MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,306
» Forum posts: 5,910

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)


MYBB Forumda Forum konu görünümünü Klasik Dikey Moda Ayarlamak için

MYBB Forumda Forum konu görünümünü Klasik Dikey Moda Ayarlamak için
ilk üye olundugunda otamatik olarak forum yatay ve avatar yukarda ayarinda geliyor bunu
yani avatar yanda ayari için

önce üye girisi yap
sonrada üye paneline gir



sonra acilan sayfadan secenekleri ayarla bölümüne gir



sonra ordaki postbiti klasik dikey modda göster kutucugnu isaretle ve sonra alta in ve secenkleri kaydete tikla



islem bu kadar tamamdir


DEVAMINA BAK


HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM

HAZRET-İ
İSA ALEYHİSSELÂM

İsa Aleyhisselâm, Allah-u Teâlâ’nın İsrâiloğullarına gönderdiği ve mucizevî bir şekilde doğmuş bir peygamberidir. Kudsî ruhla desteklenmiştir ve Allah-u Teâlâ’nın bir kelimesidir. Kendisinden önce Musa Aleyhisselâm’a verilen Tevrat’ı tasdik etmekle birlikte, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmek üzere gelmiş, muhataplarını Allah-u Teâlâ’nın kulluğuna yönelmeye teşvik etmiştir. Allah-u Teâlâ’nın mütevazi ve seçkin kullarından birisi ve peygamberidir.

Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’ın gerçek kişiliğini Âyet-i kerime’sinde şöyle beyan buyurmaktadır:

“Meryemoğlu İsa’ya açık mucizeler verdik.” (Bakara: 87 ve 253)

Allah-u Teâlâ onun mucizelerini, onun üstünlüğünün ve derecelerinin farklılığına sebep göstermiştir.

“Ve onu kudsi ruh ile destekledik.” (Bakara: 87 ve 253)



İmrân Âilesi (Âl-i imrân):

İmrân âilesi; İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu İshak Aleyhisselâm, onun da oğlu Yakup Aleyhisselâm’ın neslinden gelmektedir. Yakup Aleyhisselâm’ın lâkâbı İsrâil olup, İsâ Aleyhisselâm İsrâiloğulları peygamberlerinin sonuncusudur. Peygamberlik ise İbrahim Aleyhisselâm’ın diğer oğlu İsmail Aleyhisselâm’ın neslinden gelen Muhammed Aleyhisselâm’la sona ermiştir.

•

Hazret-i Meryem’in babası İmrân, İsrâiloğullarının ileri gelenlerinden ve âlimlerinden bir kimse idi. Zekeriyâ peygamberle İmrân, iki kız kardeşle evli idiler. Karısı Hanne yaşlanmaya başlamış, fakat Zekeriyâ Aleyhisselâm’ın hanımı olan kız kardeşi gibi bir çocuk sahibi olamamıştı. Allah-u Teâlâ’ya sığınarak kendisine bir çocuk bağışlaması için hulûs-u niyetle, huşu içinde niyazda bulundu. Allah-u Teâlâ duâsını kabul etti. Hanne hamile kaldığını hissedince çok sevindi. Bu büyük lütuf karşısında bir şükran ifadesi olarak, doğacak olan çocuğu Beyt-i Makdis’in hizmetine adadı.

Ve şöyle duâ etti:

“Ey Rabb’im! Karnımda olanı azatlı bir kul olarak sırf sana (hizmet etmek üzere) adadım, bunu benden kabul buyur. Şüphesiz ki işiten ve bilen ancak sensin.” (Âl-i imrân: 35)

O devirde adanarak bağışlanan bir çocuk mescidin hizmetlerini görür, erginlik çağına kadar ara vermeden bu hizmetine devam ederdi. Büluğa erdikten sonra serbest bırakılır; isterse ölünceye kadar orada kalır, dilerse çekip giderdi. Kız çocuğunu adama âdeti hiç yoktu.

Nihayet gün geldi, Hanne adağının kabulünü Allah-u Teâlâ’dan beklerken, ümidinin aksine bir kız çocuğu dünyaya getirdi.



Hazret-i Meryem:

Zekeriyâ Aleyhisselâm Hazret-i Meryem’in bakımını üzerine aldı ve zevcesine teslim etti. Kısa bir zaman sonra Hanne vefat etmiş, Hazret-i Meryem teyzesinin kucağında büyümüştür. Kendisini idare edecek bir yaşa gelince Zekeriyâ Aleyhisselâm Hazret-i Meryem için mescidin içinde onun kalacağı bir oda yaptırdı. Mihrap denilen bu odaya bir merdivenle çıkılıyor, oraya kendisinden başka kimse girmiyordu.

Hazret-i Meryem orada gece gündüz ibadet ediyor, mâbedin hizmetleri ile ilgili üzerine düşeni yapıyordu.

Zekeriyâ Aleyhisselâm Hazret-i Meryem’in yanına her girişinde kendisinin getirmediği, o bölgede o mevsimde yetişmeyen çeşit çeşit taze meyveler görürdü.

Bu husus Âyet-i kerime’de şöyle beyan ediliyor:

“Zekeriyâ onun yanına mâbede her girişinde yanında bir rızık bulur ve: ‘Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?’ derdi. O da ‘Allah tarafından!’ derdi. Çünkü Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (Âl-i imrân: 37)

Hazret-i Meryem bütün kötülüklerden müberra idi. Gönlünü o derece Allah-u Teâlâ’ya vermişti ki, melekler kendisine hitap etmeye, müjdeler vermeye başlamıştı:

“Melekler demişti ki;

Ey Meryem! Allah seni seçti, tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” (Âl-i imrân: 42)



Cebrâil Aleyhisselâm’ın Teşrifi:

Hazret-i Meryem Beyt-i Makdis’in hususi bir odasında Zekeriyâ Peygamberin himayesinde büyüyüp gelişmişti. Yanına ondan başka kimse girip çıkmıyordu. Buna rağmen kapısını örtülü bulundururdu. Kendisini ibâdete öyle vermişti ki, o zamanda bir benzeri daha yoktu.

Bu halde iken Allah-u Teâlâ Cebrâil Aleyhisselâm’ı kendisine gönderdi.

Bu hususta Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Resulüm! Kitapta Meryem’i de an. Hani o, âilesinden ayrılarak, doğu yönünde bir yere çekilmişti.” (Meryem: 16)

İnsanlardan uzaklaşarak evinin doğu tarafına çekilir, yalnız başına ibadet ve taat ile meşgul olurdu.

“Sonra onlarla kendi arasına bir perde çekmişti.” (Meryem: 17)

İbadetine bir mâni bulunmaması için tenha bir yer seçmiş, kendisini gizlemek için bir perde asmıştı.

“Derken biz ona ruhumuzu (Cebrâil’i) göndermiştik de, kendisine düzgün bir insan şeklinde görünmüştü.” (Meryem: 17)

Melek şeklinde görünmüş olsaydı, ondan ürker ve sözünü dinlemeye güç getiremezdi.

Onu birden karşısında görüverince ürperdi, kendisine bir kötülük yapmak maksadıyla gelmiş olmasından korktu.

“Meryem: ‘Senden çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım. Eğer Allah’tan korkan bir kimse isen (çekil yanımdan!)’ dedi.” (Meryem: 18)

Cebrâil Aleyhisselâm ona, Rabbinin gönderdiği bir elçi olduğunu, geliş hikmetini de kendisine bir çocuk bağışlanmasına vesile olmak olduğunu da açıkladı.

Ve dedi ki:

“Ben yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir elçisiyim.” (Meryem: 19)

Hazret-i Meryem ise bundan hayrete düşerek açıkça sordu:

“Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” (Meryem: 20)

Cebrâil Aleyhisselâm Hazret-i Meryem’in korkusunu gidermek ve kalbini rahatlatmak için ona hakikatı anlattı.

“Cebrail: ‘Bu böyledir. Çünkü Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Biz onu insanlar için bir mucize ve katımızdan da bir rahmet kılacağız. Bu, önceden kararlaştırılmış bir iştir.’ dedi.” (Meryem: 21)

Yaratmak istediği şeyi diler ve istediği gibi yaratır. Bir şeyin olmasını istediğinde, o şey gecikmeksizin ve sebebe ihtiyaç duymaksızın meydana gelir. İşte ilâhî takdirde İsa Aleyhisselâm da böyle bir kelime idi.

“Ona Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek. Onu İsrâiloğullarına bir peygamber yapacak.” (Âl-i imrân: 48-49)

İsa Aleyhisselâm İsrâiloğullarının son peygamberidir.

•

Cebrâil Aleyhisselâm daha sonra elbisesinin yakasından üfledi ve yanından ayrıldı. Hazret-i Meryem o anda İsa Aleyhisselâm’a hamile kaldı.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Irzını korumuş olan İmrân kızı Meryem de bir misaldir.” (Tahrim: 12)

Üflemek, Kuddüs olan Allah-u Teâlâ’nın emriyle Ruh’ul-kudüs’tendir. Ona İsa Aleyhisselâm Cebrâil Aleyhisselâm’dan bir kelime üfürülür gibi, Allah tarafından üfürülmüştür. Allah-u Teâlâ onu şereflendirmek için ruhu zâtına izafe etmiştir.

“Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. O bize gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim: 12)

“Biz ona ruhumuzdan üflemiş, kendisini de oğlunu da âlemler için bir mucize kılmıştık.” (Enbiyâ: 91)



Mucize Doğum:

Nihayet zaman geldiğinde Hazret-i Meryem doğum yaptı.

Bu mucize doğum hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Hiç şüphe yok ki, İsa’nın babasız dünyaya gelişi de Allah nezdinde Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.” (Âl-i imrân: 59)

Allah-u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm’ı yaratmayı murad ettiği zaman nasıl ki ona sadece “Ol!” demiş, o da hemen olmuşsa; İsa Aleyhisselâm’ın yaratılışı da Allah-u Teâlâ’nın iradesine muvafık olarak böyle olmuştur.

“Hak Rabbinden gelendir. Öyleyse şüphecilerden olma!” (Âl-i imrân: 60)

Allah-u Teâlâ’nın bütün beyanları birer gerçektir. Bunun dışında bir gerçek yoktur. Her mümin bunu bilir, buna iman eder.

“İşte bu, elbette en doğru haberdir. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hiç şüphesiz ki Allah Azîz’dir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i imrân: 62)

Hiç kimse Ulûhiyetinde ve Rubûbiyetinde O’na ortak olamaz.

“Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah fesat çıkaranları bilendir.” (Âl-i imrân: 63)

Hazret-i Meryem doğumdan bir müddet sonra çocuğunu alarak kavminin arasına döndü. Bu durum onlara şok bir tesir yaptı. Halk arasında kocası olmayan bir bâkire olarak bilinen Hazret-i Meryem’i, kucağında çocukla aniden karşılarında görünce şaşırdılar. Hakkında kötü düşünceler beslemeye, tahkir etmeye, kınamaya başladılar.

Bu hadise de Kur’an-ı kerim’de veciz bir şekilde beyan buyurulmaktadır:

“Nihayet çocuğu kucağında taşı(Zeker) kavmine getirdi.” (Meryem: 27)

Kavmi kucağında bir çocukla birlikte onu görüverince heyecana kapıldılar. Kızgın kızgın konuşuyorlardı.

“Dediler ki:

Ey Meryem! Hakikaten sen çok tuhaf bir iş yapmışsın.

Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz değildi.” (Meryem: 27-28)

Anası babası tertemiz olan bir kız, nasıl olur da gayr-i meşru bir evlât sahibi olur? Bu babasız çocuğu nereden buldun?

Hazret-i Meryem onlara cevap vermedi. Çocuğunun telkin ettiği tavsiyeleri yerine getirdi. Kendisiyle konuşmaları ve soru sormaları için beşikteki çocuğu işaret etti.

“Bunun üzerine çocuğu gösterdi.” (Meryem: 29)

Oradakiler hayrete düşerek:

“Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?’ dediler.” (Meryem: 29)

Bunun üzerine İsa Aleyhisselâm bir kudret harikası olarak konuşmaya başladı, fasih bir dille ilk söz olarak Allah’ın kulu olduğunu belirtti.

“Şöyle dedi: Ben Allah’ın kuluyum. O bana Kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” (Meryem: 30)

“Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namaz kılmamı, zekât vermemi emretti.” (Meryem: 31)

“Beni anneme hürmetkâr kıldı, baş kaldıran bir bedbaht yapmadı.” (Meryem: 32)

“Doğduğum günde, öleceğim günde, diri olarak kabirden kaldırılacağım günde bana selâm olsun.” (Meryem: 33)

İsa Aleyhisselâm bu sözleri söylediği zaman birkaç günlük bir bebek idi ve yaşıtları gibi normal konuşma zamanı gelinceye kadar bir daha da hiç konuşmamıştır.

İsrâiloğulları Hazret-i Meryem’in zinâ ettiğini sanarak, kendisini taşlayıp öldüreceklerdi. Fakat beşikteki çocuğun konuştuğunu görünce suçsuz olduğuna kanaat getirdiler. Onun iffetli olduğuna inandılar ve serbest bıraktılar.



Halkı Hakk’a Dâvet:

İsa Aleyhisselâm otuz yaşlarında iken vahiy geldi, peygamberlikle vazifelendirildi. Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerini İsrâiloğullarına tebliğ etti.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde Nuh Aleyhisselâm ile İbrahim Aleyhisselâm’ın gönderildiklerini, onların zürriyetlerinin de nübüvvete nâil olduklarını, daha sonra da diğer peygamberlerin ve İsa Aleyhisselâm’ın gönderilmiş olduklarını beyan buyurmaktadır:

“Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i gönderdik, peygamberliği ve Kitab’ı da onların soyuna verdik. Onlardan kimi doğru yoldadır, içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.

Sonra onların izleri üzerinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik.

Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil’i verdik.

Ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk.

Türettikleri ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Ancak Allah’ın rızâsını kazanmak için kendileri türettiler, amma buna da gereği gibi riâyet etmediler.

Biz de onlardan iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik.

İçlerinden çoğu da yoldan çıkmış fâsıktırlar.” (Hadid: 26-27)

Hıristiyanlardan çoğu da itaat sınırından çıkmışlar, son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’ın risaletini inkâr etmişlerdir.

“Onların izleri üzerine arkalarından Meryem oğlu İsa’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ve ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önündeki Tevrat’ı tasdik eden İncil’i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” (Mâide: 46)

İncil Tevrat’ı doğrulayıcıdır, onunla çelişen bir kitap olarak indirilmemiştir. Allah-u Teâlâ İncil’i yol gösterici, nurlandırıcı ve öğüt olarak göndermiştir.

Fakat yahudiler inanmadılar, bu dâveti kabul etmediler. İsa Aleyhisselâm’ın karşısında, aslından çıkardıkları Tevrat’ı savunmaya kalktılar.

•

İsa Aleyhisselâm kendisini ve peygamberliğini İsrâiloğullarına şöyle takdim etti:

“Ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o hemen kuş oluverir. Körü ve alacalıyı iyileştiririm. Allah’ın izni ile ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanmışsanız, bunda sizin için bir ibret vardır.

Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak üzere gönderildim.” (Âl-i imrân: 49-50)

“Size Rabbinizden bir âyet getirdim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” (Âl-i imrân: 50 – Zuhruf: 63)

“Allah benim de Rabb’im, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.” (Âl-i imrân: 51)



İslâm’a Yakın Olanlar:

Sevgi bakımından hıristiyanlığın, dinlerin İslâm’a en yakını olduğu Kur’an-ı kerim’de beyan edilmektedir:

“Onların, iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlarını da: ‘Biz hıristiyanız’ diyenleri bulursun.” (Mâide: 82)

Gerçi hıristiyanlar mümin değildir, hatta müminlere düşmanlık bunlarda da vardır. Fakat içlerinde tevbe ile imana gelmek kabiliyetinde olanlar çoktur.

“Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır, onlar büyüklük taslamazlar.” (Mâide: 82)

Onlar ağırbaşlı oldukları için alçak gönüllüdürler ve yahudiler gibi kibirlenmezler.



Büyük Bir Müjde:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ism-i şerifleri ve vasıfları Tevrat’ta da İncil’de de yazılı bulunuyordu.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onlar ki yanlarında bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, ümmî Peygamber’e uyarlar.” (A’raf: 157)

Yahudiler Tevrat’ta, hıristiyanlar İncil’de âhir zaman peygamberinin vasıflarını gördüler ve onun gelmesini beklediler. Her nesil bunu kendinden sonra geleceklere anlattı ve geldiği zaman inanmalarını tenbihledi. Bu sebeple her iki zümre de bu peygamberin gelmesini dört gözle bekliyorlardı. Ancak beklenen peygamberin Araplar arasından ve yetim bir kimse olarak gönderildiğini görünce, sırf ırkçılık gayretiyle inkâr ettiler. Halbuki onun gerçekten peygamber olduğunu, kendi oğullarını bilip tanıdıkları gibi tanıyorlar ve gelmesini bekliyorlardı.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.” (Bakara: 146)

Yahudi âlimlerinin Tevrat’tan, hıristiyan âlimlerinin İncil’den birçok sözleri gizledikleri, âhir zaman peygamberi Muhammed Aleyhisselâm’ın teşrif buyuracağını müjdeleyen âyetleri tamamıyla kaldırdıkları Kuran-ı kerim’de haber verilmektedir.

İsrâiloğulları peygamberlerinin sonuncusu olan İsa Aleyhisselâm; kendi zamanına kadar gelen dînî hayatı tazelemiş, kendisinden sonra gelecek olan Ahmed-i Muhtar’ı açıkça ismiyle duyurmuş, fikir ve kanaatları Hatem-ül Enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’a meylettirmiş, göğe yükselmeden önce bütün insanlara en büyük müjdeyi vererek şöyle söylemişti:

“Ey İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş Tevrat’ı tasdik edip doğrulayan, benden sonra gelecek ve ismi Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyen Allah’ın size gönderilmiş bir peygamberiyim.” (Saf: 6)

İsa Aleyhisselâm’ın Tevrat’ı tasdik etmesi, haber verme itibariyledir. Zira Tevrat’ta hem İsa Aleyhisselâm’a hem de son peygamber Muhammed Aleyhisselâm’a dair haberler vardı. Bu sebepledir ki İsa Aleyhisselâm, Ahmed Aleyhisselâm’ın gelmesinin yakın olduğunu müjdelemek suretiyle bu husustaki haberlerin doğru olduğunu ispatlamıştır.

Ahmed; Allah-u Teâlâ’nın en çok methini yapan kişi mânâsına geldiği gibi, en çok methedilen veya kullar arasından en çok övülen kişi mânâsına da gelir.

Tevrat’ta İsa Aleyhisselâm’ın gönderilmesine dair verilen müjde, onun gelişiyle gerçekleşmiş oldu. Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğine dair Tevrat’ın verdiği müjdeyi İsa Aleyhisselâm tasdik ederek onun geleceğini müjdelemiş ve onun öncüsü olduğunu belirtmişti. Bu, İsa Aleyhisselâm’ın peygamberlik vazifelerinden birisi idi.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer bu ümmetten bir yahudi veya hıristiyan beni işitir de sonra benimle gönderilene iman etmeden ölürse, mutlaka cehennemlik olur.” (Müslim: 153)

Bu Hadis-i şerif, Resulullah Aleyhisselâm’ın gönderilmesiyle bütün dinlerin neshedildiğine delildir. Hadis-i şerif’in hükmü yalnız Resulullah Aleyhisselâm’ın zamanında yaşayanlar için geçerli olmayıp, kıyamete kadar her devir insanlarına şâmildir. Çünkü ikinci bir peygamber gelmeyecek, başka bir kitap inmeyecek.

İsa Aleyhisselâm Resulullah Aleyhisselâm’ın geleceğini haber verdiği gibi, Resulullah Aleyhisselâm da İsa Aleyhisselâm’ın tekrar gökten inip geleceğini, ümmetine ona uymasını emredip, ne gibi işler yapacağını da bir bir müjdelemiştir.



Nezd-i İlâhîye Yükseliş:

İsrâiloğulları Romalıların esareti altında zillet içinde yaşıyorlardı. İsa Aleyhisselâm’ın elinden o kadar parlak mucizeleri gördükleri halde, dâvetine icabet etmediler. Çünkü kurtarıcı bir Mesih bekliyorlardı. Bu Mesih’in çok mücadeleci bir kişi olacağına ve diğer milletlerin esaretinden kurtararak Yahudileri dünyaya hakim kılacağına inanıyorlardı. İsa Aleyhisselâm’ı çok yumuşak ve merhametli gördükleri için, onun Mesih olduğuna inanmadıkları gibi, dâvetine kulak vermekten insanları alıkoymaya çalıştılar. Fakat başvurdukları her teşebbüs neticesiz kaldı. İman etmek şöyle dursun, Yahya Aleyhisselâm gibi İsa Aleyhisselâm’ı da öldürmeye karar verdiler.

İçlerinden birini inanmış gibi göstererek havârîlerin arasına soktular. Toplandıkları yeri ve zamanı öğrenip baskın yapacaklardı.

Fakat Allah-u Teâlâ:

“Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.” (Fâtır: 43)

Âyet-i kerime’si mucibince, kendi kurdukları tuzağa kendilerini düşürdü, plânlarını boşa çıkardı.

Daha sonra Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’ı öldürmek için tuzak kuranlar hakkında bilgi vererek şöyle buyurdu:

“(Yahudiler gizlice) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi. Allah tuzak kuranlara karşılık vermekte en güçlü olandır.” (Âl-i imrân: 54)

Onlardan daha sağlam tuzak kurar, onları kendi kazdıkları kuyuya düşürür.

Allah-u Teâlâ kulu ve Resul’ü İsa Aleyhisselâm’a vahiyle durumu haber verdi, tuzak hazırlayanların bu tuzaklarını nasıl başarısızlığa uğrattığını açıkladı.

“O vakit Allah şöyle buyurdu: Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim ve seni nezdime yükselteceğim.” (Âl-i imrân: 55)

Allah-u Teâlâ bu beyanı ile İsa Aleyhisselâm’ı yahudilerin elinden kurtaracağını ve kendisine hiçbir eziyet edilmeden, sağ salim göklere kaldıracağını müjdelemektedir.

“Seni inkâr edenlerden tertemiz ayıracağım.” (Âl-i imrân: 55)

Artık onlarla bir ilgin kalmayacak, onlar sana bulaşamayacaklar.

“Sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım.” (Âl-i imrân: 55)

Bu müjde müslümanlara âittir. Çünkü İsa Aleyhisselâm’a hem de diğer bütün peygamberlere gerçek mânâda tâbi olanlar Muhammed Aleyhisselâm’ın ümmetidir.

“Sonra da dönüşünüz bana olacak.” (Âl-i imrân: 55)

İnananların da inkâr edenlerin de gidecekleri yer kıyamet gününde Allah-u Teâlâ’nın mahkeme-i kübrasıdır.

“İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i imrân: 55)

Mümin ve muvahhid olanlar ebedî olarak mükâfata erecekler, münkir ve müşrik olanlar da ebedî azaplarla cezalanacaklar.

“İnkâr edip kâfir olanları, dünyada da âhirette de şiddetli bir azaba çarptıracağım. Onların hiç yardımcıları da olmayacak.” (Âl-i imrân: 56)



Yeryüzüne Geliş:

İsa Aleyhisselâm, Deccal’in fitnesi ile müslümanların iyice bunaldığı bir sırada yeryüzüne inecek ve icraatlarını gerçekleştirecektir.

İsa Aleyhisselâm’ın halen sağ olduğuna, âhir zamanda mutlaka yeryüzüne inerek Muhammed Aleyhisselâm’ın şeriatı ile hükmedeceğine ve Allah yolunda mücadele mücahede edeceğine inanmak farzdır.

Bu husus tevatür derecesine ulaşmış; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olmuştur.

Ümmet-i Muhammed’in her asırdaki âlimlerinin ileri gelenleri, İsa Aleyhisselâm’ın kıyamete yakın bir zamanda ineceği hakkında icmâ etmişler, muhalefette bulunmamışlardır. Ancak bir takım filozoflar inkâra kalkışmışlardır.

İsa Aleyhisselâm’ı çok sevmeli ve gelmesini de beklemeliyiz, ancak henüz daha gelmiş değil. Bu yüzden bu çıkanların hepsi sahtedir, yalancıdır, soytarıdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurur:

“Şüphesiz ki o, kıyametin kopacağını gösteren bir bilgidir.” (Zuhruf: 61)

İsa Aleyhisselâm’ın yeryüzüne inmesi de kıyametin en büyük ve en bariz alâmetlerinden birisidir. Allah-u Teâlâ kıyametin kopmasından az önce onu gökten indirecektir. Onun belirmesi ile kıyametin kopmasının yakın olduğu anlaşılır.

“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsa’ya muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o onlara şâhit olacaktır.” (Nisâ: 159)

Bu ehl-i kitap, âhir zamanda onun nüzulü esnasında hayatta bulunacak olan kitap ehlidir. Yeryüzüne indiği zaman onun vefatından önce bütün ehl-i kitap iman edeceklerdir. O zaman bütün insanlar İslâmiyet’e nâil olacaklar, bir ümmet halinde bulunacaklardır.

Mehdi Resul ve İsa Aleyhisselâm zamanında gerçeği görerek iman edenler de aynı sözü söyleyecekler. İman ettikçe hatırlanacak.
DEVAMINA BAK


Samson ve Delilah'ın Eski Ahit'te geçmekte olan hikayesi
(Yalçın ve Leyla - Higlander - Son İskoçyalı)

Samson (İbranice: שמשון , Şimşon, İÖ XII. yy’ın sonu), Antik İsrail’in son hâkimlerinden biri. Serüvenleri Eski Ahit’in Hakimler Kitabı’nda (13-16) anlatılır. İsrailoğullarının Kenan ülkesinde Filistilerin boyunduruğu altında bulunduğu dönemde (İÖ 1200-1000) yaşayan Samson, Hâkimler Kitabı’nda sözü edilen öteki kutsal savaşçılar gibi İsrailoğullarını yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışan bir önderdir.

Hakimler Kitabı’na göre Samson’un anne babası Danoğulları kabilesindendir. Tanrı, Kudüs yakınlarındaki Tsora’da çiftçilik yapan Manoah adindaki bir adamin kisir olan karisina meleklerinden birini gönderir. Melek kadina: “İşte şimdi, sen kısırsın ve doğurmuyorsun, fakat gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” (Hakimler Bap. 13: 3) der. Kadin olan bitenleri kocasina anlatır, fakat kocasi pek inanmaz ve Tanrı’ya yalvararak meleğini tekrar göndermesini ister. Dilek geregince Tanri meleğini gönderir ve melek, daha önce karisina söylemis olduklarini ona tekrarlar. Manoah Tanrı’ya ekmek ve oglak takdimesinde bulunur. Az zaman sonra bir oğlu olur ve adini Simson koyar.

Çocuk büyür ve bir nezir (Tanrı’ya adanmış kutlu kişi) olur; saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek üzere ant içerek kendini Tanrı’ya adar. Samson olağanüstü güçlüdür; bir aslanı elleriyle parçalar, bir eşek çenekemeğiyle binden fazla Filisti’yi öldürdü ve tutuklu bulunduğu Gazze kentinin kapılarını sökerek kaçar. Nezirlik andını bozmasıyla gücünü yitirmesi, efsanenin ahlaki içeriğini oluşturur.

Ne var ki, Filisti kadınlarına olan düşkünlüğü, onun mahvına yol açtı; Samson andını ilk kez, Timna kentinde gördüğü bir kızla ziyafet düzenleyip eğlenerek bozar. Sonra, İsrailoğullarının can düşmanı sayılan Filisti halkından olmasına karşın bu kızla evlenir. Düğünde sorduğu bir bilmece yüzünden kız tarafıyla kavgaya tutuşur ve karısının geri götürülmesi üzerine Timna’ya inip çok sayıda Filisti’yi öldürür. Gazze’de bir fahişeyle beraberken de gene Filistilerle dövüşür ve onları uzaklaştırır. Sonra Sorek Vadisinden Delila adlı bir başka Filistiye aşık olur ve onun oyununa gelip düşmanlarının eline düşer. Delila, Samson’un ağzından laf alarak gücünün uzun saçlarından kaynaklandığını öğrenir. Uykudayken saçlarını kesip Samson’u Filistilere teslim eder. Samson, gözleri oyulduktan sonra bir değirmende köle olarak çalıştırılır. Ama saçları yeniden uzayınca eski gücüne kavuşur ve Tanrı Dagan’a (Tevrat’ta “Dagon” diye geçer) adanan büyük Filisti toprağını yerle bir eder; kendisi de tapınakta bulunan Filistilerle birlikte ölür (Hakimler 16:4-30)

Hakimler Kitabı’nın bu konuyla ilgili bölümleri, hikaye ve efsane türünden söylentilerle karışık basmakalıp anlatılardan oluşan bir popüler tarih niteliğindedir. Bu anlatılar, Yahudi toplumunun o dönemdeki durumunu ve uygarlığını yansıtır. Hakimler Kitabı’nın, Samson’un bir eşek çenekemiğiyle 1000 Filisti’yi öldürdüğünü anlatan bölümü (15:15-17) üzerinde çok inceleme yapıldı. Mezopotamya’da, sapı bitümden ya da bir hayvan çenekemiğinden yapılmış çakmaktaşından oraklar bulundu.

Kutsal Kitap kahramanı, roman döneme ait birçok sütun başlığı üzerinde ve Gil de Siloé (Miraflores Manastırı’nda II. Jean’ın mezarı) ve Claude Lestocard (Paris’te, St-Etienne-du-Mont vaaz kürsüsü) gibi heykelciler tarafından betimlendi. Delila ile olan şansız serüveni, Andrea Mantegna, Lucas Cranach, Guido Reni, Domenico Fiasella, Peter Paul Rubens, Anthony van Dyck, Rembrandt, Jan Steen, Gustave Moreau tarafından işlendi. Georges Rouault, Samson değirmentaşını çevirirken (Los Angeles) adlı bir tablo gerçekleştirdi.

SAMSON VE DALİLÂ Filmi  Hakkinda

SAMSON VE DALİLÂ (1949) Samson and Delilah
Yönetmen:Cecil B. DeMille      
Senaryo: Jesse Lasky Jr., Fredric M. Frank, Harold Lamb            
Ülke: ABD
Tür: Macera, Dram, Tarihi, Romantik
Vizyon Tarihi: 21 Aralık 1949 (ABD)
Süre: 131 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: Victor Young    
Nam-ı Diğer: Cecil B. DeMille’s Samson and Delilah
Oyuncular Hedy Lamarr, Victor Mature, George Sanders, Angela Lansbury, Henry Wilcoxon

Özet

Samson gücünün kaynağını kimsenin bilmediği efsanevi bir kahraman. Gönlünü Semadar’ın kardeşi Delilaha kaptırır .Semadar öldürülünce Samson intikam peşine düşer ama Delilah onun gücünün sırrını keşfedip, Samson’u düşmanlarına teslim eder..
Filmden

Tarihin şafağından önce, insan ruhunu keşfettiğinden beri kendisini esir almaya çalışan güçlerle mücadele etmiştir. Doğanın korkunç gücünün kendisine karşı geldiğini görmüştür. Şimşeğin nazarı,  Yıldırımın dehşet veren sesi,  Rüzgârın çığlıklarıyla dolu karanlık, korkunun prangalarıyla zihnini köle etmiştir. Korku, insanın aklını kör ederek batıl inançları da doğurmuştur. Şeytani tanrılar insanı ele geçirmiştir. Putperestliğin sunağında insanlık onuru kaybolmuştur. Ve insanın ruhunu, fatihin ayakları altında ezen bir zorbalık doğmuştur. Fakat insanın yüreğinin derinliklerinde o dinmek bilmez özgürlük arzusu hiç sönmemiştir. Bu kutsal kıvılcım ister rahip olsun, ister asker, isterse sanatçı, vatansever, aşık veya devlet adamı bir ölümlünün kalbinde alev alev tutuştu mu o kişinin yaptığı işler insanlığın gidişatını değiştirir ve onun adı çağları aşar. İsa’nın doğumundan bin yıl önce Dan diyarında, Zorah köyünde  böyle bir adam yaşamış. Bu kişide büyüklük ve zayıflık, güç ve akılsızlık bir aradaymış. Fakat bunların yanında bir de cesur hayali varmış: Ulusuna özgürlük getirmek. Bu adamın adı Samson’mış. Filistinliler kırk yıldır halkını esir tutuyormuş.

Bazen bir arı, bir öküzü harekete geçirebilir.


---oOo---

SAMSON

Yahudi Samson Filistinli bir kadına (Delilah) âşık olur. Samson, bir kahramandır, bir katırın çene kemiği ile Filistin ordusunu kırar geçirir. Güzelliği ile nam salan Delilah, kavmine yardımcı olmaya karar verir ve Samson'un, o bitmek tükenmek bilmeyen gücünün sırrını ve kaynağını öğrenmek ister. En sonunda Samson'u kendine âşık eder. Samson, ona gücünün sırrını söyler, bu gücün sebebi, saçlarıdır...

Saç; tarih boyunca bütün kültürlerde, kişisel ifadenin önemli bir aracı, cazibenin ve statünün önemli bir parçası olmuştur. Eski Mısır'da uzun saç ve saç estetiği, kişiye, özel bir mevki, toplumda da politik bir pozisyon sağlamıştır. Yani, toplumda önemli bir yer işgal edenler, kendilerini fark ettirmek için imaj değişimini saçlarından başlatmışlar; onların soyundan gelenler de bu saç ve diğer vücut şeklini taklit etmişlerdir. Mesela, eski Mısır'da peruk önemli bir aksesuar olduğu için çok dikkatle hazırlanırdı. Sıklıkla renklendirilir ve altın tozu ile süslenirdi. Kel erkekler, erkeklik gücünü, kadınlar da doğurganlığın sembolü olarak takma saç yani peruk kullanmışlardır.

Klasik yunan döneminde ( M.Ö.500-460 ) kıvırcık saçlar, bukleli saçlar, devinim, değişim, özgürlük ve mutluluğun simgesidir. Eski Yunan sözlüğünde kıvırcık saçı tanımlayan "oulos" kelimesi , aynı zamanda "entrika" anlamı taşır ki bu anlam düz saç ile kıvırcık saçın karşılaştırılmasından çıkmıştır. Düz saçlıların dürüst, kıvırcık saçlıların entrikacı olduğu sanısı bununla ilgilidir. Buradan anlıyoruz ki ilm-i kıyafet (ilmisima) dediğimiz fizyonominin geçmişi eski Yunan'a kadar uzanmaktadır.

Divan şiirindeki siyah saç, yılana benzerlik ilişkisini Eski Yunan'da da görürüz. Yunan mitolojisinde Medusa güzel bir kadındır, Athena'nın tapınağında Poseidon ile yasak aşk yaşar. Buna sinirlenen Athena, Mmedusa"yı çirkin yüzlü bir heykele, o muhteşem kıvırcık saçlarını ise yılana çevirir. Ona bakan her erkek de taşa dönüşür.

Saçın merkez olduğu bir savaş da vardır ve Yahudilerle Filistinliler arasında cereyan etmiştir.

Gücün sırrı saçları

Hikayeye göre Yahudi erkek (Samson) Filistinli bir kadına (Delilah) âşık olur. Samson, bir kahramandır, bir katırın çene kemiği ile Filistin ordusunu kırar geçirir. Güzelliği ile nam salan Delilah, kavmine yardımcı olmaya karar verir ve Samson'un, o bitmek tükenmek bilmeyen gücünün sırrını ve kaynağını öğrenmek ister. En sonunda Samson'u kendine âşık eder. Samson, ona gücünün sırrını söyler, bu gücün sebebi, saçlarıdır. Tanrı Yahova, saçları sayesinde Samson'a güç vermiştir. Delilah, Samson yatağında uyurken onun saçlarını keser. Sabah kalktığında saçlarını kaybettiğini anlayan Samson delirir, artık gücü kalmamıştır ve kendisine bu gücü veren Tanrısına ihanet ettiğini düşünür. Ardından Filistinliler onun gözlerini oyar ve Samson bir kafeste millete teşhir edilir, zindana atılır. Düzenlenecek bir festivalde idam edilmesine karar verilir. Fakat bu arada Samson, Tanrı'ya yalvarmaktadır. Tanrı en sonunda merhamet eder ve Samson'a gücünü geri verir. Samson'un idam edileceği gün, bütün Filistin önderleri ve binlerce kişi Dagon Tapınağında toplanır. Samson bir anda zincirlerini kırar ve tapınağın iki temel sütununu ittirerek tapınağı yıkar. Kendisiyle beraber binlerce Filistinliyi öldürür.

Göktürklerin saçını kestiler

Benzer inanç nedeniyle Çinliler, esir aldıkları Göktürklerin saçlarını kesmişlerdir.

Kitaplardaki bilgilerden, heykel ve resimlerden anlıyoruz ki tarih boyunca birçok toplumda erkekler uzun saçlıdır. Orta Asya'nın göçebe uygarlıklarında; 15, 16, 17'inci yüzyıllarda Avrupa'da kısa saçlı erkek düşünülemezdi bile. 20'nci yüzyılda renkler ve zevkler tartışılmaz oldu. Erkeklerde hem uzun, hem kısa saç moda olduğu gibi kökünden kazıtmak da modaya eklenmiştir. Beatles'in tempolu şarkılarıyla kaküllerin sağa sola sallanması da modalaşmış bir saç şeklidir.

Saçı (sakalı, bıyığı, kaşları, kirpikleri) kökünden kazıtmaya özel anlamlar yükleyen Melamiler daha sonraki yıllara aittir. Günümüzün protestocuları olan "punk"cular, burjuva tarzı yaşamı protesto etmek için, saçlarını başkaldırının bir sembolü olarak değişik şekillerde kestirir ve şok edici renklere boyar. Saç, 1960'larda özgürlüğün simgesidir. 60'lı yıllarda bayanların kısa kesilmiş, düz ve basit şekiller, kadınsılığı ihmal etmeden, erkeklerle eşitliği simgeliyordu. 60'ların sonuna doğru sokak sokak çatışan gençler, uzun saçlarıyla da öne çıktı. 70'li yıllarda uzun saç, rock müzik furyasıyla tek saç tipi oldu. Barış Manço ve Cem Karaca bu dönemin öncüleridir Türkiye'de. 80'lerde liberal rüzgarlar 'Amerikan tıraşı''nı gözde yaptı.

Bizim gençliğe adım attığımız yıllarda saç bırakmak komünistlikti. Okullarda disiplin denilince saçları kısaltılmış, tarağa gelmeyen gençler anlaşılırdı. İzleyenler hatırlayacaklardır Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminde böyle bir sahne vardır. Sabahları elinde makasla saç kontrolü yapan müdür, müdür yardımcıları ve nöbetçi öğretmenlerimiz vardı. Yatılı okullarda, askeriyede ve diğer kalabalık yerlerde bite karşı bir önlem olarak görülen kısa saç, ülke geneline disiplin olarak yayılmıştı. Anne babamız ve büyüklerimiz bunu ne kadar bilirdi, bundan haberimiz yok. Onların gözünde de uzun saç komünistlik ve anarşistlik idi. Zira televizyonda, gazetelerde olaylara karışan üniversite öğrencilerinin kahir ekseriyeti uzun saçlı idi. Nasıl bir uzun saç? Günümüzdeki gibi örgülü, kuyruklu saç değil. Enseden taşan, kulakları örten ve nadiren kulak memelerini aşan bir uzun saç. "Anan gibi saç bırakacağına baban gibi bıyık bırak" sözü o zamanlardan kalmadır zihnimde.

En güzel aksesuarlardan

Saç en önemli güzellik aksesuarındandır. Saç, sakal başlangıçta zevk, tip, yakışıklı oluşla ele alınmıştır. Saçların yakışıklılık, güzellikle ilişkilendirilmesi dönemin ünlüleri olarak şarkıcılar, futbolcular, aktör ve aktristler aracılığıyla yaygınlaşmıştır. Kafa yapısı, saç karakteri uysun uymasın, gençlerin John Travolta tipi saçla dolaştıklarını hatırlarım mesela. Köyümüzde sarışın bir ağabey vardı. Saçlarını geriye doğru tarar Cüneyt Arkın'a benzedim mi diye sorardı. Saç tarama şekli, bir zaman sonra siyasi bir anlam kazandı. Bizim yetişme dönemimizde saçını sağa doğru tarayana "sağcı"; sola doğru tarayana "solcu" dendiğini bilirim. Bu anlamda "siyasal saç"ın en tipik örneği Che Guveara'dır. Biz gençler bu tiplemenin karşısında sünnete sığınırdık. Okuldaki öğretmenlerimize, anne babamıza Hz. Peygamber'in de saçlarının uzun olduğunu, kulak memesine kadar uzattığını söylerdik.

Kitaplardan öğrendiğimize göre Hz. Peygamber saçlarını kulak memesini kapatacak kadar uzatırdı. Saçları uzatmak sünnettir, derdik. Cevap hazırdı. "Her sünneti yerine getirdiniz, sıra saça geldi öyle mi?" Bundan dolayı bizimle akran delikanlıların liseden mezun olunca yaptıkları ilk iş saçlarını uzatmak oldu. Sonra da bir vesile ile okulunu ziyaret etmek, öğretmenlere uzun saçlarını göstermek... Saç bıyık, sakal erkeğin alamet-i farikasıdır. 70'li yıllarda buna favori de eklendi. Saç gitti, geriye bıyık ve sakal kaldı.

Erkek camiasında durum böyledir de kadınlar cephesinden nasıldı derseniz onlarla ilgili şunları hatırlıyorum. Kadınların saçları (öğretmenlerimiz, okuldaki ve mahalledeki kızlar) modaya daha açıktı. Fakat kimi taklit ettiklerini bilemezdik. Türkülerde, şiirlerde daha çok lepiska saçlı olan kızlar, permadan, küt şekle kadar birçok saç yapısı ile görünür olmuştu.

Halk edebiyatında saç ve saç ile ilgili hususlar daha çok ilmisima ile ilişkilidir. Buna göre kel ölür, sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur; saçın ak mı kara mı, önüne düşünce görürsün; tarlanın taşlısı, karının (kadının) saçlısı; saç saça baş başa gelmek (dövüşmek); saçı başı birbirine karışmak; saçı (saçları) değirmende ağartmamak; saçı topuklarını dövmek; saçı uzun aklı kısa; saçına ak (kır) düşmek; saçına başına bakmadan; saçını başını yolmak gibi deyimler ve atasözleri bunlara örnek olarak verilebilir.

Divan şiirinde saçlar sümbüldür, sırma saçtır. Saç, sümbüle hem kıvrımları hem kokusu itibariyle benzetilmiştir. Saç kokusu özel bir kokudur ve günümüzde bunun deodorantlarla sağlandığı biliniyor.

Hadisişerifte ihtiyarlara benzeyen gençler övülmüş; gençlere benzeyen ihtiyarlar ayıplanmıştır. Nice kişinin gençken ihtiyarlara özenip sakal bıraktığını; aynı kişinin ihtiyarlayınca her gün sinek kaydı tıraş olduğu görülmüştür. Peygamber döneminde kadınların topuz yaptırdıkları da biliniyor ki bu, hadisişerifte lanetlenmiştir. Sebebini bilmiyorum, zamanın gayrimüslim kadınları topuz yaptırdıkları için olmalı.

Cesetten ayrılır, ömrü sürer

Saç, cesetten ayrıldıktan sonra da ömrü süren bir organımızdır. Toprakta hemen çürümez saç ve diğer kıllar. Koyun, aslan, kaplan, ayı postlarında da bunu açıkça görebiliyoruz. İnsana ait bir parçanın toprakta çürümemesine niçin şaşmalı. Kemikler ve dişlerimiz de uzun ömürlü azalarımızdır. Saç, sakal ve bıyığın erkeklerde uzaması, kadınlarda olmaması önemli bir özelliktir. Eskiden berberlerin dükkan önüne "Zakkum" ağacı dikilirmiş ve artıkları onun dibine dökerlermiş. Bizim köyde de vardı. Büyüklerimiz bunda bir hikmet gizlidir, der. Fakat ben bunun hikmetini bilmiyorum. Doktorlar, kıllarda mikroskobik olarak sinir vardır, diyor. Saçlarda dokunma hissi vardır fakat kesildiği zaman acı duygusu yoktur. Tırnaklarda olduğu gibi. Bu da ayrı bir sırdır denir. Doktorlar, saçların terkibinde kimya olarak kadmiyum, antimuan ve selenyum olduğunu söylüyor. Göz kirpiklerine sürülen "sürme"de de antimuan bulunuyormuş. Bıyık ve sakalın büyümesi, vücutta meydana gelen birçok zararlı enzimi dışarı atması ile ilgili imiş. Sakal ve bıyığı kesmeyerek uzun bırakmak, ömrü biyolojik bakımdan tedrici olarak zehirleyip kısaltır(mış).

Saç, sakal, tırnak ve bütün kıl tıraşlarında insanın gusül gerektiren bir hal içinde olmaması gerekir. Bir şey daha: Saç, sakal ve tırnağı ateşe atmak yasaklanmıştır. Saçlar; erkeklerde düşünce ve enerji kaynağıdır; kadınlarda, şefkat ve kadınlık timsalidir, denir. Kedilerin bıyıklarını keserseniz kediler âtıl kalır, yönlerini bulamaz, uzaktaki hemcinsleriyle iletişim kuramazmış. Bıyık, sakal; Katolik, Lüteryen, Evangelis'lerde yoktur. Ortadokslarda ve Yahudilerde ise önemli bir unsurdur. Yahudilerin ruhanilerinde ve dindar Yahudilerde sakal, bıyık kesilmez.

Modern zamanlar, beden üzerinden para kazanmaya devam ediyor. Artık bir saç ekonomisi var ve kapitalist düzenin kazanç yollarından biri ve de en önemlisi de saç üzerine kurulu. Geçtiğimiz günlerde iki kişinin konuşmasına misafir oldum. Saçlarını dökmüş biri, arkadaşına dokuz bin (9.000) saç ektirdim, tanesi bir liraya, dedi. Berberler, kuaförler, saç boyası, saçın aldığı şekiller, peruk sanayii, şampuanlar, ayna tarak, toka vs. bu sanayinin tamamlayıcı unsurları. Masallardaki gibi saçını satarak para kazananlar da var, saçının şeklini değiştirerek de...

O'nun saçları

O, saçlarını yağlar, tarardı. Dağınık saçla insan önüne çıktığına kimse şahit olmadı. Bazen eliyle saçlarını kulak memesini örtecek şekilde uzatırdı. Bir gün saç, sakal birbirine karışmış olarak Mescid'e gelenleri görünce 'İnsanlara ne oluyor ki Mescid'e gelirken saçlarını taramıyor, dişlerini fırçalamıyor," dedi. Saça özen göstermek Resûl'e vücud ve görünüş bakımından ittibadır. Görünüşte onun çehresini taklittir. Sünnet niyetiyle saç bırakan kişi, ben içten ona benzemeye çalışıyorum, bunu dışarı vurmak istiyorum demek istemiştir.

Peygamberimiz'e ittibaın bir nevi cesedî şâhidi olur saçımız ve sakalımız. O'na Selam olsun.

AYiNESi iŞTiR KiŞiNiN LAFA BAKILMAZ

12-Mayis-2011-Perşembe saat:03:57

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Rabbena emenne bima enzelte vetteba a ner Rasule fektubna meaş şahidiyn. ve Mekeru ve mekerallahu, vallahu hayrul makiriyn.

sadakallahul aziym -- Ali imran-- 53-54

Allahümme salli ala men fadzat min nurihi cemiul envaar.

Yolculugumuza başliyoruz

yolculugumuz gecenki vaazimizin teevili ile başliyacak.

herkes yine itiraz etdi ve deilerki bu gecenki vaazda basettigimiz uzun sacli mübaregin adinin yalcin oldugu ve ilk etek traşi eden oldugu hic biryerde yazili degil bu nasil bir işdirki bize kendi kafasindan anlatiyor baabinda bir hüküm getirdiler!!!


oysaki tasavvuf demek bu kainatin tamamini yok farzetmek ve her yerde cenabi hakkin kudretinin tecellisini temaaşe etmekdir.

Sofi demek ilmiyle amil kimse demekdirki ki bu sofiligin mucibindendir söz başka hal başka olamaz. iş = hal ile mümkündür. ziya paşanain dedigi gibi : Ayinesi iştir kişinin lafina bakilmaz.

Gecenki vaazimizin özü ne idi etek traşi sünneti bu rivayetlerde ilk ibrahim aleyhisselamdan başladigi alimlerce rivayet edilmişdir bunu duymuş olabilirsiniz.Fakat

Tasavvuf ilmi demek ise tefsir ilmine tam vukuf etmek ve taabirat ve te vilat ilmini bilmekdir.

her yerde cenabi hakkin kudretinin tecellisini temaaşe etmekdir.

Eger bir insan daha hayatinin tefsirini ve tevilatini yapamiyorsa bu insanin kurani tefsir etmesi ve te vil etmesi dogru olmaz.

dedikya her yerde ve her zaman cenabi hakkin kudretinin tecellisini temaaşe etmekdir. peki bunu nasil anliyacagiz

önce ne dedik insan hayatini te vil edecek işte bizler rivayetle ögrenmişizki peygamber efendimiz cobanlik yapar iken bir gün arkadaşi ile şehre inerlerki bir eglence dügün vardir iki coban arkadaş dügün evine kadar gelirler fakat pegamberimizin arkadaşi dügün evine girer eglenceye karişir peygamberimizde camdan bakmak ister fakat onu bir uyku bastirir ve uyuklar kalir ve eglenceye karişmadan sabah olur uyansaki dügün bitmişdir ve herkes sarhoş bir haldeler peygamberimiz ise cenabi mevlanin korumasi ile bu kötü haldan muhafaza edilmişdir diye te vil edilir yani daha cocukken dahi o Allahu teala tarafindan güdülüp gözetilmiş ve korunmuş bir zaati peygamberdir.

peki peygamberimiz için böyledirde senin benim için farklimidir. herkes şöyle cocukluguna baksin şeytan aleyhillane ilk defa kandirmadan önce cenabi mevla herkesi güdüp gözetmişdir herkesin anilarinda bir yerinde bu hikmetin gizli SIRRI yazilidir.

bizim gecenki vaaaazimizi tasavvuf ilmi ile tevil etmemiz ise hayatimiza baktikki gördük ve tevil ettik o hikmet bizde aciga cikmiş oldu.

biz cocuk iken köyden sandikliya göc ettik bizim imam hatibe yazilip başlamamiz sebebiyle babamiz bizi yalniz birakmak istemedi ve sandiklidan ev kiraladik ve sandikliya göc ettik yani şehire göc ettik işte okula başladik ortaokul ikinci sinif yada ücüncü sinifa kadar bizde etek killari yoktu taa ne zamanki okuldan eve giderken yolda belediye cöpcüsünün birisi kaldirimin kenarini süpürürken donu düşmüş olmaliki donunu cekmek için kemerini boşaltip donunu tekrar toplamak istediki bizde yolda gidiyoruz adamin etek traşi bölgesi gözüküverdi. adam yollari süprümesine süpürüyor amma velakin işde etek bölgesini süpürmemişki etek killari orman olmuş ilk defa o zaman o bölgede kil oldugu gözüme ilişdi ve görmek o görmek imiş aradan bir yada iki hafta gectiki bizdede etek killari birden biz farketmeden türemiş ve büyümüşler yani göz gördü ve akil bildi ve vücut imal etdi dogal yapisinda olan hüküm sadece bizim bilmemiz ile vukuu buldu . biz bunu nasil tevil ediyoz şimdi adam cöpcü olmuş neden cünkü etek traşina dikkat etmediginden temizilk yapmasi hayati boyunca ögretiliyor adama halbuki o adam orta yaşin üstünde bir adamdiki daha haala etek traşi yapmasi gerektigini ögrenemişki haala cöpcülük yapiyor idi. cenabi mevla işde adami güdüyor temizlik yapmasini ögretiyor amma anlamayan ahmaklar anlamazki odun kafalilar algilamzki rabbim bunun ile bana hangi hikmeti ögertecek diye tefekkür etmezki.

neyse nüktemize devam edersek. bizde etek killari türedi ve birden uzadiki imam hatiptde okulun en arka orta sirasinda iki arkadaş oturular idi onlar bir gün okula geldiler ikide bir etek bölgelerini elleriyle tutup oh uh deyip durular ne oluyor dedik dedilerki etek traşi olurken cilet kesdi. bu iki arkadaşin adlari biri yalcin biri remzi idi. remzi soyadi yilmaz idi yani bizim oralarda yilmaz ismi dögüşken bogaya verilirki kavgadan yilmaz digeri ise yalcin pinarbaşi idi . işde rabbim bize iki melegi ile etek traşi olmak sünnetini daha etek killarimiz yenice uzadiginda daha kirk gün gecmeden aradan bu iki arkadaş ile ögretdi evet cenabi mevla insani peygamberimizi gütdügü gözetdigi gibi gözetiyormuşmu bizide gözetip bize sünnet olani ögretmişmi evet ögretdi elhamdülillah hemde hayatin bir cilvesi serencami olarak yaşatip ögretdi. eger cenabi mevla bize bu iki yalcin ve remzi arkadaşdan ögretdi ise elbet cenabi mevla bunlari secer iken bize elelade isimleri olanlardan secmiş olamaz ki bize etek traşi sünnetini o sünnetin babasi olan o iki zaatin adini almiş iki insan meleke ile ögrtemiş oldu o mübereklerin siluetleri geldi ve bizi ögretdi gitdiler. işde hayati böyle tevil edemeyen kurani nasil tefsir edecek hayatin serancami icinde ne yaptigini ne işledigini bilmeyen için ziya paşanin sözü tevaffuk ederki o cöpcü adam için hukuk yerini bulmuş ve adam cöpcü olmuş Ayinesi iştir kişinin lafina bakilmaz. yani adama cenabi mevla temizlik yapmasini ögretiyor ne zaman ögrendi o adam bir başka sünnete terhis olur. velhasil kelam.şimdi bizim o yalcin ve remzi ismini nerden ögrendigimizi ögrendiniz eger cenabi mevla nin güdümünde durusaniz vakti geldimiydi hangi sünneti ögrenecek iseniz o sünnetin babasi gelir ömerse ömer osmansa osman musa ise musa gelirde sizi ögretir gider bazilari bir seferde ögrenir bazilari ise ahmak olur hayati boyu ögrenemez!!!???

Ey sofiler nefsi ispat budur yoksa nefsi ispat demek sadece dilde la ilahe illallah cekmek degildir.işde o gözün gördügü etek kilinin bizde de türemesi demek remzi ile yalcindan duydugumuz etek traşini bizimde tatbik etmemiz demekdir. nefsi ispat nefsin Allah tarafindan güdüldügünü bilmekdir . yoksa bilmez iseniz o cöpcü gibi size meslek ederlerde hayatiniz boyu ögrenmek zorunda kalirsiniz. nefsi ispat böyle kendini bilmekdir sen kendini bilmez isen bu nice okumakdir.eşini dostunu arkadaşini hayatin serencamini bilmez isen bu ne ahmak hotfuruşlukdur. işde böyle ahmak olmayin isa nin dedigi gibi bu dünya bir köprü cabuk olun gecin gecin bir günü bir diger güne eş olan zarardadir. her gün yeni bir sünnet ögrenme zamanidir. eger şeytanin güdümünde kalmak istemiyorsaniz sofi olun sofi kendini bilmek ilmidir derviş kendini bilmekdir

dedikya her yerde ve her zaman cenabi hakkin kudretinin tecellisini temaaşe etmekdir.

Rabbim bu vaazimizi dinleyen okuyan mü minlere kendinide rabbinide bilmeyi öretsin dedikya her yerde ve her zaman cenabi hakkin kudretinin tecellisini temaaşe etmekdir

el fatiha maasalavat

Dipnot : (Ahmaklara özeldir)

Kainatta tesadüf diye birşeyin olmadigini bilmek gerekirki peygamberimizin arkadaşlari olan eshabini cenabi mevla öyle tesadüfe birakmadigi öyle ömer ebu bekr olacak kişlerden sectigi gibi hic bir kimsenin arkadaşini anasini babasini kardeşini arkadaşini da rabbimiz öyle tesadüflere birakmamişdir.herkesin eşi dostu kendine özel ve ona özel zamanda yakinlaşir ve uzaklaşir ne zaman hangi amelle ile ugraşacaklari dahi tesadüf degildir rabbimizin bizzat güdümü ve gözetimden olup binlerce melek başta yazdigimiz ayetde oldugu gibi hem arkadaş hem de cenabi mevlanin yarattiklarina şehadet ederler. öyleyse bu vaazimizda gecen arkadaşlarimiz ve diger zaatlarda hic tesadüf eseri olmayip neyi ne zaman kiminle yapacaginin en iyisini bilen rabbimizin bir eseri melekesidirler. anlamayan ahmaklara duyrulur!!!

KUTBUL AKTAB

06-Mayis-2011-Cuma saat:00:17

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ma kane beşerin en yü tiyehullahul kitabe vel hukme vennubuvvete s*ümme yagule linnasi kunu ibaden li min dunillahi velakin kunu rabbaniyyine bima küntüm tuallimunel kitabe ve bima küntum tedrusun.

sadakallahul aziym -- Ali imran -- 79 --

Allahümme salli ala seyyidina muhammedin ve ala eeli seyyidina muhammedin adede gatri velmetari vennebati min yevmi halakted dünya ila yevmil kiyameti.

Yolculugumuza basliyoruz

Yolculugumuz hizir kapisina dayandiki bu gün zamanin kutbul aktabinin ahirete göcmesi sonucu yeni kutbul aktab secimi günü ve gecesidir ki uyanik olun ey insanlar.

Remzi ile Yalçın hep bir arada gezerler eger remzi yalcindan ayri düşmüş ise o zaman kutbul aktab vefat eder.

gecenki vaazimizda dedikki cennetten ihrac edilen adem atamiz ve havva annemizden bahsedip onun dünyaya indikden sonra dübür deligini actigini ögrenmisdik bu hafta ise hacetlerini yapinca onu ne yapacaklarini bilmemeleri yüzünden bir rivayetde o dübür deligini cennete actigi vardir diger rivayetde ise rabbimizin azarlamsi ile burasi pisleme yeri degil buyurmasi ile asagi atilmislar amma iste ilk hacetlerini yapinca ne yapacaklarini bilmediklerinden onu etek mahalline sürmüsler ve bu yüzden orada etek tıraşı yaptigimiz kıllar türemişler, işte bu kılların ilk traş edilmesi Remzi tarafindan yapilmiştir ve traş yalçın bir kaya parçasi ile olmuşturki işte yalçın demek sivri kaya demekdir ki ilk traş malzemesidir Remzi iskocyalinin memlektinde yaşayan ve gücünü saclarindan alan zati muhteremin arkadasi olup onun eshabi olup traş malzemesi olan yalcin kayasida iskocya kayalarindan bir kayadir. mübarekler iskocyanin pinarlari ile meşhur olan bölgesinde yaşamişlardir yani kayalardan pinarlarin fişkirdigi bir bölgede yaşamişlardir. işde kutbul aktaplik taaaaa o saclarindan güc alan zaati muhtermden bu yana devam edip gelmekdedir isde o zati muhteremin görevi gibi sert kayalardan pinarlar fişkirtmak için görevlidir kutbul aktab. yani kaya gibi lafa söze bakmayan itaatsizlerin icinden cevher cikarmak ve hemde o cevher pinarlar fişkirtsin işde etek traş oldugumuz bölge idrar fişkirtma bölgesi amma işde remiz yahut rmz demek kücük kıl demekdir. işde Remzinin arkadaşi ise gücünü saclarindan alan mübarek zat yalçın. yalçınin iskoc dilinde ne manaya geldigini aradim bulamadim bilen var ise allah rizasi için bize bildirsin işde o mübaregin kendi halki arasindaki adi cermence yani iskoc dilindeki adidir yalçın kelimesinin karsiligidir. o mübaregi tekrar analim insallah gücünü saclarindan alan mübarek zat cok güclüdür ve kimse onu yenemez bir boga gibi güclüdür kafirler bu mübarek zata hasedlik ederler ve bunu yenmek için karisini yaahut kadinini kandirilar ve ondan o zaatin SIRRINI ögrenmesini isterler kadin kafirler ile birlik olur ve o yatarken ellerini ayaklarini zincir ile baglar mübarek uyaninca ellerini şöyle bir silkeler zincirler kopuverir kadin sinsi sinsi güler ve ben seni sinamak için yapmişdim der işi şakaya vurur düşmanligini caktirmaz ve onunla yatip kalkar ve kadinligini kullanip seni ne zapteder hic birsey senin gücüna karşi koyamiyor der mübarek kadini dost zannedip SIRRINI ifşa eder ve kadina derki beni hicbirşey zaptedemez ancak şu sacimin bir teli beni zapteder diye kadina söyler. kadin bunu ögrenince o mübarek uyuyunca sacini keser ve elini ayaklarini saci ile baglar ve kafirleri cagirir kafirler bunu gücsüz bulunca alip sürüyüp arenalarina götürürler arenalari üstü kapali bir arenaymiş arenanin ortasindaki direge baglarlar ve eglence etmeye başlarlar mübarek ya rabbi der eger benden yüz cevirmedinse beni bagişla sirrimi ifşa ettim tek dilegim şu eski gücümü bana geri ver bu kafirler güruhunu burayi yikip buraya gömeyim der cenabi mevla eski gücünü geri verir ve diregi yerinden koprarir mübarek. direk kopunca arena cöker ve kafirler altinda kalirlar bu mübaregin sadece tek ashabi ve dostu vardir işde o da Remzi dir yahut RMZ dir yahut son iskocyali filmindeki tasavur edilen zaatdir ki o arena cökünce kutbul aktaplik görevi remzi kardesimize devrolmuşdur ve o son iskocyali filmindeki gibi uzun sacli bir mübarekdir. ve bu kutbul aktablik görevi yani etek traşi sünneti taaa ibrahim aleyhiselama gelinceye kadar birbirine aktarilmis ve ibrahim aleyhisselam bu sünnetin babasi olmuş ve hem etek traşi hemde tirnak kisaltarak buna ilave yapmişdir. kutbul aktablik görevi peygamber azimuşşan efendilerimizden en son ibrahim aleyhisselam tarafindan devralinmiş ve ondan sonra ümmeti islama devrolmuşdur.

Ey Amerika hic öyle hüsame bin ladini öldürdük falan diye kubarman sizin blöfünüzü yutcak pokerci yok burda bütün aslar bizde o kutbul aktaplik görevi muhammed ashabindan halid bin velide verildi halid bin velid ise tozkopran mübarekdir o mübregin özelligi ne kafire acir nede müslümana senin anani beller. isde ülkende kol geziyor. o toz koparani sana göndercek sen uslanmazsan diye ilk ihtarlarimizda seni uyarmisdik simdi ülkende gezen kasirga kimdir sanirsin isde Yalcin mübarekden el almiş olan kutbul aktab halid bin velid . bu gün kutbul aktablik devroldu.

öyle blöflerle bizi yenceginimi sanirsin. hele bir yeni kutbul aktab makamina otursun sen o zaman gör hüsamayi hind denizine attik demeyi bir hüsamanin ardina düşdün yikmadigin fesada ugratmadigin memleket kalmadi eger hüsama bu kadar kolay av idiyse neden o kadar devleti karişdirdin şimdiye kadar yakalamadin. sen o laflari bizim külahimiza anlat külahimiza.

yalcin mübaregi öldürmeye kafirlerin gücünün yetmedigi gibi halid bin velidide savaşmak öldüremedi o cenk etmekden yaşlandida kilicina dayandi vefat etdi halid bin velidi hangi kafir kilici öldürecekmis ulen onun adi Allahin kilicidir sen kimsinde Allahin kilicini öldürdüm diye hava atacaksin ulen kafir köpek.

Allahin peygamberi sag yaşiyor Allahin Arslani sag yaşiyor , Allahin yigidi ali sag yaşiyor, Allahin kilici da sag yaşiyor

ulen köpek uhuddaki kafirlerden betersin beee

uhudda akillanmadinmi orada kilici belinden uzun usame idi yani Allahin kilici idi herkes tepeyi terkederken o tepede komutani ile bekleyen idi eger o kilic kafir kanina susar ise ne sen durdurusun o kilici nede müslüman birisi durdurabilir bunuda kafana iyice bir sok anladinmi ahmaklarin ahmagi. üsamenin kilici istanbulda bizi bekler sen in kanina susar ise elbet bize haberi gelcekdir gel beni al diye.

Rabbim Yeni kutbul aktaba görevinde yardım etsin onu dostada düşmanada mahcup eylemesin inşallah

el fatiha maassalavat.

haa etek tiraşi sünnetini anlatmadan cikasimiz geldi vaaazdan amma geri döndük etek traşi sünneti islama göre kirk günden fazla etek killari uzatilmaz ve koltuk alti killarida amma bir edebde vardirki kadinla yatip cünüp olduktan sonra banyoya girip gusl abdesti almadan önce etek traşi olunmaz bedende hizmet eden her uzva edeb gerekir o yüzden abdestsiz olarak yani cünüp olarak bedenden bir aza koparilamaz ki o yarin mahşerde bedenimizin yeniden bir araya getirildiginde bizden hesap sormasin bu beni pis pis dişari atdi demesin o yüzden etek traşinizi haftalik temizlik için yaptiginiz temiz oldugunuz zamanki banyonuzda traş edin yoksa kadinla cima edip pis pis traş olup onlara kafirlere yem etmeyin ki işde böyle amerikan kafirleri onlari abdestsiz bulup yakalayip hind denizine atmasinlar. müslüman vücudunun her azasina saygi gösterir vucuduna gösterdigi gibi taşa kayaya yalcin kayasina kila ota cöpe hayvana dogaya insana saygi gösterir işde böyle insanlikdan nasip almamiş kafirler ise ölüye saygi göstermeyip hind denize attik derler ölüye saygi göstermesini ögrettik halbuki önceki dersimizde kargadan ibret alda ölüye saygi göster dedik ahmaga amma anlacyacak akil nerde kargadan ders alcak akil nerde kabil kadar aklin yokmuş amerikali kabil bile katliamin babasi olmasina ragmen habili gömdü sen ise ona eziyet olsun diye hind denizine attigini söylüyorsun vay ahmak vayyyy. karga kadar beynin yokmuş demekki.(:=))

vaaza geri dönersek işde tirnak da cünüp iken kesilmez kadinlar ay halindeykende traş olamazlar ve tirnak kesemezler amma eger özürlü ise on günden fazla adet görüyor ise o zaman abdestlenip kesmesi gerekir zaten on günden sonrasi özürdür onuncu gün abdesitini alir ve abdest aldikdan sonra traş da olabilir tirnakda kesebilir

Rabbim hakki hak bilip hakka ittiba eden batili batil bilip batildan ictinab eden kullarindan eylesin

el fatiha maassalavat


Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 6 Mayis 2011

Original Kar © glan
DEVAMINA BAK
PEYGAMBERLERE İMAN VE SON PEYGAMBER

Ve rusülihi: Îmânın dördüncü şartı, Allâhü Teâlâ’nın peygamberlerine îmân etmektir.

Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselam, âhiri; son peygamber bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdır. Bu ikisinin arasında ne kadar peygamber geldi ise hepsinin peygamberliği haktır ve gerçektir.

Kurân-ı Kerîm’de ismi geçen yirmi sekiz peygamber vardır ki bunları bilmek herkese vaciptir:

Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yûsuf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleyman, Yûnus, İlyas, Elyesâ, Zülkifl, Zekeriyya, Yahyâ, Îsâ, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn -bu üçünde ihtilaf olundu, bazıları peygamberdir dediler ve bazıları evliyadır dediler-. Âhiri, son peygamber Muhammed aleyhisselam’dır.

Peygamberler hakkında vacib olan sıfatlar beştir:

1- Sıdk: Bütün peygamberler sözlerinde doğrudurlar.

2- Emânet: Bütün peygamberler emîndirler.

3- Teblîğ: Bütün peygamberler Allâhü Teâlâ’nın emirlerini ve yasaklarını noksansız olarak ümmetlerine ulaştırıp beyan ederler.

4- Fetânet: Bütün peygamberler kâmil akıl ve zekâ sahibidirler.

5- İsmet: Peygamberler günahtan uzaktır.

Peygamberler yalandan, hıyanetten, emir veya yasağı gizlemekten, ahmaklıktan, büyük ve küçük günahtan uzaktırlar.

Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) diğer peygamberlerden fazla olan sıfatları:

Bütün peygamberlerden efdaldir (üstündür).

Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.

Hâtemül enbiyadır. Yani, bütün peygamberlerin en sonuncusudur, ondan sonra peygamber gelmeyecektir.

Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Dîni, kıyâmete kadar devam edecektir.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Muhammedin nefsi elinde olana yemin ederim ki, yahudi olsun, hıristiyan olsun, bu insanlardan beni duyup da, getirdiğim kitaba îman etmeden ölen kimse, kesinlikle cehennemlik olur."
Ebû Hureyre radıyallahu anh.

Müslim.

*. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"iman, Allaha, onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanman ve kadere iyisiyle kötüsüyle îman etmendir."
İbn Yâmer radıyallahu anh.

Müslim.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, tam îman etmiş olmaz."
Enes radıyallahu anh.

Buhârî.

Peygamberlere İman Ayetleri


مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّهِ وَمَلئِكَتِه وَرُسُلِه وَجِبْريلَ وَميكَالَ فَاِنَّ اللّهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِرينَ


Bakara / 98. Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.

يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا امِنُوا بِاللّهِ وَرَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى نَزَّلَ عَلى رَسُولِه وَالْكِتَابِ الَّذى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلئِكَتِه وَكُتُبِه وَرُسُلِه وَالْيَوْمِ الْاخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعيدًا

Nisa / 136. Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır.

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلكِنَّ الْبِرَّ مَنْ امَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَالْمَلئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّنَ وَاتَى الْمَالَ عَلى حُبِّه ذَوِى الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينَ وَابْنَ السَّبيلِ وَالسَّائِلينَ وَفِى الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلوةَ وَاتَى الزَّكوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرينَ فِى الْبَاْسَاءِوَالضَّرَّاءِ وَحينَ الْبَاْسِ اُولئِكَ الَّذينَ صَدَقُوا وَاُولئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

Bakara / 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلينَ

Duhan / 5.(Yani)katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, peygamberler göndermekteyiz.

وَمَا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحى اِلَيْهِمْ فَسَْلُوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Enbiya /7. Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.

وَمَاكُنَّا مُعَذِّبينَ حَتّى نَبْعَثَ رَسُولًا

İsra / 15Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

        MEALİ :

    “Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.”  (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

    Yüce Allah; varlıkların en şereflisi ve değerlisi olan insana akıl, irade, düşünme, anlama ve benzeri birçok yetenek vermiş, bununla yetinmemiş ilk insan Âdem (AS)’den itibaren, son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’e kadar her topluma bir peygamber göndermiştir. Şu ayet bu gerçeği ifade etmektedir:

إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِّنْ أُمَّةٍ إِلَّا خلَا فِيهَا نَذِيرٌ:

    “Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur.”  (FÂTIR SURESİ – 24. AYET)

    Yüce Allah, peygamberler ve onlara verdiği kitaplar ile insanlara yol göstermiş, rehberlik etmiştir. Emir ve yasaklarını, helâl ve haramlarını, öğüt ve tavsiyelerini kısaca dinini, insanlara peygamberler vasıtasıyla bildirmiştir. Peygamberler, Allah’ın dinini sözlü ve uygulamalı olarak insanlara açıklamışlar, onlara örnek ve rehber olmuşlardır.

    Peygamberlerin ilki, Âdem (AS), sonuncusu ise Hz. Muhammed (SAV)’dir. Allah, şöyle buyuruyor:

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”  (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

    Peygamberlerin sadece bir kısmının ismi Kur’an’da zikredilmiştir. Yüce Allah, bu gerçeği Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلاً مِّن قَبْلِكَ مِنْهُم مَّن قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُم مَّن لَّمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ فَإِذَا جَاء أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَهُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ:

    “And olsun (ey peygamberim!) Senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var...” (MÜMİN SURESİ – 78. AYET)

    Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin sayısı 25’tir. Üzeyr (AS), Lokman (AS) ve Zülkarneyn (AS) adlarında üç kişinin peygamber mi, veli mi olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, insanlara gönderilen peygamber sayısının 124 bin olduğu bildirilmektedir.

Peygamberlerin hepsi aynı derecede değildir:

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ مِّنْهُم مَّن كَلَّمَ اللّهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ:

    “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir...”  (BAKARA SURESİ – 253. AYET)

    Anlamındaki ayet bu gerçeği ifade etmektedir.

    Peygamberlerin doğru sözlü, akıllı, güvenilir, günahsız olmaları ve kendilerine verilen görevi eksiksiz yapmış olmaları ortak özellikleridir. Bunların dışında peygamberleri diğer insanlardan ayıran temel özellikleri, ilâhî vahye muhatap olmaları ve mucize gösterebilmeleridir. Bütün peygamberler müjdeci ve uyarıcılar olarak gönderilmişlerdir. Kur’an şöyle buyurur:


وَمَانُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ:

    “Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler.”

(EN’AM SURESİ – 48. AYET)

    İman edip Salih ameller işleyenleri cennet ile müjdelerler, inkâr edip isyan edenleri ise ilâhî azap ile uyarırlar.

    Peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği hak dinin iman, ibadet ve ahlâk gibi temel esaslarında bir değişme olmamıştır. İbadetin şekilleri ve sosyal hayatla ilgili bir kısım hükümlerde (muamelât) bazı değişmeler olmuştur. Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği hak dinin ruhu; dini/ahlâkı, nefsi, aklı, nesli ve malı korumaktır.

    Peygamberlere iman Allah'ın insanlara örnek ve rehber olması için peygamberler gönderdiğine iman etmek, imanın altı esasından biridir. Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerine iman edilmesini emretmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ:

    “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.”  (NİSA SURESİ – 136. AYET)

    Allah’ın görevlendirdiği peygamberlerden birine iman etmeyen kimse mümin olamaz. Bu husus Kur’an’da açıkça ifade edilmektedir:

وَمَن يَكْفُرْبِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيداً:

    “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”      (NİSA SURESİ – 136. AYET)

    Yüce Allah Kur’an’da, peygamberlerden bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr edenleri “hakiki kâfirler” olarak nitelemektedir:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً:أُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقّاً وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَاباً مُّهِيناً:

    “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”  (NİSA SURESİ – 150/151. AYETLER)

SON PEYGAMBER

    Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilir:


مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيماً:

    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur…”  (AHZAB SURESİ – 40. AYET)

    Hz. Muhammed (SAV) ile peygamberlik sona ermiştir. Artık kıyamete kadar insanlığa peygamber gelmeyecektir. Mümin ve Müslüman olabilmek için, Hz. Muhammed (SAV)’in hak peygamber olduğunu kabul etmek şarttır. Onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği Kur’an’ı ve dinî esasları kabul etmeyen mümin olamaz. Diğer peygamberler, belli bir kavme ve topluluğa, Hz. Muhammed (SAV) ise bütün cinlere ve insanlara peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’an şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ:

    “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”  (SEBE SURESİ – 28. AYET)

    Hz. Muhammed (SAV),yaratılmışların en üstünü ve en değerlisidir.

    Amerikalı Yahudi asıllı Jules Masserman, Time Dergisinde (15.07.1974) “Liderler Nerede” başlıklı yazısında, birçok tarihi şahsiyeti tahlil ettikten sonra: “Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed (SAV)’dir.” demiştir. Yine Amerikalı yazar Michael H. Hart, dünyada etkili olmuş 100 kişiyi tanıtan bir eser yazmış, ilk sırayı Peygamberimiz (SAV)’e vermiştir.

    Peygamberimiz (SAV), kıyamet gününde de insanların efendisi olacak. “Hamd Sancağı” ona verilecek ve bütün peygamberler, onun bu sancağı altında toplanacaklardır. Peygamberimiz (SAV), son ilâhî kitap Kur’an’ı, insanlara tebliğ etmiş, dinin hükümlerini sözlü ve uygulamalı olarak açıklamıştır. Onun, Kur’an ile ilgili görevlerini şöyle sıralayabiliriz.

PEYGAMBERİN GÖREVİ

1-) TİLAVET-KIRAAT ETME: “Tilâvet” ve “kıraat”, ayetleri okuyarak insanlara duyurmadır. Kur’ân şöyle buyuruyor:

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ:

    “Rabbinin Kitabından sana vahyedileni (insanlara) oku.”  (ANKEBÛT SURESİ – 45. AYET)

    Bu ayet, Peygamberin bu görevini beyan etmektedir. “Tebliğ”, Kur’an’ı insanlara ulaştırmaktır. Peygamberin görevi insanları dine zorlama değil, sadece duyurmadır:

مَّا عَلَى الرَّسُولِ إِلاَّ الْبَلاَغُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ:

    “Peygambere düşen sadece tebliğdir (zorlama değil). Allah açıkladığınızı da gizlediğinizi de bilir.” (MÂİDE SURESİ – 99. AYET)

لَّسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ:

    “Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.” (GAŞİYE SURESİ – 22. AYET)

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْآنِ مَن يَخَافُ وَعِيدِ:

    “Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen, onların üzerine bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la öğüt ver.”  (KÂF SURESİ – 45. AYET)

2-) DAVET, VAAZ ETME VE ÖĞÜT VERME: “Davet”;insanları İslâm’a çağırmak¸ “vaaz” ve “öğüt” (tezkire);insanlara nasihat etme, onları iyiye, güzele ve doğruya teşvik etme, ilâhî gerçekleri hatırlatma görevidir. Yüce Allah, bu konuda şöyle buyurmuştur:


ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِوَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ:

    “(Resûlüm!) Rabbi’nin yoluna (insanları) hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir...”  (NAHL SURESİ – 125. AYET)

أُولَـئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَافِي قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغاً:

    “(Ey peygamberim!)... Onlara vâzet ve onların içlerine tesir edecek güzel söz söyle.”  (NİSA SURESİ – 63. AYET)

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ:

    “(Ey peygamberim!) Sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin.” (GAŞİYE SURESİ – 21. AYET)

3-) TALİM: Bu; Kur’an’ı, hikmeti ve insanların bilmediklerini öğretme görevidir. Yüce Allah, bu hususu Kur’an’da şöyle bildirmektedir:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِّنْهُمْ يَتْلُوعَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوامِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ:

    “O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden olan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi. Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”  (CUMA SURESİ – 2. AYET)

4-) TEBŞİR VE İNZÂR: “Tebşir”; ödül vaad ederek insanları, iman ve salih amellere teşvik etmek, iman edip Salih ameller işleyenleri, Allah’ın nimeti ve cenneti ile müjdelemektir. “İnzâr” ise, ilâhî ceza olduğunu bildirerek, inkâr ve isyan olan inanç, söz, fiiller ve davranışlardan sakındırmaktır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’da “beşîr”, “mübeşşir” ve “nezîr” olarak nitelenmiştir:

يَا أَيُّهَاالنَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً:

    “Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (AHZAB SURESİ – 45. AYET)

    Peygamber (SAV), iman edip salih amel işleyenleri cennet ve nimetleriyle müjdeler: 

وَبَشِّرِ الَّذِين آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُواْ مِنْهَا مِن ثَمَرَةٍ رِّزْقاً قَالُواْ هَـذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ وَأُتُواْ بِهِ مُتَشَابِهاًوَلَهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ:

    “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe: Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.”  (BAKARA SURESİ – 25. AYET)

    Kâfirleri:

وَأَذَانٌ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللّهَ بَرِيءٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ فَإِن تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ وَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِي اللّهِ وَبَشِّرِ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

    “Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! O kâfirlere elem verici bir azabı müjdele!”  (TEVBE SURESİ – 3. AYET)

    Münafıkları:

بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَاباً أَلِيماً:

    “Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!” (NİSA SURESİ – 138.AYET) 

    Ve dinî görevlerini yapmayanları azapla uyarır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيراً مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّه وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ:

    “Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (TEVBE SURESİ – 34. AYET)

5-) TEZKİYE: Bu, Peygamberin insanları tevhide (Allah’ı bir olarak kabul etmeye) davet ederek, onları şirk (Allah’a ortaklar koşma), inkâr ve isyandan kurtarmaya vesile olma görevidir. Yüce Allah, peygamberin bu görevini şöyle bildirmiştir:

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ

وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ:

    “Nitekim içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.”  (BAKARA SURESİ – 151. AYET)

6-) ŞAHİT OLMA: Bu, peygamberin dünyada; Kur’an hükümlerini tatbik ederek insanlara gösterme, kıyamet günü ise, müminlere ve diğer ümmetlerin şahitlerine tanıklık etme görevidir. Yüce Allah,  bu hususu şöyle bildirmiştir:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيداً وَمَاجَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَا إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَن يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّن يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِن كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّهُ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِيعَ إِيمَانَكُمْ إِنَّ اللّهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ:

    “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber’e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.”  (BAKARA SURESİ – 143. AYET)

7-) EMR-İ Bİ’L MA’RUF VE NEHY-İ AN’İL MÜNKER: Bu, İslâm’a ve akl-ı selime uygun olan iyi, güzel ve faydalı şeyleri emretme ve insanları İslâm’ın ve akl-ı selimin iyi, güzel ve faydalı görmediği, çirkin kabul ettiği şeylerden men etme görevidir. Şu ayet peygamberin bu görevini beyan etmektedir:


الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْ النُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”  (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

8-) CİHAT VE KITÂL: “Cihâd”, İslâm’ın bilinmesi, tanınması ve yaşanması için çalışma; “kıtâl” ise gerektiğinde İslâm düşmanlarıyla savaşma görevidir. Yüce Allah şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ:

    “Ey Peygamberim! Kâfir ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran...”  (TEVBE SURESİ – 73. AYET)

Ve

فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْساًوَأَشَدُّ تَنكِيلاً:

    “Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.”  (NİSA SURESİ – 84. AYET)

    Müdafaa sadedinde Peygamberimiz (SAV) İslâm düşmanlarıyla (kâfir, müşrik ve münafıklarla) savaşmak durumunda kalmıştır.

9-) HÜDA: Bu, Peygamber (SAV)’in, Allah’ın izni ile insanlara doğru yolu gösterme görevidir. Şu ayetler bunun delilidir:

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُوراً نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَاوَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ:

    “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.”  (ŞÛRA SURESİ – 52. AYET)

10-) TEBYÎN: Bu, Kur’an hükümlerini açıklama ve dinî konularda hüküm verme görevidir. Kur’an hükümlerini, sözlü ve uygulamalı olarak açıklamak peygamberin temel görevidir. Bu görev, şu ayette açıkça bildirilmiştir:

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ:

    “(Ey Muhammed!) Sana bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; tâ ki, düşünüp öğüt alsınlar.”  (NAHL SURESİ – 44. AYET)

    Peygamberimiz (SAV),bu görevini Kur’an’a veya Kur’an dışı vahye dayanarak veya içtihatta bulunarak yerine getirmiştir. Namazların ilk ve son vakitleri, rekâtları ve kılınış biçimleri, zekâtın hangi mallardan ne miktarda verileceği, boşanmanın şekli, kadınların hayız ve nifas hallerinde namaz kılamayacakları ve oruç tutamayacakları, çocuklara, hastalara, yolculara ve kadınlara cuma namazının farz olmayışı, mestlerin üzerine meshedilmesi, fıtır sadakası, revatip sünnetler, teravih, bayram ve cenaze namazları... Gibi pek çok dinî görev, Peygamberimiz (SAV) tarafından açıklanmıştır. Bazı ayetlerin mücmel, müphem ve muhtasar olması sebebiyle, Kur’an’ın açıklanmaya ihtiyacı vardır. İnsanların, Kur’an’ı kendilerine rehber edinebilmeleri, hükümlerine, emir ve yasaklarına uyabilmeleri için iyice anlaşılması ve nasıl uygulanacağının bilinmesi gerekir. Allah, bu görevi Peygamberin (SAV)’e vermiştir. Peygamberimiz (SAV), hakkında ayet bulunmayan konuları açıklığa kavuşturmuştur. Peygamberimiz (SAV)’in Kur’an’a ilâve olarak ortaya koyduğu hükümlerin asılları, icmalî olarak Kur’an’da vardır. Peygamberimiz (SAV) bu görevini şu şekilde yerine getirmiştir:

A-) Kur’an’da var olan hükümleri sözlü olarak teyit etme: Meselâ Peygamberimiz (SAV’)in:

    “Hayra delâlet eden, onu işleyen gibidir.”

    “Kim bir hayra delâlet ederse, bu kimseye o hayrı işleyenin sevabı gibi sevap verilir.” 

    Sözleri,

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْعَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ:

    “Birr (hayır, iyilik ve güzel ameller) ve takvada yardımlaşın.”  (MÂİDE SURESİ – 2. AYET)

    Ayetini teyit etmektedir. Maide suresinin 6. ayeti, abdest alınmadıkça namaz kılınmaması gerektiğini ön görmektedir. Hz Peygamber (SAV)’in:

    “Abdestini bozan kimse (yeniden) abdest almadıkça, namazı kabul olmaz.”

    Sözü bu ayeti teyit etmektedir.

B-) Kur’an’ı tefsir etme: Peygamberimiz (SAV), bazı ayetleri tefsir etmiştir. Meselâ:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ:

    “İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlar da onlardır.” (EN’AM SURESİ – 82. AYET)

    Ayetinde geçen “zulüm” kelimesini Peygamberimiz (SAV), Lokman suresinin 31. ayetinde geçen, “şirk” (Allah’a ortak koşmak) ile tefsir etmesi buna örnektir. 

C-) Kur’ân’ın genel hükümlü ayetlerini tahsis etme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’ın bazı genel hükümlerini tahsis etmiş yani alanını, kapsamını daraltmıştır. Meselâ:

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ:

    “Ölü eti ve kan size haram kılındı.”  (MÂİDE SURESİ – 3. AYET)

    Ayetinde geçen “meyte” (ölü eti) ve “dem” (kan) kelimeleri, umum ifade eden lâfızlardır. Peygamberimiz (SAV),ölü etlerinden balık; çekirge; keleri bu hükümlerden istisna ederek ayeti tahsis etmiştir.

D-) Kur’an’ın mutlak hükümlerini takyid etme: Peygamberimiz (SAV),Kur’an’ın bazı mutlak ayetlerini takyit etmiştir. Meselâ:

فَاقْرَؤُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ:

    “(Namazda) Kur’an’dan kolayınıza gelen(ayetleri) okuyun.”  (MÜZZEMMİL SURESİ – 20. AYET)

    Ayeti, namazda mutlak olarak herhangi bir ayetin okunmasını ifade etmektedir. Peygamberimiz (SAV): “Fatiha okumayanın namazı olmamıştır.”

    Sözü ile her namazda fatiha okunmasını gerekli görerek ayeti takyid etmiştir.

E-) Kur’an’ın mücmel ayetlerini açıklama: Kur’an’da müteaddit defalar, “namaz kılınız.”  (Bakara, 43)

    Emri mücmel (kapalı) olarak verilmiş, ancak namazın nasıl kılınacağı açıklanmamıştır. Hz. Peygamber (SAV), uygulamalı olarak namazın kılınışını öğretmiş ve: “Beni gördüğünüz gibi namaz kılınız.” buyurmuş ve namazın nasıl kılınacağını ashabına öğretmiştir.

F-) Kur’an’ın müphem ayetlerini açıklığa kavuşturma: Meselâ Kur’an’da oruç ile ilgili olarak:

وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ:

    “Şafağın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra ta gece oluncaya kadar orucu tamamlayın...”  (BAKARA SURESİ – 187. AYET)

    Ayetindeki “ak iplik” ve “kara iplik”, müphem (anlamı kapalı) kelimelerdir. Hz. Peygamber (SAV),bu kelimeleri, “Gündüzün beyazlığı ve gecenin karanlığı” olarak açıklayarak, ayetin müphemliğini gidermiştir.

G-) Kur’an’ın müşkül ayetlerini izah etme:

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ:

    “Gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.”  (ENFÂL SURESİ – 60. AYET)

    Ayetindeki “kuvvet” kelimesini Hz. Peygamber (SAV): “Kuvvet, atmaktır.”

    Sözü ile açıklığa kavuşturmuştur.

H-) Helâl ve haram bildirme: Peygamberimiz (SAV), Kur’an’da bildirilmeyen bazı haramları açıklamıştır. Bu hususu, Kur’an şöyle beyan eder:

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَآئِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذِينَ آمَنُواْ بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُواْالنُّورَ الَّذِيَ أُنزِلَ مَعَهُ أُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ:

    “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”    (A’RAF SURESİ – 157. AYET)

    Kur’an’da yer almadığı halde peygamberimizin haram olduğunu bildirdiği birçok husus vardır. Meselâ; bir kadının teyzesi, halası, kız ve erkek kardeşlerinin kızları ile bir nikâh altında bulundurulması; ehli merkep; katır, aslan, kaplan, fil, kurt, maymun, köpek gibi pençesi bulunan vahşi hayvanların; kartal, atmaca, şahin ve doğan gibi tırnaklarıyla avlanan yırtıcı kuşların ve fare, köstebek ve akrep gibi haşaratın etlerinin yenilmesi; erkeklerin altın zinet takınmaları ve ipek elbiseler giymeleri, altın ve gümüş kaplardan su içilmesi ve yemek yenilmesi, Peygamberimiz (SAV) tarafından yasaklanmıştır. Peygamberimiz (SAV) Kur’an’ı açıklama görevini şu şekilde yapmıştır:

    Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV), “açıklama” görevini, Allah’tan aldığı ilave bilgi ile yapmıştır. Şu örnekleri verebiliriz:

قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاء فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِالْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّواْ وُجُوِهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ:

    “(Ey Muhammed!), Biz senin yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”  (BAKARA SURESİ – 144. AYET)

    Ayetinden; önceleri Kudüs’teki Mescid-i Aksa cihetine doğru namaz kılınırken, kıblenin Mekke’deki Mescid-i Haram cihetine çevrildiğini öğreniyoruz. Kur'an’da, kıblenin Mescid-i Aksa cihetine doğru olduğunu bildiren ayet yoktur. Peygamberimiz (SAV), Mescid-i Aksa cihetine kendi içtihadı ile değil, Allah’tan aldığı Kur'an dışı bilgi (vahy-i gayri metlüv) ile namaz kılmıştır. Eğer kendi içtihadı ile olsaydı, kıblenin değişmesi için vahiy beklemezdi. Allah şöyle buyuruyor:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى:إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى:

    “O (peygamber) kendi heva ve hevesinden konuşmaz. (Hak din adına her) konuştuğu ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir” buyurmuştur. (NECM SURESİ – ¾. AYETLER)

    Bu ayette geçen “vahiy” ve “konuşma” lâfızları hem Kur’an’ı hem de Kur’an dışı vahyi (sünneti) içerir. Bu lâfızları sadece Kur’an’a indirgemek, ayeti tahsis etmek (anlamını daraltmak) tır ki bu, delilsiz ve keyfi bir görüştür. Ayrıca ayette “o konuşmaz” denilip, “o okumaz” denilmemesi de bu ayetteki nutkun (konuşmanın), sünneti de içerdiğine delâlet eder. 

    Hadislerde, Peygamberin (SAV) Kur’an dışı vahiy aldığına dair pek çok örnek vardır. Cibril’in (AS), insan suretinde gelip Peygamber’e (SAV), iman, İslâm ve ihsan’ın ne olduğunu sorması ile ilgili hadis, bunun en güzel örneğidir.

    Cibril (AS), Hz. Peygamber’e Kur'an için indiği gibi sünnet için de iniyor, ona ayetleri ve dinî hükümleri ayrıntılı olarak açıklıyordu. Peygamberimiz (SAV), kendisine vahiy gelmeyen bir konuda bir şey sorulduğu zaman “bilmiyorum” der veya vahiy gelinceye kadar cevap vermez ve kendi görüşü ile ve kıyasla (bir şey) söylemezdi.

    Hz. Peygamber (SAV):  “Bana Kur’an ve onun gibi bir misli verildi.” buyurmuştur.

11-) ÜSVE-İ HASENE: Bu, Peygamber (SAV)’in söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara örnek olma görevidir. Peygamberimiz (SAV)’in en güzel örnek olduğunu:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌحَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً:

    “And olsun ki, Allah’ın Elçi'sinde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”  (AHZAB SURESİ – 21. AYET)

    Anlamındaki ayet bize bildirmektedir. Peygamberimiz (SAV), imanı, ameli, sözleri, davranışları ve ahlâkı ile bize örnek olmuştur. O (SAV), en büyük ahlâk üzeredir:

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ:

    “(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (KALEM SURESİ – 4. AYET)

    Anlamındaki ayet ile Allah, Peygamberimiz (SAV)’in ahlâkını yüceltmiştir. Peygamberimiz (SAV), Kur’an hükümlerini tatbik ederek Müslümanlara örnek olmuştur. Onun ahlâkını şöyle özetleyebiliriz:

    O; emin, güvenilir, mütevazı, edepli, sabırlı, yumuşak huylu, affedici, çok merhametli, çok şefkatli, kanaatkâr, muttaki, müstakim, muhsin, salih ve sadık bir insandı. Asla büyüklenmez, kimseye kaba davranmaz ve kimseyi hakir görmezdi. Kötülüğe iyilikle muamele ederdi. Davete icabet eder, yapılan iyiliğe teşekkür ederdi. Zengin-fakir herkese eşit davranır, insanlar arasında ayırım yapmazdı. Özür dileyenin özrünü kabul ederdi, hoşgörülü idi. Çocukları çok sever, hastaları ziyaret eder, misafirlerine son derece ikramda bulunurdu. Nefret ettirmez, müjdeler; zorlaştırmaz, kolaylaştırırdı. Adaleti her yerde tatbik eder, zulmü hoş görmezdi. Asla yalan söylemezdi. Doğru sözlüydü. Akrabalarıyla ilgilenir, emanetlere riayet eder, yoksulları doyurur, acizlerin işini görür, musibet ve felâkete uğrayanlara yardım ederdi. Hiç “hayır” demezdi. Kendisinden bir şey talep edilince yapmak isterse “evet” der, yapmak istemezse sükût ederdi. İnsanların en cömerdi ve cesuru idi. Ev işlerine yardım ederdi. Daima Allah’ı zikrederdi. İpekli elbise giymez, altın yüzük takınmaz, altın ve gümüş kaptan yemek yemezdi. Giyiminde temizliğe ve sadeliğe önem verirdi. Güzel koku sürünmeyi severdi. Hiçbir yemeği ayıplamazdı. Yemeğe besmele ile başlar ve sağ eliyle yerdi. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. İyice doymadan sofradan kalkardı. Suyu üç yudumda içerdi. Nefsi için kin tutmaz, öç almaz ve kimseye sövmezdi. Darılmaz ve dargın durmazdı. Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, zenginlik ve fakirliğin fitnesinden, fakirlik ve zilletten, faydasız ilimden, saygılı olmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan Allah’a sığınırdı. Allah’tan daima hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterdi. İnsanları renklerine, şekillerine ve servetlerine göre değil, inanç, söz, fiil ve davranışlarına göre değerlendirirdi. İnsan haklarına, müminlerin birlikteliğine, birbirlerine sevgi, şefkat ve merhamet ile davranmalarına, kardeşliğe, kusurların bağışlanmasına, komşu haklarına, sevgi ve dostluğa, akrabalarla ilişkinin sürdürülmesine ve onlara iyilik yapılmasına, mal, can ve namus güvenliğine çok önem verirdi. Yetimlere bakılmasını, yoksulların doyurulmasını, çocukların iyi yetiştirilmesini, misafirlere ikram edilmesini, kötülüğün iyilikle savılmasını ve insanlara güzel davranılmasını, selâmlaşmayı, Müslüman’a yardım etmeyi, küçüklere sevgi, büyüklere saygı göstermeyi, güler yüzlü olmayı, doğruluğu, cömertliği, samimiyeti, iffetli ve hoşgörülü olmayı, adaleti, iyiliği, güzelliği ve temizliği, yardım severliği ve insanlara faydalı olmayı teşvik ederdi. İnsanlara eziyet edilmesine, sövülmesine, lânetlenmesine, dövülmesine, zarar verilmesine, güçlük çıkarılmasına, işkenceye, kin tutmaya, dargın durmaya, öfkelenmeye, insanların aldatılmasına, haset edilmesine, arkadan çekiştirilmesine, gizli hallerinin araştırılmasına, komşuya eziyet edilmesine, iki yüzlülük yapılmasına, yalan söylenmesine, yalancı şahitlik yapılmasına, emanete hıyanetlik edilmesine... Karşı çıkardı.

SONUÇ
    Yüce Allah, rehber ve örnek olsunlar diye, ilk insandan itibaren her topluma bir peygamber göndermiştir. İlk peygamber Âdem (AS), Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bu ikisinin arasında gelip geçen peygamberlerden, Kur’an’da sadece 25'inin ismi zikredilmiş, diğerlerinin isimleri zikredilmemiştir. İsimlerini bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün peygamberlere iman etmek imanın altı esasından biridir. Bu peygamberlerden birine iman etmeyen kimse, mümin ve Müslüman olamaz. Peygamberler, akıllı, güvenilir, dürüst, özü ve sözü doğru insanlardır. Peygamberler büyük günah işlememişlerdir. Allah'tan aldığı görevleri yerine getirmişler, hak dini insanlara tebliğ etmişlerdir. Son Peygamber Hz. Muhammed (SAV), diğerlerinden farklı olarak bütün insan ve cinlere Rahmet Peygamberi, en güzel örnek olarak gönderilmiştir.

KAYNAK : DİYANET AYLIK DERGİ
DEVAMINA BAK


Şemûyel Aleyhisselâm

Dipnot Karoglan : Aslinda Samuel ismail aleyhisselamin latince ve incilde ve tevrattaki ismidir ve Şemûyel diye ayri birisi yokdur benim inancima göre, o, Hz ibrahimin hacerden olma oglu Samuel’dir ve yani ismail aleyhisselam dir vesselam.

Şemûyel Aleyhisselâm

Şemûyel b.Bali[1], b.Alkama[2], b.Yerham, b.Yehu, b.Tehu, b.Savf´dır. [3]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarından[4]ve Hârûn Aleyhisselâmın zürriye-tindendi. [5]

Şemuyel Aleyhisselâmın annesi Hanne olup[6] Lâvi b.Yâkub Aleyhisselâmın Hanedanına mensuptu. [7]



Şemuyel Aleyhisselâmın Doğuşu, Peygamber Oluşu Ve Bazı Faziletleri:



İsrail oğulları; bid´atları çoğaltıp günahlarını büyüttükleri zaman Allah´a vermiş oldukları sözü terk ettiler.

Yüce Allah da[8], Gazze, Askalan[9] ve kral idaresi altında bulunan ve Mısırla Filistin arasındaki sahillerde[10] oturan Amâlıka kavmini, onlara musallat etti. [11]

İsrail oğullarının yurdları, çiğnendi; erkekleri, öldürüldü. [12]

Pek çok[13] çocukları, esir edildi. [14]

Esirler arasında kralların oğullarından, dörtyüz kırk çocuk ta, bulunuyordu. [15]

İsrail oğulları, her yıl, Amâlıka hükümetine Cizye ödemek zorunda kaldılar. İsrail oğullarının, Kutsal kitabları olan Tevrat´ları, ellerinden alındı. [16]

Düşmanlarıyla karşılaştıkça, sayesinde, yardıma kavuştukları ve içinde Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâm Hanedanlarından kalan bir takım Mukaddes Emânetler bulunan Tâbûtüssekîne´leri de, Âmâlıkların eline geçti. [17]

İsrail oğulları; düşmanlarıyla savaşırken, yanlarında bulunacak bir Peygamber göndermesini, Allân´dan, dilemeğe başladılar. [18]

Lavi b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan[19] Nübüvvet Hanedanından, ancak, hâ­mile bir kadın kalmıştı. [20]

İsrail oğulları içinde iki Hanedan vardı ki: biri Nübüvvet (Peygamberlik) Hane­danı, diğeri de: Hükümdarlık Hanedanı idi.

Nübüvvet Hanedanı: Lavi b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan Hanedan olup Mûsâ ve Hârûn Aleyhisselâmlar, onlardandı.

Hükümdarlık Hanedanı da, Yehûza b.Yâkub Aleyhisselâma dayanan Hânedân´-dı ki, Dâvud ve Süleyman Aleyhisselâmlar da, onlardandı. [21]*

İsrail oğulları; Lâvi b.Yâkub Aleyhisselâm Hanedanına mensub olan hâmile ka­dının, bir oğlan çocuğu doğurması hakkında gösterdikleri arzuya bakıp, kız do­ğurduğu takdirde, onu, bir oğlanla değiştirmesinden korkarak, kendisini, bir ev­de göz altında tuttular. [22]

Kadın ise, kendisine, bir oğlan çocuğu ihsan etmesi için, Allâha yalvarıp dur­makta idi.

Oğlan doğunca:

"Allah, duamı, kabul etti." dedi ve ona[23]: Şem´un[24] veya Şemuyel[25], ya da, İşmuyel[26] adını verdi.

Şem´un Aleyhisselâm[27], büyüdü.

Annesi, onu, Tevrat öğrensin diye Beytülmakdis´e teslim etti.

Beytülmakdis Bilginlerinden[28], Salih bir zat olan[29] Şeyh, onu, yetiştirmeyi, üzerine aldı ve oğul edindi. [30]

Şemuyel Aleyhisselâm, erginlik çağına basıp onu, Yüce Allah, İsrail oğullarına Peygamber olarak göndereceği zaman, Cebrail Aleyhisselâm, onun yanına vardı.

Şemuyel Aleyhisselâm, o sırada, Şeyh Babasının yanında uyumakta idi ve Şeyh Babasından başka hiç kimseye güvenmezdi.

Cebrail Aleyhisselâm da, ona, Şeyh Babasının sesiyle: "Ey Şemuyel!" diyerek seslendi.

Şemuyel Aleyhisselâm, korku ve telaşla, döşeğinden fırlayıp Şeyh´ın yanına vardı ve:

"Ey Babacığım! Beni, Sen mi çağırdın " diye sordu.

Şeyh Baba:

"Hayır! Seni, ben çağırmadım!" deyip onu, korkutmak istemedi ve:

"Ey Yavrucuğum! Dön de, döşeğinde uyu!" dedi.

Şemuyel Aleyhisselâm, döşeğinde dönüp uyudu. [31]

Cebrail Aleyhisselâm, ikinci kez gelip Şemuyel Aleyhisselâma aynı şekilde seslendi.

Şemuyel Aleyhisselâm da, yine, aynı korku ve telaşla yerinden fırlayıp Şeyh´in yanına vardı ve:

"Ey Babacığım! Beni, Sen mi çağırdın " diye sordu. [32]

Şeyh Baba:

"Haydi, dön de, döşeğinde uyu!

Ben, seni, üçüncü kerre çağırırsam, bana, cevap verme, aldırış etme!" dedi. [33]

Cebrail Aleyhisselâm, üçüncü gelişinde, Şemuyel Aleyhisselâma görünüp:

"Kavminin yanına git! Onlara, Rabbın tarafından Elçilikle görevlendirildiğini, tebliğ et!

Çünki, Allah; onların içinden, seni, Peygamber olarak göndermiş bulunuyor."

dedi. [34]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarının yanına varıp Allah tarafından, kendi­lerine, Peygamber olarak gönderildiğini söylediği zaman, onu, yalanladılar ve:

"Sen, Peygamberliğe özenmekle, acele ettin! Biz, senin sözüne önem vermeyiz.

Eğer, doğru söylüyorsan, Peygamberliğine, bir delil ve alâmet olmak üzere[35], bize, bir hükümdar gönder (tayin et) de, Allah yolunda savaşalım." dediler.

O da, onlara:

"Ya üzerinize bir muharebe farz kılınıp ta, savaşı tutmayıverirseniz " dedi.

Onlar:

"Biz, Allah yolunda ne diye savaşmayalım

Hem yurdlarımızdan çıkarıldık, hem evladlarımızdan (mahrum olduk[36]

Hem de, Cizye´ye mahkûm edildik!" dediler. [37]

İsrail oğullarının işlerinin kıvamı; kendilerinin, ancak, bir hükümdarın başkanlı­ğı altında toplanmalarına ve hükümdarın da, Peygamberi dinlemesine bağlı idi.

Hükümdar, orduyu, sevk ve idare eder, düşmanla savaşırdı.

Peygamber de, hükümdarın işini, yoluna koyar, ona, doğru yolu gösterir ve Yüce Allâh´dan telakkî eylediği haberleri getirirdi. [38]

Şemuyel Aleyhisselâm; İsrail oğullarından, ıtâat, cemâat ve cihad hakkında ke­sin söz aldığı zaman, onlara, bir hükümdar göndermesi için[39], Yüce Allâha düa etti. [40]

Kendisine, bir Asa[41], bir de, içinde başa sürülen yağ bulunan bir boynuz verildi. [42]

"İçinde, başa sürülecek yağ bulunan boynuza, bak! [43]

Boynuzdaki yağ, kaynamağa başlarsa, yanına girecek olan o adam, İsrail oğul­larının hükümdarıdır. Yanına girdiği zaman, yağdan, onun başına sür ve kendisi­ni, İsrail oğullarına hükümdar yap!" denildi. [44]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"İste, Sahibinizin boyunun uzunluğu, bu Asa´nın uzunluğu kadar olacaktır!" dedi. [45]

Bunun üzerine, İsrail oğulları, hemen kendi boylarını, o Asa ile ölçtülerse de, hiç birinin, Asa kadar uzun boylu olmadığı görüldü. [46]

Bünyamin b.Yâkub, b.İshak[47], b.İbrahim Aleyhisselâm soyundan gelen[48], Merkebinin üzerinde su satan Tâlût[49], Merkebini, gayb edince, yollarda, onu, aramağa çıkmıştı. [50]

Tâlût´la uşağı[51], köylerinden çıkıp geceye kadar, Merkeplerini aradılarsa da, bulamadılar.

Aramağa devam ederek İsrail oğullarının şehrine girdiler. Çok ta, acıktılar. [52]

Şemuyel Aleyhisselâmın evine rastladılar. [53] Düşkünler, muhtaçlar, ona sığı­nırlardı. [54]

Tâlût´un uşağı:

"Keski, şu Peygamberin yanına girip Merkebin işini, ona, bir sorsaydık, her halde, o, bize bir yol gösterir ve bu hususta bize hayır düa ederdi." dedi.

Tâlût:

"Olur!" dedi. [55]

Şemuyel Aleyhisselâmın yanına girdiler ve Merkebin yittiğini, ona haber verdiler.

Yağ Boynuzundaki yağ kaynayıp taşmağa başlayınca, Şemuyel Aleyhisselâm, kalkıp[56] sekiz arşın uzunluğundaki[57] Asayı, Tâlût´un boyuna ölçtü. Uzunluğu, tam geldi.

Ona:

"Başını, bana, yaklaştır!" dedi. [58]

Yağ boynuzunu alıp[59] onun başına, Mukaddes yağı sürdü. [60]

"Ey Merkep arayıcısı! Bu, aradığın şeyden, senin için, daha hayırlıdır! [61]

Sen, İsrail oğullarının hükümdarısın! [62]

Seni, İsrail oğullarına hükümdar yapmamı, bana, Rabbım emretmiştir." dedi. [63]

Tâlût:

"Demek, ben, İsrail oğullarına hükümdar olacağım hâ! " dedi.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Evet!" dedi.

Tâlût:

"Sen, benim kabilemin, İsrail oğulları Hanedanları içinde en aşağı seviyede bulunduğunu bilmiyor musun " diye sordu.[64]

Şemuyel Aleyhisselâm: "Evet! Biliyorum!" dedi. Tâlût:

"Sen, benim Ev halkımın, İsrail oğulları Ev halkları içinde en aşağı seviyede bulunduğunu bilmiyor musun " diye sordu.´"´

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Biliyorum!" dedi.

Tâlût:

"Pek âlâ! Hükümdarlığıma hangi şey delil ve alrhet olacak " diye sordu.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"Senin hükümdarlığına delil, döndüğünde, Merkebi, babanın bulmuş olması­dır!" dedi. [65]

Şemuyel Aleyhisselâm, İsrail oğullarına:

"Gerçekten, Allah, size, hükümdar olarak Tâlûtu, göndermiştir." dedi. [66]

İsrail oğulları:

"Biz, onu, bulamadık!" dediler.

Şemuyel Aleyhisselâm:

"O, Merkeplerin sahibidir!" dedi.

İsrail oğulları:

"Nerededir o " dediler ve aramağa gittiler.

Bulup boyunu, ölçtüler ve ölçüye uygun buldular. Ona:

"Sen, hangi kabiledensin " diye sordular.

Tâlût; onlara, kabilesini, haber verince, kaçtılar, onu, istemediler. [67]

İsrail oğullarının büyükleri, Şemuyel Aleyhiselâmın yanına varıp:

"Tâlût´un bize hükümdarlık edecek ne hali var :

Kendisi, ne içlerinden Peygamber çıkan[68] Peygamber Hânedânındandır[69],

ne de, içlerinden hükümdar çıkan[70] hükümdarlık Hânedânındandır! [71]

Sen de, bilirsin ki: Hükümdarlık ve Peygamberlik, Lavi Hanedanından ve Ye-hûza Hanedanından olur. [72] O, ne Lâvi, ne Yehûza oğullarındandır.

O, ancak, Bünyamin Hânedânındandır. [73]Sen, (onun, Allah tarafından hüküm­dar tayin edildiğini söylemekle) şu âna kadar bundan daha büyük yalan söylemiş değilsin! [74]

Bizler, kral hanedanına mensubuz. [75]

Biz, hükümdarlığa, ondan daha lâyık iken ve ona, maldan da bir bolluk verilme­mişken, nasıl olur da, bizim başımızda, hükümdarlık, onun olabilir !" dediler.

Peygamber:

"Şüphesiz ki: Allah, onu, sizin üstünüze beğenip seçmiştir.

Ona, bilgice, vücudca da, bir üstünlük vermiştir.

Allah, mülkünü, kime dilerse, ona, verirdir.

Allâh(ın rahmeti, ilmi, her şeye yaygın ve lutfu keremi) boldur.

Gerçek Bilicidir." dedi. [76]

Tâlût´a; boyunun uzunluğundan dolayı, Tâlût denilmişti.

Omuzları ve başı, halkın üzerinde görünürdü.

Kendisi, İsrail oğulları içinde, vücudca, en güçlü, kuvvetlisi olduğu gibi, en gü­zel yüzlüsü idi de. [77]

Bilgide, savaşa aid bilgilerde de, herkesten üstündü. [78] İsrail oğulları:

"Yüce Allanın, onu, bizim üzerimize hükümdar yaptığını hangi alametle anla­yacağız " dediler. [79]

Şemuyel Aleyhisselâm, onlara;

"Gerçekten, onun hükümdarlığının açık alâmeti, size, o Tâbût[80]´un gelmesi ola­caktır ki, içinde, Rabbinizden, bir Sekînet ve Mûsâ Hanedanıyla Hârûn Hanedanı­nın metrûkâtından bir bakıyye vardır.

Melekler, onu, yüklenecek (getirecek)lerdir.

Elbette, bunda size bir alâmetfve ibret)vardır eğer, iman etmiş (kimse)lerseniz!" dedi. [81]

Bunun üzerine, İsrail oğulları: "Razı olduk!" dediler. [82]



Tâbût´un Geri Gelişi Ve Tâlût´un Hükümdarlığının Gerçeklenişi:


Âmâlıklar; İsrail oğullarını hezimete uğratmış, ellerinden, Tâbût´u alıp[83] Filis­tin kariyelerinden bir kariyeye[84], Ürdün´e[85] götürmüşler, içinde, taptıkları put bulunan puthânedek[86] en büyük putun[87] ayağının[88] altına koymuşlardı. [89]

Bu put, Amâlikaların putlarının en büyüğü olup altundan yapılmıştı. [90] Böylece, put, yukarıda, Tâbut ta, alta konulmuş bulunuyordu. [91] Ertesi günü, sabaha çıkılınca, put, altta, Tâbut ise, üstte durmakta idi.

Hemen, putu, alttan alıp Tâbût´u, alta, putun ayaklarını da, Tâbutun üzerine koydular.

Fakat, ertesi günü, sabaha çıkınca, pufun eli ve ayakları kırılmış ve Tâbût´un altına atılmış bulundu!

Birbirlerine:

"İsrail oğullarının İlâhına hiç bir şeyin karşı koyamayacağını anladınız değil mi " dediler.

Tâbût´u, puthâneden çıkarıp kariyelerinin bir köşesine koydular. Bu sefer, oradaki halk ta, boyun ağrısına tutuldular, [92] ve: "Bu da, ne !" dediler. [93]

İsrail oğulları esirlerinden orada bulunan ve Peygamberlerin oğulları soyun­dan gelen[94] bir kadın:

"Bu Tâbut, aranızda kaldıkça, hoşlanmadığınız şeylerin başınıza geldiğini, görür durursunuz!

Onu, kariyenizden çıkarınız!" dedi. [95]

Amalıkalar:

"Sen, yalan söylüyorsun!" dediler.

Kadın:

"Sözümün doğruluğuna alâmet: hiç bir vakit sapana koşulmamış olan ve bu­zağıları da, yanında bulunan iki inek getirirsiniz.

Onları, bir arabaya koştuktan sonra, Tâbutu, arabaya koyarsınız, Buzağıları, geride bırakıp İnekleri, sürersiniz.

Onlar, Tâbutu götürürler. Sizin arazinizden çıkıp İsrail oğullarının arazisine va­rınca, boyunduruklarını kırarak dönüp buzağılarının yanına gelirler!" dedi.

Amalıkalar, böyle yaptılar.

İnekler, onların arazisinden çıkıp İsrail oğullarının arazisine varınca, boyundu­ruklarını kırdılar.

Arabayı ve arabanın üzerindeki Tâbutu, İsrail oğullarının biçilmiş ekinlikleri için­de bırakarak buzağılarının yanına geldiler. [96]

Rivayete göre: inekler; İsrail oğullarının biçilmiş ekinliklerine kadar dört Melek tarafından sürülüp götürülmüştü. [97]

Melekler; Tâbût´u, yüklenip halkın gözleri önünde, yer´le gök arasında, Tâlût´-un evine kadar taşıdılar. [98]

Onun hükümdarlığı, böylece kararlaştı ve gerçekleşti. [99]



Kral Tâlût´un Câlût İle Çarpışmağa Gidişi:



Yaşlı, yaşlılığından, Hasta, hastalığından, Âmâ, âmâlığından,

Özürlü de, özründen dolayı olmadıkça, hiç kimse geride kalmamak üzere, Tâ-lût´un askerleriyle birlikte Beyt-i Makdis´ten çıkıp Câlût ile savaşmağa gitmesi, Yüce Allah tarafından Şemuyel Aleyhisselâma emredildiği ve Tâbût´u da, gör­dükleri zaman, İsrail oğulları;

"Bize, Tâbut, gelmiş olunca, o, bu hususta, hiç kuşkusuz, yardım eder!" dedi­ler ve savaşmağa seğirttiler.

Tâlût:

"Binasını, yapıp bitirmeyen bina yapıcısı adam,

Ticaretle uğraşan tüccar,

Üzerinde borç bulunan adam,

Nişanlanmış ve henüz evlenmemiş adam... bana, gerekmez!

Böyleleri, benimle birlikte gitmesin!

Bana, kalbi, her şeyden boşalmış, ferah gençlerden başkası tâbi´ olmasın!" dedi.

Bu şart üzere[100], yâni: yaşlılar, hastalar, özürlüler ve sanatı icâbı, geri kalan­lar dışında, hiç kimse geri kalmaksızın[101]´, seksen bin kişi toplandı. [102]

Çok sıcak bir günde yola çıktılar. [103]

İsrail oğulları, kendileriyle düşmanları arasında su azlığından şikâyet ettiler. [104]

"Biz, susuzluğa, dayanamayız!

Bize, bir ırmak akıtması için, Yüce Allah´a düa et!" dediler. [105]

Şemuyel Aleyhiselâm, Rabb´ine dua etti.

Yüce Allah, onlar için, bir ırmak akıttı. [106]

Bu ırmak: Filistin ırmağı[107], yâhud Ürdün[108], ya da, Ürdünle Filistin arasın­daki tatlı sulu Edma[109], yâhud Ürdün´deki Sehm ırmağı idi. [110]

Amalıkların hükümdarı Câlût; vücudca, insanların en irisi, en güçlü ve en ce­saretlisi olup askerlerinin önünde yürürdü.

Adamları, ancak, onun, düşmanını yenmesinden sonra, yanında toplanırdı. [111]

İsrail oğulları; Câlût´a ve ordusuna bakınca:

"Bu gün, bizim, Câlûta ve ordusuna dayanacak gücümüz yoktur!" dediler. [112]

Tâlût, Şemuyel Aleyhisselâmın emriyle[113], İsrail oğullarına:

"Şüphesiz ki, Allah, sizi, bir ırmakla imtihan edicidir.

İşte, kim, ondan (kana kana) içerse, benden değildir.

Kim, onu, tatmazsa, artık, o, bendendir.

Eliyle, bir avuç alanlar, başka, (onlara, o kadarına müsâade var) dedi.

Derken (ırmağa varır varmaz) içlerinden birazı, müstesna olmak üzere ondan, bol bol içtiler.

Nihayet, o (Tâlût) ve maiyetindeki Mü´minler, vaktâ ki, onu (ırmağı) geçtiler.

(Beri yanda kalan, ırmağı geçemeyenler):

"Bu gün, bizim, Câlût´a ve ordusuna karşı (duracak) takatimiz yoktur!" dediler.

Âhirette, muhakkak, Allâha kavuşacaklarını bilenler (ve itâatla ırmağı geçenler) ise:

"Nice az bir cemâat, daha çok cemaata -Allâhın izniyle- galebe etmiştir. Allah, sabr (ve sebat) edenlerle beraberdir!" dediler. Onlar, Câlût ile askerlerine karşı çıktıkları zaman:

"Ey Rabbimiz! Üzerimize (yağmur gibi) sabr yağdır! Ayaklarımıza, sebat ver! Bu kâfirler güruhuna karşı, bize yardım et!" dediler. [114]

Tâlût´un askerlerinden pek çoğu, Câlûtla karşılaşmaktan korktukları için, ırmak­tan içtiler.

Ancak, su içmeyenler, Tâlûtla birlikte ırmağı geçtiler. [115] Irmağın suyundan, avuçta değil de, kanasıya içenler, susadılar. Avuçları ile içenler ise, suya kandılar ve susamadılar. [116]

Irmağı geçip Câlût ve onun ordusu ile çarpışanların sayısı, Eshab-ı Bedr´in sa­yısı kadar, üç yüz on küsurdu. [117]

Câlût ve askerleri; Tâlûtla ve askerleriyle karşılaşıp[118] birbirleriyle çarpışma­ya hazırlandıkları zaman[119], Câlût, Tâlût´a:

"Benim kavmim ve senin kavmin, ne için öldürülsün Ya sen, karşıma çık, be­nimle çarpış! Ya da, istediğin kimse, karşıma çıkıp benimle çarpışsın!

Eğer, ben, seni öldürürsem, senin mülk ve saltanatın, benim olsun!

Eğer, sen, beni öldürürsen, benim mülk ve saltanatım, senin olsun!" diye ha­ber gönderdi. [120]

Bu teklif, Tâlût´a, çok ağır geldi. [121]

Ordusunun içinde nida ettirerek[122]:

"Kim, Câlût´u, öldürürse, kızımı, onunla evlendireceğim! [123]

Mülk ve saltanatımın[124] ve servetimin[125] yarısını, kendisine bırakacağım! [126]

Mülkümde onun Mührünü de, geçerli kılacağım!" dedi. [127]

Câlût´la çarpışmaktan korkarak hiç bir kimse Tâlût´un dâvetine icabet etmedi.

Bunun üzerine, Tâlût, Şemûyel Aleyhisselâma başvurup onun bu hususta, Al­lah´a düa etmesini istedi. [128]

Yüce Allah, Şemûyel Aleyhisselâma:

"Allah; Câlût´u, filanın oğullarından filanın eliyle öldürecektir!

Câlût´u, öldürecek olanın alâmeti de şu yağ boynuzu, onun başına konulunca, içindeki yağ kaynayacaktır! [129]

İsa´nın oğlu, Câlût´u, öldürecek kimsedir!´

Ben, onu, senden sonra, Halîfe yapacağım..

O, davar çobanıdır.

İsa´ya, söyle: oğullarını, sana, birer birer göstersin!" diye Vahy etti.

Bunun üzerine, Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´yı çağırıp kendisine:

"Oğullarını, bana getirip göster! [130]

Yüce Allah, oğullarının içinden birisinin eliyle Câlût´u öldüreceğini, bana Vahy etti!" dedi.

İşa:

"Olur ey Allah´ın Peygamberi!" diyerek[131], oğullarından, her biri direğe ben­zeyen on ikisini getirip Şemûyel Aleyhisselâma gösterdi.

İçlerinde en boylu boslu, güzel yüzlü ve görünüşte, en üstünü ve hoşa gider olanı da, bulunuyordu.

Yağ boynuzu, birer birer onların başları üzerine konulduğu halde, hiç bir şey görülmedi. [132]

Bunun üzerine, Yüce Allah, Şemûyel Aleyhisselâma;

Allah´ın, insanları suretlerine, görünüşlerine göre değil, kalblerinin iyiliğine ve

düzgünlüğüne göre, üstün tuttuğunu, Vahy ile bildirdi. [133] Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´ya:

"Senin, bunlardan başka, oğlun var mı " diye sordu. [134] İşa:

"Yoktur!" dedi. [135] Şemûyel Aleyhisselâm:

"Yâ Rab! İşa, kendisinin, başka oğlu bulunmadığını söylüyor!" dedi. Yüce Allah:

"Yalan söylüyor o!" buyurdu. Şemûyel Aleyhisselâm, İsa´ya:

"Rabb´im, senin, yalan söylediğini, bunlardan başka, bir oğlun daha bulundu­ğunu, bana haber verdi!" dedi. [136]

İşa:

"Ey Allah´ın Peygamberi! Doğrudur! Benim, Dâvud adında bir oğlum daha vardır.

Fakat, halkın, onun kısa boyluluğunu ve çelimsizliğini, görmesinden utandı­ğım için, koyunlarımı güttürmek üzere, kendisini, geride bıraktım!" dedi.

Şemûyel Aleyhisselâm:

"Nerededir o " diye sordu.

İşa:

"Filan vadinin filan yerinde[137], filan dağın, filan yerindedir." dedi. [138]

Şemûyel Aleyhisselâm, hemen, o tarafa doğru gitti ve onu, oradaki vadide buldu.

Kendisinin, vadide akan sel sularına ve su biriken çukurlara davarları düşür­memek için, ikişer ikişer taşıyıp geçirmeğe çalıştığını görünce[139]:

"İşte, hiç şüphesiz, budur o! [140]

Hayvanlara, böyle acırsa, o, insanlara, daha çok acır!" dedi.

Yağ boynuzunu, onun başına koyunca, içindeki yağ, kaynamağa başladı. [141]

Demir Tennûr´un içine girince de, vücudu, onu, doldurdu! [142]

Şemûyel Aleyhisselâm; Allah tarafından, kendisine verilen Yağ Boynuzu ile de­mirden yapılmış Tennûr´u, Tâlût´a gönderdi. [143]

Câlût´u, öldürecek olan adamınızın başına, Yağ boynuzu, konulunca, içindeki yağ, kaynayacak, o, yağdan başına sürünecek, süründüğü yağ, yüzüne akma­yacaktır.

Yağ boynuzu, aynı zamanda, onun başında bir Tac şeklini alacaktır. Kendisinin vücudu da, Tennûr´un içine girince, onu, dolduracaktır!" dedi.

Tâlût; İsrail oğullarını, birer birer çağırıp başlarına Yağ boynuzunu koymak ve vücudlarına da, Tennûr´u ölçmek suretiyle deneme yaptı ise de, onlardan, hiç birine uygun gelmedi. [144]

Tâlût; böylece, denemeyi yapıp boşaldıktan sonra, Dâvûd Aleyhisselâmın ba­basına:

"Senin oğullarından, görmediğimiz, geride kalmış olan, var mı " diye sordu. Dâvûd Aleyhisselâmın babası: "Evet! Vardır. Oğlum Dâvûd kaldı. Kendisi, bize yiyecek getirir." dedi. [145]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.265, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[2] Taberî-Tarih c.1 ,s.242, Sâlebî-Arais s.265, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[3] Taberî-Tarih c.1,s.242, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.5

[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.20

[5] Sâlebî-arais s.265, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.20

[7] Taberî-Tarih C.1.S.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.217

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/163.

[8] Sâlebî-Arais s.262

[9] Sâlebî-Arais s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[10] Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217

[11] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[12] Taberî-Tarih c.1,s.242

[13] Sâlebî-Arais s.262, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5

[14] Taberî c. 1,5.242, Sâlebî s.262, Ebülfida C.2.S.5

[15] Sâlebî-Arais s.262

[16] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.262, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217.

[17] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[18] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.217.

[19] Ebülfİda-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[20] Taberi c.1,s.242, Sâlebî s.263. İbn.Esîr C.1.S.217, Ebülfida c.1,s,5.

[21] Sâlebî-Arais s.266.

* Lâvi ve Yehuza Hanedanından başka Hanedandan Hükümdar ve Peygamber çıkmamıştı. (İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46)

[22] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî s.263, İbn.Esîr c.1,s.217.

[23] Taberî c.1,s.242, Sâlebî s.263, İbn.Esîr s.217, Ebülfida c.2,s.5.

[24] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[25] Sâlebî-Arais s.263.

[26] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[27] Taberî-Tarih c.1,s.242.

[28] Taberî-Tarih c.1,s,242, İbn.Esîr-Kâmil c.1s,.217.

[29] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.5.

[30] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217.

[31] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.263, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.218.

[32] Taberi-Tarih d.s.242, Sâlebî-Arais s.263, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.217-218.

[33] Taberi-Tarih C.1.S.242, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.218.

[34] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebi-Arais s.264, İbn.Esîr-Kâmil c.1.s.218.

[35] Taberî-Tarihc.1,s.242.

[36] Bakare: 246.

[37] Taberî-Tarih c.l.s.242.

[38] Sâlebi-Arais s.264.

[39] Sâlebi-Arais s.265.

[40] Taberî-Tarih d,s.242, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.218.

[41] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî s.264, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.218.

[42] Sâlebi-Arais s.264, İbn.Esîr-Kâmil C.1,S.218.

[43] Sâlebi-Arais s.265.

[44] Salebi s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7s.46, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[45] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.265, İbn.Esır-Kâmil c.1,s.218.

[46] Aynı Kaynaklar.

[47] Salebi s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.45, ibn.Esîr c.1,s.218, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.6.

[48] Sâlebî-Arais s.265. İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[49] Kendisinin Debbağ olup deri dabakladığı da, rivayet edilir. (Mes´ûdi-Murucuzzeheb c.1,s.54-55, Salebi s.265. İbn.Asakir C.7.S.46, İbn.Esir-Kâmil C.1.S.218).

[50] Taberî s.242, Sâlebî s.265, ibn.Asâkir s.47, ibn.Esir s.218.

[51] Taberî s.245, Salebi s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[52] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[53] Taberî s.244, Sâlebî s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.46..

[54]. İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[55] Sâlebî-Arais s.265.

[56] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[57] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[58] Şâlebî-Arais s.265.

[59] ibn.Asâkir c.7,s.46.

[60] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asakir-Tarih C.7.S.46.

[61] İbn.Asakir-Tarih C.7.S.46.

[62] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asakir-Tarih c.7,s.46.

[63] Sâlebî-Arais s.265, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[64] Tâlût: Ne içlerinden Peygamber, ne de, hükümdar çıkan iki Hanedandan birisine mensub olmayıp Bünyamin b.Yâkub Aleyhisselâmın soyundan gelen Hanedana mensubdu. (Sâlebî-Arais s.266).

[65] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.265.

[66] Taberî-Tarih c.1,s.242, Sâlebî-Arais s.265-266, İbn Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[67] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.45.

[68] ibn.Asâkit-Tarih c.7,s.46, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[69] Yâkubi-Tarih c.1,s.49, İbn.Asâkir c.7,s.46, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[70] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.46, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.302.

[71] Yâkubî-Tarih C.1.S.49, İbn.Asâkir-Tarih C.7.S.46, Mîr Hâvend-ravza s.302.

[72] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[73] Yâkubî-Tarih c.1,s.49.

[74] Taberî-Tarih c.1,s.242, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[75] Taberî-Tarih c.1,s.242-243, Sâlebî-Arais s.266, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.218.

[76] Bakare: 247.

[77] Sâlebî-Arais s.266.

[78] Sâlebî-Arais s.266, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[79] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[80] Tâbut ile Mûsâ Aleyhisselâmın Asasının Taberiye gölünün içinde bulunduğu ve Kıyametten önce çıkarılacağı da, söylenir. (Taberî-Tefsir c.2,s.6O9)..

[81] Bakare: 248.

[82] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/163-170.

[83] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.46.

[84] Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

[85] Sâlebî-Arais s.268.

[86] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47.

[87] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[88] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.286.

[89] Taberî-Tarih c.1 ,s.244, Sâlebî-Arais s.268, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.47, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.286.

[90] İbn.Asakir-Tarih C.7.S.47.

[91] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[92] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[93] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[94] Sâlebî-Arasi s.268.

[95] Taberî-Tarih c.1,s.244, Sâlebî-Arais s.268.

[96] Taberî-Tarih C.1.S.244.

[97] Sâlebî-Arais s.26.

[98] Taberî-Tarih c.1,s.243, Sâlebî-Arais s.269, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.219.

[99] Sâlebî-Arais s.269, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/170-171.

[100] Sâlebi-Arais s.269.

[101] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[102] Taberî-Tarih c.1,s.243, Sâlebî-Arais s.269, ibn.Esır-Kâmil c.1,s.219.

[103] Sâlebi-Arais s.269.

[104] Sâlebi-Arais s.269.

[105] Sâlebi-Arais .269, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[106] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[107] Taberî-Tarih c.1,s.243, ibn.Esîr-Kâmil c.1s.219.

[108] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

[109] Sâlebi-Arais s.269.

[110] İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[111] Taberî-Tarih c.1,s.243.

[112] Taberî-Tarih c.1,s.243.

[113] Sâlebî-Arais s.269.

[114] Bakare: 249-250.

[115] Taberî-Tarih c. 1 ,s.243.

[116] Taberî-Tarih C.1.S.243, Sâlebî-Arais s.269.

[117] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.29O, Buharî-Sahih c.5,s.5, Sâlebi-Arais s.269, İbn.Asâkir-Tarih c.7,s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.219.

[118] Sâlebî-Arais s.270.

[119] Taberî-Tarih c. 1 ,s.248.

[120] Taberî-Tarih c.1,s.248 , Sâlebî-Arâis s.270.

[121] Sâlabi-Arais s.270.

[122] Taberî c.1,s.248, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[123] Taberî C.1.S.245, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir c.7,s.48.

[124] Sâlebî-Arais s.245, Sâlebî s.270, ibn.Asâkir c.7,s.48.

[125] ibn.Asâkir-Tarih c.7,s.48.

[126] Sâlebî-Arais s.270, ibn.Asakir-Tarih c.7,s.48.

[127] Taberî-Tarih c.1,s.245, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.

[128] Sâlebî-Arais s.270.

[129] Taberî-Tarih c.1,s.247.

[130] Sâlebî-Arais s.270.

[131] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585.

[132] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.270.

[133] Taberî-Tarih c.1,s.247, Sâlebî-Arais s.270, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.304.

[134] Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s 270.

[135] Sâlebî-Arais s.270, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.305.

[136] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-Müstedrek c.2,s.585, Sâlebî-Arais s.270-271.

[137] Aynı Kaynaklar.

[138] Taberî-Tarih c.1,s.247.

[139] Taberî-Tarih c.1,s.247, Sâlebî-Arais s.271, Mîr-Hâvend Ravzatussafa Terceme s.305.

[140] Taberî-Tarih c.1,s.247, Hâkim-müstedrek c.2,s.585, Ravzatussafa Terceme s.305.

[141] Taberî-Tarih C.1.S.247, Sâlebî-Arais s.271.

[142] Sâlebî-Arais s.271.

[143] Taberî-Tarih c.1,s.245, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.220.

[144] Taberî-Tarih c.1,s.245, Sâlebî-Arais s.270, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.22O.

[145] Taberî-Tarih c.1,s.245.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/171-176.
DEVAMINA BAK


Hızkıl Aleyhisselâm

Hızkıl Aleyhisselâmın Soyu Ve Künyesi:


Hızkıl[1] b. Bûzi[2], Bûri[3] veya Nûridir[4]

Hızkıl Aleyhisselâmın annesi yaşlanıp çocuk doğurmaz hale geldikten sonra, Yüce Allâh´dan bir oğul dilemiş ve Hızkıl Aleyhisselâm, ihsan olunmuştur.

Bunun için, Hızkıl Aleyhisselâm (İbnül´acûz = Koca Karının Oğlu) diye anılmıştır. [5]



Hızkıl Aleyhisselâmın Peygamber Ve Binlerce Ölünün Dirilişine Vâsıta Ve Şâhid Oluşu:


Hızkıl Aleyhisselâm; İsrail oğulları Peygamberlerinden olup[6] Kâlib b.Yufenna ve oğlunun vefatından sonra, Yüce Allah, onu, İsrail oğullarına Peygamber ola­rak göndermişti. [7]

Bakare sûresinin:

"(Sayıları) binlerce olduğu halde, ölüm korkusuyla, yurdlarından çıkanları, gör­medin mi

Allah, onlara:

"Ölünüz!" buyurdu.

Sonra da, kendilerini, diriltti.

Her halde, Allah, insanlara karşı, fazi (ve inayet) sahibidir.

Fakat, insanların pek çoğu, şükretmezler." mealindeki 243. âyetinin tefsirinde deniliyor ki:

İsrail oğullarından; belâya ve zamanın mihnet ve meşakkatına uğrayan bazı insanlar, uğradıkları belâ ve meşakkatlerden şikâyetlenmişler ve:

"Âh! Ne olurdu, keşke, biz ölmüş olsaydık ta, şu içinde bulunduğumuz şeyler­den, rahata kavuşsaydık!" demişlerdi.

Bunun üzerine, Yüce Allah, Hızkıl Aleyhisselâma Vahy edip:

"Senin kavmin, belâdan çığlık koparıyor.

Onlar, ölecek olurlarsa, rahata kavuşuvereceklerini sanıyor ve arzuluyorlar!

Onlar için, ölmekte hangi rahatlık var

Onlar, benim, kendilerini, öldükten sonra, diriltemeyeceğimi mi sanıyorlar

Filan yerdeki makbere´ye kadar git!

Orada, dört bin ölü bulunmaktadır.

Onların arasında ayağa kalkıp kendilerine seslen!

Onların kemikleri, darmadağın bir haldedir.

Onların kemiklerini, kuşlar ve yırtıcı hayvanlar, dağıtmışlardır!" buyurdu.

Bunun üzerine, Hızkıl Aleyhisselâm:

"Ey kemikler! Yüce Allah, sana, toplanmanı, emrediyor!" diyerek seslenince, kemikler, ölülerden her insanın yanında toplanıverdiler!

Hızkıl Aleyhisselâm, ikinci kez:

"Ey kemikler! Yüce Allah, sana ete bürünmeni emrediyor!" diyerek seslenin­ce, kemikler, hemen ete etten sonra da, deriye bürünüp cesedler haline geldiler.

Hızkıl Aleyhisselâm; üçüncü kez:

"Ey Ruhlar! Yüce Allah, sana cesedlerine geri dönmeni emrediyor!" diyerek seslendi.

Allah´ın izniyle hepsi ayağa kalktılar ve bir kerre tekbir getirdiler. [8] Bu hususta, daha başka ve değişik rivayetler de, vardır. [9]

Nitekim, ölen insanların, yurdlarında çıkan Tâûn´a yakalanmaktan[10] veya Al­lah yolunda savaşmaktan[11] korkup kaçtıkları ve vardıkları yerde öldükleri de ri­vayet edilir. [12]

Hızkıl Aleyhisselâm, İsrail oğulları arasında yirmi yedi yıl kalmıştır. [13]

İsrail oğulları, renkten renge giren, değişik halli bir kavim olduklarından, Hızkıl Aleyhisselâmın emirlerini dinledikleri de, dinlemedikleri de, olurdu.

Hızkıl Aleyhisselâm, onların, bu hallerinden incinip Babil diyarına hicret etti, vefatına kadar, orada kaldı.

Kabrinin, Halle (Hılle) ile Küfe arasında bulunduğu ve Yahudîlerin onun kabri­ne son derecede saygı saygı gösterdikleri söylenir. [14]

Halle: Bağdad´a, üç Fersah uzaklıkta bir kariyedir. [15] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![16]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.250, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[2] İbn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1,s.237, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[3] Sâlebî-Arais s.250.

[4] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O.

[5] Taberî-Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.250, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.21O.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/129.

[6] Taberî-Tarih c.1,s.237.

[7] Sâlebî-Arais s.250.

[8] Taberi-Tefsir c.2,s.586, Tarih c.1,s.237, Sâlebî-Arais s.252.

[9] Taberî-Tarih c.1,s.237-238, Sâlebî-Arais s.251-252, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.211-212.

[10] ibn.Kuteybe-Maaril s.23, Taberî-Tarih c.1 ,s.237-238, Hâkim-Müstedrek c.2,s.281, Sâlebî-Arais s.252, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.210.

[11] Taberî-Tefsir c.2,s.590, Sâlebî-Arais s.252.

[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.23, Taberî-Tarih c.1 ,s.237-238, Hâkim-Müstedrek C.2.S.281, Sâlebî-Arais s.251-252, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.210, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.3.

[13] Yâkubî-Tarih c.1,s.64.

[14] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.293.

[15] Yâkut-Mûcemülbüldan C.2.S.295.

[16] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/129-131.
DEVAMINA BAK


Kuran-ı Kerim'de Ismi Geçen Peygaberlerin Meslekleri

HZ. ADEM (AS): İlk ziraat mühendisi ve çiftçi idi.

HZ. ŞİD (AS): Hallac, kazzaz, nessac = dokumacıların, örücülerin ve mensucat sanayiinin ilk kurucusu idi.

HZ. İDRİS (AS): İğneyi ilk icad eden, ona delik açan, iplik geçiren olduğundan, terzilerin- konfeksiyoncuların- örücülerin piri sayılır.

HZ. NUH (AS): Marangozların, gemicilerin, denizcilerin ve barbarosların piri idi.

HZ. HUD (AS): Tüccar idi. Bütün tüccarların piri sayılır.

HZ. SALİH (AS): Sürülerle develer yetiştirirdi. Sütlerini hem içer, hem de satıp dünyalığını temin ederdi. Salih peygamberin devesi meşhurdur.

HZ. İBRAHİM (AS): Kabeyi yeniden inşa edişiyle, Hz Süleyman (as)'a ve Mimar Sinan'a önderlik etmiştir.

HZ. LUD (AS): Tarihçi idi. Seyyahların, Evliya çelebilerin piridir.

HZ. İSMAİL (AS): Kara ve deniz avcılığı ile geçimini sağlardı. Avcıların piri sayılır. Yetmiş dil bilirdi. Tercümanların da piridir.

HZ. İSHAK (AS): Çoban idi.

HZ. YAKUB (AS): Çoban idi.

HZ. YUSUF (AS): Saati ilk icat eden, toprak mahsulleri ofisini ilk defa kuran, bolluk zamanında depolamayı, kıtlık zamanında halka dağıtmayı düşünen bir peygamberdir.

HZ. EYYÜB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. ŞUAYB (AS): Ziraatcı idi.

HZ. MUSA (AS): Çobanlık yapmış ve Hz Şuayb (as)'a hizmetçilik etmiştir.

Bir büyüğe hizmet etmekte peygamber mesleklerinden biridir.

HZ. HARUN (AS): Vezir idi.

HZ. DAVUD (AS): Demiri işleyen, zırh yapan ve düzenli ordular kuran, Calut'un ordularını mağlup eden bir kumandandır.

HZ. SÜLEYMAN (AS): Emir, hükümdar idi. Sazlardan zenbil yapardı. Bakır madenini ilk defa işleyen O'dur.

HZ. ZÜLKİFL (AS): Ekmek pişirirdi, fırıncıların piri idi.

HZ. İLYAS (AS): Dokumacı ve iplikçilerin piri idi.

HZ. YUNUS (AS): Balık avlayıp geçinirdi, balıkçıların piri idi.

HZ. ÜZEYR (AS ): Bahçıvan idi. Meyve ağaçlarını ilk defa aşılayan fidan yetiştiren, budama işlerini insanlara öğretendir. Bağ ve bahçe işleriyle uğraşanların piridir.

HZ. LOKMAN (AS): Doktorluk ve eczacılık mesleğinin piridir.

HZ. ZEKERİYYA (AS): Marangoz idi Müsned, 2/405)

HZ. İSA (AS): Avcı idi. Av aleti ile geçimini temin ederdi. Avcıların piri idi. Aynı zamanda doktorların piridir..

HZ. MUHAMMED (SAV): Küçük yaşlarda çobanlık yapmış, daha sonra ticaretle uğraşmış ve cihadla meşgul olmuştur.
DEVAMINA BAK


Âdem Aleyhisselam

Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası.

Allahü teâlânın emri ile melekler çeşitli memleketlerden topraklar getirdiler. Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp insan şekline koydular. Bu şekilde Mekke ile Taif arasında kırk yıl yatıp “salsal” oldu yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselamın nuru alnına kondu. Sonra Muharremin onuncu Cuma günü ruh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi.

Allahü teâlânın emri ile bütün melekler Âdem aleyhisselama karşı secde ettiler. Uzun zaman meleklerin hocalığını yapmış olan İblis, kibirlenip bu emre karşı geldi ve Âdem aleyhisselama karşı secde etmedi. “O çamurdan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ondan üstünüm.” iddiasında bulundu. İblis (şeytan) kendini üstün görüp, kibirlenerek Allahü teâlânın emrine uymayınca gadab-ı ilahiyyeye uğradı ve Cennet’ten kovuldu.

Âdem aleyhisselam kırk yaşındayken Firdevs adındaki Cennet’e götürüldü. Cennet’te bulunduğu sırada veya daha önce Mekke dışında uyurken sol kaburga kemiğinden hazret-i Havva yaratıldı. Allahü teâlâ onları birbirine nikâh etti. Cennet’te yerleşmelerini ve Cennet’in meyvelerinden dilediklerini yemelerini bildirdi. Fakat Cennet’te bulunan bir ağaç için, “Bu ağaca yaklaşmayın, bu ağaçtan yemeyin.” buyurdu.

Âdem aleyhisselam ve Havva validemiz, Cennet’te bin yıl kadar yaşayıp, İblisin yalan yeminine inanarak yasak edilen ağacın meyvesinden unutarak önce hazret-i Havva, sonra Âdem aleyhisselam yedikleri için Cennet’ten çıkarıldılar. Âdem aleyhisselam Hindistan’da Seylan (Serendib) Adasına, Havva ise, Cidde’ye indirildi. Birbirlerinden iki yüz sene müddetle ayrı kalan Âdem aleyhisselam ve hazret-i Havva bu müddet içinde ağlayıp yalvardıktan sonra tövbe ve duaları kabul oldu. Hacca gelmeleri emrolundu.

Arafat Ovasında hazret-i Havva ile buluştu. Kâbe’yi inşa etti. Her sene hac yaptı. Arafat Meydanında veya başka meydanda kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler halinde çıkarıldı. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye soruldu. Hepsi; “Bela = Evet!” dediler. Sonra hepsi zerreler haline gelip beline girdiler. Buna “Ahd-ü-Misak” ve “Kalu Bela” denildi. Âdem aleyhisselam ve hazret-i Havva daha sonra Şam’a geldiler. Burada yirmi defa ikiz evladı oldu. Bir defa da yalnız Şit aleyhisselam oldu. Neslinden kırk bin kişiyi gördü.

Oğullarına ve torunlarına peygamber olarak gönderildi. Cebrail aleyhisselam kendisine on iki defa geldi. Kendisine on suhuf (forma) kitap verildi. Bu kitapta; iman edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül boy abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, tıb, ilaçlar, hesab, geometri gibi şeyler bildirildi. Ayrıca fizik, kimya, tıb, eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. İbrani, Süryani ve Arap dillerinde kerpiç üstüne çok yazı yazıldı.

İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak ve vahşi kimseler değildi. Bugün Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benziyen vahşiler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz basit yaşayanlar vardı. Bundan dolayı ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için vahşidir denilemez. Hazret-i Âdem ve ona inananlar şehirlerde yaşarlardı. Okuma-yazma bilirlerdi. Demircilik, dokumacılık, çiftçilik, ekmek yapmak gibi san’atları vardı. Altın üzerine para dahi basılmış, maden ocakları işletilip, çeşitli aletler yapılmıştı.

Âdem aleyhisselamın hiç sakalı yoktu. İlk sakalı çıkan Şit aleyhisselamdır. Hazret-i Âdem çok güzeldi. Siyah saçlı ve buğday tenliydi. On bir gün hasta yatıp, bir Cuma günü vefat etti. Âdem aleyhisselam vefat edince, Cebrail aleyhisselam bir gömlek giydirdi. Şit aleyhisselama yıkamayı öğretti. Yıkayıp kefenlediler.

Hadis-i şerifte buyruldu ki:
“Âdem aleyhisselam vefat edince, melekler üç defa su ile yıkadılar. Onu defnettiler. Sonra çocuklarına dönerek, (Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız) dediler.”

Şit aleyhisselam imam olup cenaze namazını kıldırdı. Âdem aleyhisselamın kabri; Kudüs’te, Mina’da, Mescid-i Hif’te veya Arafat’tadır. Hayatını bildiren rivayetler birbirinden farklıdır.

Hazret-i Âdem, Allah’a ilk hamd ve ilk tövbe edendir. Seçilmişlerin ilki, yeryüzünde Allahü teâlânın ilk halifesidir.

Birçok mucizeleri vardır. Bunlardan bir kaçı şöyledir:
Yırtıcı, vahşi hayvanlarla konuşurdu. Susuz dağ ve taşlara elini vurunca, pınarlar fışkırır, temiz sular akardı. Eline aldığı ufak taşlar, yüksek sesle Allahü teâlâyı zikrederdi.

Âdem aleyhisselamın yaratılması, Cennet’te kalması, Cennet’ten çıkarılarak yeryüzüne indirilmesi, Kur’an-ı kerimde çeşitli âyet-i kerimelerde bildirilmiştir
DEVAMINA BAK


Şit (Şis) Aleyhisselam

Âdem aleyhisselamdan sonra gönderilen peygamber. Âdem aleyhisselamın oğludur. Âdem aleyhisselamın oğullarından Hâbil ile Kâbil arasında çıkan anlaşmazlık netîcesinde Kâbil, Hâbil’i öldürünce, Allahü teâlâ, hazret-i Âdem’e, Hâbil’e karşılık ihsân olarak, yeni bir oğul verdi. Âdem aleyhisselamın bütün çocukları ikiz olarak doğduğu hâlde, Şit aleyhisselam tek doğdu. Şit adı verilen yeni oğlun ismi İbrânice olup, Arapça karşılığı “Allah’ın hîbesi” mânâsınadır. İsmine “Şis” de denilmiştir.

Âdem aleyhisselamın oğullarından Kâbil, Hâbil’i şehit ettikten sonra doğmuş olan Şît aleyhisselam, son peygamber Muhammed aleyhisselamın nûrunu alnında taşıyordu. Bu sebeple Âdem aleyhisselam onu pek fazla seviyordu. Bütün evlâdı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefat edeceği sırada da bütün yeryüzünün halîfeliğine onu tâyin etti. Bu hususta vasiyette bulundu. Ayrıca ilâhî sırları bildirip, bütün ilimleri öğretti.

Peygamber efendimizin nûruyla ilgili olarak oğlu Şît aleyhisselama şöyle vasiyyet etti: “Oğlum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nûrudur. Bu nûru mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et.”

Şit, bu vasiyet üzerine sâlihâ bir kızla evlendi. Sonra evlâtlarına da böyle vasiyet ettiler. Onlar da bu vasiyete uyup öylece devâm ettiler.

Âdem aleyhisselamın vefatından sonra, Allahü teâlâ, Şit aleyhisselama peygamberlik verdi. Elli sayfa (forma) küçük kitap indirdi. Bu kitaplarda hikmet ilmi, matematik, sanâyi bilgileri, kimyâ ilmi ve daha birçok şeyler bildirilmişti.

Şit aleyhisselam zamânında insanlar çoğalıp, her tarafa yayıldılar. Onlara Allahü teâlânın emirlerini bildirip îmân etmeye çağırdı.

Şit aleyhisselamın dîninin esasları, Âdem aleyhisselamın bildirdiği dînin esaslarına uygundu. Şit aleyhisselam ekseriyâ Şam’da ikâmet edip, insanlara, Allahü teâlâya îmân etmeyi ve emirlerine uymayı bildirerek tebliğ vazîfesini yaptı. Bin şehir kurup, hudutlarını tespit etti. Şit aleyhisselamın çocukları ve torunları îmâr ettikleri şehirlerde yaşayıp, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meşgul oldular. Gâyet huzurlu bir hayat sürdüler. Aralarında düşmanlık buğz ve haset yoktu. Kötülüklerden, haramlardan ve isyândan uzak dururlardı.

Şit aleyhisselam, Şam’dan Yemen tarafına gidip, azgın ve sapık bir hâlde yaşayan Kâbil’in oğullarını Allahü teâlâya îmân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Fakat bu kavim, Şit aleyhisselamın dâvetini kabul etmeyip, sapıklıklarında ısrâr ettiler. Şit aleyhisselam, onlarla savaş yaptı. Bu savaşta kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan odur. Yemendeki bu azgın kavmin bir kısmını kılıçtan geçirdi, bir kısmını da esir aldı. Babası, Âdem aleyhisselamla veya kardeşleriyle Kâbe’yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı.

Son peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nûru Şit aleyhisselamdan onun oğlu Enûş’a geçti. Şit aleyhisselam, oğlu Enûş’a, babası Âdem aleyhisselamın, Muhammed aleyhisselamın nûruyla ilgili olarak kendisine yaptığı vasiyeti yaptı ve Enûş’u yeryüzüne halîfe tâyin ederek vefat etti. Ömrünün dokuz yüz on iki veya dokuz yüz elli yâhut da dokuz yüz sene olduğu rivâyet edilmiştir. Peygamberliğininse, iki yüz seksen iki veya iki yüz on iki yâhut da iki yüz kırk iki sene olduğu rivâyet edilmiştir.

Şit aleyhisselamdan sonra, çoğalarak yeryüzüne dağılan insanlar, zamanla doğru yoldan uzaklaşıp, çok azgınlık gösterdiler. Allahü teâlâ onlara İdrîs aleyhisselamı peygamber olarak gönderdi.

Şit aleyhisselam Âdem aleyhisselamın öteki evlâtlarının hepsinden güzel ve fazîletliydi. Sûret ve sîrette yâni hâl ve yaşayışta tıpkı babasına benzediği için Âdem aleyhisselam onu diğer evlâtlarından çok severdi
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca