MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,305 » Forum posts: 5,909 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Metobolizmayı Hızlandıran Besinler
Metabolizma hızı, organların çalışması için vücudun gün boyu ihtiyaç duyduğu minimum enerji (kalori) değeridir. Metabolizma hızı yüksek olanlar düşük olanlara göre gün boyu daha fazla kalori yakar ve bu özellikle kilo verme döneminde önem kazanır. Metabolizmayı hızlandıran besinler ile gün içinde dinlenir halde yaktığınız kalori miktarını arttırarak kilo vermek için avantaj sağlayabilirsiniz. Bu besinler dışında kahvaltıyı atlamamak, kendinizi aç bırakmak yerine sık ve küçük öğünler yemek, çok yorucu olmayan ancak düzenli egzersizler yapmak metabolizmayı hızlandırmak ve gün boyu normalden daha fazla enerji harcamasını sağlamak açısından önemlidir.
Metabolizma Hızı Nedir?
Her insanın metabolizma hızı cinsiyetine, yaşına, kas yoğunluğuna, vücudundaki yağ miktarına göre değişebilir. Bazı insanlar vücudun normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için her gün 1300 kaloriye ihtiyaç duyarken bazı kişilerde bu rakam 2000′e kadar çıkabilmektedir.
Metabolizma hızı bazal (BMR) ve dinlenir haldeki (RMR) metabolizma hızı olarak 2 farklı şekilde ölçülür. Dinlenir halde harcanan kalori miktarını ölçmek, bazal metabolizma hızını ölçmekten daha kolaydır. Bazal metabolizma hızının doğru ölçülmesi için kişinin tamamen dinlenir halde olması, testten 10-12 saat öncesinden itibaren herhangi bir şey yememesi istenir. Dinlenir haldeki metabolizma hızını ise bir eczanede ölçtürebilirsiniz. Sonuç olarak bu değerler birbirine yakındır ve gün boyu egzersiz yapmadan yaktığınız ortalama kaloriyi dinlenir haldeki metabolizma hızınızı ölçtürerek öğrenebilirsiniz.
Metabolizmayı Hızlandıran Gıdalar
Acı Biber: Acı bibere “yakıcı” özelliğini veren “capsaicin” içeren yiyecekler metabolizmayı hızlandıran besinler arasında ilk sırada gelmektedir. Piyasada “zayıflatıcı acı biber hapı” adıyla satılan ürünler bulabilirsiniz. Ancak bu kapsülleri almak yerine yemeklerle birlikte acı biber tüketerek aynı etkiyi yakalayabilirsiniz. Acı biber, yendikten sonra 3 saat boyunca metabolizma hızını 1.2-2 katına kadar yükseltebilir. Yemeklerinizde pul biber, acı toz biber, sivri biber kullanarak gün boyu yaktığınız kalori miktarını arttırmanız mümkün. Acı biberin bir diğer avantajı da iştahı azaltarak tokluk hissini uzatmasıdır. Acı biber dışında kekik, kişniş ve tarçında bir miktar capcaicin içermektedir.
Zencefil: Zencefil sindirime yardımcı olurken vücut sıcaklığını yükseltir ve yemeklerden sonra metabolizma hızını yaklaşık %20 oranından arttırır.
Yeşil Çay: Kafein içeren yeşil çay, aynı zamanda vücut sıcaklığını yükselterek metabolizmayı hızlandıran “fenol” adında bileşikler içermektedir. Taze yeşil çay demleyerek sıcak veya soğuk olarak içebilirsiniz. Kafein içeren kahve, oolong çayı ve normal çay gibi diğer içecekler de metabolizmayı hızlandırmak için önerilen içecekler arasındadır.
Protein: Protein, karbonhidrata göre daha uzun sürede sindirildiği için protein bakımından zengin bir yemekten sonra sindirim sistemi daha fazla enerjiye ihtiyaç duyar ve yakılan kalori miktarı artar. Balık, tavuk, hindi gibi kırmızı ete göre daha az yağ içeren protein kaynaklarını daha sık tüketebilirsiniz. Bazı makalelerde gün içinde protein tozuyla hazırlanan meyveli içecekler içmenin kilo vermeye yardımcı olabileceği belirtiliyor.
Lifli Yiyecekler: Besinlerin sindirilmeyen kısmı olan lif (posa), sindirim sırasında vücudun kullandığı enerjiyi arttırarak metabolizmanın daha hızlı çalışmasını sağlar. Ayrıca suda çözünen ve çözünmeyen besin lifleri genel olarak sindirime yardımcı olur, kabızlık ve ishal gibi sindirime bağlı sorunları önler. Lif bakımından zengin besinler arasında brokoli, ıspanak, kale, elma, portakal, greyfurt, lahana, yulaf, kepekli tahıllar, fındık, badem ve kabak çekirdeği sayılabilir.
Tarçın: Tarçının zayıflamaya yardımcı olan iki etkisi vardır. İlki kan şekerini düzenleyerek öğünler arasında yaşanan açlığı bastırır ve yemeklerden sonra daha uzun süre tokluk hissi sağlar. İkincisi ise sindirimi sırasında vücut sıcaklığını yükselterek termik etki yaratır. Bu termik etkiyle birlikte metabolizma hızlanır ve harcanan enerji miktarı artar.
Mate: Santral sinir sistemi uyarıcısıdır. Zihinsel ve fiziksel güçsüzlüğe karşı kullanılır. Açlık ve susuzluk hissini giderir. Metabolizmayı hızlandırıcı etkisi vardır.
Elma sirkesi: Elma sirkesinin metabolizmayı hızlandırıcı etkisi bilinmektedir. Öğle ve akşam yemeklerinde salatanıza 1 tatlı kaşığı elma sirkesi ekleyebilirsiniz.
Keten tohumu: Keten tohumu, midede su alarak şişmekte ve tokluk hissi yaratmaktadır. Barsak hareketlerini artırarak dışkılamayı kolaylaştırır. Ayrıca sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkilerinden dolayı metabolizma hızını arttırır. 1 kase yoğurdun içine 1 tatlı kaşığı keten tohumu karıştırarak tüketebilirsiniz. Mutlaka arkasından 2 su bardağı su tüketin.
Salata: Sebzeler yüksek posa içerikleri nedeniyle sindirim sistemini harekete geçirirler ve kabızlığın çözümünde etkilidirler. 1 tatlı kaşığı keten tohumu ve 1 tatlı kaşığı elma sirkesi ile tüketilen salata bazal metabolizma hızını arttırır.
Ananas: Ananas bromelain denilen sindirim enzimi içerir ve bu enzim proteinlerin sindiriminde etkilidir. Vücutta oluşan yıkım olaylarını çabuklaştırır. Dolayısıyla metabolizma hızlandırıcı etkisi vardır.
Metabolizmayı Hızlandırmak İçin Diğer Öneriler
Düşük Yoğunluklu Egzersiz: Bu konuda farklı kaynaklarda farklı görüşler bulunuyor ancak Dr. Mehmet Öz’e göre nabzı anide yükselten kısa süreli egzersizler yerine, nabzın yavaş yavaş yükselmesini sağlayan ve vücudu limitlerinde zorlamayan uzun süreli egzersizler yağ yakımı ve metabolizmanın yükselmesi açısından daha faydalı. Dr. Öz makalesinde kısa süreli kardiyovasküler egzersizlerin kas yoğunluğunu arttırmak için ideal olduğunu, ancak bu egzersizler sırasında vücudun enerji kaynağı olarak yağ yerine karbonhidratları kullandığının altını çizmiş. Daha uzun süreli ve ortalama nabızla yapılan egzersizlerin ise enerji kaynağı olarak yağı kullandığını ve fazla yağın vücuttan daha çabuk atılmasını sağladığını belirtmiş.
Su: Günde 8 bardak su içmek, toksinlerin ve metabolize edilen yağın vücuttan daha hızlı atılmasına yardımcı oluyor. Biraz “ileri” bir öneri olabilir ancak bazı uzmanlar soğuk su içmenin, vücudun soğuk suyun sıcaklığını vücut sıcaklığına getirmek için daha fazla enerji harcamasını sağladığını belirtiyorlar.
Kaloriyi Kademeli Azaltmak: Diyete başlamadan önce günde ortalama 2000 kalori alırken diyete başladığınız gün bu kaloriyi 1300 düşürürseniz kilo kaybetmeye başlamak için uzun bir süre beklemeniz gerekebilir. Çünkü günlük 2000 kaloriye alışık olan vücudunuz aniden 1300 kaloriye düştüğünüzde kendini korumak için “açlık” moduna geçer. Açlık modunun ilk adımı ise metabolizmayı yavaşlatarak ihtiyaç duyulan enerjinin azaltılmasıdır. Bunu önlemek için diyete başladığınız ilk hafta normal beslenme şeklinizden 100-150 kalori kesin. Düzenli egzersizle birlikte bu şekilde daha kalıcı ve sağlıklı kilo verebilirsiniz.
Kahvaltıyı Atlamayın: Kahvaltıyı atlamanın diyetinize 2 önemli zararı var. Birincisi kahvaltı etmediğiniz için metabolizmanız gün boyu normal hızının altında çalışır, ikincisi ise öğle yemeğine kadar şekeriniz düşeceği için yemeniz gerekenden daha fazla yemek yersiniz. Sabah kalktığınızda evden çıkmadan önce mutlaka bir şeyler atıştırın ve metabolizmanın yeni güne hızlı başlamasını sağlayın.
Az ve Sık Öğünler: Yemek yedikten sonra, sindirim sırasında vücut önemli miktarda enerji harcar. Sindirimden sonra ise metabolizma hızı yavaş yavaş düşmeye başlar. Metabolizma hızının devamını sağlamak için gün içinde 3 ana öğün yerine 4-5 ara öğün yiyebilirsiniz. Bu yöntemle daha az kalorili yemeklerle daha uzun süreli tokluk hissi sağlayabilirsiniz.
Diyet yaparken en çok karşılaşılan sorun Metabolizmanı yavaşlamasıdır. Metabolizma; canlıda yaşamın sürdürülmesi sırasında gerçekleşen tüm kimyasal tepkimelerdir. Her organizma; büyüme, gelişme, ısı, hareket, üreme gibi yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmek için dış çevreden bazı maddeler ve enerji almak zorundadırlar. Bu maddeler ve enerji, yaşamsal faaliyetlerin sürdürülebilmesi için gereken organik moleküllerin sentezlenmesinde kullanılacaktır. Dış çevreden alınan maddeler ya önce parçalanarak yıkıma uğratılacak ya da yıkıma gerek kalmadan gerekli moleküllerin sentezlenmesinde kullanılacaktır.
Daha çok su tüketin.
Sabah kahvaltılarını ve öğle yemeklerini güçlendirin.
Akşam yemeklerinizi erken saate çekin ve hafifletin.
Ara öğünleri kesinlikle ihmal etmeyin.
İşlenmiş gıdalar yerine doğal besinleri tercih edin.
Yiyeceklerinize baharat ilave edin.
Daha çok ve sık hareket edin.
Kendinizi asla aç bırakmayın.
Çiğ sebze tüketmeye özen gösterin.
Kesinlikle öğün atlamayın.
7 tehlikeli sağlık hatası
7 ,tehlikeli ,sağlık, hatası;yapilmasi,gerekenler,yapilmamasi,
Dr. Mehmet Öz, alışkanlık haline gelen sağlık hatalarının ciddi problemlere yol açabileceğini belirtti
1- Sabah esnetmesi yapmamak
(Burda dikkat edilmesi gereken husus esnetme hareketleri yaparken kas yirtilmalarina dikkat etmek gerekir, yani vücudunuzu haddinden fazla zorlmayin hislerinizle ne dereceye kadar esnetme yapacaginizi ayarlayin)
Esneme hareketleri yapmanın kalp krizi riskini azaltma, stresi hafifletme ve kan dolaşımına yardımcı olması gibi birçok faydası vardır.
2- Sabah kahvaltısını ihmal etmek .
Kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu herkes duymuştur ve bu doğrudur. Kahvaltıyı öğün olarak atlamanın birçok negatif sonucu vardır.
3- Geç kalmak
Bir yere geç kalmak hayatınıza önemli derecede stres ekler. Kronik enflamasyona ve yüksek tansiyona sebep olabilir. Yıllar geçtikçe kalp kaslarınız kalınlaşabilir, bu da yaşınız ilerledikçe bir çok sağlık problemine sebep olur.
4- Bilinçsizce yemek yemek
iş yerinde birçok kişi öğleden sonra saat 3 civarında bir şeyler atıştırma ihtiyacı duyar. Bu atıştırmalık genelde kalori yüklü olup bilinçsiz yeme kategorisine girer. Vücudumuza ne aldığımızı düşünmeden bir şeyler yemektir.
5- Çok fazla oturmak
İstatistikler iş yerinde her oturduğumuz saatin ölüm oranını yüzde 11 artırdığını göstermiştir. Tüm gün oturduğunuz süre içinde 30 dakikalık bir aktivite zamanı yaratın.
6- Aile ve arkadaşlardan kopmak
Arkadaşlardan kopuk yaşamanın birçok sonucu vardır. Sevdiklerinizden izole yaşamak, bir stres kaynağıdır ve stresle sağlıklı ve yapıcı bir şekilde baş etmenizi engeller.
7- Düzenli uyumamak
Belirli bir uyku saati düzenine ve ritüeline sahip olmamak, kalitesiz ve yetersiz bir uykuya sebep olur. Yeterli uyku uyumamak diyabet hastası olmakla eşdeğerdir.
7 ,tehlikeli ,sağlık, hatası;yapilmasi,gerekenler,yapilmamasi,
Dr. Mehmet Öz, alışkanlık haline gelen sağlık hatalarının ciddi problemlere yol açabileceğini belirtti
1- Sabah esnetmesi yapmamak
(Burda dikkat edilmesi gereken husus esnetme hareketleri yaparken kas yirtilmalarina dikkat etmek gerekir, yani vücudunuzu haddinden fazla zorlmayin hislerinizle ne dereceye kadar esnetme yapacaginizi ayarlayin)
Esneme hareketleri yapmanın kalp krizi riskini azaltma, stresi hafifletme ve kan dolaşımına yardımcı olması gibi birçok faydası vardır.
2- Sabah kahvaltısını ihmal etmek .
Kahvaltının günün en önemli öğünü olduğunu herkes duymuştur ve bu doğrudur. Kahvaltıyı öğün olarak atlamanın birçok negatif sonucu vardır.
3- Geç kalmak
Bir yere geç kalmak hayatınıza önemli derecede stres ekler. Kronik enflamasyona ve yüksek tansiyona sebep olabilir. Yıllar geçtikçe kalp kaslarınız kalınlaşabilir, bu da yaşınız ilerledikçe bir çok sağlık problemine sebep olur.
4- Bilinçsizce yemek yemek
iş yerinde birçok kişi öğleden sonra saat 3 civarında bir şeyler atıştırma ihtiyacı duyar. Bu atıştırmalık genelde kalori yüklü olup bilinçsiz yeme kategorisine girer. Vücudumuza ne aldığımızı düşünmeden bir şeyler yemektir.
5- Çok fazla oturmak
İstatistikler iş yerinde her oturduğumuz saatin ölüm oranını yüzde 11 artırdığını göstermiştir. Tüm gün oturduğunuz süre içinde 30 dakikalık bir aktivite zamanı yaratın.
6- Aile ve arkadaşlardan kopmak
Arkadaşlardan kopuk yaşamanın birçok sonucu vardır. Sevdiklerinizden izole yaşamak, bir stres kaynağıdır ve stresle sağlıklı ve yapıcı bir şekilde baş etmenizi engeller.
7- Düzenli uyumamak
Belirli bir uyku saati düzenine ve ritüeline sahip olmamak, kalitesiz ve yetersiz bir uykuya sebep olur. Yeterli uyku uyumamak diyabet hastası olmakla eşdeğerdir.
Su içmenin önemi, Az su içenler dikkat!
Susuzluk, yeterince su içmeyen insanlarda geri dönülmez hasarlara yol açıyor. Günde ortalama 8 bardak su içmemiz gerekirken vücudumuz 10 bardak su kaybediyor.
Susuzluk, yeterince su içmeyen insanlarda geri dönülmez hasarlara yol açıyor. Günde ortalama 8 bardak su içmemiz gerekirken vücudumuz 10 bardak su kaybediyor.
Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, beyninin yüzde 75'i, kanının yüzde 92'si, kaslarının yüzde 75'i, kemiklerinin yüzde 22'si sudan oluşan insanın vücudu susuz kaldığında meydana gelen hasarları sıraladı.
İşte yeterince su içmemenin yol açtığı 11 rahatsızlık:
YORGUNLUK: Su vücudunuzdaki en önemli enerji kaynaklarındandır. Dehidratasyon (susuz kalma) vücudu yavaşlatan enzimatik aktiveteye sebep olarak yorgunluk ve halsizliğe yol açar.
ASTIM VE ALERJİLER: Dehidratasyona maruz kalan vücut sudan tasarruf etmek için havayollarını daraltıyor. Siz daha susuz kaldığınızı hissetmeden histamin bu durumun farkına varıyor ve salgısını arttırıyor.
YÜKSEK KAN BASINCI: Vücut normalde tam olarak su ihtiyacını karşıladığında kanın %92'si sudur. Vücudun susuz kaldığı zamanlarda ise kan kalınlaşarak akışı sırasında dirence sebep olur ve buda kan basıncının yükselmesi ile sonuçlanır.
CİLT PROBLEMLERİ: Dehidratasyon deri yoluyla toksinlerin atılmasını bozmakta ve her türlü cilt problemi için savunmasız hale getirmektedir; dermatit, sedef, kırışıklık...
YÜKSEK KOLESTROL: Vücut susuz kaldığında kolestrol seviyesini arttırarak hücreden daha fazla su kaybını önlemeye çalışır.
SİNDİRİM BOZUKLUKLARI: Su ve alkali (kalsiyum ve magnezyum) minerallerin eksikliği gastrit, ülser ve reflü gibi birçok sindirim sistemi problemine yol açar.
MESANE VE BÖBREK PROBLEMLERİ: Toksin ve atık asit birikimi bakterilerin gelişmesi için ortam sağlar, buda böbrek ve mesanede inflamasyon, ağrı ve enfeksiyona daha yatkın olması ile sonuçlanır.
KABIZLIK: Suyun eksikliğinde, vücudun kritik fonksiyonları için su sağlama görevi kalın bağırsağındır. Su yetersiz kaldığında atık maddeler bağırsak içinde çok yavaş ilerlemeye başlar buda kabızlığa yol açar.
EKLEM AĞRISI VE SERTLİK: Bütün eklemlerde büyük bir kısmı sudan oluşan kartilaj yastıkçıkları vardır. Vücut susuz kaldığında kartilaj zayıflar ve eklem tamiri yavaşlar böylelikle ağrı ve rahatsızlık hissi oluşur.
KİLO ALMA: vücudunuz etkin bir şekilde toksinleri elimine edemez ve yağ hücrelerinin içinde saklar. Bunun yanında eğer vücut yeterli su ile toksinlerin güvenli bir şekilde atamıyor ise yağ hücresini serbest bırakmaz.
VAKİTSİZ YAŞLANMA: Kronik olarak vücut susuz kaldığında, organlar ve hatta vücudun en büyük organı olan deride kırışıklık başlar ve erken yaşlanma belirtileri verir.
ÖNEMLİ BİLGİLER
Susadığınız zaman vücut (susuz kalmış) dehidrate olmuştur.
Yemek öncesi içilen su porsiyonlarınız küçülmesine ve dolayısıyla daha kolay kilo kaybetmenize yardımcı olur.
Araştırmalar göstermiştir ki eğer yıl boyunca su tüketiminizi günlük 1,5 litre olursa, extra 17,400 kalori yakarsınız buda yaklaşık olarak 2 buçuk kiloya denk gelir.
Sadece su içmeniz gerekir, diğer tükettiğiniz sıvıların bir kalorisi ve şeker içeriği vardır. Sadece suyun kalorisi '0'dır.
Soğuk su içmek ****bolizmanızı hızlandırır ve kalori yakar. Hızlanan ****bolizmanın etkileri ilk 10 dakikada başlar ve 30-40 dakika sonra maksimuma ulaşır.
GÜNLÜK SU TÜKETiMiNDE DiKKAT EDiLMESI GEREKEN HUSUSULAR
İsveç’in Uppsala kentinde, bir saat içinde 6 litre su içen bir genç kız, beyninde meydana gelen şişmenin ardından zehirlenerek öldü.
İsmi açıklanmayan genç kızın, bir saat içinde büyük bir bardak ile 6 litre su içtiği, kısa sürede fenalaşması üzerine Uppsala Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldığı ancak kurtarılamayarak öldüğü bildirildi.
Genç kızın hastaneye getirildiği sırada tedavisiyle ilgilenen Doktor Tomas Skommevik, genç kızın içtiği fazla suyun beyinde şişmeye ve zehirlenmeye neden olduğunu açıkladı. Kilosu 60 ila 100 arasında olan sağlıklı kimselerin günde 2 ila 3,5 litre su içmeleri gerektiğini, çok terleme olması halinde bunun biraz daha artırılabileceğini kaydeden Doktor Skommevik, “Ancak birkaç saat içinde 5 litreden fazla su içmeyi kesinlikle tavsiye etmiyoruz” dedi.
AŞIRI SU NASIL ZEHİRLİYOR?
Gerekenden daha fazla su tüketimi kişinin zehirlenmesine neden olabilir. Aşırı su vücutta; kandaki sodyum miktarının düşmesine (hiponatremi), hücrelerin aşırı su alarak şişmesine, ciddi fiziksel sorunlara, beyin ödemine ve ölümüne neden olabilmektedir.
Susuzluk, yeterince su içmeyen insanlarda geri dönülmez hasarlara yol açıyor. Günde ortalama 8 bardak su içmemiz gerekirken vücudumuz 10 bardak su kaybediyor.
Susuzluk, yeterince su içmeyen insanlarda geri dönülmez hasarlara yol açıyor. Günde ortalama 8 bardak su içmemiz gerekirken vücudumuz 10 bardak su kaybediyor.
Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, beyninin yüzde 75'i, kanının yüzde 92'si, kaslarının yüzde 75'i, kemiklerinin yüzde 22'si sudan oluşan insanın vücudu susuz kaldığında meydana gelen hasarları sıraladı.
İşte yeterince su içmemenin yol açtığı 11 rahatsızlık:
YORGUNLUK: Su vücudunuzdaki en önemli enerji kaynaklarındandır. Dehidratasyon (susuz kalma) vücudu yavaşlatan enzimatik aktiveteye sebep olarak yorgunluk ve halsizliğe yol açar.
ASTIM VE ALERJİLER: Dehidratasyona maruz kalan vücut sudan tasarruf etmek için havayollarını daraltıyor. Siz daha susuz kaldığınızı hissetmeden histamin bu durumun farkına varıyor ve salgısını arttırıyor.
YÜKSEK KAN BASINCI: Vücut normalde tam olarak su ihtiyacını karşıladığında kanın %92'si sudur. Vücudun susuz kaldığı zamanlarda ise kan kalınlaşarak akışı sırasında dirence sebep olur ve buda kan basıncının yükselmesi ile sonuçlanır.
CİLT PROBLEMLERİ: Dehidratasyon deri yoluyla toksinlerin atılmasını bozmakta ve her türlü cilt problemi için savunmasız hale getirmektedir; dermatit, sedef, kırışıklık...
YÜKSEK KOLESTROL: Vücut susuz kaldığında kolestrol seviyesini arttırarak hücreden daha fazla su kaybını önlemeye çalışır.
SİNDİRİM BOZUKLUKLARI: Su ve alkali (kalsiyum ve magnezyum) minerallerin eksikliği gastrit, ülser ve reflü gibi birçok sindirim sistemi problemine yol açar.
MESANE VE BÖBREK PROBLEMLERİ: Toksin ve atık asit birikimi bakterilerin gelişmesi için ortam sağlar, buda böbrek ve mesanede inflamasyon, ağrı ve enfeksiyona daha yatkın olması ile sonuçlanır.
KABIZLIK: Suyun eksikliğinde, vücudun kritik fonksiyonları için su sağlama görevi kalın bağırsağındır. Su yetersiz kaldığında atık maddeler bağırsak içinde çok yavaş ilerlemeye başlar buda kabızlığa yol açar.
EKLEM AĞRISI VE SERTLİK: Bütün eklemlerde büyük bir kısmı sudan oluşan kartilaj yastıkçıkları vardır. Vücut susuz kaldığında kartilaj zayıflar ve eklem tamiri yavaşlar böylelikle ağrı ve rahatsızlık hissi oluşur.
KİLO ALMA: vücudunuz etkin bir şekilde toksinleri elimine edemez ve yağ hücrelerinin içinde saklar. Bunun yanında eğer vücut yeterli su ile toksinlerin güvenli bir şekilde atamıyor ise yağ hücresini serbest bırakmaz.
VAKİTSİZ YAŞLANMA: Kronik olarak vücut susuz kaldığında, organlar ve hatta vücudun en büyük organı olan deride kırışıklık başlar ve erken yaşlanma belirtileri verir.
ÖNEMLİ BİLGİLER
Susadığınız zaman vücut (susuz kalmış) dehidrate olmuştur.
Yemek öncesi içilen su porsiyonlarınız küçülmesine ve dolayısıyla daha kolay kilo kaybetmenize yardımcı olur.
Araştırmalar göstermiştir ki eğer yıl boyunca su tüketiminizi günlük 1,5 litre olursa, extra 17,400 kalori yakarsınız buda yaklaşık olarak 2 buçuk kiloya denk gelir.
Sadece su içmeniz gerekir, diğer tükettiğiniz sıvıların bir kalorisi ve şeker içeriği vardır. Sadece suyun kalorisi '0'dır.
Soğuk su içmek ****bolizmanızı hızlandırır ve kalori yakar. Hızlanan ****bolizmanın etkileri ilk 10 dakikada başlar ve 30-40 dakika sonra maksimuma ulaşır.
GÜNLÜK SU TÜKETiMiNDE DiKKAT EDiLMESI GEREKEN HUSUSULAR
İsveç’in Uppsala kentinde, bir saat içinde 6 litre su içen bir genç kız, beyninde meydana gelen şişmenin ardından zehirlenerek öldü.
İsmi açıklanmayan genç kızın, bir saat içinde büyük bir bardak ile 6 litre su içtiği, kısa sürede fenalaşması üzerine Uppsala Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırıldığı ancak kurtarılamayarak öldüğü bildirildi.
Genç kızın hastaneye getirildiği sırada tedavisiyle ilgilenen Doktor Tomas Skommevik, genç kızın içtiği fazla suyun beyinde şişmeye ve zehirlenmeye neden olduğunu açıkladı. Kilosu 60 ila 100 arasında olan sağlıklı kimselerin günde 2 ila 3,5 litre su içmeleri gerektiğini, çok terleme olması halinde bunun biraz daha artırılabileceğini kaydeden Doktor Skommevik, “Ancak birkaç saat içinde 5 litreden fazla su içmeyi kesinlikle tavsiye etmiyoruz” dedi.
AŞIRI SU NASIL ZEHİRLİYOR?
Gerekenden daha fazla su tüketimi kişinin zehirlenmesine neden olabilir. Aşırı su vücutta; kandaki sodyum miktarının düşmesine (hiponatremi), hücrelerin aşırı su alarak şişmesine, ciddi fiziksel sorunlara, beyin ödemine ve ölümüne neden olabilmektedir.
Yenidoğan Bebekle ilgili en çok merak edilen sorular!
KadıköyŞifa Ataşehir Hastanesi Yenidoğan Uzmanı Prof. Dr. İlknur Kılıç yenidoğanlarla ilgili annelerin en çok merak ettiği soruları yanıtladı.
Yenidoğanlarla ilgili annelerin kafasını kurcalayan pek çok soru vardır. Özellikle ilk kez anne olan kadınlar bebeklerinin tepkilerini değerlendirmekte zorlanabilir.
Yenidoğan kime denir?
Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 gününü kapsayan dönemdir. 37 gebelik haftasından daha küçük doğan bebeklere prematüre bebek denir. 36 - 37 gebelik haftasında doğan bebekler sınırda prematür bebeklerdir.
Düşük doğum ağırlıklı bebek, hangi bebeklere denir?
Gebelik haftasına bakmaksızın 2500 gr’ın altında doğan bebeklere düşük doğum ağırlıklı bebek denir. Bu bebeklerin hepsi prematüre değildir. Zamanında doğup 2500gr’ın altında olan bebeklerin neden düşük doğum ağırlıklı olduğu araştırılmalıdır. Bu bebeklerde kan şekeri takibi yapılmalıdır. Yağ depoları ve glikojen depoları az olduğu için hipoglisemi sık görülür. Sarılık oluşma riski de daha fazladır.
Yenidoğan sarılığı ne sıklıkta görülür?
Zamanında doğan bebeklerin %60’ında, prematüre doğan bebeklerin %80’inde yenidoğan sarılığı görülür. Sarılık önce bebeklerin gözlerinin beyazında ve yüzünde başlar, aşağıya doğru yayılır. Karın kısmına doğru ilerlemişse sarılığın arttığı düşünülmelidir. Gözle yanılmalar olabileceğinden sarılık durumunu anlamak için kanda bilirubin düzeyine bakılır.
Sarılık zararlı mıdır?
Sarılığı oluşturan bilirubinin az miktarı, bilirubin antioksidan olduğu için faydalıdır. Yenidoğan bebeklerde antioksidan maddeler az olduğu için bazı akciğer, beyin, bağırsak hastalıklarının önlenmesini sağlar. Ancak çok yükseldiğinde kan beyin bariyerini geçerek beyin hücrelerine zarar verebilir, kernikterus dediğimiz beyin hasarına yol açar.
Bilirubinin hangi düzeyleri tehlikelidir?
Bunun için Amerikan Pediatri Akademisi'nin kriterlerini kullanıyoruz. Bu kriterlerde kritik bilirubin düzeyleri bebeğin doğum ağırlığına ve kaç günlük oluşuna göre değişmektedir. Örnek vermek gerekirse 2500 gr’ın üstünde 3 günlükten büyük bebeklerde bilirubin değeri 17 mg/dl’nin üstünde ise fototerapi başlanmalıdır.
Sarılığın tedavisi nasıl olmalıdır?
Bilirubin düzeyi fototerapi düzeyine ulaşmışsa fototerapi denilen özel bir ışık tedavisi başlanır. Bu tedavi ile bilirubin suda eriyen forma dönüşür, idrar ve gaita ile atılabilir hale gelir. Kan grubu uygunsuzlukları varsa ve bilirubin yüksekliği kan değiştirme sınırına yaklaşmışsa IVIG verilebilir. Tüm tedavilere karşı bilirubin çok yükselmişse kan değişimi yapılır. Bebeğin iyi beslenmesi gaita ile uzaklaşan bilirubin miktarının artıracağından bilirubinin düşmesine yardımcı olur.
Bebeğin yeterli beslendiği nasıl anlaşılır?
Bebeğin günde 25 - 30 gram alması bize iyi beslendiğini gösterir. Bebekler ilk günlerde %5 - 10 kilo kaybedebilirler. Bundan daha fazla kilo kaybı değerlendirilmelidir. Çok ağlama veya çok uyuma beslenme kriteri değildir.
Yenidoğan bebeğin bulunduğu ortamın ısısı nasıl olmalıdır?
Yenidoğan bebeğin bulunduğu ortamın ısısı 22 - 23C olmadır. 24 C'den fazla ısı bebeğin aktivitesinin azalmasına, çok uyumasına ve emmemesine neden olur.
Bebeklerin hapşırması soğuk algınlığını gösterir mi?
Bütün bebekler hapşırır, bunun nedeni burun mukozalarının çok hassas oluşudur. Kıyafetlerinde uçuşan toz zerrecikleri bile hapşırma yapar. Bebeğin ateşi, nezlesi, öksürüğü yoksa sadece izlenmelidir.
Bebekler neden sık hıçkırırır?
Bebeklerin beslenmeleri sırasında veya sonrasında diyafragma irrite olur, kasılır ve hıçkırık refleksi oluşur. Yutkunma ile azalır, bu nedenle hıçkıran bebeklerin annelerine tekrar emzirmeleri önerilir.
Yenidoğan bebeğin göbek bakımı nasıl olmalıdır?
Göbek kuru ve temiz tutulmalıdır. Göbek bakımı için %70’lik alkol kullanılabilir. İyotlu solusyonlar tiroid hormon düzeylerinde değişiklik yapabileceğinden kullanılmamalıdır. Bebeğin göbek düşene kadar yıkanmaması göbeğin kuru kalıp düşmesini kolaylaştırır. Bebek bu dönemde kaynatılıp ılıtılmış su ile silinmelidir.
Bebekle uçak yolculuğu yapılabilir mi?
Bebekle uçak yolculuğu yapılabilir. Uçak kalkarkan ve inerken bebeğin emzirilmesi kulak basıncının dengelenmesini sağlar, bebeğin kulağının ağrımasını engeller.
Bebek bakımındaki 20 yanlış!
Hayatımızın en değerli varlıklarını yetiştirirken yıllardır aynı hataların tuzağına düşüyoruz. Kilo iyidir deyip obeziteye zemin hazırlıyoruz, anne sütü dururken mama veriyoruz, gürleşsin diye saçlarını sıfıra vurduruyoruz. Oysa iyi niyetle de olsa yaptığımız bu hatalar onların sağlıklı gelişimini sekteye uğratıyor.
Medical Park Fatih Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Sağlığı Uzmanı Dr. Feyza Çivici Gümüş; çocuklarımızı büyütürken yaptığımız ve birer şehir efsanesinden ibaret ‘geleneksel hataları’ anlattı
1- "Eyvah Sütüm Yetmiyor, Mama Vermeliyim":
Yeni annelerin en çok endişe ettiği konulardan biri bebeğin aç kalmasıdır. Bu nedenle de çoğu zaman bebekler gereksiz yere mamayla besleniyor. Anneler, sütünün yetip yetmediğini bebeğinin çişini takip ederek anlayabilir. 24 saatte en az 5-6 kez bezini ıslatan Bebek anne sütüyle doyuyor demektir. Anne sütü yetersizliğine ancak bir çocuk hastalıkları uzmanı doktor karar verebilir ve onun tavsiyesi gereğince mama takviyesi başlanabilir.
2- "Şekerli Su Sarılığa İyi Gelir":
İlk günlerde anne sütünün gelmesinde yaşanabilecek bir sorun, bebeğin zayıflamasına ve sarılık oluşumuna yol açabilir. Halk arasında, aç kalan ve az idrara çıkan bebeklere şekerli su verilmesi önerilir. Oysa bebeğin beslenmesinde şekerli suyun yeri yoktur.
3- "Çocuğum İki Yaşına Geldi Artık Bezi Bırakmalı":
İki yaş, çiş eğitimi vermek için başlangıç dönemidir. Ancak çocuk bu konuda asla zorlanmamalı, altına kaçırdığı için kızılmamalı, sık sık tuvalete tutularak eğitime tabi tutulmamalı.
4- "Dondurma Hasta Eder":
Dondurma, tüm çocukların sevdiği ve faydalı bir gıdadır. Boğaz ağrısına neden olmaması için yalayarak yenmeli ve yanında su içilmeli.
5- "Gürbüz Çocuk Sağlıklı Olur":
Gürbüz çocuk, sağlıklı çocuk değildir! Dengeli beslenen çocuk, zayıf da olsa sağlıklı kabul edilir. Çocukları asla yemek yeme konusunda zorlamayın, yemediği zaman beslenmeyi sonlandırın.
6- "Çocuk Sıcak Havayı Sever":
Çocuklar, her zaman terlemeyeceği şekilde giydirilmeli. Üşüyeceği korkusuyla çocukları çok giydirmek ve sarıp sarmalamak, terlemeye ve hasta olmaya yol açar. Pamuklu kıyafetler tercih edilmeli, içinde naylon karışımı olan ve özellikle polar tipinde olan kıyafetler giydirilmemeli.
7- "Fazla Hareket Ederse Terler Hasta Olur":
Hasta olur endişesiyle çocuğun hareket etmesini kısıtlamak çok yanlış bir yaklaşım. Her çocuk hareket edince terler; terleyince üstünü değiştirebilirsiniz! ‘Çok terledin artık yerine otur’ demek, onu tembel, hantal ve mutsuz yapar. Zaman içinde ****bolizma hızı azalan çocuk, hızla kilo almaya başlar. Hareket etmelerini kısıtlamaktansa, spora (yüzme, basketbol vb) yönlendirin.
8- "Şaşılık Büyüyünce Geçer":
Çocuklarda şaşılık bir yaşına kadar fizyolojik kabul edilir. Ancak bir yaşından sonra düzelmeyen şaşılıklar için mutlaka göz doktoruna başvurulmalı. Bir yaşından önce bebeklerde Nistagmus (göz küresinin istemsiz titremesi) görüldüğünde de mutlaka bir göz doktoruna muayene ettirilmeli.
9- "Uslu Durdu Hamburgeri Haketti":
Çocuklar mutlak suretle sağlığı ciddi şekilde tehdit eden fast food gıdalardan uzak tutulmalı! Bu ödüllendirme şekli yerine başka yöntemler seçilmeli; sinema ya da tiyatro ya götürmek gibi…
10- "Ağladı Hemen Kucağıma Alayım":
Bebeği avutmanın birçok yolu var; her ağladığında hemen kucağa almak çözüm değil. Ağladığında yanına yaklaşıp onunla konuşmak, ten temasında bulunmak, ona şarkı ya da ninni söylemek ve karnını okşamak bebeği avutabilir. Ancak sırf kucağa alışmasın diye çocuğu hiç kucağa almamak da kendini güvende hissetmemesine ve mutsuz olmasına yol açar. Bu denge iyi kurulmalı.
11- "Daha Çok Küçük Yalnız Yatarsa Korkar":
Genellikle 6 aydan sonra bebeğin odasının ayrı olması uzmanlarca önerilir. Bu sınır en fazla 2 yaşa kadar uzatılabilir.
12- "Büyükbaban Uzağa Gitti Geri Gelecek":
Çocuklara ölümü anlatmak zordur. Ancak ölen kişinin geri döneceği söylenmemeli, çocuk boş bir beklentiye sokulmamalı. Ölen kişinin bir daha dönmeyeceği, cennete gittiği ve orada mutlu olduğu söylenmeli.
13- "Çok Gaz Yapıyor Fazla Süt İçmesin":
Çocuklarda 1 yaşından önce inek sütü kullanılmamalı. Ancak bir yıldan sonrada günlük süt tüketimi 400 CC’yi geçmemelir. Sütün içinde bulunan laktaz adlı şeker gaza yol açar. Fakat artık piyasada laktazsız sütlerde bulunabiliyor. Gaz sorunu olan çocuklara bu tip sütleri içirilebilir; ancak çözüm kesinlikle süt vermemek olmamalı!
14- "Ayakta Sallayınca Hemen Uykuya Dalıyor":
Çocuğu sallayarak uyutmak tıbben önerilmiyor. Ancak halk arasında ‘ayakta sallama’ en çok kullanılan yöntem. Çocuk; hafif tarzda ve sarsmayacak şekilde sallanırsa tahribatlara yol açmaz.
15- "Fazla Banyo Yaparsa Üşütür":
Çocuklar banyo yapmaktan hasta olmaz. Yazın her gün, kışın ise hafta üç kez banyo yapılması önerilir.
16- "Sıfıra Vurdurursak Saçları Gürleşir":
Bu inanışın tıbben hiçbir geçerliliği yoktur!
17- "Pudra İsiliğe İyi Gelir":
Pudranın isiliğe iyi geldiği yanlış bir düşünce değildir. Ancak toz pudralar yerine sulu pudralar seçilmeli. İsiliğin en iyi tedavi şekli ise çocuğu sık sık yıkamaktır.
18- "Bol Bol Güneşlenirse Kemikleri Güçlenir":
‘Çok fazla güneşe maruz kalmak kemikleri güçlendirir’ mantığı tam olarak doğru değil. Zararlı ışınlarından etkilenmemek için güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde çocuğunuzu güneşe çıkarmayın. Güneşe çıkarken de mutlaka yüksek koruma faktörlü güneş losyonları ve kremleri sürün.
19- "Biberon ve Emziği Çok Seviyor":
Biberon ve emzik hiçbir çocuğa önerilmiyor. Biberon; bebekte ‘meme başı şaşkınlığı’na yol açıyor ve anne göğsünden soğutuyor. Mamayla beslenmek zorunda kalan bebeklerde, biberon en geç 2 yaşında bırakılmalı. Emzik de, damak yapısını bozabiliyor ve çocuğun enfeksiyon kapmasına yol açabiliyor.
20- "Fitil Vereyim Rahatlasın":
Çok zorda kalmadan ve doktor tavsiyesi olmadan ne fitil ne de ilaç kullanılmalı.
Kadınlarda depresyonun nedenleri!..
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun yaşam boyu görülme sıklığının kadınlarda yüzde 25’lere kadar çıktığını, yani her 4 kadından birisinin hayatlarının bir döneminde depresyon geçirebildiğini söyledi.
Atasoy, depresyonun erkeklerde görülme sıklığının ise yüzde 5-12 arasında olduğunu belirtti.
Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun toplumun ruh sağlığını en çok etkileyen hastalıklardan biri olduğunu söyledi. Depresyonun insanların bütün yaşamını etkilediğine dikkati çeken Doç. Dr. Atasoy, birinci derece yakınlarında depresyon olan kişilerin hastalığa yakalanma risklerinin de yüksek olduğunu ifade etti. İşsizlik, ekonomik güçlükler, aile içi çatışmalar, anne, baba ve eş kaybı gibi olumsuzlukların depresyonu tetiklediğini vurgulayan Doç. Dr. Atasoy, şöyle konuştu:
EN BÜYÜK NEDEN EVLİLİK PROBLEMLERİ
"Dünya Sağlık Örgütü’nün son yıllardaki verileri bir hastalığa bağlı iş gücü kaybı yaratan hastalıklar arasında depresyonun 2020’de 3’üncü sırada olacağını ön görüyor. Şu anda da 5’inci sırada. Erkeklerde yaşam boyu görülme sıklığı yüzde 5-12 arasında, kadınlarda yüzde 25’e kadar çıkıyor. Yani her 4 kadından birisi hayatlarının herhangi bir döneminde depresyonda olabiliyor. Kadınlardaki depresyonun en önemli etkenlerinden birisi evlilik problemleri ve aile içi şiddet."
Depresyonun, insanların işlevselliğini önemli ölçüde bozduğunu kaydeden Doç. Dr. Atasoy, "İş yapma becerisini, sosyal işlevselliğini, ilişkileriyle baş etme gibi insan hayatındaki her türlü alanı olumsuz etkileyebiliyor. Mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Tehlikeli de bir hastalık. En önemli tehlikesi intihara neden olması. İntiharların altındaki en önemli ruhsal problemlerden birisi depresyon hastalığı" dedi.
'HASTALARIN ÜÇTE BİRİ TEDAVİYE BAŞVURUYOR'
Geçen yıl yapılan bir çalışmada kişilerin depresyonu bir hastalık olarak kabul etmekte zorlandığı sonucuna vardıklarını anlatan Doç. Dr. Atasoy, şöyle devam etti:
"Depresyon insanın duygularını, düşüncelerini, davranışlarını değiştiriyor ama dışarıdan baktığınızda gözle görülür bir hastalık olarak kabul ettirmeyi kolaylaştıracak çok belirgin belirtileri yok. Bu nedenle depresyon insanlar tarafından daha az fark ediliyor, daha az kabul ediliyor ve bu nedenle de daha az yardım isteme eğiliminde oluyorlar. Edinilen verilere göre toplumdaki depresyon hastalarının üçte biri tedaviye başvuruyorlar. Bunların da neredeyse yarısı düzenli tedavi alıyor. Hastalarda tedavi çok iyi gelmesine rağmen ön yargılar oluşabiliyor. ’Bağımlı olur muyum, ilaçla iyi olmak beni zayıf yapar mı, kendim mi başarmam lazım?’ gibi sorular tedaviyi bıraktırıp tekrar depresyona girmelerine neden oluyor. Bu da hem birey için hem de bireyin içinde bulunduğu aile için çok büyük kayıplar ortaya çıkarıyor."
DHA
Kadınlarda ,depresyonun ,nedenleri,tedavisi,kavbul,etmek,hasta,oldugunu,yardım,almak,Doç, Dr, Nuray ,Atasoy
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun yaşam boyu görülme sıklığının kadınlarda yüzde 25’lere kadar çıktığını, yani her 4 kadından birisinin hayatlarının bir döneminde depresyon geçirebildiğini söyledi.
Atasoy, depresyonun erkeklerde görülme sıklığının ise yüzde 5-12 arasında olduğunu belirtti.
Doç. Dr. Nuray Atasoy, depresyonun toplumun ruh sağlığını en çok etkileyen hastalıklardan biri olduğunu söyledi. Depresyonun insanların bütün yaşamını etkilediğine dikkati çeken Doç. Dr. Atasoy, birinci derece yakınlarında depresyon olan kişilerin hastalığa yakalanma risklerinin de yüksek olduğunu ifade etti. İşsizlik, ekonomik güçlükler, aile içi çatışmalar, anne, baba ve eş kaybı gibi olumsuzlukların depresyonu tetiklediğini vurgulayan Doç. Dr. Atasoy, şöyle konuştu:
EN BÜYÜK NEDEN EVLİLİK PROBLEMLERİ
"Dünya Sağlık Örgütü’nün son yıllardaki verileri bir hastalığa bağlı iş gücü kaybı yaratan hastalıklar arasında depresyonun 2020’de 3’üncü sırada olacağını ön görüyor. Şu anda da 5’inci sırada. Erkeklerde yaşam boyu görülme sıklığı yüzde 5-12 arasında, kadınlarda yüzde 25’e kadar çıkıyor. Yani her 4 kadından birisi hayatlarının herhangi bir döneminde depresyonda olabiliyor. Kadınlardaki depresyonun en önemli etkenlerinden birisi evlilik problemleri ve aile içi şiddet."
Depresyonun, insanların işlevselliğini önemli ölçüde bozduğunu kaydeden Doç. Dr. Atasoy, "İş yapma becerisini, sosyal işlevselliğini, ilişkileriyle baş etme gibi insan hayatındaki her türlü alanı olumsuz etkileyebiliyor. Mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalık. Tehlikeli de bir hastalık. En önemli tehlikesi intihara neden olması. İntiharların altındaki en önemli ruhsal problemlerden birisi depresyon hastalığı" dedi.
'HASTALARIN ÜÇTE BİRİ TEDAVİYE BAŞVURUYOR'
Geçen yıl yapılan bir çalışmada kişilerin depresyonu bir hastalık olarak kabul etmekte zorlandığı sonucuna vardıklarını anlatan Doç. Dr. Atasoy, şöyle devam etti:
"Depresyon insanın duygularını, düşüncelerini, davranışlarını değiştiriyor ama dışarıdan baktığınızda gözle görülür bir hastalık olarak kabul ettirmeyi kolaylaştıracak çok belirgin belirtileri yok. Bu nedenle depresyon insanlar tarafından daha az fark ediliyor, daha az kabul ediliyor ve bu nedenle de daha az yardım isteme eğiliminde oluyorlar. Edinilen verilere göre toplumdaki depresyon hastalarının üçte biri tedaviye başvuruyorlar. Bunların da neredeyse yarısı düzenli tedavi alıyor. Hastalarda tedavi çok iyi gelmesine rağmen ön yargılar oluşabiliyor. ’Bağımlı olur muyum, ilaçla iyi olmak beni zayıf yapar mı, kendim mi başarmam lazım?’ gibi sorular tedaviyi bıraktırıp tekrar depresyona girmelerine neden oluyor. Bu da hem birey için hem de bireyin içinde bulunduğu aile için çok büyük kayıplar ortaya çıkarıyor."
DHA
Kadınlarda ,depresyonun ,nedenleri,tedavisi,kavbul,etmek,hasta,oldugunu,yardım,almak,Doç, Dr, Nuray ,Atasoy
Ebu Turab-ı Nahşebi
Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. Dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İsmi, Asker bin Hüseyin'dir. Ebû Türâb künyesiyle ve Nahşebî nisbesiyle meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 859 (H.245) senesinde Basra civârında vefât etti.
Horasanlı olan Ebû Türâb-ı Nahşebî, zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şâfiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi. Ahmed bin Hanbel'in ilim meclislerinde bulundu. Hâtim-i Esam ve Ebû Hâtim-i Attâr el-Basrî gibi velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından şiddetle kaçındı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılıp fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi yüksek bir velî oldu. Nefsin istediklerinden kaçarak ve istemediklerini yaparak yüksek tasavvufî derecelere ulaştı. Hamdûn-ı Kassâr, Şâh Şücâ Kirmânî, Ali bin Sehl İsfehânî, Ebû Hamza Horasânî, Ahmed bin Hadreveyh, Ebû Ubeyd Busrî, Hâkim Tirmizî ve İbn-i Cellâ gibi zâtlar onun sohbetlerinde yetiştiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî'nin ilim ve fazîletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafına toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifâde ettiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri bir sohbeti sırasında;
"Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah'ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O'nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur." buyurdu.
Ebû Türâb-ı Nahşebî'ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: "Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır: Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişi güzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir.
Pekçok yerleri dolaşan Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle görüşüp sohbet etti. Şakîk-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bâyezîd-i Bistâmî'yi ziyâret etti. Bu ziyâret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı.
Şakîk ile Ebû Türâb, Bâyezîd'e hizmet eden bir gence; "Delikanlı gel, yemeği berâber yiyelim." dediler. Genç; "Ben orucum." dedi. Ebû Türâb; "Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın." dedi. Fakat genç bu teklifi kabûl etmedi. Sonra Şakîk; "Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın." dedi. Fakat genç bunu da kabûl etmedi. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; "Allahü teâlânın rızâsından uzaklaşan şu herifi ne dâvet edip durursunuz." buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezâlandırıldı.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri nefsin istemediklerini yapma ve haramlardan kaçmada kuvvetliydi. Yıllarca başını yastığa koyup uyumadı. Geceleri ibâdet ve zikirle meşgûl olur, bâzan dışarı çıkıp dolaşır, ihtiyaç sâhibi olanlara yardımcı olurdu. Bir gece Nahşeb'in mahallelerinde dolaşırken, âniden kulağına sesler geldi. Dikkat edince bâzı erkeklerin, bir kadınla tartıştıklarını anladı. Kendi kendine, buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim." dedi. Yanlarına varınca kadın onu gördü ve yanına geldi. "Ey üstâd! Fâsık ve ömrünü kötü şeylerle harcayan bir oğlum var. Yaptığı kötülükler, işlediği günahlar hakîkaten çoktur. Dün gece fısk meclisi kurmak ve şarab içmek istedi. Akşamdan sonra, Allahü teâlâ ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemâat geceki sesleri duyup geldi ve onu mahalleden çıkarmamı istedi. Ben de ağır hasta olduğunu bildirdim. Ölürse hepimiz ondan kurtulur, yâhut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmez ve tövbe de etmezse, o zaman onu şehirden dışarı çıkarın dedim." Ebû Türâb-ı Nahşebî, kadına yardım etti ve kalabalık dağıldı. Sonra aklına o genci görmek ve tövbe ettirmek geldi. Evden içeri girince, genç onu görür görmez feryâd edip ağlamaya başladı. "Allah'ım ne kadar kerîmsin. Benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir zavallının duâsını ânında kabûl eyledin." dedi. "Ey genç! Ne duâ ettin?" dedi. "Üstâdım, bugün seher vaktinde iki duâ ettim. Biri; yâ Rabbî sabahleyin bana, Ebû Türâb'ın yüzünü görmek nasîb eyle, ikincisi; yâ Rabbî, nasûh tövbesi ihsân eyle dedim. Duâmın birini şu anda kabûl edilmiş görüyorum, umarım ikincisi de kabûl edilir. Ey hocam çok günahkârım. Tövbe etsem, kabûl olur mu?" deyince; "Ey genç! Ümitsiz olma! Çünkü Allahü teâlânın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teâlâ ziyâdesi ile tövbeleri kabûl edici ve affedicidir. Kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Âsilerin tövbelerini kabûl edicidir. Âcizlere kâfidir. Düşkünlerin en iyi vekîlidir. Bütün günahlardan tövbe makbûldür." buyurdu. Genç elinde tövbe etti ve gözlerinden yaşlar döküldü. Ebû Türâb oradan ayrılınca, genç annesine; "Ey anneciğim! Sana bir vasiyetim var. Yerine getir." dedi. Annesi; "Evlâdım, ne vasiyetin var, söyle!" dedi. Beni bu yataktan ve yumuşak yastıktan, hakîr ve zelîl toprağa indir. Ebû Türâb'la tövbe ettiğim andan sonra, yerde Allahü teâlâya tekrar tövbe edeyim. Çünkü bu hastalık beni iyice sardı. Artık bu hastalıktan öleceğimi anlıyorum." dedi. Annesi isteğini yerine getirdi ve onu yere indirdi. Genç, yüzünü toprağa sürdü, kalp ve rûhunun derinliklerinden gelen bir ses ile; "Ey Allah'ım! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergâhından başka kapım yok. Dertlilerin dayanağı, muhtaçların sığınağı sensin. Toprakla bir olmuş, zamânını boşa geçirmiş ben kuluna rahmet et." diye yalvarıp inledi. Onu topraktan kaldırıp, yatağa yatırdılar. Gece olunca genç vefât etti. Ebû Türâb; "O gece rüyâda Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem gördü. Yanında iki yaşlı zât var idi. Onlarla berâber çok kalabalık geldi. Birisi ona; "Bu, Muhammed Mustafâ'dır sallallahü aleyhi ve sellem, diğer taraftaki yaşlı zât ise, İbrâhim Halîlullah'tır (aleyhisselâm), diğer taraftaki ise Mûsâ Kelîmullah'tır (aleyhisselâm). Bu kalabalık ise, yüz yirmi bin küsûr peygamberdir." dedi. Ebû Türâb ileri koştu. Selâm verdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem selâmına cevap verdi. Onunla müsâfeha etti. "Yâ Resûlallah, siz Nahşeb'e gelmiş miydiniz?" diye arz etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ey Ebû Türâb! Dün senin elinde tövbe eden genç, bu gece vefât etti. Allahü teâlâ onu, dostları derecesine kavuşturdu. Ona velîlik makâmı ikrâm eyledi. Beni ve yüz yirmi bin küsür peygamberi, onu ziyârete gönderdi. Ey Ebû Türâb! O gence izzet gözü ile bakın. Cenâzesinde hazır bulunun." Ebû Türâb-ı Nahşebî uyandığında bu halden kalbine bir incelik geldi ve; "Ey Allah'ım! Ne kadar kerîmsin. Daha dün fıskı yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir fâsıkı, bir ağlama ve inleme, bir tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun." dedi. Bu zevk ve halde iken, diğer odadan küçük kızın feryâdını duydu. Ağlıyordu. "Evlâdım, seni ağlatan şey nedir?" dedi. "Babacığım, rüyâmda filan mahallede tövbe eden bir gencin vefât ettiğini ve her kim onun cenâzesine bakarsa, Allahü teâlâ, ona, kendisinden istediği her şeyi verir dendiğini görüp duydum. Babacığım, evden dışarı çıkmayı aslâ istemezdim, fakat şimdi izin verirsen, gidip o gencin cenâzesini göreyim ve Allahü teâlâdan kendim ve diğer kullar için necât, kurtuluş isteyeyim." dedi. Ona izin verdi. Cenâzesine giderken yolda yaşlı bir kadın gördü. Ona; "Ey Ebû Türâb! Hakk'ın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Fıskının çokluğu yüzünden mahalleden çıkarılmak istenen genç, bu gece vefât etti. Evliyâ silsilesine dâhil edildi. Rüyâda bana, cenâzesinde bulunan magfiret olunur diye söylediler." dedi. Başka âlim zât da aynı rüyâyı gördü. İnsanlara bu durum haber verildi. Bütün şehir halkı akın akın gencin cenâzesine katılmak için geldi. Tam bir izzet ve ikrâm ile onun namazı kılındı, sonra defnettiler.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri pekçok hac etti ve sevgili Peygamberimizin kabrini ziyâret etmek için Medîne-i münevvereye gitti. Bu yolculuklar esnasında da pekçok âlim ve velî ile görüşüp sohbet etti. Birçok kerâmetleri görüldü.
Ebû Türâb-ı Nahşebî, Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Harem-i şerîfte bir kenara yaslanarak uyumuştu. Rüyâsında hûrîlerden bir kısmı gelip kendilerini ona göstermek, onunla konuşmak istedi. Ebû Türâb; "Ben kendimi Allahü teâlâya o kadar verdim ki, hûrilerle oturup konuşacak vaktim yok." dedi. Hûriler etrâfında gürültü ederlerken, Cennet meleklerinin reisi Rıdvan gelip; "Bu azîzin size yüz vermesi mümkün değildir. O, Cennet'teki yerini almadıkça sizinle ilgilenmez. Gidin, o zaman gelirsiniz." dedi.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu: "Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın..." (Enfâl sûresi: 47) buyurdu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur'ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler." buyurdu.
Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz.
Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi, bir vâsıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenâtından yedi yüz hasene (iyilik) vardır." buyurunca, Eshâb-ı kirâm (r.anhüm); "Harem hasenâtı nedir?" diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; "Onun bir hasenesi, yedi yüz bin hasenedir." buyurdular.
Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adiy bin Hâtem şöyle rivâyet etti: Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem; "Ey Allah'ın resûlü! Sadakaların en fazîletlisi hangisidir?" diye sorulunca; "Kişinin, Allahü teâlânın rızâsı için arkadaşlarına hizmet etmesidir." buyurdu.
Bir memlekete varılınca, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyâretine, yoksa, sâlih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en fazîletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyâcının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zât varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husus varsa sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zât bir şey sorarsa, cevap verir.
Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kab bulundurması lâzımdır. Büyüklerden bâzısı, yolculuk yapan birisi ile müsâfeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dâir bir izin olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve kabûl etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları edâ etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimsenin, dostlarını ve tanıdıklarını ziyâreti, onlara vedâ etmesi ve onlarla helallaşması lâzımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terk etmemesi lâzımdır.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri çok ibâdet ettiği gibi, nefsinin isteklerine de şiddetle karşı çıkardı. Günlerce ağzına yiyecek bir lokma almadığı, bir yudum su içmediği olurdu. Onun bu husustaki gayretini İbn-i Cellâ şöyle anlattı:
"Ebû Türâb, Mekke'ye geldi. Bitkin, yorgun ve zayıf görünmüyordu. "Nerede yemek yedin?" dedim. "Basra'da, Bağdât'ta, bir de burada." dedi. Yine İbn-i Cellâ der ki: "Üç yüze yakın velî gördüm. Bunlardan dördü çok büyük olup, ilki Ebû Türâb idi."
Sohbetinde bulunanlardan birisi üç gün bir şey yememişti. En sonunda karpuzun kabuğuna elini uzattı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ona; "Sen tasavvufa yaraşmazsın. Hadi git, senin çarşıda bulunman ve geçimini oradan temin etmen lâzımdır." buyurdu.
Kulzüm Mescidinin kayyımı şöyle anlatıyor: "Ebû Türâb-ı Nahşebî bu mescide girdi. Kendisini tanımıyorduk. Burada günlerce oturup ibâdet etti. Hiç mescidden dışarı çıkmadı. Yanına gittim. "Bugün bir şey yedin mi?" diye sordum. "Hayır yemedim." dedi. "Ya dün?" dedim. "Hayır." dedi. "Ondan önceki gün yedin mi?" deyince de; "Hayır." dedi. Ben; "Peki kaç günden beri böylesin?" diye sorunca; "Yedi günden beri." buyurdu. Çarşıya gittim. "Mescidde yedi günden beri hiçbir şey yemeyen adama bir şeyler götürün." dedim. Kendisine çok miktarda yiyecek ve içecek getirdiler. İhtiyâcı kadar yedikten sonra doyan Ebû Türâb-ı Nahşebî bir bardak su içti. Sonra ibriğini alıp mescidden çıktı. Kimseye bir şey söylemedi. Biz, temizlenmeye gidiyor, döner zannettik. Fakat o, şehirden ayrılmak üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra ardından gittik. Baktık Mekke yolunda gidiyordu. Ben ardından yürüdüm; "Allah aşkına sen kimsin?" dedim. "Ben Ebû Türâb'ım." diye cevap verdi.
Ebû Câfer Haddâd şöyle anlattı: Çölde bir su kuyusunun başında otururken Ebû Türâb-ı Nahşebî beni gördü. On altı günden beri bir şey yememiş ve içememiştim. Bana; "Neden burada oturuyorsun?" dedi. Dedim ki: "Ben ilim ile yakînden hangisi bana gâlip gelirse, ona göre hareket edeceğim diye bekliyordum. Eğer ilim gâlip gelirse su içeceğim. Eğer yakîn gâlip gelirse geçip gideceğim." Bana, "Sen büyük bir mâneviyât adamı olacaksın." dedi.
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri dünyâya gönül vermezdi. Özellikle kendisine hizmet eden kişilere ikrâm ve ihsânı boldu. Başını tıraş eden Ebû Ali el-Müzeyyin'e yetmiş dinar vermişti.
Dünyâ sevgisiyle ilgili olarak; "Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz." "İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet'te olur." buyurdu.
Bir sohbeti sırasında da;
"Sâdık kul, daha amel etmeden, hâlis kul, amel edince, amelin tadını alır."
"Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı ve öğünmeyi mîzânda, nefsin arzularını Cennet'te."Kaynakwh webhatti.com:
"Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.
Âlimlere ve evliyâya karşı çok hürmet gösteren Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri buyurdu ki:
"Allahü teâlâ kimi felâkete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyânın aleyhinde bulunma hasletini verir."
"Âlim olan, karşısındakinin anlayışına göre konuşur."
Ebû Türâb-ı Nahşebî haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Bu hususta buyurdu ki:
"Kul bütün gücüyle günahlardan uzaklaştığı zaman, Allahü teâlânın yardımı, ihsânı her tarafını kaplar. Kalbin günahlar ile kararmasının alâmeti üçtür. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibâdetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vâz ve nasîhatların ona tesir etmemesidir."
Hızır aleyhisselâmla sık sık görüşen Ebû Türâb-ı Nahşebî, Hızır aleyhisselâmla görüşmesini şöyle anlatır: "Bir gün çölde geziyordum. Birine rastladım. Kim olduğunu sordum. Hızır'ım dedi. Sonra bana; "Ey Ebû Türâb!Şimdi Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının kalbini düzeltmeye memurum. Bu yolda ilk iş, yok olmak (benliğini öldürmek) ondan sonrası ise kurtulmaktır." dedi.
Ebû Türâb'ın, Câbir bin Abdullah'tan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zîrâ Allahü teâlâ onları yedirir ve içirir." buyurdu.
İbn-i Süfyân'dan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Bir kimse gösteriş ve yaptığını işittirmek isterse, Allahü teâlâ onu teşhîr eder. Riyâ yapanın da, Allah riyâsını gösterir." buyurdu.
Ebû Türâb-ı Nahşebî ve sevenleri toplanmışlardı. Kendilerine fakirlik ve açlık erişti. Ebû Türâb; "Bu nedir, toplanmış aç kalıyorsunuz? Araştırın bir şey çıkar." buyurdu. Araştırdılar, içlerinden birinin yanında yiyecek bir şey buldular. Ebû Türâb ona; "Onu arkadaşlarına hibe et. Bize acımadıkça kendine acıyamazsın." dedi. Onun azığını aldı ve sevenlerine infâk etti. Fakat o kimseye hiçbir şey düşmedi. Bunun üzerine o kimsenin basireti, kalp gözü açıldı.
Ebû Türâb, talebelerinde beğenmediği bir şey gördüğü zaman tövbe eder ve; "Bu zavallı benim yüzümden bu belâya düştü." derdi.
Tevekkül sâhibi bir zât olan Ebû Türâb-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki:
"Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü teâlâya bağlamaktır. Verirse şükür, vermezse sabretmelidir."
"Senin bize ihtiyâcın yok mu?" diye soranlara; "Allahü teâlâya muhtâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur. Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır. Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır."
Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H.245) senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu.
Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücûduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenâze namazını kıldı ve orada defneyledi.
MAKSAT VE ARZU
Hac yolculuğu sırasında beraberinde bulunan Ebû Abbâs Rakkî şöyle anlattı: "Mekke-i mükerreme yolunda, Ebû Türâb Nahşebî ile berâber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebû Türâb ayağını yere vurunca, bir pınar kaynadı. Birisi; "Ben bardakla içmek istiyorum." dedi. Ebû Türâb elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. Hepimiz aynı bardakla su içtik. Mekke-i mükerremeye kadar o bardak yanımızda idi. Bir gün Ebû Türâb bana; "Allahü teâlânın kullarına ikrâmda bulunduğu bu işler ve kerâmetler hakkında talebelerin ne diyor?" diye sordu. Ben de, hepsinin bunlara inandığını ve kabûl ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebû Türâb; "Ben sana ahvâl bakımından sordum. Sen ise, onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hallerin Allahü teâlânın onlara mekr-i ilâhîsi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şâyet bu hallere meyl duyulur, onlar arzu edilirse, mekr-i ilâhî olur. Fakat böyle bir istek olmadan, böyle haller zuhûr ederse, bu, rabbânîlerin mertebesidir." buyurdu.Kaynakwh webhatti.com:
Ebû Türâb'ın bu sözünde önemli iki husus vardır: 1) Kerâmetler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hallerin kendisinde zuhûr etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerâmetler olur. Bir kısım kimseler, kerâmetlere îtibârda o kadar ileri gittiler ki, bu sebeple mânevî ihsânlardan mahrum kaldılar. Bâzıları ise, bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebû Türâb'ın kerâmetlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir ârifin inkar etmediği husus, ârif olanın kerâmete arzu ve meyl duymamasıdır. Onun maksadı ve arzusu, kerâmet değildir. Kerâmet, âriflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helâke gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerâmetlere de ulaşamaz. Kerâmetlere, sâdece, isteği ve maksadı kerâmet olmayan kimseler kavuşur.
BU HIRSIZ DEĞİLDİR
Kendisi anlatır: "Bir gün çölde gidiyordum. Nefsim yumurta ve sıcak ekmek istedi. Hiçbir zaman nefsimin istediğini yapmamış idim. Fakat nasıl olduysa isteğim gâlip geldi. Yolumu değiştirip, bir köye girdim. Köyde hırsızlık olmuştu. Onun için köylüler bir yere toplanmış durumu konuşuyorlardı. Beni görünce içlerinden biri, bu adam hırsızla beraberdi, dedi. Beni yakaladılar ve yetmiş sopa vurdular. Bu arada biri gelip beni tanıdı. Bu hırsız değildir. Bu âlim Ebû Türâb'tır, dedi. Bunun üzerine benden özür dilediler. İçlerinden biri beni eve yemeğe götürdü. Bana tâze ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime; "Ey nefs! Yetmiş sopadan sonra ekmekle yumurta yiyebilirsin." dedim.
1) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.152
2) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.355
3) Hilyetü'l-Evliyâ; c.10, s.45, 219
4) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.96
5) Tabakâtü's-Sûfiyye; s.146
6) Risâle-i Kuşeyrî; s.97
7) Nefehâtü'l-Üns; s.53
8) Tezkiretü'l-Evliyâ; c.1, s.262
9) Riyâdü'n-Nâsihîn; s.259
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.164
Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"
HAYATI
Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır.
Okula Başlaması
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.
Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması
Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı.
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler" dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü.
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. "Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.
Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü." Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, "Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı."
Yanından hiç ayrılmıyordu
Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)
Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler" deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi.
Yeni bir buluşu
Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti.
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır.
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.
Sarf ve nahv mühendisi
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz."
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır)
Evlenmesi
1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.
Hocasının vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor" dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti.
Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi.
Öğretmenlik hayatı
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti.
"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması
HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde "Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.
Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"
İlmi faaliyetleri
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür" demektir.
Vefatı
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa verildi.
Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk'ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.
Güzel ahlakı
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve ziyaret etti.
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi. Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheblerindenbirinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu.Seâdet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ müstehabları uzun uzun yazdı.
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır.
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi.
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.
Bu bölüm İstanbul Evliyaları, Cild.I'den alınmıştır.
Muhammed KONYEVİ (kuddise sirruh)
HAYATI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), miladi 1942 yılında Mardin ilinin merkezine bağlı Konaklı köyünde doğdu. Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ in halifelerinden olan Seyda Muhammed Konyevi (K.S) şu an hayatta olup Konya sivil havaalanı civarında bulunan Reyhani köyünde insanlara Allah-u Zülcelal’ ın emir ve nehylerini anlatmak suretiyle insanların dünya da ve ahirette kurtuluşlarına vesile olmaktadır. Sevenleri arasında Seyda namıyla tanınmıştır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), anne tarafından Hz. Ömer (R.A)’in soyundandır.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) bir çok alimden ilim tahsil ederek en son Gavs-ı Bilvanisi (K.S)’ nin halifelerinden Abdussamed-i Ferhendi (K.S)’ nin yanına geldi. Onun yanında bir yıl kaldıktan sonra zahiri ilimlerden icazet aldı. Daha sonra Allahu Zülcelal, Abdussamed-i Ferhendi (K.S), onu güzel ahlakından dolayı kızıyla evlendirdi. Bundan sonra bir süre kendi köyünde imamlık yaptı.
O sıralarda Gavs-ı Bilvanisi (K.S) vefat etmiş ve oğlu Seyyid Muhammed Raşid (K.S), insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle irşada başlamıştı. Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin daveti üzerine, kayınpederi Abdussamed-i Ferhendi (K.S) ile birlikte menzil köyüne geldi. Yirmi üç yıl Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin yanında kaldı ve hizmetinde bulundu.
Seyda Muhammed Konyevi (K.S), Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin vefatından sonra bir yıla yakın teberrüken Menzil’ de kaldı. Daha sonra Seyyid Muhammed Raşid (K.S)’ nin işareti üzerine Konya’ ya hicret etti. Halen Konya’ da insanlara Allah-u Zülcelal’ in emir ve nehylerini anlatmak suretiyle onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına vesile olmaktadır.
BAZI HİKMETLİ SÖZLERİ
1-"Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
2-"Allah-u Zülcelal, nefsin istek ve arzularını yaratmış bir tarafa koymuştur. Bunun karşısına da rızasını koymuştur. Bunun için de: "Kullarım benim rızamı mı seçecek, yoksa nefsinin arzularını mı seçecek?" diye imtihan etmektedir."
3-"Akılsız insan odur ki, yaşadığı süre içinde, ahiret mutluluğunu düşünmeden, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturur. Ne yazık ki insan Allah-u Zülcelal' den o kadar gafildir ki, arkasında cehennem olduğunu bildiği halde, gülmeye devam eder. Halbuki tek kurtuluş yolu, çok ağlamak ve daima Allah-u Zülcelal' e yalvarmaktadır."
4-"Kim ki hayata nefsinin isteklerinin gözüyle bakarsa, daha dünyada iken kendi cehennem ateşini yakmış demektir. Onun için insan hata ve günahlar üzerinde konaklamadan kendisini Allah-u Zülcelal' e yöneltmelidir."
5-"Allah-u Zülcelal bu kadar şevkat ve merhamet sahibidir. O' na dönmek lazımdır. Bizim günahlarımızı affetmek O' nun yanında hiçbirşey değildir. Ne olur bizde kendimizi, O' nun merhametine layık hale getirelim. O' nun rahmetine müstehak olabilmek için de Allah-u Zülcelal' e çok yalvarmak ve tevbe etmek lazımdır."
6-"İnsanın, Allah dostlarının, ilmiyle amel eden alimlerin cemaatinde bulunmaya gayret etmesi, onlara yakın olmaya çalışması, onların sohbetlerine devam etmesi lazımdır. Bunlardan daha faydalı bir şey yoktur."
7-"Bu dünyada biraz olsun düşünmeyip, önümüze her geleni yaparsak, kıyamet gününde perişan oluruz. Tabii ki o gün pişmanlık günüdür. Ama oradaki pişmanlığın kimseye faydası dokunmayacaktır."
8-"Cüneyd-i Bağdadi (K.S)' nin dediği gibi, tasavvuf ehli, içine hertürlü pislik atıldığı halde ondan hep güzel şeyler çıkan toprak gibi olmalıdır. Tasavvuf ehli bulut gibi olmalıdır ki, herkesi gölgelendirsin. Tasavvuf ehli yağmur gibi olmalıdır ki, herkes ondan istifade etsin."
9-"Ey İnsan! Eğer gerçekten Allah-u Zülcelal' in sevgisine talib isen, o zaman henüz vakit varken elinde olan fırsatları değerlendir. Ve sende Allah-u Zülcelal' in sevdiği kullarının arasına girmeye gayret et, yoksa bu fırsat elinden kaçacak ve pişmanlık sana fayda vermeyecek. "
10-"Mü'min iman ve maneviyat bakımından kuvvetli olmazsa, nefsin arzu ve isteklerinden kendisini kurtarıp manevi olarak tedavi olmazsa, şeytana karşı mücadele ve harb edemez."
11- "Allah-u Zülcelal'in merhameti olmazsa, hiçbir mahlukat kendisini kurtaramaz. Onun için Allah-u Zülcelal'in merhametinden bahsetmek, daima O'nun merhametine sığınmak ve O'na yalvarmak lazımdır."
12- "Kim Allah-u Zülcelal'in koyduğu kural ve kaideye karşı gelirse, cehennemde azab bulacak, kim de O'na itaat ederse, ondan razı olup cennetine koyacaktır. Demek ki insanoğlunun tek çaresi, Allah-u Zülcelal'e hakiki bir kul olmaktır."
13- "İnsan devamlı zikir ve sohbet meclisine gittiği zaman, günahkar da olsa Allah-u Zülcelal'in af ve mağfiretine mazhar olur."
14- "İnsanın başına ne gelirse, nefsinin şerrinden ve dünya keyf-ü sefasından gelir. Dünya ve içindeki keyf-ü sefa başımıza bela olmuştur. Onun için Allah-u Zülcelal'in kuvvet ve rahmetine sığınalım. Çünkü bundan başka çaremiz yoktur. O'nun ibadetinden ve zikrinden geri kalmayalım."
15- "Eğer insan, Allah-u Zülcelal'in kudret ve azametini layıkı ile bilseydi, bülbülün güle aşık olduğu gibi, Allah-u Zülcelal'e aşık olurdu ve her nereye giderse gitsin, daima O'ndan bahsederdi."
16- "İnsanın önünde cennet ya da cehennem vardır. Herkes hazırlığını hangisine gitmek istiyorsa ona göre yapmalıdır."
17- Seyda-i Konyevi (Kuddise Sirruh), bir defasında sevenlerine şöyle bir nasihatte bulundu; "Ey kardeşlerim! Kendime ve sizlere tavsiyem şudur; bu dünyaya bir defa geldik. Öldükten sonra bir daha gelmeyeceğiz. Zaman azdır. Bütün azalarımızı seferber yapmak suretiyle, yani Allah-u Zülcelal azalarımızı, hangi işi yaparak rızasını kazanmak için yaratmışsa onları o işte kullanarak, Rabbimizin rızasını kazanmaya çalışalım.
18- Kıyamet gününü sanki bugün olacakmış gibi bilmemiz gerekir. Bakın bizden öncekiler gittiler. Biz de nöbetimizi bekliyoruz ve bizim nöbetimiz de bir gün bitecektir.
19- Bizler, Allah-u Zülcelâl'in ayetlerinden gafil olmamalıyız. Allah-u Zülcelâl çok şefkat ve merhamet sahibidir. O, kıyamet gününde bizleri azabı ile azablandırmayı istemiyor. Daima bizleri ayet-i kerimelerle ikaz ediyor. Bizim de bu durumdan gafil olmamamız gerekir.
20- Yaşadığımız zamanın, nasıl bir zaman olduğunu hepimiz görüyoruz. Bu günah bataklığının içinde Allah-u Zülcelâl'e yalvarmak ve O'ndan imdat istemek lâzımdır. Dua, Allah-u Zülcelâl'in yanında çok makbuldur. Ben böyle inanıyorum ki; Biz Allah-u Zülcelâl'e samimi olarak yalvarırsak, istediğimizi bize verecektir. Çünkü her şey O'nun emrindedir.
21-Allah-u Zülcelâl'in rızası ve muhabbeti, insanın çok kıymeti ve her an kaybolabilecek bir cevheridir. İnsanın daima onu araması lâzımdır. İnsan bunu aramadığı zaman kesinlikle bulamaz.
22- İnsan günah işlerken, onu kimse görmese dahi, o, Allah-u Zülcelâl'in yanında sabittir. Allah-u Zülcelâl, bazı günahlar sebebiyle insanı dünyadan imansız olarak ayırabilir. Onun için, insanın, kendini bütün günahlardan muhafaza etmesi gerekir.
23- Şunu unutmamamız lâzımdır ki bu dünya hayatı gelip geçicidir. Çok kısa bir zamandır. Ahiret ise ebedü'l-ebeddir. Onun için Allah-u Zülcelâl'in emir ve nehiylerini unutmayalım. Allah-u Zülcelâl'in bizlere emrettiklerinden vazgeçmeyelim.
24- Bir kimsenin işlediği amel-i salih, Allah-u Zülcelâl'e hiç bir menfaat vermediği gibi, insanın işlemiş olduğu günah da Allah-u Zülcelâl'e hiçbir zarar veremez. Madem ki biz, dünyada nefsimizi o kadar çok seviyoruz, o halde neden onu ahiret azabına müstehak ediyoruz!
25- Şeytan, nefis ve dünya, yırtıcı hayvanların karanlık bir gecede insana hücum ettiği gibi, bizlere hücum ediyor. Eğer bizler, bunları gözümüzle görmezsek, o zaman bizi helak edeceklerdir. Buradaki gözün görmesinden maksad; kalben ve ruhen düşünüp, tefekkür etmektir.
26- O halde mü'mine gerek olan, Allah'u Zülcelâl'in azabından emin olmamak ve rahmetinden ümit kesmemektir. Yine bazı evliyalar buyururlar ki; Mü'min daima ölümü hatırlamalı, ölümü göz önünde tutup unutmamalıdır. Bütün lezzetleri makas gibi kesen ölümdür.
27- Eğer tövbesiz olarak, gafletle dünyadan ayrılıp ahirete gidersek, halimiz çok perişan olur. Onun için tek çaremiz; Allah-u Zülcelâl'in merhamet kapısına varmak, tövbe etmek ve devamlı olarak ağlamaktır. Çünkü ağlamak insanı, cehennem ateşinden muhafaza edecek bir durumdur. Hz.Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Herhangibir kimsenin gözünden, Allah'ın korkusundan dolayı bir sineğin başı kadar yaş aksa, o da yüzündeki herhangi bir yere değse, o yaşın değdiği yere cehennem ateşi değmez”
28- Aklı güzel kullanmak için, daima dini sohbetlere gidilmeli ve o sohbetlerde Allah'u Zülcelal'in kelamına, Hz. Peygamber (S.A.V) 'in hadis-i şeriflerine ve büyük zatların menkıbelerine yer verilmelidir.
29- Hz. Peygamber (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Mü'minler birlerine karşı sevgi ve muhabbette, adeta bir vücut gibidirler. Nasıl vücudun bir organı rahatsız olduğunda, diğer bütün organlar rahatsız oluyorsa, öyle rahatsız olurlar. Onu tedavi etmek için hep beraber uğraşırlar”
30- Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmek, birbirinden ayırt etmek için bizden önceki seleflerin, Ashab-ı Kiram'ın hal ve hareketlerini öğrenmemiz lazımdır. Bunları öğrendiğimiz zaman, hem kendi noksanlığımız, hem de diğer mü’min kardeşlerimizin noksanları meydana çıkar.
31-Bizden öncekilere bakıp ibret almamız gerekiyor. Onlar da aynen bizim gibi dünyada kaldılar. Belki bizden daha zengin oldular ve belki de bizden de daha uzun yaşadılar. Fakat bak gittiler, onlardan kimse kalmadı geriye...
32-Yağan karın, suda eridiği gibi, günahlar da zikirle eriyeceklerdir.Kar sıcak suyun içine girdiği zaman nasıl erirse, günahlar da "La ilahe illalah" zikri içinde erirler, yok olurlar.
33- "İnsan her hangi bir şey yaptığı zaman; Allah için olup olmadığını, Allah'u Zülcelâl onun o yaptığı şeyden razı mıdır, değil midir, Allah'ın onda muhabbeti var mıdır, yok mudur, diye düşünecek."
34- "Ben doğruyum" demekle doğru olunmaz. Doğruluk ancak, ayet ve hadislerin ışığı altında istikamet üzere olmakla olur.
35-Bu zamanımızda, insanlar günahlar içindedir. Ne kadar bu günahları işlemese de, devamlı olarak gıybet yapmak, dünyadan konuşmak suretiyle kişi kendisini o günahın içine sürüklüyor. Yapılan günahların kefareti, günahlardan sakınmanın çaresi, salihlerin sohbetlerine, zikir meclislerine devam etmektir.
36- İnsanoğlunun hali, balığın hali gibi olması lazımdır. Nasıl ki balık sudan çıkmayı istemiyor ise, insan da Allah ve Resulünün sohbetinin yapıldığı, Allah’u Zülcelal zikrinin yapıldığı yerlerde, Allah ve Resulünün muhabbetine vesile olan yerlerden ayrılmak istememelidir.
37-Her mü'mini Allah’u Zülcelal’in taatından uzaklaştırmak için, binlerce Şeytan musallat oluyor. Kimi namazdan alıkoymak, kimi haram işletmek, kimi vesvese vermek, kimi de istikametten çıkarmak vs. için çaba harcıyor, gayret gösteriyor. Çünkü Şeytan'ın zürriyyeti çoktur. Çarşıda pazarda yalan dolanla insanı saptırmak, mallarının satılması için kusurlarını gizletmek, insanları aldatmakla ilgili vesvese verir. Şeytan bizim düşmanımızdır. Bizim de onu kendimize düşman kabul etmemiz lazımdır.
38- Dünya fitnesine uğramış nice insanlar vardır ki cesetleri kokmuş vaziyette kıyıda köşede bekliyor.
39-Bir ibadet halis olduğu zaman, Allah'u Zülcelâl insanın vucuduna, ruhuna, bir burhan, bir delil, bir kuvvet nasip ediyor.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
40- Amel yapmakta gevşekliğe düştüğümüz zaman: "Böyle gidersem ben helak olurum, Allah’u Zülcelal bu dünyaya bunlar için mi göndermiş beni, ben ne yapıyorum. Ahirete ne götüreceğim!" diye düşünmeliyiz.
41- Yalnız dikkat edin, hepimiz tecrübe etmişiz ve siz de tecrübe ederseniz göreceksiniz ki nefis insana; "Bu iş olmaz, dağ iğneyle bitmez. Bu zikri yapamazsın. Kendini doğru bir insan yapamazsın, sen hidayete eremiyorsun" diyerek sahte engeller çıkartıyor. İnsan görevlerini yapmazsa ne yapacak; hep boş işlerle uğraşacak.
42- İnsan hata yaptığında: "Ya Rabbi, ben pişman oldum, ve yahutta boşu boşuna vaktim geçti, hiç bir şey yapamadım, ne dünya ne ahiret, vaktimi hep boşa geçirdim. "Estağfirullah" Ya Rabbi ben pişman oldum, Ya Rabbi bana kuvvet ver" demelidir.
43- Nasıl olur da, insan, Allah’u Zülcelal’e itaat etmez. O Allah öyle bir Allah'tır ki; bütün dünyayı, kıyameti, kabri ve cenneti kudret elinde tutmaktadır.
44-Bugün kaçırılan fırsatın pişmanlığı kefene sarıldıktan, toprağın altına girdikten sonra fayda vermez.
45- Evliya varsa mutlaka onu seveceksin. Sevmediğin zaman sen iyi değilsin demektir. Bunu böyle bilmemiz lazım.
46- Dünya; öyle bir aldatma ile bizi gaflete sürüklüyor ki; şöyle yapacağım, böyle yapacağım, yarın şunu yapacağım, öbür ay bunu yapacağım diyerek, devamlı bizi oyalıyor, tâ kabre girinceye kadarda oyalayacak.
47-Mü'min kardeşlerimizin üzerimizdeki diğer bir hakkı da; fiilen yardıma muhtaç olduğunu görünce, onun istemesine gerek kalmadan yardımına koşmak ve kendi işini sonraya bırakmaktır.
48- Şunu iyice bilmeliyiz ki, bu kadar âlim ve salih kimselerin tasavvuf ve tasavvufun kural ve kaideleri hakkında kitaplar yazmaları, bunları savunmak için değil; insanı Allah-u Zülcelal'in rızasına götüren bu yola bilmeden veya bilerek düşmanlık eden kötülemeye çalışan kimselerin içinde bulundukları bu büyük yanlıştan dönmeleri içindir.
49- Allah için birbirini, sevmek ve O’nun yolunda dost olmak ve Allah için buğz etmek en üstün ahlaklardandır. Allah için sevmek, Allah-u Zülcelal’i sevmenin meyvesidir.
50-Bir şeyi seven onu çok anar. Demek ki Allah-u Zülcelal’i sevmenin alameti, O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kur’an’ı sevmek, peygamberini, veli kullarını ve O’na nisbet edilen her şeyi sevmektir.
51-Dünyaya ait şeyleri sevmekten kurtulmanın çaresi, bu güzel şeylerin hakikatte güzel olmadıklarını, güzel oldukları kabul edilse bile fani ve geçici oldukları için sevgiye değmediklerini ve üstelik onları sevenlerin dinine ve ahiretine çok zarar verdiklerini düşünmektir.
52- Allah sevgisinin alametlerinden birisi de kalbi dünya malından çekip, tamamen Allah-u Zülcelal’e vermek ve nefsin bütün kötü arzularına karşı hakkı tercih ederek Allah-u Zülcelal’e yönelmektir.
53-“Sevginin alameti, sevdiğinin isteğini kendi isteğine tercih etmektir. Allah-u Zülcelal heveslerden sakınmayı istediğine göre, O’nu sevmenin alameti heveslerden sakınmaktır.”
54-Allah'u Zülcelal'e karşı ibadet yapmak ve O'nu razı etmeye çalışmak insanın yanında çok kıymetli olmalıdır.
55-Ben kesin olarak bir daha günah işlemeyeceğim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal tövbemizi kabul eder. Bütün günahlarımızı affedip sevaba çevirir. Ama yaptığımız tövbe samimi olmalıdır. Ne zaman şeytan ve nefse mağlup olup günah işlersek yine hemen Allah'u Zülcelal'e dönüp tövbe etmemiz lazımdır.
56- İnsan, zikir yapan kimselerle oturmalıdır. Çünkü onlar daima Allah'u Zülcelal ile beraberdirler. Zikir yapanlarla oturduğumuz zaman, onların üzerine gelen Allah'u Zülcelal'in rahmetinden bizde istifade ederiz. Rahmet bizim üzerimize de gelir.
57-Gıybet yaptığımız zaman tüm sevaplarımızı gıybetini yaptığımız insanlara dağıtmış oluruz. Peki bu helak olmak değildir de nedir?
58-İbadet etmek Allah'u Zülcelal'in yanında çok kıymetli olduğu gibi yasak ettiği şeylerden sakınıp uzak durmakta o nisbette kıymetlidir. Çünkü Allah'u Zülcelal kendisine karşı ibadet yapılmasını nasıl sevmekte ise; yasak ettiği işlerede o derece buğz edip, onu işleyen kimselere karşı da gazaplanmaktadır.
59- Bunu hepimizin çok iyi bilmesi lazımdır ki, insanın merakı neyin üzerine olursa, Allah'u Zülcelal sekarat (ölüm anında) esnasında ona bu merakını verir.Onun için insan kalbinde, daima Allah'u Zülcelal'in rızası ve ahiretin merakı olmalıdır.
60-Daima dünya ile meşgul olduğumuz için gaflete düşüyoruz. Onun için ara sıra kendi halimizi biraz düşünüp günahlardan muhafaza olmak ve ameli salih yapmak için nefsimize hitapta bulunmamız ve onu ikrah etmemiz (zorlamak) lazımdır
61-İnsan daima, Allah'u Zülcelal'i razı etmek için niyetli olmalıdır. "Yarabbi! Ölmeden önce seni razı etme niyetim vardır. Bu niyeti bende sabit kıl. Ve razı olacağın ameli salihi bana nasibet" diye niyet etmek lazımdır.
62-kalb ile Allah'u Zülcelal'in zikri yapılmadığı zaman, muhakkak şeytan kalbe musallat olacak ve onun sahibi de daima günahların içerisinde dolaşacaktır.
63- Allah'u Zülcelal bizi islam dinine girmekle şeref lendirmiştir. Bu İslam nimetine şükretmeyi terketmek sekarat esnasında ve kıyamet günü ebedi olarak cehenneme girme-mize, imanımızın elimizden alınmasına sebep olabilir. Onun için daima; “Yarabbi! Bana İslam dinini nasip ettiğin için sana sonsuz hamd-ü senalar olsun” diye Allah'u Zülcelal'e şükretmemiz lazımdır.
64- Zahiri olarak bir düşmanın, elindeki silaha mermi koyup sizi vurmak için karşınızda dursa, ona karşı herhangi bir tedbir almayacak mısınız? İşte şeytanın da insana karşı olan düşmanlığı böyledir.
65- İnsan Allah'u Zülcelal ile arasını düzeltirse, Allah'u Zülcelal'de onunla diğer insanların arasını düzeltecektir.
66- Halbuki gıybet yapan kişinin hali, elinde bulunan mallarını müsrifane bir şekilde etrafa dağıtan kimsenin hali gibidir. O da gıybet yaparak binbir zorluklarla kazandığı sevaplarını gıybetini yaptığı insanlara dağıtmaktadır.
67- İşte şimdi nefsimizin üzerine hangi amel ağır geliyorsa, o amel kıyamet gününde mizanda sevap tarafını öyle ağırlaştıracak. Günah tarafın ise hafif olacaktır. Ve bu ameller bizi cenneti alaya müstehak edecektir. Ruhumuz çıksada nefsimize zor gelen amelleri yapmamız lazımdır. Çünkü bu ruh, bir gün nasıl olsa çıkacaktır.
68-Daima Allah'u Zülcelal'den, bizden razı olacağı sebepleri halleri istememiz lazımdır. Çünkü hazine Onun elindedir. Bu haller O'ndan istediğimiz zaman, cömerttir, hazinelerinden bize verecektir.
69-İnsan ibadetin üzerinde iken cennettedir, günah işlediği esnada da cehennemdedir. Öyle ise günah işlediğimiz esnada ölürsek, kendimizi çok büyük bir tehlikeye atmış oluruz. Ben günah işleyeyim sonra tövbe ederim dediğimiz zaman, Allah'u Zülcelal yapacağımız o tövbeyi de kabul etmez.
70- "Daima, tövbe edeyim de, belki Allah'u Zülcelal bana hakiki samimi tövbeyi nasib eder, yine tövbe edeyim, yine tövbe edeyim, diyerek tövbeden geri kalmamamız, tövbenin üzerinde olmamız lazımdır."
71-Esasen insan ibadetini sadece Allah'u Zülcelal'in zatı için O'nun aşkı ve muhabbeti için yapmalıdır. Kendi nefsimizin azaba uğramasından korktuğumuz veya cennet nimetlerine müstehak olmak için değil de, Allah'u Zülcelal ibadet edilmeye layık olduğu için ibadet yapmamız lazımdır.
72- biz nefsimizin takati miktarınca O'nun ibadetini yapalım. Samimi olarak bu ibadeti yapmaya çalıştığımız zaman eğer yapamazsak dahi Allah'u Zülcelal inşaallah o yaptığımız eksik olarak veya isteyip te yapamadığımız ibadeti kabul edecektir.
73-Allah'u Zülcelal'e karşı yalvarıp, tövbe etmeliyiz, hatta ibadetlerimizden dahi Allah'u Zülcelal'e sığınalım. Çünkü ne kadar güzel yaparsak yapalım yinede yaptığımız ameller O'nun Kudret ve azametine , layık değildir, eksiktir.
74-Allah'u Zülcelal kullarının kendisine karşı daima, fakir, zillet içinde görüp, kendisini de kudret ve azamet sahibi olarak görüp bilmesini ister. Bu hal çok kolay olmasına rağmen altında nice menfaatler gizlidir.
75-İnsan şöyle düşünürse yabancı kadına bakmaz. Kendi gözü daha yabancı kadına varmadan, Allah'u Zülcelal'in gözünün kendisi üzerinde olduğunu yakinen bilip idrak etmelidir.Daha o kadına bakmadan, Allah'u Zülcelal beni görüyor, diye itikad etmelidir. Eğer insan böyle bilirse, kolay kolay yabancı kadına bakmaz.
76-Eğer Allah'u Zülcelal'i kudret ve azamet sahibi bilirsek, herşeyi yapabileceğini, hatta dilerse bizden imanımızı alarak ebed ül-ebed cehennemde yakabilir diye bilirsek kolay kolay günaha düşmeyiz.
77- İnsanın bu dünyada yabancı kadınlara şehvetle bakması, zaman zaman Allah'u Zülcelal'in haram kılmasına rağmen zina yapması veya buna benzer şehvet içeren günahları işleyip cehenneme gitmesi çok büyük bir akılsızlıktır. Halbuki insan şehvetini cennete bıraktığı zaman büyük bir karın ve şerefin sahibi olacaktır.
78- İnsan, yaptığı ameli, mücahedeyi ve kuvvetini kendi nefsinden bilmemelidir. Herhangi bir amel yaptığında, kendisine bir hal geldiğinde bunu Allah'u Zülcelal'in minneti, nimeti, fadlı keremi ve vergisi olarak bilmelidir. Böyle olduğu zaman Allah'u Zülcelal bize sahip çıkar.
79-Allah'u Zülcelal bizi kendi huzuruna kulluk vazifesini yapmış olarak görmek istiyor. Onun için kendimizi daima onun karşısında kul olarak grömemiz ve vazifelerimizi yerine getirmeye gayret göstermemiz lazımdır.
80-Ben dünyada bulunduğum müddetçe, daima Allah'u Zülcelal'in merhametinden bahsedeceğim. Hem bana hem de diğer mü'min kardeşlerime merhamet etmesi için hep O'nun merhametini anlatacağım.
HİZMET ANLAYIŞI
Seyda Muhammed Konyevi (K.S) Hz. buyurdular ki: "Ben dünyada yaşadığım sürece, daima Allah-u Zülcelal' in rahmetinden bahsedeceğim. Ümit ediyorum ki, Allah-u Zülcelal mahşer gününde bizlere, İnşallah-u Teala rahmeti ile muamele edecektir."
Hizmetini yürütürken hep bu anlayış ve metodla Ümmet-i Muhammed' e müşfik yaklaşmaktadır. Gelenlerin dertleriyle birbir ilgilenmekte, sorunlarını ve sorularını dinleyip çözüm yolları aramaktadır.
Manevi olarak yol göstermekte, tasarrufları devam etmektedir. Kapısına gelmiş olanları ayrım yapmadan kucaklamaktadır. Allah (C.C) hizmetlerini daim etsin. Başımızdan eksik etmesin (Amin)
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

