parlaktır. Orada küçük-büyük abdest bozmaz, tükürmez ve sümkür-niezer. Tarakları altından olup kokuları misk, buhurdanlıkları ise öd ağacm-dandır. Zevceleri, iri gözlü hurilerdir. Yaratılışları tek tip olup babaları Adem´in suretinde ve altmış zira´ boyundadırlar." [26]


Cennetlikler Kaç Yaşında Olacaklar



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlul-lah(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete tüysüz, kılsız, beyaz tenli, kıvırcık saçlı, gözleri sürmeli, yaşları otuz üç, tıpkı Adem (a.s.)´in yaratılışında, yani altmış zira boyunda ve altı zira eninde olarak gireceklerdir." [27]

Taberanî... Muaz b. Cebel´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete tüysüz, kılsız, gözleri sürmeli ve hepsi de otuz üç yaşında olarak gireceklerdir." [28]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:^

"Cennetlikler cennete Âdem (a.s.)´ın boyunda yani melik zirâıyla altmış zira boyunda, Yusuf (a.s.)´ın güzelliğinde ve Muhammed (s.a.v.)´in lisanın­da (anlatıldığı gibi) tüysüz, kılsız ve gözleri sürmeli olarak gireceklerdir."

Ebubekir b. Ebi Dâvud... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlul-lah(s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler Adem (a.s.)´in suretinde, onun yaşında yani otuz üç yaşın­da, tüysüz, kılsız, gözleri sürmeli olarak diriltilir, sonra cennetteki bir ağacın yanına götürülür, orada kendilerine giysi giydirilir. Elbiseleri pörsümez, gençlikleri de tükenmez." [29]

Ebubekir b. Ebi Davud... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Büyük veya küçük, cennetliklerden biri ölünce yaşı otuz üçe getirilir, öylece cennete girer. Yaşları asla fazlalaşmaz artık. Cehennemlikler de böye [30] olacaklardır." [31]


Cehennemin Ve Oradaki Elemli Azabın Niteliği:



Yüce Allah kendi rahmetiyle bizi oradan korusun. Doğrusu O, cömert ve âlicenaptır. Şöyle buyurmuştur: "Yapamazsanız -ki yapamıyacaksınız- o tak­dirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sa-kmin." (Bakara, 2/24)

"İşte, Allah´ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır." (Bakara, 2/161)

"Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı alanlardır. Ate­şe ne kadar da dayanıklıdırlar!" (Bakara, 2/175)

"Doğrusu inkâr edip, inkarcı olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir. İşte elem verici azâb onlaradır. Onların hiç yardımcıları da yoktur." (âi-i imrân, 3/9D

"Doğrusu, âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derilerinin her yanışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür, Hakimdir." (Nisa, 4/56)

"İnkâr edenleri ve zâlimleri Allah şüphesiz bağışlamaz. Onları içinde te­melli ve ebediyyen kalacakları cehennem yolundan başka bir yola eriştirmez. Bu, Allah´a kolaydır." (Nisa, 4/168-169)

"Doğrusu, yeryüzünde olan bütün şeyler ve onların bir katı daha kâfir­lerin olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verseler ka­bul edilmez. Onlara elem verici azâb vardır. Ateşten çıkmak isterler; çıka­mazlar. Onlara sürekli azâb vardır." (Mâide, 5/36-37)

"Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz. Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe cennete de gi­remezler. Suçluları böyle cezalandırırız. Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtülür vardır. Zâlimleri böyle cezalandırırız." (A´râf, 7/40-41)

"Sıcakta savaşa çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşi daha sıcak­tır" Keski buseydiler! Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsün­ler, çok ağlasınlar." (Tevbe, 9/81-82)

"İnkârlarına karşılık, onlara çetin azabı tattıracağız." (Yunus, 10/7) "Onlar orada ah edip inlerler. Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini ya­par." (HÛd, 11/106-107)

"Biz onları kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar oarak hasrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz-tutsa hemen alevini artırırız." (isrâ, 17/97)

"İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O´nu inkâr edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla ka-rınlarındaküer ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğra-dıkan gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilir­ler. "Yakıcı azabı tadın" denir." (Hacc, 22/19-22)

"Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır. Tartılan ha­fif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edendir; cehennemde temellidirler. Ateş onların yüzlerini yalar; dişleri sırıtıp kalır. Allah: "Âyetlerinin size oku­nurken onları yalanlıyordunuz değil mi " der. Şöyle derler: "Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti. Sapık bir millet olmuştuk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz." Allah: "Sinin orada! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: ´Rabbimiz! inandık. Artık bizi bağışla. Bize acı...´ diyordu"der." (Mü´minûn, 23/102-109)

"Zâten onlar, kıyamet saatini de yalanladılar. O saatin geleceğini yalan­layanlara çılgın alevli bir ateş hazırlanıl sızdır. Bu ateş, onlara uzak bir yer­den gözükünce, onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak dar bir yerden atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi isterler. "Bir kere yok olmayı değil, bir çok defa yok olmayı isteyin" denir." (Furkân. 25/11-14)

"Onlar, azgınlar ve İblisin adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar. Ora­da putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü biz si­zi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk. Bizi saptıranlar ancak suçlulardır. Şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur. Keski geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derer. Bunda şüphesiz bir ders vardır, ama çoğu inanma­mıştır. Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir." (Şuârâ, 26/94-104)

"Kötü azâb işte bunlaradır. Ahirette en çok kayba uğrayacaklar da bun­lardır." (Nahl, 16/5)

"Onları az bir süre geçindiririz. Sonra da ağır bir azaba sürükleriz." (Lok­man. 31/24)

"Ama yoldan çıkanların, işte onların varacağı yer ateştir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara: "Yalanlayıp durduğu­nuz ateşin azabını tadın" denir. Belki yollarından dönerler diye and olsun on­lara büyük azâbdan önce dünyâ azabından tattırırız." (Secde, 32/20-21)

"Allah şüphesiz, inkarcılara Iânet etmiş ve onlara -içinde sonsuz olarak temelli kalacakları- çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: "Keski Allah´a itaat et­seydik; keski peygambere itaat etseydik!" derler. "Rabbimiz! Biz yöneticile­rimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azâb ver. Onları büyük bir lanete uğrat!" derler." (Ahzâb, 33/64-68)

"İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedilmez ki öl­sünler. Kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkarcıyı böy­lece cezalandırırız. Orada: "Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, ya­rarlı iş işleyelim" diye bağinşırlar. O zaman onlara şöyle deriz: "Öğüt alacak kişinin öğüt aabileceği kaar bir süre sizi yaşatmadık mı Size uyarıcı da gel­mişti. Artık azabı tadınız. Zâlimlerin yardımcısı olmaz." (Fâör, 35/36-37)

"İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bu gün, inkarcılığınıza karşılık oraya girin. İşte o gün ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur; ayakla­rı da yaptıklarına şâhidlik eder. Dilesek; gözlerini kör ederdik de yol buma-ya çalışırlardı. Nasıl görebilirlerdi Dilesek, onları oldukları yerde dondurur­duk da, ne ileri gidebilirler ve ne de geri dönebilirlerdi." (Yasin, 36/63-67)

"Zulmedenleri, onlarla işbirliği edenleri ve Allah´ı bırakıp da taptıkları­nı derleyin. Onları cehennem yoluna koyun. Onları durdurun. Çünkü kendi­lerinden daha da sorulacaktır." Şöyle sorulur: "Size ne oldu ki, birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz " (Saffet, 37/22-25)

"Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır. Cehenneme girerler. Ne kötü bir konaktır! işte bu kaynar su ve irindir. Artık onu tatsınlar. Bunla­ra benzer daha başkaları da vardır. İnkarcıların ileri gelenlerine: "İşte bu top­luluk sizinle beraber gerçeğe karşı göğüs gerenlerdir. Behemehal ateşe gire­ceklerdir." denir. "Onlar rahat yüzü görmesin" derler. Toplulukta bulunanlar ise: "Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin. Bizi buraya süren sizsiniz. Ne kö­tü bir duraktır!" derler. "Rabbimiz! Bizi buraya kim sürdüyse ateşte onun azabını kat kat artır." derler. Şöyle derler: "Kendilerini dünyada iken, kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz Onları alaya alırdık. Yoksa şimdi gözlere görünmezler mi " İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir." (Sâd. 38/55-64)

"İnkâr edener, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında ka­nıları açılır. Bekçileri onlara: "Size içinizden rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi " derler. "Evet seldi" derler. Lâkin azâb sözü, inkarcıların aleyhine gerçekleşir. Onlara: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir." (Zümer, 39/71-72)

"Ama inkâr edenlere, "Allah´ın gazabı, sizin birbirinize olan öfkenizden daha büyüktür. İmana çağırıldığınızda inkâr ederdiniz" diye seslenilir. Onlar: "Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün. İki defa dirilttin. Biz de suçlarımızı itiraf ettik. Bir daha çıkmaya yol var mıdır " derler. Onlara: "Yalnız Allah´a çağı­rıldığı zaman inkâr ederdiniz de, O´na eş koşulunca inanırdınız. Bugün hü­küm yüce Allah´ındır" denir." {Mümin. 40/10-12)

"Allah o adamı, kurmak istedikleri tuzaktan korudu. Kötü azâb, fira-vun´un adamlarını sardı. Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çat­tığı gün, "Firavun´in adamlarını azabın en ağırına sokun" denir. Ateşin için­de birbirleriyle tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk. Şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz " derler. Büyüklük taslayanlar: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah, kul­lar arasında şüphesiz hüküm vermiştir" derler. Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün azabımızı hafiflet-sin"derer. Bekçiler: "Size, belgelerle peygamberlerimiz gelmemiş miydi " derler. Onlar da: "Evet, gelmişti" derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalva-nn" derler. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır. Doğrusu biz peygam­berlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şâhidlerin şâhidlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zâlimlere, özür beyan etmeleri fayda vermez. Lanet onlaradır. Yurdun kötüsü de onlaradır." (Mümin, 40/45-52)

"Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: "Allah´ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerede " denir. "Bizden uzaklaştılar; hayır biz zâten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk" derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır. Onlara: "İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Te­melli kalacağınız cehenneme, kapılarından girin" denir. Büyüklenenlerin du­rağı ne kötüdür!" (Mümin, 40/70-76)

"İşte Rabbinizi böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz. İster sabretsinler ister etmesinler, onların durağı ateştir. Hoştutul-malarını isteseler de artık hoş tutulmazlar. Onların yanına bir takım yardak­çılar koyarız da geçmişlerini geleceklerini onlara güzel gösterirler. Verilen söz, gerek cinlerden ve gerekse insanlardan, gelip geçmiş ümmetler içinde, onların aeyhine gerçekeşmiştir. Doğrusu onlar hüsranda idiler. İnkâr edenler: "Bu Kur´ân´ı dinlemeyin. Okunurken gürültü yapmayın; belki bastırırsınız" dediler. İnkâr edenlere çetin bip azabı tattıracağız. İşledikleri en kötü işlere karşılık, onların cezasını vereceğiz. İşte böyle, Allah´ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkâr etmeleri karşılığı, orası onların temelli kalacakları yerdir. İnkâr edenler: "Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi saptıranları göster. Onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar" derler." (Fussilet, 41/23-29)

"Doğrusu suçlular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler. Azaba hiç ara verilmez. Onlar orada tamamen umutsuzdurlar. Biz onlara zul­metmedik. Ama onlar zâlim kimselerdi. Cehennemde şöyle seslenirler: "Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın." Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksı­nız" der. Andolsun ki, size gerçeği getirdik. Fakat çoğunuz gerçeği sevmi­yorsunuz." (Zııhruf, 43/74-78)

"Doğrusu günahkârların yiyeceği, zakkum ağacıdır. Karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan erimiş maden gibidir. "Sucuyu yakalayın. Cehen­nemin ortasına sürükleyin. Sonra başına -azâb olarak- kaynar su dökün" de­nir. Sonra ona: "Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin. İş­te bu, şüphelenip durduğunuz şeydir" denir." (Duhân, 44/43-50)

"Allah´a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve Rable-rinden mağfiret vardır. Bunların durumu, ateşte temelli kalan ve bağırsakla-rım parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu " (Muhammed, 47/15)

"O gün cehenneme; "Doldun mu " deriz. O: "Daha var mı " der." (Kâf, 50/30)

"Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp dur­duğunuz ateş budur. Bu bir büyümüdür, yoksa hala görmez misiniz Girin oraya. Sabr etseniz de etmeseniz de artık birdir. Ancak işlediklerinizin karşı­lığını görüyorsunuz" denir." (Tûr, 52/13-16)

"Kıyamet, onların azâb ile vâdedildikleri gündür. O ne korkunç bir gün­dür, ne acı bir gündür! Doğrusu suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler. Ateşe yüz üstü sürüldükleri gün, onlara: "Cehennemin dokunan azabını ta­dın" denir. Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaşatmışızdır." (Kamer, 54/46-50)

"Suçlular simalarından tanınırlarda, perçemlerinden ve ayaklarından ya­kalanırlar, Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur. Onlar, cehennem ateşiyle kaynar-su arasında dolaşır dururlar. Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız " (Rahman, 55/41-45)

"Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, seriniği ve hoşluğu olmayan kara bir duma­nın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada nimet içinde bulunurlarken büyük günah işlemekte direnir dururlardı. Şöyle söylerlerdi: "Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar diri­leceğiz Önce gelip geçmiş babalarımız mı " (Vâfcta, 56/41-48)

"Bu gün sizden ve inkâr edenlerden fidye kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Lâyığınız orasıdır. Ne kötü bir dönüştür!" (Hadid, 57/15)

"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden ko­ruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Alah´ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşîn meeklerdir." (Tahrîm, 66/6)

"Rablerini inkâr eden kimseler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür! Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitir­ler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bakçileri onlara: "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi " diye sorarlar. Onlar: "Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve ´Allah hiç bir şey indirmemiştir. Siz büyük bir sapıklık içindesiniz´ demiştik" derler. "Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemikler içinde ol­mazdık" derler. Böylece günahlarını itiraf ederler. Çıgm alevli cehennemlik­ler yok olsunlar!" (Mülk, 67/6-ii)

"İşte azâb böyledir. Ama ahiret azabı daha büyüktür; keski bilseler!" (Kalem, 68/33)

"Fakat kitabı kendisine solundan verilen kimse: "Kitabım keski bana ve-rilmeseydi; keski hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; bu iş keski son bul­muş olsaydı. Malım bana fayda vermedi. Gücüm de kalmadı." der. İlgililere şöyle buyurulur: "Onu alın bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın. Sonra onu boyu yetmiş arşın olan zincire vurun. Çünkü o, yüce Allah´a inanmazdı. Yoksulun yiyeceği ile ilgilenmezdi. Bu sebeple bu gün burada bu gün onun bir acıyanı yoktur. Günahkârların yiyeceği olan kanlı irinden başka bir yiye­ceği de yoktur." (Hakka, 69/25-37)

"Suçlu kimse o günün azabından kurtulmak için oğullarını, ailesini, kar­deşini, kendisini barındırmış olan sülalesini ve yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister. Hayır, olmaz... Orada sırtı­nı çevirip yüz geri edeni, malını toplayıp kimseye hakkım vermeden sakla­yanı çağıran, deriyi soyup kavuran alevli ateş vardır." (Meâric, 70/11-18)

"İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslıyacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nereden bilirsin O ne geri bırakır, ne de azâbdan vazgeçer. İnsanın de­risini kavurur. Orada andolsun bekçi vardır. Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin de­nenmesini ve kendilerine kitab verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inanan­ların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitâb verilenler ve ina­nanlar şüpheye düşmesinler, Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkarcılar: "Allah bu misâlle neyi murâd etti " desinler. İşte Allah, böylece dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir." (Müddessir, 74/26-31)

"Herkes kazancına bağlı bir rehindir. Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir. Onlar cennettedirler. Suçlulara: "Sizi bu yakıcı ateşe sürükle­yen nedir " diye sorarlar. Onlar derler ki: "Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi." Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar " (Müddessir, 74/38-49)

"Doğrusu inkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehen­nem hazırladık." (İnsan, 76/4)

"İnkarcılara o gün şöyle denir; "Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin. Göl­ge yapmayan ve ateşten de korumayan cehennem dumanının üç kollu gölge­sine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer san devedir. Konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!" (Mürselât, 77/29-34) "Cehennem, yalnız azgınları bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır. Orada sonsuz kalacaklardır. Orada serinlik bulamayacaklar; işlediklerine uy­gun olan kaynar su ve irin dışında bir içecek tadamıyacaklardır. Çünkü on­lar, hesaba çekileceklerim ummazlardı. Âyetlerimizi hep yalan sayıp durur­lardı. Biz de her şeyi yapıp saymışızdır. Şöyıe deriz: "Artık tadınız. Bundan böyle size azâbdan başka bir şey artırmayız." Doğrusu, Allah´a karşı gelmek­ten sakınanlara kurtuuş, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır," (Nebe´, 78/21-34)

"Sakının; Allah´ın buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak siccin adlı defterde yazılıdır. Siccîn´in ne olduğunu sen nereden bilirsin O, yazılmış bir kitabdır. Yalanlayanların o gün vay haline!" (Muttafiffîn, 83/7-1 D)

"Sizi alevler saçan ateşle uyardım. Oraya, yalanlayıp yüz çevirmiş olan o en azgından başkası yaslanmaz." (Leyi, 92/14-16)

"Rabbine suçlu olarak gelen, bilsin ki; cehennem onun içindir. Orada ne öür, ne yaşar." (Tâ-Hâ, 20/74)

"O gün bir takım yüzler zillete bürünmüştür. Zor işler altında bitkin düş­müştür. Yakıcı ateşe yaslanırlar. Kızgın bir kaynaktan içirilirler. Semirtme­yen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur."

(Ğaşiye, 88/2-7)

"Ama yer çarpılıp paralandığı zaman; meerler sırı sıra dizilip rabbinin buyruğu gelince, O gün, cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama artık öğütten ona ne "Keski bu hayatım için önceden bir şey yap-saymışım der. O gün hiç kimse, Allah´ın azâb ettiği gibi azâb edemez. Hiç omse O´nun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz." {Fecr, 89/21-26)

"Ayetlerimizi inkâr edenler, işte onlar amel defterleri sollarından veri-enlerdir. Onlar her yönden ateşle kapatılacaklardır." (Beled, 90/19-20)

"Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden âmsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. Hayır; O, ınd olsun ki, Hutame´ye atılacaktır. Hutame´nin ne olduğunu sen bilir misin yüreklere çökecek olan, Allah´ın tutuşturulmuş ateşidir. Onlar, uzun sü-unlar arasında, her yönden o ateşle kapatılmışlardır." (Hümeze, 104/1-9)

ibn Mübarek... Halid b. Ebi İmrân´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) öyle buyurmuştur:

"Ateş, cehennemlikleri yer (yakmaya başlar), yüreklerine çökünce dö­ner, yeniden onları karşılar (yakmaya başlar) yüreklerine çöker. Bu, ebediye­te kadar böyle devam eder." Allah´ın ayetinde anlatılan da budur: "O, yürek­lere çökecek olan, Allah´ın tutuşturulmuş ateşidir." (Hümeze, 104/8)

Konuyu fazla uzatmaktan korktuğumuz için ilgili birçok ayeti naklet­mekten vazgeçtik. Nakl ettiğimiz ayetlerde, nakletmediklerimize işaret var­dır. Her hususta yardımı dilenilecek olan zât, yüce Allah´tır. Cehennemin ev-safıya ilgili -ki Alalı bizi kendi güç ve kuvvetiyle ondan korusun, âmîn- ha­disler, güzel bir sıralama dahilinde gelecektir. Başarı Allah´tandır.

İbn Mübarek... Muhammed b. Münkedir´in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: "Cehennem yaratıldığında melekler paniğe kapıldılar, (korkudan) yürek­leri adeta uçtu. Adem (a.s.) yaratımca sâkinleştiler ve korkuları yok oldu."

Cehennem Korkusu Ensârî Bir Genci öldürüyor!

İbn Mübarek, Muhammed b. Mutarrif´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Ensarî bir gencin fçine cehennem korkusu düşmüştü. Yanında cehen­nemden bahsedildiğinde ağlardı. (Cehennem bahsini duymamak için) evine kapandı; dışarı çıkmaz oldu. Bu durum kendisine anlatıldığında Hz. Peygam­ber, gidip o genci evinde ziyaret etti. Hz. Peygamber içeri girince genç adam onu kucakladı ve hemen o anda vefat edip yere düştü. Hz. Peygamber, orada bulunanlara şu buyruğu verdi: "Arkadaşınızı kefenleyin ve diğer hazırlıkla­rını yapın. Çünkü cehennem korkusu onun ciğerini parçaladı." [32]

Haraitî´nin Kitâb´üt-Tennur adlı eserde nakl ettiğine göre Kurtubî şöyle demiştir: Rivayet olunduğuna göre İsâ (a.s.) dört ı,in kadının yanına uğramış; onların renklerinin değişik olduğunu, üzerlerinde yün ve kıldan dokunmuş hırkalar bulunduğunu görmüş ve onlara şöyle bir soru sormuştu:

— Renginizi değiştiren sebep nedir ey kadınlar topluluğu

— Ey Meryem´in oğlu! Cehennem bahsi rengimizi değiştirdi. Çünkü oraya giren kimse, orada serinlik ve içecek bulamayacaklardır." [33]


Selmân-i Farisî Ve Onun Cehennem Korkusu:



"Ve cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir." (Hicr, 15/43)

Rivayete göre Selmân-ı Farisi bu âyet-i kerimeyi duyduğunda korkusun­dan aklı başından uçtu ve üç gün süre ile kaçıp gitti. Nihayet bulunup Rasû­lullah (s.a.v.)´in huzuruna getirildi. Bu davranışının sebebi kendisine sorul­duğunda şu cevabı verdi: "Ey Allah´ın Rasûlü! "Ve cehennem onların hepsi­nin toplanacağı yerdir" mealindeki âyet-i kerime nazi olduğunda -seni hak dinle gönderen zât´a yemin ederim ki; yüreğimi parçaladı."

Bunun üzerine Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu: "Allah´a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pınar başlarında-dır." (Mürselât, 77/41) Bunu Saalibî aplatmiştir. [34]

Yüce Allah buyurdu ki: "De ki: "Cehennem ateşi daha sıcaktır." Keski buseydiler." (Tevbe, 9/81)

"Tartılan hafif gelenler ise, onların yeri bir çukurdur. O çukurun ne ol­duğunu sen bilir misin O, kızgın bir ateştir." (Kâria, 101/8-11)

"Kızgın bir kaynaktan içirilirler. Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur." (Gaşiye, 88/5-7)

"Onlar, cehennem ateşiyle kaynar su arasında dolaşır [35] dururlar." [36]


Cehennem Ateşi Dünya Ateşinden Yetmiş Kat Daha Sıcaktır. Ondan Allah´a Sığınırız:



Muvatta´ adlı eserinde İmam Mâlik... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların yakmış olduğu ateş, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır." Ashab:

"—Ey Allah´ın Rasûlii! Dünya ateşi (cezalandırmak için) yeterlidir" de­diler. Rasûlullah (s.a.v.) de:

"— Cehennem ateşi dünya ateşinden altmışdokuz derece daha şiddetli kilindi." buyurdu. (Muvatta, Cehennem,

Buharı... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Doğrusu sizin bu ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır. Denize de iki kez vurulmuştur. Eğer böyle olmasaydı Cenab-ı Al­lah onu hiç kimseye faydalı kılmazdı." [37]

Bu hadis, Buharı ve Müslim´in sıhhat şartlarına uygundur.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (sa.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların yaktığı şu ateşiniz, cehennem sıcaklığın yetmiş parçasından bir parçadır." [38]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (sa.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanların yaktığı şu ateşiniz, cehennem sıcaklığın yetmiş, parçasından bir parçadır." Ashab:

"— Vallahi bu (dünya) ateşi, (insanları cezalandırmak için) yeterlidir" dediler. Rasûlulah (s.a.v.) de şöyle buyurdu:

"— Cehennem ateşi dünyadaki ateşten altmış dokuz kat daha şiddetli kı­lındı. (Bu altmış dokuz katın) hepsi de sizin ateşiniz gibi sıcaktır." [39]

İmanı Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bu (dünyadaki) ateş, cehennem ateşinin yüzde bir sıcaklığındadır." Müslim´in sıhhat şartına uygun olan bu senedin lafzında gariplik vardır. Çünkü Ebû Hüreyre´den gelen rivayetlerin çoğunda, dünyadaki ateşin cehen­nem ateşinin yetmişte bir sıcaklığında olduğu bildirilmektedir.

Bezzâr... Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu sizin şu ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır. Onun her parçasında aynı sıcaklık vardır." [40]

Taberanî... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cehennem ateşine göre şu ateşinizin derecesini biliyor musunuz Ce­hennem ateşi, sizin bu ateşinizin dumanından doksan kat daha siyahtır."[41]


Cehennem Ateşi Üç Bin Yıl Yakılarak Simsiyah Ve Kapkaranlık Hale Gelmiştir:



Tirmizî... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cehennem ateşi binmene yakıldı; kızardı. Bin sene daha yakıldı; beyaz-laştı. Bin sene daha yakıldı; karardı. Artık o, simsiyah ve [42] kapkaranlıktır." [43]


Cehennem Ateşinin Harareti Sönmez Alevine De Yaslanılmaz:



Hafız el-Beyhakî... Selman´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cehennemdeki) ateşin harareti sönmez ve alevine de yaslanımaz." Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Yakıcı azabı tadın, diyeceğiz." (Âl-i imrân, 3/181)

İbn Merdeveyh... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okumuştur:

"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden ko­ruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah´ın kendisine ver­diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek ha­şin meleklerdir." (Tahrim, 66/6)

Bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Cehennem ateşi bin sene yakıldı; nihayet beyazlaştı. Bin sene daha yakıldı; nihayet kızardı. Bin sene daha yakıldı; nihayet karardı. Cehennem ateşi sim­siyahtır; alevi ışık Saçmaz." [44]

İbn Merdeveyh... Adey b. Adiy´den rivayet etti ki; Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle demiştir: Cebrail, gelmeyi âdet edinmediği bir zamanda Peygamber (s.a.v.)´in yanma geldi. Peygamber (s.a.v.) ona dedi ki:

— Ey Cebrail! Bana ne olmuş ki, seni, rengin değişmiş olarak görüyo­rum!

— Ben sana gelecek değildim. Allah, ateşin açılmasını emredince sana geldim.

— Ey Cebrail! Bana ateşin evsafını ve cehennemin niteliklerini anlat.

— Doğrusu Cenab-ı Allah emretti de cehennem bin sene yakıldı; nihayet ateşi kızardı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi beyazlaştı. Sonra bin sene daha yakıldı; nihayet ateşi karardı. Artık cehennem ateşi simsiyah ve kapkaranlıktır. Kıvılcımı ışık saçmaz, alevi de sönmez. Seni hak dinle gönde­ren zât´a yemin ederim ki; Allah´ın kendi kitabında anlattığı cehennem zincir­lerinden bir halka, dünya dağlarının üzerine konulacak olsa, o dağları eritir.

— Ey Cebrail! Bu anlattıkların bana yeter. Kalbim paralanmasın!.." Böyle dedikten sonra Peygamber (s.a.v.) Cebrâile baktı; ağlamakta ol­duğunu gördü. Ve ona şöyle dedi:

— Ey Cebrail! Allah katında böyle büyük bir yere sahib olduğun halde yine mi ağlıyorsun !

— Niye ağlamıyayım ki Allah´ın ilm-i ezelisinde bundan başka bir ha­le düşeceğim takdir edilmiş mi, edilmemiş mi, bilmiyorum ki. Örneğin daha önce İblis, meleklerle beraberdi. Harut ile Marut, meleklerdendi! (Bak sonra ne hale düştüler.)"

Peygamber (s.a.v.) ile Cebrail (a.s.) ağlamayı sürdürdüler. Nihayet onla­ra seslenildi ki: "Cenab-i Allah, gazaba uğramayacağınıza dair size âmân ver­miştir." Bu sesi duyan Cebrail kalkıp gitti. Hz. Peygamber de dışarı çıktı. Ko­nuşup gülüşmekte olan bir gurup ashabının yanına gitti ve onlara şöyle dedi:

"İleri tarafınızda cehennem olduğu halde gülüyor musunuz Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlar, yüksek yerlere çıkıp Allah´a yük­sek sesle yakanrdınız!"

Bunun üzerine Cenab-ı Allah ona şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Se­ni müjdeleyici olarak gönderdim." Bu vahyi alan Rasûlullah (s.a.v.), sahabi-îere şöyle buyurdu: "Size müjdeler olsun! Kendinizi ve amellerinizi düzeltin. Elden geldiğince (salah ve olgunluğa) yakın [45] olun." [46]


Ebû Talib, Kıyamet Gününde En Hafif Azâb Görecek Olan Cehennemliklerden Biri Olacaktır:



Buharı... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet etti ki; yanında amcası Ebû Ta-lip´den söz edildiğinde Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Umarım ki kıyamet gününde şefaatim ona fayda verir de cehennemin sığ bir yerine bırakılır. (Ama yine de orada) ateş onun topuk kemiklerine ula­şır ve bu nedenle beyni kaynar!" [47]

Müslim... Ebû Saîd´aen rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cehennemliklerin en nafif azaplısı, ateşten bir ayakkabı giyecek ve ayakkabılarının harareti nedeniyle beyni kaynayacaktır!" [48]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarına (ateşten) bir çift ayakkabı giyip bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adam­dır." [49]

Buharı... Numan´dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Cehennemliklerin kıyamet gününde en hafif derecede azâb görecek olanı, ayaklarının tabanının altına bir ateş közü konulup da bu yüzden beyni, tencere ve gümgüm gibi kaynayan adamdır!" [50]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklerin en hafif derecede azâb görecek olanı, ateşten bir çift ayakkabı giyen ve bu yüzden beyni kaynayacak olan bir adamdır." [51]

Bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur: "Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız."

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Muhammed´in caşı kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki; be­nim gördüklerimi görseydiniz çok ağlar az gülerdiniz." Ashab: "Sen ne gör­dün Ya Rasûlullah " diye sorduklarında, "Cenneti ve Cehennemi gördüm" diye cevap verdi. [52]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), Cebrail (a.s.)´a sordu:

— Bana ne olmuş ki Mikâil´i hiç gülerken görmedim

— Cehennem yaratılalı beri o hiç gülmemiştir."[53]


Ateş´in, Kendi Kendini Yemekten Ötürü Allah´a Şikâyetçi Olması:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Ya Rab! Bir kısmım bir kısmımı yedi. Bana biraz soluk ver" dedi. Bunun üzerine ona yılda iki kez soluk alma izni verildi. Kışın hissettiğiniz en şiddetli soğuk, cehennemin zemherır soğuklu-ğundandır. (Yazın) hissettiğiniz en şiddetli sıcaklık ise, cehennem sıcaklığm-dandir." [54]


Şiddetli Sıcaklar, Cehennemin Kaynamasından Dolayıdır:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ateş, Rabbine şikâyetçi olup, "Bir kısmım bir kısmımı yedi" dedi. Bu­nun üzerine biri yazın, biri de kışın olmak üzere (yılda) iki kez soluk olma­sına izin verildi. Şiddetli derecedeki sıcaklar, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [55]

Yine bu senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Sıcaklar şiddetlendiğinde namazı serin vakte erteleyin. Çünkü sıcaklı­ğın şiddetlenmesi, cehennemin kaynamasından dolayıdır." [56]

Yüce Allah bu hususta şöyle buyurdu:

"Yalanlayıp durduğunuz şeye gidin. Gölge yapmayan ve ateşten de ko­rumayan cehennem dumanının üç kollu gölgesine gidin. O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım sanki birer sarı devedir. Konak gibi de büyüktür. Yalanlamış olanların o gün vay haline!" (Mürselât, 77/29-35)

Taberanî... İbn Mes´ud´un, "O gölgenin saçtığı her bir kıvılcım konak gibi büyüktür" (Mürselât, 77/32) mealindeki ayeti tefsir ederken şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"O kıvılcımlar, ağaç ve dağ büyüklüğünce değil, aksine şehir ve kaleler büyüklüğüncedir."

Taberanî... Enes´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:[57]

"O kıvılcımlardan biri dünyanın doğusuna düşse, sıcaklığı dünyanın ba­tısında hissedilir!" [58]


Dünyadayken Nimetler İçinde Yüzen Bir Kimse, Cehenneme Girince O Nimetlerin Tadım Unutur. Dünyada Sefalet İçinde Kıvranan Bir Kimse, Cennete Girince Çektiği O Sefaleti Unutur:



İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Dünyadayken en çok nimete mazhar olmuş cehennemliklerden biri, kı­yamet gününde getirilip ateşe bir kez daldırılır, sonra kendisine sorulur: "Ey Ademoğlu! Hiç hayır gördün mü Hiç nimete mazhar oldun mu " O da şöy­le cevap verir: "Hayır, vallahi Ya Rab."

Cennetliklerden dünyadayken en çok sefalete maruz kalmış biri getirilip Cennete konulur ve kendisine şöyle sorulur: "Ey Âdemoğlu! Hiç sefalete maruz kaldın mı Hiç sıkıntı çektin mi " O da şöyle cevap verir: "Hayır val­lahi ya Rab. Hiç sefalete maruz kalmadım ve hiç sıkıntı [59] çekmedim." [60]


Kıyamet Gününde Kâfirin Yeryüzü Doluşunca Altını Olsa Ve Azâbdan Kurtulmak İçin O Altınları Fidye Olarak Vermek İstese, Bu İsteği Kabul Edilmez:



İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde kâfir, huzura getirilir ve kendisine şöyle denilir:

— Ne dersin Yeryüzü doluşunca altının olsa, azâbdan kurtulmak için o altınları fidye olarak verir misin

— Evet...

— Ama bundan daha fazlasını yağmalamışım.

İşte âyet-i kerimede söylenmek istenen budur:

"Doğrusu inkâr edip inkarcı olarak ölenlerin hiç birinden, yeryüzünü dolduracak kadar altını fidye vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir." (Âl-İmrân, 3/9i) Doğrusunu Allah bilir. [61]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kîvâmet gününde cehennemliklerden bir adama denilir ki:

— Yeryüzündeki herşey senin olsa, o şeyleri -azâbdan kurtulmak için-fidye olarak.verir misin

— Evet, veririm.

Onun bu cevabına karşı yüce Allah şöyle der:

— Bundan daha kolayım senden istemiştim. Sen daha Âdem´in sulbün­de iken bana hiç bir şeyi ortak koşmamanı senden istemiştim. Ama sen illâ da bana ortak [62] koştun!" [63]


Kıyamet Gününde Şehitliğin Ve Şehitlerin Üstünlüğünü Gören Müminin, Allah Yolunda Savaşıp Şehid Olmak İçin Dünyaya Dönmek İsteyişi:



İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Kıyamet gününde) cennetliklerden biri huzura getirilir. Kendisine: "Ey Ademoğlu! Yerini nasıl buldun Beğendin mi Dile, ne dilersen!" deni­lir. O da şehitliğin fazilet ve üstünlüğünü gördüğü için şöyle der: "Tek dile­ğim, beni dünyaya geri göndermen ve orada Allah yolunda on kez öldürülüp şehit olmaktır!"

Bu kez cehennemliklerden biri huzura getirilir. Kendisine denilir ki:

— Ey Ademoğlu! Yerini nasıl buldun, beğendin mi

— Ya Rab! Yerim çok fenadır.

— Buradan kurtulmak için yeryüzü doluşunca altını fidye verir misin

— Evet ya Rab!

— Yalan söylüyorsun. Bundan daha azım ve kolayım senden istemiş­tim, yapmamıştın!"

Bundan sonra o tekrar cehenneme gönderilir. [64]

Bezzâr... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Ateş gibi görülmemiştir: Çünkü ondan kaçmakta olan kimse uyuyor!.. Cennet gibisi de yoktur; çünkü onu istemekte olan kimse de uyuyor!.."

Hafız Ebû Ya´lâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) Şöyle buyurmuştur:

"Eğer mescidin dibinde yüz bin veya daha fazla sayıda cemaat olsa, bunların arasında cehennemliklerden bir adam bulunsa ve o adam soluklan-sa, soluğu da onlara isabet etse, mescidi ve içindeki herkesi yakar!.." [65]


Cehennemin Niteliği, Genişliği, Orada Azap Görenlerin Cüsselerinin İriliği. Yüce Allah Kendi Lütuf, Kerem Ve İhsamyla Bizi Korusun, Amin. O, Dilediğini Yaptıracak Güce Sahiptir:



Noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah buyurdu ki:

"Doğrusu münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara yar­dımcı bulamayacaksın." (Nisa, 4/145)

"Tartıları hafif gelenler ise, onun yeri bir çukurdur. O çukurun ne oldu­ğunu sen bilir misin O, kızgın bir ateştir." (Kâria, lOl/8-li)

"Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlim­leri böyle cezalandırırız. İnanan ve yararlı iş işeyenler -ki kişiye ancak gücü­nün yeteceği kadar yükleriz- işte cennetlikler onlardır." (A´râf, 7/41-42)

"Cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara: "İşte yalanlayıp dur­duğunuz ateş budur." (denir)." (Tür, 52/13)

"Her inatçı inkarcıyı cehenneme atın!" (Kaf, 50/24)

"O gün cehenneme; "Doldun mu " deriz. O: "Daha var mı " der." (Kaf, 50/30)

Buharı ve Müslim´in Sahihlerinin bir kaç yerinde rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehenneme habire (adam) atılır. O "Daha var mı " der. Nihayet onur ve üstünlük sahibi Rab, ayaklarıyla onun üzerine basar da o büzülür ve: "Se­nin üstünlüğüne yemin ederim ki yeter, yeter!" der."[66]


Sonucunu Düşünmeden Söylenen Söz, Sahibini Dünyanın Batısıyla Doğusu Arasındaki Mesafeden Daha Derin Bir Şekilde Cehennem Ateşine Düşürür:



Müslim... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kul, meydana getireceği fitne ve şerri düşünmeksizin bir söz söylerse, doğuyla batı (ufku) arasındaki mesafeden daha fazla bir derinlikte cehennem ateşine düşer." [67]

Abdullah b. Mübarek... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Adam bir kelime konuşur da kendisiyle aynı mecliste oturmakt olanlar onun bu söylediğine gülerlerse, bu yüzden o, Süreyya yıldızına kadar olan mesafeden daha faza miktarda cehennemin derinliğine düşer."

Bu, garip bir hadistir.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hazim´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Bir gün Rasûlullah (s.a.v.)´in yanındaydık. Bir şeyin yere düştüğünü andıran bir ses duyduk. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

— Bu (sesin) ne olduğunu biliyor musunuz

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler.

— Bu, yetmiş bahardan (seneden) beri cehenneme gönderilen (sarkıtı­lan) bir taş(ın sesiy)di. Şu anda cehennemin dibine ulaştı." [68]

Hafız Ebû Nuaym el-İsbahanî... Ebü´l-Habbab Saîd b. Yesar´dan riva­yet etti ki; Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.v.) bir ses duydu. Bu ses onu ürküttü. Cebrail yanına gel­di. "Ey Cibril! Bu ses nedir " diye sordu. Cebrail dedi ki: "Bu, cehennemin kenarından yetmiş yıl önce aşağısına doğru yuvarlanan ve az önce dibine dü­şen bir kaya parçasının sesidir. Cenab-ı Allah o sesi sana duyurmak istedi."[69]

Sahih-i Müslim´de rivayet olunduğuna göre Utbe b. Gazvan bir hutbe­sinde şöyle demiştir: "Cehennemin kenarından aşağıya doğru yuvarlanan bir taş, yetmiş yıl sonra bile cehennemin dibini bulmaz. Allah´a yemin ederim ki (bu kadar derin olmasına rağmen cehennem) mutlaka dolacaktır. Siz buna şaştınız mı Oysa (bir hadis-i şerifte) bize şöyle anlatılmıştı: "Cennetin kapı­larının iki kanadı arasınHaki mesafe, kırk yıllık yoldur. Ama o öyle bir gün­le karşılaşacak ki; insanların meydana getirdiği kalabalık nedeniye çatırdaya-caktir."[70]

Cenab-ı Allah kendi lütuf, kerem ve.rahmetiyle bizi o cennetliklerden kılsın. [71]


Cehennem O Kadar Derindir Ki, Oraya Atılan Bir Taş, Ancak Yetmiş Senede Dibine Ulaşır:



Hafız Ebû Ya´lâ... Ebû Musa el-Eş´arî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir taş cehenneme atılacak olursa, ancak yetmiş bahar (yıl) sonra dibi­ne ulaşır." [72]

Abdullah b. Mübarek... Mücahid´den rivayet etti ki; İbn Abbas şöyle de­miştir:

— Cehennemin ne kadar geniş olduğunu biliyor musunuz —- Hayır.

— Evet vallahi, gerçekten bilmiyorsunuz. (Cehennemliklerden) birinin kulak memesiyle omuzu arasmdaki mesafe, yetmiş bahar (yıl)lık bir yoldur.

— Hayır, olamaz!..

— Evet vallahi, gerçekten bilmiyorsunuz. Çünkü Âişe (r.a.) bana, şu ayet-i kerimeyi "Bütün yeryüzü, kıyamet günü O´nun avucundadır. Gökler, O´nun kudretiyle durulmuş olacaktır." (ZUmer, 39/67) Rasûlullah (s.a.v.)´e nak­ledip "O gün insanlar nerede bulunacaklar " diye sorduğunu; Rasûlullah (s.a.v.)´in de ona: "Cehennem köprüsü üzerinde olacaklar" dediğini naklet­ti." [73]

Sahih-i Müslim´de... İbn Mes´ud´dan merfu olarak şöyle bir hadis riva­yet edilmiştir:

"Kıyamet gününde cehennen) yetmiş bin yuara çekilerek getirilecektir. Her yuları yetmiş bin melek tutup çekecektir." Bu, İbn Mes´ud´dan mevkuf °larakta rivayet edilmiştir. Doğrusunu Allah bilir. [74]

Ali b. Mûsâ er-Rızâ... Hz. Ali´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Siz şu âyetin tefsirini biliyor musunuz "Ama yer, çarpılıp paralandığı zaman; melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu gelince, o gün, cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır ama artık öğütten ona ne " (Fecr, 89/21-23)

Yukarıdaki soruyu sorup, peşinden bu âyeti okuduktan sonra Hz. Ali şöyle demiştir: "Kıyamet günü olduğunda cehennem yetmiş bin yularla çeki­lerek getirilir. Her yuları yetmiş bin meleğin elinde olacaktır. Cehennemin küçücük bir kıvılcımı etrafa saçılır. Eğer Allah onu tutmasaydı, gökleri ve yeri yakardı!"

imam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; Rasûlul-lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şunun gibi (başına işaret ederek) bir kurşun gökten yere bırakılsa -ki bu, beşyüz senelik yoldur- gece olmadan önce yeryüzüne ulaşır. Eğer bu kur­şun cehennemdeki zincirin ucundan bırakılacak olsa, cehennemin dibine ulaşmadan önce aradan gecei gündüzlü kırk sene geçer." Bunu Tirmizî de ri­vayet etmiştir. [75]

İmam Ahmed b. Hanbel... Makil´in babasından rivayet etti ki; Rasûlul-lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sıcaklık, cehennemin kendisidir." [76]


Cehennemliklerin Gövdeleri İrileştirilecektir. Allah Bizi Onların Halinden Korusun:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Doğrusu âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız. Derilerinin her ya­nışında, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güç­lüdür, hakimdir." (Nisa, 4/56)

İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikler ateşin içinde irileştirilirler. Öyleki onlardan birinin ku­lak memesiyle omuzunun arası yediyüz senelik yol olur. Derisinin kalınlığı yetmiş zira´; azı dişi de Uhud dağı kadar olur!" [77]

Beyhakî de böyle bir rivayette bulunmuştur. Doğrusunu Allah bilir. Bu kelime ve cümleleriyle bu hadis gariptir. Ama başka varyantlarda bunun bir ksmmı doğrulayıcı ifadeler vardır. Ebû Hüreyre´den de bunu teyid edici bir rivayet vardır. Doğrusunu Allah bilir. [78]


Kâfirin Kıyamet Gününde Cehennem Ateşinde Vücudunun İri Ve Çirkin Oluşu:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde kâfirin (cehennemdeyken) azı dişi, Uhud dağı; baldırı kazan; ateşteki yeri Kudeyd vadisiyle Mekke arası; derisinin kalınlığı da Cibar zirâıyla kırk iki zira´ kadardır!"

Bezzâr... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: "(Cehennemdeyken) kâfirin azı dişi Uhud dağı kadardır. Derisi­nin kalınlığı da kırk zirâ´dir." [79]

Bezzâr... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kâfirin azı dişi Uhud dağı gibidir. Cehennemdeki oturağı ise üç günlük yol (uzunluğunda ve büyüklüğü) kadardır." [80]

Hasan b. Süfyan... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cehennemdeki) kâfirin iki omuzunun arasındaki mesafe, hızlı giden bir süvari için beş günlük yoldur." [81]

Hasan... Ebû Hazinf´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir:

"Cehennemdeki kâfirin iki omuzu arasındaki mesafe, hızlı giden süvari için üç günlük yoldur."[82]

Bezzâr... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"(Cehennemdeki) kâfirin azı dişi Uhud dağı; baldırı ise Verkan dağı ka­dardır. Derisinin kalınlığı da kırk Zİrâ´dir." [83]

İmam Ahmed b. Hanbel... Amr b. Şebib´in dedesinden rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Büyüklük tasayanlar, kıyamet gününde insan suretindeki karıncalar gi­bi haşredileceklerdir. Bütün küçük şeyler bile onlardan yüksek olur. Öyleki bols denen bir cehennem zindanının ve ateşler ateşinin içine düşerler. Ken­dilerine cehennemliklerin vücutlarının sıkılmasıyla elde edilen bir sıvı içiri-UrL" [84]

Tirmizî, bunun hasen bir hadis olduğunu söylemiştir. Burada anlatılmak istenen şudur ki; onlar daha faza azab ve acı çeksinler diye, bu şekilde topla­nıp cehenneme sevkedildiklerinde vücutları irileştirilerek ateşe gireceklerdir. Nitekim azabı şiddetli olan Allah bunun sebebini şöyle açıklamıştır: "Azabı tadsınlar diye..." [85]


Deniz Tutuşturulur Ve Cehennemin Bir Parçası Haline Gelir:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ya´lâ b. Ümeyye´den rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Deniz, cehennemin kendisidir."

"Cenab-ı Allah´ın şöyle buyurduğunu görmüyor musunuz: "Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışız-dır." (Kehf, 18/29) Canım kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki, ben Al­lah´a arzedilmeden o ateşe asla girmeyeceğim. Ben Aziz ve Celil olan Al­lah´ın huzuruna varmadan o ateşin bir katresi dahi bana isabet etmeyecektir." [86]

Ebû Davud... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ya hacılar, ya umreciler ya da Allah yolunda savaşa gidenler deniz yol­culuğu yaparlar. Doğrusu denizin altında ateş, ateşin altında da deniz [87] vardır." [88]


Cehennemin Kapıları, Bekçi Ve Zebanilerinin Evsafı. Allah Bizi Cehennemden Ve Onlardan Korusun:



Yüce Allah buyurdu ki:

"İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıkların Ja! x-pıları açılır. Bekçileri onlara: "Size içinizden Rabbinizin ayetlerini oku an ve bu güne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi " derler "Evet geldi" derler. Lâkin azâb sözü inkarcıların aleyhine gerçekleşir. Onl -ra: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin c j-rağı ne kötüdür!" denir." (Zümer, 39/71-72)

"O Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri a} nl-mış bir kısım [89] vardır." [90]


Sıratın Vasfı Ve İnsanların Oradan Farklı Süratte Geçecekleri:



Beyhakî... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Sırat köprüsü cehennemin iki yakasının üzerine kurulur. Kaygandır, üzerinde ayak durmaz. (İnsanlar geçerlerken) peygamberler, "Allah´ım selâ­met ver, selâmet ver." derler. Kimi şimşek hızında geçer. Kimi göz açıp ka­payacak kadar kısa bir sürede geçer. Kimi rahvan atlar, katırlar ve merkepler gibi koşarak geçip gider. Kimi yara bere almadan, kimi yaralanıp berelene­rek geçip gider. Kimi de oraya düşer. Onun yedi kapısı olup, her kapıdan on­ların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır." [91]

Beyhakî... Halil b. Mürre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) yatma­dan önce mutlaka Mülk ve Secde surelerini okur ve şöyle derdi:

"Hamîmler yedi tanedir. Cehennemin kapılan da yedi tanedir: Hutame, cehennem, lezâ, sair, sakar, haviye ve cahim. Kıyamet gününde bu hamim(le başlayan sure)Ierden her biri cehennemin bir kapısına gelir durur ve şöyle der: "Allahım! Bana inanan ve beni okuyan kimseleri bu kapılardan içeri SOkma!" [92]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünya... Asım b. Damüre´den rivayet etti ki; Hz. Ali şöyle demiştir:

"Cehennemin kapılan üst üstedirler. (Böyle derken hadisin râvilerinden Ebû Şihâb parmaklarıyla gösterdi) Önce bu, sonra bu, sonra bu, sonra da bu doldurulur."

"Cehennemin yedi kapısı vardır" mealindeki hadisle ilgili olarak Ebube­kir b. Ebi´d-Dünyâ... İbn Cüreyc´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cehennemin yedi kapısının ilkinin adı cehennem; sonrakinin leza, sonrakinin Hu­tame, sonrakinin sair, sonrakinin sakar, sonrakinin cahim -ki orada Ebû Ce­hil vardır- sonrakininse Haviye´dir." [93]

Tirmizî... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cehennemin yedi kapısı vardır." Tirmizî bu hadisi rivayet ettikten son­ra "Bu garip bir hadistir" demiştir.

Übeyy b. Kâ´b dedi ki: "Cehennemin yedi kapısı vardır. Bunlardan biri Haruriler içindir." [94]

Vehb b. Münebbih dedi ki: "Cehennemin her iki kapısı arasındaki me­safe yetmiş senelik yoldur. Her kapı, bir üstündekinden yetmiş kat daha kuv­vetlidir."

Yüce Allah buyurdu ki: "Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı, insanlar ve taşlardır. Görevlileri, Allah´ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyrulan-lan yerine getiren pek haşin meleklerdir." (Tahrim, 66/6)

Yani o görevliler, kendilerine verilen emirleri yerine getirecek güçtedir­ler. Bu emirleri uygulamak için azim sahibidirler. Büyük işleri yapabilecek kadar acı kuvvete, göz alıcı şiddete sahiptirler. Yüce Allah buyurdu ki:

"Orada on dokuz bekçi vardır. Cehennemin bekçilerini yalnız melekler­den kılmışızdır." (Müddessir, 74/30-31). Çünkü onlar son derece itaatkâr ve kuv­vetlidirler. "Sayılarını bildirmekle de ancak inkâr edenlerin denenmesini sağ­ladık." (Müddessir, 74/31) Bununla, kâfirleri deneyip imtihan etmek istedik. San­ki bu on dokuz görevi melek, kendilerine bağı yardımcılarının öncüleri gibi­dirler. Bunu şu ayetten; "Onu alın, bağlayın" (Hakka, 69/30) bahsederken riva­yet etmiştik. Sonra yüce Rab bu emri verince yetmiş bin zebanî o suçluyu he­men alıp götürürler. Yüce Allah buyurdu ki: "O gün hiç kimse Allah´ın azâb ettiği gibi azâb edemez. Hiç kimse onun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz."(Fecr, 89/25-26)

Hafız Ziya... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Canım kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki; cehennem melek­leri, cehennemin yaratılmasından bin sene önce yaratılmıştır. Her gün güçle­rine güç katarlar. Öyle ki, yakalayacakları kimseleri perçem ve ayaklarından yakalarlar." [95]


Cehennemi Kuşatan Surlar, Oradaki Demir Tokmaklar, Varyözler, Prangalar, Zincir Ve Bağlar...



Yüce Allah buyurdu ki;

"Şüphesiz zâlimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavu­ran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!" (Kehf, 18/29)

"Onlar, uzun sütunlar arasında, her yönden o ateşle kapatılmışlardır."

(Hümeze. 104/8-9}

"Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakan azâb vardır." (Müzzemmil, 73/12-13)

"Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar." (Gâfir, 40/71-72)

"Ateşe yüzüstü sürüldükleri gün onlara: "Cehennemin dokunan azabını tadın" denir. Şüphesiz biz herşeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır. Bizim buy­ruğumuz bir göz kırpması gibi anidir." (Kamer, 54/48-50)

"Onlara üstlerinden kat kat ateş vardır. Altlarında da kat kattır. Allah kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, benden sakının." (Zümer, 39/16)

"Onlar için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlim­leri böyle cezalandırırız." (A´râf, 7/41)

"İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O´nu inkâr edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla ka­rini armdakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir." (Hacc, 22/19-21)

Hafız Ebû Ya´lâ... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikleri kuşatan dört duvar vardır. Duvarlardan her birinin uzunluğu kırk senelik yoldur."

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklere (azâb için) tahsis edilen demir topuzlardan biri yere konuacak olursa, bütün cinler ve insanlar toplansalar bile onu yerden kaldı­ramazlar." [96]

İbn Vehb... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:[97]

"(Cehennemdeki) demir topuzlardan biriyle bir dağa vuruacak olsa, o dağı parçalar ve toz haline getirir." [98]


Cehennemliklerin Çekecekleri Azâb Türleri:



Aziz ve Celil olan Allah bizi o azâbdan korusun.

Hafız Ebubekir b. Merdeveyh, tefsirinde,.. Ya´lâ b. Münebbih´ten riva­yet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-i Allah, cehennemlikler için kara bir bulut yaratır. Bu bulut on­ların üst tarafına gelince onlara şöyle seslenir: "Ey cehennemikler! Ne isti­yorsunuz, ne taleb ediyorsunuz " Onlar da bu seslenme nedeniyle dünyanın bulutlarım ve o bulutlardan üzerlerine inen suları hatırlar ve "Ya Rab! İçecek istiyoruz" derler. Bunun üzerine boyunlanndaki prangalara ek olarak fazla­dan prangalar ve zincirler, üzerlerinde alevlenecek olan ateş korları üzerleri­ne yağar!" [99]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Ebû Ahves´ten rivayet etti ki; İbn Mes´ud, bir adama şöyle bir soru sormuş:

— Cehennemliklerin en şiddetli azâb görecek olanları kimlerdir

— Münafıklardır.

— Doğru söyledin. Onların nasıl azâb göreceklerini biliyor musun

— Demirden tabutlara konulurlar. Tabutların kapakları üzerlerine kapa­nır. Sonra satranç karesinden daha küçük ve Cübbü´l-Hazen denen tandırla­ra -ki bunlar cehennemin en dibindeki vadidedir- atılırlar. Ve bu tandırlar, iç­lerine atılan kimselerin üzerine sonsuza dek kapalı kalırlar."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Ebû Seleme es-Sakafî´den rivayet etti ki; Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: "Doğrusu Cehennem ehli ~ki onlar cehennemlikler ve ateşte olanlardır- kendilerine gelemez, uyuyamaz ve (azâbdan kurtulmak için de) ölmezler. Ateş üzerinde yürür, ateş üzerinde oturur, cehennemlikle­rin irinlerini içer, onların taamından yerler. Yorganları ateştendir, döşekleri ateştendir, gömlekleri a-teşten ve katrandandır. Yüzlerini ateş kapar. Bütün cehennemlikler, ucu zebanilerin elinde olan zincirlere vurulmuş olup ileriye ve geriye doğru çekilirer. İrinleri cehennemdeki bir çukura akar. Onların içe­cekleri işte budur."

Böyle dedikten sonra Vehb ağladı; sonra da bayılıp yere düştü. Orada bulunan Bekir b. Huneys de kendini tutamayıp ağladı; nihayet kalktı ve ko­nuşamaz oldu. Orada bulunan Muhammed b. Cafer de hıçkıra hıçkıra ağladı.

Yukarıda naklettiğimiz sözlerin sahibi Vehb b. Münebbih el-Yemanî; öncekilerin kitaplarına bakar; Ehl-i kitabın muteber olan olmayan kaynakla­rından nakiller yapardı. Ancak onun bu sözlerini Kur´ân-ı Azim´de ve hadis­lerde doğrulayıcı deliller vardır. Zira Yüce Allah buyurmuş ki: "Doğrusu suç­lular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedirler. Azaba hiç ara veril­mez. Onlar orada tamamen umutsuzdurlar. Biz onlara zulmetmedik. Ama on­lar zâlim kimselerdi. Cehennemde şöyle seslenirler: "Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın." Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksınız" der." (Zuhruf, 43/74-77)

"Bu kâfirler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından menedemeyecekleri ve yardım da göremeyecekleri zamanı keşke bilseler. Belki aniden gelecek de onları şaşırtacaktır. Artık onu geri çeviremezer; kendileri de ertelenmez." (En­biyâ, 21/39-40)

"İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedimez ki öl­sünler; kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkarcıyı böy­lece cezalandırırız. Orada; "Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, ya­rarlı iş işleyelim" diye bağırışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: "Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı Size uyarıcı da ge-rnişti. Artık azabı tadınız. Zâlimlerin yardımcısı olmaz." (Fânr, 35/36-37)

"Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın da hiç de­ğilse bir gün azabımızı hafifletsin" derler. Bekçiler: "Size, belgelerle pey­gamberleriniz gelmemişmiydi " derler. Onlar da; "Evet gelmişti" derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalvarın" derler. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır." (Mü´min, 40/49-50)

"Bedbaht olan ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe yaşlanacaktır. O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir." (A´Iâ, 87/11-13)

Önce geçen sahih bir hadiste şöyle denilmişti: "Doğrusu cehennem eh­li, cehennemliklerin kendileridir. Onlara orada ne ölürler, ne de dirilirler."

Ölümün kendisinin de cennetle cehennem arasındaki bir yerde boğazla­nacağının anlatıldığı hadiste ifade edildiğine göre ölüm boğazlandıktan son­ra şöyle denilecektir: "Ey cennetlikler! Size ölümsüzlük ve ebediyet vardır. Ey cehennemlikler! Size de ölümsüzlük ve ebediyet vardır." [100] Bir saat hatta bir an bile ara verilmeyen mütemadi azâb içindeki bir adam nasıl uyuyabilir !.. "Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artmnz."(isrâ, 17/97)

"Orada, uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defasında oraya geri çevrilirler. "Yakıcı azabı tadın" deriz." (Hacc, 22/22)

İmam Ahmed b. HanbeL. Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; cehennem­likler hakkında Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Onlardan birinin başına kaynar su dökülür. Bu su, kafatasından içeri gi­rip karnına ulaşır. Karnındaki (organ)lan yok eder, sonra da ayaklarından çı­kar!" [101]

Tirmizî ile Taberanî... Ebû Derdâ´dan rivayet ettiler ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemliklere bir açlık bırakılır da bu açlık, çekmekte oldukları aza­ba denk olur. Meded dileyerek yemek isterler. Kendilerine, boğazı tıkayan bir yemek verilir. (Boğazları tıkanınca) dünyadayken bu gibi durumlarda içe­cekler sayesinde kurtuduklarını hatırlarlar. Meded dileyerek içecek isterler; kendilerine ateşten kupalar içinde kaynar su verilir. Bu su onlara yaklaştırıl­dığında, yüzlerinin derisi soyulur. İçince, içleri parçalanır. Meded dilerler. Kendilerine denilir ki:

— "Size, belgelerle peygamberleriniz gelmemiş miydi " (Mü´min, 40/50)

— Evet, gelmişti.

— O halde yalvarın. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır.

— Bize Mâlik´i (cehennem nöbetçisini) çağırın (Mâlik gelince ona şöy­le seslenirler):

~ Ey Mâlik! Rabbin hiç değilse canımızı alsın.

— Siz böyle kalacaksınız." (Zuhruf, 43/77)

Cehennemlikler şöyle derler: "Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti. Sapık bir millet olmuştuk." (Müminûn, 23/306)

Onlara şöyle denilir: "Sinin orada. Benimle konuşmayın." [102]


Cehennemliklerin Yiyecek Ve İçeceği:



Yüce Allah buyurdu ki:

Âyetin aslında geçen ve "kötü kokulu bir diken" diye terceme ettiğimiz (£)arî´) kelimesi, Hicaz diyarında yetişen Şabrak adını alan bir dikendir; pis kokulu oluşu nedeniyle hayvanlar onu yemezler. Dahhâk´ın, İbn Abbas´tan nıerfu olarak rivayet ettiği bir hadiste anlatıldığına göre "Dan"; cehennemde­ki bir şeydir. Denildiğine göre dikene benzer. Sabir bitkisinden daha acı, leş­ten daha pis kokar. Ateşten daha sıcaktır. Kişi onu yer; ama karnına girmez, ağzına da yükselmez. Bu ikisi arasında kalır. Semirtmez; açlığı da gider-mez." Bu, cidden garip bir hadistir. [103]

Yüce Allah buyurdu ki:

"Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakan azâb vardır." (Müzzemmil, 73/12-13)

"Peygamberler yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı. Ar­dında cehennem vardır. Orada kendisine irinli su iç irilecektir. Onu yudum yudum alacak fakat yutamıyacaktır. Ölüm ona her taraftan geldiği halde öle-meyecek, arkasından da* çetin bir azâb gelecektir." (İbrahim, 14/15-17)

"Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiye­ceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine kaynar su içe­ceksiniz. Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte onla­ra, ceza günü sunulacak konukluk budur." (Vakıa, 69/51-56)

"Konukluk olarak bu mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı Biz o ağacı, zâ­limler için bir dert yaptık. O, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomur­cukları şeytan başı gibidir. [104] İşte cehennemlikler bundan yerler. Karınlarını onunla doldururlar. Sonra üzerine kaynar su katılmış içki, şüphesiz onlar içindir. Doğrusu sonra dönecekleri yer yine cehennemdir." (Saffât, 37/62-68)

"Orada kendisine irinli su iç irilecektir. Onu yudum yudum alacak fakat yutamayacaktır." (İbrahim, 14/16-17)

Abdullah b. Mübarek... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), yukarıdaki âyet-i kerimeyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"İrinli su, cehennemliğe yaklaştırıldığında yüzü yanıp kavrulacak ve ba­şının derisi içine düşecektir, içince bağırsakları paralanacak, öyleki anusun-dan dışarı çıkacaktır!" Yüce Allah buyurmuş ki: "Onlara kaynar su içirildi ve o su, bağırsaklarını paraladı." (Muhammed, 47/15)

Yüce Allah buyurdu ki:

"Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecektir." [105]

Ebû Davûd et-Tayalisî... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Allah´tan, sakınılması gerektiği gibi sakı­nın sizler, ancak müslüman olarak can verin." (Âi-i imrân, 3/102)

Rasûlullah (s.a.v.) yukarıdaki âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle bu­yurdu:

"Zakkumun bir damlası dünya denizlerine düşse, dünyalıların hayatını alt üst edeceğine göre, onu yiyenlerin durumu acaba nice olacaktır !." [106]

Ebû Ya´lâ... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"(Cehennemliklerin irininden ibaret olan) gassak suyundan bir kova, dünyaya akıtılacak olsa, dünyalıları kokuşturur." [107]

Tirmizî... Kâ´bü´l-Ahbar´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kıyamet gününde Cenab-ı Allah öfkeli bir halde kuluna bakıp, "Şunu yakalayın!" der ve yüzbin yahut daha fazla sayıda melek onu yakalar. Allah´ın ona gazaplan-ması nedeniyle onlar da o kula gazaplanarak perçemini ayaklarına bağlar ve yüz üstü onu cehenneme sürüklerler. Cehennem de ona onlardan yetmiş kat daha fazla gazaplanır. O kul meded dileyerek su ister. Kendisine bir su içiri-lir. İçtiği o sudan ötürü eti ve sinirleri (sıyrılıp) düşer; ateşte üst üste yığılır, Ateşten vay haline onun!"

Yine Kâ´b´üJ-Ahbar demiş ki:

— Gassak´ın ne olduğunu biliyor musunuz

— Hayır.

— O, cehennemde bir pınardır. Oraya yılan, akrep ve diğer zehirli hay­vanların tümünün zehiri akar. O zehirler bir çukurda yığııp bekler. Daha da zararlı ve tehlikeli olur. Sonra bir adam getirilip oraya bir kez daldırılır; çı­karıldığında derisi kemiklerinden sıyrılmış olur! Derisi ve eti topuk kemiği­ne takılır. Kişinin elbisesini ardından sürümesi gibi o da etini ve derisini ar­dından sürüyüp çeker." [108]


Cehennemin Adlarıyla İlgili Olarak Nakl Edilen Hadisler. Bunlardan Hangisinin Sahih, Hangisinin Sahih Olmadığının Beyanı:



Haviye: İbn Cüreyc: "Haviye, cehennemin en alt tabakasıdır" demiştir. Yüce Allah buyurdu ki: "Tartıları hafif gelenler ise, onun yeri bir çukur (ha-Vİye)dİr." (Karia, 101/8-9)

Bu âyeti şöyle man âl andıranlar da olmuştur: "Onun kafatası (cehenne­me) düşer!" Nitekim bir hadis-i şerifte de şöyle Duyurulmuştur: "Adam, Al­lah´ı gazaplandıracak bir söz söyler. Bu yüzden o, yetmiş bahar (yıl) boyun­ca cehennem ateşine düşer." [109]

Başka bir rivayette ise şöyle denilmiştir: "O, doğuyla batı ufku arasın­daki mesafeden daha uzun bir derinlikteki cehennem ateşine düşer." [110]

Bazıları demişler ki: Ayette geçen "Fe ümmühu Haviye"den kasıt; onun varacağı yer, cehennemin en alt tabakasıdır. Ya da bu söz, cehennem ateşi­nin mahiyetini bildiren bir vasıftır. Bu manayı takviye edici bir hadiste riva­yet edilmiştir: Doğrusunu Allah bilir.

Ebubekir Ahmed b. Mûsâ b. Merdeveyh... Enes b. Mâlik´ten rivayet et­ti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mümin öldüğünde onu sorarlar. (Eğer erkekse) "Falan adam ne yap­tı "; (Eğer kadınsa) "Falan kadın ne yaptı " derler. Eğer o mümin ölmüş te yanlarına gelmemişse, "O ters yoldan, annesi haviyeye (yani cehenneme) gö­türüldü. O ne kötü anadır! O ne kötü bir mürebbiyedir!" derler. Nihayet şu­nu da sorarlar: "Falan adam ne yaptı! Evlendi mi Falan kadın ne yaptı Ev­lendi mi " Sonra da şöyle derler: "Bırakın da dinlensin. Çünkü o, (dünya de­nen) gemiden yeni çıkmıştır."

İbn Cerir... Ma´mer´den rivayet etti ki; Eş´as b. Abdullah el-A´mâ´mn şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Mümin kişi öldüğünde ruhu, diğer mümin­lerin ruhlarının yanına gider. "Kardeşinizi evlendirin. Çünkü o, dünyanın gam ve kederi içindeydi." derler. Ona: "Falan adam ne yaptı " diye sorarlar. O da; "Öldü; yanınıza gelmedimi yoksa " diye karşılık verir. Onlar derler ki: "Demek ki o, anası haviyeye (cehennemin en alt tabakasına) gitti!" [111]

Hafız Ziya... Abdullah b. Mes´ud´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) öyle buyurmuştur:

"Allah yolunda şehid olmak, emanet günahı dışında tüm günahları örter. Emanete hıyanet suçu işlemiş bir adam huzura getirilir. Ona, "Emanetini öde!" denir. O da der ki: "Ya Rab! Ben nasıl ve nereden öderim !. Dünya da geride kalmıştır artık." Bu sözünü üç kez tekrarlar. "Onu Haviye´ye götü­rün!" denilir. Oraya atılır, dibine düşer. Emaneti orada, olduğu gibi görür. Alıp omuzuna koyar. Sonra onunla birlikte cehennem ateşinin içinde (yuka­rılara doğru) tırmanır. Tam çıkacağını sandığı bir sırada ayağı kayar ve geri­sin geri aşağıya düşer. Ve sonsuza dek orada kalır. Emanet, namazdadır. Emanet, oruçtadır. Emanet abdesttedir. Emanet, sözdedir. Bundan daha şid­detlisi, emanet olarak bırakılan eşyadadır."

Bu hadisi rivayet edenlerden biri olan Zadân diyor ki: "Bera´a rastladım. Ona, "Abdullah´ın kardeşinin dediğini duymuyor musun " diye sordum. O da: "O, doğru söylüyor" dedi." [112] Bu hadis, müsnedde ve kütüb-ü sittede yok­tur. [113]


Cehennemin Bols Adlı Zindanı:



Aziz ve Celil olan Allah bizi oradan korusun. Bu zindanla ilgili olarak imam Ahmed b. Hanbel´in... Amr.b. Şuayb´m dedesinden rivayet ettiği ha­dis, önceki sayfalarda geçti. [114]


Cübbü´I-Hazen:



Ali b. Harb... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cübbü´l-Hazen´den Allah´a sığının." Sahabîler, "Cübbü´I-Hazen nedir ya RasûlaJlah " diye sordular. Buyurdu ki: "O, cehennem de bir vadidir. Ce­hennemin kendisi ondan her gün dört yüz kez Allah´a sığınır. O vadi, amel­leri ile gösteriş yapan kurrâlar için hazırlanmıştır. Allah´ın en çok öfke duy­duğu kurcalar, zalim ümerâya riyakârlık yapan kurrâlardır," [115] Tirmizî ile İbn Mâce de bu hadisi rivayet etmişlerdir. Tirmizî bunun ga­rip olduğunu söylemiştir. Onun rivayetinde, "Cehennemin kendisi, Cübbü´l-Hazan´den günde yüz kez Allah´a sığınır"[116] denmektedir.[117]


Dünyadaki Pisliklerin, Kokuşmuş Şeylerin Ve Çöplerin Atıldığı Çöplüğü Andıran Bir Nehrin Cennette Var Olacağı:



Yüce Allah kendi lütuf ve keremiyle bizi oradan korusun. Sürekli içki içen, akrabalık bağlarını koparan, sihri doğrulayan kimse cennete giremez.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Musa´dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Üç kişi, sürekli içki içen, akrabalık bağlarını koparan, sihri tasdik eden kimse cennete giremez. İçki içmeye devam ederek ölen kimseye Cenab-ı Al­lah, Gota ırmağından içirir." Gota ırmağı nedir diye sorulduğunda buyurdu ki: "Fahişelerin tenasül organlarından akan bir ırmaktır. Onların tenasül or­ganlarının kokusu cehennemliklere ezâ verir." [118]


Lemlem Vadisi:



Hasan b. Süfyân... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemde öyle bir vadi var ki, ona Lemlem denir. Cehennemin di­ğer vadileri onun sıcaklığından Allah´a sığınırlar." [119] Bu, garip bir hadistir. [120]


Hebheb Vadisi Ve Kuyusu:



Ebubekir b. Ebi´d-Dünya... Ezher b. Süfyan´dan rivayet etti ki; Muham-med b. Vasi şöyle demiştir: Bilâl b. Ebi Bürde´nin yanma gittim. Kendisine dedim ki: Ey Bilâl! Baban, kendi babasından (yani senin dedenden) rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cehennemde Hebheb denen bir vadi vardır. Her zorbayı oraya yerleştirmesi, Cenab-ı Allah´ın üzerinde haktır. Ey falan! Allah´ın oraya yer­leştirdiklerinden biri OİmayaSin Sakin!" [121]

Taberanî... Ezher b. Sinan´dan rivayet etti ki; Muhammed b. Vasi´, Bi­lâl b. Ebi Bürde b. Ebi Musa´nın yanına girdi ve ona şöyle dedi: Baban, de­denden rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cehennemde bir vadi, o vadi de de Hebheb adında bir kuyu vardır. Her zorbayı oraya yerleştirmesi, Cenab-ı Allah´ın üzerinde [122] haktır." [123]


Veyl Ve Saûd:



Veylin Anlamı:

Yüce Allah buyurdu ki: "O gün, yalanlamış olanlara veyl vardır." [124]

"Onu sarp bir yokuşa (Saûd´a) sardıracağım." (Müddessir, 74/17)

İmam Ahmed b. Hİnbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Veyl, cehennemde bir vadidir. Kâfirler oraya kırk bahar (sene) müddet­le düşerler, ama yine de dibine ulaşamazlar. Saûd ise ateşten bir dağdır. Ora­ya yetmiş baharda (senede) tırmanılır. Sonra aynı süre kadar oradan aşağıya düşülür. Bu, ebediyete kadar böyle devam eder."[125]

Bu, garip, hatta münker bir hadistir.

Veyl kelimesi, kuvvetli görüşe göre şu manâya gelir: Veyl; selâmet ve kurtuluşun zıddıdır. Nitekim araplar; "Veyl ona olsun! Veyl ona!" derler.

Saûd´un Anlamı:

Bezzâr... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), Saûd kelime­sinin anlamı hakkında şöyle buyurmuştur:

"Saud, cehennemdeki bir dağdır. Kâfir, oraya tırmanmakla yükümlü kı­lınır. Elini üzerine koyduğunda erir. Elini kaldırdığında eski haline döner. Ayağını üzerine koyduğunda erir. Kaldırdığında da eski haline döner."[126]

Katâde, İbn Abbas´ın şöye dediğini rivayet etmiştir:

"Saûd, cehennemdeki bir kayadır. Kâfir, onun üzerinde yüz üstü sürük­lenir."

Süddî dedi ki: "Saûd, cehennemde düz ve kaygan bir kayadır. Kâfir ora­ya tırmanmakla yükümlü kılınır." Mücahid dedi ki: "Onu sarp bir yokuşa (sa-ud´a) sardıracağım" (Müddessir, 74/17) âyetinde geçen Saûd kelimesi, zorlu azâb anlamına gelir. Katâde ise bu kelimenin, içinde rahat olmayan bir azâb anlâ-mına geldiğim söylemiş, İbn Cerir de bu görüşü benimsemiştir. [127]


Cehennemin Yılan Ve Akrepleri:



Allah bizi onlardan korusun. Kur´ân-ı Kerîm´de bu konuya şöyle deği­nilmektedir:

"Allah´ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayın olduğunu sanmasınlar. Bilâkis bu onların kotülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır." (Âl-i İmrân,

3/180)

Sahih-i Buharî´de... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kenze (hazineye) sahib olup da zekâtını ödemeyen kimseye, kıya­met günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan olarak karşısına gelecektir. O yıla­nın her bir gözünün üzerinde bir tane olmak üzere iki siyah noktası vardır. Sahibini iki çene kemiğiyle tutar ve ona: "Ben senin malınım. Ben senin ha-zinenim!" der." Bu hadisin bir başka varyantında şöyle denmektedir: "... Sa­hibi o yılandan kaçar. Ama yılan onun peşini bırakmaz. Adam ona karşı eliy­le kendini korur. Ama yılan onun elini yutar, sonra da boynuna dolanır."

"İnkâr eden, Allah´ın yolundan alıkoyanlara, bozgunculuklarına karşılık azâb üstüne azâb veririz:." (Nahl, 16/88)

A´meş... Mesruk´tan rivayet etti ki; yukarıdaki âyet-i kerimenin tefsirin­de Abdullah b. Mes´ud şöyle demiştir: "Onlara azâb ettirmek için, uzun hur­ma ağacı gibi kuyrukları olan akrepler saldirtılır."

Beyhakî... Abdullah b. Haris b. Cüz´ ez-Zebidî´den rivayet etti ki; Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu Cehennemde öyle yılanlar var ki, buhti develerinin boyunları gibi uzundurlar. Onlardan birinin ısırdığı kişi, zehirinin tesirini kırk bahar (yıl) boyunca hisseder." [128]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Peygamber (s.a.v.)´i gören ve onunla birlik­te Veda Hacci yapan Haccac b. Abdullah es-Sümalî´den rivayet etti ki; As-hab´ın önde gelenlerinden Nasr b. Necib, kendisine şöyle demiştir: "Doğru­su cehennemde yetmiş bin vâdî her vadide yetmiş bin mahalle, her mahalle­de yetmiş bin ev, her evde yetmiş bin daire, her dairede yetmiş bin yılan, her bir yılanın yanında yetmişbin akrep vardır. Kâfir ve münafık kimse, bunların hepsiyle karşılaşmadan varacağı yere varamaz." (Beyhakî, ei-Ba´sü ve´n-Nüşur, 263)

Bu; mevkuf, cidden garip ve şiddetli derecede münker bir rivayettir. An­cak Buharî de Tarih´ül-Kebir´inde buna benzer bir rivayette bulunmuştur. Doğrusunu Allah bilir.

Bazı tefsirciler Gayy ve Esâm´dan da bahsetmişlerdir ki; bunlar, cehen­nem vadilerinden iki vadidir. Allah bizi bunlardan da korusun.

"Aralarına bir cehennem deresi koyarız." (Kehf, 18/53)

Bazıları bu âyette sözü edilen derenin, cehennemdeki kan ve irin deresi olduğunu söylemişlerdir.

Abdullah b. Amr ile Mücahid, bunun cehennem derelerinden biri oldu­ğunu söylerken, Abdullah b. Amr şu eklemeyi yapmıştır: "Kıyamet günün­de, doğru yolda olanlarla sapıklıkta olanlar, birbirlerinden ayrılacaklardır."

Beyhakî... Heşim b. Avvam b. Havşeb´den rivayet etti ki; Abdülcebbar el-Havlanî şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.)´in ashabından biri, dımışka,an geldi. İnsanların çok dünyalık peşinde olduklarını gördü. "Bununnlara ne yararı olacak İleride, önlerine galak çıkmayacak mı " dedi. "Ga­lak nedir " diye sorulunca, dedi ki: "Galak, cehennemde bir kuyudur. Acıl­ığında cehennemlikler oradan can havliyle kaçarlar." Burada sadece "kaçar­lar" denmemiş; aksine "Can havliyle kaçarlar" denilmiştir. Bu dikkat edilmeci tereken bir noktadır. [129]


Kalbi Olana Veya Hazırken Kulak Verene Öğüt Olan, İmrendirip Korkutan Bir Hutbe[130]



Beyhakî... Mücahid´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yezid b. Şecere, zahid insanlardandı. Muaviye onu komutan olarak çalıştırırdı. Yezid bir gün bize bir hutbe irâd etti. Allah´a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle dedi:

"Ey İnsanlar! Allah´ın üzerinizdeki nimetlerini anın. Kırmızı ile sarı ve diğer renkler arasında, yüklere ve onların içindekilerde gördüklerimi keski görebilseydiniz. Doğrusu namaz kılındığında göğün ve cennetin kapıları açı­lır. İri gözlü huriler süslenir. Sizden biri şahsen savaşa yöneldiğinde iri gözü huriler onun için süslenir ve koşup "Allahım! Ona sebat ver. Allahım! Ona yardım et" derler. Ama o adam arkasını düşmana dönerse huriler ona görün­mez ve "Allahım! Ona lanet et." derler. Anam babam size feda olsun. Düş­manın kanını için. Bu uğurda sizin vücudunuzdan düşecek ilk kan damlası, ağacın yaprağının dalından düşürülmesi gibi sizin de günahlarınızı vücudu­nuzdan düşürür. Cephede biriniz yaralanıp yere düşünce o hurilerden iki ta­nesi hemen koşup onun yüzündeki toprağı siler ve "Sana kurban olalım" der­ler. O da "Ben size kurban olayım" der. Kendisine yüz elbise giydirilir. Bu elbiseler (o kadar incedirler ki,) şu iki parmağımın arasına konulsalar, sığar­lar. Çünkü insanlar tarafından dokunmamışlardır. Onlar cennet elbiseleridir.

Ey İnsanlar! Allah katında isimleriniz, simanız, fısıltılarınız, helal ve ha­ram işleriniz, meclisleriniz (oturduğunuz yerler ve o yerlerde yaptığınız ko­nuşmalar) yazılıdır. Kıyamet günü olduğunda "Ey falan! Şu senin nurundur. Ey falan! Şu da senin nurundur. Ey falan! Senin nurun yoktur." denilir. Doğ­rusu cehennemin deniz kıyısı gibi bir kıyısı vardır. Orada buhatî (yani sekiz dokuz yaşlarındaki horasan) develeri kadar iri haşere ve yılanlar vardır. Ce­hennemlikler azâblarınm hafifletilmesini dilediklerinde onlara, "Kuyuya çı­kın" denilir. O kuyuya çıktıklarında haşere (ve yılan)lar onların dudaklarını, böğürlerini ve Allah´ın dilediği yerleri ısırırlar. Allah bu hayvanları onalra musallat kılar. Sonra o suçlular geri döner, ateşin göbeğine gömülürler. Son­ra uyuzluğa müptelâ olurlar. Öyleki onlardan biri, kemiği ortaya çıkıncaya dek derisini kaşır. Kendisine: "Ey falan! Bu sana eziyet veriyor mu " diye sorulur. "Evet" deyince ona denilir ki: "İşte bu durum, dünyadayken mümin­lere eziyet vermiş olmandan ötürü başına geldi!"

Tirmizî... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Bir kimse Allah´tan üç kez cenneti isterse, cennet: "Allahım, onu cen­nete koy" der. Bir kimse de cehennem ateşinden kurtulmak için üç kez aman dilerse, cehennem: "Allahım! Onu cehennemden koru" der." [131]


Cehennemin Sıcağından Ve Soğuğundan İhlasla Aman Dileyenlere Allah´ın Rahmeti Yakındır:



Beyhakî... Ebû Hüceyre´den (veya çoğu hadisçilere göre Ebû Hürey-re´den) rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sıcak bir gün olduğunda Cenab-ı Allah yer ve gök halkını dinleyip gö­zetler. Kul: "La ilahe illallah, bu gün ne kadar da çok sıcak! Allahım! Beni cehennem ateşinin sıcaklığından koru." deyince, Cenab-ı Allah cehenneme şöyle der: "Kullarımdan biri senden bana sığındı. Şâhid ol ki sana karşı ben ona âmân verdim." Şiddetli bir soğuk güne gelindiğinde de Cenab-ı Allah, yer ve gök halkım dinleyip gözetler. Kul "Lâ ilahe illallah, bu gün ne kadar da soğuk!" Allahım! Beni cehennemin zemheri soğuğundan koru!" deyince, Cenab-ı Allah cehenneme şöyle der: "Kullarımdan biri senin zemherinden bana sığındı. Şâhid ol ki, sana karşı ben ona âmân verdim." Ashab: "Cehen­nemin zemherisi nedir " diye sorduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı ver­mişti: "Cenab-ı Allah kâfiri cehenneme attığında cehennem, soğuğunun şid­detinden ötürü çatlayıp birbirinden [132] ayrılır." [133]


Cehennemin Tabakaları:



Oralarda azâb görmekten Allah´a sığınırız.

Kurtubî, âlimlerin bu hususta şöyle dediklerini nakletmiştir: Cehenne­min en üstteki tabakası, Muhammed (s.a.v.)´in ümmetinin günahkâr ve asi­lerine mahsustur. Orası, içindekilerden tahliye edilecek ve rüzgar kapılarına çarpacaktır. Bundan sonraki tabakalar da sırasıyla şunlardır: Lezâ, Hutame, Şâir, Sakar, Cehim, Haviye.

Dahhâk dedi ki: "Cehennemin üst tabakasında (günahkâr) Muhammedi-ler, ikinci tabakasında hristiyanlar, üçüncü tabakasında yahudiler, dördüncü tabakasında yıldızperestler, bdşinci tabakasında mecusiler, altıncı tabakasın­da arap müşrikleri, yedinci tabakasında da münafıklar bulunacaktır." [134]

Ben derim ki: Bu tabakaların adlarının belirlenmesi ve malum sınıflara tahsis edilmesinin kesinlik kazanması için, her bakımdan masum olan Pey-garaber (s.a.v.)´e dayanan sahih bir senede ihtiyaç hissettirmektedir. O ma­sum insan ki; kendiliğinden konuşmamaktadır. "Onun konuşması ancak bil­dirilen bir vahiy iledir. Ona, çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrail öğ­retmiştir." (Necm, 53/4-5)

Bilindiği gibi yukarıda serd edilen sınıfların hepsi ateşe gireceklerdir. Ama anlatılan şekil ve tertipte girip girmeyecekleri meselesine gelince, bununcak Allah bilir. Münafıkların cehennemin en alt tabakasında azâb görecek­leri kesiıdir ve bu hususta Kur´ân nassı vardır. Kurtubî dedi ki: "Bu isimler­den bazıları örneğin cehennem, saîr ve lezâ cehennem ateşinin genelini kap­ayan özel isimlerdir. Yani Cehennemin hususi manada bazı tabakalarının adları değildir. Bunu söyleyen doğru söylemiştir. Allah ondan razı olsun." [135]


Cehennem Yılanları:



Onlardan Allah´a sığınırız.

Harmele... Abdullah b. Haris b. Cüz ez-Zebidî´den rivayet etti ki; Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemde buhtî (horasan) develerinin boynu gibi (uzun ve kalın) yı­lanlar vardır. Onlardan birinin ısırdığı adam, onun zehirinin tesirini kırk ba­har (yıl) boyunca hisseder. [136]

Taberanî... Berâ´ b. Azib´den rivayet etti ki; "Onlara azâb üstüne azâb veririz." (Nahi, 16/88) âyetinin tefsirini kendisine sorduklarında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Uzun hurma ağaçları gibi akrepler, cehennemde [137] onları ısırır." [138]


Cehennemliklerin Ağlaması:



Allah Azze ve Celle bizi ondan kurtarsın.

Ebû Ya´lâ el-MavsıIî... Enes b. Mâlik´ten (r.a.) rivayet ettiğine göre Re-sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ey insanlar! Ağlayınız; ağlayamazsanız ağlar gibi görününüz. Çünkü cehennemlikler, cehennemde, gözyaşları yanaklarından iplikler gibi akmca-ya kadar ağlarlar; nihayet gözyaşları kesilir, gözleri gemilerin yüzebileceği büyüklükte oyuklara dönüşür."

İbn Mâce... Zeyd b. Refî´den merfu olarak, şöyle dediğini rivayet edi­yor:

"Cehennemlikler ateşe girdiklerinde bir zaman göz yaşı akıtarak ağlar­lar. Ondan sonra bir zamanda gözlerinden irin akıtarak ağlarlar. Cehennem nöbetçileri onlara: "Ey bahtsızlar topluluğu! Sakinlerine merhamet edilen bir diyarda, yani dünyada ağlamadınız. Şimdi medet dileyecek birini bulabilecek misiniz bakalım " derler. Onlar da yüksek sesle şöyle derler: "Ey cennetlik­ler! Ey babalar, analar ve evlat topluluğu! Mezarlardan susamış olarak çık-ük. Mahşerde uzun süre susuz bekledik. Bu günde susamış haldeyiz. Bize bi­raz su ya da Allah´ın size rızık olarak bahşettiği şeylerden birazını gönderin." Kırk sene müddetle kendi hallerine bırakılırlar. Onlara hiç kimse cevap ver­mez. Sonra onlara: "Siz bekleyeceksiniz" denilir ve onlar her hayırdan ümit keserler." Nitekim yüce Allah buyurmuş ki: "Ateş onların yüzlerini yalar. ii sırıtıp kalır." [139]

İmanı Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.), "Dişleri sırıtıp kalır." mealindeki âyeti okuduktan sonra şöyle buyur­du:

"Adamın yüzünü ateş yakar, üst dudağı büzülür, başının tepesine kadar ekilir; alt dudağı da sarkıp göbeğine kadar uzanır." [140]

Tirmizî de bu hadisi... Mübarek´ten rivayet etmiştir. Hasen ise bunun sa­hih ve garib olduğunu söylemiştir.

İbn Merdeveyh... Ebû Derdâ´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), "Ateş onların yüzlerini yalar" âyetiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Ateş onların yüzlerini öyle bir yalar ki, (vücutlarının) etleri topukları­na akar!" [141]


Cehennemin Ve Cehennemliklerin Evsafına Dâir Müteferrik Hadis-i Şerifler:



Ebü´l-Kasım et-Taberanî... Ebû Musa´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikler -ateşe girmelerini Allah´ın dilemiş olduğu- kıble eh­linden bazıları ile bir araya gelip toplandıkları kâfirler, müslümanlara şöyle sorarlar:

— Siz müslüman değil miydiniz

— Evet müslümandık.

— Müslümanlık size yarar sağlamadı mı Siz de bizimle beraber Cehen­nemdesiniz!

— Bizler günahkârdık. Günahlarımız nedeniyle sorumlu tutulup yaka­landık.

Cenab´i Allah onların konuşmalarını duyar ve cehennemdeki ehl-i kıb­lenin çıkarılmalarını emr eder; çıkarılırlar. Cehennemde kalan kâfirler bu du­rumu görünce "Keşke biz de müslüman olmuş olsaydık ta bunlar gibi bura­dan çıksaydık" derler." Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şunu okudu: "Kovulmuş şeytandan Allah´a sığınırım. Bunlar Kitabın ve apaçık olan Kur´ân´ın âyetleridir. İnkâr edenler, daha önceden müslüman olmuş bulun­malarını nice kereler dileyecekleri günler göreceklerdir." [142]

Taberanî... Salih b. Ebi Tarifin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebû Sa-îd el-Hudrî´ye şöyle bir soru yönelttim: "Sen Rasûlullah (s.a.v.)´in, "İnkâr edenler, daha Önceden müslüman olmuş bulunmalarını nice kereler dileye­cekleri günler göreceklerdir." âyet-i kerimesi hakkında bir şey söylediğini duydun mu " cevaben şöyle dedi: Evet, onun şöyle dediğini duydum:

"Cenab-ı Allah, kendilerinden intikamını almadan (onlara azâb etme­den) bazı kimseleri cehennemden çıkaracaktır. Onları müşriklerle birlikte ce­henneme koyduğunda müşrikler onlara: "Siz, kendinizin Allah´ın dostları ol­duğunuzu iddia ediyorsunuz. Şu halde bizime beraber ateşte ne işiniz var !" derler. Cenab-ı Allah onların böyle dediklerini duyunca o günahkâr (müslüman)lara şefaat edilmesine izin verir. Bunun üzerine Melekler, peygamber-ıer ve müminler onlar için şefaatte bulunurlar. Nihayet Allah´ın izniyle ce­hennemden çıkarlar. Müşrikler bu durumu görünce "Keski biz de bunlar gi­bi olsaydık. Şefaate nail olur ve bunlarla birlikte cehennemden çıkardık." derler. "İnkâr edenler, daha önceden müslüman olmuş bulunmalarını nice ke­reler dileyecekleri günler göreceklerdir." âyetinin manâsı işte budur. Bunlar cennete girer ve orada (yanık lekesi olarak duran) yüzlerindeki siyahlık ne-deniye cehennemlikler adını alırlar. "Ya Rab! Bu adı üzerimizden kaldır" derler. Cenab-ı Allah onlara emir verir; Cennet ırmağında yıkanırlar ve üzer­lerindeki bu (leke, dolayısıyla o) ad yok olup gider."

Taberanî... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Lâilâhe illallah diyenlerden bir kısım kimseler günahları sebebiyle ce­henneme girerler. Lâfa ve Uzzâ´ya tapanlar, onlara: "Lailahe illallah deme­nizin size yararı olmadı. ÎSakın, bizimle birlikte cehennemdesiniz!.." derler. Cenab-ı Allah onların bu sözüne kızar ve günahkâr müsümanları cehennem­den çıkarır, hayat nehrine atar. (O nehirde yıkanınca) tutulmanın ardısıra açı­ğa çıktığında ayın kara lekelerden arınışı gibi onlar da yanık izi ve lekelerin­den arınıp iyileşirler. Sonra da Cennete girerler. Cennete onlara cehennem­likler denir."

Adamın biri bu hadisi nakleden Enes´e dedi ki: "Ey Enes! Sen, Rasûlull-lah (s.a.v.)´in, "Her kim bana yalan isnad ederse ateşteki yerini hazırlasın" dediğini işitmişsindir. Şimdi nakletmiş olduğun sözleri sen RasÛullah (s.a.v.)´in kendisinden duydun mu " Enes: "Ben bunu Rasûlullah (s.a.v.)´in kendisinden duydum." [143] diye cevap verdi." [144]


Garip Bir Eser Ve Tuhaf Bir İfade:



Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Şa´bî´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir:

«Kıyamet gününde cehennem, her birini yetmiş bin meleğin tuttuğu yet­miş bin yulara bağlı olarak huzur-u ilâhîye getirilir. Cehennem üzerlerine meyleder. Nihayet götürülüp Arş´ın sağ yanında durdurulur. O gün Cenab-ı Allah cehennemi zelil kılar [145] ve ona: "Bu ne zillettir " diye vahyeder. O da: "Ya Rab! Korkarım ki bu surette benden intikam alacaksın" der. Cenab-ı Al­lah ona: "Ben seni intikam aracı olarak yarattım. Senden alınacak intikamım yoktur" der. Sonra Cenab-ı Allah ona vahyeder. O da öyle bir kükrer ki göz­lerde olan yaşların tümü akar. Sonra yine kükrer. Bu defa rahmet peygambe­ri olan peygamberinizden başka bütün gözde melekler ve mürsel peygamber­ler düşüp bayılırlar. Ancak peygamberiniz: "Ya Rab! Ümmetim, ümmetim." der.» [146]


En Garip Haber Ve Eserlerden Biri Daha:



Hafız Ebû Nuaym el-İsbahanî... Zadân´dan rivayet etti ki; Kâ´b´ül-Ah-bâr şöyle demiştir:

"Kıyamet günü olduğunda Cenab-ı Allah, evvelki ve sonraki ümmetleri aynı alanda toplar. Melekler inip sıra halinde dizilirler. "Ey Cibril! Cehenne­mi bana getir" denir. Cibril, yetmiş bin yulara bağlanmış olarak güdülen ce­hennemi getirir. Sonra yaratıkların üzerinden yüz yıl kadar bir zaman geçer. Cehennem bir daha kükrer; halkın (korkudan adeta) yüreği uçar. İkinci kez kükrer; gözde meleklerin ve mürsel peygamberlerin hepsi diz üstü çökerler. Üçüncü kez üfieyince yürekler ağızara gelir; akıllar baştan gider. O zaman herkes kendi ameli nedeniyle paniğe kapılır. Öyle ki İbrahim Halil (a.s.) bi­le; "Seninle olan dostluğum hatırına senden ancak nefsimin bağışlanmasını diliyorum ya Rab!" der. İsâ (a.s.)´da; "Beni üstün ve şerefli kılman hürmeti­ne senden beni doğuran Meryem´in değil, sadece nefsimin bağışlanmasını diliyorum." der. Muhammed (s.a.v-)´e gelince O, "Bu gün senden kendi nef­simin değil, ümmetimin bağışlanmasını diliyorum Ya Rab!" der. Yüce Allah ona şöyle cevap verir: "Ümmetinden olan dostlarıma korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir de. Onur ve üstünlüğüme yemin ederim ki; ümmetin ko­nusunda senin gözünü aydınlatacağım."

Bundan sonra meleker, Aziz ve Celil olan Allah´ın huzurunda durur, kendilerine verilecek olan emirleri beklerler. Yüce ve Mukaddes Rab onlara der ki: "Ey zebaniler topluluğu! Muhammed (s.a.v.)´in ümmetinden olup bü­yük günah işlemekte ısrar edenleri alın, ateşe götürün! Dünyadayken emrimi Önemsememeleri, hakkımı hafife almaları ve saygınlığım hiçe saymaları ne­deniyle onlara karşı gazabım şiddetlenmiştir. Kötülüklerini insanlardan giz­liyorlar, ama bana açıklıyorlar. Oysa ben kendilerim diğer ümmetlerden üs­tün ve kıymetli kılmıştım. Benim lutfumu ve nimetimin büyüklüğünü takdir etmediler."

O esnada Zebaniler erkeklerin sakalından, kadınlarında saç örgülerinden tutarak onları cehenneme götürürler. Bu ümmetten başka cehenneme götürü­len her kulun yüzü mutlaka kara olacaktır. Götürülürlerken ayaklarına buka­ğı, boynuna da pranga vurulacaktır. Ama bu ümmetten cehenneme götürü­lenler kendi aslî renkleriyle götürüleceklerdir. Bunlar cehennem bekçisinin yanına götürüldüklerinde bekçi onlara der ki:

— Ey bahtsızlar topluluğu! Siz hangi ümmettensiniz Şimdiye kadar ya­nıma sizden daha güzel yüzlü kimse gelmedi!

— Ey bekçi! Biz Kur´ân ümmetiyiz.

— Ey bahtsızlar topluuğu! Kur´ân, Muhammed (s.a.v.)´e inmedi mi

Bundan sonra o bahtsızlar yüksek sesle feryâd edip ağlayarak "ey Mu­hammed! Ya Muhammed! Ümmetinden ateşe götürülmeleri emredilenler için şefaat et" derler. Cehennem nöbetçisine (Mâlik´e) şöyle seslenilir: "Ey Mâlik! O bahtsızları kınamanı, onları muhakeme etmeni, onları azâb içine sokmakta gecikmeni kim sana emretti Ey Mâlik, onların yüzleri kararmayaçaktır. Çünkü onlar dâr-ı dünyadayken âlemlerin Rabbi Allah´a secde eder­lerdi. Ey Mâlik! Onların vücutlarını prangalarla ağırlaştırma. Çünkü onlar cünüb olunca guslederlerdi. Ey Mâlik! Onların ayaklarını bukağı vurma. Çünkü onlar, saygın olan beytimi tavaf ederlerdi. Ey Mâlik! Onlara katran­dan giysiler giydirme. Çünkü onlar ihrama girmek için elbiselerini çıkarıp soyunmuşlardı. Ey Mâlik! Ateşe de ki: Onları amellerine göre yakalasın. Ateş onları ve hakettikleri cezanın miktarını, annenin kendi evladını tanıma­sından daha iyi tanıyıp bilirler. Ateş onardan kimini topuklarına, kimini diz­lerine, kimini göbeğine, kimini göğsüne kadar yakalar. Cenab-ı Allah onla­rın günahları, taşkınlıkları ve masiyet işlemekteki ısrarları nispetinde onları cezalandırdıktan sonra onlarla müşriklerin arasında bir kapı açar. Onlar, ce­hennemin üst tabakasında bulunup orada ne bir soğukluk ne de içecek tadar­lar. Ağlayıp şöyle derler: "Ey Muhammed! Bahtsız ümmetine merhamet ve şefaat et. Çünkü ateş, onların kanlarını, etlerini ve kemiklerini yedi." Bu de­fa bahtsızlar Rablerine seslenirler: "Ey Rabbimiz, ey efendimiz! Her ne ka­dar kötülük yapmış, günah işlemiş ve haddi aşmışsa da dâr-ı dünyada sana ortak koşmamış olanlara merhamet et." O esnada müşrikler, onlara: "Allah´a ve Muhammed´e inanmanız size yarar sağlamadı." derler. Müşriklerin bu sö­züne Cenab-ı Allah gazaplanıp "Ey Cibril! Hadi bakalım; Muhammed (s.a.v.)´in ümmetinden cehennemde olanları çıkar" diye emreder. Cibril´de onları yanmış vaziyette cemaatler halinde cehennemden çıkarır ve cennetin kapısındaki bir nehire atar. O nehire hayat nehri denir. O nehirde kalırlar. Derken eskisinden daha parlak bir hale gelirler. Sonra yüce Allah, melekle­re; Muhammed (s.a.v.)´in ümmetinden olan o bahtsızları Rahmanın azatlıla­rı olarak cennete koymalarını emreder. Bunlar (vücutlarındaki yanık izleri nedeniyle) cennetlikler arasında tanınırlar. O izleri vücutlarından silmesi için Allah´a yalvarıp yakarırlar. Allah da o izleri siler. Artık cennetliklerden ayır-dedilemez hale gelirler."[147]

Bu eserleri teyid edici bazı hadisler vardır. Doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah dilerse, şefaatle ilgili hadisler nakledildikten sonra, cehennemden çıka­rılıp cennete konuacak kimselerle ilgili başka rivayetler de aktarılacaktır. [148]


Kıyamet Gününde Rasûlullah (S.A.V)´in Şefaati İleİlgili Hadisler Ve Bunların Nevileri, SayısıBüyük Şefaat (Şefaati Uzmâ)



Bunların birinci nev´i, Rasûlullah (s.a.v.)´in ilk şefaati yani şefaat-ı uz-mâdır. Bu, onun kardeşleri olan diğer müminlerin ve Rasûllerin arasında sa­dece kendisine özgü olan şefaattir. Allah´ın salât-ü selâmı hepsinin üzerine olsun. Bütün insanlar, hatta İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah bile Rasû­lullah (s.a.v.)´in bu şefaatine rağbet edip yönelirler. İnsanlar önce şefaat ta­lebiyle Âdem (a.s.)´a, sonra sırasıyla diğer peygamberlerle müracatta bulu­nurlar. Hepsi, şefaatte bulunamayacaklarını söyler ve onlardan yüz çevirirler. Nihayet iş gelip dünya ve ahirette, her zaman insanların efendisi ve Allah Ra-sûlü Muhammed (s.a.v.)´e dayanır. O: "Ben buna varım. Ben buna varım" der. Gidip Aziz ve Celil olan Allah katında şefaatte bulunur. Gelip kullan arasında hüküm vermesini, onları mahşerde beklemekten kurtarmasını, mü-minlere cennet mükâfatını, kâfirlere de cehennem cezasını vererek mümin­lerle kâfirleri birbirlerinden ayırmasını diler. Nitekim biz bu şefaat-ı uzmâyı (İbn Kesir tefsirinde) şu âyet-i kerimeyi açıklarken anlatmıştık:

"Ey Muhammed! Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir." (isrâ, 17/79)

Bu şefaat makamını yeterince anlatan hadisleri önceki kısımlarda nak-letmişizdir. Hamd ve minnet Allah´adır. [149]


Diğer Nebi Ve Mürselier Arasında Sadece Peygamberimiz (S.A.V.)´E Verilen Bazı Hususiyetler:



Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Câbir b. Abdullah´tan rivayet olun­du ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Benden önce hiç bir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi: Bir aylık mesafeye kadar korkumun uzamasıyla bana yardım edildi. Yeryüzü be­nim için mescit ve temizleyici kılındı. Benden önce hiç kimseye helâl kılın­mamışken ganimetler bana helâl kılındı. Bana şefaat hakkı verildi. Daha ön­celeri bir peygamber sadece kendi kavmine gönderildi. Bense bütün insanlı­ğa gönderildim." [150]

"Bana şefaat (hakkı) verildi" sözüyle, şefaat-ı uzmâ makamı kastedil­miştir ki bu, Rasûlullah (s.a.v.)´in Aziz ve Celil olan Allah katında yapacağı ilk şefaattir. Mahşerde bekleşen kullar arasında gelip hüküm vermesini, bu şefaati yaparken Allah´tan dileyecektir. Bütün insanlar, hatta İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, diğer nebi ve rasûllerle müminler de bu şefaate rağ­bet edecek ve imreneceklerdir. Öncekiler ve sonrakiler bu makamın üstünlü­ğünü kabulleneceklerdir. Bu sadece Peygamber (s.a.v.) efendimize özgü bir şefaattir.

Günahkârlar için yapılacak olan şefaate gelince, bunu peygamberimiz yapacağı gibi diğer peygamberler ve melekler de yapacaklardır. Bununla il­gili açıklamayı inşaallah nakledeceğimiz sahih hadislerde vereceğiz.

Evzaî... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Kendisi için yerin yarılarak (mezardan ilk çıkacak) kişi ben olacağım. İlk şefaat eden ve şefaati ilk kabul edilen kişi de ben olacağım."

Beyhakî... Abdullah b. Selâm´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Ben A demoğull arının efendisiyim. Bunu söylemekle övünmüyorum. Kendisi için yerin yarılarak (mezardan ilk çıkacak) kişi ben olacağım. İlk şe­faat eden ve şefaati ilk kabul edilen ben olacağım. Elimde livâül hamd (hamd sancağı) bulunacaktır. Adem´e ve onun alt seviyesinde bulunanlara da şefa­at edeceğim." [151]

Sahih-i Müslim´de... Übey b. Kâ´b´dan rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu Rabbim Kur´ân´ı bir harf (kıraat) üzere okumam için bana va­hiy gönderdi. Ben O´na müracaatta bulunarak "Ya Rab! Bu hususta ümme­time kolaylık ver" dedim. Bu ikincide müracaatımı reddederek Kur´ân´ı bir harf üzere okumamı emretti. "Ya Rab! Bu hususta ümmetime kolaylık ihsan et." dedim. Bu üçüncüde, Kur´ân´ı yedi harf (kıraat) üzere okumamı vahyet-ti. Ve "Her reddettiğim müracaatına karşılık, bir dilekte bulun ki o dileğini kabul edeyim" dedi. Ben: "Allahım! Ümmetimi bağışla" dedim. İkinci dile­ğimi ise, bütün halkın hatta İbrahim (a.s.)´m bile bana (ve şefaatime) rağbet edip yöneleceği güne [152] erteledim." [153]


Şefaatin İkinci Ve Üçüncü Nevileri: Hz. Peygamberin, İyiliklerimle Kötülükleri Birbirine Eşit Olan Kimselere, Cennete Girmeleri İçin; Cehenneme Girmeleri Emredilmiş Olan Kimselere De, Cehenneme Girmemeleri İçin Şefaat Etmesi:



Kitabü´l-Ehvâl adlı eserinde Hafız Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Abdullah b. Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde peygamberler için altından minberler kurulur. Bu minberlerin üzerine otururlar. Benim minberim kurulu kalır. Üzerine otur­mam. Ben cennete götürülürm de benden sonra ümmetim arkada kalır kor­kusuyla minbere oturmam; Aziz ve Celil olan Allah´ın huzurunda ayakta bekler ve "Ya Rab! Ümmetim" /lerim. Yüce Allah: "Ya Muhammed! Üm­metine ne yapmamı istiyorsun " der. "Ya Rab! Hesaplarını çabuk gör." de­rim. Onları çağırır; hesaba çekilirler. Kimi yüce Allah´ın rahmetiyle, kimi de benim şefaatimle cennete girer. Şefaate devam ederim. Nihayet cehenneme gönderilen bazı adamların kurtuluş vesikası bana verilir. Öyleki cehennem bekçisi Mâlik bana şöyle der: "Ya Muhammedi Rabbinin gazabının senin ümmetinden intikam almasına imkân bırakmadın." [154]

Yine Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlar çıplak olarak hasredilirler. Gözlerini semaya dikmiş olarak toplanır ve haklarında hüküm verilmesini göğe bakarak kırk sene müddetle beklerler. Aziz ve CeJiI olan Allah, Arş´tan kürsüye iner. İlk çağırılan İbra­him Halil (a.s.) olur. Ona ince ve beyaz dokumalı iki cennet elbisesi giydiri­lir. Sonra Aziz ve Celil olan Allah: "Ümmî peygamber Muhammed´i çağı­rın" der. Ben kalkar (ve huzura gider)im. Bana bir cennet elbisesi giydirilir. Havuzdan benim için su fışkırtılır. Havuzun genişliği, Eyle´den Kabe´ye ka­dardır. İnsanların susuzluktan boğazlan parçalanmış olduğu halde ben o ha­vuzun suyundan içer ve o suyla yıkanırım. Sonra kalkıp Arş´in sağ tarafına gider dururum. O makamda benden başkası duramaz. Sonra: "Dilekte bulun ki, dileğin verilsin; şefaat et ki, şefaatin kabul edilsin." denilir."

Adamın biri "Ebeveynin için bir şey umuyor musun ey Allah´ın Rasû-lü " diye sorunca Rasûlullah (s.a.v.) şöye cevap verdi: "İstediğim şey bana verilse de verilmese de onlar için mutlaka şefaat edeceğim. Onlar için bir şey ummuyorum."

Minhal, Abdullah b. Haris´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden bir topluluğun cehenneme götürülmeleri emredilir. "Ya Muhammed! Senden şefaat diliyoruz." derler. Meleklere, onları durdurmala­rını emrederim. Hemen gider, Aziz ve Celil olan Rabbimden izin isterim. Ba­na izin verilir, secdeye kapanırım ve: "Ya Rab! Ümmetimden bir topluluğun cehenneme gönderilmesini emretmişsin!" derim. Yüce Rab: "Git bakalım; çıkarılmalarını Allah´ın dilediği kimseleri cehennemden çıkar" der. Bu defa cehennemde kalan diğerleri; "Ya Muhammed! Senden şefaat diliyoruz. Rab-bine tekrar git ve (bizim de buradan çıkarılmamız için) izin iste." diye sesle­nirler. Tekrar Rabbime gidip izin isterim. Bana izin verilir; secdeye kapanı­rım. Yüce Rab, bana: "Başını secdeden kaldır. Dile ki, dileğin yerine getiril­sin. Şefaat et ki, şefaatin kabul edilsin." der. Ben secdeden kalkar ve Allah´ı daha önce hiç kimsenin övmediği bir şekilde överim. Sonra, "Ümmetimden bir topluluğun cehenneme gönderilmesi emredilmiştir" derim. Yüce Allah: "Git bakalım; onlardan ´lâilahe illallah´ diyenleri cehennemden çıkar." der. Ben: "Kalbinde bir habbe ağırlığınca imân bulunanlarıda cehennemden çıka­rayım mı " diye sorarım. Yüce Allah: "Ya Muhammed! Bu sana değil, bana mahsustur" der. Ben hemen gidip, "çıkarılmalarını Allah´ın dilediği kimse­leri cehennemden çıkarırım." Geride bazı kimseler kalır ve onlar cehenneme girerler. Cehennemlikler onları ayıplayarak, "Siz Allah´a ibadet etmiş ve

O´na ortak koşmamış olduğunuz halde Allah sizi cehenneme koydu!" derler. Cehenneme girmiş olan günahkâr müminler bu ayıplanma nedeniyle hüzün-lenirler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, meleklerden birini bir avuç suyla ora­ya gönderir. Melek o suyu ateşe serper. La ilahe illallah ehli günahkârların tümünün yüzüne o sudan birer damla isabet eder. O su damlacağıyla belli olup tanınırlar. Diğer cehennemlikler onlara imrenirler. Sonra Cehennemden çıkıp cennete girerler. Onlara: "İlerleyin bakalım" denilir. İnsanları konuke-derler. İnsanların hepsi onlardan sadece birine konuk olsa, yine de hepsini alabilecek yeri olur ve ikram da bulunabilir! Onlara "Tecrid edilmişler" adı verilir." [155]

Bu ifadeler şefaatin birden fazla olacağını ve ateşe girmeleri emredilmiş olanlara üç kez ateşe girmesinler diye -şefaat edileceğini gerektirmektedir. Yüce Allah´ın, Hz. Peygambere "Çıkar" yani cehennemden kurtar diye bir kaç kez emir vermesi ve bundan sonra bile bazı kimselerin cehenneme girip orada kalmaları, şefaatin bir kaç kez yapılacağını ispatlamaktadır. Doğrusu­nu yüce Allah daha iyi bilir. [156]


Hz. Peygamberin Şefaatinin Dördüncü Nev´i:



Bu, cennete girenlerin orada amellerinin sevabının gerektirdiğinden da­ha üst erecelere çıkarılmalarını sağlayacak olan şefaattir. Mutezile mezhebi, diğerlerine değil de sadece bu nevi şefaatin olacağına muvafakat etmiştir. Bu mezhep, bu konuda mütevatir hadisler varid olmasına rağmen şefaatin diğer nevi ve makamlarına inanmamakta ve muhalefet etmektedir. Bu husus inşa-allah yakında açıklanacaktır. Güvencimiz ve dayanağımız Allah´tır.

Bu nevi şefaatin mevcudiyetinin delili, Buharı ve Müslim´in sahihlerin­de, Ebû Mûsâ el-Eş´arî tarafından rivayet edilmiştir:

Ebû Musa´nın amcası Ebû Âmir, Evtas muharebesinde yaralanıp ta Ebû Musa bu durumu kendisine haber verdiğinde, Rasûlullah (s.a.v.), ellerini kal­dırıp şöyle duâ etmişti: "Allahım! Ubeyd Ebû Amir´i bağışla ve kıyamet gü­nünde onu halkının çoğuna üstün kıl." [157]

Ümmü Seleme´nin hadisi de böyledir: Ebû Seleme vefat ettikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) onun için şöyle duâ etti:

"Allahım! Ebû Seleme´yi bağışla. Hidayete ermişler arasında onun de­recesini yükselt. Hayatta kalanlar arasında onun için (hayırlı) bir halef yarat. Bizi ve onu bağışla ey âlemlerin Rabbi. Mezarını genişlet ve nûrlandır." [158]


Şefaate Mazhar Olanların Bir Kısmı Hesaba Çekilmeksizin Cennete Girecek; Bir Kısmının Da Azabı Hafifletilecektir:



Kadı İyaz ve başkaları, beşinci nevi bir şefaatten bahsetmişlerdir. Bu, bazı kimselerin hesaba çekilmeksizin cennete girmelerini sağlayacak olan bir şefaattir. Ancak bildiğim kadarıyla ben bu nevi şefaatin varlığını teyid edici bir delile rastlamadım. Gördüğüm kadarıyla Kadı İyaz da bunun dayanağın­dan bahsetmemiştir. Sonra ben Ukkâşe b. Mihsan´m hadisini hatırladım: Bir zaman Rasûlullah (s.a.v.), Ukkâşe b. Mihsan´ı, hesaba çekilmeksizin cennete girecek olan yetmiş bin kişinin arasına katmasını yüce Allah´tan dilemişti.

Önceki kısımlarda da geçtiği gibi bu hadis, Buharı ve Müslim´in sahih­lerinde tahric (nakl) edilmiştir. Bu hadis, şefaatin bu makamına münasiptir.

Tezkire adlı eserinde Ebû Abdullah el-Kurtubî, altıncı nevi olarak şefa­atin bir nevinden daha bahsetmiştir. Bu, Hz. Peygamberin, amcası Ebû Ta-lib´in azabının hafifletilmesi için yapacağı şefaattir. Bu nevi şefaatin varlığı­na delil olarak Sahih-i Müslim´de yer alan ve Ebû Saîd tarafından rivayet edilen şu hadis gösterilmektedir. Yanında Ebû Talib´den bahsedildiğinde Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Belki kıyamet gününde şefaatim ona fayda verir de o, ateşin sığ bir ye­rine konulur ve orada ateş onun topuk kemiklerine kadar ulaşır. (Buna rağ­men ateşin tesiriyle) beyni kaynar." [159]

Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) sözünü şöyle sürdürdü: "Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez." [160] Eğer, yüce Allah böyle buyurmuş denilecek olursa, böyle diyen şöyle cevap verilir: Şefaat, ce­hennemden çıkıp cennete giren tevhid ehli günahkârlara fayda verdiği gibi Ebû Talib´e, cehennemden çıkacak kadar fayda vermez (sadece azabı hafifler)." [161]


Şefaatin Yedinci Nev´i: Cennete Girmelerine İzin Verilmesi İçin Hz. Peygamberin Tüm Müminlere Şefaat Etmesi:



Sahih-i Müslim´de... Enes b. Mâlik´ten rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet(e giriş hususun)da ilk şefaat edecek olan benim." [162]

Sûr hadisinde, insanların sırat köprüsünü geçmeleri anlatıldıktan sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Cennetlikler cennetin kapısına vardıklarında, "Rabbimizin katında, cennete girmemiz için kim bize şefaat edecek " derler. Sonra da; "Bu husus­ta babanız Adem´den daha liyakatli kim vardır ! Çünkü Allah onu kendi eliyle yarattı, ona kendi ruhundan üfledi ve önce onunla konuştu." diyerek Adem (a.s.)´in yanma gider; ondan şefaat talebinde bulunurlar. O da bir gü­nah işlemiş olduğunu hatırlatarak "Ben şefaat edecek durumda değilim ama Nûh (a.s.)´m yanına gidin. Çünkü O, Allah´ın ilk elçisidir." der. Nûh (a.s.)´ın yanına gidip şefaat talebinde bulunurlar, ama o da bir günah işlemiş olduğu­nu hatırlatara "Ben şefaat edecek durumda değilim, ama Mûsâ (a.s.)ıın yanı­na gidin." der. Mûsâ (a.s.)´ın yanına gider, ondan şefaat talebinde bulunur­lar, ama o da bir günah işlemiş olduğunu hatırlatarak "Ben şefaat edecek du­rumda değilim, ama Muhammed (s.a.v.)´in yanına gidin" der.

Yanıma gelirler. Aziz ve Celil olan Rabbimin nezdinde O´nun bana söz vermiş olduğu üç şefaat hakkı vardır. Koşup cennetin kapısına gider, kapının halkasını tutar, açmalarını söylerim. Kapıyı bana açar ve bana selâm verip merhaba derler. Cennete girip Aziz ve Celil olan Rabbime baktığımda, huzu­rundan hiç birine vermediği kadar bana, kendisine hamdedip temcitte bulun­mama izin verir. Sonra bana: "Ya Muhammed! Başını secdeden kaldır. Şefa­at et ki, şefaatin kabul edilsin. Dile ki, dilediğin verilsin." der. Başımı kaldır­dığımda durumumu daha iyi bildiği halde bana sorar:

— Durumun nedir Ne istiyorsun

— Ya Rab! Şefaat hakkı vermiştin bana. Şimdi cennete girebilmeleri için, cennetliklere şefaat etmeme izin ver.

— Seni onlara şefaatçi kıldım. Onların cennete girmelerine izin ver­dim."

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle derdi: "Beni hak dinle gönderen zât´a yemin ederim ki; sizler, cennetliklerin cennette eşlerini ve meskenlerini tanıdıkları kadar dünyada eşlerinizi ve meskenlerinizi tanıyor değilsiniz."

"Cennetliklerden rjer bir erkek, Aziz ve Celil olan Allah´ın yaratmış ol­duğu yetmiş iki zevcenin ve Adem´in neslinden olan iki kızın yanına (gerde­ğe) girecektir. Bu iki kız dünyada Allah´a ibadet ettiklerinden dolayı, (huri­lerden) Allah´ın dilediklerine üstün kılınacaklardır." [163]


Şefaatin Sekizinci Nev´i: Muhammed Ümmetinin Büyük Günah İşlemişlerinin Cehennemde Olanlarına Hz. Peygamberin Şefaat Ederek Cehennemden Çıkarması:



Bu neviden şefaatin mevcudiyetine ilişkin mütevatir hadisler rivayet edilmiştir. [164]


Şefaat Bilgisi Kendilerine Gizli Kaldığı İçin Hariciler Ve Mutezile Şefaati İnkâr Etmişlerdir:



Bazıları da işi inada bindirdiklerinden dolayı ´şefaat vardır´ demeyi red­detmişlerdir. Haricîler ve Mutezile bu konuda bilgi sahibi olmadıklarından ilgili hadislerin sıhhatini bilmediklerinden ve bunu bilenlere karşı inatçılık­larından dolayı muhalefet etmişler ve bidatlerini devam ettirmişlerdir. Bu şe­faate melekler, peygamberler ve müminler iştirak ederler. Peygamber (s.a.v.) bu şefaati tekrarla yapacaktır. [165]


Mü´minler Kendi Ailelerine Şefaat Edeceklerdir:



İbn Ebi´d-Dünya... Übey b. Kâ´b´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde ben peygamberlerin hatibi, imamı ve şefaat sahibi olacağım." [166]

İbn Ebi´d-Dünya... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Kıyamet gününde) ben onların (mezardan) ilk çıkanı, geldiklerinde rehberleri, sustuklarında sözcüleri, alıkonulduklarında şefaatçileri, ümitsizli­ğe düştüklerinde müjdecileri olacağını. O gün anahtarlar elimde olacaktır. Livâül hamd (hanıd sancağı) elimde olacaktır. Aziz ve Celil olan Allah ka­tında insanların en kıymetisi benim. Etrafımda bin hizmetçi dolaşacaktır. On­lar Örtülü yumurta ve saçılmış inci gibidirler." [167]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şefaatim, ümmetimin büyük günah işlemiş ol ani armadır." [168]

Müsned adlı eserinde Hafız Ebubekir el-Bezzâr, Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şefaatim, ümmetimin büyük günah işlemiş ol ani armadır." [169]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her peygamber bir dilekte bulundu" Ya da şöyle buyurmuştur: "Her peygamberin yaptığı bir duâ vardır ve bu duası kabul edilmiştir. Cenab-ı Al­lah benim duamı da, kıyamet gününde ümmetime şefaat etmekliğim şeklin­de kabul buyurmuştur." [170]

İbn Ebi´d-Dünya... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kıyamet günü olduğunda bana şefaat hakkı verilir. Kalbinde zerre ağır­lığınca imân bulunan kimselere şefaat ederim. Öyle ki kalbinde şu kadar iman bulunan bir kimse dahi (cehennemde) kalmaz." Rasûlullah (s.a.v.) böy­le buyururken baş parmağıyla işaret parmağını oynatmıştı. [171]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her peygamberin yaptığı ve kabul edilen bir duası vardır. Ben duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak gizledim." [172]

Müslim... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde müminler toplanır ve şefaati derinden derine düşün­meye başlarlar. Sonra da "Bizi şu bulunduğumuz yerden kurtarıp rahata er­dirmesi için birini Rabbimiz şefaatçi gönderse" diyerek ve Hz. Âdem´in ya­nına gidip ona şöyle derler; "Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliy­le yarattı. Ruhundan sana üfledi. Meleklere emredip onları sana secde ettir­di. Bizi şu bulunduğumuz yerden kurtarıp rahata erdirmesi için Rabbin katın­da bize şefaatçi ol." Hz. Âdem: "Ben bunu size sağlayamam" der; işlemiş ol­duğu bir günahı hatırlatır; bu nedenle Rabbinden utanır."

Ebû Avane´den nakledilen bir hadiste Peygamber (s.a.v.) şefaatin aşa­malarını anlatırken şöyle buyurmuştur: "Sonra dördüncü kez Allah´ın huzu­runa gidip şöyle derim: Ya Rab! Kur´ân´ın hapsettiklerinden başkası kalma­dı." [173]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde müminler (toplanma yerinde) bekletilirler. Bu işten kurtulmanın çaresini derinden derine düşünmeye başlarlar. "Bizi şu bulundu­ğumuz yerden kurtarıp rahata erdirmesi için Rabbimize birini şefaatçi olarak göndersek" derler. Âdem´ (a.s.)´e gidip şöyle derler: "Sen babamızsm. Yüce Allah seni kendi eliyle yarattı. Meleklerini sana secde ettirdi. Her şeyin ismi­ni sana öğretti. Rabbin katında bize şefaatçi ol." Âdem (a.s.): "Ben bunu si­ze sağlayamam" der. Yasaklanmış olduğu halde ağacın meyvesinden yediği­ni, böylece günah işlediğini söyleyerek Nuh (a.s.)´a gitmelerini salık verir. Onun allah tarafından yeryüzü halkına gönderilen (ulül-azm) peygamberle­rin ilki olduğunu söyler. Bunun üzerine insanlar Hz. Nuh´a giderler. O da on­lara: "Ben bunu size sağlayamam" der. Bilmediği bir konuda Rabbinden (kâ­fir oğlunu affedip kurtarması gibi) bir istekte bulunma günahını işlediğini ha­tırlatır ve Hz. İbrahim´e gitmelerini salık verir. Onlar da Hz. İbrahim´e gider­ler. Ancak Hz. İbrahim onlara: "Ben bunu size sağlayamam" der. Ve üç kez yalan söyleyerek günah işlemiş olduğunu beyan eder. [174] Ve Allah´la konuş­ma şerefine dünyadayken ermiş ve kendisine Tevrat gönderilmiş olan Musa peygambere gitmelerini salık verir. Yanına gittiklerinde Hz. Musa onlara: "Ben bunu size sağlayamam" der. Adam öldürerek günah işlemiş olduğunu beyan eder ve: "İsa´ya gidin. O, Allah´ın kelimesi ve ruhu olan bir kuldur." der. Hz. İsa´ya giderler. Hz. İsâ onlara: "Ben bunu size sağlayamam. Ama siz Muhammed´e gidin. O, önceki ve sonraki günahları Allah tarafından bağış­lanmış bir kuldur." der. Bana gelirler. Ben de konağına [175] gitmek için Rab-bim´den izin isterim. Bu izin verilir. Gidip kendisini gördüğümde secdeye kapanırım. Rabblm beni dilediği kadar o halde bırakır. Sonra da: "Ya Mu­hammed! Başını secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecektir. Şefaat et, şe­faatin kabul edilecektir. Dile, dileğin gerçekleşecektir." der. Başımı secdeden kaldırırım. Rabbimi, O´nun bana öğrettiği şekilde hamd edip överim. Sonra şefaat ederim. Benim için bir sınır konulur. (Günahkârları) cennete koya­rım." Hemmam dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.)´ın şöyle buyurduğunu da işittim: "Onları cehennemden çıkarıp cennete koyarım. Yanına ikinci kez gitmek için Rabbimden izin isterim. Bana bu izin verilir. Onu görünce secdeye ka­panırım. Rabbim beni dilediği kadar o halde bırakır. Sonra da: "Ya Muham-med başını kaldır. Konuş, dinleneceksin. Şefaat et; şefaatin kabul edilecek­tir. Dile; dileğin gerçekleşecektir." der. Başımı secdeden kaldırırım. Rabbi­mi, O´nun bana öğrettiği şekilde hamdedip överim. Sonra şefaat ederim. Be­nim için bir sınır konulur. Günahkârları cehennemden çıkarıp cennete koya­rım. Yanına üçüncü kez gitmek için Rabbimden izin isterim. Bana bu izin ve­rilir. Yanma gidip O´nu görünce secdeye kapanırım. Rabbim beni dilediği kadar o halde bırakır. Sonra da, "Ya Muhammedi Başını secdeden kaldır. Konuş, dinleneceksin. Şefaat et; şefaatin kabul edilecektir. Dile; dileğin ger­çekleşecektir." der. Başımı secdeden kaldırırım. Rabbimi, O´nun bana öğret­tiği şekilde hamd edip överim. Sonra şefaat ederim. Benim için bir sınır ko­nulur. Günahkârları cehennemden çıkarıp cennete koyarım. Cehennemde sa­dece Kur´ân´ın hapsettikleri kalır." Yani orada ebediyyen kalmaları vacib olanlar kalırlar. Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Belki de Rabbin seni övülecek bir makam yükseltir." (îsrâ, 17/79)

Bu âyette sözü edilen makam, yüce Allanın Peygamberi (s.a.v.)´e ver­meyi vaadettiği Makam-ı Mahmud´dur. [176]

Sahih-i Buharî´nin Kitâb´üt-Tevhid bölümünde... Hammad b. Zeyd´den rivayet olundu ki; Mabed b. Hilal el-Beğavî şöyle demiştir:

Basra´da bir gurup oluşturup Sabit el-Benanî´yi de yanımıza alarak, sa­bit kendisine bizim için şefaat hadisini sorsun diye Enes b. Mâlik´in yanına gittik. Evine vardığımızda Enes ´in kuşluk namazı kılmakta olduğunu gördük. Bekledik, namazını tamamladı. Yanına girmek için izin istedik. Bize izin verdi. Yatağının üzerinde oturmaktaydı. Sabit´e: "Şefaat hadisinden daha ön­celikli bir şeyi ona sorma" dedik. Sabit ona dedi ki: "Ey Hamza´nın babası! Bunlar, Basra´dan gelen kardeşlerin... Şefaat hakkında senden (hadis) sorma­ya gelmişler." Bunun üzerine Enes, söze şöyle başladı: Muhammed (s.a.v.) bize dedi ki: "Kıyamet günü olduğunda insanlar dalgalar halinde birbirlerine karışırlar. Adem (a.s.)´e gelip, "Rabbin katında bize şefaat et" derler. Âdem (a.s.): "Ben bunu yapamam. Ama siz İbrahim (a.s.)´e gidin" der. İnsanlar ya­nına gittiklerinde ibrahim (a.s.): "Ben bunu yapamam. Ama siz Musa (a.s.)´a gidin. Çünkü o, Allah´ın ruhu ve kelimesidir." der. Yanına gittiklerinde İsâ (a.s.), insanlara: "Ben bunu yapamam. Ama siz Muhammed (s.a.v.)´e gidin." der. Bana gelirler. Ben de: "Ben bu işe varım" der ve Rabbimden izin isterim. Bana izin verilir. [177] Kendisini övmem için şu anda hatırlayamadığım ba­zı cümleleri bana ilham eder. Huzurunda secdeye kapanırım. "Ya Muham­med! Başını secdeden kaldır. Konuş; sözün dinlenecektir. Şefaat et; şefaatin kabul edilecektir. Dile; ne dilersen sana verilecektir." denir. "Ya Rab! Üm­metim!" derim. O zaman bana: "Hadi git bakalım. Kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca imân bulunan kimseleri cehennemden çıkar." denilir. Hemen gi­der, emri yerine getiririm. Tekrar dönüp aynı övgülerle Rabbimi över, sonra da secdeye kapanırım. Bana: "Ya Muhammed! Başını secdeden kaldır. Ko­nuş; sözün dinlenecektir. Şefaat et; şefaatin kabul edilecektir. Dile; ne diler­sen sana verilecektir." denir. "Ya Rab! Ümmetim." derim. O zaman bana: "Hadi git bakalım. Kalbinde bir arpa tanesi ağırlığınca imân bulunan kimse­leri cehennemden çıkar" denilir. Hemen gider, emri yerine getiririm. Tekrar dönüp aynı övgülerle Rabbimi över, sonra da secdeye kapanırım. Bana: "Ya Muhammed! Başını secdeden kaldır. Konuş; sözün dinlenecektir. Şefaat et; şefaatin kabul edilecekfir. Dile; ne dilersen sana verilecektir." denir. "Ya Rab! Ümmetim." derim. O zaman bana: "Hadi git bakalım. Kalbinde en kü­çük bir hardal tanesi ağırlığınca imân bulunan kimseleri cehennemden çıkar" denilir. Hemen gider, emri yerine getiririm."

Bu hadisi rivayet eden Mabed b. Hilâl diyor ki: Enes´in yanından çıktı­ğımızda arkadaşlarımdan bazısına "Keski bir de Hasan´a uğrasak. O babam Halifenin evinde gizleniyor." dedim. Yanına gittik. Enes b. Mâlik´in bize ri­vayet ettiği hadisi ona naklettik. Enes´in şefaat konusunda bize rivayet ettiği hadisi onaylamadı. "Onun rivayet ettiği hadisi bana nakledin bakalım" dedi. Hadisin şu kısmına geldiğimizde, "O böyle rivayet etmemişti bana. Yirmi se­ne önce bu hadisi bana rivayet etmişti. Bilemiyorum; şimdi hadisi unutmuş mudur, yoksa sizinle fazla konuşmak mı istememiştir " dedi. Hasan´a: "Ey Saîd´in babası! Onun yirmi sene önce rivayet etmiş olduğu şekliyle bu hadi­si sen bize naklet" dedik. Gülüp "Esasen insanoğlu acelecidir" (îsrâ, n/l D me­alindeki âyeti okudu ve şöyle dedi: Bu hadisi sırf size nakletmek için ağzıma alıyorum. Enes, bunu size rivayet ettiği gibi bana da rivayet etti. Size rivayet ettiği kısmın devamında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"... Dördüncü kez Rabbimin yanıma dönüp O´nu aynı cümlelerle över, sonra da huzurunda secdeye kapanırım. Bana: "Ya Muhammed! Başını sec­deden kaldır. Konuş, sözün dinlenecek; şefaat et, şefaatin kabul edilecek; di­le, ne dilersen verilecektir." denir. "Ya Rab! Lailahe illallah diyenleri de ce­hennemden çıkarmama izin ver" derim. Cenab-ı Allah; "İzzet ve kibriyama, azametime yemin ederim ki; lailahe illallah diyenleri mutlaka cehennemden çıkaracağım" der." [178]

Ebû Ya´lâ da... Enes´ten böyle bir rivayette bulunarak hadisi uzun uzadıya nakletmiş, şefaatin üç aşamasını anlatmış ve sonuncusunu anlatırken de Rasûlullah (s.a.v.)´in şu sözlerini nakletmiştir:

"Ben, "Ümmetim" derim. Bana şöyle cevap verilir: "İhlaslı olarak laila-he illallah diyen kimseler sana bağışlandılar." [179]

Bezzâr... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Benden şefaat istenilmeye ve ben de şefaat etmeye devam ederim. Aziz ve Celil Rabbim de şefaatimi kabul buyurur. Nihayet ben derim ki: Ya Rab! Beni lâ ilahe illallah diyen kimselere şefaatçi kıl." [180]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ben ayakta durup ümmetimin sıratı geçmesini beklerken İsa bana gelip şöye der: "Ya Muhammed! Şu Peygamberler toplanıp sana gelmişler. Bütün ümmetler hakkında gerekli hükmü verip gidecekleri yere göndermesi ve on­ları içinde bulundukları şu durumdan kurtarması için Allaha dua etmeni sen­den istiyorlar. Bütün insanlar (maşherde) ağızlarına kadar tere batmışlardır. Mümin kimse, nezleye tutulmuş gibidir. Kâfiri ise ölüm bürür. Ben isa´ya: "Ben dönünceye kadar burada bekle" derim. Hemen gidip Arş´in altında du­rurum. Seçkin ve mürsel peygamberlerin karşılaşmadıkları bir ikramla karşı­laşırım. Cenab-ı Allah, Cebrail´e şöyle vahyeder: "Muhammed´e git ve ona de ki: Başını secdeden kaldır. Dile, ne dilersen sana verilecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." Ümmetim için şefaat eder ve her doksan dokuz kişiden birin cehennemden çıkarırım. Şefaat için sürekli Rabbimin yanına gi­derim. Huzurunda her duruşumda mutlaka şefaat ederim. Nihayet Allah ba­na dilediğimi verir. Bu cümleden olmak üzere bana şöyle der: "Ey Muham­med! Ümmetinden bir gün dahi ihlaslı olarak Allah´tan başka ilah bulunma­dığına şehadet eden ve bu şehadet üzere vefat eden herkesi cennete koy."[181]

İbn Ebi´d-Dünyâ... Nadr b. Enes´ten rivayet etti ki; Enes şöyle demiştir:

"Kulların başına gelenler gelmiş iken Cibril, Peygamber (s.a.v.)´in yanı­na gelir ve "Rabbinden izin iste; ümmetin için şefaatçi olmayı dile." der. Ben de arşın yanına yaklaşır, orada dururum. Orada hiç bir peygamberin ve göz­de meleğin karşılaşmadığı bir ikramla karşılaşırım. Yüce Allah: "Dile ne di­lersen verilecektir; şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." der. Ben de: "Üm­metim" der."

İbn Ebi´d-Dünya... Ebû Büreyde´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden taşlar ve kerpiçler sayısınca insanlara şefaat edeceğimi umuyorum."

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[182]

"Her peygamberin yaptığı bir duâ vardır. Ben duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak gizledim." [183]


Kıyamet Gününde Rasûlullah (S.A.V.) Nefsinin Yularını Salıveren Ve Günah Yükünü Ağırlaştıran Kimselere Şefaat Edecektir:



Hafız el-Beyhakî... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyen kimse­leredir."

Bu hadisi Câbir´den rivayet eden Muhammed diyor ki: Ben, "Ey Câbir bu nedir " diye sordum. Câbir şöyle cevap verdi: Evet ey Muhammed. Bir kimsenin iyilikleri kötülüklerinden fazla olursa, o kimse hesaba çekilmeksi-zin cennete girer. Bir kimsenin iyilikleriyle kötülükleri eşit sayıda olarsa, o kimse kolay bir hesaba çekilir, sonra da cennete girer. Rasûlullah (s.a.v.)´in şefaati, nefsinin yularım salıverip sırtının günah yükünü ağırlaştıran kimse­leredir."

Beyhakî... Câbir´der^ rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şu âyet-i kerîme­yi okudu:

"Onlar Allah´ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler. O´nun korkusundan titrerler." (Enbiyâ, 21/28) Bu âyeti okuduktan sonra Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şefaatim; ümmetimden büyük günah işleyen­leredir."

Beyhakî dedi ki: Bu âyet ve hadisin zahirinden anlaşılıyor ki, büyük gü­nah işleyenlere şefaat etmek, Rasûlullah (s.a.y.)´e özgüdür. Melekler, ancak küçük günah işleyenlere şefaat edeceklerdir. Âyetten anlaşılıyor ki, kendisi­ne şefaat edilecek olan kimse; her ne kadar şirkten aşağı derecede büyük gü­nahları olsa da, imânı nedeniyle Allah´ın kendisinden hoşnud olduğu kimse­dir. Şu halde âyetten anlaşılıyor ki; kâfirlere şefaat edilmeyecektir. Zira Ce­nab-ı Allah buna izin vermemiştir. Kâfire şefaatin caizliğine inanmaya da ra­zı olmamıştır. [184]

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her peygamberin kendi ümmeti için yaptığı müstecab bir duası vardır. Ben de duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak sakladım." [185]

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) Şöyle buyurmuştur:

"Cennetliklerle cehennemlikler birbirlerinden ayrılıp da cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdiklerinde, peygamberler kalkıp Şefaat ederler. Onlara: "Haydi gidin bakalım. Kalbinde zerre kadar bir kırat kadar imân bulduğunuz kimseyi cehennemden çıkarın" denir. O denilen va­sıftaki kimseleri cehennemden çabucak çıkarırlar. Sonra yine şefaat ederler. Kendilerine: "Haydi gidin bakalım. Kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca imân bulduğunuz kimseleri cehennemden çıkarın" denir.

Sonra Cenab-ı Allah: "Şimdi de ben kendi ilim ve rahmetimle bazıları­nı cehennemden çıkaracağım." der. Peygamberlerin cehennemden çıkardıklanndan kat kat fazlasını çıkarır. Çıkardıklarının boyunlarına "Allah´ın azat ettikleri" ibaresi yazılır. Sonra onlar cennete girerler. Orada onlara "Cehen­nemlikler" adı verilir."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Saîd b. Mühelleb´den rivayet etti ki; Talk b. Habib şöyle demiştir:

"Ben önceleri şefaati şiddetle inkâr edenlerdenim. Derken Câbir b. Ab­dullah´la karşılaştım. Cehennemliklerin cehennemde ebedi kalacaklarını ifa­de eden âyetlerden bildiğim kadarını ona okudum. Bana dedi ki: "Ey Talk! Kendini Allah´ın kitabım benden daha çok okuyan ve Rasûlünün sünnetini de benden daha iyi bilen biri mi sanıyorsun Okuduğun âyetlerde kastedilen­ler, müşriklerdir. Ama şefaate mazhar olacak olanlar; bazı günahlar işleyen­ler ve bu günahlar nedeniyle azâb görenler, sonra da cehennemden çıkarılan­lardır." Böyle dedikten sonra Câbir, eliyle kulaklarım göstererek, "Eğer şim­di okumakta olduğumuz bu âyetleri de o zaman da okumakta olduğumuz hal­de Rasûlullah (s.a.v.)´in şefaatten bahsettiğini duymamış isem bu kulaklarım sağır olsunlar!"

İmam Ahmed b. Hanbel... Ali b. Zeyd b. Ebi Nadre´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: İbn Abbas, Basra Camiinin minberinde bize bir hutbe irâd etti. Hutbede bize Rasûlullah (s.a.v.)´in şu hadisini aktardı:

"Her peygamberin mutlaka dünyada karşılığını aldığı bir duası olmuş­tur. Ben duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak sakladım. Kıya­met gününde ben Âdemoğullannın efendisiyim. Bunu övünmek kastıyla söy­lemiyorum. Mezarı açılıp yerden ilk çıkacak olan benim. Bunu da övünmek kastıyla söylemiyorum. Livâül hamd (hamd sancağı) o zaman elimde olacak­tır. Bunu da övünmek kastıyla söyemiyorum. Âdem (a.s.) ve ondan sonraki­ler, sancağımın altında duracaklardır. Bunu da övünmek kastıyla söylemiyo­rum. Kıyamet gününde insanların (haşir yerinde) bekleyişi uzayacaktır. Bir­birlerine, "Beşeriyetin babası Adem´e gidelim de aramızda hüküm vermesi için Rabbimiz katında bize şefaatçi olsun." derler. Yanına gidip ona derler ki: ´´Ey Adem! Sen Allah´ın kendi eliyle yarattığı, Cennetine yerleştirdiği, me­leklerini de secde ettirdiği bir kimsesin. Rabbinin katında bize şefaatçi ol da hakkımızda hüküm versin." Âdem (a.s.) onlara şöyle cevap verir: "Ben bu is­tediğinizi yapacak durumda değilim. Çünkü ben, işlediğim bir günah nede­niyle cennetten çıkarıldım." [186] Bugün ben ancak kendi nefsimi düşünmekteyim. Ama siz İbrahim Halil (a.s.)´e gidin." İbrahim (a.s.)´a gider ve: "Ey İb­rahim! Rabbin katında bizim için şefaat et de aramızda hüküm versin." der­ler. İbrahim (a.s.) onlara şöyle der: "Ben bu istediğinizi yapacak durumda de­ğilim. Çünkü ben İslâm için üç kez yalan söyledim." Vallahi o bunları söy­lerken sadece dini savunmaya çabalamıştı. "Ben rahatsızım" (Saffat, 37/89) de­mişti. Oysa rahatsız değildi. Putları kimin kırdığını soranlara demişti ki: "Belki onu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun." (Enbiya, 21/ 63). Hükümdarın huzuruna getirildiğinde karısı için, "Bu benim kardeşim­dir" demişti. [187] "Bugün ben sadece kendi nefsimi düşünüyorum. Ama siz, Allah´ın elçi yaparak ve dünyada kendisiyle konuşarak seçtiği Musa´ya gi­din." Hz. Musa´nın yanma gidip şöyle derler: "Rabbin katında bizim için şe­faat et de aramızda hüküm versin." Hz. Musa onlara der ki: "Ben bu istedi­ğinizi yapacak durumda değilim. Çünkü ben hiç kimseyi öldürmemiş bir adamı öldürdüm. [188] Bugün ben ancak kendi nefsimi düşünüyorum. Ama siz: Allah´ın ruhu ve kelimdsi İsa´ya gidin." Hz. İsa´ya gider ve ona: "Rabbin ka­tında bizim için şefaat et de aramızda hüküm versin." derler. İsâ (a.s.) onla­ra cevaben der ki: "Ben bu istediğinizi yapacak durumda değilim. Çünkü ben, Allah´tan başka bir tanrı edinildim. [189] Bugün ben ancak kendi nefsimi düşünüyorum. Bakın hele siz şu işe ne dersiniz Ağzı mühürlü bir kabın için­deki şeyi, mührü kırmadan ele geçirmek mümkün müdür " İnsanlar "Hayır" deyince, sözüne şöyle devam eder: "Doğrusu Muhammed (s.a.v.) peygam­berlerin hatemi(mührü)dir. Bugün o burada hazırdır. Onun önceki ve sonra­ki günahları bağışlanmıştır." İnsanlar yanıma gelir ve "Ya Muhammed! Rab­bin katında bizim için şefaat et de hakkımızda hüküm versin." derler. Onla­ra: "Ben buna varım" derim. Nihayet Cenab-ı Allah, dilediği ve Razı olduğu kimselere şefaat etmeme izin verir. Yaratıkları arasında hüküm vermek iste­diğinde, bir seslenici şöyle ünler: "Muhammed ve ümmeti nerede " Biz hem sonrakileriz hem de öncekileriz..Son geln ümmetiz, ama ilk hesaba çekilecek ümmetiz. Ümmetler, geçmemiz için bize yol açarlar. Yüzümüz, el ve ayak­larımız abdestin etkisiyle parıldar vaziyette yolumuza devam ederiz. Bizim için ´Neredeyse bu ümmetin hepsi peygamber olacaktı.´ denilir. Cennetin ka­pısına gelir, kapının halkasını tutar, kapıyı çalarım. Sen kimsin derler. "Ben Muhammedinı" derim. Kapı açılır. Aziz ve Celil olan Rabbimi, kürsüsünün (ya da tahtının) üstünde görürüm. [190] Huzurunda hemen secdeye kapanırım. O´nu benden önce hiç kimsenin söyleyemediği sözlerle överim. Benden son­ra da hiç kimse O´nu bu şekilde övemeyecektir. "Ey Muhammedi Başını sec­deden kaldır. Dile, ne dilersen verilecektir. Konuş, sözün dinlenecektir. Şe­faat et, şefaatin kabul edilecektir." denir. Ben: "Ey Rabbim! Ümmetim, üm­metim..." derim. Cenab-ı Allah: "Kalbinde şöyle ve şöyle ağırlıkta (neyin ağırlığında olacağını Rasûlullah bildirmiş, ama Ravi Hammad, o kelimeyi aklında tutamamıştır.) imân bulunan kimseleri cehennemden çıkar." diye emreder. Tekrar secdeye kapanır ve diyeceklerimi derim. Cenab-ı Allah: "Başını secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecektir. Dile, ne dilersen veri­lecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." der. Ben: "Ey Rabbim! Ümme­tim, ümmetim..." derim. Cenab-ı Allah: "Kalbinde şöyle ve şöyle ağırlıkta (bu defa öncekinden küçük bir şeyin adını verir) imân bulunan kimseleri ce­hennemden çıkar." diye emreder. Tekrar dönüp Rabbimin huzurunda secde­ye kapanır ve aynı şeyleri söylerim. Cenab-ı Allah bana: "Başını secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." der. Ben: "Ey Rabbim! Ümmetim, ümmetim..." derim. Cenab-ı Allah buyurur: "Kalbinde şöyle ve şöyle ağırlıkta (bu defa öncekinden daha küçük bir şeyin adını verir) imân bulunan kimseleri cehennemden çıkar." [191]

Taberanî... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Şefaatim, ümmetimin büyük günah işleyenleri içindir." [192]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Ömer´den rivayet etti ki; Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şefaat etmek ve ümmetimin yarısının cennete konulması ikilemi ara­sında bir seçim yapmak durumunda bırakıldım. Ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaat daha genel ve daha yeterlidir. Siz şefaatin takvahlar için yapı­lacağını mı sanıyorsunuz Hayır, o Allaha dönen günahkârlar içindir." [193]

Müslim... Abdullah b. Amr b. Âs´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), Hz. İbrahim´in sözlerini nakleden şu âyet-i kerimeyi okudu:

"Rabbim! O putlar çok insanları saptırdı. Bana uyan bendendir. Bana karşı gelen kimseyi sana bırakırım; sen bağışlarsın, merhamet edersin." (İbra­him, 14/36}

Sonra, Hz. isa´nın sözlerini nakleden şu âyet-i kerimeyi okudu: "Onlara azâb edersen, doğrusu onlar senin kullarındır. Onları bağışlarsan, güçlü olan, Hakim olan şüphesiz ancak sensin." (Mâide, 5/118)

Sonra da Hz. Nuh´un sözlerini nakleden şu âyet-i kerimeyi okudu: "Rabbim! Yeryüzünde hiç bir inkarcı bırakma." (Nûh, 71/26)

Bu âyetleri okuduktan sonra Rasûlullah (s.a.v.) ellerini kaldırıp "Alla-hım! Ümmetim, ümmetim..." dedi ve ağladı. Bunun üzerine Cenab-ı Allah buyurdu ki: "Ey Cibril! Muhammed´e git. Niçin ağladığını (onun niçin ağla­dığını Rabbini daha iyi bilir.) ona sor." Cebrail ona gelip niçin ağladığını sor­du. Rasûlullah (s.a.v.),.ağlamasının nedenini ona bildirdi. Cebrail de gidip bu nedeni Rabbine bildirdi (oysa o nedeni Rabbin -kendisine anlatılmasa da-çok iyi biliyordu.) Bunun üzerine yüce Allah buyurdu: "Ey Cibril! Muham­med´e git ve ona de ki: Doğrusu biz seni ümmetin konusunda memnun ede­cek ve Üzmeyeceğiz." [194]

Beyhakî... Abdurrahman b. Ebi Ukayl´ın şöyle dediğim rivayet etmiştir: Bir heyetle birlikte Peygamber (s.a.v.)´in yanına gittik. Kapıda oturup bekledik. Yanına varıp kendisiyle görüşeceğimiz adam (yani Hz. Peygam­ber) kadar kendisine kızdığımız hiç kimse yoktu. Görüşüp yanından ayrıldı­ğımızda, kendisiyle görüştüğümüz adam kadar sevdiğimiz hiç bir kimse yok­tu.

Heyettekilerden biri, "Ya Rasûlallah! Rabbinden, Süleyman Peygambe­rin mülkü gibi bir mülk istedin mi " diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) güldü. Sonra şöyle buyurdu: "Belki de ihtiyaçlarınıza yetecek kadarının size veril­mesi, Allah katında Süleyman´ın mülkünden daha üstün ve iyidir. Şüphesiz, Allah göndermiş olduğu her peygambere bir duâ vermiştir. Kimi bu duâsıy-la dünyalık istedi. Kendisine dünyalık verildi. Kimi bu hakkını kendisine is­yan ettiklerinde kavmine karşı beddua olarak kullandı ve kavmi de bu yüz­den helak oldu. Allah bana bir duâ verdi. Ben bunu kıyamet gününde ümme­time şefaat etmek üzere Rabbimin katında gizledim." [195]

Ben derim ki; bu hadis de, senedi de gariptir. [196]


Kıyamet Gününde Şefaatçiler; Önce Peygamberler, Sonra Alimler, Sonra Da Şehidler Olacaktır:



Hafız Ebû Ya´lâ... Müminlerin emiri Osman b. Affan (r.a.)´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde üç sınıf insan şefaat edecektir: Peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehidler."[197]

Bezzâr... Osman (r.a.)´dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kıyamet gününde ilkin peygamberler, sonra şehidler, sonra da mümin­ler şefaat edeceklerdir."[198]

Ebubekir el-Bezzâr... Harb b. Şüreyh el-Bezzâr´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebû Cafer Muhammed b. Ali´ye dedim ki:

— Iraklıların sözünü ettiklerî şu şefaat hakkında ne diyorsun Gerçek­ten şefaat var mıdır

— Neyin (kimin) şefaatini soruyorsun

— Muhammed (s.a.v.)´in şefaatini soruyorum.

— Evet. Vallahi bu şefaat vardır. Allah´a yemin ederim ki; amcam Mu­hammed b. Ali b. Hanefiye, Ali´den naklederek Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Ümmetim için o kadar çok şefaat ederim ki, niha­yet Aziz ve Celil olan Rabbim bana seslenerek, "Razı oldun mu ey Muham­med " diye sorar. Ben de: "Razı oldum ya Rab." derim."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Avf b. Mâlik el-Eşcaî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Dün gece Rabbimin katından biri yanıma gelerek beni, ümmetimin ya­rısının cennete girmesi ve şefaat ikilemi arasında seçim yapmak durumunda bıraktı. Ben de şefaati seçtim. Sahabîler: "Ey Allah´ın Rasûlii! Allah aşkına ve sahabilerin olmamız hatırına bizi de kendilerine şefaat edeceklerin arası­na kat. " deyince Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Burada hazır bulunan­lar şahid olsunlar ki; şefaatim, ümmetimden, hiç bir şeyi Allah´a ortak koş-maksızın ölen kimseleredir." [199]

Yakub b. Süfyan... Avf b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Rabbimin katından Cibril (a.s.) yanıma gelip beni iki şeyden birini seç­me durumunda bıraktı: Ya Ümmetimin yarısı cennete girecekti. Ya da şefa­atte bulunacaktım. Ben şefaatte bulunmayı seçtim."[200]

Beyhakî... Şa´bî´den rivayet etti ki; Kâ´b b. Ucre şöyle demiştir:

"Ya Rasûlallah! Şefaat, şefaat..." dedim. Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: "Şefaatim, ümmetimin büyük günah işleyenlerdedir." [201]

İmam Ahmed b. Hanbel... Huzeyfe´den rivayet etti ki; Ebubekir es-Sid-dık (r.a.) şöyle demiştir:

"Bir gün Rasûlullah (s.a.v.) sabahladı, namazını kıldı. Sonra oturdu. Kuşluk vakti olunca güldü. Sonra yerinde oturdu. Derken öğlen, ikinci ve ak­şam namazlarını da kıldı. Bütün bunlar olup biterken o hiç konuşmuyordu. Nihayet yatsı namazını da kıldı. Sonra kalkıp ailesinin yanına gitti. İnsanlar bana "Rasûlullah (s.a.v.)´e durumunu sormayacak mısın Çünkü o bugün da­ha önce hiç yapmadığını yaptı!" dediler. Ben de durumu kendisine sordum. Bana şu açıklamada bulundu:

"Evet. Bana dünya ve ahiret halleriyle ilgili manzaralar gösterildi. (Kı­yamet gününde Cenab-ı Allah, önceki ve sonraki ümmetleri aynı alanda top­layacak. İnsanlar şöyle kıtalara ayrılacaklar, nihayet çenelerine kadar tere gö­mülecekler ve o halde Âdem (a.s.)´e gidip diyecekler ki: "Şen beşeriyetin atasısın. Allah seni seçti. Rabbin katında bize şefaatçi ol." Âdem (a.s.) ise şöyle cevap verir: "Sizin karşılaştığınız şelerle ben de karşılaştım. Siz, baba­nız (Adem)´den sonra (ikinci) babanız olan Nûh (a.s.)´a gidin."

"AHah, Adem´i, Nuh´u, İbrahim ailesini, İmrân ailesini âlemlere tercih etti." (Âl-i İmrân. 3/33)

İnsanlar Hz. Nuh´un yanma gider ve derler ki: "Rabbin katında bize şe­faat et. Sen Allanın seçtiği, tercih ettiği, duasını kabul buyurduğu bir kimse­dir. Peygamberlerden hiç biri seninki gibi bir duâ yapmamıştır." [202] Hz. Nûh, onlara: "İstediğiniz şey yanımda yoktur. Ama siz İbrahim´e gidin. Çünkü Al­lah onu dost edinmiştir." Yanına gittiklerinde Hz. İbrahim onlara: "İstediği­niz şey yanımda yoktur. Ama siz Musa´ya gidin. Çünkü Allah onunla konuş­muş ta konuşmuştur." der. Yanına gittiklerinde Hz. Mûsâ onlara: "İstediği­niz şey yanımda yoktur. Ama siz Ademoğullannın efendisinin yanına gidin. Çünkü yer ilk olarak onun için yarılacak ve o, mezarından ilk çıkacak kişi olacaktır. Siz, Muhammed (s.a.v.)´e gidin." der.

Yanıma gelirler. (Şefaat için) Rabbimden izin isterim. Bana izin verilir. O´nu gördüğümde [203] secdeye kapanırım. Yüce Allah dilediği bir süre kadar beni o halde bırakır. Sonra şöyle buyurur: "Başını secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." Başını kaldırıpta Aziz ve Celil olan Rabbim bana baktığında O´nun huzurunda secdeye kapa­nırım. O vaziyette bir cuma (hafta) kadar daha beklerim. Yüce Allah: "Başı­nı secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecektir. Şefaat et, şefaatin kabul edi­lecektir." der. Başımı kaldırıp ta Aziz ve Celil olan Rabbim bana baktığında O´nun huzurunda secdeye kapanırım. O vaziyette bir cuma (hafta) kadar da­ha beklerim. Yüce Allah: "Başını secdeden kaldır. Konuş, sözün dinlenecek­tir. Şefaat et, şefaatin kabul edilecektir." der. Tekrar secdeye kapanmak Rab­bimin huzuruna vardığımda Cebrail pazumdan tutar ve hiç bir beşere öğret­mediği bir duayı bana öğretir. Ben de derim ki: "Ey Rabbim! Beni Âdemo-ğullarının efendisi olarak yarattın. Bunu övünmek için söylemiyorum. Kıya­met gününde yer ilk olarak benim için yarılacak ve mezardan çıkacak ilk ki­şi ben olacağım. Bunu da Övünmek için söylemiyorum." Derken Eyle ile San´a arasındaki mesafeden daha fazla bir yeri dolduracak kadar ümmetim­den çok sayıda kişi. Kevser havuzuna (su içmeye) gelecektir. Sonra peygam­berler çağırılırlar. Allah´ın salât-ü selâmı üzerlerine olsun. Kimi peygamber bir toplulukla gelecek; kimi peygamber beş altı kişiyle gelecek, kimi pey­gamber de yalnız başına gelecektir. Sonra şehidler çağırılır. Onlar, diledikle­ri kimselere şefaat ederler. Şehidler böyle yaptıktan sonra yüce Allah: "Ben merhametlilerin en merhametlisiyim. Allah´a hiç bir şeyi ortak koşmayan kimseleri de cennete koyun." diye emreder. Onları da cennete koyarlar. Son­ra yüce Allah "Cehenneme bakın bakalım. Orada hiç bir hayırlı amel bulabi­lecek misiniz " diye sorar. Cehenneme bakar, orada bir adama rastlar ve ona: "Hiçbir hayırlı amel işledin mi " diye sorarlar. O da şöyle cevap verir: "Ha­yır. Sadece alışverişte insanlara müsamahalı davranırdım." Bunun üzerine Cenab-ı Allah: "Kendisi diğer kullarıma nasıl müsamahalı davranmışsa siz de bu kuluma müsamaha gösterin." der. Sonra cehennemden bir adam çıka­rırlar. Ona: "Hiç hayır yaptın mı " diye sorarlar. O da: "Hayır. Yalnız çocuk­larıma şu vasiyette bulunmuştum: ´Ben öldüğümde beni ateşle yakm. Sonra beni öğütür gibi ufalayın. Sürme haline geldiğimde beni deniz kıyısına götü­rüp rüzgara vererek savuran. Vallahi o zaman âlemlerin Rabbi beni artık hiç yakalayıp azablandıramaz´!" Yüce Allah o adama sorar:

— Neden böyle yaptın

— Senden korktuğum için.

— En büyük mülke sahib olan hükümdara bak! Onun mülkü kadar mülk ve on kat fazlası sana verilecektir!

— Sen en büyük hükümdar olduğun halde benimle niye alay ediyorsun Resûlullah (s.a.v.): "Kuşluk vaktinden beri beni güldüren, işte buydu."dedi. [204]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sırat köprüsü cehennemin iki yakasının üzerine kurulur. Üzerinde hur­ma dikeni gibi dikenler vardır. Sonra insanlar onun üzerinden geçerler. Kimi selâmetle geçip kurtulur. Kimi yaralanarak geçip gider. Kimi yakalanıp ce­henneme düşer. Cenab-ı Allah, kullar arasında hüküm verme işini tamamla­dıktan sonra müminler, dünyadayken kendileri gibi namaz kılıp, zekât veren, oruç tutan, hac eden, gaza yapan bazı adamları aramaya başlar ve şöyle der­ler: "Ya Rab! Kullarından bazıları dünyadayken bizimle beraber ve bizim gi­bi namaz kılar, zekât verir, oruç tutar, hacceder ve gaza yaparlardı. Ama şim­di onları göremiyoruz !" Cenab-ı Allah, müminlere der ki: "Cehenneme gi­din. Bu dediklerinizden orada bulduklarınızı ateşten çıkarın." Müminler ce­henneme gider, onları orada bulurlar. Ateş onları amellerine göre yakalamış­tır: Kimini ayaklarına kadar, kimini bacaklarının yarı yerine kadar, kimini dizlerine kadar, kimini beline kadar yakalamıştır. Ama yüzlerini bürümemiş-tir. Onları ateşten çıkarıp hayat suyuna atarlar." Ashab: "Hayat suyu nedir ey Allah´ın Rasûlü " diye sorduklarında, Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: "Cennetliklerin yıkandığı sudur. (O suda yıkanınca) tarladaki ekin gibi biter-ler" fBir defasinda da şöyle demişti: Ekin, selin (ardı sıra yerde kalan) köpü­ğünün içinde biter.) Sonra peygamberler, ihlâslı olarak ´Allah´tan başka ilâh yoktur1 diye şehadet getirmiş olanlar için şefaatte bulunarak onları cehen­nemden çıkarırlar. Sonra da Cenab-ı Allah kendi rahmetiyle, cehennemdeki-lere tecelli eden ve kalbinde zerre ağırlığınca imân bulunan hiç bir kulu ora­da bırakmaz, mutlaka çıkarır." [205]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikler, o ateş ehlidir ki, onlar orada ölmezler ve dirilmezler. Cenab-ı Allah, kendilerine merhamet etmek istediği kimseleri cehennemde öldürür. Sonra onları gurup halinde hayat nehrine koyar. Onları dağıtır. (Ya­hut onlar hayat nehrine ya da cennet nehrine açılırlar.) Sonra da sel artığı su­lardaki bitkiler gibi biterler. Ağacı hiç görmüyor musunuz Önce yeşerir, sonra sararır, ardından tekrar yeşil olur." Bazıları dediler ki: Rasûlullah (s.a.v.) böyle derken badiyedeymiş gibiydi. [206]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikler, o ateş ehlidir ki; orada ölmez ve dirilmezler. Onlar o kimselerdir ki suçları (ya da günahları) sebebiyle cehenneme girerler. Yüce Allah onları öyle bir öldürüşle öldürür ki adeta kömür haline gelirler. İşte o zaman Cenab-ı Allah ohlara şefaat edilmesine izin verir. Onlar toplu olarak getirilip cennet ırmaklarına serpiştirilirler. Cenab-ı Allah: "Ey Cennetlikler! Bunlara su gönderin" der. Sonra onlar, sel köpüğünde biten tahıllar gibi bi­terler." Bu hadisi dinleyen ashaptan biri: "Rasûlullah (s.a.v.) böyle derken badiyedeymiş gibiydi." dedi. [207]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Nadre´den rivayet etti ki; Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir:

İnsanlar üzerinde kancalar, dikenler ve çengeller bulunan ve bunlara ta­kılmaktan da kurtulamayacakları cehennem köprüsünden geçmek durumun­da bırakılırlar. Kimi o köprüden yıldırım gibi, kimi rüzgar gibi, kimi rahvan at gibi geçip gider. Kimileri de sürünerek geçip giderler.

Cehennemliklere gelince onlar orada ölmezler ve dirilmezler. Günah­kârlar ise günahları nedeniyle yakalanıp yakılırlar. Adeta kömür haline gelir­ler. Sonra Cenab-ı Allah onlara şefaat edilmesine izin verir de guruplar ha­linde cehennemden alınıp bir ırmağa atılırlar. Orada sel köpüklerinde biten bitki gibi biterler. Evet, Rasûlullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurdu:

"Cehenneme en yakın bir adam çıkarılıp cehennemin kenarına getirilir. Yüce Allah´a şöyle der:

— Ya Rab! Yüzümüzü cehennemden başka tarafa çevir.

— Bundan başka bir şeyi benden istemeyeceğine dâir ahdine ve zimme­tine yemin eder misin

— Ahdime ve zimmetime yemin ederim ki, başka bir şeyi istemeyece­ğim senden.

Cenab-ı Allah onun yüzünü başka tarafa çevirir. O esnada bir ağaç gö­rür ve şöyle der:

— Ya Rab! Beni şu ağaca yaklaştır da gölgesinde gölgeleneyim ve mey­vesinden yiyeyim.

— Bundan başka bir şeyi benden istemeyeceğine dâir ahdine ve zimme­tine yemin eder misin

— Ahdime ve zimmetime yemin ederim ki, başka bir şeyi istemeyece­ğim senden.

Cenab-ı Allah onu o ağaca yaklaştırır. Ama adam o esnada öncekinden daha güzel bir ağaç görür ve şöyle der:

— Ya Rab Beni şu ağacın yanına götür de gölgesinde gölgeleneyim ve meyvesinden yiyeyim.

— Bundan başka bir şeyi benden istemeyeceğine dâir ahdine ve zimme­tine yemin eder misin

— Ahdime ve zimmetime yemin ederim ki, başka bir şeyi istemeyece­ğim senden.

Cenab-ı Allah onu o güzel ağacın yanına götürür. O esnada adam (önce­kilerden daha güzel) üçüncü bir ağaç görür ve şöyle der:

— Ya Rab Beni şu ağacın yanına götür de gölgesinde gölgeleneyim ve meyvesinden yiyeyim.

—- Bundan başka bir şeyi benden istemeyeceğine dâir ahdine ve zimme­tine yemin eder misin

— Ahdime ve zimmetime yemin ederim ki, başka bir şeyi istemeyece­ğim senden.

Cenab-ı Allah onu o ağacın yanına götürür. Adam insan topluluğunu (cennette) görüp seslerini işitince ´Ya Rab! Beni cennete koy´ der. Adam cennete konulur. Kendisine dünya ve bir o kadarı daha verilir. (Başka bir ri­vayette ise şöyle denilmiştir: Adam cennete girer. Kendisine dünya ve on ka­tı daha verilir)." [208]

İmam Ahmed b. Hanbel... Amr b. Saîd´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)´e: "Kıyamet gününde senin şefaatin sebe­biyle en fazla bahtiyar olacak insan hangisidir " diye sordum. Buyurdu ki:

"Ey Ebû Hüreyre! Senin hadise tutkun olduğunu gördüğüm için bu ha­disi senden önce hiç kimsenin bana sormayacağını tahmin etmiştim doğrusu. Kıyamet gününde benim şefaatim sebebiyle en fazla bahtiyar olacak insan, kendiliğinden ihlâslı olarak lâilahe illallah diyen kimsedir." [209]

Bu, Buharî ve Müslim´in sıhhat şartlarına uygun sahih bir hadistir.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebü Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu her peygamberin kabulle karşılanan bir duası vardır. Peygam­berlerin hepsi acele ederek dualarını (dünyadayken) yaptılar. Bense, duamı, ümmetime şefaat olarak gizledim. Allah´a hiç bir şeyi ortak koşmamış ola­rak ölen kimse, inşaallahü taala şefaatime nail olacaktır." [210]

İmam Ahmed b. Hanbel... Muaviye b. Ma´teb el-Hüzelfden rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)´e: "Şefaat konusunda Rabbin senden ve murâd eyledi " diye sordum. Buyurdu ki:

"Muhammed´in cam kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki; senin ilme tutkun olduğunu gördüğümden dolayı ümmetimden ilk senin bu soruyu bana soracağını tahmin etmiştim doğrusu. Muhammed´in canı kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki; insanların cennet kapısında durmaları beni şefaatimin tamam olmasından daha çok ilgilendirip düşündürmektedir. Şefa­atim, "Allah´tan başka ilâh yoktur" diyerek ihlaslıca şehadette bulunan, kal­bi dilini ve dili de kalbini doğrulayan kimseleredir." [211]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her peygamberin yaptığı bir duâ vardır. Ben duamı âhirette ümmetime şefaat olarak gizlemek istiyorum." [212]

Müslim... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Her peygamberin yaptığı bir duâ vardır. İnşaallah ben, duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak gizlemek istiyorum."

Kâ´b´ül Ahbar, bu hadisi kendisine nakleden Ebû Hüreyre´ye: "Sen bu­nu Rasûlullah (s.a.v.)´in kendisinden mi işittin " diye sormuş, Ebû Hüreyre de "Evet" diye cevap germişti.

Müslim, bu hadisi nıünferid olarak rivayet etmiştir. [213]

İmam Ahmed b. Hanbel... Hz. Osman´ın azatlısı Ebû Dâre´nin şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Bakî´ mezarlığında Ebû Hüreyre ile beraberdik. Bir ara onun şöyle de­diğini duyduk: "Kıyamet gününde Muhammed (s.a.v.)´in şefaatini insanlar arasında en iyi bilen benim!" Böyle demesi üzerine insanlar gelip etrafında toplandılar ve: "Haydi, Allah sana rahmet etsin. Sözün gerisini getir." dedi­ler. Ebû Hüreyre dedi ki: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle duâ etti: "Allahım! Sana inanmış ve sana ortak koşmamış olarak huzuruna gelen her kulu bağışla."[214]

Beyhakî... Ümmü Habibe´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Benden sonra ümmetimin ne gibi durumlarla karşılaşacakları, birbirle­rinin kanlarını akıtacakları hakkında sen ne dersin Önceki ümmetler hakkın­da Cenab-ı Allah bu hususta ne karar vermiş ise ümmetim hakkında da öyle karar vermiştir. Bu nedenle ben, Cenab-ı Allah´tan beni ümmetime şefaatte yetkili kılmasını diledim. Oda yetkili kıldı."

Beyhakî bunun senedinin sahih olduğunu söylemiştir. [215]


Mü´minlerin Kendi Ailelerine Şefaatleri:



Önceki sayfalarda da geçen Ebû Hüreyre hadisinde Emirül müminin Os­man (r.a.)´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olanlar peygamberler, sonra şehid-ler sonra da müminlerdir." İbn Mâce´nin rivayetine göre ise Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde üç sınıf (insan) şefaat edecek­tir: "Peyamberler, sonra âlimler, sonra şehidler." [216]

Tezkire adlı eserinde Kurtubî... İbn Mes´ud´un şöyle dediğini nakletmiş-tir:

"Peygamberiniz (s.a.v.), dört kişinin dördüncüsü olarak şefaat edecektir: Cibril, sonra İbrahim, sonra Mûsâ ya da İsâ, sonra peygamberiniz, sonra me­lekler, sonra sıddıklar, sonra da şehidler." [217]

Ebû Davud et-Tayalisî de bunu rivayet etmiş, ancak onun rivayetinde şu ilave kısım vardır: "Peygamberinizden sonra, ondan daha büyük biri şefaat etmeyecektir." İşte Makam-ı Mahmud budur ki, bu makam hakkında yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yük­seltir." (Isrâ, 17/79)

Bu cidden garip bir hadistir. Sahih-i Buharî´de Atâ b. Yesar tariki ile Ebû Saîd´den merfu olarak şöyle bir rivayette bulunulmuştur:

Müminler sırattan kurtulup ta necata erdiklerini gördüklerinde, siz hak hususunda onlardan daha şiddetli değilsinizdir. Cehennemdeki (mümin) kar­deşleri için tavırları Rablerine açıklandıktan sonra derler ki: "Ey Rabbimiz! Bunlar bizim kardeşlerimizdi. Bizimle beraber namaz kılar, oruç tutar, hacce­der ve okurlardı." Yüce Allah da onlara şu buyruğu verir: "Gidin bakalım. Kalbinde zerre ağırlığınca imân bulduğunuz kimseleri cehennemden çıkarın."

Bu hadisi rivayet eden Ebû Saîd dedi ki: Dilerseniz şu âyet-i kerimeyi okuyun: "Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. Zerre kadar iyilik ol­sa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir." (Nisa, 4/40)

Yüce Allah buyurur ki: "Melekler şefaat ettiler, peygamberler şefaat et­tiler, müminler şefaat ettiler. Sadece merhamet edicilerin en merhametlisi kaldı." Böyle dedikten sonra Cenab-ı Allah cehenneme avucunu uzatır. Ora­dan asla hayırlı bir amel yapmamış ve yanarak adeta kömüre dönüşmüş olan bir kavmi çıkarıp cennetin önlerindeki bir nehire atar. O nehire hayat nehri denir. Oradan, selin ardında kalan köpük ve birikintilerde biten bitkiler gibi bitip çıkarlar. İnci gibi olurlar. Ancak boyunlarında mühürler olur. Cennet­likler onları bu mühürlerden tanırlar ve şöyle derler: "Bunlar Allah´ın azâd ettiği kimselerdir. Allah bunları işledikleri (salih) bir amelleri ve önceden sundukları bir hayırları olmaksızın cennete koydu!"

Sonra Cenab-ı Allah onlara şöyle buyurur:

— Cennete girin. Her gördüğünüz şey sizin olsun.

— Ey Rabbimiz! Bundan daha üstün bir şey mi var ki Alemlerden kim­selere vermediğini bize verdin.

— Benim katımda bundan daha üstün ve faziletli şeyler vardır.

— Ey Rabbimiz! Bundan daha üstün olan nedir

— Hoşnutluğum ve rızâmdır. Artık size hiç kızmayacağım." [218]


Lânetçiler Dışında Bütün Müminler Kıyamet Gününde Şefaat Edecektir:



İsmail b. Rafi... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) cen­nete girişi anlattıktan sonra şöyle buyurmuştur:

"... Sonra derim ki: "Ya Rab! Ümmetimden cehenneme düşenler için be­ni şefaatçi kıl." Cenab-ı Allah buyurur ki: "Evet. Kalbinde dinarın üçte ikisi, yarısı, üçte biri, dörtte biri, hatta iki kırat ağırlığınca imân bulunan kimsele­ri cehennemden çıkarın. Hiç hayırlı amel işlememiş kimseleri de cehennem­den çıkarın." Sonra (müminlerin) şefaat etmelerine izin verilir. Herkes şefa­at eder. Şefaat etmeyen kalmaz. Yalnız lânetçi hariç. O şefaat edemez. İblis bile o gün Allanın bol rahmetim gördüğü için kendisine şefaat edileceğini umarak cehennemde ayağa kalkarak boynunu uzatıp bakar. Artık şefaat ede­cek kimse kalmayanıca Cenab-ı Allah: "Şefaatçi olarak merhametlilerin en merhametlisi olan ben kaldım." der ve sayılarını ancak kendisinin bildiği miktarda çok kimseyi cehennemden çıkarır. -Onlar yanmış tahtalar gibidir­ler.- Onları cennet kapısının bitişiğindeki hayat ırmağına atar. Orada sel ar­tığı su ve birikintilerde yetişen bitkiler gibi bitip çıkarlar."

Hafız Ebû Ya´lâ... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cehennemliklere sıra halinde resm-i geçit yatırılır. Müminler onların yanından geçerler. Cehennemliklerden biri, dünyadan tanıdığı bir mümini onlonn arasında görür ve ona şöyle der: Ey falan! Söyleve şöyle bir ihtiyaç için benden yardım istediğin günü hatırlıyor musun İhtiyaç duyduğun o şe­yi sana verdiğm günü hatırlıyor musun (Ravi diyor ki: Bence o ´Şöyle ve şöyle bir şeylerden daha bahseder.´ Mümin kişi, cehennemlik adamın anlat­tıklarını hatırlar. Onu tanır; Rabbinin katında onun için şefaat eder ve Rabbi de onun hakkında yaptığı şefaati kabul eder." [219]

Bu hadisin senedinde zayıflık vardır.

İbn Mâce... Hasan´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Kıyamet gününde cennetliklerden bir adam şöyle der: "Ya Rab! Dün­yadayken falan adam bana bir içim su içirdi. Beni ona şefaatçi kıl." Cenab-ı Allah ona: "Git, onu cehennemden çıkar bakalım! der. O da gidip araştırır ve onu cehennemden çıkarır." [220]


Müminlerin Kendi Ailelerine Şefaat Edeceklerine Dâir Nakledilen Hadisler:



Bazıları Hz. Davud´un Zebur´unda şu âyetlerin yazılı olduğunu naklederler:

"Zahid kullarıma kıyamet gününde şöyle derim: ´Ey kullarım! Buna gö­re çok basit olduğunuz için dünyayı sizden uzaklaştırmadım. Ama bu gün na­sibinizi tam almanızı istedim. İnsan saflarının arasına girip araştırın. Beni ve hoşnutluğunu kazanmak amacıyla dünyada size bir lokma yemek yediren ve­ya gıyabınızda sizi savunan veya bir ihtiyacınızı karşılayan sevdiğiniz kim­seleri, elinden tutup cennete koyun."

Tirmizî ve Beyhakî... Ebû Saîd´den rivayet ettiler ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu ümmetimden öyle adamlar vardır ki; onlardan bazısı bir insan topluluğuna şefaat eder ve onun şefaat ettiği kimseler cennete girerler. Yine onlardan bazısı bir kabileye şefaat eder ve o kabile, onun şefaati sayesinde cennete girer. Yine onlardan bazısı bir erkeğe ve ailesine şefaat eder ve on­lar da onun şefaati sayesinde cennete girerler." [221]

Bezzâr´ın kendi senediyle yaptığı merfu bir rivayette ise şöyle denmek­tedir: "Şüphesiz, bir adam, iki üç kişiye şefaat eder." [222]

Bezzâr... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Adama, "Ey Falan! Kalk ta şefaat et" denir. Adam kalkar; kendi (salih) ameline göze ya bir kabileye, ya bir aile efradına, ya bir adama, ya da iki ada­ma şefaat eder."

Bezzâr... Ebû Sümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Ümmetimden bir adamın şefaati sayesinde Mudar kabilesinin nüfusun­dan daha fazla sayıda insan cennete girer. Adam, kendi aile efradına şefaat eder. Kişi, kendi salih ameli nisbetinde şefaat eder." [223]

Hâkim... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah {s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Hasan veya Hüseyin gibi kadar olmayan bir adamın şefaati sayesinde Rebia veya Mudar kabilelerinin nüfusu kadar insan cennete girecektir." Ada­mın biri: "Ey Allah´ın Rasûlü! Mudar kabilesine göre Rebia kabilesi ne olur ki " deyince Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Ben diyeceğimi dedim." [224]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Şakik´in şöyle dediğim rivayet etmiştir: Kudüs´te üç kişilik bir cemaatin yanına oturarak dördüncüleri ben oldum. Onlardan biri dedi ki: Ben, Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu işittim:

"Ümmetimden bir adamın şefaati sayesinde Benî Temim kabilesinin nü­fusundan daha çok insan cennete girecektir." Bizler, "Ey Allah´ın Rasûlüî Senden başka değil mi " diye sorduk; şu cevabı verdi: "Evet, benden baş­ka..." Ben kendisine: "Bunu sen Rasûlullah´tan işittin mi " diye sordum. "Evet" dedi. Kalkıp gittikten sonra da oradakilere: "Bu kimdir " diye sor­dum. İbn Ebi Hazza olduğunu söylediler. [225]

Ebû Ömer b. Semmâk... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden bir adamın şefaati sayesinde Rebia ve Mudar kabilelerin­den birinin nüfusu kadar insan cennete girecektir." Rebia ve Mudar kabilele­rinin nüfusu ne ki ey Allah´ın Rasûü! diye sorulunca Rasûlullah (s.a.v.): "Ben diyeceğimi dedim" dedi. Sahabilerbu şefaatçinin Osman b. Affan (r.a.) Olduğu görüşündeydiler. [226]

Muhammed b. Yusuf el-Feryabî... Abdullah b. Şakik el-Ukaylî´nin şöy­le dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.v.)´in ashabından bir topluluğun yanında oturdum. Aralarında Abdullah b. Ebi Ced´â da vardı. Abdullah dedi ki: Ben_ Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu işittim:

"Ümmetimden bir adamın şefaati sayesinde Beni Temim kabilesinin nü­fusundan fazla insan cennete girecektir." Sahabiler: "O adam senden başka­larına şefaat edecek, öyle değil mi " diye sorunca, Rasûlullah (s.a.v.): "Ben­den başkalarına şefaat edecek" diye cevap verdi.

Feryabî dedi ki: "Bu hadiste sözü edilen şefaatçinin Osman b. Affan (r.a.) olduğunu Söylenir." [227]

Tirmizî... Haris b. Kays´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:[228]

"Doğrusu ümmetimde öyle bir adam vardır ki; onun şefaati sayesinde Rebia ve Mudar kabilelerinin nüfusundan daha fazla sayıda insan cennete gi­recektir." [229]


A´raftakiler:



Yüce Allah buyurdu ki:

"İki taraf arasında bir perde ve burçlar üzerinde her iki tarafı da sımala­rından tanıyan adamlar vardır. Cennetliklere: "Size selâm olsun" derler. Bun­lar henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir. Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: "Rabbimiz! Bizi zâlimlerle beraber bulundurma" derler." (A´râf, 7/46-47)

İbn Abbas ve başkası dediler ki: "A´râf, cennetle cehennem arasındaki bir surdur."

Utbî... Huzeyfe´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "A´raftakiler; sevap­ları kendilerini cehennemden kurtaran ama günahları da cennete girmelerine engel olan kimselerdir."

"Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince: "Rabbimiz! Bizi zâlimlerle beraber bulundurma" derler." (A´râf, 7/47)

Onlar bu haldeyken Rabbin onlara görünüp şöyle buyurur: "Kalkın, cen­nete girin. Şüphesiz, ben SİZİ bağışladım!" [230]

Beyhakî... Mücahid´den rivayet etti ki; Abdullah b. Haris b. Nevfel şöy­le demiştir:

"A´raftakiler, iyilikleriyle kötülükleri birbirine eşit olan kimselerdir. Onlar, hayat ırmağı denen bir ırmağa götürülürler. O ırmağın toprağı, alaçeh-re ve safrandır, kıyıları ise altundan kamıştır ve inci ile taçlanmıştır. Arafta-kiler işte o ırmakta yıkanırlar; gerdanlarında beyaz bir ben oluşur. Yine yıka­nırlar; beyazlıkları daha da artar. Sonra onlara: "Her ne dilerseniz dileyin." denir. Onlar da dilediklerini dilerler. Daha sonra onlara şöyle denir: "Dile­dikleriniz yetmiş kat fazlasıyla size verildi. İşte bunlar, cennetin miskinleri­dir."[231]

A´raftakiler ve onların evsafı hakkında bazı hadisler daha varid olmuş­tur. Ancak o hadisler gariplik içermektedir. Zayıf oluşları nedeniyle onları burada nakletmedik. [232]


Cehennemden Çıkıp Cennete Girecek İlk Kimseler:



Sahih-i Müslim´de... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; bazı kimseler Rasûlullah (s.a.v.)´e şöyle demişlerdir:

— Ey Allahın Rasülü! Kıyamet gününde Rabbimizi görür müyüz

-— Dolunay olduğu gecede ayı görürken bir sıkışıklığa düşer misiniz

— Hayır ya Rasulallah.

— Berisinde bir bulut olmadığında güneşi görmekte bir sıkışıklığa dü­şer misiniz

— Hayır.

— Şüphesiz siz Allah´ı işte böyle göreceksiniz. Allah, kıyamet gününde insanları toplayacak ve: "Kim neye tapiyorduysa şimdi de ona tabi olsun" der. Bunun üzerine, güneşe tapanlar güneşe; aya tapanlar aya; tağutlara ta­panlar tağutlara tabi olurlar. Aralarında münafıkları da olmak üzere bu üm­met (haşir yerinde) kalır. Derken Cenab-ı Allah onlara, daha önceden tanı­madıkları bir surette gelir. [233] "Ben sizin Rabbinizim" der. Onlar da: "Senden Allah´a sığınırız. Rabbimiz yanımıza gelinceye dek biz buradan ayrılmaya­cağız. Rabbimiz gelince [234] biz O´nu tanırız." derler. Cenab-ı Allah, tanıdıka-rı bir surette onlara gelir [235] ve "Ben Rabbinizim"der. Onlar da: "Evet, sen Rabbimizsin" der ve O´na tabi olurlar. Sırat köprüsü, cehennemin iki yaka­sının üzerine kurulur. Oradan ilk olarak ben ve ümmetim geçeriz. O gün pey-gambererden başkası konuşmaz. O gün peygamberler: "Allahım! Selâmet ver, selâmet ver." diye duâ ederler. Cehennemde deve dikenini andıran kan­calar vardır. Siz deve dikenini gördünüz mü hiç " Sahabiler: Evet, ya Rasu­lallah, diye cevap verince Rasûlullah (s.a.v.), sözünü şöyle sürdürdü: "İşte o kancalar deve dikeni gibidir. Yalnız ne kadar büyük olduklarını ancak Allah bilir. Amelleri sebebiyle insanlar kapılıp götürülürler. Kimi ameli sebebiyle heiâk olur; kimi ceza görür. Cenab-ı Allah kullar arasında yargılama işini ta-mamlayıpta cehennemliklerden bazılarını kendi rahmetiyle ateşten çıkarmak istediğinde; cehennemliklerden lâilahe diyenlerden, rahmetine mazhar kıl­mak istediklerinden ve Allah´a hiç bir şeyi ortak koşmayanlardan bazı kim­seleri ateşten çıkarmaları için meleklere emir verir. Melekler cehennemde onları secde izlerinden tanırlar. Ateş, Âdemoğlunun her tarafını yakar, secde yaparken yere gelen organlarını yakmaz. Melekler onları yanmış vaziyette cehennemden çıkarırlar. Üzerlerine hayat suyu dökülür. Bu nedenle onlar sel artığı köpüklerde yeşeren bitkiler gibi bitip yeşerirler.

Cenab-ı Allah, kullar arasında yargılama işini tamamlar. Bir adam, yü­zü cehenneme yönelik olarak kalır. O, cehennemliklerin cennete en son gire­ni olacaktır. "Ya Rab! Yüzümü ateşten başka tarafa çevir. Kokusu beni ra­hatsız etti. Alevi beni yaktı." der. Allah´ın dilediği şekilde Allah´a duâ eder. Sonra Allah ona: "Bu isteğini yerine getirirsem, benden başka bir istekte bu­lunmayacağından emin misin " sorar. O da: "Senden başka bir istekte bulun­mayacağım." der ve Rabbine, dilediği söz ve teminatları verir. Rabbi de onun yüzünü cehennemden başka tarafa çevirir. Cennete taraf dönüp cenneti gö­rünce, Allahın dilediği kadar bir süre susar. Sonra "Ya Rab! Beni cennetin kapısına götür" der. Allah´ta ona şu karşılığı verir: "Sana verdiğimden başka bir şeyi benden istemeyeceğine dair bana söz ve teminatlar vermemiş miy­din Yazıklar olsun sana ey Âdemoğlu! Sen ne kadar dönekmişsin!" Yine "Ey Rabbim!.." deyip duaya başlar. Nihayet Cenab-ı Allah ona: "Bunu sana verdiğim takdirde benden başka bir istekte bulunmayacağından emin misin " diye sorar. O da: "Senin 6nur ve üstünlüğüne yemin ederim ki artık senden başka bir istekte bulunmayacağım." der. Rabbine, diediği söz ve teminatları verir. Rabbi de onu cennetin kapısına getirir. Cennetin kapısında durup ta cennet açılıp genişeyerek ona görünür ve o da cennetteki hayırları ve sevin­dirici şeyleri görünce, Allah´ın dilediği kadar bir süre susar. Sonra: "Ya Rab! Beni cennete koy." der. Cenab-ı Allah ona: "Sana verdiğimden başka bir şe­yi benden istemeyeceğine dâir bana söz ve teminatlar vermemiş miydin " di­ye sorar. O da: "Ey Rabbim! Senin en bahtsız kulun ben olmıyayım." der ve Allah´a duâ etmeye devam eder. Nihayet Allah güler ve ona: "Cennete gir" der. O da cennete girer. Sonra Allah ona: "Dilekte bulun."der. O da bazı di­lek ve isteklerde bulunur. Öyleki Allah ona "Şunu da, şunu da iste" der. Ar­tık dileyeceği bir şey kalmayınca Allah ona şöyle der: "Dileğin bir kat fazla­sıyla sana verildi." Bu hadisin râvilerinden Ata b. Yezid dedi ki: Ebû Saîd el-Hudrî, bu hadisi bize nakletmekte olduğu esnada Ebû Hüreyre´nin yanında duruyordu. Ebû Hüreyre´nin söylediklerine itiraz etmiyordu. Ebû Hüreyre: "Allah o adama: ´Dileğin bir kat fazlasıyla sana verildi´ der" deyince, Ebû Saîd: "Ey Ebû Hüreyre! O adama dileği on kat fazlasıyla verildi" dedi. Ebû Hüreyre ise: Ben "Dileğin bir kat fazlasıyla sana verildi" şeklinde ezberle­miştim bu hadisi, dedi. Ebû Saîd de: "Tanıklık ederim ki ben bu hadisi, Ra­sûlullah (s.a.v.)´den şu şekilde ezberlemişim: "Dileğin on kat fazlasıyla sana verildi." Sözün sonunu Ebû Hüreyre şöyle bağladı: "İşte o adam, cennetlik­lerin, cennete en son girecek olanıdır."

Bu hadisin bazı varyantlarında şu ifadelere rastlanmaktadır: "O adam cehennemden cennetin kapısına ancak üç aşamada ulaşabilir. Her aşamada bir ağacın altında oturur. O ağaçlardan her bir öncekinden daha güzeldir."[236]

Buharî... Abdullah b. Mes´ud´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Doğrusu ben cehennemliklerin ateşten en son çıkacak olanını, cennetliklerin de cennete en son girecek olanını çok iyi biliyorum. Adamın biri sü­rünerek cehennemden çıkar, Cenab-ı Allah ona: "Git, cennete gir" der. Adam cennete gelir; oranın dolu olduğu hayalen kendisine görünür ve geri dönüp: "Ya Rab! Cennetin dolu olduğunu gördüm" der. Cenab-ı Allah ona: "Git, cennete gir. Sana dünya ve on kat fazlası kadar yer verildi." der. Adam da şöyle der: "Sen bir hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (ve­ya bana gülüyor musun !." Ravi diyor ki: Böyle dediği esnada Rasûlullah (s.a.v.)´in, azı dişleri görünecek kadar güldüğünü gördüm." İşte o adam, cen­netliklerin en düşük derecelisidir, deniyordu." [237]

Müslim... Ebû Zer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Doğrusu ben, cennetliklerin cennete en son girecek olanını ve cehen­nemliklerin de cehennemden en son çıkacak olanım çok iyi biliyorum. Kıya­met gününde bir adam (hesap yerine) getirilir. Kendisine: "Falan günde fa­lan ve falanca işi yaptım. Falan günde şöyle ve şöyle bir şey yaptın mı " di­ye sorulur. O da inkâr edemeyip "Evet..." der. O, büyük günahlarının kendi­sine gösterilmesinden korkar. Kendisine: "Her kötülüğünün yerine sana bir iyilik yazılmıştır" denir. O da: "Ya Rab! İşlediğin bazı fiilleri şurada (amel defterinde) göremiyorum! "der." Râvi diyor ki: Böyle dediği esnada Rasûlul­lah (s.a.v.)´in, azı dişleri görününceye kadar güldüğünü gördüm."[238]

Taberanî... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennete en son girecek olan adam, sırat köprüsü üzerinde babasından dayak yiyen çocuk gibi debelenen ve kaçmak isteyen ama kaçmasına ameli engel olan kimsedir. "Ya Rab! Beni cennete kavuştur ve cehennemden kur­tar" der. Cenab-ı Allah da ona şöyle der: "Ey kulum! Seni cehennemden kur­tarıp cennete koyarsam suçlarım ve günahlarını bana itiraf eder misin " Kul: "Evet ey Rabbim. Senin izzetine yemin ederim ki; eğer beni cehennemden kurtarırsan, suçlarımı ve günahlarımı sana mutlaka itiraf ederim." der. Köp­rüyü geçer. Kendi kendine: "Eğer suçlarımı ve günahlarımı itiraf edersem Allah beni mutlaka cehenneme geri gönderir" der. Allah´ta ona: "Suçlarını ve günahlarım itiraf etki senin için onları affedeyim ve seni cennete koya­yım" diye vahyeder. Kul: "Hayır, izzet ve üstünlüğüne yemin ederim ki; ben asla suç işlemedim ve hiç mi hiç günaha girmedim" der. Cenab-ı Allah, ona: "Ey kulum! Sana karşı benim ispatlayıcı kanıtım vardır." diye vahyeder. Kul: "Ya Rab! Kanıtını bana göster" der. Cenab-ı Allah da cildini konuşturarak günahlarını itiraf ettirir. Kul bu durumu görünce: "Ya Rab! Senin onuruna yemin ederim ki; benim büyük günaharım vardır." der. Cenab-ı Allah ona: "Ben bunu senden daha iyi biliyorum. Bu günahlarını itiraf et de seni affede­yim ve cennete koyayım." diye vahyeder. Kul, günahlarını itiraf eder, Al­lah´ta onu cennete koyar."

Böyle derken Rasûlullah (s.a.v.), azı dişleri görününceye kadar güldü ve şöyle buyurdu: "Bu adam, cennetliklerin en küçük mertebelisidir. Ondan üst dereceli olanların durumu nasıldır (Varın siz düşünün)."

İmam Ahmed b. Hanbel. Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cehennemde bir kul bin yıl müddetle ´Ya Hannân, ya Men-nan!´ (Ey şefkati bol, eyiutfu ve nimeti bol Allahım!..) diye seslenir, Yüce Allah, Cibril´e: "Git, şu kulumu bana getir" der. Cibril gider, cehennemlik­lerin yüzü ütü yere kapanıp ağlamakta olduklarını görür; Rabbine dönüp du­rumu O´na haber verir. Cenab-ı Allah: "Onu bana getir. O, şöyle ve şöyle bir yerdedir." der. Cibril onu getirir. Rabbinin durdurmasını emrettiği yerde dur­durur. Cenab-ı Allah ona: "Ey kulum! Mekânını ve istirahatgâhmı nasıl bul­dun " diye sorar. Kul da: "Mekânım çok fena bir mekân; istirahatgahım da çok kötü bir istirahatgahtır" der. Cenab-ı Allah: "Onu geri (cehenneme) gö­türün!" deyince kul: "Beni cehennemden çıkardığında tekrar cehenneme göndereceğini senden ıSmmamıştım" der. Bunun üzerine Cenab-ı Allah: "Kulumu rahat bırakın" diye emir verir." [239]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.av.) şöyle buyurmuştur:

"Dört kişi (Sabit´in ifadesine göre iki kişi) cehennemden çıkarılıp Al­lah´ın huzuruna götürülürler. Sonra tekrar cehenneme gönderilmeleri emre­dilince onlardan biri dönüp: "Ya Rab! Beni cehennemden çıkardığında tek­rar geri göndereceğini ummamıştım" der. Böyle demesi üzerine Cenab-ı Al­lah onu cehennemden kurtarır." [240]

Abdullah b. Mübarek... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehenneme girenlerden iki kişinin çığlıkları şiddetlenir. Şanı yüce Rab: "Bunları cehennemden çıkarın" diye emreder. Çıkarılırar. Sânı yüce Rab, onlara: "Çığlığınız neden şiddetlendi " diye sorar. Onlar: "Bize merha­met edesin diye böyle yaptık" deyince Aziz ve Celil olan Allah: "Rahmetim size şu şekilde tecelli edecektir: Cehenneme gideceksiniz!" der. Cehenneme gidince onlardan biri kendini cehenneme atar. Ama Cenab-ı Allah ateşi ona serin ve selâmet kılar. Diğeri ise kendini cehenneme atmaz. Cenab-ı Allah ona: "Seninde kendini arkadaşın gibi ateşe atmana engel olan nedir " diye sorar. O da şu cevabı verir: "Ey Rabbim! Beni cehennemden çıkardıktan son­ra tekrar oraya göndermeyeceğini ummuştum." Yüce Rab: "Umduğun sana verilecektir" der ve her ikisi de Aziz ve Celil olan Allah´ın rahmetiye cenne­te girerler."

Bilâl b. Sa´d, hutbesinde bunun devamını şöyle getirir;

"... Doğrusu Cenab-ı Allah onlara, cehenneme geri dönmelerim emretti­ğinde onlardan biri, zincir ve prangalarına gidip onları açar. Diğeri duraksar. Cenab-ı Allah, ilkine: "Neden böye yaptın " diye sorunca şu cevabı verir: "Sana isyan edişimizin vebalinderi korkarak kendimi acıklı azaba attım ki, senin gazabına ikinci maruz kalmıyayım." Diğeri de şu cevâbı verir: "Beni cehennemden çıkardığında oraya tekrar göndermeyeceğine dair hüsnü zan-nım beni böyle davranmaya şevketti." Cenab-ı Allah onlara merhamet eder ve ikisini de cennete koyar." [241]


Fasıl:



Günahkârlar cehennemden çıkarılıp da orada kâfirlerden başka kimse kalmadığında, kâfirler orada ne ölür ne de dirilirler. Nitekim yüce Allah bu­yurmuş ki: "O gün oradan çıkarılmazlar." (Câsiye, 45/24)

Oradan çıkıp sapacakları başka bir yer yoktur. Aksine orada temelli ka­lıcıdırlar onlar. Kur´ân´ın cehennemde hapsettiği kimselerdir onlar. Orada te­melli kalmalarına hükmettiği kimselerdir onlar.

Nitekim Yüce Allah buyurmuş ki: "Allah´a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temeli kalınacak cehennem ateşi vardır. Sonun­da, kendilerine söz verileni gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha güç­süz ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir." (Cin, 72/23-24)

"Allah şüphesiz, inkarcılara lanet etmiş ve onlara -içinde sonsuz olarak temelli kalacakları- çılgın alevli cehennemi hazırlamış izdir. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar." (Ahzâb, 33/64-65)

"İnkâr edenleri ve zâlimleri Allah şüphesiz bağışlamaz. Onları içinde te­melli ve ebediyyen kalacakları cehennem yolundan başka bir yola eriştirmez. Bu, Allah´a kolaydır." (Nisa, 4/168-169)

Bu üç ayetle, kâfirlerin cehennemde temelli kalacaklarına dâir hüküm vardır. Ama Kur´ân-ı Kerîm´de şu âyetler de vardır. Bunlara ne diyeceksiniz:

"Cehennem, Allah´ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız dura-ğınızdır" der." (En´âm, 6/128)

"Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onar orada âh edip inlerler. Rabbi-nin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar." (Hûd, il/106-107)

İbn Cerir ve diğer tefsirciler bu âyet üzerinde uzun uzadıya açıklamalar­da bulunmuşlardır. Bu hususta sahabilerden garip eserler ve tuhaf haberler de nakledimiştir. Burası bu hususta açıkama yapmanın yeri değildir. Başka bir yerde buna değineceğiz. Allah çok daha bilen ve hikmet sahibi olandır.

İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdiklerinde ölüm getirilip cennete cehennem arasındaki bir yerde durdurulur; sonra da boğaz­lanır. Ardı sıra bir ünleyici: "Ey Cennetikler! Ebedîlik var, ölüm yok. Ey ce­hennemlikler! Ebedîlik var, ölüm yok." diye seslenir. Bunun üzerine cennet­liklerin sevincine sevinç; cehennemliklerin üzüntüsüne de üzüntü eklenir." [242]

Buharı... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Ölüm, alaca bir koç suretinde getirilip cennetle cehennem arası bir yerde durdurulur. "Ey Cennetlikler!.." denilir. Cennettekiler, boyunlarını uzatıp bakarlar. Sonra "Ey Cehennemlikler!.." denilir. Onlar da boyunlarını uzatıp bakarlar ve düzüğe kavuşma vaktinin geldiğini görürler. (Koç suretine bü­rünmüş olan) ölüm boğazlanır ve "Ebedilik var, ölüm yok" denir..." [243]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ölüm kıyamet gününde getirilip sırat köprüsünün üzerinde durdurulur ve "Ey Cennet halkı!.." diye seslenilir. Onlar da içinde bulundukları mekân­dan çıkarılacakları endişesiye korkarak boyunlarını uzatıp bakarlar. Onlara: "Şunu tanıyor musunuz " denilir. Onlarda: "Evet ey Rabbimiz. Bu ölümdür" derler. Sonra "Ey Cehennem halkı!.." diye seslenilir. Onlar da içinde bulun­dukları mekândan çıkarılacakları ümidiyle sevinerek boyunlarını uzatıp ba­karlar. Onlara: "Şunu tanıyor musunuz " denilir. Onlar da: "Evet, bu ölüm­dür" derler. Sonra emir verilir ve ölüm, sırat köprüsü üzerinde boğazlanır. Sonra da her iki fırkaya: "İçinde bulunduğunuz yerde temelli kalacaksınız. Artık size ebediyyen ölüm yoktur." denilir. Bu hadisin senedi kuvvetli olup Sahihin sıhhat şartına uygundur. [244]

Hafız Ebubekir el-Bezzar... Enes´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ölüm, kıyamet gününde getirilip cennetle cehennem arası bir yerde durdurularak boğazlanır. Ardı sıra, "Ey Cennet halkı! Size ebedilik var, ölüm yok. Ey Cehennem halkı! Size de ebedilik var, [245] ölüm yok" denir." [246]


Cennetliklerin Evsafı Ve Cennetteki Nimetler



Aziz ve Celil olan Allah´tan, kendi rahmetiyle hepimizi oraya koyması­nı diliyoruz. [247]


Cennete İlk Girecek Olan, Rasûlullah (s.a.v.)´dir:



O, bütün peygamberlerden ve ümmetlerden önce cennete girecektir.

Nitekim Sahih-i Müslim´de... Enes´ten rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetin kapısını ilk çalacak olan benim."

Yine aynı senedle rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennetin kapısına gelir, açmalarını söylerim. Bekçi: "Sen kimsin " di­ye sorar. "Muhammed´im" derim. O da der ki: "Senden önce bu kapıyı hiç kimseye açmama emrini aldım." [248]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Biz sonda (gelen bir ümmetiz), kıyamet günündeyse önde olacağız ve biz, cennete ilk girenler olacağız."

Hafız Ziya... Ömer b. Hattab´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Ben içine girmedikçe diğer peygamberlerin cennete girmeleri haram kılınmıştır. Ümmetim içine girmedikçe ve diğer ümmetlerin cennete girme­leri haram kılınmıştır." [249]


Rasûlullah (S.A.V.)´in Ümmetinden Cennete Girecek İlk Kişi, Ebubekir Es-Sıddîk (R.A.)´Dır:



Sünen-i Ebû Davûd´da.., Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cibril bana geldi ve ümmetimin gireceği Cennet kapısını bana göster­di." Hz. Ebubekir dedi ki:

— Ey Allah´ın Rasûü! O kapıya bakmak için (o zaman) senin yanında olmayı isterdim.

— Ama sen ey Ebû Bekir, ümmetimden cennete girecek ilk kişisin!" Sahih-i Buharî´de sabit olduğuna göre Cenab-ı Allah, Rasûlullah´a şöy­le buyuracaktır:

"Ümmetinden üzerinde hesap bulunmayanları sağ kapıdan cennete koy. Onlar diğer kapılarda da insanlara ortaktıklar."

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Her kim Allah yolunda malından bir çift şeyi infak ederse o kişi, cen­netin kapılarından çağırılır. Cennetin sekiz kapısı vardır. Namaz ehlinden olan kişi, namaz kapıcından çağırılır. Sadaka ehlinden olan kişi, sadaka ka­pısın çağırılır. Cihâd ehlinden olan kişi, cihad kapısından çağırılır. Oruç eh­linden olan kişi, oruç kapısından çağırılır."

Ebubekir (r.a.) dedi ki: "Bir kimse bu kapılardan hangisinden çağırılacak olursa olsun, vallahi o kimseye zarar yoktur. Ey Allah´ın Rasûlü! Bir adamın bu kapıların tümünden çağırılması mümkün müdür " [250] Rasûlullah buyurdu ki: "Evet. Senin de onlardan biri olacağını umuyorum." [251]


Sadece Oruç Tutatılar Reyyan Kapısından Cennete Girerler:



Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Sehl b. Sa´d´dan rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cennetin sekiz kapısı vardır. Onlar­dan birine Reyyan kapısı denir. Bu kapıdan, ancak oruç tutanlar cennete gi­rerler. Girince de kapı kilitlenir. Onlardan başkası o kapıdan giremez." [252]


Fakirler, Zenginlerden Önce Cennete Girerler:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Müslümanların fakirleri, zenginlerinden yarım gün Önce -ki o da beş-yüz senedir- cennete girerler." [253]

Bu hadisin bir varyantında.ise Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, müminlerin fakirleri, zenginlerinden yarım gün önce -ki o da beş-yüz senedir- cennete girerler." [254]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Abdirrahman el-Hanbelî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu muhacirlerin fakirleri kıyamet gününde zenginlerden kırk ba­har (yıl) önce cennete girerler." [255]

imam Ahmed b. Hanbel... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Dünyadayken biri zengin diğeri de fakir olan iki mümin, cennetin ka­pısında karşılaşırlar. Fakir olan cennete konulur. Zengin olansa, Allah´ın di­lediği bir süre alıkonulur. Sonra cennete konulur. Fakir olan cennette onunla karşılaşır ve ona: "Ey kardeşim! Seni alıkoyan sebep neydi Vallahi o kadar bekletildin ki, doğrusu senin adına korktum." der. O da şöyle cevap verir: "Ey kardeşim, senden sonra çok feei ve rahatsız edici bir yerde hapsedildim. Üzerimden su gibi ter aktıktan sonra ancak sana ulaşabildim. Üzerimden akan terleri bin deve içmeye gelseydi ve onların hepsi de hims yeyicisi [256] ol­saydı yine de kanıp giderlerdi." [257]


Cennetliklerin Çoğu Düşkünler Ve Fakirlerdir. Cehennemliklerin Çoğu İse Zenginler Ve Kadınlardır:



İmam Ahmed b. Hanbel... Üsâme b. Zeyd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetin kapısında durdum; oraya girenlerin çoğunu düşkünlerin oluş­turduğunu gördüm. Cehennemin kapısında durdum; oraya girenlerin çoğunu İse kadınların oluşturduğunu gördüm." [258]

Abdürrezzak... İmrân b. Husayn´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete baktım; oradakilerin çoğunun fakir olduğunu gördüm. Cehen­neme baktım; oradakilerin çoğunun da zengin olduğunu gördüm." [259]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki: Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete baktım; oradakilerin çoğunun fakir olduğunu gördüm. Cehen­neme baktım; oradakilerinse çoğunun zenginler ve kadınlar olduğunu [260] gör­düm." [261]


Cennete Girecek İlk Üç Kişi, Cehenneme Girecek İlk Üç Kişi:



Ebubekir b. Ebi Şeybe... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden cennete girecek ilk üç kişiyle, cehenneme girecek ilk üç kişi bana arz edildi. Cennete girecek ilk üç kişi şunlardır: Şehid. Dünyadaki köleliğin, kendisim Rabbinin taat (ve ibadetinden alıkoymadığı köle ve ço­luk çocuk sahibi olup (dilenmekten utanan) iffetli fakir. Cehenneme girecek ilk üç kişi ise şunlardır: Zorba hakim. Malındaki Allah hakkını (zekâtı) öde­meyen mal ve servet sahibi ve kibirli fakir." [262]


Şehidlerin, İnsanları Affedenlerin, Darlıkta Ve Genişlikte Rablerine Hamdedenlerin Üstünlükleri:



Galib el-Kattân... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Kullar hesap için (mahşerde) durduklarında, kılıçlarım boyunlarına koymuş ve kılıçlarından kan damlamakta olan bir topluluk gelir. Cennetin kapısında sıkışıhk meydana getirirer. "Bunlar kimlerdir " diye sorulur. "Bu-nar şehidlerdir. Diri idiler ve (Rableri katında) nzıklanmaktaydılar." derler. Sonra bir ünleyici: "Ücreti Allah´a âid olanlar kalkıp cennete girsinler" diye seslenir. İkinci kez, "Ücreti Allah´a âid olanlar kalkıp cennete girsinler" di­ye seslenir. Ücreti Allah´a âid olanlar kimlerdir diye sorulur. "İnsanları af­fedenlerdir" diye cevap verilir. Aynı ünleyici üçüncü kez: "Ücreti Allah´a âid olanlar kalkıp cennete girsinler" diye seslenir. Şu kadar ve şu kadar bin kişi kalkıp hesapsız olarak cennete girer." [263]

Habib b. Ebi Sabit... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[264]

"Kıyamet gününde cennete ilk davet edilecek olanlar, hamd edicilerdir. Onlar ki darlıkta ve bollukta (Allah´a) hamdederler." [265]


Cennetteki Mahallerin Sayısı, Yükseklik Ve Genişliği:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları* açıldığında, bekçileri onlara: "Selâm size, hoş geldi­niz! Temelli olarak buraya girin" derler. Onlar: "Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris kılan Allah´a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde otura­biliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!" derler." (Zümer, 39/73-74)

"Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır." (Sâd, 38/50)

"Melekler her kapıdan yanlarına girip: "Sabretmenize karşılık size se­lâm olsun. Burası dünyanın ne güzel bir sonucudur" derler." (Ra´d, 13/23-24)

Önceki kısımlarda geçen hadislerden birinde şöyle denmekteydi:

"Müminler cennetin kapısına vardıklarında kilitli olduğunu görürler.´ [266] Kapının açılmasını sağlamak için Aziz ve Celil olan Allah´tan, aracılık yap­masını dilerler."

Sûr hadisinde ise şöyle denilmektedir:

"İnsanlar Âdem´e, sonra Nuh´a, sonra İbrahim´e, sonra Musa´ya, sonra İsa´ya gelirler. Hepsi onların şefaat isteminden yüz çevirir. Sonra o insanlar Rasûlullah (s.a.v.)´e gelirler. O, gidip cennetin kapısının halkasını şiddete vurur. Bekçi: "Kim O " der. O da: "Ben Muhammed´im" der. Bunun üzeri­ne bekçi: "Bu kapıyı senden önce kimseye açmama emrini adım." der. (Ka­pı açılır. Rasûlullah) cennete girer. Allah katında, müminlerin keramet yur­duna girmeleri için şefatte bulunur. Allah onun şefaatini kabul eder. Böylece Rasûlullah (s.a-.v.), cennete ilk giren peygamber olur. Onun ümmeti de cen­nete ilk giren ümmet olur."

Sahih´de rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[267]

"Cennette ilk şefaat edecek olan ve cennetin kapısına şiddetle ilk vura­cak olan benim."

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır efendimiz:

"Cennetin anahtarı lâ ilahe illâllahür." [268]

İmam Ahmed b. Hanbel... Müminlerin emiri Ömer b. Hattab´dan riva­yet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Abdestini güzelce aldıktan sonra gözlerini semâya dikip ´eşhedü en la ilahe illallahü vahdehu la şerike leh. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasûlüh´ derse, ona cennetin sekiz kapısı açılır. Dilediği kapıdan içeri gi­rer." [269]

İmam Ahmed b. Hanbel... Sehl b. Sa´d´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennette bir kapı vardır. Ona Reyyan denir. Oruçlular kıyamet gününde o kapıdan cennete davet edilirler. "Oruçlular nerede " denilir. Oruçlular içeri girince de kapı kilitlenir. Artık onlardan başkası o kapıdan içeri giremez." [270]

Taberanî... Sehl b. Sa´d´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennette sekiz kapı vardır. Onlardan birine Reyyan kapısı denir. Ora­dan ancak oruç tutanlar içeri girebilirler." [271]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse Allah yolunda kendi malından bir çift (şeyi) infak ederse, Cennet´in (bütün) kapılarından çağırılır. Cennetin sekiz kapısı vardır. Namaz kılanlardan olan kişi, sadaka kapısından çağırılır. Oruç tutanlardan olun kişi, Reyyan kapısından çağırılır." Ebubekir (r.a.): "Vallahi ey Allah´ın Rasûlü! Bir kimse bu kapıların her hangi birinden çağınhrsa ona zarar yoktur. Bir kimse bu kapıların tümünden çağırılabilir mi ya Rasûlallah " diye sordu. Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: "Evet... Senin de onlardan biri olacağını umarım." [272]

İmam Ahmed b. Hanbel´in oğlu Abdullah... Utbe b. Abdullah es-Süle-mî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir müslümanın buluğa ermemiş üç çocuğu vefat ederse, onun bu ço­cukları kendisini cennetin sekiz kapısında karşılarlar. Dilediği kapıdan içeri girer." [273]

Beyhakî... ihlaslının, günahkârın ve münafıkın savaşımıyla ilgili olarak Utbe b. Abdullah es-Sülemî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennetin sekiz kapısı vardır. Doğrusu kılıç, günahları silendir, ama münafıklığı Sİlmez." [274]

Buharî ve Müslim´in sahihliğinde ittifak ettikleri şefaat hadisinde... Ebû Hüreyre, Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Allah der ki: ´Ya Muhammed! Ümmetinden üzerinde hesab bulunma­yan kimseleri sağ kapıdan cennete koy. Onlar diğer kapılarda da insanlara or­taktırlar.´ Muhammed´in canı elinde bulunan zâta yemin ederim ki; cennet kapısının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile Hecer (ya da Mekke ile Busrâ) arasındaki mesafe kadardır."

Müslim, Halid b, Umeyr el-Adevî´den rivayet etti ki; Utbe b. Gazvan, kendilerine bir hutbe irâd etmiş, Allah´a hamd-ü senada bulunduktan sonra şöyle demiştir:

"İmdi, dünyâ, sonu geldiğini ilân etmiş olup arkasını dönüp kaçmakta­dır. Onda, kabın dibinde kaan ve kabın sahibi tarafından (yere) boşaltılan (su) birikinti(si) kadar az bir (zaman) birikinti(si) kalmıştır. Siz dünyadayken ebedi bir diyara intikal edeceksiniz. (Bari) hayırlı amelinizle birlikte oraya intikal edin. Bize anlatıldığına göre cennetin kapısının iki kanadı arasında kırk senelik bir yol vardır. Orası öyle bir gün görecek ki, sıkışıklıktan adeta cızırdayacaktır." [275]

Bu hadisin Saîd el-Harirî b. Muaviye tarafından gelen bir varyantında ise şöyle denilmektedir:

"Doğrusu cennetin kapısının iki kanadı arasında yetmiş senelik yol vardır."

Yakub b. Süfyân... Salim´in babası Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimin, içinden geçerek cennete gireceği kapının genişliği, rahvan ata binmiş bir süvarinin üç günde katedeceği yol mesafesi kadardır. Sonra onlar o kapıda öyle bir sıkışıklık meydana getirirler ki, neredeyse omuzları yerinden çıkar." [276]

Utbe b. Gazvan´ın rivayet ettiği hadiste anlatıldığına göre o kapının iki kanadı arasındaki mesafe, "kırk senelik yol kadardır." Bu, esahh bir rivayet­tir. [277]

Müsned adlı eserinde Abd b. Humeyd... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz, cehennemin yedi kapısı vardır. O kapılardan her birinin ge­nişliği, bir süvarinin ancak yetmiş senede alabileceği yol kadardır."

Bu meşhur bir hadistir. Bazı alimler bu mesafenin bir kapının iki kana­dı arasındaki genişliği değil de her iki kapı arasındaki genişilği ifade ettiğini söylemişlerdir ki, bununla önceki hadis arasında bir çelişki meydana gelme­sin. Doğrusunu Allah bilir.

Kurtubî, cennetin on üç kapısı olduğunu iddia etmiş ancak bunu ispatla­ma sadedinde kuvvetli bir delil ibraz edememiş, en fazla şöyle demiştir: Cen­netin kapılarının sekizden fazla olduğunu gösteren delillerden biri, Hz. Ömer´in Tirmizî ve diğerleri tarafından rivayet edilen şu hadisidir:

"Abdest alıp ´Eşhedü en lailâhe illallah´ diyen kimseye cennetin kapıla­rından sekiz tanesi açılır. Bunlardan dilediği birinden cennete girer." [278]

Kitabu´n-Nasîha adlı eserinde Acurî... merfu olarak Ebû Hüreyre´den şöyle bir rivayette bulunmuştur:[279]

"Doğrusu cennette duhâ (kuşluk) kapısı denen bir kapı vardır. Bir ünle-yici şöyle seslenir: Nerede kuşluk namazı kılmaya devam edenler Bu, sizin kapınızdır!.. (Buradan) cennete girin." [280]


Cennet Kapılarının Adları:



Halimi dedi ki: "Cennetin kapılarından biri Muhammed (s.a.v.)´in kapı­sıdır ki, bu, tevbe kapısıdır. Ondan başka şu kapılar da vardır: Namaz kapı­sı, oruç kapısı, zekât kapısı, sadaka kapısı, Hac kapısı, Umre kapısı, Cihâd kapısı ve sıla kapısı."

Başkaları şu ilâveyi yapmışlardır: "Öfkelerini yutanların kapısı, razı olanların kapısı ve eymen (sağ) kapısı ki, üzerinde hesap bulunmayan kim­seler bu kapıdan cennete girerler."

Tirmizî tarafından da rivayet edildiği gibi Kurtubî, "İki kanadı arasında­ki genişliğin rahvan ata binmiş bir süvari tarafından üç günde katedilebilen yol kadar olduğu kapı ön üçüncü kapıdır" demiştir. [281] Doğrusunu Allah bilir. [282]


Cennetin Anahtarı Kelime-i Şehadettir. Salih Ameller De Bu Anahtarın Dişleridir:



Hasan b. Arefe... Muaz b. Cebel´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle demiştir:

"Cennetin anahtarı, ´Allah´tan başka ilâh yoktur´ diye şehadet getirmek­tir."

Sahih-i Buharî´de şöyle denmektedir: Vehb b. Münebbih´e: "Allah´tan başka ilâh yoktur" şeklindeki şehadet, Cennetin anahtarı değil midir diye sorulduğunda Vehb şu cevabı verdi: "Evet, öyledir. Ama dişleri olan bir anahtar getirirsen, kapı sana açılır; Yoksa açılmaz. Yani tevhidin yanı sıra ki­şiye, haramları terketmek, taatlerde bulunmak gibi salih ameller de gerekli­dir." [283]


Cennet Mahallerinin Sayısı, Yükseklik Ve Genişliği:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Bu iki cennet türlü ağaç­larla doludur. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Bu cennetlerde akan iki kaynak vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Bu cennetlerde her türlü meyveden çift çift vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Orada, örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin meyvelerini de kolayca top­larlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Oralarda, bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş, daha önce ne insan ve ne de cinlerin dokunmuş olduğu eşler vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisi­ni yalanlarsınız Onlar yakut ve mercan gibidirler. Öyleyken Rabbinizin ni­metlerinden hangisini yalanlarsınız İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil mi-dir Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Bu iki cen­netten başka iki cennet daha vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Renkleri koyu yeşildir. Öyleyken Rabbinizin nimetle­rinden hangisini yalanlarsınız İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak var­dır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız İkisinde de türlü türlü meyveler, hurmalıklar ve nar ağaçları vardır. Öyleyken Rabbini­zin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Onlara daha önce insan da cin de dokunmamış tır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir." (Rahman, 55/46-78)

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Musa el-Eş´a´rî´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kendileri, kapları :ve içlerindeki her şeyleriyle altundan mamul olan iki cennet vardır. Kendileri, kapları ve içlerindeki her şeyleriyle gümüşten mamul olan iki cennet vardır. Adn cennetinde insanların, Aziz ve Celil olan iki cen­net vardır. Adn cennetinde insanların, Aziz ve Celil olan Rablerinin görmele­rine engel olan, sadece O´nun yüzündeki ululuk örtüşüdür." [284]

Beyhakî... Ebû Musa el-Eş´arî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Hayırda öne geçmiş olanlar için altundan iki cennet vardır. Amel def­terleri sağ ellerine verilenler için de gümüşten iki cennet vardır." [285]

Buharî... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Ümmü Harise, Rasûlullah (s.a.v.)´in yanına geldi -oğlu Harise, Bedir savaşında bir ok darbesiyle şehit düşmüştü- ve dedi ki: "Ey Allah´ın Rasûlü! Oğlum Hârise´nin, kalbimdeki yerini (onu ne kadar çok sevdiğimi) biliyorsun. Eğer o, cennette ise ona ağla­mayacağım. Ama değilse gör ne yapacağım!" Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:[286]

"Sadece bir cennet mi yoksa bir çok cennet mi var Harise, Firdevs-i ala cennetindedir." [287]


Allah Yolunda Az Bir Amel, Dünyadan Ve İçindeki Şeylerden Daha Hayırlıdır. Cennetteki Az Bir Şey De Dünyadan Ve İçindeki Şeylerden Daha Hayırlıdır:



Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Öğlenden önce veya sonra bir kerecik Allah yolunda yola çıkmış, dün­yadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır. Birinizin yayının ve kırbacının miktarı kadar (cennetteki) bir yer, dünyadan ve içindeki herşeyden daha ha­yırlıdır. Şayet cennet kadınlarından biri uzanıp da göktekilere ve yerdekilere bakacak olursa, gök ile yerin arasını aydınlatır ve gök ile yerin arasım kendi kokusuyla doldurur. Onun başörtüsü, dünyadan ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır."[288]

Katâde´den gelen bir rivayette ise şöyle buyurulmuş:

"Firdevs, cennetin ortasındaki en yüksek ve en faziletli yeridir."

Bu hususta yüce Allah´ta şöyle buyurmuştur:

"Yüksek bir cennette (bahçede)dir." (Hakka, 69/22)

"İşte onlara en üstün dereceler vardır." (Tâ-Ha, 20/75)

"Rabbinizin mağfiretine, ve Allah´a karşı gelmekten sakınanlar için ha­zırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun." (Âi-imrân, 3/133)

"Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah´a ve peygambe­rine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun. Bu, Allah´ın dilediğine verdiği lütufdur. Allah, büyük lütuf sahibidir." (Hadid, 57/21)

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah´a ve Rasûlüne inanan, namaz kılan, Ramazan orucunu tutan kim­se, Allah yolunda hicret etse de doğduğu yerde ikamet etse de, onu cennete koymak, Allah´ın üzerine bir haktır." Sahabiler, ´Bunu insanlara bildirelim mi ey Allah´ın Rasûlü ´ diye sorduklarında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi:[289]

"Cennette yüz derece vardır. Cenab~ı Allah orayı, kendi yolunda cihâd eden kimselere hazırlamıştır. Her derecenin arasında gökle yer arası kadar uzaklık vardır. Allah´tan istediğinizde firdevs cennetini isteyin. Çünkü orası cennetin orta yerinin en üst katıdır. Üzerinde Rahman´in arşı vardır. Cennet nehri (veya nehirleri) oradan kaynarlar." [290]


Firdevs, Cennetin En Yüksek Derecesidir. Namaz ve Oruç´ta Yüce Allah´ın Bağışlanması İcâb Ettirirler:



Ebü´l-Kasım et-Taberanî... Muaz b. Cebel´den rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şu beş vakit namazı kılan, Ramazan orucunu tutan (zekâttan söz etti mi, etmedi mi Bilmiyorum) bir kimse hicret etmişte olsa veya anasının ken­disini doğurduğu yerde oturmuşta olsa onu bağışlamak, Allah´ın üzerine bir haktır."

Muaz diyor ki: "Bunu çıkıp insanlara duyurayım mı " diye sordum. Ra­sûlullah (s.a.v.) bana buyurdu ki:

"Bırak insanları, amellerini yapmaya devam etsinler. Cennette yüz dere­ce vardır. Her iki derecenin arasında, gök ile yer arası kadar mesafe vardır. Bu derecelerin en yükseği Firdevs´tir. Onun da üzerinde Arş vardır. O, [291] cen­netin ortasının en üst katıdır. Cennetin nehirleri oradan kaynayıp çıkarlar. Al­lah´tan dilekte bulunduğunuzda Firdevs cennetini dileyin." [292]


Cennetin Nehirleri Firdevs´ten Kaynar:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ubade b. Samit´ten rivayet etti ki; Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet yüz derecedir. Her iki derecenin arası yüz senelik yoldur." İbn Affan dedi ki: "Cennetin her iki derecesinin arası, yer ile göğün bir­birine olan uzaklığı kadar uzaktır. Firdevs, cennetin en yüksek derecesidir. Dört nehir oradan kaynayıp çıkar. Arşta onun üstündedir. Allah´tan dilekte bulunduğunuzda Firdevs cennetini isteyin."[293]

Ben derim ki: Cennet, kubbemsi bir yapıdır. Kubbenin en yüksek yeri de orta noktasıdır. Doğrusunu Allah bilir. [294]


Cennetin Dereceleri Farklıdır. Dereceler Arasındaki Farkın Miktarını Ancak Alemlerin Rabbi Allah Bilir:



Ebubekir b. Ebi Davûd... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet yüz derecedir. Her iki derecenin arası, beşyüz senelik yoldur."

Tirmizî´nin... Yezid b. Harun´dan rivayet ettiğine göre; "her iki derece arasındaki mesafe, yüz senelik yoldur."

Hafız Ebû Ya´lâ... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[295]

"Cennet yüz derecedir. Bütün âlemler bunlardan birinde toplanacak ol­sa, yine de hepsine yeter." [296]


Cennetliklerin En Düşük Mertebelisine De En Yüksek Merte Belisi Ne De Verilecek Geniş Ve Büyük Mülk:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün." (insan, 76/20)

Önceki kısımlarda geçen, sahihliği üzerinde Buharî ile Müslim´in ittifak ettikleri ve İbn Mes´ud´un Peygamber (s.a.v.)´den rivayet ettiği bir hadiste ifade edildiğine göre Muhammed ümmetinden cennete en son girecek olan şahsa Cenab-ı Allah şöyle buyuracaktır:

"Dünya ve on katı kadar yerin sana verilmesine razı olmaz mısın "

İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetliklerin mertebece en düşük olanı kendi bahçesine, nimetlerine, hizmetçilerine ard arda gelen bağışlarına bakar. Cennetinin genişliği bin se­nelik yoldur. Cennetliklerin Allah katında en üstün olanı ise sabah akşam Rabbinin mübarek yüzüne bakar." Hz. Peygamber böyle dedikten sonra şu âyeti okudu:

"O gün bir takım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır." [297]

Yine İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetliklerin en küçük mertebelisi iki bin senede bir ucundan diğer ucuna gidilebilecek olan bir mülke bakar. O mükün yakınını gördüğü gibi en uzak noktasını da görebilir. (Mülküne), eşlerini ve hizmetmetçilerini görür. Cennetliklerin en yüksek mertebelisi ise her gün Allah´ın mübarek yüzüne [298] İki kez bakar."[299]

Müslim... Muğire b. Şube´den rivayet etti ki; Musa (a.s.) şöyle demiştir: "Ya Rab! Cennetliklerin mertebece en düşük olanım bana bildir(ir mi­sin )" Yüce Allah buyurdu ki: "Evet. O, insanların cennetteki yerlerine yer­leşmelerinden ve alacaklarım almalarından sonra gelecek olan bir adamdır. Kendisine, "Cennete gir" denilir. O da der ki:

— Ya Rab! Nasıl gireyim ki Herkes yerine yerleşmiş ve alacağını al­mıştır.

— Dünya meliklerinden birinin mülkü kadar sana verilmesine razı ol­maz mısın

— Razı oldum ya Rab.

— Sana onun mülkü bir kat fazlasıyla verildi (Böyle derken hadisin ra-visi Süfyan beş parmağını yumdu).

— Razı oldum ya Rab.

Musa (a.s.) demiş ki: "Ya Rab! Bana cennetliklerin en yüksek mertebe-lisini bildir(ir misin )". Yüce Allah buyurdu ki: "Evet... Zaten kasdettiğim de onlardır. Onlar hakkında sana haber vereceğim. Şeref (ve üstünlük)lerini el­lerimle diktim, üzerini mühürledim. Onlara vereceğim şeyleri hiç bir göz görmemiştir. O şeyleri hiç bir kulak işitmemiştir ve o şeyler hiç bir insanın kalbinden geçmemiştir." Bunu doğrulayan ölçü, Allah´ın kitabındadır: "Yap­tıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." [300]

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olunduğu­na göre Peygamber (s.a.v.), yüce Allah´ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve beşer kalbinden geçme­yen şeyleri salih kullarım için hazırladım." Bunu doğrulayan ölçü, yüce Al­lah´ın kitabındadır: "Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." [301]

İmam Ahmed b. Hanbel... Sehl b. Sa´d´ın şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: Rasûlullah (s.a.v.)´in bir oturumunda hazır bulundum. O oturumunda cennetin evsafını anlattı. Sözlerinin sonuna geldiğinde şöyle dedi:

"Cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve beşer kalbinden geçmeyen şeyler vardır." Böyle dedikten sonra da şu âyeti okudu:[302]

"Ayetlerimize ancak vücudlarını yataklardan uzak tutup korkarak ve umarak Rablerine yalvaranlar ve verdiğimiz rızıklardan sarfedenler inanır. Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." [303]


Cennetin Odaları, Bu Odaların Genişlik Ve Büyüklüğü.
Bu Odaları Bol Lutfuyla Bize Bahşetmesini Allah´tan Dileriz:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Fakat Rablerinden sakınanlara, üst üste bina edilmiş köşkler vardır. Altlarından ırmaklar akar. Bu, Allah´ın verdiği sözdür. Allah verdiği sözden caymaz." (Zümer. 39/20)

"İşte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları kat kattır. îşte onlar, yük­sek derecelerde, güven içindedirler." (Scbe\ 34/37)

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet olun­du ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennetlikler, üzerlerindeki (yani içinde bulundukları) odalar­dan görünürler. Tıpkı ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki fazilet farkı onları böyle yukarıda gösterir." [304]

Bunun üzerine asha^: "Ey Allah´ın Rasûlü! Bu söylediğiniz, peygam­berlerin makamı olmalı. Başkaları oraya ulaşamamalı." dedi. Ancak Rasûlul­lah (s.a.v.) buyurdular ki: "Canım kudret elinde bulunan zât´a yemin ederim ki, o odalarda kalanlar, Allah´a inanıp peygamberleri tasdik eden kimseler­dir." [305]


Allah İçin Birbirlerini Sevenlerin Cennetteki Yerleri Ve Mertebeleri:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet etti ki; Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah için birbirlerini sevenlerin [306] cennetteki odaları doğu veya batı ufkunda doğan yıldız gibi görünür. "Bu odalardakiler kimlerdir " diye soru­lur. "Bunlar, Allah için birbirlerini sevenlerdir." diye cevap verilir." [307]

Atiyye, Ebû Saîd´den merfu olarak şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"(Cennetin) İlliyyin tabakasındaki kimseleri, başkaları -sizin göğün uf-kundaki yıldızı görmeniz gibi- görürler. Şüphesiz, Ebubekir ve Ömer de on­lardandır." [308]


Cennetteki En Yüksek Makam, Rasûlullah (s.a.v.)´in Vesile Adlı Makamıdır:



Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Câbir b. Abdullah´tan rivayet olun­du ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse ezanı duyduğunda: "Allahümme Rabbe hâzihi´d-da´veti´t-tâmmeti ve´s-salâti´I-kâimeti âti Muhammeden el-vesilete ve´1-fazilete veb´ashü makamen mahmuden´illezi vaadtehu. (Ey bu eksiksiz davetin ve kılınan namazın sahibi! Muhammed´e vesileyi ve fazileti ver. Onu, va´d et­tiğin makamı mahmuda gönder) derse, kıyamet gününde şefaatim ona helâl Olur." [309]

Sahih-i Müslim´de... Abdullah b. Amr b. Âs´tan rivayet olundu ki; Ra-sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[310]

"Müezzini(n ezanını) duyduğunuzda onun dediklerini tekrarlayın. Son­ra bana salât okuyun. Çünkü bana bir salât okuyana Allahtan, benim için ve­sileyi isteyin. Doğrusu kim benim için Allah´tan vesileyi isterse, ona şefa­attim) helâl olur." [311]


Vesile, Cennetteki En Yüksek Derecedir. Oraya Ancak RasûluIIah (s.a.v.) Ulaşabilir:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bana salât okuduğunuzda Allahtan benim için vesileyi isteyin." Ashab: "Ey Allah´ın Rasûlü! Vesile nedir " diye sordu. RasûluIIah (s.a.v.) buyurdu ki: "Cennetteki en yüksek derecedir. Oraya ancak bir adam ulaşacaktır. Uma­rım ki o adam da ben olurum." [312]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet etti ki; Rasû­luIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Vesile, Allah katında bir derecedir. Onun üstünde bir derece daha yoktur. Vesileyi bana bahşetmesini Allah´tan dile­yin." [313]

İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah´tan benim için vesileyi isteyin. O makamı dünyadayken benim için isteyen kula kıyamet gününde mutlaka şefaatçi -bir rivayete göre şahid-Oİumm." [314]


Cennet Köşklerinin Yapısı Nedendir



imam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´nin şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: Bizler, Allah Rasûlü (s.a.v.)´e dedik ki:

— Ya Rasulallah! Seni gördüğümüz de kalbimiz yufkahyor ve ahiret eh­li kimseler oluyoruz. Ama senin yanından ayrıldığımızda dünya hoşumuza gidiyor, kadınlar ve çocuklar bizi kendilerine bağlıyorlar.

— Benim yanımdayken büründüğünüz halinizi her zaman devam ettire­cek olsanız, melekler ellerini uzatıp sizinle tokalaşır ve sizi evlerinizde ziya­ret ederler. Hiç günah işlemeseniz, Allah -kendilerini bağışlamak için- gü­nah işleyen bir kavim getirir.[315]

— Ey Allah´ın Rasûlü! Bize cennetten bahset. Onun yapısı nedendir, na­sıldır

— Bir kerpiç gümüşten, bir kerpiç altındandır. Harcı misktir. Kumu, in­ci ve yakuttur. Toprağı safrandır. Cennete giren, nimete garkolur. Asla peri­şan olmaz. Ebediliğe ve ölümsüzlüğe erer. Elbiseleri çürümez. Gençliği yok

Olmaz." [316]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Enes´ten rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-ı Allah Adn cennetini kendi eliyle yarattı. Bir kerpiç beyaz in­ciden, bir kerpiç kızı) yakuttan, bir kerpiçten yeşil zebercedden. Harcı misk­tir. Kumu incidir. Otu safrandır. Sonra Cenab-ı Allah, cennete: "Konuş" der. Cennet şöyle der: "Müminler saadete ermişlerdir." [317] Yüce Allah da: "Onur ve üstünlüğüme yemin ederim ki; senin içinde cimri kimse bana komşu olamaz." Böyle dedikten sonra RasûluIIah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saadete erenlerdir." [318]

Ebubekir b. Merdeveyh... tbn Ömer´den rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) -kendisine cennet sorulduğunda- şöyle buyurmuştur:

"Cennete giren (ebedi) yaşar, ölmez. Nimete gark olur, mahrumiyet gör­mez. Elbiseleri çürümez, gençliği de yok olmaz." Ashab: "Onun yapısı nasıl­dır ya Rasulallah " diye sorunca buyurdu ki: "Bir kerpiç ahundan, bir ker­piçte gümüştendir. Harcı, halis misktir. Kumu, inci ve yakut, toprağı da saf­randır." [319]

Bezzâr... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cenab-ı Allah, cenneti bir kerpiç altundan, bir kerpiç gümüşten, harcı da miskten olarak bina etti. Sonra ona: "Konuş" dedi. O da: "Müminler sa­adete ermişlerdir" [320] dedi. Melekler, ona: "Ne mutlu sana! Hü­kümdarların konağısın sen" dediler." [321]

Beyhakî´nin ve diğerlerinin rivayetine göre bu sözü ona Cenab-ı Allah Söylemiştir. [322]

Davud b. Ebi Hind... Enes´ten merfu olarak şöyle bir rivayette bulun­muştur:

"Doğrusu Cenab-ı Allah, firdevs cennetini kendi eliyle yarattı. Onu müşrik ve içkiye devam eden her sarhoşa yasaklamıştır."

Ebubekir b. Ebi Şeybe... İbn Ömer´den rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) -cennetin yapısı nasıldır diye sorulduğunda- şöyle buyurmuştur:

"Bir kerpiç gümüşten, bir kerpiç altundan. Harcı misktir. Kumu, inci ve yakuttur. Toprağı da safrandır." [323]

Taberanî... Muhacir b. Meymun´dan rivayet etti ki; Hz. Fatıma, Pey­gamber (s.a.v.) efendimize şöyle bir soru sormuş:

— Annemiz Hatice nerededir

— İçi delikli inciden yapılmıştır köşktedir. Orada boş sözler ve yorgun­luk yoktur. Meryem ile Firavun´un karısı Âsiye´nin arasındadır.

— Kamıştan yapılmış bir evde midir [324]

— Hayır. İnci, mercan ve yakutla örülü bir köşktedir."

Ben derim ki: Bu garip bir hadistir. Ancak Sahih-i Buharî´de bunu teyid edici bir rivayet vardır. Şöyle ki: "Doğrusu Allah bana, Hatice´ye, kendisi için cennette inciden yapılma bir köşk hazırlandığını müjdelememi emretti. Orada gürültü ve yorgunluk yoktur."

Bazı alimler dediler ki: Hz. Hatice´nin cennetteki köşkü, tele geçirilmiş inci dizileriyle inşâ edilmiştir. Çünkü o, ´Bi´setin başlangıcı´ hadisinin de de­lâlet ettiği gibi, Aziz ve Celil olan Allah tarafından elçi olarak gönderildiğin­de Hz. Peygamberi tasdik yarışında ipi göğüslemişti. ilk imân eden, o olmuş­tu. İlk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber: "Vallahi aklımı yitireceğimden korktum" deyince Hz. Hatice ona şöyle demişti: "Hayır, yemin ederim ki Al­lah seni asa rüsvay etmeyecektir. Çünkü sen akrabalık bağlarını muhafaza ediyor, sözünü doğru söylüyor, sabrediyor, yoksulu kazandırıyor ve zamanın musibetlerine maruz kalanlara yardım ediyorsun."

Bu hadiste Meryem ile Âsiye´den bahsedilmesi, Rasûlullah (s.a.v.)´m âhiret yurdunda bunlarla evleneceğine bir işarettir. Bazıları bu manâyı şu âyetlerden çıkarmaya çalışmışlardır:

"Ey peygamber! Allah´ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine yasak edi­yorsun " (Tahrim, 66/1)

"Rabbi ona^dul ve bakire eşler verebilir." (Tahrîm, 66/5) Sonra da bu sure­nin nihâyetinde Âsiye ile Meryem´den söz edilmiştir.[325]

Berâ´ b. Azib´den veya ondan başka seleften bu yolda rivayetler varid olmuştur. Doğrusunu Allah bilir. [326]


Gece Namazının, Yemek Yedirmenin Ve Çok Oruç Tutmanın Fazileti:



Ebubekir b. Ebi Davud... Ali b. Ebi Tâlib´den rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennette; dışı içinden, içi de dışından görünen odalar vardır. Cenab-ı Allah bu odaları; yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleyin namaz kılan kimseler için hazırlamıştır." [327]

Taberanî... Ebû Musa el-Eş´arî´den rivayet etti ki; Rasûiullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennette; dışı içinden içi de dışından görünen odalar vardır. Bunlar, konuşmayı güzel yapan, yemek yediren, insanlar uyurken kendileri geceyi namaz kılarak geçirenler içindir." [328]

Yine Taberanî... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) Şoylebuyurmuştur:

"Doğrusu cennette; dışı içinden içi de dışından görünen odalar vardır."

Ebû Mâlik el-Eş´arî: "Ey Allah´ın Rasûlü! O odalar kimler içindir " di­ye sordu.

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Konuşmayı güzel yapan, yemek yediren, insanlar uyurken kendileri ge­ceyi namaz kılarak geçirenler içindir." [329]

Bazı hadislerde anlatıldığına göre; cennetteki köşk kapıları, kapı kanat­ları ve tavanlarıyla birlikte yekpare inciden yapılmıştır.

Başka bir hadis-i şerifteyse şöyle buyurulmuştur:

"Cennetin çatıları nurdandır. Çakan şimşek gibi parıldar. Cenab-ı Allah insanların gözlerini sabitleştirmeseydi, bu parlaklık onların gözlerini kısa sü­rede kör ederdi."

Beyhakî... Câbir b. Abdullah´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlu­lah (s.a.v.) bize şöyle buyurdu:

— Size cennetin odalarından bahsedeyim mi

— Evet, anlat ya Rasulallah, anamız babamız sana feda olsun.

— Cennette öyle odalar var ki, yapımında bütün mücevher çeşitleri kul­lanılmıştır. Dışı içinden, içi de dışından.görünür. Oralarda gözlerin görmedi­ği, kulakların duymadığı nimetler, lezzetler ve imrenilecek şeyler vardır.

— O odalar kimler içinde ya Rasulallah

— Selâmı yayan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleyin namaz kılanlar içindir.

— Ey Allah´ın Rasûlü! Buna kim güç yetirebilir

— Ümmetim buna güç yetirebilir. Bunu size haber vereceğim. Şöyleki: Bir kimse müslüman kardeşiyle karşılaştığında ona selâm verir, kardeşi de selâmını alırsa selâmı yaymış olur. Ailesine ve hâne halkına doyurasıya ye­mek yediren kişi, yemek yedirmiş olur. Ramazan ayını ve her ayın da üç gü­nünü oruçlu geçiren kimse, oruca devam etmiş olur. Yatsı ve sabah namaza-nnı cemaatle eda eden kimse, insanlar yani yahudi, hristiyan ve mecusiler uyurken geceleyin namaz kılmış olur." [330]

Beyhakî... İmrân b. Husayn ile Übeyy´den rivayet etti ki; "Sizi Adn cen­netlerinde hoş yerlere koyar." (Tevbe, 9/73) âyet-i kerimesini kendisine sorduk­larında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnciden bir saray... Bu sarayda, yakuttan inşâ edilmiş yetmiş bina; her binada yeşil zümrütten yetmiş oda; her odada bir kanepe; her kanepede her renkten yetmiş yatak; her yatakta iri gözlü hurilerden bir zevce; her odada yetmiş sofra; her sofrada yetmiş türlü yemek; her evde de yetmiş câriye bu­lunacak ve bu anlatılanların hepsine varacak kadar bir güç, mümine verilir." [331]

Ben derim ki: Bu hadis gariptir. [332] Bu (sened) köprü(sü) cidden zayıftır.

Köprü zayıf olunca, onunla bir yere ulaşmak mümkün olmaz.[333]

Abdullah b. Vehb... Zeyd b. Eslem´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cennette) bir tek kişiye mükâfat olarak yekpare inciden yapılma bir saray verilir. O sarayda yetmiş oda, her odada iri gözlü hurilerden bir zevce, her odada bir kapı vardır. Her kapıdan cennetin ayrı bir kokusu içeri girer."

Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyeti okudu: "Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde, 32/17)

Kurtubî... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Doğrusu cennette öyle odalar vardır ki; onları üstten tutan askılar olma­dığı gibi, alttan tutan direkler de yoktur." "O odalar kimler içindir ya Rasû-lallah " diye sorulduğunda buyurdu ki: "Hastalanan, ağrılarla sancılarla ve belâlara müptelâ olan kimseler [334] içindir."[335]


Cennetteki Çadırlar:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetle­rinden hangisini yalanlarsınız." (Rahman, 55/72-73)

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Musa el-Eş´arî´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu mümin kişiye cennette içi delik yekpare inciden, altmış mil uzunluğunda bir çadır verilir. Müminin o çadırda aile efradı vardır. Dolaşıp onlara uğrar ve birbirlerini görmezler."

Buharî´ye ait bir rivayette, bu çadırın uzunluğunun "otuz mil" olduğu ifade edilmiştir. Ama "altmış mil" olduğunu ifade eden rivayet daha sahihtir. [336]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Ebû Salih´ten rivayet etti ki; İbn Abbas şöy­le demiştir:

"(Cennetteki) çadır, içi oyuk inciden yapılmıştır. Uzunluğu bir fersah, eni de bir fersahtır. Onun altundan yapılmış bir kapısı vardır. Oraya Aziz ve Celil olan Allah´tan bir hediye ile her kapıdan girilir. Yüce Allah´ın şu sö­zünde anlatılan´da budur: [337] "Melekler her kapıdan yanlarına girerler." (Ra´d, 13/23)

İbn Mübarek... İkrime´den rivayet etti ki; İbn Abbas şöyle demiştir: "(Cennetteki) çadır, içi oyuk inciden yapılmıştır. Eni, boyu birer fersahtır. Altundan mamul dört bin kapısı vardır."[338]

Katâde... Ebû Derdâ´nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "(Cennetteki) çadır, yekpare inciden yapılmıştır. Ve toprağı da misktir." [339]


Cennetin Toprağı:



Buharî ve Müslim´in sahihlerinde yer alan Miraç hadisinde... Ebû Zer´den rivayet olundu ki; fRasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete girdirildim. Orada çok büyük incilerle karşıaştım. Toprağının da misk olduğunu gördüm." [340]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), İbn Sâid´e cennetin toprağını sorduğunda İbn Sâid şöyle cevap verdi:

"(Elbise ağartmada kullanılan) bembeyaz taş gibidir ve katıksız misk­tendir." Rasûlullah (s.a.v.) de: "Doğru söyledi" dedi. [341]

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.), yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

"Onlara cennetin toprağını soracağım. O toprak (elbise ağartan) bembe­yaz taş gibidir." Bunu yahudilere sorduğunda onlar: "O toprak, hubzedir ey Ebû Kasım" diye cevap verdiler. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Hubz da in­cidendir." [342]

Cennetin binasının evsafı hakkında önceki kısımlarda geçen ve Ebû Hü-reyre ile İbn Ömer´den ve diğerlerinden rivayet edilen bir hadiste şöyle bu-yurulmaktadır:

"Cennet binasının harcı misk, kumu inci ve yakut, toprağı da safrandır." Belki de toprağının bir kısmı misk, bir kısmı da safrandır. Doğrusunu Allah bilir.

Cennet bu kadar geniş ve büyük olmakla birlikte, Sahih-i Buharî´de... Enes´ten rivayet olunan bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinizin yayının miktarınca cennetin yeri veya kılıcınızın mik-tarmca cennetin yeri, dünyadan ve içindeki herşeyden daha hayırlıdır." [343]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinin kırbacının kapladığı kadar cennetteki bir yer, gökten ve yerden daha hayırlıdır." [344]

İbn Vehb... Sa´d b. Ebi Vakkas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Şayet cennetten azıcık bir nûr dünyaya görünecek olsa, o nûr sayesin­de gök ile yerin arası parıldar." [345]


Cennetin Irmakları, Ağaçları Ve Meyveleri:



Yüce Allah buyurdu ki:

"İnananlar ve yararlı işler yapanlara, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." (Bakara, 2/25)

"Cennette altlarından ırmaklar akar." (A´râf, 7/43)

"Allah´a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve Rable-rinden mağfiret vardır." (Muhammed, 47/15)

"Allah´a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin altından ır­maklar akar. Oranın yiyecekleri ve gölgeleri süreklidir. Bu, sakınanların mü­kâfatıdır. İnkarcıların cezası ise ateştir." (Ra´d, 13/35)

İmam Ahmed b. Hanbel... Muaviye b. Ebi Behz´den rivayet etti ki; Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette süt denizi, su denizi, bal denizi ve şarap denizi vardır. Bun­dan sonra ırmaklar (kollara) ayrılırlar." [346]

Tirmizî... Abdullah b. Kays´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ırmaklarının yer üzerinde bir sınır gibi (akıp gittiğini) sanıyor­sunuz. Hayır vallahi o ırmaklar (bir şerit ve çığır takib etmeksizin) yerin üs­tüne yayılarak akarlar. Kıyıları inci, kubbeleri inci, kokusu da katıksız misk­tir."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, Allah´ın âhirette kendisine şarâp içirmesin-den hoşlanıyorsa onu dünyada içmeyi bıraksın. Bir kimse Allah´ın âhirette kendisine ipek (elbise) giydirmesinden hoşlanıyorsa, onu dünyada giymeyi bıraksın. Cennetin ırmakları, misk tepelerinin (veya dağlarının) altından çı­kar. Cennetliklerin en kıymetsiz elbiselisinin elbisesi ile dünyadakilerin tü­münün elbiseleri karşılaştırılacak olursa, o cennetliğin elbisesinin, dünyada­ki herkesin elbisesinden daha üstün olduğu görülür."

Ebû Muaviye... Meserre´den rivayet etti ki; Abdullah şöyle demiştir: "Cennetin ırmakları, misk dağının altından çıkar." [347]


Kevser Irmağının Vasfı



Bu, Cennet ırmaklarının en meşhurudur. Yüce Allah, kendi lütuf ve ke-remiyle bize ondan içmeyi nasib eylesin.

Bununla ilgili olarak Kurân-ı Kerim´de şöyle buyurulmaktadır:

"Ey Muhammed! Doğrusu sana Kevser´i vermişizdir. Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu adı sanı ortadan kalkacak olan, sana kin tutan kimsedir." (Kevser, 108/1-3)

Sahih-i Müslim´de... Enes´ten rivayet olundu ki; bu sûre kendisine nazil olduğu zaman Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kevser´in ne olduğunu biliyor musunuz "

Sahabiler dediler ki:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"O bir nehirdir, Allahj, azze ve celle bana vaad etmiştir; onda birçok ha­yır vardır." [348]

Sahihayn´da... Enes´ten rivayet olundu ki; Mirâc hadisinin bir bölümün­de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir ırmağın yanına götürüldüm. O ırmağın kıyılarında içi oyuk iri inci­ler vardı. "Ey Cibril! Bu nedir " diye sordum. "Bu, Aziz ve Celil olan Al­lah´ın sana bahşetmiş olduğu Kevser´dir." dedi."

Bu hadisin bir varyantında şöyle bir ifadeye rastlanmaktadır: "Elimi su­yun açtığı yere vurduğumda su yatağının katıksız bir misk olduğunu gör­düm." [349]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kevser, cennette bir ırmaktır. Aziz ve Celil olan Rabbim onu bana va-adettî." [350]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bana Kevser verildi. Onun yer üzerinde akan bir ırmak olduğunu gör­düm. Kıyılarında iri inciler vardır. Üstü kapalı değildir. Elimi toprağına (ya­tağına) vurduğumda katıksız misk olduğunu gördüm. Çakılları da incidendi." [351]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; kendisine Kevser´in ne olduğu sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kevser, Allah´ın bana bahşettiği bir cennet ırmağıdır. Toprağı misktir. Suyu sütten beyaz, baldan tatlıdır. Oraya boyunları deve boynu gibi (uzun) kuşlar su içmeye gelirler."

Ebubekir dedi ki:

— Ey Allah´ın Rasûlü! O çok hoştur.

— Onu yemek çok daha hoştur." [352] Hâkim... Huzeyfe´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennette horasan devesi gibi (iri) bir kuş vardır." Ebubekir dedi ki:

— O çok hoştur ya Rasulaüah.

— Onu yiyenler daha hoştur. Ve ey Ebubekir! Sen de onu yiyenlerden biri olacaksın." [353]

İmam Alımed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; kendisine Kevser´in ne olduğunu sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kevser, Aziz ve Celil olan Allah´ın bana bahşettiği bir ırmaktır, (suyu) sütten beyaz, baldan tatlıdır. Onda boyunları deve boynu gibi (iri) kuşlar var­dır."

Ömer (r.a.) dedi ki:

— Ey Allah´ın Rasûlü! O kuşlar hoştur.

— Onu yemek daha hoştur ey Ömer." [354]

İmam Ahmed b. Hanbel... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

´Kevser, cennetteki bir ırmaktır. Kıyıları altundandır. Suyu, incinin üze­rinden akar. Suyu sütten beyaz, baldan tatlıdır." [355]

İsmail b. Aliyye... İbn Ömer´den merfu olarak, şöyle bir rivayette bulun­muştur:

"Kevser, cennetteki bir ırmaktır. Kıyıları altundandır. Yatağı, inci ve ya­kuttandır. Toprağı miskten daha hoştur. Suyu, kardan daha beyazdır." [356]

Bu hadisin bir varyantında şöyle bir ifade vardır: "Suyu sütten daha be­yaz, baldan tatlıdır; süt, kaymak ve köpüktür." [357]

Buharı... Saîd b. Cübeyr´den rivayet etti ki; İbn Abbas, Kevser hakkın­da şöyle demiştir:

"O, Allah´ın Muhammed (s.a.v.)´e verdiği bir hayırdır."

İbn Bişr dedi ki: Ben Saîd b. Cübeyr´e şöyle dedim:

— Bazi kimseler Kevser´in cennette bir ırmak olduğunu söylüyorlar. Buna sen ne dersin

— Cennetteki ırmak, Cenab-ı Allah´ın, Peygamber (s.a.v.)´e bahşetmiş Olduğu hayırdandır." [358]

İbn Cerir... İbn Abbas´ın Kevser hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kevser, Cennetteki bir ırmaktır. Kıyıları altın ve gümüştendir. înci ve yakut(tan yapılma bir su yatağının) üzerinden akar. Suyu kardan beyaz, bal­dan tatildir." [359]

Buharî... Ebû İshak´tan rivayet etti ki; Ebû Ubeyde şöyle demiştir: "Ey Muhammed! Doğrusu sana Kevser´i vermişizdir." (Kevser, 108/1) âye­tinin ne mânaya geldiğini Hz. Âişe´ye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Kev­ser, Peygamberiniz (s.a.v.)´e verilen bir ırmaktır. Kıyıları, içi oyuk inciden­dir. Susakları yıldızlar sayisincadir." [360] Mücahid, Kevser´in, "Cennetin kendisi" olduğunu söylemiştir. Hz. Aişe dedi ki: "Kevser, cennetteki bir ırmaktır. Parmaklarını kulaklarına koyduğunda bile bu ırmağın şırıltısını duymayan bir kimse yoktur."[361]

İbn Cerir... Hz. Âişe´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kevser ırma­ğının şırıltısını duymak isteyen kimse, o sesi gözüyle duyamaz. Aksine o akıntının uğultusu, insanın parmaklarını kulaklarına koyduğunda duyduğu uğultu gibidir." [362]


Cennetteki Beydah Irmağı:



İmam Ahmed b. Hanbel... Sabit´ten rivayet etti ki; Enes şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) güzel rüyadan hoşlanırdı. Bazı kereler, "Bir rüya gö­reniniz oldu mu " diye sorrardı. Bir adam bir rüya görmüşse (tabirini) ona sorardı. Eğer sakıncası yoksa rüyasını hoş gösterirdi o adama. Kadının biri gelip dedi ki: "Ya Rasûlallah! Rüyada cennete girdiğimi gördüm. Bir gürül­tü duydum orada. O gürültü nedeniyle bütün cennetlikler yüksek sesle ağla­yıp feryâd ettiler. Bir de fie göreyim: Falan oğlu falanı, falan oğlu falanı... ge­tirdiler." Kadın, on iki adamın adını verdi: Bu olaydan bir süre önce Rasûlul­lah (s.a.v.) bir seriyye göndermişti. Kadın, anlatmaya devam etti rüyasını: "O adamlar (on iki kişi) getirildi. Üzerlerinde eski püskü elbiseler vardı. Şah da­marlarından kan akıyordu. ´Bunları Beydaha (ya da Beydah ırmağına) götü­rün´ denildi. Irmağa daldılar. Çıktıklarında, yüzleri dolunay gecesindeki ay gibiydi. Sonra altın kürsüler getirildi. O kürsülerin üzerine oturdular. İçinde taze yiyecekler bulunan bir tabak veya kâse getirildi. Ondaki yiyecekleri ye­diler. Hangi tarafa çevirdilerse, tabağın o tarafında diledikleri yiyecekleri mutlaka yediler. Ben de onlarla beraber yedim." Kadın rüyasını anlatırken mezkûr seriyenin habercisi gelip şöyle dedi: "Ya Rasûlallah! Başımıza şun­lar ve şunlar geldi. Falan vuruldu; falan vuruldu..." Rüya sahibi kadının ad­larını vermiş olduğu on iki adamı saydı. Rasûlullah (s.a.v.): "O kadını bana çağırın" dedi. Kadın geldi. Rasûlullah (s.a.v.): "Rüyanı şu adama da anlat" diye emretti. Kadın anlattı. Seriyyenin habercisi: "Tıpkı şu kadının anlattığı gibi oldu ya Rasûlallah" dedi. [363]


Cennetin Kapısındaki Barık Irmağı:



İsrâ hadisinde Rasûlullah (s.a.v.) Sidre-i Müntehadan bahsederken şöy­le buyurmuştur:

"Baktım ki oranın dibinden ikisi açık, ikisi de gizli (olmak üzere dört) ırmak çıkıyor. Gizli olanlar cennettedir. Açık olanlarsa Nil ile Fırat´tır." [364]

İmam Ahmed b. Hanbel´in Müsned´inde ve Müslim´in Sahih´inde... Ebû Berire´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[365]

"Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil. Bütün bunlar Cennet ırmaklarındandır.[366]

İbn Abbas, Peygamber (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Cenab-ı Allah, cennetten şu beş ırmağı (dünyaya) indirdi: [367] Seyhun... Bu, Hindistan´daki bir ırmaktır. Ceyhun. Bu, Belh´teki bir ırmaktır. [368] Dicle ve Fırat... Bunlar, Irak ırmaklarıdır. Nü. Bu da Mısır´daki bir ırmaktır. Ce­nab-ı Allah bunları cennetin en alt derecelerinden Cebrail´in iki kanadı üze­rinde (dünyaya) indirmiş, dağlara bırakmış ve sonra da yeryüzüne akıtmıştır. Maişetlerinin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere o ırmaklarda çeşitli fayda­lar meydana getirmiştir.

Şu ayette kastedilen manâ da budur: "Gökten suyu ölçü ile indirdik de onu yerde durdurduk." (Müminûn, 23/18)

Ye´cuc ve Me´cuc ortaya çıktığında Cenab-ı Allah Cibril´i dünyaya gönderir. O da yeryüzünden Kur´ân-ı Azim´i, bütün ilimleri, Makam-ı İbra­him´den taraf Beytin köşesindeki Hacer-i Esved´i, içindekilerle birlikte Mu­sa´nın tabutunu ve bu beş ırmağın hepsini kaldıracaktır. Şu âyete anlatılmak istenen de budur: "Şüphesiz onu gidermeğe de kadiriz." (Müminûn, 23/18)

Bu eşyalar yeryüzünden kaldırılınca, yeryüzü halkı dünyâ ve ahiret ha­yırlarından yoksun kalmış Olur." [369]

Bu, cidden garip, hatta münker bir hadistir. Bunun râvilerinden Mesle-me b. Ali, hadis imamları nazarında zayıf bir râvidir.

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, cennet ırmaklarını çok akan ırmaklar olarak nitelemiş ve cennetliklerin o ırmakları diledikleri tara­fa çekebildiklerini bildirmiştir. Onlara bu ırmaklar vesilesiyle çeşitli pınarlar ve otlaklar yaratır. İbn Mes´ud bu hususta şöyle demiştir: "Cennetteki her pı­nar mutlaka bir misk dağının altından kaynayıp çıkar." [370]

Müstedrek adlı eserinde Hâkim... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasû-lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ahirette Cenab-ı Allah´ın kendisine şarâb içirmesinden hoşlanan kimse, onu dünyada içmeyi bıraksın. Ahirette Cenab-ı Allah´ın kendisine ipek (elbise) giydirmesinden hoşlanan kimse, dünyada onu giymesin. Cennetin ır­makları, misk tepelerinin (veya dağlarının) altından kaynayıp çıkar. Cennet­liklerin en kıymetsiz elbiselisinin elbisesiyle dünyalıların tümünün elbiseleri mukayese edilecek olsa, ahirette Cenab-ı Allah´ın o cennetliğe giydirmiş ola­cağı elbise, dünyalıların tümünün elbiselerine [371] üstün gelir." [372]


Cennetin Ağaçları:



Yüce Allah buyurdu ki:

"İnanıp yararlı iş işleyenleri, içinde temelli ve ebedi kalacakları, altların­dan ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada ter temiz eşler vardır. Onları en koyu gölgeliklere yerleştireceğiz." (Nisa, 4/56)

"Bu iki cennet, türlü ağaçlarla doludur. Öyleyken Rabbinizin nimetle­rinden hangisini yalanlarsınız " (Rahman, 55/48-49)

"Renkleri yemyeşildir." (Rahman, 55/64)

Yani koyu yeşil renkte olduklarından ve ağaçlarının dallan birbirine gir­diğinden dolayı siyaha mail bir renktedirler.

"Orada, örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin mey­velerini de kolayca toplarlar." (Rahman, 55/54)

Yani onlar yataklarında oldukarı halde ağaçların meyveleri, ellerini uza­tıp koparacak kadar kendilerine yakındır. "Artık o, meyveleri sarkmış yük­sek bir bahçedir." (Hakka, 69/22-23)

"Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır." (İnsan, 76/14)

"Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Onlar dikensiz sedir ağaçlan, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarında; bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasında, yüksekdösekler üzerindedirler." (Vakıa, 56/28-34)

"İkisinde de türlü türlü meyveler, hurmalıklar ve nar ağaçları vardır." (Rahman, 55/68)

"Bu cennetlerde her türlü meyveden çift çift vardır." (Rahman, 55/52)

Ebubekir b. Ebi Dâvud... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûiullah (s.a.v.) şöye buyurmuştur:[373]

"Cennetteki ağaçların tümünün gövdeleri altundandır."[374]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Saîd b. Cübeyr´den rivayet etti ki; İbn Ab­bas şöyle demiştir:

"Cenneti hurma ağacının gövdesi yeşil zümrütten, dalları da kızıl altun­dandır. Yaprakları, cennetlikler için giysidir. Çeşitli elbiseleri hep ondan ya­pılır. O ağaçların meyveleri testi ve kovalar gibi (iri) olup sütten beyaz, [375]baldan tatlıdır. Sütün kaymağı gibidir. Ve de çekirdeksizdir.[376]

İbn Ebi´d-Dünyâ... İkrime´den rivayet etti ki; İbn Abbas şöyle demiştir: "Zıll-i Memdud, cennette bir ağaçtır. Gövde üzerindedir. (Gölgesi o ka­dar uzundur ki,) rahvan ata binmiş bir süvari, onun gölgesinde, yani her ta­raftan gölgesinde yüz yıl gider. Cennetlikler, cennetteki özel odalarda (gur-felerde) bulunanlar ve diğerleri o ağacın altına gider, gölgesinde konuşup sohbet ederler. Bazısının arzuları kabarır. Dünya eğlencelerini hatırlar. Ce-nab´i Allah cennetten bir rüzgarı o tarafa estirir. Rüzgar dünya eğlenceleri­nin her çeşidiyle o ağacı hareketlendirip oynatır." [377]


Cennette O Kadar Büyük Bir Ağaç Var Ki, Süratli Bir Binek Üzerindeki Süvari Yüz Senede Bile Onun Gölgesini Bir Baştan Bir Başa Katedemez:



Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Sehl b. Sa´d´den rivayet olundu ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl gittiği hal­de yine de gölgenin sonuna ulaşamaz." [378]

Bu hadisin râvisi Sehl diyor ki: Ben bu hadisi Numan b. Ebi´l-Abbas er-Rızkî´ye anlattığımda bana dedi ki: Ebû Saîd el-Hudrî de Peygamber (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu bana nakletti:[379]

"Cennette öyle bir ağaç var ki, seri ve rahvan ata binen bir süvari (onun gölgesinde) yüz yıl gittiği halde (gölgesinin) sonuna ulaşamaz." [380]

Sahih-i Buharî´de... Enes´ten rivayet olundu ki; "Ve zillin memdûd" âyet-i kerimesiyle ilgili olarak Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl gittiği hal­de yine de sonunu getiremez." [381]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki; süvari bir kimse onun gölgesinde yüz se­ne yol gider." [382]

Dilerseniz "Ve zillin memdud" âyetini okuyun.

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Cennette bir yay ve kırbaç kadar yer, güneşin üzerine doğup battığı yerlerle sahib olmak)dan daha hayırlıdır." [383]

Müslim... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl gittiği hal­de yine de sonunu getiremez."[384]

İmam Ahmed b. Hanbel, Haccac tarikıyla... Ebû Hüreyre´den rivayet et­ti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl yol gi­der." [385]

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman tarikıyla... Ebû Hüreyre´den ri­vayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir* ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl yol gi­der."

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman ve Hammad tarikıyla... Ebû Hü­reyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette öyle bir ağaç var ki, süvari onun gölgesinde yüz yıl yol gitti­ği halde yine de sonunu getiremez." [386]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennette öyle bir ağaç var ki, süvari bir kimse onun gölgesin­de yetmiş (veya yüz) yıl yol gider. O, ebediyet ağacıdır." [387]


Tûbâ Ağacı:



İmam Ahmed b. Hanbel... Utbe b. Ubeydullah es-Sülemî´nin şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Bedevinin biri Peygamber (s.a.v.)´e gelerek (cennetteki) havuzu sordu. Peygamber (s.a.v.), ona cenneti anlattı. Bedevi sordu:

— Orada meyve var mı

— Evet...

— Orada tuba adında bir ağaç var mı

Peygamber (s.a.v.) ona, anlamadığım bir şeyler söyledi. Bedevî sordu:

— Memleketimizin hangi ağacına benzer

—- Senin memleketindeki hiç bir ağaca benzemez. Sen Şam´a gittin mi

— Hayır.

— Tûbâ ağacı, Şam´da yetişen, tek gövde üzerinde biten, tepe kısmı açı­lıp yayılan cevze denen bir ağaca benzer.

— Gövdesinin büyüklüğü ne kadardır

—- Senin kabilenin develerinden güçlü bir deve onun gövdesinin etrafın­da dolansa, arka ayaklarının diz bağı çözülünceye ve ihtiyarlayıncaya kadar yol alsa, yine de gövdenin etrafındaki turunu tamamlayamaz.

— Orada üzüm var mıdır

— Evet.

— Üzüm salkımlarının büyüklüğü ne kadardır

— Alaca karganın kesintisiz olarak uçması halinde bir ayda alabileceği yol kadar uzun ve büyüktür.

— Üzüm taneleri ne kadar iridir Bir taneyle bir kovayı doldurabilir miyiz

— Evet...

— Anlattığın bu cennet, beni ve ailemi içine alabilecek kadar büyük mü­dür

— Hem de aşiretinin tümünü içine alabilecek kadar büyüktür." [388]

Harmele... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; adamın biri Peygamber (s.a.v.)´e şöyle dedi:

— Ey Allah´ın Rasûlü! Seni gören ve sana inanan kimseye ne mutlu!

— Beni gören ve bana inanan kimseye ne mutlu! Beni görmediği halde bana inanan kimseye ne mutlu, hem de ne mutlu!..

— Tûbâ nedir ya Rasûlallah

— Cennetteki bir ağaçtır. Büyüklüğü, yüz senelik yoldur. [389] Cennetliklerin elbiseleri, onun kapçıklarından elde edilir." [390]


Sidretü´l-Müntehâ



Yüce Allah buyurdu ki:

"Andolsun ki Muhammed, Cebrail´i sınırın sonunda (Sidretü´l-Münte-hâ´da) başka bir inişinde de görmüştür. Orada Me´vâ cenneti vardır. Sidre´yi bürüyen buruyordu. Muhammed´in gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı. Andolsun ki, Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü." (Necm, 53/J3-1S)

Tefsirde (İbn Kesir tefsirinde) demiştik ki: "Sidretü´l-Müntehâ´yı yüce Rabbin nuru bürür. Onu melekler adeta kargalar gibi örterler. Onu altundan kelebekler kaplar. Onu çeşitli renkler bürür."

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Onu, ne olduğunu anlayamadığım ve kimsenin nitelemeyeceği renkler bürür."

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde yer alan mirâc hadisinde Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"... Sonra yedinci gök tabakasındaki Sidretü´l-Münteha´ya yükseltildim. Meyvesinin Hacer testisi, yaprağının fil kulağı kadar iri olduğunu gördüm. Kökünden de ikisi zahir, ikisi de batın olan (dört) ırmağın çıkmakta olduğu­nu gördüm. Ey Cibril, bu nedir diye sordum. Dedi ki: "Batın olan iki ırmak, [391] cennettedir. Zahir olan iki ırmağınsa biri Nil, diğeri Fırat´tır." [392]

Hafız Ebû Ya´lâ... Esma binti Ebi Bekir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (Ş-a.v.), Sidretü´l-Müntehâ´dan bahsederek şöyle buyurmuştur:

- "Sidretü´l-Müntehada´ki pınarın gölgesinde bir süvari yüz yıl yol alır (veya şöyle demiştir: Onun gölgesinde yüz süvari gölgelenir). Orada altun­dan bitkiler vardır. O bitkilerin meyveleri testi iriliğindedir." [393]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Süleym b. Âmir´den rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.)´in ashabı şöyle diyorlardı: "Doğrusu Allah bizi bedevilerden ve onların sordukları sorulardan yararlandırıyor." Süleym diyor ki: Bir gün be­devinin biri gelip dedi ki: "Ya Rasûlallah! Cenab-ı Allah cennette, dikeniyle sahibine eziyet veren bir ağaç bulunduğunu bildirmiş." Rasûlullah (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: "Cenab-ı Allah, ´Onlar dikensiz sedir ağaçlarındadırlar.´ (Vakıa, 28) diye buyurmamış mı Cenab-ı Allah onun dikenlerini kesmiş, her dikenin yerinde bir meyve yaratmıştır. O ağaç öyle bir meyve verir ki, ondan da yetmiş iki renk (tür) meyve çıkar ve bunların hiç biri diğerine benzemez." [394]

Ebubekir b. Ebi Dâvûd... Habib b. Utbe b. Abdüsselâm´ın şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.)´in yanında oturmaktaydım. Bedevinin biri gelip şöyle dedi: "Ey Allah´ın Rasûlü! Duyuyorum ki sen cennette bir ağaçtan bahsediyorsun. Ben ondan daha büyük bir ağaç bulunduğunu bilmi­yorum. (Bununla muz ağacım kasd etmişti.)" Rasûlullah (s.a.v.) ona şu ceva­bı verdi:

"Doğrusu Cenab-ı Allah o ağaçtaki her dikenin yerinde bir meyve .yarat­mıştır. O meyveler de yapağısı birbirine yapışmış tekenin testisi iriliğincedir. Ondan yetmiş renk (tür) taam çıkar ve o taamların hiç biri diğerine benze­mez." [395]

Tirmizî... Abdullah b. Mes´ud´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İsrâ gecesinde İbrahim (a.s.) ile karşılaştım. Bana dedi ki: "Ya Muham­med! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennetin toprağının hoş, su­yunun tatlı, yerinin ova, oraya dikilen şeylerin xie Sübhanallah, Elhamdülil­lah, Lailahe illallah ve Allahü ekber olduğunu bildir." Tirmizî: Bu, hasen ve garip bir hadistir, demiştir.

Aynı bapta İbn Mâce... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), ağaç dikmekte olduğu bir sırada Ebû Hüreyre´ye uğrayarak ona şöy­le buyurmuş:

"Sana bundan daha hayırlı bir fidanı bildireyim mi Sübhanallah, El­hamdülillah, Lailahe illallah ve Allahü ekber. Bunları söylediğin takdirde her biri karşılığında cennette senin için bir ağaç dikilir."

Tirmizî... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Sübhanallahil azim ve bihamdih" diyen bir kimse için cennette bir ağaç dikilir." [396]

Tirmizî: Bu, hasen, sahih ve garip bir hadistir, demiştir. [397]


Cennetin Meyveleri:



Cenab-ı Allah´tan, kendi lütuf ve keremiyle bize o meyvelerden yedir­mesini diliyoruz. Amin.

Cennet meyveleriyle ilgili olarak Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyurulmak-tadır:

"İkisinde de türlü türlü meyveler hurmalıklar ve nar ağaçlan vardır." (Rahman, 55/68)

"Bu cennetlerde her türlü meyveden çift çift vardır." (Rahman, 55/52)

"Orada örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin meyve­lerini de kolayca toplarlar." (Rahman, 55/54)

"Meyve ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolaylaştırılmıştır." (İnsan, 76/14)

"Defterleri sağdan verilenler; ne mutlu o sağcılara! Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölge altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükünmeyen ve yasak da edilmeyen bol mey­veler arasında; yüksek döşekler üzerindedirler." (Vakıa, 56/27-34)

"Oranın yiyecekleri ve gölgeleri devamlıdır. Bu, sakınanların elde ede­ceği sonuçtur." (Ra´d, 13/35)

Orası, yani cennet; meyveleri bazı mevsimlerde ortaya çıkan, bazı mev­simlerde yok olan, ağaçları bir zaman yapraklanan, bir zaman da ağaçları yaprak döken dünyâ gibi değildir. Meyveleri her zaman mevcud olup yasak da değildir. İsteyene vardır ve elde edilmesi de kolaydır. Meyvelerle, onları koparmak isteyenler arasında bir engel yoktur. Hatta meyve, ağacın en yük­sek yerinde olsa bile -kişi onu koparmak istediğinde- aşağı doğru sarkıp kendisini koparmak isteyene yaklaşır.

"Onların koparılması kolaylaştırılmıştır." (insan, 76/14) Yani onlar uya-maktayken meyveler onlara yaklaştırılır ki koparabilsinler. Ebû İshak, Berâ´ın bu âyeti böyle açıkladığını söylemiştir. Nitekim Yüce Allah buyurmuş ki:

"İnananlar ve yararlı işler yapanlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğun müjdele. Onlara buranın bir ürünü rızık olarak veril­diğinde "Bu, daha önce de rızıklandığımizdır" derler. Bunlar, söylediklerinin benzerleri olarak sunulmuştur. Onlara orada tertemiz eşler vardır ve orada te­melli kalırlar." (Bakara, 2/25)

"Allah´a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette gölgeliklerde ve pı­nar başlarındadırlar. Canlarının istediği meyveler arasmdadrılar. Onlara de­nir ki: "İşlediklerinize karşılık afiyetle yeyiniz, içiniz. Biz, iyi davrananlara işte böyle karşılık veririz." (Mürselât, 77/41-44)

"Seçecekleri meyveler, arzu 1 ayacakları kuş eti ile dolaşırlar. İşledikleri­ne karşılık olarak, sedeflerdeki inciler gibi ceylan gözlüler vardır." (Vakıa, 56/20-24)

"Orada güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler." (Duhân, 44/55)

Önceki sayfalarda naklettiğimiz hadislerde anlatıldığına göre Cennetin toprağı misk ve safrandır. Oradaki her ağacın gövdesi de altundur. Cennetin toprağı ve ağaç gövdeleri böyle olduğuna göre, bu ağaçların verdiği parlak, olgun ve o güzelim meyveleri varın siz düşünün. O meyveler ki, dünyada kendileri değil, sadece isimleri vardır.

İbn Abbas (r.a.) demiş ki: "Dünyada cennetten sadece isimler vardır." [398]

Örneğin dünyadaki sedir ağacı, sadece nebak gibi zayıf bir meyve ve çok diken veriyor. Muğaylan ağacı da dünyada sadece gölgesinden yararlan­mak amacıyla dikiliyor. İşte bu iki ağaç, cennette çok güzel ve bol meyveler verecektir. Hatta bunların bir meyvesi yarılarak ondan, tad ve renk bakımın­dan birbirine benzer yetmiş çeşit meyve daha çıkacaktır. Dünyadayken de güzel meyveler veren elma, hurma ve üzüm ağaçlarının cennette ne kadar lezzetli meyveler vereceklerini artık siz düşünün. Ya güzel kokular saçan bit­ki ve çiçeklere ne dersiniz !. Hülâsa cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve insanın kalbinden geçmemiş güzel şeyler ve nimetler vardır. Bizi o nimetlere kavuşturmasını yüce Allah´ın lutfundan diliyoruz.

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Güneş tutulması namazıyla ilgili ha­diste İbn Abbas´ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: Sahabiler: Ey Allah´ın Rasûlü! Şuracıkta elini bir şeye uzattığını ama sonra da (o göremediğimiz şeyden) geri çektiğini gördük. (Bu ne demek oluyor ) Rasûlullah (s.a.v.) bu­yurdu ki:

"Cenneti gördüm. Elimi oradaki bir üzüm salkımına uzattım. Eğer onu almış olsaydım ve siz de yeseydiniz dünya yerinde durmazdı!" [399]

Müsned´de, Abdullah b. Muhammed b. Akil´in naklettiği hadiste, Câ-bir´in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Cennet, ondaki çiçekler ve parlaklık bana arzedildi. Getirip size ver­mek niyetiyle oradan bir salkım üzüm koparmak için elimi uzattığımda be­nimle o salkımın arasına bir engel girdi (koparamadım). Şayet onu size ge­tirmiş olsaydım ve gökle yer arasındakilerin tümü ondan yeseydi yine de on­dan bir şey eksiltemezlerdi."[400]

Sahih-i Müslim´de yine Câbir´den nakledilen bir rivayet bunu teyid et­mektedir.

Önceki sayfalarda da nakedildiği gibi İmam Ahmed b. Hanbel´in Müs~ nedinde... Abdullah b. Utbe es-Sülemî´den rivayet olundu ki; bedevinin biri Rasûlullah (s.a.v.)´e sormuş:

— Cennette üzüm var mıdır

— Evet, vardır.

— Salkımı ne kadar büyüktür

— Dazlak karganın ara vermeksizin bir ay müddetle uçarak katedeceği mesafe kadar büyüktür."

Kasım et-Taberanî... Sevbân´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Adam cennetten bir meyve kopardığında yerinde bir başkası biter." [401]

Hafız´ın ifadesine göre bu hadisin râvilerinden Abbad, bazı âlimler tara­fından eleştirilmiştir.

Taberanî... Ebû Musa´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:[402]

"Âdem (a.s.) cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Allah ona her işi yapmayı öğretti. Azık olarak ona cennet meyvelerini verdi. Şu yedikleri­niz cennet meyvelerindendir. Şu farkla ki bunlar değişirler ama, cennetteki meyveler değişikliğe uğramazlar." [403]


Fasıl:



Yüce Allah buyurdu ki:

"(Cennetlikler) seçecekleri meyveler ve arzulayacakları kuş elleriyle do­laşırlar." (Vakıa, 56/20-21)

Hasan b. Arefe... Mesud´dan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennetteyken bir kuşa bakar, onu iştahın çeker ve hemen pişmiş olarak O, senin Önüne düşer." [404]

Tirmizî´nin hasen saydığı ve kendi Sünen´inde yer verdiği bir rivayete göre Enes (r.a.) şöyle demiştir: Kendisine Kevser´i sorduklarında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"O, Aziz ve Celil olan Allah´ın bana bahşettiği bir ırmaktır. Suyu sütten beyaz, baldan tatlıdır. Onda, boyunları develerinki gibi uzun olan kuşlar var­dır." [405]

Ömer (r.a.): "Onlar çok hoştur ya Rasûlallah" deyince Rasûlullah (s.a.v.): "Onları yemek daha hoştur" diye cevap verdi.

Sa´lebî´nin [406] tefsirinde Ebû Derdâ´dan merfu olarak şöyle rivayet edil­miştir: "Cennette boyunları horasan develerininki gibi uzun olan kuşlar var­dır. Bunlar Allah´ın veli kulunun eline konup sıra halinde dizilirler. Bunlar­dan biri: "Ey Allah´ın dostu! Ben, arşın altındaki altun kırıntılarını yiyerek yayıldım. Nesim pınarlarının suyundan içtim. Beni ye." der. Adamın karşı­sında kendini över. Nihayet adam, onlardan birin yemeyi içinden geçirir. Kuş, çeşitli şekillerde ve renklerde pişmiş olarak önüne düşer. Adam doyun­caya kadar ondan yer. Doyduktan sonra o kuşun kemikleri toparlanır ve cen­netin dilediği yerinde dolaşıp yayılmaya başlar." Ömer (r.a.): "Ey Allah´ın Rasûlü! O çok hoştur" deyince Rasûlullah (s.a.v.): "Onu yemek daha hoştur" [407] diye cevap verdi. [408]


Cennetliklerin Yiyecek Ve İçecekleri



Yüce Allah´ın lutfundan bize de o yiyecek ve içeceklerden ihsan etme-sini diliyoruz.

Kur´ân-i Kerîm´de bu hususta şöyle buyurulmuştur: "Onlara şöye denir: "Geçmiş günlerde, peşinen işlediklerinize karşılık afiyetle y ey iniz, içiniz." (Hakka, 69/24)

"Orada boş ve günaha sokacak bir söz duymazar. Sadece selâma karşı­lık selâm sözü işitirler." (Vakıa, 56/25-26)

"Orada azıklarını sabalı akşam hazır bulurlar." (Meryem, 19/62)

"(Cennetlikler) seçecekleri meyveler ve arzulayacakları kuş eti ile dola­şırlar." (Vakıa, 56/20)

"Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır. Canlarının istediği ve göz­lerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada temellisiniz." (Zuhraf, 43/71)

"Şüphesiz iyiler kâfur katılmış bir tastan içerler. Bu, ancak Allahm kul­larının taşıra taşıra içebileceği bir pınardır." (İnsan, 76/5-6)

"Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kâseler dolaştırılır. Billurları gü­müş gibi parlaktır. Onları ölçüp ölçüp dağıtırlar." (insan, 76/15-16)

Çevrelerinde dolaştırılan kaseler, parlaklık ve saflıkta gümüş gibi olup dünyada benzerleri yoktur. O kâselerin hacmi, Allah´ın velisine yetecek mik­tarda içeceği içine alır. Ne fazla ne de eksik. Bu da onlara ne kadar özen gös­terildiği ve ne kadar şerefli olduğunu gösteriyor.

"Orada, zencefil karışık bir tasa içirilirier. O pınara selsebil (tatlı su) de­nir." (İnsan, 76/17-18)

"Onlara buranın bir ürünü rızık olarak verildiğinde: "Bu daha önce de n-zıklandırdığımızdır" derler. Bunlar söylediklerinin benzerleri olarak sunul­muştur." (Bakara, 2/25)

Hizmetçileri cennetliklere öncekinden değişik bir meyve getirdiğinde onlar, hakikatte değişik olmakla birlikte görünürde benzer oluşundan dolayı bunu, önceki meyvenin aynısı sanırlar. Şekil bakımından birbirlerine benzer­ler, ama hakikat, tad ve koku bakımından birbirlerine benzemezler.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlulah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu cennetliklerin mertebece en düşük olanının yedi katlı binası ve üç yüz hizmetçisi vardır. Bunlar sabah akşam ona üç yüz tabak (öyle sa­nıyorum ki, altın tabak dedi) içinde her birinde ayrı turdan yemekler sunar­lar. O, evvelkinden lezzet aldığı gibi ondakinden de lezzet alır. Ona, her bi­rinde ayrı türden olmak üzere üç kap içinde de içecek sunarlar. Öncekinden lezzet aldığı gibi sondakinden de lezzet alır ve şöyle der: "Ya Rab! İzin ver­sen de bunlardan cennetliklere de yedirip içirsem. Onların yeyip içmesiyle yanımdaki erzaktan bir şey eksilmez." O cennetlik adama, dünyadaki zevce­lerinden ayrı olarak iri gözlü yetmiş iki huri verilir. [409] Onlardan birinin oturağı, bir millik yeri kaplar."[410]

Bunu İmam Ahmed b. Hanbel, münferid olarak rivayet etmiştir. Bunda gariplik ve inkıta vardır.

İmam Ahmed b. Hanbel... Stimame b. Ukbe´den rivayet etti ki; Zeyd b. Erkam şöyle demiştir: Yahudilerden biri Peygamber (s.a.v.)´e gelip şöyle de­di: "Ey Ebu´l-Kasım! Sen cennetliklerin (cennette) yeyip içtiklerini İddia ediyorsun, değil mi " Bu adam, Rasûlullah (s.a.v.)´m yanına gelirken arka­daşlarına: "Muhammed eğer bu soruma evet diye cevap verirse ben onu tar­tışmada yenerim" demişti. Onun bu sorusuna Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: "Evet. Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki, onlardan bi­rine; yeme, içme ve cinsel iktidar bakımından yüz erkeğin gücü verilir." [411] Yahudi: "Yeyip içen kimsenin def-i hacette bulunması gerekmez mi " diye sorunca Rasûlullah (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: "Onların def-i hacetleri ter halinde derilerinin dışına çıkar ve misk gibi bir koku saçar. Bir de bakarsınız ki karınlan zayıftır." [412]

Bu hadisin Ebû Cafer er~Razî kanalıya A´meş´ten nakledilen bir varyan­tında şöyle denmektedir: Yahudi: "Yeyip içen kimsenin def-i hacette bulun­ması gerekir. Peki cennette def-i hacette bulunmak yok mudur " diye sorun­ca, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: "Onların def-i hacetleri derilerinden çıkan ter şeklinde olur. Misk gibi koku saçar ve karınları zayıf kalır." [413]

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ehli kimseler cennette yeyip içerler ama büyük-küçük def-i ha­cette bulunmaz, sümkürmez ve tükürmezler. Yiyecekleri de misk gibi bir ter­leme ve geğirmeyle (sindirilir ve) dışarı çıkar." [414]

Müslim de... Câbir´den böyle bir rivayette bulunmuştur. Bu rivayette Câbir´in anlattığına göre sahabiler: Ya yemek nasıl hazmedilecek ve artığı nasıl dışarı atılacak diye sormuşlar; Rasûlullah (s.a.v.) de onlara şöyle ce­vap vermiş:

"Geğirme ve misk gibi kokan bir terle dışarı atılır. Teşbih ve hamd ge­tirmeleri, kendilerine ilham edilir."

Bu hadisin bir varyantında da şöyle denmektedir:

"Onların bu yedikleri misk gibi kokan bir geğirmeyle sindirilir. Nefes alıp vermeleri kendilerine ilham edildiği gibi, teşbih ve tekbir getirmeleri de kendilerine ilham edilir." [415]

İmam Ahmed b. Hanbel... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Peygam­ber (s.a.v.) kendisine "Cennetlikler bir şeyler yerler mi " diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

"Evet... Yerler ve içerler. Ama büyük-küçük abdest bozmazlar ve süm-kürmezler. Ancak gerek akacak şekilde çok gerek zerrecikler halinde terle­yerek misk gibi koku saçan bir ter ciltlerinden çıkar. Kendilerine nefes alıp vermeleri ilham edildiği gibi, teşbih ve tahmidde bulunmaları ilham edilir." [416]

Müsned adlı eserinde Hafız Ebubekir el-Bezzâr... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler yerler, içerler ama dışkı yapmaz ve sümkürmezler. Nefes alıp vermeleri kendilerine ilham edildiği gibi, teşbih ve hamdde bulunmaları da kendilerine ilham edilir." [417]

Hasan b. Arefe... Abdullah b. Mes´ud´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) bana buyurdu ki:

"(Cennetteyken) sen kuşa bakarsın. İştahın onu çeker. O da pişmiş ola­rak senin Önüne düşer."[418]


Cennetliklerden Biri Ekin Ekmek İstiyor. Allah Onun İsteğini Kabul Buyuruyor Ve Rasûlullah´ın (S.A.V.)´İ Güldüren Hoş Bir Söz:



İmam Ahmed b. Hanbel... Ali b. Atâ b. Yesar´dan rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: pir gün yanında bedevilerden bir adam varken Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Cennetliklerden bir adam, ekin ekmek için Aziz ve Celil olan Rabbin-den izin istedi. Rabbi ona dedi ki:

— Dilediğin şeyin içinde değil misin

— Evet ama kendim ekin ekmek istiyorum.

İzin verildi. Ekin ekti. Ekini hemen tuttu. Köklerinin üstünde dikilip durdu. Biçilmeye hazır hale geldi. Dağlar kadar oldu. Aziz ve Celil olan Rab­bi ona: "Ekinden geri dur. Çünkü seni hiç bir şey doyurmaz!" dedi.[419]

Rasûlullah (s.a.v.)´in yanında oturmakta olan bedevî dedi ki: "O adam mutlaka Kureyşli ya da Ensarî olmalı. Çünkü ekin sahipleri onlardır. Bize ge­lince biz ekin sahibi değiliz." Bedevinin bu sözüne Rasûlullah (s.a.v.) gül­dü." [420]


Cennetliklerin Yiyeceği İlk Şey:



İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Abdullah b. Selâm´dan rivayet etti ki; Medine´ye geldiğinde Rasûlullah (s.a.v.)´e sorulan suallerden biri de şuydu: "Cennetliklerin yiyeceği ilk şey nedir " Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Ballk Cİğerİn Üzerindeki fazlalıktır." [421]

Sahih-i Müslim´de... Sevbân´dan rivayet olunduğuna göre bir yahudi Rasûlullah (s.a.v.)´e: "Cennete girdiklerinde müminlere ilk ikram edilecek şey nedir " diye sormuş; Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle cevap vermiş: "Balık ci­ğerinin fazlalığıdır." Yahudi: "Onun peşi sıra yiyecekleri nedir " diye sorun­ca Rasûlullah (s.a.v.): "Cennetin etrafından (yayılıp) yiyen cennet sığın (piş­miş olarak) önlerine düşer." diye cevap vermiş. Yahudi: "Bunun üzerine on­ların içecekleri nedir " sorusunu sorunca Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuş ki: "Selsebil (tatlı su) denen bir pınardan içerler." Bu cevaplan alan Yahudi:

"Doğru Söyledin" diye karşılık verrnİŞ. [422]

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Saîd´den rivayet olundu ki; Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde yer yüzü bir ekmek parçası gibi olur. Her şeye güç yetiren Allah onu -tıpkı sizden birinin seferdeyken ekmeğini evirip çevirme­si gibi- elinde evirip çevirir. Bu, cennetliklere sunulan bir konukluktur." Ya­hudilerden biri gelip dedi ki:

— Allah sana bereket ihsan eylesin ey Ebâ Kasım. Kıyamet gününde cennetliklere sunulacak bir konukluk var mıdır

— Evet vardır. Kıyamet gününde onlara konukluk olarak sunulacak şe­yi sana bildireyim mi

— Evet, bildir.

— Kıyamet gününde yer (yüzü) bir ekmek parçası gibi olur (ve onlara sunulur).

— Onlara yerilecek katığı da sana bildiriyem mi

— Evet, bildir.

— Katıkları sığır ve balıktır.

— O da ne

— Sığır ve balık... Yetmiş bin kişi bunlardan birinin ciğerinin üzerinde­ki fazlalıktan yer." [423]

"Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler." [424]

A´meş... Bu âyet-i kerimeyi İbn Mes´ud´un şöyle tefsir ettiğini rivayet etmiştir: Âyet-i kerimede geçen ve ´içecek´ diye tercüme ettiğimiz rahik, ağ­zı kapalı bir kapta olup onu içtikten sonra misk kokusu duyarlar."

"Onun katkısı gözdelerin içtiği tesnîm (yüce kaynak)dandır." [425]

Süfyân b. Atâ b. Sayib... Bu âyet-i kerimeyi İbn Abbas´ın şöyle tefsir et­tiğini rivayet etmiştir: "Tesnim, cennetliklerin en üstün içeceğidir. Mukarreb (Allah´a çok yakın) olanlar onu katıksız olarak içerler. Defterleri sağ ellerin­den verilenlere ise karışık olarak içirilir."

Ben derim ki: Aziz ve Celil olan Allah, cennet içeceklerini, dünya içe­ceklerinin sahib olmadığı çok güzel sıfatlarla nitelemiştir. Onların akmakta olan ırmaklar olduğunu anlatmıştır. Allah Teâlâ´nın buyurduğu gibi:[426]

"Orada akan kaynak vardır." (öâşiye, 88/12)

"Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarâb ırmakları, süzme bal ırmakları vardır." (Muhammed, 47/15)

Bu içecekler akan ırmaklardadır. Bu ırmaklar; oralardaki büyük deniz­lerden, misk tepelerinin altından çıkan pınarlardan ve Aziz ve Celil olan Al­lah´ın dilediği yerlerden kaynayıp çıkarlar. Bu ırmaklar, adamların ayaklan altında akmakta olan perişan haldeki ırmaklar değildirler. Bu ırmaklardaki içecekler, içkiler, içenlere zevk ve lezzet verirler. Dünyadaki içkiler gibi ta­dı pis değildir bunların. İçenin aklını bozmazlar. Karın ağrıtmazlar, baş dön­dürmezler. Yüce Allah, cennet içkilerini bu pis nitelikteliklerden tenzih et­miştir:[427]

"Karın ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk bah´ş eden bem­beyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehler sunulur."[428]

Bu ayette bembeyaz kaynak sözüyle, güze görünümü bir kaynak; içen­lere zevk bahşeden sözüyle, tadı hoş ve güzel içki kastedilmiştir. İçki içmek­le aşırı derecede gönül süruru amaçlanır. İşte bu amaç, cennet içkileriyle el­de edilir. Akim baştan gitmesi ve içein, ortada bir hayvan ya da cansız var­lık gibi kalması bir kusur ve ayıptır ki, bu da dünya içkisini içme nedeniyle meydana gelir. Cennet içkilerini içmekle bu gibi ayıplar ortaya çıkmaz. O iç­kilerle sevinç, güzellik ve neşe meydana gelir. Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Karın ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen..." (Saffât, 37/45)

"Ölümsüz gençler yanlarında, başağrısı ve dönmesi vermeyen bembe­yaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehler ile dolaşırlar." (Vâ-kıa, 56/17-19)

"Onun katkısı gözdelerin içtiği yüce kaynak (tesnim)dandır." (Mutaffifîn, 83/27)

Tefsirimizde (İbn Kesir tefsirinde) Abdullah b. Abbas´tan şöyle bir riva­yette bulunmuştuk: "Cennetliklerden bir cemaat, -dünyadakilerin yaptıkları gibi- şaraplarının çevresinde toplanırlar. O esnada üzerlerinden bir bulut ge­çer. Diledikleri her şey, o buluttan üzerlerine yağdırılır. Hatta onlardan biri: "Bize, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar yağdır" der ve bulut, onlara, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar yağdırır."

Önceki kısımlarda nakledilen bir rivayette de şöyle denilmişti: "Cennet­likler Tûbâ ağacının yanında toplanıp dünya eğlencelerini anlatmaya başlar­lar. (O eğlence de sarhoşluk ve neşedir) Cenab-ı Allah onlara cennet tarafın­dan bir rüzgar estirir ve bu rüzgarın etkisiyle o ağaç, dünyadaki bütün eğlen­celerle hareketlenir."

Eserlerden birinde de şöyle denmektedir: "Cennetliklerden bir cemaat, cennetin asil develerine binmiş olarak geçip giderken saf halinde ki ağaçarın karşısına çıkarlar. Toplulukları dağılmasın diye o ağaçlar sağa sola açılarak onlara yol verirler. Bütün bunlar onlara Allah´ın lutfu ve rahmetidir. Hamd ve minnet Allah´adır."

"Dolu kadehler vardır." (Nebe\ 78/34)

"Orada boş ve yalan söz işitmezler." (Nebe\ 78/35)

İçki içtiklerinden ötürü orada boş ve kötü söz ağızlarından çıkmaz. Ya­lan da söylemezler. Nitekim yüce Allah buyurdu ki:

"Orada boş sözler değil sadece esenlik veren sözler işitirler." (Meryem, 19/62)

"Fakat bunda ne bir saçmalama, ne de bir günaha girme vardır." (Tûr, 52/23)

"Orada boş söz işitmezler." (Ğâşiye, 88/11)

"Orada boş ve günâha sokacak bir söz duymazlar. Sadece selâma karşı­lık selâm sözü işitirler." (Vakıa, 56/25-26)

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Huzeyfe´den rivayet olundu ki: Ra-sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[429]

"Altın ve gümüş kaplarda ve tabaklarda içmeyiniz. Çünkü bunlar dün­yada (inkarcıların) âhirette ise sizlerindir." [430]


Cennet Ehlinin Hülleleri, Elbiseleri Ve Güzellikleri:



Allah´tan onlardan bize vermesini dileriz.

Yüce Allah buyurdu ki:

"Üzerlerinde ince yeşil ipekleri, parlak atlastan giyimlikler vardır. Gü­müş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir." (in­san, 76/12)

"Bunlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir." (Fâtır, 35/33}

"Doğrusu inanıp iyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. İşte onlara, alt­larından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınır­lar. İnce ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat ve ne güzel duraktır!" (Kehf, 18/30-31)

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde rivayet olunduğuna göre RasûluUah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cennetteki) müminin hüllesi (elbise ve zineti) abdest alırken suyun ulaştığı yere kadar uzanır."[431]

Hasan-ı Basrî dedi ki: "Cennette erkekler üzerindeki hülle kadınlar üze-rindekinden daha güzeldir."

Ibn Vehb... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Ebû Ümame kendisine şöy­le demiştir: RasûluUah (s.a.v.) bizimle sohbet ederken cennetliklerden de söz edip şöyle buyurdu:

"Onlar altın ve gümüş bilezikler, inciden taçlarla süslenirler. Üzerlerin­de inci ve yakuttan taçlar vardır. Üzerlerinde hükümdarların tacı gibi taç var­dır. Genç, tüysüz ve sürmelidirler."

îbn Ebi´d-Dünyâ... Davud b. Âmir b. Sa´d b. Ebi Vakkas´ın babası ve dedesinden rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer cennetliklerden bir adam bileziğinin bağını çıkarıp (dünyaya) gösterecek olursa, güneşin yıldızların ışığını bastırışı gibi o da güneşin ışığı­nı bastırır (karartır)."

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete giren, nimete gark olur, ümitsiz olmaz, elbiseleri çürümez, gençliği tükenmez. Cennette gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve beşer kalbinden geçmeyen nimetler vardır." [432]

Müslim... Hammâd b. Seleme´den rivayet etmiştir ki:

"Orada elbisesi eskimez ve gençliği gitmez." [433]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Rafi´den rivayet etti ki; Allah´ın pey­gamberi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"(Cennette) müminin iki zevcesi olur ki, bunların bacak (kemik)lerinde-ki ilik, elbiselerinin üstünden dahi görünür." [434]

Taberanî... Abdullah´tan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennete giren ilk zümrenin yüzleri, dolunay gecesindeki ayın ışığı gi­bidir. İkinci zümrenin yüzleri ise, semadaki en güzel ve en parlak yıldız gi­bidir. Cennetliklerden her birinin iri ve güzel gözlü hurilerden ikişer zevcesi olur. Bu zevcelerden her birinin üzerinde yetmiş elbise olur. Bunların bacak (kemek)lerindeki ilik -kırmızı şarâbın beyaz bardakta görünüşü gibi- etleri­nin ve elbiselerinin üstünden görünür." [435]

Ziya dedi ki: Bu hadis bana göre sıhhat şartlarım taşımaktadır.

İmam Ahmed b. Hjanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birinin cennette kırbacının kaplayacağı kadar bir yer, dünyâdan ve dünyha ile birlikte bir mislinden daha hayırlıdır. Cennet ehlinin kadınla­rından biri dünyaya görünecek olsa, gök ile yerin arasım güzel kokularla dol­durur. Onun başındaki örtü, dünyâdan ve içindeki her şeyden daha hayırlı­dır." [436]

Harmele... Ebû Saîd el-Hudrî´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Cennetteki bir adam kımüdamaksızın yetmiş sene müddetle bir yere yaslanır. Sonra zevcesi gelip omuzlarına vurur. Adam, zevcesinin yanağına bakar. Yanağının aynadan daha saf olduğunu görür. Zevcesinin üzerindeki en düşük değerli inci dahi doğu ile batı arasını aydınlatır. Zevcesi ona selâm verir. O da selâmını alır ve "Sen kimsin " diye sorar. O da: "Aziz ve Celil olan Allah´ın bol lütuf ve ihsanındanım" diye cevap verir. O kadının üzerin­de yetmiş elbise vardır. En düşük değerisi, Tûbâ ağacından olup kan gibi (kırmızı renkli)dir. Gözlerini o kadına dikip iyice bakar. İçini görür. Hatta bunun ötesinde bacağının (kemiğindeki) iliği görür. O kadının üzerinde taç­lar vardır. Onun üzerindeki en düşük değerli inci dahi doğu ile batı arasını aydınlatır." [437]

"Bunlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bileziklerle süslenirler." (Fâtır, 35/33)

İbn Vehb´in... Ebû Saîd´den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.v.) yukarı­daki âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle buyurmuştur:

"Cennetliklerin üzerinde taçlar vardır. O taçlardaki incilerin en düşük değerli olanı dahi doğu ile batı arasım aydınlatır." [438]

İmam Ahmed b. Hanbel... Cebbar b. Harice es-Sülemî´den rivayet etti ki; Abdullah b. Ömer şöye demiştir: Adamın biri Hz. Peygamber´e gelip; "Ey Allah´ın Rasûlü! Bize cennet elbiseleri hakkında bilgi ver: Bunlar hazır

olarak mı yaratılmışlardır Yoksa dokunarak mı imâl edilmişlerdir " diye sordu. Orada bulunanların bir kısmı buna gülünce Rasûlullah (s.a.v.): "Ne­den gülüyorsunuz Cahil birinin bilen birine sormasına mı gülüyorsunuz " dedi. Sonra başını önüne eğip sustu. Ardından, "Soru sahibi nerede " diye sordu. Adam: "İşte buradayım ey Allah´ın Rasûlü!" deyince Rasûlullah (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: "Hayır o elbiseler, cennet ağacının meyvelerin­den çıkarlar." Bu cevabı üç kez tekrarladı. [439]

İmam Ahmed b. Hanbel de... Ebû Saîd´den böyle bir rivayette bulun­muştur: Adamın biri: "Tûbâ nedir ya Rasûlallah " diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

"Cennette bir ağaç olup büyüklüğü yüz senelik yol kadardır. Cennet eh­linin elbiseleri onun tomurcuklarından çıkar." [440]

Ebubekir Abdullah b. Muhammed b. Ebi´d-Dünyâ... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden cennete giren herkes mutlaka tûbâ ağacının yanma götürülür. Tûbâ da ona tomurcuklarını açar. Adam da gelincik gibi hatta daha ince da­ha güzel olan bu tomurcuklardan dilediğini alır. Dilerse beyazını, dilerse ye­şilini, dilerse sarısını, dilerse siyahını alır."

Bu, garip ve hasen bir hadistir.

İbn Ebi´d-Dünyâ... Simâk´ın, İbn Abbas´a şöyle bir soru sorduğunu ri­vayet etmiştir:

— Cennetliklerin elbiseleri nedir

— Cennette bir ağaç vardır. O ağacın nar gibi meyveleri vardır. Cenab-ı Allah bir dostuna elbise giydirmek istediğinde o ağacın dalı o dosta doğru eğilip uzanır ve (ucundaki meyvesinden) rengârenk yetmiş elbise çıkar ve sonra o dal eski yerine ve eski haline döner."

Önceki kısımlarda da nakledildiği gibi Sevrî... İbn Abbas´m şöyle dedi-diğini rivayet etmiştir:

"Cennetteki hurma ağaçlarının kökü zümrütten, dalları kızıl altındandır. [441] Yaprakları da cennet ehli için giysidir. Çamaşırları ve hülleleri (güzel elbise­leri) de ondan yapılır."[442]


Cennet Ehlinin Yatakları:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Orada astarlan parlak atlastan yataklara yaslanırlar; iki cennetin mey­velerini de kolayca toplarlar." (Rahman, 55/54)

İbn Mes´ud dedi ki: "O yatakların astarları parlak atlastan olduğuna gö­re yüzleri acaba nedendir dersiniz "

Yüce Allah buyurdu ki:

"Yüksek döşekler üzerindedirler." (Vakıa, 56/34)

İmam Ahmed b. Hanbel ile Tirmizî... Ebû Saîd´den rivayet ettiler ki; Ra­sûlullah (s.a.v.) yukarıdaki âyet-i kerimeyi okudu ve sonra da şöyle buyurdu:

"Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; o döşeklerin yük­sekliği, yer ile gök arasındaki kadardır. [443] Yer ile gök arasındaki yükseklik İse beşyÜZ senelik yoldur," [444]

Tirmizî dedi ki: Bazı ilim ehli bu hadisi açıklarken şöyle demişlerdir: "Bu hadiste anlatılan yatakların yüksekliğinden kasıt, manevi derece yüksek­liğidir. Her iki derecedeki yatakların arası da yerle gök arası kadardır."

Ben derim ki: Bu manâyı teyid sadedinde Abdullah b. Vehb... Ebû Sa­îd´den rivayet etti ki; "Onlar yüksek yataklar üzerindedir" mealindeki âyet-i kerimeyi açıklarken Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İki yatak arasındaki mesafe, gök ile yer arası kadardır."

Hammad b. Seleme... "Onlar yüksek yataklar üzerindedir" mealindeki âyet-i kerimeyle ilgili olarak Kâ´b´ül-Ahbâr´ın şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: "O yatakların yüksekliği kırk senelik yol kadardır."

Yani cennetin her yerinde -ihtiyaç duyulacağı düşünülerek- hazır du­rumda yataklar vardır. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Orada akan kaynak vardır. Orada, yükseltilmiş tahtlar vardır. Yerleşti­rilmiş kâseler, sıra sıra yastıklar, serilmiş, yumuşak tüylü halılar vardır." [445]

Cennetin şurasında, burasında, bir çok yerinde dizili yastıklar vardır. Ni­tekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar." (Rahman, 55/76)

Bu âyet-i kerimelerde araplara, nazarlarında en güzel, gönüllerde en mu­azzam ve en kıymetli olan şeylerle, zevk ve manzara cinsinin her sınıf ve nev´i ile hitab edimiştir.

Yardımına başvurulacak olan zât, yüce Allah´tır. [446]


Hurilerin Zinctlcri, Dünya Kadınlarının Onlardan Üstün Oluşu Ve Dünya Kadınlarından Her Birine Kaç Hizmetçinin Verileceği:



Yüce Allah buyurdu ki;

"Orada örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin meyve­lerini de kolayca toplarlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini ya­lanlarsınız Oralarda, bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş, daha önce ne insan ve ne de cinlerin dokunmuş olduğu eşler vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Onlar yakut ve mercan gibidirler. Öy­leyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız İyiliğin karşılığı ancak iyilik değil midir Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini ya­lanlarsınız " (Rahman, 55/54-61)

"Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır. Öyleyken Rabbinizin nimet­lerinden hangisini yalanlarsınız Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır. Öy­leyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız Onlara daha önce insan da, cin de dokunmamıştır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangi­sini yalanlarsınız Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işiemei döşeklere yaslanırlar. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlar­sınız Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir!" (Rahman, 55/70-78)

"Onlara orada tertemiz eşler vardır." (Bakara, 2/25) Yani âdet kanamasın­dan, lohusalıktan, idrardan, dışkıdan, tükürük ve balgamdan arınmış eşler vardır. Bu gibi şeyler onlardan çıkmaz. Aynı şekilde huyları, nefesleri, söz­leri karakterleri ve elbiseleri de temizdir.

"Onlara orada tertemiz eşler vardır" mealindeki âyet-i kerime hakkında Abdullah b. Mübarek... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur: .

"Ö eşler; âdet kanamasından, dışkıdan, balgam ve tükürükten arınmış­lardır." [447]

"Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır." (Rahman, 55/72) mealindeki âyet-i kerimeyle ilgili olarak Ebü´l-Ahves şöyle demiştir:

"Bize ulaşan bir rivayette anlatıldığına göre arşın altında ki bir buluttan yağmur yağmış. O yağmurun damlalarından ceylan gözlü huriler yaratılmış­tır. Sonra nehir kıyılarında o ceylan gözlülerden her birinin üzerine bir çadır kurulmuştur. O çadırların genişliği kırk mil olup kapıları yoktur. Öyleki Al­lah dostu bir kul o çadıra girmek istediğinde kapı tarafı (denebilecek bir yer­de) bir yarılma olur (ve o yarıktan içeri girer) ki Allah dostu o kul, melek ve hizmetçi gibi yaratıkların dahi o ceylan gözlüleri görmemiş olduklarım anla­sın. O ceylan gözlüler çadırlarda ve yaratıklarından gözlerinden uzaktadır­lar."

Yüce Allah buyurdu ki:

"İşlediklerine karşılık olarak, sedefteki incifer gibi ceyan gözlüler var­dır." (Vakıa, 56/22-23)

"Onlar (huriler) örtülü yumurta gibidirler." (SaiTât, 37/49)

Denildi ki: Bu ayette geçen yumurta kelimesiyle, kumlarda saklı devekuşu yumurtasıdır. Bu yumurtanın beyazlığı, araplara göre beyazın en güzel tonudur.

Şöyle diyenler de olmuştur: Ayette geçen yumurta kelimesiyle, sedefin­de çıkmamış inci kastedilmiştir.

Yüce Allah buyurdu ki:

"Biz ceylan gözlüleri, defterleri sağdan verilenler için yeniden yaratmı-şısizdır. Onları bakire, eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kilmışızdır." (Vâ-kıa, 56/35-38)

Yani dünyada yaşlılık, acizlik ve zayıflıklarından sonra âhirette onları Cenâb-ı Allah yeniden yarattı. Hepsi de taze, bakire, aynı yaşta kızlar oldu-ar. Defterleri sağdan verilen kocaları tarafından sevilen ve onlarla aynı yaşta kızlar oldular. [448]


Cennet Ehlinin Kadınları Hakkında Ümmü Seleme´nin Sorduğu Sorulara Rasûlullâh (s.a.v.)´in Verdiği Cevaplar:



Taberânî... Ümmü Seleme´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ben de­dim ki:

— Ya Rasûlallah, âyette geçen ´Hûr-ı în´ ne demektir Bana anlatır mı­sın

—., Hûr-ı în, iri özlü demektir. Onların kiprikleri, kartal kanadı gibidir.

— "Sedefteki inciler gibi" sözünü biraz açıklar mısın , .

— Henüz sedeflerinden çıkarılmamış ve el değmemiş inciler gibi saf ve temizdirler.

— "Oralarda iyi huylu güzel kadınlar vardır" ne demek

— Yani cennette huyu iyi, yüzü güzel kadınlar vardır. ,

— "Onlar (huriler) Örtülü yumurta gibidirler" âyetini bana açıklar mi-; sın ´;

—- Derileri yumurta akının üzerindeki zar kadar incedir.,

— "Onları eşlerine düşkün ve hepsini bir yaşta kılmışızdır" âyetini açık­lar mısın

— Yani onlar dünyada gözü çapaklı acuzeler olduktan sonra cennette kocalarına düşkün ve aynı yaşta (genç) kadınlar olurlar.

— Ya Rasûlallah! Dünya kadınları mı yoksa huriler mi daha üstündürler

— Elbisenin yüzünün astarından üstün oluşu gibi dünya kadınları da hu­rilerden üstündürler.

— Neden ya Rasûlallah

— Namaz kılmalarından, oruç tutmalarından ve Allah´a ibadet etmele­rinden dolayı... Cenab-ı Allah onların yüzlerine nûr, bedenlerine ipek giydir-miştir. Tenleri beyaz, elbiseleri yeşil, zinetleri san, buhurdanlıkları inci, ta­rakları altındır, Şöyle derler: "Biz ebedi yaşayacaklarız; ölmeyiz. Nimete gark olmuşlarız; asla yoksul düşmeyiz. Biz mukim kimseleriz; göçmeyiz. Razı olanlarız; asla darılmayız. Bize koca olarak verilenlere, zevce olarak kendilerine verildiğimiz kimselere ne mutlu!"

— Ya Rasulallah! Bir kadın bu dünyada (bir), iki, üç veya dört evlilik yapar, sonra Ölür, cennete girer. Kocaları da kendisiyle birlikte cennete girer­ler. Orada kocası hangisi olur "

— Ey Ümmü Seleme! O kadın seçim yapar. Onları en güze ahlâklısını seçer ve: "Ya Rab! Bu, dünyadayken de benimle en iyi geçinen kocamdı. Bu­rada da ona eş olarak beni ver" der. Ey Ümmü Seleme! Güzel ahlak(lı kim­se) dünyanın da ahiretin de iyiliklerini elde eder." [449]

Ebubekir b. Ebi Şeybe... Saîd b. Müseyyeb´den rivayet etti ki; Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Ensarilerden bir kocakarı Hz. Peygambere gelip: "Ya Rasu­lallah! Allaha duâ et de beni cennete koysun" dedi. Hz. Peygamber ona: "Cennete kocakarı girmez" diye cevap verdi. Ve gidip namaz kıldı. Sonra Âişe (r.a.)´nin yanma döndü. Âişe (r.a.) ona: ´"Kadıncağız senin sözünden çok rahatsız oldu" deyince Hz. Peygamber buyurdu ki:

"Evet tıpkı dediğim gibidir. Cenab-ı Allah yaşlı kadınları cennete koyar­ken onu bakirelere dönüştürür." [450]

Önceki sayfalarda geçen sûr hadisinde müminlerin cennete girişinin ni­teliği anlatılırken şöyle buyurulmuştu:

"Erkek, Allah´ın yarattığı (hurilerden) yetmiş iki zevceyle cinsel ilişki­de bulunur. Âdem neslinden gelen iki kadınla da temas kurar. Ancak bunlar dünyadayken ibadet ettiklerinden dolayı, Allah´ın dilediği kimselerden üstün olurlar. Yakuttan bir odada, inciyle taçlanmış altın karyola üzerinde bu ka­dınlardan biriyle yatar. O odada atlas ve ibrişim giysilerle dolu yetmiş dolap vardır. Adam elini o kadının omuzlan arasına koyar, sonra dönüp göğsünden bakınca kendi elini o kadının etinin, cildinin ve elbisesinin içinden görür (çünkü o kadının her tarafı saydamdır). Kadının bacaklarına bakar. Kemikle-rindeki iliği görür. Tıpkı yakuta geçirilen gümüş tel bacaklarındaki iliği gö­rür. O bu haldeyken kendisine şöyle seslenilir: [451] Senin bıkmayacağını ve bıktırmayacağını anladık. Ancak senin bundan başka zevcelerin de vardır." Adam o karısının yanından çıkar. Diğer eşleriyle de birer birer ilişkide bulu­nur. Onlardan her birine uğradığında şöyle der: "Vallahi cennette senden da­ha güzel bir şey yoktur. Cennette senden daha çok sevdiğim bir şey yoktur." [452]

Önceki sayfalarda da nakledildiği gibi İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kişinin dünyadaki zevcelerinden ayrı olarak hurilerden de yetmiş iki eşi olacaktır. [453] Onlardan birinin makadmın kapladığı yer, bir mil kadardır. "[454]

Harmele... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennetliklerin mertebece en düşük olanının seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki zevcesi olacaktır. [455] Onun için Câbiye ile San´a arasındaki mesafe büyüklüğünce inci, zeberced ve yakuttan bir kubbe kurulur."[456]

Muhammed b. Cafer el-Feryabî... Ebû Ümâme´den rivayet etti ki; Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete giren her kul mutlaka yetmiş iki eşle evlenir. Bunların ikisi ceylan gözlü hurilerden, yetmişi de kendi zamanındaki dünya kadınlarından­dır."[457]

Bu cidden garip bir hadistir. Çünkü önceki sayfalarda nakledilen mah­fuz rivayet bunun hilaf/nadir. O rivayete göre cennetteki müminin yetmiş iki eşinden ikisi dünya kadınlarından, yetmişi de ceylan gözlü hurilerdendir. Doğrusunu Allah bilir. Bu garip hadisin râvilerinden olan Halid b. Yezid b. Ebi Mâlik´i, İmam Ahmed b. Hanbel eleştirmiştir. Diğer râvisi ise Yahya b. Mâin´dir. Bunlar bazan yanlış rivayetlerde bulunmuşlardır. Kendilerine pek güvenilemez. [458]

İmam Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce... Mikdam b. Madike-rib´den rivayet ettiler ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu Allah katında şehid için altı şey vardır: Kanının ilk damlası yere düştüğünde Allah onu bağışlar. O da cennetteki yerini görür. Kendisine imân elbisesi giydirilir. Kabir azabından emin kılınır. (Kıyametteki) büyük korkudan emin olur. Başına vakar tacı konulur. O tâcdaki bir yakut parçası, dünyâdan ve içindeki her şeyden daha iyidir. Şehid yetmişiki tane ceylan gözlü huri ile evlenir. Akrabalarından da yetmiş kişiye şefaatçi olur." [459]

Sahih adlı eserinde Müslim... İbn Aliyye´den rivayet etti ki; Eyyub b. Muhammed şöyle demiştir: "Cennette erkeklerin mi, yoksa kadınların mı çok olduğu konusunu niye övünerek müzakere etmiyorsunuz " Eyyub´un bu sözü üzerine söze giren Ebû Hüreyre dedi ki: Ebü´l-Kasım (s.a.v.) şöyle bu-yurmadı mı:

"Cennete giren ilk zümre, dolunay gecesindeki ay suretindedirler. Bun­ların ardından gelen zümrenin suretleri, semadaki en parlak yıldız gibi ışık saçar. Onlardan her birinin yetmiş iki eşi vardır. Eşlerinin bacaklarındaki (kemiklerin) ilikleri, etlerinin dışından görünür. Cennette bekâr kimse olma­yacaktır." [460]

Bu eşlerden ikisi, dünya kadınlarındandır. Beraberlerinde Aziz ve Celil olan Allanın dilediği sayıda ceylan gözlü huriler vardır. Nitekim bununla il­gili açıklama, az önce geçti. Doğrusunu Allah bilir.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ehlinden (her) bir adamın ceylan gözlü hurilerden iki zevcesi olur. Bu hurilerden her birinin üzerinde yetmiş güzel elbise olur. Bacakların­daki (kemiklerin) ilikleri, elbiselerinin üstünden görünür."

(Ahmed b. Hanbel, Bu hadisler, Buharı ve Müslim´in sahihlerinde yer alan şu hadisle çeliş­memektedir:

"Cehenneme baktım; oradakilerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm."[461]

Cennet ehlinin, cehennem ehlinin veya sadece cehennem ehlinin çoğun­luğunu kadınlar teşkil edebilirler. Ama bu kadınların bir kısmı şefaat saye­sinde cehennemden çıkıp cennete gider ve oranın sâkinlerinin sayısını artırır. Doğrusunu Allah bilir.

Derâc... merfu olarak Ebû Saîd´den şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"Adam cennette yetmiş sene müddetle hiç bir tarafa dönmeden (yastığa) dayanıp oturur. Sonra bir kadın gelip omuzlarına vurur. Kadının yüzüne, ya­nağına bakar. Yüzünün aynadan daha saf olduğunu görür. Kadının üzerinde­ki en basit inci bile doğuyla batı (ufkunun) arasını aydınlatır. Kadın ona se­lâm verir. Selâmım alır ve kadına: "Sen kimsin " diye sorar. Kadın da: "Ben, yüce Allah´ın bol lutfundan ve ihsanındanım." diye cevap verir. Üzerinde de yetmiş elbise vardır. O elbiselerin en basiti, kan kırmızısı rengindedir. Ada­mın gözü, kadının iç kısımlarını görebilir. Öyle ki onun bacak (kemik)lerin-deki iliği [462] elbisesinin dışından görür."[463]

İmam Ahmed b. Hanbel... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûİullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Öğleden Önce veya sonra Allah yolunda yola çıkış, dünyadan ve için­deki şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinin yayı ve kamçısı kadar cennet­te bir yer, dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır. Cennet ehlinin ka­dınlarından biri arza görünecek olsa gök ile yerin arasını güzel kokuyla dol­durur. İkisinin arası hoş kokar. O kadının baş örtüsü, dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır." [464]

Buharî... Enes´den bu hadisin bir benzerini rivayet etmektedir. Bunun tamamını sifatu´l-cennet babının başında nakletmiştir:

"Cennet ehlinin kadınlarından biri arza görünecek olsa gök ile yerin ara­sını güzel kokuyla doldurur. İkisinin arası hoş kokar. O kadının baş örtüsü, dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır." [465]

Ebubekir b. Ebi´d-Dtinyâ... Saîd b. Cübeyr´den rivayet etti ki; İbn Ab-bas şöyle demiştir:

"Hurilerden biri elini semâ ile arzın arasında çıkaracak olsaydı onun gü­zelliği nedeniyle halkın tümü fitneye düşerdi. Baş Örtüsünü çıkarıp göstere­cek olsaydı, onun güzelliğinin yanında güneş, ışıksız bir fitil gibi kalırdı. Yü­zünü gösterecek olsaydı, güzelliği yerle göğün arasını aydınlatırdı."

İbn Vehb, Muhammed b. Kâ´b el-Kurazî´nin şöyle dediğini rivayet et­miştir:

"Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah´a yemin ederim ki; ceylân gözlü hurilerden biri, Arf´ın yanından bileziğini gösterecek olsaydı, bileziği­nin ışıltısı, ay ile güneşin ışığını söndürürdü. Ya yüzünü gösterseydi acaba nasıl olurdu Giyenlerin giydiği Allah yaratığı elbiseler, hurilerin giydikleri elbise ve zinetli giysilerden daha iyi ve daha güzel değildir."

Ebû Hüreyre dedi ki: "Cennette kendisine ´Ceylan gözlü´ denen bir hu­ri vardır ki; yürürken etrafında yetmiş bin hizmetçi de yürür ve kendisi: "İyi­liği emredip kötülüğü yasaklayanlar nerede " der." [466]

Kurtubî... Mücahid b. Ebi Üsâme´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Huriler zaferandan yaratılmışlardır." Bu hadis, garip bir hadistir. [467]

İkrime´nin mürsel rivayetlerinden biri şudur:

"Ceylan gözlü huriler, henüz dünyada bulunan eşleri için şöyle dua ederler: ´Allahım! Ona, senin dinine bağlı kalması hususunda yardım et. Kal­bini, sana itaate yönelt. Kendi gücünle onu bize ulaştır ey merhametlilerin en merhametlisi!"

İmam Ahmed b. Hanbel*in Müsned´inde Kesir b. Mürre, merfu olarak Muaz´dan şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"Dünyadayken bir kadın, kocasına eziyet ederse, o kocanın huri eşi mut­laka o kadına şöyle beddua eder: ´Allah seni kahretsin! O misafirdir. Yakın­da senden ayrılıp yanımıza gelecektir!" [468]


Hurilerin Cennette Şarkı Okumaları:



Tirmizî... Ali (r.a.)´den rivayet etti ki; Rasûİullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennette kara gözlülerin (hurilerin) toplanma yerleri vardır. Orada ben­zerini mahlukatın hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı okurlar ve şöyle derler:

"Bizler ebedileriz, hiç ölmeyiz!

Bizler nimetlere mazhanz, yoksulluk görmeyiz.

Rabbimizden razıyız, kederlenmeyiz.

Bize koca olanlara ve kendilerine zevce olduklarımıza ne mutlu!" [469]

İbn Ebi Züeyb... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ehlinin zevceleri kocalarına hiç kimsenin duymadığı en güzel sesle şarkı okurlar. Şarkılarından biri şudur:

"Bizler ebedileriz, hiç ölmeyiz. Bizler güvendeyiz, hiç korkmayız.

Bizler kalıcıyız, hiç göç etmeyiz." [470]

Leys b. Sa´d... Velid b. Abde´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) Ceb­rail´e: "Beni ceylan gözlü hurilerin yanında durdur." dedi. Cebrail onu götü­rüp orada durdurdu. O da onlara: "Siz kimlersiniz " diye sordu. Onlar şu ce­vabı verdiler: "Bizler; yerleşen ve göçmeyen, gençleşen ve ihtiyarlamayan, takvalı olan ve günah işlemeyen bir kavmin cariyeleriyiz."

Kurtubî, ceylan gözlü hurilerin şarkı okumalarıyla ilgili olarak yukarıda geçen hadisi naklettikten sonra der ki: Onlar bu şarkıyı okuduktan sonra dün­yalı mümine kadınlar da onlara şöyle karşılık verirler:

"Bizler namaz kılanlarız; siz kılmadınız. Bizler oruç tutanlarız; sit tut­madınız. Bizler abdest alanlarız; siz almadınız. Bizler sadaka verenleriz; siz vermediniz." [471]

Hz. Âişe dedi ki: "Böylece dünyalı kadınlar, hurileri mağiub ederler."

Doğrusunu Allah bilir. Kurtubî, Tezkire adlı eserinde böyle demiştir. Bu dediklerini hiç bir kitaba dayandırmamıştır. Doğrusunu Allah bilir. [472]


Cennet Ehlinin Kendi Kadınlarıyla Cinsel İlişki Kurmaları. Onlardan Biri Dilemedikçe De Çocuğu Olmaz:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Doğrusu bugün cennetlikler eğlenceyle meşguldürler. Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır. Orada meyveler ve her istedik­leri onlarındır. Merhametli olan Rab katından onlara selâm vardır." (Yasin. 36/55-58)

İbn Mes´ud, İbn Abbas ve diğer bazı tefsircüer, ayette geçen meşguli­yetle, hurilerin bekâret zarını parçalama meşguliyetinin kastedilmiş olduğu­nu söylemişlerdir.[473]

Yüce Allah buyurdu ki:

"Allah´a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçe­lerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek kar­şılıklı otururlar. Bu böyledir. Onları iri siyah gözlülerle evlendiririz. Orada, güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler. Orada ilk ölümden başka bir ölüm tadmazlar. Rabbin lutfuyla onları cehennem azabından korumuştur. İş­te büyük kurtuluş budur." (Duhân, 44/51-57)

Ebû Davud et-Tayalisî... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Cennette mümin kişiye şu kadar ve şu kadar erkeğin kuvveti verilir." Ben, "Ya Rasulallah, bu kadar gücü olur mu " diye sorduğumda buyurdu ki: "Ona yüz kişinin kuvveti verilir." [474]

Taberanî... Muhammed b. Sîrin´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir:

"Denildi ki: ´Ey Allah´ın Rasûlü! Adam cennette cinsel ilişkide bulunur mu " (Başka bir rivayete göre ise şu soru soruldu: ´Cennette kadınlarımızla cinsel ilişkide bulunur muyuz ´)

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; adam sadece bir sa­bahta, yüz bakireyle cinsel ilişkide bulunur!"

Hafız Ziya: Benim görüşüme göre bu hadis sıhhat şartlarını taşımakta­dır, demiştir.

Bezzâr... Ammare b. Raşid´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiş­tir: Rasûlullah (s.a.v.)´e: "Cennet ehli kimseler zevceleriyle cinsel ilişkide bulunurlar mı " [475] diye sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: "[476]

Harmele... Abdurrahman b. Humeyre´den rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)´e: "Cennette cinsel ilişkide bulunur mu­yuz " diye sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle cevap verdi: "Evet... Ca­nım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; hem de bastıra bastıra ya­parsınız. [477] Adam, cinsel temasta bulunduktan sonra karısı tekrar temiz ve bakire olur." [478]

Taberanî... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennet ehli kimseler kadınlarıyla cinsel ilişkide bulunduktan sonra ka­dınları tekrar bakire olurlar." [479]

Taberanî... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.)´e: "Cen­netlikler cinsel ilişkide bulunurlar mı " diye sorulduğunda şu cevabı verdi: "Hem de bastıra bastıra. Ama meni (dölsuyu) ve ölüm yoktur orada."[480]

Taberanî... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.), kendisine: Cennetlikler cinsel ilişkide bulunurlar [481] mı " diye sorulduğunda şu cevabı verdi:[482]


Cennetliklere Doğum Yoluyla Çocuk Bahsedilmesi:



Cennetliklerden biri, dünyadaki gibi çocuk sahibi olma arzusuna kapılır-sa (ona hemen bir çocuk bahşedilir). Bununla ilgili olarak şöyle bir hadis va-rid olmuştur: İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Allah´ın Peygamberi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette mümin kişi çocuk sahibi olmayı arzulayınca (karısının) hami­le kalıp doğurması ve çocuğunun da yaşını doldurması, arzu duyduğu o an­da hemen oluverir." [483]

Tirmizî ve îbn Mâce de... Muaz´dan böyle bir rivayette bulunmuşlardır. Ancak Tirmizî, bunun hasen ve garib olduğunu söylemiştir. .

Süfyan-ı Sevrî... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; RasÛlullah (s.a.v.)´e şöyle bir, sual soruldu; "Ey Allah´ın Rasûlü! Cennetliklerin çocukları olur mu Çünkü çocuklar, mutluluğu tamamlayan faktörlerdendir."

RasÛlullah (s.a.v,) buyurdu ki: ,

"Evet... Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; sizden biri­nin orada çocuk sahibi olmayı dilemesiyle karısının hamile kalıp (doğurma­sı) emzirmesi ve çocuğun yetişip gençleşmesi hemen hemen aynı anda olur."

Bu ifadeler gösteriyor ki; cennette bu iş -Buharî ve Tirmizî´nin rivayet­lerinin aksine-gerçekleşecektir.

Yalnız şunu da söylemek gerekir ki, cennetlik, eğer isterse çocuk sahibi ölür. Ama o böyle bir istekte bulunmayacaktır ki Tavus, Mücahid, İbrahim en-Nehaî ve diğer bazı tabiilerden şöyle bir rivayet varid olmuştur:

"Doğrusu cennette çocuk doğurulmaz."[484]

Bu doğrudur. Çünkü cennetliklerin cinsel ilişkileri -dünyadaki gibi ol­mayıp- çocuk doğumunu gerektirmez. Çünkü dünya, varlığını sürdürmek için neslin bekası için bir diyardır. Cennet ise mülkün bekası için bir diyar­dır. Bu nedenle cennettekilerin cinsel ilişkilerinde lezzeti sona erdirici meni (döl suyu) akmaz. Ama onlardan biri, çocuk sahibi olmayı dileyince, dileği doğrultusunda çocuğu doğar. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Onlara, Rablerinin katında diledikleri şeyler vardır. Bu» iyilerin mükâ­fatıdır." [485]


Hayatları Kâmil Olduğundan Cennetlikler Ölmezler:



Ayrıca onların gençliklerinin kuvveti, yüzlerinin parlaklığı, görünümle­rinin güzelliği, yaşamlarının hoşluğu artar. Bu nedenle bazı hadislerde anla­tılmıştır ki; lezzetlerden ve mutlu yaşantıdan alıkonmamak için uyumazlar. Allah bizleri de cennetliklerden kılsın..

Yüce Allah buyurmuş ki:

"Orada, ilk ölümden başka bir ölüm tadmazlar. Rabbin lutfuyla onları cehennem azabından korumuştur." (Duhân, 44/56)

"Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları firdevs cennetleridir. Ora­da temelli kalırlar. Başka bir yere gitmek istemezler." (Kelıf, i8/]Q7-i()8)

Yani oradan başka bİT konağı seçmezler. Aksine en çok orayı arzularlar. Orada sıkılıp usanmazlar. Oysa dünyada insan, hoş ve lezzetli, de olsa bazı durumlarda mekânlarından sıkılıp usanırlar. Şairler ve fesahat sahibi edipler ne güzel söylemişler:

"Süveyda, gönlüme yerleşti. Ondan başkasını istemiyorum.

Bu halimden başka bir hale dönmeyi de taleb etmiyorum."

Önceki kısımlarda nakedilen bir hadiste anlatıldığı gibi ölüm, cennet ile cehennem arasında boğazlanacak ve o esnada bir ünleyici şöyle seslenecektir:

"Ey cennetlikler! Size ebediyet var, ölüm yok. Ey Cehennemlikler! Si­ze de ebediyet var, ölümjyok. Herkes bulunduğu yerde sonsuza dek kalacak­tır." [486]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre ile Ebû Saîd´den rivayet etti ki; RasÛlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: .

"O ünleyici şunları da söyleyecektir: ´Sizler yaşayacak, hiç ölmeyecek­siniz. Sağlıklı olacak, hiç hastalanmayacaksınız, Genç kalacak, hiç ihtiyarla­mayacaksınız. Nimete mazhar olacak, hiç yoksulluk görmeyeceksiniz.´ Evet, işte bu dört husus da ilân edecektir." [487]

Nitekim şu âyet-i kerimede de buna değinilmektedir:[488]

"Onlara: ´İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet´ diye ses­lenilir." [489]


Cennetlikler Uyumazlar:



Hafız Ebubekir b. Merdeveyh... Câbir´den rivayet etti ki; RasÛlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Uyku ölümün kardeşidir ve cennetlikler uyumazlar."

Taberanî... Câbir´den rivayet etti ki; RasÛlullah (s.a.v.); kendisine. ´Cen­netlikler uyurlar mı ´diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

"Uyku, ölümün kardeşidir ve cennetlikler uyumazlar," [490]

Beyhakî... Abdullah b. Ebi Evfâ´dan rivayet etti ki; adamın biri, RasÛ­lullah (s.a.v.)´e şöyle bir suâl sordu: "Cenab-ı Allah, dünyada gözlerimizi uy­kuyla dinlendiriyor. Şu halde cennetlikler de uyurlar mı " RasÛlullah (s.a.v.) ona şöyle cevap verdi:

"Doğrusu uyku Ölümün ortağıdır. Cennette Ölüm yoktur."

Peki ya cennetliklerin dinlenmesi nasıl olacaktır diye sorduklarında RasÛlullah (s.a.v.) şöyle cevaplandırdı:

"Doğrusu orada usanç yoktur. Onların bütün işleri rahattır."

Bunun ardından Cenab-ı Allah şu âyet-i kerimeyi inzal buyurdu:[491]

"Orada bize ne bir yorgunluk gelecek, ne de bir usanç gelecektir." [492]


Cennetliklerin İlahî Hoşnutluğa Mazhar Olmaları:



Bu da onlardaki fazilet ve üstünlükten dolayıdır.

Yüce Allah buyurdu ki:

"Allah´a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her türlü ürün ve rable-rinden mağfiret vardır." {Muhammed, 47/15)

"Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, temelli kalacakları, içlerin­den ırmaklar akan cennetler, Adn [493]cennetlerinde hoş meskenler vâdetmiştir. Al­lah´ın hoşnud olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur." [494]


Onur Ve Üstünlük Sahibi Olan Allah, Cennet Ehlinin Üzerine Sürekli Hoşnutluğunu İndirir:



Mâlik b. Enes... Ebû Saîd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Yüce Allah, cennetliklere şöyle seslenir:

— Ey cennet ehli!.

— Buyur ey Rabbimiz. Emrine amadeyiz.

— Hoşnud oldunuz mu

— Yaratıklarından hiç birine vermediğini bize verdin. Artık ne diye hoş­nud olmıyalım !

— Size bundan daha üstün olanını verdim.

— Ey Rabbimiz! Bundan daha üstün olan nedir

— Hoşnudluğumu üzerinize indireceğim ve bundan sonra size artık hiç kızmayacağım." [495]

Ebubekir eI~Bezzar... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete girdiklerinde yüce Allah onlara: "Size bundan da­ha üstün olanı vereyim mi " der. Onlar da: "Bundan daha üstün olan şey ne­dir ki ey Rabbimiz " diye sorarlar. Yüce Allah: "Hoşnudluğum bundan daha büyüktür" diye cevap verir."[496]

Bu hadis, Buharî´nin sıhhat şartlarını taşımaktadır ama diğer hadis kitap­larının sahipleri bunu bu kelimelere tahric etmiş değildirler. [497]


Mukaddes Olan Rabbin Cennetliklere Bakması Cennetliklerin de Münezzeh Olan Rabbe Bakmaları:



Yüce Allah buyurdu ki:

"O´na kavuştuklan gün müminlere yapılacak dirlik temennileri "Selâm" demek olacaktır. Onlara cömertçe verilecek ecir hazırlanmıştır." (Ahzâb, 33/44)

"Merhametli Rab katından onlara selâm vardır." (Yasin, 36/58)

Sünen adlı eserinde îbn Mâce... Câbir b. Abdullah´tan rivayet etti ki; Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler nimetleri içindeyken bir ara kendilerine bir nurun parılda­dığını görürler. Başlarını kaldırıp baktıklarında Aziz ve Celil olan Rabbin, kendi lutfuyla üst taraftan kendilerine bakmakta olduğunu görürler. Rableri onlara: "Selâm size ey cennet ehli!" der. Şu âyette söylenen de budur:

"Merhametli Rab katından onlara selâm vardır." (Yasin, 36/58}

Rableri onlara, onlar da Rablerine bakarlar.[498]

Cenab-ı Allah´ın zâtını temaşa ettikleri sürece başka hiç bir nimete dö­nüp bakmazlar. Nihayet Cenab-ı Allah gözlerine görünmez olur. Ama diyar­larında O´nun nûr ve bereketi üzerlerinde kalır." [499]

Beyhakî... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş­tur:

"Cennetikler kendi rheclislerinde oturmaktayken bir ara cennetin kapı­sında kendierine bir nûr parıldar. Başlarını kaldırıp baktıklarında yüce Rab­bin kendilerine azametinin nurları ve rahmetiyİe tecelli etmekte olduğunu görürler. Onlara şöyle der:

— Ey cennet ehli! Benden dilekte bulunun.

— Bizden hoşnud olmanı senden diliyoruz.

— Diyarımı vererek hoşnud oldum sizden. Size ikramda bulunacağım. İşte şimdi dilekte bulunmanın zamanıdır. Benden dilekte bulunun.

— Senden, daha fazlasını diliyoruz."

Yularları kızılyakut ve yeşil zümrütten olan kızıl renkli yakut develer getirilir. [500] Bunlar o develere bindirilirler. O develer, adımlarını gözlerinin görebildiği en uzak noktaya atarlar. Yüce Allah emreder: Ceylan gözlü hım cariyeler, şöyle diyerek gelirler:

"Bizler nimete mazhar olmuşuz; yoksul düşmeyiz. Ebediyiz; ölmeyiz. İnanmış, âlicenap kimselerin eşleriyiz." [501]

Sonra Cenab-ı Allah emir verir. Katıksız., beyaz misk tepeleri getirilir. Onların üzerine mensere denen bir koku saçılır. Nihayet Adn cennetine gö­türülürler. Melekler: "Ya Rab! Kavim geldi" derler. Cenab-ı Allah: "Sadık­lara merhaba. İtaatkârlara merhaba" der. Aradan perde kalkar onlar için. Aziz ve Celil olan Allah´a bakarlar. Rahman´in nuruyla gözlerini ihya olur. Öyle ki birbirlerini dahi göremezler. Cenab-ı Allah: "Bunları armağanlarla köşk­lerine gönderin" der. Köşklerine dönerler ve artık birbirlerini görürler." Ra­sûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: Şu âyette anlatılan da budur: "Bağışlayan ve acı­yan Allah katından bir ziyafet olarak size sunulur." (Fussılei, 41/32)

Yukarıda anlatılanları naklettikten sonra Beyhakî şöyle demiştir: "Rü´yet kitabında, rivayet ettiğimiz bu hadisi teyid edici ifadeler vardır."

Doğrusunu Allah bilir.[502]

Ebü´l-Meâlî El-Cüveynî, Secerî´ye reddiye olarak şöyle demiştir: "Kut­lu ve yüce Allah, aradaki perdeyi kaldırıp cennetliklere tecellide bulundu­ğunda ırmaklar hızla akar, ağaçların dalları birbirine girer, fırtına eserek oda­lar ve kanepeler târ-ü mâr olur, gözlerden şırıl şırıl yaşlar akar, fırtınalar eser, evlerle köşkler kâfur ve katıksız misk kokar, kuşlar öter, ceylân gözlü huri­ler ortaya çıkarlar." [503]


Cennet Ehlinin Aziz Ve Celil Olan Rablerini, Cuma Günleri Gibi Bu İş İçin Hazırlanan Bir Toplantı Yerinde Görmeleri



Yüce Allah buyurdu ki:

"O gün bir takım yüzler, Rablerine bakıp parlayacaktır." (Kıyamet, 75/22-23)

"İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler. On­ları, yüzlerindeki nimet pırıltısından tanırsın." (Mutaffifm, 83/22-24)

Önceki kısımlarda geçen ve Ebû Musa eKEş´arî tarafından rivayet edi­len bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;

"İki cennetin bitkileri ve içindeki her şey altındandır. İki cennet daha var ki; bunların bitkileri ve içindeki her şey gümüştendir. Oradakilerin Rablerini görmelerini engelleyen şey, sadece O´nun mübarek yüzündeki ululuk örtüşü­dür. Onlar adn cennetlerindendirler." [504]

Bu hadisin bir varyantında şöyle denmektedir:

"Onların en üstünleri, günde iki kez Allah´a bakar."

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde, müminlerin kıyamet gününde Aziz ve "Celil olan Rablerini görmeleri bahsinde Cerir´den merfu olarak gelen bir rivayette bunu doğrulamaktadır:

"Güneşi ve Ay´ı gördükleri gibi müminler, Rablerini de görürler. Eğer güneşin doğuşundan ve batışından önce namazdan gafil kalmayabiliyorsanız, bunu yapın." Böyle dedikten sonra Rasûlullah (s.a.v.) şu âyeti okudu:

"Rabbini, güneşin doğmasından önce ve batışından önce Överek teşbih et." (Raf." 50/39)

Sahih-i Buharî´de de şöyle bir hadis vardır: "Doğrusu siz, Rabbinizi apaçık göreceksiniz." [505]

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki; müminler cennette Cenab-ı Allah´ı, ibadet vakitleri gibi vakitlerde göreceklerdir. Bunu dileyen seçkin müminler, Aziz ve Celil olan Allah´ı gündüzün iki ucunda, sabahleyin ve akşamleyin göre­ceklerdir ki bu, yüksek bir makamdır. Hatta onlar koltuklarında ve kanepele­rinde oturmaktayken -dünyada bu gibi hallerde ay´ı gördükleri gibi- Cenab-ı Allah´ı da daha genel ve daha kapsamlı bir toplantıda göreceklerdir. Cuma gününün toplantısını andıran toplantılar düzenlenir. Cennet ehli, beyaz misk akan geniş bir vadide toplanırlar. Herkes orada menziline göre oturur. Kimi nurdan, kimi altından, kimi cevherden, kimi de başka madenlerden mamul minberler üzerinde oturur. Sonra üzerlerine hilaller giydirilir. Önlerine gözle­rin görmediği, kulakların işitmediği, hiç bir insanın kalbinden geçmemiş yi­yecek ve içeceklerle dolu safralar konulur. Sonra aynı şekilde onlara çeşitli kokular sürülür. Daha önce hiç kimsenin aklından dahi geçmemiş olan çeşit­li ikramlara mazhar olurlar. Sonra sânı yüce, noksanlıklardan münezzeh olan Hak Teâla onlara birer birer hitab eder. Nitekim hadisler de bunun böyle ola­cağına delâlet etmektedirler. Bu husus, inşaallah yakında da anlatılacaktır.

Bazı âlimler, kadınlar hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Şöyle ki: Erkek­ler gibi kadınlar da Allah´ı cennette görebilecekler mi Kimi, onların çadır­larda kapalı kalmaları nedeniyle Allah´ı göremeyeceklerini söylerken; kimi çadırlardayken dahi Allah´ın görülmesine engel bulunmadığı gerekçesiyle kadınların da cennette Allah´ı görebileceklerini söylemişlerdir. Zira yüce Al­lah buyurmuş ki:

"İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler." (MutaffiJîn, 22-23)

"Onlar ve eşleri gölgeliklerde, tahtlar üzerine yaslanmışlardır." (Yasin;36/56)

Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

"Doğrusu sizler, Aziz ve Celil olan Rabbinizi, şu ay´r gördüğünüz gibi göreceksiniz. Ö´nu görebilmek için birbirinizle tartışmazsınız (yani rahatça görebilir, itişip kalkışmazsınız). Eğer yapabiliyorsanız güneşin doğuşundan önce, batışından önce namaz kılmaya devam edin." [506]

Bu hüküm genel olup kadınları da erkekleri de içine alır. Doğrusunu Al­lah bilir.

Bazı âlimler üçüncü bir görüş daha iler sürmüşlerdir. Şöyle ki: ´Mümin­ler Cenab-ı Allah´ı bayram gibi günlerde görürler. Yüce Allah bayram gibi günlerde cennet ehline genel bir tecellide bulunur. O´nu başka değil, ancak bu gibi hallerde görürler. Ancak bu görüşü doğru kabul etmek için özel bir delile ihtiyaç vardır. Doğrusunu Allah bilir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

"İyi davrananlara, daima daha iyisi ve fazlası verilir." (Yunus, 10/26)

Bu âyette geçen "fazlası" kelimesini bir sahabe topluluğu, Aziz ve Celil olan Allah´ın mübarek yüzünü görmek şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu sahabe cemaati arasında Ebubekir es-Sıddîk, Übey b. Kâ´b, Kâ´b b. Ucre, Huzeyfe b. Yeman, Ebû Mûsâ el-Eş´arî, Abdullah b. Abbas, Saîd b. Müseyyeb, Mü-cahid, İkrime, Abdurrahman b. Ebi Leylâ, Abdurrahman b. İshak da vardır. Ayrıca halef ve seleften bazı âlimler de bu kelimeyi böyle tefsir etmişlerdir. Allah onlara rahmet etsin. Hepsinin makamını da âlî kılsın.

Müminlerin âhiret yurdunda Aziz ve Celil olan Rablerini göreceklerini bildiren hadis, aralarında Ebubekir es-Sıddîk´ın da bulunduğu bir sahabe ce­maatından rivayet edilmiştir. Ebubekir es-Sıddîk´ın rivayet etmiş olduğu uzun hadis, önceki kısımlarda geçti.

Allah´ın görüleceğini bildiren /hadisi rivayet edenlerden biri de Hz. Ali´dir.

Onun bu hadisini Yakub b. Süfyân, şu senedle rivayet etmiştir: Muhammed b. Musaffa... Ali b. Ebi Talib´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ehli yüce Rabbi her cuma görür." [507] Yakub, hadisin tamamını nakletmiş olup o hadiste şu ifadeler de vardır: "Perde açıl(ip yüce Rab tekrar göründüğünde) daha önce sanki hiç gö­rülmemiş gibi olur."

Yüce Allah buyurmuş ki: "Katımızda fazlası da vardır." (Kaf, 50/35)

Rüyetullah hadisini rivayet eden sahabe topluluğu arasında şu zâtlar da vardır: Übey b. Kâ´b, Enes b. Mâlik, Büreyde b. Hasîb, Câbir b. Abdullah, Huzeyfe, Zeyd b. Sabit, Selmân-ı Farisî, Ebû Saîd Sa´d b. Mâlik b. Sinan el-Hudrî, Ebû Umame Südâ b. Aclân el-Bahilî, Suheyb b. Sinan er-Rûmî, Uba-de b. Sâmit, Abdullah b. Abbas, İbn Ömer, Abdullah b. Amr, Ebû Mûsâ Ab­dullah b, Kays, Abdullah b. Mes´ud, Adiyy b. Hatim, Ammar b. Yasir, Am-mare b. Rüveybe, Ebû Rezîn el-Ukaylî, Ebû Hüreyre, Sahabilerden (adı ha­tırlanmayan) bir adam ve müminlerin annesi Âişe. Allah hepsinden razı ol­sun.

Konuyla ilgili rivayetlerin çoğu önceki kısımlarda geçti. Bu makama uy­gun bazı rivayetler de inşaallah müteakip kısımlarda gelecektir. Güvencimiz ve dayanağımız Allah´tır. [508]


Cuma Günü Fazla İnsan, (Yani Cenab-ı Allah´ı Görme) Günüdür:



İmam Ahmed b. Hanbel... Suheyb´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.);

"İyi davrananlara, daima daha iyisi ve fazlası verilir." (Yunus, 10/26) âyet-i kerimesini okudu ve sonra şöyle buyurdu:

"Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdiklerinde bir ün-leyici: "Ey Cennet ehli! Allah katında size verilmiş bir vaad vardır. O, bu va­adini sizin için gerçekleştirmek istiyor." diye seslenir. Cennet ehli: "Nedir o vaad Terazimiz (iyiliklerimizle) ağır gelmedi mi Yüzümüz ağarmadi mı Bizi ateşten uzaklaştırıp cennete koymadı mı (Bundan öte ne var ki )" diye sorarlar. Cenab-ı Allah onlarla arasındaki perdeyi kaldırır. Onlar da O´na ba­kar ve O´nu temaşa ederler. Yemin ederim ki; Cenab-ı Allah onlara, kendi­sini temaşa etmelerinden daha çok hoşlarına gidecek ve gözlerini aydın kıla­cak bir şeyi onlara vermiş değildir." [509]

Abdullah b. Mübarek... Ebû Musa el-Eş´arî´nin, Basra Cami´inin min­berinde şöyle bir hutbe irâd ettiğini rivayet etmiştir:

"Doğrusu Cenab-ı Allah kıyamet gününde Cennet ehline bir melek gön­derir. Bu melek onlara: "Ey cennet ehli! Cenab-ı Allah size verdiği sözü ye­rine getirdi mi " diye sorar. Cennet ehli, etraflarına bakar; zinetleri, elbisele­ri, ırmakları ve tertemiz zevceleri görürler ve üç kez; "Evet. Bize verdiği sö­zü yerine getirdi." derler. Melekler der ki: Bir şey kaldı. Cenab-ı Allah bu­yuruyor ki: "İyi davrananlara daima daha iyisi ve fazlası verilir." Bilesiniz ki daha iyisi cennettir. Fazlası ise Aziz ve Celil olan Allah´ın mübarek zâtını te­maşa etmektir." Bu mevkuf bir rivayettir. [510]

İbn Cerîr... Ebû Musa el Eş´ârî´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu Cenab-ı Allah kıyamet gününde bir ünleyici gönderir. Bu, şöyle seslenir:

"Ey Cennet ehli! (Onun bu sesini baştakiler de sondakiler de duyarlar.) Şüphesiz, Cenab-ı Allah size daha iyiyi ve fazlasını vaad etmiştir. Daha iyi olan, cennettir. Fazlası ise, Rahman olan Allah´ın mübarek zâtını temaşa et­mektir." [511]

İbn Cerir... Kâ´b b. Ucre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.), "İyi davrananlara daima daha iyisi ve fazlası verilir." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Dünyadayken salih amelde bulunanlara daha iyisi olan cennet ve fazla­sı olarakta Aziz ve Celil olan Allah´ın mübarek zâtını seyretme imkânı veri­lir." [512]

Müsned´inin Kitâb´ül-Hücce bölümünde İmam Şafiî... Umeyr´den riva­yet etti ki; Enes b. Mâlik şöyle demiştir:

"Cebrail, üzerinde bir nokta bulunan beyaz bir aynayı Peygamber (s.a.v)´e getirdi. Peygamber (s.a.v.) ona sordu:

— Bu nedir

— Bu cumadır. Bu vesileyle sen ve ümmetin üstün kılındınız. Bu hususa insanlar yani yahudi ve hristiyanlar size tabidirler. Bunda sizin için hayır var­dır. Bu günde öyle bir an vardır ki, o anda Allah´a hayır duada bulunan kim­senin duasına mutlaka icabet edilir. Bizim yanımızda Cuma, mezid günüdür.

— Ey Cebrail! Mezid günü ne demektir

— Şüphesiz, Rabbin firdevs cennetinde geniş bir vadi edinmiştir. Orada bir misk tepesi vardır. Cuma günü olduğunda, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah oraya iner. [513] Dilediği miktarda meleklerim de oraya indirir. O vadinin çevresinde nurdan minberler vardır. O minberlerin üzerinde pey­gamberlerin kürsüleri vardır. O minberlerin etrafında altın kürsüler vardır. Kürsüler, yakut ve zeberced taçlıdır. Bu kürsülerin üzerine şehidler ve sıd-dıklar otururlar. Evet, bunlar, peygamberlerin arka plânında otururlar. Aziz ve Celil olan Allah: "Ben Rabbinizim, ben Rabbinizim. Size vermiş olduğum sözü yerine getirdim. Dileyin benden, vereyim size." der. Onlar da: ´Ey Rab-bimiz! Senden hoşnudluğunu diliyoruz´ derler. Yüce Allah buyurur ki: "Siz­den hoşnud oldum. Dileğiniz yerine getirilecektir. Benim katımda daha faz­lası (mezid) de vardır. "

Rablerinin kendilerine cuma gününde hayırlı şeyler vermesi nedeniyle müminler o günü çok severler. O, Rablerinin Arş üzerinde istiva ettiği bir gündür. O günde Adem (a.s.) yaratıldı. O günde kıyamet kopacaktır." [514]

Bezzâr... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cibril, elinde beyaz bir aynayla bana geldi. Aynanın üzerinde siyah bir nokta vardı. Ona dedim ki:

— Ey Cibril, bu nedir

— Bu Cumadır. Rabbin bunu sana sunacak ve bu, senin için, senden sonra da kavmin için bir bayram olacaktır. Bu hususta sen ilk olacaksın. Ya­hudi ve hristiyanlarsa senden sonra geleceklerdir.

— Cumada bizim için ne vardır

— O günde Öyle bir an vardır ki; mümin kişi o anda Rabbine -kendisi için taksim edilmiş- bir hayır duâ bulunursa, Rabbi, dilediğini ona mutlaka verir. Kendisi için taksim edilmemiş bir hayır duada bulunursa Rabbi ona, di­lediği o şeyden daha büyük bir şeyi onun için yanında tutar. Mü´min kişi o anda -kaderine yazılmış olan- bir kötülükten Rabbine sığınırsa Rabbi onu, o kötülükten daha büyük bir kötülükten korur.

— Şu siyah nokta nedir

— Kıyamet günündeki o (eşref) andır. Bizim yanımızda Cuma, günlerin efendisidir. Ahirette biz ona mezid günü deriz.

— Mezid günü ne demektir

— Rabbin cennette, beyaz misk akıtan geniş bir vadi edindi. Cuma gü­nü olunca yüksek oan illiyyîn makamından oraya inip [515] kürsüsünün üzerine oturur. Sonra o kürsünün çevresine nurdan minberler kurulur. Peygamberler gelip o minberlere otururar. Sonra o minberlerin çevresine altundan kürsüler konulur. Sıddıklar ve şehider gelip o kürsülere otururlar. Daha sonra cennet ehli gelip (miskten) tepenin üzerine otururar. Aziz ve Celil olan Rableri on­lara tecellîde buunur ki onlarda O´nun mübarek zâtını seyretsinler. Rableri onlara: "Size verdiğim sözü yerine getirdim. Nimetimi size tamamladım. Bu­rası benim ikramda bulunacağım yerdir. Dileyin benden ne dilerseniz." der. Onlar da artık hiç bir istek ve arzuları kalmaymcaya dek dilekte bulunurlar. O esnada Rableri onlara gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın kalbinden geçmemiş şeyleri verir. İnsanların Cuma namazından sonra (cami­den) ayrılıp gitmeleri kadar bir zaman geçtikten sonra yüce Allah kürsüye çı­kar. O´nunla birlikte şehidler ve sıddıklar da yerlerine otururlar. Oda (gurfe) sahipleri de beyaz inciden veya kızıl yakuttan, yahut yeşil zebercedden ma­mul olan odalarına dönerler. O odaların kapıları süslü olup yanlarında mey­veleri aşağı sarkmış ağaçlar vardır. Odalarda (müminlerin) eşleri ve hizmet­çileri de vardır. Daha fazla ikram görmek ve yüce Rabbin mübarek zâtını seyretmek için onlar, Cuma gününe ihtiyaç duydukları kadar başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. Bu nedenle cumaya, mezid günü denilmiştir." [516]

Bezzâr... Huzeyfe´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cebrail bana gelip mezid gününü anlattı ve şöyle dedi: Cenab-ı Allah arşı taşıyan meleklere, onlarla kendisi arasındaki perdeleri kaldırmalarını vahyeder. O´ndan duyacakları ilk söz şu olur: "Beni görmedikleri halde gı­yaben bana itaat eden, elçilerime tabi olan, emrimi tasdik eden kullarım ne­rede Benden dilekte bulunun. Bu, mezid günüdür." Kullar da hep bir ağız­dan "Razı olduk. Sen de bizden razı ol." derler. Yüce Allah sözünü şöyle sür­dürür: "Ey Cennet ehli! Eğer sizden razı olmasaydım sizi cennetime yerleş-tirmezdim. Bu gün, mezid günüdür. Benden dilekte bulunun." Bunun üzeri­ne kullar, hep bir ağızdan, "Ya Rab! Bize yüzünü göster de seni görelim" derler. Cenab-ı Allah perdeyi açar. Onlara nûrû ile tecelli eder. Eğer ölme­melerini hükme bağlamış olmasaydı, bu tecelli nedeniyle kullar yanarlardı. Sonra onlara: [517] "Konaklarınıza dönün" denilir. Onlar da konaklarına dönerler. Her yedi günde bir onlaf için bir gün vardır ki, o da cuma günüdür." [518]


Cennetin Çarşısı:



Hafız Ebubekir b. Ebi Asım... Ebû Hüreyre´nin kendisiyle karşılaşan Saîd b. Müseyyeb´e şöyle dediğini rivayet etmişti: "Allah´tan dilerim ki; se­ninle beni cennet çarşısında bir araya getirsin." Saîd: "Orada çarşı var mı ki " diye sorunca, Ebû Hüreyre dedi ki: "Evet vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) bana şu haberi vermişti:

"Cennetlikler, amellerinin üstünlüğü sayesinde cennete girdiklerinde, dünyâ günlerinden cuma günü kadar olan bir zaman süresince kendilerine izin verilir. Cennet bahçelerinden birinde Cenab-ı Allah´ı ziyaret ederler. Onlar için nurdan, inciden, zebercedden, yakuttan, altundan, gümüşten, min­berler kurulur. Onların en aşağı mertebelisi -gerçi onların aşağı mertebelisi yoktur- misk ve kâfur tepeleri üzerinde oturur. Kürsülerde oturanların yerle­rinin kendilerinkinden üstün olmadığını görürler."

Ebû Hüreyre dedi ki:

— Ya Rasûlallah (cennette) Rabbimizi görür müyüz

— Evet göreceksiniz. Güneşi ve dolunay gecesinde ay´ı görme hususun­dan birbirinizle hiç tartışır mısınız

— Hayır.

— Aynı şekilde Rabbinizi görme hususunda da tartışmazsınız. O mec­liste hazır bulunan herkesle, Rabbi muhakkak konuşur. Dünyadayken onun yapmış olduğu bazı haksızlıkları hatırlatarak der ki:

— Ey falan oğlu falan! Şöyle ve şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun

— Evet, ama beni affetmedin mi

— Affettiğin için bu mertebeye ulaştın.

Onlar bu haldeyken üzerlerini bir bulut kaplar, üzerlerine bir koku yağ­dırır. Onun kadar güzel bir kokuyu asla görmemişlerdir. Sonra Aziz ve Celil olan Rabbimiz: "Sizin için hazırladığım ikramların başına gelin ve arzuladık­larınızı alın" der. Bir çarşı görürler ki, orada bulunan eşyaları melekler koru­ma altına alıp çevrelemişlerdir. O eşyaların benzerini daha önce gözler gör­memiş, kulaklar duymamış ve onlar hiç bir beşer kalbinden de geçmemiştir. Arzuladığımız eşyalar bize getirilir. O çarşı da alış veriş olmaz. Orada cen­netlikler birbirleriyle karşılaşırlar. Üzerinde kıymetli elbiseler bulunan biri gelir. Kendisinden aşağı derecede olan -gerçi orada aşağı dereceli kimse yoktur- biri onun karşısına çıkar. Üzerindeki kıymetli elbiseler onu çok e!ki-ler. Karşısındaki adam sözünü daha tamamlamadan, diğerini kendisininkin­den daha güzel bir elbiseye karşısına dikilmiş olarak görür. Çünkü cennette hiç bir kimsenin hüzünlenmemesi gerekir.

Sonra konaklarımıza döneriz. Zevcelerimiz bizi karşılar, bize: "Hoşgel-diniz, safâlar getirdiniz. Sizi seviyoruz. Gidişinden daha güzel kokulu ve alımlı bir halde yanımıza döndün" derler. Biz de onlara deriz ki: "Her dile­diğini yaptıran, Aziz ve Celil olan rabbimizle oturduk. Elbette ki böyle güzel bir halde yanınıza dönmemiz gerekir. Bu, tabiîdir." [519]

İbn Mâce bunu böyle rivayet etmiş ve bunun garib olduğunu söylemiştir.

Müslim... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Cennette bir çarşı vardır. Cennetlikler her cuma oraya gelirler. Şimal rüzgarı eser, yüzlerine ve elbiselerine savurulur. Daha bir güzelleşip hoş olurlar. Sonra ailelerinin yanına dönerler. Aileleri onlara: "Vallahi bizim ya­nımızdan gittikten sonra daha bir güzelleşip hoş olmuşsunuz" derler. Onlar da kendilerine: "Yanınızdan ayrıldıktan sonra Vallahi siz de daha bir güzel ve hoş olmuşsunuz." cevabını verirler." [520]

Bu hadisin İmam Ahmed b. Hanbel tarafından nakledilen varyantında ise şöyle denilmektedir:

"Doğrusu cennette -içinde misk tepeleri bulunan- bir çarşı vardır. Cen­netlikler o çarşıya vardıklarında rüzgâr eser (ve o kokular üzerlerine savrulur)." [521]


Cennet Toprağının Niteliği, Kokusunun Güzel Olup Etrafa Saçılması:



Ebubekir b. Ebi Şeybe... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur

"Cennetin toprağı bembeyazdır. Arsasında kâfur [522] kayaları vardır. Kum tepeleri gibi miskle çevrelenmiştir. Orada sürekli ve düzenli akan ır­maklar vardır. Cennet ehli orada toplanıp tanışırlar. Cenab-i Allah rahmet rüzgarını estirir. Üzerlerine misk kokusu eser. Adam daha yakışıklı ve daha güzel kokar halde zevcesinin yanma döner. Zevcesi ona der ki: "Sen yanım­dan çıkıp giderken de seni beğeniyordum. Ama şimdi daha çok beğeniyo­rum."

Tirmizî... Hz. Ali´den rivayet etti ki; RasûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sade­ce erkek ve kadın suretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o sıı-rete girer."

Tirmizî´nin de dediği gibi bu, garip bir hadistir. Bu şöyie yorumlanabi­lir: Erkekler ancak beğendikleri erkek suretlerine girmeyi arzularlar. Aynı şekilde kadınlar da beğendikleri kadın suretlerine girmeyi arzularlar. Bu, ön­ceki hadisle açıklanabilir. Orada kişinin gölünümünden, şeklinden, elbisesin­den, kılık-kıyafetinden bahsedilmişti. Nitekim Cennetin çarşısıyla ilgili ola­rak Ebû Hüreyre´nin rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmuştu:

"... Üzerinde kıymetli elbiseler bulunan biri gelir. Kendisinden aşağı de­recede olan -gerçi orada aşağı derecede kimse yoktur- biri onun karşısına çı­kar. Üzerindeki kıymetli elbiseler onu çok etkiler. Karşısındaki adam sözünü daha tamamlamadan, diğerini kendisininkinden daha güzel bir elbiseyle kar­şısına dikilmiş olarak görür. Çünkü cennette hiç kimsenin hüzünlenmemesi gerekir,"

Matar lakabıyla meşhur olan Hafız Muhammed b. Abdullah el-Hadre-mî... Câbir b. Abdullah´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Biz toplanmış iken RasûluIIah (s.a.v.) evinden çıkıp yanımıza geldi ve şöyle buyurdu:[523]

"Ey Müslümanlar topluluğu! Doğrusu cennette bir çarşı vardır. Orada alış veriş yapılmaz. Sadece suretler vardır. Bir kimse erkek veya kadın suret­lerinden birini beğenirse, o surete girer." [524]


Cennetin Esintisi, Kokusu Ve Kokusunun Etrafa Yayılması:



Cennetin güzel kokusu bir kaç senelik yoldan ve çok uzak mesafelerden dahi hissedilir.

Bununla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz. Onları doğ­ru yola eriştirir, durumlarını düzeltir. Onları, kendileri için kokulandırdığı cennete koyar." (Muhammed, 47/4-6)

Ebû Davud et-Tayalisî... Abdullah b. Amr b. As´tan rivayet etti ki; Ra­sûluIIah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse gerçek babasından başka bir adamın oğlu olduğu iddiasında bulunursa. Cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu, elli senelik -başka bir rivayete göre ise yetmiş senelik- yoldan hissedilir." [525]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; RasûluI­Iah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse gerçek babasından başka bir adamın oğlu olduğu iddiasında bulunursa, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu yetmiş senelik yoıdan hissedilir. Kasıtlı olarak bana yalan isnadında bulunan kimse, ateşte­ki yerini hazırlasın." [526]

Buharî... Abdullah b. Anır´dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir zİmmîyi öldüren kimse, cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu kırk senelik yoldan hissedilir." [527]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; Rasûlul-lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Zimmilerden bir maktulü öldürmüş olan kimse, cennetin kokusunu ala­maz. Oysa cennetin kokusu bir senelik yoldan hissedilir."[528]

Ebû Davud ile Tirmizî´nin... merfb olarak Ebû Hüreyre´den yaptıkları rivayette ise şöyle denilmektedir:

"(Oysa cennetin kokusu) yetmiş güzlük (senelik) yoldan hissedilir." [529]Abdürrezzak... Ebû Bekre´nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a-v.)´in şöyle buyurduğunu işittim:

"Cennetin kokusu, yüz senelik yoldan hissedilir."

Saîd b. Arube´nin, Katâde´den yaptığı rivâyetteyse şöyle denilmektedir:

"...Cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir." [530]

Hafız Ebû Nuaym Isfahanî´nin, Sifatu´l-Cennet kitabında Ebû Hüreyre´den yaptığı merfu rivayet ise şöyledir:

"Cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir."

Mâlik... Ebû Hüreyre´den şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"Giyinik -çıplak (yani yan çıplak), erkeklere meyleden, erkekleri de kendilerine meylettiren kadınlar cennete girmezler ve cennetin kokusunu da almazlar. Oysa cennetin kokusu beşyüz senelik yoldan hissedilir." [531]

Taberanî... Câbir´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Cennetin kokusu bin senelik yoldan hissedilir. Ana babasına ezâ ve ce­fâ eden, akrabalık bağlarını koparan kimse -Allah´a yemin ederim ki- Cen­netin kokusunu alamaz."

Buharî ve Müslim ´i/ı sahihlerinde şöyle anlatılır:

Sa´d b. Muaz, Uhud savaşında şehid edilen Enes b. Nadr´m cesedinin yanı başına gitti. Vücudundaki yaraların çokluğu nedeniyle onu tanıyamadı. Kız kardeşi Rebi binti Nadr de onu ancak parmak uçlarından tanıyabildi. Vu´-cudunda seksen küsur kılıç, mızrak ve ok darbesi gördü. Allah ondan razı ol­sun. Sa´d dedi ki: "Enes, Cennetin kokusunu aldı." [532] Enes´in kendisi yer­deydi. Cennet ise göktedir!.. Ancak Uhud gününde cennet, müminlere yak­laşmış olabilir. Doğrusunu Allah bilir. [533]


Cennetin Nuru, Pahası, Etrafının Hoşluğu, Sabah Akşam Manzarasının Güzelliği:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün. Üzerle­rinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan giyimlikler vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir." (İnsan, 76/20-21)

"Orada temellidirler. Ne güzel bir yer ve ne güzel duraktır." (Furkân. 25/76) "Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın. Orada ne susarsın. ne de güneşin sıcağında kalırsın." (Tâ-Hâ. 20/118-119)

"Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler." (İnşân, 76/13) Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Simâk´m şöyle dediğini rivayet etmiştir: Gözlerini kaybetmesinden sonra Medine´de Abdullah b. Abbas´la karşılaş­tım. Ona dedim ki:

— Cennetin toprağı nedir

— Gümüş gibi bembeyaz mermerdir. Tıpkı ayna gibidir.

— Onun aydınlığı nasıldır

— Güneşin doğuşundan önceki anı görmemiş misin Oranın aydınlığı da işte öyledir. Yalnız orada güneş ve dondurucu sıcaklık yoktur."

İbn Sayyad´ın bir sorusuna cevab olarak Rasûiullah (s.a.v.), cennet top­rağı hakkında şöyle buyurmuştu:

"O, beyaz taşın tozu gibi bembeyaz katıksız misktendir." [534]

Ahmed b. Mansur er-Remadî... İbn Abbas´tan rivayet elti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-ı Allah, cenneti beyaz renkte yarattı. O´nun en çok sevdiği elbi­se, beyaz renkli olanıdır. Dirileriniz beyaz renkli elbise giysin. Ölülerinizi de beyaz renkli kefene koyun." Sonra Rasûlullah (s.a.v.) koyun çobanlarını top­lantıya çağırdı. Toplandılar. Onlara: "Koyunu olan, sürüsüne beyaz koyunla­rı katsın" dedi. Kadının biri gelip: "Ey Allah´ın Rasûlü! Ben kara koyunlar edindim. Çoğalacaklarım sanmıyorum" dedi. Rasûlullah (s.a.v.) de ona: "Ka­ra koyunlarının arasına beyazları da kat" diye emretti.

Ebubekir ei-Bezzâr... Üsame b. Zeyd´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;

"Cennete gitmek üzere paçalarını sıvayacak kimse yok mu Doğrusu -Kabe´nin Rabbine yemin ederim ki- cennetin misli yoktur. O; parlayan bir nûr, titreyip salınan bir reyhan, sağlam yapılı bir saray, düzgün ve sürekli akan bir ırmak, olgunlaşmış bir meyve, alımlı ve çok güzel bir zevce, ebedî makamda ve rahat bir diyardaki çok elbiseler sebze ve meyve, kıymetli ve yüksek yerdeki beyaz taşlar ve nimetlerdir." Ashab: "Ey Allah´ın Rasûlü! Biz paçamızı sıvayıp oraya gideriz" deyince Rasûlullah (s.a.v.): "lnşaaliah deyin" dedi. Onlar da; "İnşaallah" dediler." [535]

İbn Mâce... Ebû Hüreyre´den merfu olarak şöyle bir rivayette bulunmuş­tur:

"Cennetin yeri beyazdır. Arsasında kâfur kayaları vardır. Çevresi kum tepelerini andıran misk tepeleri ile kuşatılmıştır. Orada sürekli ve düzgün akan ırmaklar vardır. Cennet ehli o arsada toplanıp tanışırlar. Cenab-ı Allah rahmet rüzgarını estirir. Bu sebeple üzerlerine misk kokusu ve güzellik siner. (Sonra) Adam karısının yanına döndüğünde karısı ona: "Sen yanımdan çıkıp gittiğinde seni beğeniyordum. Ama şimdi seni daha çok beğeniyorum" der."[536]


Cenneti İstemenin Emredilişi. Cenab-ı Allah´ın Kullarını Oraya Özendirmesi Ve Oraya Gitmek İçin Tez
Davranmalarını Emretmesi:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Allah, Dâr´üs-Selâm´a (cennete) çağırır." (Yunus, 10/25)

"Rabbinizin mağfiretine ve Allah´a karşı gemekten sakınanlar için ha­zırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşusun." (Âl-i imrân, 3/133)

"Ey İnsanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah´a ve peygambe­rine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşusun. Bu, Allah´ın dilediğine verdiği lutfudur. Allah, büyük lutuf sahibidir." (Hadid, 57/21)

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminle­rin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır." (Tevbe, 9/111)

Buharı... Saîd b. Minâ´dan rivayet etti ki; Câbir şöyle demiştir: Melek­ler, Rasûlullah (s.a.v.) uyamaktayken yanına gediler. Bazıları: "O uyuyor" dediler. Bazıları da dediler ki: "Gözleri uyuyor ama kalbi uyanıktır. Onun durumu şu adama benzer ki; adam bir ev yaptırır. Orada bir sofra kurar. Sof­raya insanları çağırması için dışarıya bir dâvetçi gönderir. Dâvetçiye icabet eden, eve girer ve sofradaki yemekleri yer." İşte bu misâli Rasûlullah (s.a.v.)´e yorumladılar. Bazıları: "O uyuyor" dedi. Bazıları da: "Göz uyuyor ama kalb uyanıktır" dedi. Dediler ki: Ev, cennettir. Dâvetçi, Muhammeddir. Muhammed´e itaat eden, Allah´a itaat etmiş; Muhammed´e isyan eden de Allah´a isyan etmiş olur. Muhammed insanları birbirinden (seçip) ayırdı." [537]

Tinnizî´nin rivayeti ise şöyledir:

"Rasûlullah (s.a.v.) bir gün çıkıp yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: "Rü­yada Cebrail´i baş tarafımda, Mikâil´i de ayak tarafımda gördüm. Biri diğe­rine: ´Şunun hakkında bir misal ver´ dedi. Diğeri de dedi ki: "Duy; kulakla­rın da duysun. Anla; kalbin de anlasın. Senin ve ümmetinin misali şu hüküm­darın durumuna benzer: Hükümdar bir konak edinir. Konakta bir oda yapar. O odada bir sofra kurar. Sonra insanları o sofraya davet etmesi için bir elçi gönderir. Kimileri o elçinin çağrısına icabet eder; kimileri de etmez. Bu mi­sâldeki hükümdar, Allah´tır. Konak, İslâmiyettir. Oda, cennettir. Sen de ey Muhammed, elçisin. Senin dâvetine icabet eden, İslama girer. İslama giren, cennete girer. Cennete giren de oradaki taamı yer." [538]

Hammad b. Seleme... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir bey, bir ev edindi. O evde bir sofra kurdu. (İnsanları yemeğe çağır­ması için) bir dâvetçi gönderdi. Dâvetçiye icabet edenler konağa girdiler ve sofradaki yemekleri yediler. Bey de onlardan hoşnud oldu. Bilesiniz ki (bu misâlde sözü edilen) bey-Allah´tır, ev İslâmiyettir, sofra cennettir, dâvetçi de Muhammed ´dir." [539]


Cehennemden Allah´a Sığınana Allah Aman Verir. Allah´tan Cennet İsteyeni Allah Cennete Koyar. Yalnız Niyetin Halis, Amelin de Dürüst Olması Şarttır:



Ebû Ya´lâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kul üç kez cehennemden âmân dilerse, mutlaka cehennem şöyle der: "Ya Rab! Falan kulun benden aman diledi, ona aman ver." Bir kul da ye­di kez ceneneti dilerse, mutlaka cennet şöyle der: "Ya Rab! Falan kulun be­ni diedi. Onu cennete koy." [540]

Bu hadis, Müslim´e göre sıhhat şartlarını taşımaktadır.

Tirmizî ve Neseî, İbn Mâce kanalıyla... Enes´ten rivayet ettiler ki; Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse Allah´tan üç kez cenneti isterse, cennet: ´Allahım! Onu cen­nete koy´ der. Bir kimse cehennemden üç kez Allah´a sığınırsa, cehennem: ´Allahım! Onu ateşten koru´ der." [541]


Cennet İle Cehennem, Şefaatleri Kabul Edilen Şefaatçilerdir:



Hasan b. Süfyân... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenneti çokça isteyin ve cehennemden ona sığının. Çünkü cennet ile cehennem, şefaatleri kabul edilen iki şefaatçidir. Kul cenneti çokça isterse, cennet der ki; "Ya Rab! Beni senden isteyen şu kulunu bende iskân et." Ce­hennem de der ki: "Ya Rab! Benden sana sığman şu kuluna âmân ver." [542]


Olanca Gücünüzle Cenneti İsteyin,
Var Kuvvetinizle De Cehennemden Kaçın:



Ebubekir eş-Şafıî, Küleyb b. Harb´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Olanca gücünüzle cenneti isteyin. Var kuvvetiyle cehennemden kaçın. Doğrusu cenneti taleb eden uyumaz (uyumamalıdır). Cehennemden kaçan da uyumaz (uyumamalıdır). Şüphesiz, âhiret zorluklarla kuşatılmıştır. Dünyâ ise şehvetlerle kuşatılmıştır. Dünyâ sizi âhiretten alıkoymasın." [543]


Cennet, Hayırlı İşler Yapmak Ve Haramları Terketmek Gibi Zorluklarla Kuşatılmıştır. Cehennem İse Şehvetlerle Kuşatılmıştır:



İmam Ahmed b. Hanbel... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet, zorluklarla kuşatılmıştır. Cehennem ise şehvetlerle kuşatılmış­tır." [544]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet, zorluklarla kuşatılmıştır. Cehennem ise şehvetlerle kuşatılmış­tır.1´ [545]

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-ı Allah cenneti yarattığında Cebrail´i oraya gönderdi ve ona: ´"Cennete ve cennetlikler için hazırlamış olduğum şeylere bak" dedi. Cebrail gelip cennete ve Allah´ın cennetlikler için hazırlamış olduğu şeylere baktı. Dönüp yüce Allah´ın katma vardığında: "Senin onur ve üstünlüğüne yemin ederim ki; cenneti duyan bir kimse, mutlaka cennete (girmek için gerekeni yapar ve) girer" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Allah emir verdi; Cennet, zor­luklarla kuşatıldı. Sonra Cebrail´e: "Tekrar gidip cennete bak" dedi. Cebrail gelip baktı. Cennetin zorluklarla kuşatılmış olduğunu gördü; yüce Rabbin huzuruna dönüp dedi ki: "Senin onur ve üstünlüğüne yemin ederim ki; ora­dan kimsenin kurtulamayacağından korktum." [546]

Bunu İmam Ahmed b. Hanbel münferid olarak rivayet etmiştir. Senedi sahihtir.

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlııilah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanı en fazla cehenneme koyan iki delik; yani tenasül organı ve ağız­dır. İnsanı en fazla cennete koyan şeyler de Allah´a karşı gelmekten sakın­mak ve güzel ahlâktır." [547]

Dikkat edin! Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır. Bütün muzır ve haşe­reler oraya girecektir. Cennet ise zorluklarla kuşatılmıştır. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer kalbinden dahi geçmemiş lezzet ve memnuniyetler vardır. Nitekim muhkem âyetlerde ve sabit hadislerde bunla­rı nakletmiştik.

Cennetliklerin kalıcı nimetlerinden ve sürekli lezzetlerinden biri de mis­lini kulakların duymamış olduğu bir neşe ve coşkudur.

Nitekim yüce Allah buyurmuş ki:

"Ama inanıp yararlı iş işleyenler, ağırlanacakları bir cennette bulunur­lar." (Rûm, 30/15)

Evzaî, Yahya b. Kesir´in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Cennetliklerin neşesi, orada yapılacak olan semâdır." [548]


Hurilerin Cennette Şarkı Okumaları:



Önceki sayfalarda da naklettiğimiz gibi Tirmizî... Hz. Ali´den rivayet et­ti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette siyah gözlü hurilerin bir toplantı yeri vardı. Orada yaratıkla­rın mislini duymadıkları bir sesle şarkı okurlar. (Şarkılarında) derler ki:

Bizler ebedi olanlarız. Asla helak olmayız.

Bizler nimete mazhar olanlarız. Asla yoksul düşmeyiz.

Kendilerine eş olarak verildiğimiz erkeklere ve bize koca kılman erkek­lere ne mutlu!" [549]

Cafer el-Feryabı... Ebû Salih´ten rivayet etti ki; Ebû Hüreyre şöyle de­miştir:

"Cennette boydan boya uzanan bir ırmak vardır. İki kıyısında karşılıklı oturan bakireler, halkın duyacağı bir sesle şarkı okurlar. Cennette insanlar onun kadar lezzetli byr şey göremezler." Ben: "Ey Ebû Hüreyre o şarkı ne­dir " diye sorduğumda şu cevabı verdi: "İnşaallah teşbih, tahmid, takdis ve onur ve üstünlük sahibi Allah´ı övmektir." [550]

Cennetin evsafım anlatırken Ebû Nuaym... Ebû Hüreyre´den merfu ola­rak şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"Cennette kökü altından, dallan inci ve zebercedden olan bir ağaç var­dır. O ağacın üzerine bir rüzgar eser; dalları birbirine girer. Duyanlar ondan daha lezzet verici bir şey duymazlar."

Önceki sayfalarda İbn Abbas´tan şöyle bir rivayette bulunulmuştu:

"O ağacı rüzgarlar sallar. O da dünyadaki her eğlencenin sesiyle hareket eder."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Doğrusu siyah gözlü huriler cennette (şöyle bir) şarkı okurlar: Bizler güzel hurileriz. Kıymetli kocalar için yaratılmışız."

Hafız Ebû Nuaym Muhammed b. Cafer b. Asîle... İbn Ebi Evfâ´dan ri­vayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetliklerden her bir adam, dört bin bakire, sekiz bin dul ve yüz hu­ri ile evlenir. Bunlar, her yedi günde bir toplanır ve yaratıkların mislini duy-madıkan güzel sesle şöyle bir şarkı okurlar:

Bizler mazhar olanlarız. Yoksul düşmeyiz.

Nimete mazhar olanlarız. Yoksul düşmeyiz.

Razı olanlarız. Kırgınlık nedir bilmeyiz.

Kalıcılarız asla göç etmeyiz.

Bize koca kılınan erkeklere ve kendilerine eş olarak verildiklerimize ne mutlu!"[551]

Taberanî... İbn Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.aiv.) şöyle buyur­muştur:

"Doğrusu cennetliklerin zevceleri, kocalarına, hiç kimsenin duymadığı en güzel süslerle şarkı okurlar. Okudukları şarkılardan biri şudur:

Biz ebedileriz, asla ölmeyiz. Güvende olanlarız, hiç-korkmayız.

Kalıcılarız, hiç göç etmeyiz." [552] Cafer el-Feryabî... Ebû Ümâme´den rivayet etti ki; RasûkıUah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete giren her erkeğin baş tarafına ve ayaklarının yanına mutlaka ceylan gözlü iki huri oturur. Ona, insanların ve cinlerin duyabileceği en gü­zel sesli şarkı olurlar. Bunlar, şeytanın zurnaları değildirler." [553]

İbn Vehb, Saîd b. Ebi Eyyub´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Kureyş´ten biri İbn Şihab´a dedi ki: Cennette semâ var mıdır Çünkü o samâi çok seviyordu. İbn Şihab dedi ki: İbn Şihab´ın canı elinde olana yemin olsun ki, Cennette bir ağaç vardır ki üzerinde inci ve zebercedler bulunur. Al­tında da memeleri tomurcuklanmış huriler şarkı okuyarak derler ki: Biz nimete mazhar olanlarız, yoksulluğu düşmeyiz. Biz ebedileriz, hiç ölmeyiz.

İbn Vehb, Halid b. Yezid´in rivayetine göre şöyle demiştir: "Cariyeler (yani huriler) kocalarına şu şarkıyı okurlar: Bir hayırlı güzelleriz, âlicenap gençlerin eşleriyiz. Biz ebedileriz, ölmeyiz.

Nimete mazhar olanlarız, yoksulluğa düşmeyiz. Razı olanlarız; küslük nedir bilmeyiz. Kalıcılarız; göç etmeyiz.

Onlardan birinin göğsünde şu yazılıdır: "Sen benim se- gilimsin, ben de senin. Gözlerim senin gibisini asla görmedi." (Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 212^ İbn Mübarek... Yahya b. Ebi Kesir´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Siyah gözlü huriler, cennetin kapısı yanında kocalarını karşılayıp du­yulmamış güzellikteki bir sesle onlara şöyle derler: "Sizi uzun zamandan be­ri bekliyoruz. Biz razı olanlarız. Küskünlük nedir bilmeyiz. Kalıcılarız; göç etmeyiz. Ebedileriz, Ölmeyiz." Bir huri de kocasına şöyle der- "Sen benim sevgilirnsin, ben de senin. Senden başka bir hedefim yoktur. Seni bırakıp ta başka yere sapmam."

İbn Ebi´d-Dünyâ.,. Saîd b. Ebi Saîd´in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "´Cennette altun ve inciden san.y ve kaleler vardır. İnci yüklüdürler. Cennetlikler bir ses duymak istediklerinde Cenab-i Allah o saray ve kalele­rin üstünden bir rüzgar estirir. Bu rüzgar onlara, arzuladıkları her sesi geti­rir."

Hammad b. Seleme... Şehr b. Havşeb´den rivayet etti ki; Aziz ve Celil olan Allah, meleklerine şöyle buyurur:

"Doğrusu kullarım dünyadayken güzel sesi severlerdi. Ama benim için önu terkettiler. Şimdi kullanma güzel sesler dinletin." Bunun üzerine melek­ler, asla misli duyulmamış güzel seslerle teşbih tekbir ve tehlil getirmeye başlarlar.

İbn Ebi´d-Dünyâ... Mâlik b. Enes´ten rivayet etti ki; Muhammed b. Münkedir şöyle demiştir:

"Kıyamet günü olduğunda bir ünleyici şöyle seslenir: ´Kulaklarını ve nefislerini eğlence meclislerinde ve şeytan zurnalarından uzak tutanlar nere­de ! Onları misk bahçelerine yerleştirin.´ Sonra Cenab-ı Allah meleklere: ´Onlara tahmid ve temcidlerini dinletin.´ diye ferman buyurur.´"

İbn Ebi´d-Dünyâ:.. Evzaî´nİn şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Duyduğuma göre Allah´ın yaratıkları arasında İsrafil´den daha güzel sesli biri yokmuş. Cenab-ı Allah ona emir verir. O da bir şeyer okumaya ve herkese dinletmeye başlar. Onun sesini duyup ta namazını bırakıp onu dinle­meyen bir tek melek kalmaz. Gökteki bütün melekler onu dinlerler. Cenab-ı Allah´ın dilediği müddetçe böyle kalınır. Sonra onur ve üstünlük sahibi Al­lah buyurur ki: "İzzetime yemin ederim ki; eğer kullar benim azametimin miktarını bilselerdi, benden başkasına tapmazlardı."

"Doğrusu onun katîmizda yüksek bir makamı ve güzel bir istikbali var­dır." (Sâd, 38/40)

Mâlik b. Dinar bu âyet-i kerime hakkında şöyle demiştir:

"Kıyâmel günü olduğunda yüksek bir minberin kurulması emredilir. Bu minber cennette kurulur. Sonra şöyle bir ses duyulur: "Ey Dâvûd! Dâr-ı dün­yâda beni temcid etmekte olduğun o sesinle beni temcid et (medhiyemi oku)." Dâvûd (a.s.), bütün cennetliklere duyuracak yüksek bir sesle medhi-yesini okur. Şu âyette anlatılmak istenen de budur: "Doğrusunu onun katı­mızda yüksek bir makamı ve güzel bir istikbal vardır." [554]

Yani konuşmasını dinlemek için cennetlikler yüce ve mukaddes Rabbin huzurunda toplandıklarında O, her birine ayrı ayrı hitab eder ve dünyada yap­tıklarını ona hatırlatır. Aynı şekilde onlara apaçık bir surette tecelli ettiğinde de onlara selâm verir. Nitekim bunu, şu âyet-i kerimeyi tefsir ederken de söy­lemiştik: "Merhametli olan Rab katından onlara selâm vardır." (Yasin, 36/58)

Ebü´ş-Şeyh el-İsbahanî... Abdullah b. Büreyde´nin şöyle dediğini riva­yet etmiştir:

"Cennet ehli her gün zorlu gücün sahibi Allah´ın huzuruna varırlar. O, onlara Kur´ân okur. Herkes, kendisi için tahsis edilen inci, yakut, zeberced, altın ve Zümrüt minberlere oturur. Cenab-ı Allah´ın Kur´ân okumasından başka hiç bir şey onların gözlerini aydın kılmaz. O´nun Kur´ân okuyuşundan daha muazzam ve daha güzel bir şey duymuş değildirler. Sonra gözleri aydın olarak barınaklarına dönerler. Ertesi günün oturumuna kadar gözlerinin ay­dınlığı devam ede-."

Ebû Nuaym... Merfu olarak Ebû Berze el-Eslemî´den .şöyle bir rivayet­te bulunmuştur:

"Cennetlikler Öğleden önce başka, öğleden sonra başka bir elbiseyle -si­zin dünyâ hükümdarlarından birini1 ziyaret edişiniz gibi- Aziz ve Celil olan Rablerini öğleden önce ve öğleden sonra ziyarete giderler. Bunu da kendilerine verilen bir ölçü ve prensip çerçevesinde yaparlar. Aziz ve Celil olan Rablerini ziyaret edecekleri saati bilirler." [555]


Cennet Atları:



Tirmizî... Ebû Büreyde´den rivayet etti ki; adamın biri Rasûlullah (s.a.v.)´e şöyle bir suâl sordu:

— Ya Rasûlulah! Cennette at var mıdır

— Cenab-i Allah seni cennete koyduğunda ata binmek isteyecek olur­san seni mutlaka kızıl yakuttan bir ata bindirir. [556] O at da cennette seni dile­diğin yere uçurur."

Adamın biri, Rasûlullah (s.a.v.)´e şöyle bir suâl sordu:

— Ey Allah´ın Rasûlü! Ben, at seven bir adamım. Cennette at var mı­dır

— Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; Cennette hızlı koşan, ince karınlı, sık eyerli at ve develer vardır. Cennet (ağaçların)ın yap­rakları arasında yürürler. Cennetlikler onlara binerek birbirlerini ziyarete gi­derler." [557]

Tirmizî... Ebû Eyyub´un şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bedevinin biri Hz. Peygambere gelip şöyle bir sual sordu:

— Ya Rasûlallah! Ben at severim. Cennette at var mıdır

— Cennete girdiğinde sana yakuttan, iki kanatlı bir at getirilir ve ona bindirilsin. Sonra o, seni dilediğin yere uçurur."

Sonra Tirmizî, râvilerî arasında Ebû Eyyub´un kardeşi oğlu Ebû Sevre de bulunduğundan dolayı bu rivayetin senedinin zayıf olduğunu söylemiştir. Buharı de onun bu hadisinin münker olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu Allah bilir. [558]

Kurtubî... Hasan-ı Basrî´den nakilde bulunarak Rasûlullah (s.a.v)´in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Cennetliklerin mertebece en düşük olanı, bir milyon ölümsüz genç hiz-metçisiyle birlikte altın kanatlı kızıl yakuttan ata biner." Rasûlullah (s.a.v.) böyle buyurduktan sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: "Oranın neresine baksan, nimet ve büyük bir saltanat görürsün." (İnşân, 76/20)

Ben derim ki: Bu hadisin senedinde Abdurrahman b. Zeyd ile -ki o za­yıf bir ravidir- Hasan-ı Basrî arasında apaçık bir munkatilik vardır. Ayrıca bu, mürsel bir hadistir. [559]

Ebû Nuaym... Ebû Eyyub´dan şöyle bir merfu rivayette bulunmuştur:

"Cennet ehli, yakutu andıran beyaz develer üzerinde birbirlerini ziyare­te giderler. Cennette at ve deve dışında hayvan yoktur." [560]

Abdullah b. Mübarek... Katâde´den rivayet etti ki; Abdullah b. Ömer şöyle demiştir:

Cennette iyi cins atlar ve asil develer vardır. Cennetlikler bunlara bi­nerler."

Ebû Nuaym´in rivayet ettiği hadiste, cennette at ve deve dışında hayvan bulunmadığı bildiriliyor, ama bu hadisle böyle bir ifade yoktur. Buna göre orada at ve deve dışında hayvanların da mevcud olacağı anlaşılıyor. Kaldı ki Ebû Nuaym´ın rivayet ettiği hadisle İbn Mâce´nin Sünen´inde Abdullah b. Ömer´den rivayet edilen şu hadis arasında çelişki vardır. Şöyle ki: "Koyun cennet hayvanlanndandır." Ancak bu, münker bir hadistir. [561]

Bezzâr´ın Müsned´inde, Peygamber (s.a.v.)´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Keçiye iyi davranın. Eziyet verici şeyleri ondan uzaklaştırın. Çünkü o, cennet hayvanlanndandır."

Ebü´ş-Şeyh el-İsbahanî... Câbir b. Abdullah´ten rivayet etti ki; Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete girdiklerinde onlara kızıl yakuttan, kanatlı atlar gelir. O atlar işemez ve dışkı yapmazlar. Cennetlikler onlara biner ve cenne­tin içinde uçarlar. Her istediğini yapacak güçte olan Allah, onlara tecellide bulunur. O´nu görünce secdeye kapanırlar. Cebbar (yani her dilediğini yap­ma gücüne sahib) olan Allah, onlara: "Başınızı secdeden kaldırın. Çünkü bu­gün amel (çalışma) günü değil, nimete mazhar olma ve ikram görme günü­dür." der. Onlar da başlarını kaldırırlar. Cenab-ı Allah, üzerlerine güzel ko­kular yağdırır. Sonra anlır misk tepelerine götürür. O tepelerin üzerine bir rüzgar estirir. Misk kokusu üzerlerine siner. Nihayet onlar, ailelerinin yanına dönerler. Üzerlerine dağınık ve tozludur."[562]

İbn Ebi´d-Dünyâ... Ali (r.a.)´den rivayet etti ki; RasüluIIah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Cennette bir ağaç vardır. O ağacın üstünden ve altından inci eğerli, ya­kut gemli altun atlar çıkar. Bunlar dışkı yapmaz ve işemezler. Kanatlıdırlar. Adımlarını, göz alabildiğince uzak mesafelere atarlar. Cennet ehli bunlara bi­nerler ve bunlar, cennetlikleri diledikleri yerlere uçururlar. Derece bakımın­dan kendilerinden aşağıda olanlar: "Ey Rabbimiz! Şu kulların neyle bütün bu ikramlara nail oldular " diye sorarlar. Onlara şu cevap verilir: "Siz uyurken onlar geceleyin namaz kılıyorlardı. Siz yerken onlar oruç tutuyorlardı. Siz cimrilik yaparken onlar mallarını Allah yolunda harcıyorlardı. Siz korkuyor-ken onlar savaşıyorlardı." [563]


Cennetliklerin Ziyaretleşmeleri Dünyadaki Taât Ve Kusurlarını Birbirlerine Anlatmaları:



Yüce Allah buyurdu ki:

"Birbirlerine dönüp soruşurlar: "Doğrusu bundan Önce ailemizin yanın­da bile korku içindeydik. Allah lütfedip bizi kavurucu azâbdan korudu. Doğ­rusu bundan önce de O´na yalvanyorduk. Şüphesiz O, iyilik yapandır, acı­yandır" derler." (Tür, 52/25-28)

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Enes´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete girip kardeşler birbirlerini özlediklerinde birinin tahtı diğerininkinin yanma doğru ilerler ve nihayet ikisi bir araya gelir. Biri diğerine: "Cenabı Allah´ın bizi ne zaman bağışladığını biliyor musun " diye sorar. Diğeri cevap verir: "Şöyle ve şöyle bir yerdeydik. Allah´a duâ ettik. O da bizi bağişadı." [564]

Yüce Allah buyurdu ki:

"Birbirlerine dönüp soruşurlar: İçlerinden biri şöyle der: "Benim bir dostum vardı. Bana: ´Sen de mi ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman di-rilerek ceza göreceğimizi tasdik edenerdensin ´ derdi." Yanındakilere: "Siz onu bilir misiniz " der. Bir bakıp onu cehennemin ortasında görür. Ona der ki: "Allah´a andolsun ki; az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lutfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum. Birinci ölümden son­ra bir daha ölmeyeceğiz değil mi Azâb da görmeyeceğiz." İşte büyük kur­tuluş şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın." (Saftat, 37/49-61)

Bu kurtuluş insanları da cinleri de kapsamına alır.

Dirilerek ceza göreceğimizi tasdik edenlerden biri diyecek ki: Bir arka­daşım vardı. Bana vesvese vererek ahiret hayatını inkâr etmemi ve kâfir ol­mamı telkin ederdi. Ben Allah´ın rahmeti sayesinde ondan kurtuldum. Gelin cehenneme bakalım. Gidip cehenneme baktıklarında onu azabın derinlikle­rinde görürler. Cennetlik arkadaşı da, kendisini ondan kurtardığı için Allah´a hamd eder:

"Allah´a and olsun ki; az kalsın beni de mahvedecektin. Eğer Rabbimin lutfu olmasaydı ben de oraya götürülenlerden olurdum." Sonra içinde bulun­duğu mazhariyeti anlatır:Ve bu nedenle Allah´a şükreder. "Birinci ölümden sonra bir daha ölmeyeceğiz değil mi Azâb da görmeyeceğiz." Yani biz ölümden ve azâbdan kurtulduk. Çünkü artık cennete girdik. "İşte büyük kur­tuluş, şüphesiz budur. Çalışanlar bunun için çalışsın." Tırnak içindeki bu sözler onun sözü olabileceği gibi, Aziz ve Celil olan Allah´ın da sözü olabi­lir. Zira bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştu: "İyi şeyler için yarışanlar, bunun için yarışsınlar." [565]

Buna benzer bir çok âyet vardır. Tefsirimizde bir kısmından bahsetmiş­tik.

Sahih-i Buharî´nin Kitâbü´1-İmân bölümünde rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.), Harise b. Sürâka´ya şöyle demiştir:

— Nasıl sabahladın

— Allah´a hakkıyla imân eden biri olarak sabahladım.

— Senin imanının hakikati nedir

— Kendim dünyadan yüz çevirdim. Geceleri uykusuz, gündüzleri de su­suz kaldım (yani geceleyin namaz kıldım; gündüzleyin de oruç tuttum.) Rab­bimin Arş´ını açıkça görür gibi oluyorum. Cennet ehlini, cennette birbirleri­ni ziyaret ederlerken ve cehennemlikleri de cehennemde azâb görürken gö­rür gibi oluyorum.

— (Sen) Allah´ın kalbini nûrlandırdığı bir kulsun." [566]

Süleyman b. Muğire, Humeyd b. Hilâl´in şöyle dediğini rivâyte etmiş­tir:

"Duyduğumuza göre cennetliklerin üstte olanları altta olanlarını ziyaret ederlermiş ama altta olanları üsttekileri ziyaret etmezlermiş."

Ben derim ki: Bu, iki mânaya gelebilir:

1- Alt rütbenin sahibi, rütbesini aşamaz. Zaten bunu yapmaya yetki ve ehliyeti de yoktur.

2- Alt rütbedeki insan, üsttekilerin mazhar oldukları nimetleri görüp te üzülmesin diye üst rütbedekilerin yanına gidemez. Cennette üzüntü yok­tur.´[567]

Taberânî... Ebû Ümame´den rivayet etti ki; "Cennetlikler birbirlerini zi­yaret ederler mi " diye sorulduğunda Rasûlullah (s.a.v.) .şöyle buyurmuştur:

"Üsttekiler, alttakileri ziyaret ederler. Ama alttakiler üsttekileri ziyaret etmezler. Ancak Allah için birbirlerini sevenler develerinin sırtına halı ve yastıkları bağlayıp Allah´ın dilediği yere gider (ziyaretleşir)ler."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Şefi b. Mati´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet nimetlerinden biri de şudur ki; cennetlikler, bineklere ve buhtî develere binerek birbirlerini ziyarete giderler. Eğeri, gemli, işemeyen, dışkı yapmayan atlara biner, Aziz ve Celil olan Allah´ın dilediği yerlere giderler. Üzerlerine bulut gibi bir şey gelir. Onda gözlerin görmediği, kulakların duy­madığı şeyler vardır. "Bize yağdır." derler. Sonuna kadar üzerlerine yağdırır. Sonra Cenab-ı Allah, rahatsız edici olmayan bir rüzgar estirir. Bu rüzgar, sağlarından ve sollarından misk tepelerini savurur. Bu miskin eseri atlarının alınlarında, mafsallarında, başlarında görülür. Onlardan her bir adam, arzu ettiği yöne gider. Üzerlerine, altlarına, elbiselerine misk bulaşır. Sonra yolla­rına devam ederler. Aziz ve Celil olan Allah´ın dilediği yere varırlar. Kadın­lar, bunlardan bazısına seslenirler:

— Ey Allah´ın kulu! Senin bize ihtiyacın yokmudur

— Sen kimsin

— Eşin ve sevgilinim.

— Yerini bilmiyordum.

— Cenab-ı Allah´ın şöyle buyurduğunu duymadın mı : "Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde. 32/17)

— Rabbim´e yemin ederim ki, öyledir.

Belki de içinde bulunduğu nimetler ve gördüğü ikramlar bundan sonra onu meşgul edip oyalar o da dönüp o kadına bakmaz." Bu, mürsel ve cidden garip bir hadistir.[568]

İbn Mübarek... Ebû Hüreyre´nin şöyle dediği rivayet etmiştir:

"Cennetlikler, ince ve güze develere binerek birbirlerine ziyarete gider­ler. O develerin sırtında miskten palan vardır. Genizlerinde misk tozu olup onlardan birinin yuları, dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha hayırlıdır."

İbn Ebi´d-Dünyâ... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.), Cebrail´e şu âyet-i kerimeyi sormuş:

"Sûr´a üflenince, Allah´ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar baygın düşer." (Zümer, 39/68) Cebrail de şu cevabı vermiş: "Onlar şe-hidlerdir. Cenab-ı Allah onları, Arş´ının etrafında kılıçlarını kuşanmış olarak diriltir. Mahşerden bazı melekler onlara beyaz yakuttan develer getirirler. Bu develerin palanı altundan, yuları ince ipekten ve atlastan, dayanılacak yastık­ları da ipektendir. Adamların gözlerinin görebildiği kadar uzakları görürler. Şehider cennette atlarına binerek gezerlerken, "Hadi bizi götür de Cenab-ı Allah´ın kulları arasında nasıl hüküm verdiğini görelim" derler. Aziz ve Ce­lil olan Allah onlara güler. Cenab-ı Allah bir kula gülünce de ona hesap so­rulmaz artık." [569]

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Muafa b. İmrân´dan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennette, Tûbâ denen bir ağaç vardır. Eğer imkân verilseydi de rahvan ata binmiş bir süvari onun gölgesinde gitmiş olsaydı, yüz sene müddete onun gölgesinde giderdi. Yaprağı yeşil zümrüttendir. Çiçekleri sarı örtülerdir. Et­rafı (dalları) ipek ve atlastandır. Meyvesi, güzel elbiselerdir. Zamkı, zencefil ve baldır. Vadisi, kızıl yakuttan ve yeşil zümrüttendir. Toprağı misk, otları da safrandır. Yakıtsız ısınır. Dibinden selsebil (tatlı su) ve saf şarap ırmağı fışkırır. Gölgesi, cennet ehlinin meclislerinden biridir. Ona alışıp ısınırlar. Orada hepsi konuşurlar. Bir gün onlar orada konuşup sohbet etmekleyken melekler onlara yakuttan develeri sürüp getirirler. O develere ruh üflenmiş-tir. Yularları altın zincirdir. Yüzleri kandil gibidir. Üzerlerinde, levhaları in­ci ve yakuttan olan palanlar vardır. Palanlar, inci ve mercanla işlenmiştir. As­tarları kızıl altındandır. Atlas ve erguvanla örtülmüştür. Melekler bu devele­ri cennetlikler için çöktürürler. Onlara: "Rabbiniz size selâm söylüyor. Du­rumunuzu görmek için sizi ziyaret etmek istiyor ki, siz de O´nu gorebilesi-niz; O´na selam veresiniz, O da sizi sevsin, O´nunla konuşasınız, size olan lutfunu artırsın. Çünkü O büyük lütuf ve geniş rahmet sahibidir.

Cennetliklerden her biri bineğinin başına geçer. Sonra düzgün bir saf ha­linde yola koyulurlar. Bu kafilede kimse kimseyi geçmez. Birinin devesinin kulağı, diğerinin kulağının hizasını geçmez. Bir devenin dizi, diğerinin dizi­nin hizasını geçmez. Cennet ağaçlarından hangisinin yanına varırlarsa, o ağaç onlara mutlaka meyvesini hediye olarak verir. Saflarının bozulmasını istemediğinden dolayı, yollarından çıkıp bir kenara çekilir ki iki kişinin ara­sını ayırmasın.

Her istediğini yapacak gücosahib olan Allah´ın huzuruna çıkarıldıkla­rında Allah onlara mübarek yüzünü gösterir. Büyüklük ve yücelikle onlara tecellide bulunur. Onlar Rablerini görünce: "Rabbimiz sen selâmsın. Selâm sendendir. Ululuk ve ikram hakkı senindir." derler. Aziz ve Celi) olan Rab-leri de onlara der ki: "Doğrusu selâm benim. Selâm bendendir. Ululuk ve ik­ram hakkı benimdir. Vasiyetimi yerine getiren, hukukuma riâyet eden, gıya­ben benden korkan, her hâl-ü kârda benden çekinen kullarıma merhaba diyo­rum." Kullar O´na derler ki: "Üstünlüğüne ve mekânının yüceliğine yemin ederiz ki; senin kadrini hakkıyla bilemedik. Bütün haklarını sana ödemedik. Sana secde etmemize izin ver." Rableri onlara der ki: "Sizden ibadet yükünü kaldırdım. Bedenlerinizi rahatlandırdım. Çünkü (dünyadayken) bedenlerini­zi benim için çok yordunuz; yüzlerinizi zelil kıldınız. Şimdi ise ruhuma, rah­metime, ikramıma kavuştunuz. Dileyin benden ne dilerseniz. Temennide bu­lunun ki temenni ettiğiniz şeyleri size vereyim. Bugün sizleri amelleriniz ka­dar değil, rahmetim, ikramım, geniş lutfum, ululuğum, mekânımın üstünlü­ğü ve sânımın yüceliği kadar mükâfatlandıracağım."

Kullar dilek ve temennilerde bulunmaya devam ederer. Öyle ki en az di­lekte bulunan kimse, -Cenab-ı Allah´ın yarattığı günden yok edeceği güne kadar İçinde var olmuş ve olacak şeyler de dahil olmak üzere- tüm dünya ka­dar dilekte bulunur. Aziz ve Celil olan Allah onlara şöyle buyurur: "Çok az dilekte bulundunuz. Size lâyık olmayan şeylerle yetindiniz. Dileyip temenni ettiğiniz şeyleri sizin için vacip kıldım, (onları muhakkak size vereceğim) soylarınızı size kalacağım. Dilemekte hayal edemediğiniz şeyleri dahi size vereceğim."

Bu zayıf, garip ve mürsel bir hadistir. En iyimser deyişle bu, seleften bi­rinin sözü olabilir. Bazı râvilerinin vehmi bunu merfu bir rivayet olarak gös­termiştir. Aslında öyle değildir. Doğrusunu Allah bilir. [570]


Cennetle Ve Müteferrik Bazı Hadisler Hakkındaki Hükümler Bahsi



Yüce Allah buyurdu ki:

"İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da ka­tarız. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltilmez." [571]

Bunun manâsı şudur: Cenab-ı Allah cennette çocukları -her ne kadar onların amelleri gibi amelde bulunmuş olmasalar da- babalarının derecesine yükseltir. Babaların amellerinden eksiltme de yapmaz. Nihayet babalarla ço­cuklarını bir araya getirir. Babalar, hak ettikleri cennette çocuklarıyla topla­nıp birleşirler. Yükselip bir araya gelerek gözeri aydınlansın diye hepsini bir araya getirmek maksadıyla nakıs olanı, yüksek seviyedekiyle eşitlemek için derece bakımından yükseltir.

Sevrî... Saîd b. Cübeyr´den rivayet etti ki; İbn Abbas şöyle demiştir:

"Cenab-ı Allah, mümin zürriyetini -amel bakımından kendisinden aşa­ğı derecede olsalar bile- kendisinin derecesine yükseltir ki bu sayede gözü aydın olsun."

İbn Abbas böyle söyledikten sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: "İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da ka­tarız. Onların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmeyiz." [572]

İbn Ebi´d-Dünyâ... Saîd b. Cübeyr´den rivayet etti ki; İbn Abbas bu âyet hakkında şöyle demiştir: "Bunlar, müminlerin imân üzere ölen zürriyetidir. Bunların babalarının mertebeleri kendilerinkinden yüksekse, kendileri baba­larının mertebesine katılırlar ve babalarının işlemiş oldukları amelden de hiç bir şey eksiltilmez."

Taberanî... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

"Adam cennete girdiğinde annesini, babasını, eşini ve çocuğun sorar. Kendisine: ´Onlar senin derecene ulaşmadılar´ denir. O da: ´Ya Rab! Ben hem kendim hem de onlar için salih amel işledim´ der. Bunun üzerine onla­rında kendisine katılmaları emredilir."

Bu hadisi rivayet ettikten sonra İbn Abbas şu âyeti okudu:

"İnanan, soyları da inançta kendilerine uyan kimselere soylarını da ka­tarız."[573]

Avfî, İbn Abbas´frı bu ayet hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Zürriyetleri (soyları) inanıp bana taatte bulunan kimselerin o zürriyetlerini de cennette babalarına ilhak edelim. On­ların küçük çocukları da onlara katılır."

Bazı âlimler ayette geçen zürriyet kelimesinin küçük çocukları kapsadı­ğını söylerken başka bazı âlimlerse bu kelimenin küçükleri de büyükleri de kapsadığını söylemişlerdir. Yukarıdaki ayette geçen zürriyet (soy) kelime­siyle küçükler kastedilmiştir. Ama şu ayetlerde geçen zürriyet kelimesi ile hem küçükler hem de büyükler kastedilmiştir:

"Daha önce Nuh´u ve soyundan Davud´u, Süleyman´ı... Dünyalara üs­tün kıldık." (En´âm, 6/84)

"Ey Nuh´la beraber taşı(Zeker) kurtardığımız kimselerin soyundan olan­lar!" (İsrâ. 17/3)

Bu ayetlerde geçen soy (zürriyet) kelimesi, büyükleri kapsamına aldığı gibi küçükleride kapsamına almıştır. Bu da babaların işledikleri salih amel­lerin bereketi vesilesiyle Cenab-ı Allah´ın evlatlara bir lütuf ve merhameti­dir. [574]


Çocukların Salih Amellerinin Bereketi Sebebiyle Cenab-ı Allah´ın Babalara Lutufta Bulunması:



Çocukların duaları sebebiyle Cenab-ı Allah´ın babalara lutufta bulun­masına gelince İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cenab-ı Allah cennette salih kulun derecesini yükseltir. ´Ya Rab! Bu yüksek derece bana nereden geldi ´ diye sorar. Cenab-ı Allah da ona: "Oğ­lunun senin için mağfiret dilemesi sebebiyle oldu" diye cevap verir."

Bu kütüb-ü sittede yer almamakla birlikte senedi sahihtir. Ayrıca Sahih-i Müslim´de... Ebû Hüreyre´den rivayet edilen şu hadis de bunu teyid etmek­tedir:

"Âdem oğlu Ölünce şu üç şey dışında ameli kesilir: Sadaka-i cariye ve­ya kendisinden yararlanılan bir ilim, yahut kendisi için hayır duada bulunan Salih bir evlât." [575]


Cennet Ve Cehennem Hal-İ Hazırda Mevcuttur:



Cennet ve Cehennem şu anda mevcutturlar. Sahipleri için hazır hale ge­tirilmişlerdir. Nitekim Kur´ân-ı Kerîm böyle demiştir. Rasûlullah (s.a.v.)´den de bu hususta mütevatir haberler gelmiştir. Bu kopmak bilmeyen sağlam kul­pa sarılmış olan ehl-i sünnet ve cemaatin inancıdır. Bu kulp, kıyamete kadar sağlam kalacak olan ideal sünnettir. Ama bazıları bunun aksine Cennet ve Cehennemin henüz mevcut olmadığı, ancak kıyamet gününde yaratılacağı inancındadır. Bu, Buharı ve Müslim´in sahihlerinde, mütevatir ve meşhur ol­duklarından dolayı reddi mümkün olmayan sahih ve hasen senedli, diğer şöh­retli, mutemed îslâmî kitaplarda yer alan ve sahihliğinde ittifak edilen hadis­lerden haberi olmayan kimselerin söylediği bir sözdür. Buharı ve Müslim´in sahihlerinde rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.), İsrâ gecesinde Cen­neti ve Cehennemi görmüştür. Ve bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:

´´Cehennem, Rabbine şikâyette bulunup ´Ya Rab! Bir kısmım bir kısmı­mı yedi´ dedi. Rabbi de biri kışın, biri de yazın olmak üzere onun iki kez ne­fes almasına izin verdi. Kışın gördüğünüz zemheri soğuğu, cehennemin so-ğuğundandır. Yazın gördüğünüz şiddetli sıcak da cehennemin kaynamasın-dandir. Sıcak olunca (öğle) namazi(ni) serin vakte erteleyin." [576]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ve cehennem aralarında tartıştılar. Cehennem: "Ben mütekeb-birler (dünyada büyüklük taslayanlar) ve mütecebbirler (zorbalık yapanlar) için tercih edildim" diye övündü. Cennet de: "(Ey Rabbim!) Bana niçin sa­dece hitâb etti: "Sen benim rahmetimsin. Kullarımdan dilediklerime rahme­timi seninle ulaştıracağım." Sonra da cehenneme hitâb etti: "Sen de benim azâbimsın. Kızlarımdan dilediğimi seninle azâblandıracağım!" (Her ikisine yönelerek): "İkiniz (inde vazifesi var; ikiniz de) dolacaksınız!" buyurdu. An­cak cehennem, bir türlü dolmak bilmedi. Yüce Allah da ayağını üzerine bas­tı. Derken cehennem: "Yeter! Yeter!" diye inledi. Bu suretle dolmuş olan ce­hennemin ağzı birbirine kavuştu. Allah, mahlukatından hiç bir ferde asla zul­metmez. Cennete gelince, yeni mahlukat yaratarak onu dolduracaktır." [577]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Enes´ten rivayet olundu ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennem, içine asiler atıldıkça: "Daha var mı " demekten geri dur­maz. Bu hal, yüce Allah´ın cehennemin üzerine ayağını koyup, iki yakasını durup birleştirmesine kadar devam eder. İşte o zaman cehennem: "Yeter, ye­ter! İzzet ve keremine yemin olsun ki yeter!" der. Cennette fazlalık devam eder. Allah, ona mahsus yeni bir halk yaratır ve bunları cennetin fazla kısmı­na yerleştirir." [578]

Sahih-i Buharî´de... Ebû Hüreyre´den rivayet olunduğuna göre Peygam­ber (s.a.v.) buyurmuş ki; Cenab-ı Allah, Cehennem için de yeni mahluklar yaratacak ve onları cehennemin içine atacak, cehennem de: "Daha var mı "

diyecek.

Yukarıdaki iki rivayet arasında uyumsuzluk vardır. Bazı hadis hafızları, bunun, râvilerden bazısının yanılmasından kaynaklandığını söylemişlerdir. Yanılan ravi, kelimeleri birbirine karıştırmış, dolayısıyla cennet hakkında söylenen bir hususu, cehennem hakkında söylenmiş gibi algılamıştır. Doğru­sunu Allah bilir.

Ben derim ki: Eğer yanılgı olmayıp bu iki rivayet de doğruysa; olabilir ki Cenab-ı Allah, dünyada aleyhlerinde bir delil bulunmayan başkalarını im­tihan ettiği gibi onları da hesap yerinde imtihan eder. Asi olanları cehenne­me, çağrıya uyanları da eennete koyar. Çünkü O, şöyle buyurmuştur:

"Biz peygamber göndermedikçe kimseye azâb etmeyiz." (isrâ, [7/15)

"Peygamberlerden sonra insanların Allah´a karşı bir hüccetleri olmama­sı için, gönderilen müjdeci ve uyarıcı peygamberlerden bir kısmını daha ön­ce sana anlatmış, bir kısmını da anlatmamıştık. Allah, Musâya hitâbetmişti. Allah güçlüdür, [579] hakimdir." [580]


Cennetliklerle Cehennemliklerin Bazı Nitelikleri:



Önceki kısımlarda cennetliklerin cennete girmeleri halinde bazı nitelik­lerini; örneğin oraya girerlerken bedenlerinin yedi zira´ genişliğinde ve alt­mış zira´ uzunluğunda olacağını, tüysüz, sürmeli ve otuz üçer yaşında ola­caklarını söylemiştik.

Ebubekir b. Ebi´d-Dünyâ... Enes b. Mâlik´ten rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennetlikler cennete melik ziraıyla altmış zira´ uzunluğunda (yani) Adem (a.s.)´inboyunda Yusuf (a.s.)´in güzelliğinde, İsâ (a.s.)´ın yaşında (ya­ni) otuz yaşında girerler ve orada Muhammed (s.a.v.)´in lisanıyla konuşur­lar," [581]

Dâvud b. Husayn... İbn Abbas´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Cennet ehlinin dili arapçadir."

Beyhakî... Ebû Kerime Mikdam b. Madikerib´den rivayet etti ki; Rasû­lullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlardan düşük olarak doğup ölen, yaşlanarak ölen veya bu ikisinin arası bir durumda ölen herkesi Cenab-ı Allah (ahirette) mutlaka otuz (veya başka bir rivayete göre otuzüç) yaşında diriltir. Kişi eğer cennetliklerdense, Yusuf (a.s.)´ın suretinde, Eyyub (a.s.)´ın kalbi gibi bir kalbe sahib, gözleri sürmeli ve bedeni tüysüz olur. Ama cehennemliklerdense onların vücutları genişletilip büyütülerek dağlar gibî iri hale getirilirler." [582]

Başka bir rivayette şöyle denilmektedir:

"Öyle ki, onlardan birinin elinin derisi kırk zira´ kalınlığında ve hatta onlardan birinin sivri dişi Uhud dağı kadar büyük olur."

Sahih bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Cennetlikler yerler, içerler ama işemez ve dışkı yapmazlar. Onların ye­dikleri, katıksız misk gibi kokan bir ter halinde vücutlarından dışarı çıkar. Nefesleri de tahmid tekbir ve teşbihtir." [583]

Bir başka sahih hadiste de şöyle Duyurulmuştur:

"Cennete girenlerin ilk zümresinin yüzleri ay gibidir. Onlardan sonra gelenlerinkiyse kıymet ve paha bakımından gökteki en parlak yıldız gibidir. Onlar eşleriyle cinsel ilişkide bulunurlar, ama dilemedikçe doğurmaz ve üre-mezler. Ölmezler, uyumazlar... Çünkü lezzetlerinin çokluğu, yiyecek ve içe­ceklerinin sürekliliği nedeniyle yaşantıları eksiksiz ve tamdır. Oradaki ebe­dilikleri arttıkça güzellikleri, gençlikleri, kuvvet ve olgunlukları da artar. Cennet onların hoşluk, yakışıklılık, güzellik ve parlaklıklarını da arttırır. Cennete olan rağbet ve tutkuları daha bir artar. Cennet, onlar için çok kıy­metli, pahalı, lezzetli ve tatlı olur. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: "Orada temelli kalırlar, hiç ayrılmak istemezler." [584]


Fasıl:



Önceki kısımlarda demiştik ki; cennete girecek ilk âdemoğlu, mutlak su­rette Rasûlullah (s.a.v.)´dir. Çünkü o, âdemoğuHarım mertebece en yüksek olanıdır. Cennete girecek ilk ümmet, onun ümmetidir. Bu ümmetten cennete girecek ilk kişi de Ebubekir es-Sıddik (r.a.)´dır. Önceki sayfalarda da anlatıl­dığı gibi bu ümmet, cennetliklerin çoğunluğunu, oradakilerin üçte ikisini teş­kil edeceklerdir. Nitekim önceki bölümlerde denilmişti ki:

"Cennetlikler yüz yirmi saftır. Onların seksen safını bu ümmet teşkil edecektir." [585]


Müslümanların Fakirleri, Zenginlerinden Beşyüz Sene Önce Cennete Gireceklerdir:



Ahmed b. Hanbel´in Müsned´inde, Tirmizî´nin Câmii´nde, İbn Mâ-ce´nin Sünen´inde... merfu olarak Ebû Hüreyre´den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

"Müslümanların fakirleri, zenginlerinden yarım gün -yani beşyüz sene-önce cennete gireceklerdir." [586] İsnadı Müslim´in şartlarına göre sahihtir. Tirmizî dedi ki: Bu hadis, hasen sahihtir.

Müslim... Abdullah b. Ömer´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöy­le buyurmuştur:

"Muhacirlerin fakirleri kıyamet gününde zenginleri kırk yıl geride bıra­kacaklardır." [587]

Tirmizî de Câbir b. Abdullah´tan merfu olarak böyle bir rivayette bulun­muş ve sahih olduğunu söylemiştir. Onun Enes´ten de bunun gibi bir rivaye­ti vardır. Ancak bu rivayeti garip saymıştır.

Ben derim ki: Eğer birinci rivayet sağlam olarak hıfz edilmiş ise; bu de­mektir ki; cennete önce giren fakirlerin ilki ile sonda giren zenginlerin so­nuncusu arasında bu kadar zamanlık bir öncelik ve sonralık farkı vardır. Doğrusunu Allah bilir! [588]


Cennete Girecek İlk Üç Kişi İle Cehenneme Girecek İlk Üç Kişi:



İmam Ahrned b. Hanbel... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete girecek ilk üç kişi ile cehenneme girecek ilk üç kişi bana arze-dildi. Cennete girecek ilk üç kişi şunlardır: Şehid. Dünya köleliği kendisini Rabbine taatte bulunmaktan alıkoymayan köle. Çoluk çocuk sahibi olan (di­lenmekten utanan) iffetli fakir. Cehenneme girecek ilk üç kişi de şunlardır: (Halkına) musallat olan emir. Malındaki Allah hakkını ödemeyen servet sa­hibi. Böbürlenen fakir." [589]

Sahih-i Müslim´de İyaz b. Muharhmed el-Mücaşiî´den rivayet olundu­ğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ehli şu üç kişidir: Sadaka veren, adaletli, başarılı sultan. Tüm yakınlarına karşı kalbi merhametli olan adam. Çoluk çocuk sahibi, dilenme­yen, iffetli müslüman. Cehennem ehli de şu beş kişidir: Her hususta size uyan, mal ve aile talebinde bulunmayan, yakışıksız işlerde bulunmasını en­gel olucu aklı olmayan zayıf (iradeli) kimse. [590] Tamahkârlığı gizli olmayan, az bir şey için dahi hıyanette bulunan hâin kimse. (Geceleyin) sabaha varma­dan, (gündüzleyin de) akşama ermeden ailende veya malında sana mutlaka tuzak kuran adam. Cimri (ya da yalancı) adam. Hayadan uzak olan çok utan­maz adam." [591]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Harise b. Vehb´den rivayet olundu ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Size cennetlikleri haber vereyim mi (Onlar, şu kimselerdir): Horlanan her zayıf kimse ki, Allah´a yemin verse, Allah onun yemininin gereğini mut­laka yerine getirir. Cehennemlikleri size haber vereyim mi (Onlar da şu kimselerdir): Her kaba tabiatlı, büyüklük taslayan mütekebbir kimse." [592]

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr´dan rivayet etti ki; Rasûlul-lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cehennemlikler; kötü huylu, kaba tabiatlı, büyüklük taslayan, mal top­layan, iyiliği meneden kimselerdir. Cennetliklerse zayıf ve mağluplardır."[593]

Taberanî... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

"Cennetlik kişi o kimsedir ki; Allah, kulağım hakkında halkın hayırlı övgüleriyle doldurmuştur. Kendisi de hayırla yâd edildiğini işitir. Cehen­nemlik olan da, kendi kulakları, halkın hakkındaki kötü anmalarıyla doian ve bunu bizzat işiten kimsedir." [594]

Kadı Ebû Ubeyd Ali b. Hüseyin... İbn Abbas´tan rivayet etti ki; Peygam­ber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete girecek adamlarınızı size haber vereyim: Peygamber cennette­dir. Sıddık cennettedir. Şehid cennettedir. Şehrin en uç noktasındaki kardeşi­ni sırf Allah rızası için ziyaret eden adam cennettedir. Cennetlik kadınlarınız da şunlardır: Şefkati doğurgan, kocası kendisine darıldığmda gelip elini ko­casının üzerine koyan. Sonra da: ´Sen benden hoşnud olmadıkça Allah´a ye­min ederim ki, uykuyu tadmayacağım´ diyen kadındır."

Önceki kısımlarda geçen sahih hadislerden birinde Rasûlullah (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu görmüştük:

"Cennete baktım. Oradakilerin çoğunun fakirler olduğunu gördüm. Ce­henneme baktım. Oradakilerin çoğunun [595]zenginler olduğunu gördüm." [596]


Kıvançta Ve Tasada Aziz Ve Ceiil Olan Allah´a Hamdedenler, Kıyamet Gününde Cennete Girmeye Çağrılan İlk Kimseler Olacaktır:



Habib b. Ebi Sabit kanalıyla önceki bölümlerde İbn Abbas´tan merfu olarak şöyle bir hadis rivayet edilmişti:

"Kıyamet gününde cennete ilk davet edilenler, kıvançta ve tasada Al­lah´a hamd edenler olacaktır." [597]


Muhammed Ümmeti Cennetliklerin Çoğunluğunu Teşkil Edecek Ve Yer İle Rütbe Bakımından Diğer Ümmetlerden Üstün Olacaktır:



Cennetliklerin çoğu bu ümmettendir. Bunlar orada en zengin ve merte­bece en yüksek kimseler olacaklardır, Cennetliklerin Önde gelenleri bu üm­mettir. Nitekim Yüce Allah, kendisine yakın gözdelerin evsafını bildirirken şöyle buyurmuştur:

"Onların büyük kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir."[598]

Defterleri sağ ellerine verilecek kimselerin evsafını bildirirken de yüce lı şöyle buyurmuştur:

"Bunların bir kısmı eski ümmetlerden, bir kısmı da sonrakilerdendir."[599]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde yer alan bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Nesillerin en hayırlısı benim dönemimdekilerdir. Sonra onların ardı sı­ra gelenler sonra onların ardı sıra gelenlerdir. Daha sonra güneşin (veya Se­mânın) altında bir kavim meydana çıkacak; bunlar adakta bulunacaklar ama adaklarını yerine getirmeyecekler, şahitlikleri istenmeyecek ama kendileri şahitlik edecekler, hıyanet edeceklerdir. Kendilerine güvenilmeyecektir." [600]


Hz. Peygamberin Ashabının İlkleri, İbn Mes´ud´un Da Dediği Gibi Bu Ümmetin En Hayırlılarıdır:



"Sizden uyacak biri olunca, ölmüş olanlara uysun. Çünkü onlar, Mu­hammed (s.a.v.)´in ashabıdır. Onlar, bu ümmetin kalben en imanlıları, ilmen en büyükleri, tekellüf bakımından en azlarıdırlar. Onlar, Cenab-ı Allah´ın, Peygamberinin sohbeti ve dinine yardım için seçtiği kimselerdir. Onların kadrini bilin, onlara uyun. Çünkü onlar dosdoğru hidâyet yolundadırlar." [601]


Bu Ümmetten Çok Sayıda İnsanın Hesap Sorulmaksızın Cennete Gireceğine Dâir Nakledilegelen Hadisler:



Önceki sayfalarda bildirildiği gibi bu ümmetten yetmiş bin kişi, hesap sorulmadan cennete girecektir. Sahih-i Müslim´deki bir rivayette şu ifade yer almaktadır:

"Onlardan her bin kişi ile birlikte yetmiş bin kişi daha cennete girecek­tir." [602]

İmam Ahmed b. Hanbel´in rivayet ettiği bir hadisteyse şöyle denmektedir:

"Onlardan her bir kişiyle yetmiş bin kişi daha cennete girecektir."

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olunduğu­na göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden bir zümre cennete girecektir. Onlar yetmiş bin kişi olup yüzleri, dolunay gecesindeki ay gibi parlaktır." Orada hazır bulunan Ukkâşe b. Mihsan kalkıp: "Ey Allah´ın Rasûlü! Beni de o zümreden kılması için Al­lah´a duâ et" dedi. Rasûlullah (s.a.v.) onu cennetliklerden kılması için Al­lah´a dua etti. Bunun üzerine Ensar´dan bir adam kalkıp dedi ki: Ya Rasülal-lah, beni de onlardan kılması için Allaha dua et. Rasûlullah (s.a.v.) ona şöy­le cevap verdi: "Bu hususta Ukkâşe seni geride bıraktı." [603]

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... İbn Abbas´tan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetler bana arz edildi. Bir peygamber gördüm; beraberinde bir top­luluk vardı. Bir peygamber gördüm;, beraberinde bir iki adam vardı. Bir pey­gamber de gördüm ki, beraberinde hiç kimse yoktu. Kalabalık bir topluluk

gördüm. Onları kendi ümmetim sandım. Bana: "Bu, Musa ve kavmidir. Ama sen ufuka bak" denildi. Baktım; öncekinden daha büyük bir topluluk gör­düm. Bana denildi ki: "Bu, senin ümmetindir. Beraberlerinde yetmiş bin ki­şi daha hesaba çekilmeden ve azâb görmeden cennete girecektir." Bu hadisin bir yerinde şu ifade de mevcuttur: "... Onlar ki, hırsızlık yapmazlar. Uğursuz­luğa inanmaz ve Rablerine güvenip dayanırlar."

Müslim... İmrân b. Husayn´dan rivayet etti ki; Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeksizin ve azaba uğramak-sızın cennete girecektir. Onlar, vücutlarına dağlama yaptırmaz, uğursuzluğa inanmaz ve Rablerine güvenip dayanırlar." [604]

Hişâm b, Amman,. Ebû Ümame´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Rabbim, ümmetimden yetmiş bin kişiyi, onlardan her bin kişiyle birlik­te yetmiş bin kişiyi daha hesaba çekmeksizin ve azaba uğratmaksızın cenne­te koyacağını; ayrıca Aziz ve Celil olan Rabbimin avucuyla üç avuç insanı da cennete koyacağını bana va´detti." [605]


Cennet Ve Cehennem, Aksini İddia Eden Batıl Ehlinin Hilafına, Yaratılmış Ve Şu Anda Mevcutturlar



Yüce Allah buyurdu ki:

"Rabbinizin mağfiretine ve Allah´a karşı gelmekten sakınanlara hazır­lanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun." (Âl-i İmrân. 3/133)

"Ey İnsanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, Allah´a ve peygambe­rine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşuşun. Bu, Allah´ın dilediğine verdiği lutfudur. Allah büyük lütuf sahibidir." (Hadid, 57/21)

"İnkâr edenler için hazırlanmış ateşten sakının." (Âl-i tmrân, 3/131)

Cenab-ı Allah, Firavun hanedanı hakkında şöyle buyurmuştur:

"Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün, "Firavun´un adamlarım azabın en ağırına sokun" denir." (Mü´min, 40/46)

"Yaptıklarına karşılık onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde,32/17)

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde Ebû Hüreyre´den rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Yüce Allah buyuruyor ki: ´Salih kullarım için gözlerin görmediği, ku­lakların işitmediği ve insan beşer kalbinden geçmemiş ve sizin muttali olduk­larınızdan başka şeyleri hazırladım.´ Böyle dedikten sonra Rasûlulah (s.a.v.) şu âyet-i kerimeyi okudu: "Onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez."[606]

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde Mâlik´ten rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri öldüğünde sabah akşam yeri kendisine gösterilir. Eğer cennetliklerden s e cennetliktir. Cehennemliklerdense cehennemliktir. Kendisine denilir ki: Allah kıyamet gününde seni diriltinceye kadar yerin burasıdır." [607]

Sahih-i Müslim´de Ebû Mes´ud´dan şöyle bir rivayette bulunmuştur:

"Şehidlerin ruhları, yeşil kuşların kursağındadır. Cennette dilediği yere giderler. Sonra Arş´a asılı kandillere gidip barınırlar." [608]

İmam Ahmed b. Hanbel... Kâ´b b. Mâlik´ten riâyet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mü´minin ruhu, cennet ağacına takılı bir kuştadır. Allah onu diriltece­ği günde bedenine gönderinceye kadar orada tutacaktır." [609]

Önceki kısımlarda Ebû Hüreyre tarafından rivayet edilen ve sahihliğin-de Buharı ile Müslim´in ittifak ettikleri bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet zorluklarla kuşatılmıştır. Cehennemse şehvetlerle kuşatılmış­tır." [610]

Hammad b. Seleme, şu hadisi Ebû Hüreyre´den merfu olarak rivayet et­miştir:

"Cenab-ı Allah cenneti yarattığında Cebrail´e: ´Git cennete bak´ dedi."[611]

Önceki bölümlerde geçen diğer bir hadiste şöyle denilmekteydi: "Cenab-ı Allah cenneti yarattığında ona: ´Konuş´ dedi. O da: ´Mümin­ler saadete ermişlerdir´ dedi."

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde yer alan bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennet ile Cehennem birbirleriyle tartıştılar." [612] Aynı kitaplarda İbn Ömer´den merfu olarak rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:

"Sıtma, cehennemin sıcaklığmdandır." [613] Aynı kitaplarda Ebû Zer´den merfu olarak rivayet edilen bir hadiste şöy­le buyurulmaktadır:

"Sıcaklar şiddetlendiğinde namazı serin vakte erteleyin. Çünkü sıcaklı­ğın şiddeti, cehennemin kaynamasmdandır." [614]

Buharî ve Müslim´in sahihlerindeki bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Ramazan ayı girdiğinde cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kilitlenir." [615]

İsrâ hadisinde de anlattığımız gibi Rasûlullah (s.a.v.) İsrâ gecesinde cen­net ve cehennemi görmüştür.

Yüce Allah buyurdu ki:

"Andolsun ki Muhammed, Cebrail´i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür. Orada varılacak olan cennet vardır." [616]

Ayette sınırın sonu diye tercüme ettiğimiz Sidretü´l-Müntehâ´nın vasfı hakkında Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Onun dibinden ikisi zahir, ikisi de batın (olmak üzere dört) ırmak çı­kar." [617] Batın olan iki ırmağın cennette olduğunu bil­dirmiştir Peygamber efendimiz.

Buharı ve Müslim´in sahihlerinde yer alan bir hadiste Peygamber efen­dimiz şöyle buyurmuştur:

"Sonra cennete konuldum. Orada iri mercan kayaları vardır. Toprağı da misktir."

Sahih-i Müslim´de Enes´ten rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir ara ben cennette yürümekteyken iki kıyısında oyuk incilerden ya­pılmış kubbemsi çadırlar bulunan bir ırmak gördüm. "Bu nedir " diye sor­dum. "Bu, Rabbinin sana verdiği Kevser´dir" diye cevap verdiler." [618]

Hz. Ömer´in menakıbında anlatıldığına göre, Rasûlullah (s.a.v.), kendi­sine göre demiştir:

"Cennete konuldum. Bir köşkün yanında abdest almakta olan bir cariye gördüm. Ona: "Sen kime aitsin " diye sordum. "Ömer b. Hattab´a aidim" de­di. Ona duhûl etmek istedim ama senin kıskanacağını düşünerek vazgeçtim." Hz. Ömer ağlayarak, "Sana karşı mı kıskanacağım ya Rasûlallah " dedi." [619]

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde Câbir´den rivayet olunduğuna göre RasûluJIah (s.a.v.) Bilâl (r.a.)´e şöyle demiştir:

"Cennete konuldum. Orada, önümde senin ayakkabılarının sesini duy­dum. (Şimdi sen) İslâmiyette yaptığın en ümit verici amelini bana bildir." Bi­lâl şöyle cevap verdi: "İslâmiyette yaptığım en ümit verici bir amel olarak sa­dece şunu yaptım: Gece veya gündüzün her hangi bir saatinde tam bir abdest aldığımda mutlaka o abdestimle Allah´ın bana müyesser kıldığı kadar namaz kılardım."

Yine Bilâl (r.a.) dedi ki:[620]

"Rasûlullah (s.a.v.), Rümeysa´yı cennette gördüğünü de bana haber ver­di."[621]

Güneş tutulması (küsuf) namazıyla ilgili olarak Câbir b. Abdullah´tan ri­vayet olunduğuna göre; Cennet ve Cehennem Rasûlullah (s.a.v.)´e arz edil­miş, cennet ona yaklaştırılmış; o da cennetten bir salkım üzüm koparmak istemiştir. Câbir diyor ki: "Eğer koparsaydı siz, dünya durdukça o üzümden yerdiniz."

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde... Ebû Hüreyre´den rivayet olundu ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Amr b. Amir b. Luhay el-Huzaî´yi cehennemde bağırsaklarını (ardın­dan) çekip sürerken [622] gÖfdÜm."[623]

Başka bir hadiste de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:[624]

"Cehennemde baston sahibini gördüm."[625]

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşeratından yemeye de salmamiştl." [626]

"O kedinin cehennemde onu gazab ve öfkeyle sevkedip ittiğini gör­düm."

Rasûlullah (s.a.v.)J geçenlerin yolundan diken dallarını alıp bir kenara atan adam hakkında şöyle buyurmuştur:

"O adamın cennette o diken dallarının gölgesinde gölgelendiğini gör­düm."

Buharî ve Müslim´in sahihlerinde İmrân b. Husayn´dan rivayet olundu­ğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Cennete muttali oldum. Oradakilerin çoğunun fakirler olduğunu gör­düm. Cehenneme de muttali oldum. Oradakilerin çoğunun ise kadınlar oldu­ğunu gördüm." [627]

Sahih-i Müslim´de... Enes´ten rivayet olunduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Canım kudret elinde bulunan zâta yemin ederim ki; benim gördükleri­mi görseydiniz az güler çok ağlardınız." Ey Allah´ın Rasûlü ne gördünüz di­ye sordular. "Cennet ve cehennemi gördüm" diye cevap verdi." [628]

Bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Abdest alan kişi, abdestten sonra kelime-i şehadet getirirse, kendisine cennet kapılan açılır. O kapılardan dilediği birinden içeri girer." [629]

Sahih-i Buharî´de... Berâ b. Azib´in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ra­sûlullah (s.a.v.), oğlu İbrahim vefat ettiğinde şöyle buyurdu:

"Şüphesiz, onun için cennette bir emzirici vardır." [630]

Beyhakî... Ebû Hüreyre´den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:

•´Müminlerin çocukları cennet dağındadırlar. Kıyamet gününde onları babalarına geri verinceye kadar Hz. İbrahim ve Sara onlara bakacaklardır."

Yine Veki´, Süfyan es-Sevrî´den bu hususta birçok hadis rivayet etmiş­tir. Biz bunların çoğunu sened ve metinleriyle geçmiş bölümlerde aktarmış­tık... [631]

Yüce Allah buyurdu ki:

"Ey Âdem! Eşin ve sen cennette kal. Orada olandan istediğiniz yerde bol bol yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın." (Bakara, 2/35)

Cumhur-u ulemâya göre bu ayette sözü edilen Cennet, ahirette kalına­cak olan cennettir. Başka bir ulema gurubuna göre ise bu, Cenab-ı Allah´ın yeryüzünde Hz. Âdem için yarattığı, sonra da onu oradan çıkardığı bir bah­çedir. Bunu el-Bidaye ve´n-Nihaye (Büyük İslâm Tarihi) adlı kitabımızın ´Hz. Âdem´in Kıssası´ bölümünde -burada tekrarlamaya gerek bırakmaya­cak kadar- teferruatlı olarak anlatmıştık. Yardımına baş vurulacak olan zât; yüce Allah´tır.

Sahih-i Müslim´de... Abdullah b. Amr´dan rivayet olunduğuna göre Ra-sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde Muhacirlerin fakirleri zenginlerden kırk sene önce cennete girerler." [632]

Tirmizî´nin Ebû Hüreyre´den yaptığı rivayete göre;

"Fakirler, zenginlerden yarım gün, yani beşyüz sene önce cennete gire­ceklerdir." [633]

Ben derim ki: Eğer Tirmizî´nin de sahih gördüğü gibi bu hadis sağlam ve sahih bir hadis olarak hıfzedilmişse şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Fakirle­rin ilkinin cennete girmesiyle zenginlerin sonuncusunun cennete girmesi ara­sında kırk senelik bir zaman geçer. Doğrusunu Allah bilir.

Kurtubî de Tezkire´de buna şöyle işaret etmiştir:

"Bu, fakirlerle zenginlerin durumuna göre değişir." [634]

Zührî dedi ki:

"Cennetliklerin konuşması arapçadır. Bize ulaşan bir habere göre insan­lar kıyamet gününde Süryanice konuşacaklar, cennete girince de arapça ko­nuşacaklardır."[635]


Dünyada Bir Kaç Koca Değiştirmiş Olan Kadın, Cennette Onların En Güzel Ahlaklısının Eşi Olacaktır:



Tezkire adlı eserinde Kurtubî´nin... Malik´ten rivayet ettiğine göre Hz. Ebubekir´in kızı Esma, kocası Zübeyr´i babasına şikâyet etmiş; babası Ebu-bekir de ona şöyle demiş: "Ey kızcağızım, sabret. Zübeyr iyi bir adamdır. Belki o, cennette de senin kocan olacaktır."

Bana ulaşan bir´rivayette anlatıldığına göre bakire bir kadınla evlenen bir adam, cennette de o kadınla evlenecektir. Ebubekir b. Arabi, bunun garip bir hadis olduğunu söylemiştir.

Ebü´d-Derdâ ile Huzeyfe b. Yeman´dan rivayet olunduğuna göre dün­yaya (birkaç koca değiştirmiş olan) kadm, ahirette son kocasıyla beraber ola­caktır En güzel ahlaklısıyla beraber olacağına dâir bir haber de rivayet edil­miştir.

Ebubekir en-Necc^d... Humeyd b. Enes´ten rivayet etti ki; Ummü Habıbe, Hz. Peygambere şöyle sormuş:

— Ya Rasûlallah! Dünyada eş değiştirmiş olan bir kadm, ahirette hangi kocasıyla beraber olacaktır

— Dünya da kendisiyle beraberken en güzel ahlaklısı hangisi ise ahiret­te ona eş olacaktır. Ey Ümmü Habibe! Güzel ahlak, dünyanın da ahiretin de altınıdır."

Ümmü Seleme´den de buna benzer bir rivayette bulunulmuştur. [636]

Doğrusunu noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah daha ıyı bilir. Dönüş O´nadir.

Mehmet Keskin, 06.07.1995[637]



[1] Tekâsiir, 102/6-8

[2] Meryem, 19/68) (Taberî, Câmi´ul-Beyân,16/114

[3] Taberi, Câ-rni´ul Beyân, 16/111

[4] Ahmed b. Hanbel, 1/435

[5] Kur-tubî, Tezkire, 366

[6] Meryem, 19/72) (Ahmed b. Hanbel, 3/329

[7] Bk. Heysemî. Mec-ma´uz-Zevâid, 10/360, Ebû Saîd´den

[8] Taberî, Câmi´ul-Beyan, 16/109

[9] Meryem, 19/72) (Ahmed b. Hanbel, 6/362

[10] Buharı, Savm,2/4

[11] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 1/398, Taberaııî´den

[12] Tirmizî, Kıyame, 4/9

[13] Kurtubî, Tezk´re, 366

[14] Buharî, Mezalim, 3/1

[15] Kurtubî, Tezkire, 358-359

[16] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 315-320.

[17] Müslim, İman, 1/333

[18] Mösüm, ı/i88

[19] Müslim, İman, 1/180

[20] Taberî, Câmi´ul-Beyân, 16/126

[21] Büliin uzunluk ve tafsilatıyla bu hadis mevzu hadislerdendir, Çünkü Hz. Peygamberin ve Aii (r.a.)´nin böyle bir şey demiş olduğu iddiasını şiddetle reddediyoruz. Okuyucu buna ve benze­ri uydurmalara aldanmaktan

sakınsın. Çünkü bu hasta ve habis bir İsrâiliyat hayalidir.

[22] İnsan, 76/4

[23] İnsan: 20

[24] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 320-325.

[25] Müslim, Cennet. 3/17

[26] Müslim, Cennet, 3/15 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 325.

[27] Ahmed b. Hanbel, 2/295

[28] Tirmizî, Cennet, 4/12

[29] Beyhakî, El-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 230

[30] Tirmizî, Cennet, 4/23

[31] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 326.

[32] Kenzul´1-Um-mâl, 8526-5900

[33] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 326-333.

[34] Kurtubî, Tezkire, 414

[35] Rahman, 55/44

[36] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 333-334.

[37] Buhari, Bed´ül-Halk, 4/10

[38] Ahmed b. Hanbel, 2/467

[39] Muvatta, Cehennem, 3

[40] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/388. Bezzâr´dan

[41] î. Mecma´uz-Zevâid. 10/386, Taberanî´den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 334-335.

[42] Tirmizî, Cehennem, 4/710

[43] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 335.

[44] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/387, İbn Merdeveyh´den

[45] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid. 10/387

[46] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 335-336.

[47] Buharî. Menakıb 4/247 (40

[48] Müslim, îman, 1/361

[49] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[50] Buharî, Rikak, 7/51

[51] Ahmed b. Hanbel, 4/271

[52] Ahmed b. Hanbel, 2/432

[53] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Ze-yâid, 10/385, Enes b. Mâlik´den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 236-237.

[54] Buharı, Mevakit, 1/9 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337.

[55] Buharî, Mevakit, 1/9; Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/388

[56] Buharî, Mevakit, 1/9

[57] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/387, Taberanî´den

[58] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 337-338.

[59] Müslim. Münafikun. 3/55

[60] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 338.

[61] Ahmed b. Hanbel, 3/218

[62] Ahmed b. Hanbel, 3/127

[63] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 338-339.

[64] Ahmed b. Hanbel, 3/208

[65] Bk. Hey-semî, Mecma´uz-Zevâid, 10/391, Ebû Hüreyre´den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 339.

[66] Buharî, imanveNüzur, 7/12 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 340.

[67] Müslim, Zühd, 3/2290

[68] Müslim, Cennet, 3/31

[69] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/389

[70] Müslim, Zühd, 3/14

[71] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 340-341.

[72] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/389

[73] Ahmed b. Hanbel, 6/117

[74] Tirmizî, Cehennem, 4/1

[75] Tirmizî, Cehennem, 4/6

[76] Ahmed b. Hanbel, 2/257 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 341-342.

[77] Ahmed b. Hanbel, 2/26

[78] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 342.

[79] Ahmed b. Hanbei, 2/334

[80] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/391

[81] Buharî, Rikak, 7/201

[82] Buharî, Rikak, 7/201

[83] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/391

[84] Tirmizî, Sıfat-ı Kıyame, 4/47

[85] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 342-343.

[86] Ahmed b. Hanbel, 4/223

[87] Ebû Davud, Cihad, 3/9

[88] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 343-344.

[89] Hicr, 15/44

[90] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 344.

[91] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşur, 254

[92] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşur, 254

[93] Beyhakî, el-Ba´sü vc´n-Nüşur, 255

[94] Ahmed b. Hanbei, 2/94

[95] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 344-345.

[96] Ahmed b. Hanbel, 3/29

[97] Ahmed b. Hanbel, 3/29; Bk. Mecma´uz-Zevâid, 10/388, Ebû Ya´lâ´dan

[98] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 345-346.

[99] Bk. Mecma´uz-Zevâid, 10/390, Ebû Ya´lâ´dan

[100] Buharî, Rikak, 7/50

[101] Tirmizî, Cehennem, 4/4

[102] Müminûn, 23/108) (Tirmizî, Cehennem, 4/5 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 346-348.

[103] Tirmizî, Cehennem, 4/5

[104] Zakkum ağacının tomurcuğu, çirkin görünümlü olduğundan dolayı şeytan başına benzetilmiş­tir. Çünkü insanlar, şeytanın başını, çok çirkin ve gönüllerle gözlere şiddetli derecede menfur bir görünümde tahayyül ederler. Örneğin araplar hafit" cisimli, dilini çıkaran ve ısırdığını ânın­da öldüren yılanı şeytana benzetirler. Bâ´zj alimler, "Tomurcuklan şeytan başı gibidir" âyetini bu manâda bir benzetme olarak kabul etmişlerdir ki bu da makbul ve makuldür. Çünkü şey­tan, haya edilemeyecek kadar çirkindir.

[105] Kehf, 18/29 Tirmizî, Cehennem, 4/4

[106] Tirmi­zî, Cehennem, 4/4

[107] Tirmizî, Cehennem, 4/4

[108] Kurtubî, Tezkire, 456 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 348-350.

[109] İbn Mâce, Fiten, 2/12

[110] Müslim, Zühd, 3/2290

[111] Taberî, câ-mi´ul-Beyân, 30/282

[112] Tirmizî, Cihad, 4/13

[113] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 350-351.

[114] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 351.

[115] Tirmizî, Zühd, 4/48

[116] İbn Mâce, Mukaddime 23

[117] Burada dört yüz veya yüz denirken sayı değil, çokiuk kastedilmiştir. Nitekim bir âyette de şöy­le denmektedir: "Onlarayetmiş defa bağışlanma dilesen Allah onları bağışlamayacaklar." (Tevbe. 9/80) Rasûlullah (s.a.v.) de haklarında bu âyetin nazil olduğu kimseler için şöyle demiştir: "Vallahi bunlar için yetmiş defadan fazla bağışlanma dilediğim takdirde bağışlanacaklarını bil­seydim, dilerdim." Demek ki yukarıdaki hadiste 40ü veya 100 rakamlarıyla sayı değil, çokluk kastedilmiştir. Nitekim aynı cümleden olmaz üzere yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Bir aksak­lık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak. Ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yor­gun düşer." (Mülk, 67/4) Alimlerin dediği gibi göz, iki kez boşuna dönmez, mutlaka bir şey görür. Bu nedenledir ki, iki. rivayetteki sayı farklılığı nedeniyle bir çelişki görülmemekledir. İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 351-352.

[118] Neseî, Eşribe, 5/76 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 352.

[119] Kurtubî, Tezkire, 440

[120] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 352.

[121] Bk. Mecma´uz-Zevâid, 10/393, İbn Ebi Diinyâ´dan

[122] Bk- Mecma´uz-Zevâid, 10/393, Taberanî´den

[123] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 352-353.

[124] Murselât. 77/15

[125] Tirmizî, Tefsiru´l-Kur´ân 21. su­re/4; Ahmed b. Hanbel, 3/75

[126] Bey-hakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşur, 268

[127] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 353.

[128] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/390

[129] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşur, 264 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 353-355.

[130] Bkz. Kaf suresi: 37

[131] Tirmizî, Cennet, 4/27 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 355-356.

[132] Kurtubî, Tezkire, 414

[133] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 356.

[134] Kurtubî, Tezkire, 416

[135] Kurtubî. Tezkire, 417 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 356-357.

[136] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/390

[137] el-Ba´sü ve´n-Nüşur, 615

[138] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 357.

[139] Müminim, 23/104 Kitabü´l-Ehval, 170

[140] Tirmizî, Cehennem, 4/5

[141] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 357-358.

[142] Hicr, 15/1-2 Taberi, Câmi´ul-Beyân, 2/14

[143] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/380. Enes b. Mâlik´ten

[144] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 358-359.

[145] Cenab-ı Allah cehennemi azâb yurdu kıldığı ve onun vasıtasıyla kâfirlere sapıklardan inlikâm aldığı halde onu ne diye zelil kılıyor

[146] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 359.

[147] İbn Cevzî, el-Mevduat, 1/272

[148] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 360-361.

[149] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 362.

[150] Buharı, Teyemmüm, 1/1

[151] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/372, bu Ya´lâ´dan

[152] Ahmed b. Hanbel, 5/127

[153] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 362-363.

[154] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâ-id, 10/380; Kitabü´I-Ehval (İstidrakât), 5

[155] Kitabü´l-Ehval (îstirdakât), 6

[156] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 363-365.

[157] Buhari, Megazi, 5/55

[158] Müs­lim, Cenaiz, 1/7 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 365.

[159] Müslim, İman, 1/195

[160] Mtiddessir, 74/48

[161] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 365-366.

[162] Müslim, İman, 1/188

[163] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nü-şûr, 332 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 366-367.

[164] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 367.

[165] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 367.

[166] Ahmed b. Hanbel, 5/175

[167] Bk. Delâilü´n-Nübüvve, 5/484

[168] Tirmjzî, Kıya-mc, 4/11

[169] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/378

[170] Ahmed b. Hanbel, 3/319

[171] Kurtubî, Tezkire, 378

[172] Ahmed b. Hanbel, 3/258

[173] Müslim, İman, 1/180

[174] Hz. İbrahim asla yalan söylememiştir. Allah´ın peygamberlerinden birinin yalancı olması, hâ­şâ mümkün değildir. Hz. İbrahim, kendi inançsız kavmine mecazi manâlarla tarizde bulun­muştur. O, lafızların zahiri manâlarını kasdetmemiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ki-nayeü sözierie yalandan kurtulabilirsiniz." Şu halde Hz. İbrahim "Ben hastayım" derken, kav­minin nakdine davete aldırış etmeyip yüz çevirmeleri, peygamberliğini yalanlamaları nedeniy­le çektiği manevi sıkıntılar! kasdetmişti. Putları kimin kırdığım soranlara da "Büyükleri kırdı" demekle de; akıldan ve fikirden yoksun kalarak, görmeyen, işitmeyen, kendilerini savunama­yan taştan yapılma putlara tapa kimselerle alay etmek istemişti.

Karısını soran görevlilere "Bu benim kardeşimdir" demekie de imân ve islâm kardeşliğini kas-detmİştir ki; bu, kardeşliğin en kıymetlisi ve en yücesidir. Zira yüce Allah: "Müminler ancak kardeştirler" (Hucurât: 10) buyurmuştur. Şu halde Aliah´ın masum peygamberi İbrahim Halil-lullah asla yalan söylemiş değildir.

[175] Yüce Allah´ın mekânı yoktur. O, yönlere ve mekânlara girmekten münezzehtir; Bu dini bir ha­kikattir. Selim akıl ve sahih akide sahipleri arasında bu hususta ihtilaf yoktur. "O´nun benzen hiç bir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (Şûra, 42/11)

Kesinleşen bu İslâmî ilke karşısında bu ve benzeri hadislerde geçen konak kelimesini ikamet konağı olarak yorumlayanlayız, Bu ancak şeref ve keramet makamı olarak yorumlanabilir. Ra­sûlullah (s.a.v.)´e verilen ziyaret izni ise ancak yüce Rabbin onu onurlandırması şeklinde açık­lanabilir. Kendisinden önce hiç bir peygambere verilmeyen bir şerefe mazhar olarak, göz ka­maştıran ilâhî nur basamaklarından çıkarak ilâhi rızâ makamlarına yükselir. Duâ eder, duası kabul edilir. Allah´ın tutfu büyüktür.

[176] Buharî, Tevhid, 8/24

[177] Hz. Peygamberin izin istemesi, günahkârlara şefaat hususunda kutlu ve yüce Rabbin ona müs-maha etmesini bekleyip ümid etmesidir. -Ancak Allah´ın izin vermesi durumunda şefaatin fay­da vereceği günde günahkârların bağışlanmalarını umarak Rasûlullah (s.a.v.) şefaaı izni ister. "O´nun izni olmadan kalında şefaat edecek kimdir " (Bakara, 2/255)

[178] Buharı, Tevhid, 8/36

[179] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/373

[180] Kitabü´l-Ehval (îstidrakât), 6

[181] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/373

[182] Müslim, îman, 1/334

[183] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 367-372.

[184] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 23

[185] Ahmed b. Hanbel, 3/292

[186] Âdem (a.s.)´in günahı, yasaklandığı haidc unutarak cennetteki ağacın meyvesini yemesidir. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki: ´"And olsun ki daha önce Âdem´e and vermiştik. Fakat unut­tu. Onu azimli bulmadık." (Tâ-Hâ, 20/115) O, sata makamlarının en yükseği olan peygamber­lik makamına münasip olmayacak şekilde münacat ve ibadet yönüyle kendini Allah´a verme­yip sürekli O´nu düşünüp zikretmeye, O´nunla bağlantı halinde olmaya ters düşecek tarzda unutkanlığa girdi ve bu nedenle sorumlu tutuldu. Hz. Âdem´in günahı, belki de "iyiler için ha-sene sayılan şey, gözdeler için seyyie hükmündedir" kuralının kapsamına giren davranışlar­dandır. Zira peygamberlerden başkalarının unutmaları af kapsamına girer. Hz. Âdem, Allah (c.c.) ile irtibattan gafil kalınca kınandı; sonra bağışlayıcı olan Allah onu affetti. "Âdem, Rab-bine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. Rabbi yine de onu sevip tevbesini kabul buyurdu. Ona doğ­ru yoîu gösterdi."

[187] Hz. İbrahim´in yalandır dediği bu sözlerle ilgili (Tâ-Hâ, 20/121-122) açıklama Önceki kısım­larda dipnotta verilmiştir.

[188] Hz. Musa o adamı Öldürmek İstememiş, yardım isteyen müminin imdadına yetişmek için o adama değneğiyle vurmuş ve o darbenin etkisiyle düşüp ölmüştü. Çünkü eceli tamam olmuş­tu. Her vâdenin bir bitimi vardır. Hz. Musa bu duruma üzülmüş, Rabbinden mağfiret dilemiş, Rabbi de onu bağışlamıştı. "Musa: "Rabbim! Doğrusu kendime yazık ettim. Beni bağışla." dedi. Allah´da onu bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır. Merhamet edendir." (Kasas, 28/16)

[189] Kendisinin izin ve rızâsı olmaksızın bazı insanların onu tanrı sayarak kendisine ibadet etmiş olmalarında İsâ peygamberin ne suçu vardır Kendisi insanları bir Allah´a ibadete çağırıyor­du. Kendisinin, Allah´ın kulu ve elçisi olduğu gerçeğini kavminin zihinlerine ve kalblerine yerleştirmeye çalışıyordu. "Ben onla/a sadece ´Rabbim ve Rabbiniz olan Allah´a kulluk edin´ diye bana emretiğini söyledim. Aralarında bulunduğum müddetçe onlar hakkında şâ-hiddim. Beni öldürdüğünde onları sen göziüyordun. Sen herşeye şâhidsin." (Mâide, 5/117)

[190] Cenab-ı Allah, bir nicelik ve sınır çerçevesinde olmaksızın görülecektir. Çünkü onur ve üs-tunluk sahibi olan yüce Rab, cesed ve bir şeye hulûf etmekten münezzehtir. Gönül ve akıl sa­hiplerinin imânı böyledir.

[191] Ahmed b. Hanbel, 2/281-282

[192] Mu´cemu´l-Kebir, 11/11454

[193] Ah­med b. Hanbel, 2/75

[194] Müslim, İman, 1/346

[195] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid. 10/380

[196] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 373-377.

[197] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/381

[198] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/381

[199] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid. 10/369

[200] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Ze-vâid, 10/369

[201] Beyhakî, el-Ba´s ve´n-Nuşûr, 23

[202] Hz. Nûh, Kur´ân-ı Kerîm´de de anlatıldığı gibi inançsız kavmine şöyle beddua etmişti: "Rab­bim! Yeryüzünde hiçbir inkarcı bırakma. Doğrusu sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Sadece ahlâksız ve çok inkarcıdan başkasına doğurup yetiştirmezler." (Nûh, 71/26-27) Hz. Nuh´tan başka hiç bir peygamber böyle bir bedduada bulunmamıştı. Çünkü bu, kâfirlerinin köklerinin kazınması, varlıklarına son verilmesi, nesillerinin sona ermesi İçin yapılan bir bedduaydı. Hz. Musa´nın kendi kavmine yapmış olduğu beddua, şiddetli olmakla birlikte Hz. Nuh´unkinin derecesine ulaşmamıştı. Çünkü o, kavminin kalblerinin mühürlenerek, malları telef edilerek dünya azabına çarptırılmasını istemişti. Nitekim onun bedduasını da Kur´ân-ı Kerim bize şöyle nakletmektedir: "Rabbimiz! Doğrusu sen Firavuna ve erkânına zinetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırtmaları için mî Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık. Çünkü oıalar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar." (Yu­nus, 10/88)

[203] Bu görme, sınırsız ve keyfiyetsiz bir görme olacaktır.

[204] Ahmed b. Hanbel, 1/4

[205] Ahmed b. Hanbel, 3/12

[206] Ahmed b. Hanbel, 3/5

[207] Ahmed b. Hanbel. i/306

[208] Ahmed b. Hanbel, 3/25

[209] Buharî, ilim, 1/33

[210] Müslim, îman, 1/338

[211] Ahmed b. Hanbel, 2/307

[212] Müslim, İman, 1/334

[213] Müslim, İman, 1/335

[214] Ahmed b. Hanbel, 2/454

[215] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 377-383.

[216] İbn Mâce, Zühd, 2/37

[217] Kurtubî, Tezkire, 372

[218] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 383-384.

[219] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/382, Ebû Ya´lâ ve Taberanî´dcn

[220] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 384-385.

[221] Tirmîzî, Kıyame, 4/12

[222] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/382

[223] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Ze-vâid, 10/382, Taberânî´den

[224] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/381, Taberânî´den

[225] Ahmed b. Hanbel, 3/469

[226] Ahmed b. Hanbel, 5/257

[227] Ahmed b. Hanbel, 5/366; Tirmizî, Kıyame, 4/12

[228] Ahmed b. Hanbel, 5/267

[229] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 385-387.

[230] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 82

[231] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 86

[232] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 387.

[233] Yani aziz ve celil olan Allah´a inanan kalblerinin görünce rahatlayıp tatmin olacağı, sükûnel bulup saadete ereceği bir suretten ayrı bir surette onlara gelir. Seçkin ve takvâlı kimseler, rabbani bir iîham ile o sureti bilip tanırlar.

[234] Yani keyfiyetsiz ve vasıfsız olarak kullarına tecelli edince.

[235] Yani basiretlerinin tanıdığı, görünce ruhlarının aydınlandığı bir surette yanlarına gelir. Çün­kü aziz ve celil olan Allah´ın gözlerle algılanacak bir sureti yoktur. O´nu görünce kirpikler adeta sürmelenir. "Gözler O´nu görmez. O, bütün gözleri görür. O lâtiftir haberdârdır" CEn´âm, 6/103)

[236] Buharı, Rikak. 7/204

[237] Buharı, Rikak, 7/204

[238] Müslim, İman, 1/314

[239] Ahmed b. Hanbel, 3/230

[240] Müslim, İman, 1/321

[241] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 388-392.

[242] Ahmedb. Hanbel, 2/118

[243] Buharî, Tefsir 19 (Meryem)/5

[244] Ahmed b. hanbel, 2/261

[245] Timizi, Sı-fatü´l-Cenne, 4/20

[246] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 392-393.

[247] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 394.

[248] Müslim, İman, 1031

[249] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 394.

[250] Müslim, Zekât, 1/85

[251] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 394-395.

[252] Müs­lim,Siyam, 1/166 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 395.

[253] İbn Mâce, Zühd, 2/6

[254] İbn Mâce, Zühd, 2/6

[255] Ahmed b. Hanbel, 2/169

[256] Hims: Suları çok uzakta olan yerler. Öyleki deve, ilk su içiminden sonra ikinci içime ancak beşinci günde ulaşabilir. Ya da iki su kaynağı arasında üç günlük yol bulunan bir yer.

[257] Ahmed b. Hanbel, 1/304 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 395-396.

[258] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 129

[259] Tirmizî, Ce­hennem, 4/1

[260] Ahmed b. Hanbel, 1/234

[261] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 396.

[262] Ahmed b. Hanbel, 2/425 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 396.

[263] Kîtabü´l-Ehval, 63

[264] Kenzü´l-Ummâl, 3/6410

[265] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 396-397.

[266] Bu ifade yüce Allah´ın Kur´an-ı Kerim´indeki apaçık olan; "Cennetlikler oraya geldiklerin­de Cennetin kapıları açılacaktır" âyet-i kerimesindeki ifadeyle çelişmektedir. Belki de bura­da bir vav harfinin düşmüş olması mümkündür. Çünkü âyetler de anlaşıldığı gibi cennet eh­li burada toplandıklarında cennet kapıfarı onlara açılmış olacaktır. Ama cehennemlikler gel­diklerinde cehennem kapıları oniar için kapalıdır. Allah bizler için cehennem kapılarının açıl­masından bizi korusun.

[267] Müslim, İman, 1/330

[268] Ahmed b. Hanbel, 5/242

[269] Müslim, Taharet, 1/17

[270] Buharî, Savm, 1/4

[271] Buharî, Bed´ül-Halk, 4/9

[272] Ahmed b. Hanbel, 2/268

[273] Ahmed b. Hanbel, 5/159

[274] Beyhakî, cl-Ba´süve´n-Nüşür. 148

[275] Müslim, zuhd, 3/14

[276] Tirmizî, Cennet, 4/2548

[277] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 150

[278] Tirmizî, Taharc, 1/55

[279] Kurtubî, Tezkire, 449

[280] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 397-399.

[281] Kurtubî, Tezkire, 498

[282] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 400.

[283] Ahmed b. Hanbel, 5/242 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 400.

[284] Buharî, Tevhid, 8/24

[285] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 141

[286] Buharî, Rikak, 7/51

[287] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 400-401.

[288] Buharî, Cihad, 6/3

[289] Buharı, Cihad. 3/4

[290] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 401-402.

[291] Tirmizî, Cennet, 4/4

[292] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 402.

[293] Tirmizî, Cennet, 4/4

[294] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 402-403.

[295] Tirmizî, Cennet, 4/4

[296] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 403.

[297] Kıyâme, 75/22 Tirmizî, Cennet, 4/17

[298] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 238

[299] Allah´ı görmek keyfiyetle sınırlı değildir. O, yönlerden hiç biriyle kayıtlı değildir. Cisimde değildir. O zayıflığı hususunda alimlerin icma´ ettikleri ve bu hadisin ravisi olan Süveyr b. Ebi Fahite´nin durumu üzerinde düşünmek gerekir.

[300] Secde, 32/17 Müslim, İman. 1/312

[301] Secde, 32/17 Buharî, Tevhid, 8/35

[302] Secde, 32/16-17 Müslim, İman, 1/312

[303] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 403-404.

[304] Müslim, Cennet, 3/11

[305] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 405.

[306] Allah için birbirlerini sevenler, dünyevi bir menfaat veya kişisel çıkarlar olmaksızın Allah sevgisi üzerinde kalbleri bir araya gelen kimselerdir.

[307] Ahmed b. Hanbel, 3/87

[308] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 405.

[309] Buharî, Ezan, 1/8

[310] Müslim, Salât, 1/11

[311] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 405-406.

[312] Ahmed b. Hanbel, 2/265

[313] Ahmed b. Hanbel, 3/83

[314] Neseî, Ezan, 2/37 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 406.

[315] Rasûlulah (s.a.v.), Allah´ın rahmetinin kendilerine yakın olduğuna müminlerin kanaat getir­melerini sağlamak; ilâhi rahmetin, tevbe edenlerin günahlarım sileceğine, kendisine dönme­leri halinde de inananları kendi lütfuyla örteceğine gönüllerini kandırmak ve dolayısıyla da korku onları ümitsizlik çölüne düşürmesin istemiştir. Nitekim yüce Allah buyurmuş ki: "Ey Muhammedi De ki: "Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah´ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü o bağışlayandır, merhametlidir." (Zümc, 39/53)

[316] Ahmed b. Hanbel, 2/305

[317] Müminûn. 23/1

[318] Teğabün, 64/16 Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/397, Taberanî´den

[319] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/397, Taberanî´den

[320] Mü´minûn, 23/1

[321] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/397, Bez­zâr´dan

[322] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 138

[323] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/397, Taberanî´den

[324] Kaseb: Kamış anlamına da geldiği için Fatıma (r.a.) anamız böyle bir soruyu babasına (s.a.v.) sormuştur, (çeviren)

[325] Buharı, Bed´ul-Vahy, 1/3

[326] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 406-408.

[327] Tirmizî Cennet, 3/4

[328] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/419. Ahmed´den

[329] Ahmed b. Hanbel, 1/156

[330] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr. 158

[331] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/420, Taberanî´den

[332] Bu hadisin senedi ve isnadı gariptir. Amit özü ve manası daha gariptir. Bu nedenledir ki; bir aklın bunu doğrulamasına, mümin bir kalbin buna inanıp güven duymasına imkân görüleme­mektedir. Çünkü bu, İslâmın reddettiği, Hz. Peygamberin söylemeyeceği, akıllı bir müslümanın onaylamayacağı zayıf ve merdud İsrâİHy âttandır. Zira her kanepede yetmiş yatak ve her yatakta da bir huri bulunması nasıl mümkün olur Ve biz mümine yukarıdaki uyduruk hadiste anlatılan o güzel şeylerin tümünden yararlanacak güç nasıl verilir Sonra İnsanlığa hikmetin özünü ve hakkın cevherini öğreten Rasûlullah (s.a.v.)´e, böyle bir şeyi gerçekten söylemiş olacağına nasıl inanırız Böyle bir inanca sahib olması hususnda nefsimize nasıl izin veririz Bu, İsrailiyattandır.



[333] Hayret, hem de çok hayret!.. Kadri yüce bir âlim olan İbn Kesir, bu hadisin senedini -zayıf­lığından dolayı- reddediyor da; aklın, zevkin ve İslâmın kesinlikle kabul etmeyeceği ve ke­sinlikle Hz. Peygambere isnad edilemeyecek olan bu mevzu hadisin içeriğine dikkat çekmi­yor.

[334] Kurtubî, Tezkire, 507

[335] Hastalanan, ağrılarla sancılara ve belâlara müptela olan ama bu imtihan karşısında sabreden, kazaya rızâ gösteren ve Rablerine küsmeyenler, işte onlar şu âyetle müjdelenen kimselerdir "Sabredenlere müjdele. Onlara bir musibet geldiğinde: "Biz Allah´ınız ve elbette O´na dö­neceğiz" derler. Rablcrinin mağfiret ve rahmeti onlaradır. O´nun yolunda olanlar da onlar­dır." (Bakara, 2/155-157) İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 408-410.

[336] Müslim, Cennet, 3/9

[337] Bu âyet-İ kerimenin, İbn Abbas´a isnâd edilen bu yalanla ne ilgisi vardır Bu masalın dinî bir hakikat diye kadri yüce bir sahabiye nispeti haram, hem de çok haramdır. Bundan daha da günah olanı, bu masalın, önünden ve arkasından batılın karışmadığı Allah´ın kitabından bir âyetle irtibatlandırılmasıdır. Gönlü inciten, şuurlu ve güçlü bir iman sahibi kimsenin duy* gularını rencide eden husus, İbn Kesir gibi büyük bir âlimin kaleminden böyle kelimelerin çıkması ve sonra da kendisinin, bu kelimelerdeki asılsızlığa dikkat çekmemesi ve gözlerimi­zi açmamasıdır.

[338] Beyhakî, el-Ba´süve´n-Nüşûr. 202

[339] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 410-411.

[340] Buharî, Salât, l/l

[341] Müslim, Fiten, 3/92-93

[342] Ahmed b. Hanbel. 3/361

[343] Buha­rî, Cihad, 3/5

[344] Ahmed b. Hanbel, 2/315

[345] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 411-412.

[346] Tirmizî, Cennet, 4/27

[347] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 166 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 412.

[348] Müslim, Salât, 1/53; Ahmed b. Hanbel, 3/102

[349] Ahmed b. Hanbel, 3/232

[350] Ahmed b. Hanbel, 2/112

[351] Ahmed b. Hanbel, 3/247

[352] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 92

[353] Beyhakî, et~Ba´sü vc´n-Nüşûr, 189

[354] Tirmizî, Cennet, 4/10

[355] Ahmed b. Hanbel, 2/112

[356] Beyha­kî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 95

[357] Tirmizî, Cennet, 4/10

[358] Buharî, Tefsiru´l-Kur´ân, 6/108

[359] Ahmed b. Hanbel. 2/112

[360] Buharî, Tefsiru´l-Kur´ân, 6/108

[361] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Niişûr, 95

[362] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 413-415.

[363] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 415.

[364] Ah­med b. Hanbel, 3/174

[365] Ahmed b. Hanbel, 2/289

[366] Yani bu isimler, cennetteki bazı ırmaklara verilmiştir. Ama bu demek değildir ki dünyada bu adlarla bilinen ırmaklar, cennetten gelmektedir.

[367] Bu, realiteyle çelişen bir sözdür. Bu nedenle Rasûiullah (s.a.v.) ve iftira edildiği kesindir. Yağmurun gökten iniş sebebi bellidir. Bu ayette geçen gök kelimesiyle bulut kastedilmiştir. Buluta -yüksekte oluşu nedeniye- gök denilmiştir. Çünkü lügate göre, yüksekte olan herşey göktür. Bu hadis münker olduğuna göre. -Allah affetsin- İbn Kesir, neden bunu burada nak­letmiş !.. O her ne kadar garip ve münker saymışsada bu hadisi nakletmemeliydi. Özelikle bu hadisin zımmında bazı Kur´ân ayetlerini nakletmesi, insanların akıllarını şaşırtmaktadır. Kaldı ki bu uydurma hadisin satırları arasına serpiştirilen bu ayetler, bu asılsız sözle ispat­lanmak istenen husus için bir delil veya delile benzer bir şey de değildir. Kur´ân ayetlerini duygu ve mantığa ters düşen manalarda yorumlamak merduttur, gayr-ı makbuldür. Bu, İsra­illilerin yalanlarından, heveslerine göre orîaya koydukları sapıklıklarından ve işleri körü kö­rüne karıştırmalarından başka birşey değildir.

[368] Belh: Horasan´ın büyük şehirlerinden biridir. Onunla Seyhun Irmağı arasında on fersahlık bir mesafe vardır. Hz. Osman´ın zamanında Abdullah b. Amir b. Küreyz´in komutasındaki Ahnef b. Kays tarafından feth edilmiştir. Bu şehir hakkında Hafız Ubcydullah b. Abdullah şöyle demiştir:

"Derim ki: İstemeye islemeye Bağdat´tan ayrıldım. Katîa ve Kerh halkına selâm olsun. Gönlüm arkada kaldığı halde ileriye doğru gidiyorum. Gönlüm Kerh´tedir ama yönüm Belh tarafınadır."

[369] Kurtubî, Tezkire, 490

[370] Bcyhakî, el-Ba´sü ve´nNUşûr, 166

[371] Beyhakî, el-Ba´süve´n-Nüşûr, 166

[372] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 415-417.

[373] Tirmizî, Cennet,1/4

[374] Gövdesi altundandır. Yani hakikaten değil de renk ve görüntü bakımından altun gibidir.

[375] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 173

[376] Yani safiyet, güzelik ve görüntü parlaklığı bakımından gövdesi zümrüt, dallan altım gibidir. Yoksa hakikaten altun ve zümrüt değildir. Aksi takdirde bu, ağacın yeşillik parlaklık ve mey­ve vermesini sağayan canlılığa ters düşer. "İki cennetin meyvelerini de kolayca toplarlar." (Rahman, 55/54). "Bu cennetlerde her türlü meyveden iki çift vardır." (Rahman, 55/52) Şu halde bu yoruma göre, bu bapta nakledilen rivayetler sahih sayılmalıdır.

[377] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 417-418.

[378] Buharî, Rikak, 7/51

[379] Buharî, Rikak. 7/51

[380] Cennette gövdesi bu kadar kalın, gölgesi bu kadar enli ve uzun bir ağacın bulunması imkân­sız değildir: Çünkü bu ağaç, genişliği göklerle yer kadar olan bir cennettedir. Çünkü büyük­lüğü bir milyon ikiyüzelli bin kat dünyadan fazla olduğu ilmen tespit edilen güneşin, sema­nın sadece bir bölümünü aydınlattığını görüyoruz. Yedi kat göğün büyüklüğü ne kadardır Varın siz düşünün. Buna Kur´an´ın İfadesine göre yer de eklendikten sonra cennetin eni, yer ile göklerin toplam büyüklüğü kadar oluyor. Cennetin eni bu kadarsa kim biiir uzunluğu ne kadardır. Bunu ancak Allah bilir.

[381] Buharî, Rikak, 7/51

[382] Tirmizî, Cennet, 1/4

[383] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/415, Bezzâr´dan

[384] Buharî, Bed´ül-Halk, 4/8

[385] Tİrmtzî, Cennet, 1/4

[386] Ahmed b. Hanbel, 2/257

[387] Dârimî, Rikak, 2/114 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 418-419.

[388] Ahmed b. Hanbel, 4/183-184

[389] Ahmed b. Hanbel, 3/71

[390] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 419-420.

[391] Buharı, Bed´ul-Halk, 4/6

[392] Bu hadisle ilgili açıklama önceki sayfalarda verildi.

[393] Tirmizî, Sıfatu´l-Cennet, 4/9

[394] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid. 10/414, Taberânî´den

[395] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/414, Taberânî´den

[396] İbn Mâce, Edeb, 2/56

[397] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 420-421.

[398] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 193

[399] Buharî, Ezan,1/91

[400] Ahmed b. Hanbel, 3/353

[401] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/414, Taberânî ve Bezzâr´dan

[402] Kenzü´l-Ummâl, 35323

[403] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 422-424.

[404] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/414, Bezzâr´dan

[405] Tirmizî, Cennet, 4/10

[406] Sa´lebî ya da Saaiibî: Hafız, vaiz, müellif, müfessir, kurrâ Ebu İshak Ahmed b. İbrahim en" Nisabûrî es-Sa´lebî. Tefsir ilminde zamanının yegane âlimiydi. İbn Hallikân´da onu böyle nitelemiştir. H. 427. senede vefat etmiştir. Sa´lebî, onun lakabıdır. Nesebini bidıren bir keli­me değildir bu. Hl-Keşfii ve´1-Beyân an tefsir´il-Kur´ân; onun büyük tefsirinin adıdır.

[407] Kurtubî, Tezkire, 526

[408] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 424.

[409] Ahmed b. Hanbel, 2/537

[410] Bu cümlenin Hz. Peygamberin ağzından çıkmış olması mümkün değildir. Çünkü oturağı bir mil veya yarım millik yer tutacak irilikte bir kadının var olması mümkün değildir. Olsa olsa bir milin binde biri kadar yer tutar.

[411] Hz. Peygamberin böyle bir şey söylemiş olacağına doğrusu insanın inanası gelmiyor. Cen­nete yerleşen bir kimseyi şehvete batmış bir cinsellik suretine büründürerek tasvir etmek, mümine şeref kazandırmaz ve onun kadrini yüceltmez.

[412] Ahmed b. Hanbel, 4/367

[413] Bk. Heysemî, Mccma´uz-Zevâid, 10/416, Bezzâr´dan

[414] Ahmed b. Hanbel, 3/316

[415] Müslim, Cennet, 3/18

[416] Ahmed b. Hanbel, 3/349

[417] Müslim, Cennet, 3/7

[418] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/414 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 424-427.

[419] Buharı, Muzaraa, 3/20

[420] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 427.

[421] Buharî, Enbiya, 1/4; el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 187

[422] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 187

[423] Buharı, Rikak, 7/44

[424] Mutaffifîn, 83/25-26

[425] Mutaffifîn,83/27

[426] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 191-192

[427] Saffât, 37/45-47

[428] Müellif, âyet-i kerîmede geçen ğavl kelimesini baş ağrısı değil de karın ağrısı olarak tefsir etmeyi yeğlemiştir. İbn Abbas, Katade, İbn Zübeyr ve Mücahid´İn de bu kelimeyi böyle tef­sir ettikleri rivayet edilmiştir. Bazı âlimler, bununla aklın baştan gitmesinin kastedilmiş ol­duğu görüşündedirler. Nitekim dünya" şarabı da içenlerin akiını başından götürür. Kelimenin iki anlamda da kullanılmasına mani yoktur. Çünkü dünya şarabı insanın hem akıl hem de be­den sağlığına zarar verir ve bu nedenle müslümanlıkta haram kılınmıştır.

[429] Müslim, Libas, 2/2

[430] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 427-430.

[431] Müslim, Taharet, 1/40

[432] Ahmed b. Hanbel, 2/407

[433] Müslim, Cennet, 3/21

[434] Müslim, Cennet, 3/21

[435] Ahmed b. Hanbel, 3/16

[436] Ahmed b. Hanbel, 3/157

[437] Ahmed b. Hanbel, 3/75

[438] Tirmizî, Cennet, 4/23

[439] Ahmed b. Hanbel, 3/203

[440] Ahmed b. Hanbel, 3/71

[441] Beyhakî, e!-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 173

[442] Yani renk ve manzara güzelliği bakımından kökü zümrüt, daiları da kızıl altın gibidir. Yoksa kökü gerçekten zümrüt, dalları da kızıl altın gibidir. Yoksa kökü gerçekten zümrüt, dalları da kızıl altın değildir. İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 430-432.

[443] Bu hadisin manasındaki gariplik, senedindeki gariplikten daha derindir. Yatakların bu dere­cede veya buna yakın derecede yüksek oluşu bir kıymet ifade etmez. Sonra bu, cennet nimet­lerinde bir artma ve fazlalaşma da değildir. Allah´ın kitabında anlatılan yatakların yüksekli­ği, o yataklardaki cennet kadınlarının temiz ve yüksek şerefli oluşunun dolaylı bir ifadesi de­ğil midir Nitekim bazı zeki, basiret sahibi ve ileri görüşlü alimler de bu düşüncededirler. Yatakların yüksekliğini bu mecazi manâda anlamak kastedümediğine göre en uygun ve en lâyık olan şey, bu yatakların manen yüksek oluşlarıdır ki; bu yükseklik onların kıymetini yüksek ve pahalı kılar. Nitekim bazı basiret sahipleride bu görüşe kail olmuşlardır. Rivayet edilen bazı hadisler de buna delâlet etmektedirler. Yani cennet yataklarının kıymet ve nefa­setinin üstünlüğü, -çok pahalı ve yüksek kaliteli de olsa- dünyamızdaki yataklaruıkine kı­yasla gök ile yer arasındaki mesafe kadar yüksektir. Toprak nerede, süreyya yıldızı nerede Dünyâ nimetleri nerede, cennet nimetleri nerede Cennette zerre ağırlığınca bir şey, dünyâ­dan ve dünyâdaki her şeyden daha hayırlıdır. Nitekim doğru söyleyen, kendisine doğru va­hiy gelen, kendi havasına (ve kafasına) göje konuşmayan Rasûlullah (s.a.v.}´de böyle buyur­muştur. Kaldıkt yukarıda geçen, hadis, Derrac Ebu Semh tarafından rivayet edilmiştir. O, münker hadis rivayet etme yoluna koyulmuştur. Âlimler onun rivayetlerine güven duymaz-lar.

[444] Tirmizî, Tefsir Sûre: 56/5

[445] Gâ-siye, 88/12-15 Tirmizî, Sıfatü´l-Cennet. 4/8

[446] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 432-433.

[447] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr. 203

[448] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 434-435.

[449] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/417

[450] Bk. Heysemî. Mecma´uz-Zevâid, 10/419

[451] Burada insanı utandıran, edebe mugayir ve aynı zamanda bu hadisin uydurma olduğunu is­patlayan bazı ifadeleri nakletmedik. Zira Rasûlullah (s.a.v.), konuşma adabı ve utanma hu­susunda kâmil bir örnekti. "Haya imandandır.", "Haya, imândan bir şubedir,", "Hayanın hepsi hayırdır.", "Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâmın ahlâkı da hayadır." diyen odur. Bu ha­disin râvileri arasında bir adamın adı geçmektedir ki onun adı, bu hadise olan güveni sıyırıp atmaktadır. Bu hadis, İsmail b. Rafi b. Ebi Rafiin rivayet ettiği hadislerdendir. Tirmizî, ´´Ba­zı ilim sahipleri onun zayıf bir ravi olduğunu söylemişlerdir." dedi. Münzirî de onun boş ve kof olduğunu söylemiştir. Bazıları onun normal olduğunu söylemişlerdir.

[452] Beyhakî. el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 327

[453] Ahmed b. Hanbel, 2/537

[454] Bu sözlerde uydurmahk karakteri hâkimdir. Çünkü bir kadının makadmın bir millik yeri kap­laması aklen kabul edilir bir şey değildir. Rasûlullah (s.a.v.) böyle bir şey söylemez. İçinde tutarsızlık olmasına rağmen İbn Kesir´in bunu rahatlıkla nakletmesi hayret vericidir. Kaldı ki bunun ravisi Daric Ebu´s-Semh, münker rivayetleriyle tanınmış birisidir. Hele Ebu Hey­sem kanalıyla Ebu Said´den rivayette bulunması da bunun uydurma olduğu ihtimalini fazla-iaştırmaktadır.

[455] Tirmizî, Cen­net, 4/23

[456] Câbiye: Şam yakınlarında ve oraya bağli bir kasaba. Hz. Ömer orada meşhur nutkunu irâd etmişti. Oraya Câbiyet´ül-Colân da denir.

[457] Arap dilinde sayılarla sınırlama değil, çokluk kastedilir. Biz bu garip hadisin son kısmını, kâ­mil nübüvvet edebine ters düştüğü için nakletmedik. Bu da bunun rivayeti, hatta tedvin ve yazılışı caiz olmayan mevzu ve müslehcen sözlerden olduğunu kesinleştiriyor.

[458] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 206, 333

[459] Ahmed I. Hanbel, 4/131

[460] Müslim, Cennet, 3/14

[461] Buharî, Rikak, 7/16

[462] Ahmed b. Hanbel, 3/75

[463] Cennetliklerden bir adam sağa sola dönmeksizin bir yere .yaslanmış olarak yetmiş, senesini geçiriyor. Öyle mi Ne kadar az bir zamanmış bu Daric Ebu´s-Semh´c ve rivayetlerine ye­ter artık! Hayret ona ve rivayetine!.. Sonra Merhum İbn Kesir´in de bu tür hadisleri kabul ve tasdik ederek nakletmesi, doğrusu çok şaşırtıcı bir durumdur.

[464] Buharî, Cihad, 3/5

[465] Buharî, Cihad, 3/6

[466] Kurtubî, Tezkire. 518

[467] Bk. Heysemı, Mecma´uz-Zevâid, 10/419, Taberânî´den

[468] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 435-439.

[469] Tirmizî, Cennet, 4/24

[470] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/419. Ta-berânî´den

[471] Kurtubî, Tezkire, 518

[472] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 439-440.

[473] Bu. Kur´ân-ı Kerîm´in azametine yakışmayan bir yorumdur.

[474] Tirmizî, Cennet, 4/6

[475] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/417, Bezzâr´dan

[476] Bu. Rasûlullah (s.a.v.)´in söyleyeceği bir söz olmadığından biz de bunu kitaptan çıkarıp al­tık. Merhum İbn Kesir´in de bunu nakletmemesi gerekirdi.

[477] Bu da Rasûiullah (s.a.v.}´in söyleyeceği bir söz değildir. Bunun ravileri arasında Daric Ebu´s-Semh de vardır.

[478] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/416, Bezzâr´dan

[479] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/417. Bezzâr ve Tabe­ranî´den

[480] Bu hadis Sûveyd b. Saîd´in rivayetİerindendir. Sika olmayan bir ravidir, özellikle ama olma­sından sonraki rivayetlerinde. Neseî onun hakkında şöyie demiştir.: "O sika ve güvenilir ol­mayan bindir."

[481] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâıd, 10/416, Tabcrânî´den

[482] Bu da daha önceki gibi Rasûİullah´ın (s.a.v.) söyleyeceği bir söz olamayacağından hadisin ifadelerini buraya almadık. İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 440-442.

[483] Tirmizî, Cennet. 4/23

[484] Beyhakî. el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 220

[485] Zümer, 39/34 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 442.

[486] Tirmizî, Cennet; 4/20

[487] Ahmed b.-Hanbel, 3/95

[488] A´râf, 7/42

[489] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 442-443.

[490] Bk. Heysemî, Meç--ma´uz-Zevâİd, 10/415,´Taberânî ve Bezzâr´dan

[491] Fâtır,35/35 Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 244

[492] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 443-444.

[493] Tevbe, 9/72

[494] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 444.

[495] Müslim, Cennet, 3/9

[496] Kurtubî, Tezkire, 533

[497] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 444.

[498] Sınırsız bir şekilde bakışırlar. Müminler o zaman nura, sevinç ve neşeye gark olurlar. Öyle-ki diğer bütün nimetler önemsizleşir. Çünkü onlar ilâhî hoşnutluk ve ikram sağanağına tutu­lurlar.

[499] ibn Mâce, Mukaddime, 13

[500] Yani güzel görünüm ve renk bakımından kızıl yakuta benzer o develer. Yoksa o develer ger­çekten yakut değildirler. Çünkü yakutluk, hayvaniyele ve hayata ters düşen bir şeydir.

[501] Heysemî, Mecmâ´uz-Zevâid, 10/418, Taberâ-nî´den

[502] Beyhakî. el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 249

[503] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 444-446.

[504] Buharî, Tevhid, 8/24

[505] Buharî, Tevhid, 8/24

[506] ibn Mâce, Mukaddime, 1/13

[507] Kurtubî, Tezkire, 537

[508] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 446-448.

[509] İbn Mâce, Mukaddime, 1/13

[510] Beyhakî, el-Ba´sü vc´n-Nüşûr, 249

[511] Kurtubî, Tezkire. 534

[512] Kurtubî, Tezkire. 535

[513] Rahmetiyle tecelli eder. Tevbekâr kutlarına da hoşnudluk kapılarını açar.

[514] Heysc-mî, Mecma´uz-Zevâid, 10/421, Bezzâr, Taberânî ve Ebû Yaİâ´dan.

[515] Bu iniş, Allah´ın rahmetinin İnişi ve kableriye kendisine yönelen, ihsan ve lutfunu uman mü­min kullarına ilâhî esintilerini yönellmesidir. Yoksa burada mekân ve cihet çemberine giril­miş olarak bedeni bir iniş söz konusu değildir. Cenabı Allah bu gibi durumlardan münezzeh. Üstün ve de çok yücedir.

[516] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid. 10/421, Enes´den

[517] Heyse­mî, Mecma´uz-Zevâid, 10/422, Bezzâr´dan

[518] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 448-451.

[519] Tiimizî, Sıfatu´l-Ccnnci, 4/15

[520] Müslim, Cennet, 3/5

[521] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 451-452.

[522] Kâl´ur: Şeffaf ve keskin kokulu bir madde (çeviren)

[523] Beyhakî. ei-Ba\sü ve´H-NUş£r, 2îO

[524] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 452-453.

[525] Ahmed b. Han­bel, 2/171

[526] Ahmed b. Hanbei, 2/171

[527] Buharî, Kiiabu´d-Diyat, 8/30

[528] Ahmcd b. Hatibe

[529] Tirmizî. Kıtabu´d-Diyâî. 4/11

[530] Ahmcd b. Hanbel,5/27

[531] Ahmed b. Hanbel, 2/356

[532] Enes, şehid edildikten sonra cennete giui. "Allah yolunda öldürülenleri Ölü saymayın. Bilâ­kis Rableri kalında diridirler. Allah´ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde r> Zlklanilar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler." (Âl-i İmrân, 3/169)

[533] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 453-454.

[534] Müslim. Fiten. 3/92-93

[535] İbn Mâce, Züiul. 2/39

[536] ct-Tcrhib ve´t-Tergib, 4/514 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 455-456.

[537] Buharı, nisam, 2/8

[538] Tİrraizî, Edeb, 5/86

[539] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 456-457.

[540] Ebû Ya´lâ, Müsned, 1 i/6192

[541] Tirmizî, Cennet. 4/27 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 457.

[542] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 457.

[543] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 457.

[544] Tirmizî, Cennet, 4/21

[545] Ahmed b. Hanbel. 3/254

[546] Tirmizî, Cennet. 4/21

[547] Ahmed b. Hanbel, 2/29!

[548] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 458.

[549] Tirmizî. Sıfatu´l-Cennet, 4/24

[550] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 213

[551] Beyhakî. el-Ba´sü vc´n-Niişûr. 207

[552] Bk, Heysemî, M«<:ma´uz-Zevâid, 10/419

[553] Beyhakî, el-Ba´sü ve´n-Nüşûr, 212´

[554] Sâd, 38/40 Beyhakî, el-Ba´sü ve´ıı-Nüşûr, 213

[555] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 459-462.

[556] Yani renk bakımından kızı! yakut gibidir ya da at şeklinde kızıl yakuttan yapılmış bir cihaz­dır. Çünkü at, gerçeklen yakut olsa, kendisinde canlılık olmaz.

[557] Tirmizî. Cennet, 4/11

[558] Tirmizî, Ccnneı, 4/11

[559] Kurtubî. Tezkire, 532

[560] Taberânî, Mu´cemu´l-Ke-bir, 4/4069

[561] Kenzü´l-Umrnâl, 12/35225

[562] Aziz ve Ceiil olan Allah´ın cennetinin illa da altın, gümüş, ve çeşitli mücevherattan olacağı hususunda raviler acaba neden ısrar ediyorlar Bazılarının iddialarına göre cennetin köşkie-ri, surlarının taşları, toprağı, nehirlerinin kıyılan, bitkieri, ağaçlarının dalları, atları, deve .sü­rüleri, çeşitli kuşları hep mücevherattanmış!.. Bu gibi sözleri ısrarla Rasûiullah (s.a.v.)´e is-nad etmenin sebebi nedir acaba Yoksa hastalık. İslama bir tuzak mı kurmak istiyor Yoksa aymazlık, bütün mutluluk ve şerefi mücevherlerde mi görüyor Ya da bu ikisi, sebep oarak birleşiyor mu Bunlardan birincisi nedeniyle hadis uyduruluyor ve yalanlar hadis diye orta­ya sürülüyor, (kincisi, yani aymazlık nedeniyle de düşünmeden körü körüne bir kabûlcülük onaya çıkıyor. Cenneti ve eşyalarını değerlendirmek, dünyadaki ölçülerden başka ölçüerle yapılmalıdır. Bunun başka bir yolu da yoktur. Dünyamızda bir şeyin kıymeti, azlığına ve çokluğuna göre değişir. Arz ve talep dengesindeki gerçek konumuna göre değer sahibi veya değersiz olur. Bu nedenledir ki susamaktan Ölmek üzere oan bir kimseye göre bir yudum saf ve temiz su, dünyanın bütün hazinelerinden daha kıymetlidir. Allah´ın cennetinde muhtaç kimse yoktur. Orada arz ve taep kanunu işlemez. Çünkü orada alış veriş yapılmaz. Bu nok­tadan hareketle diyebiliriz ki; dünyanın mücevherleri, cennette, insanların bu dünyadaki ha­yatlarında işgal elliği konumdan bambaşka bir konumda olacaktır. Cennetin hakikati; orada­ki çeşitli nimetler; zannedenlerin zannından daha üstün, değer takdir edenlerin takdir ellikle­ri değerden çok daha değerlidir. Rahmet peygamberinin hikmet lisanıyla, cennette nelerin bulunacağı şöyle ifade edilmiştir: "Orada gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve beşer kalbinden dahi geçmemiş şeyler vardır." "Cennette zerre ağırlığınca bir şey, üzerinde güne­şin doğduğu ve battığı her şeyden daha hayırlıdır." Cennetin kıymetini ve kadrinin yüceliği­ni gördünüz mü Bunlarda, akılları ve kalpleri, Abdullah b. Abbas´tan rivayet edilen şu ışık saçıcı söze (hadis´e) yöneltecek bir etken yok mudur : "Dünyada cennetten (yani oradaki eş-yalardanj sadece isimler vardır."

Şimdi de .511 iki gerçeğe işaret etmemiz gerekiyor: I- Kur´ân-i Kerim, bu ravilerin ısrar ettik­leri şeylere hiç bir ayetinde işarette bulunmuyor. Onun apaçık âyetleri sadece bildiriyor ki: Cennette allın, gümüş ve mticevheret, müminlerin süsü olacaktır. Mutluluklarını sağlayacak Ölçüde fıtrî ve makul bir şekilde bunlardan yararlanacaklardır. "Orada allın bilezikler ve in­ciler takınırar. Oradaki elbiseleri de ipektendir." (Hacc, 22/23) "Gümüş bileziklerle süslen­mişlerdir. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir." (İnsan, 76/21) ":Orada altın bilezikler ta­kınırlar." (Kehf, 18/31) "Bunlar Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler." (Fatır, 35/33) 2- Bitkilerin bitkiliği, hayvanların hayvaniydi, -akın, inci veya başka bir mücevher de olsa- ccmadatın cansızlığına zıttır. Bazı raviler bu bu gibi şeylerin cennette hesapsız denecek derecede çok bulunduğunu söylemekten haz duyuyorar. Hatla bunlardan bazıları, cennetteki ağaçların meyvelerinin, .sofralardaki yemeklerin ve kupalarla kâselerdeki içeceklerin de mücevherattan olduğunu ileri sürüyorlar !.

[563] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 462-464.

[564] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/421, BezzârMan

[565] Mutaffifîn, 83/26

[566] Taberânî, Mu´cemu´l-Kebır, 3367

[567] Bu, Cenab-ı Allah´ın, kalplerini kin ve düşmanlıktan arındırıp saflık, ihlâs ve sevgiyle dol­durduğu cennetliklerin hakikatini bilmemekten dolayı söylenmiş bir sözdür: "Bizonların gö­nüllerinde olan kini çıkardık; artık onlar şeditler üzerinde karşılıklı oturan kardeştirler." (Hicr, 15/47). ´Cennette altlarından ırmaklar akarken gönüllerinden kini çıkarıp atarız. "Bi­zi buraya eriştiren Allah´a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola iietmeseydi, biz doğru yo­lu bulamazdık. And olsun ki Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmiştir" derler. On­lara: "İşlediğinize karşılık işte mirasçısı olduğunuz cennet´ diye seslenilir." (A´râf, 7/43) Cennette alt rütbe yoktur ki, ´Alt rütbe sahibi´ gibi bir söz sarfetmek veya cennetin bazı yer­leri için ´alt derecedeki yerler´ demek caiz olsun. Rasûliillah (s.a.v.)´in "Cennette zerre ağır­lığınca bir şey, dünyâdan ve dünyâ üzerindeki herşeyden daha hayırlıdır" dediği sabit iken böyle bir vasıflandırma nasıl caiz olur Üst rütbelilerin ait rütbelileri ziyaret edeceklerine da­ir nakledilen hadisin sahihi iği çok şüphelidir. Rasûlullah (s.a.v.) cennetliklerin en yüksek rüt­belisi olduğu halde müminler onu ziyarel edeceklerdir. Bundan şüphelenenlerin vay haline!..

[568] Bu hadis değildir. Aksine bu, içinde nübüvvet aydınlığı ve hidayeti bulunmayan bir sözdür. Râvilen arasında Eyyub b. Beşir el-İclı vardır ki, Zehebî, onun meçhul bir râvi olduğunu söy­lemiştir.

[569] Kitabü´l-Ehval, 62

[570] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 464-468.

[571] Tûr, 52/21

[572] Tûr, 52/21

[573] Tûr, 52/21 Taberâııî, Mu´cemu´I-Kebir. 11/12248

[574] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 468-469.

[575] Dârimî, Mukaddime, 1/36 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 469-470.

[576] Tiimîzî, Cehen­nem, 4/9

[577] Müs­lim, Cennet, 3/36

[578] Müslim, Cennet, 3/38

[579] Nisa, 4/164-165

[580] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 470-471.

[581] Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/398-99, Taberânî´den

[582] Beyhakî, el-Ba´sii ve´n-Nüşûr. 232

[583] Müslim, Sıfatu´l-Cennet, 3/18

[584] Kehf, ıs/108 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 471-472.

[585] Bk. Heysemî, Mecma´uz-Zevâid, 10/403, Taberânî´den İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 472.

[586] Tirmizî,Zühd,4/37

[587] Ahmed b. Hanbel, 2/169

[588] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 472-473.

[589] Ahmed b. Hanbel, 2/425

[590] Yani bunlar, yaptıkları ve yapmadıkları her işle başkalarına uyan, hayırda ve serde, hakla ve batılda başkalarıyla birlikte hareket eden, şahsiyet, görüş ve akıl gibi bir keramete sahib ol­mayan, şahsiyetleri başkalarında eriyen, Rasûlullah (s.a.v.)´in: "Hiç biriniz kendini hakir gör­mesin" sözüyle dikkatlerimizi yönelttiği selîm litral edebine karşı kör ve sağır olan kimseler­dir. İrşâd edici diğer bir hadisinde de peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz kararsız olmasın. İnsanlar iyilik yaparlarsa ben de yaparım. Kötülük yaparlarsa bende yapa­rım´ demesin. Aksine: ´İnsanlar iyilik yaparlarsa ben de yaparım. Onlar kötülük yaparlarsa, onların yaptıklarından uzak dururum´ desin." "Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır." (Raf, 50/37)

[591] Ahmed b. Hanbel. 4/262

[592] Ken-zü´l-Ummâl. 3/5934

[593] Ahmed b. Hanbel, 2/214

[594] İbn Mâcc, Zuhd, 2/25

[595] Ahmed b. Hanbel, 2/173;

[596] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 473-474.

[597] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 474.

[598] Vakıa, 56/13

[599] Vakıa. 56/39-40

[600] Buharı, Rikak, 7/7 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 474-475.

[601] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 475.

[602] Müslim, İman. 1/371

[603] Ahmed b. Hanbel, 2/40!

[604] Bubarî, Rikak. 7/50

[605] Tirmizî, Kıyamc, 4/12 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 475-476.

[606] Seo de, 32/17 Müslim. Cennet. 3/2

[607] Ahmedb. Hanbei.2/51

[608] Müslim, İmare, 2/12!

[609] Ahmcd b. Hanbel, 3/455

[610]Tirmizî. Cennet. 4/21

[611] Tırmizî. Cennet, 4/21

[612] Müslim, Cennet. 3/12

[613] Buharî. Bed´ul-Halk. 4/10

[614] Buharî, Bed´ul-Halk, 4/10

[615] Buharî, Savm, 2/5

[616] Neon, 53/13-14

[617] Ahmed b. Haübel, 4/208, 209

[618] Tirmizî, TefsinTI-Kur´ân, 5/108

[619] Buharî, Ashabu´n-Nebi, 4/6

[620] Müslim. Fczâilü´s-Sahâbe. 2/21

[621] Rümeysâ: Künyesi Ümmii Süleym oiup Ebu Talha (r.a.)´nın zevcesidir. Rasûlullah (s.a.v.) onun hakkında şöyle buyurmuştur: ´"Kendimi (rüyada) cennete girmiş gördüm. Orada Ebu Talha´nın zevcesi Rumeysâ ile karşılaştım." Ebu Talha onunla evlendiğinde mehri, İslamiyet idi. Rümeysâ, Ebu Talha´dan önce müslüman olmuştu. Ebu Talha onunla evlenmek istedi. O da: "Eğer Müslüman olursan seninle evlenirim." dedi. Ebu Talha müslüman oldu ve onunla evlendi. Mehri de Islhamiyel oldu.

Burada faziletli sahabi kadınlardan Enes b. Mâlik´in annesi Gumeysa binti Melhan hatun hakkında peygamber bir şehftdet ve Muhammedi bir müjde daha vardır: Hammad b. Sele­me... Enes´ten rivayet etti.ki Rasûluîlah (s.a.v.} şöyle buyurmuştur: "Cennete girdim. Orada bir ayakkabı sesi duydum. "Bu kimdir " diye sordum. ´´Bu. Enes b. Mâlik´in annesi Gumey-sa binti Mcîhan´dır" dediler."

[622] Buharı, Menakıb, 4/9

[623] Amr b. Amir b. Luhayy el-Huzaî, cahiliyet döneminde develeri tesyib eden ilk kişidir. (Tes-yib: Dişi deveyi ilahlara bırakmak, sırtına yük vurmamak, yününü kırkmamaktır. Bu deve, dilediği her tarafta otlanır.) Oysa İslâmiyet bunu yasaklamıştır: "Allah, kulağı çentüen, salı­verilen... hayvanların adanmasını emretmemiştir." (Mâide, 5/103)

[624] Müslim, Küsuf, io/i

[625] Cahiliyet devrinde bastonlu bir adam varmış. Yollarda bekleyip insanların dalgınlık ve meş­guliyetini gözetler, bastonunun eğri ucriyla onların eşyalarını peyder pey çalarmıs. Adamlar farkına varırlarsa kendi kastı olmaksızın bastonunun o eşyalara takıldığını söyler ve Özür di-lermiş.

[626] Müslim. Küsuf, 1/9

[627] Buharî, Rikak, 7/16

[628] Ahmed b. Han-bel, 3/102

[629] Müslim. Ta­haret, 1/17

[630] Buharî. Cenaiz, 2/92

[631] Beyhakî. el-Ba´sü ve´n-Niişûr, 231

[632] Ahmed b. Hanbel, 2/169

[633] Tirmızî, Zühd, 4/37

[634] Kurtubî, Tezkire, 513

[635] İnsanların kıyamet gününde hangi dille, cennette hangi dille konuşacaklarına dair Zührî´den rivayet edilen bu sözün bir delil ve hücceti yoktur. Cennetliklerin lisanı hususunda rivayet edilen hadisin münkerattan olduğuna önceki kısımlarda dikkat çekmiştik. Bu husustaki güze! .sözlerden biri şudur: "Gözlerin gördüğü acaipliklerden biri, kabir suâlinin Süryanice olaca­ğının söylenmesidir. Şeyhimiz Belkinî bu hususla şöyle fetva vermiştir. Başkasının böyle de­diğini görmedim. Allah´ın yaratıklarıyla ilgili çeşitli durumları vardır." İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 476-480.

[636] Kurtubî,Tezkire, 523

[637] İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 481.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)