MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,305
» Forum posts: 5,909

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




İrmiya Aleyhisselâm


İrmiya Aleyhisselâmın Soyu:


İrmiya b.Hılkıya; Lavi b.Yâkub Aleyhisselâm´ın soyundan gelen[1] Hârûn b.İm-ran Aleyhisselâmın soyundandı[2].

Kendisinin, Hızır Aleyhisselâm olduğu[3] ve zaman zaman sahralarda ve şe­hirlerde görüldüğü söylenmişse de[4], İrmiya Aleyhisselâmın Hızırlığı hakkındaki haber, sahih değil denilmiştir[5].



İrmiya Aleyhisselâmın Peygamber Olarak Gönderilişi:


İsrail oğulları; Şâ´yâ Aleyhisselâmı şehid ettikten sonra[6], Yüce Allah, onlara İrmiya b.Hılkiya Aleyhisselâmı, peygamber olarak gönderdi[7].

O zaman; İsrailoğulları arasında bid´atlar çoğalmış, büyümüş: serkeşliğe baş­lamışlar, günah işlemeye dalmışlar[8], haramları helallaştırmışlardı[9].

Peygamberleri öldürmüşler[10], Yüce Allah´ın, kendilerine yapmış olduğu lutf ve ihsanlarını, düşmanları olan Senharib ve ordularından kurtardığını unut­muşlardı[11].

Bunun üzerine, Yüce Allah, İrmiya Aleyhisselâma:

"Ben İsrailoğullarını helak edeceğim! Onlardan intikam alacağım.

Sen, Beytülmakdis Kayası´nın üzerinde ayakta dur!

Orada, sana emrim ve Vahy´im gelecektir!" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm kalkıp elbisesini yırttı, başına kül saçtı ve secdeye kapandı.

"Yâ Rab! Anamın beni hiç doğurmamış olmasını, benim yüzümden Beytülmak-dis´in harap ve İsrailoğullarının helak olacakları bir zamanda beni, israiloğulları peygamberlerinin sonuncusu yapmamanı çok arzu ederdim!" dedi.

"Secdeden başını kaldır!" buyruldu.

İrmiya Aleyhisselâm, başını kaldırdı ve ağlayarak:

"Yâ Rab! Onlara kimi musallat edeceksin " diye sordu.

Yüce Allah:

"Ateşe tapanları, azabımdan korkmayanları, sevabımı ummayanları! [12]

Kavmin olan İsrailoğullarına git de, onlar hakkında sana emrettiğim şeyleri ken­dilerine anlat! [13]

Haklarındaki nimetlerimi hatırlat!

Bid´at ve yaramazlıklarını, anlat[14]

Onları, bana itaat ve ibadete davet et!" buyurdu[15].

İrmiya Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! [16] Sen, beni, güçlendirmezsen, ben zaif´im[17].

Sen, benim dilime belagat ve fesahat vermezsen, ben maksadımı anlatmak­tan âcizim! [18]

Sen, beni doğrultmazsan, ben yanılırım!

Sen, bana yardım etmezsen, ben rüsvay olurum!

Sen, bana izzet vermezsen, ben, zelîl ve hakîr olurum!" dedi.

Yüce Allah:

"Sen, bütün işlerin, benim irâdemle meydana geldiğini ve benim, bütün kalp­leri ve dilleri, nasıl istersem, elimde evirip çevirdiğimi, bilmiyor musun

Sen, bana itaat et!

Şüphesiz, benim ben o Allah ki, benim dengim olabilecek hiçbir şey yoktur.

Göklerle yer ve onların içindeki şeyler, benim kelâmımla kaimdirler.

Ben, denizlere söyledim. Sözümü, anladılar.

Onlara, emrettim, emrimi yerine getirdiler.

Onların çevrelerini de, kumlu karalarla sınırladım. Onlar çizdiğim sınırı geçemezler.

Dağ gibi dalgalar gelir, çizdiğim sınıra erişince onlara zillet, uysallık elbisesini giydiririm.

Onlar, korkarak ve bana, boyun eğeceklerini ikrar ederek emrimi yerine geti­rirlerdir.

Ben, senin yanındayım. Sen, benim yanımda bulundukça, sana hiçbir şey erişmez.

Ben, seni onlara, emir ve nehiylerimi tebliğ edesin diye Peygamber olarak gön­derdim.

Sen, bu vazifeyi yerine getirmekle, onlardan, sana tâbi olanların sevabına denk sevap kazanacaksın.

Bununla beraber, onların sevabından da, bir şey eksilmeyecektir.

Eğer, bu vazifeyi, yerine getirmekte kusur edersen, bundan dolayı kazanaca­ğın günah, toz duman içinde bıraktığın kimselerin işleyecekleri günaha denk ola­caktır.

Bununla beraber, onların günahından da bir şey eksilmeyecektir! [19] Kavminin yanına git de:

Allah, size atalarınızın iyiliklerini hatırlatıyor ve bununla da, size günahlarınız­dan tevbe ettirmek istiyor! de! [20]

Ve sor onlara: Atalarının, bana itaat etmeleri sonucunu, nasıl buldular Onların, bana isyan etmeleri sonucunu, nasıl buldular

Onlar; kendilerinden önce bana, itaat edip de, itâatından dolayı yaramaz ve mutsuz olmuş, veya bana, âsi olup da, asiliğinden dolayı mutlu olmuş bir kimse bulunduğunu biliyorlar mıdır

Hayvanlar; rahat yuvalarını, hatırlayınca, oraya dönerler. Bu kavm ise, felâket ve helak otlaklarında otlamaktadırlar!

Onların bilginleri ve ruhbanları ise; benim kullarımı, hizmetkâr edindiler ve halkı, bana ibâdetten vazgeçirip benden başkasına taptırıyor ve onları, benim emrimi bilmez hale getirinceye ve zikrimi, unutturuncaya ve benden gaflete düşürünce-ye kadar, onlar arasında -benim kitabıma aykırı olarak- hüküm veriyorlar!

Onların buyruk sahiplerine ve yedicilerine gelince: Bunlar da, nimetimi, inkâr ettiler.

Demek, onlar vereceğim belâdan, emniyet ve selâmette oldular da, Kitabımı bir tarafa attılar, Ahdimi unuttular, sünnetimi, değiştirdiler, hâ!

Kullarım, ancak bana ibâdet ve itaat etmeleri yaraşır ve gerekirken, bana kar­şı, günah işlemekte onlara ve onların dinimde -benim adıma- ihdas etmek cür´e-tini gösterdikleri bid´atlara tâbi oluyorlar hâ!

Onlar, benim hakkımda ve Peygamberlerim hakkında yalan söylüyor ve iftira­da bulunuyorlar ha!

Benim celâlim, Yüce Makamım, Ulu sânım, her türlü noksan ve eksik sıfatlar­dan münezzehdir, uzaktır.

Bir insana, bana karşı günah işlenmesine itaat etmek yaraşır mı

Benim yarattığım kullarıma, benden başka birtakım tanrılar edinmeleri yaraşır mı

Onların Tevrat okuyucularına ve din bilginlerine gelince:

Bunlar; Mescidlerde ibâdete, dindarlığa özenirler; orayı benden başkası için onarırlar;

Dünyayı, elde etmek için dini vasıta kılarlardır. Onların, orada Fıkıh öğrenmeleri, ilim için değildir. Orada, ilim öğrenmeleri de, amel için değildir. Peygamber oğullarına gelince:

Onlar, çok konuşkan ve ezgin olmuşlar, gurura kapılmışlar, ahmakların, cahil­lerin yanında, ahmak ve cahil olmuşlar!

Kendilerinin de, Atalarına yapılmış olan yardım gibi, yardıma;

Onlara verilmiş olan keramet gibi, keramete nail olacaklarını, umuyorlar ve bu yardım ve ikrama da -hiç de doğru olmaksızın, düşünmeksizin ve ibret almaksızın- kendilerinden daha lâyık bir kimse bulunmadığını iddia ediyorlar!

Hatırlamıyorlar ki: Onların ataları, benim yardımıma, nasıl kavuştular

Emrimi, dinimi değiştiriciler, değiştirdikleri zaman, onlar emrime, dinime nasıl ciddiyetle sarıldılar

Bu uğurda, canlarını, kanlarını feda etmekten nasıl çekinmediler

Onlar; benim emrim yerine gelinceye, dinim üstün gelinceye kadar sabr ve sa­dâkat göstermişlerdir.

Ben, şu kavmin azaplarını, onlar buyruklarımı kabul etsinler diye erteledim, uzattım.

Onlar, düşünsünler diye günahlarından vazgeçtim.

Düşünsünler diye onları uzun ömürlü kıldım, çok yaşattım.

Her defasında, onların üzerine, gök, yağmur yağdırdı, yer, onlar için ot bitirdi.

Onlara, afiyet elbisesi giydirdim ve düşmanlarına galip kıldım.

Bütün bunlar, onların, azgınlıklarını, artırmaktan, kendilerini, benden uzaklaş­tırmaktan başka bir işe yaramadı.

Onların, davetimden yüz çevirmeleri, daha ne zamana kadar sürecek Yoksa, onlar beni aldatıyorlar mı sanıyorlar ! [21] Yoksa, onlar benimle alay mı ediyorlar ! Yoksa, onlar bana karşı yiğitlik mi taslıyorlar ! [22]

İzzet(sıfat)ıma yemin ederim ki: ben, onlara, öyle bir fitne, bir belâ salacağım ki: o, usluları, hayrette bırakacak[23], görüş sahiplerinin görüşlerini, hakimlerin hikmetlerini yanıltacak, şaşırtacaktır[24].

Onlara; Zorba, katı kalpli, aşırı derecede zâlim, kendisine heybet elbisesini giy­dirdiğim, göğsünden, şefkat, merhamet ve yumuşaklık duygusunu kaldırdığım bir kimseyi musallat edeceğim!

Onu; sayısı, karanlık gecenin karaltısını andıran cemâat, takip edecek[25].

Kendisinin, kara bulut kümelerini andıran ve ne oldukları belirsiz, hayırsız pek çok askerleri olacak, onun bayrakları, Kerkes kuşlarının havada uçuştukları gibi, dalgalanacak, süvarilerinin saldırışı da, Tavşancıl kuşlarının çığlık kopararak av­larının üzerine inişini andıracaktır! [26]

Onlar, mamureleri, harabeye çevirirler, köyleri ıssız bırakırlar. Yeryüzünü ifsad, girdikleri yeri tahrip ettikçe tahrip ederler. Onların kalpleri kaskatıdır, acımak bilmez. Yüzleri gülmez, gözleri hiçbir şeyi görmez, kulaklarına söz girmez.

Onlar, çarşılara, ürkmüş ve heybetinden, tüyler ürperten arslan gibi da­larlar[27]...´

Ben İsrailoğullarını Yâfes ile helak edeceğim!" buyurdu´[28].

Yâfes, Bâbil halkı olup Yâfes b.Nûh Aleyhisselâmın oğullarındandı[29].

Yüce Allah´dan, bu azab emri gelince, İrmiya Aleyhisselâm, feryad ederek ağ­lamış, elbisesini yırtmış, başına kül saçmış[30]; İsrailoğullarından bu felâketi kal­dırması için Yüce Allah´a yalvarmış durmuştu[31].

Yüce Allah:

"Ey İrmiya! Demek, sana Vahy ettiğim şey, seni sıkıntılandırdı, tasalandırdı" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Evet yâ Rab! Keski, Sen daha önce beni helak etseydin de, israiloğullarının esir edilmelerini görmeseydim" dedi[32].

Yüce Allah:

"İzzet ve Celâl(sıfat)ıma yemin ederim ki: Bu hususta, senin tarafından bir emir(hüküm) verilmeden önce[33], Beytülmakdis de[34], İsrailoğulları[35] da, helak edilmeyecektir!" buyurdu.

Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm, sevindi[36]. İçi rahatlaştı[37].

"Musa´yı ve diğer peygamberlerini hak ile gönderen Allah´a yemin ederim ki: Ben de, İsrailoğullarının helak edilmeleri emrini(hükmünü) hiçbir zaman verme-yeceğim! [38] İsrailoğullarının helakine razı olmayacağım!" dedi[39].

Aradan üç yıl geçmişti.

İsrailoğulları, isyanlarını artırdıkça artırdılar, kötülüklerini uzattılar durdular.

Onların bu halleri, helaklerinin yaklaştığı zamana kadar devam etti. Vahy gel­mesi de azaldı[40]. Onlar, Âhireti hiç anmaz oldular[41].

Dünyaya ve dünya işlerine dalınca, ahiretten geri durmakta idiler[42]. Hükümdarları da, onlara:

"Ey İsrailoğulları! Allah´ın azabı, size gelip çatmadan önce[43], Allah´ın acıma­sız bir kavmi, üzerinize salmasından önce, işlemekte olduğunuz kötülüklere son veriniz!

Çünkü, Rabbınız, tevbeye yakındır, kendisine, tevbe eden kimse için, ellerini hayırla açmış bir esirgeyicidir " diyerek öğüt verdi[44], onları, tevbeye davet etti ise de, tevbe etmediler[45] ve işleyip durdukları kötülüklerden hiçbirini bırakma­ğa yanaşmadılar[46], kötülüklerine son vermediler[47].

Nihayet Yüce Allah[48] İbrahim Aleyhisselâmla Rabbi hakkında tartışan Nem-rud´un soyundan gelen[49] Buhtunnassar´ın kalbine[50], Beytülmakdis´e[51], Bey-tülmakdis halkının üzerine[52] yürüme düşüncesini düşürdü[53].

Buhtunnassar; geniş meydanları dolduracak kadar çok sayıda askerlerinin[54], altıyüzbin bayraklı orduların başına geçip[55] daha önce Senharib´in, Beytülmak-dis halkına yapamadığı şeyi yapmak maksadıyla yola çıktı[56].

İsrailoğullarının ecelleri yaklaşıp da[57], Yüce Allah; onları helak etmek[58], mülk ve saltanatlarına son vermek istediği zaman[59], İrmiya Aleyhisselâma bir Melek gönderdi[60].

Meleğe:

"İrmiya´ya git de[61] ondan, Fetva iste!" buyurdu[62]´.

Ondan ne hakkında fetva isteyeceğini de, Meleğe bildirdi[63].

Melek, İsrailoğullarından bir adamın suretine girip İrmiya Aleyhisselâmın yanı­na geldi[64].

İrmiya Aleyhisselâm ona:

"Sen kimsin ´ diye sordu[65].

Melek:

"Ben, İsrailoğullarından bir adamım! [66]

Bazı islerim hakkında[67] sana soru sorup senden fetva almak istiyorum" dedi´[68]´

İrmiya Aleyhisselâm, izin verince[69], Melek:

"Ey Allanın Peygamberi! [70] Senden, akrabam hakkında bir fetva istiyorum:

Ben, onların akrabalık haklarını[71], Allah´ın bana emrettiği şekilde[72] yerine ge-tirdim[73].

Onların yanlarına, ancak iyilik ve ihsanda bulunmak için gittim.

Ben, kendilerine ihsan ve ikramımı artırdıkça, onlar bana hep kızdılar durdular[74].

Ey Allah´ın peygamberi! [75] Sen, bana onlar hakkında bir fetva ver!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm, ona:

"Sen, senin aranla Allah´ın arasındaki şeyde, güzel hareket et!

Allah´ın, gözetmeni emrettiği akrabalık haklarını gözet! [76]-

Seni, hayırla müjdelerim!" dedi[77].

Melek İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.

Birkaç gün geçtikten sonra, Melek önceki adamın suretinde tekrar gelip[78] İr­miya Aleyhisselâmın önüne oturunca[79], İrmiya Aleyhisselâm, ona: "Sen kimsin " diye sordu.

Melek:

"Ben, yanına gelip senden akrabamın hali hakkında fetva istemiş olan adamım" dedi[80].

İrmiya Aleyhisselâm :

"Onlar, sana karşı, ahlaklarını daha temizlemediler mi [81] Onlardan, arzu ettiğin şeyi görmedin mi " diye sordu. Melek:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Seni Hakla Peygamber gönderen Allah´a yemin ede­rim ki, hiç bir iyilik bilemiyorum ki, onu insanlardan bir kimse yapsın da, ben de, onu hattâ ondan daha fazlasını da yakınlarıma yapmış olmayayım[82].

Onlar, bana karşı, kötü tutum ve davranışlarını, daha da arttırdılar!" dedi[83].

İrmiya Aleyhisselâm:

"Sen, aile halkının yanına dönüp onlara iyilik etmekte devam et! [84]

Salih kullarını düzelten Allâh´dan, sizin aranızı da düzeltmesini[85] ve sizleri, rızâsını talep ve gazabından kaçınma hususunda birleştirmesini dilerim" dedi[86]

Bunun üzerine Melek, İrmiya Aleyhisselâmın yanından ayrıldı.

Birkaç gün sonra İrmiya Aleyhisselâm, Beytülmakdis´in duvarı üzerinde otur­duğu sırada, Melek tekrar gelip önüne oturdu. [87]

İrmiya Aleyhisselâm, ona:

"Sen, kimsin " diye sordu[88].

Melek:

"Ben aile halkımın hali hakkında sana iki kerre gelmiş olan kimseyim!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Hâlâ, onların içinde bulundukları hallerden[89] ayrılmaları[90], onlara bir niha­yet vermeleri[91] zamanı gelmedi mi " diye sordu. [92]

Melek:

"Ev Allah´ın Peygamberi! Ben, bundan önce onlardan bana isabet eden her şeye[93] onlar, beni kızdıran şeyler olduğu için[94] katlanıyordum.

Fakat, bugün, onlara gittiğim zaman[95], kendilerini Allah´ın razı olmadığı[96] ve sevmediği[97] bir iş üzerinde gördüm!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Onları, hangi amel üzerinde gördün " diye sordu[98].

Melek:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Ben onları Allah´ı gazablandıracak çok büyük bir amel üzerinde gördüm! [99].

Eğer onlar bundan önce bulundukları uygunsuz haller gibi, uygunsuz haller üzerinde bulunsalardı, onlara kızgınlığım artmazdı[100], sabrederdim[101].

Fakat, ben bugün Allah için[102], senin için[103], kızdım ve onların haberini sa­na haber vereyim diye geldim[104].

Şimdi, ben seni Hakla Peygamber gönderen Allah üzerine, sana and vererek onların helak olmaları için, Allah´a dua etmeni, senden diliyorum!´ ´dedi.

Bunun üzerine, İrmiya Aleyhisselâm:

"Ey göklerin ve yerin Mâliki! Eğer onlar, hak ve savab üzerinde iseler, onları bulundukları halde bırak!

Eğer, onlar, Seni gazablandıracak bir halde, Senin razı olmadığın bir amelde iseler, onları, hemen helak et!" diyerek dua etti.

Bu sözler, İrmiya Aleyhisselâmın ağzından çıkar çıkmaz, Yüce Allah Beytül-makdis´e gökten bir yıldırım gönderip Kurban yerini tutuşturdu.

Beytülmakdis´in kapılarından yedi kapı da yerin dibine geçti.

İrmiya Aleyhisselâm, bunu görünce feryad ederek elbisesini yırttı ve başına toprak saçtı.

"Ey göklerin Mâliki! ve ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Bana va´d etmiş olduğun va´d´in nerede " diyerek münâcatta bulundu.

Kendisine:

"Ey İrmiya! Onlara isabet eden bu musibet ancak[105], bizim Elçimize[106], se­nin verdiğin fetvân[107] ve duan üzerine[108], isabet etti!" diye nida edilince, sor­gu sahibinin kendisine Allah tarafından gönderildiğine ve musibetin de, kendisi­nin verdiği fetva üzerine vuku bulduğuna kanâat getirdi[109].

İrmiya Aleyhisselâm:

Tevbe edip kötü işlerini bırakmadıkları takdirde[110], Allah´ın gazabına uğraya­caklarını[111],

Buhtunnassar tarafından, Beytülmakdis üzerine yürünüp savaşan İsrailoğul-larının öldürüleceğini,

Çoluk çocuklarının esir edileceğini[112], Mescidlerinin yıkılacağını,

Kitaplarının yakılacağını[113] haber verdi[114].

İsrailoğulları, uğrayacakları azab haberini işittikleri zaman, İrmiya Aleyhisselâ-ma, isyan ettiler, onu yalanladılar ve yalancılıkla suçladılar:

"Sen, yalan söylüyorsun! Allah´a karşı çok büyük bir iftirada bulunuyorsun!

Allah´ın, yeryüzünü, mescidlerini, kendisine ibadeti, tehvidi muattal kılacağını iddiaya kalkışıyorsun!

Yeryüzünde bir Âbid, bir mescid, bir kitap kalmazsa, Allah´a kim ibadet edecek !

Sen, Allah´a karşı, çok büyük bir iftira etmiş oluyorsun!" dediler ve kendisinin deli olduğunda sözbirliği etiler[115].

Kendisini dövdüler, zincire vurdular[116] ve zindana koydular[117]. Bunun üzerine, Yüce Allah, Buhtunnassar´ı onların üzerine saldı[118].



Buhtunnassar Beytülmakdis´te:



Kısa bir müddet sonra[119], Buhtunnassar; çekirge sürüsünden daha çok olan altıyüzbin bayraklı[120] askerleri ile gelip Beytülmakdis çevresine kondu[121].

Sonra, Beytülmakdis halkını kuşattı[122]. İsrailoğulları, onlardan son derecede korktular. [123]

Kuşatma uzayınca, Buhtunnassar´ın hükmüne boyun eğerek kapıları açtılar, sokakları tenhalaştırdılar.

İsrailoğulları hakkında câhiliye hükmüne göre: Zorba yakalayışı ile yakalanma­larına hüküm verilip onlardan,

Üçte biri, öldürüldü! Üçte biri, esir edildi!

Kötürümler, çok yaşlı erkekler ve kadınlar, geri bırakıldıktan sonra, süvarilere çiğnettirildi!

Çocuklar, sürülüp götürüldü!

Kadınlar, çarşılarda, çıplak durduruldu! [124]

Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ayakta dikili ev bırakmadı!

Beytülmakdis Mescidini tahrip etti!

Mescid´in içinde bulunan bütün altın, gümüş ve cevherleri,

Süleyman Aleyhisselâm´ın Kürsüsünü[125],

Heykelde ve depolarda bulunan bütün malları,

Süleyman Aleyhisselâm´ın, Mescid için yaptırmış olduğu bütün kabları ka­çakları,... ganimet olarak aldı.

Yıktığı Kudüs´te, fakirler ve zayıflardan başka bir şey bırakmadı[126].

Tevratı ve Peygamberlere aid olup heykelde saklanan bir çok kitapları, bir ku­yuya attırdı ve üzerinde ateş yaktırdı[127].

Şehir, yıkıldıktan sonra[128], Buhtunnassar; askerlerinin her birine, kalkanları­nı toprakla doldurup şehrin harabesi üzerine atmalarını emretti. Askerler emri ye­rine getirdiler. Şehri, toprakla doldurdular.

Buhtunnassar, şehrin bütün halkını bir araya toplattı. İsrailoğullarının aralarından büyük küçük yüz bin çocuk seçti.

Alınan ganimetleri, askerleri arasında bölüştürmek isteyince, yanındaki hüküm­darlar:

"Biz hissemize düşeni sana bırakıyoruz.

Sen İsrailoğullarından seçtiğin şu çocukları bizim aramızda bölüştür" dediler.

Buhtunnassar öyle yaptı.

Her birine dörder çocuk düştü.

Oanyal, Hananya, Azarya ve Mişayel de bölüştürülen çocuklar arasında bulu-nuyordu[129].

Çocuklardan;

Yedibini Dâvûd Aleyhisselâm´ın ev halkından,

Onbirbini, Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâm ve kardeşi Bünyamin´e mensup aile­lerden,

Sekizbini, Âşer b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[130],

Ondörtbini, Zebulun b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[131], Dörtbini, Rubil ve Levi b.Yâkub Aleyhisselâm ailelerinden[132], Dörtbini, Yehûda b.Yâkub Aleyhisselâm ailesinden[133], Ondörtbini, Dan b.Yâkub Aleyhisselâm ailesindendi[134]. Geri kalanları da, İsrailoğullarının başka ailelerindendi[135]. Buhtunnassar, bu çocuklardan yetmişbinini Bâbil´e götürdü. İsrailoğullarından aldığı esirleri, üçe bölerek bir kısmını, Şam´da yerleştirdi. Bir kısmını esir olarak tuttu. Üçte birini de öldürdü[136].

Buhtunnassar´ın öldürdüğü esirler arasında, İsrailoğullarının Tevrat okuyanla­rından ve bilginlerinden kırkbin kişi bulunuyordu.

Uzeyr Aleyhisselâm´ın babası ve dedesi de öldürülenler arasında idi[137]. Buhtunnassar, Beytülmakdis´te ele geçirdiği tabak ve çanakları, Bâbil´e götürdü.

Yüce Allah´ın, İsrailoğullarına gönderdiği bu musîbet; onların kötü işlerinden, bid´atlar ihdas etmelerinden ve zulümlerinden ileri gelmişti[138].

Bu gerçek, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır: "Biz, Kitapta, İsrailoğullarına şu haberi verdik:

Siz, Arz(ı Mukaddes)da, muhakkak iki defa fesad çıkaracak ve muhakkak (ba­na karşı) çok büyük bir serkeşlik yapıp kabaracaksınız!

İşte, o ikiden birinci(fesadlarının Ceza) vâde(si) gelince, (muharebede) çok çe­tin bir kuvvete malik olan kullarımızı, üzerinize musallat kıldık da, onlar evlerin ara­larına kadar girip (sizi) araştırdılar.

(Bu), yerine getirilmiş bir va´d idi.

Sonra, bunlara karşı, size tekrar devlet ve galebe verdik.

Mallarla, oğullarla, sizin imdadınıza yetiştik.

Cemiyetinizi de, (olduğunuzdan) daha fazla çoğalttık.

Eğer iyilik ederseniz, o iyiliği, kendinize etmiş olursunuz.

Eğer, kötülük ederseniz (o kötülüğü de, yine kendinize etmiş olursunuz)

Artık, diğer (cezanın) va´de(si) gelince, yüzlerinizi, kötülesinler, Mescid(iniz)e gir(ip tahrip et)sinler, galebe ve istilâ ettiklerini, mahvettikçe, etsinler diye (başınıza, yi­ne düşmanları, musallat ettik)

(Tevbe ederseniz) Rabbinizin, sizi esirgeyeceğini, umabilirsiniz. (Fakat, tekrar fesada) dönerseniz, biz de (sizi cezalandırmağa) döneriz. Biz: Cehennemi, kâfirlere bir zindan yaptık[139].



Buhtunnassar´ın İrmiya Aleyhisselâm´ı Zindandan Çıkarışı:



Buhtunnassar, İsrailoğullarının zindanında İrmiya Aleyhisselâm´ı bulunca, ona: "Sen burada ne arıyorsun " diye sormuştu.

Allah´ın, onu, kavmine başlarına gelecek felaketleri anlatıp korkutsun diye Pey­gamber olarak gönderdiği, kavminin ise, onu yalanladıkları ve zindana attıkları haber verildi.

Buhtunnassar:

"Rab´larının Resulüne âsî olan bir kavim, ne kötü bir kavimdir!" dedi[140].

İrmiyâ Aleyhisselâm´ın, zindandan çıkarılmasını emretti.

Zindandan çıkınca, ona:

"Sen, şu kavmi, başlarına gelecek felaketle korkuttun mu ´ diye sordu.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Evet! [141]

Çünki, ben böyle olacağını biliyordum.

Allah beni onlara gönderdi.

Fakat onlar beni yalanladılar!" dedi.

Buhtunnassar:

"Onlar demek seni yalanladılar, dövdüler ve zindana koydular !" dedi. İrmiya Aleyhisselâm: "Evet!" dedi[142]. Buhtunnassar:

"Peygamberlerini yalanlayan, Rab´larının Elçiliğini yalanlayan bir kavim, ne kötü bir kavmdir!

Sen benim yanıma gelir misin

Ben sana ikram ve ihsanda bulunurum.

İstersen, ülkende otur, sana Emân vermişimdir!" dedi.

İrmiya Aleyhisselâm:

"Ben, şimdiye kadar, Allah´ın emânından ayrılmadım ve hiçbir saat da, O´nun emânından çıkmam!

İsrailoğulları bile O´nun emânından çıkmazlar.

Onlar, ne senden, ne de senden başkasından korkmazlar.

Senin, onların üzerinde bir baskın olmaz!" dedi.

Buhtunnassar, İrmiya Aleyhisselâm´dan bu sözleri işitince onu kendi haline b.rakt. [143].

Kendisine ihsanlarda bulundu.

İsrailoğullarının zaif takımları, İrmiya Aleyhisselâm´ın yanında toplandılar:

"Biz günahkâr olduk. Zulmettik.

Biz, yapmış olduğumuz şeylerden dolayı Allah´a tevbe ediyoruz.

Sen bizim tevbemizi kabul etmesi için, Allah´a dua et!" dediler.

İrmiya Aleyhisselâm, Rabb´ine dua edince, Yüce Allah:

"Onlar, söylediklerini yapıcı değillerdir.

Eğer, sözlerinde sâdık iseler, seninle birlikte, şu beldede otursunlar!" buyurdu.

İrmiya Aleyhisselâm, Allah´ın emrini onlara haber verdiği zaman:

"Biz; Allah´ın ahalisine gazab ettiği harap bir beldede nasıl otururuz " dedi­ler, oturmaktan kaçındılar[144].

O zaman, İsrailoğulları beldelere dağıldılar;

Onlardan bazıları Hicaz´da Yesrib´e (Medineye),

Bazıları Vadilkura´ya ve daha başka yerlere indi[145].

Onlardan az bir cemâat da Mısır´a gittiler[146]. Mısır Kralı´na iltica ettiler[147].

İrmiya Aleyhisselâm da, Mısır´a gitti[148].

Buhtunnassar, Mısır Kralı´na yazı yazarak:

"Kölelerim, benim yanımdan, senin yanına kaçtılar.

Onları, hemen bana geri gönder!

Göndermezsen, seninle çarpışır beldelerini süvarilere çiğnetirim!" dedi.

Mısır Kralı da Buhtunnassar´a:

"Onlar senin kölelerin değil, hürdürler, hürlerin oğullarıdırlar" diye cevap verdi[149].

Bunun üzerine, Buhtunnassar, Mısır Kralının üzerine yürüdü.

Çarpıştılar.

Buhtunnassar, onu mağlup ve esir edip[150] öldürdü.

Mısırlıları esir etti.

Sonra Mağrib diyarına yürüdü. Ülkenin, en uzak köşelerine kadar ilerledikten sonra dönüp Mısır, Kudüs, Filistin ve Ürdün halkından aldığı bir çok esirlerle birlikte Babil´e döndü ki, esirler arasında Danyal Aleyhisselâm´la[151] ondan başka Pey­gamberler de bulunuyordu[152]´.

İrmiya Aleyhisselâm o zaman Mısır´da kaldı[153].

İrmiya Aleyhisseiâm; Mısır toprağında oturup küçük bir bahçe edinmişti.

Oraya, sebze eker, onunla geçinirdi.

Yüce Allah ona:

"Küfür toprağında oturmakta, ekip dikmekte, senin için sıkıntı ve uğraşı vardır.

İsrailoğulları hakkındaki gazabımı bilmene rağmen, yer seni nasıl sığdırıyor veya taşıyor !

İlya(Beytülmakdis) ve onun halkı hakkında vermiş ve uygulamış olduğum o hü­küm, seni tasalandırsın!

Bu zaman; mâmur yer zamanı değil, fakat yıkık yer zamanıdır! Öyle ise, hemen şu bahçeciğine varıp dayan, onun duvarlarını yık! Sebzesini yok et! Su ırmağını batır ve İlya´ya kavuş!

Kitabım oranın Ecelini tebliğ edinceye kadar İlya senin belden olsun!" diye vahy[154] ve geri dönmesini emretti[155].

O zaman mahsul zamanı idi.

İrmiya Aleyhisselâm, içinde üzüm ve incir bulunan azık sepetini aldı. Yeni bir su tulumu edinip içine su doldurdu.

Merkebini bağlamak için yeni bir ip büktü.

Korkulu bir halde, hemen merkebine binip İlya (Beytülmakdis) yolunu tuttu[156].

İrmiya Aleyhisselâm; merkebinin üzerinde olduğu, sahtiyandan dikilmiş su tu­lumunun içinde üzüm suyu, sepetinde de incir bulunduğu halde[157] gelip Bey-tülmakdis´in üzerinde durdu[158].

Şehri, tavsif edilemeyecek şekilde, son derecede[159] harap bir halde görün­ce[160], kendi kendine: "Sübhânallâh!

Allah, bana bu beldeye inmemi emretti. Orayı imar buyuracağını da haber verdi. Acaba burayı ne zaman imar edecek [161]. Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek " dedi´[162]. Sonra merkebini yeni iple bağladı.

Yüce Allah o sırada İrmiya Aleyhisselâm´a, bir uyku verdi´[163]. O da, başını yere koyup uyudu´[164]. Uyuduğu zaman, kendisinin ruhu kabzolundu[165]. Yüce Allah, onu, yüz yıl ölü bir halde bıraktı[166]. Onun merkebini de onunla birlikte öldürdü. Fakat Yüce Allah onu gözlere göstermedi[167]. Hiçbir kimse onu göremedi[168].



Beytülmakdis´in İmar Edilişi:


Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan büyük kral Lührasb öl­dükten sonra, yerine Beştasb b.Lührasb geçmişti.

Beştasb; Şam ülkesinin harap bir halde olduğunu[169], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[170] ve orada, insanlardan hiç bir kimse kalmadığı­nı işitince;

"Babil toprağında bulunan İsrailoğullarından Şam´a dönmek isteyen kimseler dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvûd oğulları Hanedanından bir Zâtı da onların üze­rine kral yaparak kendisine:

Beytülmakdis´i imar etmesini[171] ve Beytülmakdis Mescid´ini yapmasını em-retmişti[172].

Diğer rivayete göre: Beytülmakdis´in imarı, İran Hükümdarı Behmen tarafın­dan, Babil Valiliğine tayin edilen Ahşu Yereş ve oğlu Kireş zamanında idi.

Behmen ona yazı yazarak: İsrailoğullarına yumuşak davranmasını,

Kendilerinin istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsaade edilmesini,

Seçecekleri kimseyi başlarına koymasını, emretmişti[173]. Kendisi, Tevratı öğrenmiş ve İsrailoğullarının dinine girmişti´[174].

Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Mişayil ve Azerya, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, kendisi izin vermeğe ya­naşmamış[175]:

´Benim yanımda sizin gibi bin Peygamber bulunsa, ben sağ oldukça onlardan bir tanesini bile yanımdan ayırmam!" demiş´[176], Danyal Aleyhisselâmı, devletin kadılık işleri ile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe de memur etmişti.

Hatta Buhtunnassar´ın Beytülmakdisten aldığı hazinelerde saklanan her şe­yin çıkarılıp Beytülmakdis´e iade edilmesini ve Beytülmakdis´in, onunla yeniden yapılmasını da ona emretmiş ve yapılmıştı[177].



İrmiya Aleyhisselâm´ın Yüz Yıllık Ölümünden Sonra Diriltilişi:



Yüce Allah; İrmiya Aleyhisselâm´ı, yüz yıllık ölümden sonra diriltip gözlerini açtırdı[178].

İrmiya Aleyhisselâm, şehrin, nasıl imar edildiğine ve yapıldığına baktı[179]. Sonra cesedinin diriltildiğine baktı[180].

Sonra, merkebine baktı: kemiklerinin nasıl birleştirilip yerli yerine geldiğini gördü.

Halbuki merkebi de kendisi ile birlikte ölmüş, damarları sinirleri hep çürümüştü.

İrmiyâ Aleyhisselâm; bunların nasıl ete büründüklerini, düzgün bir hale geldi­ğini, can verilerek ayağa kalktığını gördü[181].

Hattâ, onun anırışını bile işitti. [182]

Sonra, üzüm suyuna ve incirine baktı:

Onlar da, koyduğu zamandaki gibi, hiç bozulmamış bir halde idiler.

İrmiya Aleyhisselâm: Yüce Allah´ın kudretini, böyle apaçık görünce:

"Ben biliyorum ki: Allah her şeye gücü yetendir!" dedi.

Yüce Allah onu bundan sonra da yaşattı[183].

Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selam olsun![184]



Yüz Yıllık Ölümden Sonra Diriltiliş Hadisesinin Kur´ân-I Kerim´de Açıklamışı:



"Yâhud o kimse gibisini (görmedin mi) ki (binalarının) çatıları çökmüş, duvarları üstüne yıkılmış, (kimsecikleri kalmamış) bir kasabaya uğrayarak (kendi kendine): Allah burasını ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek demiş. Allah da, onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra dirilterek (kendisine): Ne kadar eğleştin demiş. O da: Bir gün yahud bir günden az! demişti. Allah, (ona):

Hayır! Yüz yıl (ölü) kaldın!

İşte, yiyeceğine, içeceğine bak: daha bozulmamıştır! Bir de, merkebine bak!

(Böyle yapmamız) Seni, insanlara ibret nişanesi kılmamız içindir. Kemiklere de bak:

Onları, nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz Sonra da onlara et giydiriyoruz" dedi.

O (merkep dirilip eski haline geldiği ve) her şey, kendisine apaçık belli olduğu zaman:

(Artık şu müşahedemle de) biliyorum ki: Allah, hiç şüphesiz, herşeye hakkıyla gücü yetendir!" dedi.[185].







--------------------------------------------------------------------------------

[1] ibn. Asâkir-Tarih c.2, s.384, ibn. Haldun-Tarih c.2, ks.1,s.116.

[2] Taberî-Tarih c.1, s.285, Sâlebî-Arais s.333, ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.269.

[3] Taberî-Tarih c.l,s.285,289, Sâlebî-Arais s.343. ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.263, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdarâtulebrar c.1,s.136.

[4] Taberî-Tarih c.1, s.289.

[5] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.33.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/247.

[6] Sâlebî-Arais s.333.

[7] Taberî-Tarih c.1, s.285, Sâlebî-Arais s.333, ibn.Esîr-Kâmil c.1, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34..

[8] ibn Kuteybe-Uyunülahbar c.1 ,s.286, Taberî-Tarih c.1,s.286, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.388, ibn.Esîr-Kâmil, c.1,s.263 Ebülfida-Elbidaye ven nihaye c.2, s.34.

[9] Taberî-Tarih c.1, s.286,

[10] ibn. Asakir-Tarih c.2 s.388, Ebülfida c.2, s.34.

[11] Taberî-Tarih c.1, s.286, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389.

[12] İbn. Asâkir-Tarih c.2, s.388, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[13] Taberî-Tarih c.1, s.286, İbn. Asâkir-Tarih c.2, s.389, Ebütfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[14] Taberî-Tarih c.1, s.286, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[15] Sâlebi-Araıs s.333.

[16] ibn.Asâkir-Tarih c.2, s.389.

[17] Taberî-Tarih c.1, s.286, Sâlebî-Arais s.333, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[18] Taberî-Tarih c.1, s.286, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[19] Taberi-Tarih c.1, s.286, Ibn. Asakir-Tarih c.2, s.389, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[20] Taberi-Tarih c.1, s.286, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[21] Taberî-Tarih c.1, s.286-287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, ş.35-36.

[22] İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.

[23] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, ibn. Asakir-Tarih c.2, s.390, ibn. Esir-Kamil c.1 s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2 s.36.

[24] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, İbn. Esîr-Kâmil c!, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s36.

[25] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Asakir-Tarih c.2, s.390, ibn. Esîr-Kâmil c.1, s.263, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.

[26] Taberî-Tarih c.1,s.287, Ibn.Asâkîr-Tarih c.2,s.39O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.

[27] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.36.

[28] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333.

[29] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333.

[30] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.333, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.

[31] İbn.Esîr Kâmil c.1, s.263.

[32] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebi-Arais s.333-334.

[33] Taberî-Tarih c.1, s.287, Şâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.

[34] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.263.

[35] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[36] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[37] Taberî-Tarih c.1, s.287, Şâlebî-Arais s.334.

[38] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[39] Sâlebî-Arais s.334.

[40] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[41] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[42] Taberî-Tarih c.1, s.287.

[43] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[44] Taberî-Tarih c.1, s.287.

[45] Sâlebî-Arais s.334.

[46] Taberî-Tarih c.1, s.287.

[47] Sâlebî-Arais s.334.

[48] Taberî-Tarih c.1, s.287, ibn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34-35.

[49] Taberî-Tarih c.1, s.287.

[50] Taberî-Tarih c.1, s.287, İbn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.34-35.

[51] Taberî-Tarih c.1, s.287.

[52] İbn Asakir-Tarih c.2, s.388, ibn. Esir Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35.

[53] Taberî-Tarih c.1, s.287, ibn Asakir-Tarih c.2, s.388, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.35

[54] İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[55] Taberî-Tarih c.1, s.287, Sâlebî-Aris s.334.

[56] Taberî-Tarih c.1, s.287,

[57] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebi-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[58] Aynı Kaynaklar.

[59] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil r 1, s.264.

[60] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264,

[61] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[62] Taberî-Tarih c.1, s.288, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[63] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[64] Taberî-Tarih c.1, s.288, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[65] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[66] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[67] Taberî-Tarih c.1,s.288

[68] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[69] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[70] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[71] Taberî-Tarih c.1, s.288, Şâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264,

[72] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[73] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[74] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[75] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[76] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[77] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[78] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[79] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[80] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[81] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.264.

[82] Aynı Kaynaklar.

[83] İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.264.

[84] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, Esîr Kâmil c.1, S.265.

[85] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[86] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[87] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[88] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[89] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[90] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[91] Sâlebî-Arais s.334.

[92] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[93] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c 1 s.265.

[94] ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[95] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[96] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[97] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[98] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334.

[99] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1,s.265.

[100] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[101] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[102] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İÖn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[103] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[104] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265

[105] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[106] Taberî-Tarih c.1,s.288, ibn.Esîr Kâmil c.1, s.265

[107] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, ibn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[108] Sâlebî-Arais s.334.

[109] Taberî-Tarih c.1, s.288, Sâlebî-Arais s.334, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.265.

[110] Taberî-Tarih c.1 ,s.281.

[111] İbn.Kuteybe-Maarit s.22 Muhyıddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s 136.

[112] Taberî-Taritı c.1,s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38

[113] İbn Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38

[114] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdara c.1, s.136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[115] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[116] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, IbnAsakir-Tarih c.2, s.393, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, S.136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38

[117] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c. 2 ş.38.

[118] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s.136.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/247-257.

[119] Taberî-Tarih c.1, s.288, İbn.Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida c.2 s.38.

[120] Taberî-Tarih c.1, s.288.

[121] Taberî c.1, s.288, Sâlebî s.334, ibn Asakir s.392.

[122] İbn.Asakir-Tarih c.2, s.392.

[123] Taberî c.1, s.288, Sâlebî s.334.

[124] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.392-393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s. 38.

[125] Dineverî-Elahber s.23.

[126] ibn.Haldun-Tarih c.2 ks.1 s.106.

[127] Yâkubî-Tarih c.1, s.65, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1, s.61.

[128] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn Asakir-Tarih c.2, s.392, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[129] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebi-Arais s.335, ibn Esîr Kâmil c.1, s.265-266, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[130] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[131] Taberî-Tarih c.1, s.289, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[132] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[133] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335

[134] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[135] Taberî c.1, s.289, Sâlebî s.335, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[136] Taberî c.1, s.289, Sâlebî s.335, ibn. Esir Kâmil c.1, s.265-266.

[137] Sâlebî-Arais s.344.

[138] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.335.

[139] isrâ: 4-8.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/257-260.

[140] Taberî-Tarih c.1, s.281.

[141] Ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[142] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38.

[143] ibn.Asakir-Tarih c.2, s.393, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.38-39

[144] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.

[145] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.

[146] İbn. Kuteybe-Maarif s.22, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39.

[147] İbn. Kuteybe-Maarif s.22.

[148] Muhyiddin b. Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.l, s.107.

[149] Taberî-Tarih c.1, s.281.

[150] ibn.Kuteybe-Maarif s.22.

[151] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.39-40.

[152] Taberî-Tarih c.1, s.281

[153] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdatülebrar c.1, s.136.

[154] İbn.Kuteybe-Maarif s.22.

[155] Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136.

[156] ibn.Kutaybe-Maarif s.22.

[157] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, ibn. Esir Kâmil c.1, s.269.

[158] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343.

[159] ibn.Kuteybe-Maarit s.22.

[160] İbn. Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s.136.

[161] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[162] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyid­din b.Arabî-Muhâdara c.1, S. 136, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[163] Sâlebî-Arais s.343.

[164] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[165] Sâlebî-Arais s.343.

[166] İbn.Kuteybe-Maarif s.22, Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1, s. 136.

[167] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.343-344, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269.

[168] Taberî-Tarih c.1, s.289, Şâlebî-Arais s.344.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/260-263.

[169] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42

[170] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[171] Taberî-Tarih c.1, s.281, ibn. Esir Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[172] Taberî-Tarih c.1, s.281.

[173] Taberî-Tarih c.1, s.283. İbn.Haldun-Tarih c.2, kş.1, s.109.

[174] Dineverî-Elahbar s.27, Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.267.

[175] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.1, s.108.

[176] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268.

[177] Taberî-Tarih c.1, s.284, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.268-269, İbn.Haldun-Tarih c.2, ks.1, s.108, 109.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/263-264.

[178] Taberî-Tarih c.1, s.281, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42

[179] Taberî-Tarih c.1, s.281, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2, s.42

[180] ibn. Esîr Kâmil c.1, s.269.

[181] Taberî-Tarih c.1, s.289, İbn. Esir Kâmil s. 269-270.

[182] Taberî-Tarih c. 1, s.289.

[183] Taberî-Tarih c.1, s.289, Sâlebî-Arais s.344, İbn. Esîr Kâmil c.1, s.266.

[184] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/264-265.

[185] Bakara: 259.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/265.
DEVAMINA BAK


Danyal Aleyhisselam

Danyal Aleyhısselamın Soyu:


Danyal b.Hızkıl´ül ´asgar[1], Peygamber oğullarından[2], Süleyrnan b.Dâvud Aleyhisselamların soyundandı. [3]



Danyal Aleyhisselâmın Resul Olmayan Bir Nebi (Peygamber) Oluşu:


Hz. Ali, Danyal Aleyhisselâm hakkında: "O, Resul olmayan bir Nebî idi." demiştir. [4]



Danyal Aleyhisselâmın Esir Edilerek Babile Götürülüşü:


Bâbil hükümdarı Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´i, yıkarak İsrail oğullarının ço­cukları arasından seçip kumandanlarına paylaştırdığı[5] esir çocuklar arasında Danyal Aleyhisselâm da, bulunuyordu. [6]



Danyal Aleyhisselâmla Üç Arkadaşının Zindana Atılışı:


Bâbil halkı, Buhtunnassar´a baş vurarak;

"İsrail oğullarından esir edilen şu çocukları, bize vermeni, senden istemiştik.

Sen de, onları, bize vermiştin.

Vallahi, onlar, bizim yanımızda olalıdanberi, kadınlarımızın, bizi tanımadıkları­nı, onlarla ilgilendiklerini ve yüzlerini, onlara çevirdiklerini görüyoruz.

O çocukları, ya bizim aramızdan çıkar, al, ya da, onları, öldür!" dediler. Buhtunnassar:

"İçinizden, her kim, elindekini öldürmek isterse, öldürsün!" dedi.

Öldürülmek üzere çıkarılıp sağ bırakılmaları için, Allâha, yalvarmaları üzerine, Buhtunnassar tarafından sağ bırakılan Danyal Aleyhisselâmla Hananya, Azarya ve Mişaye[7] Bâbil Zindanına atılmışlardı.[8]

O sırada, Buhtunnassar; bir rü´yâ görmüş[9], fakat, gördüğü rü´yada görüp te, kendisini şaşırtan şeyi unutmuştu. [10]

Buhtunnassar, gördüğü rü´yadan, korkmuştu.

Sihirbazlarla Kâhinlerden, bunun, yorumunu sormuşsa da, onlar, yorama-mışlardı.

Danyal Aleyhisselâm, arkadaşlarıyla birlikte zindanda bulundukları sırada, bu­nu, işitti.

Zindancı; Danyal Aleyhisselâmın hal ve gidişatındaki güzelliği ve doğruluğunu görüp hoşuna gitmekte ve kendisine sevgi göstermekte idi.

Danyal Aleyhisselâm, ona:

"Sen, bana bir iyilik yap: Sahibinizin katında aracı ol da, görmüş olduğu rü´yâ-yı, ona yorayım." dedi.

Zindancı, gidip Danyal Aleyhisselâmın dileğini, Buhtunnassar´a haber verdi. [11]

Bunun üzerine, Buhtunnassar, Peygamber oğullarından[12] Danyal Aleyhisse­lâmla üç arkadaşını huzuruna çağırdı. [13]

Buhtunnassar´ın önünde, ona, secde etmedikçe, hiç kimse duramazdı.

Fakat, Danyal Aleyhisselâm, onun önünde secde etmeksizin ayakta durdu.

Buhtunnassar, ona:

"Seni, bana, secdeden alıkoyan nedir " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâm:

"Benim bir Rabb´im var ki, bana, ilim ve hikmet verdi.

Kendisinden başkasına secde etmememi de, bana, emretti.

Ben, kendisinden başkasına secde edersem, Onun, bana verdiği ilmi, benden çekip almasından ve beni, helak etmesinden korkarım!" dedi.

Buhtunnassar; Danyal Aleyhisselâmın verdiği cevaba hayret etti ve:

"Evet! Secde yapma! Sen, ahdine vefa etmekle, çok iyi etmiş ve sana verilen ilmin şerefini yükseltmiş, gözetmiş oluyorsun." dedikten sonra:

"Sende, şu gördüğüm rü´yânın ilmi ve yorumu var mıdır " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâm: "Evet!" dedi. [14] Buhtunnassar:

"Görmüş olduğum rü´yâyı, sonra, bana isabet eden bir şeyden dolayı, unuttu­ğum, beni hayrette bırakan o şeyin ne olduğunu, bana, haber verinizi" dedi.

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Sen, o rü´yâyı, bize haber ver de, biz, sana, onun yorumunu, haber verelim." dediler.

Buhtunnassar:

"Ben, or\u, t\a\wlayam\YOvum. [15]

Eğer, siz, bana, onu, onun yorumunu, haber vermezseniz, omuz kemiklerini­zi, sökeceğim!" dedi.

Danyal Aleyhisselâmla üç arkadaşı, Buhtunnassar´ın huzurundan çıktılar.

Allah´a, düa ettiler. Tazarru ve niyazda bulundular. [16]

Kendilerine, yardım etmesini[17], sorulan şeyin öğretilmesini, dilediler.

Yüce Allah da, onlara, sorulan şeyi öğretti.

Onlar, hemen Buhtunnassar´ın huzuruna vardılar. Ona:

"Sen, bir heykel görmüşsün!" dediler.

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi.

Danyal Aleyhisselâm ve arkadaşları:

"O heykelin iki ayağı ve iki bacağı: seramikten,

İki dizi ve iki baldırı: bakırdan,

Karnı: Gümüşten,

Göğsü: Altından,

Başı ve boynu: Demirdendi!" dediler. [18]

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi. [19]

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Sen, onu, hayretle seyredip durduğun sırada, Allah, onun üzerine, gökten, bir kaya saldı da, onu, ufatıverdi!

İşte, sana, rü´yânı unutturan da, bu idi." dediler.

Buhtunnassar:

"Doğru söylediniz!" dedi ve:

"Peki, bu rü´yânın yorumu, nedir " diye sordu.

Danyal Aleyhisselâmla arkadaşları:

"Bu rü´yânın yorumu, şöyledir:

Sana, kralların kudret ve tasarruf durumları gösterilmiştir ki, onlardan, bazısı­nın kudret ve tasarrufu, bazısından, daha gevşek ve yumuşaktı.

Bazısının, kudret ve tasarrufu, bazısından, daha güzeldi. Bazısının kudret ve tasarrufu da, bazısından, daha sert ve katı idi.

İlk kudret ve tasarruf: Seramik olup o, kudret ve tasarrufun en zaifi ve gev­şeğidir.

Sonra, onun üstünde bakır olup o, öncekinden daha üstün ve daha serttir. Sonra, bakırın üstünde gümüş olup o, bakırdan daha üstün ve daha güzeldir. Sonra, gümüşün üstünde altun olup o, gümüşten daha güzel ve daha üstündür.

En üstünde bulunan demir, senin kudret ve tasarrufundur ki, o, hükümdarla­rın en katısı ve kendisinden önce olanların en kudretlisidir. [20]

Senin görmüş olduğun ve üzerine, gökten Allah´ın salıp heykeli yere seren Kaya ise, Allanın, (semâdan indireceği Kitabla) Âhir zamanda[21] göndereceği bir Pey­gamberdir ki, o, hepsini ufatacak, emir, onun olacak, ona, varıp dayanacaktır!" dediler. [22]



Danyal Aleyhisselâmın Buhtunnassar Katında Yüksek Bir İtibar Kazanışı:


Danyal Aleyhisselâm; Buhtunnassar´ın rü´yâsını[23], haber verdiği[24] ve yordu­ğu zaman[25], Buhtunnassar, ona ve onun arkadaşlarına, çok ikram etti.

Danyal Aleyhiselâmı, sık sık, huzuruna kabul eder[26], yapacağı işleri, ona[27] ve onun arkadaşlarına[28] danışırdı. [29]

Danyal Aleyhisselâmı, üstün mevkilere getirdi. [30]

Danyal Aleyhisselâm, Buhtunnassar´ın yanında, insanların en şereflisi ve en sevgilisi olmuştu. [31]



Danyal Aleyhisselâm´ın Buhtunnassar´dan Sonraki Durumu:



Rivayete göre: Buhtunnassar´la onun daha üstü olan Büyük kıral Lührasp öl­dükten sonra, yerine, Beştasp b.Lührasp geçmişti.

Beştasp; Şam ülkesinin harap bir halde bulunduğunu[32], Filistin toprağında vahşî, yırtıcı hayvanların çoğaldığını[33] ve orada, insanlardan hiç kimse kalma­dığını işitince:

"BabiJ toprağında bulunan İsrail oğullarından, Şam´a dönmek isteyen kimse­ler, dönsün!" diye nida ettirmiş, Dâvud oğulları Hanedanından bir Zâtı da, onla­rın üzerine kıral yaparak kendisine, Beytülmakdis´i imâr etmesini[34] ve Beytül-makdis Mescid´ini yapmasını emretmişti. [35]

Diğer rivayete göre;

İran hükümdarı Behmen, Babil Valisi Ahşu Yereş´e yazı yazarak, İsrail oğulla­rına yumuşak davranmasını, kendilerinin, istedikleri yerlere gönderilmelerine, memleketlerine dönmelerine müsâade edilmesini ve kendilerinin seçecekleri kim­seyi, başlarına koymasını emretmişti. [36]

Danyal Aleyhisselâm´la Hananya, Azarya ve Mişayel, Beytülmakdis´e gitmek için Ahşu Yereş´ten izin istemiş idiyseler de, izin vermeğe yanaşmamış[37] ve:

"Benim yanımda, sizin gibi, bin Peygamber bulunsa, ben, sağ oldukça, onlar­dan, bir tanesini bile, yanımdan ayırmam" demiş[38], Danyal Aleyhisselâmı, Dev­letin Kadılık işlerile birlikte kendisinin her işini yürütmeğe memur etmişti.

Hattâ, Buhtunnassar´ın, Beytülmakdis´ten aldığı, hazinelerde saklanan her şeyin çıkarılıp Beytülmakdis´i iade edilmesini ve Büytalmakdisin, onunla, yeniden ya­pılmasını da, ona, emretmiş ve yapılmıştı. [39]



Enbiya Suretlerinin Danyal Aleyhisselâm Tarafından İpek Kumaşlara Çizilişi:



Âdem Aleyhisselâm, çocuklarından gelecek Peygamberleri görmeyi, Rabbın-dan, dilemiş, Yüce Allah da, onların suretlerini[40], Cennet ipeklerinden kumaşlara[41], onun için[42] çıkarttırıp[43] kendisine indirmişti[44].

Bunlar; Âdem Aleyhisselâmın, güneşin battığı yerdeki Mahzeninde saklı bulu­nuyordu. [45]

Zülkarneyn Aleyhisselâm, onu, ele geçirdi[46]

Âdem Aleyhisselâmın Mahzeninden çıkarıp[47] Danyal Aleyhisselâma verdi. [48]

Danyal Aleyhisselâm da, onlara göre[49], bu sûretleri[50], ipek kumaşlara[51] çizdi. [52]

Danyal Aleyhisselâmın çizmiş olduğu bu suretler, Zülkarneyn Aleyhisselâmın ele geçirdiği suretlerin aynı idi. [53]

Zülkarneyn Aleyhisselâm tarafından verilen suretlere göre Danyal Aleyhisse­lâmın ipek kumaşlar üzerine çizmiş olduğu, Âdem Aleyhisselâmdan, Muhammed Aleyhisselâma kadar olan bazı Peygamberlerin suretleri[54], kraldan krala -tevarüs sûretile- geçerek Kayser Herakliüse kadar gelip erişmiş[55], o da, onları, Sandığından birer birer çıkarıp Hz. Ebû Bekr´in Elçilerine göstermişti. [56]

(Tafsilât için Medine Devri I. cildin 294-304. sahifelerine bakınız.)[57]



Danyal Aleyhisselâmın Vefatı, Cesedi Ve Kabri:


Danyal Aleyhiselâm, bir müddet, Bâbil´de oturdu. [58]

Bâbil´den ayrıldıktan sonra, Huzistan´ın[59] Sus[60] nahiyesinde kaldı. [61] Ora­da, vefat etti. [62]´ Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Kendisinin cesedi[63] kabri[64] Sus´tadır.[65]

Yüce Allah; Hz. Ömer´in Halifeliği zamanında Sus şehrini, Ebû Mûsâ El Eş´a-rî´nin eliyle feth etti.

Ebû Mûsâ, Sus kralı Sabur´u, öldürdü.

Sus şehrini, kuşattı.

Şehirde bulunan şeyleri, Sabur´un mal ve mülklerini ganimet olarak aldı.

Mal depolarını, dolaşıp onların içinde bulunanları, alırken, bir meydanda, kilitli bir depoya rastladı ki, deponun kilidi, kalayla mühürlenmişti.

Ebû Mûsâ, Sus halkına:

"Bu depoda ne vardır

Ben, onun kilidinin de, kalayla mühürlenmiş olduğunu görüyorum." dedi.

Sus halkı:

"Ey Emîr! Onun içinde, sana yarayacak bir şey yoktur!" dediler.

Ebû Mûsâ:

"Onun içinde ne olduğunu, muhakkak, benim, bilmem lâzım!

Deponun kapısını açınız da, içinde ne vardır bir bakayım " dedi.

Kilidi, kırdılar ve kapıyı açtılar.

Ebû Mûsâ, depoya girip bakınca:

Uzun, havuz gibi oyulmuş bir taş ve içinde de, altun sırma ile dokunmuş bir kefenle kefenlenmiş, başı açık, ölü bir adam gördü!

Ebû Musa da, yanında bulunanlar da, ölü zatın boyunun uzunluğuna hayrette kaldılar.

Sonra, onlar, onun burnunu, karışladılar.

Bir karıştan fazla olduğunu gördüler.

Ebû Mûsâ, Sus halkına:

"Yazıklar olsun size! Kim bu adam " diye sordu.

Sus halkı:

"Bu adam, Iraklıdır."

Irak halkı, yağmurları kesildiği zaman, bununla, tevessül eder, yağmurla su­lanmak isterler, yağmurla sulanırlarmış!

Iraklıların kuraklığa uğramadıkları sırada, biz, yağmursuzluktan, kuraklığa uğ­ramışız.

Iraklılara adam salıp onu vesile kılarak yağmur dileyelim diye bize, onu, yolla­malarını, istemişiz.

Iraklılar, göndermeğe yanaşmayınca, yanlarında elli adam rehin bırakıp bunu, beldemize getirmiş, kendisile tevessül ederek yağmur dilemiş, yağmurla su­lanmışız.

Kendisini, Iraklılara iade etmemek görüşüne varmışız.

Kendisi de, ölüm döşeğine düşünceye kadar yanımızda oturmuş ve vefat etmiş.

İşte, onun kıssası ve hali, böyle imiş." dediler.

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus´ta bir müddet oturdu.

Hz. Ömer´e bir yazı yazıp Sus şehrinden, Allah´ın, kendilerine nasib ettiği şey­leri haber verdi ve ölü zâtın işini de, yazısında, yazdı.

Yazı, varıp Hz. Ömer, onu, okuyunca, Eshabın Ulularını, yanına çağırdı.

Onlara, ölü zat hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordu.

Onlardan hiç birinde, onun hakkında bir bilgi bulamadı.

Ancak, Hz.Ali:

"Bu Zat, Danyal Hakîmdir.

Kendisi, Resul olmayan bir Nebîdir.

Eski zamanda, Buhtunnassar´ın ve ondan sonraki krallardan bazısının yanın­da bulunmuştu." dedi ve onun, başından sonuna ve vefatına kadar kıssasını an­lattıktan sonra:

"Sahibine (Ebû Musa´ya) yaz! Onun üzerine, cenaze namazını kılmasını ve onu, Sus´luların erişemeyecekleri bir yere gömmesini, kendisine, emret!" dedi.

Hz.Ömer, bunu, Ebû Musa´ya yazdı. [66]

Yazısında:

"Onu, beyaz Kabatî bezinden kefene sar, ve kefene, koku sür.

Üzerine, cenaze namazı kıl.

Sonra, onu, Peygamberlerin gömüldüğü gibi, göm!

Malına, bak. Onu, Müslümanların Beytülmal´ına koy!" dedi. [67]

Bunun üzerine, Ebû Mûsâ, Sus ırmağının yolunu, başka bir yola çevirip akıt­malarını, Sus halkına emretti.

Sonra, Danyal Aleyhisselâmın üzerinde bulunan kefenden başka bir kefene sarılmasını, emretti.

Sonra, yanında bulunan Müslümanlarla birlikte onun cenaze namazını kıldı. Suyu çekilen ırmak yatağının ortasına kabrini kazdırıp, kendisini gömdürdükten sonra, ırmağı eski yoluna çevirterek onun üzerinden akıttı. [68]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.38,40, İBn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.107,117

[2] Taberî-Tarih c.1,s.289, c.2,s.15.

[3] ibn Habîb - Kitabülmuhabber s. 390.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.

[4] Sâlebî - Arais s. 341.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.

[5] Taberi - tarih c. 1, s. 289.

[6] ibn Kuteybe Maarif s. 22 - 23, Dineveri el Ahbar S. 23 Taberî Tarih c. 1, s. 289, Salebi Arais s. 335, İbn Esir Kamil c.1, s.265, Muhyiddin b. Arabî Muhadaratülbrar c. 1, s. 136.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269.

[7] Taberi Tarih c.1, s.290.

[8] Sâlebî-Arais s.338.

[9] Taberi Tarih c.1, s.289, Sâlebî Araisb s. 338, ibn Esir Kamil c.1, s.266.

[10] Taberî Tarih c.1, s.289, Esir Kâmil c.1, s.266.

[11] Sâlebî Arais s. 338.

[12] Taberi Tarih c.1, s.289.

[13] Taberî tarih c.1, s.289, ibn Esir c.1, s.266.

[14] Sâleî Arais s.338.

[15] Taberî Tarih c.1, s.289.

[16] Taberî Tarih c.1, s.289-290, ibn Esir Kâmil c.1, s.266.

[17] Taberî Tarih c.1, s.289.

[18] Taberî Tarih c.1, s.290, İbn Esîr, c.1, s.266.

[19] Taberî Tarih c.1, s.290.

[20] Taberî Tarih c.1, s.290, Esir Kâmil c.1, s.266.

[21] Sâlebî Arais s.339.

[22] Taberî Tarih c.1, s.290, ibn Esîr Kâmil c.1, s.266.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/269-272.

[23] ibn Kuteybe Maarif s. 22, Sâlebî Arais s.339.

[24] Sâlebî Arais s.339.

[25] İbn Kuteybe Maarif s.22, Sâlebî Arais s.339.

[26] Sâlebî Arais s.339.

[27] Sâlebî Arais s.339, ibn. Esîr-Kâmil c.1, s.266-267.

[28] İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.266-267.

[29] Sâlebî Arais s.339, İbn. Esîr-Kâmil c.1, s.266.

[30] ibn. Kuteybe-Maarif s.23.

[31] Sâlebî Arais s.339.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/272-273.

[32] Taberî Tarih c. 1 s.281, Ibn Esîr Kâmil, c.1, s.269, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[33] Taberî Tarih c.1 s.281, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[34] Taberî Tarih c.1 s.281, ibn Esîr Kâmil c.1, s.269, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.42.

[35] Taberî Tarih c.1 s.281.

[36] Taberî Tarih c.1 s.283, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s. 109.

[37] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil, c.1, s.268, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s.108.

[38] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.268.

[39] Taberî Tarih c.1 s.284, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.269, Ibn Haldun Tarih c.2, ks.1, s.108,109.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/273.

[40] Ebû Nuaym Delâilünnübüvve c.1, s.22, Beyhakî Delâilünnübüvve c.1, s.291, Ebülferac İbn Cevzi Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratül ebrar c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.253, A.Aliyyülmüttakî Kenzül´ummal c.12, s.471.

[41] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhâdara c.1, s.104.

[42] Muhyiddin b. Arabî Muhâdaratülebrar c.1, s.104.

[43] Ebâ Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferac Elfvefa c.2, s.731, İbn Arabî 104.

[44] Beyhakî Delâil c.1, s.291, Zehebi Tarihulislam c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253, Kenzülummal c.12, s.471.

[45] Beyhaki Detail c.1, s.291, Elvefa c.2, s.731, Muhâdara c.1, s.104, Zehebî c.2, s.374, Ebülfida Tefsir c.2, s.253.

[46] Ebû Nuaym Delaîlünnübüvve c.1, s.22, Ebülferec İbn Cevzi Elfvefa c.2, s.731.

[47] Ebû Nuaym Delâil, c.A, s.22, Beyhatö Delâilünübüvve c.1, s.291, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, Muhyiddin b. Arabî-Muhâdara c.1, s.104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.1, s.22.

[48] Beyhakî Delâil c. 1, s.291, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.374, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2, s.253, Diyar Bekri Hamîs c.1, s.22.

[49] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, İbn Arabî Muhâdara c.1, s.104.

[50] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, ibn Arabî Muhadara c.1, s.104.

[51] Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî Hamiş c.1, s.22.

[52] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c. 1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.

[53] Ebü Nuaym Delâil c.1, s.22, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c.1, s.104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374, Kenzülummal c.12, s.471, Diyar Bekrî c.1, s.22.

[54] Ebû Nuaym Delâil c.1, s.21-23, Beyhakî-Delâil c.1, s.287-291, Ebülferec Elvefa c.2, s.731, İbn Arabî Muhadara c.1, s.100-104, Zehebî Tarihulislam c.2, s.366-374, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2, s.252-253, Diyar Bek­rî Hamîs c.1, s.22.

[55] Dineverî El´ahbar s. 19, Zehebî Tarihulislam c.2, s.374.

[56] Dineverî El´ahbar s.18-19, Ebû Nuaym-Delâil c.1, s.21-23, Beyhaki Delâil. c.1, s.287 - 291, Ebülferec Elvefa c.2, s.729 - 731, Muhyiddin b. Arabî Muhadara c.1, s. 100 -104, Zehebî-Tarihulislâm c.2, s.366-374, Hâkimden naklen Ebülfida Tefsir c.2, s.252-253, Diyar Bekrî Hâmis c.1, s.22.

[57] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/273-274.

[58] Şâlebî Arais s.340.

[59] İbn Esir kâmil c.1, s.268

[60] İbn Kuteybe Maarif s.23. Salebi Arais s.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268

[61] İbn Kuteybe Maarif s.23

[62] Dineverî El´ahbar s.23, Salebi Arais sb.340, İbn Esîr Kâmil c.1, s.268.

[63] Dinever! El´ahbar s.48.

[64] İbn Kuteybe Maarif s.23, BeyhakiDelâilünübüvvec.1, s.292, Muhyiddinb. ArabîMuhâdaratülebrarc.1, s.136.

[65] İbn Kuteybe Maarif s.23, Dineveri El´ahbar s.49, Beyhaki Delâil c.1, s.292, Muhyiddin b. Arabi Muhadaratüleb-rar c.1, s.136.

[66] Sâlebî Arais s.340-341.

[67] A. Aliyyülmüttakî Kenzül´ummal c.12, s.482.

[68] Sâlebt Arais s.341.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/274-276.
DEVAMINA BAK


Uzeyr Aleyhisselam

Uzeyr[1] b.Cerve[2] Hârûn Aleyhisselâmın zürriyetindendir.[3]

Uzeyr Aleyhisselâmın Esirliği Ve Peygamberliği:


Buhtunnassar; Beytülmakdis´i yıktığı zaman, İsrail oğullarının Tevrat okuyan­larından ve Bilginlerinden öldürdüğü kırk bin kişi arasında, Uzeyr Aleyhisselâ­mın babasını ve dedesini de, öldürmüş[4]; o sırada, küçük bir çocuk olan Uzeyr Aleyhiselâmı, küçük gördüğü için, öldürmemişti.

Kendisinin, Tevrat okuduğunu da, kimse bilmiyordu. [5]

İsrail oğullarından alınan esir çocuklarla birlikte, o da, Bâbil toprağına götü­rülmüştü. [6]

Buhtunnassar´ın elindeki esirler içinde, Danyal Aleyhisselâm gibi, Uzeyr Aley-hisselâm da, bulunuyordu. [7]

Buhtunnassar, öldükten[8] ve Beytülmakdis imâr edildikten sonra, oraya dö­nen İsrail oğulları arasında idi. [9]

Uzeyr Aleyhisselâm, kırk yaşına bastığı zaman, Yüce Allah, ona, hikmet verdi.

Tevratı, onun kadar ezberleyen ve bilen yoktu. [10]

Allah´ın, Salih ve Hakîm bir kulu olduğu, muhakkak[11] ve İsrail oğulları Peygamberlerinden bir Peygamber olduğu meşhurdur. [12]

İsrail oğulları, Beytülmakdis´e döndükleri zaman[13], yanlarında Tevrat yoktu.

Çünki, Beytülmakdiste bulunan şeyler alınırken, Tevrat ta, ellerinden alınıp ya­kılmış ve yok edilmişti. [14]

Yüce Allah, İsrail oğulları için, Tevratı, yenilesin ve bu, kendileri için de, bir Mucize olsun diye, Uzeyr Aleyhisselâmı, gönderdi.

O da, onlara, Tevratı okuyup yazdırdı, ve: "Tevrat, işte, budur!" dedi. [15]

İsrail oğulları; Tevrattaki helalları, haramları, yeniden öğrenmiş oldular ve Uzeyr Aleyhisselâma da, hiç bir kimseye göstermedikleri sevgiyi gösterdiler.

O da, onları, düzeltti.

Yüce Allah tarafından ruhu kabz olununcaya kadar, onların arasında oturdu.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

Uzeyr Aleyhisselâm´dan sonra İsrail oğulları arasında bir takım bid´atlar çıktı. [16]

Yanlış inançlara saptılar:

"Yüce Allah; Tevratı, kalblerimizden silip giderdikten sonra, onu, bizim ara­mızdan, Kendisinin oğlundan başka hiç bir kimsenin kalbine koymaz!" [17]

"Uzeyr, Allah´ın oğludur!" diyecek kadar ileri gittiler. [18]

Yüce Allah, Yehûdîlerin ve Hıristiyanların bu husustaki dalâletlerini ve kendi­lerine inen Kitapları nasıl değiştirdiklerini, Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklar:

"Yahudiler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler). Hıristiyanlar da: Mesih (İsâ) Allanın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların ağızlarıyle (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, daha önce küfr eden­lerin sözlerini taklid ediyorlar.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar!

Onlar, Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiplerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, bir olan Allah´a ibadet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir. [19]

"Elleriyle Kitabı (yalan yanlış) yazıp ta, sonra, onu, az bir baha ile satabilmek için:

Bu, Allah katındandırü diye gelenlerin vay haline!

Vay şu kazanmakta oldukları (günah) yüzünden onlara!" [20]

"Ehl-i Kitab´dan öyle bir güruh vardır ki:

(Bir şey okuyorlarmış gibi) dillerini, Kitaba doğru eğip bükerler, siz, onu, Kitab-dan sanasınız diye.

Halbuki, o, Kitabdan değildir.

"Bu, Allah katındandır! derler.

O ise, Allah katından değildir.

Allâha karşı, kendileri bilip dururken yalan söylerler. "[21]



Yüz Yıl Ölü Bırakılıp Diriltilen Zat Uzeyr Aleyhisselâm Mıydı


Bakara sûresinin 259. âyetinde yüz yıl ölü halde bırakılıp diriltildiği açıklana­nın Zat´ın, Uzeyr Aleyhisselâm olduğu da, ileri sürülmekte[22] ve:

"Selef ve Halef Ulemâsının çoğunluğu katında meşhur olan, budur!" denil-mektedir. [23]

(Uğranılan harap şehir Beytülmakdis olduğuna göre) Uzeyr Aleyhisselâmın, ora­ya, ancak, Buhtunnassar, öldükten sonra geldiği[24] ve kendisinin, Beytülmakdis imar edildiği zaman[25], İsrail oğullarından, oraya dönen halk arasında bulundu­ğu da[26], unutulmamak, gözönünde tutulmak gerekir.[27]









--------------------------------------------------------------------------------

[1] Sâlebî Arais s.344, Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.

[2] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.

[3] Sâlebî Arais s.344, Ibn Asâkirden naklen Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/279.

[4] Sâlebî Arais s.344.

[5] Sâlebî Arais s.346.

[6] Sâlebî Arais s.344.

[7] Ibn Kuteybe Maarif s.22-23.

[8] Muhyiddin b. Arabi Muhadaratülebrar c.1, s. 136.

[9] Taberî Tarih c.2, s.5, Ibn Esir Kâmil c.1, s.280.

[10] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.

[11] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.44.

[12] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.46.

[13] Sâlebî Arais s.347, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.280

[14] İbn esîr Kâmil s.270

[15] Sâlebî Arais s.347

[16] Ibn Esîr Kâmil c.1, s.271

[17] Sâlebî Arais s.347

[18] Sâlebî Arais s.347, Ibn Esîr Kâmil c.1, s.271.

[19] Tevbe: 30-31.

[20] Bakare: 79.

[21] Âli imran: 78.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/279-281.

[22] Sâlebî Arais s.344, ibn Ebîr Kâmil c.1, s.270.

[23] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.43.

[24] Muhyiddin b. Abart Muhadaratülebrar c.1, s.136.

[25] Taberi Tarih c.2, S.5, ibn Esir Kâmil c.1, s. 280.

[26] Taberi Tarih c.2, s.5, İbn Esir Kâmil c.1, s.270, 280.

[27] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/281.
DEVAMINA BAK


Zulkarneyn Aleyhisselâm

Zulkarneyn Aleyhisselâmın İsmi, Soyu Ve Peygamber Olup Olmadığı


Zülkarneyn Aleyhisselâmın ismi, soyu ve Peygamber olup olmadığı... Hakkın­da bir çok ve çelişkili rivayetler bulunmaktadır.

Kendisinin, Sa´b b.Abdullah´ülkahtânî olduğu söylendiği gibi, babasının Hım-yerîlerden olduğu da, ileri sürülmektedir.[1]

İbn.Habîb de; Hımyer krallarının isimlerini -Hişam b.Kelbî´den sırasıyla kitabı­na geçirirken, Sa´b b.Karîn b.Hemal´ı, -Yüce Allanın, Kitabında- Zülkarneyn diye anmış olduğunu kayd ettikten sonra, kral Zeyd b.Hemal´ı kayd edip ona da, Yü­ce Allanın Tübba´ adını vermiş olduğunu açıklar. [2]

Zülkarneyn Aleyhnisselâm hakkında:

"Hem Nebi idi, hem Resul idi." diyenler olduğu gibi[3],

"Hayır! O, Resul olmayan bir Nebi idi.

Resul olmayan bir Nebî oluşu, inşâallâh, Sahih´dir!" diyenler de, vardır. [4]

Hz. Ali´ye göre, Zülkarneyn Aleyhisselâm:

Ne bir Nebi, ne de, bir kraldı.

Fakat, Allanın Salih bir kulu idi ki, o, Allâhı, sevmiş, Allah da, onu, sevmişti. [5]



Zülkarneyn Aleyhisselâmın Faziletleri Ve Yer Yüzündeki Seyahat Ve Fetihleri:


Başka hiç bir kimseye verilmeyen, Zülkarneyn Aleyhisselâma verilmiş, her türlü sebepler, imkânlar, ona bahş edilmişti.

Yer yüzünün doğularındaki ve batılarındaki beldelerine, hattâ doğunun, batı­nın gerisinde halk bulunmayan yerlerine kadar ulaşmış, ayak bastığı her yerin halkına hâkim olmuştu. [6]

"Zülkarneyn´in; yer yüzünün, doğularına, batılarına varıncaya kadar ulaşma­ğa nasıl güç yetirebildiği hakkındaki görüşün nedir " diye sorulunca, Hz.Ali:

"Bulutlar, ona, yol aldırır;

Yollar, ona, düzeltilir;

Nurlar, ona, döşenip yayılır;

Kendisine, gece, gündüz, bir olurdu!" demiştir. [7]



Kur´ân-I Kerimin Zülkarneyn Hakkındaki Açıklaması:


(Ey Resulüm!) Sana, Zülkarneyn´i, sorarlar.

De ki:

Size, onun (hâlinden)de, haber söyleyeyim:

Hakîkatan biz, onu, yer yüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona, (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep (bir yol) verdik.

O da (batıya doğru) bir yol tuttu.

Nihayet, güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara bir balçıkta batar buldu.

Bunun yanında da, bir kavm buldu.

(Kendisine) dedik ki:

Zülkarneyn! (Onları) azaba uğratmanda da, haklarında güzellik (tarafını) tutmanda da, serbestsin!

Dedi ki:

Amma kim zulm ederse, biz, onu, azaba uğratacağız.

Sonra da, o, Rabbına döndürülür de, O da, kendisini, şiddetli bir azâb)a duçar eder.

Amma kim de, imân eder, güzel de, hareket eylerse, onun için, en iyi bir mükâ­fat vardır.

Ona, emrimizden kolay (taraf)ını da, söyleyeceğiz. Sonra, o, başka bir yol tuttu.

Nihayet, üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere ulaştığı zaman, onu, öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki, biz, onlar için, buna karşı (korunacak) hiç bir siper yapmamıştık. (Ne elbiseleri vardı, ne evleri)

İşte (Zülkarneyn´in işi), böyle idi.

Halbuki, onun yanında (neler vardı) ki, biz, hepsini, İlm(imiz)le kuşatmışız. Sonra (o), yine, bir yol tuttu.

Nihayet, iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde, hemen hiç söz anla­maz bir kavim buldu.

Onlar:

Zülkarneyn! Hakîkat, Ye´cüc ve Me´cüc, bu yerde fesad çıkaran (kabile)lerdir.

Bizimle, onların arasına bir sed yapman üzerine, sana bir vergi verelim mi dediler.

(Zülkarneyn):

Rabb´imin, beni, içinde bulundurduğu (nimet, sizin vereceğinizden) daha ha­yırlıdır.

Haydin, siz, bana (bedenî kuvvetle yardım ediniz de, sizinle, onların arasına sağ­lam bir mania yapayım.

Bana, demir kütleleri getiriniz! (O karşılıklı iki dağın) İki yanı, tam denkleştiği vakit: Lifleyiniz! dedi.

Nihayet, onu (demiri) bir ateş haline koyduğu zaman da: Getiriniz bana, üstüne, erimiş bakır dökeyim! dedi.

Artık, onu, aşmaya da, güc yetiremediler, onu, delmeye de, muktedir olamadılar.. Bu, Rabb´imden, bir merhamettir. Fakat, Rabb´imin va´di gelince, o, bunu, dümdüz yapar. Rabbımın va´di, bir hakdır! Dedi. [8] Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun![9]









--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ibn Asâkir Tarih c.5, s.254-255.

[2] Ibn Habîb Kitabülmuhabber s.365-366.

[3] Ebülfida Elbidaye vennihaye c.2, s.103.

[4] Salebi Arais S.361.

[5] Ibn İshak Kutabülmabtedâ velmeb´as c.5, s. 185, Ibn Asâkir Tarih c.5, s.256.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/285.

[6] Ibn Ishak, Ibn Hişam Sîre c.1, s.328.

[7] İbn ishak Kitabülmühteda velmeb´as c.5, s. 185.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/285-286.

[8] Kehf: 83-98.

[9] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/286-287.
DEVAMINA BAK


Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmlar


Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleki:

Zekeriyyâ b.Berahyâ[1] Aleyhisselâmın soyu, Süleyman b.Dâvûd Aleyhisse-lâmlara[2],

Süleyman b.Dâvûd Aleyhisselâmların soyu da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâ-ma dayanır. [3]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, böyle Enbiyâ oğullarından olduğu için, Beytülmakdis´-te, vahiy yazardı.

Zâten, Enbiyâ oğullarından[4] veya İsrail oğullarıyla onların bilginlerinden[5] olup ta[6], kendisin[7] veya neslini Beytülmakdisin hizmetine vakf ve habs etmeyen bir kimse yoktu ki. [8]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarının hem Peygamberi, hem de, Din Bil­ginleri ve Danışmanları Başkanı idi.[9] Kendisi, marangozdu da.[10]



Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Peygamberliği:


İsrail oğullarına en son gönderilen Peygamberler: Dâvûd Aleyhisselâm Hane­danından:

Zekeriyyâ,

Yahya b.Zekeriyyâ,

İsâ b.Meryem Aleyhisselâmlardı. [11]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Biz, ona (İbrahim´e) İshak ile Yâkub´u ihsan ettik, ve her birini, Hidâyete (Nü­büvvete) erdirdik.

Daha önce de, Nuh´u ve onun neslinden Davud´u, Süleyman´ı, Eyyûb´u, Yûsuf´u, Musa´yı ve Harun´u da, Hidayete (Nübüvvete) kavuşturduk.

Biz, iyi hareket edenleri, işte, böyle mükâfatlandırırız.

Zekeriyyâ´ya, Yahya´ya, İsa´ya ve İlyas´a da (böyle Hidayet, Nübüvvet) verdik.

Onların hepsi, Sâlihlerdendi. [12]"


Zekeriyyâ Aleyhisselâmın Allâh´dan Bir Oğul Dileyişi Ve Yahya Aleyhisselâmla Müjdelenişi:


Zekeriyyâ Aleyhisselâm; 92[13] veya 99[14], ya da, 120 yaşında, zevcesi de, 98 yaşında bulunduğu sırada[15] idi ki, ne zaman Hz.Meryem´in Mesciddeki odası­na uğrasa, onun yanında, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış mey-vası bulur[16], ona:

"Ey Meryem! [17] Bu, sana, nereden geliyor " diye sorar, o da: "Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi. [18]

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Hz. Meryem´e, böyle, kış mevsiminde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası ihsan edildiğini görünce:

"Meryem´e, bunu, yapan, benim zevcemi de, doğum yapmağa elverişli yap­mağa kadirdir!" diyerek kendisine bir oğul ihsan buyurması için Yüce Allah´a dua etti. [19]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Zekeriyyâ´yı da (an!):

Hani, o, Rabb´ine:

Rabbim! Beni, yalnız başıma bırakma!

Sen, Vârislerin, en hayırlısısın! diye niyaz etmişti.

Biz, onu(n)da, (bu duasını) kabul ve kendisine, Yahya´yı, ihsan ettik.

Zevcesini, (doğurmaya) sâlih (elverişli) kıldık.

Hakikat, (bütün) bunlar (bu Peygamberler) hayr işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak bize düa ederlerdi.

Onlar, bizim için, derin saygı gösterenlerdendi[20]"

"(Bu) Kulu Zekeriyyâ´ya, Rabbinin rahmetini anışıdır:

O, Rabbine, gizlice niyaz ettiği zaman:

Ey Rabb´im! Hakîkatan. ben... Benim, kemiğim yıpradı.

Başımın saçı, tutuştu (saçlarım ağardı, ihtiyarladım)

Rabb´im! Ben, Sana, ne düa etmişsem, bedbaht (ve mahrum) olmadım.

Hakikatan, ben, kendimden sonra, yerime gelecek akrabamdan endişeye düştüm. Zevcem de, kısırdır.

Binâen aleyh, bana, tarafından (ve kendi sulbümden) bir oğul ihsan et! ki, bana da, mirasçı olsun, Yâkub Hanedanına da, mirasçı olsun.

Rabbim! Sen, onu rızana kavuştur! demiştir. [21]

Orada, Zekeriyyâ, Rabb´ına:

Rabb´im! Bana, Senin tarafından, çok temiz bir zürriyet ihsan et!

Muhakkak, Sen, duayı hakkıyle işitensin! diye dua etti.

O, Mihrabda durup namaz kılarken, Melekler, ona (şöyle) seslendi:

"Gerçekten, Allah, sana, Kendisinden bir Kelime´yi (Kün emrile yaratılan İsa´yı) tasdik edici bir Efendi, nefsine hâkim ve Şilinlerden bir Peygamber olmak üzre Yahya´yı, müjdeler!´[22]

"(Allah):

Ey Zekeriyyâ! Hakikatan, sana, Yahya adında bir oğul müjdeleriz ki, bundan önce, biz, ona, hiç bir (kimseyi) adaş yapmamıştık!" buyurdu. [23] (Zekeriyyâ):

Rabb´im! Benim nasıl bir oğlum olabilir ki Zevcem, bir kısırdır. Ben ise, ihtiyarlığın son haddine varmışım! dedi. [24] "...(Allah):

Öyledir. (Fakat), Allah, ne dilerse, yapar!" buyurdu. [25] (Zekeriyyâ):

Ey Rabb´im! Bana (bu hususta) bir nişan ver! dedi. (Allah): senin nişan ´ır[26]: sapa sağlam olduğun hald[27], sâde bir işaretten başka[28], üç gece, insanlarla konuşamaman[29], insanlara, üç gün söz söyleme-mendir.

Bununla beraber, Rabb´ini, çok an ve akşam, sabah, onu, Teşbih et!" buyurdu. [30]

Derken (Zekeriyyâ), Mescidinden, kavminin karşısına çıkıp onlara:

"Sabah, akşam Tesbihde bulununuz!" diye işaret verdi. [31]

[attachment=52751]

Yahya Aleyhisselâmın Doğuşu:



Yahya Aleyhisselâm, İsâ Aleyhisselâmdan altı ay önce doğdu. [32]

İsâ Aleyhisselâmdan altı ay büyüktü. [33]



Yahya Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:



Yahya Aleyhisselâm:

Güzel yüzlü, Çatık kaşlı, Seyrek saçlı[34], Uzunca burunlu[35], İnce sesli, Kısa parmaklı idi. [36]



Yahya Aleyhisselâmın Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:


Yüce Allah; Yahya Aleyhisselâm hakkında Kur´ân-ı kerimde şöyle buyurur:

"(Ona, çocukluğunda):

Ey Yahya! Kitabı, kuvvetle tut! (dedik)

Henüz sabi iken, ona, Hikmet verdik (Tevratı, öğrettik)

Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günahlardan) temizlik (verdik)

O, çok Müttakî idi.

Anasına, Babasına da, itaatli idi, bir serkeş ve âsî değildi.

Dünyaya getirildiği gün de, öleceği gün de, diri olarak (kabrinden) kaldırılacağı gün de, ona, Selâm olsun!" [37]

Yahya Aleyhisselâma[38] yaşıtı olan çocuklar:

"Ey Yahyâ! [39] Bizimle gel de, oynayalım " dedikleri zaman[40]

"Biz, oyun için, yaratılmadık![41] Ben, oyun için, yaratılmadım! derdi. [42]

Sekiz yaşında Beytülmakdis´in hizmetine girip on beş yaşına kadar orada, gün­düzleri hizmet, geceleri de feryad ederek ağlardı. [43]

Yahya Aleyhisselam, çocukluğundan beri[44], Yüce Allah´a tâatta[45] çok gay-retli[46], güçlü[47], Allah´a´ibâdet ve tâatta insanların ulusu idi[48]

Kıldan dokunmuş elbise giyer, arpa ekmeği yerdi.

Yahya Aleyhisselâmın; ne bir dinarı, ne bir dirhemi, ne de barınacak bir mes­keni vardı[49].

Gece, kendisini, nerede bürürse, orada kalırdı. Ne bir kölesi, ne de bir cariyesi vardı.

Allah´a, çok ibâdet eder, Cehennem korkusuyla, ağlar dururdu. Zekeriyyâ Aleyhisselam; halk´a va´z edeceği zaman cemâat arasında Yahya Aleyhisselam, bulunursa, ne cennetten, ne de, cehennemden bahsederdi. [50]

İsâ Aleyhisselam; Yahya Aleyhisselâmla karşılaştıkça,o nu, hep hüzünlü ve ta­salı bulurdu. Bir gün ona:

"Ey Yahya! Ben, seni hep, hüzünlü ve tasalı görüyorum Yoksa, sen, Yüce Allah´ın Rahmetinden ümid mi kestin " dedi. Yahya Aleyhisselam: "Ben de, seni, hep sevinçli görüyorum!

Yoksa, sen Yüce Allah´ın Mekrinden (ibtilâ ve imtihanından) emin mi oldun " dedi.

Bu hususta inen Vahy ile İsâ Aleyhisselâmın sözü doğrulandı[51].

Yahya Aleyhisselam; İsrail oğullarının Bayramlarında ve toplantı yerlerinde du­rup va´z eder, onları Yüce Allah´a ibâdete davet ederdi. [52]

Hârisül´eş´arî´nin, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmdan rivayetine göre:

Yüce Allah; Yahya b. Zekeriyyâ Aleyhisselâma, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzre, beş kelime emretmişti.

Kendisi, bu hususta, biraz ağır ve yavaş davranmca, İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, hem kendin amel etmek, hem de amel etmelerini İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun.

Bunu, İsrail oğullarına, ya sen tebliğ edersin, ya da, ben tebliğ ederim!" deyince Yahya Aleyhisselâm:

"Ey Kardeşim, Sen, bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azaba uğra­mamdan veya yere batırılmamdan korkarım!" dedi ve hemen İsrail oğullarını, Beytül-maktis´de topladı.

Beytülmakdis, İsrail oğullan ile doldu.

Yahya Aleyhisselâm, yüksek bir yere oturup Allah´a hamd´ü sena ettikten sonra şöyle dedi:

"Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emrede­yim diye beş Kelime emretti.

Onların ilki:

Kendisine, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, Allah´a ibâdet etmenizdir.

Bunun misâli:

Öz malı olan altun veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki köle, çalışmasının kazancını, Efendisinden başkasına ödeyordur.

Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, razı olur Hiç kuşkusuz, sizi Yüce Allah, yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah´a, hiç bir şeyi şerik koşmaksızın, ibâdet ediniz! Allah, namaz kılmanızı, size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü, sağa sola çevirmeyiniz.

Şüphe yok ki, Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöne­liktir.

Allah, size, orucu, emretti. Bunun misâli:

Yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer.

Hiç şüphesiz, oruçlunun ağzının kokusu, Allah katında, misk kokusundan daha gü­zeldir.

Allah, size Sadakayı, emretti.

Bunun misâli:

Düşmanın esir edip ellerini, boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki, o

"Canımı, elinizden kurtarmak için, size bir fidye, kurtulmalık versem olmaz mı " diyerek kendisini, onlardan kurtarıncaya kadar, az çok kurtulmalık akçesi öder durur.

Allah, size Allah´ı, çok zikretmenizi, anmanızı da, emretti. Bunun misâli:

Düşmanın, kendisini, sür´atle tâkıb ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır.

İşte, kul da, Allah´ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur." [53]



İsrail Oğullarının Yahya Aleyhisselâma Kimliğini Ve Görevini Sormaları:



Yuhanna´ya göre:

İsrail oğulları; üç Peygamberin gelmesini beklemekte idiler.

İlki: tekrar geleceğini sandıkları İlya,

İkincisi: Mesîh İsâ Aleyhisselâm,

Üçüncüsü de, herkesin bildiği ve kendisinden, sâdece (O Peygamber) diye bahs ettiği Peygamberdi.

Bunun için, İsrail oğulları, Yahya Aleyhisselâma: "Sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, Mesîh değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Öyle ise, nesin

Sen, İlya mısın " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"Yoksa sen, O Peygamber´misin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Hayır! Değil´im!" dedi.

İsrail oğulları:

"O halde, sen kim´sin " diye sordular.

Yahya Aleyhisselâm:

"Ben, İşa´yâ Peygamber´in dediği gibi: (Rabb´ın yolunu, düzeltiniz! diye çölde çağıran´ın sesiyim!"

"Aranızda, biri duruyor da, siz onu bilmiyorsunuz.

Benden sonra gelen, O´dur.

Ben, O´nun çarığının bağını çözmeye lâyık değilim!" dedi.[54]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm, otuz yaşında iken, Ürdün ırmağında İsâ Aleyhisselâmla buluştu. [55]

Şam´a gidip İsâ Aleyhisselâmla orada buluştuğu zaman da halkı, Allah´a iba­dete davetten geri durmadı.[56]

İsâ Aleyhisselâmın, Yahya Aleyhisselâmı, on iki Havarisinin başında, halka, Al­lah´ın emir ve nehiylerini bildirmek üzere, gönderdiği de, rivayet edilir. [57]



İsrail Oğullarının Yahya Ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları Şehid Etmeleri:



İsrail oğulları; Bâbil esaretinden, Beytülmakdis´e döndükten sonra, [58] Beytül-makdis´i, imar ettiler. [59]

İşlerini, düzelttiler. [60]

Oldukça da, çoğaldılar. [61]

Fakat, bir takım kötülükler ihdas etmekten de, geri durmadılar.

Bununla beraber, Yüce Allah, onlara[62], onların üzerlerine, fazlu rahmetini[63], tekrarlıyor, Peygamberler gönderiyordu.

İsrail oğulları ise, gönderilen Peygamberlerden bir kısmını, yalanlıyor, bir kıs­mını da, öldürüyorlardı.

İsrail oğullarına, en son gönderilen Peygamberler de, Dâvûd Aleyhisselâm Ha­nedanından Zekeriyyâ, Yahya ve İsâ Aleyhisselâmlardı. [64]

İsrail oğulları, en sonunda, Yahya ve Zekeriyyâ Aleyhisselâmları da şehid ettiler. [65]

Rivayete göre: Yahya Aleyhisselâm Şehid edilişi, İsâ Aleyhisselâmın otuz üç yaşında semâya kaldırılışından[66] bir buçuk bir yıl önce olduğuna[67], o zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz bir bucuk yaşında olup Yahya Aleyhisselâm da, ondan, altı ay büyük olduğuna göre [68] otuz iki yaşında şehid edilmişti.

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsrail oğulları, Zekeriyyâ Aleyhisselâm hakkında da:

"Onu (Hz.Meryem´i), Zekeriyyâ´dan başka, kimse hâmile bırakmış olamaz!

Onun yanına, hep o, girer[69], onun yanından da, o, çıkar dururdu!" dediler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâmı öldürmek için[70], aramağa başladılar.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlardan kaçtı, [71] ise de, sonunda, kendisini yaka­ladılar [72] ve şehid ettiler. [73]

Gerek Yahya Aleyhisselâmın, dînen yasak olan bir evliliğe ve ilişkiye rıza gös­termemesi [74];

Gerek Yahya Aleyhisselâmın doğumuyla müjdelenen ve ihtiyarlığın son had­dine varmış bulunan ve:

"Benim nasıl bir oğlum olabilir " diye hayretini ve aczini dile getiren ve kendisi­nin, böyle olduğu, Allah tarafından da, doğrulanıp kendisine bir Mucize olarak ih­san edileceği açıklanan[75] Zekeriyyâ Aleyhisselâma zina isnad edilmesi, kendi­lerinin şehid edilmeleri için, birer bahane idi.[76]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Yâkubî-Tarih C.1.S.68.

[2] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.62, Sâlebî-Arais s.371, İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.381, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s. 137.

[3] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.55.

[4] İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.381.

[5] Sâlebî-Arais s.371.

[6] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.381.

[7] İbn.Asâkir-Tarih C.5.S.381.

[8] Sâlebî-Arais s.371.

[9] Sâlebî-Arais s.372.

[10] Abdurrezzak-Musannef c. 11 ,s 308, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.4O5, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.272, İbn.Asâkir-Tarih c.5,s.381, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.49.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/291.

[11] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.370, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O3

[12] En´am: 84-85.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/291-292.

[13] Sâlebî-Arais s.375, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.30O.

[14] Sâlebî-Arais s.375.

[15] Sâlebî-Arais s.375, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.30O.

[16] Sâlebî-Arais s.373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[17] Sâlebî-Arais s.373.

[18] Sâlebî-Arais s.373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[19] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[20] Enbiyâ: 89-90.

[21] Meryem: 2-6.

[22] Âl-i İmran: 38-39.

[23] Meryem: 7.

[24] Âl-i İmran: 40, Meryem: 8.

[25] Âl-i jmran: 40.

[26] Âl-i İmran: 41, Meryem: 10.

[27] Meryem: 10.

[28] Âl-i İmran: 41.

[29] Meryem: 10.

[30] Âl-i İmran: 41.

[31] Meryem: 11.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/292-294.

[32] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.375, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.300.

[33] Sâlebî-Arais s.375.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/294.

[34] Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.300.

[35] Sâlebî-Arais s.376.

[36] Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil d.s.300.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/294.

[37] Meryem: 12-15.

[38] Dört yaşında bulunduğu sırada (Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.355).

[39] İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar c.2,s.317, Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O1.

[40] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.97, İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar c.2,s.317, Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O1.

[41] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.97.

[42] İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar C.2.S.317, Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O1.

[43] İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar c.2,s.317,318.

[44] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3OO.

[45] Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.300.

[46] Sâlebî-Arais s.376.

[47] Sâlebî-Arais s.376, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3OO.

[48] Sâlebî-Arais s.376.

[49] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O1, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.51-52.

[50] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O1.

[51] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.355.

[52] Sâlebî-Arais s.376.

[53] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.2O2, Tirmizi-Sünen c.5, s.148-149.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/294-297.

[54] Yuhanna incili Bab: 1, Fıkra: 19-27.

[55] Taberî-Tarih c.2,s.13.

[56] Taberî-Tarih c.2,s.13, Sâlebî-Arais s.376.

[57] Taberî-Tarih c.2,s.13, Sâlebî-Arais s.379, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.332.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/297-298.

[58] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.370, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O3.

[59] Taberî-Tarih C.2.S.16, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O3.

[60] Şâlebî-Arais s.370.

[61] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O3.

[62] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.370, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O3.

[63] Sâlebî-Arais s.370.

[64] Taberî-Tarih c.2,s.16, Şâlebî-Arais s.370, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.303.

[65] Taberî-Tarih c.2,s.16, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.303-304.

[66] Yâkubî-Tarih c.1,s.79, Sâlebî-Arais s.403, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s,356, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.95.

[67] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7.

[68] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.375, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.30O.

[69] Taberî-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[70] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[71] Taberî-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[72] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[73] Dineverî-El´ahbar s.41, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[74] Taberî-Tarih c.2,s.13-14, Sâlebî-Arais s.378-380, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.301-302.

[75] Meryem: 8-9.

[76] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/298-299.
DEVAMINA BAK


İsâ Aleyhisselâm

İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz. Meryem´in Soyu, Doğuşu, Beytülmakdis Mescidine Adanıp Bırakılışı Ve Bazı Faziletleri:


Hz. Meryem´in babası İmran b.Mâsân olup Hub´um b.Süleyman Aleyhisselâ-mın soyundandı.[1]

Mâsân Hanedanı da, İsrail oğullarının Başkanlarından, Din Bilginleri ve Danış­manlarından idiler.[2]

Zekeriyyâ Aleyhisselâmla İmran b.Mâsân, iki kız kardeşle evli olup Zekeriyyâ Aleyhisselâmın zevcesinin adı Eşya´ (İşa´) bint-i Fâkud, İmran b. Mâsân´ın zev­cesinin adı da, Hanne bint-i Fakud idi.[3]

Hanne; İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´in annesi idi.[4]

Hanne; yaşlanıp çocuk doğurmaktan âciz bulunduğu ve bir ağacın gölgesinde oturduğu sırada[5], bir kuşun, yavrusunun ağzına yiyecek verdiğini görünce, ken­disinde, bir oğlan çocuğu olması arzusu uyandı.[6]

Bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için Allâha yalvardı.[7]:

"Ey Allâhım! Eğer, bana, bir erkek çocuğu ihsan edersen, onu, Beytülmak-dis´e vakfetmek, adak ve şükrâne olarak onun hizmetinde bulundurmak, üzeri­me, borç olsun!" dedi.[8]

Hanne´nin bu adağı, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, (İmran´in) karısı:

Rabb´im! Karnımdakini, âzâdlı bir kul olarak Sana adadım.

Benden olan bu (adağı) kabul et!

Şüphesiz, (niyazımı) hakkıyle işiten, (niyetimi) kemaliyle bilen Sensin Sen!" demişti.[9]

Adanılan çocuk; Mescid´in hizmetlerini görür, erginlik çağına basıncaya kadar, hizmetten ayrılmazdı.

Erginlik çağına girdikten sonra, orada kalmak veya ayrılıp gitmek hususunda serbest bırakılır[10], gitmek isterse, arkadaşlarından izin alırdı. Oradan çıkıp git­mesi, onların bilgisi dahilinde olurdu.[11]

Mescid hizmetine, erkek çocuklardan başkası, adanmazdı.

Kızlar, bununla mükellef tutulmazlar; Hayz görmeleri ve rahatsızlığa uğrama­ları sebebiyle, bu hizmete elverişli görülmezlerdi.[12]

Hanne; Hz.Meryem´e gebe olup ta, karnındakini, adayınca, kocası İmran "Yazıklar olsun sana! Sen, bunu, ne diye yaptın !

Eğer, karnındaki, kız olursa, kız da, bu hizmete elverişli bulunmadığına göre, şu yaptığın şeyi gördün mü !" dedi.

İkisi de, üzüntüye düştüler.[13]

Hanne, Hz.Meryem´e gebe iken, İmran vefat etti.[14]

(Hanne) Kız çocuğunu doğurunca, Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken,

"Rabb´im! Hakîkat, ben, onu, kız olarak doğurdum.

Erkek, kız gibi değildir.

Gerçek, ben, (onun) adını, Meryem koydum.

Onu da, zürriyetini de, o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan, Sana sığınır (ısmar­larım!" dedi.[15]

Hanne; erkek, kız gibi değildir demekle, kızın, Mescid hizmetine ve orada iba­dete -Mahrem olması, za´fı, Hayzdan, nifasdan, rahatsızlanmaktan berî bulun­maması sebebiyle- erkek gibi, elverişli olmadığını söylemek istemişti.

Sonra, onu alıp bir beze sararak Mescid´e götürdü.

Hârûn Aleyhisselâm oğullarından olan[16] ve o zaman, Beytülmakdis Mescidin­de sayıları otuzu bulan[17] din bilginlerinin yanına koydu.[18]

Şeybe oğulları[19] Kabe işlerine baktıkları gibi, bu Bilginler de, Beytülmakdis Mescidinin işlerine bakarlardı.

Hanne, onlara;

"Şu önünüzdeki çocuk, bir adaktır!" deyince, namaz İmamları ve kurbanları­nın Vazifelisi İmran´ın kızı olduğu için, hepsi de, onu alıp bakma arzusuyla çe­kiştiler.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ben, buna bakmağa, sizden daha lâyık ve müstehak bulunuyorum: Çünkü, bunun Teyzesi, benim yanımda(zevcem)dır." dedi.[20] Öteki Bilginler; Zekeriyyâ Aleyhisselâma:

"Böyle yapma! Eğer, o, kendisine, halkın en yakın ve en lâyık olanına bırakıla­cak olursa, onun, doğuran annesine bırakılması gerekir.[21]

Fakat, biz, onun hakkında kur´a çekelim.[22]

Kimin okuna çıkarsa, o, onun yanında kalsın!" dediler ve bunun üzerinde söz birliği ettikten sonra, on dokuz kişi[23], Car (Ürdün) ırmağına kadar gittiler.

Tevrat yazarken, kullandıkları kalemlerini, suyun içine attılar. Zekeriyyâ Aleyhisselâmın kalemi, suyun üzerine çıktı. Öbürlerininki suyun di­bine çöktü.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´in bakımını, üzerine aldı ve onu, Yah­ya Aleyhisselâmın annesi olan Teyzesine teslim etti.[24]

Büyüyünceye kadar[25], ona, bir süt annesi tuttu.[26]

Hz.Meryem, erginlik çağına basınca[27], Zekeriyyâ Aleyhisselâm, Mescid´de, onun için, bir oda yaptırdı.

Oraya, ortasından bir kapı da, koydurdu.[28]

Kabe´nin içine, merdivensiz çıkılamadığı gibi[29], bunun içine de, merdivensiz çıkılamazdı.[30]

Kendisinin yanına, Zekeriyyâ Aleyhisselâmdan başkası, çıkmazdı.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, her gün, ona, yiyeceğini, içeceğini, yağını, kokusu­nu... götürüp bırakır, ayrılırken, kapısını, kilitlerdi.

Zekeriyyâ Aleyhisselâm, ne zaman, onun odasına girse, yanında, kış içinde yaz meyvası, yaz içinde de, kış meyvası bulur[31], ona:

"Ey Meryem![32] Bu, sana, nereden geliyor !" diye sorar, o da:

"Bu, Allah tarafından!" diye cevap verirdi.[33]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Bunun üzerine, Rabb´i, onu, iyi bir rızâ ile kabul etti.

Onu, güzel bir nebat gibi, büyüttü.

(Zekeriyyâ´yı da), ona (bakmağa) memur etti.

Zekeriyyâ, ne zaman (onun bulunduğu yere) Mihrab´a, girdiyse, onun yanında, bir yiyecek buldu:

"Meryem! Bu, sana, nereden geliyor !" dedi.

Oda:

"Bu, Allah tarafından!

Şüphe yok ki, Allah, kimi, dilerse, ona, sayısız rızık verir!" dedi. [34]

(Ey Resulüm!) Bunlar, sana, Vahy etmekte olduğumuz Gayb haber/erindendir.

Meryem´i, onlardan, hangisi himayesine alacak diye kalemlerini, atarlarken, sen, yanlarında değildin.

(Bu hususta) çekişirlerken de, yine, sen, yanlarında yoktun.[35]

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, Hz.Meryem´le ilgili Hadîs-i şe­riflerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kendi zamanındaki kadınların hayırlısı: îmran´ın kızı Meryem idi.

Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da, Hatice´dir."[36]

"Cennet [37] kadınlarının üstünü:

Hatice bint-i Huveylid,

Fâtıma bint-i Muhammed,

Meryem bint-i İmran,

Firavunun Zevcesi Âsiye bint-i Müzâhım´dır." [38]



Hz. Meryem´in Hâmile Oluşu Ve İsâ Aleyhisselâmı Doğuruşu:


Hz.Meryem; Mesciddeki odasında, kendisini, öyle ibâdetlere vermişti ki, bu hu­susta, o zamanda, kendisinin bir benzeri daha yoktu.

Hattâ kendisinde, Zekeriyyâ Aleyhisselâmı bile imrendirecek bir takım fevkal´-âde haller zuhur ve melekler, kendisine, hitab etmeye, müjdeler vermeye başlamıştı.[39]

Bu husus, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Hani, Melekler:

Ey Meryem! demişti, şüphesiz ki, Allah, sana, seçkin bir hususiyet verdi.

Seni, tertemiz (büyüttü).

Seni, âlemlerin kadınları üzerine, mümtaz kıldı.

Ey Meryem! Huşu ile Rabb´ın Dîvanına dur, secdeye kapan [40]

(Allah´a) Rükû edenlerle birlikte Rükû et, eğil (cemaatla namaz kıl [41]

Melekler:

"Ey Meryem! Allah, Kendinden bir Kelime´yi, sana, müjdeliyor:

Onun adı: İsâ, (lakabı) Mesîh. (Sıfatı): Meryem oğludur.

Dünyada da, Âhirette de, sânı, yücedir.

(Kendisi, Allah´a) çok yakınlardandır da.

Beşiğinde de, yetişkinlik halinde de, insanlara söz söyleyecektir.

(O) Sâlihlerdendir!" dediği zaman da, (Ey Resulüm! Sen, onların yanında değildin.[42]

Hz.Meryem; yirmi [43] veya on beş, ya da, on üç yaşında bulunduğu sırada idi ki, Cebrail Aleyhisselâmla karşılaşmıştı. [44]

Gerek bu karşılaşma ve gerek İsâ Aleyhisselâma hâmile kalış hâdisesi, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Kitabda, Meryem (kıssasını)da, an!

Hani, o ailesinden ayrılıp şark tarafında bir yere çekilmişti.

Sonra, onların önünde bir perde edinmiş (çekmiş)ti.

Derken, biz, ona, Rûh´umuzu (Cebrail´i) göndermiştik te, o, kendisine, hilkati tam (genç) bir beşer şeklinde görünmüştü.

(Meryem, ona):

Doğrusu, ben, senden, Esirgeyici´ye (Allah´a) sığınırım!

Eğer, sen, fenalıktan hakkıyle sakınan (bir insan) isen, (çekil yanımdan) dedi.

(Ruh da):

Ben, ancak, sana (günahlardan) pâk bir oğul verme(ye vesile olmak) için, (o sı­ğındığın) Rabb´ının (gönderdiği) Elçisiyim! dedi.

O (Meryem):

"Benim, nasıl bir oğlum olacakmış !

Bana, bir beşer dokunmamıştır!

Ben, bir iffetsiz de, değilim! dedi.

(Ruh: Evet!) öyledir!

(Fakat) Rabb´in:

Bu, bana göre, pek kolaydır!

Çünki, biz, onu, insanlara bir âyet (bir Burhan) ve tarafımızdan bir rahmet kı­lacağız.

Zâten, bu iş, olup bitmiştir! buyurdu dedi. [45] Meryem:

Ey Rabb´im Bana, bir beşer, dokunmamışken, benim nasıl çocuğum olabilir !" dedi.

(Allah):

Öyledir!

(Fakat), Allah, ne dilerse, yaratır.

(O) bir işe, hükmedince, ona, ancak: ol! der, o da, oluverir.

(Allah) Ona, yazmayı, Hikmeti, Tevratı, İncil´i öğretecek.

Onu, İsrail oğullarına Peygamber gönderecek.

(O da, onlara diyecek ki):

Hakikat, ben, size, Rabbinizden bir âyet (Mucize) getirdim.

Hakikat, ben, size, çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona, üfürürüm de, Allah´ın izniyle, (o) derhal (canlı) bir kuş olurdur. (Yine) Ben, Allah´ın izniyle, ana­dan doğma körü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim!

Evlerinizde, ne yiyor, ne biriktiriyorsanız, size haber veririm.

Elbette, bunlarda sizin için -eğer iman edicilerseniz- kat´î bir ibret vardır.

Önümdeki Tevratı tasdik edici olarak size ve size haram edilen bazı şeyleri -yararmıza- helâl kılmak için, (geldim)

Size, Rabb´inizden, (Peygamberliğimi isbatlar) âyet (Mucize) getirdim. Artık, Attâh´dan korkunuz! Bana da, itaat ediniz! Şüphe yok ki, Allah, benim de, Rabbim, sizin de, Rabbinizdir. Öyle ise, Ona, ibadet ediniz!

İşte, doğru yol (budur)!´[46]

"Irzını (muhkem bir kale gibi) koruyan o kızı (Meryem´i) de (yâd et)ki, biz, ona, Ruhumuzdan, üflemiş, kendisini de, oğlunu da, âlemlere bir ibret kılmıştık. " [47]

"Namusunu (muhkem bir kale gibi) koruyan İmran kızı Meryem´i de, (Allah bir misal olarak îrad buyurdu)

Biz, bundan dolayı ona, Ruhumuzdan, üfürdük. O, Rabbının Kelimelerini ve Kitablarını tasdik etti. (Rabbına) itâatde sebat edenlerdendi, o!´[48]

Rivayete göre: Cebrail Aleyhisselâm, Hz.Meryem´in yanma vanp gömleğinin ya­kasından üfürmüş ve üfürüğü, onun döl yatağına erişmiştir. [49]

"Nihayet, (Meryem), ona (İsa´ya) hâmile kaldı. [50]



Hz. Meryem´in Amcasının Oğlu Yûsuf´la Münâkaşası:



Hz.Meryem´in hamileliğini görünce; kendisinin, son derecede dindarlığını, if­fet ve nezâhetini ve ibâdetini yakından bildiği için, hayretten hayrete düşen[51] ve bu hususta ilk tepkiyi gösteren, Amcasının oğlu Marangoz Yûsuf b.Yâkub oldu.[52]

O zaman, Mescid´e; Hz.Meryemle Yûsuf´den daha ziyâde hizmet eden ve Al-lâha, bunlardan, daha çok ibâdet yapan bir kimse bulunduğu bilinmiyordu.[53]

Yûsuf; Hz.Meryem´in hamileliğini, çok ağır ve aşırı derecede işlenmiş bir kötü­lük sayarak, ne yapacağını, bilemiyor; onu, suçlamak istediği zaman, kendisinin, iyi halliliğini ve bu kötülüğü işlemekten çok uzak bulunduğunu ve yanından, hiç bir zaman uzaklaşmamış olduğunu, düşünerek kendisini, temize çıkarmak is­tiyordu.

Bu düşünce ve kuruntular, kendisine ağır gelmeye başlayınca, onunla konuş­tu ve ona, ilk söz olarak:

"Ben, senin işin hakkında kalbime düşen şüpheyi, ölünceye kadar kalbimde gizlemeyi, çok arzu etmiştim.

Fakat, bu iş, beni, yendi de, kalbimi, ferahlatmak için, bu hususta seninle ko­nuşmayı uygun gördüm!" dedi.

Hz. Meryem:

"Öyle ise, güzel bir söz söyle!" dedi. Yûsuf:

"Ben de, ancak, böyle söyleyeceğim! Haydi, söyle, bana: Tohumsuz, ekin, biter mi " dedi. Hz.Meryem: "Evet! Biter!" dedi. Yûsuf:

"Bir ağaç, ona, yağmur düşmeksizin, yetişir mi " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Yetişir!" dedi. Yûsuf:

"Hiç erkek olmadan, çocuk olur mu " diye sordu. Hz.Meryem: "Evet! Olur!

Sen, Allah´ın, ekini, ilk yarattığı gün, tohumsuz olarak, yarattığını bilmiyor musun

Allah´ın, ilk defa, ağacı, yağmursuz olarak yarattığını, Onun, ağacı da, yağmu­ru da, her birini, ayrı ayrı yarattıktan sonra, yağmuru, ağacın hayatına vesîle kıl­dığını bilmiyor musun

Yâhud, suyun yardımını istemedikçe, Allah´ın, bitirmeye güc yetiremediğini, söyleyebilir misin

Eğer, öyle olaydı, Allah, ilk ağacı bitirmeğe güç yetiremezdi!" dedi.

Yûsuf:

"Ben, öyle demiyorum.

Ben, çok iyi biliyorum ki: Allah´ın, dilediğini, yapmağa gücü yeterdir.

Bunun için de, Ol! demesi, yeter ve o şey, oluverirdir!" dedi.

Hz.Meryem:

"Sen, Yüce Allah´ın, Âdem´i ve zevcesini de, erkeksiz ve kadınsız yarattığını, bilmiyor musun " diye sordu.

Yûsuf:

"Evet! Biliyorum." dedi.

Hz. Meryem, bunu, söyleyince, Yûsüfün kalbinde, Meryem´deki şeyin, Yüce Allah tarafından gelen bir şey olabileceği ve her halde, onu, bunun için, kendi­sinden gizlediği, bu hususta kendisi, bir şey söylemedikçe, kendisine bir şey sor­mamak gerekeceği hissi uyandı.[54]

Bunun üzerine, Yûsuf, Mescid´in bütün hizmetlerini, üzerine aldı, Hz. Meryem´in yapacağı işleri de, kendisi yapmağa başladı.

Çünki, Hz.Meryem´in, vücudca zaiflediğini, benzinin sarardığını, yüzünün çil-lendiğini, karnının büyüdüğünü, güçten düştüğünü, bakışlarının değiştiğini görüyordu. [55]

Halbuki, kendisi, bundan önce, hiç te böyle değildi. [56]

Hz. Meryem, ağırlaşıp doğum yapma zamanı yaklaşınca, Yüce Allah, ona:

Beytülmakdis Mescidinin, içinde, Yüce Allah´ın ismi yükseltilerek anılacak, te­miz tutulacak Mâbedlerinden bir Mâbed olduğunu hatırlatmıştı.

Bunun üzerine, Hz.Meryem, oradan ayrılıp Teyzesinin, yâni, Yahya Aleyhis-selâmın annesinin evine taşındı.

Oraya varınca, Yahya Aleyhisselâmın annesi, ayağa kalkarak Hz. Meryem´i karşıladı. [57] Evine kabul etti ve:

"Ey Meryem! Benim karnımdakinin, senin karnındakine eğildiğini hisettim!" dedi. [58]



Gebelik Ve Doğum Hadisesiyle Bu Hâdise Üzerine Olan Bitenlerin Kur´ân-I Kerimde Açıklanışı: Başa Dön


Yüce Allah; Gebelik ve Doğum hâdisesini ve bu hâdise üzerine, olan, bitenleri de, Kur´ân-ı Kerim´inde şöyle açıklar:

"Nihayet, ona (İsa´ya) gebe kalıp uzak bir yere çekildi.

Derken, doğum sancısı, onu, bir hurma ağacına (dayanmağa) şevketti.

"Keşke, bundan önce, öteydim de, unutulup gideydim!" dedi.

Ona, aşağısından, şu nida geldi:

Tasalanma! Rabb´in, senin alt yanında bir su arkı vücûde getirmiştir.

Hurma ağacını da, kendine doğru silk! Üstüne, derilmiş taze hurma dökülecektir!

Artık, ye, iç! Gözün aydın olsun!

Eğer, beşerden her hangi birini, görürsen:

Ben, O çok Esirgeyici (Allâh)a oruç adadım.

Onun için, ben, bu gün, hiç bir kimseye katiyen söz söylemeyeceğim!" de!

Derken, Onu (İsa´yı), yüklenerek kavmine getirdi.

"Ey Meryem! And olsun ki: sen, acâip bir şey yapmışsın!

Ey Harun´un kız kardeşi! Senin baban, kötü bir adam değildi.

Anan da, iffetsiz bir kadın değildi! " dediler.

Bunun üzerine, (Meryem), ona (İsâya) işaret etti.

"Biz, henüz beşikte bulunan bir sabi ile nasıl konuşuruz !" dediler. [59]

(İsâ dile gelip):

"Ben, hakikat, Allah´ın kuluyum!

O, bana, Kitab verdi.

Beni, Peygamber yaptı.

Beni, her nerede bulunursam, mübarek kıldı.

Bana, ben, hayatta oldukça, namazı, zekâtı emretti.

Beni, anneme hürmetkar kıldı.

Beni, bir Zorba, bir bedbaht yapmadı.

Dünyaya getirildiğim gün de, öleceğim gün de, diri olarak kaldırılacağım gün de, Selâm (ve selâmet) benim üzerimdedir." dedi.[60]

Bundan sonra, İsâ Aleyhisselâm, yaşıtları gibi, konuşma zamanı gelinceye ka­dar, bir daha konuşmamıştır.[61]

Fakat, Hz.Meryem:

"Ben, tenhâda bulunduğum zaman, o bana karnımdan söyler ve benimle ko­nuşurdu.

İnsanlar içinde bulunduğum zamanda ise, karnımda Teşbih ederdi." de-miştir.[62]

İsrail oğulları, Hz.Meryem´in, zina ettiğini sanarak[63] kendisini, taşlayıp öldür­mek için, ellerine taş almışlardı!

İsâ Aleyhisselâm, konuşunca, Hz.Meryem´i serbest bıraktılar.[64]

İsrail oğullarının küfre düşmelerinin sebeplerinden birisi de[65], namusunu, bir kale gibi koruyan[66] Hz.Meryem´e, zina isnad ve iftira etmeleri idi. [67]

İsâ Aleyhisselâmın doğum yeri Beytüllahm´di. [68] Beytüllahm, Beytülmakdis´in yakınında, bir yerdir. [69]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´a Gidişi:


Yüce Allah; Hz.Meryem´e, kavmi olan İsrail oğullarının[70], kendisini de, oğlunu da[71], öldürmeğe kalkacaklarını[72], kavminin yurdundan[73], hemen çıkıp git­mesini vahy ve ilham etmişti.

Bunun üzerine, Hz.Meryemle İsâ Aleyhisselâmı, amcasının oğlu Yûsuf Nec-car, merkebe bindirip acele Mısır´a kadar götürüp bıraktı.[74]

Anne oğul, Mısırda bir tepeye yerleştiler.[75]

Bu hususta Kur´ân-ı kerimde şöyle buyrulur:

"Meryem´in oğlunu ve Onun anasını (kudretimize) bir âyet kıldık.

Onları, düz ve akar suya mâlik bir tepede barındırdık. [76]



Mısır Hayatı Ve Halkın İsâ Aleyhisselâm´dan Gördükleri Şaşılacak Haller:


Hz.Meryem, Mısır´da, on iki yıl kaldı. İsâ Aleyhisselâmı, halktan, gizledi. [77] Hiç kimse, İsâ Aleyhisselâmın, onun oğlu olduğunun farkına varmadı.

Hz.Meryem´in, ne oğlunun hayatı hakkında, ne de, geçimi hakkında, hiç kim­seye güvenci yoktu.

Bir tarladan ekin biçildiğini işitti mi [78] hemen, oğlunun beşiğini, bir omuzu-na alır, toplayacağı başakları koyacağı kabı da, o bir omuzuna yüklenerek tarla­ya gidip başak toplardı.

Hz.Meryem; İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşını tamamlayıncaya kadar, böyle yap­mağa devam etti. [79]

Hz.Meryem; Mısır halkından, bir çiftlik ağasının evine konuk olmuştu. Çiftlik ağasının evinde yalnız fakirler ve yoksullar, otururdu. O sırada, Çiftlik ağasına âid bir mal, saklandığı yerden, çalınmıştı. Fakat, Ağa, evinde barınan fakir ve yoksulları, suçlamıyordu. Hz.Meryem ise, ağanın uğradığı bu musîbetten dolayı, üzgündü.

İsâ Aleyhisselâm; annesinin, Ev sahibinin musibetine, üzüldüğünü görünce, ona:

"Ey anneciğim! Çalınan malını, ona, göstermemi istermisin diye sordu.

Hz. Meryem:

"Evet! İsterim ey oğulcuğum!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Öyle ise, ona, söyle: benim için, yoksulları, evine toplasın!" dedi.

Hz. Meryem, Ev sahibine, yoksulları, evinde toplamasını, söyledi.

Yoksullar, toplanınca, İsâ Aleyhisselâm, iki kişiyi suçlu buldu.

Onlardan, birisi: âmâ, diğeri: kötürümdü!

İsâ Aleyhisselâm, kötürümü, kör´ün omuzuna bindirdikten sonra,:

"Onunla birlikte ayağa kalk!" dedi.

Âmâ:

"Ben, bunu, yapmaktan âcizim!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Peki! Dün gece, buna, ayağa kalkmağa, nasıl güc yetirdin !" diye sordu.

İsâ Aleyhisselâmın, bu sözünü, işittikleri zaman, âmâyı, ayağa kaldırdılar.

Körün, ensesine binen kötürüm, oradan, deponun penceresine kadar uzandı.

İsâ Aleyhisselâm:

"İşte, dün gece, senin malını,âmâ olan,gücü ile, kötürüm olan da, gözü ile birbirine yardım ederek böyle, çalmışlardır!" dedi.

Kötürüm ve âmâ, İsâ Aleyhisselâmın sözünü, doğruladılar, Çiftlik Ağasına, ma­lını, geri verdiler.

O da, onu, mal deposuna koydu ve:

"Ey Meryem! Bu malın, yarısını, sen al!" dedi.

Hz.Meryem:

"Ben, bunun için, yaratılmadım!" dedi.

Çiftlik ağası:

"Öyle ise, onu, alıp oğluna, ver!" dedi.

Hz. Meryem:

"O, hal ve şan yönünden, benden daha büyüktür!" dedi.

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, on iki yaşındaydı.[80]



Hz. Meryem´le İsâ Aleyhisselâmın Mısır´dan Şam´a Gidişleri:


Mısır halkı, İsâ Aleyhisselâmın yaptığı ve Allah´ın, ona verdiği şeylerden kork­mağa başlayınca, Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem´e oğlunu, Şam´a götürmesini, Vahy ve ilham etti.

O da, emrolunan şeyi, yerine getirdi. [81]

Sâm´ın Nasıra kariyesinde[82], Cebel-i´Halîl´de[83] yerleştiler.

Nasârâ adı da, bu kariyeden dolayı, verilmişti. [84]

İsâ Aleyhisselâm, otuz yaşına kadar, oradan ayrılmadı.[85]



İsâ Aleyhisselâma Vahy Gelişi Ve İncil´in Nazil Oluşu:


Otuz yaşında iken, İsâ Aleyhisselâma Vahy geldi[86], İncil, nazil oldu.[87]

Yüce Allah, ona:

Halkı, Allah´a iman ve ibâdete davet etmeğe başlamasını,

Hastaları,

Kötürümleri[88],

Anadan doğma[89] körleri[90],

Delileri[91],

Alacalıları ve diğer her türlü hastalığa tutulmuş olanları, iyileştirmesini, emretti.

İsâ Aleyhisselâm da, kendisine emrolunanı, yaptı.[92]

Halk, onu, sevdi.[93]

Ona, meyi etti ve alıştı.[94]

Kendisine, uyanlar, çoğaldı.

Anısı, yükseldi, ünlendi.[95]

Bâzan, hastalardan[96], kötürümlerden[97]... binlercesi gelip, İsâ Aleyhisselâmın kapısında toplanırdı.

Hastalardan, İsâ Aleyhisselâmın yanına, yürüyerek gelmeğe gücü, yetenler, yürüyerek gelir, onlardan, gelecek güçte olmayanların yanında ise, kendisi, yü­rüyerek gider, onları[98], ancak, Allâha imân şartiyle[99], düa edip iyileştirirdi.[100]

İsâ Aleyhisselâm:

"Siz; Allah´ın Kelimesi ve Rûhu(ndan) olan; kötürümü, Alaca hastalıklısını... iyileştiren ve ölüleri dirilten, benden başka bir kimse bulunduğunu, biliyor musu­nuz " diye sorar, onlar da:

"Hayır!" derlerdi.[101]


İsâ Aleyhisselâmın Hastaları İyileştirme Ve Ölüleri Diriltme Duası:


"Ey Allah´ım! Semâ´da İlâh, Sen´sin! Yer´de İlâh, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı İlâh, yoktur!

Göklerde Cebbar olan, Sen´sin! Yer´de Cebbar olan Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Cebbar olan, yoktur!

Göklerde Hükümdar olan, Sensin! Yer´de Hükümdar olan, Sen´sin!

İkisinde de, Sen´den gayrı Hükümdar yoktur!

Göklerde hüküm, Senindir! Yerde hüküm, Senindir!

İkisinde de, Senin hükmünden gayrı hüküm yoktur!

Senin, yer yüzündeki Kudretin, semâdaki Kudretin gibidir!

Senin, yer yüzündeki Saltanatın, semâdaki Saltanatın gibidir!

Ben, Senin Şerefli İsimlerinle, Sen´den dilekte bulunuyorum!

Hiç şüphe yok ki, Sen, her şeye Kadirsin, Senin, her şeye gücün yeter!"[102]

İsâ Aleyhisselâm; ölüleri, Esmây-ı Hüsnâ´dan Yâ Hayy´u Yâ Kayyûm! Esmâsi-le, diriltirdi. [103]

İsâ Aleyhisselâmın zamanında tıb (Doktorluk) üstündü. [104]

Fakat, doktorlar; anadan doğma kör´ün gözünü açmaktan, baras hastalığını, iyileştirmekten âcizlerdi. [105]

İsâ Aleyhisselâm ise, doktorların, gördürmekten âciz kaldıkları anadan doğma körleri, gördürüyor, onların iyileştiremedikleri alaca hastalıklarını, iyileştiriyor, hattâ, ölüleri bile diriltiyordu. [106]



Şeytanın İsâ Aleyhisselâm Hakkında Halkı Dalâlete Düşüren Telkini:



Büyük şeytan; çok yaşlı, güzel yüzlü ve gösterişli bir adam şekline girip kendi­si gibi iki şeytanla birlikte gelince, halk, onların şekil ve şemaillerine bakarak, İsâ Aleyhisselâmdan, döndüler, onlara, yöneldiler.

Yaşlı şeytan, onlara, şaşılacak şeyler haber vermeğe başladı ve İsâ Aleyhis­selâm hakkında:

"Bu adamın, şaşılacak hali var: Beşikte, konuştu!

Ölüleri, diriltti!

Gayb´dan, gelecekten haber verdi!

Hastayı, iyileştirdi!

Bu, Allâh´dır!" dedi.

Yaşlı şeytanın yanındaki adamlarından birisi:

"Ey Şeyh! Sen, ne kötü bir söz söyledin!

Allah´ın, ne kullarına tecellî etmesi, ne rahimlerde yerleşmesi, ne de, kadınla­rın karınlarına sığması, mümkin ve lâyık değildir!

Fakat, o, Allah´ın oğludur!" dedi. Üçüncü şeytan:

"İkiniz de, ne kötü sözler söylediniz! Söylediğiniz şeyler, hatâ ve cehaletten ibarettir. Allah´ın, bir oğul edinmesi lâyık değildir. Fakat, bu adam, Allah ile birlikte bulunan bir İlâh´dır!" dedi. Bu sözleri, söyleyip bitirdikleri zaman, kayboldular. [107]



İsâ Aleyhisselâmın Havarileri:



Rivayete göre: krallardan bir kral, yemek yaptırıp halkı, yemeğe davet etmiş, İsâ Aleyhisselâm da, yemek çanağının çevresinde oturmuştu. [108]

İsâ Aleyhisselâm, yemek çanağının, kendisinin önüne gelen tarafından yiyor[109], çanaktaki yemek, hiç eksilmiyordu.

Kral, İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, kim´sin " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Ben, İsâ b.Meryem´im!" dedi.[110]

Kral:

"Ben, krallığı, bıraktım, sana, tâbi´ oldum!" dedi,[111] krallıktan ayrılıp bazı ar­kadaşlarıyla birlikte İsâ Aleyhisselâma tâbi oldu[112] ki, işte, İsâ Aleyhisselâmın Havarileri, bunlardı.

Havarilerin, Boyacılar[113] veya Avcılar, ya da, daha başka meslekten oldukla­rı da, söylenmiştir.[114]

İsâ Aleyhisselâmın Havarileri hakkında Kur´ân-ı Kerim´de şöyle buyrulur:

"Vaktâ ki, İsâ, onlardan (İsrail oğullarından, ısrarla taşan) küfrü, his etti de:

"Allah´a (doğru giden yolda) bana, yardım edecekler kim " dedi.

Havariler:

"Biziz, Allah´ın Yardımcıları!

Biz, Allah´a, inandık.

Sen de (Ey İsâ!) Şâhid ol ki: biz, muhakkak, Müslümanlarız!" dedifler)."[115]

İsâ Aleyhisselâmın yanındaki Havariler, on iki kişi idiler.[116]

Onların isimleri şöyledir:

1) Butrus,

2) Enderais (Enderavüs),

3) Tumas,

4) Filibüs,

5) Yuhannes (b. Zebdî),

6) Yâkubüs (Yâkub b.Zebdî),

7) İbn.Selma (Telma),

8) Simun (Şem´un),

9) Matta,

10) Yâkub b.Halkya,

11) Tüddavüs,

12) Yudüs Zekeriyya Yuta.[117]

Havarîler, acıktıkları zaman, İsâ Aleyhisselâma:

"Ey Allah´ın Ruhu! Biz, acıktık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da[118], ovada veya dağda[119], elini, yere vururdu.

Oradan, her bir insan için, iki ekmek çıkar[120], onları, yerlerdi.[121]

Susadıkları zaman da:

"Ey Ruhullâh! Biz, susadık!" derlerdi.

İsâ Aleyhisselâm da, ovada veya dağda, elini, yere vurur, yerden, su çıkar, içerlerdi.

Havariler:

"Ey Ruhullâh![122] Bizden daha faziletli kim var :

İstediğimiz zaman, bize ekmek yediriyorsun.[123]

İstediğimiz zaman[124], bize, su içiriyorsun![125]

Hem de, Sana iman ettik ve sana, tâbi olduk!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Eli ile çahşan[126]

Elinin kazancından yiyen kimse, sizden daha faziletlidir." dedi.

Bunun üzerine, Havariler, ücretle elbise yıkayarak geçinir oldular.[127]



Sâm b. Nûh Aleyhisselâm´dan Gemi Hakkında Bilgi Alınışı :



İsâ Aleyhisselâm; bir gün, Havarilerle birlikte iken[128], İsâ Aleyhisselâm, Nûh Aleyhisselâmın gemisini tavsif[129], Nûh Aleynisselâmdan, Tûfan´dan ve Gemi´-den bahsedince[130], Havariler:

"Keski, gemiyi gören bir kimseyi, bize[131], diriltmiş[132], göndermiş[133] olsay­dın da[134], o, bize, onu, anlatsa[135], tarif etseydi!" dediler.[136]

İsâ Aleyhisselâm, kalkıp küçük, düz bir tepeye[137], oradaki kabre kadar gitti.[138]

Elini, yere uzatıp oradan bir avuç toprak aldı[139]: "Bu, nedir biliyor musunuz " diye sordu. Havariler:

"Allah ve Resulü, daha iyi bilir!" dediler.[140]

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, Sâm b.Nûh´un[141] kabridir!

İstiyorsanız, onu, sizin için, dirilteyim!" dedi.

Havariler:

"Olur! Dirilt!" dediler.[142]

İsâ Aleyhisselâm, Allâh´a[143], İsm-i Âzam´ıyla[144] dua etti.[145]

Toprak yığınına, asasıyla vurup:

"Allah´ın izniyle[146] diril![147] kalk!" deyince, başının saçı[148], saçının yarısı[149] ağarmış olduğu halde[150], Sâm b.Nûh[151] veya Hâm b.Nûh[152], başından, top­rağı silkerek ayağa kalktı[153], kabrinden çıktı.[154]

"Yoksa, Kıyamet mi koptu " dedi. İsâ Aleyhisselâm: "Hayır! Kıyamet, kopmadı.

Fakat, ben, Allâh´a[155], İsm-i Âzam´ıyla[156] dua ettim.[157] Allah da, seni, dirilt­ti." dedi.[158]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Sen, böyle, saçı, ağarmış olarak mı ölmüştün " diye sordu.

O:

"Hayır! Ben, genç iken ölmüştüm.

Fakat, şimdi, kıyamet koptu sandım da, saçım ağardı!" dedi.[159]

Sâm b.Nûh Aleyhisselâm, beş yüz yıl yaşamıştı.

O zaman, saç hiç ağarmazdı.

Halbuki, onun saçının yarısı ağarmıştı.[160]

Havârîler, ona, gemi hakkında, bir takım sorular sordular.[161]

O da, onlara, geminin haberini, haber verdi.[162]

Nûh Aleyhisselâmın gemisini, anlattı.[163] Sonra da:

"Bu, İsâ b.Meryem´dir. Ona, tâbi olunuz!" dedi.[164]

İsâ Aleyhisselâm, ona:

"Öl artık!" dedi.

Sâm b. Nuh Aleyhisselâm:

"Bana, Allah, ölüm sarhoşluğunu tekrarlamamak şartıyla!" dedi.

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.

Allah da, onun ölümünü, öyle yaptı.[165]



İsrail Oğullarının İstekleri Yapılmazsa, İsâ Aleyhisselâmı Yakmağa Kalkışmaları:



İsrail oğulları[166], İsâ Aleyhisselâma: "Bize, Uzeyr´i, dirilt!

Yoksa, seni, ateşte yakarız!" demişler[167] ve İsâ Aleyhisselâm için, üzüm odunlarından pek çok odun toplamışlardı.

O zaman, İsrail oğulları, ölülerini, taş sandıklar içine koyarlar, sandıkların üzer­lerine de, taştan, iyice kapanan kapaklar, geçirirlerdi.

Uzeyr Aleyhisselâmın kabrini de, arkasında ismi yazılı olduğu halde buldular. Bütün uğraşmalarına rağmen onu, kabrinden çıkarmağa güc yetiremediler.

Dönüp İsâ Aleyhisselâma haber verdiler.

İsâ Aleyhisselâm, içinde su bulunan bir kabı, onlara, uzattı ve:

"Bu suyu, onun kabrinin üzerine saçınız!" dedi.

Saçtılar.

Kapak, açıldı.

İsâ Aleyhisselâmı, götürdüler.

Uzeyr Aleyhisselâm, kefeninin içinde, öylece duruyordu.

Sonra, elbisesini, üzerinden soydular.[168]

İsâ Aleyhisselâm, Yüce Allah´a düa etti.[169]

Uzeyr Aleyhisselâma da:

"Ey Uzeyr! Yüce Allah´ın izniyle, diril!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, dirilip oturduğu zaman, İsrail oğulları, bütün bunları, göz­leriyle, gördüler.[170]

Kendileri de; İsâ Aleyhisselâm hakkında[171]:

"Ey Uzeyr![172] Şu Adam için, şehâdette bulunur musun " diye sordular,

Uzeyr Aleyhisselâm:

"Ben, onun, Allah´ın kulu ve Resulü olduğuna, şehâdet ederim!" dedi.[173]

Bunun üzerine, İsrail oğulları:

"Ey İsâ! Bizim için, Rabbine dua et te, onu, bizim aramızda, sağ olarak bulun­dursun!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Onu, kabrine iade ediniz!" dedi.

Uzeyr Aleyhisselâm, kabrine iade edildi ve öldü.

İsâ Aleyhisselâma, iman eden, iman etti; küfründe, direnen de, küfründe direndi.[174]

İsâ Aleyhisselâm; İsrail oğullarına, böyle, Mucizelerle gönderildiği zaman, onların münafık ve kâfir olanları, şaşırıyorlar, alay ediyorlar:

"Filanın, dün gece yediği ve evinde biriktirdiği şeyleri, onlara, haber veriyor­muş! " diyorlar;

Bu; Mü´minlerin imanlarını, kâfir ve münafık olanların da, küfürlerini ve şüphe­lerini artırıyordu.

Ölüleri, diriltme mucizeleri ise, kâfir ve münafık yahûdileri, büsbütün kızdı­rıyordu.[175]

Matta İncil´inde bildirildiğine göre: İsâ Aleyhisselâmın, Havra da hikmetli, ib­retli temsillerle yaptığı konuşmadan da, şaşkına dönen Yahûdîler:

"Bu Adam´ın, bu hikmeti ve bu kudret işleri, bu şeyieri, nereden geliyor !" de­diler, Ona, Peygamberliği yakıştıramadılar ve Peygamberliğine inanmadılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Bir Peygamber, kendi memleketinden ve evinden başka yerde itibarsız de­ğildir." dedi.

Onların imansızlıklarından dolayı, orada çok kudret işleri yapmadı.[176]



İsrail Oğulları İle Havarilerin Kendileri İçin Gökten Sofra İndirilmesini İstemeleri:


İsâ Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"Sizler, Allah için, otuz gün oruç tuttuktan sonra, ondan, isteyeceğinizi, iste­seniz de, size, istediğiniz şey verilse, olmaz mı

Çünkü, işçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir" dedi.

İsrail oğulları, İsâ Aleyhisselâmın, dediğini yaptıktan, otuz gün oruç tuttuktan sonra:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bize:

"İşçinin ücreti, kendisinin işi üzerine, verilir!" dedin ve otuz gün oruç tutmamı­zı, bize emrettin.

Biz de, otuz gün oruç tutup emrini, yerine getirdik.

Bizim, hiç bir kimseye otuz gün çalışıp ta, işimizi, bitirince, yemek yedirilmedi-ğimiz gün, olmamıştır.[177]

Ey İsâ! Biz, bir kimsenin işini, yapınca, yemek yediriliriz.

Biz, oruç tuttuk, acıktık.

Üzerimize, gökten bir sofra indirilmesi için, Allah´a düa et!" dediler.[178]

O zaman, İsâ Aleyhisselâm, otuz gün oruç tutmalarını, Havarilere de, em­retmişti.

Onlar da, otuz gün oruç tutmuş bulunuyorlardı.[179]

İnen yemek sofrasının sıfatı ve mâhiyeti hakkında bilginlerin rivayetleri çok de­ğişiktir.[180]

Bazılarına göre: Meleklerin, semâdan[181] getirip İsrail oğulları ile Havârîlerin önlerine koydukları sofranın üzerinde[182], arpa unundan yapılmış[183] yedi ekmek­le, yedi balık vardı.[184]

İsâ Aleyhisselâm, ağladı ve:

"Allah´ım! Beni, şükredenlerden eyle!

Allah´ım! Bu sofrayı, bir rahmet kıl! Onu, bir ceza ve azab kılma!" diyerek dua etti.[185]

Sofra, inince; zenginler, fakirler, büyükler, küçükler, erkekler, kadınlar, Sofra­nın başına yığıldılar.[186]

İsâ Aleyhisselâm´a:

"Ey Rûhullâh! [187] Bundan, ilk önce yiyen, Sen ol! Sonra da, biz, yiyelim!" dediler. [188]

İsâ Aleyhisselâm:

"Allah, onu, yemekten, beni korusun! [189]

Fakat, ondan, isteyen yiyebilir!" dedi. [190]

Kendisi, ondan, hiç yemedi. [191]

Havariler de [192], ondan, yemekten, korktular. [193] Yemediler. [194]

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm; o yemeğe;

Fakirleri,

Hastaları, [195]

Kötürümleri,[196]

Cüzzam hastalığına tutulmuş olanları, çağırıp onlara:

"Allah´ın rızkından yiyiniz!

Bu, sizin için, ihsan, sizden başkaları için, belâdır!" dedi.[197]

Kadın, erkek[198] fakirlerinden, kötürümlerinden, hastalarından, mübtelâların-dan bin üç yüz kişi, ondan yediler, hepsi de, doydular[199], genirdiler.[200]

Onların, en sonuncusu, ondan, en başındakinin yediği gibi, yemişti´[201] Bir cemâat gelip ondan, yiyor, sonra, çıkıyor, başkaları, geliyordu.

Onlar da, yedikten sonra çıkıyordu.

Böylece, onların hepsi, yemişler, daha da, artmış kalmıştı.[202]

İsâ Aleyhisselâm, balığa baktı, gökten indiği sıradaki gibi duruyordu.[203]

Rivayete göre, Sofradan yiyenlerin sayısı: Beş bindi.[204] Biraz daha fazla idi.[205]

Hattâ, yedi bine yakındı.[206]

O gün; hasta olup ta, ondan, yiyince, iyileşmeyen,

Kötürüm olup ta, yürüyemeyen,

Mübtelâ olup ta, ihtilasından kurtulmayan,

Fakir olup ta, zenginliğe kavuşmayan ve ölünceye kadar da, zenginlik hali de­vam etmeyen, yoktu. [207]

Onlar, Sofraya bakarlarken, Sofra, semâya yükselip gözden kayboldu. Havariler, sofradan yemediklerine pişman oldular. [208] Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma:

"Soframı ve rızkımı, zenginler dışında, fakirlere tahsis et!" diye vah-yetmişti.[209]

İsâ Aleyhisselâm da, öyle, yapınca[210], bu zenginlerin, çok ağırına gitti. [211]

Onun, gökten inişini, inkâr ettiler.[212]

Sofra hakkında şüpheye düştüler ve halkı da, şüpheye düşürdüler. [213]

"Siz, sofranın, gerçekten, semâdan indiğini mi sanıyorsunuz " dediler. [214]

Sofrayı, görmeyenler de,[215], onu, inkâr ettiler.[216]:

"Yazıklar olsun size![217] O, sizin gözlerinizi, büyülemiştir!" dediler.[218]

Yüce Allah, kimin hayrını murad ettiyse, o, basîret üzere, imanda sebat etti.

Kimin de, fitneye tutulmasını, murad ettiyse, onlar da, küfürlerine, döndüler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Siz, helak oldunuz: Allah´ın azabına, hazırlandınız!" dedi.[219]



Sofranın Gökten İndiğini İnkâr Edenlerin Akıbeti:


Sofranın, gökten indiğini inkâr eden İsrail oğullarından üç yüz otuz[220], üçyüz otuz üç[221] kişi, yurdlarında geceleyin, döşekleri üzerinde aileleriyle birlikte ya­tarlarken, domuzlara çevrilmiş olarak sabahladılar.[222]

Domuzlara çevrilmiş olanlar içinde ne bir kadın, ne de, bir çocuk vardı.[223]

Domuza çevirilen Yahûdîler, yolları ve meydanları, dolduruyor, helâlardaki pis­likleri, yiyorlardı.[224]

Halk, onların bu hallerini, görünce, korktular.

İsâ Aleyhisselâmın yanına vardılar. Ona, ağladılar.

İsâ Aleyhisselâm da, onların Ev halklarının bu hâle düşmelerine ağladı.

Domuzlar; İsâ Aleyhisselâmı, gördükleri zaman, ağladılar ve çevresinde dö­nüp dolaşmağa başladılar.

İsâ Aleyhisselâm, onları, isimleriyle birer birer çağırıyor.[225] Onlara: "Sen, filan, sen filan, sen filan değil misin" diye soruyor[226] Onlar; ağlıyor.[227]

"Evet! demek istiyor[228], başlarını sallayarak işaret ediyorlar[229], konuşamı­yorlardı.

Öylece, üç gün yaşadıktan sonra, ölüp gittiler.[230]



Kur´ân-I Kerimin Sofra Hakkındaki Açıklaması:



"O vakit, Havariler:

Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb´in, bizim üstümüze gökten bir Sofra indirebilir mi " demiş,

O (da):

"Eğer, inanmış (adam)larsanız, Allâhfın kudretinden ve benim Peygamberliğim­den kuşkuya sapmak)dan korkunuz! demişti.

(Havârîler):

İstiyoruz ki: biz de, ondan, yiyelim, kalblerimiz, yatışsın.

Senin, bize hakîkaten doğru söylediğini, bilelim ve biz de, bunun üzerine şahid-lik edenlerden olalım!" dediler.

Meryem oğlu İsâ (dua ederek):

"Ey Allah! Ey Bizim Rabbimiz! Üstümüze, gökten bir sofra indir ki, bizim hem evvelimiz, hem âhirimiz için, bir bayram ve Sen´den bir âyet (Mucize) olsun! Bizi, rızıklandırsın!

Sen, rızık verenlerin, en hayırlısısın!" dedi.

Allah:

"Ben, onu, sizin üzerinize, şüphesiz indiriciyim.

Artık (ondan) sonra, içinizden, kim, nankörlük eder (küfre döner)se, işte, ben, onu muhakkak ki, âlemlerden, hiç birini azablandırmayacağım bir azabla azab-landırırım!" buyurdu. [231]



İsâ Aleyhisselâmın Hacca Gidişi Ve Hac Telbiyesi:


Revhâ vadisindeki Hacc yolundan, üzerlerine, yün Aba giyinmiş, develerinin Lif´den yularlarını tutmuş oldukları halde, yetmiş Peygamberin Hacc için, Telbi-ye ederek Mekke´ye gelip Hayf Mescidinde namaz kıldıkları rivayet edilir.

İsâ Aleyhisselamın Hacc Telbiyesi: "Lebbeyk.... = Buyur Allâhım, buyur! Emrine, amadeyim! Ben, Senin kulun´um.

Senin, iki kulunun Kızı olan Câriye kulunun oğluyum!" tarzında idi. [232]



İsâ Aleyhisselâmın Havarilerden Ve Etba´dan Her Tarafa Dâvetciler Gönderişi:



İsâ Aleyhisselâm; uzak veya yakın ülkelere, Havarilerden, Dâvetciler gönder­mek istediği zaman, yakın yere gönderdiği, seve seve gitti ve selâmete erdi.

Uzak yere göndermek istediği kimseler ise, güçsündüler, yüksündüler ve ka­çındılar.

Bunun üzerine, İsâ Aleyhisselâm, onların bu hallerinden, Yüce Allah´a şikâ­yetlerdi.

Güçsünen ve yüksünenlerden her biri, gönderilecekleri kavmin dilini konuşur olduğu halde, sabaha çıktı.[233]

İsâ Aleyhisselâm:

1) Havarilerden Butrus´u, Havârî olmayan Etba´dan, Buluş ile birlikte Rümiye´ye;

2) Havarilerden Enderais´i, ve Matta´yı, insan yeyen Zencilerin yurduna;

3) Tumas´ı, Doğu ülkesindeki Babil´e;

4) Filibüs´ü, Kayravan ve Kartacanna´ya (Afrikaya);

5) Yuhannes´i, Eshab-ı Kehf kariyesi Efsus (Defsus)a;

6) Yâkubüs´ü, Orışalım´a (İlya´ya, Beytülmakdis´e):

7) İbn.Selma´yı, Hicaz ülkesine Araplara;

8) Simun´u, Afrika yanında Berberlerin yurduna;

9) Havarilerden olmayan Yahuda´yı, -Yuzez (Yudis) Zekeriya Yuta´nın yerine-Eryübüs´e gönderdi.[234]



Antakya Halkının Elçileri Öldürmeğe Kalkışmaları Ve Helak Olmaları :


İsâ Aleyhisselâm; putperest Antakya halkına da, Havarilerinden, içlerinde Şem´-un´un da, bulunduğu, üç Elçi göndermişti.

Elçiler; ilk önce, Antakya halkından Habib b.Mürrey´e rastladılar.

Habib b.Mürreyyin evi, şehir kapılarının yanında, şehirden uzakça bir yerde bulunuyordu.

İşi, urgancılıktı.

Kendisi, hastalıklı bir zat idi. Cüzzam miskin hastalığına tutulmuştu.

Hayra, eli açık mümin bir zat idi. Kazancını, akşamlayın bir araya toplar, ikiye böler, yarısı ile çoluk çocuğunu geçindirir, yarısını da, yoksullara dağıtırdı.

Hastalığı, zayıflığı ve işi, kendisini, ibadetten alıkoymazdı.

Habib b.Müreyy; Antakya halkının, gönderilen Elçileri öldürmek üzere söz birliği ettiklerini haber aldığı zaman, koşup yanlarına vardı. Onlara, Allah´ı, hatırlattı, ken­dilerini öğütledi, Elçilere uymağa davet etti.

Antakya halkı ise, onu, taşa tuttular, ayaklarının altına alıp çiğnediler.

Habib b.Müreyy ise: "Ey Allah´ım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!

Ey Allâhım! Kavmime doğru yolu göster!" diye dua ede ede can verdi. [235]

Antakya halkını da, Cebrail Aleyhisselâmın bir Sayhası, haykırışı, helak etme­ğe yetti.

Habib b.Müreyy´in kabri, Antakya çarşısındadır.[236]

Hâdise, Kur´an-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Onlara, o şehir (Antakya) Eshabını misal getir:

Hani, oraya (gönderilen) Elçiler, gelmişti.

Biz, o zaman, kendilerine iki (Elçi) göndermiştik te, onlar, onları yalanlamışlardı.

Biz de, bir üçüncü ile (bunları) takviye etmiştik.

(Bunlar, onlara): biz, size gönderilmiş hak Elçileriz! demişlerdi.

Onlar: siz, bizim gibi insandan başka (kimseler) değilsiniz!

Hem, Rahman (olan Allah, Vahy´den, Risaletten) hiç bir şey indirmemiştir.

Siz, ancak, yalan söyler (kimselersiniz! dediler.

(Elçiler): Rabbimiz biliyor ki, biz, gerçekten, size gönderilmiş Elçileriz!

Bizim üzerimize (düşen vazife) apaçık tebliğden başka (bir şey) değildir! dediler.

(Şehir halkı): doğrusu, biz, sizin yüzünüzden uğursuz/andık.

Eğer, (bizimle uğraşmaktan) vaz geçmezseniz, and olsun ki, sizi, mutlaka taş­larız! Size, bizden, muhakkak acıklı bir işkence de, dokunur! dediler.

(Elçiler): sizin uğursuzluğunuz, kendi yanınızdadır (kendinizdendir)

Size öğüt verilirse mi (uğursuzluk sayacak ve küfrünüzde devam edeceksiniz) !

Hayır! Siz, haddi aşan, taşanlar güruhusunuz! dediler.

O şehrin en ucundan koşarak bir adam geldi ve: Ey kavmim! Uyunuz o gönde­rilmiş olan (Elçiler)e!

Uyunuz, sizden hiç bir ücret istemeyen o kişilere! Onlar, hidayete ermiş (kişi)lerdir. Ben, beni, yaratan´a, ne diye kulluk etmeyecekmişim ! Siz, (hepiniz) ancak, O´na döndürüflüp götürüleceksiniz. Ben, O´ndan başka, tanrılar edinir miyim hiç

Eğer, O çok Esirgeyici (Allah), bana, bir zarar (yapmak) isterse, onların (o putla­rın iddia ettiğiniz) şefaati, bana hiç bir yarar vermez. Onlar, beni, asla kurtaramazlar.

Şüphesiz ki, ben, o takdirde, muhakkak, bir sapıklık içindeyim (demek)tir.

Gerçekten, ben, (sizin de) Rabbınız (olan Allâha) iman ettim.

İşte, bunu, benden duyunuz!" dedi.

(Şehid ettikleri zaman, ona): Cennet´e gir!" denildi.

(O da): ne olurdu, Rabbimin, beni, yarlıgadığını, beni, (Cennetle) ikram edilen­lerden kıldığını kavmim bilselerdi!" dedi.

Ondan sonra, onun kavminin üzerine, gökten hiç bir ordu indirmedik, indiriciler de, değildik.

(Onları helak eden) bir tek Sayha´dan (Cebrail´in haykırışından) başka (bir şey) değildi ki, hemen, sönüverdiler!" (Yâsîn: 13-29)[237]



İsâ Aleyhisselâmın Ölen Bir Dostunu Diriltişi:


Beytülmakdis´in bir kariyesinde[238] İsâ Aleyhisselâmın, Âzer adında bir dostu vardı.[239]

Âzer, hastalanınca Âzer´in kız kardeşi, İsâ Aleyhisselâma: "Kardeşin, ölüyor! Hemen, onun yanına gel!" diye haber salmıştı. Âzer´in arası ile İsâ Aleyhisselâmın arası üç günlük yoldu.[240]

İsâ Aleyhisselâmla Eshabı[241], Âzer´in kariyesine[242] vardıkları zaman, onu, üç gün önce, ölmüş[243], oradaki mağaranın içine gömülmüş[244] buldular.[245]

İsâ Aleyhisselâm, o kariyeye gelince, Âzer´in iki kız kardeşi, onun yanına varıp:

"Ey Efendimiz! Dostun Âzer, ölmüş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, üzüldü ve kızlara:

"Onun kabri, nerededir " diye sordu.[246]:

"Bizi, onun kabrine götürünüz!" dedi.´[247]

Götürdüler.[248]

Âzer´in, mağarada, üzerine, taş[249] kapak kapatılmış[250] kabrine vardılar.[251]

İsâ Aleyhisselâm:

"Taş kapağı, açınız!" dedi.

"Dört gündenberi, kokmuş bulunuyor!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm, mağaraya yaklaşarak:

"Rabbim! Hamd, sana mahsustur.[252]

Ey yedi kat göklerin ve yedi kat yerlerin Rabbi olan Allah´ım!

Beni, İsrail oğullarına, Sen, gönderdin.

Onları, senin dinine davet ettim.

Kendilerine -Senin izninle- ölüleri, dirilteceğimi, haber verdim.[253]

Ben, iyice biliyorum ki: her şeyi, veren, Sensin!

Fakat, ben, şu ayakta dikilen cemâat ta, Senin, beni peygamber olarak gön­derdiğine iman etsinler ve beni, doğrulasınlar, diyorum. [254]

Âzer´i, dirilt!´ [255] dedikten sonra, Âzer´e: "Kalk!" dedi.

Âzer, iki eli, iki ayağı, sımsıkı bağlanmış, üzerindeki kefenini, sürür bir halde[256], kabrinden çıkıp[257] ayağa kalktı.[258]

Yahûdî kavminden, orada bulunanlar, İsâ Aleyhisselâma, hemen iman ettiler; Âzer´e, bakıyorlar, onun dirilişine şaşıp duruyorlardı.[259]



Yahûdî İleri Gelenleri Ve Din Bilginlerinin İsâ Aleyhisselâmı Öldürmeyi Kararlaştırmaları:



Bunun üzerine, Yahûdîlerin ulu kişileri ve Din Bilginleri, toplandılar ve:

"Biz; bunun (İsâ Aleyhisselâmın), bize karşı, dinimizi, bozmasından ve halkın, ona, uymasından, korkuyoruz!" dediler.

Şekillerden, izlerden, neseblerden, çok iyi anlayan Kâhinler Başkanı, onlara:

"Bir tek adamı, vadide giderken tutup öldürmek, hayırdır!" dedi ve İsâ Aley-hisselâmı, öldürmek üzere, söz birliği ettiler. [260]

Kendisini, öldürmeye yöneldiler. [261]

Yahûdîler, zamanın krallarından bazısına da, İsâ Aleyhisselâm aleyhinde ih­barda bulundular ve onu, öldürmeye ve asmağa azmettiler. [262]

Kendisini, öldürmek için, aramağa başladılar. [263]



İsâ Aleyhisselâmla Annesine Dil Uzatan Yahudilerin Domuzlara Çevrilişi:



İsâ Aleyhisselâm; merkep üzerinde Oraşalim (Beytülmakdis)e, girmiş[264] Ya­hudilerden, bazı kimselerle karşılaşmıştı.

Onlar, İsâ Aleyhisselâmı, görünce:

"Sihirbaz kadının oğlu Sihirbaz, kötü işler yapıcısı kadının, kötü işler yapıcı oğlu geldi!" dediler ve bu sözleriyle, ona ve annesine isnad ve iftirada bulundular.[265]

İsâ Aleyhisselâm, bunları, işitince[266], onların, aleyhlerinde[267]:

"Ey Allah´ım! Sen, benim Rabb´imsin!

Ben, Senin eserin olan Rûh´undan çıkarıldım ve Senin Ol! Kelimenle yaratıldım.

Ben, onlara, kendiliğimden, Peygamber gelmedim.

Ey Allah´ım! Bana ve anama söven kimselere lanet et, onları rahmetinden uzak­laştır!" diyerek[268] dua etti.

Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâmın duasını kabul buyurup[269], ona ve onun anne­sine sövüp saymış olanları[270], domuzlara çeviriverdi!

İsrail oğullarının başkanı, bunu görünce büyük bir korkuya düştü. Yahudiler, İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek hususunda söz birliği yaptılar.[271]



İsâ Aleyhisselâma Dünyadan Ayrılacağının Bildirilişi:



Rivayete göre:

Dünyadan ayrılacağı, Yüce Allah tarafından bildirildiği zaman, İsâ Aleyhisse­lâm, Havarilerini, yanına çağırmış, yemekten sonra, onlara:

"Çoban, gidince, davar, dağılır!" demiş ve bununla, kendisinin öleceğini, an­latmak istemiş.

İçlerinden, birisinin; horoz, üç kerre ötmeden önce kendisini, inkâr edeceğini,

Birisinin de, kendisini, az bir karşılığa (otuz dirheme) satıp bedelini yiyeceğini, haber vermişti.

Gerçekten de, Yahûdîler; İsâ Aleyhisselâmı, öldürmek için, ararlarken, Hava­rilerden Şem´un´u, yakalayıp:

"İşte, bu, onun arkadaşlarındandır!" dedikleri zaman, Şem´un:

"Ben, onun arkadaşı, değilim!" diyerek inkârda bulunmuş ve bırakılmış, horo­zun öttüğünü, işitince de, üzülmüş ve ağlamağa başlamıştı.

Havarilerden birisi de, Yahûdîlerin yanına varıp:

"Mesîh´in yerini, size gösterirsem, bana, ne verirsiniz " demiş, onların verdi­ği otuz dirhemi alıp İsâ Aleyhisselâmın bulunduğu yeri, onlara göstermiştir.[272]



İsâ Aleyhisselâmın, Yahudiler Tarafından Öldürülmek İstenilince Semâya Kaldırılışı:



Rivayete göre:

Yahudiler, bir gün[273] toplanıp İsâ Aleyhisselâmı, sorguya çektiler.

İsâ Aleyhisselâm, onlara:

"Ey Yahûdî cemaatları! Hiç şüphesiz, Allah, size, buğz ediyor, sizden nefret ediyordur!" deyince, İsâ Aleyhisselâmın sözlerine, son derecede kızdılar ve öl­dürmek için, üzerine, yürüdüler.

O sırada, Yüce Allah, Cebrail Aleyhisselâmı, gönderdi. O da, İsâ Aleyhisselâ­mı, bir evin cümle kapısının içindeki küçük kapısından içeri soktu.

Yüce Allah; evin tavanındaki pencereden İsâ Aleyhisselâmı, semâya kaldırdı. Yahûdîlerin Başkanı, adamlarından birisine:

İsâ Aleyhisselâmın yanına girmesini ve onu, orada öldürmesini, emretti.[274] Adam, içeri girdiği zaman, orada, İsâ Aleyhisselâmı, göremedi.

Dışarıdakilerin yanına çıkmayı geciktirince, onun, İsâ Aleyhisselâmı, öldürme­ğe uğraştığını, sandılar.[275]

Yüce Allah; adamı, İsâ Aleyhisselâma benzetti.

Adam, dışarıdakilerin yanına çıkınca, kendisini, İsâ Aleyhisselâm, sandılar, he­men, onu, öldürdüler ve astılar.[276]

Diğer rivayetlerde ise:

Yahûdîlerin; İsâ Aleyhisselâmı, yakalayıp bağladıkları ve hakaret ederek gö­türdükleri ve asacakları sırada, İsâ Aleyhisselâmın semâya kaldırıldığı bildirildiği gibi;[277]

Yakalayıp hakaret ederek götürdükleri, İsâ Aleyhisselâm olmayıp Yahûdîlere, İsâ Aleyhisselâmın yerini gösteren Havârî olduğu[278];

İsâ Aleyhisselâmı, asmak istedikleri sırada, yer yüzüne karanlık çöktüğü ve Me­leklerin, Yahudilerle İsâ Aleyhisselâm arasına gerildikleri ve İsâ Aleyhisselâmın yerini, Yahûdîlere gösteren ve İsâ Aleyhisselâma benzetilen Havârî´yi, yakalayıp[279], kendisinin:

"Ben, size, onun yerini, gösteren´im!" demesine bakmayarak´[280] İsâ Aleyhisselâmın, yerine, onu[281] öldürüp[282] ağaca astıkları[283];

Yahûdîler tarafından kuşatıldıkları evde bütün Havârîlerin, İsâ Aleyhisselâma benzetildikleri ve onlardan birisinin, İsâ Aleyhisselâm için, kendisini, feda ettiği de, bildirilmekte ve bu hususta daha başka bilgiler de verilmektedir.[284]

İsâ Aleyhisselâm, semâya kaldırıldığı zaman, otuz üç yaşında idi.[285]



Kur´ân-ı Kerimin Bu Husustaki Açıklaması:



"Bir de, onların (İsa´yı) inkâr ile kâfir olmaları, Meryem´in aleyhinde büyük iftira atıp söylemeleri,

Biz, Allah´ın Peygamberi Meryem oğlu Mesih İsa´yı, öldürdük! demeleri sebe­biyledir ki, kendilerini, rahmetimizden kovduk)

Halbuki onlar, onu öldürmediler, onu asmadılar da.

Fakat, (öldürülen ve asılan adam), kendilerine (İsâ) gibi gösterildi.

(Zâten ve) hakîkatan (İsâ ve onun katli) hakkında, kendileri de, ihtilâfa düşüp kat´î bir şek ve şüphe içindedirler.

Onların, buna (Onun katline) âid hiç bir bilgileri yoktur.

Ancak (kupkuru) zanna uymaktadırlar.

Onu, yakînen öldürmemişlerdir.

Bilakis, Allah, onu, yükseltip kendisine kaldırmıştır.

Allah, mutlak Galib´dir, yegâne hüküm ve Hikmet sahibidir. [286]



İsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Zâhidâne Yaşantısı:



İsâ Aleyhisselâm:

Orta boylu,

Hamamdan çıkmış gibi, kırmızıya çalar beyaz benizli[287],

Dağınık[288], düz saçlı idi.[289]

Saçını, uzatır, omuzları arasına salardı.[290]

Saçına, hiç yağ sürmezdi.[291]

Geniş göğüslü[292],

Küçük yüzlü[293],

Çok ben´li idi. [294]

Sırtına, kıl [295], yün elbise [296],

Ayağına, ağaç kabuğundan yapılmış, tasması hurma lifinden sandal giyerdi. [297]

Çoğu zaman, yalın ayak yürürdü. [298]

Kendisinin, ne geceleri varıp içinde barınacağı [299] bir evi [300],

Ne bir ev eşyası,

Ne zevcesi,

Ne de, ölmeyecek kadar bir günlük yiyecekten başka bir şeyi vardı. [301]

Hiç bir şeyi, yarın için, biriktirmez, saklamazdı. [302]

İsâ Aleyhisselâm, göğe kaldırıldığı zaman, yün bir kaftan, bir çift çoban mesti, bir de, deri dağarcıktan başka bir şey bırakmamıştı. [303]

Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!

İsâ Aleyhisselâm; dünyadan yüz çevirip Âhireti, özler, Allâha, ibâdete koyulurdu.

Yer yüzünde dolaşır, nerede, güneş batarsa, orada, iki ayağının üzerinde na­maza durur, sabahlardı. [304]

Bütün geceleri namazla, gündüzleri de, oruçla geçirirdi. [305]

Arpa ekmeği, yerdi. [306]

Havârîlerine:

"Ey Havârîler topluluğu! Mescidleri, meskenler edininiz!

Evlerinizi de, yolcu menzilleri gibi edininiz [307] ki, dünyadan, selâmetle kurtu-lasınız!" derdi. [308]

İsâ Aleyhisselâma:

"Sen, su üzerinde nasıl yürüyebiliyorsun " diye sorulmuştu.

İsâ Aleynisselâm:

´Yakîn ile!" dedi. [309]

"Biz de, yakîn sahibiyiz! " denilince:

"Sizin yanınızda, taş, çamur ve altun, eşid ve bir midir " diye sordu.

"Hayır!" dediler.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bunlar, benim yanımda, eşid ve birdirler!" dedi.

Havariler, bir gün; İsâ Aleyhisselâmı, aramağa gittiler, Kendisini, su üzerinde yürür bir halde, buldular.

Onlardan birisi:

"Ey Allanın Peygamberi! Biz de, senin yanına yürüyüp varalım mı " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Olur!" dedi.

Havari, ayağını, basınca suyun içine, batıverdi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Getir ver elini ey güdük imanlı!

Eğer, Âdem oğlunun, zerre kadar yakîni olsaydı, suyun üzerinde yürürdü!" dedi.[310]

İsâ Aleyhisselâm, bir adamın hırsızlık ettiğini görmüş, ona:

"Sen, çaldın ha! " demişti.

Adam:

"Kendisinden başka İlâh bulunmayan Allah´a and olsun ki; hayır!" deyince, İsâ Aleyhisselâm:

"Allâha iman ettim, kendi gözümü ise yalanladım!" demiştir.[311]

İsâ Aleyhisselâma bir adam gelip:

"Ey iyilik öğreticisi! Sen, bana bir şey öğret ki, o, beni, yararlandırsın, seni, zararlandırmasın!" demişti.

İsâ Aleyhisselâm:

"Nedir o " diye sordu.

Adam:

"Kul, Yüce Allah´a karşı, hakkıyle takvâlı nasıl olur " dedi.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bu, kolay bir iştir:

Allah´ı, kalbinden, hakkıyle seversin,

Onun için, gücün yettiği kadar amelde bulunursun,

Benî nev´ine de, kendine acır gibi, acırsın!" dedi.

Adam:

"Ey iyilik öğreticisi! Benim, Benî nev´im, kimlerdir " diye sordu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Bütün Âdem oğullarıdır.

Sana gelmesini, istemediğin şeyi, sen, senden başkasına da, getirme!

O zaman, sen, Allah´a karşı, hakkıyle ittikalı olursun!" dedi. [312]

İsâ Aleyhisselâmın bildirdiğine göre:

"Zamanın sonunda;

Dünyadan, el çekmeğe özenen ve fakat, dünyadan, el çekmeyen,

Âhireti, özler görünen ve fakat, âhireti, özlemeyen,

Başkalarını, Valilere, gitmekten, men eden ve fakat, kendileri giden,

Zenginlere, yaklaşan ve fakat, fakirlerden, uzaklaşan,

Ellerini, ileri gelenlere, açan ve fakat, ellerini, fakirlere yuman bilginler gele­cektir ki, işte, bunlar, şeytanların kardeşleri, Rahman´ın ise düşmanlarıdır!"[313]


İsâ Aleyhisselâmın Vazifesinin Mahiyetinin Açıklanışı Ve Muhammed Aleyhisseelâmın Geleceğini Müjdeleyişi:



"Meryem oğlu İsâ da, bir zaman:

Ey İsrail oğulları! Ben, size, Allah´ın gönderdiği Peygamberiyim.

Benden önceki Tevrat´ı, tasdik edici,

Benden sonra gelecek Peygamberi de-ki, ismi: Ahmed´dir- müjdeleyici olarak geldim..." demişti." [314]

İbn.İshak´ın (85-151 Hicrî) bildirdiğine göre: İsâ Aleyhisselâma Allah tarafından indirilen İncil´de, Muhammed Aleyhisselâmın sıfatı ve ismi hakkında verilmiş olan bilgiyi, İsâ Aleyhisselâmın devrinde Havârî Yuhanna da yazdığı İncilde [315] tesbit etmiş bulunuyordu.

Nitekim, İsâ Aleyhisselâm, kendisini, inkâr eden kavmine karşı:

"Rab tarafından çıkıp gelecek olan o Münhamennâ, Rab tarafından çıkıp ge­lecek O Rûhulkuds gelmiş olsaydı, O, bana, şehâdet ederdi.

Siz, de şehâdet edersiniz.

Çünkü, ötedenberi, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, bunları, size söyledim ki, şüpheye düşmeyesiniz!" demiştir.

Münhamennâ, Süryanca, Muhammed demektir.

Bunun, Rumcası: Baraklitüs´dür. [316]

Ebülferec İbn.Cevzî´nin (540-597 Hicrî), İbn.Kuteybe´den (213-276 Hicrî) nakline göre:

İsâ Aleyhisselâm, Havârîlerine:

"Ben, gidersem, size Faraklit, Rûhulhak, gelecektir.

O, kendiliğinden, söz söylemeyecek, ancak, kendisine, ne söylenirse, onu, söy­leyecektir.

O, bana, şehâdet edecektir.

Siz de, şehâdet edersiniz.

Çünkü, siz, halktan daha önce, benimle birlikte bulunuyorsunuz.

Ben, gitmezsem, Feraklit, size gelmez." demiştir. [317]

Gerek Baraklitüs, gerek Faraklit sözü, Periclotas şekline sokulup Yuhanna İn­cilinde Tesellî Edici diye terceme edilmiştir.

Şüphesiz ki: İsâ Aleyhisselâmın ana dili, Yunanca değil, İbranice idi.

Kendisine, Allah tarafından indirilmiş olan İncil´in dilinin de, İbranca olacağı, tabiîdir.

İsimleri terceme etmek, Ehl-i Kitap Bilginlerince, âdet olduğundan, İsâ Aley­hisselâmın, kendisinden sonra, geleceğini, müjdelediği Âhir zaman Peygambe­rinin ismini de, Yunancaya terceme etmişler ve Arapça Mütercimler de, onu, Fa­raklit olarak Arapçalaştırmalardır.

Bir Papaz tarafından yazılıp Hicrî 1268 yılında Kalküta´da bastırılan bir broşürde:

Faraklit olarak Arapçalaştırman ismin, İncil´in Yunanca nüshasında Paraklitüs şeklinde mi Yoksa, Piraklütüs şeklinde mi geçtiği incelenerek, birinci şekle göre: ismin, Tesellî ve Yardım Edici, Vekil mânâlarına geldiği, ifâde ve ikinci şekle gö­re ise, Muhammed ve Ahmed mânâlarına gelebileceği itiraf edilmiş ve Müslüman­ların, bu şekli iltizam ettikleri ileri sürülmüştür.

Halbuki, iki kelime arasında şekil ve telaffuz bakımından, pek az bir fark vardır. Yunan harfleri, birbirlerine benzerdir.

Bazı İncil nüshalarındaki Piraklütüs, belki de, yazıcıların hatası yüzünden, Pa­raklitüs olmuştur.[318]



İsâ Aleyhisselâmın Annesinin Vefatı:



İsâ Aleyhisselâmın Annesi Hz.Meryem, İsâ Aleyhisselâm´dan sonra altı yıl da­ha yaşayıp vefat etmiştir. [319]



Yüce Allah´ın Kendi İlminden İlim Ve Kendi Hilm´inden Hilim Vererek Getireceği Ümmet:



Yüce Allah, İsâ Aleyhisselâma; Peygamberimizin Ümmeti hakkında da:

"Ey İsâ! Ben, senden sonra, bir ümmet getireceğim ki: onlar, sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa, Allah´a hamd ve şükrederler,

Hoşlanmadıkları bir şeye uğrarlarsa, sabredip katlanırlmar ve Allâh´dan, ecir beklerler.

Onların ne ilimleri, ne de, hilimleri vardır." buyurmuştu.

İsâ Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onların, böyle davranmaları, nasıl mümkün oluyor " diye sordu.

Yüce Allah:

"Onlara, kendi ilmimden ve hilmimden ihsan ederim!" buyurdu. [320]

İncillere göre: İsâ Aleyhisselâm da, İsrail oğullarına, Muhammed Aleyhisselâ-mın Eshab ve Ümmeti hakkında şöyle demiştir:

"Allah´ın Melekûtu, böyledir; Yere, tohum saçan bir adam gibidir.

Gece, gündüz uyuyup kalkar; tohum, biter ve büyür; nasıl o bilmez.

Toprak, kendiliğinden, önce onu, sonra başağı, sonra, başakta dolu taneyi verir.

Mahsul erdiği zaman, hemen orağı salar;

Çünkü, hasad zamanı gelmiştir. [321]

Yine, onlara dedi ki:

"Siz, kitapta:

Yapıcıların red ettikleri taş, köşenin başı oldu;

Bu, Rab tarafından oldu ve (o gözlerimizde şaşılacak iştir.) sözünü hiç okuma­dınız mı

Bundan dolayı, size derim:

Allah´ın Melekûtu, sizden alınacak ve onun meyvalarını yetiştirecek bir Millet´e verilecektir. Ve bu Taş´ın üzerine düşen, parçalanacak, o da, kimin üzerine dü­şerse, onu, toz gibi dağıtacaktır![322]



Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yahya Ve İsâ Aleyhisselâmlarla Karşılaşıp Selamlaşması:


Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte ikinci kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, o göğün kapısını çaldı.[323] Bekçisine:

"Aç!" dedi.

"Kimdir o ,[324] sen, kimsin " denildi.[325]

Cebrail Aleyhisselâm:

"Cebrail´im!" dedi.

"Yanında kimse var mı " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.

"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Evet!" deyince, göğün kapısı açıldı. [326]

İkinci kat gökte, Teyze Oğulları olan İsâ b.Meryem ve Yahya b.Zekeriyyâ Aleyhis-selâmlarla karşılaştılar. [327]

Cebrail Aleyhisselâm, Peygamberimize:

"Bunlar, Yahya ve İsâ (Aleyhisselâmlar)dır. Selâm ver onlara!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, onlara selâm verdi.

Onlar da, Peygamberimiz Aleyhisselâmın selâmına mukabele ettiler ve:

"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dediler [328] ve hayır düa ettiler. [329]



Kur´ân-ı Kerim in Muhammed Aleyhisselâmın Eshab Ve Ümmetinin Bazı Vasıfları Hakkındaki Açıklaması:



Yüce Allah; Muhammed Aleyhisselâmın Eshabıın vasıflarını şöyle açıklar: "Muhammed, Allah´ın resulüdür.

Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok çetin, kendi aralarında ise, çok mer­hametlidirler.

Onların, rükû ve secde ederek Allâh´dan lütuf ve rızâsını istediklerini görürsün. Yüzlerinde, secdelerin eserinden dolayı nûrânîlik vardır. Bu, onların, Tevrattaki vasıflarıdır. İncil´deki vasıfları da:

Bir ekin gibidir ki, filizini çıkarmış, derken, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine bir düzeye dizilmiştir.

Öyle ki, ekincilerin hoşuna gider.

Bu, işte, onlarla, kâfirleri öfkelendirmek içindir.

Allah, onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere bir mağfiret ve büyük bir ecir va ´d buyurmuştur." (Fetih: 29)

"(İslâmda) birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensar ile iyi amellerle olanla­rın ardınca gidenler ki, Allah, onlardan razı olmuştur.

Onlar da, Allah´dan razı olmuşlardır.

(Allah), Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları, Cennet­ler hazırladı.

İşte bu en büyük kurtuluş ve mutluluktur." (Tevbe: 100)

"Şüphesiz ki, Allah; hak yolunda (savaşarak düşmanları) öldürmekte, (onlar ta­rafından) öldürülmekte olan Mü´minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine Cennet vermek karşılığında- satın almıştır.

(Allah´ın), Tevrat´ta, İncil´de ve Kur´an´da (zikr olunan bu va´di) Kendi üzerinde hak(kat´î) bir va´d´dir.

Allah´dan ziyâde ahdine vefa eden kim var

O halde (ey Mü´minler!) yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevininiz!

Bu, en büyük kurtuluş ve mutluluktur!" (Tevbe: m)

"Onlardan (Muhacirlerden) evvel (Medine´yi) yurd ve imân (evi) edinmiş olan kimseler (Ensar), kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler.

Onlara (Muhacirlere) verilen şeylerden dolayı, göğüslerinde bir ihtiyaç (meyli) bulmazlar.

Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, onları Muhacirleri), öz canlarından daha üs­tün tutarlar.

Kim, nefsinin (mala olan) hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte, umdukları­na erenler, onların ta kendileridir." (Haşr: 9)

"İman edip te, Allah yolunda Hicret ve Cihad edenler, barındıranlar, yardım eden­lerdir ki, işte, gerçek Mü´min olanlar, bunlardır.

Mağfiret ve bitmez tükenmez rızık onlarındır." (Enfai: 74)

"Bunların (Muhacir ve Ensar´in) arkasından gelenler:

Ey Rabbımız! İman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi yarlığa!

İman etmiş olanlar için, kalblerimizde bir kin bırakma!

Ey Rabbımız! Şüphesiz ki, Sen, çok Esirgeyicisin, çok Merhametlisin! derler."

(Haşr: 10)

"Onlar ki (sırf) Rab´larının rızâsını isteyerek (her zorluğa) katlanırlar, namazı, dos­doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan, gizli ve aşikâr harcarlar, kötülüğü, iyilikle savarlar.

İşte, onlardır ki, onlar için, bu, bu dâr(-ı dünyanın) (iyi) bir sonucu vardır.

(ki, o sonuç) Adn Cennetleridir.

Onlar, -Atalarından, zevcelerinden, zürriyetlerinden salah erbabı olanlar da, bir­likte olmak üzere- oralara girecekler, Melekler de, her bir kapıdan onların yanları­na varacaklar (ve şöyle diyecekler):

Sabrettiğinize karşılık sizlere Selâm (ve selâmet) olsun!

Dâr(ı dünyanın) ne güzel akıbetidir bu!" (Ra´d: 22-24)

"O, Rahman´in (hâs) kulları ki, onlar, yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürürler.

Kendilerine, beyinsizler (hoşa gitmeyecek) laflar attığı zaman:

Selâmfetle!) defyip geçe)rler.

Onlar ki, gecelerini, secde ve kıyamla geçirirler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler. Bizden, Cehennem azabını uzaklaştır.

Çünkü, onun azabı, bir helaktir!

Hakîkat, o, ne kötü bir Karargâh ve ikametgâh´dır!

Onlar ki, harcadıkları vakit, ne israf, ne de, cimrilik yapmazlar; (Harcamaları) iki­si arası, ortalama olur.

Onlar ki, Allah´ın yanına başka bir Tanrı daha (katıp) tapmazlar.

Allanın haram kıldığı cana, haksız yere, kıymazlar.

Zina, etmezler.

Kim, (bunlardan birini) yaparsa, cezaya çarpılır.

Kıyamet günü de, azabı katmerleşir ve kendisi (azabın) içinde hor ve hakir te­melli bırakılır.

Meğer ki, (şirkten) tevbe ve iman edip iyi amel (ve hareket) de bulunan kimseler ola.

İşte, Allah, bunların kötülüklerini, iyiliklere çevirir.

Allah, çok Yarlıgayıcı ve çok Esirgeyicidir.

Kim, (günahlardan) tevbe (ve rücu) eder, güzel güzel amel hareket)de de, bulu­nursa, muhakkak o, Allâha -tevbesi makbul ve Allâhın rızasına erişmiş olarak- döner.

Onlar ki, yalan şâhidlik etmezler, boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli (insanlar) olarak (ondan yüz çevirip) geçerler.

Onlar ki, kendilerine Rab´larının âyetleri okunduğu (yahud onlarla va´z ve nasi­hat edildiği) zaman, bunlara karşı, (Münafıklar gibi), kör ve sağır (yıkılıp) düşmezler.

Onlar ki;

Ey Rabbimiz! derler, bize, zevcelerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin) be­beği olacak (salih insanlar) ihsan et.

Bizi, takva sahiplerine önder kıl!"

İşte, bütün onlardır ki, zorluklara katlanıp dayanmaları sebebile Gurfe(ler)le (Cen­netin en yüce dereceleriyle) mükâfatlandırılacaklar, orada, sağlık ve selâm ile kar­şılanacaklardır.

Onlar, orada temelli kalıcıdırlar.

O, ne güzel bir karargâhdır, (ne güzel) bir ikametgâhdır!" (Furkan: 63-76)

"Öyle adamlar ki, onları, ne bir ticaret, ne bir alış veriş, Allâhı zikretmekten, dos­doğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymaz.

Onlar, kalblerin ve gözlerin (dehşetle) döneceği günden korkarlar.

Çünkü, Allah,, kendilerini, işledikleri amellerin en güzeli ile mükâfatlandıracak, onlara, fazlından da, daha ziyâdesini verecektir. Allah, kimi dilerse, onu, sayısız rızıklandırır (sevaba kavuşturur). (Nûr 37-38)"

"Rabbimiz, Allâh´dır! deyip te, sonra (bütün hareketlerinde) doğruluğu iltizam edenlere, (evet) onlara, hiç bir korku yoktur.

Onlar, mahzun da, olmayacaklardır. Onlar, Cennet ehlidirler.

İşlemekte devam ettikleri (iyi amel ve hareketlerine mükâfat olarak orada te­melli kalıcıdırlar." (Ahkaf: 13-14)

"Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet de, vardır ki, onlar, hakka rehberlik ederler, adaleti de, onunla uygularlar." (Ârâf. 181)

"Siz, insanlar için (seçilip ortaya) çıkarılmış en hayırlı bir Ümmetsiniz.

İyiliği, emr eder, kötülükten vaz geçirmeye çalışırsınız.

(Çünki) Allâha, inanırsınız.

Kitaplılar da, hep inansaydı, kendileri için, elbet daha hayırlı olurdu.

(Gerçi) İçlerinden, iman edenler varsa da, onların pek çoğu (hak dinden çıkmış) fâsıklardır." (Al-i imran. 110)[330]



Kur´ân-ı Kerimin Yahudiler Ve Hristiyanlar Hakkındaki Açıklaması:



"Yahûdîler: Uzeyr, Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Hristıyanlar da: Mesîh (İsâ) Allah´ın oğludur! dedi(ler).

Bu, onların, ağızlarile (geveledikleri câhilce) sözleridir ki, (bununla) daha önce, küfr edenlerin sözlerini taklid ediyorlardır.

Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan, bâtıla) nasıl da, döndürülüyorlar

Onlar; Allah´ı, bırakıp Bilginlerini, Rahiblerini, Meryemin oğlu Mesih´i tanrılar edindiler.

Halbuki, bunlar da, ancak, Bir olan Allah´a ibâdet etmelerinden başkasıyla em-rolunmamışlardır.

O´ndan başka hiç bir İlâh yoktur.

O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehdir."[331]

"Allah:

Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara (Allah´ı, bırakıp da, beni ve anamı, iki İlâh edini­niz!) diyen sen misin ! dediği zaman, o (şöyle) dedi:

Seni, tenzih ederim (yâ Ftabb!) Hakkım olmadık bir sözü söylemekliğim, bana, yakışmaz!

Eğer, onu, söyledimse, elbette, bunu, bilmişsindir.

Benim içimde olan her şeyi, Sen bilirsin.

Ben ise, Senin zatında olanı, bilmem.

Şüphesiz ki: gaybları, hakkıyle bilen Sensin Sen!

Sen, ne emrettinse, ben, onlara, bundan başkasını, söylemedim.

(Dediğim hep şu idi):

Benim de, Rabbim, sizin de, Rabbiniz olan Allah´a ibâdet ediniz. Ben, içlerinde bulunduğum müddetçe, üzerlerinde bir kontrolcu idim. Fakat, vaktâ ki, Sen, beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigâhban yalnız Sen kaldın. (Zâten) Sen, (her zaman) her şeye hakkıyle şâhidsin!" [332]

"Muhakkak ki, İsa´nın hali de, (Babasız dünyaya gelişi de) Allah katında, Âde­min hali gibidir.

(Allah) Onu (Âdemi) topraktan yarattı. Sonra, ona: O1! dedi. O da, oluverdi."[333] Allah, gerçekten, üçün (üç tanrının) biridir! diyenler, and olsun ki, kâfir olmuştur. Halbuki, bir tek İlâhdan başka hiç bir ilâh yoktur.

Eğer, söyleyegeldikleri (bu sözden) vaz geçmezlerse, içlerinden o kâfir kalanla­rına, her halde, acıklı bir azab dokunacaktır.[334]

"Meryem oğlu Mesîh (İsâ), bir Peygamberden başka (bir şey) değildir.

Ondan önce de, Peygamberler gelip geçmiştir.

(Onun) Anası, çok sâdık bir kadındı.

İkisi de, (birer kul ve beşer olarak) yemek yerlerdi.

Bak, biz, âyetleri, onlara, nasıl apaçık anlatıyoruz.

Sonra da, bak, onlar, nasıl (hakîkattan) çevriliyorlar

De ki: Allâhı bırakıp ta, size ne bir zarar, ne de, bir yarar yapmaya gücü yetme­yen şeylere mi tapıyorsunuz !

Halbuki (her şeyi) işiten, (her şeyi) bilen, Allanın kendisidir.

De ki

Ey Ehl-i Kitap! Dininizde, haksız yere haddi aşmayınız!

Bundan önce, hem kendileri sapmış, hem bir çoğunu saptırmış ve dümdüz yol­dan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ (ve heve)sine uymayınız!

İsrail oğullarından olup ta, küfredenlere Davud´un da, Meryem oğlu İsânın da, dili ile lanet olunmuştur.

Bunun sebebi: isyan etmeleri ve ifrata sapmaları idi.

Onlar, işledikleri her hangi fenalıktan, birbirini vaz geçirmeye çalışmazlardı.

Gerçekten, yapmakta devam ettikleri (o hal) ne kötü idi!

İçlerinden bir çoğunu görürsün ki, kâfirlere dostluk ederler.

Nefislerinin, kendileri için, öne sürdüğü, and olsun ki, ne çirkin şeylerdir!

Çünkü, onların kazancı, Allah´ın, kendilerine gazab etmesi ve onların o azab için­de temelli kalıcı olmalarıdır.

Eğer, Allah´a, Peygambere ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları, dost­lar edinmezlerdi. Fakat, onların bir çoğu fâsık kimselerdir.

İnsanların, iman edenlere, düşmanlık bakımından, en katısı, and olsun ki, Yahu­dilerle Allah´a eş koşanları bulacaksın.

Onların, iman edenlere sevgisi bakımından, daha yakınını da, and olsun

"Biz Nasrânîleriz!" diyenleri, bulacaksın.

Bunun sebebi, şudur:

Çünkü, onların içinde keşişler, rahipler vardır.

Şüphe yok ki, onlar, büyüklenmek istemezler.

Peygambere indirileni dinledikleri vakit te, hakkı, tanıdıklarından dolayı, gözleri­nin yaşla dolup taştığını görürsün.

Ey Rabbimiz! derler, iman ettik. Artık, bizi, (hakka) şâhid olanlarla beraber yaz!

Zâten, biz, Rabbimizin bizi de, sâlihler katarına katmasını, koymasını umup du­rurken ne diye Allah´a ve bize gelen hakîkata iman etmeyelim "[335]

"Yahudiler:

Hristıyanlar, bir şeye sâhib değil! dedi(ler).

Hristıyanlar da

Yahudiler, bir şeye sahib değil! dedi(ler). Halbuki, hepsi de, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, tıpkı onların dediklerini söyledi.

Artık, Allah, ihtilafa düşmekte oldukları bu (dâvada) Kıyamet günü, aralarında hükmünü verecektir. "[336]



İsrail Oğullarının İki Defa Anlaşmazlığa Düşmeleri:


İsrail oğulları; Mûsâ Aleyhisselâmdan beşyüz yıl sonra, içlerinde, muhtelif mil­letlere mensup esirlerin oğulları çoğaldığı zaman, ihtilafa düştükleri gibi, İsâ Aley­hisselâmdan iki yüz yıl sonra da, ihtilafa düşmüşlerdir.[337]



İsrail Oğullarının Atlattıkları İkinci Katliâm:



İsrail oğulları, kendilerine gönderilen üç Peygamberden Zekeriyyâ ve Yahya Aleyhisselâmları öldürdükten[338] ve İsâ Aleyhisselâmı da, öldürmeye kalktıkları zaman, kendisi, Allah tarafından göğe kaldırıldıktan sonra [339] Yüce Allah, Bâbil krallarından Haridus adındaki kralı, onların üzerine, saldı.

Haridus, Bâbil halkını, yanına alarak İsrail oğullarının üzerine yürüdü. Onları, yenip Şam´a, girdi.

Ordu kumandanlarının kumandanı, Fil sahibi Nebuzerazan diye anılan Bas ku­mandana:

"Ben, eğer, Beytülmakdis halkına galebe çalarsam, öldüreceğim bir kiimse bu­lamayıncaya ve ordugâhımın ortasından, kanlarını sel gibi akıtıncaya kadar, on­ları, öldüreceğim!" diye tanrım üzerine yemin etmiştim!" dedi ve bu dereceye erişinceye kadar, onları öldürmeye devam etmesini, baş kumandana emretti.

Nebuzerazan, Beytülmakdis´e girdi.

İsrail oğullarının, kurbanlarını takdim ettikleri yerde durunca, orada, bir kanın, kaynamakta olduğunu gördü ve:

"Ey İsrail oğulları! Şu kaynayan kanın hali nedir [340] Onun haberini, bana ha­ber veriniz!

Onun işinden, hiç bir şeyi, benden gizlemeyiniz!" dedi. [341] İsrail oğulları:

"Bu, bizim takdim ettiğimiz halde, kabul olunmayan bir kurban kanıdır. O, bunun için[342], gördüğün gibi[343] kaynıyor.[344]

Biz, sekiz yüz yıldan beri, kurban takdim ederiz. Bu kurbandan başka, hepsi kabul olunmuştur." dediler.[345]

Baş kumandan:

"Siz, bana, doğru haber vermediniz!" dedi.[346]

İsrail oğulları:

"Eğer, halimiz, önceki zamanımızdaki gibi olsaydı, kurbanımız, kabul olunurdu.[347]

Fakat, bizden krallık, Peygamberlik ve Vahy kesildi. Bunun için, kurbanlarımız kabul edilmez oldu!" dediler.

Baş kumandan Nebuzerazan, bu kanın üzerinde İsrail oğullarının Başkanla­rından yedi yüz yetmiş kişi boğazladı.

Fakat, kan, sâkinleşmedi.[348]

Bunun üzerine, Baş kumandan, İsrail oğullarının gençlerinden ve kadınların­dan yedi bin kişinin, kan üzerinde boğazlanmasını, emretti.[349]

Baş kumandan, İsrail oğullarının Bilginlerinden yedi yüz kişinin daha, kanın üzerinde boğazlanmasını emretti.

Boğazlandı.

Fakat, kan, yine de, sâkinleşmedi,[350] soğumadı.[351]

Nebuzerazan, kanın, sâkinleşmediğini, görünce:

"Ey İsrail oğulları! Yazıklar olsun size![352] Bana, doğrusunu söyleyiniz!

Rabbınızın emri üzerinde sebat ediniz.

Sizin saltanatınız, yer yüzünde, istediğinizi yapıncaya kadar uzamış durmuştu.

Ben, sizleri, erkek kadın ateş üfleyebilecek hiç bir kimse bırakmaksızın öldür­meye girişmeden önce, bana, doğrusunu, söyleyiniz!" dedi.

İsrail oğulları, Baş kumandanın işi sıkı tuttuğunu ve öldürmekteki katılığını ve acımasızlığını görünce, ona, işin doğrusunu, haber verdiler:

"Bu kan, bizden, bir Peygamberin kanıdır ki, o, bizi, Allah´ın, gazab edeceği bir çok kötü işlerden nehy eder dururdu.[353]

Keşke, biz, ona, bu hususta itaat etmiş olsaydık, muhakkak ki, o, bize, doğru yolu göstermişti.[354]

Sizin, şu işinizi de, bize haber vermişti.

Fakat, biz, onu, doğrulamadık. Kendisini, öldürdük![355]

İşte, bu kaynayan kan[356], onun kanıdır!" dediler.

Nebuzerazan:

"Onun ismi, ne idi " diye sordu.

İsrail oğulları:

"Yahya b.Zekeriyyâ´dır!" dediler.

Nebuzerazan:

"İşte, şimdi, bana, doğrusunu söylediniz!..

Onun için, Rabbiniz, sizden intikam alıyor!" dedi.[357]

Onların, kendisine, doğru söylediklerini görünce[358], secdeye kapandı.

Çevresindeki kimselere:

"Şehrin kapılarını, kapatınız ve şehirde Haridus´un askerlerinden olan herke­si, dışarı, çıkarınız!" dedi.[359]

Baş kumandanın istediğini yaptılar.[360] İçeride, yalnız İsrail oğulları kaldı. Nebuzerazan[361], kaynayan kana[362];

"Ey Yahya b.Zekeriyyâ! Benim Rabbim da, Senin Rabbin de, Senin için, kav­minin musîbete uğramış olduğunu, senin için, onlardan ne kadar kişilerin öldü­rüldüğünü biliyor.[363]

Ben, senin kavminden öldürmedik bir kimse bırakmadan[364], kavminden, öl­dürülmedik bir kimse bırakılmadan[365]´ önce, Allah´ın izniyle sâkinleş!" dedi.[366]

Yahya Aleyhisselâmın kanı, Allah´ın izniyle[367] hemen sakinleşip kaynaması, duruverdi.

Bunun üzerine, Nebuzerazan, onları, öldürmekten el çekti,[368] ve: "İsrail oğullarının inandıklarına, ben de, inandım ve onları, tasdik ettim. On­dan başka Rab bulunmadığına kanâat getirdim!" dedi.[369]

İsrail oğullarına da:

"Allah düşmanı[370] Haridus, bana, kanlarınız, ordugâhının tam ortasından sel gibi akıncaya kadar sizlerden adam öldürmemi, bana emretti.[371]

Ben bunu, yapacağım.[372] Ona, isyan etmeğe Kadir değilim." dedi.

İsrail oğulları;

"Emrolunduğun şeyi[373] yap!" dediler.

Nebuzerazan, onlara[374], hendek kazmalarını[375] emretti.

Bir hendek kazdılar.

Sonra, onlara, emretti: At, katır, eşek, sığır, davar ve deve gibi hayvanlardan getirip orada boğazladılar.[376]

Akan kanlar, çoğaldı ve üzerine de, su, akıtıldı.[377] Kanlar, ordugâhın içine kadar akıp gitti.

İsrail oğullarından öldürülmüş olanların cesedlerinin getirilip boğazlanan hay­van cesedlerinin üzerine atılmasını emretti.

Atıldı.[378]

Kıral Haridus, gerek hendekte bulunan cesedlerin, gerek ordugâha kadar akıp gelen kanın İsrail oğullarına âid olduğunu sandı.[379]

Nebuzerazan´a:

"Artık, onları, öldürmekten el çek![380] Akan kanları, bana kadar gelip ulaş­mıştır.[381]

Yaptıkları şeyin öcünü, onlardan almış bulunuyorum!" [382] diye haber gönderdi.

Sonra da, Bâbil arzına dönmek üzere, onlardan ayrıldı ki, az kalsın, İsrail oğul­larını yok edip gidecekti.[383]



Yahudilerin Azgınlıkları Yüzünden Uğrayacakları Son Musibet:



Hadîs-i şeriflerde haber verildiğine göre: Zamanın sonuna doğru çıkacak Dec-cal´ın Tabii ve askeri, Yahûdîler, olacak[384]; Müslümanlar, onlarla çarpışarak kendi­lerini bozguna uğratacak ve öldürecekler, hattâ taşın veya ağacın arkasına saklanacak Yahudî´yi, taş veya ağaç, dile gelip:

"Ey Müslüman! Ey Allah´ın kulu! Şu arkamdaki Yahudî´yi, gel de, öldür!" diyecektir.[385]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Taberî-Tarih .2,s 13

[2] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[3] Taberî-Tarih c.2,s.113, Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[4] Sâlebî-Arais s.371.

[5] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[6] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.56.

[7] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.298.

[8] Sâlebî-Arais s.371.

[9] Âl-i İmran: 35

[10] Sâlebî-Arais s.371, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[11] Sâlebî-Arais s.371.

[12] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.298.

[13] Sâlebî-Arais s.371.

[14] Sâlebî-Arais s.371, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.298.

[15] Âl-i İmran: 36.

[16] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[17] Sâlebî-Arais s.372.

[18] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[19] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[20] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.29.

[21] Sâlebî-Arais s.372.

[22] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1.8.299.

[23] Sâlebî-Arais s.372.

[24] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[25] İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.299.

[26] Sâlebî-Arais s.372, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[27] Sâlebî-Arais s.372.

[28] Sâlebî-Arais s.372-373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,8.299.

[29] Sâlebî-Arais s.373.

[30] Sâlebî-Arais s.372-373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[31] Sâlebî-Arais s.373, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.299.

[32] Sâlebî-Arais s.373.

[33] Sâlebî-Arais s.373, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.299.

[34] Âl-i imran: 37.

[35] Âl-i İmran: 44.

[36] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,.s.84, Buhârî-Sahih c.4,s.23O, Müslim-Sahih c.4,s.1886, Tirmizî-Sünen c.5,s.702-703, İbn.Abdulberr-lstiab c.4,s,1824, ibn.Esîr-Usüdülgabe c.7,s.84.

[37] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.316, ibn.Abdulberr-İstiab c.1895.

[38] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.316, Hâkim-Müstedrek c.2,s.594, İbn.Abdulber İstiab c.4,s.1895.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/303-306.

[39] Ebülfida-Elbıdaye vennihaye c.2,s.64.

[40] Secde âyeti değildir.

[41] Âl-i İmran: 42-43.

[42] Âl-i İmran: 45-46.

[43] Salebi Arais s.383, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7

[44] Sâlebî-Arais s.381, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7

[45] Meryem: 16-21.

[46] Âl-i İmran: 47-51.

[47] Enbiyâ: 91.

[48] Tahrim: 12.

[49] Taberî-Taihc.2,s.1B.

[50] Meryem: 22.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/306-309.

[51] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.65.

[52] Taberi-Tarih c.2,s.18, Sâlebî-Arais s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O8.

[53] Taberi-Tarih c.2,s.18, İbn.Esîr-Kâmil c 1.S.208.

[54] Taberî-Tarih c.2,s.18-19, Sâlebî-Arais s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.308-309.

[55] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî s.382, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O9.

[56] Taberî-Tarih c.2,s.19.

[57] Sâlebî-Arais s.383.

[58] Taberî-Tarih c.2,s.22, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O9, Ebülfida C.2.S.65.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/309-311.

[59] İsrail oğulları, çok kızdılar: Onun, bizimle bu şekilde alay etmesi, kendisinin, zina etmesinden, bize daha ağır geliyor!" dediler. (Taberi-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311)

[60] Meryem: 22-33.

[61] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.l3,s.196, Sâlebî-Arais s.386, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[62] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.196, C.11.S.544, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.31O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.65.

[63] Taberi-Tarih c.2,s.22, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[64] Sâlebî-Arais s.386, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.311.

[65] Nisa: 156.

[66] Enbiyâ: 91, Tahrîm: 12.

[67] Meryem: 27-28, Nisa: 156.

[68] İbn.Kuteybe-Maarif s.24, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.63, Sâlebî-Arais s.402, Yâkut-Mucemülbüldan c 1.S.521 671.

[69] Yâkut-Mucemülbüldan d.s.521.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/311-312.

[70] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[71] Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3l2.

[72] Taberî-Tarih c.2,s.19, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[73] Taberî-Tarih c.2,s.19, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[74] Taberî-Tarih c.2,s.20, Sâlebî-Arais s.383, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[75] Taberî-Tarih c.2,s.19, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[76] Mü´minûn: 50.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/312-313.

[77] Taberî-Tarih c.2,s.20, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.312.

[78] Taberî-Tarih c.2,s.20.

[79] Taberi-Tarih C.2.S.20. Sâlebî-Arais s.386.

[80] Taberî-Tarih c.2,s.20-21, Sâlebî-Arais s.387-388.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/313-314.

[81] Taberî-Tarih c.2,s.21.

[82] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Yâkubî-Tarih c.1,s.69, Sâlebî-Arais s.390. İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[83] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Sâlebî-Arais s.390.

[84] İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.63, Sâlebî-Arais s.390, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[85] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/314-315.

[86] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[87] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[88] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[89] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[90] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[91] Sâlebî-Arais s.390.

[92] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[93] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[94] Sâlebî-Arais s.390.

[95] Sâlebî-Arais s.390, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[96] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[97] Sâlebî-Arais s.390.

[98] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[99] Sâlebî-Arais s.390.

[100] Taberî-Tarih c.2,s.21, Sâlebî-Arais s.390.

[101] Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/315.

[102] Sâlebî-Arais s.390.

[103] Sâlebî-Arais s.394.

[104] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[105] Sâlebî-Arais s.392.

[106] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/316.

[107] Taberi-Tarih c.2,s.21.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/316-317.

[108] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.314.

[109] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.314.

[110] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[111] Sâlebî-Arais s.391.

[112] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.314.

[113] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[114] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.314.

[115] Âl-i İmran: 52.

[116] Yâkubî-Tarih c.1,s.68, Sâlebî-Arais s.390, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.92.

[117] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.4,s.255, Yâkubî-Tarih c.1,s.79, Taberî-Tarih c.2,s.24, Tefsir c.6,s.14-15, Sâlebî-Arais s.390, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.92-93.

[118] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[119] Sâlebî-Arais s.391.

[120] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[121] Sâlebî-Arais s.391.

[122] Sâlebî-Arais s.391.

[123] Sâlebî-Arais s.391, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[124] Sâlebî-Arais s.391.

[125] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[126] Sâlebî-Arais s.391.

[127] Sâlebî-Arais s.391, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/317-319.

[128] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[129] Sâlebî-Arais s.394.

[130] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[131] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[132] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[133] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[134] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[135] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[136] Sâlebî-Arais S.394.

[137] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[138] Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[139] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[140] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[141] Veya Hâm b.Nuh (Taberî-Tarih c.1,s.91)

[142]. Sâlebî-Arais s.394.

[143] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315

[144] Sâlebî-Arais s.394.

[145] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[146] Tâberi-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[147] Sâlebî-Arais s.394.

[148] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[149] Sâlebî-Arais s.394.

[150] Taberî-Tarih c.1,s.91, Sâlebî-Arais s.394.

[151] Sâlebî-Arais s.394.

[152] Taberî-Tarih c.1,s,91.

[153] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[154] Sâlebî-Arais s.394.

[155] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[156] Sâlebî-Arais s.394.

[157] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[158] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[159] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[160] Sâlebî-Arais s.394

[161] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[162] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[163] Taberî-Tarih c.1,s.91.

[164] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[165] Sâlebî-Arais s.394.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/319-321.

[166] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[167] Sâlebî-Arais s.394, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[168] Sâlebî-Arais s.394.

[169] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.315.

[170] Sâlebî-Arais s.394.

[171] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[172] Sâlebî-Arais s.394.

[173] Sâlebî-Arais s.394, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[174] Sâlebî-Arais s.394.

[175] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[176] Matta Bab: 13, Fıkra: 54, 57, 58.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/321-323.

[177] Taberî-Tarih C.3.S.130.

[178] Sâlebî-Arais s.397.

[179] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[180] Sâlebî-Arais s.397.

[181] Taberî-Tefsir c.7,s.131.

[182] Taberî-Tefsir c.7,s.131, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[183] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397.

[184] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[185] Sâlebî-Arais s.398, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[186] Sâlebî-Arais s.399.

[187] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[188] Sâlebî-Arais s.398.

[189] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[190] Sâlebî-Arais s.398.

[191] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[192] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[193] Sâlebî-Arais s.398.

[194] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[195] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[196] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[197] Sâlebî-Arais s.398.

[198] Sâlebî-Arais s.399.

[199] Sâlebî-Arais s.399, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[200] Sâlebî-Arais s.399.

[201] Taberî-Tefsir c.7,s.131,132, Sâlebî-Arais s.397, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[202] Taberî-Tefsir c.7,s.133, Sâlebî-Arais s.397

[203] Sâlebî-Arais s.399

[204] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316

[205] Sâlebî-Arais s.398.

[206] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.86.

[207] Sâlebî-Arais s.399.

[208] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[209] Sâlebî-Arais s.399.

[210] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.317.

[211] Sâlebî-Arais s.399 İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[212] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[213] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[214] Sâlebî-Arais s.399.

[215] Sâlebi-Arais s.398.

[216] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[217] Sâlebî-Arais s.398.

[218] Sâlebî-Arais s.398, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.316.

[219] Sâlebî-Arais s.398, 399.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/323-326.

[220] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.317.

[221] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[222] Sâlebî-Arais s.399.

[223] Sâlebî-Arais s.398, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.316, 317.

[224] Sâlebî-Arais s.399.

[225] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[226] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s 199.

[227] Sâlebî-Arais s.399.

[228] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s. 199.

[229] Sâlebî-Arais s.399, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317, İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s. 199.

[230] Sâlebî-Arais s.399, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/326.

[231] Mâide: 112-115.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/326-327.

[232] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.75, Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/327.

[233] İbn.İshak, ibn.Hişam-Sîre c.4,s.255.

[234] İbn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.4,s.255, Taberî-Tarih c.2,s.24.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/327-328.

[235] Taberî-Tefsir c.22,s.155,158-161.

[236] Sâlebî-Arais s.406, Zemahşerî-Keşşaf c.3,s.319.

[237] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/328-330.

[238] Yâkubî-Tarih C.1.S.75-76.

[239] Yâkubî-Tarih c.1,s.75, Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[240] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil, c. 1,8.315.

[241] Sâlebî-Arais s.392.

[242] Yâkubî-Tarih c. 1,8.76.

[243] Sâlebî-Arais s.392, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[244] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[245] Sâlebî-Arais s.392.

[246] Yakubi-Tarih c. 1,8.76.

[247] Sâlebî-Arais s.393.

[248] Yâkubî-Tarih c.1,s.176, Sâlebî-Arais s.303, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[249] Yâkubî-Tarih c.1,s,76.

[250] Sâlebî-Arais s.393.

[251] Yâkubî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arais s.393, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.315.

[252] Yâkubî-Tarih c.1,s 76.

[253] Sâlebî-Arais s.393

[254] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[255] Sâlebî-Arais s.393.

[256] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[257] Sâlebî-Arais s.393.

[258] Yâkubî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arais s.393.

[259] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/330-331.

[260] Yâkubî-Tarih c.1,s.76.

[261] Dineverî-El´ahbar s.41.

[262] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.84.

[263] Sâlebî-Arais s 387.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/331.

[264] Yâkubî-Tarih C.1.S.76.

[265] Sâlebî-Arais s.400, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[266] Sâlebî-Arais s.400.

[267] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.317.

[268] Sâlebî-Arais s.400.

[269] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

[270] Sâlebî-Arais s.400.

[271] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/332.

[272] Taberî-Tarih c.2,s.22-23, Sâlebî-Arais s.400-401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318-319, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.93-94.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/332-333.

[273] Sâlebî-Arais s.400.

[274] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s,318.

[275] Sâlebî-Arais s.400.

[276] Sâlebî-Arais s.400, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.318.

[277] Taberî-Tarih c.2,s.23, Sâlebî-Arais s.401.

[278] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.319.

[279] Sâlebî-Arais s.401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.319.

[280] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.319-320.

[281] Sâlebî-Arais s.401.

[282] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.320.

[283] Sâlebî-Arais s.401, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.320.

[284] Taberî-Tefsir C.6.S.12-17.

[285] Yâkubî-Tarih c.1,s.79, Sâlebî-Arais s.403, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.356, Ebülfida-Elbidaye venniha-ye c.2,s.95.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/333-334.

[286] Nisa: 156-158.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/334.

[287] ibn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Abdurrezzak-Musannef c.5,s.329, Buharî-Sahih c.4,s.14O, Müslim-Sahih C.1.S.152.

[288] Sâlebî-Arais s.387.

[289] İbn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.41, Buharî-Sahih c.4,s.14O, Müslim-Sahih c.1,s.152.

[290] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.97

[291] Sâlebî-Arais s.387.

[292] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.97.

[293] Sâlebî-Arais s.387.

[294] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.2,s.41.

[295] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.192.

[296] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.193, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[297] Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.355.

[298] Sâlebî-Arais s.387.

[299] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[300] Sâlebî-Arais s.387, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.82.

[301] Sâlebî-Arais s.387.

[302] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.

[303] Abdurrezzak-Musannef c.11 ,s.3O9.

[304] Sâlebî-Arais s.387.

[305] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596

[306] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.193.

[307] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.197.

[308] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13.s.193.

[309] Yakîn : Lügatta: bir şeyi, seksiz, şüphesiz olarak, gerçekten bilmek demektir. (Fîrûzâbâdî-Kamûsulmuhît c.3,s.28O, Seyyid-Tarifat s. 175)

Yâkîn : İlm´in, Marifet, Dirayet ve benzerlerine üstün sıfatlarından olup İlmülyakîn, Aynülyakin, Hakkulyakîn diye üç derecesi ve bunların da aralarında bir takım farkları vardır. (Râkıb-Müfredâtülkur´an s.552) Din Teriminde Yakın : Bir şeye, bu, böyledir! diye itikad etmekle birlikte, bunun, vakıa uygun ve zevali im­kânsız olarak ancak böyle olabileceğine itikad etmek, kanâat getirmek demektir. (Seyyid-Târifât s.175).

[310] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.77, 74.

[311] Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4.s.1838, İbn.Mâce-Sünen c.1,s.679, Nesaî-Sünen c.8,s.249.

[312] Ahmed b.Hanbel-Ezziihd s.77

[313] ibn.Abd.Rabbih-Ikdülferîd c.2,s.227.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/334-337.

[314] Saf: 6

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm da, bir Hadîs-i şeriflerinde: "Ben, Atam ibrahim´in duası, İsâ b.Mer­yem´in müjdesi ve Annemin rü´yâsıyım ki, Annem, bana hâmile iken, rü´yâsında, Şam köşklerini, kendine ay­dınlatan bir Nûr´un, kendisinden çıktığını görmüştü.

Zâten, Peygamberlerin Anneleri, böyle rü´yâ görürlerdir!" buyurarak bunu açıklamışlardır. (ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.149, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.128, Taberî-Tefsir c.1,s,556, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1,s.68, 71, Ebülferec İbn.Cevzî-Elvefa c.1,s.36, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.16, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3O7, Heysemî-Mecmauzzevaid c.8,s.223)

[315] Bab: 16, Fıkra: 7-14, Bab: 15, Fıkr. 26-27

[316] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.1,s.248

[317] Ebülferec İbn.Cevzî-Elvefa c.1,s.67.

[318] Rahmetullah. Hindî-lzhârulhakk Terceme c.2,s.262-263.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/338-339.

[319] Taberî-Tarih c.2,s.13, Hâkim-Müstedrek c.2,s.596, Sâlebî-Arais s.403, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.2,s.356, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O7, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.138.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/339.

[320] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.6,s.45O, Heysemî-Mecmauzzevaid c.10,s.67

[321] Yuhanna: Bab: 14, Fıkra: 16, Bab: 15, Fkr.26,Bab: 16, Fkr.7.

[322] Matta: Bab: 21, Fkr. 42-44.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/339-340.

[323] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.302-303, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.130, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, ibn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[324] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143 Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih d.s.148.

[325] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143, Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifa c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[326] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.143, Buharî-Sahih c.1,s.92, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifa c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[327] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, A.b.Hanbel-Müsned c.3,s.148, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-

Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Beygavî-Mesabih c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, İbn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144

[328] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.2O8, Buharî-Sahih c.4,s.248.

[329] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148,, Buharî-Sahih c.4,s.248, Müslim-Sahih c.1,s.145, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.2,s.13O, Begavî-mesâbihussünne c.2,s.179, İbn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, İbn.Seyyid Uyûnüleser c.1,s.144.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/340-341.

[330] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/341-344.

[331] Tevbe: 9/30-31.

[332] Mâide: 5/116-117.

[333] Âl-i İmran: 3/59.

[334] Mâide: 73.

[335] Mâide: 75-84.

[336] Bakare: 113.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/344-347.

[337] Deyiemî-Eifirdevsc.1, s.406.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/347.

[338] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.303-304.

[339] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342.

[340] Taberî-Tarih c.2,s.16, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[341] Taberî-Tarih C.2.S.16, Sâlebî-Arais s.342.

[342] Taberî-Tarih c.2,s.16-17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[343] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[344] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[345] Taberî-Tarih c.2,s,17, Sâlebî-Arais s.342.

[346] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[347] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[348] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[349] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[350] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[351] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[352] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[353] Taberi-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.304.

[354] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[355] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[356] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[357] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.l.s.304.

[358] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.342.

[359] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[360] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[361] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O4.

[362] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.305.

[363] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[364] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[365] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[366] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[367] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[368] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[369] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[370] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[371] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[372] Taberî-Tarih c.2,s.17.

[373] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.342.

[374] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[375] ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[376] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[377] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[378] Taberî-Tarih C.2.S.17, Sâlebî-Arais s.043, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[379] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343.

[380] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[381] Taberî-Tarih c.2,s.17, Sâlebî-Arais s.343.

[382] Taberî-Tarih c.2,s.17, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.3O5.

[383] Taberi-Tarih c.2,s .17, Sâlebî-Arais s.343.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/347-351.

[384] ibn.Mâce-Sünen c.2,s.1361, Heysemî- Mecmauzzevâid c.7,s.338-342.

[385] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.417, Buharî-Sahih c.3,s.232, Müslim-Sahih c.4,s.2238-2239, Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.137, ibn.Esîr-Câmiul´usûl c.11,s.76, Hatîbüttebrîzî-Mişkâtülmesabih c.3,s.14

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/351.
DEVAMINA BAK
Fetret devri, Fetret çağı; Yüce Allah´ın gönderdiği Peygamberlerden iki Pey­gamber arasındaki -İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasında oldu­ğu gibi- Peygamberliğin, kesintiye uğradığı, Peygambersiz zaman, durgunluk za­manı demektir.[1]

Rivayete göre: İsâ Aleyhisselâmla Muhammed Aleyhisselâm arasındaki Fet­ret müddeti, altı yüz yıldır.[2]

Kur´ân-ı kerim´de, Fetret devri ile ilgili âyette şöyle buyrulur:

"Ey Ehl-i kitap! Peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda, gerçekleri apaçık söyleyip duran Resulümüz (Muhammed) gelmiştir, ki, bize, ne (Cennetle) bir Müj-deleyici, ne de, (Cehennemle) bir Uyarıcı gelmedi! demeyesiniz diye, İşte, size, hem bir Müjdeci, hem bir Uyarıcı gelmiştir.

Allah, her şeye hakkıyle kadirdir."[3]

Eshâb-ı kiramdan Ebû Hüreyre´nin rivayet ettiği bir Hadîs-i şerife göre: Mu­hammed Aleyhisselâm:

"Ben, dünyada da, Âhirette de, Meryem oğlu İsa´nın en yakınıyım!" buyurunca,[4] Eshab:

"Nasıl yâ resûlallâh " diye sordular.[5] Muhammed Aleyhisselâm da: "Peygamberler, Baba bir kardeştirler.

Anneleri, muhteliftir.[6] Fakat, dinleri birdir.

Benim aramla, O´nun arasında[7], yâni[8], benimle İsâ Aleyhiselâm arasında[9] Pey­gamber yoktur!" buyurmuşlardır.[10]

Fetret devri halkından olup ta, Peygamberimizi, çocukluğunda görüp kendisi­nin Peygamber olacağına inanan Hristiyan Rahiplerinden Bahîra gibi[11] veya gel­mesi beklenen Peygamberimize kavuşmak ve bağlanmak arzusu ile Şamdan Me­dine´ye gelip yerleşen Yahudi Bilginlerinden İbn Heyyiban gibi[12], ya da, putlar­dan ayrılmakla kalmayıp Yahudilerin, Hıristiyanların ve bütün milletlerin dinleri­ne girmekten de, kaçınarak İbrahim Aleyhisselâmın Hanîf ve Tevhid dini olan di­nini aramaktan geri durmayan[13] ve "Ben, İbrahim´in Rabbına ibadet ederim."[14] "Ey Allah! Ben, Sana, nasıl ibadet edilmesini istediğini bilseydim, Sana, öyle ibadet ederdim!" diyen[15] Zeyd b.Amr, b.Nüfeyl gibi, Peygamberimizin Peygamberlik devrine erişmeden ölenler, Yüce Allah tarafından yarlıganır ve Cennet´e girerlerdir.

Nitekim, Zeyd b.Amr´ın oğlu Eshab-ı kiramdan Saîd b.Zeyd: "Yâ Resûlallâh! Babam, gördüğün, işittiğin gibi idi.[16] Senin Peygamberlik devrine erişemedi. Eğer, erişmiş olsayldı, Sana iman eder, bağlanırdı.[17]

Onun yarlıganmasını, Allâh´dan dile!" demiş, Peygamberimiz Aleyhisselâm da "Olur! Onun için Allâh´dan mağfiret dileyeyim![18]

Çünkü, o, Kıyamet gününde, tek başına bir ümmet olarak ba´s olunacaktır.[19] Al­lah, onu, yarlıgasın, ona, rahmet etsin!

Çünkü, o, İbrahimin dini üzerinde ölmüştür.[20]

"Cennet´e girdiğimde, Zeyd b. Amr, b.Nüfeyl´e aid iki ulu ağaç görmüşümdür." [21]

"Onu, Cennet´te, eteklerini sürür bir halde gezer görmüşümdür!" buyurmuştur.[22]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn.Esîr-Vennihâye c.3,s.408

[2] Buharî-Sahih c.4,s.27O, Taberî-Tefsir c.6,s.167, Hâkim-Müstedrek c.2,s.598, Zemahşerî-Keşşaf c.1,s.6O2, Fahrurrazi-Tefsirc.11,s.194, Kurtubî-Tefsir c.6,s.122, Nesefi-Medarik c.1,s.277, Ebülfida-Tefsir c.2,s.35, Beyzavi-Tefsir c.1,s.269, Hazin-Tefsir c.1,s.449, Ebüssuud Tefsir c.3,s.22, Suyuti-Dürrülmensur c.2,s.269

[3] Maide: 19

[4] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s,1837, Deylemi-Elfirdevs c.1,s.48, Süyuti-Camiussaagîr c.1,s.1O8

[5] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Müslim-Sahih c.4,s.1837

[6] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.541, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8

[7] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, Buharî-Sahih c.4,s.142, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sünen c.4,s.117-118, Suyuti-Camiussagîr c.1,s.1O8

[8] Ebu Davud-Sünen c.4,s.118

[9] Ahmed b Hanbel-Müsned c.2,s.463-464, Müslim-Sahih c.4,s.1837, Ebu Davud-Sün .1 c.4,s.118

[10] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.437, 463, Buhari-Sahih c.4,s.142, Müslim Sahih *..4,s.1837, Ebu Davud-Sünen c.4,s.117-118, Suyuti-Camiussagir c.1,s. 108

[11] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.53-55, ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.153-155, Taberî-Tarih c.2,s.194-195 Beyhakî-Delâil c.1,s.309-312, İbn.Seyyid-Uyunüleser c.1,s.40-42, Zehebi-Tarihulislam c.2,s.28-29, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.283-284

[12] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.64-65, İbn.Hişam-Sîre c.3,s.227-228, ibn.Sa´d-Tabakat c.1 ,s.160-161, Beyhakî-Sünen c.9,s.114

[13] İbn İshak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.95-96, Zehebi-Tarihul´islam c.2,s.47, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.238.

[14] İbn.İshak, ibn.Hişam-Sire c.1,s.239-240.

[15] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.96, İbn.Hişam-Sîre c.1 ,s.24O, ibn.Esîr-Üsüdülgabe c.2,s.296, Zehebî-Tarihulîslam c.2,s.48, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.569.

[16] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.99, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189, Hâkim-Müstedrek C.3.S.439-440, Beyhakî-Delâil c.1,s.384, Muhıbüttaberî-Rıyadunnadra c.2,s.4O5, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.45, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemî-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.570

[17] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.190.

[18] İbn.ishak-Kitabülmübteda velmeb´as c.2,s.99-100, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189-190, Hâkim-Müstedrek c.3,s.439-440, Beyhakî-Delâil. c.1,s.384, ibn.Abdulberr-İstiab c.2,s.295, Muhıbbüttaberî-Rıyadunnadra c.2,s.4O5, Zehebî-Tarihulislam c.2,s.47, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemi-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´isabe c.1,s.570.

[19] İbn.ishak-Kitabülmübtedavelmeb´asc.2,s.99-100, İbn.Sa´d-Tabakat. c.3,s.381, Mus´abuzzübeyri-Nesebü Ku-reyş s.365, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.189-190, Hakim-Müstedrek c.3,s.439-440, Beyhakî-Delâil. c.1,s.384, ibn.Abdulberr, istiab c.2,s.295, Muhıbbüttaberi-Rıyadunnadra c.2,s.4q5Zehebî-Tarihul´islamc.2,s.46, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, Heysemî-Mecmauzzevaid c.9,s.417, İbn.Hacer-El´ısabe c.1,s.57O

[20] İbn.Sa´d-Tabakat c.4,s.381, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241

[21] ibn.Asakîr-Tarih (Tehzib) c.6,s.35, Zehebi-Tarihulislam c.2,s.47-48, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.241, B.Ayni-Umdetülkari s.16,s.285, ibn.Hacer-Felhulbari c.7,s.1O8

[22] İbn.Sa´d-Tabakat c.3,s.379, B.Ayni-Umdetülkari c.16,s.285, ibn.Hacer-Fethulbari c.7,s.1O8

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/352-354.
DEVAMINA BAK


Amme Cüzü Kısa Sureler Elmali Meali (Kuran- i Kerim Meali)

Nebe
Meâric´den sonra inmiştir; ilk Mekkî sûrelerden olup 40 (kırk) âyettir. "Nebe´ " haber demektir. Kıyamet haberlerini ihtiva ettiği için bu ad verilmiştir.

1- Birbirlerine neyi soruyorlar

2- O büyük haberden (kıyametten) mi

3- Ki onlar onda ayrılığa düşmektedirler.

4- Hayır, ilerde bilecekler.

5- Hayır hayır, ilerde bilecekler.

6- Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı

7- Dağları da birer kazık kılmadık mı

8- Sizleri çift çift yarattık.

9- Uykunuzu bir dinlenme yaptık.

10- Geceyi bir örtü yaptık.

11- Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık.

12- Üstünüze yedi sağlam bina (gök) çattık.

13- İçlerine ışık saçan bir kandil astık.

14- Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik.

15- Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.

16- Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler (çıkaralım diye).

17- Kuşkusuz o hüküm günü kararlaştırılmış bir vakit olmuştur.

18- O gün Sûr´a üflenir, bölük bölük gelirsiniz.

19- Gök de açılmış, kapı kapı olmuştur.

20- Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.

21- Kuşkusuz Cehennem gözetleme yeri olmuştur.

22- Azgınlar için son varılacak yer olmuştur.

23- Orada çağlarca kalacaklardır.

24- Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de içecek bir şey.

25- Ancak bir kaynar su ve irin (içecekler).

26- Bir ceza ki tam yaptıklarına uygun.

27- Çünkü onlar hiçbir hesap ummazlardı.

28- Âyetlerimizi yalanlaya yalanlaya tam bir yalancı olmuşlardı.

29- Biz ise herşeyi sayıp bir kitaba geçirmişiz.

30- (Onlara): "Şimdi tadın (cezanızı). Artık size azabınızı artırmaktan başka bir şey yapmayacağız" (denir).

31- Kuşkusuz takva sahipleri için bir kurtuluş var.

32- Bahçeler var, bağlar var.

33- Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar var.

34- Dopdolu kadehler var.

35- Orada ne boş bir söz işitirler, ne de bir yalan.

36- (Bunlar) Rabbinden yeterli bir bağış olarak (verilir).

37- O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Rah-mân´dır. Hiç kimse ondan bir hitaba mâlik olamaz.

38- O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. Rahmân´ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. İzin verilen de doğruyu söyler.

39- İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.

40-Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir diyecek ki: "Ah ne olaydı, ben bir toprak olaydım."



Naziat
Nebe´ sûresinden sonra Mekke´de inmiştir; 46 (kırkaltı) âyettir. Adını, "söküp çıkaranlar" manasına gelen "nâziât" kelimesinden alır. Ana fikir olarak kıyameti konu edinir. Cenab-ı Allah, sûrenin başında, kendilerini, ilk beş âyette belirtilen güç ve melekelerle donattığı varlıklara yemin etmektedir.

1- Andolsun şiddetle çekip çıkaranlara,

2- Usulcacık çekenlere,

3- Yüzüp yüzüp gidenlere,

4- Yarışıp geçenlere,

5- Derken bir iş çevirenlere kasem olsun (ki kıyamet var).

6- O gün deprem sarsar,

7- Onu ikinci bir sarsıntı izler.

8- Yürekler vardır, o gün kaygıdan hoplar.

9- Gözler kalkmaz saygıdan.

10- Diyorlar ki: "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz

11- "Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra ha "

12- "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." dediler.

13- Fakat o bir tek haykırıştır.

14- Bir de bakarsın hepsi meydandadır.

15- Musa´nın haberi sana geldi mi

16- Hani Rabbi ona kutsal vaadi Tuva´da seslenmişti:

17- "Haydi, demişti, git Firavun´a, çünkü o çok azdı."

18- De ki: İster misin arınasın

19- Seni Rabbinin yoluna ileteyim de ondan korkasın.

20- Musa Firavun´a o büyük mucizeyi gösterdi.

21- Fakat Firavun yalanladı, karşı geldi.

22- Sonra koşarak dönüp gitti.

23- Derken adamlarını topladı da bağırdı:

24- "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi.

25- Allah da onu tuttu, dünya ve ahiret azabıyla yakalayıverdi.

26- Kuşkusuz bunda, saygı duyacaklar için bir ibret vardır.

27- Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü Onu Allah bina etti.

28- Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu.

29- Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı.

30- Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.

31- Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.

32- Dağlarını oturttu.

33- Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için .

34- Fakat o her şeyi bastıran büyük felaket geldiği vakit,

35- O, insanın neyin peşinde koştuğunu anladığı gün,

36- Gören kimseler için cehennem hortlatıldığı vakit,

37- Artık her kim azgınlık etmiş,

38- Ve dünya hayatını tercih etmişse,

39- Kuşkusuz onun varacağı yer cehennemdir.

40- Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden menetmiş ise,

41- Kuşkusuz onun varacağı yer cennettir.

42- Sana o kıyameti soruyorlar, ne zaman kopacak diye.

43- Sen nerde, onu anlatmak nerde !

44- Onun son ilmi Rabbine aittir.

45- Sen ancak ondan korkacak olanları uyarıcısın.

46-Onlar o kıyameti görecekleri gün sanki dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamışa dönecekler


Abese
Mekke´de inmiştir, 42 (kırkiki) âyettir. Adını, "yüzünü ekşitti, buruşturdu" anlamına gelen ilk kelimesinden almıştır. Bu sûrenin iniş sebebiyle ilgili olarak şöyle bir hadise nakledilmiştir: Efendimiz; Velîd, Ümeyye b. Halef, Utbe b. Rabîa gibi Kureyş´in ileri gelenlerine İslâm´ı anlattığı bir sırada âmâ olan Abdullah b. Ümmü Mektum gelir ve "Yâ Resûlallah! Allah´ın sana öğrettiklerinden bana da öğret" der. O esnada Resûlullah (a. s.) cevap vermez. Çünkü Kureyş´in bu ileri gelen kimseleri, zaten kendilerine özel muamele edilmesini istiyorlardı. Efendimiz onları gücendirmek istemedi. Abdullah tekrar seslenince elinde olmayarak yüz hatları değişti. Bu esnada onlar kalkıp gittiler. Biraz sonra bu âyetler geldi. Resûlullah´ın bazı davranışlarını tenkit ve onu ikaz mahiyetinde gelen bu ve benzeri âyetler, onun hak peygamber olduğuna en büyük delildir. Zira hiç kimse kendisini bu şekilde tenkit etmez.

1- (Peygamber) Yüzünü ekşitti ve döndü.

2- Kendisine âmâ geldi, diye.

3- Ne bilirsin, belki o temizlenecek

4- Veya öğüt belleyecek de öğüt ona fayda verecek.

5- Ama buna ihtiyaç hissetmeyene gelince,

6- Sen ona yöneliyorsun.

7- Onun temizlenmemesinden sana ne

8- Ama sana can atarak gelen,

9- Allah´tan korkarak gelmişken,

10- Sen onunla ilgilenmiyorsun.

11- Hayır hayır, sakın. Çünkü o Kur´ân bir öğüttür.

12- Artık dileyen onu düşünür.

13- O, değerli sahifelerdedir.

14- Yüksek tutulan tertemiz sahifelerde.

15- Yazıcıların ellerindedir,

16- Değerli, iyi yazıcıların.

17- O kahrolası insan, ne nankör şey.

18- O yaratan onu hangi şeyden yarattı

19- Bir damla sudan, onu yarattı da biçime koydu.

20- Sonra ona yolunu kolaylaştırdı.

21-Sonra onu öldürdü de kabre koydurdu.

22- Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltir.

23- Hayır hayır, doğrusu o, hiç Allah´ın emrini tam yerine getirmedi,

24- Bir de o insan yiyeceğine baksın.

25- Biz o suyu bol bol döktük.

26- Sonra toprağı nasıl da yardık.

27- Bu suretle orada ekinler bitirdik.

28- Üzümler, yoncalar,

29- Zeytinlikler, hurmalıklar,

30- İri ve sık ağaçlı bahçeler,

31- Meyveler, çayırlar bitirdik.

32- Siz ve hayvanlarınız faydalansın diye.

33- Kulakları sağır eden o gürültü geldiğinde,

34- O gün kişi kaçar, kardeşinden...

35- Anasından , babasından..

36- Eşinden ve oğullarından.

37- Onlardan her birinin o gün başından aşan işi vardır.

38- Yüzler var ki, o gün parıl parıl,

39- Güler, sevinir.

40- Yüzler de var ki, o gün tozlanmış,

41- Onları karanlık bürümüş,

42-İşte onlardır kâfirler, haktan sapanlar.

Tekvir
Mekke´de inmiştir, 29 (yirmidokuz) âyettir. Sûrenin başında güneşin dürülmesinden söz edilmiş ve adını da buradan almıştır. Sûrenin söz dizisinde, ihtiva ettiği konuya ilişkin anlamları yankılandıran ve güçlendiren mükemmel bir musikî taklit edilemez bir âhenk vardır.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- "Hangi günahtan dolayı öldürüldü " diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur´an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş´ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail´i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29-Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.


İnfitar
Nâziât sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. 19 (ondokuz) âyettir. Manası "yarılmaktır"tır. Göğün yarılmasından söz ederek başladığı için bu adı almıştır. Konusu ahiret âlemidir.

1- Gök çatladığı vakit,

2- Yıldızlar döküldüğü vakit,

3- Denizler yarılıp akıtıldığı vakit,

4- Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit,

5- Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir.

6- Ey insan! İhsanı bol Rabb´ine karşı seni aldatan nedir

7- O Allah ki seni yarattı, seni düzgün yapılı kılıp ölçülü bir biçim verdi.

8- Seni dilediği her hangi bir şekilde parçalardan oluşturdu.

9- Hayır hayır, siz cezayı yalanlıyorsunuz.

10- Oysa üzerinizde koruyucular var.

11- Değerli yazıcılar

12- Onlar, siz her ne yaparsanız bilirler

13- Kuşkusuz iyiler nimet içindedirler.

14- Kötüler de cehennemdedirler.

15- Ceza günü ona girecekler.

16- Onlar o cehennemin gözünden kaçamazlar.

17- Ceza gününün ne olduğunu sen bilir misin

18- Evet, bilir misin nedir acaba o ceza günü

19-O gün, hiç kimsenin başkası için hiçbir şeye sahip olamadığı gündür. O gün buyruk yalnız Allah´ındır

Mutaffifin
Mekke´de inmiştir, 36 (otuzaltı) âyettir. Ölçü ve tartılarında hile yapanları kötüleyerek başladığı için bu adı almıştır.

1- Eksik ölçüp tartanların vay haline!

2- Onlar insanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçerler.

3- Kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçer ve tartarlar.

4- Onlar tekrar diriltileceklerini zannetmiyorlar mı

5- Büyük bir gün için.

6- Öyle bir gün ki, insanlar o gün Rabblerinin huzurunda divan duracaklar.

7- Hayır hayır, kötülerin yazısı muhakkak Siccin´dedir.

8- Bildin mi sen, Siccin nedir

9- Yazılmış bir kitaptır o.

10- Vay haline yalanlayanların o gün!

11- Onlar ceza gününü yalanlayanlardır.

12- Onu ancak sınırı aşan ve günaha düşkün olanlar yalanlar.

13- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "eskilerin masalları" der.

14- Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.

15- Hayır hayır, doğrusu onlar o gün Rablerini görmekten mahrumdurlar.

16- Sonra onlar muhakkak cehenneme girecekler.

17- Sonra da onlara: "İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir" denilecek.

18- Hayır hayır, iyilerin yazısı muhakkak Illiyyîn´dedir.

19- Bildin mi sen, Illiyyîn nedir

20- Yazılmış bir kitaptır o.

21- Allah´a yaklaştırılmış melekler ona tanık olurlar.

22- Haberiniz olsun ki, iyiler nimet içindedir.

23- Tahtlar üzerinde etrafa bakarlar.

24- Yüzlerinde nimet ve mutluluğun sevincini görürsün.

25- Onlara damgalı saf bir içki sunulur.

26- Onun sonu misktir. İşte ona imrensin artık imrenenler.

27- Karışımı Tesnim´dendir (En üstün cennet şarabındandır).

28- Allah´a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o.

29- Doğrusu o suç işleyenler inananlara gülüyorlardı.

30- Onlara uğradıkları vakit birbirlerine göz kırpıyorlardı.

31- Evlerine döndükleri zaman zevklenerek dönüyorlardı.

32- Müminleri gördükleri vakit; "işte bunlar sapıklar" diyorlardı.

33- Oysa onlar müminler üzerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi.

34- İşte bugün de inananlar kâfirlere gülecek.

35- Koltuklar üzerinde etrafa bakacaklar.

36-Nasıl, kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı



İnşikak
İnfitâr sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 25 (yirmibeş) âyettir. Göğün yarılmasından söz ettiği için bu adı almıştır.

1- Gök yarıldığı,

2- Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit,

3- Yer uzatılıp düzlendiği,

4- İçinde ne varsa attığı ve tamamen boşaldığı

5- Ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit,

6- Ey insan! Kuşkusuz sen Rabbine doğru çaba üstüne çaba sarfetmektesin, nihayet O´na varacaksın.

7- O vakit kitabı sağ eline verilen,

8- Kolay bir hesapla hesaba çekilecek,

9- Ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.

10- Ama kitabı arkasından verilen,

11- "Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak

12- Ve alevli ateşe girecektir.

13- Çünkü o ailesi içinde sevinçli idi.

14- Hiç Rabbine dönmeyeceğini sanmıştı.

15- Hayır Rabbi onu görmekte idi.

16- Şimdi, yemin ederim o şafağa,

17- Geceye ve içinde barındırdığı şeylere,

18- Derlendiği zaman o aya,

19- Ki, siz elbette halden hale geçeceksiniz.

20- Böyleyken onlar neden acaba iman etmezler

21- Karşılarında Kur´ân okunduğu vakit secde etmezler

22- Aksine o nankörler yalanlıyorlar.

23- Oysa Allah içlerinde sakladıklarını biliyor.

24- Onun için onlara elem verici bir azabı müjdele.

25-Ancak iman edip iyi ameller işleyenler başkadır. Onlara tükenmez bir ecir vardır.


Buruc
Şems sûresinden sonra Mekke´de inmiştir; 22 (yirmiiki) âyettir. "Bürûc", burc kelimesinin çoğuludur. Sûrede burçları olan gökyüzüne, kıyamet gününe ve o güne tanıklık edecek olanlarla, yine o gün müşahede edilecek olaylara yemin edildikten sonra Yemen´de geçmiş bir olaya temas edilir: Yahudi Zûnuvas ve adamları, yahudiliği kabul etmeyen Necran hıristiyanlarını, Hendek içinde yakılmış bir ateşe atarak yakarlar ve yanmakta olan insanları seyrederler. Bu şekilde işkence ile yakılıp öldürülen kimseler inançları uğrunda ölmüşlerdir.

1- Burçlar sahibi gökyüzüne,

2- Vaad olunan o güne,

3- Şahitlik edene ve edilene andolsun ki,

4- Kahroldu o hendeğin sahipleri,

5- O çıralı ateşin,

6- Hani o ateşin başına oturmuşlar,

7- Müminlere yaptıklarını seyrediyorlardı.

8- Müminlere kızmalarının sebebi de, onların yalnız çok güçlü ve övgüye lâyık olan Allah´a iman etmeleri idi.

9- O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O´nundur ve Allah her şeye şahittir.

10- İnanan erkek ve kadınlara işkence yapıp sonra da tevbe etmeyenlere cehennem azabı ve yangın azabı vardır.

11- İnanan ve iyi amel yapanlar için de altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş odur.

12- Kuşkusuz Rabbinin yakalaması serttir.

13- Yoktan o yaratır ve tekrar o diriltir.

14- Bununla beraber çok bağışlayandır, çok sevendir.

15- Arş´ın sahibidir, yücedir.

16- Dilediğini yapandır.

17- O orduların kıssası sana geldi mi

18- Yani Firavun ve Semud´un

19- Fakat o inkarcılar hâlâ bir yalanlama içinde.

20- Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır.

21- Hayır o şerefli bir Kur´ân´dır.

22-Levh-i Mahfuz´dadır.



Tarik
Beled sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 17 (onyedi) âyettir. Adını, 1. âyette geçen "târık" kelimesinden alır. Târık, geceleyin gelen, şiddetlice vuran, kapı çalan demektir. Sûrede geçen târık ise gece fazla ışık saçan yıldıza denir ki, bu, sabah yıldızıdır. Mecâzî olarak da ünlü kişiye denir. Bir edebî sanat olarak cahiliye devri geceye, o devirde gelen Hz. Peygamber de geceyi aydınlatan ve sabahı müjdeleyen sabah yıldızına benzetilmiş olabilir.

1- Andolsun o göğe ve Târık´a,

2- Târık nedir, bildin mi

3- O, karanlığı delen yıldızdır.

4- Hiçbir nefis yoktur ki başında bir denetleyici bulunmasın.

5- Onun için insan neden yaratıldığına bir baksın.

6- Atılan bir sudan yaratıldı.

7- O su, erkeğin sulbü ile kadının göğüs kemikleri arasından çıkar.

8- Elbette Allah´ın onu döndürmeye gücü yeter.

9- O gün bütün sırlar yoklanıp, meydana çıkarılır.

10- İnsanın o gün ne bir gücü vardır, ne de bir yardımcısı.

11- Andolsun o dönüşlü göğe,

12- O yarılıp çatlayan yere,

13. Kuşkusuz Kur´ân, ayırıcı bir sözdür.

14. O asla bir şaka değildir.

15. Haberin olsun ki, kâfirler hep hile kuruyorlar.

16. Ben de hilelerine karşılık veririm.

17. Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara az bir zaman tanı.


A´la
Allah´ın "Yüce" anlamındaki adıyla başladığı için "el-A´lâ" denilen bu sûre 19 (ondokuz) âyet olup, Mekke´de inen ilk sûrelerdendir. Cenab-ı Allah bu sûrede kâinatın esrarını, oluşunu, işleyişini özlü bir anlatımla ifade etmiştir.

1- Rabbinin yüce adını tesbih et.

2- Yaratıp düzene koyan O´dur.

3- Takdir edip hidayeti gösteren O´dur.

4- Otlağı çıkaran,

5- Sonra da onu karamsı bir sel köpüğü haline getiren O´dur.

6- Bundan böyle sana Kur´ân´ı okutacağız da unutmayacaksın.

7- Yalnız Allah´ın dilediği başkadır. Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de.

8- Seni en kolay yola muvaffak kılacağız.

9- Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse.

10- Saygısı olan öğüt alacaktır.

11- Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.

12- O ki, en büyük ateşe girecektir.

13- Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır.

14- Doğrusu felaha ermiştir, temizlenen,

15- Rabbinin adını anıp namaz kılan.

16- Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

17- Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.

18- Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır,

19-İbrahim ve Musa´nın sahifelerinde.


Gaşiye
Adını, ilk âyette geçen ve her şeyi saran, kaplayan, dehşeti her şeye ulaşan kıyamet günü anlamına gelen "ğâşiye" kelimesinden alır. İlk gelen sûrelerden olup, Zâriyât sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. Bu sûrede kıyamet ve ahirete ait haberler vardır. ayrıca Allah´ın varlığını anlamaya yardım edecek bazı kevnî deliller serdedilmiştir. Hayatın bir plan ve program içinde akıp gittiği, bu akışın sonunda Allah´a varılacağı ve O´nun katında hesap verileceği anlatılır. 26 (yirmialtı) âyettir.

1- O her şeyi kuşatacak olan Kıyamet´in haberi sana geldi mi

2- Yüzler var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür.

3- Çalışmış, yorulmuştur.

4- Kızışmış bir ateşe girer.

5- Onlara kızgın bir kaynaktan su verilir.

6- Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur.

7- O da ne besler, ne de açlığı giderir.

8- Yüzler de var ki, o gün nimetle mutludur.

9- Yaptığından hoşnuttur.

10- Yüksek bir cennettedir.

11- Orada boş bir söz işitmez.

12- Orada akan bir kaynak,

13- Yükseltilmiş divanlar,

14- Konulmuş kadehler,

15- Dizilmiş koltuklar, yastıklar,

16- Serilmiş halılar vardır.

17- Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış

18- Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş

19- Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş

20- Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış

21- Haydi öğüt ver; sen şimdi sırf bir öğütçüsün.

22- Onların üzerinde bir zorba değilsin.

23- Ancak kim yüz çevirir ve kâfir olursa,

24- Allah ona en büyük azap ile azap edecek.

25- Kuşkusuz onlar döne dolaşa bize gelecekler.

26-Sonra da bize hesap verecekler.


Fecr
Fecr, tan yerinin ağarması ve şafak manasına gelir. Fecr sûresi, Leyl sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 30 (otuz) âyettir. Bu sûrede eski kavimlere ait kıssalar hatırlatılır. İnsanoğlunun kötülüğe yönelmekte olduğu belirtilerek bunun kötü sonucu, dünya hayatından sonraki hayat ve oradaki durumlar kısaca anlatılır.

1- Andolsun fecre.

2- On geceye (Zilhicce ayının ilk on gecesine).

3- Çifte ve teke.

4- Gitmekte olan geceye.

5- Nasıl, bunlarda bir akıl sahibi için yemin var değil mi

6- Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine

7- Sütunlar sahibi İrem´e

8- Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı.

9- Vâdide kayaları yontan Semud kavmine

10- Kazıklar sahibi (güçlü, kuvvetli) Firavun´a

11- Bunlar ülkelerde azmışlardı.

12- Oralarda çok bozgunculuk yapmışlardı.

13- Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.

14- Kuşkusuz Rabbin her an gözetlemededir.

15- Ama insan, her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, "Rabbim bana ikram etti." der.

16- Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, o vakit de, "Rabbim beni zillete düşürdü." der.

17- Hayır hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz.

18- Birbirinizi yoksulu yedirmeye teşvik etmiyorsunuz.

19- Oysa mirası öyle bir yiyorsunuz ki, haram-helal gözetmeden.

20- Malı öyle bir seviyorsunuz ki, yığmacasına.

21- Hayır hayır, yer birbiri ardınca sarsılıp dümdüz olduğu zaman,

22- Rabbinin emri gelip melekler sıra sıra dizildiği zaman,

23- Ki cehennem de o gün getirilmiştir. İşte o gün insan anlar. Fakat bu anlamanın ona ne yararı var

24- "Keşke hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim." der.

25- Artık o gün Allah´ın edeceği azabı kimse edemez.

26- Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.

27- Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis!

28- Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön.

29- Kullarımın arasına gir.

30-Cennetime gir.


Beled
Mekke´de Kaf sûresinden sonra inmiştir. 20 (yirmi) âyettir. Adını, ilk âyette geçen, Mekke´yi anlatan ve "şehir" anlamına gelen "beled" kelimesinden almaktadır. Bu sûrede insanın yaratılışından, onun bazı davranışlarından, insana verilen üstün vasıflardan, o vasıfları iyiye kullanmayanın kötü âkıbetinden, iyiye kullananların da mutlu geleceklerinden söz edilir.

1- Andolsun bu beldeye

2- Ki sen bu beldede oturmaktasın.

3- Ve and olsun baba ve çocuğuna.

4- Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık.

5- İnsan, kendisine karşı kimse güç yetiremez mi sanıyor

6- Ben, yığın yığın mal yok ettim diyor.

7- Kendisini bir gören olmadı mı sanıyor

8- Biz ona iki göz vermedik mi

9- Bir dil ve iki dudak

10- Ona iki yolu gösterdik.

11- Fakat o, o sarp yokuşa göğüs veremedi.

12- Bildin mi sen, o sarp yokuş nedir

13- Köle azat etmek,

14- Veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir,

15- Yakınlığı olan bir yetime,

16- Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.

17- Sonra da iman edip de sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.

18- İşte bunlar, amel defterleri sağlarından verilenlerdir.

19- Âyetlerimizi tanımayanlar ise, onlardır işte amel defterleri sollarından verilenler.

20-Onların üzerlerine bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır.


Beled
Mekke´de Kaf sûresinden sonra inmiştir. 20 (yirmi) âyettir. Adını, ilk âyette geçen, Mekke´yi anlatan ve "şehir" anlamına gelen "beled" kelimesinden almaktadır. Bu sûrede insanın yaratılışından, onun bazı davranışlarından, insana verilen üstün vasıflardan, o vasıfları iyiye kullanmayanın kötü âkıbetinden, iyiye kullananların da mutlu geleceklerinden söz edilir.

1- Andolsun bu beldeye

2- Ki sen bu beldede oturmaktasın.

3- Ve and olsun baba ve çocuğuna.

4- Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık.

5- İnsan, kendisine karşı kimse güç yetiremez mi sanıyor

6- Ben, yığın yığın mal yok ettim diyor.

7- Kendisini bir gören olmadı mı sanıyor

8- Biz ona iki göz vermedik mi

9- Bir dil ve iki dudak

10- Ona iki yolu gösterdik.

11- Fakat o, o sarp yokuşa göğüs veremedi.

12- Bildin mi sen, o sarp yokuş nedir

13- Köle azat etmek,

14- Veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir,

15- Yakınlığı olan bir yetime,

16- Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.

17- Sonra da iman edip de sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.

18- İşte bunlar, amel defterleri sağlarından verilenlerdir.

19- Âyetlerimizi tanımayanlar ise, onlardır işte amel defterleri sollarından verilenler.

20-Onların üzerlerine bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır.


Şems
Kadir sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 15 (onbeş) âyettir. Adını, sûrenin ilk kelimesi olan ve "güneş" anlamına gelen "şems"ten alır. Bu sûrede insanın yaratılışında var olan iki özellik ele alınır: İyilik ve kötülük. İnsanın yaratılışında, iyi olmak da kötü olmak da kabiliyet olarak vardır.

1- Güneş´e ve onun parıltısına,

2- Güneş´in ardından gelen Ay´a,

3- Güneş´i açıp ortaya çıkaran gündüze,

4- Onu örten geceye,

5- Göğe ve onu bina edene,

6- Yere ve onu döşeyene,

7- Nefse ve onu biçimlendirene,

8- Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki,

9- Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur.

10- Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir.

11- Semud, azgınlığıyla Hakk´ı yalanladı,

12- En azgınları ileri atılınca,

13- Allah´ın Rasulü (Salih peygamber) onlara: "Allah´ın devesini ve onun su nöbetini gözetin." demişti.

14- Fakat onlar peygamberi yalanlayıp deveyi kestiler. Rableri de günahlarını başlarına geçiriverdi de orayı dümdüz etti.

15-Öyle ya, Allah bu işin sonundan korkacak değil ya.

Leyl
Geceye yeminle başladığı için "Leyl" denilmiştir. Mekke´de inmiştir, 21 (yirmibir) âyettir. Bu sûrede insanoğlunun iki zıt davranışından, cömertlik ve cimrilikten bahsedilir. İmanlı olmakla cömertlik, imansızlıkla cimrilik arasındaki ilişkiye dikkat çekilir.

1- Örttüğü zaman geceye,

2- Açıldığı zaman gündüze,

3- Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki,

4- Gerçekten sizin işiniz başka başkadır.

5- Bundan böyle her kim malını hayır için verir ve korunursa,

6- Ve en güzel olanı doğrularsa,

7- Biz onu en kolay yola muvaffak kılacağız.

8- Kim de cimrilik eder ve kendini hiçbir şeye ihtiyacı kalmamış görür.

9- Ve en güzeli de yalanlarsa,

10- Onu da en zor yola hazırlarız.

11- Çukura yuvarlandığı zaman malı onu kurtaramayacak.

12- Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.

13- Kuşkusuz ahiret de dünya da bizimdir.

14- Ben sizi köpürdükçe köpüren bir ateşe karşı uyardım.

15- Ona ancak en azgın olan girer.

16- Öyle azgın ki, yalanlamış ve sırtını dönmüştür.

17- En çok korunan ise ondan uzaklaştırılacaktır.

18- O ki, Allah yolunda malını verir, temizlenir.

19- Onun yanında, başka bir kimse için karşılığı verilecek hiçbir nimet yoktur.

20- O ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için verir.

21-Elbette yakında kendisi de hoşnut olacaktır.


Duha
Duhâ, kuşluk vakti demektir. Sûre, adını ilk ayette geçen bu kelimeden alır. Fecr sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Sûrede âhir zaman Peygamberinin hususiyetlerinden biri yani yetim oluşu ele alınır ve kendisi teselli edilir.

1- Andolsun kuşluk vaktine.

2- Ve sakinleştiği zaman geceye ki,

3- Rabbin seni bırakmadı ve darılmadı.

4- Ahiret senin için dünyadan iyi olacaktır.

5- Rabbın sana verecek ve sen hoşnut olacaksın.

6- O seni yetim bulup da barındırmadı mı

7- Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi

8- Seni yoksul bulup zengin etmedi mi

9- Öyleyse sakın yetimi ezme.

10- Dilenciyi de azarlama.

11-Fakat Rabbinin nimetini anlat da anlat.


İnşirah
"İnşirâh" açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah´a şükretmeye teşvik edilmektedir.

1- Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı

2- Senden yükünü indirmedik mi

3- O senin sırtını ezen yükü.

4- Senin şanını yüceltmedik mi

5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

6- Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

7- O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.

8-Ancak Rabbine yönel.

Tin
"Tîn", dağ adı veya incir demektir. Bürûc sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir.

1- Tîn´e ve Zeytun´a,

2- Sina dağına

3- Ve bu güvenli beldeye andolsun ki,

4- Biz insanı en güzel biçimde yarattık.

5- Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.

6- Ancak iman edip iyi işler yapanlar başka; onlar için kesintisiz bir ecir vardır.

7- O halde sana dini ne yalanlatır

8-Allah, hakimlerin hakimi değil mi


Alak
Alak, insanın yaratılış safhalarından olan aşılanmış yumurtayı ifade eder. Bu sûreye "İkra´ sûresi" de denir. Mekke´de inmiştir; 19 âyettir. İlk 5 âyeti, Kur´an´ın ilk inen âyetleridir. Bu sûrede okumanın, öğrenmenin üstünlüğü, insanın yaratılışı, kalemin özelliği, bunların insana Allah´ın ihsanı olduğu, insanın bunları düşünmesi, Rabbine itaat etmesi gerektiği, aksi halde azaba dûçar olacağı anlatılır.

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

6- Hayır! Doğrusu (kâfir) insan azgınlık eder.

7- Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için.

8- Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir.

9-10- Namaz kıldığı zaman, bir kulu engelleyeni gördün mü

11- Gördün mü (ne dersin ), ya o (kul) doğru yolda olur,

12- Veya kötülüklerden sakınmayı emrederse

13- Gördün mü, ya bu (adam, hakkı) yalanlar, yüzçevirirse,

14- O adam, Allah´ın kendini gördüğünü hiç bilmiyor mu

15-16- Hayır, hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeçmezse, and olsun ki biz, onu

perçeminden, o günahkâr ve yalancı perçeminden tutup cehenneme sürükleriz.

17- O zaman o taraftarlarını yardıma çağırsın.

18- Biz de Zebanileri çağıracağız.

19- Hayır, sakın ona boyun eğme (Allah´a) secde et ve yaklaş.


Kadir
Kadir gecesinden söz ettiği için bu adı almıştır. Abese sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. 5 (beş) âyettir. Sûrede, Kadir gecesinden, onun faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne iniºinden bahsedilir.

1- Biz o (Kur´ân)nu Kadir gecesinde indirdik.

2- Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin

3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4- Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.

5-O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.

Beyyine
Açık delil manasına gelen ve birinci âyette geçen "beyyine" kelimesi sûreye ad olmuştur. Talâk sûresinden sonra Medine´de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede kâfirlerden ve müşriklerden söz edilmiş, onların bazı davranışları anlatılmış, inanan ve iyi işler yapanların kurtuluşa ereceği ifade edilmiştir.

1- Kitap ehlinden ve müşriklerden (Hakk´ı) tanımayanlar, kendilerine açık delil gelinceye kadar inkârlarından ayrılacak değillerdi.

2- (Bu delil), tertemiz sayfaları okuyan, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir.

3- O sayfalarda, en doğru hükümler vardır.

4- Kitap ehli, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.

5- Halbuki onlar, dini sadece Allah´a tahsis ederek, Allah´ı birleyerek, ancak Allah´a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.

6- Kâfirler, gerek kitap ehlinden olsun gerek puta tapanlardan olsun muhakkak, cehennem ateşindedirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Onlar, insanların en şerlileridir.

7- İnanan ve güzel amel işleyenler de insanların en hayırlılarıdır.

8-Rableri katında onların mükâfatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O´ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterene mahsustur.


Zilzal
Deprem demek olan "zilzâl", sûrenin ilk âyetinde geçer. Nisâ sûresinden sonra Medine´de inmiştir, 8 (sekiz) âyettir. Kıyametin kopmasından, insanların yeniden dirilip hesap vermelerinden, herkesin -iyi ya da kötü- ettiğini bulacağından bahseder.

1- Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı,

2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı,

3- Ve insan: "Ona ne oluyor " dediği zaman.

4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesiyle haberlerini anlatacaktır.

6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır.

7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir.

8-Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir



Adiyat
Âdiyât, koşan atlar demektir. Asr sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Bu sûrede insanoğlunun nankörlüğünden, kıyamet günü ortaya çıkacak acıklı durumdan söz edilir.

1- O harıl harıl (savaşa) koşanlara,

2- (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,

3- Sabahleyin akın edenlere,

4- Tozu dumana karıştıranlara,

5- Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki,

6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.

7- Ve kendisi de buna şahittir.

8- Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.

9- Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.

10- Ve sinelerin içindekiler derlenecek.

11-O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır


Kaari´a
Kâria, kapı çalan demektir ve kıyamet kasdedilmiştir. Kureyş sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 11 (onbir) âyettir. Bu sûrede, kıyametin kopuşunda meydana gelecek olaylardan ve insanın âkıbetinden söz edilmiştir.

1,2,3- Kâria! (Çarpacak kıyamet) Nedir o kâria Kârianın ne olduğunu sen bilir misin

4- O gün insanlar yayılmış pervaneler gibi olurlar.

5- Dağlar atılmış renkli yünler gibi olur.

6,7- O gün kimin tartıları ağır basarsa o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.

8,9- Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası da (varacağı yer, sığınacağı durağı) hâviye (uçurum)dır.

10- O uçurumun ne olduğunu sen nereden bileceksin

11-O, kızgın bir ateştir.


Tekasür
Tekâsür, çokluk yarışı ve çoklukla övünmek demektir. Kevser sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Cahiliye Arapları, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de isbat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünürlerdi. Sûrede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir.

1,2- Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.

3- Hayır! Yakında bileceksiniz.

4- Yine hayır! Yakında bileceksiniz (hatanızı).

5,6- Hayır! Eğer kesin bilgi ile bilseniz, elbette cehennemi görürsünüz.

7- Sonra, yemin olsun ki, cehennemi yakin gözüyle göreceksiniz.

8-Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız


Asr
Asr, yüzyıl, ikindi vakti ve meyvenin suyunu çıkarmak gibi manalara gelir. "Asr"a yemin ile söze başladığı için bu adı almıştır. İnşirâh sûresinden sonra Mekke´de inmiştir. 3 (üç) âyettir. Sûrede kurtuluşun imana, iyi işler yapmaya hakkı ve sabrı tavsiye etmeye bağlı olduğu anlatılmıştır.

1- Asra yemin olsun ki,

2- İnsan mutlaka ziyandadır.

3-Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır


Hümeze
Hümeze, birini arkasından çekiştirmek, onunla alay etmek, kırmak ve incitmek manalarına gelir. Kıyamet sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 9 (dokuz) âyettir.

1-2- Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline!

3- Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanır.

4- Hayır, andolsun ki, o hutame (cehennem)ye atılacaktır.

5- Hutame´nin ne olduğunu bilir misin

6-7- O, kalplerin içine işleyecek, Allah´ın tutuşturulmuş bir ateşidir.

8-9- Cehennemlikler, dikilmiş direklere bağlı oldukları halde, o ateşin kapıları üzerlerine kapatılacaktır


Fil
Kâbe´yi yıkmak isteyen Ebrehe´nin fillerle hücumunu konu edindiği için bu adı almıştır. Kâfirûn sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 5 (beş) âyettir.

1- Görmedin mi Rabb´in fil sahiplerine ne yaptı

2- Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı

3- Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi.

4- Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı.

5-Ve onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.


Kureyş
Kureyş´e cahiliye devrinde verilen bazı imtiyazlardan bahsettiği için bu adı almıştır. Tîn sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 4 (dört) âyettir.

1- Kureyş´in ilâfı (güven ve barış andlaşmalarından faydalanmalarını sağlamak) için.

2- Kış ve yaz seferlerinde (faydalandıkları andlaşmaların) kadrini bilmiş olmaları için.

3- Bu Beyt (Kâbe)nin Rabbine kulluk etsinler.

4-O, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her tehlikeye karşı onlara emniyet vermiştir.


Ma´un
Mâûn, zekât vermek yahut bir şeyi geçici olarak kullanması için birine vermek şeklinde yardım demektir. Âlimlerin çoğuna göre tamamı Mekke´de inmiştir, 7 (yedi) âyettir. Dini yalanlayan, iyilikten uzak duran kimseler hakkında inmiştir.

1- Dini yalanlayanı gördün mü

2- İşte o, öksüzü iter, kakar.

3- Yoksulu doyurmaya önayak olmaz.

4- Vay haline o namaz kılanların ki,

5- Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler.

6- Gösteriş yaparlar onlar,

7-Ve yardımlığı sakınırlar (zekatı vermezler).


Kevser
Kevser, çok nimet demektir; ayrıca cennette bir havuzun da adıdır. Âdiyât sûresinden sonra Mekke´de inen bu sûre 3 (üç) âyettir. Erkek çocukları yaşamadığı için Peygamberimize müşrikler, nesli kesik manasına "ebter" dediler. Sûrede buna cevap verilmiştir.

1- Muhakkak biz sana Kevser´i verdik.

2- Öyleyse Rabb´in için namaz kıl ve kurban kes.

3-Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğz edendir


Kafirun
Kâfirlerden söz ettiği için bu adı almıştır. Mâûn sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 6 (altı) âyettir.

1- De ki: Ey kâfirler

2- Sizin taptıklarınıza ben tapmam.

3- Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz.

4- Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim.

5- Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.

6-Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

Nasr
Nasr, yardım demektir. Sûrede Allah´ın Hz. Peygamber´e yardım ederek fetihlere kavuşturduğu ifade edildiği için bu adı almıştır. Bu sûre, Mekke´nin fethi sırasında inmiş olmakla beraber Medine devrinde yani hicretten sonra indiği için medenî (Medine´de inen) sûrelerdendir. 3 (üç) âyettir. İslâm zaferini haber verir. İbn Ömer´den gelen rivayete göre bu sûre indikten sonra Peygamberimiz seksen gün yaşamıştır.

1- Allah´ın yardımı ve fetih geldiğinde,

2- Ve insanların dalga dalga Allah´ın dinine girdiklerini gördüğünde,

3-Rabbini öğerek tesbih et, O´ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.


Tebbet
Tebbet, "kurusun" manasına bedduadır. Ebu Leheb hakkında inmiştir. Zira o, eziyet etmek kasdıyla Resûlullah´ın yoluna gizlice diken koymuş, bu işte kendisine karısı da yardım etmişti. Sûre, "Mesed sûresi" diye de anılır. Fâtiha sûresinden sonra Mekke´de inmiştir, 5 (beş) âyettir. (Bir rivayete göre Şuarâ sûresinin 124. âyeti gereğince Efendimiz yakın akrabasını çağırarak, onları İslâm´a dâvet etmişti. Amcası Ebû Leheb galiz sözler sarfederek, "Bizi bunun için mi çağırdın " demişti. Bunun üzerine bu sûre indi.)

1- Ebu Leheb´in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya.

2- Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı.

3- (O), alevli bir ateşe girecektir.

4- Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir).

5-Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır


İhlas
İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak, esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak anlamınadır. Mekke´de inmiştir, 4 (dört) âyettir. İslâm´ın tevhid akîdesinin en özlü ve anlamlı ifadesidir.

1-De ki; O Allah bir tektir.

2-Allah eksiksiz, sameddir. (Bütün varlıklar O´na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir.)

3-Doğurmadı ve doğurulmadı.

4-O ´na bir denk de olmadı.


Felak
Felak, sabah manasına geldiği gibi yarmak manasına da gelir. Bundan sonra gelen Nâs sûresiyle birlikte ikisine "iki koruyucu" anlamında "muavvizeteyn" denir. Bu sûrelerin şifa maksadıyla okunduğuna dair hadisler vardır. Medine´de inmiştir. 5 (beş) âyettir.

1- De ki: "Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım,

2- Yarattığı şeylerin şerrinden,

3- Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

4- Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden,

5-Ve hased ettiği zaman hasetçinin şerrinden.


Nas
Nâs, insanlar demektir. Medine´de inmiştir, 6 (altı) âyettir.

1- De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

2- İnsanların hükümdârına,

3- İnsanların ilâhına,

4- O sinsi vesvesecinin şerrinden.

5- O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar.

6- Gerek cinlerden, gerek insanlardan
DEVAMINA BAK


Tebareke Cüzü Kısa Sureler Elmalı Meali (Kuran- i Kerim Meali)

Mülk
Mekke´de nâzil olmuştur; 30 (otuz) âyettir. Adını, birinci âyetinde geçen "el-mülk" kelimesinden almıştır. Ayrıca Tebâreke, Münciye, Mücâdele, Mâni´a, Vâkiye adları ile de anılır. Bu sûreyi her gece okuyanın, pek büyük sevaba nâil olacağına ve sûrenin faziletlerine dair hadisler vardır.

1- Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O´nun her şeye gücü yeter.

2- O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.

3- O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahmân´ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun

4- Sonra gözünü tekrar tekrar döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.

5- Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.

6- Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü gidilecek yerdir o!

7- Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.

8- Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: "Size korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi " diye sorarlar.

9- Derler: "Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz." dedik.

10- Ve derler ki: "Eğer biz dinleseydik, yahut düşünüp anlasaydık şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!"

11- Böylece günahlarını itiraf ederler. (Artık) o çılgın ateş halkı (Allah´ın rahmetinden) uzak olsunlar!

12- Fakat daha görmeden Rablerinden korkanlar var ya, işte onlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki, O, göğüslerin özünü bilir.

14- Hiç yaratan bilmez mi O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

15- O size yeri boyun eğer kıldı. Haydi onun omuzlarında (dağlarında, tepelerinde) yürüyün ve Allah´ın rızkından yeyin. Dönüş ancak O´nadır.

16- Gökte olanın, sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz O zaman yer sarsıldıkça sarsılır.

17- Yoksa siz, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz Tehdidim nasılmış bileceksiniz.

18- Andolsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Ama beni inkâr nasıl oldu

19- Üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları görmüyorlar mı Onları Rahmân´dan başkası tutmuyor. Doğrusu O, her şeyi görmektedir.

20- Rahmân olan Allah´a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir İnkârcılar, ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar.

21- Allah size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verecek olabilen kimdir Hayır, onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.

22- Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi doğru gider, yoksa dosdoğru yolda yürüyen mi

23- De ki: "Sizi yaratan, size kulaklar gözler ve gönüller veren O´dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!"

24- De ki: "Sizi yerden üreten O´dur ve O´na toplanıp götürüleceksiniz."

25- (Onlar): "Doğru iseniz bu tehdit ne zaman olacak " diyorlar

26- De ki: "(O´na ait) bilgi, Allah´ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."

27- Onu yakın görünce inkâr edenlerin yüzleri kötüleşti. Ve: "İşte çağırıp durduğunuz şey budur!" dendi.

28- De ki: "Baksanıza, eğer Allah beni ve benimle beraber olanları öldürse, yahut bize merhamet etse, kâfirleri acı bir azabdan kim kurtarabilir

29- De ki: "O çok merhametlidir. O´na inanmış, O´na dayanmışızdır. Yakında kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu bileceksiniz."

30-De ki: "Baksanıza, eğer suyunuz çekilse, size kim bir akarsu getirebilir "


Kalem
Mekke´de nâzil olmuştur, 52 (elliiki) âyettir. "Nûn" sûresi diye de anılır. Adını ilk âyetindeki "kalem" kelimesinden alır.

1- Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.

2- Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin.

3- Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.

4- Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

5- Sen de göreceksin, onlar da görecek.

6- Hanginizde imiş o fitne ve cinnet.

7- Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O´dur.

8- O halde, yalanlayıcılara itaat etme.

9- Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.

10- Şunların hiçbirine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık,

11- Daima kusur arayıp kınayan, hep lâf götürüp getiren,

12- Hayra engel olan, saldırgan, günahkâr,

13- Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,

14- Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).

15- Kendisine âyetlerimiz okunduğunda: "Eskilerin masalları" der.

16- Yakında biz onu hortumunun (burnunun) üzerinden damgalayacağız.

17- Biz onlara da belâ verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi.

18- İstisna da etmiyorlardı ("inşaallah" demiyorlardı).

19- Fakat onlar uyurken dolaşıcı bir belâ onu sardı da,

20- Bahçe simsiyah kesiliverdi.

21- Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:

22- "Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin" diye.

23- Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı.

24- "Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın" diyorlardı.

25- (Zanlarınca yoksulları) engellemeye güçleri yeterek erkenden gittiler.

26- Fakat bahçeyi gördüklerinde: "Biz herhalde yanlış gelmişiz" dediler .

27- "Yok, biz mahrum edilmişiz." (dediler).

28- İçlerinde en makul olanı şöyle dedi: "Ben size Rabbinizi tesbih etsenize dememiş miydim "

29- "Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz." (dediler).

30- Ardından suçu birbirlerine yüklemeye başladılar.

31- Yazıklar olsun bize, dediler, biz azgınlarmışız.

32- Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimize yönelir, ondan umarız.

33- İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi.

34- Kuşkusuz korunanlar için de, Rableri katında nimetleri bol bahçeler vardır.

35- Öyle ya, teslimiyet gösterenleri suçlular gibi tutar mıyız hiç

36- Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz

37- Yoksa size ait bir kitap var da onda mı okuyorsunuz

38- O kitapta, "beğendiğiniz her şey sizindir" diye mi yazılı

39- Yoksa, "ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var

40- Sor bakalım onlara, içlerinden ona kefil hangisi

41- Yoksa ortakları mı var onların Doğru iseler ortaklarını getirsinler.

42- O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.

43- Gözleri düşük bir halde kendilerini bir zillet kaplar. Oysa onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı.

44- Bu sözü yalanlayanı bana bırak. Onları bilmedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız.

45- Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım sağlamdır.

46- Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar

47- Yoksa gayb onların yanlarında da onlar mı yazıyorlar

48- Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti.

49- Rabbinden bir nimet yetişmiş olmasaydı, elbette kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.

50- Fakat Rabbi onu seçti de iyilerden kıldı.

51- O kafirler Kur´ân´ı işittikleri zaman neredeyse seni gözleri ile devireceklerdi. Bir de durmuşlar "o bir deli" diyorlar.

52-Halbuki o âlemler için bir öğüttür.


Hakka
Mekke´de nâzil olan bu sûre, 52 (elliiki) âyettir. Adını, ilk âyetindeki "el-hâkka" kelimesinden almıştır. "Hâkka"ya değişik manalar verilmiştir. "Hak" kökünden geldiği için, hepsinde hak ve hakikat manası vardır. Daha çok "kıyamet" manası verilmektedir.

1- (Gerçekleşecek) Kıyamet!

2- Nedir, o Kıyamet

3- Gerçekleşenin (Kıaymetin) ne olduğunu sen nerden bileceksin

4- Semûd ve Âd, kapılarını çalacak olan o felaketi yalan saymışlardı.

5- Semûd kavmi korkunç bir sesle yok edildi.

6- Âd kavmi ise gürültülü ve azgın bir fırtına ile yok edildiler.

7- Allah o fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.

8- Bak şimdi görebilir misin onlardan bir kalıntı

9- Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler de hep o hatayı işleyegeldiler.

10- Hep Rablerinin elçilerine karşı geldiler. O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.

11- Kuşkusuz, sular kabarınca sizi gemide biz taşıdık.

12- Onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye.

13- Sûr´a bir tek üfleme üflendiği,

14- Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman,

15- İşte o gün olacak olur.

16- O gün gök yarılmış, sarkmıştır.

17- Melekler de onun etrafındadır, O gün Rabbinin Arşını bunların da üstünde sekiz melek yüklenir.

18- O gün (hesap için Allah´a) arz olunursunuz, öyle ki gizli bir haliniz kalmaz.

19- Kitabı sağından verilen, "alın okuyun kitabımı.."

20- "Çünkü ben hesabıma kavuşacağımı sezmiştim" der.

21- Artık o hoşnut bir hayattadır.

22- Yüksek bir cennettedir.

23- Ki o cennetin meyveleri sarkmıştır.

24- "Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yeyin, için." (denir).

25- Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: "Keşke kitabım verilmeseydi de,

26- Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim,

27- Ne olurdu o ölüm, iş bitirici olsaydı.

28- Malım bana hiç fayda vermedi.

29- Gücüm de benden yok olup gitti."

30- (Zebanilere şöyle denir): "Onu yakalayın da bağlayın."

31- "Sonra cehenneme atın onu."

32- "Sonra da boyu yetmiş arşın zincir içerisinde onu oraya sokun."

33- Çünkü o, büyük Allah´a inanmıyordu.

34- Yoksula yedirmeye teşvik etmiyordu.

35- Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur.

36- Bir irinden başka yiyecek de yok.

37- Onu günahkârlardan başkası yemez.

38- Andolsun gördüklerinize,

39- Ve görmediklerinize..

40- Kuşkusuz Kur´ân, şerefli bir peygamberin (Allah´tan) getirdiği sözdür.

41- O bir şair sözü değildir, siz çok az inanıyorsunuz.

42- Bir kâhin sözü de değildir, ne de az düşünüyorsunuz!

43- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

44- O, bize isnâden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı,

45- Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık.

46- Sonra da onun şah damarını keser atardık.

47- O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.

48- O hiç kuşkusuz, takva sahipleri için unutulmayacak bir öğüttür .

49- Bununla beraber biz biliyoruz ki sizden inanmayanlar var.

50- Kuşkusuz bu Kur´ân kafirler için bir pişmanlık vesilesidir.

51- Gerçekten o, şüphe götürmez bir bilgidir.

52-O halde, haydi tesbih et Rabbinin yüce ismiyle


Mearic
Mekke´de nâzil olan bu sûre, 44 (kırkdört) âyettir. Adını, üçüncü âyetindeki "el-meâric" kelimesinden almıştır. Meâric, "ma´rec"in çoğulu olup "yükselme dereceleri" demektir.

1- Bir isteyen, olacak azabı istedi.

2- Kâfirler için onu savacak yok.

3- O, derece ve makamların sahibi Allah´tandır.

4- Melekler ve Ruh miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.

5- O halde güzel bir sabır ile sabret.

6- Çünkü onlar onu uzak görürler.

7- Biz ise onu yakın görüyoruz.

8- O gün gök erimiş bir maden gibi olur.

9- Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

10- Dost dostun halini soramaz.

11- Birbirlerine gösterilirler. Suçlu o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister; oğullarını,

12- Eşini ve kardeşini,

13- Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini,

14- Ve yeryüzünde bulunanların hepsini ki, tek kendini kurtarabilsin.

15- Hayır, o alevlenen bir ateştir.

16- Derileri kavurur, soyar.

17- Çağırır, sırtını dönüp gideni,

18- Mal toplayıp kasada yığanı,

19- Doğrusu insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır.

20- Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır.

21- Kendisine hayır dokundu mu cimrilik eder.

22- Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır.

23- Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar.

24- Onların mallarında belli bir hak vardır,

25- Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.

26- Onlar ki ceza gününü tasdik ederler.

27- Rablerinin azabından korkarlar.

28- Çünkü Rablerinin azabından emin olunmaz.

29- Onlar ki ırzlarını korurlar.

30- Ancak zevcelerine ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar.

31- Bundan ötesini isteyenler, var ya işte onlar haddi aşanlardır.

32- Onlar emanetlerini ve ahitlerini gözetirler.

33- Şahitliklerinde dürüsttürler.

34- Namazlarına devam ederler.

35- İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar.

36- Şimdi ne oluyor o inkâr edenlere ki, sana doğru boyunlarını uzatarak koşuyorlar:

37- Sağdan ve soldan bölük bölük.

38- Onlardan herbiri, bir nimet cennetine sokulacağını mı umuyor

39- Hayır, biz onları bildikleri şeyden yarattık.

40- Artık o doğuların ve batıların Rabbine yemine ne gerek, elbette bizim gücümüz yeter.

41- Onları kendilerinden daha hayırlı olanlarla değiştirebiliriz ve bizim önümüze geçilmez.

42- O halde bırak onları, kendilerine vaad edilen günlerine kavuşuncaya kadar dalıp oynayadursunlar.

43- O gün kabirlerden hızlı hızlı çıkacaklar, sanki putlara gidiyorlarmış gibi fırlayacaklar.

44-Gözleri düşük, kendilerini bir alçaklık saracak da saracak. İşte onlara vaad edilen gün, o gündür.


Nuh
Mekke´de nâzil olmuştur; 28 (yirmisekiz) âyettir. Hz. Nuh´un ilâhî elçi olarak gönderilişi ve mücadeleleri anlatıldığından sûre bu ismi almıştır.

1- Gerçekten biz Nûh´u kavmine gönderdik, "kavmine acı bir azap gelmezden önce onları uyar" diye.

2- Dedi ki, "ey kavmim! Gerçekten ben size açık bir uyarıcıyım".

3- Şöyle ki, "Allah´a kulluk edin, ondan korkun ve bana itaat edin."

4- "Günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah´ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.." (inanırdınız).

5- Nûh dedi ki: "Ey Rabbim! Ben kavmimi gece gündüz davet ettim."

6- "Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı."

7- "Ben onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. "

8- "Sonra ben onları açık açık çağırdım."

9- "Sonra hem ilan ederek söyledim onlara, hem gizli gizli. "

10- "Gelin, dedim, Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Çünkü o çok bağışlayıcıdır."

11- "Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın."

12- "Mallar ve oğullar vererek sizin imdadınıza koşsun. Sizin için bahçeler yapsın, ırmaklar yapsın."

13- "Niçin siz Allah´a bir vakar yakıştıramıyorsunuz "

14- "Oysa o sizi aşama aşama yaratmıştır."

15- "Görmediniz mi Allah yedi göğü uygun tabakalar halinde nasıl yaratmış "

16- Ve Ay´ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış.

17- Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi.

18- Sonra sizi tekrar oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır.

19- Allah sizin için yeri bir yaygı yapmıştır.

20- Ki, ondan açılan geniş geniş yollarda gidesiniz.

21. Nûh dedi ki: "Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler."

22. "Büyük büyük tuzaklar kurdular."

23. Dediler ki: "Sakın tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd´i, ne Suva´ı ve ne de Yeğus´u, Yeûk´u ve Nesr´i."

24. Çok kişiyi yoldan saptırdılar. Sen de o zalimlerin sadece şaşkınlıklarını artır.

25. Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular, kendilerine Allah´a karşı yardımcılar da bulamadılar.

26. Nûh dedi ki: "Yeryüzünde kafirlerden bir tek kişi bırakma."

27. "Zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar."

28-"Ey Rabbim! Bana, babama, anama, mümin olarak evime girene ve bütün inanmış erkek ve kadınlara mağfiret buyur. Zalimlerin de sadece helakini artır."


Cin
Mekke´de nâzil olmuştur: 28 (yirmisekiz) âyettir. Cinlerin Kur´an dinleyip hidayete geldikleri anlatıldığından, sûre bu ismi almıştır. Hz. Peygamber, amcası Ebu Talip ve eşi Hz. Hatice´yi kaybettikten sonra Tâif´e gitmiş, orada çirkin davranışlarla karşılaşmıştı. Bu sıralarda Kureyş müşrikleri de müslümanlara karşı düşmanlıklarını iyice arttırmış bulunuyorlardı. işte Tâif dönüşünde nâzil olarak Resûl-i Ekrem´e teselli veren bu sûre, yalnız insanların değil, cinlerin de Kur´an´a tâbi olduklarını bildiriyor, İslâm´ın muzafferiyetini müjdeliyordu.

1- Deki: Hakikat bir takım cinnin Kur´ân dinleyip de şöyle dedikleri bana vahyedildi. Şüphesiz biz, hayret verici bir Kur´ân dinledik.

2- O Kur´ân hidayete erdiriyor, biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız.

3- Doğrusu, Rabbimizin şanı çok yüksektir. Ne bir arkadaş edinmiştir, ne de bir çocuk.

4- Meğer bizim beyinsiz (İblis), Allah hakkında saçma şeyler söylüyormuş.

5- Doğrusu biz insanları ve cinleri Allah´a karşı asla yalan söylemez sanmışız.

6- Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklıklarını artırırlardı.

7- Doğrusu onlar sizin zannettiğiniz gibi, zannetmişlerdi ki, Allah asla kimseyi Peygamber göndermeyecek.

8- (Cinler, dediler ki): "Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk."

9- "Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendini gözetleyen parlak bir alev buluyor."

10- "Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi "

11- Doğrusu bizler; bizden iyi olanlar da var, olmayanlar da var. Biz çeşitli yollara ayrılmışız.

12- "Doğrusu biz anladık ki, Allah´ı yerde acze düşürmemize imkân yok. Kaçmakla da O´nu asla âciz bırakamayacağız."

13- "Doğrusu biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona iman ettik. Kim Rabbine inanırsa, ne hakkının eksik verilmesinden korkar, ne de kendisine kötülük edilmesinden."

14- "Ve biz, bizlerden müslümanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Müslüman olanlar, işte onlar doğru yolu arayanlardır."

15- Ama yoldan çıkanlar, işte onlar cehenneme odun olmuşlardır.

16. Onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette kendilerine bol bir su verirdik.

17- Ki onları onunla sınayalım. Kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.

18- Mescitler kuşkusuz Allah´ındır. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.

19- Allah´ın kulu (Hz. Peygamber) kalkmış O´na dua ederken, neredeyse (cinler) onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.

20- De ki: "Ben ancak Rabbime dua eder ve O´na hiçbir şeyi ortak koşmam"

21- De ki, "Haberiniz olsun, ben size kendiliğimden ne bir zarar verebilirim, ne de bir yol gösterebilirim."

22- De ki, "Allah´tan beni kimse kurtaramaz ve ben O´ndan başka bir sığınacak bulamam."

23- "Benim yapabileceğim, sadece Allah´tan size duyuru yapmak ve O´nun elçilik görevlerini yerine getirmektir." Artık kim Allah´a ve onun elçisine baş kaldırırsa, ona içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır.

24- Kendilerine vaad edilen şeyi gördükleri zaman, kimin yardımcısının en zayıf ve en az olduğunu bileceklerdir.

25- De ki: "Ben bilmem, o size vaad edilen şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar.."

26- O bütün gaybı bilir. Fakat gaybını hiç kimseye açmaz.

27- Ancak seçtiği elçiye açar. Çünkü onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.

28-Bilsin diye ki, onlar Rablerinin elçiliklerini yerine getirmişlerdir. Allah onlarda bulunan her şeyi kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.


Müzzemmil
Mekke´de nâzil olmuştur; 10, 11 ve 20. âyetlerinin Medine´de nâzil olduğu rivayet edilmiştir. 20 (yirmi) âyettir. Sûre, adını, ilk âyetindeki "el-müzzemmil" kelimesinden almıştır. "Müzemmil" örtünüp bürünen demektir.

1- Ey örtünen! (Peygamber)

2- Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl).

3- Gecenin yarısında kalk, yahut yarısından biraz eksilt.

4- Veya bunu artır ve ağır ağır Kur´ân oku.

5- Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız (Kur´an vahyedeceğiz).

6- Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır.

7- Çünkü gündüz senin için uzun bir meşguliyet vardır.

8- Rabbinin adını an ve bütün gönlünle ona yönel.

9- O, doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka tanrı yoktur. O halde yalnız O´nu vekil tut.

10- Başkalarının diyeceklerine sabret, güzellikle onlardan ayrıl.

11- O yalanlayıcı zevk ve refah sahiplerini bana bırak, onlara biraz mühlet ver.

12- Zira bizim yanımızda bukağılar var, bir cehennem var.

13- Boğaza duran bir yiyecek, elem verici bir azap var.

14. O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar erimiş bir kum yığınına dönecek.

15. Doğrusu biz size tanıklık edecek bir elçi gönderdik. Nitekim Firavun´a da bir elçi göndermiştik.

16. Firavun o elçiye isyan etmişti. Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.

17. Peki inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatacak o günden (kıyamet gününden) kendinizi nasıl kurtaracaksınız

18. O günün dehşetinden gök yarılır. Allah´ın sözü kesinlikle gerçekleşmiştir.

19. İşte bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.

20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur´ân´dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah´ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur´ân´dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah´a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah´tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.


Yaz?c? Sürümü
Müddessir
Mekke´de nâzil olmuştur; 56 (ellialtı) âyettir. Sûre, adını ilk âyetindeki "el-müddessir" kelimesinden almıştır. "Müddessir", örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Hz. Peygamber´e hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.

1- Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)!

2- Kalk artık uyar.

3- Sadece Rabbini yücelt.

4- Elbiseni temizle.

5- Pislikten sakın.

6- Yaptığını çok görerek başa kakma.

7- Rabbin için sabret.

8- O sûra üflendiği zaman,

9- İşte o gün pek zorlu bir gündür.

10- Kâfirler için hiç kolay değildir.

11- Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak.

12- Hem ona bol servet verdim.

13- Hem göz önünde oğullar verdim.

14- Hem ona büyük imkânlar sağladım.

15- Sonra da şiddetle arzu eder ki daha da artırayım.

16- Hayır, çünkü o bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

17- Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.

18- Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti.

19- Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti.

20- Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti.

21- Sonra baktı.

22- Sonra kaşını çattı, surat astı.

23- Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.

24- "Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir."

25- "Bu, sadece bir insan sözüdür."

26- Ben onu Sekar´a (cehenneme) sokacağım.

27- Bilir misin sen, nedir o sekar

28- Ne geriye bir şey kor, ne bırakır.

29- Durmadan derileri kavurur.

30- Üzerinde ondokuz (melek) vardır.

31- Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: "Allah bu misalle ne demek istedi " desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.

32- Hayır, andolsun aya,

33- Döndüğü an o geceye,

34- Ve açtığı sıra o sabaha.

35- Kuşkusuz o Sekar, büyük belalardan biridir.

36- Uyarmak için insanları..

37- İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimseleri..

38- Her nefis kendi kazancına bağlıdır.

39- Ancak amel defterleri sağından verilenler hariç.

40- Onlar cennettedirler, sorup dururlar.

41- Suçluların durumunu.

42- "Nedir sizi Sekar´a sokan " diye.

43- Suçlular der ki: "Biz namaz kılanlardan değildik."

44- "Yoksula da yedirmezdik."

45- "Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik."

46- "Ceza gününü yalanlardık."

47- "Nihayet bize ölüm gelip çattı."

48- Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.

49- Şimdi o Kur´ân´dan yüz çevirirlerken ne mazeretleri var

50- Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri.

51- Arslandan kaçmaktalar.

52- Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor.

53- Yok, yok onlar ahiretten korkmuyorlar.

54- Hayır, hayır, O kur´ân kuşkusuz bir öğüttür.

55. Dileyen onu düşünür.

56-Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O´dur, bağışlayacak da.


Kıyamet
Mekke´de nâzil olan bu sûre, 40 (kırk) âyettir. Adını, ilk âyetinde geçen "el-kıyâme" kelimesinden almıştır.

1- Hayır, yemin ederim o kıyamet gününe.

2- Yine hayır, yemin ederim o sürekli kendini kınayan nefse.

3- İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor

4- Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.

5- Fakat insan günahı devam ettirmek ister.

6- O kıyamet günü ne zaman diye sorar.

7- Ne zaman ki o göz şimşek çakar,

8- Ay tutulur,

9- Güneş ve ay toplanır,

10- İşte o gün insan, "kaçacak yer neresi " der.

11- Hayır, hayır, yok bir siper.

12- O gün varılıp durulacak yer, ancak Rabbinin huzurudur.

13- O gün insana, yapıp öne sürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.

14- Doğrusu insan kendi nefsini görür,

15- Bir takım özürler ortaya atsa da.

16- Onu hemen okumak için dilini depretme.

17- Kuşkusuz onu toplamak ve okumak bize aittir.

18- O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.

19- Sonra onu açıklamak da bize aittir.

20- Hayır, siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz da

21- Ahireti bırakıyorsunuz.

22- Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar.

23- Rabbine bakar.

24- Yüzler de var ki o gün asıktır.

25- Anlar ki kendisine belkıran (bel kemiklerini kıran belalı bir iş) yapılır.

26- Hayır hayır, ne zaman ki can köprücük kemiklerine dayanır,

27- "Tedavi edebilecek kimdir " denilir.

28- Can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anlar.

29- Bacak bacağa dolaşır..

30- İşte o gün sevk, ancak Rabbinedir.

31. Fakat o, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı.

32. Fakat yalanladı ve döndü.

33. Sonra da çalım sata sata ailesine gitti.

34. Gerektir o bela sana, gerek.

35. Evet, gerektir o bela sana gerek.

36. İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır

37. O, dökülen erlik suyundan bir damla (sperm) değil miydi

38. Sonra bir aleka (embriyon) oldu da Rabbi onu biçime koydu, sonra şekil verdi.

39. Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti.

40-Peki, bunu yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi


İnsan
Mekke´de veya Medine´de nâzil olduğuna dair rivayetler vardır; 31 (otuzbir) âyettir. Adını ilk âyetinde geçen "el-insân" kelimesinden almıştır. "Hel etâke", "ed-Dehr", "el-Ebrâr" ve "el-Emşâc" isimleri ile de anılır.

1- Gerçekten insan üzerine dehirden (zamandan) öyle bir müddet geldi ki o zaman o, anılmaya değer bir şey değildi.

2- Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden (erkek ve kadın sularından) yarattık da onu işitici, görücü yaptık.

3- Kuşkusuz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör.

4- Çünkü biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır.

5- Kuşkusuz iyiler de karışımı kâfûr olan dolgun bir kadehten içerler.

6- Bir kaynak ki ondan Allah´ın kulları içerler, güzel yollar açarak akıtırlar onu.

7- O kullar adaklarını yerine getirirler ve fenalığı salgın (olan) bir günden korkarlar.

8- Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.

9- "Size sırf Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz."

10- "Biz sert ve belalı bir günde Rabbimizden korkarız." derler.

11- Allah da onları o günün fenalığından korur, yüzlerine parlaklık, gönüllerine sevinç verir.

12- Sabırlarına karşılık onlara bir cennet ve ipekten elbiseler verir.

13- Orada donatılmış koltuklar üzerine dayanmışlardır: Orada ne yakıcı güneş görürler, ne de şiddetli soğuk.

14- Üzerlerine cennet gölgeleri sarkmış, meyveleri bol bol önlerine konmuştur.

15- Yanlarında gümüşten kaplar, billur kupalar dolaştırılır.

16- Gümüşten öyle kadehler ki onları türlü türlü biçimlere koymuşlardır.

17- Onlara orada bir dolu kadeh sunulur ki, karışımı zencefildir.

18- Bu orada bir pınardır ki, adına "selsebil" derler.

19- Etraflarında ölümsüz hizmetçiler dolaşır, onları görünce saçılmış inciler sanırsın.

20- Orada nereye baksan bir nimet ve pek büyük bir mülk görürsün.

21- Üstlerinde zarif ve yeşil, kalın ipekten bir elbise vardır. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri onlara temiz bir içecek içirmiştir.

22- (Onlara şöyle denir): "İşte bu sizin bir mükâfatınızdı. Gayretiniz karşılığını bulmuştur."

23- Kur´ân´ı sana kısım kısım biz indirdik biz.

24- O halde Rabbinin hüküm vermesi için sabret. Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme.

25- Sabahakşam Rabbinin ismini an.

26- Gecenin bir bölümünde de O´na secde et (akşam ve yatsı namazlarını kıl). Hem de O´nu uzun bir gece tesbih et (teheccüd namazı kıl).

27- Çünkü onlar bu dünyayı seviyorlar ve önlerindeki ağır bir günü arkaya atıyorlar.

28- Onları biz yarattık ve mafsallarını sımsıkı bağladık. Dilediğimiz vakit de kılıklarını değiştiririz.

29- İşte bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine giden yolu tutar.

30- Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

31-Allah dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır.



Mürselat
Mekke´de inmiºtir. 50 (elli) âyettir. "Gönderilenler" anlamına gelen "el-mürselât" kelimesi ile başladığı için sûre bu adı almıştır. Müfessirler, "gönderilenler"den maksadın, âlemin idaresi ile görevli bir kısım melekler veya rüzgârlar, yahut peygamberler, yahut da Kur´an âyetleri olabileceğini belirtmişlerdir.

1- Andolsun birbiri ardınca gönderilenlere,

2- Büküp devirenlere,

3- Yaydıkça yayanlara,

4- Seçip ayıranlara,

5- Bir öğüt bırakanlara,

6- Gerek özür için olsun, gerek uyarı için,

7- Herhalde size vaad olunan kesinlikle olacaktır.

8- Hani o yıldızlar silindiği zaman,

9- Gök yarıldığı zaman,

10- Dağlar savrulduğu zaman,

11- Elçiler, tayin edilen vakitlerine erdirildikleri zaman,

12- Bunlar hangi güne ertelendiler

13- Hüküm gününe..

14- Bildin mi, nedir o hüküm günü

15- O gün yalanlayanların vay haline!

16- Biz, öncekileri helak etmedik mi

17- Sonra geridekileri de onlara katarız.

18- Biz suçlulara böyle yaparız.

19- O gün yalanlayanların vah haline!

20- Biz sizi âdi bir sudan yaratmadık mı

21- Onu sağlam bir yerde oturttuk.

22- Belli bir süreye kadar.

23- Demek ki biçimlendirmişiz. Ne güzel biçimlendireniz biz.

24- O gün yalanlayanların vay haline!

25- Yeryüzünü bir tokat (toplanma yeri) yapmadık mı

26- Gerek diriler, gerekse ölüler için.

27- Orada yüksek yüksek dağlar oturtup da size bir tatlı su sunmadık mı

28- O gün yalanlayanların vay haline!

29- (Kıyameti yalanlayanlara şöyle denir): "Haydin gidin o yalanladığınız şeye doğru."

30- "Haydi gidin o üç çatallı gölgeye (cehenneme)."

31- O, ne gölgelendirir, ne alevden korur.

32- O, saray gibi kıvılcımlar atar.

33- Sanki o kıvılcımlar, sarı sarı (erkek deve sürüleridir).

34- O gün yalanlayanların vay haline!

35- Bugün, konuşamıyacakları gündür.

36- Kendilerine izin de verilmez ki, özür beyan etsinler.

37- O gün yalanlayanların vay haline!

38- Bu, işte o hüküm günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya topladık.

39- Bir hileniz varsa beni atlatın.

40- O gün yalanlayanların vay haline!

41- Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır.

42- Canlarının çektiğinden türlü meyveler arasındadırlar.

43- (Onlara): "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için" (denir).

44- İşte biz güzel amel işleyenleri böyle mükafatlandırırız.

45- O gün yalanlayanların vay haline!

46- Yiyin, zevklenin biraz, çünkü siz suçlularsınız.

47- O gün yalanlayanların vay haline!

48- Onlara: "Rüku edin" denildiği zaman etmezler.

49- Vay haline o gün yalanlayanların!

50-Artık bundan (Kur´an´dan) sonra hangi söze inanacaklar
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca