MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,305
» Forum posts: 5,909

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Eğitim başarısını arttırmada ailenin rolü

anne babanın, gencin eğitim başarısı konusunda yapabilecekleri ,“katkı” ve “yardımla” sınırlıdır. Temel kural yardıma ihtiyacı olanın yardım istemesidir.

Bu nedenle ona yapmak istediğiniz yardımlarda onunla işbirliği içinde olmanız ve

onun, söyledikleriniz ve yapmak istedikleriniz konusunda ikna olması ve inanması esastır.

Geçmişte başarı çok çalışmak iken, şimdi ise başarı etkili çalışmak olarak tanımlanmaktadır.
Etkili çalışmak, zamanı, belirlenmiş öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanmaktır. Etkili çalışmak için dinlenmeye, eğlenmeye, dostlarla vakit geçirmeye de gereksinim vardır. Eğitim başarısı ders başında ne kadar zaman geçirildiğine değil, çalışılan konudan öğrencide geriye ne kaldığına bağlıdır.
*

Çalışma ile ilgili önemli ilkeler vardır. Bunlar:

1) Öğrenci problem çözerken çözüme ulaşıncaya kadar ara vermemesi, (en fazla 40 dakika)

2) Çalışmadan sonra 10 dakika tekrar , 10 dakika mola vermesi.


3) Gece yatmadan öğrendiklerini 10 dakika tekrar etmesi

4) Notların tekrar yazılması veya çalıştıktan sonra notların tekrarı ve hızla gözden geçirilmesi.

5) Çalışma zamanının, çizelgeli çalışma programına göre planlanması.

6) Çocuğunuza uygun çalışma ortamı hazırlamak için 18-20 derece oda ısısında derli toplu bir oda ya da köşe, sessiz ve ışığı yeterli düzeyde çalışma masası ve malzemelerin düzenli bir şekilde masanın üzerinde durmasıdır.


Çocuğunuzun Yanlış Çalışma Alışkanlıkları:

1) TV izleyerek ya da müzik dinleyerek çalışmak,

2) Yatarak, uzanarak çalışmak,

3) Çalışırken atıştırmak,

4) Posterle dolu bir oda,

5) Çalışmayı sürekli erteleme alışkanlığı,

6) Önemsiz işlere verimsiz saatleri harcamak,

7) Programsız çalışmak olarak sayılabilir.


Çocuğunuzun sınava hazırlanmasında, sınav kaygısını azaltmak ebeveynlere düşmektedir. Bu konuda ebeveynlerin yaptıkları yanlışlara bakacak olursak;

Bunlar: Yüksek başarı beklentisi, çocuğun eleştirilmesi, ad takılması, dayak vs. gibi cezalarla eğitilmesi, çocuğu başkalarıyla kıyaslama, çocuğun sınırlarını zorlama, başarısızlığı ceza ile bağdaştırmak, hayatın “amacını” sorgulayıp sürekli çalışmasını hatırlatmak.

Çocuklarınızın başarıya ulaşmaları için düzenli aile hayatı, problemleri kabullenmek, sosyallik konusunda model olmak, ergeni iyi tanımak, yaratıcılığını desteklemek gerekir.

Olgun insanlar yetiştirebilmek için ebeveynlerin de olgun olması, olumlu benlik duygusuna sahip olması, yani yapıp yapmayacaklarının, sınırlarının farkında olması gereklidir.

Olgun biri diğerleriyle hem yakın hem de genel ilişkilerde sıcak bağlar kurma yeteneğine sahiptir. Dış gerçeklerle bağlantı içinde düşünür, hareket eder yani durağan değildir, değişikliklere uyum gösterir ve kendini yeniler. Değiştiremeyeceği durumu kabullenir ve soruna o noktadan yeni bir çözüm arar.

Unutmayın, “Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, kendi istediği gibi mutlu olmasına imkan verme büyüklüğüdür.”


DERS ÇALIŞMA KONUSUNDA YAŞANILAN SORUNLAR

Tüm imkanları olmasına rağmen bir öğrencinin ders çalışma konusunda isteksiz ve motivasyonsuz olması özellikle veliler ve öğretmenler kanalıyla önümüze gelen en büyük problemlerden birisidir. Öğrencilerin derslerine yönelik motivasyonlarını olumsuz etkileyen etmenlere bakacak olursak;

1) Öğrencinin yapamayacağına ve başarısız bir öğrenci olduğuna inanmış ya da inandırılmış olması.

2) Ailenin bu konudaki tüm sorumluluğu almış olmasından dolayı öğrencinin herhangi bir sorumluluk almak istememesi ya da almaması, yani, bir anlamda bu problemden kendisini yalıtmış olması.

3) Öğrencinin büyük bir başarı korkusu duyması.

Tüm bu problemlerin giderilmesi hususunda öğrenci, veli ve öğretmenler ile görüşmelerin yapılması ve buna göre çözümler aranması faydalı olacaktır.
DEVAMINA BAK


En İyi 100 Meslek Sıralaması

CareerCast.com tarafından  25’incisi yayınlanan meslek derecelendirme raporu, 2013 en iyi 100 mesleğini sıraladı.

Meslekler kazanç getirileri ve çalışan memnuniyetleri göz önünde bulundurularak sıralandı.

*İşte yılın en iyi 100 meslek sıralaması.

01. Aktüer (Aktüer; finansal riskleri değerlendirebilen, çözümler öneren, ve her çözümün uzun dönemdeki sonuçlarını irdeleyebilen bir profesyoneldir)

Yıllık gelir: 91 bin 211 Dolar

02. Biyomedikal Mühendisliği

Yıllık gelir: 85 bin 163 Dolar

03. Yazılım Mühendisliği

Yıllık gelir: 89 bin 147 Dolar

04. Odyolog (Odyoloji işitme işlevini tüm fiziksel ve nörolojik öğeleriyle inceleyen bilim dalı)

Yıllık gelir: 68 bin 135 Dolar

05. Mali Planlayıcı

Yıllık gelir: 107 bin 222 Dolar

06. Diş Sağlığı Uzmanı

Yıllık gelir: 69 bin 107 Dolar

07. Mesleki Terapist

Yıllık gelir: 74 bin 108 Dolar

08. Optometrist ( Gözlük veya kontakt lens işleri)

Yıllık gelir: 95 bin 254 Dolar

09. Fizyoterapist (Fizyoterapi alanında en az lisans mezunu sağlık meslek mensubudur)

Yıllık gelir: 78 bin 102 Dolar

10. Bilgisayar Sistem Analisti

Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar

11. Kayropraktik Uzmanı (Elle tedavi uzmanı)

Yıllık gelir: 66 bin 361 Dolar

12. Konuşma Bozuklukları Uzmanı

Yıllık gelir: 69 bin 143 Dolar

13. Fizyolog (İnsan vücudu ile ilgili problemlerin çözüme kavuşturulması)

Yıllık gelir: 83 bin 58 Dolar

14. Üniversite Profesörü

Yıllık gelir: 64 bin 343 Dolar

15. Veteriner

Yıllık gelir: 83 bin 184 Dolar

16. Diyetisyen

Yıllık gelir: 54 bin 124 Dolar

17. Eczacı

Yıllık gelir: 113 bin 71 Dolar

18. Matematikçi

Yıllık gelir: 101 bin 171 Dolar

19. Sosyolog

Yıllık gelir: 74 bin 195 Dolar

20. İstatistikçi

Yıllık gelir: 74 bin 200 Dolar

21. Fizikçi

Yıllık gelir: 106 bin 195 Dolar

22. Gözlükçü

Yıllık gelir: 33 bin 148 Dolar

23. Ayak Hastalıkları Uzmanı

Yıllık gelir: 119 bin 234 Dolar

24. Web Geliştirici

Yıllık gelir: 78 bin 191 Dolar

25. Tarihçi

Yıllık gelir: 66 bin 250 Dolar

26. Çevre Mühendisi

Yıllık gelir: 79 bin 145 Dolar

27. Şartlı Tahliye Memuru

Yıllık gelir: 48 bin 165 Dolar

28. Petrol Mühendisliği

Yıllık gelir: 122 bin 167 Dolar

29. Meteoroloji Uzmanı

Yıllık gelir: 90 bin 183 Dolar

30. Jeolog

Yıllık gelir: 84 bin 169 Dolar

31. İnsan Kaynakları Müdürü

Yıllık gelir: 99 bin 182 Dolar

32. İnşaat Mühendisi

Yıllık gelir: 78 bin 140 Dolar

33. Ortodonti Uzmanı

Yıllık gelir: 187 bin 163 Dolar

34. Solunum Terapisti

Yıllık gelir: 55 bin 80 Dolar

35. Tıbbi Kayıtlar Teknisyeni

Yıllık gelir: 33 bin 150 Dolar

36. Astronom

Yıllık gelir: 96 bin 228 Dolar

37. Psikiyatrist

Yıllık gelir: 170 bin 179 Dolar

38. Bilgisayar Programcısı

Yıllık gelir: 73 bin 176 Dolar

39. Sosyal ve Topluluk Müdürü/ Yöneticisi

Yıllık gelir: 59 bin 180 Dolar

40. Pazar Araştırma Analisti

Yıllık gelir: 60 bin 242 Dolar

41. Avukat Yardımcısı

Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar

42. Dişçi

Yıllık gelir: 143 bin 153 Dolar

43. Cilt Bakım Uzmanı

Yıllık gelir: 29 bin 183 Dolar

44. Endüstriyel Makine Tamircileri

Yıllık gelir: 46 bin 126 Dolar

45. Hekim (Genel Uygulama)

Yıllık gelir: 176 bin 61 Dolar

46. Lojistik

Yıllık gelir: 72 bin 147 Dolar

47. Muhasebeci

Yıllık gelir: 63 bin 175 Dolar

48. Yönetim Danışmanı

Yıllık gelir: 78 bin 223 Dolar

49. Sosyal Hizmet Uzmanı

Yıllık gelir: 41 bin 169 Dolar

50. Hekim Yardımcısı

Yıllık gelir: 89 bin 97 Dolar

51. Cerrah

Yıllık gelir: 311 bin 78 Dolar

52. Meslek Danışmanı

Yıllık gelir: 54 bin 172 Dolar

53. Duvar Ustası

Yıllık gelir: 47 bin 179 Dolar

54. Bilirkişi

Yıllık gelir: 56 bin 194 Dolar

55. Hemşire (Kadrolu)

Yıllık gelir: 66 bin 116 Dolar

56. Arkeolog

Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar

57. Müze Müdürü

Yıllık gelir: 49 bin 222 Dolar

58. Psikolog

Yıllık gelir: 68 bin 182 Dolar

59. Cam Ustası

Yıllık gelir: 37 bin 188 Dolar

60. Teknik Yazar

Yıllık gelir: 65 bin 168 Dolar

61. Mimar

Yılık gelir: 73 bin 170 Dolar

62. Etkinlik Koordinatörü

Yıllık gelir: 46 bin 193 Dolar

63. İş Güvenliği/ Sağlık Müfettişi

Yıllık gelir: 66 bin 140 Dolar

64. Kredi Yöneticisi

Yıllık gelir: 58 bin 259 Dolar

65. Nükleer Arındırma Teknisyeni

Yıllık gelir: 38 bin 164 Dolar

66. Tesisatçı

Yıllık gelir: 48 bin 193 Dolar

67. Tıbbi Teknolog

Yıllık gelir: 57 bin 95 Dolar

68. Mahkeme Yazıcısı

Yıllık gelir: 49 bin 254 Dolar

69. İşveren

Yıllık gelir: 50 bin 70 Dolar

70. Biyolog

Yıllık gelir: 71 bin 159 Dolar

71. Muhasebeci- Sayman

Yıllık gelir: 35 bin 152 Dolar

72. Tıbbi Laboratuar Teknisyeni

Yıllık gelir: 37 bin 128 Dolar

73. Halkla İlişkiler Yöneticisi

Yıllık gelir: 93 bin 252 Dolar

74. Sigortacı

Yıllık gelir: 61 bin 182 Dolar

75. Yönetici Asistanı

Yıllık gelir: 46 bin 137 Dolar

76. Elektrikçi

Yıllık gelir: 49 bin 177 Dolar

77. Otomobil Bakım Servisi

Yıllık gelir: 38 bin 183 Dolar

78. Sigorta Acentası

Yıllık gelir: 47 bin 342 Dolar

79. Yargıç

Yıllık gelir: 120 bin 394 Dolar

80. Nükleer Mühendisliği

Yıllık gelir: 102 bin 121 Dolar

81. Online Satış Müdürü

Yıllık gelir: 88 bin 249 Dolar

82. Makine Mühendisliği

Yıllık gelir: 79 bin 135 Dolar

83. Saç Stilisti

Yıllık gelir: 23 bin 141 Dolar

84. Haberleşme Cihazları Mekanik Tamircileri

Yıllık gelir: 54 bin 139 Dolar

85. Vergi Tahsildarı

Yıllık gelir: 50 bin 210 Dolar

86. Resepsiyonist

Yıllık gelir: 26 bin 111 Dolar

87. Kanalizasyon Tesisi Operatör

Yıllık gelir: 25 bin 160 Dolar

88. Kütüphaneci

Yıllık gelir: 55 bin 158 Dolar

89. Endüstriyel Tasarımcı

Yıllık gelir: 61 bin 174 Dolar

90. Okul Müdürü

Yıllık gelir: 87 bin 119 Dolar

91. Zoolog

Yıllık gelir: 57 bin 161 Dolar

92. Antropolog

Yıllık gelir: 56 bin 181 Dolar

93. İlkokul Öğretmeni

Yıllık gelir: 53 bin 131 Dolar

94. İnşaat/ Yapı Müfettişi

Yıllık gelir: 53 bin 159 Dolar

95. Zararlılarla Mücadele İşcisi

Yıllık gelir: 30 bin 135 Dolar

96. Acil Tıp Teknisyeni

Yıllık gelir: 31 bin 165 Dolar

97. Endüstri Mühendisliği

Yıllık gelir: 77 bin 130 Dolar

98. Elektrik Mühendisi

Yıllık gelir: 86 bin 140 Dolar

99. Hemşire (Pratik Lisanslı)

Yıllık gelir: 41 bin 84 Dolar

100. Havacılık ve Uzay Mühendisi

Yıllık gelir: 102 bin 128 Dolar

KAYNAK :
careercast

Etiketler : En İyi, 100 Meslek ,Sıralaması,meslek derecelendirme raporu,Meslekler ,en iyi Meslekler ,kazanç getirileri,ve, çalışan memnuniyetleri ,göz önünde, bulundurularak ,sıralandı,en çok kazanç getiren meslekler, en çok kazandıran meslekler, en çok , kazandıran meslekler,
DEVAMINA BAK


Hıdırellez (Hızır ilyas) Hakkında Bilgi

Hıdırellez

Hıdırellez ya da Hıdrellez, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu’da kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir.

Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, dünyada darda kalanların yardımcısı olduğu düşünülen Hızır ile denizlerin hakimi olduğuna inanılan İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olarak düşünülür ve kutlanır.

Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan Hıdırellez günüdür. 6 Mayıs’tan başlayıp 4 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 5 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir. Türkiye’de Hıdrellez Bayramı 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Rum Ortodoks Patrikhanesi¦Rum Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler “Aziz George” günü olarak kutlamaktadırlar.

Hıdırellez’in UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi’ne alınması amacıyla 2010 yılında çalışmalar başlatılmıştır.
Kökeni

Hızır ve Hıdırellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdırellezin Orta Asya, Ortadoğu ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Hıdırellez Bayramı’nı ve Hızır düşünüşünü tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran,Osmanlı itibâriyle Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı sevinç kutlamaları yapılmaktadır. Kimi yazılı eserler bu tipteki en eski ritüellerin milattan evvel Mezopotamya’daki Ur şehrinde yapıldığını göstermektedir. Kışın bitişiyle “Tammuz” ismi altında kutlanan bu ritüeller Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin uyaran gücünü temsil etmektedir.


Hızır inancı

Hızır ın; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtan, darda kalıp başı sıkışanlara yardım eden bir veli (Tanrı nazarında makbul, ermiş bir ulu) veya nebî (peygamber) olduğuna inanılır.[5] Hüviyeti tam olarak bilinmese de halk arasında ve İslam mitolojisinde bir Hızır geleneği vardır. Hızır’ın bir isim değil, bir lakap olduğu genel olarak kabul gören bir kanaattir. Ancak çeşitli kaynaklarda adı ve nesebi hakkında çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bazıları Hızır ile İlyas peygamberin aynı şahıs olduklarını öne sürmüştür.

Halkın Hızır hakkında kanaat ve inanışı onun ebedi olduğu ve baharda tabiatın uyanmasını sağladığı yönündedir. Anadolu’dan başka Kafkasya, Trakya, Kırım, Azerbaycan ve Suriye’nin birçok yerinde makamları vardır; bu da onun İslam aleminde hemen her yerde varlığına inanılan, ancak belirli bir kişi olmadığı bir simgeden ibaret olduğunu anlatır. Hızır doğasal bir durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini simgeler.

Halk arasında Hızır’ın sahip olduğuna inanılan vasıflar insanlara şifa, sağlık, uğur getirdiği tabiattaki diriliş, uyanış ve canlılığın insana yansıması şeklinde ortaya çıkar.[6] İslamiyet öncesi “Gök Sakallı, Ak Sakallı Kocalar” gibi medet umulan, yardım istenen, akıl danışılan, kılavuzluk etmesi beklenen, barış, mutluluk, sağlık, refah getirdiğine inanılan bir kurtarıcı güç olarak düşünülür.


Kuran’da Hızır

Kur’an’da Kehf Suresi’nde (60-82) Musa ve bir gencin kıssası anlatılmaktadır. Kehf Suresi’de dahil olmak üzere hiçbir yerde Hızır ismi geçmemektedir ancak çeşitli hadislerde bu şekilde anılmaktadır. Olayın yaşandığı yer için “iki denizin birleştiği yer” denilmektedir. Uzun bir yolculuk yapan Musa ile yanındaki gencin beraberlerinde, yemek için getirdikleri balığın kaçması ile başlayan olay sonrasında, 65. ayette “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” denilerek gönderme yapılan Hızır’dan söz edilir.


Gelenekler

Halk huzura kavuşmak ve türlü dileklerde bulunmak için kışın sona erdiği tabiatın uyandığı hıdrallez’de çeşitli çarelere başvurur. Anadolu’da halk tercihen beyaz elbiseler giyerek gün doğmadan önce yeşil ve bol sulu kırlara gidilip eğlenilir. Kutlamalar yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Bu gibi yerlere bu nedenle Hıdırlık denildiği de olur.

Hızır’ın gezdiği kabul edilen yeşil yerlerde dolaşıp çiçek toplanır, oyunlar oynanır, baharın ilk kuzusu kesilerek yenilir. Toplanan çiçekler kaynatılıp içilirse hastalıklara iyi geleceğin; bu su ile kırk gün yıkanan kişinin gençleşip güzelleşeceğine inanılır.

“Hızır Hakkı” için kuzu kesmek, Hızır geleneğinin yayıldığı her yerde görülen genel bir adettir. Diyarbakır’da Ciğaret adıyla ayrı bir tören yapılır. Baharın bu taze kuzusunu yemekle bedenlerin sağlık ve canlılık kazanacağı inanışı vardır.

Hızır’ın eli değen şeylerin dolup taştığı rivayeti nedeniyle Hızır günü arifesinde yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağzı açık bırakılır. Ev, bağ, bahçe isteyenler herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparak; altın ve benzeri ziynet eşyası isteyenler ağaç yapraklarını kollarına veya boyunlarına takarak isteklerine kavuşacaklarına inanır.

Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır çünkü tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamaya yöneliktir.


Hızır sopası

Bazı yerlerde hastalıklar, ağrılar için şifa olduğuna inanılan Hızır Sopası geleneği vardır. Bu sopa ağrı-sızı olan yerlere vurulursa ağrıların geçeceğine inanılır.


Baht açma törenleri

Hıdrellezde baht açma törenleri oldukça yaygın olarak uygulanır. Talih ve kısmet açtırmak isteyen genç kız ve kadınlardan yüzük, küpe gibi eşyalarını çömleğe atmaları istenir ve çömleğin üzerine su eklenerek ağzı kapatılır. Kapalı çömlek bir gece boyunca bir gül ağacının dibinde bekletilir. Ertesi günü bir araya toplanan kadınlar, çömleği ortaya koyarak maniler eşliğinde eşyaları çıkarmaya başlarlar. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir


Yoğurt mayalama geleneği

Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Yörük köylerinde bir yıllık yoğurt mayası, Hıdırellez ve bu günü takip eden 2 gün süresince sabah ezanı ile tan ağarması arasındaki sürede doğadaki bitkilerin üzerinden toplanan çiy tanelerinden sağlanır.

Trabzon-Şalpazarı İlçesi’nde maya katılmadan yoğurt yapılır. Mayalama sıcaklığındaki sütün içine besmeleyle bir tahta kaşık konur. Bu şekilde elde edilen maya bir yıl kullanılır ve gelecek yıl tekrar değiştirilir.

Kaynak : wikipedia
DEVAMINA BAK


4 Mezhep Ve Dört Büyük Müctehid


İslâm Hukuku ilminin özel adı olan “Fıkıh” lügatte bilmek, anlamak, şuurlu olarak idrak etmek, bir şeyin künhüne vâkıf olmak, kapalı bir şeyin hakikatine nüfuz edebilmek, kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâyı kavrayabilmek gibi anlamları ifade eder.

Fıkıh’ın ıstılahtaki anlamı ise: “İnsanın amel yönünden lehine ve aleyhine olan şer’î hükümleri bilmesi” demektir. Diğer bir tarife göre de: “Uygulamaya, yani ibâdet, kulluk ve muamelâta ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek”ten ibarettir. İşte bu hükümleri böylece bilen kişiye de “Fakın” adı verilir.

Öyleyse “Fıkıh İlmi”, amellere ilişkin şer’î hükümleri ayrıntılı delilleriyle bildiren ilimdir. Tarifinden de anlaşılacağı üzere bu ilim, dinî, siyâsî ve medenî hayatın bütün hususlarını en geniş bir biçimde içine almakta olup, hem ibâdetlerde, hem de aile, miras, emval ve ukûd gibi sosyal hayat münâsebetleri gereği olan bütün uygulamalarda (muamelât) yapılacak veya sakınılacak cihetlere dâir hükümleri içerir. Bundan başka ceza hükümleriyle muhakeme usullerine ve nihayet devletin idaresi ve teşkilâtıyla, savaş hukukuna taallûk eden hükümler de fıkhın kapsamı içindedir.

Bütün bu konulardaki şer’î hükümlerin çıkarılması için elimizde dört asıl kaynak vardır. Çıkarılacak bütün kazâî hükümlerin, şer’an muteber olabilmeleri için, mutlaka bunlara dayanmaları gerekir. Fıkıh usûlünün prensiplerini teşkil eden bu dört asıl kaynak şunlardır:

1- Kitâb

2- Sünnet

3- Kıyâs

4- İcmâ

Buradaki “Kitâb”tan kasıt, son peygamber Hz.Muhammed (s.a.s.) e Allahü Teâlâ tarafından Cebrail vâsıtasıyle vahyedilmiş olan Kur’an-i Kerim’dir.

“Sünnet”, Rasûlü Ekrem (s.a.s.) efendimizin söz, davranış ve uygulamalarının toplamını ifade eder.

“Kıyâs”, bir şeyde sabit olan hükmün benzerini, o hükmün içtihadı sebebini taşıması cihetiyle, diğer bir şeyde de bir rey ve ictihad neticesi olarak ortaya koymaktır.

“İcmâ” ise, bir asırda bulunan İslâm müctehidlerinin şer’î bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir. Bir aklî hüküm veya bilinmesi yalnız sarih nakle dayalı olan şeyler hakkındaki ittifaka icmâ adı verilmez. Âlemin sonradan yaratılmış olmasına, kıyametin vukuuna ait ittifaklar gibi. Çünkü bunlar zaten Kur’an’da açıkça belirtilmektedir. Aynı zamanda avamın bir konu hakkındaki ittifakları da icmâ sayılmaz.

Şer’î hükümlerin ilk tebliğcisi şüphesiz ki Rasûlü Ekrem (s.a.s.) dir. O, îlâhî vahye mazhar seçkin bir insan olması dolayısıyle bütün dinî hükümlere tam anlamıyla vâkıftı. Onun ulvî huzurundan feyz alan ashab-ı güzin de şer’î delillerin ve hükümlerin bütün inceliklerini biliyorlardı. Çünkü ortaya çıkan her türlü meseleyi kendisine soruyor ve cevabını da en tatmin edici bir şekilde alıyorlardı. Ashab-ı Kiram’a yetişip “tabiîn” unvanını alan birçok büyük insan da, Peygamber efendimize yakın bir zamanda dünyaya gelmiş olduklarından İslâm’ın bütün hükümlerine mükemmel bir şekilde âşinâ bulunuyorlardı.

Tabiînin son zamanlarına doğru İslâm dünyası genişlemeye başlamış, çeşitli ırklara mensup birçok kavimler İslâmiyetle şereflenmişlerdi. İslâm topraklarının genişlemesi, müslümanların çoğalması ve zamanın ilerlemesiyle sosyal hadiseler günden güne artıyor, çeşitli cereyanlar ortaya çıkıyor ve birçok meseleler çözüme ve açıklamaya muhtaç bulunuyordu. İşte bu durum karşısında İslâm bilginlerinin olağanüstü derecedeki çalışmaları başladı, birçok ilimler tedvin edildi. İlk olarak hadîs, fıkıh ve usûl-i fıkıh ilimleri metodlu bir şekilde kurularak bu konuda her biri kendine has özellikler taşıyan ve birer hukuk okulu olan fıkhî mezhebler ortaya çıktı.

“Mezheb” kelimesi lügatte, gidilecek yol veya yer anlamına gelir. Istılahta ise “İmamların seçtikleri meslek, yol ve sistem”, demektir. Elinizdeki kitabın konusuyla ilgili olan fıkhî mezhebler tebe-i tabiîn devrinden itibaren ortaya çıkmışlardır. Hanefi, Şafiî, Hanbelî ve Malikî mezhebleri ise bunlar arasında en yaygın ve bağlıları en fazla olan mezheblerdir. Okuyucunun bu dört mezheb hakkında fikri olsun diye bu mezheb ve onların İmamları hakkında genel bilgiler verildi.


İMAM AZAM EBÛ HANÎFE



Asıl adı Numan b. Sabit olan ve İmam Azam lakabıyla tanınan Ebû Hanîfe, Hicrî 80 (Milâdî 699) yılında Kûfe’de doğdu. Önce burada Kur’an’ı hıfzetti. Arapçanın o zaman henüz kurulmakta olan sarf ve nahvi ile şiir ve edebiyatını öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak’ın en büyük üstadlarından hadîs ve fıkıh dersleri aldı. O zamanlar Küfe ve Basra’da çok ilerlemiş olan cedel ile İslâm’ın dinî felsefesi olan kelâm’ı öğrendi. Kaynaklar onun mantıkta ve hazır cevaplılıkta doğuştan üstün bir yeteneğe sahip olduğunu belirtmektedir. Kûfe’nin en ileri gelen İmamlarından Ebû Amr Âmir Şa’bî ile yakın münasebeti vardı. Hatta ilim yoluna girişinde bu zatın büyük etkisi olduğu anlaşılıyor. Yine kaynaklara göre, 16 yaşındayken babasıyla birlikte Hicaz’da bulunmuş ve 714 yılında, Mekke’de, Kabe’nin hareminde râvilerin ders halkalarında hadîsler dinlemiştir. Ebû Hanîfe bu seyahatinde Ata b. Ebî Rebah ve Nâfi gibi tabiînden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadisler dinlemiştir. Ayrıca onun Irak’ta iken tabiînden 93 zat ile görüştüğü rivayet edilmektedir ki, bu durum Ebû Hanîfe’nin tabiînin küçüklerinden ve tebe-i tabiînin büyüklerinden olduğunu göstermektedir.

Ebû Hanîfe, bütün bu tahsili sırasında, bir yandan da ticâret hayatına girmiş bulunuyordu. Bu âlim-tüccarın, Hind, İran ve Arap Yarımadasının ticaret yollarının birleştiği ve aynı zamanda kelâmî münâkaşaların kaynaştığı Basra’ya 20 defadan fazla gidip geldiği söylenir. Artık olgunlaşmış bir genç olan Ebû Hanîfe, Basra’da ticâret işlerini yürütürken buradaki çeşitli ilmî ve fikrî gruplarla da temasa geçmişti. Bunlar arasında Haricîler, Şia, Kaderiye ve Dehriye mezheblerinin İmam ve müdafileri de vardı. Bunların en büyükleriyle tartışmalara ve sohbetlere girdiği ve böylece kelâm ve cedel’de epeyce ilerlediği bilinmektedir. Bütün bunlardan sonra nasslarda görülen, Hz. peygamber (s.a.s.) ve sahabelerinden anane yoluyla gelen ve başlıca cumhur-u ulemâ inanç asıllarının şekillendirilerek vecizeler halinde ifadeleri ve bunların Kur’an ve Hadîs sınırları içerisindeki akıl ve mantığın da yardımıyla savunulmaları hususunda büyük başarılar elde ettiği muhakkaktır.

Ebû Hanîfe, İslâm dünyasında yaklaşık bir yüzyıl içinde gelişmiş olan bilgilen elde etmekle birlikte, kendisi için bunları yeterli görmüyordu. Onun düşüncesine göre; bütün bunlar ancak hazırlık mahiyetindeki bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin de yardımıyla din ve dünya işlerinin düzenlenmesine yarayacak olan “fıkh”ı elde etmek gerekiyordu. O dönemde Fıkıh İlmi, genişçe ve daha genel bir çerçeve içinde olsa da, ayrı bir ihtisas bölümü olmak üzere yeni kurulmaya başlamıştı. Bu konuyla daha çok İslâm dünyasının müftüleri ve hâkimleri uğraşmaktaydı. Nihayet Ebû Hanîfe, fıkhı yeniden kurma konusundaki kararını verdi. Bu sırada yaşı yirminin üstünde bulunuyordu. Irak’ın en ileri gelen fakîhi Hammad b. Ebî Süleyman’ın Küfe camiindeki derslerine devam etti. Aynı zamanda oranın başka âlim ve fakîh muhaddislerinden ders dinledi. İmam Azâm’ın, İmam Cafer es-Sâdık ile, Hz. Ömer, Hz.AIi, İbn Mes’ud ve İbn Abbas kollarına mensup bilginlerden ve bunlara ilâveten daha 4000’e yakın din bilgininden hadîs dinlediği de rivayet edilmektedir. Ebû Hanîfe, Hammad’ın da en gözde öğrencisiydi. Hocası bulunmadığı zaman onun yerine vekâlet ederdi. Onun derslerine yaklaşık olarak 10 yıl devam ettikten sonra, bir ara ayrı bir tedris halkası kurmayı düşünmüş, fakat hocasına yaptığı iki aylık vekilliği zamanında verdiği 60 fetvadan yirmisinin hocası tarafından düzeltildiğini görerek, Hammad’ın vefatına kadar onun ders halkasından ayrılmamıştır.

Hammad b. Süleyman’ın Hicrî 120 yılında ölümü üzerine, yaşı kırk dolaylarında olan Ebû Hanîfe, hocasının diğer ileri gelen öğrencilerinin ve arkadaşlarının ısrarlı ricaları üzerine, hocasından boşalan kürsüye geçmiş ve dersleri devam ettirmeye başlamıştır. Zaten Ebû Hanîfe, öteden beri yüksek vekarı, samimiyeti ve ciddiyetiyle kendisini çevresine kabul ettirmişti. Aynı zamanda o, resmî görevlerden ve devlet kapısından uzak kalmaya da azmetmişti. Derin takvasından başka, fıkıhtaki ilham ve sezgi derecesini bulan kavrayışlı bilgisini tatlı ve güler yüzlü bir şekilde, vecizelerle süsleyerek anlatma hususundaki müstesna yeteneği sayesinde kısa zamanda ders halkası dolup taşmaya başladı. İslâm dünyasının hemen her yerinden akın akın gelen öğrenciler ve aynı zamanda halktan dinleyicilerle ders kürsüsü sımsıkı sarıldı. Bazı aralıklarla 30 yıl kadar süren ders ve fetva halkalarında yetişen öğrencilerin sayısının 4000’i aştığı ve bunlardan en az 40 kadarının ictihad derecesine ulaştığı bilinmektedir. Halkasında yetişen öğrencilerinin adlan, künyeleri ve şehirlerini gösteren kitaplar yazılmıştır. Ebû Yusuf Yakub b. İbrahim el-Ensarî Zufer b. el-Huzeyl el-Ensâri, Dâvud et-Tâî, Esed b. Amr, Afiyet b. Yezid el-Avdî, Hasan b. Ziyâd, Kasım b. Maan, Ali b. Mushir, Mindel b. Ali, Hibban b. Ali ve Muhammed b. Hasan el-Şeybânî gibi büyük âlim ve müctehidler İmamın halkasında yetişenlerin en büyüklerindendir.

Ebû Hanîfe’nin tedris ve fetva verme hususunda izlediği yol, başka bilginlerin yolundan farklıydı. Onun halkasında iki türlü müzâkere yapılırdı:

1- Öğrenci için izlenen muntazam fıkıh dersleri.

2- Dışardan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular.

Ebû Hanîfe, ele alınacak konuyu ortaya koyar ve mesele açık bir şekilde, tartışmalı olarak müzâkere edilirdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olanlar ve ictihad derecesine yükselenler, düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. İmam, meseleyi yeniden tasvir ve izah ileten sonra kendi düşünce ve ictihadlarını delilleriyle ortaya koyar ve gerekli düzeltmeler yapılarak cevaplar verildikten sonra, alınan karar, çoğunlukla delillerinden tecrit edilerek, son derece veciz cümlelerle bizzat kendisi tarafından yazıya geçirilirdi. Bu yazılı vecizeler daha sonra fıkıh kaideleri haline gelmiştir.

İmam Azam, müzâkeresini yeterli görmediği ve olgunlaştığına kanaat getirmediği meselelerin yazı ile tesbitini yasaklardı. Ebû Hanîfe’nin bu ılım halkaları, başta kendilerinin, sonra da arkadaşlarının fıkhî nezâret ve salahiyetleri altında çalışan ilmî bir istişare meclisi niteliğindeydi. İşte böylece İslâm dininin amellerle ilgili bütün talimi yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. İbadetlerden başka aile hukuku, muamelât, hudut, ukûbat, sulh ve cihad hükümleri, miras ve benzeri konuları içeren ve daha sonra kendisinin öğrencisi İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed tarafından tedvin edilip Zahir el-Rivâyât adıyla anılan büyük teliflerin metinleri bu halkalarda karara bağlanmış ve tesbit edilmiş olan konulardır. Rivayete göre İmam’ın huzurundaki ders halkalarında karara bağlanan meselelerin sayısı yarım milyonu bulmaktadır.

Ebû Hanîfe, bir taraftan fıkhın eski olaylara verdiği cevaplardan meydana gelen hükümleri öğrencilerine öğretirken, bir taraftan da yeni olaylara ait hükümleri araştırırdı. Bunun yanında aynı türden olan geleceğe ait bir takım olayların meydana çıkması da mümkün olduğu için, bunlara ait farazî meseleler de Ebû Hanîfe’nin meşgul olduğu konular arasındaydı. İşte böylece yeni bir ictihad kapısından fıkhın külli kaidelerine doğru yürümek için geniş bir yol açılmış bulunuyordu. İmama göre geçmiş, bazı şartlara bağlı olarak bugün (hâl) için örnek teşkil ettiği gibi, gelecek için de örnek olabilirdi. Öyleyse gelecekte çıkması mümkün olan meseleler için cevaplar arayıp bulmakta bir mahzur yoktu; hatta bu zorunluydu. İşte bu surette fıkıh, geçmiş ile hâlin dar çerçevelerini aşarak geleceğe girmiş ve bu yolda geçmiş ve hâlin somut meselelerinden sonsuz geleceğin ideal fıkıh düşüncesine doğru geçilmiş oluyordu. Nitekim böylece Ebû Hanîfe’nin halkasında bulunan fiilî ve teorik hükümler belki yüz binleri geçiyordu. Artık bu kadar çok sayıdaki hükümlerin bir zapt ve rapt altına alınması şart olmuştu. Her gün hacmi artmakta olan meselelerin bazılarının aynı cins ve neviden oldukları görülerek, ona göre tasnif edilebileceği meydana çıkmış oluyordu. Bu suretle fıkıh meseleleri cinslerine göre kitaplara, kitaplar da nevilerine göre bab ve fasıllara ayrılıyor ve başta taharet olmak üzere ibadetler, münâkehat, muamelat, hudut, ukûbât konularıyla devam ediyor ve nihayet miras kitapları olmak üzere sıralanarak fıkıh’ın tedvini Ebû Hanîfe’ye nasip oluyordu.

Fikıh’ı, “insanın leh ve aleyhinde olan, yani iyi veya kötü olan şeyleri bilmesi” şeklinde tarif eden Ebû Hanîfe, bu konuda önce Kur’an ve Hadisten ibaret olan nass’lara başvurur, sonra bu nasslarda hakkında kesin hüküm bulunmayan meselelerde, yine nassın şümul ve gölgesinde kıyâs’a ve ümmetin icmâına bakardı. Sünnet’in Hz. Muhammed (s.a.s.) e dayanmasını tayin hususunda, İmam Azâm’ın kendisine göre, esaslarını üstadlarından aldığı ve Usûl-i Fıkıh’ta ayrıntılı olarak bildirilen özel metodları vardı. Bu metoda göre her an’ane bir sünnet olmayabilirdi. Bundan dolayı İslâm’ın esaslarına ve asıllarına uymayan “haber-i vâhid”leri reddederdi. Doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet’e bağlanamayan meseleler hakkında, iyi ve kötünün, yani mâruf ve münkerin tanınmasında ashabın ihtilâfı görülürse, bunlar arasında kendi görüşüne uygun olan birini tercih eder, fakat kesin olarak bunların sınırları dışına çıkmazdı. Çünkü Peygamber efendimizin sahabelerinden birine dayanan fetva ve hükümler, ya onların kendi ictihad ve görüşleri yahut da Hz. Peygamber (s.a.s.) e dayanan mürsel bir sünnettir. İmama göre, ashabın mürselleri, başkalarının müsnetlerinden daha kuvvetli sayılırdı ve mutlaka bunlardan herhangi birine uymak gerekirdi.

İmam Azam Ebû Hanîfe, bütün ehl-i sünnet tarafından saygı gören dört büyük müctehid mezheb İmamının birincisidir. Gerek kıdem ve gerekse mezhebindeki genişlik ve büyüklük bakımından, kendisine verilen “İmam Azam” unvanına hakikaten lâyık olduğunu göstermiştir. Aslında İslâmiyetin ilk feyizli çağlarında müslümanlar arasından birçok büyük müctehidler çıkmıştır. Fakat onların ictihadlan ve ictihad metodları hakkıyla zabt edilememiş, kendilerine tabi olanlar da bu dünyadan göçünce mezhebleri devam edememiştir, İmam Azam ise, yukarıda anlattığımız metodlarla, mezhebinin kalıcı olmasını sağlayacak çok büyük bir yol geliştirmiş ve dolayısıyla da mezhebi devam edegelmiştir.

İmam Ebû Hanîfe’nin hayatı ve yaşayışı hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır. Onun nezih hayatı, zühd ve takvası, yüksek ahlâkı, üstün ilim ve zekâsı herkes tarafından bilinmekte ve teslim edilmektedir. Bu husustaki bazı olayları okuyucularımıza sunmakta fayda görüyoruz:

Harun el-Reşid, İmam Eû Yusuf’tan İmam Azâm’ın ahlâkını anlatmasını istemesi üzerine İmam Ebû Yusuf: “Hiçbir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zabt eden (bir melek) hazır bulunmasın”4 ayetini okuduktan ve her söz söyleyenin söylediği şeyi Allah’ın bildiğini belirttikten sonra şöyle dedi: “İmam Azam, Allahü Teâlâ’nin haram kıldığı şeylerin yapılmasını şiddetle engellemeye çalışırdı. Din hakkında bilmediği bir şeyi söylemekten şiddetle kaçınırdı. O, daima Hakk’a itaat olunmasını isterdi. Çokça sükût eder, daima tefekküre dalar ve ilim sahibi olmak için çalışırdı. istenildiği takdirde ilmini ve malını ziyadesiyle harcamaktan çekinmezdi. Hiçbir kimseyi hayırdan başka bir şeyle anmazdı.”

Zehebî’nin “Tezkiretü’l-Huffâz” adlı kitabında şu satırlar yer alır: ‘İmam Azam, gerçek bir önder, müteverrî, âlim, müteabbid, büyük şan sahibi bir zattı. Sultanın atıyyelerini kabul etmez, bizzat kendisi ticâretle uğraşıp kazanırdı.”

İmam Azam gerçekten de son derece müteverri idi. Belki bir hükümde kusur ederim diye kadılığı kabul etmemişti. Aslında seleften birçok kişi de kaza mevkiinde bulunmaktan kaçınmışlardı. Çünkü gerçekten de, insanlar arasında adaleti hakkıyla temin oldukça güç ve manevî sorumluluğu gerektiren bir görevdi. İmam Azam ise, aynı zamanda büyük bir müctehid idi ve bütün zamanını ictihad için harcıyor, yüzlerce öğrenci yetiştiriyordu. Böyle bir görev üstlenmiş bir insan kaza işleriyle bağlanarak ilim ve ictihad alanındaki çalışmasını kısmen de olsa sekteye uğratamazdı. Buna rağmen hem Emevîler ve hem de Abbasîler tarafından göreve zorlanmıştı. Acaba bunun sebepleri nelerdi? Bu konuda bazı tarihî görüşler vardır:

Bazılarına göre İmam Azam, zamanın bütün icraatına, adalet ve hakkaniyet ölçüleri içinde bakıyor, fakat istediği şartları göremediğinden üzülüyordu. Bunu hisseden ve bir vehme kapılan idareciler ise İmamı hesaba çekmek ve başında bulunduğu topluluğu dağıtmak için bahane arıyor, ona kabul etmeyeceği bir görev teklif ediyor ve bundan kaçınmasını bahane ederek kendisine eziyette bulunuyorlardı. Hatta bazıları İmam Azâm’ın Emevîlere karşı kıyam etmek isteyen Hz. Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd taraftarı olduğunu ve ona yardım ettiğini söylüyorlardı. Bu yüzden Emevî valisi İbn Hubeyre’nin işkencesine mâruz kalmıştı.

İmam Azâm’ın Abbasîler zamanında da Hz. Ali’nin torunlarından Muhammed ve İbrahim’e mütemayil olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ebû Cafer Mansur, bu sebeple İmam Azâm’a düşmanlıkta bulunmuştur. Ancak bu rivayetin doğru olmadığı görüşünü de savunanlar vardır. Bunlara göre Ebû Cafer Hicrî 145 yılında Bağdat şehrini kurmaya başlamış ve 149 yılında tamamlamıştı. Burası İslâm’ın önemli ve en büyük merkezlerinden birisi olacaktı. Dolayısıyla bu merkezde kadı olacak kimsenin de Ebû Hanîfe gibi büyük bir müctehid olması gerekiyordu. Fakat Ebû Hanife’nin bu göreve yaklaşmaması Ebû Cafer için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Nitekim Ebû Cafer Mansur, Ebû Hanîfe’nin görevi kabul etmeyeceğini bile bile, onun kadı olmasında ısrar etti. Fakat bunu kabul etmeyen İmamı hapsettirip işkence yaptırdı. Sağlık durumu bozulunca hapisten çıkardı, fakat vetva ve derslerinden menetti. Ebû Hanîfe ise kısa bir süre sonra Allah’ın rahmetine kavuştu. (H.150/M.767)

İmam Azam Ebû Hanîfe değeri çok yüce olan bir bilgindir. Onun meydana getirdiği ictihad müessesesi İslâm âlemi için bir rahmet vesilesi olmuştur. Adı da müslümanlar arasında hayır, rahmet ve şükranla anılmakta, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde onun kurduğu mezhebe mensup milyonlarca insan yaşamaktadır.5


İMAM ŞAFİÎ


Kendi adına izafeten Şafiî mezhebinin kurucusu olan İmam Şafiî’nin asıl adı Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî el-Kuraşî’dir. Dört büyük mezheb İmamı arasında nesebinin Kureyş’e dayanmasıyla seçkin bir yere sahiptir. Büyük dedesi Safi, gençliğinde Rasûl-i Ekrem’e ulaşmıştır. Onun babası Saib de Bedir gazvesinde İslâmiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir. Annesi ise, bir rivayete göre İmam Hüseyin hazretlerinin torunu Abdullah’ın kızı Fâtıma, diğer bir rivayete göre ise Ümmü Habibe-i Ezdiyye’dir.

Kaynakların belirttiğine göre İmam Şafiî, Hicrî 150/M.767 yılında Şam beldelerinden Gazze’de; diğer rivayetlere göre de Askalan veya Yemen’de doğmuş, yetim kalmış, daha iki yaşındayken annesi tarafından Mekke’ye götürülmüş, orada büyümüş, bir ara Medine’ye gitmiştir. 20 yaşlarında Mâlik b. Enes’ten, onun ölümüne kadar dersler almıştır. Şafiî daha sonra Yemen’de bir memuriyet aldı. Burada gizlice Zeydî İmamı Yahya b. Abdullah’a biat ettiği için, diğer Alevîlerle birlikte tutuklanarak Halife Harun Reşid’in yanına Rakka’ya götürüldüğü rivayet edilir. Ancak halife onu serbest bıraktı. Biri Hicrî 184 ve diğeri de 195 yıllarında olmak üzere iki defa Bağdat’a gitti ve toplam iki yıl orada kaldı. Buradan tekrar Mekke’ye geldi, iki yıl kaldıktan sonra 199 yılında Mısır’a giderek Füstat bölgesine yerleşti.

İmam Şafiî, daha dokuz yaşındayken Kur’an-i Kerim’i hıfzetmiş, genç yaşlarda Mekke müftüsü Ebû Hâlid Müslim İbn Halid’den fıkıh dersleri almıştı. Biraz sonra İmam Mâlik’e ulaşarak ondan da fıkıh ve hadîs dersleri okudu. Daha sonra Irak’a giderek İmam Muhammed Şeybânî’den de fıkıh dersleri aldı ve Kitab el-Hücce gibi eserlerini burada yazdı. Bu sırada İmam Muhammed’in kitaplarını okumuş, onları istinsah ederek incelemişti. Süfyan İbn Uyeyne, Abdülaziz İbnü’l-Mâçişûn gibi bilginlerden de hadîs dersleri aldı.

İmam Şafiî yalnızca mevcut olan fıkıh malzemesini elden geçirmekle kalmamış, fıkıh ilminin temellerini ve usullerini de araştırmıştır. İmam Şafiî bu yüzden Usûl-i Fıkh’ın kurucusu olarak kabul edilmektedir.

İmam Şafiî, çok genç yaşlardayken arap diline, şiir ve tarihine büyük bir vukûfiyet kazanmıştı. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlamak ve ahkâmına güç yetirebilmek konusunda eşi az bulunur bir müctehiddi. Dolayısıyla İmam Şafiî kuvvetli bir müfessirdi. Bu büyük İmamın Kur’an âyetlerinden ne kadar büyük bir itina ile ahkâmlar çıkarmış olduğuna “Kitâbü’1-Ümm” adlı kitabı tanıklık etmektedir.

İmam Şafiî, aynı zamanda büyük bir muhaddisti. Daha yirmi yaşındayken İmam Mâlik’in “Muvattâ”sını bütünüyle ezberlemiş, o büyük müctehidin huzuruna girince, kitabını baştan sona kadar ezberinden okumuş, gerek hıfzındaki kuvvet ve gerekse dilindeki fesahat ve talâkatle İmam Mâlik’in takdir ve teveccühlerini kazanmıştı. O, birçok muhaddislerle bir arada bulunmuş, özellikle bir bakıma öğrencisi ve bir bakıma da hocası olan İmam Ahmed İbn Hanbel ile hadîs-i şerif müzâkerelerinde bulunmuştur. Fakat zamanının büyük kısmını tedrise ve içtihada hasretmiş olduğu için, hadîs-i şeriflere ait mahfûzâtı, başka bir kısım muhaddisler derecesinde olamamıştır. Hadislerin râvilerine ve kuvvet derecelerine hakkıyla vakıftı ve rivayetlerinde bazı eksiklikler buludan hadisleri kullanmaktan şiddetle kaçınırdı.

İmam Ahmed b, Hanbel’in oğlu Abdullah şöyle demiştir: “Ben babama Şafiî’nin nasıl bir insan olduğunu sordum. Çünkü ona çok dua ediyordu. Babam dedi ki: Şafiî dünya için güneş ve insanlar için sağlık mesabesindedir. Bak, hiç bunların yerine geçecek bir şey var mıdır?”

İmam Şafiî hazretleri ictihadlarında Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Peygamberin Sünnet’ine, îcmâ’a, sahabe-i kiramın sahih sözlerine ve kıyasa dayanmıştır. Ashabın ihtilaflı sözlerini, istihsanı ve maslahat-ı mürseleyi birer delil olarak kabul etmemiştir. Şöyle ki: İmam Şafiî, fıkhî hükümleri önce Kur*an-ı Kerim’den çıkarmaya çalışırdı. Aradığı meseleyle ilgili olarak Kur’an’da bir delil bulamazsa Hadîs-i Şerife ve icmâa müracaat ederdi. Bunlarda da bir şey bulamazsa ashabı kiramın ittifak ettikleri sözlere başvururdu. Münker olmayan ve rivayetinde töhmeti gerektiren bir durum bulunmayan zayıf hadisi ve mürsel hadîsi bile kıyastan daha üstün tutardı.

İmam Şafiî hazretleri, diğer mezheblerce kabul edilmiş olan “istihsan’ı da bir delil olarak kabul etmemiştir. Bilindiği gibi İhtihsan; hakkında nass bulunmayan meselelerde ve olaylarda zorluk ve maslahat dikkate alınarak ona göre hüküm vermekten ibarettir. Diğer mezheblerin birçok toplumsal olayın çözüme bağlanmasında bir hal çaresi olarak gördükleri istihsanı delil olarak kabul etmeyen İmam Şafiî: “îstihsan’da bulunmak isteyen, kendisinin sâri olmasını murad etmiş olur” demiştir.

İmam Şafiî’nin ictihad ettiği meseleler yeni mezheb ve eski mezheb olarak iki kısma ayrılmıştır. Onun Hicrî 195 yılında Bağdat’a gittiği vakit eski mezhebini neşrettiği görülür. Sonra Bağdat, Cezîre, Şam, Mısır gibi gezip dolaştığı yerlerde birçok büyük muhaddislerle karşılaşmış ve bir kısım sahih hadîsleri daha öğrenmiştir ki, bunları menfaatlerin celbi ve mefsedetlerin defi hususlarındaki bazı rey ve ictihadlarını tadil etmekte kullanarak Füstat’da yeni mezhebini neşretmiştir. Kısacası bu büyük İmam da, kendi ictihadlarına göre müstakil bir fıkhî mezheb meydana getirmiştir.

İmam Şafiî’nin başlıca eserleri şunlardır: Ahkâmü’l-Kur’an, Es-Sünen, Îhtilâfü’l-Hadîs, Er-Risâle fi’1-Usûl, EI-Mevâris, Kitâbü’1-Ümm, Müsnedü’ş-Şâfiî, Edebü’1-Kâdı, El-Eşribe, Fezâil-i Kureyş, Es-Sebku ver-Remy.

İmam Şafiî’nin mezhebi doğuda ve batıda yayılmış, milyonlarca müslüman kendisini İmam olarak kabul etmiş, hatta bilfiil ictihad gücünü kendisinde taşıyan birçok büyük fakîhler bile onun açtığı ictihad yolunu takip etmişlerdir. Meşhur muhaddislerden Ebû Nuaym ve daha birçok kimseye göre: “Kureyş’in âlimi yeryüzünü ilimle dolduracaktır” hadîs-i şerifindeki “âlim’den muradın İmam Şâfıî olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu durum İmam Şafiî ile gerçekleşmiştir. Gerçi Kureyş’ten birçok âlim ortaya çıkmıştır, ancak İslâm dünyasının her tarafında yaygın hale gelen bir mezhebin kurucusu olmak şerefi İmam Şafiî’ye nasip olmuş ve yine onun yazdığı kitaplar büyük bir kabul görmüştür.

İmam Şafiî hazretleri Hicrî 204 (Milâdî: 819/820) yılında Mısır’da vefat etmiştir.6


İMAM MÂLİK



Tam adı Ebû Abdullah Mâlik b. Enes b. Ebî Âmir b. Amr b. el-Hâris b. Geymân b. Hüseyl el-Asbahî olan Mâlik b. Enes’in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle bitlikte Hicrî 90 ile 97 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Ancak kaynaklar daha çok 93 (Milâdî: 712) yılında doğmuş olabileceği üzerinde dururlar. Medine’de dünyaya gelen İmam Mâlik b. Enes, burada büyümüş ve yetişmiştir.

Tebe-i Tabiînden olan İmam Mâlik, tabiînden birçok fukahâya yetişmiş, gençliğinden itibaren ilim sahasına atılmış, üç yüzü tabiînden, altı yüzü de onların tabiîlerinden olmak üzere dokuz yüz şeyhten hadîs-i şerif ahzetmiştir. Bunlar arasında Yahya İbn Said, Nâfi, Zührî, Makburî, Abdullah İbn Dinar, Hişam İbn Amr, Zeyd İbn Eşlem, Rebia İbn Abdurrahman gibi zatları sayabiliriz.

İmam Mâlik hemen bütün hayatını Medine’de geçirmiştir. Bu hususta elde bulunan kronolojik kesin delil, kendisinin Hz. Ali ailesine mensup hilâfet müddeîsi Muhammed b. Abdullah’ın 145 yılındaki isyanına karıştırılmış olmasıdır. Daha 144 yılında, Halife Mansur, onu Mekke’deki Hassânîlere göndermiş ve hilâfet iddiası ile itham edilen Muhammed ve İbrahim b. Abdullah adındaki kardeşleri işletmişti. Bu kendisinin genel bir saygınlık kazanmış olduğunu ve hiç olmazsa siyaset bakımından hükümdara düşman olmayan bir tavır takındığını gösterir. Bir de iki kardeşin hapsedilmiş olan babaları Abdullah’tan müsadere edilen mallarla temin edilen gelirin kendisine verilmesi suretiyle hizmetinin bedeli ödenmişti. Vazifesi başarıyla sonuçlanmadı ve 145 yılında Muhammed Medine’yi zabt edince, İmam Mâlik bir fetvasında, Mansur’a yaptığı biatin kendisini vicdanen herhangi bir şeye mecbur etmediğini, çünkü bu biatin zorla alındığını ilân etti. Bunun yanında İmam Mâlik ayaklanmaya katılmadı ve evinde kalmayı tercih etti. Ayaklanmanın başarısızlığa uğraması üzerine 147 yılında Medîne valisi Cafer b. Süleyman tarafından kırbaçla dövülmek suretiyle cezalandırıldı. Bunun sonunda da omzunda bir sakatlık kaldı. Daha sonra halife onunla barışmış olmalı ki, Mehdî, Mekke’de Harem inşaatıyla ilgili olarak onun da görüşünü almıştır. 179 yılında da Halife Harun el-Reşid hac münasebetiyle gelip onu görmüştür.

İmam Mâlik Hicrî 179 yılında (Milâdî: 795/796), kısa bir hastalıktan sonra Medîne’de vefat etti. Bu sırada yaklaşık 85 yaşındaydı ve Bakî mezarlığına defnedildi.

İmam Mâlik’in belli başlı eseri Kitâb el-Muvattâ’dır. Zeyd b. Ali’nin Kitâb el-Mecmû’u istisna edilecek olursa, bugüne kadar gelmiş olan en eski müslüman hadîs kitabıdır. Bu eserin amacı, Medîne’de ve Medîne çevresinde yaygın bir halde bulunan sünnetçe kabul edilmiş icmaa göre, dinin kanun ve hukukunun, menâsik ve amellerinin tam bir tablosunu çizmek, sünnet ve icmâ’dan hareket ederek henüz tesbit edilmemiş olan her şey için nazarî bir kıstas vermektir. Abbasîlerin ilk dönemlerinde bile, en basit meselelerde dahi birtakım fikir ayrılıkları ortaya çıkıyordu. İşte bunlar arasından “bastırılıp düzeltilmiş” (ki el-muvatta kelimesi de bu anlama gelmektedir) bir yol göstermekte ayrı bir pratik fayda bulunmaktaydı, İmam Mâlik bu kitabıyla Medine’de örf haline girmiş olan kanunu sistem haline getirip tedvin etmek istiyordu.

İmam Mâlik’in Muvatta’dan başka eserler yazıp yazmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü bu konuda yazılan ilk kaynaklarda mesele müphem bir tarzda ele alınmaktadır. Ona isnat edilen eserler iki kısma ayrılır:

   a) Fıkha dair eserler,
   b) Muhtelif konularda yazılmış eserler.

Fıkha dair eserler arasında Abdullah b. Abdülhakem el-Mısrî tarafından nakledilmiş olan Kitab el-Sünen veya el-Sünne’den, Abdullah b. Abdülcelil tarafından rivayet edilen Kitâb el-Ezkiyâ’dan ve Hâlid b. Nezzâr ile Muhammed İbn Mutarrif tarafından rivayet edilen bir Risale fi’l-Fetva’dan söz edilmektedir. Ayrıca “Tefsir”, “Risale fi’l-Kader vel-Redd alâ’l-Kaderiyye”, “Kitâb el-Nücûm” ve “Kitâb el-Sirr” adlı kitaplarının bulunduğu da rivayet ediliyor ki, bütün bunların ona ait olduğu kesin değildir.

İmam Mâlik, yaşadığı dönem bakımından, fıkıhta kıyasın devamlı ve esas halinde olmayıp, ancak ârîzî olarak elde edilmesi istenen bir delil için kullanıldığı bir safhayı, yani İslâm’daki hukukî düşüncenin henüz bir hukuk ilmi haline gelmediği bir safhayı temsil eder. Mekân bakımından da o, İslâm hukukunun kesin temellerinin atıldığı Medine’nin temsilcisidir. Muvatta ile amaçladığı şey, dinî ve ahlâkî düşünceleri bütün hukukî hayata sindirmekti. Eski İslâm hukukunun özellikleri, meselelerin ortaya konulması kadar, hukukî konuların bünyesinde de açıkça görülmektedir. Medîne halkının ittifaklarına da büyük bir önem verilmektedir.

İmam Mâlik de, diğer mezheb İmamları gibi en başta Kur’an-ı Kerim’i, sonra Hz.Muhammed (s.a.s.) in sünnetini, icma-ı ümmet’i ve kıyası şer’î delil olarak kabul etmektedir. Bu arada dayandığı esaslar arasında Medîne halkının ittifak ettikleri meseleleri, çeşitli adlar verilen başka esasları da sayabiliriz. Medînelilerin ittifak ettikleri şeyler icmâ’dan ayrı olarak bağımsız bir delil olarak kabul edilir. Çünkü onlar Rasülullah (s.a.s.) in fiil ve sözlerine başkalarından daha fazla vâkıftılar. Mâliki mezhebinde “maslahat-i mürsele”de göz önünde bulundurulur. Bu, hakkında belirli bir şer’î hüküm bulunmayan bazı meselelerde kendisine müracaat olunacak hususlardır. O hadise hakkında maslahatın gereklerine göre hüküm verilir. Böylece o hüküm de başıboş bırakılmamış olur. Bu delil Hanefî mezhebinin kabul ettiği “istihsan” mesabesindedir.

Mâlik b. Enes hazretleri, ehl-i sünnet arasında kabul edilen dört büyük mezhebten birinin, yani Malikî mezhebinin kurucusudur. İmam Şâfıî: “Âlimler anılınca, İmam Mâlik bir yıldızdır. Eğer İmam Mâlik ve İbn Uyeyne olmasaydı Hicaz’ın ilmi söner giderdi” diyor.

Zehebî, “Tabakâtü’l-Huffâz” adlı kitabında şöyle der: “İmam Mâlik de bir takım menâkib toplamıştır ki, bunların başkalarında böyle içtima etmiş olduğunu bilmiyorum: Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin ve anlayış, pek geniş bir ilim, doğru rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i nebeviyeye ittiba, fıkıhta, fetvada ve kaidelerin sıhhatında herkesin önünde bulunmak…”

İmam Mâlik hazretleri, Peygamber efendimize karşı çok büyük bir muhabbet beslerdi. Medine içinde hep yaya yürür, hiçbir zaman hayvana binmezdi. Halbuki yeteri kadar serveti vardı. Bir gün İmam Şafiî hazretleri bunun sebebini sormuş, o da şöyle cevap vermişti: “Bir mübarek belde ki, onun toprakları içinde Nebiyyi Zîşanın muhterem cismi medfun bulunmaktadır. Ben orada nasıl olur da hayvana binebilirim.”

Aynı zamanda İmam Mâlik, Medîne-i Münevvere’ye karşı da büyük bir bağlılık gösterirdi. Hatta Harun Reşid kendisini hilâfet merkezi olan Bağdat’a davet edince: “Ey Mü’minlerin emiri, Rasûlü Ekrem (s.a.s.)

“Benden sonra bazı kimseler dünyayı tahsil için Medine’den çıkacaklardır. Fakat eğer bilirlerse Medine onlar için daha hayırlıdır” buyurmuştur. Diğer bir hadîslerinde de:

“Medîne habis olanları kendi sahasından dışarıya atar” buyurmuşlardır.

“Artık ben nasıl Medine’den dışarı çıkabilirim” cevabını vermiştir.

Harun Reşid, oğlu Emin ile Me’mun’u hadîs dinlemek için İmam Mâlik’in meclisine göndereceğini söylemiş. İmam da bunu şu şartla kabul etmişti: “Evet, buyursunlar. Fakat nerede yer bulurlarsa orada otururlar. Yoksa biz halife oğullarıyız diye halkın boyunlarına basarak meclisin ortasına geçmeye çalışmasınlar”. Emin ile Me’mun bu şartlarla İmam’ın derslerine devam etmiştir.7


İMAM AHMET BİN HANBEL


Dört büyük İslâm mezhebinden Hanbelî mezhebinin kurucusu olan ve İbn Hanbel adıyla tanınmış olan Ahmed b. Muhammed Hanbel Hicrî 164 (M.780) yılında Bağdat’ta doğdu. Gerek Bağdat’taki tahsili esnasında ve gerekse tahsil amacıyla Irak, Suriye ve Hicaz’dan Yemen’e kadar yaptığı seyahatlerde bütün çalışmasını hadîs tetkikine ayırdı. Memleketine dönüşünde İmam Şafiî’den fıkıh ve fıkıh usûlü dersleri aldı. Dini telâkkileri, itikatta olsun, amelde olsun, İslâmın ilk devrindeki ananelerle kesin bir şekilde teayyün etmişti.

Ahmet İbn Hanbel, birçok büyük âlimle karşılaşmıştır. Bunlar arasında İmam Şafiî, Süfyan İbn Uyeyne, İbrahim İbn Sa’d, Cerir İbn Abdülhamid, İmam Ebû Yusuf, Yahya el-Kattan, Velid İbn Müslim, Vekî, Yezid İbn Harun, İsmail İbn Uleyye ve Abdürrezzak gibi büyüklerden hadîs ve fıkıh öğrenmiştir. Kendisinden de İmam Buharî, İmam Müslim, Ebû Davud, Ebû Hatim-i Razî, Hasen İbn Musa, Begâvî, İbn Ebi’d-Dünya, Osman İbn Saidi’d-Dârimî gibi ünlü İslâm bilginleri rivayetlerde bulunmuşlardır.

Ahmet İbn Hanbel, büyük bir müfessir ve yüksek bir muhaddistir. Oğlu Abdullah tarafından takrirlerinden toplanıp ilâvelerle genişletilen ve 29.000’e yakın hadîsi ihtiva eden büyük bir hadîs külliyatı “Müsned” çok şöhret kazanmıştır. Zamanında hadîs ilmi tedvin edilmiş, hadislerin mertebeleri belirginlik kazanmış, birçok kuvvetli muhaddisler yetişmişti. Ahmed b. Hanbel bütün bu hadisleri görmüş, incelemiş, hafızasına nakşetmiş ve meşhur kitabını da böylece meydana getirmişti. Kitabındaki 29.000 civarındaki hadîsleri 700.000 hadîs arasından seçtiği rivayet edilmiştir. İmamın, Müsned’ten başka namaz erkânı ve adabına dair “Kitâb el-Salât ve mâ yelzem fîhâ” adlı bir eseri daha vardır. Öte yandan hapiste yazmış olduğu “el-Redd alâ’l-Zenâdıka ve’l-Cehmiye fî mâ şekkât fîhi min müteşâbih el-Kur’an” adlı eseri cedel mâhiyetinde bir eserdir ve Hanbelî ulemâsı tarafından sık sık zikredilmektedir. “Kitâb Tâat el-Rasûl” adlı bir kitabında da Kitâb ile Sünnet arasında bir çelişki görüldüğü zaman izlenecek yolu göstermektedir. Dinî inanç ve kanaatlerini de “Kitâb el-Sünne” adlı eserinde topluca açıklamıştır.

Ahmet İbn Hanbel, fıkhî hükümlerde azimet yolunu seçmiştir. İctihadlarını Kur’an-ı Kerim’e, sahih ve merfû hadîslere, Ashab-ı Kiram’ın sözlerine dayandırmıştır. Ashab-ı Kiram’ın sözlerini rey ve kıyasa tercih ederdi. Ancak bu esasa aykırı olmaması halinde rey ve kıyas yoluyla da hükümler çıkardığı olurdu. Maslahat-i Mürsele’yi de bir delil olarak kabul etmiştir.

İbn Hanbel, merfû hadîslere aykırı olan bir şeye iltifat etmezdi. Sahabenin fetvalarıyla amel eder ve bunlar arasında ihtilaflı olan meselelerde Ki-tab ve Sünnet’e en yakın gördüklerine sarılırdı. Bir konuda diğer türden hadîsler bulunmadığında mürsel denilen hadîs ile hasen kabilinden saydığı zayıf hadîslerle de amelde bulunurdu. Rivayetinde töhmet bulunan zayıf hadîsleri ise terk ederdi.

İmam Şafiî onun hakkında şöyle demiştir:

“Ben Bağdat’tan çıkarken, orada herkesten daha fâzıl, daha âlim, daha fakîh bir halef olarak Ahmed b. Hanbel’i bıraktım.” Bir başka rivayete göre İmam Şafiî:

“Ben Ahmet İbn Hanbel ile Süleyman İbn Davudi Hâşimî’den daha akıllı kimse görmedim” demiştir.                 


  Ebû Hatim şöyle demiş:

“Ahmet İbn Hanbel’i seven bir insan gördün mü bil ki, o insan sünnet sahibidir.”

Halife Me’mun, Mu’tasım ve Vâsık zamanlarında akaidin Mutezile mezhebine göre tayini ve bunun devlet tarafından bir bakıma resmî mezheb haline çıkarılması üzerine, diğer başka âlimlere birtakım işkenceler de yapılmıştır. İmam Hanbel de, diğerleri gibi, bir itikad sorgusuna (mihne) çekildi, prangaya vurularak Me’mun’un yanına götürülürken, yolda halifenin ölüm haberini aldı. Bu halifenin halefi döneminde de bedenî ceza ve hapislere sabırla tahammül etti ve inançlarında en küçük bir fedakârlıkta bulunmadı. Ancak Mütevekkil zamanında devletçe Ehl-i Sünnet’e dönüldüğü için artık çektiği meşakkatler sona erdi. Halife tarafından taltif edildi. Kendi haberi olmadan ailesine maaş bağlandı. Hz. Peygamber’in sünnetine karşı sarsılmaz bağlılığı, etrafında büyük bir talebe kalabalığının toplanmasını sağladı.

Ahmed b. Hanbel hazretleri âbid, zâhid, yüksek seciye sahibi olan nezih bir insandı. Fakir olarak yaşamayı bir nimet sayar, “insana az bir mal yetişir, çok mala gerek yok” derdi. Kendisine yöneltilen servet ve riyaseti her zaman reddetmiştir. H. 241 yılında (Milâdî: 855) Bağdat’ta vefat etti.8
DEVAMINA BAK


En güzel kız isimleri

Anne ve babanın isteklerinin dışında, aile büyüklerinin istekleri, verilen isimle çocuğun kaderinin eşdeğer olacağı düşüncesi, gelenek ve göreneklerimizin yoğun etkisi ve en önemlisi İslam dinine uygunluğu bu değişkenlerin yalnızca öne çıkan birkaç tanesi. Anne ve babaların yaşamları açısından en değerli varlıkları olan çocuklarına en güzel ismi koymaya çalışması ve bu konuda uzun süreler boyunca elbette ki doğal karşılanacak bir durumdur. Peki, özünde narin ve kırılgan, aynı zamanda da gelecekte anaç ve yaşamın kaynağı olacak kız çocuklarına konulacak en güzel kız isimleri seçimlerini nasıl yapmalıyız? İşte bu noktada en önemli konu isimlerin ne anlam ifade ettiğini doğru bir şekilde bilmek ve gelecekte, kızlarımızın yaşamlarını zorlaştırmayacak en güzel kız isimlerini seçmeye çalışmak en doğru yöntem olsa gerek.

Genel olarak az duyulmuş, kutsallık içeren ve aynı zamanda fonetik olarak tatmin edici isim arayışı sırasında unutulmaması gereken, bu isimleri taşıyacak olan çocukların gelecekte isimlerinden dolayı zorluk yaşamamaları olmalıdır. Çocuklarına isim koymak İslam dini açısından da hak olarak verilmişse de aynı zamanda bir görevdir ve bu görevi en iyi şekilde dinimize uygun olarak yerine getirmek, tüm ebeveynlerin temel zorunlulukları arasında yer alır. Aşağıda sunduğumuz kız isimleri, ülkemizde en çok tercih edilen kız isimleri arasından derlenerek hazırlanmıştır. Umarız ki seçimlerinizi doğru bir şekilde yapmanıza gereken katkıyı yapabilelim.

Zeynep

Ülkemizde geçen yıl en çok tercih edilen kız ismi olan Zeynep, Arapça’ da ki Zeyneb isminin Türkçe’ leşmiş hali olan Zeynep olarak yerleşmiş. Değerli taşlar ve mücevherle anlamına sahip olan isim, Arapça’ da Babasının süsü anlamına geldiği gibi, Peygamberimiz S.A.V.’ ın, Hz.Ali S.A, Hz.Fatıma S.A.’ dan olan torununun da ismidir. Babaların yoğun bir şekilde tercih ettiği bu isim geçen yıl en fazla tercih edilen olmakla birlikte, hemen her yıl en çok tercih edilen isimler arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bu sebeplerle en güzel kız isimleri önerilerinde mutlaka olması gereken isimlerden biri.

Elif

Arapça ile birlikte Osmanlıca’ nın da ilk harfi olan Elif, Aynı zamanda Allah-u Teala’ nın (C.C.), adının ilk harfi ve aynı zamanda Kuran-ı Kerim’ in ilk suresi Fatiha’ nında ilk harfidir. Her şeyin başlangıcı olarak kabul gören önemli dini simgelerden biri olan Elif, Dost, tanıdık, ışık açan güzel kız, alışmış, alışkın anlamlarına geldiği gibi, ülkemizde kibar, ince narin yapılı güzel kız anlamlarında da kullanılır. Aynı zamanda müzikte la notasını ifade eder. Üstlendiği önem nedeniyle pek çok yerde çeşitli şekillerde kullanılan Elif isminin, tüm kullanıldığı yerlerde en güzel anlamları yüklenmesi, en güzel kız isimleri arasında yer almasına başlıca sebep sayılabilir. Geçtiğimiz yıl en çok tercih edilen ikinci isim Elif, aynı zamanda yanına aldığı ek isimlerle sık bir şekilde kullanılıyor.

Hiranur

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’ e S.A.V. ilk vahiyin Cebrail tarafından ulaştırıldığı yer olan Hira mağarası, pek çok yerde aynı zamanda ışık saçan yer anlamında Hiranur olarak anılır. Geçtiğimiz yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında 3. Sırada yer alan Hiranur, simgelediği anlamı ile hemen her yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alıyor.

Ecrin

Son yıllarda yoğun bir ilgiyle karşılaşan Ecrin, hem farklı ve hem de Kuran-ı Kerim’ den bir isim bulma telaşındaki ebeveynler tarafından sıkça tercih ediliyor. Allah-u Teala’ nın C.C.’ nin hediyesi anlamına geldiği yolunda rivayetler bulunan Ecrin ismi en çok bu nedenle tercih ediliyor olsa da, bu yanlış bir bilgidir. Arapça kökeninde de, Kuran-ı Kerim içerisinde Ecrin “ücret” “mükafat” anlamına gelmektedir. Yanlış bilinen ve halk arasındaki bilgiye dayanan isimlere tipik bir örnek olan Ecrin ismini kız çocuğumuza koymadan önce mutlaka gerekli araştırmayı yapmalı ve doğru anlamını öğrendikten sonra karar vermeliyiz.

Yağmur

Geçen yıl en fazla tercih edilen kız isimlerinden bir tanesi olan Yağmur, aynı zamanda son yıllarda yoğun olarak tercih edilen kız isimlerinden biri. Giderek daha fazla popüler hale gelen yağmur ismi, atmosferde biriken su buharının sıvı halde düşmesinin oluşturduğu doğa olayını nitelendirmek anlamına geliyor. Bununla birlikte saf su, yaşam veren ve yaşamın saf kaynağı gibi anlamlara geliyor olması, tercih edilen kız isimlerinden biri olmasına sebep oluyor.

Zehra

Parlak ve beyaz yüzlü anlamlarına gelen Zehra ismi, istatistik kurumuna göre en fazla tercih edilen ilk on isim arasında yer alıyor. Bununla birlikte Zehra ismi her dönemde popüler kalmayı başaran kız isimlerinden biri ki bunun en önemli nedenlerinden biri peygamber efendimiz Hz. Muhammed’ in S.A.V. Kızı Hz. Fatıma’ nın beyaz ve parlak yüzlü olmasından kaynaklanarak kullanılan lakabı olmasıdır. En güzel kız isimleri arasında mutlaka kendisine bir yer bulan Zehra, kızını için tercih edebileceğiniz isimler arasında olabilir.

Azra

Geçen yıl ve son yıllarda en sık tercih edilen kız isimlerinden biri olan Azra, el değmemiş bakire kız, delinmemiş inci, ayak basılmamış kum anlamlarına geliyor. Aynı zamanda Hz. Meryem’ e verilen bir lakap ve Medine’ nin de diğer isimlerinden biri.

Miray

Giderek daha yoğun bir şekilde kullanılan isimlerden biri olan Miray, ayın ilk günü anlamına gelmekle birlikte, ayın ilk günleri, yılın ilk ayı, üç ayların başlangıcı, ayın kraliçesi gibi anlamlarda kullanılan bir Farsça’ dan dilimize yerleşmiş bir kelime. En güzel kız isimleri arasında giderek daha popüler bir şekilde yer alıyor.

Nehir

Irmak, denize dökülen bol su anlamlarına gelen nehir, doğa ve suyu yani bir anlamda yaşamın kaynağına dikkat çekmesi bakımından kızlar için en çok tercih edilen isimler arsında yer alıyor. Geçen yılda istatistik bilgilerine göre, en çok kullanılan ilk on isim arasında yer alan Nehir ismi her dönemde popülerliğini koruyan bir diğer kız ismi.

Eylül

Sonbaharın, hazan mevsiminin ve diğer ismiyle güzün başlangıç ayı olan Eylül, aynı zamanda yılın dokuzunca ayının ismidir. Hüzün ve sevinci, melankoliyi ifade eden sonbaharı ifade etmesi nedeniyle olsa gerek en güzel kız isimleri arasında sürekli yer alan ve popülerliğini sürekli koruyan isim adaylarından biri. Geçen yılın istatistiklerinde en çok tercih edilen onuncu isim olmuş.

Meryem

En güzel kız isimleri arasında kendisine daima yer bulan Meryem, geçen yılda en popüler kız isimlerinden biri olmuş. İbadetine çok önem veren kişi, dindar kadın anlamlarına geldiği gibi, aynı zamanda isyan ve ayaklanma anlamlarında da kullanılan bir kelimedir. Bununla birlikte Hz. İsa’ nın annesinin ismi olması ve yanı sıra Kuran-ı Kerim’ in 19. Suresinin ismidir. Hem dini anlamları ve hem de kelime anlamıyla en güzel kız isimleri arasında yer almaya devam edecek bir başka isim adayı.

Nisanur

Kuran-ı Kerim’ in 4. Suresi Nisa suresi kadın anlamına gelir. Allah-u Teala C.C.’ nin gönderdiği ışık, aydınlık anlamlarına gelir. Nisa ve Nur kelimelerinin birleşimi olarak türetilmiş Nisanur, nur yüzlü kadın, aydınlık kadın anlamlarına gelen ve çok tercih edilen kız isimleri arasındadır.

Hira

Hira arayış ve tefekkür etmek anlamlarına gelen Arapça bir kelime olmakla birlikte, Peygamber efendimiz Hz. Muhammaed S.A.V.’ in Cebrail’ le karşılaştığı ve ilk vahiy’ in indiği Cebel-i Mur dağındaki bir mağaradır. Genel olarak dağın adı olarak bilinse de, Hira Nur dağında bulunan bir mağaranın adıdır. Kızlarına kutsal bir isim vermek isteyen ebeveynlerin tercih ettiği isimler arasında oldukça popüler.

Rabia

Dördüncü anlamına gelen Rabia, aynı zamanda salisenin altmışta birini tanımlamak için kullanılan bir kelimedir. İslam dininin kadın evliyaları denilince akla ilk gelen kişi olan Rabia Adeviyye, ünlü bir mutasavvıftır. Kız ismi olarak yoğun bir şekilde tercih edilmesinin ana nedenlerinden biri budur. Son günlerde çeşitli siyasi görüşlerin ifadesi olarak kullanılıyor olsa da, en güzel kız isimleri arasında her dönem popülerliğini korumaya devam edecek isimlerden biri.

Belinay

Ayın yansıması ve Peygamber efendimizin sevdiği bir çiçek olarak tanımlanan Belinay, bilinenin aksine Türkçe kökenli Belin ve ay kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Bölünmüş ay veya ayın bazı aşamalarını tanımlamak için kullanılmış bir kelimedir. Bununla birlikte son yıllarda en çok beğenilen ve buna mukabil kullanılan kız isimleri arasında yer alıyor.

Hira Nur

İstatistiklerde geçen yıl en çok tercih edilen kız isimleri arasında ön sıralarda yer alan Hira Nur, bitişik yazılmış Hİranur haliyle de istatistiklerde ön sırlarda ayrıca yer alıyor. Cebel-i Nur Yani Nur Dağındaki bir mağara olan Hira mağarası, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.A.V.’ in Cebrail Aleyhisselam’ dan ilk vahiy i aldığı mağaradır. Hira mağarası ve Nur dağını anımsatması açısından birleştirilerek kullanılan bu isim ebeveynler tarafından yoğun bir şekilde tercih ediliyor.

Ela

Sarı renge öykünen kestane rengi ya da kahverengi şeklinde bir göz rengidir. Işıkla birlikte bazen yeşile, bazen kahverengiye döndüğü dahası giyilen elbisenin rengine göre renk aldığı gibi göz yanılmalarına neden olan bu göz rengi, beğenilen göz renkleri arasındadır. Aynı zamanda geçen yılın en çok tercih edilen kız isimlerinden biri olan Ela ismi, Farsça’ da bir ek olarak kullanılır.

Esma

En güzel kız isimleri arasında hayli popüler bir isim olan Esma, İsimler, adlar, işitilenler anlamlarına geliyor. Esmaü’l Hüsna yani Allah-u Teala C.C.’ nın güzel isimlerinden bilinen Esma aynı zamanda Hz. Ebubekir’ in Kızı ve Hz. Aişe’ nin ablası olan Hz. Esma’ sebebiyle de kutsal isimlerden biridir. Bunca kutsal donanımın yanı sıra güzel anlamı, kız ismi olarak yoğun şekilde tercih edilmesine neden oluyor.

Mira

Kökeninin İtalyanca olduğu tahmin edilen ancak birkaç farklı dilde bulunan bir kelime olan Mira, İtalyanca bakılan yer, silahlarda ki gez gibi, İspanyolca’ da bakmak, Latince’ de ise şaşırmak, hayret etmek anlamlarına geliyor. Arapça’ da ve Kuran_ı Kerim’ de geçen şekliyle Mira, tartışmak, karşı çıkmak, münakaşa etmek anlamlarına gelir. Söylenişi itibariyle farklı olması ve Kuran-ı Kerim’ de geçiyor olması sık bir şekilde kız ismi olarak tercih edilmesinde en büyük etkenler gibi görünüyor. İstatistiklere göre geçen yılın en çok konulan kız isimleri arasında yer alıyor.

Beren

Türkçe kökenli olan ve geçen yıllarla birlikte oldukça popüler hale gelen Beren ismi, hem kız ve hem de erkek çocuklar için kullanılabilen unisex isimlerden biri. Kuran-ı Kerim’ de yer almayan, herhangi bir kutsallık içermeyen Beren, güçlü, kuvvetli, akıllı, tanına anlamlarına geliyor. Hızla değişen sosyoekonomik yapı ve çağımızın koşullarına paralel olarak, yeni ve çağdaş isimler arayışında olan günümüz ebeveynlerinin çokça tercih ettiği isimlerden bir tanesi.

Sümeyye

Sema kökünden türemiş olduğu düşünülen Sümeyye, küçük gökyüzü ve benzeri bir anlam içeriyor. Arapça kökenli kelime bayan ismi olarak kullanılıyor. Sümeyye Bint Hayat, Ammar b. Yasr’in annesi ve aynı zamanda ilk Müslüman olan Hanım sahabelerdendir. Aynı zamanda İslam dininin ilk şehidi olan Sümeyye Bint Hayat, bu ismin özellikle kız çocukları için kutsal bir isim olarak, öncelikli tercih edilmesine neden olur. En güzel kız isimleri arasında önemli ve öncelikli bir yeri vardır.

Merve

Yumuşak, taş, tepe, huzur bulmak, çakıl taşı gibi anlamları olan Merve ismi, popülerliğini Kuran-ı Kerim’ de Bakara suresinde geçmesi ve yanı sıra Mekke’ de bulunan Merve Dağından alır. İslam dini açısından en kutsal bölgelerden biri olan Merve dağı, hacı olmak için Safa dağıyla sa’ y edilen, 7 defa gidip gelinen kutsal bir bölgedir. Yüklü olduğu Kutsallık en çok tercih edilen kız isimleri arasında her dönemde yer almasına en büyük etkeni oluşturuyor.

Ada

Türkçe kökenli Ada kelimesi, her tarafı suyla çevrili kara parçasına verilen isimdir. Doğanın kırılgan yapısıyla birlikte yaşamın kaynağını ifade eden yapısı ve onu tanımlayan kelimeler kız çocukları için kırılganlık, saflık ve anaç olmayı ifade etmesi bakımlarından en çok tercih edilen kız isimleri olarak doğanın durumları ve tanımlamalarının kullanılmasında büyük bir etken oluyor. Bununla birlikte Ada hem erkek ve hem de kız çocukları için en çok beğenilen isimlerden biri olarak, her dönemde yerini koruyor.

Fatma

Ayırmak, koparmak anlamlarına gelen Arapça bir sözcük olan Fatıma’ dan türeyerek Fatma olarak dilimize yerleşen bu sözcük, genel olarak çocuğunu sütten koparan anne anlamında kullanılır. Her ebeveynler tarafından dönem en çok sevilen en çok tercih edilen, geçen yılın istatistiklerinde de en çok verilen kız ismi olan Fatma’ nın bu popülerliğinde asıl etken Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.A.V.’ in ilk eşi ve aynı zamanda kızı Hz. Fatıma’ nın isimleri olmasıdır. Böylesine kutsal iki bayanın ismini kızlarına vermek isteyen ebeveyn sayısı sürekli olarak artmaya devam edecek gibi görünüyor.

Asya

Aralıklarla popülerlik kazanan ve son yıllarda yine popüler hale gelmiş kız isimlerinden biri olan Asya, nadiren de olsa erkeklere de konulabiliyor. Dünyanın en büyük ve aynı zamanda en kalabalık nüfusa sahip olan kıtası anlamında ki Asya, geçen yıl istatistiklerinde en çok tercih edilen ilk 30 isim arasında yer alıyor.

Defne

Defne ismi de her dönemde popülerliğini korumayı başarmış kız isimlerinden biridir. Güzel kokulu yapraklara sahip, yaz kış yeşil halini koruyan ve botanikte bir aileye defnegiller olarak adını veren bir ağaç. Yaprakları aynı zamanda çeşitli yemeklerde özel bir tat vermesi amacıyla sıklıkla kullanılır. Doğanın bu güzel ürünlerinden birinin narin yapısı, güzel kokusu, ebeveynlerin özellikle kız çocuklarına bu ismi vermek istemesinin nedeni olarak açıklanabilir.

Melek

Allah-u Teala C.C. ile insan arasında aracılık yapan, tam itaat eden ve Allah-u Teala C.C.’ nın Onlar’ ı nurdan yarattığına inanılan varlıklardır. Aynı zamanda terbiyeli, uysal ve itaat eden kimse içinde kullanılan bir kelime olan Melek, Kuran-ı Kerim’ de 98 ayette geçmektedir. Böylesine kutsal anlamlar ifade eden bir kelime olarak, özellikle narin kız çocukları için, yoğun bir şekilde tercih edilen isim adaylarından biri olmayı her dönemde sürdürüyor.

Hatice

Hiçbir zaman modası geçmeyen isim adaylarından biri olan Hatice, her dönemde ebeveynler tarafından en çok tercih edilen kız isimlerinden biri oldu ve olmaya devam ediyor Geçen yıl en çok kullanılan 30 kız isimi arasında yer alan Hatice, erken doğan kız çocuğu anlamına geliyor. Bununla birlikte bu popülerliğini Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’ S.a.v.’ in ilk eşi ve altı çocuğunun Annesi Hz. Hatice S.a. annemize borçlu. Böylesine kutsal bir kişiliğin ismini kız çocuğuna vermek istemek elbette her ebeveynin temel haklarından biri.

Eslem

Son yıllarda oldukça popüler bir hale gelen Eslem ismi, geçen yıl kız çocuklarına en çok verilen isimler arasında yer alıyor. Selametli, güvenilir, Allah-u Teala c.c’ nin dinine teslim olmuş anlamlarına gelen Eslem, Kuran-ı Kerim içerisinde de pek çok yerde kullanılmıştır. Orijinal isimler aramanın son noktalarından biri olan Eslem ismi, orijinal dilinde yani Arapça’ da erkek ismi olarak kullanılır. Kızlarına bu ismi vermek isteyen ebeveynlerin bu durumu göz önünde tutmalarını tavsiye ederim.

Buğlem

Yine farklı isimler bulma çabasının son yıllardaki örneklerinden biri olan Buğlem, cenneti müjdeleyen melek olduğu iddia edilen bir anlama sahip. İddia edilen anlama sahip diyoruz, çünkü bu bilgiyi doğrulayan herhangi bir kaynak bulunmuyor. Halk arasında ve internette yaygın olarak bu şekilde bilinmekle birlikte, Kuran-ı Kerim’ de geçmeyen bu isim aynı zamanda böyle bir anlama geldiğini kanıtlayan bir kaynağa da sahip bulunmuyor.

Irmak

Eşanlamlı kelimesi Nehir gibi, doğayı, suyu, dolayısıyla saflığı ve yaşamın kaynağını anımsatan ve aynı zamanda farklı bir söylenişe sahip olan Irmak, her dönemde en popüler kız isimleri arasında kendisine yer buluyor. İlk sıralarda olmasa bile geçen seneki istatistiklerin gösterdiği gibi hemen her zaman en çok konulan ilk 50 kız ismi içerisinde yer almaya devam ediyor. Irmak denize dökülen büyük miktarda su taşıyan en büyük akarsulara verilen isim.

Duru

Bulanık olmayan, temiz, berrak, saf anlamlarına gelen Duru, en güzel kız isimleri arasında her zaman mutlaka kendisine yer bulan isimlerden biri. Herhangi bir kutsallık içermese de, kız çocuklarının saflığına yaptığı atıfla, her zaman en çok tercih edilen isimlerden biri olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Büşra

Müjde ve müjdeli haber anlamına gelen Arapça sözcük Büşra, Kuranı Kerim’ in pek çok ayetinde kullanılmış bir kelimedir. İncil’ in de bir diğer anlamı olarak kullanılan Büşra, kız ismi olarak en fazla tercih edilen isimler arasında sürekli kendisine önemli bir yer bulur. Dönemsiz isimlerden biri olarak, mutlaka en çok kullanılan isimler arasında olur. İçerdiği anlam ve kutsallığı, Kuran-ı Kerim’ de geçiyor olması popüler bir kız ismi olarak kalmasını sağlayacak gibi görünüyor.

Betül

Namuslu, Bakire kadın anlamına gelen Arapça kökenli bir sözcüktür. Hz. Meryem’ in lakabı olarak kullanılan Betül, bu sayede bilinen sözcüklerden biri olmuştur. Sahip olduğu anlamı ile en popüler kız isimleri arasında kendisine daima yer bulan Betül, geçen yılın istatistiklerinde de en çok tercih edilen ilk elli isimden biri olarak yer almış.

Yaren

Farsça kökenli bir kelime olan ve oradan Türkçe’ ye yerleşmiş olan Yaren, Anadolu’ da sıkça kullanılan dost, arkadaş, dosttan da öte yakın kişi, arkadaşların oluşturduğu topluluk anlamlarına gelir. Sahip olduğu anlamları anne ve babalar için cezp edici bir kız ismi olmasına neden oluyor.

Emine

Arapça Amine kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed S.a.v.’ in annelerinin adı da olan Amine, emin, güvenilir, inanılır kişi anlamlarına gelir. Hz. Amine S.a. annemizin adı olması sebebiyle en güzel kız isimleri arasında her zaman ilk sıralarda yer almaya devam eden Emine, hiçbir dönem popülerliğini kaybetmiyor.

Cemre

Kuran-ı Kerim’ de geçmiyor olmasıyla birlikte pek çok kutsal anlama gelen cemre, doğada baharın gelişi ve sıcaklıkların yükselişini belirtir. Bununla birlikte ateş, kor anlamlarına gelen Cemre, Hacıların Arafat ve Mina’ da şeytan taşlamalarına ve küçük taş parçalarına verilen isimdir. Doğa ile ilgili anımsattıklarının yanı sıra, pek çok kutsal eylemi anlatması, kız çocukları için en çok tercih edilen isimler arasında her dönemde yer almasına sebep oluyor.

Damla

Bir sıvıdan ayrılarak düşen parça olarak sözlükte ifade edilen damla, berraklık ve saflığın simgesi olan su ile anaçlık ve temizlik arasında kurulan bağdan yola çıkarak, en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alıyor. İstatistiklerde geçen yılın en çok kullanılan kız isimlerinde ilk 50 taneden biri durumunda.

Beyza

Çok beyaz, saf, günahtan kaçınan ve kirlenmemiş anlamlarında Arapça bir isim olan Beyza, aynı zamanda Arapça’ da beyaz anlamında da kullanılır. Simgeledikleri ile kız çocukları için çok uygun isimlerden biri olan Beyza, anne ve babalar tarafından geçen yıl en çok konulan ilk elli isim arasında yer almış, popüler bir isim.

Tuana

Yaygın bir kanıyla halk arasında cennete düşen ilk yağmur damlası olarak bilinen Tuana, belki bu anlamdan veya fonetiğinin güzelliğinden ya da farklı olmasından olsa gerek çok popüler bir kız ismi olarak kullanılıyor. Bununla birlikte kızlarına bu ismi koymak isteyen anne ve babalara küçük bir uyarıda bulunalım, cennete düşen ilk yağmur damlasının Tuana olduğuna dair bulunabilmiş bir kayıt yoktur. Tuana sözüne en yakın kelime Türk Dil Kurumu Sözlüğünde bulunan Tuvana, güçlü kuvvetli anlamına gelen Farsça’ dan dilimize geçmiş bir kelimedir.

Havin

Türk Dil Kurumu Sözlüğünde bulunmayan ve Türkçe’ de kullanılmayan Havin. Kürtçe olarak yaz mevsimi anlamına gelir. Geçen yılın istatistik bilgilerinde en çok tercih edilen ilk elli kız ismi arasında yer aldığını gösteriyor.

Kübra

Arapça kökenli olan Kübra, Türkçe en büyük, çok büyük olan anlamlarına geliyor. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed S.a.v.’ in ilk hanımı olan Haticetü’l-Kübra nın ismi olması, en çok sevilen kız isimleri arasında her zaman yer bulmasını sağlıyor. Sahip olduğu kutsallık nedeniyle en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer bulmaya devam edeceği aşikar.

Medine

Suudi Arabistan’ ın Mekke’ den sonra en büyük ikinci şehri olan Medine, aynı zamanda İslam dini içinde en kutsal ikinci bölgedir. Kuran-ı Kerimde’ de yer bulan ve en beğenilen kız isimleri arasında ön sıralarda gelen Medine, geçen yılın istatistiklerinde de nüfusa en çok kaydedilen ilk elli kız ismi arasında yer alıyor.

Zümra

Arapça kökenli bir kelime olan Zümra, Türk Dil Kurumu’ nun sözlüğünde güzel, iyi ahlaklı, cesur, yürekli anlamlarına gelen kız ismi olarak açıklanıyor. Bununla birlikte Arapça karşılığı konusunda bazı sorunlar ve farklı görüşler mevcut. Sonuçta Arapça kökeni yerine, Türkçe karşılığını dikkate alan ebeveynler için sık bir şekilde tercih edilen bir kız ismi olarak, nüfusa en çok kaydedilen ilk elli isimden biri olarak, popüler bir kız ismi olmaya devam ediyor.

İrem

Yaygın bir kanı olarak cennet bahçesi olarak bilinen İrem, Kuran-ı Kerim’ de de adı geçen yalancı cennet bahçesi anlamındadır. En güzel kız isimleri arasında ilk sıralarda gelen ve her dönem popüler olan bir kız ismi olsa da, anlamı genel olarak yanlış bilinerek konulur. Yalancı cennet bahçesi olarak İrem Allah-u Teala c.c. tarafından sevilmeyen bir kavmin hile yoluyla insanları kandırdığı bir cennete benzetilmiş bahçenin adıdır. İrem ismini kızlarına koymak isteyen anne babaların bu durumu göz önünde bulundurarak hareket etmeleri tavsiye olunur.

Derin

En güzel kız isimleri arasında önde gelen isimlerden biri olan Derin, dibi ağzına çok uzak olan anlamında Türkçe bir kelimedir. Aynı zamanda çok gelişmiş, yoğun, içten gelen anlamlarına da gelir. Geçen yılın istatistiklerinde de ebeveynlerin kızlarına en çok koyduğu 50 isim arasında yer alır.

Açelya

Kokusuz olmakla birlikte, çok güzel çiçekler açan fundagillerden bir bitki olan açelya, insanoğlunu güzelliğiyle fazlaca etkilemiş çiçeklerdendir. Bu nedenle narin ve kırılgan yapısını kızlarına isim olarak koyarak taçlandıran ebeveynler, her dönemde en çok sevilen kız isimleri arasında kalmasına yol açmıştır.

Asuman

Fars kökenli Türkçe kelimelerden biri olan Asuman, Gök, Gökyüzü anlamlarına gelir. Doğa ile dişinin özdeşleştirilmesinin tipik bir örneği olarak, her dönemde en çok tercih edilen kız isimleri arasında yer alır.

Bahar

Yaz mevsimi ile kış mevsimi arasındaki mevsimlere verilen ad olarak, doğanın uyanışı ve aynı zamanda kışa hazırlanışını simgeler. Bu durum doğanın en sevinç, mutluluk, hüzün ve melankoli yani duygu yüklü dönemlerinden esinlenerek kız çocuklarına isim olarak verilmesi, oldukça eski zamanlardan beri süregelir. Günümüzde de popülerliğini kaybetmemiş ve en çok kayıt edilen kız isimleri arasında yer alan Bahar, geçen yılın istatistiklerinde de en çok kayıt edilen 50 isim arasında yer alıyor.
DEVAMINA BAK

Abaküs Nedir ve Tesbih Nedir ve Abaküs Tesbih Nedir - ilk Bilgisayar Modeli ve Sayi Sayar Hesap Makinesi


Abaküs, sayı boncuğu veya çörkü, basit toplama ve çarpma işlemleri için kullanılan, aritmetik hesaplamaları yapmaya yardımcı bir alettir. Boncukların sayılması şeklinde çalışır. İlköğretim sınıflarında matematik dersine yardımcı olması amacıyla da kullanılır.

MÖ 2400 yıllarında Çin'de geliştirilen abaküs, denizaşırı ticaret yapan tüccarlar sayesinde Girit ve Miken bölgelerinden Avrupa ve Amerika'ya yayılmıştır. Abaküs, hareketli parçalara sahip olduğu bilinen ilk hesap makinesidir. Arap sayılarının ve sıfır kavramının abaküs yardımıyla geliştirilmesi tarih öncelerine gitmekle beraber, halen dünyanın değişik bölgelerinde günlük ticarette ve özellikle okul öncesi çağdaki çocukların matematiksel zekasını geliştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

Çağdaş hesap makinelerinin ve bilgisayarların atası sayılan hesap aygıtı olan Abaküs'te amaç 4 ana matematiksel işlem olan toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yapmaktır. Babilliler'in buluşu olan abaküs, yüzyıllar boyunca ticarette büyük önem taşımıştır. Abaküsün temeli Girit ve Miken'e dayanmakta ve ilk abaküs örneklerinin hemen hepsinde Girit ve Miken süsleme sanatından örnekler de bulumaktadır.

Her boncuk ya da metal topçuğun değeri, büyüklüğüne değil konumuna bağlıdır; belirli bir çizgi üstündeki taşın ya da belirli bir tel üstündeki incinin (boncuğun, topçuğun, vb.) değeri 1, iki tanesi birlikte olunca 2 olur. Bundan bir sonraki tel 10, üçüncü sıradaki tel 100 olarak değerlendirilir. Böylece ikisi 1 değerinde ve biri 10 değerinde üç dizi taş 12'yi, 100 değerindeki bir dördüncü topçuk eklenince de 112'yi gösterir. Yani topçuk ya da boncuğun yeri, değerini belirler ve çok büyük sayılar bile birkaç topçu ya da boncukla gösterilebilir. Topçuklar bir yöne kaydırılarak işlem yapılır; elde edilen değeri silmek, yani topçuğu bir sonraki kullanıma hazırlanmak istenirse, tersi yönünde kaydırmak gerekir. Abak, görünüşte basitliğine karşın, toplama makineleri, elektronik hesap makineleri ve bilgisayarların hazırlanmasına katkıda bulunmuştur.

En iyi bilinen biçimi (Çinlilerin "hesap tepsisi" anlamına gelen Suan Pan'ı) dikdörtgen bir çerçevenin içine gerilmiş teller üstüne inciler dizilmesiyle oluşturulan abak, başlangıçta toprağın içine açılan sıra sıra oluklara dizilen taşlardan oluşmaktaydı. Eski yunan ve Roma abaküsü dikdörtgen oluklu bir tablet idi. Rönessans öncesi avrupasında ise üzerine oluk yerine çizgiler olan bir tablet idi. Daha sonraları, yuvarlak bilye büyüklüğünde metal top ya da boncukların paralel çubuklar ya da teller üstünde hareket ettikleri biçimi almıştır.

Abaküsün italyan ve diğer avrupa tüccarları arasında kullanımdan düşüşü Fibonaccinin büyük eseri Liber Abaci ve onun daha popüler kısa versiyonunda, tüccar babasıyla arap şehirlerine yaptığı gezilerde görüp öğrendiği, kağıt üzerinde hint-arap rakamlarıyla yazılı yapılan aritmetik işlemlerini anlatmasıyla başlamıştır. Abaküs işlemlerinin sadece sonucu romen rakamlarıyla kaydedildiğinden hesap aşamaları sonradan kontrol edilemiyordu. Bir tüccar hem katip hem hesaplayıcı çalıştırmak zorundaydı. Hint arap rakamları ise sadece katip gerektiriyordu, ve hesap aşamaları da kaydedilebiliyordu.

Abaküsün, daha önce kullanılan yalın 2 el ve 5er parmağın yerini aldığı, onun da başparmak ucunun diğer 4 parmağın 12 eklemine dokunarak onikili sayı sistemindeki işlemlerin yerini aldığı düşünülebilir. İşlemlerin daha büyük sayılarla yapılabilmesi, el gerektiren bir şey için ara verildiğinde son sayıyı unutmaması, daha hızlı ve daha kolay anlaşılır olması üstünlükleriydi.

Tesbih Nedir?


Tespih, tekrarlanan monoton işlemleri saymak için kullanılan ve 33 veya katları kadar boncuk tanesinin ipe dizilmesiyle meydana gelen halkaya denir. Stres atıcı olarak tekrarlama basit el hareketlerine olanak verdiği için kullanılır. İpi gerildiğinde uzunca bir parmak gibi dik durabildiğinden işaret parmağı yerine de kullanılır. Tespih takı olarak da, can sıkıntısını gidermek için de, hatta tesbih sallamayı bir el becerisi haline getirmiş kişilerce bir beceri talimi ya da gösterisi olarak da kullanılmaktadır. Gelmiş geçmiş en çok kullanıldığı alan, pek çok dinde tekrarlanan dini vecibelerin yerine getirilişinin hesabını kolayca doğru tutma konusudur. Tespihin 11, 33 ve 99 taneli olanları Müslümanlar, 108 taneli olanı Budistler tarafından kullanılır. Tespihin ucundaki irice parçaya imame denir.

   Tahminlere göre Müslümanlar tespihi Budistlerden almışlar. Hıristiyanlar da Müslümanlardan Avrupa'ya. Papa V. Pius, 1596'da yazdığı yazısında, Dominikus'un 1221 yılında Avrupa'ya tespihi getirdiğini yazmıştı. İlk Hristiyan tespihleri 33 taneli olup bu 33 tane İsa'nın bu dünyada 33 yıl ömür sürmesini hatırlattığı için kutsal sayılmıştır (33 sayısı ile ilgili olarak bkz. Baal).

   İslam'da ilk halife zamanında kullanılmaya başlandığı sanılıyor. "Tespih çekmek" namazı tamamlayan bir ayrıntı olarak önemlidir. Allahın 99 sıfatını, ya da tekrar tekrar zikredilen belli cümlelerin sayımında kullanılır. Ancak birçok Müslüman bu sayma işlemini tespih taneleri ile değil, parmaklar ile belirleyebilmektedirler.

   Tesbih öncesi kültürlerde başparmağı kullanarak diğer dört parmağın el içindeki 12 eklemini sayarlarmış. Geleneksel tespih tane sayılarının ve düzine kavramının kökü bu olguya dayanıyor alabilir.

       Her ekleme dokunarak 3 kez baştan tekrarlandığında 36 (12+12+12), ilk ve son parmaktan tek geçip dönerek ileri, geri, ve tekrar ileri sayıldığında 30 (12+9+9), ilk ve son ekleme tek dokunup dönerek, ileri, geri ve tekrar ileri sayıldığında 34 (12+11+11, yani 33 artı imame) sayılır. İki el de kullanıldığında 0-153 arası sayılar için basit abaküs işlemleri yapılabilir, dört el kullanıldığında sayısal veriler konuşmadan ve görülmeden kişiden kişiye ulaştırılabilir (örn. pazar yerinde eller torbada pazarlık, gece karanlığı ve sessizliğinde gizli operasyon) .

Ebrulu bir osmanlı faturan kehribar tespihi

Değerli Tespih çeşitleri [1]

   Damla kehribarı (fosilleşmiş çam veya başka ağaç sakızı)
   Faturan kehribar (Fenol ile Formaldehitin polimerleşmesiyle elde edilen, ve zamanla yüzeyi vişne rengi alan Termosetlerden -ısı ve kalıplama ile son şekli verilebilen- bir reçine; bakalitin akrabası, ilk plastiklerden)
   Mor Yakut (amotis taşı)
   Kaplan gözü (bir çeşit Hindistan kökenli çekirdek)
   Pelesenk (Mısırlı zenginler ve Osmanlı sadrazamlarınca sevilen kokulu sanduka tahtası çeşidi)
   Öd ağacı (Muhammed'in sandukasının yapıldığı kokulu tahta çeşidi)
   Oltu Taşı Tesbih (Erzurum ilinin Oltu ilçesinde bol miktarda oltu taşı yatağı bulunmaktadır)

Tesbih nasıl yapılır? İşte adım adım tesbih yapımı


Tesbih çekmek bir gelenektir. Nasıl yapıldığı ise hep bir merak konusu olmuştur.
İşte adım adım tesbih yapımı

Tesbihin yapılacağı madde önce testereyle uygun ende çubuklar halinde kesiliyor. Bu çubuklar istenilen tane boyuna göre bölünüyor. Tornada "çarkuşane" denilen aletle, dakikada 3500 devirde döndürülürken tam ortadan deliniyor. Kalıba geçirilen tane yani "habb" sol elle ileri-geri döndürülürken, sağ eldeki ardayla da yontuluyor ve rendeyle istenilen biçime sokuluyor. Tanelerin hepsinin aynı boyda olması sağlanıyor.
Sonra malafadan sökülmeden kaol ile cilalanıyor. Kaol, aktarlarda satılan bir parlatma solüsyonu...

Eski ustaların kol kotalarla cila yaptıkları ve tanenin deliğini dahi cilalattıkları biliniyor. Sonra "tahril" denilen bir ip üzerine parçalar diziliyor…

Tesbih ustaları 1965 yılından bu yana yavaş yavaş çağa uyarak elektrikli tornalara geçmiş… Hatta bilgisayarlı torna kullananlar da varmış. Şu anda çıkrık kemane ile tesbih çeken bir usta bilinmiyor. Çeken ustalar çektikleri tesbihlere kendi üsluplarıyla imzalarını atmışlar… Ağaç tesbihlerde ise imame, ustanın imzası yerine geçiyor. İmamenin çekilişinden ustanın kim olduğu anlaşılıyor.

Osmanlı döneminde bir sanat ve ustalık işine dönüşen tesbih yapımı, mahir tesbih ustalarının "kemane" adı verilen tornalarında gerçekleşmiştir. Elle veya ayakla çalışan kemaneler ve ona eşlik eden el matkapları günümüzde artık kullanılmıyor. Değişen koşullarla birlikte tesbihler de "çekim" adı verilen modern yöntemlerle yapılır hale geliyor.

Önce tesbih taneleri yapılıyor


Tesbih yapımında ilk olarak kullanılan madde, kalınlığı en fazla bir milimetre olan testere aracılığıyla kare ya da dikdörtgen parçalara bölünüyor. Kesilen parçalar parmaklar arasında tutularak dönen bir zımparada kendi eksenleri etrafında sürülerek silindir ve yuvarlak biçimlere dönüştürülüyor. Ustalarının "yuvarlama" dediği bu işlemin ardından taneler, bir tona aynasına takılıyor ve "delme" işlemine geçiliyor. Torna aynasında taneler, dakikada 3 bin 500 devirde dönerken puntodan yaklaştırılan 0.7 milimetre çapındaki matkapla deliniyor (Tane büyüklüğüne göre bu çap artırılabiliyor ya da düşürülebiliyor).

Tesbih yapımının can alıcı noktası

Tesbih yapımının en can alıcı safhası ise bu noktada başlıyor yani tornada işleme safhası. Bu aşamada, tornanın aynasına sıkıştırılan bir çelik çubuk, eğe yardımıyla beş köşeli konik malafa şekline getiriliyor. Torna aynası dönerken bu malafanın, yalpasız, salgısız ve adeta "dönmez" gibi görünmesi ise hayati önem taşıyor. Zira malafa salgılı döner; tane, tam deliği merkez alacak şekilde işlenemez ise ipe dizildiğinde "sarhoş" diye tabir edilen şekilde kaçık duracaktır.

Ardından, malafa üzerinde sıkışmış halde dönen taneye, hava çeliğinden düz uçlu bıçaklarla şekil veriliyor. Sabitleştirilmiş ölçüdeki bir kumpasla sık sık boy kontrolü yapılırken, serbest ölçüdeki bir kumpasla da çap ölçümü yapılıyor. Böylece taneler arasında sıfır hata olması sağlanıyor.

Tesbih çekmenin her aşaması incelikli

İstenilen ölçüye getirilen taneler, duraklar, imame ve tepelik; malafadan sökülmeden önce üzerine parlatıcı dökülmüş yumuşak tüysüz bir bezle cilalandıktan sonra kendine uyan renkteki ipe diziliyor.

Tesbih dizim safhası da ince bir işçilik gerektiriyor. Tesbih ipinin iki ucunun sarmal şekilde buruluşu, uçlarının bal mumlanışı, imamenin altındaki ve üstündeki düğümlerin atılışı da ustasının maharetiyle tamamlanıyor. Aynı zamanda tesbih yapma işine, çoğumuzun elde tek tek tane çekmek olarak bildiği isim verilerek tesbih çekmek deniyor.

Bu arada belirtmeliyiz ki, tesbihlerin en güzelleri de yine İstanbul'da yapılırmış. İslam ülkelerinden zengin meraklılar yüzyıllar boyunca en güzel tesbihleri hep İstanbullu ustalardan edinmişler.

Lokman Usta'nın dediğine göre günümüzde tesbih koleksiyonu yapanlar da gün geçtikçe artıyor. Tesbihin neden yapıldığı, imamesinin orijinalliği, tanelerin muntazamlığı, ipe dizilişindeki renk uyumu tesbihin maddi manadaki değerini arttıran özellikler. Allah'ı anarken insanın elindeki aracın doğal maddelerden oluşması ona ayrı bir lezzet de katıyor. Pek çok madenin insana değdiğinde olumlu etkileri olduğunu biliniyor.

Neticede her iki anlamda da "tesbih çekmek" insanı bulunduğu boyuttan çok daha ötelere götürüyor. İnsana diyor ki, "Nerede olursanız olun kalbinizin tesbihini yanınızda götürün. Yüce olan tek yaratıcıyı her an anın. Huzur bulun, huzurla kalın."

Abaküs Tesbih Nedir?

Abaküs Tesbih Demek normal namaz tesbihlerinin dışında yüksek sayili zikirleri cekebilmek için hafizali tesbih ve ya zikir sayar ve hesap makinasi veya kücük ilk bilgisayar modeli demekdir. Bu Tesbihlerde normal sayac boncuklarin haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar, mesela 10 tane daha sıyrılabilir  boncuk bulunan, ve yine tesbihin alt ortasinda, yine extra eklenmiş ikinci kadran boncuklar  bulunan, ve yine belli bir boncuk araligindan sonra extra eklenmiş yine mesela 10 boncuklu ücüncü kadrani (çarkı) olan tesbihlere "Abaküs Tesbih" denilir. yani abaküs saymak icindir ki, kolay saymak ve  saydiginida hesap makinesi gibi hafizada tutmak için, işde mesala ara boncuk kadran boncuklarini 10 boncukdan sonra baglarsak, mesela her 3 fatiha ile 7 ihlas okudugumuzda, bir devir tamam etmiş oluruzmesal Raşidi tarikatindaki silsilye fatihalar ismarlanirken kulanamk için, ve bu bir deviri tamam ettigimiz fatiha ve kulhuyu bir şeyhe veya peygambere ve yakinimiza hediye edince, o carkdan bir boncuk geriye sigariziki, yani abaküs sistemi ile, haaa tamam birinci silsile ismine okudum, ve sonra ikinci 7 ihlas 3 fatiha daha, ve ikiinci boncuk  böylce abaküs işlemi, yine mesela  66 bin Allah zikri , veya yülksek sayidaki esma yi cekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile cekdik, ve bir devir yapinca, o yan carkdan bir boncuk sığadık, ve 100 cekdik hafizaya alip bilmek için, ve on boncuk sigayince bu sefer imamenin üstündeki binli (1000) carkdan bir boncuk yukari sigariziki, abaküs sistemi ile bu sefer, bin(1000) Allah cekdigimizi biliriz hafizaya almiş oluruz, ve böylece bu sefer mesala alti bin cekecek isek bu her bin cekdikce, imamenin üstündekileri sigadik ve 10
10 a tamam olunca bu sefer en alta ortadaki kadrandan bir boncuk sagirizki yani 10 bin Allah dedik biliriz  ve tesbihin zikir sayanin abaküsün hafizasina aliriz. ve bununda alti tane olunca altmiş bin (60 000) Allah cekdik bilmiş oluruz. yani abaküs tesbih demek, işde aynen ilkokulda kolay saymak, ve kac saydigimizi bilmek için bir aracdir, ve bunu yapan, zikiri sayan abaküs  ismine, abaküs tesbih denilir. ve bilgisayarin ilk modelidir ve din alimleri ve peygamberlerin birine verilmis mucize ve ilimdir, ve allah i zikir için keşfedilmiş olan ilk bilgisayarin, ne hale geldigini düşünürsek, yani insanlik baya baya cag atladi, artik islamin buldugu keşfettigi biligsayari,
artik islam  dininden ve müslüman olmayanlar, citayi nereye kadar taşidilar, görün bakin, islam ise haala tesbihde kaldi malesef, hatta türkler ise sadece 33 lü 99 lu tesbihde kaldilar, bu abaküs tesbih nedir onu bile bilmezler yani.


Etiketler : Abaküs Nedir, Tesbih Nedir,  Abaküs Tesbih Nedir, ilk Bilgisayar Modeli,  Sayi Sayar, Hesap Makinesi,ilk hesap makinesi,zikir sayar,zikir sayaci,misbah,tasbeh,abaküs,Abakus,abacus,abacus tasbeeh,singen Perlen,prayer,rosary,prayer rosary,rosenkranz,calculator, fist calculator,Rechner, erste Rechner,bilgisayar,ilk bilgisayar,Computer, erst Computer,fiirst computer,

Kaynaklar :

Wikipedia
Cesitli Web siteleri
Karoglan Hoca Raşit Tunca
Raşidi Tarikati
efsane1turk.net
DEVAMINA BAK

Potasyum Nedir? Kullanım Alanları - Faydaları Nelerdir ? Potasyum Eksikliğinde Neler Olur?

Potasyum, bir kimyasal elementtir. Simgesi K (Arapça: al qalija → Latince: kalium) ve atom numarası 19 dur. Potasyum adını izole edildiği Potas olarak da bilinen potasyum karbonattan almıştır. Potasyum yumuşak, gümüş-beyaz renkli alkali bir metaldir. Doğada deniz suyunda ve pek çok mineralde diğer elementlere bağlı olarak bulunur. Havada hızla oksitlenir ve suya karşı da çok aktiftir. Potasyumun pek çok açıdan sodyuma kimyasal olarak benzese de yaşayan organizmalarda, özellikle de hayvan hücrelerinde, sodyumdan farklı muamele görür. Kandaki seviyesinin düşük olmasına hipokalemi, yüksek olmasına hiperkalemi denir.

Önemli özellikleri

Potasyum bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır. Taze kesilen potasyumun parlak yüzeyi havayla temas ettiğinde matlaşır. Potasyum, metal oksit oluşumu ve hidroksit korozyonunun önlenmesi için havasız ortamlarda saklanmalıdır. Bu nedenle potasyum örnekleri genelde kerosen gibi indirgen ortamlarda depolanır. Potasyum, diğer alkali metaller gibi su ile şiddetli reaksiyona girip hidrojen gazı açığa çıkarır. Potasyumun su ile reaksyionu lityum ve sodyumun su ile reaksiyonundan daha da şiddetlidir, öyle ki bu reaksiyondan açığa çıkan ısı hidrojen gazının yanmasına yetecek kadar ısı sağlar.

2 K (k) + 2 H2O (s) → H2 (g) + 2 KOH (k)

Potasyum eser msu ile hızla reaksiyona girdiğinden, NaK alaşımı kuru çözücü elde etmek amacıyla yapılan damıtma işleminden önce kurutucu olarak kullanılır.

Potasyum ve bileşikleri alevde viole renk verir. Bu özelliği örneklerde potasyum olup olmadığını kontrol etmek için alev testlerinde kullanılır.

Potasyumun su içindeki yüksek çözünürlüğünü K+ iyonunun sudaki yüksek çözünme enerjisine borçludur. Su içindeki potasyum iyonları renksizdir. Sudaki potasyum tadı nedeniyle tespit edilebilir; seyreltik çözeltileri tatlı, derişik çözeltileri ise ekşi, bazik veya tuzludur.

Bir çözeltideki potasyum derişimi alev fotometresi, atomik absorbsiyon spektroskopisi, ICP veya iyon seçici elektrotlarla tayin edilebilir. Ayrıca potasyumun ayırma veya çöktürme ile tayininde sodyum tetrafenil, dihidrojen hexakloroplatinat (IV) hekzahidrat ve sodyum kobaltnitrit kullanılır.

Kullanım Alanları


   Potasyum klorür, sülfaj ta kullanılır.
   Potasyum hidroksit endüstride kuvvetli baz olarak kullanılır.
   Potasyum nitrat barut yapımında kullanılır.
   Potasyum karbonat, potas, cam yapımında kullanılır.
   Potasyumla işlenen cam normal camdan daha kuvvetlidir.
   Potasyum buharı manyetikmetrelerde kullanılır.
   NaK, oda sıcaklığında sıvı olan bir sodyum-potasyum alaşımı, ısı iletimi için kullanılır. Ayrıca hava içermeyen kuru çözücü üretiminde kurutucu olarak kullanılır.
   Potasyum bitkilerin büyümesi için toprakta bulunması gereken bir maddedir.
   Potasyum iyonları hayvan hücrelerinde hayati öneme sahiptirler (Na-K pompası).
   Potasyum klorür sofra tuzu -NaCl- yerine veya kalbi durdurmak için kullanılır (kalp ameliyatları veya iğneyle idam).
   Superoksit KO2 taşınabilir oksijen kaynağı veya karbondioksit tutucu olarak kullanılır.
   Potasyum bisülfit (KHSO3) gıda katkısı olarak kullanılır.
   Potasyum bromür (KBr)fotografik film ve kabartmalarda kullanılır.
   Potasyum kromat (K2CrO4) havai fişek, patlayıcı, kibrit, deri işlemede renk verici (parlak sarı-kırmızı renk) olarak kullanılır.
   Potasyum florosilikat (K2SiF6) özel cam ve seramik yapımında, ve böcek öldürücü olarak kullanılır.
   Potasyum pirofosfat (K2P207) sabun ve deterjanlarda kullanılır.
   Potasyum sodyum tartarat, Rochelle tuzu, (KNaC4H4O6)kabartma tozu, ilaç ve ayna yapımında kullanılır.
   Potasyum temizlik malzemesi olan sabunda da kullanılır.
   Potasyum balık, tavuk, taze et, birçok sebze ve özellikle meyvelerde bulunur.

Oldukça önemli Potasyum tuzları: potasyum bromür, potasyum karbonat, potasyum klorat, potasyum kromat, potasyum siyanür, potasyum bikromat, potasyum iyodür, potasyum nitrat, potasyum sulfat...

Tarihçe

Potasyum 1807 yılında Sir Humphrey Davy tarafından kostik (KOH) potastan elde edilmiştir. Potasyum elektroliz yöntemiyle elde edilen ilk metaldir. Potasyum Roma zamanında bilinmediği için, ismi klasik latince değil, neo-latincedir.

   Kalium ismi arapça al qalīy, kelimesinden gelen alkali kelimesinden alınmıştır.
   Potasyum ismi ingilizce deki potas kelimesinden gelmektedir. Potas kelimesi ise orijinal olarak yanmış ağaç, ağaç yaprağı küllerinden elde edilen alkali anlamına gelir.

Potasyum dünya yerkabuğunun ağırlıkça %1,5'nu oluşturur ve bu oranıyla en çok bulunan yedinci elementtir. Çok elektropozitif olduğundan diger minerallerden elde etmek oldukça zordur. Carnallite, langbeinite, polyhalite ve sylvite gibi potasyum tuzları eski göl ve deniz yataklarında bulunur. Potasyumun elde edildiği en önemli kaynak, Potas, Saskatchewan, Kaliforniya, Almanya, New Mexico, Utah ve dünyanın diğer yerlerinden çıkarılır. 1960 yılından beri faaliyette bulunan Saskatchewan madenleri dünyanın en büyük rezervlerine sahiptir. Öte yandan okyanuslar da diğer önemli potasyum kaynağıdır. Potasyum, KOH'den Davy prosesine göre elektrolizle ayrıştırılır. Ayrıca ısı metotlarıyla da potasyum klorürden potasyum üretimi mümkündür.Potasyum saydam bir maddedir.

Önlemler

Katı potasyum suyla şiddetli reaksiyon verir. Bu nedenle dikkatli bir şekilde kullanılmalı, gaz yağı gibi mineral yağ altında saklanmalıdır. Lityum ve sodyumdan farklı olarak potasyum yağ altında uzun süreler saklanamaz. Altı aydan uzun sürelerde saklanılan potasyumun metal yüzeyinde ve kabın kapağında şoka duyarlı peroksit oluşabilir. Bu kapağın açılmasıyla peroksitler patlayabilir. Bu nedenle Potasyum, Rubidyum veya Sezyumun üç aydan fazla depolanacaksa oksijensiz veya vakum ortamında depolanması gerekir.

Potasyumun hava nemine temasından sonra yüzeyinde oluşan alkali potasyum hidroksit (KOH) bazik bir tehlikedir. Ciltle temasında sodyum metali gibi potasyum metali de sabunsu bir his bırakır. Bu ciltteki yağların yumuşak potasyumla olan bazik bozunma reaksiyonu sonucudur. Potasyumla çalışırken dikkatli olunmalı, cilt ve gözler korunmalıdır.

Potasyum yangınları suyla söndürülemez! Bu tür yangınları söndürmekte çok az kuru kimyasal etkili olabilir.

Beslenme ve tıpta potasyum

Potasyum minerali hücre ve organların fonksiyonlarını düzenli bir şekilde yerine getirmesi amacıyla kullanımı sağlanan minerallerden birisidir. Tıpta adı hipokalemi olan potasyum minerali eksikliği başka bir nedene bağlı olmayarak görülebileceği müshil etkisi oluşturan veya yan etkileri arasında vücudun fazla su kaybetmesi olan ilaçların düzenli olarak kullanımı neticesinde görülmektedir. Potasyum faydalı olarak alınması gereken en öneli 3 mineral den biri olmaktadır. Sodyum mineraline benzer şekilde potasyum vücutta PH oranını dengede tutarak merkezi  sinir sistemine ve kaslara yardımcı olmaktadır. Potasyumun faydası bununla sınırlı olmamaktadır, kan basıncı seviyesini sağlıklı düzeyde tutarak tansiyonda dalgalanma oluşumunu önler. Potasyum oluşan yüksek kan basıncı ve tansiyondan kaynaklanan kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltmaktadır. Potasyumun sinir sistemi üzerindeki etkileri de oldukça önemlidir. Potasyum eksikliği olduğu zaman ilk olarak sinir sistemi üzerinde olumsuz etki oluşturur. Diyabet hastalığı oluşumuna, göz sağlığının bozulmasına, tansiyon dengesinin bozulması ve bunlara benzer rahatsızlıkların meydana gelmesine neden olmaktadır. Potasyumun büyük bir kısmı yaklaşık olarak %93-96'sı vücutta sayıları trilyonlara ulaşabilen hücrelerin içerisinde bulunur. Bundan dolayı özellikle de çocukların sağlıklı bir şekilde ve doğal olarak potasyum tüketmesi hem gelişim göstermelerine katkı sağlar hem de ilerleyen yaşlarda olası hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin güçlenmesine fayda sağlamaktadır.

Potasyum, sodyum mineraliyle beraber vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olmaktadır. Gıdaların hücre içerisine geçişini sağlar, sinir sistemindeki mesajların iletimini gerçekleştirir. Potasyum beyne oksijen gönderilmede önemli olan bir mineraldir. Bu mineral vücutta her gün kullanımı sağlanması gereken ve kullanımından sonra tekrar yeri doldurulması gereken mineraldir. Potasyum kalp ve diğer kasların sağlıklı olmasında fayda sağlar. Potasyum kalbin çalışmasında etkili olmaktadır. Bağırsak hareketlerinin arttırılmasında fayda sağlar. Bağırsaklarda emilimi gerçekleşir, hücrelerde ve böbreklerde depolanmaktadır. Potasyum metabolizma hızlandırıcı etkisi vardır, felç oluşumunu önleyici etki sağlar, antideprasan etki oluşturur, tansiyon düşürücü etkisi vardır. Vücutta sıvı dengesinin ayarlanmasında önemli bir mineraldir. İnsülin salınımında etkili olmaktadır.

Potasyum beslenmede hayati bir mineraldir. Hayvan hücrelerindeki asıl pozitif katyon olduğundan, vücuttaki sıvı ve elektrolit dengesini sağlamak için önemlidir.

Potasyum, ayrıca hayvanlarda kas kasılması ve sinir akımı gönderimi için önemlidir.

Vücut sıvısındaki potasyum eksikliği ishal ve kusmaya yol açar, ölümcül olabilir (hypokalemia). Potasyum eksikliği sonucu kas güçsüzlüğü, kalp atışı anormallikleri ve dolaşım bozukluğu, refleks yavaşlaması ve nefes almada güçlük, halsizlik görülebilir.

Yeterli miktarda potasyum almanın en iyi yolu değişik türde yemekler yemektir. Düzenli beslenen insanlar genelde potasyum katkısına ihtiyaç duymazlar. Potasyumca zengin besin maddeleri; Lahana, brokoli, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeler, zeytin, balık, portakal suyu, patates, muz, hurma, incir, avokado, kayısı, badem, fındık ve süt ürünleridir. Araştırmalar yüksek potasyum içeren besinlerle beslenmenin hipertansiyon riskini düşürdüğünü göstermektedir.

Günlük potasyum tüketim miktarı yetişkinler için 2000–3000 mg arasında olmalıdır. (Potasyumun kandaki seviyesinin 3.5 - 5 arasında olması gerekir.)

Potasyum Eksikliği

Potasyum eksikliğinin başlıca nedenleri arasında ilk olarak yetersiz beslenme gelir. Potasyum kaybetmede ishal idrar söktürücü ilaçlarla, kusmayla veya terleme yoluyla vücudun mineral kaybetme olayıdır. Aşırı kahve tüketiminde ve stres oluşumunda potasyum eksikliğinden kaynaklanır. Dolaşım bozuklukları, kas güçsüzlüğü sonucunda yorgunluk oluşması ve halsizlik belirtisi, iştahsızlık meydana gelmesi, bulantı ve kusma oluşumu, kabızlık oluşumu, zihin bulanıklığının belirmesi, baş ve karın ağrılarının sürekli olarak belirmesi, vücudun bazı bölgelerinde kramplar oluşması ve kalpte ritm bozukluğu gibi rahatsızlıklara neden olmaktadır. Sporcu sakatlanmalarında en önemli sebepler arasında magnezyum ve potasyum eksikliği olduğu bilinen hususlardandır. Potasyum eksikliği olan hastalarda sürekli yorgunluk, güçsüzlük belirtiler gibi fiziksel belirtilere ek olarak huzursuzluk gerçekleşmesi ve zihin karışıklığı gibi duygusal belirtiler oluşabilir. Potasyum eksikliğinde susuzluk ve sürekli olarak idrara çıkma bu belirtilere eşlik etmektedir. Potasyum eksikliği belirtileri diğer hastalıkların belirtileriyle benzerlik gösterir. Örnek verecek olursak eğer aşırı susuzluk ve idrara sürekli olarak çıkma diyabet belirtisi olabilir. Bu nedenden dolayıdır ki doktorunuz doğru teşhis için hem diyabet testi yapar hem de potasyum seviyesini ölçerek oluşan problemin neden kaynaklı olduğunu sizlere belirtir. İlk başta belirtilen gibi potasyum eksikliği tek başına bir rahatsızlık olarak bilineceği gibi vücudun su kaybetmesi dolayısıyla potasyum kaybına neden olan bazı ilaçların kullanılmasıyla da ortaya çıkmaktadır. Eğer başka bir hastalık sebebiyle su kaybına yol veren bir ilacın düzenli olarak kullanımında doktorunuzu bu durumla ilgili olarak bilgilendirme sağlamalısınız ve doktorunuzdan alternatif tedavi yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Potasyum değerlerini yükseltmek için uygulanacak olan tedaviye yardımcı olarak bazı yüksek potasyum içeren besin maddelerini günlük beslenmenize ilave edebilirsiniz.

Vucutda potasyum eksiği varsa belirtileri nelerdir, Potasyum eksikliği nasıl anlaşılır, potasyum içeren yiyecekler

Sağlıklı yaşayabilmemiz için vücudumuza yeterince potasyum giriyor olması gerekir. Özellikle de kalp kaslarımızı oluşturan hücrelerin potasyuma ihtiyacı var.
Yeterince potasyum almadığınızda siz farkına olmasanız bile vücudunuz işlevlerini tam olarak yerine getiremez. Bunun en bariz belirtisi yorgunluk ve kramplardır.
Vücudumuzdaki potasyumların %98’i hücrelerimizde yer alır. Potasyum eksikliği sonucunda bu nedenle sinirlerimiz, kaslarımız ve kalbimizde aksaklıklar meydana gelir.
Bu yüzden insanların potasyum konusunda olabildiğince bilinçlenmesi ve bilgilendirilmesi gerekiyor.

İşte potasyum eksikliğinde meydana gelenler:

1- Kabızlık
Potasyum eksikliği, sindirim sistemi dahil bütün sistemimizi olumsuz etkiler. Eksikliğinde midede şişkinlik oluşur.
Bağırsak hastalıklarının tek nedeni potasyum kaynaklı değildir. Bu nedenle yediklerimize dikkat etmemiz gerekiyor.
2- Kasların zayıflaması
Women’s Health dergisi kas ağrısı, kaslarda zayıflık ve krampın asıl nedeninin potasyum eksikliği olduğunu ifade ediyor.
3- Kalp çarpıntısı
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi potasyum eksikliğinin kalp üzerinde olumsuz etkileri oluyor. Kalp çarpıntısı ve kalp ritm bozukluğu potasyum eksikliğinin bir sonucu.
Vücudunuzda potasyum dengesi bozulunca, kalp kan pompalayabilmek için aşırı çaba sarfeder ve bu nedenle kalp çarpıntısı oluşur.
Bu nedenle eğer kalp rahatsızlığı geçirmek istemiyorsanız yeterince potasyum içeren yiyecekler tükettiğinizden emin olun.

4- Yorgunluk
Mayo Clinic’te belirtilenlere göre eğer yeterince uyuduğunuz halde hala yorgun hissediyorsanız vücudunuzda yeterince potasyum yok demekmiş.
Vücudunuzdaki her hücre potasyuma ihtiyaç duyar. Beslenme uzmanı Jill Brill, potasyum seviyesi düştüğünde hem fiziksel hem de mental gücünüzün düştüğünü belirtiyor.
5- Uyuşukluk ve karıncalanma
Sinir sisteminin düzgün işlemesi için de potasyuma ihtiyacınız var. Women’s Health dergisindeki bir makalede uyuşukluğun ve karıncalanmanın nedeninin potasyum eksikliği olduğu yazılmış.
6- Yüksek tansiyon
Potasyum, damarların ölçülü olarak genişlemesini sağlar. Eksikliği halinde damarlar genişleyemez ve tansiyonunuz çıkar.
Çoğu insan tansiyonlarının çıktığını farketmezler. Bunun en sık belirtisi baş ağrısıdır.
Potasyum eksikliğinden nasıl kurtulmalı
Yiyeceklerin birçoğu potasyum açısından zengin. Potasyum eksikliğinde ilaç kullanmanıza gerek yok. Tek yapmanız gereken yediğiniz sebze ve meyve miktarını arttırmak.
Potasyum eksikliği aşırı fast food tüketmek ve dengesiz beslenmekten kaynaklanır. Çok tuzlu yemek, sebze ve meyve tüketmemek de potasyum eksikliğine neden olur.
Potasyum içeren yiyecekler:
Muz
Süt ürünleri (özellikle yoğurt ve süt)
Kök sebzeler ve kuruyemiş
Balık
Mantar
Fasulye
Avokado
pekmez

Potasyum Fazlalığı

Potasyum Fazlalığı ve Zararları: Potasyum vücuda aşırı miktarda alınmasında başta böbrekleri ve kalbi olumsuz olarak etkiler ve kas zayıflığı oluşturur, kalp çalışmasının ve kalp ritminin bozulması gibi rahatsızlık belirtilerine neden olur. Potasyum fazlalığı, potasyum mineralinin farklı nedenlerle aşırı miktarda alınmasında veya böbrek hastalarında ve ameliyat sonrası idrar azlığı gibi potasyum fazlasının yeteri olarak vücuttan atılmamasına neden olan durumlardan kaynaklanmaktadır.

Potasyumun Eksikliği Nedenleri?

Potasyum eksikliğinin başlıca nedenleri arasında yetersiz beslenme, ishal, idrar söktürücü ilaçlar, kusma ya da terleme yoluyla vücudun mineral kaybetmesidir. Aşırı kahve tüketimi ve stres de potasyum eksikliği nedenlerindendir. Postyum eksikiliği dolaşım bozukluğu,Yorgunluk ve halsizlik, kaslarda güçsüzlük, kalp çarpıntısı, düzensiz kalp atışı, kramplar,  kansızlık, şiddetli baş ağrıları, karın ağrısı,  bulantı ve kusma  gibi rahatsızlıklara neden olur.  Bunların dışında diyabet, şişme gibi bazı ciddi etkileride vardır. Sporcu sakatlanmalarının en önemli nedenlerinin magnezyum ve potasyum eksikliği olduğu bilinmelidir.
Potasyum Fazlalığı ve Zararları Nelerdir?

Potasyumun aşırı miktarda alınması öncelikle böbrekleri ve kalbi etkiler .Kas zayıflığı, kalp çalışmasının ve ritminin bozulması gibi rahatsızlıklara neden olur. Potasyum Fazlalığı, potasyumun çeşitli nedenlerle aşırı miktarda alınması ya da böbrek hastaları ve ameliyat sonrası idrar azlığı gibi potasyum fazlasının yeterince uzaklaştırılamamasına neden olan durumlardan kaynaklanmaktadır.
Potasyum eksikliği genelde hangi insanlarda olur?

Potasyum eksikliği genel olarak Diüretikler ve bazı doğum kontrol hapları gibi bazı ilaçlar kullananlarda, sporcularda fiziksel güç gerektiren işleri yapan insanlarda, ishal gibi sindirim sorunu yaşayan kişilerde,yeme bozukluğu olanlarda ve sigara, alkol ve uyuşturucu kullananlarda görülebilir..

Potasyum içeren besinler nelerdir?

Turunçgiller, domates tüm yeşil yapraklı sebzeler(lahana, brokoli, pazı gibi), nane yaprakları, ayçekirdeği, muz, patates, hurma, zeytin, balık,sarımsak, portakal suyu,   incir, avokado, kayısı,badem, fındık ve süt ürünleri bol miktarda potasyum içeren besinler arasındadır.

Günlük Potasyum İhtiyacı

– 1 yaşına kadarki Bebeklerde 600 mg

-10 yaşına kadarki çocuklarda potasyum ihtiyacı 1000 ile 2000 mg arasında değişir.

-Yetişkinlerde ise günlük potasyum ihtiyacı 2000 – 3000 mg kadardır.

Potasyumun Görevleri Nelerdir?

Potasyum Minerali, beslenmede hayati önem taşıyan bir mineraldir. Vücuttaki su ve mineral dengesinin korunmasına, beyne oksijen taşı(Zeker)  zihinsel faaliyetleri desteklemek için, sinir sistemindeki mesajların iletilmesinde, vücut atıklarının  çıkartılmasında, besinlerin hücre içine taşınmasında, kan basıncını azaltmada, alerji tedavisinde,  kalp sağlığı ve kasların yeterli gevşemesi ve fonksiyonlarını yerine getirmesinde faydalıdır. Tansiyonu dengeler. Alkolün, vücuttaki fazla suyun, şekerin ve tuzun vücuttan uzaklaştırılmasında görev alır. Sigara, alkol gibi bağımlılıkları olan kişilerde potasyum eksikliği


-------------------
Kaynaklar :
Wikipedia
potasyum gen tr
saglikrehberimiz net
internet siteleri
DEVAMINA BAK
Hayata Bakış Açınızı değiştirecek ögütler, Önemli Kızılderili Öğütleri, Hayatı sevdirecek Sözler,

1. Erken uyan.
Sessizlikte o güne şükürle başla
2. Hoşgörülü ol.
Yollarını kaybedenlere karşı hoşgörülü ve toleranslı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve hırs kaybolmuş bir ruhun işaretleridir. Bir gün yollarını bulabilmeleri için dua et.
3. Kendi yolunu çiz.
Kendini, kendin için ara. Başkalarının senin için yol çizmelerine izin verme. Bu senin ve yalnız senin yolun. Başkaları seninle beraber yürüyebilir ama senin için yürüyemez.
4. Düşünceli ve kibar ol.
Misafirlerine düşünceli davran. En iyi yemeğini, en iyi yatağını sun. Onlara saygı göster ve onurlandır.
5. Senin olmayanı sahiplenme!
Senin olmayan bir şeyi alma. Başka bir insana, bir topluluğa, doğaya veya bir kültüre ait olabilir. Onlar kazanılmış veya sana verilmiş değildir.
6. Yeryüzüne saygı duy.
Bu yeryüzünde var olan her şeye saygı duy. Bu bir insan veya bitki olabilir.
7. İfade özgürlüğü tanı.
Başka insanların düşüncelerine, dileklerine ve sözlerine değer ver. Sözünü kesme, dalga geçme veya taklit etme. Her kesin kendini istediği gibi ifade etmesine izin ver.
8. Dedikodu yapma.
Başkaları hakkında kötü konuşma. Evrene bıraktığın olumsuz enerjiler, bir kaç kat artarak seni yine bulur.
9. Affet.
Herkes hata yapar ve her hata affedilebilir.
10. Olumlu düşün.
Kötü düşünceler aklın, bedenin ve ruhun hastalanmasına yol açar. Olumlu düşünce egzersizleri yap.
11. Doğanın parçası ol.
Doğa bizim için var olmaz, bizim bir parçamızdır ve biz de onun bir parçasıyız.
12. Çocuklara sevgi ver.
Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Kalplerinde sevgiyi yeşert, onları erdemle ve hayat dersleriyle sula. Büyüdüklerinde, yeterince gelişebilmeleri için onlara alan tanı.
13. Kalp kırma.
Başkalarının kalbini kırmaktan kaçın. Yarattığın acının zehri bir gün sana geri döner.
14. Dürüst ol.
Her zaman gerçekten yana ol. Dürüstlük evrenimizde insan iradesinin bir sınavıdır.
15. Sağlığına özen göster.
Kendini dengede tut. Rasyonel Sen’i, Ruhsal Sen’i, Duygusal Sen’i ve Fiziksel Sen’i. Hepsi güçlü, saf ve sağlıklı olmalı. Zihnini güçlendirmek için vücudunu da güçlendir. Duygusal yaralarını sarmak için ruhunu büyüt.
16. Sorumluluk al.
Kim olacağın ve ne yapacağınla ilgili bilinçli kararlar ver. Aldığın kararların sorumluluğunu al.
17. Kişisel alanlara saygı suy.
İnsanların kişisel alanlarına ve gizlilik taleplerine saygı duy. Kimsenin kişisel eşyasına dokunma, özellikle de kutsal ve dini eşyalara.
18. Kendine adil davran.
Kendine adil davran. Kendini besleyemezsen, başkalarını da besleyemezsin. Önce kendine yardım et.
19. Başka inançlara saygı duy.
Herkesin inancına ve inanışına saygı duy. Başkalarını senin inandığın dine inanmaya zorlama.
20. İyiliği paylaş.
Kaderinin güzelliklerini başkalarıyla da paylaş. Gönüllü olarak iyilik yap.


Kaynak: internet sayflalari
DEVAMINA BAK


OSMANLI PADİŞAHLARININ TÜRBELERİ NEREDE?

Osmanlı Devleti’nin cihâna hükmeden sultanlarının kabirleri/türbeleri nerede? İşte 36 Osmanlı sultanı ve yatmış oldukları kabirler…

1- OSMAN GAZİ

Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258’de, Sögüt’te doğdu. Babası Ertugrul Gazi, Annesi Hayme Hatun’dur. Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü. Kabri Bursa’da Osman Gâzi Türbesi’ndedir.

2- ORHAN GAZİ

Osmanlı sultanlarının ikincisi. 1281 yılında Söğüt’te doğdu. Babası Osmanlı Devleti ve hânedânının kurucusu Osman Gâzi, annesi Ömer Bey’in kızı Mal Hâtundur 1359 yılında felç geçirerek ölmüştür. Kabri Bursa’da Osman Gâzi Türbesi’ndedir.

3- I. MURAT

Osmanlı sultanlarının üçüncüsü Sultan Birinci Murad, 1326’da, Bursa’da doğdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). 1382 yılından itibaren “Murad Hüdavendigâr” diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaş alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek 1389 yılında şehit oldu. Savaş meydanlarında şehid olan tek Osmanlı padişahı Birinci Murad’dır. Kabri Bursa Çekirge de Murâd-ı Hüdâvedigâr Türbesi’ndedir.

4- YILDIRIM BEYAZIT

Osmanlı sultanlarının dördüncüsü Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doğdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid Timur’la yaptığı 1402 yılındaki Ankara Savaşı’nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin başlamasından 7 ay 12 gün sonra zehir içerek intihar etti. Kabri Bursa Bâyezîd Hân Türbesindedir.

5- ÇELEBİ MEHMET

Osmanlı sultanlarının beşincisi Sultan Çelebi Mehmed, 1389 yılında Edirne’de doğdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanogulları’ndan Devlet Hatun’dur. Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı başaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir. Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı Padişahları arasında ölümü gizlenen ilk Padişah o oldu. Cenazesi Bursa’ya getirilerek Yeşil Türbe’ye defnedildi.

6- SULTAN II. MURAD

Osmanlı sultanlarının altıncısı Sultan İkinci Murad 1402 yılında doğdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadirogullari’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451’de öldü. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür. Kabri, Bursa Muradiye’dedir.

7- FATİH SULTAN MEHMET

Osmanlı sultanlarının yedincisi Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. 20 yaşında Osmanlı Padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Dogu Roma İmparatorlugu’nu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi.

8- II. BEYAZIT

Osmanlı sultanlarının sekizincisi Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralik 1448’de, Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. 24 Nisan 1512’de Padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadıktan sonra zehirlendi ve 26 Mayıs 1512’de vefat etti. Kabri İstanbul Bâyezîd Camiî Bahçesindeki Türbesindedir.

9- I. SELİM

Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Yaptığı Mısır seferiyle halifelik unvanını payitahta getiren Yavuz Sultan Selim 22 Eylül 1520’de, “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz elli yaşında iken vefat etti. Kabri İstanbul Sultan Selim Camiî bahçesindedir.

10- KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

Osmanlı sultanlarının onuncusu Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Kendisine “Kanûnî” denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi,Muhibbi mahlasıyla şiirler yazmıştır. 1566’da Zigetvar kuşatmasının son günü 6/7 Eylül gecesi beyin kanamasından ölmüştür. Kabri İstanbul Süleymaniye Câmiî Bahçesindedir.

11- II. SELİM

Osmanlı sultanlarının onbirincisi Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524’de, İstanbul’da doğdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır. Sekiz yıl Padişahlık yaptıktan sonra göğüs boşluğunda meydana gelen kanama yüzünden 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.

12- III. MURAT

Osmanlı sultanlarının onikincisi Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dur. 17 Ocak 1595’te prostat kanserinden öldü. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî yanında Sultan Selim Türbesi’ndedir.

13- III. MEHMED

Osmanlı sultanlarının on üçüncüsü Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566’da, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, “56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım” demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed’i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603’te kalp krizi geçirerek öldü. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî bahçesindedir.

14- I. AHMET

Osmanlı sultanlarının on dördüncüsü Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Ahmed, yakalandigi tifüs hastaligindan kurtulamayarak 21 Kasim’ı 22 Kasım’a bağlayan gece 1617 yılında yirmi sekiz yaşında vefat etti. Kabri İstanbul Sultan Ahmed Camiî yanındadır.

15- I. MUSTAFA

Osmanlı sultanlarının on beşincisi Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayında vefat etti. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî Türbesi’ndedir.

16- II. OSMAN

Osmanlı sultanlarının on altıncısı Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.

17- 4. MURAT

Osmanlı sultanlarının on yedincisi Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan ölmüştür. Kabri İstanbul Birinci Ahmed Hân Türbesi’ndedir.

18- I. İBRAHİM

Osmanlı sultanlarının on sekizincisi Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. 18 Ağustos 1648’de boğdurttularak öldürülmüştür. Kabri İstanbul Ayasofya Camiî Bahçesindedir.

19- 4. MEHMET

Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. 1687’de tahttan indirildikten sonra dört yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Aralık 1693’de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.

20- II. SÜLEYMAN

Osmanlı sultanlarının yirmincisi Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642’de, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan’dır. Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü,böbrek yetmezliğinden Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

21- II. AHMET

Osmanlı sultanlarının yirmi birincisi Sultan İkinci Ahmed, 25 Şubat 1643 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dır. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.

22- II. MUSTAFA

Osmanlı sultanlarının yirmi ikincisi Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. 1703’te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703’te prostat kanserinden öldü. Kabri İstanbul Turhan Vâlide Sultan Türbesi’ndedir.

23- III. AHMET

Osmanlı sultanlarının yirmi üçüncüsü Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Meşhur Lale Dönemi’nin padişahı olan Üçüncü Ahmed, 1730’da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı’nda hapis hayatı yaşadıktan sonra, şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736’da öldü. Kabri İstanbul Yeni Camide Turhan Vâlide Sultan Türbesi’ndedir.

24- I. MAHMUT

Osmanlı sultanlarının yirmi dördüncüsü Sultan Birinci Mahmud, 2 Ağustos 1696 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan’dır. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp, beyin kanaması geçirip vefat etti. Sultan İkinci Mustafa’nın Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.

25- III. OSMAN

Osmanlı sultanlarının yirmi beşincisi Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Şehsuvar Valide Sultan’dır. Şehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. 30 Ekim 1757’de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiği hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami’de Sultan Birinci Mahmud’un yanına defnedildi.

26- III. MUSTAFA

Osmanlı sultanlarının yirmi altıncısı Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi Mihrişah Sultan’dır. Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti. Kabri İstanbul Turhan Vâlide Sultan Türbesi’ndedir.

27- I. ABDÜLHAMİT

Osmanlı sultanlarının yirmi yedincisi Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Şermi Sultandır. Dindarlığı ve iyiliği sebebiyle halkın “velî” olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Anapa Kalesi’nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789’da öldü. Cenazesi Bahçekapı’da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

28- III. SELİM

Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi Mihrişah Sultan’dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Alemdar Mustafa Paşa Olayı sırasında yeni padişahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa’nın yanına defnedildi.

29- IV. MUSTAFA

Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan’dır. Tahta geçen II. Mahmud, Yeniçerilerin onu tekrar tahta geçirmek istemesinden endişe duyarak kardeşi IV. Mustafa’yı 17 Kasım 1808 tarihinde boğdurttu. Kabri İstanbul Sirkeci Birinci Abdulhamid Han Türbesi’ndedir.

30- II. MAHMUT

Osmanlı sultanlarının otuzuncusu İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan’dır. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine “Adlî” ünvanı verildi. Verem hastası olan II.Mahmut 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde,vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu’ndaki türbesine defnedildi.

31- ABDÜLMECİT

Osmanlı sultanlarının otuz birincisi Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’dır. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul’da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.

32- ABDÜLAZİZ

Osmanlı sultanlarının otuz ikincisi 8 Şubat 1830 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan’dır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876’da Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir. Kabri İstanbul Çemberlitaş Sultan II. Mahmud Hân Türbesi’ndedir.

33- V. MURAT

Osmanlı sultanlarının otuz üçüncüsü Sultan Beşinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. 93 gün ile tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904’de öldü. Ve annesi Şevk-Efza Kadın Efendi’nin Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.

34- II. ABDÜLHAMİT

Osmanlı sultanlarının otuz dördüncüsü Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir. “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamid, 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden öldü. Kabri İstanbul Çemberlitaş Sultan II. Mahmud Hân Türbesi’ndedir.

35- MEHMED REŞAD

Osmanlı sultanlarının otuz beşincisi Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi’dir. Müzmin şeker hastası idi Şekerin vücudunda yaptığı tahribat sonucunda 3 temmuz 1918’de öldü. Kabri İstanbul Eyyüb Sultan Reşâd Hân Türbesi’ndedir.

36- VAHDETTİN

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padişahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi’dir. Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin San- Remo’da 16 Mayıs 1926’da kalp krizinden öldü. Kabri Şamda Selim Camiî Kabristanlığı’ndadır.

OSMANLI PADİŞAH TÜRBELERİYLE İLGİLİ BİLİNMEYENLER

Padişah türbeleriyle ilgili bazı bilgiler:

   Eyüp Sultan’da türbesi bulunan Osmanlı Padişahı Sultan Mehmet Reşat’tır.
   Yine Osmanlı Padişahları içerisinde padişah olarak tek yurtdışında mezarı olan Sultan Vahdettin’dir. Cenazesi Türkiye’ye getirilmek istenmişse de ailesi kabul etmemiştir zira Suriye o dönemde Osmanlı toprağı olduğu için orası da vatan olduğunu belirtilmiştir.
   Sultan V. Murat kendisi Yahya Efendi Hazretlerinin oraya defnedilmek istemişti ama o dönemin siyasi şartları ve ortamın karışık olmasından dolayı mezarının tahrip edilmesinden veya zarar gelmesi endişesiyle Yeni Camii Hatice Tahran Sultan Türbesindedir.
   I. Abdülhamit Han’ın türbesinde Resullah S.A efendimizin ayak izinin bir kopyası da bulunmaktadır. Bunun aslı Topkapı Sarayı’ndadır. (Nakş-ı Kadem-i Şerîf: Altından yapılmış bir kapak ve çerçeve içinde yer alan, üzerinde Peygamber efendimizin mübârek ayak izi olan taşıdır. Eyyûb Sultân, Sultan Üçüncü Mustafa ve Sultan Birinci Abdülhamîd Han türbelerinde de bunlardan birer tâne bulunmaktadır.)
   Sultan Selim Han’ın sandukasının üstünde, büyük âlim Ahmed ibn-i Kemâl Paşa‘nın kaftanı örtülüdür. Örtünün konması meşhur rivâyette şöyle anlatılır: Sultan Selim Han, Mısır Seferi‘ni tamamlayıp, Kahire’den Şam’a dönerken, yolda, o sırada Anadolu Kazaskerliği vazifesini yapan Ahmed ibni Kemâl Paşazâde‘yi yanına çağırdı. Sohbet ederek giderlerken, İbn-i Kemâl’in atı birdenbire bir su çukuruna bastığı için Sultan Selim Han‘ın üstü başı ıslanıp, kaftanı çamur oldu. İbn-i Kemâl Paşa telâşa düşünce, azametiyle meşhur olan Sultan Selim Han; “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip, sırtından kaftanı çıkarıp, saklattı.
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca