MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kuranda Yunus Aleyhisselam Kıssası
Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sureye ismini vermiş olan Yunus ( a) ; aynı zamanda Allah tarafından, Zünnun ve sahib-i Hut ( balık sahibi ) olarak isimlendirilmiştir.
“Zünnun’u da an; hani öfkelenerek gitmişti de biz kendisini asla sıkıştırmayız zannetmişti.” ( Enbiya, 87)
“ Sen Rabb‘in in hükmüne sabret , sahib-i Hut ( balık sahibi ) gibi olma. " ( Kalem, 48 )
Yunus’un ( a) balık sahibi olarak nitelenmesinin sebebi, onun balığın karnına hapsedilişinden gelmektedir . Yoksa balıkçılık ve buna benzer bir iş yaptığından dolayı değildir.
Yunus kıssası hakkında Kur’an-ı Kerim’de dört yerde işaret vardır. Yunus Suresi, Enbiya Suresi Saffat ve Kalem surelerinde kıssa hakkında detaylı olmayan ve fakat kıssanın amacını en beliğ biçimde ifade eden ayetler yer alır.
Şurası muhakkak ki Yunus kıssası hakkında Kur’an’ın iniş dönemi esnasında yaşayan müşrikler, atalarından gelen lafzi olan bir tevatür olarak ve de Ehl-i Kitab sahiplerinden edindikleri bir takım tahrif edilmiş , kıssanın indiriliş amacından uzaklaşmış tarihi ve biyografik bilgi konumunda olan bilgilere sahiptiler.
Bu hususta Kitab-ı Mukaddeste Yonah – Yunus - adlı bir kitabın bulunduğu ve orada anlatılanların ; Kur’an’da anlatılan Yunus kıssası ile ortak niteliklere sahip olduğu görülmektedir .
Ancak gerek Kitab-ı Mukaddes’te yer alan metinler ve gerekse müşriklerin Yunus @ hakkında edindikleri tevatürler , insanları hidayete sevk edecek bir amil olmaktan öte , tarihsel , coğrafik ve biyografik hikâye niteliğine bürünmüş bir efsane niteliğine sahipti .
Bu yüzden Cenab-ı Hakk , Yunus kıssasını , vermek istediği mesaj ve mesajlara tahvil edecek özellikte tekrar inşa ! ederek , tüm insanların konumlarına göre bu kıssadan ders alıp ,Allah’ın birliğini tasdik etmelerini sağlayacak biçimde Kur'an'ı Kerim'de muhataplara sunmuştur .
Yunus peygambere baskı ve iftiralar :
“ Doğrusu Yunus da Resullerindendir . ” ( Saffat, 139 )
Putperest bir toplum içinde yaşayan Yunus ( @ Allah tarafından elçi olarak seçilir . Allah’tan aldığı vahyi insanlara iletmesi , onları İslam’a davet etmesi için görevlendirilir.
Allah Kur’an’da elçilikle görevlendirdiği peygamberler arasında Yunus'u @ da sıralar .
“ Nuh ‘a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimizi , İbrahim‘e , Ismail‘e , Ishak‘a ve Yakub‘a , torunlarına , Isa'ya , Eyyub‘a , Yunus‘a , Harun‘a ve Süleyman‘a vahvettiğimiz gibi , şüphesiz sana da vahvettik’’ ( Nisa, 163 )
Yunus peygember bugünkü suriye ve ırak sınırları içersinde yer alan topraklarda hüküm süren Asur kırallığının en büyük şehirlerinden olan Ninova'da elçilikle görevlendirilmiş bir resul'dü . Ninova Kur'an'da " yüz bin veya daha çok " 37 / 147 kişinin yaşadığı Asurluların başşehir olarak kullandıkları bir yerleşim merkeziydi .
Tevrat'ta ise Ninova şehrinin evsafı hakkında şu bilgiler verilmektedir . " Nineve çok büyük bir şehirdi genişliği üç günlük yoldu . " Yunus kitabı bab 2 ; 3 " O şehir ki orada sağını ve solunu seçemeyen yüzyirmi binden ziyade insan , bir çok da hayvan var . "Yunus kitabı bab4 ; 11
Yunus@ risaletle görevlendirildikten sonra büyük bir çaba ile kavmine ;
putlara tapmamalarını , eşi ve benzeri bulunmayan , doğmamış ve doğurmamış bütün kainatın yaratıcısı olan Allah’a tapmalarını , ona kulluk etmelerini ilan etmeye başladı .
Taptıkları putların onlara bir faydasının olamayacağını , kendilerine fayda ve zarar vermekten aciz durumda olan bu putları terk etmelerini , her fırsatta insanlara bildirdi .
Yunus'un @ tüm uyarılarına rağmen kavminin inkarcıları onun aleyhine bir tutum içinde olmaya devam ettiler .
Ninova'lılar Yunus'un sürekli uyarılarına rağmen ; Onun verdiği mesajları kale almı(Zeker) , Yunus'u @ yalancı , büyücü , insanları yönetme heveslisi biri olduğunu öne sürdüler .
Yunus'tan @ mucize talebinde bulunarak ; yanında melekler olmasını istediler . Daha neler neler... Maksatları peygamberi zor durumda bırakmak , onu toplumun gözünden iyice düşürmektir .
Her seferinde Yunus’a @ elle ve dille saldırıda bulundular . Onun direncini yıkmaya ve söylediklerinden vazgeçirmeye çalıştılar . Bu baskılar her geçen gün daha da artarak sürdü .
Kavmi sanki taş kesilmişti , Yunus’un uyarıları hiç işitilmemiş gibiydi .
Yunus @ insanların ilahi mesaja olan duyarsızlığına ve gördüğü haksız tepkilere öfkelenmiş , bunalmaya başlamıştı . Kendi kendini yemekteydi .
Aslında onun bu hali peygamberlerin müşfik vasıflarından biridir . Onun derdi , kendi kendini yemesi , kavminin Allah' itibar etmeyerek , şirkte ısrar etmesi , bu durumun onları helake sürüklediğini gördüğü içindir .
Kur'an'da peygamber'lerin müşfik vasıflarını şöyle beyan eder .
" Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz . Aslında onlar seni yalanlamıyorlar , fakat o zalimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar . " Enam / 33
" Sabret ! Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir . Onlardan dolayı kederlenme ; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma ! " Nahl / 127
" Onların söyledikleri şeyler yüzünden senin canının sıkıldığını andolsun biliyoruz ." Hicr / 97
Yoksa kavminin iman etmemiş olması onun açısından , Allah nezdinde görevini yapmadığı , dolayısı ile bu görevi yapamadığı için kendi kendini yediği anlamına gelmiyordu .
Çünkü Allah şu umumi kaideyi zaten ona bildirmişti.
" Onları doğru yola iletmek sana ait değildir . Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir " ( Bakara / 272 )
“Rabb'in dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi . 0 halde sen mi insanları , inanmaları için zorlayacaksın ? Allah’ın izni olmadan kimse iman edemez . ” ( Yunus, 99-100 )
Yunus ( a) yine de kavminin inkarcı tutumuna çok üzülüyordu. İşte ne oldu ise oldu , bu sıkıntı ve çaresizlik içindeki durum esnasında Allah’tan bir emir olmaksızın kavmini terk ederek yola koyuldu .
Allah , Yunus’un bu davranışını Kur’an’da söyle beyan eder :
“ Zünnun hakkında söylediğimizi an . 0 öfkelenerek giderken , kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı . " ( Enbiya, 87 )
Yunus'un bu ani eylemine iki sebep gösterilmektedir .
1 – Öfke
2 – kendisinin , Allah tarafından sıkıntıya sokulmayacağı zannı ..
yani Yunus peygamber sakin bir zamanda , nitelikli düşünebileceği bir anda değil ; nefsine yenildiği düzgün düşünemediği bir anda ; bir öfke zamanında bu eyleme kalkışmıştır .
Bunu şöyle değerlendirmek gerekmektedir . Yunus'un @ kavmini terk kararı fevri ve insanın doğru karar alamayacağı bir psikolojik travma halinde alınmıştır . Yani eylem önceden tasarlanan bir hareket değildir .
Bu Allah'ın yunusu daha sonra affetmesinin en önemli etkenlerinden biri olabilir .
Bu ayet ile aynı zamanda öfkeyle yapılan hareketlerin tüm insanlar için sıkıntı oluşturabileceği , dolayısı ile öfke ile hareket etmemek gerektiği mesajı ihsas edilmektedir .
Hukuki açıdan olayı değerlendirecek olursak ; normal olmayan ortamlarda verilen kararlar , normal ortamlara göre değerlendirilemez .
Çünkü sağlıklı karar verme imkanı ortadan kalkmıştır .
Bu normal olmayan davranışın nedenini bilmek karar vermek açısından önemlidir .
Tasarlayarak adam öldürme ile kazaen veya savunma amacıyla yapılan veya hakarete v.b tahriklere binaen yapılan eylem aynı değerlendirilemez .
Her ikisini meydana getiren durumların incelenerek karar verilmesi gerekir , dolayısı ile adalet bunu gerektirir .
Ki Allah'ın Yunus'u @ affetmesindeki etkenlerden birinin öfkelenerek kavmini terk etmesi olduğu aşikardır .
Yunus'un @ kavmini terk olayında , öfkenin yanında sıralanan terk nedeni ; Allah'ın onu sıkıntıya sokmayacağı ; yani elinden gelen her şeyi yaptığı için , Allah'ın , Yunus'un bu hareketini anlayacağı ve kendisine hak vereceği inancıdır .
Yunus @ ve muhatap insanlar açısından haklı bir sebep gibi görünüyorsa da , aslında bu düşünce incelendiğinde çok yanlış bir hareket olduğu anlaşılmaktadır .
Sebep sonuç ilişkisine baktığımızda bu rahatlıkla görünmektedir . Sonuçta ne olmuştur ; terk edilen Yunus'un @ kavmi iman etmiştir . O halde bu sonucu bilemeyen , gaybı bilemeyen Yunus ; yaptığı terk hareketi ile ne yapmıştır ? Allah'ın takdir yetkisini idrak edememiştir . Yani sınırını aşmıştır .
Kavmini terk etmesi :
Allah diğer peygamberlerin kıssalarında anlattığı gibi ; resul ve ona inananlara kavimlerini terk etmeleri emrini verdiğinde artık o toplumda kimsenin iman etmeyeceğini takdir etmiştir . Ondan dolayı çıkış izni vermiş ve resullerde bu emri uygulamışlardır .
Oysa Yunus @ kıssasında kavmin gaybi durumunu takdir edemeyen ve kendisine terk etme ile ilgili bir emir verilmeyen Yunus peygamber ; Allah'ın yetkisinde olan bu kararları veya durumları kendisi değerlendirerek karar almaktadır , dolayısı ile yetki sınırlarını aşmıştır .
Enbiya Sure'sindeki bu ayeti kerime'de Yunus'un @ kavmini terk etmesine sebep olarak öfkelenmesi gösterilir .
Burada tesbitini yapmamız gereken bir durum vardır . Resulün öfkesi Allah' a değil , toplumuna karşıdır .
Ayete göre kavmine kızan Yunus @ " Kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı " ifadesi ile belirtilen ; Allah'tan bir emir olmadığı halde kavmini terk etmiştir .
Oysa Kur’an’da, Resullerin kendi toplumlarından ayrılmalarının hep Allah’ın izniyle olduğunu görürüz .
“ Biz Musa‘ya : “ Kullarımı geceleyin yola çıkar . Şüphesiz takip edileceksiniz . ” diye vahyettik . ” ( Şuara, 52 )
“ Senin kavminden inanmış olanlar dışında ( bundan sonra ) kimse iman etmeyecek . Onların yapageldiklerine üzülme . Nezaretimiz altında ve sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap... ” ( Hud, 36-37 )
“ Rabbim ! Beni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar . ” dedi . Bunun üzerine geride bulunan yaşlı bir kadın dışında , onu ve ailesini , hepsini kurtardık . ” ( Şuara, 169-171 )
Dolayısıyla Yunus peygamberin , kavminin akıbeti hakkında Allah’ın emrini beklemeden , yanlış bir kararla Allah’ın kendisini sıkıntıya sokmayacağını da zannederek toplumunu terk etmesi “ Sünnetullah ”a yani Allah’ın kanununa ters düşmüştür .
Yunus'un @ tövbe ve tesbihi :
Yunus’un @ kavmini terk etmesinden sonraki olaylar şöyle gelişir :
“ Dolu bir gemiye kaçmıştı . "
" Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çekmişti ve yenilenlerden olmuştu . Bu sebeple denize atılmıştı . "
" Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu . "
" Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı , tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı . "
" Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık "
" Onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdik . "
" Onu yüz bin veya daha çok kişiye resul olarak gönderdik . " ( Saffat, 140-147)
Yaptığı yanlış içtihat'ın neticesinde Allah , Yunus'u @ sıkıntıya uğratır .
Resul'lükle görevli Ninova şehrinden ayrılan Yunus @ , Akdeniz kıyısındaki Yaf limanına gelerek Tarsus şehrine giden bir gemiye biner
Tevrat'ın yonah ( Yunus ) kitabında Yunus'un @ başına gelenler şöyle anlatılır .
" Yunus Rabbin önünden tarşişe ( tarsusu ) kaçmaya kalktı ; Yafaya indi ve tarşişe giden bir gemi buldu . ….gemiye bindi . " Yunus kitabı bab1; 3
Gemideki seyahat esnasında bir müddet sonra fırtına patlar ve gemi batma aşamasına gelir . Üzerlerindeki bir lanetten dolayı bu duruma düştüklerine inanan putperest gemiciler ve yolcuların ; aralarından birini tanrılarına kurban olarak denize atmak için kura çekme kararları doğrultusunda , kura Yunus'a @ çıkar ve Yunus @ fırtınanın dinmesi ve geminin ve yolcuların kurtulması için denize atılır .
" Ve Rab denizin üzerine büyük bir yel gönderdi , denizde büyük bir fırtına oldu , gemi kırılacak gibi idi . Gemiciler korktular , her biri kendi İlah'ına feryat etti ."
" Ve kura çektiler , kura da Yunusa düştü . "
" Ve ona dediler deniz bize yatışsın diye sana ne deldim …..Yunusu kaldırıp denize attılar."
Yunus kitabı bab1; 4-16
Denize atılan Yunus'u Allah'ın bir mucizesi olarak bir balık yutar .
Balığın Yunus'u yutması ve karnında kaldığı süreler hakkında Kur'an'da açıklama verilmez . Kur'an'ın bu noktada üstünde durduğu Yunus'un Allah'a karşı tutumu ; tövbe ve tesbihi ; yani özelde bu olsa da , genelde tüm Kur'an muhatapları için kıyamete değin sürecek olan bir mesaj verilmektedir .
Balı nev'i , karnında kaldığı süre v.s önemli değildir . Çünkü bu bir mucizedir , sorgulanamaz .
Önemli olan o andan alınacak mesajdır . Ve bu mesaj Yunus kısasının özüdür .
Çünkü Yunus @ düştüğü bu durumda mazeretlere , balki haklı sebeplere sığınmamaktadır . Allah karşısında uğradığı bu olayın faili Allah'ı görmekte ; Allah'ın adaleti karşısında , hatasını ikrar etmekte " Gerçekten ben zalimlerden oldum !" ; derhal yapması gerekeni yapmaktadır . " Senden başka hiçbir tanrı yoktur . Seni tenzih ederim . " diye niyaz etti . " yani Allah'ı tesbih etmektedir . Allah'tan torpil ! beklememekte ; resullüğünü ve toplumuna karşı yaptığı görevlerini öne sürerek mazeret üretmemektedir . İşte bize mesajlar !
İnsanlar yaşamları müddetince çeşitli defalar , Allah'ın verdiği musibet ve uyarıları karşısında Yunus'unki gibi davranış moduna girmelidirler .
Ben senin halis kulunum , namazımı , ibadetimi yaparım , bula bula bu musibet beni mi buldu v.b gibi aykırı düşünceler ; Allah'a itaatkar kullar için , Allah'ın huzurunda Yunus'ça bir davranış olmayacaktır .
Başına gelen bu musibetlerin kendi davranışı sebebiyle olduğunu idrak eden Yunus @ , Allah'a kulluğunun bir ifadesi olan tövbe kapısına başvurur .
" O , dertli dertli Rabbine niyaz etmişti ." ( Kalem, 48 )
"Nihayet karanlıklar içinde : " Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim . Gerçekten ben zalimlerden oldum ! " diye niyaz etti . " ( Enbiya, 87 )
Ummadığı halde Allah tarafından sıkıntıya uğratılan Yunus , Allah’a kulluğun gereği olarak umutsuzluğa düşmez . Tövbe etmenin / hatadan geri dönüşün bir ibadet olduğunu en iyi bilen o şanlı Resul’ün yaptığı tövbe sayesinde , Allah tarafından affedilir .
Allah'ın gerek inkarcı gerek Müslüman kulları için kurtuluş kapısı olarak ihdas ettiği bu tövbe kapısında ; Yunus'un @ hem hatasını ikrar ve geri dönüş "Gerçekten ben zalimlerden oldum ! " ve hem de Allah'ın gereğince takdir etme " Tesbih " "La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimin : Senden başka ilah yoktur, şüphesiz ben zalimlerden oldum." vardır .
Yunus'un Allah'ı tesbihi daha sonraki tasavvufi tefsirlerde olduğu gibi , sayısal olarak zikir yapması değil ; Allha'a karşı yapmış olduğu hatalı davranışta eksilttiği vasfını aşikar etmek eylemidir . " Senden başka ilah yoktur . " Bu eylemin önemi şu ayetle daha belirginleştirilmektedir .
" Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı , tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı ." ( Saffat, 143 )
Sonunda Allah onu tövbesini kabul eder . " Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık İşte biz müminleri böyle kurtarırız . "
Onu yeniden kavmine tekrar elçilikle görevlendirir ve böylece Yunus @ kavminin yolunu tutar .
" Onu , yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik . " ( Saffat,147)
“ Sonunda ona inandılar , bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik . ” ( Saffat, 148 )
Yunus’un @ resullükle tekrar vazifelendirilip kavmine yollanması ile beraber, kavminin bu sefer ona iman ettiğini görüyoruz . Bu olay da gösteriyor ki insanların hidayetinin tek müsebbibi Allah’tır . Hidayet yalnızca onun elindedir .
Yunus kıssası ile Hz. Muhammed ve sahabesine uyarılar:
Kur’an-ı Kerim'de Resullerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri de , vahyin iniş dönem esnasında müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları baskılardır .
Resullerin elçilik görevlerini toplumlarına açıklamasıyla beraber , müşrikler tarafından yoğun bir baskı ve eziyet kampanyası başlatılır Hedef , Resul ve ona uyanların dirençlerini yıkmak ve aynı zamanda Müslümanları kitleye aciz göstermektir .
Resuller yalancılıkla itham edilir. Üstünlük heveslisi olarak nitelendirilir. Mecnun olarak vasıflandırılır . Sihirbaz , Kahin ve Şair olduğu iddia edilir .
İftiranın her türlüsü yapılır . Resullere ve ona uyan Müslümanlara çeşit çeşit tuzaklar kurulur .
Bütün bu eziyet ve baskılara rağmen Resul ve ve diğer Müslümanların yapacakları tek hareket ; " Okuma " ( tebliğ ) eyleminde " Sabır " etmek , gidişatın seyrini Allah'ın istediği istikamette devam ettirmektir .
Kur'an'ın iniş döneminde de Resulullah'ın elçiliğini ilan etmesiyle beraber geçmişte diğer resullere yapılanlar " Sünnetullah " gereği tekrar edilmeye başlandı . Müşriklerin Rasul ve Kur’an’a yaptıkları iftira ve saldırıları, Allah, Kur’an’da şöyle beyan ediyor.
“ ( Ey Muhammed ) öğüt ver ; Rabb’inin nimetiyle sen, ne kahinsin, ne de mecnunsun.” ( Tur, 29 )
“ Arkadaşınız sapıtmadı ve azmadı.” ( Necm, 2 )
“ ( Dediler ki ) Bu Kur’an Öğretilegelen bir sihirdir . Bu Kur’an sadece bir insan sözüdür.” ( Müddessir, 24-25 )
“ Biz ona şiir öğretmedik . ” ( Yasin, 69 )
Rasulullah’a yapılan bütün iftira ve eziyetlere karşın Allah , resulüne şöyle emreder :
“ Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma ! ” ( Necm, 29 )
" ...Yanlarından güzelce ayrıl . " ( Müzzemmil, 10 )
Rasulullah’a yapılan çirkin iftira ve taarruzlara karşı ondan müşriklerin yaptıkları bu tazyiklere aldırış etmemesi , onların yaptıklarının karşılığını Alİah'a havale etmesi istenir .
Allah , müşriklerin bu tavırlarına çok üzülen , adeta kendi kendini yiyen Hz. Peygamber ve beraberindeki Müslümanlara " sabr ” etmelerini , tebliğ eyleminde gevşememelerini , akıbetlerini kendine bırakmalarını ister.
" Yalanlayanları bana bırak " ( Kalem, 44 )
" Yalanlayanları bana bırak . Onlara az bir süre tanı " ( Müzzemmil, 11 )
" Sen Rabb’ının hükmüne sabret . Balık sahibi gibi Olma .." ( Kalem 48 )
Kalem suresı kırk sekizinci ayet-i Kerime'de geçen " Balık sahibi gibi
olma .. "hitabı ile Resulullah ve diğer Müslümanlara ; geçmişte müşriklerin baskı ve eziyetlerine dayanamayarak toplumunu terk eden Yunus @ peygamber kıssası anlatılır .
Allah müşriklerin baskılarına karşı , dayanma güçlerinin sınırını zorlayan Resulullah ve ashabının ; geçmişte müşrik toplumunun baskılarına sabretmeyerek elçilik görevini bırakıp , toplumunu Allah’ın izni olmaksızın terk ederek hata eden Yunus’un ( a) kıssasından öğüt ve ibret almalarını ve Yunus’un bu hatalı davranışına meyletmemelerini , Allah’ın Mekke müşrikleri hakkındaki hükmüne kadar sabretmelerini ister.
Kur'an ve Tevrat'ın Yunus kıssalarındaki farklılıklar :
Kur'an'ı Kerim'de Yunus'un @ ailesi hakkında bilgi verilmezken tevrat'ta Yunus'un babası Amittay olarak verilmiştir .
Kur'an Yunus'un @ gemiye bindiği yer , gemi ve gemiden atılıncaya kadar geçen safhaları anlatmazken Tevratta geniş açıklamalar yapılmıştır .
" Fakat Yunus Rabb'inin önünden Tarşiş'e kaçmağa kalktı ; ve Yaf'ya indi , ve Tarşiş'e giden bir gemi buldu...." yunus kitabı bab 1 ; 3
Kur'an'da Yunus'un balığın içinde durduğu süre belirtilmez ; Tevrat'ta ise ;
" Ve Yunusu yutmak için rab büyük bir balık hazırladı ; ve Yunus üç gün üç gece balığın karnında kaldı . " Yunus kitabı bab 1 ; 15-17
Kur'an'da Yunus'un resullükle görevlendirildiği şehir ismi verilmezken ; Tevrat'ta , Nineve – ( Ninova ) olarak belirtilmiş ve Ninova'nın nüfusu Kur'an'da " yüz bin veya daha çok kişiye " diye beyan edilirken ; Tevrat'ta yüzyirmi bin olarak verilmektedir .
" Nineve çok büyük bir şehirdi genişliği üç günlük yoldu . "Yunus kitabı bab 2 ; 3
" O şehir ki orada sağını ve solunu seçemeyen yüz yirmi binden ziyade insan , bir çok da hayvan var . "Yunus kitabı bab 4 ; 11
Kur'an'da Yunus'un karaya çıktıktan sonra belirttiği " Onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdik . " " Yaktin " türü geniş yapraklı bir bitki ile ilgili olarak , Müfessirlerin uzun uzadıya yorumları olmuştur . biz bunların üstünde durmayacağız .
Müfessirler , Allah'ın bu bitkiyi Yunus@ karaya çıkınca bitkin haldeki vücudunu dış etkilerden korumak amacıyla bitirdiğini savunmuşlardır . Tevrat'ta ise asma kabağı ve bununla ilgili çardakta geçen bir hikaye anlatılmaktadır ki ; Yunus'un karaya çıktığında kendisini muhafaza edebilecek bir bitki ile alakası yoktur . Kanımızca asıl Tevrat metnine yapılan tahrifattan sonra oluşturulmuş bir numune olarak algılanabilecek örnektir .
Yunus'un @ toplumuna geri dönüşü :
Müfessirlerden bir kısmı Yunus'un @ tekrar resullükle görevlendirildiği toplumun , Ninova halkı olmadığı , başka bir toplum olduğu görüşünde iseler de ; gerek Tevrat ifadeleri ve gerekse Kur'an'daki resullerin bulundukları , içinde yaşadıkları toplum ve onların dillerini kullanarak vahyin sunulması vetiresi gereği ; Yunus'un @ tekrar Ninova halkına yani eski kavmine resullükle vazifelendirildiği aşikardır .
Kur'an'da peygamberlerin resullükle görevlendirilme esasları şöyle beyan edilir .
" Onlar arasından kendilerine : " Allah'a kulluk edin . Sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur . Hâla Allah'tan korkmaz mısınız ? " ( mesajını ileten ) bir peygamber gönderdik . " Muminun / 32
" Biz Nuh'u kavmine elçi gönderdik . " Hud / 25
" Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u ( gönderdik ) . " Hud / 51
" Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i ( gönderdik ) ." Hud / 61
" ( Allah'ın emirlerini ) Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik . " İbrahim / 4
Yunus'un @ toplumuna tekrar elçilikle vazifelendirilmesi Tevrat'ta şöyle yer almaktadır .
" Ve ikinci defa olarak Yunusa Rabbin şu sözü geldi : Kalk , Nineveye , o büyük şehre git ve sana söyleyeceğim sözleri ona çağır . " Yunus kitabı bab 3; 1-2
Yunus peygamber'in tekrar toplumuna dönüşünden itibaren , onların Yunus'a @ inandıkları ve böylece İlahi azaptan kurtuldukları görülmektedir .
" Yunus'un kavmi müstesna , ( halkını yok ettiğimiz ülkelerden ) herhangi bir ülke halkı , keşke ( kendilerine azap gelmeden ) iman etse de bu imanları kendilerine fayda verseydi ! Yunus'un kavmi iman edince , kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre( dünya nimetlerinden ) faydalandırdık . " Yunus / 98
Bu ayeti kerime aynı zamanda hidayet edicinin yalnızca Allah olduğunu , kimin veya kimlerin küfür veya iman'da kalacağı bilgisinin Allah katında , insanlara gaybi olan bir bilgi olduğunu ve bilahare mübelliğlerin yani Müslümanların bu konularda kararları Allah'a bırakmaları mesajının değişik bir versiyon olarak ; kıssa şeklinde dolaylı anlatımıdır .
Yunus tekrar kavmine uyarıcı olarak yollanmıştır . Toplumun inanmadıkları takdirde azaba uğrayacakları hatırlatılarak Allah'a itaat etmeleri istenmiştir . Neticede Ninova veya Yunus @ kavmi iman etmişler ve Allah'ın azabından kurtulmuşlardır .
Tevrat'ta " Daha kırk gün var ve Nineve yıkılacak . " diye Ninova halkını tehdit eden Yunus'un @ bu tehditlerinden korkan , kral ve tebaasının iman ettikleri anlatılmaktadır .
İşte bu aşamada ve daha sonrasında Yunus peygamber ile Allah arasındaki konuşmalar ; Tevrat'ın tahrif edilmiş boyutunu yine gözler önüne serer ki ; Kur'an'da'ki Resul ve Allah inancı ile Tevrat'ın muharref Resul ve Allah inancı anlatımları çelişir ve Allah'ın neden Kur'an'da Yunus kıssasını inzal ettiğinin sebebini izhar etmiş olur .
Yunus'un @ tekrar dönüşünde iman eden eden Ninova halkının bu davranışından üzüntü duyduğunu , bu yüzden ölmek istediği anlatılarak , Allah ile Yunus arasındaki Allah'ın , Ninova'yı affetmesi ile ilgili , Yunus'u ikna çabalarına dair asma kabağı hikayesi anlatılır .
" Biliyordum ki sen lutfeden ve çok acıyan , geç öfkelenen , ve inayeti çok olup kötülükten nadim olan Allah'sın’’
" Ya Rab , niyaz ederim , canımı benden al ; çünkü benim için ölmek yaşamaktan iyidir ."
" Ve Yunus şehirden çıktı , ve orada kendisine bir çardak yaptı , ve onun altında gölgede oturdu . , ta ki , şehre ne olacağını görsün . " Yunus kitabı bab 4 ; 2-5
Tevrat'taki bu anlatımların onun nasıl tahrif edilerek tevhidî boyuttan şirkî boyuta çekildiğinin açık göstergeleridir .
Kur'an'daki peygamber vasıfları ile muharref Tevrat'taki peygamber vasıfları arasındaki tevhidî farkı ortaya koymakta yarar görüyoruz .
Tevrat'ın yunus peygamberi ; Ninova halkına azabı haber verip , şehri gören bir çardakta – tarihte roma'yı ateşe verip zevk için seyreden Neron gibi – seyre çıkar . " kendisine bir çardak yaptı , ve onun altında gölgede oturdu . , ta ki , şehre ne olacağını görsün . "
Hatta kavminin daha sonraki gelişinde iman etmesinden dolayı " Ya Rab , niyaz ederim , canımı benden al ; çünkü benim için ölmek yaşamaktan iyidir ." ölmek ister .
Oysa Kur'an peygamberleri toplumları için neler yapar , neler hissederler , ayetlerden görelim .
" İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince , Lût kavmi hakkında ( adeta ) bizimle mücadeleye başladı . "
"İbrahim cidden yumuşak huylu , bağrı yanık kendisini Allah'a vermiş biri idi . "
"( Melekler dediler ki ) : Ey İbrahim ! Bundan vazgeç . Çünkü Rabbinin ( azap) emri gelmiştir . Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir !
" Elçilerimiz Lût'a gelince , ( Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da " Bu , çetin bir gündür " dedi ." ( Hud / 74-77 )
Sonuç :
Kur’an’da beyan edilen Yunus ( a) kıssasından çıkaracağımız derslere
gelince:
· Kur'an’ı imam kabul etmiş olanların , karşılarındaki inkarcıların hal ve tavırları ne olursa olsun tebliğ mücadelesini bırakmayarak, toplumlarından kendilerini soyutlamamaları gerekir.
· Müslümanlar , inkarcıların Kur'an karsısındaki katı tavırlarının bir gün Allah’ınhidayeti ile değişebileceğini unutmamalıdırlar .
· Bu yüzden Allah , Hz. Muhammed @ ve ashabına ( r.a ) ve kıyamete kadarki tüm Kur'an muhataplarına ; " Yanlarından güzelce ayrıl " " Yalanlayanları bana bırak ; onlara az bir süre tanı ” diye emrederek onlardan sabretmelerini , İnkarcılar hemen iman etmiyorlar diye acele etmemelerini , onlara süre tanımalarını istemiştir .
· Allah'ın kesin olarak iman etmeyeceklerini bildirmesi halinde toplumdan veya şahıslardan ilişik kesilebilir ki , bu da günümüz toplumunda vahyin tekrar gelmesinin mümkün olamayacağına göre " Okuma " ( tebliğ ) eylemi kıyamete kadar kesintisiz sürecektir .
· Toplumun inkarcı tavırlarına kızarak tebliğ vazifesinden yüz çevirip , dünya nimetlerine dalan yahut ıssız beldelere kaçma fikrinde olanlara Yunus @ kıssası en güzel örnek , ibret ve ders olacaktır .
· Zaman bozuldu bu insanlara din-min anlatılmaz diyerek toplumlarını terk edip inzivaya çekilen veya çekilmek isteyenlere en güzel örnek Yunus @ kıssasıdır.
· Toplumlarının iman etmelerinden ümit kesenlere; Yunus’un @ hatasını anlayıp tövbe etmesinden sonra tekrar resullükle toplumuna gönderilmesi neticesi kavminin iman etme olayı , hidayetin Allah’ın elinde olduğunun en güzel öğüt ve ibret numunesidir.
· Sonuçta görülen odur ki hayatımızın her safhası Allah’ın takdiriyle gerçekleşmekte , onun müsaadesiyle gündemimiz oluşmaktadır . Kendimizi yetkimizin sınırlarımızın ötesinde görüp küfür-hidayet olayı hakkında gaybi yargılara varmamamız gerekir.
· İslam tarihindeki bazı hadiseler de , bu hususta bize örneklik teşkil eder . Ömer b. Hattab , Halid b. Velid ve hatta Ebu Süfyan ve bunlar gibi nice İslam düşmanlarının daha sonraları hidayete erdiklerini ve o andan itibaren İslam’ın yılmaz savunucuları oldukları göz önüne alındığında , tebliğ eyleminde sürekliliğin ve sabrın önemini daha iyi kavramak mümkün olacaktır .
· Tövbe ibadetinin İslam’ın yegane kulluk imkanlarından biri olduğu Yunus’un @ tövbesi ve Allah'ın bu tövbeye icabet etmesi ile kıssada ortaya konmuş olur .
· Yunus'un @ hatasını idrak etmesi ile beraber derhal gerçekleştirdiği Allah'a tövbesi , yanılan , hatalı kullar için Allah'ın bahşettiği nimetin sınırını en veciz biçimde bize beyan etmektedir.
-----------------------
Kuranda yunus ( as)
Güzel Kurani kerimimizde geçen yunus ( as) ile ilgili ayetler. Kuranda geçen yunus ( as) ile ilgili ayetler tarafmizca seçilip otomatik listelenmekte.
Kuranda yunus ( as) ile alakali tahmini 19 ayet geçiyor
4:163 - Muhakkak biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.
6:86 - İsmail, Elyesa, Yunus ve Lut'u da ( hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
6:87 - Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını da ( üstün kıldık). Onları seçtik ve doğru yola ilettik.
10:98 - Fakat o vakit iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kasaba olsaydı? Ancak Yunus'un kavmi iman ettikleri vakit, dünya hayatında o rezillik azabını üzerlerinden kaldırmış ve bir süre onları rahata kavuşturmuştuk.
21:87 - Zünnun'u ( balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: "Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum" diye seslenmişti.
21:88 - Biz de duasını kabul ile icabet ettik, kendisini üzüntüden kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.
37:139 - Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir.
37:140 - Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.
37:141 - ( Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan ( yenilenlerden) olmuştu.
37:142 - Derken ( denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. ( Kendi nefsini) kınıyordu.
37:143 - Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
37:144 - Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
37:145 - Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.
37:146 - Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.
37:147 - Biz onu ( Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.
37:148 - O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.
68:48 - Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.
68:49 - Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
68:50 - Fakat Rabbi onu seçti de iyilerden kıldı.
------------------------
H Z . YÛNUS A.S.
Adı Kur'ân'da geçen peygamberlerden biri.
Soyu, Bünyamin vasitasiyla Ya'kûb ( a.s)'a ve onun vasıtasıyla de İbrâhim ( a.s)'a dayanmaktadır. Bazı alimlerin naklettiğine göre, isa ( a.s) annesinin adıyla İsa b. Meryem diye anıldığı gibi, Yûnus ( a.s) da annesinin adıyla Yûnus b. Matta diye anılmaktadır. ( ibn Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, Beyrut 1957, I, 55). Buhârî'nin verdiği bilgiye göre ise, bu görüş yanlıştır. Aslında Matta, Yûnus ( a.s)'in annesinin değil, babasının adıdır. Yani Yûnus ( a.s), Yûnûs b. Matta diye anılınca, babasının adıyla anılmış olur ( ez-Zebîdî, Sahihi Buhârî Muhtasari Tecridi Sarih Tercemesi ve serhî, trc: Kamil Miras, Ankara, 1971, IX, 152).
Yûnus ( a.s)'in Ya'kub ( a.s)'in torunlarından olduğu, Kur'ân'da şöyle haber verilmiştir:
"Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrâhim'e, İsmail'e, İshâk'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Harûn'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebûr'u vermiştik" ( en-Nisâ, 4/163).
Bu âyette ifâde edildiği gibi İsâ ( a.s), Eyyûb ( a.s), Harun ( a.s) ve Süleyman ( a.s)'da Yunus ( a.s) ile ayni soydan, Yakub ( a.s)'in torunlarındandırlar.
Yûnus ( a.s)'in nüfusu yüz bini aşkın bir şehrin halkına uyarıcı ve tevhide çağrıcı bir peygamber olarak gönderildiği, Kurân'da şöyle geçmektedir:
"Ve onu yüz bin İnsana, ya da daha fazla olanlara peygamber gönderdik" ( es-Saffat, 37/147).
O'nun peygamber olarak gönderildiği bu yerin Ninova şehri olduğu nakledilmiştir. Ninova şehri, Dicle nehrinin kıyısında, şimdiki Musul'un yerinde bulunmaktaydı. Bu beldenin İnsanları küfrün içinde bulunuyorlardı ve putlara tapmakta idiler. Yûnus ( a.s) onları küfürden ve putperestlikten nehyetmek bir de onlara, küfürlerinden dolayı tevbe etmelerini, Yüce Allah'ın varlığına ve birbirine inanmalarını emretmek üzere gönderilmişti ( ez-Zemahserî, el-Kessâf, Kahire, t.y., V, 126; et-Taberî, Tarih, Mısır 1326, II, 42).
Yûnus ( a.s)'in adi, Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde geçmekle berâber, Kur'ân'daki sûrelerden birine isim olarak verilmiştir. Kur'an'ın onuncu sûresinin adı, Yûnus sûresidir.
Kuranda, Yunus Aleyhisselam, Kıssası,Hz Yunus,Yunus,Yunus Kıssası,Yunus Peygamber,
Yûnus ( a.s) milletini otuz üç yıl Allah'a imân etmeye, küfürden kurtulmaya davet etti, tebliğde bulundu ve peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Ancak sadece iki kişi ona imân etti ( ibn Esir, el-Kâmil, Beyrut 1965, I, 360; Sahihi Buhâri ve Tecridi Sarih Tercümesi, IX, 152).
Milletinin bu şekilde küfürde direnmesi ve imâna gelmemesi, Yûnus ( a.s)'in zoruna gitti. Yüce Allah onun bu kızgınlığını ve bunun neticesinde milletini terketmeye kalkışmasını şöyle haber vermiştir:
"Zünnûn ( Yûnus)'a gelince, o, öf keli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihâyet karanlıklar içinde; "Senden başka hiç bir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti." ( el-Enbiyâ, 21/87).
Bu âyette Yûnus ( a.s)'dan Zünnûn diye bahsedilmiştir. Zünnûn, balık sahibi demektir. Kur'ân'ın başka bir yerinde de, Yûnus ( a.s) bu lâkapla anılmıştır:
"Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi ( Yunus) gibi olma. Hani, o dertli dertli Rabbine niyaz etmişti" ( el-Kalem, 68/48 ).
Hem bu âyette hem de yukarıdaki âyette Yûnus ( a.s)'in sabretmemesine, Allah'ın emri olmadan milletini terk etmeye kalkışmasına işâret edilmiştir. Onun bu hali üzerine, Yüce Allah söyle buyurmuştu:
"O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret" ( el-Ahkâf, 46/35).
Allah'ın müsaadesi olmadan Yûnus ( a.s)'in ayrılmaya kalkışması, iyi netice vermemişti. Ninova'dan ayrılmak için bir gemiye binmişti. Geminin batmaya yüz tutması üzerine, hafiflemesi için yolculardan birinin suya atılması gerekti. Kimin suya atılacağını tespit için kur'a çekildi ve kur'a Yûnus ( a.s)'a isâbet etti. Bu durum kur'ân'da söyle haber verilmiştir:
"Gemide onlarla karşılıklı Kur'a çektiler de yenilenlerden oldu" ( es-Saffat, 37/141).
işin daha acısı, Yûnus ( a.s) denize atıldıktan sonra bir balık onu yutmuştu. Yüce Allah Kur'ân'da onun bu durumunu söyle haber vermiştir:
"Yûnus, ( Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldigi için) kendisi kötülüklerken, onu bir balık yuttu" ( es-Saffat, 37/142).
Burada Yûnus ( a.s) hatasını anlamış ve nefsini kınamaya başlamıştı. Balığın karnındaki karanlıklarda:
"Senden başka ilâh yoktur. Sen eksikliklerden uzaksın, yücesin. Ben zalimlerden oldum!" ( el-Enbiyâ, 21/87) diye dua etmeye ve Allah'a yalvarmaya başladı. Bu şekilde imân ve inançla Allah'a sığınması neticesinde, Yüce Allah onu affetmişti ( el-Maverdî, en-Nuketu ve'l-Uyûnu, Beyrut 1992, III, 465 vd). Yûnus ( a.s)'in duasının kabul edildiği ve Allah tarafından bağışlandigi, Kur'ân'da şöyle dile getirilmiştir:
"Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. iste biz, insanları böyle kurtarırız" ( el-Enbiyâ, 21/88 ).
"Eğer tesbih edenlerden olmasaydı, ( insanların) yeniden diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı" ( es-Saffat, 37/143, 144).
Gücü her şeye yeten Yüce Allah, balığın karnındaki Yûnus ( a.s)'i öldürmedi. Bir süre sonra balık onu ağzı ile sahile bırakmıştı. Onun kurtuluş ve daha sonraki hali, Kur'ân'da şöyle haber verilmiştir:
"( Ama balığın karnında bizi andı, tesbih etti), biz de onu hasta bir halde agaçsız, boş bir yere attık ve üzerine ( gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik" ( es-Saffat, 37/145, 146).
Yûnus ( a.s)'in Allah tarafından affedilmesi ve büyük bir tehlikeden kurtarılması, Kur'ân'ın başka bir yerinde dile getirilmiştir:
"Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi ( Yûnus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak ( Allah'a) seslenmişti. Eğer Rabb'inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. Fakat ( böyle olmadı), Rabb'i onun duasını kabul etti de onu salihlerden kıldı" ( el-Kalem, 68/8, 49, 50).
Yûnus ( a.s)'i bu sıkıntılardan kurtaran Yüce Allah, onun milletine de neticede hidâyeti nasib etti. Onlar da sonunda Allah'a imân edip tevhid'e sarıldılar. Onların tevbe edip hakka dönüşlerini ifâde eden âyetin meâli şöyledir:
"inandılar, biz de onları bir süreye kadar geçindirdik" ( es-Saffat, 37/148 ).
Yûnus ( a.s)'in milletinin bu şekilde tevbe etmeleri, küfürden dönüp Allah'a inanmaları, Allah tarafindan övülmüş, methedilmiştir:
"Keşke ( azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı! ( Azabı gördükten sonra inanmak, hiç bir memlekete yarar sağlamamıştır). Yalnız Yûnus'un kavmi, ( azab henüz inmeden önce) inanınca, dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık" ( Yûnus, 10/98 ).
Yûnus ( a.s)'in faziletli bir İnsan olduğu, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:
"ismâil, el-Yesa', Yunus ve Lut'a da ( yol gösterdik). Hepsi iyilerden idiler" ( el-En'âm, 6/86).
Hz. Muhammed ( s.a.v) de onu söyle övmüştür:
"Her kim ben Yûnus b. Mattâ'dan hayırlıyım derse, yalan söylemiştir" ( Buhârî, Tefsiru süre 6, 4).
Yûnus ( a.s) da, diğer peygamberler gibi, insanları küfrün şerrinden nehyetmiş ve Allah'a imân etmeye davet etmiştir. inanan insanlar için, onun hayatından alınacak çeşitli ibretler vardır.
---------------------
Yunus aleyhisselâm, Allahü Teâlâ tarafından Asur medeniyeti merkezlerinden Ninova ahalisini doğru yola davet için memur edilmişti. Ninovalılar büyük bir şer ve fesad içerisinde olduklarından Allah'ın elçisinin sözlerine kulaklarını tıkadılar. Hz. Yunus bunun üzerine çok gadaplandı, kızdı ve Allahü Teâlâ'dan izin gelmesini beklemeden orayı terkedip kaçtı, Yafa'ya geldi, sahiplerinin Tersis'e gitmek istedikleri bir dolu gemi buldu, ücretini verdi ve gemiye bindi. Yolculuk devam ederken büyük bir fırtına koptu, dalgalar çoğaldı; gemi batacak hale geldi. Gemiciler telâşa kapıldılar, gemiyi hafifletmek için ağır eşyaları denize atmaya başladılar. O sırada Yunus aleyhisselâm da geminin altına inmiş uykuya dalmıştı. Kaptan durumdan haberdar edip «Rabbına dua et, ola ki bizi bu halden kurtarır da helak etmez» dedi. Gemidekiler, 'bize bu felâket kimin sebebiyle geldi? Bunu bilmek için aramızda kur'a atalım', dediler, Atılan kur'a Hz. Yunus'a düşmüştü, bunun üzerine; «Anlat bize, sen ne yaptın, nereden gelip nereye gidiyorsun, hangi köyden hangi soydansın?» dediler. O vakit onlara «Ha ben karayı ve denizi yaratan göklerin ilâhı Rabbın kuluyum» dedi ve başından geçen hâdiseyi anlattı. Onun üzerine gemidekiler çok korktular ve «Niye öyle yaptın?» diye kendisini ayıpladılar. Sonra ona, «Bu denizin durulması için sana ne yapalım?» dediler. Yunus aleyhisselâm da «Beni denize atın fırtına durur, çünkü bu büyük fırtına benim için oldu» diye cevap verdi. Adamlar buna rağmen gemiyi karaya çekmek istediler, muvaffak olamadılar. Nihayet Hz. Yunus'u tuttular, gemide bulunanların kurtulması için kendi rızasıyla denize attılar, derhal deniz duruldu. Ve büyük bir balık, Allahü Teâlâ'nın emriyle Hz. Yunus'u yuttu.
Yunus aleyhisselâm balığın kanunda hatasını anladığı, Rabbından izin almadan kavmine kızıp kaçtığı için kendini çok ayıplıyor, kınıyor, pişman oluyor; «Allahım, senden başka ilâh yoktur, teşbih ancak sanadır, muhakkak ki ben haddini aşanlardan oldum.» diye nida ediyordu. Fakat sadece burada değil, öteden beri Rabbına teşbih ile zikredicilerden olduğu için balığın karnında üç gün üç gece kaldı ki, bu Allahü Teâlâ'nın bir peygamberini hapsedişinin bir ifadesiydi. Allahü Teâlâ'yı öteden beri teşbih ettiği için mahlûkatın tekrar diriliş gününe kadar burada kalması mümkün iken, kalmadı ve böyle kısa bir müddetten sonra yine Allahü Teâlâ'nın emriyle balık tarafından açık, boş bir sahaya bırakıldı.
Yunus aleyhisselâm balığın karnından karaya çıktığı zaman hasta bir halde idi ve Allahü Teâlâ kendisine bir siper olarak, üzerinde bal kabağı cinsinden bur bitki bitirdi, orada istirahat etti. Daha sonra kaçtığı kavmine hakkı bildirmesi için tekrar memur edildi ki, onların nüfusu yüz bini geçiyordu. Hz. Yunus kavmini Allah'ın azabını haber vererek îmana davet etti. Onlar da bunun üzerine yeis halinde îman ettiler ve bir zamana kadar ömür sürdüler.
Hz. Yunus kıssasında dikkate şayan bir husus vardır ki, o da yeis halinde îmanın makbul geçmesi, yalnız Yunus aleyhisselâmın kavmine mahsus olmasıdır.
--------------------
Hz Yunus A.S. Hayat Hikayesi
Geçmiş zamanlar Asurlular diye bir kavim vardı. Bu kavim Ninova şehrinde yaşardı. Ninova o vakitler en büyük şehirlerden biriydi. Hz. Yunus'ta Allah tarafından bu kavime peygamber olarak gönderildi. Hz. Yunus peygamber olduğu zaman 30 yaşındaydı.
Ninova halkı ticaret ile uğraşan zengin bir ahaliydi. Bu zenginlik halkın gözünü kamaştırıp doğru yoldan aynlmalarına neden oldu. Artık putlara tapıyorlardı. Ahireti düşünmez olmuşlardı.
Hz. Yunus Ninova'lılan Allah yoluna davet etti. Hz. Yunus'a çokça küfürler edildi. Ancak O, yılmadan, yorulmadan, sabırla tam 33 sene boyunca herkesi doğru yola çağırdı. Allah'ın emri ile belli zaman sonra başlanna bir felaket geleceğini anlattı.
Hz. Yunus'un söylediklerine inananlar da inanmayanlarda olmuştu. Hz Yunus Allah'tan izin almadan kavminden aynldı. Felaket günü yaklaşıyor, herkez Hz. Yunus'u anyordu. Fakat kimse bulamıyordu.
Hz. Yunus Dicle kıyısında bir gemiye bindi. Kendi ile birlikte gemiye binen başkalarıda olmuştu. Denize açıldılar.
Bu arada Ninova çok hareketliydi. Çünkü Hz. Yunus'un söylediği gün gelip çatmıştı.
Gündüz aniden güneş yok oldu. Her taraf karanlığa büründü. Etrafta çok korkunç sesler vardı. Herkes birbirine Hz. Yunus'u soruyordu. Şehirdeki putlan kırdılar. Allah'a düalar ettiler yalvardılar. Allah dualan kabul etti. Beklenen felaketi yaratmadı.
Hz. Yunus, ise gemideydi. Nasıl olduysa gemi gitmiyordu. Üstelik hiçbir sebebide yoktu. Gemi batmak üzereydi. Aralarında bir karar aldılar. Kur'a çekilecek ve bir kişi gemiden atılacaktı. Kur'a çekildi. Hz. Yunus çıktı.
Kur'ayı yenilediler tekrar Hz. Yunus çıkmıştı.
Hz. Yunus kalktı ve gömleğini çıkardı. Ailah'ın izni olmaksızın kavminden ayrılmıştı. Bu hatası hiç aklından çıkmıyordu. Gün batımında Allah'a tövbe ederek kendini engin sulara attı.
Yaptığı tövbeyi Yüce Allah kabul etti. Hz. Yunus'u kurtarması için büyük bir balık gönderdi. Hz. Yunus denizin sulanna gömüldüğünde, balık Hz. Yunus'u yuttu, Hz. Yunus'u karnında muhafaza etti. Daha sonra kıyıya geldiğinde Hz. Yunus'u kıyıya bırakıp uzaklaştı.
Hz. Yunus çok yorgundu, yürüyemiyordu. Sürünerek kumsala doğru ilerledi. Çevreye bakındı. Böcekleri ve zararlı hayvanları gördü. Oraya yığıhverrrüşti. Çok yakıcı bir güneş vardı. Yüce Allah bir bitki yarattı. Bu bitkinin adı Yaktin idi. Yaktin çok çabuk büyüdü.
Hz. Yunus'u güneşten ve böceklerden korudu.
Artık Hz. Yunus kendine gelmişti. Fakat nerede olduğunu biliyordu. Yola koyulmak için hazırhklar yaptı. Sonra yola çıktı. Çok uzun bir yolculuktan sonra Ninova'ya vardı.
Hz. Yunus nihayet kavminin yanına varmıştı. Ninova'da Hz. Yunus büyük bir sevgi ve saygıyla karşılandı, Hz. Yunus gördü ki putlar yok olmuş, kavmi yalnız ve yalnız Yüce Allah'a ibadet ediyordu.
Ninova'lılar, doğruyolu bulmuştu. Hz, Yunus çok sevindi. Gördükleri onu çok etkilemişti. Şükretti.
Hz. Yunus uzun yıllar kavmi ile beraber Allah'a ibadet ederek yaşadı.
Ölümünün yaklaştığı zaman Ninova'dan ayrıldı. Kimse nereye gittiğini bilmiyordu.
Daha sonra bilinmeyen bir tarihte, bilinmeyen bir yerde öldü.
Hz. Yunus'un Asurlulardan ayn kalması ile beraber, kavim yeniden dinden uzaklaştılar. Bunun üzerine Allah Ninova şehrini düşmanlann işgaline izin verdi. Böylece Asurlular devleti yıkıldı.
------------------
HZ. YUNUS ( A.S)
"Doğrusu Yûnus da, gönderilen peygamberlerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binmişti. Gemi de olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de yenilenlerden oldu." ( Saffât: 37/139-141 )
Hz. Yûnus ( a.s)'ın Kur'an'da Zikredilmesi:
Hz. Yûnus ( a.s)'m ismi, Kur'ân-ı Kerîm'in; Nisa, En'âm, Yûnus ve Saffât Sûresinde olmak üzere dört yerde geçmektedir.( 1)
İki yerde ise, Allah'ın ona taktığı lakap ile anılmaktadır. Bunlardan biri, "Zünnûn" ( Balık sahibi)'dur. Onun bu lakabı, Enbiyâ Sûresinde şöyle geçmektedir:
"Zünnûn ( Yûnus) 'a gelince, o öfkeli bir halde ( halkını bırakıp) gitmişti. Bizim, kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içerisinde: 'Senden başka hiçbir İlah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, zalimlerden oldum.' diye niyaz etti." ( 2)
Diğeri ise, "Sahibu'l-Hut" ( Balık sahibi) 'tur. Bu lakabı da, Kalem Sûresinde şöyle geçmektedir:
"Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. "Balık sahibi" ( Yûnus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etti. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka çırıl çıplak kınanacak bir halde oraya atılacaktı."( 3)
Görüldüğü üzere, Hz. Yûnus'un ismi, Kur'ân-ı Kerîm'in dört yerinde "Yûnus", bir yerinde "Zünnun" lakabı ile diğer bir yerinde ise "Sahibu'1-Hut" lakabı olmak üzere toplam altı yerinde geçmektedir.( 4)
Hz. Yûnus ( a.s)'ın Soyu:
Tarihçiler, Hz. Yûnus'un ( a.s) soyu ile ilgili herhangi bir bilgi kaydetmemişlerdir. Ama isminin, Yûnus b. Metta olduğunda ittifak etmişlerdir.
Hz. İsa ( as), Kur'an ayetlerinde ve hadis-i şeriflerde hep annesinin adı ile anılır. Hz. Yunus ( as) da “Metta’nın Oğlu” diye anılmaktadır. Bazıları ‘Metta annesidir’ diyorlarsa da, babası olması daha çok kabul görmektedir. ( bk. Ez-Zebidî, Tecrîd-i Sarih I-XII)
Kitap ehli, Hz. Yûnus ( as)'u, ( Yûnân b. Emtây" şeklinde adlandırmışlardır.
Hz. Yûnus ( as), İsrailoğulları peygamberlerindendir. Soyu, Hz. Yakûb ( as)'un oğullarından Bünyâmîn'e ulaşır. Bünyâmîn ise, Hz. Yûsuf ( as)'un öz kardeşidir.( 5)
Hz. Yûnus ( a.s)'ın Daveti:
Yüce Allah, Hz. Yûnus ( as)'u, Irak'taki Musul toprağında bulunan "Ninova" halkına peygamber olarak gönderdi. Çünkü Ninova halkı arasına putçuluk girmiş ve içlerinde putlara tapma yaygınlık kazanmıştı.
Hz. Yûnus ( a.s), Şam bölgesindeki beldelerden Ninova'ya giderek oradaki halkı Allah'a davet etti. Fakat halk, onun davetini kabul etmeyerek risaletini yalanladılar.Yüce Allah, bu tür memleket halkının çoğunun durumu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Biz hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri, 'Biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkar ediyoruz.' derler."( 6)
Hz. Yûnus ( a.s), Ninova halkına; öğüt veriyor, nasihat edîyor ve onları Allah'a davet ediyordu. Bu şekilde aralarında yıllarca kaldı. Fakat Hz. Yunus ( as), onlardan; hakka tıkanmış kulaklar ve kılıflı kalplerden başka bir şeyle karşılaşmadı. Onları Allah'ın yoluna getirmede gücü yetmedi. Daha sonra onlara, eğer Allah'a iman etmezlerse, başlarına ilahi azabın geleceğini vaat etti. Kavminin durumunda bir değişiklik olmayınca, kendilerine üç gün sonra ilahi azabın geleceğini vaat ederek kızgın bir şekilde aralarından ayrılıp gitti. Bunun yanı sıra onların, Hz. Yûnus ( as)'u tehdit ettikleri, kızdıkları ve kovaladıkları, bunun sonucunda Hz. Yûnus ( as)'un, onlardan kaçtığı da söylenir.
Hz. Yûnus ( a.s), Yüce Allah'ın, kendisine oradan çıkması ile ilgili emri gelmeden önce aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü Hz. Yûnus ( a.s), memleketini terk edip ailesiyle birlikte oradan çıkması ile ilgili Allah'ın emri gelmeden önce çıkışından dolayı kendisini hesaba çekmeyeceğini ve sıkıntıya düşürmeyeceğini sanmıştı... Yüce Allah'ın şu sözü, bu görüşü desteklemektedir:
"Zünnun ( Yûnus)'a gelince, o, öfkeli bir halde ( halkını bırakıp) gitmişti. Bizim, kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti."( 7)
Hz. Yûnus ( a.s), Rabbine değil de kavmine öfkelenerek çekip gitmişti. Çünkü Rabbine öfkelenmesi, Allah'a karşı yapılmış bir isyan sayılır. Üstelik böyle bir şey, peygamberlerin masumiyetine ters düşer.
Abdullah ibn Mes'ud, Mücahid ve Seleften bir topluluk dediler ki: "Hz. Yûnus ( a.s), onların aralarından çıkıp gidince ve onlar da başlarına gelecek olan azabı hak edince, Cenab-ı Allah, onların kalplerine pişmanlık ve tövbe bıraktı. Peygamberlerine yaptıklarından ötürü pişman olup Allah'a yöneldiler. Canlarına eziyet vermek için de kıldan örülmüş giysiler giyindiler. Sonra da Yüce Rablerine feryadı figanla yalvarıp yakardılar. Hayvanlar ile yavrularını birbirinden ayırdılar. Allah'ın huzurunda boyun büküp sükunet gösterdiler. Erkekler, kadınlar, oğullar, kızlar ve analar hep ağlaştılar. İrili-ufaklı hayvanlar, davarlar ve binekler bağrıştılar. Develer ile yavruları, inekler ile buzağıları ve koyunlar ile kuzuları böğürüp meleştiler. Çok korkunç bir an yaşadılar. Hz. Yûnus ( as)'a yaptıkları haksızlık nedeniyle Cenab-ı Allah; kendi gücü, şefkati ve merhameti gereği-karanlık gece parçaları gibi başlarının üstünde dönen azabı, onların üzerinden kaldırdı. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yûnus'un kavmi müstesna, ( halkını yok ettiğimiz memleketlerden) herhangi bir memleket halkı, keşke ( kendilerine azab gelmeden) iman etse de imanları kendilerine fayda verseydi. Onlar iman edince, onlardan dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir müddet daha ( dünya nimetlerinden) faydalandırdık."( 8 )
Hz. Yûnus ( a.s), Balığın Karnında:
Hz. Yûnus ( a.s), kavminden ayrılıp denizin kenarına vardı. Orada yolculuğa hazır bir gemi buldu. Gemiye binmek için gemi halkından izin istedi. Onda bir hayır olduğunu anladılar ve onun gemiye binmesine izin verip onu gemiye bindirdiler.
Denizin ortasına vardıklarında, şiddetli rüzgar esmeye ve deniz dalgalanmaya başlayınca:
- "Aramızda bir günahkar var." dediler. Bunun üzerine aralarında kura çekmeye ve kura kime çıkarsa, onu denize atmaya karar verdiler. Kura, Hz. Yûnus ( as)'a çıkınca, ona, başından geçeni sordular. O da, kavmi ile arasında geçeni anlatınca, hayret edip onu denize atmak istemediler. Onu deniz sahiline bırakmaya karar verdiler. Fakat Hz. Yûnus ( as), Allah'ın, onlara olan gazabının dinmesi için kendisini denize atmalarını istedi. Onlar da, Hz. Yûnus ( as)'u denize attılar. Allah'ın emri ile, onu, büyük bir balık yuttu. Balık, Hz. Yûnus ( as)'u, Allah'ın koruması ve himayesi altında karanlıklar içerisinde gezdirdi. Mucize tamam olunca, Allah, balığa; Yûnus peygamberin etinden bir şey eksiltmemesini ve kemiklerini kırmamasını vahyetti.
Balık, onu taşıdı ve Hz. Yûnus ( as)'u, Allah'ı tesbih ve istiğfar eder bir vaziyette denizin karanlıklarında diri olarak gezdirdi.
Hz. Yûnus ( a.s), denizin karanlıkları içerisinde:
"Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben, zalimlerden oldum." ( Enbiyâ: 21/87) diye niyaz etti.( 9)
Allah'ta, onun bu duasını kabul ederek onu kederli halden kurtardı. Allah, balığa, Hz. Yûnus ( as)'u sahilde düz ve geniş bir alana atmasını vahyetti. Hz. Yûnus ( as), kurtuluşundan dolayı Allah'a hamd etti. Allah, onun üzerine gövdesiz bir ağaç bitirdi. O da, o ağacın meyvesinden yedi ve gölgesinde oturdu. Böylece Allah, onun rahatsızlığını giderdi ve duasını kabul etmiş oldu.
Hz. Yûnus ( a.s), başına gelenlerin, ilahi bir uyarı olduğunu ve Allah'ın izni olmadan kavmine kızarak aralarından ayrılışından dolayı olduğunu anladı.
Bu konuda onun için geçerli bir içtihat olsa da bu içtihat, nefsine zulmeden salih kullar için kabul edilebilir. Ama peygamberler için asla kabul edilemez. Fakat Hz. Yûnus ( as) , kavmini, Allah'ın emrini beklemeden terk etmekle ilahi uyarıyı gerektiren şeyi işlemiştir.( 10)
Yüce Allah, Hz. Yûnus ( a.s)'ın gemiye binişini ve ondan sonra başına gelenleri şöyle anlatmaktadır:
"Doğrusu Yûnus da, gönderilen peygamberlerdendi. Hani o, dolu gemiye binmişti. Gemide olanlarla karşılıklı kura çektiler de yenilenlerden oldu. Yûnus, ( gemide bulunanlara Allah'a karşı yaptığı ile ilgili) kendisini kötülerken onu bir balık yuttu. Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette iken kendisini dışarı çıkardık. Ve üstüne ( gölge yapması vb. şeyler için) kabak türünden geniş yapraklı bir bitki bitirdik. Yûnus 'u, yüz bin veya daha çok kişiye Peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona iman ettiler. Bunun üzerine Biz de, onları, bir müddete kadar yaşattık." ( 11)
Hz. Yûnus ( a.s), ( sağlığına kavuşup) yürümeye güç yetirince, kavmine döndü. Kavmini, Allah'a tövbe edip Allah'a iman etmiş ve emrine uyup onu tasdik etmek için peygamberleri Hz. Yûnus ( as)'un dönüşünü bekler vaziyette buldu. Onların içerisinde kalıp onlara ( Allah'ın emri ile yasaklarını) öğretiyor, kılavuzluk yapıyor, Allah'a giden yolu gösteriyor ve onları dosdoğru yola iletiyor.
Cenab-ı Allah, Ninova halkına; Hz. Yûnus ( as), onların içinde kaldığı sürece ve ondan sonraki müddet içinde, ( sapıtıp bozulmadıkları ve) inanmışlar olarak kaldıkları sürece çeşitli nimetler verdi. Fakat onlar daha sonra bozulup sapıtınca, Allah, onların şehirlerini yerle bir eden kişiyi, onların başına musallat etti.
Tarihçiler, bu olayları nakletmişler ve ibret alacaklar da, bunlardan ibret almışlardır.
Abdullah ibn Abbas'ın rivayetine göre; Hz. Yûnus ( a.s), sayısı, 120.000 kişi olan bir kavme peygamber olarak gönderildi. Çünkü Yüce Allah, Hz. Yûnus ( as)'un peygamber olarak gönderildiği kavmin sayısı ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Yûnus 'u, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik."( 12)
Ayrıca bu konuda bazı rivayetler de nakledilmiştir. Yine de doğruyu en iyi bilen Cenab-ı Allah'tır.( 13)
----------------------
Yunus Aleyhisselam
Musul yakınlarındaki Nineve ( Ninova) ahâlisine gönderilen peygamber. Babası Metâ adında bir zât olup sâlih kimselerdendi. Yunus aleyhisselam kendisini balık yuttuğu için Zinnûn ve Sâhib-i Hût adlarıyla da anılmıştır.
Yunus aleyhisselam, Asûr Devletinin başşehri ve önemli bir ticâret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu. Babası Metâ ve annesi, Allahü teâlâya dua edip, kendilerine bir erkek evlâd ihsân etmesini dilediler. Cenâb-ı Hak onlara Yunus’u ihsân etti. Ancak Yunus aleyhisselam ana rahmindeyken babası vefat etti. Annesi onun doğum ve çocukluğu sırasında birçok hârikulâde, olağanüstü haller gördü. Yunus aleyhisselam Nineve’de büyüdü. Kavmi içinde emin, yalan söylemeyen, yardım seven bir kişi olarak meşhur oldu.
Otuz yaşına gelince Nineve ahâlisine peygamber olarak gönderildi. Putlara tapan Nineve halkını senelerce Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Kavmi ona îmân etmedikleri gibi birçok ezâ ve cefâda bulundular. Onunla alay ettiler. Fakat Yunus aleyhisselam yılmadan ve ümitsizliğe kapılmadan onları hak dîne dâvet etti. Allahü teâlânın azâbıyla korkuttu. Fakat Nineve halkı, “Tek bir kişinin hatırı için azap inip herkesi yok edecekse müsâde et bu azap gelsin.” deyip alay ettiler.
Yunus aleyhisselam kavminin küfürde isrâr etmesine üzülüp onların arasından ayrıldı. Allahü teâlâ ona vahyedip; “Kullarımın arasından ayrılmakta acele ettin. Geri dön, kırk gün daha onları îmâna çağır.” buyurdu. Yunus aleyhisselam bu ilâhi emir üzerine kavmine döndü ve onları hak dîne dâvete devam etti. Otuz yedi gün aralarında kaldı. Kavmi yine inanmadı. Bunun üzerine Yunus aleyhisselam “O halde üç güne kadar başınıza gelecek azâbı bekleyin. Bunun alâmeti önce benizleriniz sararacaktır.” buyurdu ve ilâhî bir emir gelmeden üzüntüyle aralarından ayrıldı.
Yunus aleyhisselamın haber verdiği gün gelince Ninevelilerin benizleri sarardı. Gökyüzü karardı. Şehri simsiyah bir duman kapladı. Herkesi korku ve telâş sardı. Feryad ve figâna başladılar. “Yunus aleyhisselam aramızda ise korkmayın, eğer gitmişse azâb bizi helâk edecektir.” diye söyleştiler. O zaman Allahü teâlâ kalplerine pişmanlık hissini verdi. Onlar tövbe etmek arzusu ile yaşlı sâlih bir zâta geldiler ve ne yapmaları gerektiğini sordular. O zât da henüz azâbın gelmesine iki gün olduğunu ve tövbe etmelerini ve azâbı kaldırması için dua etmelerini tavsiye etti.
Bunun üzerine Nineve halkı şehrin yakınındaki bir yüksek tepeye çıkıp Allahü teâlâya ve O’nun peygamberi Yunus aleyhisselama îmân ettiler. Allahü teâlâya dua edip azâbı kaldırmasını niyaz ettiler. O zamana kadar yaptıkları her türlü kötülük ve haksızlığa da tövbe ettiler. Hattâ öyle oldu ki, evlerindeki başkasına âit olan taşları söküp sâhiplerine iâde ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tövbelerini kabul edip, azâbı üzerlerinden kaldırdı. Duânın yapıldığı gün Cumâ olup, Aşûre günüydü. Sonra sevinç içinde şehre dönen Nineve halkı şehirde Yunus aleyhisselamı aramaya başladılar.
Yunus aleyhisselam da ayrılışından bir müddet sonra kavminin hallerini öğrenmek için Nineve’ye yakın bir yere geldiğinde azâbın rahmete tebdil olduğunu gördü. Fakat şehre girmedi. “Eğer şehre girersem beni yalancılıkla ithâm ederler.” diyerek sahra ( çöl) tarafına yöneldi ve oradan uzaklaştı ve Dicle Nehri kenarına vardı. Fakat buraya Allahü teâlâdan emir almadan gelmişti. Dicle Nehri kenarındayken yolcularla dolu olan bir gemiye bindi. Gemi hareket edip kıyıdan uzaklaştı. Gemi bir müddet seyrettikten sonra durdu ve kımıldamaz oldu. Gemidekiler şaşırıp kaldılar. Ne kadar çalıştılarsa da gemiyi bir türlü yürütemediler. Sonra da; “Aramızda bulunan bir suçlu yüzünden gemi yürümüyor.” diye aralarında söylendiler. Geminin batacağından endişe edip paniğe kapıldılar. Durumu uğursuzluk kabul edip: “Burada efendisinden kaçan bir kul vardır. Kur’a atalım o meydana çıkar!” diye söyleştiler.
O zamâna kadar âdetleri kur’a kime isâbet ederse onu cezâ olarak denize atmaktı. Âdetleri gereği kur’a çektiler. Kur’a Yunus aleyhisselama çıktı. O zaman Yunus aleyhisselam bunun kendisi hakkında ilâhi bir imtihan olduğunu kabul edip tevekkülle; “O âsi kul benim!” dedi. Gemidekiler Yunus aleyhisselama bakıp sâlih bir kimse olduğunu anlayıp; “Bu zât köleye benzemiyor!” diyerek yeniden kur’a çektiler. Kur’a yine hazret-i Yunus’a isâbet etti. Üçüncü defâ çekilen kur’a da Yunus aleyhisselama isâbet etti. Bâzıları; “Şüphesiz bu kişinin suçu olmalı!” dediler.
Yunus aleyhisselam yolcuları Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet etti. Fakat gemidekiler Yunus aleyhisselamı denize attılar. O an gece vaktiydi. Yunus aleyhisselamı bir balık yuttu. O zaman cenâb-ı Hâk balığa emredip onu yaralamamasını, kemiklerini kırmamasını bildirdi. Balık bu hal üzere hazret-i Yunus’u alıp denizin derinliklerinde kayboldu. Yunus aleyhisselam balığın karnında sağ, aklı başında ve şuûru yerindeydi. Balığın karanlık vücûdunda çok üzgün bir halde: “Yâ Rabbî! Emir ve hüküm senindir. Fakat Nineve’ye dönmeye ve kavmimi îmânlı bir şekilde görmeye ümîdim sonsuzdur. Bütün bunlara rağmen senin takdirin ne ise ona râzıyım.” dedi.
O sırada bâzı sesler işitti. “Bu nedir acabâ?” diye söylendi. Allahü teâlâ ona balık karnında olduğunu vahyederek: “Ey Yunus! Bu sesler beni denizde zikreden canlıların sesleridir!” buyurdu.
Yunus aleyhisselam balığın karnında dahi her zaman zikre devam ediyordu. Melekler onun sesini işitip Allahü teâlâya arz ettiler. Allahü teâlâ; “Bu kulum Yunus’un sesidir. Bir hâli sebebiyle onu denizde bir balığın karnında hapsettim.” buyurdu. Yunus aleyhisselam, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minezzâlimîn ( Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum.” ( Enbiya sûresi 87)” duasına devam etti. Bu duası ve tesbihi onun kurtuluşuna sebep oldu. Balığın karnında üç, yedi veya kırk gün kaldıktan sonra kurtuluşa erdi. Yunus aleyhisselam balığın karnından Muharrem ayının onuncu ( Aşûre) günü çıktı.
Balık onu çıkarıp sâhile bıraktığında; Yunus aleyhisselam zayıflamış, bitkin, hasta bir durumda ve himâyeye muhtâçtı. Cenâb-ı Hak ihsânıyla orada hazret-i Yunus’u güneşin yakıcı sıcağından gölgelendirerek geniş yapraklı, çabuk büyüyüp yükselen bir ağaç veya bitki bitirdi. Bu ağaç sinek ve haşerâtın zararını da önlemekteydi. Cenâb-ı Hak bir rivâyette o bitkiden hazret-i Yunus’a süt damlattı. Diğer bir rivâyette dağ keçisini emrine verdi. İyice kuvvetleninceye kadar o dağ keçisi sabah akşam gelip hazret-i Yunus’u emzirdi. Yunus aleyhisselam kendine gelince Allahü teâlâya şükredip ibâdete başladı. Birgün kendisine gölge veren ağacın kuruduğunu görüp üzüldü. Allahü teâlâ ona vahy edip kavmine dönmesini emir buyurdu ve kavminin tövbelerini kabûl ettiğini bildirmesini emretti.
Yunus aleyhisselam kavmine gitmek üzere yola çıkıp, Nineve şehri yakınlarına gelince gördüğü bir çobana kavminin durumunu sordu. Çoban da; “Peygamberleri olan Yunus aleyhisselam onlara darılıp gittiğinden kendi başlarına kaldı. Cenâb-ı Hak onlara azâb gönderdi. Azâb bulutları başları üzerinde üç gün üç gece durdu. Fakat onlar bin bir pişmanlıkla ağlaştılar. Yunus aleyhisselamı aramalarına rağmen bir yerde bulamadılar. Neticede Allahü teâlâ onları bağışladı. Üzerlerinden azâbı kaldırdı. Şimdi yolları gözetip kendilerine emir ve yasakları öğretecek Yunus aleyhisselamın gelmesini bekliyorlar.” dedi. Yunus aleyhisselam kendisinin bekledikleri kimse olduğunu ve gidip onlara haber vermesini istedi. Çoban Nineve’ye gidip Yunus aleyhisselamın geldiğini haber verdi.
İlk anda Yunus aleyhisselamın geldiğine inanmayan Nineve halkı ağacın ve koyunun dile gelip, konuşması netîcesinde inandılar. Yunus aleyhisselamın bulunduğu tarafa gittiler. Yunus aleyhisselamı namaz kılarken buldular. Namazdan sonra onu hasretle kucaklayıp özür dilediler. Berâberce şehre döndüler. Bundan sonra Yunus aleyhisselam onlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı. Kavmi mesut ve iyilik üzere oldular. Yunus aleyhisselam seksen üç yaşında ibâdet hâlindeyken Nineve’de vefat etti. Vefât ettiği yer hakkında başka rivâyetler de vardır.
Yunus aleyhisselamın mucizeleri:
1. Yunus aleyhisselam, Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği üzere balığın karnında üç, yedi veya kırk gün yaşamıştır.
2. Yunus aleyhisselamın duası bereketiyle bulutlardan ateş çıkardı. Bir gün Nineve ahâlisi kendisinden bulutlardan ateş çıkarılmasını istediklerinde dua etti ve bulutlardan ateş düşüp memleketin bir bölgesindeki ağaçları yaktı.
3. Yunus aleyhisselamın duası bereketiyle dağdan su çıkmıştır.
4. Yunus aleyhisselamın peygamberliğine bir keler şehâdet etmişti. Nineveliler Yunus aleyhisselamdan mucize isteyince, Allahü teâlânın emriyle dağa işâret etti. Dağdan çıkan bir keler dile gelerek; “Ey insanlar! Biliniz ki, Yunus hak peygamberdir. Sizi Cennet’e, Rabbinizin mağfiretine dâvet ediyor.” dedi.
5. Yunus aleyhisselam Nineve hâkimini îmâna dâvet etti. O zaman Hâkim; “Kapımda bulunan şu demir halka altın olursa îmân ederim.” dedi. Yunus aleyhisselam Allahü teâlânın emriyle elini kapının halkasına koydu. Demir halka altın hâline geldi.
6. Yunus aleyhisselam odun olmadığı halde su üstünde ateş yakmıştır.
7. Yunus aleyhisselam, Davud aleyhisselam gibi güzel sesli olduğundan, tatlı sesi vahşî ve yırtıcı hayvanlara da tesir eder, onu dinlemek için etrâfında toplanırlardı.
Yunus aleyhisselamın hayâtı ve başına gelen hâdiseler hakkında Kur’an-ı kerîmin Sâffat, Nisâ, Yunus, Enbiyâ, Kalem, sûrelerinde haber verilmektedir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de hadîs-i şerîfte buyurdu ki:
“Balığın karnındayken Yunus’un ( aleyhisselam) yaptığı dua; “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn” idi. Müslüman bir kişi bu duayı her ne şey için okursa, Allahü teâlâ elbette onu kabul eder. Hiçbir kula, Yunus bin Metâ’dan ( aleyhisselam) daha hayırlıyım, demek yakışmaz.”
-----------------------
Dipnotlar:
( 1) Nisa: 4/163.En’am.6/86 Yunus.10/98 Saffat 37/139 ( ç)
( 2) Enbiyâ: 21/87-88
( 3) Kalem: 50/48-49
( 4) Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 673-674.
( 5) Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 674.
( 6) Sebe: 34/34
( 7) Enbiyâ: 21/87
( 8 ) Yûnus: 10/98
( 9) Bir hadisi Şerifte; Hz Yûnus ( a.s)'ın bu duasıyla dua eden kişinin duasının mutlaka kabul edileceği bildirilmiştir. bk. Müsned: 1/170; Hakim, Müstedrek, 2/488; Münziri. Terğib, 2/583 ( ç)
( 10) Bu bilgi, Abdurrahman Habenneke'nin, "el-Akidetü'1-İslamiyye" adlı kitabından alınmıştır.
( 11) Saffât, 37/139-148
( 12) Saffat, 37/147
( 13) Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 676-679.
---------------------
KAYNAK :
Cengiz DUMAN
Araştırmacı-Yazar
kurankissalari
meal ihya org
Mumsema
muminem-net
Sorularla İslamiyet
Dinimiz islam
Çobanın Duası
Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı. Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi. Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölü yor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu Allah’a… Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadı n aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu. Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü. Ölmüştü… Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti.
-Hocam… diyebildi hıçkırarak, bizim ki… Söyleyemiyordu, ama İmam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı. Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü. Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu. Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Hışımla yaklaştı muhtar:
-Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden… Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı. Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;
-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada… Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.
-Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana. Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti. Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.
Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da “imam efendi, imam efendi…” diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.
-Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu. Rüyayı duyan İmamın benzi attı, kendisi de hemen aynı rüyayı görmüştü.
” Gel hele, içeri gel…” demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.
Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda…
Bir kaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi? Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler. Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: Bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır’dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi. Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi. Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar. Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu… Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular.
Çoban da söyledi:
-Allah’ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler
yanıma, selam verirler. Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla .
ALLAH’A DOST OLMAK [GAVS-I KASREVİ (K.S) SOHBETİ] "1"
Gavs-ı Kasrevi hz [kuddise sırruhu] buyurdular: Birgün Cebrail (A.S.) Rabbü’l-Alemîn’den soruyor: “Ey Rabbimiz, diyor, şu anda senin yanında en makbul kulun kimdir acaba? Lütfen bana haber ver, onu görüp tanımak istiyorum” Rabbü’l-Âlemîn de Cebrail’e: “Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. İlk önce o köprüden geçen bu zamanda en makbul kulum o dur.” Cebrail (A.S.) emredilen memlekete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra oturup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker. Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları ‘sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir. O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofiye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî’den İse hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atına binmeye gidince, sofi ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yardım eder. Süvariye, “benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet” diyerek helâllık ister ve “eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam” der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet bırak, git, İşte, helal ettim. Allah belânı versin” deyince sofi atı bırakır Süvari yoluna devam ederken sofi de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Cebrail (A.S.) oradan çıkıp sofiyi durdurur. -“Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibril-i Emin’in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya atarım” der. Sofi feryad u figan ederek: “Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden, Cibril-i Emin’in yerini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım” diye yakınır ise de Cebrail (A.S.), “Hayır elimden kurtulamazsın, vallahilazîm, eğer Cebrail’in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım.” diyerek ısrarına devam eder. Sofîye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Cebrail’e (A.S.) Allah’a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarını aradım, Cibril-i Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün dünyayı dolaştım, yine yoktu. Geriye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrail’sin yahutta ben. Kendimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyleyse Cebrail senden başkası değildir” diyor. Bunun üzerine Cebrail (A.S.) elini beline vurup, “Allah dostluğu sana mübarek olsun.” diyerek oradan ayrılıyor. İşte Allah yolu böyledir. Sofinin hiç kabahati olmamasına rağmen süvariden o kadar dayak yediği, kamçılandığı, tokatlandığı halde sabretti, tahammül etti, üstelik ondan özür diledi. İşte böyle, insan sabırlı olmalı, işlerini Allah’a bırakmalı. Kendisine zulüm eden olursa onu Allah’a havale etmesi daha makbuldür. Allah’ın kuvveti insanınki gibi değildir. Her zaman sabır ve tahammül ehli olmaya çalışmalıdır. Herhangi bir ümmet-i Muhammed kendisine hakaret ederse ümmet-i Peygamber (A.S.V.) olmanın hatırı için onu hoş görüp helâl etmesi daha uygundur.
Bencil Adamın Kırbası
Hasan-ı Basri Hazretleri müridleriyle beraber hacca gidiyordu. Yolda bir çöle düşüp günlerce yol aldılar. Gittikleri yerde zerre kadar bir su eseri yoktu. Herkes o yana bu yana su aramaya çıkmışlardı. Nihayet birisi bir su kuyusu bulduğunu müjdeledi.
Bütün müslümanlar kuyunun başına toplandılar. Kuyunun dibi derindi ve kuyudan su çekmek için ne ipleri ne de kovaları vardı. Yine ümitsizliğe düşmüşler mahzun ü mükedder olmuşlardı.
Bu arada Hasan-ı Basrî Hazretleri:
Az sabredin ben; murakabeye başladığım zaman siz kuyudan su ihtiyacını giderir abdestinizi alırsınız, dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri ibadete başlayınca kuyunun suyu da ağzına kadar dolmaya başladı. Orada bulunanlar kana kana içtiler ve abdestlerini de tazelediler. Fakat kimsenin aklından yanlarına yedek su almak gelmiyordu, su da olduğu gibi duruyordu. Biraz sonra kuyunun suyu aniden gerisin geriye çekilip;gitti
Durumu Hasan-ı Basrî Hazretlerine haber verdiler. Araştırıp soruşturduğunda bir kişinin bütün su ihtiyacını giderdikten sonra kırbasını da doldurduğu anlaşıldi; Hasan-ı Basrî Hazretleri bunun üzerine şöyle söyledi:
Ey hasis kişi! Senin yüzünden kuyunun suyu çekildi. Sen kendinden sonrakileri düşünmeden bir de kırbanı doldurdun. İşte bu yüzden de kuyunun suyunun çekilmesine sebep oldun buyurdu.
Boşa Çıkan Hile
Mısır´da Tolunoğulları hanedanının kurucusu Ahmed b. Tolun, Halife Memun zamanında Bağdat´da saray kumandanlığı yapmış olan Buhara Türklerinden Tolun´un oğluydu. Pek dindar ve dürüst biriydi.
Ahmed´in gençlik yıllarında bir gün, babası Tolun onu bir iş için hükümet konağına göndermişti. Ahmed orada Tolun´un cariyelerinden birinin bir hizmetçiyle fuhuş halinde olduğunu görmüştü. Fakat babasının yanına dönünce, bu olaydan hiç bahsetmemişti. Ancak cariye, Ahmed´in gördüğü durumu babasına anlatacağından korktu, Tolun´a gidip şöyle söyledi:
- Biraz önce falan yerdeyken Ahmed yanıma geldi, beni yoldan çıkarmak istedi. Ben de ondan kaçarak köşküme gittim.
Bu sözlere kanan Tolun, Ahmed´i yanına çağırdı. Yazdığı bir mektubu mühürleyip kapatarak, bunu kumandanlardan adını belirttiği birine götürmesini emretti. Cariyenin anlattıklarından ona bir şey söylemedi. Mektupta ise şöyle yazıyordu:
´Bu mektubu taşıyan kişi sana gelince boynunu vur, kesik başını da bana gönder.´
Ahmed mektupta yazılanları bilmiyordu. Mektubu aldı, çıkıp gitti. Giderken sözü geçen cariye onu gördü ve yanına çağırdı. Tolun´a söylediği yalan sözlerin nasıl karşılandığını iyice anlamak istiyordu.
Cariye, Tolun´a bir mektup yazdıracağı bahanesiyle Ahmed´i yanında eyledi. Gideceği yere göndermek için Ahmed´in elindeki mektubu aldı. Mektupta bir hediye emri olduğunu sanıyor, bu hediyeyi de kendisiyle fuhuş ortağı olan şahsın kazanmasını istiyordu. Bunun için mektubu onunla ilişkide bulunan hizmetçiye teslim ederek, bahsedilen kumandana gönderdi. Kumandan mektubu okuyunca emir gereği onu getiren hizmetçinin başını kestirip Tolun´a gönderdi.
Bu duruma şaşıran Tolun, olanlardan habersiz Ahmed´i aratıp yanına getirtti. Mektubu ne yaptığını sorunca, Ahmed gördüklerini aynen anlattı. Durumu anlayan cariye de korkuya kapıldı, Tolun´a gidip yaptığını itiraf etti, bağışlanmasını istedi.
Aynı cariye yüzünden idama mahkum olup yine idamdan kurtulan Ahmed b. Tolun ise, babasının yanında ayrı bir değer kazanmıştı.
Tevazu Sahibi Halife
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz´e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.´e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer´dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer´im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
Hayvanların Üstün Yanları
Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.a), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.
Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi´nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:
- Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz
- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.
- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz
- İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.
- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan
- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!
İsmi İyilerin Arasına Yazıldı
Hasan-ı Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.) hazretleri, önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi. Bir gün evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve ´Allah rızâsı için bir sadaka´ dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri mahzun bir halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana döndüğünü gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı! Yerinde duramaz hâle geldi!..
Bir cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî´yi görünce, aralarında;
"Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir ve biz de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.
Çocukların bu sözleri, ona çok ağır geldi.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr oldu. O da Habîb´i talebeliğe kabul etti.
Oradan ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce, alacaklarını talep eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti anlayınca,
´ Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne alacağı varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.
Çocukların yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,
´ Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh´a âsî olmuş oluruz... diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği sızlayarak, ´Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi kötüler arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin´ diyerek Allâh´a iltica etti.
Dul Kadın ve Evliyanın Kerameti
Bağdat. Dul bir kadın...
Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.
- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun
- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.
Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.
Hazreti Şeyh kadına dönerek.
- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.
- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.
- İpilik satıldı mı
Abdülkadir Geylani Hazretleri:
- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
- Yarın gel, paranı al.
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:
- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.
Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.
Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
- Para geldi mi efendim
Şeyh bin altını kadına verirken:
- Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu
Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri´ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.
Bostan Bekçisi Hükümdar
Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem k.s. Hazretleri anlatıyor:
Babam Horasan ´ Belh hükümdarlarındandı. Bir gün atına binip ava çıkmıştım. Önüme çıkan -tilki veya tavşan- bir hayvanı kovalıyordum. Arkadan bir ses duydum:
- Ey İbrahim, sen bunun için yaratılmadın, bununla emrolunmadın!
Sağa-sola bakındım, fakat kimseyi göremedim. Aynı sesi daha açıktan, sonra da pek yakından yine iki kere duydum. Bu sefer durdum ve dedim ki: Bu bana Allah´tan bir uyarıdır. Vallahi bugünden sonra Rabbime isyankârlık yapmam.
Atımı sürüp babamın bir çobanına geldim. Onun çoban elbisesini aldım, kendi kıymetli elbiselerimi ona bıraktım. Dağları, ovaları aşarak yürüdüm; Irak ülkesine ulaştım. Oralarda günlerce işçi olarak çalıştım. Fakat helal kaygısından hiçbir şey bana huzur vermiyordu.
Bazı olgun kişiler, safi helal kazanç için Şam ve Tarsus tarafına gitmemi tavsiye etmişlerdi. Oralara gittim. Tarsus´ta iken nice günler bostanlarda bekçilik yaptım. Bir gün bostan sahibinin arkadaşları gelmişti. Adam dedi ki:
- Ey bağ bekçisi! Git de narların en iyisinden biraz getir.
Bir miktar nar getirdim. Adam narı kesince, ekşi olduğunu gördü. O zaman dedi ki:
- Sen bunca zamandır bahçemizde bekçisin; meyve ve narlarımızdan da yiyorsun. Tatlıyı ekşiden ayıramıyor musun
- Vallahi ben meyvelerinizden bir şey yemedim, tatlısını da ekşisinden ayıramam!
Adam şaşkın bir edayla bana şunu söyledi:
- Hayret bir şeysin yahu! Sen İbrahim Edhem olsan, bundan fazla olmazdın.
Ertesi gün bu haber halk arasında yayılıverdi. Meraklı insanlar, gruplar halinde bahçeye akın etti. Gelenlerin çoğaldığını görünce, ben bir yanda saklandım. İnsanlar bahçeye dolarken, aralarından sıyrılıp kaçıverdim...
Garip Bir Merasim Sonrası
Aradan yıllar uzun yıllar geçer. Hasan-ı Basri babasının memleketine yerleşir. Burada Abdullah bin Abbas, Enes bin Malik, Abdurrahman bin Semûre (Radıyallahu anhüm) gibi sahabilerin eteğine yapışır ve onlardan hisse kapar. Bir ara Sicistan seferine katılır, bir ara Horasan´a uzanır. Ondan sonra Basra´ya dönüp inci ticaretine başlar. Küçük kârlara razı olmasına rağmen büyük paralar kazanır ve hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Ticaret bahanesiyle çok yer gezer.
Bir seferinde yolu Kayseri´ye düşer. Burada acayip bir merasime şahit olur. Meydana altın direkli bir çadır kurar, kıymetli halılar, atlas yastıklar ve gümüş şamdanlar arasına bir tabut oturturlar. Askerler, çiftçiler, tüccarlar, hekimler, müneccimler çadırın etrafında dolanır, saçlarını başlarını yolarlar. Birara vezir, Hasan-ı Basri´nin kulağına eğilir ve olup biteni izah eder.
´Kayser´imizin genç bir oğlu vardı´ der, ´Hem boylu poslu, hem de çok yakışıklıydı. Bir sürü lisan bilirdi ve bir çok fenlerde mahirdi. Hepimizden iyi ata binerdi. Attığını vurur, vurduğunu devirirdi. Ancak bir gün hastalanıverdi. Nice bilge hekimlerin yaptığı ilaçlar fayda vermedi. Görüyorsun işte, ölüme çare mi var ´
Bu hadise Hasan-ı Basri´ye çok tesir eder. Ani bir kararla Basra´ya döner ve elindekini avucundakini fukaraya dağıtır. Zahiri ilimlerde zaten hatırı sayılır bir alimdir. Ancak dahasını yapmalı, yaratıkları bırakıp yaratana koşmalı, bir gönül ehlinin önünde diz çöküp sırlara kapı aralamalıdır.
Ahitname
Bir gün Basra´da...
Basra´lı Şem´ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem´ûn´un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı Anlatalım.
Şem´ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem´ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ´Ey asil komşum´ der ´niye zahmet ettin ki ´
- Ne zahmeti, vazifemiz değil mi
- Biliyor musun ben gidiciyim.
- Hepimiz gidiciyiz.
- Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser. ´Peki´ der, ´ya benim inandıklarım doğruysa ´
- Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
- Bak Şem´ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
- Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş
- Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın
- İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem´ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ´İstersen yanan fırına girelim´ der, ´var mısın ´
- Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
- Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
- Sanırım, Allah´ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım.
- Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
- Diyecek bir şey bulamıyorum.
- Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem´ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
- Bu kadar kolay mı yani
- Evet bu kadar kolay.
- Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
- Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
- Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra...
- Sakın ´millet ne der ´ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
- Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
- Nasıl yani
- Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi
- Eder.
- Bana kulum der mi
- Der.
- Emin misin
- Adım gibi.
- Peki kefil olur musun
- Olurum.
- Ahitname de yazar mısın
- Yazarım.
- Mührünü de basar mısın
- Basarım.
- İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem´ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ´yaptığını beğendin mi´ der, ´sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah´ım ben ne yaptım!´
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ´Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim´ der, ´n´olur bu cüretimi affeyle!´ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem´ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ´Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş´ der, ´merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.´
- Peki ya ahitname
- Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
- Yalvarırım ver, n´olur ver.
- Al!
Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz.
Kâğıt elindedir.
Basra´nın güllerinden biri... Hasan-ı Basri
3Firûz, Meysan muharebesinde İslâm ordularına direnme hatasına düşen bir Basralıdır ve esir alınır. Diğerleriyle birlikte Medine´ye getirilir ve köle olarak Zeyd bin Sabit´e verilir. Ancak ne zincir ne kırbaç bilir, ne de incitilir. Evin bir ferdi gibi yaşar, işine bakar. Hatta Peygamber Efendimizin hanımlarından Ümmü Seleme´nin (Radıyallahu anha) cariyesi Hayre ile evlenmeye kalkar. Kimse ona ´Hadi ordan sen kölenin birisin´ demez. Ev kurmasına yardım ederler. Ümmü Seleme Hayre ile evladı gibi ilgilenir, ceyizini yapar, evini döşer. Hatta ´bizim evin işinden ne olsun´ der, ´siz kendinize bakın.´ Hayre buna rağmen kutlu kapıdan ayrılmaz. Evin kızı gibi gelir gider, sıkıldıkça içini döker. Çok geçmeden nurtopu gibi bir oğulları olur. İki köle (belki de sevinçlerini paylaşmak için) üç kıtaya yayılan devletin halifesine (Hazret-i Ömer´e) çıkarlar. Mübarek onları kapıda karşılar. Yer gösterir, süt, hurma ikram eder. Şirin bebeği kucağına alır ve sever. İri gözlerine ve minik burnuna bakıp ´Yarabbim ne güzel şeyler yaratıyorsun´ der. Firûz bir isim istediğinde düşünmeden ´Hasan olsun´ buyurur, ´hasana (güzele) Hasan yakışır!´
Sütüm olsa da...
O yıllarda hayat herkes için zordur. Ama sıfırdan başlayanlar için (Firûz ve Hayre için) daha zordur. Üç beş dirhem yevmiye için karı koca bahçelere koşar, akşamlara kadar hurma toplarlar. Hasad zamanları oğullarını Ümmü Seleme´ye (radıyallahü anh) bırakırlar. Ümmü Seleme Validemiz, Hasan´ı bağrına basar. Her istediğini verir, her dediğini yapar. Bu sevimli yavrunun ağlamasına dayanamaz. Hatta ´N´olurdu´ der, ´onu bir emzirebilseydim´ Öyle hulusi kalp ile dua ederki yaşlı olmasına rağmen göğüsleri süt dolar. Güzel çocuğu doyurur, ayağında sallayıp uyutur. Kalbinin yumuşadığı anlarda elini açar ve ´Ya Rabbi´ der, ´Sen bu çocuğu âleme imam kıl. Ona uyanlar selâmet bulsun, azabdan kurtulsun.´
O yıl da ramazan bereketi ile gelir. Zeyd bin Sabit, Firûz´u, Ümmü Seleme´de Hayre´yi azad eder. Bu şefkat iklimi garip kölelerin kalbini yumuşatır ve kendi istekleriyle Müslüman olurlar.
Ümmü Seleme´nin terbiyesinden geçen Hasan farklı bir çocuk olur. Edipleri imrendirecek fasihlikte bir arapça konuşur ve akranlarının çelik çomak oynadıkları günlerde Kur´an-ı kerimi ezberler. En hoşlandığı şey cuma günleri Mescid-i Nebi´ye gidip Hazret-i Osman´ı dinlemektir. Zira bu gülyüzlü Halifeyi çok sever, hep onunla birlikte olmak ister. Nitekim şehit edildiğinde de yanıbaşındadır. Hasan yüzlerce sahabe ile görüşür ve onlardan ilim devşirir ki onbeş, onaltı yaşına geldiğinde benzeri az bulunan bir âlimdir.
Kötü Sözü İçinde Tut
Adamın biri Hasan-ı Basri hazretlerine gelir. ´Biliyor musunuz der, filanca sizin hakkınızda olmayacak şeyler söylüyor
- Nerden biliyorsun
- Kulaklarımla duydum.
- Nerede
- Fitnecinin evinde
- Orada ne arıyordun
- Ziyafete gitmiştim.
- Peki neler ikram etti
- Çorba, börek, pilav, tatlı, dolmalar, köfteler, meyveler, şerbetler... Bir sürü şeyler işte.
Bütün bunları içinde tutuyorsun da o üç beş kelimeyi niye tutamıyorsun
Sepet Çalan Cinler
Ashab-ı Kiram´dan Abdullah İbnü´z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor:
Bir gece Mescid-i Haram´a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe´yi tavaf ediyor. Tavaflarını bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik sezdiğim için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe´ye kadar yürüyüp oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi sıra ben de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim. Bir de baktım, bir toplantı. Bana sordular:
- İbnü´z-Zübeyr, neden geldin
Ben de onlara sordum:
- Söyleyin hele, siz kimsiniz
- Bizler cin cemaatiyiz.
- Ben Kâbe´yi tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine takılıp buraya girdim.
- Ha, onlar bizim kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!
- Ben taze hurma isterim, dedim.
O günlerde Mekke´de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de yedim. Sonra dediler ki:
- Artanı da yanında götür!
Kalan hurmaları alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim.
Evime geldim ve hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım. Sonra başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık arasında iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı:
- Onu nereye koydu nereye .. Sandığa koydu sandığa!..
- Açın sandığı açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede
- Sepetin içinde. Sepeti de açın!
- Onu açamayız ki. Onun üstüne Allah´ın ismi (besmele) okunmuş.
- Öyleyse onu olduğu gibi alıp götürün!
Böylece hurma sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara saldırmadığıma çok pişmanım.
Anasının Kölesi
Karen´de parlayan pırlanta ....
Efendimiz´in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde´nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr´e verilir ki, Topkapı Sarayı´nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys´e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz´a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler... Kimbilir Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.
Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler... Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.
Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.
Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim
Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.
Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani´nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server´i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.
Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse...
Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ´İstiyorsan git!´ der, ´Git bakalım, beni kime emanet edeceksen ´ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki Onun nazını kim çeker sonra
Hasretini Yüreğine Gömer
Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn´e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı İnanın muma döner.
Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ´feyz´ nehir olur akar.
Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ´Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor´ buyururlar, ´İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni´dir!´
Hasan-ı Basri Hazretleri müridleriyle beraber hacca gidiyordu. Yolda bir çöle düşüp günlerce yol aldılar. Gittikleri yerde zerre kadar bir su eseri yoktu. Herkes o yana bu yana su aramaya çıkmışlardı. Nihayet birisi bir su kuyusu bulduğunu müjdeledi.
Bütün müslümanlar kuyunun başına toplandılar. Kuyunun dibi derindi ve kuyudan su çekmek için ne ipleri ne de kovaları vardı. Yine ümitsizliğe düşmüşler mahzun ü mükedder olmuşlardı.
Bu arada Hasan-ı Basrî Hazretleri:
Az sabredin ben; murakabeye başladığım zaman siz kuyudan su ihtiyacını giderir abdestinizi alırsınız, dedi. Hasan-ı Basrî Hazretleri ibadete başlayınca kuyunun suyu da ağzına kadar dolmaya başladı. Orada bulunanlar kana kana içtiler ve abdestlerini de tazelediler. Fakat kimsenin aklından yanlarına yedek su almak gelmiyordu, su da olduğu gibi duruyordu. Biraz sonra kuyunun suyu aniden gerisin geriye çekilip;gitti
Durumu Hasan-ı Basrî Hazretlerine haber verdiler. Araştırıp soruşturduğunda bir kişinin bütün su ihtiyacını giderdikten sonra kırbasını da doldurduğu anlaşıldi; Hasan-ı Basrî Hazretleri bunun üzerine şöyle söyledi:
Ey hasis kişi! Senin yüzünden kuyunun suyu çekildi. Sen kendinden sonrakileri düşünmeden bir de kırbanı doldurdun. İşte bu yüzden de kuyunun suyunun çekilmesine sebep oldun buyurdu.
Boşa Çıkan Hile
Mısır´da Tolunoğulları hanedanının kurucusu Ahmed b. Tolun, Halife Memun zamanında Bağdat´da saray kumandanlığı yapmış olan Buhara Türklerinden Tolun´un oğluydu. Pek dindar ve dürüst biriydi.
Ahmed´in gençlik yıllarında bir gün, babası Tolun onu bir iş için hükümet konağına göndermişti. Ahmed orada Tolun´un cariyelerinden birinin bir hizmetçiyle fuhuş halinde olduğunu görmüştü. Fakat babasının yanına dönünce, bu olaydan hiç bahsetmemişti. Ancak cariye, Ahmed´in gördüğü durumu babasına anlatacağından korktu, Tolun´a gidip şöyle söyledi:
- Biraz önce falan yerdeyken Ahmed yanıma geldi, beni yoldan çıkarmak istedi. Ben de ondan kaçarak köşküme gittim.
Bu sözlere kanan Tolun, Ahmed´i yanına çağırdı. Yazdığı bir mektubu mühürleyip kapatarak, bunu kumandanlardan adını belirttiği birine götürmesini emretti. Cariyenin anlattıklarından ona bir şey söylemedi. Mektupta ise şöyle yazıyordu:
´Bu mektubu taşıyan kişi sana gelince boynunu vur, kesik başını da bana gönder.´
Ahmed mektupta yazılanları bilmiyordu. Mektubu aldı, çıkıp gitti. Giderken sözü geçen cariye onu gördü ve yanına çağırdı. Tolun´a söylediği yalan sözlerin nasıl karşılandığını iyice anlamak istiyordu.
Cariye, Tolun´a bir mektup yazdıracağı bahanesiyle Ahmed´i yanında eyledi. Gideceği yere göndermek için Ahmed´in elindeki mektubu aldı. Mektupta bir hediye emri olduğunu sanıyor, bu hediyeyi de kendisiyle fuhuş ortağı olan şahsın kazanmasını istiyordu. Bunun için mektubu onunla ilişkide bulunan hizmetçiye teslim ederek, bahsedilen kumandana gönderdi. Kumandan mektubu okuyunca emir gereği onu getiren hizmetçinin başını kestirip Tolun´a gönderdi.
Bu duruma şaşıran Tolun, olanlardan habersiz Ahmed´i aratıp yanına getirtti. Mektubu ne yaptığını sorunca, Ahmed gördüklerini aynen anlattı. Durumu anlayan cariye de korkuya kapıldı, Tolun´a gidip yaptığını itiraf etti, bağışlanmasını istedi.
Aynı cariye yüzünden idama mahkum olup yine idamdan kurtulan Ahmed b. Tolun ise, babasının yanında ayrı bir değer kazanmıştı.
Tevazu Sahibi Halife
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.
Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz´e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:
- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.
Fakat görevli itiraz edecek oldu:
- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.
Halife cevap verdi:
- Evet ama, Rasulullah s.a.v.´e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.
Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:
- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.
Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:
- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.
- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.
- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.
- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.
Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:
- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer´dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer´im.
İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.
Hayvanların Üstün Yanları
Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.a), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.
Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi´nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:
- Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz
- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.
- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz
- İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.
- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan
- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!
İsmi İyilerin Arasına Yazıldı
Hasan-ı Basrî (k.s.) hazretlerinin talebelerinden Habîb-i Acemî (k.s.) hazretleri, önceleri çok zengin birisi idi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi. Bir gün evinde, tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve ´Allah rızâsı için bir sadaka´ dedi. Habîb, onun yüzüne kapıyı kapattı, o fakiri mahzun bir halde geri çevirdi. Sofraya döndüğünde kabın içindeki yemeğin kana döndüğünü gördü! Bu hâdise karşısında dehşete düştü! Kendisini bir korku sardı! Yerinde duramaz hâle geldi!..
Bir cuma günü, Hasan-ı Basrî hazretlerinin evinin yolunu tuttu. Yolda giderken, oyun oynayan çocuklar, Habîb-i Acemî´yi görünce, aralarında;
"Kaçın, kaçın! Tefeci Habîb geliyor! Ayağından kalkan toz, bize de gelir ve biz de onun gibi bedbaht oluruz, diyerek kaçıştılar.
Çocukların bu sözleri, ona çok ağır geldi.
Hasan-ı Basrî hazretlerinin meclisine varıp elini öptü. Huzurunda tevbekâr oldu. O da Habîb´i talebeliğe kabul etti.
Oradan ayrılıp evine dönerken, kendisine borcu olanlar onu görünce, alacaklarını talep eder korkusu ile kaçışmak istediler. Habîb-i Acemî bu vaziyeti anlayınca,
´ Kaçmayın, bugün asıl benim sizden kaçmam lâzım, dedi. Ve kimden ne alacağı varsa, hepsini bağışladığını îlan etti.
Çocukların yanından geçerken, çocuklar bu sefer birbirlerine,
´ Kaçın, kaçın! Tevbekâr Habîb geliyor. Üzerine bizden toz bulaşmasın. Bulaşırsa, bizler Allâh´a âsî olmuş oluruz... diyerek kaçıştılar. Habîb, bu sözleri duyunca çok duygulandı. Yüreği sızlayarak, ´Yâ Rabbbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, bir tevbemle ismimi kötüler arasından çıkarıp iyiler arasına kaydeyledin´ diyerek Allâh´a iltica etti.
Dul Kadın ve Evliyanın Kerameti
Bağdat. Dul bir kadın...
Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere, hafta boyu el emeği verir, göz nuru döker iplik eğirir, pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder, çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor, ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti, pazara götürmeye karar verdi.
- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver, diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı, yaşlı kadını görünce duraklayarak:
- Hoş geldin bacı, nereye gidiyorsun
- Bir miktar ipliğim var, pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor, bunu ver de ben satayım.
- Memnuniyetle, lütuf buyurmuş olursunuz, efendim dedi ve ipi verdi.
Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip, ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca, müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler, kadında daha fazla bir şey demedi.
Hazreti Şeyh kadına dönerek.
- Hatun canını sıkma, ipliği satmaya gönderdim, parası gelsin ne kadar etti se alırsın.
- Pekala, diyerek gider, ertesi gün gelir.
- İpilik satıldı mı
Abdülkadir Geylani Hazretleri:
- İplik satıldı, fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
Kadın bir hafta sonra gelir, para henüz gelmemiştir, kadına:
- Yarın gel, paranı al.
Kadın, pazara niye gitmedim, şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken, Mürütler:
- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek, derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.
Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu, niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi, yol alamaz olduk, denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır, yolumuza devam ederdik ama, şu anda nerede bulacağız, dedi.
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder, sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki, bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik, dediler.
Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra, ihtiyar kadın gelip sordu.
- Para geldi mi efendim
Şeyh bin altını kadına verirken:
- Benim satışım seninki kadar kârlı olmuş mu
Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri´ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.
Bostan Bekçisi Hükümdar
Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem k.s. Hazretleri anlatıyor:
Babam Horasan ´ Belh hükümdarlarındandı. Bir gün atına binip ava çıkmıştım. Önüme çıkan -tilki veya tavşan- bir hayvanı kovalıyordum. Arkadan bir ses duydum:
- Ey İbrahim, sen bunun için yaratılmadın, bununla emrolunmadın!
Sağa-sola bakındım, fakat kimseyi göremedim. Aynı sesi daha açıktan, sonra da pek yakından yine iki kere duydum. Bu sefer durdum ve dedim ki: Bu bana Allah´tan bir uyarıdır. Vallahi bugünden sonra Rabbime isyankârlık yapmam.
Atımı sürüp babamın bir çobanına geldim. Onun çoban elbisesini aldım, kendi kıymetli elbiselerimi ona bıraktım. Dağları, ovaları aşarak yürüdüm; Irak ülkesine ulaştım. Oralarda günlerce işçi olarak çalıştım. Fakat helal kaygısından hiçbir şey bana huzur vermiyordu.
Bazı olgun kişiler, safi helal kazanç için Şam ve Tarsus tarafına gitmemi tavsiye etmişlerdi. Oralara gittim. Tarsus´ta iken nice günler bostanlarda bekçilik yaptım. Bir gün bostan sahibinin arkadaşları gelmişti. Adam dedi ki:
- Ey bağ bekçisi! Git de narların en iyisinden biraz getir.
Bir miktar nar getirdim. Adam narı kesince, ekşi olduğunu gördü. O zaman dedi ki:
- Sen bunca zamandır bahçemizde bekçisin; meyve ve narlarımızdan da yiyorsun. Tatlıyı ekşiden ayıramıyor musun
- Vallahi ben meyvelerinizden bir şey yemedim, tatlısını da ekşisinden ayıramam!
Adam şaşkın bir edayla bana şunu söyledi:
- Hayret bir şeysin yahu! Sen İbrahim Edhem olsan, bundan fazla olmazdın.
Ertesi gün bu haber halk arasında yayılıverdi. Meraklı insanlar, gruplar halinde bahçeye akın etti. Gelenlerin çoğaldığını görünce, ben bir yanda saklandım. İnsanlar bahçeye dolarken, aralarından sıyrılıp kaçıverdim...
Garip Bir Merasim Sonrası
Aradan yıllar uzun yıllar geçer. Hasan-ı Basri babasının memleketine yerleşir. Burada Abdullah bin Abbas, Enes bin Malik, Abdurrahman bin Semûre (Radıyallahu anhüm) gibi sahabilerin eteğine yapışır ve onlardan hisse kapar. Bir ara Sicistan seferine katılır, bir ara Horasan´a uzanır. Ondan sonra Basra´ya dönüp inci ticaretine başlar. Küçük kârlara razı olmasına rağmen büyük paralar kazanır ve hatırı sayılır bir servet sahibi olur. Ticaret bahanesiyle çok yer gezer.
Bir seferinde yolu Kayseri´ye düşer. Burada acayip bir merasime şahit olur. Meydana altın direkli bir çadır kurar, kıymetli halılar, atlas yastıklar ve gümüş şamdanlar arasına bir tabut oturturlar. Askerler, çiftçiler, tüccarlar, hekimler, müneccimler çadırın etrafında dolanır, saçlarını başlarını yolarlar. Birara vezir, Hasan-ı Basri´nin kulağına eğilir ve olup biteni izah eder.
´Kayser´imizin genç bir oğlu vardı´ der, ´Hem boylu poslu, hem de çok yakışıklıydı. Bir sürü lisan bilirdi ve bir çok fenlerde mahirdi. Hepimizden iyi ata binerdi. Attığını vurur, vurduğunu devirirdi. Ancak bir gün hastalanıverdi. Nice bilge hekimlerin yaptığı ilaçlar fayda vermedi. Görüyorsun işte, ölüme çare mi var ´
Bu hadise Hasan-ı Basri´ye çok tesir eder. Ani bir kararla Basra´ya döner ve elindekini avucundakini fukaraya dağıtır. Zahiri ilimlerde zaten hatırı sayılır bir alimdir. Ancak dahasını yapmalı, yaratıkları bırakıp yaratana koşmalı, bir gönül ehlinin önünde diz çöküp sırlara kapı aralamalıdır.
Ahitname
Bir gün Basra´da...
Basra´lı Şem´ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir.
Hasan-ı Basri, Şem´ûn´un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı Anlatalım.
Şem´ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem´ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ´Ey asil komşum´ der ´niye zahmet ettin ki ´
- Ne zahmeti, vazifemiz değil mi
- Biliyor musun ben gidiciyim.
- Hepimiz gidiciyiz.
- Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız.
Mübarek acı acı gülümser. ´Peki´ der, ´ya benim inandıklarım doğruysa ´
- Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar.
- Bak Şem´ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz.
- Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş
- Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın
- İnanırım.
Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem´ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ´İstersen yanan fırına girelim´ der, ´var mısın ´
- Yoo, hayır. Bu kadarı yeter.
- Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı.
- Sanırım, Allah´ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım.
- Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim.
- Diyecek bir şey bulamıyorum.
- Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem´ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş.
- Bu kadar kolay mı yani
- Evet bu kadar kolay.
- Ama benim ömrüm günah içinde geçti.
- Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir.
- Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra...
- Sakın ´millet ne der ´ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle.
- Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var.
- Nasıl yani
- Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi
- Eder.
- Bana kulum der mi
- Der.
- Emin misin
- Adım gibi.
- Peki kefil olur musun
- Olurum.
- Ahitname de yazar mısın
- Yazarım.
- Mührünü de basar mısın
- Basarım.
- İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle.
Şem´ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler.
Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ´yaptığını beğendin mi´ der, ´sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah´ım ben ne yaptım!´
O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ´Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim´ der, ´n´olur bu cüretimi affeyle!´ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem´ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ´Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş´ der, ´merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.´
- Peki ya ahitname
- Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim.
- Yalvarırım ver, n´olur ver.
- Al!
Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz.
Kâğıt elindedir.
Basra´nın güllerinden biri... Hasan-ı Basri
3Firûz, Meysan muharebesinde İslâm ordularına direnme hatasına düşen bir Basralıdır ve esir alınır. Diğerleriyle birlikte Medine´ye getirilir ve köle olarak Zeyd bin Sabit´e verilir. Ancak ne zincir ne kırbaç bilir, ne de incitilir. Evin bir ferdi gibi yaşar, işine bakar. Hatta Peygamber Efendimizin hanımlarından Ümmü Seleme´nin (Radıyallahu anha) cariyesi Hayre ile evlenmeye kalkar. Kimse ona ´Hadi ordan sen kölenin birisin´ demez. Ev kurmasına yardım ederler. Ümmü Seleme Hayre ile evladı gibi ilgilenir, ceyizini yapar, evini döşer. Hatta ´bizim evin işinden ne olsun´ der, ´siz kendinize bakın.´ Hayre buna rağmen kutlu kapıdan ayrılmaz. Evin kızı gibi gelir gider, sıkıldıkça içini döker. Çok geçmeden nurtopu gibi bir oğulları olur. İki köle (belki de sevinçlerini paylaşmak için) üç kıtaya yayılan devletin halifesine (Hazret-i Ömer´e) çıkarlar. Mübarek onları kapıda karşılar. Yer gösterir, süt, hurma ikram eder. Şirin bebeği kucağına alır ve sever. İri gözlerine ve minik burnuna bakıp ´Yarabbim ne güzel şeyler yaratıyorsun´ der. Firûz bir isim istediğinde düşünmeden ´Hasan olsun´ buyurur, ´hasana (güzele) Hasan yakışır!´
Sütüm olsa da...
O yıllarda hayat herkes için zordur. Ama sıfırdan başlayanlar için (Firûz ve Hayre için) daha zordur. Üç beş dirhem yevmiye için karı koca bahçelere koşar, akşamlara kadar hurma toplarlar. Hasad zamanları oğullarını Ümmü Seleme´ye (radıyallahü anh) bırakırlar. Ümmü Seleme Validemiz, Hasan´ı bağrına basar. Her istediğini verir, her dediğini yapar. Bu sevimli yavrunun ağlamasına dayanamaz. Hatta ´N´olurdu´ der, ´onu bir emzirebilseydim´ Öyle hulusi kalp ile dua ederki yaşlı olmasına rağmen göğüsleri süt dolar. Güzel çocuğu doyurur, ayağında sallayıp uyutur. Kalbinin yumuşadığı anlarda elini açar ve ´Ya Rabbi´ der, ´Sen bu çocuğu âleme imam kıl. Ona uyanlar selâmet bulsun, azabdan kurtulsun.´
O yıl da ramazan bereketi ile gelir. Zeyd bin Sabit, Firûz´u, Ümmü Seleme´de Hayre´yi azad eder. Bu şefkat iklimi garip kölelerin kalbini yumuşatır ve kendi istekleriyle Müslüman olurlar.
Ümmü Seleme´nin terbiyesinden geçen Hasan farklı bir çocuk olur. Edipleri imrendirecek fasihlikte bir arapça konuşur ve akranlarının çelik çomak oynadıkları günlerde Kur´an-ı kerimi ezberler. En hoşlandığı şey cuma günleri Mescid-i Nebi´ye gidip Hazret-i Osman´ı dinlemektir. Zira bu gülyüzlü Halifeyi çok sever, hep onunla birlikte olmak ister. Nitekim şehit edildiğinde de yanıbaşındadır. Hasan yüzlerce sahabe ile görüşür ve onlardan ilim devşirir ki onbeş, onaltı yaşına geldiğinde benzeri az bulunan bir âlimdir.
Kötü Sözü İçinde Tut
Adamın biri Hasan-ı Basri hazretlerine gelir. ´Biliyor musunuz der, filanca sizin hakkınızda olmayacak şeyler söylüyor
- Nerden biliyorsun
- Kulaklarımla duydum.
- Nerede
- Fitnecinin evinde
- Orada ne arıyordun
- Ziyafete gitmiştim.
- Peki neler ikram etti
- Çorba, börek, pilav, tatlı, dolmalar, köfteler, meyveler, şerbetler... Bir sürü şeyler işte.
Bütün bunları içinde tutuyorsun da o üç beş kelimeyi niye tutamıyorsun
Sepet Çalan Cinler
Ashab-ı Kiram´dan Abdullah İbnü´z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor:
Bir gece Mescid-i Haram´a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe´yi tavaf ediyor. Tavaflarını bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik sezdiğim için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe´ye kadar yürüyüp oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi sıra ben de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim. Bir de baktım, bir toplantı. Bana sordular:
- İbnü´z-Zübeyr, neden geldin
Ben de onlara sordum:
- Söyleyin hele, siz kimsiniz
- Bizler cin cemaatiyiz.
- Ben Kâbe´yi tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine takılıp buraya girdim.
- Ha, onlar bizim kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste!
- Ben taze hurma isterim, dedim.
O günlerde Mekke´de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de yedim. Sonra dediler ki:
- Artanı da yanında götür!
Kalan hurmaları alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim.
Evime geldim ve hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım. Sonra başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık arasında iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı:
- Onu nereye koydu nereye .. Sandığa koydu sandığa!..
- Açın sandığı açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede
- Sepetin içinde. Sepeti de açın!
- Onu açamayız ki. Onun üstüne Allah´ın ismi (besmele) okunmuş.
- Öyleyse onu olduğu gibi alıp götürün!
Böylece hurma sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara saldırmadığıma çok pişmanım.
Anasının Kölesi
Karen´de parlayan pırlanta ....
Efendimiz´in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde´nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr´e verilir ki, Topkapı Sarayı´nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys´e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz´a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler... Kimbilir Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.
Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler... Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.
Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.
Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim
Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.
Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani´nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server´i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.
Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse...
Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla ´İstiyorsan git!´ der, ´Git bakalım, beni kime emanet edeceksen ´ Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki Onun nazını kim çeker sonra
Hasretini Yüreğine Gömer
Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn´e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı İnanın muma döner.
Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra ´feyz´ nehir olur akar.
Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve ´Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor´ buyururlar, ´İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni´dir!´
Halini Gizleyen Köle
Abdullah b. Mübarek in şöyle dediği rivayet edilir:
- Mekke-i Mükerreme de bulunuyordum. Orda büyük bir kıtlık vardı. İnsanlar yağmur duası için Arafat a çıktılar. Fakat daha şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kaldılar. Böylece bir hafta beklediler. Bir hafta sonra yine yağmur duası için Arafat a çıktılar. İçlerinde zayıf bedenli siyah bir adam gördüm. Adam, iki rekat namaz kıldı, sonra Allahü Teala ya dua etti. Sonra tekrar seccadeye kapanıp:
- İzzet ve Celalim hakkı için, kullarına yağmur ihsan etmedikçe, başımı seccadeden kaldırmam diye Allah a niyazda bulundu. Bunun üzerine gökte bir bulut zuhur ettiğini ve biraz sonra sağnak halinde yağmur yağmaya başladı. O adam, Allah ü Teala ya hamd ü sena ederek, oradan ayrıldı.
Ben de kendisini takip ettim. Adam gidip kölelerin satıldığı bir yere girdi. Ben oradan ayrıldım. İkinci günü yanıma para alarak, kölelerin satıldığı o yere gittim. Köle satana:
- Benim bir köleye ihtiyacım vardır. Satın alacağım dedim. Bana otuz kadar köle gösterdi. Kendisine:
- Bunlardan başka var mıdır diye sordum. Bana:
- Evet, bir köle daha vardır, fakat o içine kapanmış, kimse ile konuşmaz dedi.
- Bana göster dedim. Adam bana daha önce gözümle gördüğüm köleyi getirdi. Kendisine:
- Bunu kaça aldın diye sordum. Bana:
- Yirmi dinara satın aldım, fakat onu sana on dinara veririm dedi. Ben kendisine:
- Hayır, ben sana daha fazla veririm. Onu yirmi yedi dinara alıyorum dedim. Adamla anlaşıp, köleyi satın aldım. Elinden tutup ordan ayrıldım.
Köle:
- Ey efendim! Beni niçin satın aldın Senin hizmetine benim gücüm yetmez dedi. Ben kendisine şöyle dedim:
- Ben seni, senin benim efendim, benim de senin hizmetçin olmam için satın aldım dedim.
- Niçin böyle yapıyorsun dedi.
- Dün seni gördüm ki, Allah a dua ettin. Allah duanı kabul buyurdu. Bunun üzerine senin kerametini öğrendim, senin büyük adam olduğunu anladım dedim. Bana:
- Sen onu gördün mü dedi. Ben:
- Evet gördüm dedim.
- Beni azad edermisin diye sordu.
- Sen Allah rızası için, hürsün. Seni azad ettim dedim. Kendisini görmediğim birinden şöyle bir ses geldi bana:
- Ey İbni Mübarek! Müjdeler olsun sana. Allahü Teala seni bağışladı:
- Sonra o adam güzelce bir abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dedi:
- Allah a hamd ü senalar olsun. Bu, küçük efendimin azadıdır. Çok büyük Mevlamın azadı acaba nasıl olur
Sonra yine abdest alarak iki rekat namaz kıldı. Selam verince, ellerini göğe kaldırıp, şöyle duada bulundu:
- Ey Allah ım! Sen biliyorsun ki, ben sana otuz sene ibadet ettim. Seninle benim aramda benim sırrımı açığa vurmaman için sözleşme vardı. Şimdi ise benim sırrımı açığa vurdun. Beni yanına al! Böyle deyip bayıldı ve yere düştü. Bir de baktım ki ölmüş. Onu yıkayıp kefenledim. Fakat iyi bir kefene saramadım. Sonra cenaze namazını kılıp defnettim. Uyuyunca gece rüyamda, güzel bir zat, güzel bir elbise giymiş ve yanında kendisi gibi büyük bir zat daha gördüm. Ellerini birbirlerinin omuzuna koymuş ve bana doğru geliyorlardi. Tarif ettiğim zat, bana hitaben:
- Ey İbni Mübarek! Sen hiç Allah tan utanmadın mı dedi ve yürüdü. Kendisine:
- Sen kimsin diye sordum.
- Ben Allah in Rasulü Muhammed im. Bu da İbrahim Aleyhisselam dır dedi. Ben Efendim (s.a.v.) e:
- Ben Allah tan nasıl utanmıyorum ki, çok namaz kılıyorum dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
- Allah ın veli kullarından biri ölür de, neden onu güzel bir kefene sarmazsın
Sabah olduğu vakit, kabristana gidip onu kabrinden çıkardım. Güzel bir kefene sardım. Sonra tekrar canaze namazını kıldım ve defnettim. Allahü Tala ona rahmet etsin.
Mülkümüzden Çıkanı Geri Almayız
Adamın biri mescidde uyuyordu. Yanında para çantası vardı. Uyandığı zaman yanındaki para, çantasının çalındığını gördü. Yanında Cafer-i Sadık ın namaz kıldığını gören adam, gidip onun yakasına yapıştı. Cafer-i Sadık, adama:
- Ne istiyorsun dedi. Adam:
- Para cüzdanım kayboldu. Yanımda senden başka kimse yoktu. Cüzdanı muhakkak sen aldın . Dedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:
- Cüzdanında ne kadar para vardı diye sordu. Adam:
Bin dinar vardı. Dedi.
Bunun üzerine Cafer-i Sadık, hemen evine gidip bin dinar alarak, gelip adama verdi. Adam arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları kendisine:
- Para cüzdanın bizdedir. Biz sana şaka yapmıştık. dediler. Bunun üzerine adam bin dinarı alıp geri dönerek ayrıldığı yere geldi. Kendisine bin dinar vereni sordu. Kendisine parayı verenin Peygamber Aleyhisiselam ın amcası soyundan olduğunu söylediler. Bu sefer adam hemen Cafer-i Sadık Hazretleri ne gitti. Özür dileyerek aldığı parayı geri vermek istedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:
- Biz öyle kimseleriz ki, bizim mülkümüzden bir şey çıktı mı, onu bir daha geri almayız. Dedi ve parayı kabul etmedi.
Güzel Görüşlü Çirkin Cariye
Harun Reşid in siyah ve çirkin bir cariyesi vardı. Bir gün cariyelerinin önüne para saçtı. Cariyelerden paraları toplamaya kalkıştılar. Çirkin olan cariye ise, durduğu yerden kıpırdamayıp, Harun Reşid in yüzüne bakıyordu. Harun Reşid, cariyeye:
- Sen niye paralardan almıyorsun diye sordu.
Cariye: Onların istekleri paradır. Benim isteğim ise, para değil, paranın sahibidir dedi.
Cariyenin bu sözü, Harun Reşid in hoşuna gider. Cariyeyi kendisine daha yakın kılar ve ona medh ü senada bulunur. Bu hal diğer ülkelerin hükümdarlarına ulaşır ve Harun Reşid, siyah ve çirkin bir cariyeye aşık olmuş derler. Onların bu sözleri Harun Reşid e ulaşınca, tüm hükümdarlara davetiye gönderip, onlara ziyafet verir. Bütün hükümdarlar Harun Reşid in yanında toplandıklari vakit, Harun Reşid, cariyelerin gelmelerini emreder. Cariyeler huzuruna gelince, Harun Reşid her birine yakuttan bir kadeh verir ve yere atmalarını emreder. Bütün cariyeler bu işi yapmaktan imtina ederler. Sonunda çirkin cariyeye, kadehi atıp kırmasını emreder, o da atıp kırar. Bunun üzerine Harun Reşid, mecliste bulunan hükümdarlara:
- Bu cariyeye bakın. Bunun yüzü çirkindir, fakat içi güzeldir der. Halife, cariyeye:
- Kadehi niçin kırdın diye sorar. Cariye şöyle cevap verir:
- Siz bana, kadehi kırmak için emir verdiniz. Ben ise, kadehi kırarsam, halifenin hazinesinde bir noksanlık olacağını, eğer kırmazsam, onun emrine itaat hususunda noksanlık olacağını düşündüm. Bunun birincisinde noksanlığı tercih ettim ve halifenin emrine itaat ve hürmet ederek kadehi kırdım. Aynı zamanda kadehi kırdığım takdirde delilikle, kırmadığım takdirde ise asilik etmekle suçlanacaktım. Asilik etmekle suçlanmaktansa, delilikle suçlanmak, bana daha uygun göründü .
Hükümdarlar cariyenin bu sözlerini güzel görüp tasvip ettiler ve Harun Reşid in onu sevmesinden dolayı, kendisine karşı takındıkları tavır için özür dilediler.
İstikametten Sapınca
Genç şehzadelerden biri padişah olup tahta oturdu. Fakat tahtın lezzetini bulamaz. Bunun üzerine yakınlarına:
İnsanlardan bu hususta benim gibi olanlar var mıdır diye sorar. Yakınları:
Onlar istikamet sahibidirler. Diye cevap verirler.
Öyle ise beni de istikamet sahibi yapan yok mu
Seni istikamet sahibi, ancak alimler yapabilir. Derler. Bunun üzerine genç padişah ülkesindeki bütün alimleri ve salihleri çağırıp onlara şöyle der:
Benim yanımda bulunacaksınız. Beni doğru yolda bulup, itaata ait hususları işlerken görürseniz bana destek olunuz. Günah olan hususları işlemeye kalkıştığımı görürseniz, beni men ediniz.
Alimler ve salihler, padişahın istediği gibi hareket ederler. Bu sebeple tam dört yüz sene padişahlık yapar. Sonra yanına şeytan gelir. Padişah ona:
Sen kimsin diye sorar. Şeytan:
Ben iblisim. Fakat sen kimsin. Bana söyler misin der. Padişah:
Ben ademoğullarından bir adamım. Der.İblis:
Sen eğer ademoğullarından bir adam olmuş olsaydın, onların olduğu gibi, sen de ölürdün. Sen ancak bir ilahsın, insanların sana ibadet etmeleri için davet et der. Şeytanın aldatıcı sözleri padişahın içinde yer eder:
Ey insanlar! Ben bugüne kadar sizden bir şeyi gizliyordum. Onu size açıklamak zamanı gelmiştir. İyi biliyorsunuz ki, ben dört yüz senden beri sizin hükümdarınızım. Eğer ben ademoğullarından biri olsaydım, onların öldükleri gibi ben de ölürdüm. Ben bir ilahım, bana ibadet ediniz.
Bunun üzerine Cenabı Hakk o devrin peygamberine vahyederek buyurur ki:
Ona haber ver. İstikamette olduğu müddetçe ben onu korudum. Bana isyan ettiği andan itibaren, izzetim ve celalim hakkı için, onun üzerine Buhtunnasr adındaki hükümdarı musallat edeceğim .
Gerçekten de, çok geçmeden, Cenabı Hakk Buhtunnasr ı onun üzerine musallat kıldı. Buhtunnasr onun boynunu vurup öldürdü ve hazinesindeki bütün altınları alıp götürdü.
Salihlerin Namazı
Isam b. Yusuf, Halem el-Esam in meclisine gelip, ona bir hususta itiraz etmek ister ve Hatem e:
Ya Eba Abdurrahman! Sen namazı nasıl kılıyorsun diye sorar.
Hatem, yüzünü Isam a çevirerek şöyle cevap verir:
Namaz vakti geldiği zaman kalkıp bir zahiri abdest ve bir de batıni abdest alırım.
Bunun üzerine Isam:
Batıni abdest nasıl alınır der. Her iki abdesti izah etmek üzere Hatem şöyle konuşur:
Zahiri abdesti, yıkanması gereken azaları su ile yıkamakla alırım. Batıni abdestte ise azalarımı yedi şeyle yıkarım. Tevbe etmek, pişman olmak, dünya sevgisini terk etmek, insanların medh ü senasını terk etmek, riyaseti terk etmek, kin ve hasedi terk etmekle. Böylece abdest aldıktan sonra mescide giderim. Tüm azalarımla kıbleye yönelirim. Kabe yi görürüm. Ümitle korku arasında namaza dururum. Namazda iken Allah ın beni gördüğünü, sağımda cennetin, solumda cehennemin, arkamda ölüm meleğinin, bulunduğunu görürüm. Kendimi sanki sırat köprüsüne ayağımı basmış sanarak, bu kıldığım namaz son namazdır derim. Sonra niyet edip tekbir alırım. Tefekkürle okurum, tevazu ile rüku eder, içten ağlayıp niyaz etmekle secde ederim. Ümitle oturup duaları okur, ihlasla selam veririm. İşte benim otuz seneden beri kıldığım namaz böyledir.
Bunları içtenlikle dinleyen Isam, ağlayarak şöyle der:
Bu öyle bir şeydir ki, bunu senden başkası yapamaz.
Teheccüd Kılan Kölenin Sırrı
Vaktiyle, herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:
Benden bir isteğin var mı diye sordu.
Kölesi: Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yanlız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum;
Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsade etmenizi.
İkincisi, beni gündüz çalıştırıp, gece meşgul etmemenizi.
Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.
Bunun üzerine adam: Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen ondada otur. dedi.
Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:
Niçin bu odayı seçtin diye sorunca o garip köle:
Ey efendim! Bilmez misiniz ki, Allah ile beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur. Diye cevap verdi. Odasına yerleşti.
Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve ona bir arkadaş hatta kardeş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerini de merak ediyordu.
Bir gece, kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sesizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe açılmış bir delik ve ordan uzanmış nurdan kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip köle ise secdeye kapanmış, Allah a niyazda bulunarak şöyle diyordu:
Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vazifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet, Allah ım.
Efendisi, sabaha kadar kölenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca nur kandili göğe doğru çekildi, tavandaki delikte kaybolmuştu.
Kölenin efendisi birçok geceler aynı şekilde onun halini gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çagırdı ve ona:
Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup, Allah a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın dedi.
Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz, öylece kaldı. Sonra ellerini kaldırıp Allahü Teala ya şöyle niyazda bulundu:
Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açıga vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sabibi Allah ım! Beni kendine al diye dua etti. Allah ü Teala onun bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek beka alemine göçtü.
İbadetin Hakkını Verdi
Abidlerin biri namaz kılmaya başlar. Fatiha süresini okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği zaman, içine, kendisinin gerçekten ibadet edici olduğunu düşüncesine düşer.
Bunun üzerine kendisine Yalan söylüyorsun. Sen ancak mahlukata ibadet ediyorsun diye bir his, bir ses gelir. Bunun üzerine tevbe eder.
Fatihayı okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti celilede ulaştığında yine içine Hakikaten ibadet ediciyim diye bir his, bir düşünce gelir.
Kendisine yine Yalan söylüyorsun. Sen ancak malına ibadet ediyorsun diye bir ses gelir. Bunun üzerine bütün malını sadaka olarak dağıtır. Yanında zaruri ihtiyacından başka hiçbir şey bırakmaz.
Sonra namaz kılmaya baslar. Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği vakit Gerçekten ibadet ediciyim diye kendisine bir his gelir. Bundan sonra kendisine Doğru söylüyorsun. Sen gercekten ibadet edicilerdensin diye bir ses gelir.
Saliha Kadın Ve Kocası
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın Bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Münafık kocası, onun bu haline çok kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için, Allah a dua ederdi.
Bir gün, o zalim adam iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine:
Şuna bir oyun çevireyim de görsün. Bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söylemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.
Hanımını çağırdı. Ona bir kese altın vererek:
Bunu iyi sakla! diye tembih etti. O saliha kadın da, kocasının emri üzerine hemen gitti. Besmele yi çekerek keseyi iyice sakladı. Fakat kocası olan münafık adam da onu gizlice takip ediyordu. Sonra, karısının haberi olmadan keseyi ordan aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden, yine hanımını çağırdı:
Sana verdiğim bir kese altını hemen getir dedi.
Kadın koştu, keseyi sakladığı yere;
Bismillahirrahmanirrahim diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala Hazretleri nin emriyle melekler tarafından kese kuyudan çıkarılıp, yerine kondu. Yanlız ıslanan keseden sular damlıyordu. Kadın, kesenin neden ıslandığını anlayamadı, getirdi. Kocasına teslim etti. Adam, içi altınla dolu ıslak keseyi görünce çok şaşırdı. Karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına:
Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet diye yalvarmaya başladı. Allah a tevbe ve istiğfar etti. Allah ın salih kullarından biri oldu. O günden sonra, dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi.
Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizim, beni affet Allah ım.
O saliha kadın ise:
Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip, kocamı salihlerden eyledin . Diye dua ediyordu.
Bağdat´ta İşlenen Günah
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin müridlerinden Ebu Amr şöyle anlatıyor:
Birgün pazarda gezerken bir güzel kadın görüp tekrar tekrar baktım. Sonra hata ettiğimi anlayıp tevbe - istiğfar ettim. Akşama eve geldiğimde evde bir kadın vardı. Bana:
Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, acaba nedendir, dedi. Ben tenha bir yerde aynayı alıp baktım ki, hakikaten yüzüm sim - siyah olmuştu. Neden olduğunu düşünürken aklıma o kadına baktığım geldi. Bir mağaraya çekilip kırk gün göz yaşı döktüm, günahımın affı için Allah´a yalvardım. Kırk gün sonra hâtırıma gidip Hazreti Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerini ziyaret etmek geldi.
Bağdat´a şeyhin yanına gittim. Şeyhin hücresine varıp kapıyı çaldığımda, bana:
Gir ya ebâ Amr, sen pazarda günah işle, biz Bağdat´da istiğfar edelim öyle mi, dedi.
Allah´ı Zikr Etmek
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şöyle anlatıyor:
Üstazım oldukça hastaydı. Onu ziyarete gitmiştim. Benimde o sırada elimde bir yelpaze vardı. Onunla hocamı rahatlatmak istedim. Bana şöyle söyledi:
Evladım Cüneyd! Elindeki yelpazeyi bırak, yelleme, çünkü ateş yelledikçe daha çabuk tutuşur, daha sür´atli yanar. Ben elimdeki yelpazeyi bıraktım. Daha sonra:
Efendim, bir vasiyetin var mı, dedim ve vasiyette bulunmalarını rica ettim. Bana:
Halkla konuşmaya dalıp da Allah´ı zikretmeyi unutma, daima Allah´ı zikreyle buyurdu. Bunun üzerine ben:
Üstazım, eğer bunu daha evvel söylemiş olsaydın, sizinle bile sohbet etmezdim, dedim.
Kendini Cennette Sanan Mürid
Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin müridlerinden birisi kendi kendine:
Ben artık kemale erdim, bir mürşidin himayesine ihtiyacım yoktur, diye düşünüyor ve sohbeti terkederek kendi halvetinde kalıyordu. Bu derviş birgün seher vakti uyurken bir rüya gördü. Rüyasında kendisini gayet güzel bağlar ve bahçeler içinde buldu. Etraftan akan ırmaklar ve kendisine her hizmeti gören hizmetçiler vardı. İstediği leziz yemeklerden yedi ve gönlünce eğlendi.
Uyandığı zaman gayet sürür duyuyordu. Bu rüyasını diğer müridlere anlattı. Müritler de gelip Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine anlattılar. Hazreti Şeyh onun halvetine gelip halini şöyle bir seyredince, baktı ki, gurur ve kibir dimağına işlemiş, şeytanın tamamen esiri olmuş, nefs-i emmare tam hakim halde.
Bu gece seni Cennete götürecekler. Cennete girince üç defa «La havle velâ kuvvete illa billahil aliyyil aziym» de, dedi.
Gece müridi rüyasında Cennete götürdüler. Şeyhin sözü aklına gelip üç kere okudu. O anda gördüklerini hep unutup kendisini bir çöplükte buldu. Etrafına baktı ki, çöplük ve pislik içinde kalmış. Hata ettiğini anladı. Çok göz yaşı döktü. Şeyhin huzuruna varıp ayaklarına sarıldı, kusurunun bağışlanmasını diledi. Hazreti Şeyh de onun kusurunu afvedip müridleri arasındaki yerini almasını sağladı. Hazreti Cüneyd bu hadise üzerine şöyle söyledi:
Her müride bir mürşid gerek, aksi takdirde şeytan-ı aleyhilâ´ne gelir ona mürşid olur.
Halkın Günahlarına Ağlıyordu
Beyazıd-ı Bestami Hazretleri başından geçen bir hadiseyi şöyle naklediyor:
Benim süluke başladığımda 70 bin kadar keşfü keramet sahibi veli vardı. Bunlar arasında ehl-i ilim olanlar da çoktu. Fakat Cenab-ı Allah o asrın kutbiyyet makamını bir ümmiye ihsan etmişti. Bu zat akşam - sabah ömrünü demircilikle geçiren ve evlad ü iyalinin nafakasını temin etmekle meşgul bir kimse idi. Aynı zamanda kendisinin zamanın kutbu olduğundan da haberi yoktu. Çünkü keşfi açılmamıştı. Bu durum bana malum olup ziyaretine gittiğim zaman hayrette kalmış, bu kadar alim kimseler varken kutbiyyet makamının bir ümmiye verilmesini anlayamamıştım. Ne zaman ki, demircinin dükkanına vardım ve o zaman anladım, neden kutupluğun bu zata verildiğini...
Dükkana geldiğimi görünce «Hoş geldin» deyip benim elimi öptü ve bana kendisi için dua etmemi rica etti. Ben:
Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana dua et, dedim. Bana:
Ben sana dua etmekle derdim teskin olmaz ki, dedi. Ben:
Senin derdin nedir ki, teskin olmuyor. Bize anlatın bakalım belki derdinize bir çare buluruz, dedim. Zamanın kutbu olan demirci o zaman şöyle söyledi:
Acaba bu ümmetin mahşer günü hali nice olur, ben hep onu düşünürüm, dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onun ağlaması bana da tesir etti, ben de ağladım. O zaman gaipten;
Bunlar Nefsî, nefsi diyen kimseler değildir. Ümmetim, ümmetim diyenlerdendir, diye bir ses işittim. İşte kalbimdeki hayret bir anda zail oldu, ve niçin onun kutup olduğunu anladım. Bu zatlara kalb-i Muhammedi üzere istidat vaki oluyor. Hakikat-ı Muhammediye´ye vasıl olan kimselerin hali böyledir. Ben bir soru daha sordum:
Ey kardeşim halkın azap görmesinin size ne gibi bir zararı oluyor, dediğimde, şöyle söyledi:
Hak Teâlâ beni böyle yaratmış, benim yaratılış mayam bu şekildedir, dedi. Ve şunları ilave etti; eğer Cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleyip tümünü affetseler memnun ve mesrur olurum, yeter ki onları affetsinler de kimse ateşte yanmasın, dedi.
Daha sonra kendisiyle çok sohbetlerimiz oldu. O benden namazda okunacak sürelerin hatalı yerlerinin olup olmadığını sordu ve yanımda baştan sona okudu. Ben de isteğini yerine getirirken kalbim feyz-i Rabbani ile öylesine doldu ki, ondan çok istifade ettim. Ve iyice anladım ki, kutbiyyet sırrı çalışmakla, ilimle olmayan bir makamdır ve ancak Allah´ın dilediğine bir fazlı ve keremidir. Zamanın bütün velileri feyz almak için mutlaka kutbun tavassutuna ihtiyacı vardır. Kendisini kutbun idaresinden müstağni addedenlerin feyz-i İlahiden nasipleri kesiktir.
Yaşlı Kadının İrşadı
Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine:
Şeyhin kimdir Diye sordular. O:
Bir kadındır, dedi.
Bu nasıl iştir, diyenlere şöyle anlattı:
Bir gün cezbeye kapılmış dalgın dalgın gidiyordum. Yanımda bir çuval unu olan bir kadın gördüm. Kadın bana:
Şu çuvalımı götür, dedi. Ben, gücüm yetmez, diyerek oradaki kafes içindeki aslana çıkmasını işaret ettim. Aslan kafesten çıkıp yanıma geldi. Ben de un çuvalını aslanın sırtına yükleyip kadının gideceği yere kadar götürdüm. Fakat kadının kerameti izhar edeceğinden korkuyordum.
Yolda kimi gördün derlerse ne dersin Diye sordum. Kadın:
Zalim Beyazıd´ı gördüm derim, dedi. Ben:
Neden zalim oluyorum, deyince de, kadın-
Bu arslanı Allah Teâlâ Hazretleri yük için mi yarattı Sen belki halkın arslana yük vurduğunu görerek büyüklüğünü kabul etmeleri için bu işi yaptın. Bu zulüm değil de nedir Dedi.
Ben:
Doğru söylüyorsun, bu zulümdür, dedim, bu sebepten de günlerce göz yaşı döktüm. Daha sonra zuhur eden kerametlerin Allah tarafından kabul olunduğuna işaret olarak beyaz bir nur görünmeye basildi.
Abdullah b. Mübarek in şöyle dediği rivayet edilir:
- Mekke-i Mükerreme de bulunuyordum. Orda büyük bir kıtlık vardı. İnsanlar yağmur duası için Arafat a çıktılar. Fakat daha şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kaldılar. Böylece bir hafta beklediler. Bir hafta sonra yine yağmur duası için Arafat a çıktılar. İçlerinde zayıf bedenli siyah bir adam gördüm. Adam, iki rekat namaz kıldı, sonra Allahü Teala ya dua etti. Sonra tekrar seccadeye kapanıp:
- İzzet ve Celalim hakkı için, kullarına yağmur ihsan etmedikçe, başımı seccadeden kaldırmam diye Allah a niyazda bulundu. Bunun üzerine gökte bir bulut zuhur ettiğini ve biraz sonra sağnak halinde yağmur yağmaya başladı. O adam, Allah ü Teala ya hamd ü sena ederek, oradan ayrıldı.
Ben de kendisini takip ettim. Adam gidip kölelerin satıldığı bir yere girdi. Ben oradan ayrıldım. İkinci günü yanıma para alarak, kölelerin satıldığı o yere gittim. Köle satana:
- Benim bir köleye ihtiyacım vardır. Satın alacağım dedim. Bana otuz kadar köle gösterdi. Kendisine:
- Bunlardan başka var mıdır diye sordum. Bana:
- Evet, bir köle daha vardır, fakat o içine kapanmış, kimse ile konuşmaz dedi.
- Bana göster dedim. Adam bana daha önce gözümle gördüğüm köleyi getirdi. Kendisine:
- Bunu kaça aldın diye sordum. Bana:
- Yirmi dinara satın aldım, fakat onu sana on dinara veririm dedi. Ben kendisine:
- Hayır, ben sana daha fazla veririm. Onu yirmi yedi dinara alıyorum dedim. Adamla anlaşıp, köleyi satın aldım. Elinden tutup ordan ayrıldım.
Köle:
- Ey efendim! Beni niçin satın aldın Senin hizmetine benim gücüm yetmez dedi. Ben kendisine şöyle dedim:
- Ben seni, senin benim efendim, benim de senin hizmetçin olmam için satın aldım dedim.
- Niçin böyle yapıyorsun dedi.
- Dün seni gördüm ki, Allah a dua ettin. Allah duanı kabul buyurdu. Bunun üzerine senin kerametini öğrendim, senin büyük adam olduğunu anladım dedim. Bana:
- Sen onu gördün mü dedi. Ben:
- Evet gördüm dedim.
- Beni azad edermisin diye sordu.
- Sen Allah rızası için, hürsün. Seni azad ettim dedim. Kendisini görmediğim birinden şöyle bir ses geldi bana:
- Ey İbni Mübarek! Müjdeler olsun sana. Allahü Teala seni bağışladı:
- Sonra o adam güzelce bir abdest aldı. İki rekat namaz kıldı. Sonra şöyle dedi:
- Allah a hamd ü senalar olsun. Bu, küçük efendimin azadıdır. Çok büyük Mevlamın azadı acaba nasıl olur
Sonra yine abdest alarak iki rekat namaz kıldı. Selam verince, ellerini göğe kaldırıp, şöyle duada bulundu:
- Ey Allah ım! Sen biliyorsun ki, ben sana otuz sene ibadet ettim. Seninle benim aramda benim sırrımı açığa vurmaman için sözleşme vardı. Şimdi ise benim sırrımı açığa vurdun. Beni yanına al! Böyle deyip bayıldı ve yere düştü. Bir de baktım ki ölmüş. Onu yıkayıp kefenledim. Fakat iyi bir kefene saramadım. Sonra cenaze namazını kılıp defnettim. Uyuyunca gece rüyamda, güzel bir zat, güzel bir elbise giymiş ve yanında kendisi gibi büyük bir zat daha gördüm. Ellerini birbirlerinin omuzuna koymuş ve bana doğru geliyorlardi. Tarif ettiğim zat, bana hitaben:
- Ey İbni Mübarek! Sen hiç Allah tan utanmadın mı dedi ve yürüdü. Kendisine:
- Sen kimsin diye sordum.
- Ben Allah in Rasulü Muhammed im. Bu da İbrahim Aleyhisselam dır dedi. Ben Efendim (s.a.v.) e:
- Ben Allah tan nasıl utanmıyorum ki, çok namaz kılıyorum dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
- Allah ın veli kullarından biri ölür de, neden onu güzel bir kefene sarmazsın
Sabah olduğu vakit, kabristana gidip onu kabrinden çıkardım. Güzel bir kefene sardım. Sonra tekrar canaze namazını kıldım ve defnettim. Allahü Tala ona rahmet etsin.
Mülkümüzden Çıkanı Geri Almayız
Adamın biri mescidde uyuyordu. Yanında para çantası vardı. Uyandığı zaman yanındaki para, çantasının çalındığını gördü. Yanında Cafer-i Sadık ın namaz kıldığını gören adam, gidip onun yakasına yapıştı. Cafer-i Sadık, adama:
- Ne istiyorsun dedi. Adam:
- Para cüzdanım kayboldu. Yanımda senden başka kimse yoktu. Cüzdanı muhakkak sen aldın . Dedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:
- Cüzdanında ne kadar para vardı diye sordu. Adam:
Bin dinar vardı. Dedi.
Bunun üzerine Cafer-i Sadık, hemen evine gidip bin dinar alarak, gelip adama verdi. Adam arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları kendisine:
- Para cüzdanın bizdedir. Biz sana şaka yapmıştık. dediler. Bunun üzerine adam bin dinarı alıp geri dönerek ayrıldığı yere geldi. Kendisine bin dinar vereni sordu. Kendisine parayı verenin Peygamber Aleyhisiselam ın amcası soyundan olduğunu söylediler. Bu sefer adam hemen Cafer-i Sadık Hazretleri ne gitti. Özür dileyerek aldığı parayı geri vermek istedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:
- Biz öyle kimseleriz ki, bizim mülkümüzden bir şey çıktı mı, onu bir daha geri almayız. Dedi ve parayı kabul etmedi.
Güzel Görüşlü Çirkin Cariye
Harun Reşid in siyah ve çirkin bir cariyesi vardı. Bir gün cariyelerinin önüne para saçtı. Cariyelerden paraları toplamaya kalkıştılar. Çirkin olan cariye ise, durduğu yerden kıpırdamayıp, Harun Reşid in yüzüne bakıyordu. Harun Reşid, cariyeye:
- Sen niye paralardan almıyorsun diye sordu.
Cariye: Onların istekleri paradır. Benim isteğim ise, para değil, paranın sahibidir dedi.
Cariyenin bu sözü, Harun Reşid in hoşuna gider. Cariyeyi kendisine daha yakın kılar ve ona medh ü senada bulunur. Bu hal diğer ülkelerin hükümdarlarına ulaşır ve Harun Reşid, siyah ve çirkin bir cariyeye aşık olmuş derler. Onların bu sözleri Harun Reşid e ulaşınca, tüm hükümdarlara davetiye gönderip, onlara ziyafet verir. Bütün hükümdarlar Harun Reşid in yanında toplandıklari vakit, Harun Reşid, cariyelerin gelmelerini emreder. Cariyeler huzuruna gelince, Harun Reşid her birine yakuttan bir kadeh verir ve yere atmalarını emreder. Bütün cariyeler bu işi yapmaktan imtina ederler. Sonunda çirkin cariyeye, kadehi atıp kırmasını emreder, o da atıp kırar. Bunun üzerine Harun Reşid, mecliste bulunan hükümdarlara:
- Bu cariyeye bakın. Bunun yüzü çirkindir, fakat içi güzeldir der. Halife, cariyeye:
- Kadehi niçin kırdın diye sorar. Cariye şöyle cevap verir:
- Siz bana, kadehi kırmak için emir verdiniz. Ben ise, kadehi kırarsam, halifenin hazinesinde bir noksanlık olacağını, eğer kırmazsam, onun emrine itaat hususunda noksanlık olacağını düşündüm. Bunun birincisinde noksanlığı tercih ettim ve halifenin emrine itaat ve hürmet ederek kadehi kırdım. Aynı zamanda kadehi kırdığım takdirde delilikle, kırmadığım takdirde ise asilik etmekle suçlanacaktım. Asilik etmekle suçlanmaktansa, delilikle suçlanmak, bana daha uygun göründü .
Hükümdarlar cariyenin bu sözlerini güzel görüp tasvip ettiler ve Harun Reşid in onu sevmesinden dolayı, kendisine karşı takındıkları tavır için özür dilediler.
İstikametten Sapınca
Genç şehzadelerden biri padişah olup tahta oturdu. Fakat tahtın lezzetini bulamaz. Bunun üzerine yakınlarına:
İnsanlardan bu hususta benim gibi olanlar var mıdır diye sorar. Yakınları:
Onlar istikamet sahibidirler. Diye cevap verirler.
Öyle ise beni de istikamet sahibi yapan yok mu
Seni istikamet sahibi, ancak alimler yapabilir. Derler. Bunun üzerine genç padişah ülkesindeki bütün alimleri ve salihleri çağırıp onlara şöyle der:
Benim yanımda bulunacaksınız. Beni doğru yolda bulup, itaata ait hususları işlerken görürseniz bana destek olunuz. Günah olan hususları işlemeye kalkıştığımı görürseniz, beni men ediniz.
Alimler ve salihler, padişahın istediği gibi hareket ederler. Bu sebeple tam dört yüz sene padişahlık yapar. Sonra yanına şeytan gelir. Padişah ona:
Sen kimsin diye sorar. Şeytan:
Ben iblisim. Fakat sen kimsin. Bana söyler misin der. Padişah:
Ben ademoğullarından bir adamım. Der.İblis:
Sen eğer ademoğullarından bir adam olmuş olsaydın, onların olduğu gibi, sen de ölürdün. Sen ancak bir ilahsın, insanların sana ibadet etmeleri için davet et der. Şeytanın aldatıcı sözleri padişahın içinde yer eder:
Ey insanlar! Ben bugüne kadar sizden bir şeyi gizliyordum. Onu size açıklamak zamanı gelmiştir. İyi biliyorsunuz ki, ben dört yüz senden beri sizin hükümdarınızım. Eğer ben ademoğullarından biri olsaydım, onların öldükleri gibi ben de ölürdüm. Ben bir ilahım, bana ibadet ediniz.
Bunun üzerine Cenabı Hakk o devrin peygamberine vahyederek buyurur ki:
Ona haber ver. İstikamette olduğu müddetçe ben onu korudum. Bana isyan ettiği andan itibaren, izzetim ve celalim hakkı için, onun üzerine Buhtunnasr adındaki hükümdarı musallat edeceğim .
Gerçekten de, çok geçmeden, Cenabı Hakk Buhtunnasr ı onun üzerine musallat kıldı. Buhtunnasr onun boynunu vurup öldürdü ve hazinesindeki bütün altınları alıp götürdü.
Salihlerin Namazı
Isam b. Yusuf, Halem el-Esam in meclisine gelip, ona bir hususta itiraz etmek ister ve Hatem e:
Ya Eba Abdurrahman! Sen namazı nasıl kılıyorsun diye sorar.
Hatem, yüzünü Isam a çevirerek şöyle cevap verir:
Namaz vakti geldiği zaman kalkıp bir zahiri abdest ve bir de batıni abdest alırım.
Bunun üzerine Isam:
Batıni abdest nasıl alınır der. Her iki abdesti izah etmek üzere Hatem şöyle konuşur:
Zahiri abdesti, yıkanması gereken azaları su ile yıkamakla alırım. Batıni abdestte ise azalarımı yedi şeyle yıkarım. Tevbe etmek, pişman olmak, dünya sevgisini terk etmek, insanların medh ü senasını terk etmek, riyaseti terk etmek, kin ve hasedi terk etmekle. Böylece abdest aldıktan sonra mescide giderim. Tüm azalarımla kıbleye yönelirim. Kabe yi görürüm. Ümitle korku arasında namaza dururum. Namazda iken Allah ın beni gördüğünü, sağımda cennetin, solumda cehennemin, arkamda ölüm meleğinin, bulunduğunu görürüm. Kendimi sanki sırat köprüsüne ayağımı basmış sanarak, bu kıldığım namaz son namazdır derim. Sonra niyet edip tekbir alırım. Tefekkürle okurum, tevazu ile rüku eder, içten ağlayıp niyaz etmekle secde ederim. Ümitle oturup duaları okur, ihlasla selam veririm. İşte benim otuz seneden beri kıldığım namaz böyledir.
Bunları içtenlikle dinleyen Isam, ağlayarak şöyle der:
Bu öyle bir şeydir ki, bunu senden başkası yapamaz.
Teheccüd Kılan Kölenin Sırrı
Vaktiyle, herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:
Benden bir isteğin var mı diye sordu.
Kölesi: Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yanlız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum;
Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsade etmenizi.
İkincisi, beni gündüz çalıştırıp, gece meşgul etmemenizi.
Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.
Bunun üzerine adam: Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen ondada otur. dedi.
Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:
Niçin bu odayı seçtin diye sorunca o garip köle:
Ey efendim! Bilmez misiniz ki, Allah ile beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur. Diye cevap verdi. Odasına yerleşti.
Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve ona bir arkadaş hatta kardeş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerini de merak ediyordu.
Bir gece, kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sesizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe açılmış bir delik ve ordan uzanmış nurdan kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip köle ise secdeye kapanmış, Allah a niyazda bulunarak şöyle diyordu:
Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vazifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet, Allah ım.
Efendisi, sabaha kadar kölenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca nur kandili göğe doğru çekildi, tavandaki delikte kaybolmuştu.
Kölenin efendisi birçok geceler aynı şekilde onun halini gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çagırdı ve ona:
Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup, Allah a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın dedi.
Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz, öylece kaldı. Sonra ellerini kaldırıp Allahü Teala ya şöyle niyazda bulundu:
Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açıga vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sabibi Allah ım! Beni kendine al diye dua etti. Allah ü Teala onun bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek beka alemine göçtü.
İbadetin Hakkını Verdi
Abidlerin biri namaz kılmaya başlar. Fatiha süresini okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği zaman, içine, kendisinin gerçekten ibadet edici olduğunu düşüncesine düşer.
Bunun üzerine kendisine Yalan söylüyorsun. Sen ancak mahlukata ibadet ediyorsun diye bir his, bir ses gelir. Bunun üzerine tevbe eder.
Fatihayı okurken Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti celilede ulaştığında yine içine Hakikaten ibadet ediciyim diye bir his, bir düşünce gelir.
Kendisine yine Yalan söylüyorsun. Sen ancak malına ibadet ediyorsun diye bir ses gelir. Bunun üzerine bütün malını sadaka olarak dağıtır. Yanında zaruri ihtiyacından başka hiçbir şey bırakmaz.
Sonra namaz kılmaya baslar. Yanlız sana ibadet ederiz mealindeki ayeti kerimeye geldiği vakit Gerçekten ibadet ediciyim diye kendisine bir his gelir. Bundan sonra kendisine Doğru söylüyorsun. Sen gercekten ibadet edicilerdensin diye bir ses gelir.
Saliha Kadın Ve Kocası
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın Bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Münafık kocası, onun bu haline çok kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için, Allah a dua ederdi.
Bir gün, o zalim adam iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine:
Şuna bir oyun çevireyim de görsün. Bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söylemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.
Hanımını çağırdı. Ona bir kese altın vererek:
Bunu iyi sakla! diye tembih etti. O saliha kadın da, kocasının emri üzerine hemen gitti. Besmele yi çekerek keseyi iyice sakladı. Fakat kocası olan münafık adam da onu gizlice takip ediyordu. Sonra, karısının haberi olmadan keseyi ordan aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden, yine hanımını çağırdı:
Sana verdiğim bir kese altını hemen getir dedi.
Kadın koştu, keseyi sakladığı yere;
Bismillahirrahmanirrahim diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala Hazretleri nin emriyle melekler tarafından kese kuyudan çıkarılıp, yerine kondu. Yanlız ıslanan keseden sular damlıyordu. Kadın, kesenin neden ıslandığını anlayamadı, getirdi. Kocasına teslim etti. Adam, içi altınla dolu ıslak keseyi görünce çok şaşırdı. Karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına:
Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet diye yalvarmaya başladı. Allah a tevbe ve istiğfar etti. Allah ın salih kullarından biri oldu. O günden sonra, dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi.
Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizim, beni affet Allah ım.
O saliha kadın ise:
Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip, kocamı salihlerden eyledin . Diye dua ediyordu.
Bağdat´ta İşlenen Günah
Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerinin müridlerinden Ebu Amr şöyle anlatıyor:
Birgün pazarda gezerken bir güzel kadın görüp tekrar tekrar baktım. Sonra hata ettiğimi anlayıp tevbe - istiğfar ettim. Akşama eve geldiğimde evde bir kadın vardı. Bana:
Efendi bugün yüzünüzü kararmış görüyorum, acaba nedendir, dedi. Ben tenha bir yerde aynayı alıp baktım ki, hakikaten yüzüm sim - siyah olmuştu. Neden olduğunu düşünürken aklıma o kadına baktığım geldi. Bir mağaraya çekilip kırk gün göz yaşı döktüm, günahımın affı için Allah´a yalvardım. Kırk gün sonra hâtırıma gidip Hazreti Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerini ziyaret etmek geldi.
Bağdat´a şeyhin yanına gittim. Şeyhin hücresine varıp kapıyı çaldığımda, bana:
Gir ya ebâ Amr, sen pazarda günah işle, biz Bağdat´da istiğfar edelim öyle mi, dedi.
Allah´ı Zikr Etmek
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri şöyle anlatıyor:
Üstazım oldukça hastaydı. Onu ziyarete gitmiştim. Benimde o sırada elimde bir yelpaze vardı. Onunla hocamı rahatlatmak istedim. Bana şöyle söyledi:
Evladım Cüneyd! Elindeki yelpazeyi bırak, yelleme, çünkü ateş yelledikçe daha çabuk tutuşur, daha sür´atli yanar. Ben elimdeki yelpazeyi bıraktım. Daha sonra:
Efendim, bir vasiyetin var mı, dedim ve vasiyette bulunmalarını rica ettim. Bana:
Halkla konuşmaya dalıp da Allah´ı zikretmeyi unutma, daima Allah´ı zikreyle buyurdu. Bunun üzerine ben:
Üstazım, eğer bunu daha evvel söylemiş olsaydın, sizinle bile sohbet etmezdim, dedim.
Kendini Cennette Sanan Mürid
Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin müridlerinden birisi kendi kendine:
Ben artık kemale erdim, bir mürşidin himayesine ihtiyacım yoktur, diye düşünüyor ve sohbeti terkederek kendi halvetinde kalıyordu. Bu derviş birgün seher vakti uyurken bir rüya gördü. Rüyasında kendisini gayet güzel bağlar ve bahçeler içinde buldu. Etraftan akan ırmaklar ve kendisine her hizmeti gören hizmetçiler vardı. İstediği leziz yemeklerden yedi ve gönlünce eğlendi.
Uyandığı zaman gayet sürür duyuyordu. Bu rüyasını diğer müridlere anlattı. Müritler de gelip Şeyh Cüneyd-i Bağdadî Hazretlerine anlattılar. Hazreti Şeyh onun halvetine gelip halini şöyle bir seyredince, baktı ki, gurur ve kibir dimağına işlemiş, şeytanın tamamen esiri olmuş, nefs-i emmare tam hakim halde.
Bu gece seni Cennete götürecekler. Cennete girince üç defa «La havle velâ kuvvete illa billahil aliyyil aziym» de, dedi.
Gece müridi rüyasında Cennete götürdüler. Şeyhin sözü aklına gelip üç kere okudu. O anda gördüklerini hep unutup kendisini bir çöplükte buldu. Etrafına baktı ki, çöplük ve pislik içinde kalmış. Hata ettiğini anladı. Çok göz yaşı döktü. Şeyhin huzuruna varıp ayaklarına sarıldı, kusurunun bağışlanmasını diledi. Hazreti Şeyh de onun kusurunu afvedip müridleri arasındaki yerini almasını sağladı. Hazreti Cüneyd bu hadise üzerine şöyle söyledi:
Her müride bir mürşid gerek, aksi takdirde şeytan-ı aleyhilâ´ne gelir ona mürşid olur.
Halkın Günahlarına Ağlıyordu
Beyazıd-ı Bestami Hazretleri başından geçen bir hadiseyi şöyle naklediyor:
Benim süluke başladığımda 70 bin kadar keşfü keramet sahibi veli vardı. Bunlar arasında ehl-i ilim olanlar da çoktu. Fakat Cenab-ı Allah o asrın kutbiyyet makamını bir ümmiye ihsan etmişti. Bu zat akşam - sabah ömrünü demircilikle geçiren ve evlad ü iyalinin nafakasını temin etmekle meşgul bir kimse idi. Aynı zamanda kendisinin zamanın kutbu olduğundan da haberi yoktu. Çünkü keşfi açılmamıştı. Bu durum bana malum olup ziyaretine gittiğim zaman hayrette kalmış, bu kadar alim kimseler varken kutbiyyet makamının bir ümmiye verilmesini anlayamamıştım. Ne zaman ki, demircinin dükkanına vardım ve o zaman anladım, neden kutupluğun bu zata verildiğini...
Dükkana geldiğimi görünce «Hoş geldin» deyip benim elimi öptü ve bana kendisi için dua etmemi rica etti. Ben:
Ben senin ayaklarını öpeyim, sen bana dua et, dedim. Bana:
Ben sana dua etmekle derdim teskin olmaz ki, dedi. Ben:
Senin derdin nedir ki, teskin olmuyor. Bize anlatın bakalım belki derdinize bir çare buluruz, dedim. Zamanın kutbu olan demirci o zaman şöyle söyledi:
Acaba bu ümmetin mahşer günü hali nice olur, ben hep onu düşünürüm, dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Onun ağlaması bana da tesir etti, ben de ağladım. O zaman gaipten;
Bunlar Nefsî, nefsi diyen kimseler değildir. Ümmetim, ümmetim diyenlerdendir, diye bir ses işittim. İşte kalbimdeki hayret bir anda zail oldu, ve niçin onun kutup olduğunu anladım. Bu zatlara kalb-i Muhammedi üzere istidat vaki oluyor. Hakikat-ı Muhammediye´ye vasıl olan kimselerin hali böyledir. Ben bir soru daha sordum:
Ey kardeşim halkın azap görmesinin size ne gibi bir zararı oluyor, dediğimde, şöyle söyledi:
Hak Teâlâ beni böyle yaratmış, benim yaratılış mayam bu şekildedir, dedi. Ve şunları ilave etti; eğer Cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleyip tümünü affetseler memnun ve mesrur olurum, yeter ki onları affetsinler de kimse ateşte yanmasın, dedi.
Daha sonra kendisiyle çok sohbetlerimiz oldu. O benden namazda okunacak sürelerin hatalı yerlerinin olup olmadığını sordu ve yanımda baştan sona okudu. Ben de isteğini yerine getirirken kalbim feyz-i Rabbani ile öylesine doldu ki, ondan çok istifade ettim. Ve iyice anladım ki, kutbiyyet sırrı çalışmakla, ilimle olmayan bir makamdır ve ancak Allah´ın dilediğine bir fazlı ve keremidir. Zamanın bütün velileri feyz almak için mutlaka kutbun tavassutuna ihtiyacı vardır. Kendisini kutbun idaresinden müstağni addedenlerin feyz-i İlahiden nasipleri kesiktir.
Yaşlı Kadının İrşadı
Beyazıd-ı Bestamî Hazretlerine:
Şeyhin kimdir Diye sordular. O:
Bir kadındır, dedi.
Bu nasıl iştir, diyenlere şöyle anlattı:
Bir gün cezbeye kapılmış dalgın dalgın gidiyordum. Yanımda bir çuval unu olan bir kadın gördüm. Kadın bana:
Şu çuvalımı götür, dedi. Ben, gücüm yetmez, diyerek oradaki kafes içindeki aslana çıkmasını işaret ettim. Aslan kafesten çıkıp yanıma geldi. Ben de un çuvalını aslanın sırtına yükleyip kadının gideceği yere kadar götürdüm. Fakat kadının kerameti izhar edeceğinden korkuyordum.
Yolda kimi gördün derlerse ne dersin Diye sordum. Kadın:
Zalim Beyazıd´ı gördüm derim, dedi. Ben:
Neden zalim oluyorum, deyince de, kadın-
Bu arslanı Allah Teâlâ Hazretleri yük için mi yarattı Sen belki halkın arslana yük vurduğunu görerek büyüklüğünü kabul etmeleri için bu işi yaptın. Bu zulüm değil de nedir Dedi.
Ben:
Doğru söylüyorsun, bu zulümdür, dedim, bu sebepten de günlerce göz yaşı döktüm. Daha sonra zuhur eden kerametlerin Allah tarafından kabul olunduğuna işaret olarak beyaz bir nur görünmeye basildi.
Ebül Kasım el-Hakim e soruldu:
- Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür
Şöyle cevap verir:
- Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur an-ı Kerim de:
- Allah çok tevbe edenleri sever buyurmuştur.
- Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür
Şöyle cevap verir:
- Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur an-ı Kerim de:
- Allah çok tevbe edenleri sever buyurmuştur.
Hazreti Ömer (r.a.) zamanında Rum savaşçılari bir kısım müslümanları esir alırlar. Müslümanların içinde bulunan kuvvetli ve heybetli biri, Rum hükümdarına anlatılır. Rum hükümdarı onu görmek için yanına cağırır.
Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:
- Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam dan utanırım dedi.
Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:
- Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın dedi. Müslüman olan zat:
- Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır diye sordu.
- Üçte biri veya dörtte biri kadardır diye cevap verdi. Adam:
- Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:
- Ezan nedir Adam:
- Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü demektir dedi.
Rum hükümdarı etrafındakilere:
- Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.) in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.
Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit Bismillahirrahmanirrahim dedi ve Allahü Teala nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.
Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:
- Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin Halbuki Muhammed in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:
- Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim. Rum hükümdarı:
- Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım dedi. Adam:
- Muhammed (s.a.v.) in dininde Allah tan başkasına secde etmek caiz değildir dedi. Rum hükümdari:
- Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım dedi. Adam:
- El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir dedi.
Rum hükümdarı, adama:
- Alnımı öp dedi. Adam:
- Bunu bir şartla yaparım dedi. Hükümdar:
- Nasıl istersen öyle yap dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.) e bir mektup yazarak dedi ki:
- Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik . Hazreti Ömer (r.a.) ın yanına geldiklerinde, adama:
- Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl! buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.) in emrini yerine getirdi.
Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:
- Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam dan utanırım dedi.
Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:
- Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın dedi. Müslüman olan zat:
- Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır diye sordu.
- Üçte biri veya dörtte biri kadardır diye cevap verdi. Adam:
- Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:
- Ezan nedir Adam:
- Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü demektir dedi.
Rum hükümdarı etrafındakilere:
- Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.) in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.
Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit Bismillahirrahmanirrahim dedi ve Allahü Teala nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.
Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:
- Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin Halbuki Muhammed in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:
- Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim. Rum hükümdarı:
- Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım dedi. Adam:
- Muhammed (s.a.v.) in dininde Allah tan başkasına secde etmek caiz değildir dedi. Rum hükümdari:
- Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım dedi. Adam:
- El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir dedi.
Rum hükümdarı, adama:
- Alnımı öp dedi. Adam:
- Bunu bir şartla yaparım dedi. Hükümdar:
- Nasıl istersen öyle yap dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.) e bir mektup yazarak dedi ki:
- Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik . Hazreti Ömer (r.a.) ın yanına geldiklerinde, adama:
- Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl! buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.) in emrini yerine getirdi.
Sıcak bir yaz günüydü.
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.
Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.
Küçücük çocuğun bu telaşı neydi
Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.
Acaba bir derdi mi vardı Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.
Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:
- "Yavrucuğum nedir bu telâşın Bir derdin mi var
Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun "
Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.
- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.
Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:
- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun "
Çocuk kınar gibi halifeye baktı:
- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu
Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.
Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."
Halifeyi derin bir düşünce aldı.
Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:
"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.
Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.
Küçücük çocuğun bu telaşı neydi
Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.
Acaba bir derdi mi vardı Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.
Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:
- "Yavrucuğum nedir bu telâşın Bir derdin mi var
Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun "
Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.
- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.
Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:
- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun "
Çocuk kınar gibi halifeye baktı:
- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu
Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.
Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."
Halifeyi derin bir düşünce aldı.
Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:
"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!
Süfyan-ı Sevri den rivayet edilmektedir, diyor ki:
Mekke-i Mükerreme de üç sene kaldım. Mekke halkından bir adam her gün öğleyin Mescid-I Haram a gelip tavaf eder ve iki rekat namaz kılardı. Sonra bana selam verip evine dönerdi. Kendisiyle samimiyet kurup birbirimizi çok sevmiştik.
Kendisini gözler olmuştum. Bir gün hastalandı ve beni çağırıp dedi ki:
Ben öldüğüm vakit, beni bizzat kendin yıka, cenaze namazımı kıldır ve defnet. O gece beni kabrimde sakın yanlız bırakma. Münker, Nekir melekleri sual sorduklarında, bana kelime-i tevhidi telkin et dedi.
Ben, isteklerini yapacağıma dair, kendisine söz verdim. Öldüğünde bana söylediğini yerine getirdim. O gece kabrinin yanında yattım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunurken, gaibden gelen bir ses:
Ey Süfyan! Senin muhafızlığına, telkinine ve arkadaş olmana onun hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü onu biz yanlız bırakmadık. Ona Kelime-i Tevhid i telkin ettik dedi. Ben:
Bu mertebeye ne ile erişti diye sordum.
Ramazan ayında ve onun ardından Şevval-ı Şeriften de altı gün oruç tutmakla denildi. Uyandığımda, yanımda kimsenin bulunmadığını gördüm. Kalktım, abdest aldım, namaz kıldım ve tekrar yattım. Rüyamda birinci defa gördüğümün aynı ile karşılaştım. Bu hal üç kere vuku bulunca rüyanın şeytani olmayıp Rahmani olduğunu anladım. Bunun üzerine kabrinden ayrıldım ve şöyle niyazda bulundum:
Ey Allah ım! Lütfunla beni de oruçları tutmaya muvaffak kıl!
Mekke-i Mükerreme de üç sene kaldım. Mekke halkından bir adam her gün öğleyin Mescid-I Haram a gelip tavaf eder ve iki rekat namaz kılardı. Sonra bana selam verip evine dönerdi. Kendisiyle samimiyet kurup birbirimizi çok sevmiştik.
Kendisini gözler olmuştum. Bir gün hastalandı ve beni çağırıp dedi ki:
Ben öldüğüm vakit, beni bizzat kendin yıka, cenaze namazımı kıldır ve defnet. O gece beni kabrimde sakın yanlız bırakma. Münker, Nekir melekleri sual sorduklarında, bana kelime-i tevhidi telkin et dedi.
Ben, isteklerini yapacağıma dair, kendisine söz verdim. Öldüğünde bana söylediğini yerine getirdim. O gece kabrinin yanında yattım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunurken, gaibden gelen bir ses:
Ey Süfyan! Senin muhafızlığına, telkinine ve arkadaş olmana onun hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü onu biz yanlız bırakmadık. Ona Kelime-i Tevhid i telkin ettik dedi. Ben:
Bu mertebeye ne ile erişti diye sordum.
Ramazan ayında ve onun ardından Şevval-ı Şeriften de altı gün oruç tutmakla denildi. Uyandığımda, yanımda kimsenin bulunmadığını gördüm. Kalktım, abdest aldım, namaz kıldım ve tekrar yattım. Rüyamda birinci defa gördüğümün aynı ile karşılaştım. Bu hal üç kere vuku bulunca rüyanın şeytani olmayıp Rahmani olduğunu anladım. Bunun üzerine kabrinden ayrıldım ve şöyle niyazda bulundum:
Ey Allah ım! Lütfunla beni de oruçları tutmaya muvaffak kıl!
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
