MUHAMMED
Muhammed

BAYRAK
TC Bayrak

Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
» Members: 7
» Latest member: Muhammed
» Forum threads: 5,306
» Forum posts: 5,910

Full Statistics

DOWNLOADEN
"Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri, E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz"
(Raşit Tunca)

AYET
"Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır"
ENBİYA Suresi 105

FELSEFEMiZ
"iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR,
Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir.
islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip,
Onunla Yaşayabilmekdir"

(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

Raşit Tunca Sözü
"Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun."
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ
"Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır."
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




Akıl, Kalp, Vicdan, Marifetullah ve Muhabbetullah

Kalp, maddî ve manevî olmak üzere iki manada kullanılır. Birincisine yürek, diğerine de gönül denilir. Maddî kalp, çam kozalağı şeklinde, kılcal damarlara kadar kan pompalayan ve insan hayatını devam ettiren bir organdır. Diğeri ise, şuur, vicdan, idrak ve muhabbet gibi manevî âlemlerin merkezi konumunda ve mekânı olmayan rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati bu manevî kalp sayesinde anlaşılır ve bilinir.

Kalbe, beytullah ve arş-ı Samedani de denilmiştir. Bir cevher-i mücerret olan kalb, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, İslâm alimleri, “İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir.

Kalbe, İslâmiyet’in mahalli olması hasebiyle Sadr, Hakk’a muhabbetin menşei olması cihetiyle Şiğâf, Rü’yetullah’a mazhar olmasıyla Fuâd, dini bilmenin ve imanın mahalli olması noktasından Habbet-ül- kalp ve esma-i ilâhiyeye ayine olması bakımından da Mehcetü’l- kalp denilmiştir.

Kalp, imanın mahalli, marifet ve muhabbetin, sıfat ve esma-i ilâhiyenin tecelligâhı, bütün feyizlerin ma’kesi ve manevî duyguların merkezidir. Kudsî bir hadiste Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım. (Yani onun ile bilindim.)”

Âyine-i samed olan kalp, beden ikliminde itaat olunan bir melik gibidir. Cenab-ı Hakkın marifet ve muhabbetine mazhar ve ayna olan bu kalbin değeri, bütün tasavvurların fevkindedir.

İnsanı Allah’a dost eden ve sevdiren muhabbettir. Eğer o kalp, iman, marifet, muhabbet ve fazilet gibi ulvî hakikatlere ayna olursa, diğer duygular da onun ile kıymet kazanır ve nurlanır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: “Vücutta bir parça vardır ki, o sağlam olursa bütün vücut sağlam olur. O bozuk olduğu zaman bütün vücut harap olur. Dikkat edin, işte o kalptir.”

Kalbin hayatı iman, marifetullah ve muhabbetullah; ölümü ise, küfür ve günahlarda ısrar iledir. Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikeyi şöyle dikkat çeker:

“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.”1

Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri kaskatı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” 2

Bu ayet, nur-u iman ile kalbi genişleyen ve nuraniyete eren bir kimse ile, gaflet ve cehalet içinde kalan ve Allah’ı zikirden yüz çeviren ve böylece kalbi katılaşan kimsenin bir olmayacağını açıkça ifade etmektedir.

Evet, Allah zikredilince mü’minin kalbinde havf ve haşyet, O’na karşı tazim ve tebcil hissi tecelli eder; imanı artar, kalbi tenevvür eder, tasdikleri daha ziyade kuvvet bulur. Cenab-ı Hak bu hususu bir ayette şöyle ifade buyurur:

“ Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperir, Onun ayetleri kendilerine okunduğu vakit (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” 3

Kalbin uyanık olması zikir ile meşgul olmak, gaflette olması da ondan uzak kalmaktır. Zira zikir gafleti izale eder. Demek ki, kalbi, haram nazardan, yalandan, gıybet, kin ve haset gibi ahlak-ı seyyieden muhafaza edip, onun ıslahına çalışmak ve onu marifetullah, muhabbetullah, ubudiyet ve zikir ile “kalbi selime” kavuşturmak, insanın en mühim ve hayati vazifelerinden biridir.

Kalb-i selim sahibine şeytan yanaşıp vesvese veremez. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur: “O gün ki, ne mal faide verir, ne de evlatlar. Ancak Allah’a selim bir kalp ile varan kimse müstesna.” 4

Kalbini şirk ve nifak gibi marazlardan selamete erdiren kimsenin malı ve evladı faydalı olur. Dünyada selâmet-i kalbe ve sağlam bir imana sahip olunmalıdır ki, ahirette de saadet ve selamete kavuşulsun.

Evet, kalbin rikkati Allah korkusu; sefası, müminler hakkında iyi düşünüp, onları Allah için sevmektir. Kalbin selabeti de din düşmanlarına karşı şiddetli ve izzetli olmak ve müminlere karşı da zillet içinde merhamet ve muhabbet göstermektir. Peygamber Efendimizin (asm.) sürekli okuduğu “Allah’ım! Senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi, senin rıza ve muhabbetine kavuşturan amel-i salihi işlemeyi niyaz ederim.” duasını her mümin, kâmil imanı kazanmak için lisanından düşürmemelidir. Zira, insanın kalbi, Allah’ın ve Hazret-i Peygamberin (s.a.v) muhabbeti ile dolmazsa kemal-i imanı elde etmiş olamaz.

Evet, kalp, Allah’a dost olmanın, O’nu sevmenin ve O’nu zikretmenin şevk ve heyecanı ile mesrur olur. O cemalin didarına velev bir saniyecik olsun nail olmak, o kalp sahibi için cennetlere değişilmez bir makam-ı âlâdır.

Bir insan, kalp ve ruhunu, akıl ve hissiyatını kelime-i tevhid ile tenvir ederse, derece derece kemal-i imanı kazanır, Allah’ın feyzine, rızasına ve saadet-i ebediyeye mazhar olur.

Allah için olan muhabbetler hem lezzetli, hem daimi, hem kedersiz ve hem de sevaplı olur. İnsanı dünya ve âhiret saadetine mazhar eder. Eğer dünya zevkleri ve maşukaları, cazibeleri ile o kalbi kendisine çekmese, o kalp, muhabbet ve aşk-ı ilâhinin neşesiyle huzur bulur. Zira, o cemalin sonsuz cazibesi, sürur-u zevki ve O’nun muhabbeti, fani ve geçici olan dünyanın birkaç günlük zevkiyle mukayese edilmez. İnsanın kalbine yerleştirilen nihayetsiz muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’ı sevmesi için verilmiştir.

“İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir.”5

Dünya, insanın arzu ve emellerini tatmin için kâfi değildir. Bunun içindir ki, dünyanın güzel manzaralarını kısa bir zamanda temaşa edip; onun zevk ve sürurlarını tatmak, ancak insanın iştihasını açar, fakat doyurup tatmin etmez.

“Ancak o ruhun arzularını ve meyillerini tatmin ve temin edecek, âlem-i âhirettir.” 6

İnsan, ebed için yaratıldığından onun kalbi, dünyanın fani lezzetleri ile asla tatmin olmaz; ancak ebedi alemde, ebedi nimetlerle tatmin olur. İnsan, ancak zevali mümkün olmayan Kâdir-i Zülcelal’e kalbini bağlayıp, O’na intisap etmekle saadete kavuşur. Böyle bir insan her şeye rağmen, ömrünü daima elemsiz ve kedersiz geçirir.

Saadet ve sürurla yaşamak isteyen bir kimse, kalbini asla fanî ve zevale mahkum olan şeylere bağlamaz. Zira, dünyada mükemmel bir saadet yoktur. Uzaktan sesini duysak bile kendisine kavuşmak mümkün değildir. Dünya ancak ızdırap, meşakkat ve musibetlerin mahallidir. Bediüzzamanın ifadesiyle; “Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.”

Dünyada fazilet ve marifetten başka hiçbir şey insanı tatmin ve mutlu edemez; onu saadete kavuşturamaz. Nitekim Cenab-ı Hak mealen şöyle buyurmaktadır: “İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.”7



Vicdan
, insanın kendi fiil ve hareketlerini tetkik ve muhakeme ederek, lehinde veya aleyhinde hüküm veren sadık bir hâkim ve gizli bir histir. Bediüzzaman Hazretleri de vicdanı şöyle tarif eder:

“Vicdan, fıtrat-ı zîşuurdur.” 8

Cenab-ı Hakkın insanların kalbine ihsan ettiği bir marifet nuru olan vicdan, hayrı kabul ve şerri reddeden, haksızlığı kabul etmeyen emin bir mürşittir. Saadet, istikamet, nefis muhasebesi, tedbir, insaf, merhamet ve adalet gibi ulvi hasletler vicdanın mümeyyiz vasıflarındandır.

Vicdanın en önemli ve en birinci özelliği, insana sonsuz aciz ve fakir olarak yaratıldığını her zaman hatırlatmasıdır. Böylece insanı, Halık’ını aramaya sevk eder. “Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.”9 İnsan, bütün düşmanlarına karşı onu koruyacak bir Kadir-i Mutlaka dayanır ve Ondan medet ister. Bütün ihtiyaçlarını yerine getirecek bir Ganiyyi Rahim’in dergahına iltica eder. Her vicdan sahibi bütün bu kainatı ve içindeki eşyayı ona hizmet ettiren bir zatın varlığını kabul eder. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

“ Akıl ta'til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir.”10

“Vicdan, cezbesi ile Allah’ı tanır.”11

Ayrıca insanın uzun yaşama arzusu, ölmek istememesi de onun vicdanındaki beka arzusundan kaynaklanmaktadır. Zira, insanın vicdanında bekaya arzu ve ebediyete meyil ve iştiyak vardır. Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:

“İnsanın fıtrat-ı zîşuuru olan vicdanı, saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdanını dinlerse "Ebed!.. ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur.” 12

Bundan dolayıdır ki, hiçbir insanın, vicdanından gelen “Necisin? Nereden geliyorsun? ve Nereye gidiyorsun?” gibi müthiş suallerin cevabını düşünmemesi ve onların cevabını bulmadan huzur ve rahata kavuşması mümkün değildir Bazı kimseler zaman zaman vicdanlarını rahatsız eden bu gibi suallerin cevabını düşünmeden işi halletmeye çalışırlar. Halbuki, inanma hissi insanın fıtratında ve vicdanında dercedilmiştir. Bazıları da bu fıtri hissi teslis inancı gibi batıl inanışlara saparak bulmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da insana uluhiyet isnat etmiş, kimisi de kendileri gibi mahluk olan güneşe, ateşe, nehire, yıldızlara ve sığıra taparak dalalete sapmışlardır.

Halbuki Bediüzzaman Hazretleri insanın ancak Allah’a ve ahirete iman etmesiyle vicdanının tatmin olacağını şöyle ifade eder:

“Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pekçok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.”13

Hakkı kabul, haksızlıktan nefret etmek vicdanın şanındandır. Vicdan o kadar doğrudur ki, sahibini her zaman mahkum etmekten çekinmez. Bunun içindir ki, “Vicdan yalan söylemeyen bir muhbir-i sadıktır.” sözü darb-ı mesel olmuştur.

Vicdan, verdiği hükümlerde yanılmaz ve aldanmaz. Zira, vicdanın müsteşarı akıl ve ilimdir.

O, daima adalet ve insafı, ittifak ve ülfeti sever. Hasenattan hoşlanır, seyyiattan nefret eder. O, insanın akıl ve hakikate muhalif işlerinde, onu ölünceye kadar tazîb eder. Hayır ve hasenat yaptığı zaman ise, onu huzur ve saadete gark eder. Bu dünyada vicdanen rahat olmak kadar tatlı bir şey yoktur.

Haksızlık ve zulüm yapan bir insanın vicdan azabı çekmemesi mümkün değildir. İnsanın taşıdığı vicdanı, yaptığı zulüm ve kötülüklerden dolayı daima sahibini tazip eder. Öyle ise bir insan, bir fiili işlemeden önce çok iyi düşünmeli, eğer yapacağı iş, dünya ve ahiretine zararlı ise terk etmelidir. Hatta müftü o işin yapılmasına fetva verse bile, o kendi vicdanına danışmalı, eğer vicdanen rahat ediyorsa o işi yapmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) “Müftü (senin lehine) fetva verse de sen yine kalbine danış ( üç defa tekrar ederek).” buyurmaktadır. O halde tutum ve davranışlarımızda “Vicdanımıza soralım. Bakalım o ne hüküm veriyor. Halimizi ve efalimizi beğeniyorsa ne büyük şeref, ne büyük nimet! Beğenmiyor ise, kusurumuzu anlayıp ıslahına çalışalım. Onun halisane nasihatlerini can kulağıyla dinleyelim ki, saadet ve selamet ondadır.”

Bir Arif-i billâh da vicdana şöyle sesleniyor:

Ey Vicdan! Ey nur-u irfan! Seni hakkıyla kim tarif edebilir. Sen melekut âlemine mensup mücerret bir mana-yı muallasın. Letafet ve nezahette ancak ruh sana şerik olabilir. Ruh nasıl göze görünmezse, nasıl idraki mümkün değilse, nasıl latif ve şerif bir cevher-i nuranîyse sen de öylesin. Evet, her ikinizin mahiyeti de biz insanlara göre birer muammadır. Fakat mevcudiyetiniz faaliyetiniz ile bilinir.

Ey Vicdan! Ey Feyz-i Yezdan! Âlem senin ulvî şanına hayrandır. Hayır ve şerri, hak ve batılı gayet kat’i bir isabet, bir vukuf ve irfan ile tefrik ve temyiz ederek doğru yolu bize gösteren sensin. Hasenatımızı takdir, seyyiatımızdan dolayı bizi tevbih ve tazip eden, iyiliğimizi isteyen sensin. Kalbimizin serir-i saltanatında senin gibi bir hükümdar-ı adilin bulunması bizim için ne büyük bir saadettir!

Ey Vicdan! Ey Mürebbi-i insan! Beşeriyet her zaman senin irşadına muhtaçtır. Biz eminiz ki, dünyada beşeriyet bulundukça sen bu lütf-u irşadı esirgemeyeceksin. Şayan-ı teessürdür ki, her vakit emir ve irşadına muhalif hareketlerde bulunanlar da oluyor. Keşke onlar seni dinleselerdi de ebedi bir azap ile mahkum ve muazzep olmasalardı.”

Cenâb-ı Hakk’ın insana lütfu, keremi ve inayeti aşikârdır. Her hayır ve nimetin, saadet ve huzurun tükenmez menbaı yine O’nun ihsanıdır. Faraza Cenab-ı Hak, kullarından şükür istemese bile, insanın vicdanı, böyle rahmet ve kerem sahibi bir Zat’a karşı sonsuz hamd ve şükretmeyi emreder. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözü darb-ı mesel olmuştur. İnsana verilen kalp, ruh ve akıl gibi enfusî nimetler ile göz, kulak ve dil gibi afaki nimetlerin hatırı ve şükrü nasıl ödenir? Her insan vicdanen bilir ki, başta vücudu olmak üzere bütün bu nimetler hep Allah’tandır.

Bediüzzaman bu hakikati şöyle ifade eder:

“Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san'atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu garib san'at, acib nakışların şehadetiyle, bir Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir.

Ve keza esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef'al-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef'alin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husulünde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.”14

Şunu da belirtmek isterim ki, bir insanın sadece fen ilimlerinde terakki etmesi onun en ince sırlarına vakıf olması, dünyada mesleğinin zirvesine çıkması yeterli değildir. Akıllı insan, hem dünyaya, hem de ahirete ait işlerini beraberce yürütür. Dünya nimetlerinden faydalanmak için elinden geleni yapar, mesleğinde en ileri olduğu halde, ahiretini de dünya için asla ihmal etmez. “En bahtiyar odur ki, dünya için ahiretini unutmasın” hakikatina uygun yaşar. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “(Onlar), nice erler ki, ne ticaret, ne de alışveriş kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz; Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”15 İşte bu insanlar, erbabı hikmet nazarında bahtiyardırlar. Zira bunlar,“Allah’ın sana verdiği şeylerden ahiret yurdunuara. Dünyadan da nasibini unutma.”16 ayetinin manasına uygun olarak yaşarlar.

Evet, dünya ve ahirete ait emirleri düşünmeyen bir insan, yaratılış hikmetine uygun hareket etmemiş olur. Böyle insanlar, aklen, vicdanen ve hikmeten zemme müstehaktırlar. Zira, en şerefli ve en mükerrem insan, dünya ve ahiretini muvazene ile götürendir. Sadece dünyaya hasr-ı nazar eden ve ahireti hiç düşünmeyen insanın vicdanı onu daima huzursuz edecektir. Cenabı Hakk’ın sayısız nimetlerinden istifade edip, O’na ibadet ve şükür etmemek en büyük bir nankörlüktür.

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.”17

Sual: Bazı insanlar yaptıkları zulüm ve kötülüklerden dolayı neden vicdanen rahatsız olmuyorlar hatta lezzet alıyorlar?

Cevap: Bu sualin cevabına geçmeden Bediüzzaman Hazretleri’nin şu veciz sözlerine kulak verelim:

“Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, el'iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.”18

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bazı insanlar fıtratlarındaki ulvî ve nezih his olan vicdanları ve kalplerindeki nur-u marifet söndüğünden dolayı yaptıkları zulüm ve cinayetlerden müteessir olmuyor, hatta gurur duyuyorlar. İşte bunlar ayetin ifadesiyle “hayvandan daha aşağı” bir derekededirler. Eğer bütün insanlar bozulmamış birer vicdana sahip olsalardı, insanlık âleminde işlenen bu zulüm ve cinayetler asla olmazdı. Yine Bediüzzaman’ın buyurduğu gibi; “ vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden; o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.”19



Ölmeden önce vicdan muhasebesi yapmak

İnsan, her gün kendini hesaba çekmeli ve âhiret için ne gönderdiğine bakmalıdır. Bunu yapmak aklın ve vicdanın gereğidir. İnsanın ebedi hayatını kazanması ve ebedi saadetlere nail olması, ancak bu fanî dünyada yapmış olduğu ibadetlerine, hayır ve hasenelerine bağlıdır.

Bir ayette mealen şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın azabına maruz kalmaktan korunun. Herkes yarın âhireti için ne gönderdiğine dikkat etsin.”20

Hazret-i Ömer de (ra.), “Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.” buyurmuştur.

Dünyaya gelmiş ender dâhilerden ve hükemalardan biri olan Franklin, “Ben kendimi çok günahların içinde görüyorum. Onun için nefsimin arzularına uymayarak ve yaptıklarıma dikkat ederek, onu ıslaha çalışıyorum.”

“Defterimde hatalarımın azaldığını görmek beni vicdanen ve ruhen rahatlattı. Hayatım boyunca Cenab-ı Hakkın birçok lütuf ve ihsanlarına mazhar oldum.” “Nefsini tanıyan, Halık’ını tanır” hakikatini anladım.” demiştir.

İşte bu zat, insanın kendini bilmesi ve muhasebe etmesi için on üç tavsiyede bulunmaktadır.

Yazar: Mehmed Kırkıncı, 10-7-2010



Ruha Açılan Kapı: Kalp


“Bedende bir et parçası vardır. O parça iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur. Bu parça bozuk olursa beden bozuk olur. Biliniz ki, o et parçası kalptir.” (Hakîm Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, II, 94)

İnsanın mahiyeti, madde ile mânânın birleştiği yer, akıl ve ruh, Allah’ın tecelli ettiği mahal ve ilâhî latife gibi bir çok anlama gelen kalp, başka dillerde tam olarak karşılıkları olmayan “gönül ve can” gibi kelimeleri de ifade eder. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, 422-423; Ferid Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, XIII. baskı, yay. haz: A. S. Güneyçal, Ankara 1996, 483)

Kelime anlamı, “dönmek, çevirmek” olan kalp, sürekli dönen ve tarayan bir radar gibidir. O hiçbir şeye sabitlenemez ve bağlanamaz; dolayısıyla sürekli kutsalı arar ve araştırır. “Lâ ilâhe illallah turnusol testi ile” kalp, var edilenlere tapılmayacağını ve kulluk edilmeyeceğini hatırlatarak tevhide işaret eder. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 48  )

Derin zeka ve irfanı içinde barındıran kalp, aynı zamanda marifetin de mekânı ve merkezidir. Sûfîler için varılmak istenen maksat; yumuşak, duyan, hisseden ve şefkat dolu bir kalp geliştirmek ve kalbin derin kavrayışını tekâmüle erdirmektir. Kalbin bu derin kavrayışı, aklın soyut zekasından daha sağlam köklere dayanan bir kavrayışı haber verir. Kalp gözü açıldığında, görünmeyen âlemin kapıları açılacak ve ötelerin ötesi temaşa edilecektir. Kalp kulağı açıldığında ise, sözlerin ötesinde gizlenen hakikatin derin sessizliği tüm varlığıyla hissedilecek ve duyulacaktır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28  )

Kutsalı Arayan Mabet

İlahî kıvılcım, ruh ve aşk kalpte mekân bulur. Nitekim kalp, kutsalı arayan kutsal bir mabet ve tapınaktır. Bunun için sûfîler, bu muhteşem mabedin mihmandarları olduklarından bütün insanlığa saygı, hürmet ve nezaketle muamele ederler ve karşılık verirler. Nitekim bu mukabele ile hâsıl olan ve aynı zamanda tasavvufun da özü olan sevginin mekânı da kalptir. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28  )

Kutsal kıvılcımın mekânı olarak insanın içinde hâlkedilen mabet için kutsî bir hadiste Azîm olan Allah şöyle buyurur: “Bütün göklere ve yerlere sığmayan Ben, ihlaslı müminin kalbine sığarım”. (Hadisçiler, bu hadisin sıhhatini tasdik etmemişlerdir) İnsanın içindeki mabet yani kalp, yerkürenin en kutsal tapınak ve ibadetgâhlarından daha değerlidir. Bir insanın kalbini ve gönlünü kırmak ve incitmek, en büyük ibadet mahallerine zarar vermekten daha büyük hakkı ve sorumluluğu içinde barındırır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 48  )

Bedenin Merkezi

İnsanın içindeki mabet olan kalp, aynı zamanda tüm duyguların sığınağı, merkezi ve makarrıdır. Tüm duyular ve algılanan şeyler önce kalbe ulaştırılır. Kalp de bunları anlaşılması için beyne iletir. Eğer kalbin duyu gücü olmasaydı, bu duyular hükümsüz olur, boşa giderdi. Bu, doğuştan kör olan birisinin nesneleri tasavvur etmesinin mümkün olmaması gibi bir hâli hatırlatır. Nitekim, “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46) ayeti de buna işaret eder. (İhvânu’s-Safâ, Resâilu İhvâni’s-Safâ ve Hullâni’l-Vefâ, neş: Butros el-Bustânî, Dâru Sâdır, Beyrut, trz, I, 105-106; İhvân-ı Safâ, Risâletü Câmiati’l-Câmia, 358  ) Bu bağlamda filozoflar kriter olarak aklı öne çıkarırken, sûfîler daha çok keşf ve ilhama daha fazla önem vermişlerdir. Ancak bunu yaparken akla alternatif olarak keşfi öne çıkarmazlar. Onlar, akılda derinleşmekle akıl nurunun ötesine vararak elde edilen keşfi idrak ederler.

İnsanın şekle büründüğü bedeni, doğumundan sonra gelişme kaydettiğinde, beyin tıpkı bir krallık gibi diğer azâların itaat ettiği bir yönetici veya bir şehir gibi faaliyetlerini sürdürür. (Resâil, I, 29; er-Risâletü’l-Câmia, 124, 129-130) Ancak insanın en soylu organı kalp, vücudun merkezidir. (Resâil, III, 394) Kalp sadece ruhî idrak sürecinde bir merkez değildir, aynı zamanda fizyolojik nefes alma süresinde de en büyük rolü oynar. Hava boğazdan, temizlenmek için akciğere girer; daha sonra ısısını gidermek için kalbe girer. Oradan atar damarlara ve vücudun bütün parçalarına ulaşır. Hava, dönüşünde tekrar kalbe, oradan akciğerlere girer. Oradan da vücudun ısısını taşı(Zeker) boğazdan dışarı çıkar. Çoğu Müslüman yazara göre kalp, sadece hayat veren nefes alma etkinliğinde değil, aynı zamanda zeka gibi o da vasıtasız ve merkezîdir. Böylece kalp ile idrak ve hayat ritimleri arasında, aklî meleke ile beyin arasındaki dolaylı ilişkiden daha yakın bir ilişki vardır. (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, 116)

Yönetici Organ

İslâm filozoflarında kalbin donanımı için selim bir akıl, derin tefekkür temel ölçüt iken, sûfîlerde tefekkürün yanında bir o kadar murakabe, mücahede ve riyazet de önemlidir. (Bayram Ali Çetinkaya, Sayıların Gizemi ve Tasavvufun Dinamikleri -İhvân-ı Safâ Modeli-, İstanbul 2008, 133)

Tefekkür, murakabe ve riyazetle kemâlata erişen kalp, yönetici organ olarak diğer bütün organların kendisine boyun eğdiği ve hizmet ettiği merkezî bir fonksiyon icra eder. Mesane böbreğe, böbrek karaciğere, karaciğer de kalbe hizmet eder. Diğer organların durumu da benzer özellikler taşır. (Fârâbî, el-Medinetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), açıklamalı çev: Ahmet Arslan, II. baskı, Ankara 1997, 76)

Bütün uzuvların kendisine itaat ettiği kalbin çok sayıda askeri olduğu gibi, bir o kadar düşmanı da çoktur. Bu şuna benzer; insanoğlunun bedeni bir şehir gibi düzenlenmiştir. Onun organları, parmakları, o şehrin sanat erbabıdır. Şehrin padişahı kalp, veziri ise akıldır. Ülkenin koruması ve inkişâfı için padişahın tebaasına ihtiyacı olduğu şekliyle, gönül padişahının da benzer ihtiyaçları söz konusudur. Ancak bu sayede beden ülkesi imar olur ve ordusu galip gelir. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, çev: Ali Arslan, İstanbul 2004, 36)

Beden ülkesinin hükümdarı olan kalp, meleklerin sahip olduğu cevher türünden bir özelliğe maliktir. Ona bahşedilmiş güçler vardır. Maddî dünyadan bazı şeyler, onun emri altındadır. Nitekim herkesin özel âlemi, kendi vücududur. Beden ise, kalbin (ruhun) buyruğuyla hareket eder. Kalp emir verince, parmaklar harekete geçer. Kalpte kızgınlık belirince, bedende terleme ortaya çıkar. “Bu da meleklerin tasarrufu ile yağmurun yağmasına benzer. Kalpte şehvet belirince, bir yel hâsıl olup şehvet âletine yönelir ve ona kuvvet verir. Yemek yeme düşüncesi meydana gelince, dilin altındaki kuvvet hizmet için ayağa kalkar ve tükürük çıkarmaya başlar, yemeğin boğazdan kolay geçmesi için ıslatır. Çünkü kuru yemeğin boğazdan geçmesi zor olur.” (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, 48  )

Manevî Kalp ve Fizikî Kalp

Manevî kalp, fizikî kalp gibi bir vazifeye sahiptir. Fizikî kalp, insan bedeninde merkezî bir konumdadır. Manevî kalp ise nefis/alt benlik ile ruh arasında bir yerde mekân bulur. Fizikî kalp, bedeni düzenler ve yönetir; manevî kalp ise ruhu idare eder. Fizikî kalp, taze oksijenli kanı vücuttaki her bir organ ve her bir hücreye göndermekle bedeni besler. Bununla birlikte damarlar kanalıyla kirli kanı toplar. Manevî kalpte hikmet ve nur saçarak ruhu beslerken, kişiliği de reziletlerden arındırır ve erdemlerle bezer. Kalbin bir cephesi maneviyat âlemine, diğer cephesi ise nefsin/alt benlik ve menfî vasıflarımıza yöneliktir.

Fizikî kalp yaralandığında, hastalık kaçınılmazdır; eğer ileri derecede hasar görmüşse ölümden başka seçenek hâli ortada kalmaz. Kalp, nefsin/alt benliğin olumsuz özellikleriyle boyanırsa, ruhen marazlı hâle düşer. Şayet kalp, nefsin hakimiyeti altına rıza gösterirse, manevî hayat son bulur. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 46-47)

Her organın idarî merkezi kalptir. Her organın hissedeceği şeyleri vardır, ondan başkasını hissedemez. Mesela görme duyusu göz bakmayla ilişkilidir; işitme duyusu kulak duymayla ilişkilidir; koklama duyusu burun koklamayla ilişkilidir. Tatma duyusu ağız tatmayla ilişkilidir. Bütün bu organlar hissettiklerini kalbe ulaştırır. Buradan da kalp duyusu ortaya çıkar. Kalp duyusunun gücü, diğer organlardan aldığını idrak etmesi için akla iletmesinde görülür. Eğer kalp duyusunun gücü bulunmasaydı, diğer organlar işlevsiz hâle gelirdi. Kör olarak dünyaya gelen insan, gökyüzünü ve onun hangi yönde olduğunu tasavvur etmekten yoksundur. Nitekim Her Şeyi Gören/Basar, şöyle buyurmaktadır:‘...Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.’ (Resail, III, 105-106)

Âlim ve Ârif Olan Kalp

Vücuttaki kalp, insan şeklinde şekillenmiş, suretlenmiş ve yaratılmıştır. Onun için var edilenlerin bedeninde en şerefli organ olmuştur. Zirâ, kalbin görme duyusu göremeyeceği şeyleri gören bir basireti; sesleri idrak edip idrak ettiklerini işitme duyusuna ileten kulakları/alıcıları; aşığın maşukunu sorma ve onun yanında bulunmayı arzulaması gibi, kaybettiği mahsusata bir özlem duyan dokunma duyusu bulunmaktadır. (Resâil, III, 106)

Şu halde ruhanî latif bir varlık olarak kalbin, cismanî kalbe ilişkisi söz konusudur. Ancak insanın hakikati ruhanî kalptir. İnsanda anlayan, âlim ve ârif olan bu kalptir. Hitap edilen, cezalandırılan, azarlanan ve aranan kalp yine bu kalptir. (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev: Ahmed Serdaroğlu, İstanbul 1975, III, 9)

Batılı insan için “kalp sahibi”, derinden hisseden ve kavrayan kişidir. Sûfîlikte ise kalp, çok daha zengin ve karmaşıktır. Çünkü kalp, insanın sadrında mekân bulmuş ilahî bir mabettir. Kalp, Rahman tarafından içimizdeki “kıvılcımın” membaı olarak tasarlanmıştır. Bundan dolayı kalbi temizlemek ve onu açmak, Allah’ın huzuru için onu bir tapınak olmaya hak eder hâle getirmekle mümkündür. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 63)

Not:: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
Cumhuriyet Üniv. İlahiyat Fak
DEVAMINA BAK


Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vucud

Tasavvuf yoluna girmek için önce onun dünya görüşünü; âleme, varlığa, maddeye bakış açısını bilmek ve benimsemek gerekiyor. Yoksa bu yola körü körüne girmek kişiye pek bir şey kazandırmaz.

Tasavvuf yolunun temeli vahdet-i vücut düşüncesine dayanır. Bu düşünce adeta tasavvuf yolunun ideolojisidir, felsefesidir. Fakat her ne hikmetse daha bu kelimeyi ağzımıza alır almaz büyük bir hücumla, karalamayla, suizanla karşı karşıya kalıyoruz. Meramımızı bile anlatmaya vakit kalmamaktadır. Bu da bu kelimenin çokça sağa sola çekilmesi, yanlış anlamalara konu olması dolayısıyla meydana gelmektedir. İnsanlar bu kavramın doğrusunu anlamaya çalışma yerine kafalarında bununla ilgili önyargıları ile bizim gibilerle mücadeleye girmeyi, çatışmayı ve tartışmayı bir marifet olarak görmektedirler.

Oysa bütün veliler vahdet-i vücut kavramı ile bu makama gelmişlerdir. Vahdet-i vücuda karşı çıkmak, velilik yolundan uzaklaşmak anlamına gelir.

Bütün varlık âlemini yüce Allah’ın bir parçası olarak görmek, vahdet-i vücut değildir. Panteizmdir. İslam’a göre sapkın bir felsefedir. Bu düşüncede olanlar varlık âlemini yüce Allah’la bir gördükleri veya O’nun bir parçası olarak düşündükleri için büyük bir şirk bataklığına gömülmüşlerdir. Hemen anlayışlarını düzeltmeleri ve bundan tövbe etmeleri gerekir.

Peki ama kimi velilerin ve tasavvuf, tarikat yolunda olan büyüklerin varlık âlemi ile Allah arasında gördükleri birliğe ve bu düşünceye yol açan sözlerine ne demelidir? Bunları nasıl anlamak gerekir? Bunlar, ilahi sarhoşluk eseri olarak ağızdan çıkan sözlerdir. Sadece yaşanan bazı özel halleri anlatmaktadır. Gerçeklikleri yoktur. Düşünce ve felsefi bir yönleri de mevcut değildir. Bunlar duygu ve coşku değerinde olan şeylerdir. Daha ileri makamlarda bu sözlerden vazgeçilmekte ve bu halden tövbe edilmektedir. Buna tarikat küfrü de denilmektedir. Bu sadece geçilmesi gereken bir köprüdür, takılıp kalınacak bir saha değildir. Vahdet-i vücut bu hali kapsamakla birlikte bundan aşkın bir anlama gelmekte, belli bir düşünceyi temsil etmektedir.

Vahdet-i vücut kavramının aslı ve özü nedir?

Vahdet-i vücut, var olan tek varlık Allah’tır; yüce Allah (c.c.) dışındaki tüm varlıklar, gerçek olarak var değillerdir demektir. Vücut ‘var olmak’, vahdet ‘tek’ anlamına gelir.

Allah dışındaki varlıkların var oluşu ise vehmi ve hayali bir surettedir, düzeydedir. Ama bu vehmi ve hayali varlığın da bir gerçekliği ve devamlığı vardır. Bu gerçekliği aynadaki surete veya gölgeye benzetebiliriz. Yoksa sanıldığı gibi bir ‘yokluk’ değildir. Yüce Allah’ın sıfatları ve güzel isimlerinin gölgeleri bu yokluk ayna veya gölgelerine düşerek varlık âleminin görünürlüğünü ve hayali, vehmi gerçekliğini meydana getirmiştir.

Materyalist insanlar maddeye, hayata gerçek olarak bakarlar. Bunlar maddeyi, yaratılmış âlemi ezeli ve ebedi olarak kabul ederler. Allah’ı duyu organları ile algılayamadıkları için yok olarak düşünürler. Hayat felsefeleri adeta bu dünya nimetlerine tapmaktır. Yaşamdan zevk ve haz almak dışında bir şey düşünmezler. Süfli hazları birinci plana alırlar.

Maddeye ezeli ve ebedi vasıflarını veren Farabi ve İbn-i Sina gibi âlimleri İmam-ı Gazali Hazretleri (k.s) küfürle itham etmiştir.

İnsanların büyük kısmı ise maddeye ve hayata gerçeklik açısından bakarlar ama Allah’ın varlığını da inkâr etmezler. Hayatın tek zevkini içgüdüleri tatmininde görmezler. Onlar, az da olsa manevi bir dünyaya sahiptirler. İnancı yaşama oranında ibadetlerden de haz alırlar. Salih amellerle ahiret yurdu için hazırlık yaparlar.

Ancak gerçek sufilerdir ki maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana vererek gerçek varlığın yüce Allah’a ait olduğunu söylerler. İşte bu düşünce sufilik yoluna mahsustur. Öz olarak vahdet-i vücut da budur.

İnsan, Allah dışında diğer bütün varlıklara hemen, kolaylıkla hayali ve vehmi bir mana veremez. Bunun için kalbini ve nefsini ikna etmesi gerekir. Zira kalp ve nefis bu dünyaya gönül vermişlerdir. Bu düşünce onlara çok ters gelir. Ölüm gibi soğuk ve ürpertici görünür. Şayet kalp ve nefislerini ikna etmeden Allah dışındaki varlıklara hayali ve vehmi bir anlam verirlerse, dünya nimetlerinden aldıkları hazdan vaz geçmek onlara çok ağır gelecektir, bu durum onlar için mantık ilkelerine ve hayatın kanunlarına ters bir şey olacaktır. Akıl sağlıklarının kısa zamanda bozulmasına neden de olabilecektir.

Dünyaya hayali ve vehmi bir mana vermek için önce haramlara tövbe etmek ve farzları gönül rızası ile yapmak makamında olmak gerekir. Müslüman ve mümin vasıflarına ulaşmadan vahdet-i vücut düşüncesine ulaşmak ve onu taşımak mümkün görünmemektedir.

Yani vahdet-i vücut düşüncesinin insanın gönlüne ve nefsine girmesi öyle kolay kolay gerçekleşemez. Bunun bazı önkoşulları vardır. Bundan dolayıdır ki tasavvuf ve tarikat yolu herkese nasip olmaz.

İnsanların büyük çoğunluğunun gönlünü haramlar süslemese de, dünya nimetleri onların hayallerini ve vehimlerini tüm gerçekliği ile kaplar. Onların bunlardan kopmaları kolay değildir. Ölmek kadar zor bir şeydir bu. Kim bu dünyadan vazgeçmek veya göçmek ister ki?..

Vahdet-i vücut düşüncesini gerçek anlamı ile gönülde ve zihinde taşımak çok zor olduğundan, bunun için Müslümanlık ve müminlik gibi vasıflar gerektiğinden insanlar vahdet-i vücut düşüncesini başka başka manalarla gönüllerinde ve zihinlerinde taşımaktadırlar; bu kavrama mevcut manevi ve inanç dünyalarına göre farklı farklı anlamlar vermektedirler.

Nefs-i emmare düzeyinde birisi vahdet-i vücut düşüncesini panteist bir felsefeyle yorumlayarak her haramı mubahlaştırır. Yoldan çıkar.

Bazı filozof tipler ise, madde ve varlık âlemi aslında yoktur, demektedirler. Bunun varlığı bir algı meselesidir. Her şey insanın zihninde olup bitiyor, diyerek madde, âlem, hayat için hayali ve vehmi olgusunu gerçek manası ile kullanırlar. Bu çok tehlikeli bir düşüncedir, felsefedir. Bunun vahdet-i vücutla uzaktan ve yakından bir ilgisi yoktur. Bilmeyerek söylenilmişse büyük bir itikadi yanlışlığa da yol açar. Oysa tasavvuf düşüncesinde varlık âlemi için öngörülen hayali ve vehmi anlayış, Allah’ın gerçek varlığı gözönünde bulundurularak anlamlandırılan bir gerçeklik düzeyini ifade etmektedir. Varlık âlemi vardır. Devam etmektedir. Ama bu var olma ve devam etme düzeyi hayal ve vehim mertebesindedir. Yoksa varlık âlemini hayal ve vehim gibi yok kılmak, inkâr etmek, bu hayatın, dünyanın ciddiye alınmamasını doğurup insanın bu dünyada, hayatta ebedi ahiret yurdu için imtihan edilmesini gözardı etmek anlamına gelir. Bu düşüncenin sonu, dini dünyevileştirmek ve çeşitli süfli hazları yaşamak için şeriatın pek çok ahkâmını tevil etmektir, çiğnemektir. Maalesef Yahudiler bu yolla itikatlarını bozmuşlardır. Kitaplarını da tahrif etmişlerdir. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu düşünce ve felsefenin yanlışlığına ve tehlikesine Mektubat’ının pek çok yerinde değinmektedir. Demek ki o zamanlar Hindistan’da bazı felsefeciler, dini akımlar bu yolda düşünce sarf etmekteydiler. Kısacası vahdet-i vücudu bu anlamda kullananlar, İslam’a da tasavvufa da büyük zararlar verirler.

Vahdet-i vücudu panteist bir felsefe ile karşılayanlar aşırı derecede materyalist bir kutbu teşkil ederken âlemi vehim ve hayal olarak düşünen bu ikinciler ise idealist bir kutbu oluşturmaktadırlar. Her iki grup da ifrat ve tefrit ile hak yoldan ayrılmaktadır. İslami ve tasavvufi düşünce ve buna uygun olarak tanımlanan vahdet-i vücut kavramı ise orta yolda kalmaktadır.

Bir şeyin felsefesinin ve ideolojisinin yakın planda yanlışlığı ve zararları pek algılanmaz. Bu bakımdan her biri ağaçlar gibidir. İnsanlar meyvelerini yemeye başladıklarında zehirlenirler, akılları da başlarından gider. Bu sefer de pek sağlıklı düşünemezler. Çünkü yanlışlığın nerede olduğunun ayrımına varamazlar. Yedikleri meyveler vücutlarında kaybolmuşlardır. Hücrelerine mal olmuştur. Onun için vahdet-i vücudu İslam’ın ve tasavvufun çizgisi dışında farklı anlayışlarla yorumlayan düşünce ve felsefelerden uzak durmak ve buna çok dikkat etmek gerekir.

Müslümanların büyük çoğunluğu vahdet-i vücut düşüncesine pek yabancıdırlar. Bunun önemini de bilmezler. Allah’ın veli kullarına büyük saygı gösterirler ama onları yetiştiren temel kavram nedense ilgi alanlarına pek girmez.

Varlık âlemini Allah gibi gerçek olarak görmek, İslami açıdan itikada bir zarar verir mi? Müslümanların çoğu, varlık âlemi ile Allah’ı aynı gerçeklik düzleminde görürler. Allah’ın varlık âlemini yoktan var ettiğini bilirler. Onun kıyamette yok olacağını da kabul ederler. Bu var ve yok etmenin yanında yüce Allah ile varlık âleminin gerçeklikleri arasında bir farklılık olduğunu düşünemezler. Buna kafa da yormazlar. Tabii bu düşünce aslında, yani hakikatte (tasavvufta) gizli bir şirke kapı açabilir ama insanı da dinden ve imandan çıkarmaz. Fakat Müslüman’ı itikat açısından çok ince ve tehlikeli bir sınırda tutar. Müslüman birisi imanını tahkiki bir seviyeye doğru götürmelidir, yükseltmelidir. Allah’ın gerçekte tek varlık olduğunu, varlık âleminin ise faniliğini ve ona gönül vermemesi gerektiğini bir şekilde öğrenmesi ve yaşaması gerekmektedir.

Yüce Allah (c.c.) keremi ve lütfu ile bizlere tasavvuf yolunu, hususiyle vahdet-i vücut düşüncesini açıkça farz kılmamıştır. Emir ve yasaklarını yerine getirme ile bizleri imtihana tabi tutmuştur. Şeriatla yükümlü kılmıştır. Şeriatın içerisinde ise vahdet-i vücut düşüncesi, tafsili (ayrıntılı) değil de müminin imanını ayakta ve sırat-ı müstakimde tutacak derecede mücmel (öz veya özet) olarak vardır.

Lakin şeriat, yüce Allah’a aşk iddiasında bulunan sufilerin yolunu da tıkamamıştır. Bizzat bunu teşvik etmiştir. İşte bu yoldaki kişi dünyayı, yani mubahları hayal ve vehim mertebesinde görerek kendisini büyük bir imtihana sokar. Bu sayede hakiki yüce zata karşı aşk duyar. Fani olan şeylere karşı ilgisini onlardan çeker.

Vahdet-i vücut düşüncesinin temeli hangi gerçekliğe dayanmaktadır? Yüce Allah (c.c.), kendi zatı dışındaki her şeyi yoktan var kılmıştır. Yokluk, varlık olarak gördüğümüz şeylerin anasıdır. Yokluğu bir ayna veya gölge olarak düşünebiliriz. Yüce Allah (c.c.) bu yokluğa bazı sıfatları ve güzel isimleri ile tecelli etmiştir. Allah’ın yüce zatı bundan münezzehtir. Yüce Allah (c.c.) âlemlerden müstağnidir. Allah’ın zatı ile varlık âlemi arasındaki ilişki ilim düzeyindedir. Çünkü onun yüce zatının varlık âlemi ile bundan başka bir ilgisi, ilişkisi yoktur. Varlık âlemi ile ilgili olan Allah’ın güzel isimleri ve sıfatları ise tenezzül makamındadır.

Vahdet-i vücut düşüncesinin tasavvuf yolundaki işlevi nedir?

Tasavvuf yolunda manevi ilerleme, üstün halleri yaşama, yüksek makamlara ulaşma vahdet-i vücut düşüncesi ile mümkündür. Bu düşünceye sahip olmadan tasavvuf yoluna adım atmak dahi düşünülemez.

Bir hırsız nasıl hayal dünyasında başkalarının parasını, malını mülkünü haksız yere ne şekilde elde ederim diye gece gündüz düşünüp fırsat bulduğunda bazı yanlış işler yaparsa bir sufi de gece gündüz maddeye ve hayata hayali ve vehmi bir mana verip yüce Allah dışındaki hiç bir varlığın gerçekte var olmadığını düşünerek gönlünden ve nefsinden dünyanın zevklerini ve mubah olan nimetlere karşı olan ilgisini ortadan kaldırır. Bu sayede kalbiyle ve nefsiyle yok ve hiç kılma yolunda olur, kendisine ait olarak düşündüğü kemalatı, faziletleri, güzellikleri, iyilikleri yüce Allah’a isnat eder. İşte bu düşünce kişiyi yavaş yavaş Allah’ta fani olmağa sevk eder.

Vahdet-i vücut düşüncesi ilahi aşkın kaynağıdır.

Tasavvuf yolunun amacı fena ve bekaya ulaşmaktır. Fenafillâh Allah dışındaki her şeyi unutmak demektir.

Sufi anası yokluk olan varlık âlemine ve nefsine değer vermez. Güzel, faziletli olan şeyleri yüce Allah’a izafe ederek kendisini anası olan yokluk ve hiçlikle bir görür. Bu düşünce ile fena haline ulaşır.

Bu Allah dışındaki her şeyi unutma başlangıçta kalp fenasıyla olur. Nefis fenası ise bunun gerçeği olup bu yoldaki çok az kişiye müyesser olur. Gerçek fena hali bu makamda gerçekleşir. Hemen akabinde de Allah’ın bazı güzel isimleri ve sıfatlarının gölgelerinin tecellileri ile nasiplenme olur ki buna da beka billah denir.

Bekabillah Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmadır. Yeniden varlık kazanmadır. Kişinin dünyaya kendi iradesi ile ikinci kez doğmasıdır.

Fenafillâh ile velilik başlar. Bekabillah ile üst derecelere ulaşılıp halka yönelme gerçekleşir. Bu makamdaki veliye halkı hidayete ve irşada çağırma vazifesi verilir.

İşte vahdet-i vücut düşüncesi olmadan kişinin fena ve beka nimetlerine ulaşması mümkün değildir. Bu yolun amacı Allah’ta fani ve baki olmaksa bunu sağlayan şey vahdet-i vücut düşüncesidir.

Bu bakımdan vahdet-i vücut tasavvufun felsefesi, ideolojisi olması yanında metodolojisi de olmaktadır.

Özellikle kelime-i tevhit zikri âlemin, nefsin fani, yok olduğu, tek var olanın yüce Allah (c.c.) olduğu düşüncesi ile çekilmedikçe tasavvuf yolunda bir adım bile ileri gitmek imkânsızdır.

Sufi zikir, rabıta, namaz…. gibi ibadetler sırasında kendisini yok ve hiç kıldıkça üstün hallere ve yüksek makamlara büyük bir hızla ilerler ve kısa bir zamanda ulaşır.

Sufi vahdet-i vücut düşüncesi sayesinde nefsini yokluk ve hiçlikle terbiye ederek ruhunu nefsinin elinden kurtarır. Ruhun ve onun manevi organları olan letaiflerinin emir âlemine yükselmesini ve oralarda nurlanmasını, üstün hallere ulaşmasını sağlar. Şayet vahdet-i vücut düşüncesi olmasa idi nefis asla tezkiye kabul etmeyip bu dünyaya tüm gücüyle bağlı olup saplanıp kalacaktı. Ruhun ve letaiflerin nefsin elinden kurtulup cezbeye kapılması ve yükselmeleri ise olanaksız olacaktı.

Tasavvuftaki murakabelerin, özellikle vahidiyyet ve ölüm murakabelerinin amacı sufiye vahdet-i vücudu hal olarak yaşatmaktır.

Bu önemine binaen olacak ki cinni ve insani şeytanlar vahdet-I vücut kavramını istismar edip itikadi açıdan yanlış manalara çekmişlerdir.

Vahdet-i vücut düşüncesini sistemleştirip eserlerinde konu olarak alan ilk kişi Muhyiddin İbn-I Arabî’dir (k.s.). Ama vahdeti vücut kavramını ondan değil de İmam-I Rabbani’den (k.s.) öğrenmek daha sağlıklıdır. Zira İmam-ı Rabbani Hazretleri (ks.), daha büyük bir veli olduğu için bu terimi İslam’ın ruhuna ve anlamına göre daha doğru ve ayrıntılı bir şekilde eserlerinde işlemiştir.

O vahdet-i vücut kavramını vahdet-i şuhutla izah ederek bu konuda kafaya takılan yanlış manaların önüne geçmiş, ilgili kavramı İslam’ın ruhuna ve anlayışına uygun olarak ele almış ve anlamlandırmıştır.

İmam-I Rabbani Hazretlerinin (ks.) özellikle üç ciltlik Mektubat isimli eseri, tasavvuf yolundaki kişilerin el kitabı olmak durumundadır. Yoksa İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) bu eserine tutunmadan çağımızın sufilerinin tasavvuf yolunda ileri halleri yaşarken ve yüksek makamlara ulaşırken cin ve insan şeytanlarından gelen vesvese ve yanlış yönlendirmelerden kendilerini korumaları, sırat-ı müstakimde yürümeleri adeta imkânsız gibidir. Allah’a şükürler olsun ki, böyle büyük bir müceddidin eserleri elimizde kılavuz olarak bulunmaktadır ki önümüzü aydınlatmaktadır. Bu zamanda buna çok ihtiyacımız vardır. Kendi hesabıma olarak şunu belirteyim ki, onun kıymetli eserlerinin aydınlığı olmasaydı çoktan şeytanların oyuncağı olurdum, içinden çıkılamayacak manevi girdaplara düşerdim. İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s) bu yolda her adımımda beni manevi olarak yanlış yollara düşmekten korumuştur. Sufilerin bu yolda onun Mektubat’ını el altında bulundurmalarını ve her zaman mütalaa etmelerini Allah rızası için tavsiye ediyorum. Allah (c.c.), ondan razı olsun. Bizleri himmetlerinden mahrum bırakmasın. Âmin.


Kaşık Eğilmez Egilen Sensin - Vahdet makamı
DEVAMINA BAK


Beş latife - latife - letâif-i aşere - letâif-i hamse

Müceddidiyye öncesine ait Nakşibendi kaynaklarında önemli bir yeri olmayan letâif-i hamse konusu, Müceddidiyye’nin kurucusu olan İmâm-ı Rabbânî tarafından tarikatın seyrü sülûk yöntemi olarak temellendirilmiştir. Letaif-i Hamse: Arapçada beş latife anlamındadır. Letaif, latifenin çoğuludur.

Allahu tealanın isimlerinin nurlarının alem-i emr adı verilen ruhlar aleminde ki yansımalarına letaif denilmektedir. Bu ilahi ışıkların yansımaları, insanın göğüs bölgesinde belli noktalarda tecelli etmeleri halinde, bu ilahi ışıkların yansımaları zevken tadılır, gönül gözü ile belli renklerde görülür.

İmâm-ı Rabbânî göre insanda beşi halk, beşi de emir âlemine ait olmak üzere on latife diğer adıyla letâif-i aşere vardır. Halk âlemine ait latifeler anâsır-ı erbaa ve (toprak, hava, su, ateş) nefistir. Emir alemine ait latifeleri de kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ olarak sıralayan İmâm-ı Rabbânî, Nakşibendi tarikatında seyrü sülûkün kalp latifesinden başlayarak emir âlemine ait olan bu beş latife ile (letâif-i hamse) sürdürülmesi usulünü ortaya koymuştur. Halifelerinden Mîr Muhammed Nu‘mân’a göre bu latifelerden her biri için insan vücudunda bir yer takdir edilmiş ve buralarda yoğunlaşarak zikir yapma usulü Müceddidiyye’de seyrü sülûkün son derece önemli bir unsuru haline gelmiştir. Kalp latifesinin yeri insan vücudunun sol memesinin iki parmak altında süveydâ adı verilen bir noktadır. Ruhun yeri insan vücudunun sağ memesinin iki parmak altında, sırrın yeri sol memesinin iki parmak üstünde, hafînin yeri sağ memesinin iki parmak üstünde, ahfânın yeri de göğsün ortasında bulunmaktadır. Halk âlemine ait nefsin yeri ise alnın tam ortasıdır

Letâif-i hamse en dışta kalp, en içte ise ahfâ olmak üzere tasavvur edilmiştir. Kalp latifesinin maddî âlemle yani bedenle, ahfâ latifesinin Cenâb-ı Hak’la irtibatı bulunduğunu, kalbin bir tarafının maddî âleme, bir tarafının ulvi aleme dönük olduğuna inanan bazı Nakşibendî şeyhlerine göre bu beş latife arasında zâhir-bâtın ilişkisi bulunmaktadır. Dıştaki içtekinin zâhiri, içteki ise dıştakinin bâtını ve hakikatidir. Bu düşünceyi savunanlara göre her latife bir diğerinden farklıdır, yani latifeler arasında farklılık özdedir.

Nakşibendiyye tarikatına göre sâlik seyrü sülûke kalp latifesinden başlar. Kalp, arş ve levh-i mahfûzun insan vücudundaki mukabili olarak kabul edilir. Kalp latifesi zikrinde sâlike teveccüh, istiğfar ve salâtü selâmdan sonra tam 3000 defa ism-i celâli (Allah) zikretmesi gerekir. Sâlik, kalbinde sarı nur tecelli edinceye kadar ism-i celâli zikretmeye devam eder. Kalbi kendiliğinden zikreder duruma gelince sâlike ruh latifesinin zikri telkin edilir. Zikrin etkisiyle kalbin bu ilâhî tecelliye mazhar olmasına “veled-i kalb” ya da “vilâdet-i sânî” denir.

Kalp latifesine ait ism-i celâli 3000 defa zikredildikten sonra ruh latifesi 500 defa zikredilir. Bu latifenin kırmızı renkteki nuru sâlikin ruhunu kaplayınca sâlik ruhunu zikirden alıkoyamaz duruma gelir. Bu aşamada mürşid sâlike sır latifesinin zikrini telkin eder. Sır latifesinin beyaz olan nuru zuhur edinceye kadar 500 defa ism-i celâli zikredilir. Daha sonra önceki latifelerin zikriyle birlikte 500 defa ism-i celâli hafî zikri yapılır. Bu latifenin siyah nuru sâlikte zuhur edince ahfâ latifesinin zikri kendisine telkin edilir. Daha sonra ahfâ mahalline teveccüh ederek ism-i celâli 500 defa da bu latife için ahfânın yeşil nuru zuhur ve diğer bütün latifeler kendiliğinden zikreder duruma gelinceye kadar zikre devam edilir.

Bu letaiflerin insandaki suretleri tamamlandıktan sonra alemi emrdeki, yani arşın ötesindeki alemi ervahta bulunan asılları da geçilerek, İlahi isimlerden birinin nurlu tecellilerine mazhar olan talibin nefsi, mutmainne makamına ermiş olur ve nefis Rabbinden ve Rabbi de ondan razı olur. Kişinin nefsi bura da kulluk makamına erer. Artık ibadetlere karşı isteksiz olan nefis, bundan öte aşk ve arzu ile Rabbine kulluk edecektir. Artık kulun içinde tek muhalefet vardır. O da bedeninde ki dört unsurun dengesini
DEVAMINA BAK


Nefsin Halleri

Tasavvufun bir manası da sıfat değiştirmektir. Kötüden iyiye, eksikten mükemmele insanın ahlâkının değişmesi, hamlıktan olgunluğa ilerlemesidir. Bütün ameller bunun içindir. Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz, bugünü önceki günüyle aynı olanı zararda görmüş, bir müslümanın güzel amellerle her gün bir adım ileri manevi ilerleme kaydetmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu durum namaz, oruç, hac ve diğer bütün amellerle ilgilidir. İbadetler bir vazife olmasının yanı sıra nefsin kemalâtını gerçekleştirmek içindir.

Nefsin sıfatının değişmesi, içindeki kötü vasıfların değişmesine bağlıdır. Mesela kibrin yerini tevazu, hırsın yerini kanaat, yalanın yerini doğruluk ve sıdk almalıdır. Bunlar değişmedikçe, günahların şerrinden kurtulmadıkça saflığı, güzelliği bulmak mümkün olmaz.

Nefsin yaratılmasının sebebi ve hikmeti vardır. İnsanda nefs olmasaydı melek olurdu. Meleklerde nefs olmadığından gazap, şehvet, kin, haset ve benzeri kötü huylar yoktur. Onlar sürekli kulluk yaparak, ibadet ederek bundan sonsuz bir lezzet alırlar. Bizim ibadetlerden usanmamız nefsimizin kötülüğündendir. Çünkü o, Yusuf suresinde bildirildiği üzere alabildiğine kötülük ister. Bu, nefs-i emmarenin sıfatıdır.

Bir mürşidin elinden tutup terbiye yoluna giren kimse ‘emmare’den ‘levvame’ye (kötülüğe sevk eden nefsten kendini kınayan nefse) geçer. Levvamede, yaptığı kötülük ve işlediği günahlardan nefret etmeye başlar. Tövbe ederek günahları terk eder. Günahların terki ise kalbi çirkin sıfatlardan temziler, ibadet ve taata yönlendirir. Sonra kişi ‘nefs-i mülhime’ (ilham alan nefs) mertebesine ulaşır. Güzelce amel etmeye başlar, fakat henüz şeytanın telkinlerinden kurtulamaz. Bu telkinler Allah’ın azametine teslimi engellemeye çalışır.

Fakat nefsi ‘mutmainne’ye (tatmin olma, huzur bulma makamına) ulaşınca Allah Tealâ’nın “Ey nefs! Rabbine geri dön!” hitabıyla şereflenir. Artık o kul Allah’tan razı, Allah da ondan razı olur.

Eğer nefs günahlara düşkünlük halinden Allah Tealâ’ya yakınlık, O’nun rızasını kazanma haline ulaşmaya uygun yaratılmasaydı, Allah Tealâ insana ibadeti, taati emretmezdi. Yani nefs, kemalâta, ilerleyip gelişmeye uygun yaratılmıştır. Mürşid-i kâmiller terbiyelerine girenlerin hallerine uygun zikir dersleri vererek nefslerini ilerletirler.

Allah yolunda ilerleyenlerin işinin zikir olduğu, bu şekilde nefslerin çirkinliklerden sıyrılıp Allah Tealâ’nın övgüsüne layık bir güzelliğe sahip olacağı bildirilmiştir. Bediüzzaman k.s. hazretleri diyor ki: “Ey aziz olan kimse, bil! Zikreden adamın feyz-i ilahîyi celbeden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı kalp ve aklın şuuruna tabidir, bir kısmı da değildir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hali değildir.” Şu halde Allah yolunda olan illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah Tealâ’nın feyzini çeksin.

Eğer insan lâtifelerinin yaratılışına uygun yola girip onların zikirle feyzlenmelerini sağlarsa, onlar huzur ve sükûn içinde olurlar. Aksi halde nefsin benlik yolunu takip ederse hepsi birden her çeşit elem ve ızdıraba düşüp mahvolurlar.

Yarbay Mehmet Ildırar
DEVAMINA BAK


Hayat Dengemiz – Yolumuzun Aslı ve Hedefi

Yü­ce Al­lah’a son­suz hamd ve se­nâ ol­sun.

O’nun eş­siz ha­bi­bi­ne en gü­ze­liy­le sa­lât ve se­lâm­lar ol­sun.

He­pi­niz hoş gel­di­niz, se­fa­lar ge­tir­di­niz.

Al­la­h Te­âlâ at­tı­ğı­nız her adı­ma ve har­ca­dı­ğı­nız za­ma­nın her anı­na kar­şı­lık siz­le­ri zen­gin ha­zi­ne­sin­den di­le­di­ği öl­çü­de mü­kâ­fat­lan­dır­sın. Biz onun mü­kâ­fa­tı­nın öl­çü­sü­nü ak­lı­mız­la bi­le­me­yiz. Bu ne­den­le di­le­di­ği öl­çü­de de­mek ih­ti­ya­cı duy­dum. Lü­tuf ve cö­mert­lik O’nun şa­nın­dan­dır.

Biz­ler öy­le bir pey­gam­be­rin üm­me­ti­yiz ki, Rab­bü’lâ­le­mi­n, onun hak­kın­da,

“Re­sû­lüm, biz se­ni an­cak âlem­le­re rah­met ola­rak gön­der­dik”(En­bi­yâ 21/107) bu­yur­muş­tur.

Yi­ne onun hak­kın­da,

“Sen ol­ma­say­dın (ya Mu­ham­med) fe­lek­le­ri ya­rat­maz­dım”buy­rul­muş­tur. (Ac­lûnî, Keş­fü’l-Ha­fâ, nr. 2121; Şev­kânî, el-Fe­vâ­idü’l-Mec­mua, nr. 1012)

Biz­ler, yüz yir­mi dört bin pey­gam­ber, bü­tün ev­li­ya­lar, in­san­lar ve mah­lû­kat onun ha­tı­rı ve onun­la öğ­re­ti­len ha­ki­ka­ti an­la­mak için ya­ra­tıl­mış­tır. Biz onun üm­me­ti ola­rak onun yo­lun­da yü­rür­ken ezi­yet çek­tiy­sek, sı­kın­tı­ya du­çar ol­duy­sak bu­nun­la if­ti­har et­me­miz lâ­zım­dır. Çek­ti­ği­miz sı­kın­tı­lar, uğ­raş­la­rı­mız, ça­ba­la­rı­mız bi­zi bir oğu­lun ba­ba­sı­na ben­ze­yi­şi gi­bi Pey­gam­be­ri­miz’e ben­ze­ti­yor­sa ne mut­lu biz­le­re.

Al­lah Te­âlâ,

“Ha­yır­lı âkı­bet ger­çek müt­ta­ki­le­rin­dir” (Hûd 11/49) bu­yu­ru­yor.

Al­lah Te­âlâ di­le­di­ği ki­şi­yi aziz eder, di­le­di­ği­ni ze­lil eder. Biz­le­re zil­let yo­lu­nu da aziz­lik yo­lu­nu da O gös­ter­miş­tir. O biz­le­ri ah­se­ni tak­vim üze­re ya­ni en gü­zel şe­kil­de ya­rat­mış; akıl ver­miş, ilim ver­miş­tir. Ver­di­ği ilim Ceb­râ­il (a.s) va­sı­ta­sıy­la Hz. Mu­ham­med’e (s.a.v) gön­de­ri­len Ku­rân-ı Mü­bîn’­dir.

Ta­bii ki Ku­r’an bir der­ya­dır. Uy­gu­la­ma­sı­nın na­sıl ola­ca­ğı­nı sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’in ha­ya­tıy­la or­ta­ya koy­muş­tur. O ha­ya­tıy­la, söz­le­riy­le Ku­rân-ı Ke­rîm’i tef­sir et­miş­tir. Biz­ler bi­ze ver­di­ği akıl ni­me­tin­den, ya­ra­tı­lış­tan ih­san et­ti­ği gü­zel­lik­ler­den, sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’e üm­met ol­ma ay­rı­ca­lı­ğı­nı lut­fet­ti­ğin­den do­la­yı Al­lah’a şü­kre­di­yo­ruz. O şük­rü eda­ya ça­lış­mak ge­re­kir. Çün­kü cüm­le mah­lû­kat Al­lah Te­âlâ’nın zik­riy­le meş­gul­dür. Pey­gam­be­ri­mi­z’e üm­met ol­mak en bü­yük ni­met­tir.

O öy­le bir pey­gam­ber­dir ki, üm­me­ti­ne o de­re­ce düş­kün­dür ki, mah­şer gü­nün­de pey­gam­ber­ler “nef­si nef­si!” di­ye­rek Al­lah’a il­ti­ca eder­ken o üm­me­ti için Al­lah’a ya­ka­ra­cak­tır. O kut­lu pey­gam­be­ri an­mak için kul­lan­dı­ğı­mız ulu ke­li­me­si bi­le onun bü­yük­lü­ğü­nü ifa­de­den âciz­dir.

Onun ar­dın­dan ken­di­mi­ze Pey­gam­be­r’in (s.a.v) ya­ra­nı, dos­tu ve en sa­dık üm­me­ti­ni Ebû Be­kir-i Sıd­dîk efen­di­mi­zi ör­nek alı­yo­ruz. O bir an bi­le kü­für­de kal­ma­mış­tır. İs­lâm’ı, hak da­ve­ti du­yar duy­maz iman et­miş­tir. Yo­lu­muz onun yo­lu ol­ma­lı­dır. Yo­lu­muz onun sa­mi­mi­ye­ti ol­ma­lı­dır. Sa­da­ka­tin­den do­la­yı Rab­bü’lâ­le­min onu ki­ta­bın­da met­he­dip öv­müş­tür.

Onun öy­le bir sa­da­ka­ti var­dı ki mi‘rac ola­yı­nı ken­di­si­ne an­la­tan­la­ra, “Bu­nu Hz. Mu­ham­med söy­le­miş­se doğ­ru­dur” di­ye hiç şüp­he et­me­den ve da­ha ola­yı Pey­gam­ber Efen­di­miz’­den (s.a.v) bi­le biz­zat din­le­me­den tas­dik et­miş­tir. Tek ka­yıt koy­muş­tur: Eğer o söy­lü­yor­sa doğ­ru­dur.

Böy­le bir ör­nek in­sa­nın yo­lun­da, izin­de iler­le­me­ye ça­lış­ma­lı­yız. O, Hz. Re­sû­lul­lah’a (s.a.v) öy­le âşık­tı ki, o üzül­me­sin di­ye üm­met için, ken­di­ni ate­şe at­ma­ya ha­zır­lan­mış ve yü­ce Al­lah’tan şu di­lek­te bu­lun­muş­tur:

“Yâ rab, üm­met-i Mu­ham­med ye­ri­ne be­ni ate­şe at ve be­nim vü­cu­du­mu öy­le bü­yüt ki ce­hen­nem­de bir tek Mu­ham­med üm­me­ti­ne yer kal­ma­sın, hep­si için ben ya­na­yım.”

Bi­zim yo­lu­muz iş­te bu yol­dur. Bu­na Sıd­dî­ki­yye yo­lu ve meş­re­bi de­nir. Pey­gam­ber ema­ne­ti bu yol­la ule­mâ­nın, ev­li­ya­nın, as­fi­ya­nın, ârif­le­rin el­le­riy­le bu­gü­ne ulaş­tı­rıl­mış ve ken­di­mi­ze reh­ber al­dı­ğı­mız gav­sı­mı­za tes­lim edil­miş­tir.

Bu yo­lun reh­be­ri mür­şid­le­ri­miz­den bi­ri­­nin şöy­le söy­le­di­ği­ni işit­tim:

“Yâ rab­bi, be­ni üm­me­ti­ne fe­da ey­le. Bu dün­ya­da on­la­ra ge­le­cek ezi­yet ve ce­fa­yı, âhi­ret­le­ri­ni en­gel­le­ye­cek zor­luk­la­rı çek­me­me­le­ri için be­ni on­la­ra fe­da ey­le.”

Yi­ne bu bü­yük­ler­den bi­ri­ şöy­le de­miş­tir:

“Be­nim ger­çek ev­lât­la­rım, sû­fî­ler­dir.”

Aca­ba sû­fî kim­dir?

Asıl sû­fî­lik yü­ce Al­lah’a âşık ol­mak ve O’nun yo­lun­da ca­nı kur­ban et­mek­tir. As­lın­da bu pey­gam­ber­le­re has bir sı­fat­tır. İn­şal­lah o is­min ta­şı­yı­cı­sı ola­rak o sı­fa­ta bü­rü­ne­ce­ğiz.

Sû­fî Pey­gam­be­ri­mi­z’in ha­li ah­va­liy­le sı­fat­lan­ma­lı­dır. Bil­di­ği­niz gi­bi ta­ri­kat yol de­mek­tir, şe­ri­at da yol ve hü­küm de­mek­tir. Bi­zim ta­ri­ka­tı­mız, şe­ri­atı­mız Hz. Mu­ham­med’in (s.a.v) yo­lu­dur. Ku­r’an ve Sün­net’­tir. Öy­ley­se, sa­da­ka­ti­miz, dü­rüst­lü­ğü­müz, düz­gün­lü­ğü­müz Ebû Be­kir-i Sıd­dîk’ın sa­da­ka­ti­ne, dü­rüst­lü­ğü­ne ben­ze­me­li­dir.

Ta­sav­vu­fa ve­ri­len mâ­na­lar ara­sın­da bü­tün an­lam­la­rı ken­di­sin­de top­la­yan ta­nı­mın şun­lar ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­rum:

“Ta­sav­vuf, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in ah­lâ­kıy­la va­sıf­lan­mak­tır.

Ta­sav­vuf, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’in (s.a.v) şu ha­dis­le­riy­le an­lat­tı­ğı hal­dir:

“Ce­ma­at rah­met­tir, on­dan ay­rı­lık ise azap­tır.” (Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 4/278; İbn Ebû Âsım, es-Sün­net, nr. 93; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 5/217; Sü­yû­tî, ed-Dür­rü’l-Men­sûr, 15/491)

“Si­zin ce­ma­at ha­lin­de ol­ma­nız ge­re­kir. Ay­rı­lık­tan tek ba­şı­na kal­mak­tan sa­kı­nın. Şüp­he­siz şey­tan, tek ka­lan­la be­ra­ber­dir.” (Tir­mi­zî, Fi­ten, 7; Ah­med . Hanbel, el-Müs­ned, 1/18; Hâkim, Müs­ted­rek, 1/114; İb­nü’l-Cev­zî, Tel­bî­su İb­lîs, s. 7)

Mâ­nen ga­fil kal­dı­ğı­nız za­man şey­ta­nın hi­le­le­ri, ves­ve­se­le­ri baş­lar. Zâ­hi­ren kar­deş­le­ri­niz­den ay­rıl­dı­ğı­nız za­man mu­hab­be­ti­niz, gü­cü­nüz aza­lır. Çün­kü Gavs-ı Kas­re­vî (k.s) di­yor ki:

“Al­lah’ın mu­hab­be­ti­ni cez­bet­mek, sâ­lih­le­rin yo­lun­da git­mek mu­hab­bet­siz ol­maz.”

Ne ka­dar gay­ret eder­sen et aşk­sız ve mu­hab­bet­siz gay­ret bo­şa­dır. Bir­lik ve be­ra­ber­lik­te aşk, mu­hab­bet mey­ve­le­ri­ni ve­rir. Bir ara­ya ge­li­şi­mi­zin mak­sa­dı bu­dur. Ta­bii ki en ön­ce ni­yet Al­lah rı­zâ­sı ol­ma­lı de­mek ge­re­kir. Haz­re­ti Pey­gam­ber (s.a.v) ni­ye­tin üze­rin­de du­ra­rak, “Bü­tün amel­ler ni­yet­le­re gö­re de­ğer ka­za­nır; her­kes ni­ye­ti­nin kar­şı­lı­ğı­nı gö­rür” bu­yur­muş­tur. (Bu­hârî, İmân, 41; Ebu Da­vud, Ta­lak, 11; Tir­mi­zî, Ci­hâd, 16; Ne­sâî, Ta­hâ­ret, 59). Sâ­dât-ı ki­râm ni­yet ko­nu­su üze­rin­de çok du­ru­yor. Bu ha­dis için İmam Şa­fiî haz­ret­le­ri şöy­le bu­yu­ru­yor:

“İn­san­la­rın bu söz âyet­tir de­me­sin­den çe­kin­di­ğim için bü­tün ki­tap­la­rın ba­şı­na bes­me­le­den son­ra bu ha­di­s-i şe­ri­fi yaz­ma­dım.”

Evet bü­tün amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir. Tıp­kı her işi­mi­ze bes­me­ley­le baş­la­dı­ğı­mız gi­bi, ni­ye­ti­mi­zi de ha­lis tut­ma­lı­yız. Çün­kü Al­lah rı­zâ­sı için ol­ma­yan amel­ler lâ­net­len­miş­tir.

Ni­yet, için­de ya­şa­dı­ğı­mız, dün­ya ha­ya­tı­nı ge­çir­di­ği­miz ev­le­ri­mi­zin te­me­li gi­bi­dir. Te­me­li bo­zuk bir ev­de ya­şa­mak ne de­re­ce teh­li­ke­li ise, Al­lah rı­zâ­sı­nı ni­yet et­me­den gi­riş­ti­ği­miz amel­le­rin de so­nu­cu fe­lâ­ket olur. Eli­miz­de bir şey kal­maz.

Ni­yet Al­lah rı­zâ­sı için ol­duk­tan son­ra amel ger­çek­leş­me­se de se­vap alı­nır. Ni­ye­ti­mi­zin Al­lah rı­za­sı için ol­ma­sı­nı na­sıl sağ­la­rız di­ye bir so­ru ak­la ge­le­cek olur­sa gav­sı­mı­zın bir du­asıy­la ce­vap ver­mek is­te­rim, o sık sık şöy­le dua et­mek­te­dir:

“Yâ mu­kal­li­bel ku­lûb, kal­lib ku­lû­be­nâ ilâ mu­hab­be­ti­ke”

Ma­na­sı: Ey kalp­le­ri is­te­di­ği gi­bi evi­rip çe­vi­ren Al­lah’ım, bi­zim kal­bi­mi­zi mu­hab­be­ti­ne çe­vir.”

Bu du­ay­la Al­lah’a ya­ka­ra­lım.

Biz­ler be­şe­riz, bü­yük­le­rin söy­le­di­ği bir söz var­dır: “İn­san nis­yan ile ma­lül­dür” ya­ni in­san unut­ma has­ta­lı­ğı ile iç içe­dir. Ama unut­ma­nın da bir ni­met ol­du­ğu­nu bil­mek ge­re­kir. Unut­ma ol­ma­say­dı dün­ya bi­zim için ya­şa­nıl­maz olur­du. Geç­miş­te ya­şa­dık­la­rı­mız, yap­tı­ğı­mız yan­lış­la­rı unu­tu­yo­ruz. Yan­lış­tan ib­ret al­mak, ders çı­kar­mak ge­re­kir. Al­lah Te­âlâ ha­ya­tı­mı­zı ida­me et­tir­me­miz için unut­ma has­sa­sı­nı ih­san et­miş. Rab­bü’l-âle­min hiç­bir şe­yi se­bep­siz halk ey­le­me­miş­tir. Fıt­ra­tı­mı­za ha­ta ve unut­kan­lı­ğı koy­ma­sı­nın da hik­met­le­ri var­dır. Ha­ta da unut­kan­lık da in­sa­na öz­gü­dür. Bir­bi­ri­mi­ze kar­şı ha­ta yap­tı­ğı­mız­da te­lâ­fi­si müm­kün­se te­lâ­fi et­me­li­yiz, yok­sa he­lâl­lik di­le­me­li­yiz. Rab­bi­mi­ze kar­şı iş­le­di­ği­miz ha­ta­dan do­la­yı töv­be et­me­li ve on­dan af di­le­me­li­yiz. Töv­be eden­le­re Hz. Re­sû­lul­lah Efen­di­miz (s.a.v) şu müj­de­yi ver­miş­tir:

“Ger­çek­ten gü­nah­la­rın­dan töv­be eden kim­se, hiç gü­nah iş­le­me­miş kim­se gi­bi­dir.” (İbn Mâ­ce, Zühd, 30; Bey­ha­kî, Şu­abü’l-İmân, nr. 7178; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 10/200; Mün­zi­rî, et-Ter­gîb ve’t-Ter­hîb, nr. 4604)

Al­lah va­adi­ni ye­ri­ne ge­ti­ren­dir. Bu yüz­den töv­be­yi ge­cik­tir­me­me­li­dir. Töv­be­yi ki­me kar­şı di­le ge­tir­di­ği­mi­zin de far­kı­na var­mak ge­rek. Töv­be et­ti­ği­miz Rab­bü’l-âle­min bi­ze şah da­ma­rı­mız­dan da­ha ya­kın­dır. O bi­zim her ha­li­mi­zi bi­lir. Ha­şa, onu kan­dır­mak müm­kün de­ğil­dir. Bi­zim va­zi­fe­miz ih­lâs­lı bir şe­kil­de, töv­be-i na­suh ile töv­be et­mek ve o gü­na­ha bir da­ha dön­me­mek­tir. İş­le­di­ği­miz gü­na­hı se­va­ba ve­si­le kıl­ma­lı­yız. Çün­kü töv­be de bir iba­det­tir. Al­lah’ın em­ri­dir. Bu ko­nu­da bir ha­dis ri­va­yet edi­lir.

“Nef­si­mi kud­ret elin­de tu­tan Al­lah’a ye­min ede­rim ki, eğer siz hiç gü­nah iş­le­me­sey­di­niz, Al­lah si­zi yok eder, gü­nah iş­le­di­ğin­de he­men is­tiğ­far eden ve da­ha son­ra ken­di­le­ri­ni af­fet­ti­ği in­san­lar ge­ti­rir­di.”(Müs­lim, Tev­be, 9, 11; Tir­mi­zî, Cen­net, 2; Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 1/289, 2/305)

Bu ha­dis töv­be­nin öne­mi­ni çok çar­pı­cı bir şe­kil­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır.

Dün­ya im­ti­han­dan iba­ret­tir. Ki­mi­miz sıh­ha­ti­miz­le, ki­mi­miz ai­le­miz­le, ki­mi­miz ço­luk ço­cu­ğu­muz­la, ki­mi­miz var­lık­la, ki­mi­miz yok­luk­la im­ti­han edi­li­yo­ruz. Bun­la­rı na­sıl ta­sar­ruf ede­ce­ği­mi­zi, hak ve hu­ku­ka na­sıl ri­ayet ede­ce­ği­mi­zi Kur’an ve Sün­net be­lir­le­miş­tir. Bi­ze dü­şen Kur’an ve Sün­net’e uya­rak im­ti­ha­nı geç­mek­tir.

Al­lah’ın rah­me­ti her şey­den bü­yük­tür. Bir mi­sal ver­mek ge­re­kir­se şu­nu ak­tar­mak is­te­rim.

Hz. Hü­se­yin efen­di­miz şe­hid edil­di­ği za­man yet­miş ki­şi onun ba­şın­da nö­bet tut­muş, onu çö­le çı­kar­mış­lar­dı. Ye­zîd de­ni­len vah­şi in­sa­na -ki onu lâ­net­le­me­mek ge­rek­ti­ği aki­de­mi­zin en mu­te­ber ki­ta­bı olan Şer­hu’l-Aka­id ad­lı eser­de ya­zı­yor- şe­hid edi­len ev­lâd-ı re­sû­lün ba­şı­nı bir tep­si içe­ri­sin­de sun­muş­lar­dı. Hz. Hü­se­yin efen­di­mi­zin ba­şın­da nö­bet tu­tan yet­miş ki­şi­den sağ ka­lan zat şöy­le nak­le­di­yor:

O ge­ce me­lâ­ike­ler gel­di, pey­gam­ber­ler gel­di, Hz. Pe­ygam­ber’e (s.a.v), ‘Yâ Re­sû­lal­lah, mü­sa­ade et bu kav­mi he­lâk ede­lim, su­ya gar­ke­de­lim, on­lar dağ­la­rın al­tın­da kal­sın’ de­di­ler. Bu­na rağ­men Pey­gam­ber Efen­di­miz, ‘Ha­yır, ben üm­me­ti­mi gör­mek is­ti­yo­rum’ de­di. Bu­na mu­ka­bil Hz. Ha­san efen­di­miz şöy­le di­lek­te bu­lun­du: ‘De­de, ma­dem­ki mü­sa­ade et­mi­yor­sun, ba­ri kar­de­şi­mi su­suz ve aç bı­ra­kıp ken­di­le­ri yi­yip içe­rek onun ba­şın­da nö­bet tu­tan bu in­san­la­rın da ba­şı git­sin hiç ol­maz­sa.’

Bu hi­tap üze­ri­ne rü­ya­yı gö­ren şa­hıs ken­di­si­ni Re­sû­lul­la­h’ın ayak­la­rı al­tı­na atıp af di­le­di­ği­ni, ken­di­si­nin bu azap­tan kur­ta­rıl­ma­sı için yal­var­dı­ğı­nı an­la­tır. O ge­ce nö­bet tu­tan alt­mış do­kuz ki­şi­nin ba­şı­na ev­lâd-ı re­sû­le yap­tık­la­rı­nın ay­nı­sı gel­miş ve baş­la­rı göv­de­le­rin­den ay­rıl­mış bir şe­kil­de bu­lun­muş­lar­dır.

Bu rü­ya­yı gö­ren ve bu ha­li ya­şa­yan ki­şi­nin Rav­za-i Mu­tah­ha­ra’­ya git­me­ye, şe­fa­at di­le­me­ye yü­zü tut­ma­mış. Kâ­be-i Mu­az­za­ma’ya gi­dip rab­bi­ne il­ti­ca et­mek is­te­miş. O ça­re­siz­lik için­de ta­vaf edip, “Yâ rab­bi, sen­den af di­li­yo­rum, fa­kat be­ni af­fe­de­ce­ği­ne de ina­na­mı­yo­rum” der­ken bü­yük zat­lar­dan bi­ri­ onun ha­li­ni gör­müş, kar­şı­sın­da­ki ki­şi­nin gü­na­hı­nı öğ­ren­mek ama­cıy­la de­ğil, ne­den bu ka­dar ümit­siz­lik için­de ol­du­ğu­nu me­rak et­ti­ği için onun ya­nı­na ge­le­rek,

“Ey ha­cı, ha­lin be­ni çok et­ki­le­di, hem bu mü­ba­rek ye­re ge­le­cek ka­dar şu­ur­lu­sun, hem de ümit­siz­lik gös­te­ri­yor­sun. Ne­dir bu hal?” di­ye sor­muş. Adam du­ru­mu­nu an­lat­mak is­te­me­miş, sen ken­di­ne bak der­ce­si­ne onu ken­di ha­li­ne bı­rak­ma­sı­nı söy­le­miş­se de o zat ıs­rar et­miş. Onu ko­lun­dan tu­tup, “Eğer ba­na se­be­bi­ni an­lat­maz­san se­ni bı­rak­ma­ya­ca­ğım” de­miş. Adam ko­nuş­mak is­te­me­yin­ce sor­muş.

“Se­nin gü­na­hın dağ­lar­dan bü­yük mü?”

“Evet bü­yük” ce­va­bı­nı al­mış.

“De­niz­ler­den bü­yük mü?”

“Evet da­ha bü­yük.”

“Arş­tan bü­yük mü?”

“Evet arş­tan da bü­yük.”

“Pe­ki, Al­lah’ın rah­me­tin­den bü­yük mü?”

“Val­la­hi, onun dı­şın­da be­nim iş­le­di­ğim gü­nah her şey­den bü­yük. Fa­kat Al­lah’ın rah­me­ti en bü­yük­tür.”

Ve ger­çe­ği an­lat­mış. Olup bi­te­ni din­le­yen zat ada­mın ko­lu­nu bı­rak­mış ve ya­nın­dan çe­kil­miş. “Ben­den uzak dur, be­ni de ken­din­le be­ra­ber yak­ma” de­miş.

Ama bu­na rağ­men Al­lah’ın af­fı ge­niş, rah­me­ti her şey­den bü­yük­tür. Af­fet­mek de yal­nız onun şa­nın­dan ol­du­ğu­na gö­re, gü­nah ne ka­dar bü­yük olur­sa ol­sun Al­lah’a il­ti­ca et­me­li ve on­dan af di­len­me­li­dir.

Al­lah Te­âlâ in­san­la­ra ne­ye gü­ve­ne­rek gü­nah iş­le­di­ği­ni so­ra­cak. “Yâ rab­bi se­nin rah­me­ti­ne gü­ve­ne­rek iş­le­dik” di­yen­le­ri af­fe­de­ce­ği umu­lur.

Al­lah’ın sev­dik­le­ri­ni sev­mek ge­rek. Eğer Al­lah dost­la­rı­nın sev­gi­li­si olur­sak ev­li­ya­la­ra, en­bi­ya­la­ra, re­sul­le­re ve Pey­gam­be­ri­mi­z’e uza­nan sev­gi yo­lu­na çık­mış olu­ruz. Bu yol­da reh­be­ri­miz Kur’an’dır, ha­dis­tir, mür­şid-i kâ­mil­ler­dir. Bu reh­ber­ler­den ay­rıl­ma­dı­ğı­mız sü­re­ce gü­nah iş­le­sek de yö­nü­mü­zü tek­rar doğ­ru yo­la çe­vi­re­bi­li­riz. Ame­li­mi­ze ve içi­miz­de­ki doğ­ru­luk dü­şün­ce­si­ne gü­ven­me­mek ge­re­kir. Çün­kü hiç­bir amel Al­lah’ın ni­met­le­rin­den bir te­ki­nin bi­le kar­şı­lı­ğı ola­maz. Ba­şı­mı­zı hiç sec­de­den kal­dır­ma­sak bi­le onun ni­met­le­ri­nin hak­kı­nı ver­me­miz müm­kün de­ğil­dir.

Hz. İsâ (a.s) bir âbi­di Fi­lis­tin da­ğın­da iba­det eder­ken gör­müş. Âbid Hz. İsâ’ya, “Ey İsa, bu­lun­du­ğun ye­re bir­kaç ağaç dik, bir­kaç ta­şın ara­sı­nı ça­lı çır­pıy­la ka­pat ki se­ni kı­şın so­ğuk­tan, ya­zın sı­cak­tan ko­ru­sun” de­miş. Hz. İsâ (a.s) ada­ma şöy­le de­miş:

“Bu üç beş gün­lük dün­ya ha­ya­tı için değ­mez. Ömür üç yüz, beş yüz, bi­le­me­din al­tı yüz se­ne­dir; bu­nun için bir yer yap­ma­ya ge­rek yok­tur. Biz­den son­ra bir pey­gam­ber ge­le­cek ki onun adı Ah­med’dir. Onun öm­rü en faz­la alt­mış-yet­miş se­ne ola­cak.”

Bu­nun üze­ri­ne âbid şöy­le de­miş: “Eğer bil­sey­dim öm­rüm bin se­ne sü­re­cek, onu bir sec­de­de bi­tir­mek is­te­rim.”

Biz, öm­rü­mü­zü bir tek sec­de­de bi­ti­re­bil­sek bi­le hiç­bir ni­me­tin hak­kı­nı eda ede­me­yiz. He­le bi­ze ih­san edi­len bu yo­lun, İs­lâm ni­me­ti­nin, ima­nın şük­rü­nü eda ede­bil­mek ne müm­kün­dür.

Ko­nuş­ma­mı­zın şu bö­lü­mün­de Gavs-ı Kas­re­vî Sey­yid Ab­dül­ha­kim Hü­sey­nî haz­ret­le­ri­nin (k.s) te­vec­cüh­te söy­le­di­ği ba­zı şi­ir­le­ri mâ­na ola­rak si­zin­le pay­laş­mak is­ti­yo­rum.

“İlâ­hî, bi­zi kur­tar se­nin mu­ra­dı­na ay­kı­rı iş­ler­den.

On­la­rın bi­zi meş­gul et­me­si­ne izin ver­me.

Eş­ya­nın ha­ki­ka­ti ney­se gös­ter göz­le­ri­mi­ze.

Ya­ni dün­ya­yı an­la­şı­lır kıl bi­ze.

Sev­gi ne­dir, ne­ye ol­ma­lı­dır, as­lı ne­dir âşi­na ey­le fik­ri­mi­ze.

Çün­kü her şe­yin ha­ki­ki­si­ni gör­mek Al­lah’ı bul­ma­ya yar­dım­cı olur.

Dün­ya­nın fâ­ni ol­du­ğu­nu bi­len bâ­ki ola­nı dü­şü­nür,

İn­san­la­rın mah­kum ol­du­ğu­nu bi­len, hâ­ki­mi dü­şü­nür.

İlâ­hî, biz­le­re hak­kı hak ola­rak gös­te­rip ona uy­ma­yı,

bâ­tı­lı bâ­tıl ola­rak gös­te­rip on­dan kaç­ma­yı na­sip ey­le.”

He­pi­ni­zin duy­du­ğu bir ha­dis-i şe­rif var­dır. Al­lah Re­sû­lü (s.a.v),

“Öl­me­den ön­ce ölü­nüz” bu­yu­ru­yor. (Bey­rû­tî, Es­na’l-Me­tâ­lib, nr. 1542; İbn To­lun, eş-Şez­re, nr. 1041; Se­hâ­vî, el-Maka­sid, nr. 1213; Ac­lû­nî, Keş­fü’l-Ha­fâ, nr. 5668). Bu söz­den mu­rat edi­len mâ­na öl­me­den ön­ce nef­si­ni­zi mu­ha­se­be­ye çe­kin ol­ma­lı.

Bir Kürt­çe şi­ir­de şöy­le söy­le­ni­yor:

“Eğer akıl­lı isen sa­va­şa gel,

Bu sa­vaş nef­sin­le yap­tı­ğın sa­vaş­tır.

Nef­si­ne söy­le ne za­ma­na ka­dar gök­ku­şa­ğı­nın renk­le­riy­le,

Ço­cuk­la­rın oyu­nuy­la, mal mülk­le oya­la­na­cak ve se­ni meş­gul ede­cek.

İh­ti­yar ol­du­ğu­nun far­kı­na var ve uyan ar­tık.

Uzun ve ebe­dî yol­cu­lu­ğa çık­ma­dan ön­ce ken­di­ne azık ha­zır­la,

Çar­şı pa­zar açık­ken ge­rek­li her şe­yi te­da­rik et.”

Bir baş­ka Fars­ça şi­ir şu mâ­na­da­dır:

“İh­ti­yar gön­lüm, eğer akıl­lı ve bil­gi­li isen dün­ya ile ar­ka­daş­lık kur­ma.

Çün­kü o ve­fa­lı bir ar­ka­daş de­ğil­dir.

Se­nin­le ya­şa­dı­ğın sü­re­ce ya­ren­lik eder,

Sof­ra ve eğ­len­ce­de ya­nın­dan ay­rıl­maz

Fa­kat kab­rin ba­şın­da se­ni yal­nız bı­ra­kıp dö­ner.

Fır­sat gel­di­ği za­man müh­let ver­mek ha­ram­dır.”

Fır­sat dün­ya­ya ge­li­şi­miz­dir.

Fır­sat iman­la şe­ref­le­ni­şi­miz­dir.

Fır­sat, sev­gi­li Pey­gam­be­ri­mi­z’e (s.a.v) üm­met olu­şu­muz­dur.

Fır­sat, sâ­dâ­ta ev­lât ol­ma­mız­dır.

Fır­sat, ha­ki­ki reh­be­rin ete­ğin­den tut­ma­mız­dır.

Şi­ir şöy­le de­vam edi­yor:

“Ar­tık müh­let ha­ram­dır.

Bir an ön­ce fır­sa­tı de­ğer­len­di­rip kur­tar ken­di­ni.

Ben­de Nuh’un öm­rü yok,

Aşk şa­ra­bı­nı is­te­mek­te ace­le edi­şim o yüz­den.

Al­lah’ın mu­hab­be­ti­ne gar­ko­lup fe­nâ bul­mak iş­ti­ya­kıy­la yan­mam bu yüz­den.

Âşı­ğın gü­zer­gâ­hı sâ­kî­nin aşk şa­ra­bı sun­du­ğu mey­ha­ne­ler­dir.

O me­kâ­na doğ­ru av­det et­me­nin en gü­zel za­ma­nı da se­her vak­ti­dir.”

Dok­tor­la­rın bil­di­ği tıb­bî bir ger­çek var­dır; has­ta­lar sa­ba­ha kar­şı ru­hî bir ra­hat­lık his­se­der­ler. Bu ilâ­hî bir ra­hat­lık his­si­dir. Yu­ka­rı­da mâ­na­sı­nı ver­di­ğim şi­ir­de de se­her vak­ti­ne vur­gu ya­pı­lı­yor. Se­her vak­ti iba­det vak­ti­dir, şi­ir­de mey­ha­ne de­ni­len yer de iba­det­ha­ne­dir.

Ha­dis-i şe­rif­te,

“İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı, in­san­la­ra en çok fay­da­sı do­ku­nan­dır” buy­ru­lur. (Ebû Ya‘lâ, el-Müs­ned, 6/65; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 8/191; Bey­ha­kî, Şu­abu’l-İmân, nr. 7658; Su­yû­tî, Câ­miu’s-Sagîr, nr. 4044)

İş­te bu­ra­da hiz­me­tin öne­mi or­ta­ya çı­kı­yor. Al­lah’ın, üze­rin­de ya­şa­ma­mı­zı tak­dir bu­yur­du­ğu bu top­rak­lar için, dev­let ni­me­ti için şük­ret­mek ge­re­kir.

Tür­ki­ye top­rak­la­rı­nı sev­mek ve dev­le­te des­tek ver­mek ak­lın ge­re­ği­dir. Bi­ri­le­ri kal­kıp dev­le­ti tah­kir edi­ci söz­ler söy­lü­yor­sa ken­di ca­hil­lik­le­ri­ni ya da kö­tü ni­yet­le­ri­ni or­ta­ya ko­yu­yor­lar de­mek­tir. On beş İs­lâm ül­ke­si, bir o ka­dar da gay­ri müs­lim ül­ke gez­dim. Hem di­nî ya­şa­yış, hem coğ­ra­fî gü­zel­lik, hem iti­kad doğ­ru­lu­ğu ko­nu­sun­da hiç­bir ko­nu­da be­nim mem­le­ke­tim­le kı­yas­la­na­cak ül­ke gör­me­dim.

Hi­caz top­rak­la­rı­nın mu­kad­des­li­ği tar­tı­şıl­maz. Bu­nun dı­şın­da hiç­bir mem­le­ket bi­zim mem­le­ke­ti­miz ka­dar ay­rı­ca­lık­lı de­ğil­dir. Ek­sik­lik­ler ol­du­ğu söy­le­ni­len di­nî ya­şan­tı da di­ğer İs­lâm ül­ke­le­riy­le kı­yas­lan­dı­ğın­da ak­la en uy­gun, en olum­lu şek­liy­le bi­zim mem­le­ke­ti­miz­de­ ya­şan­mak­ta­dır. İn­sa­nın ol­du­ğu her yer­de ta­bii ki is­tis­mar var. Ka­nun­la­rı­mız­da ya­hut uy­gu­la­ma­da ek­sik­lik­ler, ha­ta­lar ola­bi­lir.

Bi­lin­me­li­dir ki her tür­lü ek­sik­lik­ten mü­nez­zeh olan sa­de­ce Al­lah’tır. Bi­zim mem­le­ke­ti­miz­de ka­nu­nu ya­pan biz­le­riz, bi­zim tem­sil­ci­le­ri­miz­dir. Do­la­yı­sıy­la ek­sik­lik var­dır, ha­ta var­dır, su­is­ti­mal ola­bi­lir.

Al­lah Te­âlâ,

“Eğer şük­re­der­se­niz el­bet­te si­ze (ni­me­ti­mi) ar­tı­ra­ca­ğım ve eğer nan­kör­lük eder­se­niz hiç şüp­he­siz aza­bım çok şid­det­li­dir”(İb­ra­him 14/7) bu­yu­ru­yor.

Bu ne­den­le bu va­tan top­ra­ğın­da bir­lik ve dir­lik ha­lin­de ya­şı­yor ol­mak­tan do­la­yı şü­kret­mek ge­re­kir. Bu ni­me­tin ek­sik­li­ği­ni gör­mek çok acı ola­cak­tır. Şük­rü­mü­zü mem­le­ke­ti­mi­ze, va­ta­nı­mı­za, dev­le­ti­mi­ze, mil­le­ti­mi­ze hiz­met ile ye­ri­ne ge­tir­mek ge­re­kir. Bu şe­kil­de hiz­met ala­nı­mı­zı ge­niş­let­me­miz lâ­zım­dır. Hiz­met­te in­san ve mil­let ayı­rı­mı ya­pıl­maz. Hiz­met, has­ta­la­rı te­da­vi eden, du­ru­ma gö­re ilâç su­nan bir has­ta­ha­ne gi­bi­dir; has­ta­ha­ne­ye kim ge­lir­se, ona hiz­met edi­lir, ge­rek­li ilâ­cı ve­ri­lir, has­ta­nın zah­me­ti çe­ki­lir, has­ta iyi­le­şin­ce, her­kes se­vi­nir. Bu an­la­yış biz­le­ri yu­ka­rı­da bah­set­ti­ğim ha­di­si şe­rif­te bil­di­ri­len “in­san­la­rın en ha­yır­lı­sı ol­ma” müj­de­si­ne ulaş­tı­rır.

Mem­le­ke­te hiz­me­tin par­tiy­le, par­ti­ci­lik­le, si­ya­set­le il­gi­si yok­tur. O ba­kım­dan mem­le­ke­te hiz­met et­mek için par­ti­ci­lik yap­mak mut­lak amaç ol­ma­ma­lı, par­ti he­def­len­me­me­li­dir. Ama mem­le­ke­ti­mi­ze hiz­met ede­ce­ği­ni dü­şün­dü­ğü­müz in­san­la­ra yar­dım­cı ol­mak da boy­nu­mu­zun bor­cu­dur. İçer­de hal­kın bir­lik be­ra­ber­li­ği için ça­lı­şı­yor, ba­rış ve hu­zur için uğ­ra­şı­yor, hür ve mü­ref­feh bir hal­de ya­şa­ma­mı­zı sağ­lı­yor­sa, dı­şa­rı­da ül­ke­mi­zin çı­kar­la­rı­nı sa­vu­nu­yor, bi­zi hay­si­yet­li bir şe­kil­de tem­sil edi­yor­sa va­tan­daş­lık gö­re­vi­mi­zi ye­ri­ne ge­tir­mek­te has­sas dav­ra­na­rak oy kul­lan­ma­mız ve o in­san­la­ra du­amız­la des­tek ver­me­miz ge­re­kir. Bu­nun dı­şın­da po­li­ti­ka ke­li­me­si ben­de hoş an­lam­lar çağ­rış­tır­mı­yor.

İyi bir ge­le­cek için geç­mi­şi iyi bil­mek ve olay­lar­dan ders al­mak ge­re­kir. Biz unut­kan ta­bi­at­lı­yız. Kul­lu­ğu­mu­zu, dün­ya­ya ne için gel­di­ği­mi­zi unu­tu­yo­ruz ba­zan. Pey­gam­ber Efen­di­miz (s.a.v),

“Al­lah’a töv­be edi­niz. Şüp­he­siz ben, gün­de yüz de­fa Al­lah’a töv­be edi­yo­rum” bu­yu­ru­yor. (Bu­ha­rî, Daavât, 3; Ede­bü’l-Müf­red, nr. 621; Müs­lim, Zikir, 42; Ah­med b. Han­bel, el-Müs­ned, 4/211, 260)

Bu ha­dis­te­ki mak­sat ne­dir di­ye dü­şü­nür­sek ga­ye­nin Al­lah’ı an­mak, O’na kul ol­du­ğu­mu­zu ha­tır­la­mak ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Yok­sa pey­gam­ber­den gü­nah sa­dır ol­maz, ha­ta sa­dır ol­maz. İş­te bu se­bep­le geç­mi­şi iyi de­ğer­len­di­rip ge­le­ce­ğe ha­zır­lan­mak icap eder.

Bu es­na­da da bir­lik be­ra­ber­lik için­de ol­ma­nın ne de­re­ce önem­li ol­du­ğu­nu ha­tır­lat­mak is­te­rim.

Si­vil top­lum ku­ru­luş­la­rı ça­tı­sı al­tın­da bir ara­ya gel­mek, ha­yır amaç­lı, da­ya­nış­ma amaç­lı top­lan­mak ge­rek­mek­te­dir. Mem­le­ke­te hiz­met bu şe­kil­de olur. Ben âci­za­ne bü­tün var­lı­ğım­la bu tarz bü­tün ça­lış­ma­la­rın des­tek­çi­si ol­du­ğu­mu bil­dir­mek is­te­rim.

Bu hiz­met­le­rin önün­de ol­mak, ön­cü­sü ol­mak üs­tün­lük ve­si­le­si de­ğil­dir. Âyet-i ke­ri­me­de,

“Al­lah ya­nın­da en de­ğer­li ola­nı­nız O’na kar­şı en tak­vâ­lı ola­nı­nız­dır” (Hu­cu­rât 49/13) buy­ru­lu­yor.

Tak­vâ Al­lah’tan kork­mak, O’nu sev­mek, O’na lâ­yı­kıy­la kul­luk yap­mak için gay­ret gös­ter­mek­le olur. Bir şe­kil­de bu hiz­met­le­rin ucun­dan tu­tu­yor­sa­nız gül bah­çe­si­nin için­de­si­niz de­mek­tir. Ni­ye­ti­niz Al­lah rı­zâ­sı ol­du­ğu, ben­lik ol­ma­dı­ğı, “İn­san­la­rın en ha­yır­lı­sı in­san­la­ra en çok fay­da­sı do­ku­nan­dır” öl­çü­sü­nü bi­lip hiz­met et­ti­ği­niz müd­det­çe ya­pı­lan ha­yır­lar­dan his­se alır­sı­nız.

Biz­ler dün­ya­ya gel­mek su­re­tiy­le bu ema­ne­ti yük­len­dik. Ka­lu be­lâ gü­nü ya­ra­ta­nı­mı­za kul­luk et­me­yi va­ad et­tik. Hiz­me­ti­miz­le, iba­de­ti­miz­le gay­ret gös­te­re­ce­ğiz. Gü­cü­müz ka­dar ça­lı­şa­ca­ğız ve için­de ola­ca­ğız in­şal­lah.

Bu du­ru­mu an­la­tan şöy­le bir kıs­sa var­dır:

Dik bir yo­ku­şu aş­ma­ya ça­lı­şan yor­gun ve ter­li kap­lum­ba­ğa­ya ne­re­ye git­ti­ği­ni sor­muş­lar, o da, “Hac­ca gi­di­yo­rum” ce­va­bı­nı ver­miş. “Sen bu yük­le, bu ya­vaş­lık­la, bu ağır­lık­la mı hac­ca gi­de­cek­sin? Bu çok zor bir yol­cu­luk” de­miş­ler. Kap­lum­ba­ğa, “Ol­sun, o yol­da öl­mek de gü­zel!” de­miş.

Hiz­met yo­lun­da ol­mak ge­rek. İl­la ne­ti­ce al­mak şart de­ğil­dir. Ni­ye­ti­miz ve gay­re­ti­miz önem­li­dir. Bi­zim işi­miz ne ce­ma­at­çi­lik­tir ne ta­ri­kat­çı­lık­tır. Bi­zim işi­miz sû­fî­lik­tir, bu da yo­lu cen­ne­te çı­kan Pey­gam­be­ri­mi­z’e (s.a.v) uy­ma, ben­ze­me ve onun gi­bi ya­şa­ma ça­ba­sı­dır. Biz­ler İs­lâm di­ni­ni ken­di ak­lı­na, key­fi­ne ve men­fa­ati­ne uy­du­ran­lar­dan de­ğil, İs­lâm di­ni­ne sa­mi­mi ola­rak uyan­lar­dan ve onun ter­bi­ye­sin­den is­ti­fa­de eden­ler­den ol­mak için ça­lış­ma­lı­yız. Biz­den ön­ce­ki ec­da­dı­mı­zın, âlim­le­rin, sa­lih­le­rin ve sâ­dât­la­rın yo­lu buy­du.

Bu yol­da mu­vaf­fak ol­ma­mız için dua edin.

Al­lah Te­âlâ yü­zü­nüz­den te­bes­sü­mü, yü­re­ği­niz­den ih­lâ­sı ek­sik et­me­sin.

Al­lah’a ema­net olun.

(Bu yazı, S. Muhammed Sa­ki Erol’un 2004 yılında İne­göl Oy­lat’ta Se­mer­kand il tem­sil­ci­le­ri top­lan­tı­sın­da yap­mış ol­du­ğu soh­bet­lerden derlenmiştir.)
DEVAMINA BAK


Vesile ve Tevessül Nedir?


Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, son derece yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep oluyor. İtikat sahasına dair mevzular da bu yanlıştan nasibini alıyor. Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi, tevessül de kaynaklara bakmadan, yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.

Vesile kelimesi “vasıta, yol, sebep, derece, yakınlık, şefaat ve fırsat” gibi manalara gelir. Dinî bir terim olarak da “Allah katında derece elde etmek, bir fayda sağlamak veya bir zararı savmak, dünya ve ahirette arzulanan bir şeyi elde etmek için Allah’a taatte bulunup salih amel işlemek veya bir peygamber, Allah katında derece sahibi olan bir veli üzerinden Allah’tan istemek” demektir.

Ayrıca vesile, “cennette yüksek bir derecenin, bir makamın ve Hz. Peygamber s.a.v.’e verilecek şefaatin adıdır.” (Buharî, Müslim)

Vesile ile aynı kökten türemiş olan tevessül de aynı manadadır. Son devrin İslâm alimlerinden Ebu Bekir Câbir Cezâirî, “Akîdetü’l-Mü’min” adlı eserinde şöyle tarif eder: “Allah Tealâ’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesiyle ihtiyacı gidermek için salih bir amel veya salih bir zatla Cenab-ı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.”

Diğer bir tarife göre tevessül, herhangi bir arzusu veya isteği olan kişinin “Allahım! Şu sıkıntımın giderilmesi veya şu isteğimin gerçekleşmesi için falan zatın senin katındaki yeri, mevkii, hakkı, hürmeti adına, onun hatırına senden istiyorum” diyerek dua edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etmesidir. (Muhammed Nesib Rifâî, et-Tevessül) Yaşadığımız çağda bir yandan fikir akımlarının etkisi, diğer yandan İslâmî konularda giderek artan eğitim eksikliği, çok yüzeysel bazı eleştirilerin zamanla yanlış bir şekilde kemikleşmesine sebep olmuş bulunuyor. İtikad sahasına dair mevzular da bu alanın içine giriyor.

Geçtiğimiz aylarda ele aldığımız şefaat konusu gibi tevessül de, bu konudaki kaynaklara bakmadan ve yeterince düşünülmeden ele alınan bir konu. Ne yazık ki yapılan eleştiriler kafaları karıştırıyor. Oysa aynı mevzular İslâm’ın ilk asırlarında da söz konusu olmuş ve İslâm alimleri bu konuları kesin olarak çözmüşler, Kur’an ve Sünnet’e dayanarak gerekli cevabı vermişlerdir.

İsimler, işler hakkı için

Şüphesiz ilk tevessül Cenab-ı Mevlâ’nın isimleri ile yapılan tevessüldür. Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları incelendiğinde tevessülün bu kısmının büyük yer tuttuğu görülecektir. Hak Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“En güzel isimler Allah’a aittir; o halde O’na bu isimler ile dua edin.” (A’raf, 180)

Yine kaynaklarından öğrendiğimize göre namaz, oruç, Kur’an tilaveti, zikir gibi ibadetlerle ve af dilemek, hayır işlemek, haramdan sakınmak gibi salih amellerle de tevessül edilebilir.

Hz. Peygamber s.a.v. ibadetlerle ve salih amellerle tevessül yapılabileceğini şu hadis-i şerifte açıkça ifade buyurmaktadır:

“İsrailoğulları’ndan üç kişi yolda yürürlerken şiddetli bir yağmura yakalandılar. Yakınlarında bulunan bir dağdaki mağaraya sığındılar. Dağdan büyük bir kaya parçası mağaranın ağzına yuvarlandı ve çıkışı kapattı. Bu hal karşısında aralarından biri diğerlerine;

– Allah için yapmış olduğunuz amellerinize bakın, onların hürmeti bereketine Allah’a dua edin. Umulur ki Allah Tealâ taşı aralar ve bu sıkıntıyı giderir, dedi.

Bunun üzerine içlerinden biri şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Hayli yaşlanmış anne ve babam benim yanımdaydı. Bir de henüz küçük olan çocuklarım vardı. Onları geçindirmek için hayvan otlatırdım. Akşam yanlarına dönünce hayvanları sağar, çocuklarımdan önce anne ve babama içirirdim. Bir gün vaktinde gelemedim, geceye kaldım. Geldiğimde onları uyur buldum. Daha önce olduğu gibi hayvanlarımı sağdım. Onları uykularından uyandırmaya kıyamadım, elimde sütle başlarında bekledim. Bu arada çocuklar, açlıktan ayaklarımızın dibinde ağlaşıyorlardı. Anne ve babamdan önce onlara süt vermeyi uygun görmedim. Süt kabı elimde onların uyanmasını bekledim. Derken sabah oldu. Nihayet uyandılar, sütlerini içtiler. Ya Rabbi! Eğer bu amelimi senin rızan için yapmışsam, bize şu kapalı yerden bir yol aç da içine düştüğümüz şu sıkıntıdan kurtulalım, dedi.

Bunun üzerine mağaranın ağzını kapatan kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Diğeri şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Amcamın bir kızı vardı. İnsanlar içinde en çok sevdiğim o idi. Ondan benim olmasını istedim, kaçındı. Nihayet bir kıtlık senesinde sıkıntıya düştü, ihtiyaçları için bana geldi. Ben de kendini bana teslim etmesi karşılığında yüz yirmi altın vereceğimi söyledim. O da kabul etti. Sonunda ona sahip olacaktım. Tam isteğime kavuşacakken bana, ‘Ey Allah’ın kulu, Allah’tan kork. Nikâhsız olarak bana ilişme!’ dedi. Ben de hemen vazgeçip kalktım, o işten vazgeçtim. Altınları da ona bıraktım. Halbuki o en beğendiğim kişiydi. Ya Rabbi! Bunu sırf senin rızan için yapmışsam, içine düştüğümüz şu sıkıntıyı gider, bizi buradan kurtar, dedi.

Kaya biraz daha aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi. Üçüncüleri ise şöyle dua etti:

– Ey Allahım! Ben ücretle işçi çalıştırıyordum. Ücretlerini verdim, fakat içlerinden biri ücretini almadan çekip gitti. Ben de onun payını kendi namına çalıştırıp işlettim. Birçok mal elde ettim. Uzun müddet sonra o işçi dönüp geldi ve ‘Allah’tan kork! Hakkım olan ücretimi ver!’ dedi. Ben de ‘Şu gördüğün deve, koyun, inek, hayvan sürüleri ve köleler senindir. Hepsini al götür.’ dedim. Adam hayret edip, ‘Allah’tan kork! Benimle alay etme!’ dedi. Ben de, ‘Seninle alay etmiyorum. Gerçekten onlar senindir, al götür.’ dedim. O da hiçbir şey bırakmadan hepsini sürüp götürdü. Ey Allahım! Eğer ben bu amelimi senin rızan için yapmışsam, şu içine düştüğümüz sıkıntıdan bizi kurtar, dedi.

O zaman kaya tamamen açıldı, adamlar mağaradan yürüyerek çıktılar.” (Buharî; Müslim; Ahmed b. Hanbel)

O’nun tevessülü, O’nunla tevessül

Enes b. Malik r.a.’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ali r.a.’ın annesi Fatıma bint Esed (Allah ondan razı olsun) vefat ettiğinde Rasulullah s.a.v. bizzat kabre indi. Kabir hayatının rahat ve hoş olması için kabrin köşelerini genişletir gibi işaret buyurdu. Affedilmesi için Allah’a yalvardı ve duasını şu cümlelerle bitirdi:

“Ya Rabbi, peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için annem Fatıma bint Esed’i affet, onu kelime-i şehadet üzere sabit tut ve kendisine kabir rahatlığı ver. Çünkü sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Ebu Nuaym, Hilye)

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber s.a.v., hem kendisiyle, hem de kendisinden önceki peygamberlerle tevessül edip, elinde büyüdüğü için “annemden sonra annem” buyurduğu Hz. Fatıma b. Esed r.a. için Allah Tealâ’ya dua etmiştir.

Kendisi tevessül eden Hz. Peygamber s.a.v., biz müslümanların da Allah Tealâ’ya yönelmesine vesile olmuştur. Zira o, dünya ve ahirette huzur bulmamıza, Allah’ı tanımamıza, O’na yaklaşmamıza sebep kılınmıştır. Allah’ı ancak O’nunla tanıyabilir, ancak O’nun rehberliğinde Allah’a gidebiliriz. O’nun bize öğrettiği her amelle Allah’a yaklaşır, sevap kazanırız. Bu vesile ile günahlarımız dökülür, derecelerimiz yükselir, ihtiyaçlarımız giderilir ve O’nun şefaati ile ilâhi rıza ve cennete kavuşuruz.

Hz. Adem a.s. da Hz. Rasulullah s.a.v.’i vesile kılarak dua etmiştir. O, yasak ağaçtan yedi ve bu onun cennetten çıkarılmasına sebep oldu. Sonra kusurunu anladı, affı için ağladı ve:

– Ya Rabbi! Beni Muhammed’in hatırına affeyle, tövbemi kabul buyur, diye yalvardı. Yüce Allah:

– Ey Adem, sen benim habibim Muhammed’i nereden tanıyorsun,” diye sordu. Hz. Adem a.s.:

– Ya Rabbi! Sen beni cennete yerleştirdiğin zaman arşın üzerinde ve cennetin her yerinde, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasulullah’ cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. İsmi senin isminle birlikte zikredilen ve her yere nakşedilen bu zatın senin katında çok kıymetli ve sevgili birisi olduğunu anladım. Bundan dolayı O’nu vesile ederek affımı istedim, dedi. Yüce Allah:

– Evet, doğru söyledin, O benim habibimdir. Senin evlatlarından birisi olup peygamberlerin sonuncusudur. Seni O’nun hatırı için affettim. Eğer O’nu yaratmasaydım seni de yaratmazdım, buyurdu.

(Hâkim, el-Müstedrek, 2/615; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 5/488, 499; Tabarânî, el-Mu’cemü’s-Sağir, 2/82-83; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/253)

Yağmur ve kör adam

Hz. Peygamber s.a.v.’in huzuruna bir kimse geldi, o sıralarda hüküm süren şiddetli kuraklıktan şikayet edip yağmur için Allah’a dua etmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Rasulullah s.a.v. minbere çıkıp dua etti, hemen sonra yağmur yağdı.

Fakat bir müddet sonra bir grup, Rasulullah s.a.v.’in huzuruna gelip yağmurun haddinden fazla yağdığını, sıkıntıya düştüklerini, neredeyse helak olacaklarını söylediler. Yağmurun durması için dua etmesini talep ettiler. Hz. Peygamber s.a.v. dua etti, yağmur bulutları hemen açılarak şehrin etrafına doğru yayıldı. Bu durum karşısında Rasul-i Ekrem s.a.v. tebessüm etti ve:

– Hey Ebu Talip! Şimdi burada olsaydı çok sevinirdi. Onun söylediği şiiri bize kim söyleyebilir, diye sordu.

Hz. Ali r.a. ayağa kalkarak:

– Bana öyle geliyor ki siz şu şiiri kastediyorsunuz: “Hürmetine bulutlardan yağmur beklenilen bir zat terkedilir mi hiç? / O öyle bir iyiliksever ki, yetimler eline bakar, dullar ona güvenir.”

Hz. Ali r.a. bu şiirden birkaç beyit daha okuduktan sonra Kinâne kabilesinden biri kalktı ve şu beyitle başlayan bir şiir okudu:

– İlâhî! Hamdolsun ki Nebiyy-i Ekrem’in yüzü suyu hürmetine bize yağmur verdin.

Rasulullah s.a.v. okunan şiiri çok beğendiğini söyledi. Abdullah b. Ömer r.a.’ın da Ebu Talib’in yukarıdaki şiirini sık sık tekrarladığı ve Rasulullah s.a.v. yağmur duası için minbere çıktığında bir sahabinin de bu şiiri devamlı okuduğu nakledilir. (Aynî, Umdetu’l-Kârî, VI/12)

Osman b. Huneyf r.a. da bir rivayetinde şunları anlatmıştır:

Gözleri görmeyen bir adam Hz. Peygamber s.a.v.’e geldi ve:

– Ya Rasulallah, dua edin de gözlerim iyi olsun, dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v.:

– İstersen dua edeyim, istersen sabret. Ama sabretmen senin için daha hayırlıdır, buyurdu.

Adam, görmüyor olmanın kendisine çok ağır geldiğini ve açılması için dua etmesini istedi. O zaman Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurdu:

– Öyleyse git, güzel bir abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra şöyle dua et: “Ya Rabbi, ben senden diliyorum. Rahmet Peygamber’i ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed! Ben seninle Rabbine yöneliyorum, istiyorum ki bu yönelişim sebebiyle gözlerim açılsın. Ya Rabbi! O’nun şefaatini benim hakkımda kabul eyle ve benim de kendim için yaptığım duayı kabul et.”

Osman b. Huneyf r.a. şöyle diyor:

“Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık ki tekrar geldi. Gözleri iyileşmişti.”

(Tirmizî, Deavât, 119; İbn Mâce, İkâme, 189; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/138; Hâkim, el-Müstedrek, 1/526; Heysemî, ez-Zevâid, 2/279)

Unutulan ihtiyaç

Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz zamanında bunun gibi birçok örnek hadise yaşanırken O’nun vefatından sonra da vesileyle yapılan duaların kabul olduğu hadiseler yaşanmıştır.

Hz. Osman r.a.’ın hilafeti döneminde muhtaç bir kişi ihtiyacı için Hz. Osman r.a. ile görüşme isteği ile uzun süredir yanına gidip geliyor, fakat karşılık bulamıyordu. Bir gün adam Osman b. Huneyf r.a. ile karşılaştı ve durumunu ona arzetti. O da kendisine:

– Git, güzel bir abdest al. Sonra iki rekât namaz kıl ve Cenab-ı Hakk’a şöyle dua et: “Allahım! Rahmet Peygamberin Muhammed s.a.v.’i vesile ederek sana yöneliyorum. O’nun hatırı ile senden diliyorum. Ya Muhammed, ben seninle Rabbine yöneliyorum. Bu ihtiyacım hallolsun” de. Sonra da ihtiyacını Allah’a arzet, dedi.

Adam söyleneni yaptı. Sonra Hz. Osman r.a.’a gitti. Kapıcı onu huzura çıkardı. Hz. Osman r.a. bu zata: – Gel yanıma otur, ihtiyacın ne ise söyle, dedi.

O zat anlatıyor:

– Hz. Osman ihtiyacımı yerine getirdi ve kusura bakma, şimdiye kadar ihtiyacını unutup karşılık veremedim, onun için geç kaldı. Bundan sonra ne zaman bir ihtiyacın olursa gel, hemen ihtiyacını hallederim, dedi.

Adam işi görülünce gidip Osman b. Huneyf r.a.’a teşekkür etti ve:

– Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen benim hakkımda onunla konuşuncaya kadar ihtiyacımı görüp benimle ilgilenmiyordu, dedi. Osman b. Huneyf r.a. da:

– Allah’a yemin olsun ki onunla senin hakkında hiçbir şey konuşmuş değilim, deyip âmâ adamın Rasulullah s.a.v.’den dua istemesi hadisesini anlatmıştır. (İbn Mâce, İkâme, 189; Münzirî, et-Tergîb, I/473-475)

Peygamber Efendimiz s.a.v. gözleri görmeyen adama tevessül duasını öğretmiş ve bu olaya şahit olan Osman b. Huneyf de bu duayı Hz. Osman r.a. zamanındaki o muhtaç kişiye öğretmiştir.

Bir başka örnek hadise şudur: Halife Hz. Ebu Bekir r.a. İslâm’ı terk eden kabilelere karşı ordu hazırladığında, kendilerine cesaret vermesi amacıyla Hz. Abbas r.a.’ı yanına almış ve:

– Ya Abbas! Sen Allah’tan yardım iste, ben de amin diyeyim. Umuyorum ki Nebiyy-i Ekrem’e olan yakınlığın dolayısıyla duan boşa çıkmaz, demiştir. (Aynî, Umdetü’l-Karî, 6/13)

Ehl-i Beyt, ehl-i takva

Hz. Abbas r.a.’ın vesile kılındığının anlatıldığı bir başka rivayete göre, Hz. Ömer r.a. döneminde müslümanlar kuraklık yüzünden kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya geldiler. Bunun üzerine halife Hz. Ömer r.a., Hz. Abbas r.a.’ı vesile ederek Allah’tan yağmur talebinde bulundu ve şöyle dua etti:

“Allahım! Bizler daha önce Peygamberimiz’i vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise Peygamberimiz’in amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et!”

Enes b. Malik r.a., Hz. Ömer r.a.’ın bu duasından sonra kendilerine yağmur ihsan edildiğini belirtir. (Buharî)

Buharî şerhlerinde bu hadis ile ilgili aşağıdaki açıklamalara yer verilmektedir: “Yağmur için dua etme hadislerinde kaydedildiğine göre Halife Hz. Ömer r.a., dua etmesi için Hz. Abbas r.a.’a ricada bulunmadan önce insanlara:

“Rasulullah s.a.v., bir evladın kendi babasına verdiği değer ve önem kadar Abbas r.a.’a değer verirdi..” demek suretiyle onların Abbas r.a.’a tabi olmalarını ve başlarına gelecek musibetlerin gitmesi için onu vesile kılmalarını tavsiye eder ve bizzat Abbas r.a.’tan dua etmesini isterdi. O da kendisinin, Hz. Peygamber s.a.v.’e olan nesep yakınlığı ve O’nun katındaki mertebesi sebebiyle kendisiyle tevessülde bulunulduğunu zikrederek duasına başlardı.

Allah katında değeri olan zatların mertebesiyle tevessülde bulunmanın caiz olduğunu belirten Muhammed Zahid Kevserî rh.a., yukarıdaki bu hadis hakkında şöyle demektedir:

“Hz. Ömer r.a.’ın bu uygulaması, Rasulullah s.a.v.’in hayatta olan hısım ve akrabasıyla tevessülde bulunmanın cevazına delil teşkil etmektedir.

Hz. Ömer’in Abbas r.a. için, ‘Başınıza musibet geldiğinde onu (Abbas r.a.’ı) vesile edinin!’ ifadesi, ‘ondan dua isteyin’ manasına gelmez. Çünkü Hz. Ömer r.a., bu cümleyi onun dua etmesini istedikten sonra söylemiştir. Dolayısıyla bu ifade, ‘Onunla Allah’a tevessül edin!’ manasına gelir ki bu da salih zatların mertebesiyle tevessüle delalet eder.” (Makâlât)

İslâm bilginleri Halife Hz. Ömer r.a.’ın yukarıda söz konusu edilen uygulamasına dayanarak musibetler anında Ehl-i Beyt ve ehl-i takvanın Allah’a şefaatçi kılınabileceklerini kabul etmişlerdir. (Aynî, Umdetü’l-Kârî, 5/256)

Alimlerin alimlerle tevessülü

Sahabe döneminde yaşanan tevessül sonraki dönemlerde de devam etmiş, büyük mezhep imamları diğer imamları vesile kılarak dua etmişlerdir.

Büyük alim İbn Hacer el-Mekkî rh.a., “Hayrâti’l-Hısân fî Menâkıbı’l-İmam Ebi Hanife en-Numan” adlı eserinin yirmi beşinci bölümünde şöyle demiştir:

“İmam Şafiî, Bağdat’ta kaldığı günlerde İmam Ebu Hanife’nin türbesine gelir, ziyaret eder, kendisine selam verir, sonra Allah Tealâ’ya ihtiyacını gidermesi için onunla tevessül ederdi.”

Bir seferinde de İmam Şafiî hazretlerine, Mağripliler’in İmam Malik rh.a. ile tevessülde bulundukları söylenince bunu hoş görüp onları menetmemiştir.

İmam Ahmed b. Hanbel rh.a. de İmam Şafiî rh.a. ile tevessülde bulunuyordu. Oğlu Abdullah buna hayret edip babasına durumu sorunca İmam Ahmed:

– Şüphesiz İmam Şafiî insanlar için güneş, beden için sıhhat gibidir, demiştir.

Bir başka örnekte de İmam Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî k.s. şöyle demiştir:

“Kimin Allah Tealâ’ya arzedecek bir ihtiyacı olur ve giderilmesini isterse, İmam Gazalî ile tevessül edip ihtiyacını Cenab-ı Hakk’a arz etsin.” (Nebhanî, Şevâhidü’l-Hak, 166)

Bu örneklerde gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber s.a.v. ile tevessülün yanında O’nun vârisi olan salih zatlarla da tevessül yapılabilir. Zira fazilet ve ilim sahibi salih kimselerle Allah’a tevessül etmek, onların şahıslarıyla değil, salih amel ve üstün meziyetleri sebebiyledir. Çünkü fazilet sahibi bu hale ancak salih amelleri ile ulaşmıştır.

Rıza ve yakınlık için

Başta Rasulullah s.a.v. olmak üzere Allah Tealâ’nın sevdiği kulları var. Peygamberler, sahabiler, veliler ve salih kullar Allah’ın rızasını kazanmış kimselerdir. Peygamberlerin durumu zaten bellidir; peygamberlik görevinin verilmesiyle en büyük mertebeyi ve en yüksek dereceyi elde etmişler demektir.

Veli ve salih kimseler ise Hz. Peygamber s.a.v.’e tabi oldukları, Allah’ın emir ve yasaklarına titizlikle uydukları için velilik ve salihlik mertebesini elde etmişlerdir. Bunlar Allah katında hatırı olan zatlardır, manevi makam ve mevki sahibidirler. Kişi bu kimseleri veya bunların makam ve mevkiini, hal ve hatırını vesile ederek Allah’tan isteyebilir. Mesela: “Allahım! Peygamberin veya filanca veli kulunun hürmetine senden istiyorum.” diyebilir.

Bu yazıda ve kaynaklarda yer alan çokça tevessül örneklerini anlamakta ve kabullenmekte zorlananların önlerindeki en büyük engelin bencillik ve kibirleri olma ihtimali bulunuyor. “Allah ile aramıza kimse giremez!” diyorlar. Sanki Allah Tealâ’nın Kur’an’da övdüğü nebilerden, sadıklardan, velilerden, şehitlerden üstünler! Halbuki onların vesilesi, Allah katında kabul görmüş varlıklarının bereketi olmasaydı bugün Allah Tealâ’dan habersiz kalacaklardı.

Kendilerinin kimseye ihtiyacı olmadığı, akıl ve fikirleriye her şeyin üstesinden gelecekleri zannını telkin eden şeytan ve nefse dikkat etmek lazım. Sanki hiç yaşanmamış gibi sayısız vesile örneğini görmezden gelmek yanlış bir tutumdur. Acaba yine şeytan ve nefs, peygamberleri ve salih insanları vesile edinmekten men ederken, insanların kendilerini örnek almalarını mı istemektedirler? Peygamberleri ve salihleri taklit etmekten men edenler, kendilerinin taklit edilmesini mi telkin ediyor olabilir mi?

Vesile ve tevessülü reddedenler iddialarını delillendirirken ayet ve hadislerin bir kısmını alıp bir kısmını terk ediyorlar. Ayetin kimler ve neler hakkında nazil olduğunu bilmeden, önceki müfessirlerin tefsirlerini dikkate almayıp, kendi görüş ve fikirlerine göre konuşmuş oluyorlar. Meselenin en temeline dönersek, Allah Tealâ kendisi ile kulları arasına vesile koyarak kendisini tanıttı, emir ve yasaklarını aktardı. O’nun adeti böyledir, bu şekilde irade etmiştir. Vesile kıldığı kullarını da Kitabında övgüyle anmıştır. Aklı başında hiçbir müslüman onları Allah Tealâ’nın yerine koymaz, fakat Allah Tealâ’ya yolculuklarında onların maddi ve manevi varlıklarının refakati ve bereketiyle yol almaya çalışırlar. Onları vesile ederek Asl’a ulaşmaya çalışırlar.

(Kaleme Alan: Siraceddin Önlüer)
DEVAMINA BAK


Rabıtanın Kurandan Deililleri - Rabıtanın Sünnttten Deililleri- Rabıtanın Bilimsel Delilleri

RABITANIN KURAN’DAN DELİLLERİ

*-  Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
  “Ey iman edenler! Allah(-u Teala)dan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe Suresi 119)

Bu ayeti kerimede mü’minlere hitap edildiği açıktır. Bu da göstermektedir ki “Sıdk” sıfatı, imandan daha hususi (özel) bir manaya sahiptir. Çünkü iman edenlere “sadıklarla” beraber olunması emredilmiştir.
  Yani sıdk mertebesinde bulunan herkes mü’mindir, ancak her mü’min sıdk mertebesinde değildir

  Bu ayette emir buyrulan “beraberlik” iki şekilde olur:

1- CİSMANİ BERABERLİK: Bu türlü beraberlik, sadıkların meclisine bizzat devam ederek, onlardan ilim, fazilet ve feyz almakla olur.
  Kişi sadıklarla beraber olmak için, onların meclislerine devam eder, söylediklerini dinler, hal ve tavırlarını örnek alır.

  Bundan dolayıdır ki Ashab-ı kiram (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in etrafında pervane olur, sürekli onunla beraber bulunmaya gayret ederlerdi.
  Uzak beldelerde bulunanlar da fırsat buldukça ve yol emniyetini temin ettikçe, her taraftan Alemlerin Efendisi’ni ziyarete gelirlerdi.

2- RUHANİ BERABERLİK
  Eğer kişi, ayeti kerimede “Sadıklarla beraber olun” emri olduğu halde sadıklardan cismani olarak ayrı bulunuyorsa ne yapacaktır?

  İşte bu durumda da onların gidişatlarına uyacak, yaptıklarını yapıp, yapmadıklarını terk edecek, onların hal, tavır, davranış ve sözlerini onların gıyabında hayalinde canlandıracak ve onların hali ile hâllenecektir.

  Ehlulalh’ın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi, gıyaben şahıslarını ve hallerini düşünmek de fayda verir.
  Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında (beyninde) ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezahür eder (açığa çıkar) k,, rabıta da bundan ibarettir.

  İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) “Sadıklarla beraber olunuz” ayetinin tfsirinde şöyle demiştir:
  “Bu ayeti kerimede bahsi geçen sadıklardan murad; kamil mürşidlerdir. Bir salik onların kapılarında ciddiyetle hizmet eder, muhabbetiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı terk etmeye, Allah’u Teala yolunda istikamet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur ve huzur-u hakk’a kavuşur.”

  Müfessir Alusi (Rahimehullah) ise, yukarıdaki ayetin tefsirinde: “Sadık ve Salihlere karışınız (onlarla iç içe olunuz) ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes, yakın olduğu kimseye uyar” demiştir.

  Bu ayet-i Kerime’yi Ubeydullah Ahrar Hazretleri de rabıtaya delil olarak zikretmiştir.

*-  Diğer bir ayeti celilede de Mevla Teâlâ:
  “Kullarımın içine gir, cennetime gir.” Buyuruyor. (Fecr Suresi 29-30)

  Bu ayeti celilenin açık beyanından da anlaşılacağı üzere; dünyada, Allah’u Teâlâ’ya mahsus olan özel kulların arasına girmek, ahirette cennetlere girmeğe vesiledir.

  Tabi ki, dünyada devamlı o dostlar arasında bedenen bulunmak mümkün değilse de, rabıtadan ibaret olan manevi beraberlik, ehli için müyesserdir.

  Ali Haydar Efendi (Kuddise Sirrahu) “Ruhul beyan tefsirinden naklen şöyle yazmıştır: “Bu ayeti celile, Süleyman Aleyhisselam’ın: “Beni rahmetinle Salih kullarının içerisine girdir.” (neml Suresi 19’dan) duasını beyan eden ayet-i kerime gibidir.

  Hususi kullar zümresine girmek, saadet-i ruhaniye (ruhun mutluluğu) onlarla beraber cennet ve derecelerine kavuşmak ise, cismani (bedenle alakalı) saadettir.

  Nitekim Mevla Teâlâ: “Kullarımın arasına gir, Cennetime gir” buyuruyor.

  Necmüddin-i Kübra (Kuddise Sirrahu) Hazretleri, “Te’vilat-ı Necmiyye” isimli eserinde, bu ayet-i kerimenin te’vilini yaparken:
  “Benim (zatım)la ve sıfatlarımla baki olan (tarikattan sonra hakikate kavuşarak manevi diriliği bulmuş) kullarımın içine gir.
  Zatını (kendini) ve enaniyetini (benliğini) yok ettiğin için, Zat’ımın cennetine gir” diye mana vermiştir.

DOSTLARININ YOLUNA UYMAK
*-Cenab-I hak şöyle buyuruyor:
  “Bana yönelenin yoluna uy..” (Lokman Suresi 15)

  Bazı müfessirler bu ayet-i kerime hakkında şunları söylemişlerdi: “Burada geçen ‘Enabe” kelimesinin anlamı “Meyletmek ve bir şeye rücu’ etmek” demektir.
  “Bu iname (Allah’u Teala’ya yönelmek) peygamberlerin ve Salihlerin yoludur.” (İbni Atıyye, el-Muharraru’l veciz, 4/349; Kurtubi, El-Cami’u’li ahkami’l Kur’an, 14/45)

  İsmail Hakkı Bursevi (Kuddise Sirrahu) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle demiştir:
  Bu ayette, kâfir ve fasıklarla sohbetten sakındırma ve Salihlerle (beraberliğe) teşvik vardır. Çünkü kişilerin bir araya gelmesi, birbirini etkilemeyi gerektirir. Tabiatlar cezp edici, hastalıklar geçici ve sirayet edicidir.
  Bundan dolayı Semure ibn-i Cündeb (Radıyallahu Anh) den rivayet edilen bir hadislerinde, Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
  “Müşrikle bir çatı altında oturmayınız ve onlarla bir arada durmayınız. Kim onlarla oturur veya beraber bulunursa, o da onlar gibidir.” Buyurmuştur. (Tirmizi, Siyer:42, No:1605, 4/156)

  Yani: “Müşriklerle bir yerde oturmayınız, aynı mecliste toplanmayınız ki, beraberlikten dolayı onların kötü ahlakı size sirayet etmesin ve çirkin halleri size bulaşmasın.”

  Alusi (Rahimehullah) ise şöyle demiştir:
  “Bu ayetle kamil (manen olgun) insanlara uyup, nakıslardan yüz çevirmeye ve kamil olanları, nakıs (eksik) olanları kemale erdirmesine işaret edilmiştir.

  Bütün bu ifadeler, Allah’u Teala’ya inabe etmiş (yönelmiş) velilerin yolu olan: “zikir”, “rabıta” ve “Murakabe” gibi vazifelere tabi olmanın faziletlerini açıklamak, buna mukabil nefislerinin arzularına uyarak bu büyüklerin yollarını inkara kalkışanların, kendilerinden de, fikirlerinden de uzak durulmasının önemini beyan hususunda, ne kadar net ve tesirli manalar ihtiva etmektedir.

RİBAT EMRİ
*- “Ey iman edenler! Sabredin (düşmanlarınızla) sabır yarışı edin (onlara galip gelin, sınırlarda) nöbet bekleşin ve Allah(u Teala’ya muhalefete kalkışmak)tan sakının ki, felaha (kurtuluşa)a eresiniz.” (Al-i İmran suresi 200)

  Bu ayeti celilede yer alan (Rabidu) emr-i celilinin masdarları olan “Ribat” ve “Murabata” tabirleri; “Sınırda düşmanı gözetlemek”, “Nöbet tutmak”, “Verilen emrin eksiksiz yerine getirilmesi” anlamlarını ifade eder.

  Beden ile nefsin irtibatını sağlaması ve “Halk alemi” ile “Emir alemi”ni bünyesinde barındırması dolayısıyla kalbe de “Ribat” denmiştir.

  Zira “Nazargahı ilahi” kabul edilen ve “Masiva” (Allah’u Teala’dan gayrısı)nın girmemesi için her şeyden önce gözetlenmesi gereken yer hiç şüphesiz ki kalptir.

  Kur’an-ı Kerim’de (Rabidu) şeklinde geçen ve emir ifade eden “Ribat” ve “Murabata” tabirlerinin; yalnızca maddi ve dış düşmanlara karşı değil:” ve “kötülüğü emredici” karakteri ile tanımlanan nefs ve şeytan düşmanına karşı da vaziyet almayı, bunların aldatıcı hilelerine karşı kalbi gözetlemeyi” amir bulunduğu ve başından beri bu ayet-i kerimenin, iki manayı da aynı anda hedef aldığı, hemen hemen çoğu müfessirlerce söz konusu edilmiştir.

  Unutulmamalıdır ki; hem fertlerin hem de toplumların hayatında sıcak savaşlar geçici, soğuk savaşlarsa sürekli ve daimidir.
  Sıcak savaşlarda dış, soğuk savaşlarda ise iç düşmanın dikkatle gözetlenmesi gerektiği açık bir husustur.
  Zamanın icap ve ihtiyaçlarına göre bunların tercih edilip değerlendirilebileceği söylenebilir. Bu sebeple ayeti kerimeyi:
  “İslam düşmanlarına karşı hazır olmak, teyakkuzda bulunmak (uyanık davranmak)” manasında anlamak yanında, bizleri Allah’u Teala’nın dininden uzaklaştırmak için mücadele vermek manasında anlamalıyız.
  Kaldı ki müfessirler bu terimlerin tasavvufi anlamlarını gösterirken İslami delillere istinad ettirmeyi de ihmal etmemişlerdir.

  Mesela Rağıb el-İsfahani (Rahimehullah) “Ribat” ve “Murabata” nın ikili anlamına işaret ederken:
  Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’dan rivayet edilen: “Zorluklara rağmen abdest almak, mescidlere çok adım atmak ve bir namazın ardından diğer namazı beklemek, işte ribat budur” (Müslim, taharet 14, no 251, 1/219; Tirmizi, Nesai, Muvatta, Ahmed-el müsned) hadisi şerifine dikkat çekmiştir.

  Ardında Kur’an-ı Kerim’de, “Rabt” kökünden türetilmiş kelimeleri ihtiva eden ayetleri sıraladıktan sonra:
  “O (Allah’u Teala) mü’minlerin kalplerine sekineti (iç huzuru, manevi kuvvet ve sabrı) indirendir” (Fetih Suresi 4’den) ayetinde hereketle, bu ayetlerdeki “Rabt”ın:
  “kalp sekineti (kalbin huzur bulup yatışması ve sukunete ermesi)” manasına delalet ettiğini söylemiştir. (Rağıb el-İsfahani, Müfredat-ü elfazı’l-Kur’an, sh:338-339)

  Dolayısıyla kelimenin gerek lügat anlamı gerekse İslam alimlerinin yukarıda işaret ettiğimiz fikirleri, “Ribat” ve “Murabata”nın sadece sufilerce değil, diğer alimlerce de tasavvufi bir muhtevaya sahip olduğunu gösteriyor.

  Bu kelimelerden türetilerek vücud bulan müesseselerin, hem askeri ve idari, hem de dini ve tasavvufi sahalarda hizmet veren kuruluşlar olarak faaliyette bulunduğu tesbit edilmiştir. (Sühreverdi, Avarifü’l-mearif 103, 133)

  Her halükarde ribat emrinin zahiri manası, düşmana karşı nübet tutma anlamında olduğuna göre, İbn-i Abbas, Ebu Zerr ve CVabir (Radıyallahu anhuma)’dan rivayet edilen:
  “Senin en büyük düşmanın, iki yanının arasında olan nefsindir.” (Beyhaki, ez-zühd, No:345, sh:190; Deylemi, Müsnedül Firdevs No: 5248, 3/408 )

  Cihadın en üstünü, kişinin Allah’u Teala uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” (İbn-i Neccar, Deylemi, Ali el-Müttaki, kenz’ul- Ummal, No: 11262, 11265, 4/439-431)

  İşte rabıtanın önemi burada çok daha iyi anlaşılmaktadır. Rabıta yapan bir insan devamlı Allah ‘u Teala’nın nurunu ve rızasını talep ettiğinden nefsine ve şeytana karşı nöbet yerini terketmemekte, teyakkuz halinde beklemektedir.

YARATIKLARI DÜŞÜNMEK
  Mevla Teala bir ayeti kerimesinde:
“(O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta otururken ve ynları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allah (u Teala’y) ı zikrederler ve göklerle yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.” (Al-i İmran 191 den)

  Gökler, yerler ve içindekiler hakkında tefekkürde bulunmak övülen bir amel olduğuna göre yaratıklar içerisinde en kıymetli varlık olan inan-ı kamil hakkındaki rabıta ve tefekkür niçin zemmolsun.

  Müfessirlerin İmamı Fahruddin-i Razi (Rahimehullah) bu ayet-i celilenin tefsirinde şöyle bir açıklamada bulunmuştur:
  “Allah’u Teala kendini zikretmeye teşvik etti. Fakat iş tefekküre gelince, Zatı hakkında düşünmeye teşvik ve davet etmedi. Aksine yerlerin ve göklerin tefekkür edilmesini teşvik etti.

  Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin:
“Mahlukatı (yaratıkları) tefekkür ediniz, Halik’ı (Yaratıcıyı) tefekkür etmeyiniz.” (Ali el-Muttaki, Kenzu’l Ummal, No:5706, 3/106) sözü de bu aynı manadadır.

  Bunun sebebi şudur:
  Biz, yaratılan varlıkları düşünerek, onun yaratıcısı hakkında bir bilgiye sahip olabiliriz. Varlıkları düşünmek ve onlardaki İlahi sanat ve tecelliyi görmek mümkündür, fakat Zat-ı Bari’yi düşünmek mümkün değildir.” (Fahruddin-i Razi, Mefatihu’l Ğayb, 9/111)

  Bir ayeti celilede ise:
  “(Habibim!) De ki, göklerde ve yerde neler olduğuna bakın!” (Yunus 101’den) buyrulmaktadır.

  Görüldüğü üzere bu ayeti celilede, göklerde ve yerlerde bulunanlara bakılması emredilmiştir. Bu bakıştan maksat, varlıkların Allah’u Teala’nın varlığına, birliğine, kudretine delalet yönlerini düşünmek üzere bakmaktır.

  Yerde bulunan yaratıklar içerisinde, Allah’u Teala’yı en iyi tanıtacak mahluk ise insandır. Çünkü insanda, Allah’u Teala’nın sıfatlarının suretleri bulunmaktadır. Fakat her insan, görüldüğünde ve hatırlandığında Allah’u Teala’yı hatırlatmaz.
  “Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Nesai, es- Sünenü’l Kübrai Tefsir:180, No:11235, 6/362; Taberi, Cami’ul Beyan, No: 17723, 24, 25, 26, 6/575; Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-usül, sh: 140; Haysemi, Mecma’uz-zevahid,10/78 )

  Dolayısıyla görülmeleri Allah’u Teala’yı akla getiren velileri mümkün oldukça gözle görmek, bu mümkün olmadığında ise onları, Allah’u Teala’yı hatırlattıkları için hayal etmek ve onlara rabıta yapmak da bu ayeti celiledeki emrolunan nazara (yaratıklara bakmaya) dahildir.


RABITANIN SÜNNETTN DELİLLERİ


Sahabe-i Kiram rabıta yapmış mıydı? Diyenlere sadece ve sadece Ebubekir-i Sıddik (Radıyallahu anh)’ın şu hadisesini anlatmak bile kafidir.

  Şöyle ki: O, ruhaniyet hasebiyle Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hiç ayrılmadığından, hatta kaza-i hacet için bile Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den hali (boş) bir yer bulamadığından dolayı Peygamberimiz’den çok utanırdı.
  Bu durumu Efendimiz’e şikayet ettiğinde, peygamber efendimiz O’na ruhsat vermişti. (Abedst bozarken dahi gayri ihtiyari bir şekilde Resulüllah’ı hatırlamasında bir sakınca olmadığını beyan etmiştir) (Risale-i Halidyye Tercümesi, Mütercim, Şerif Ahmed İbn-i Ali, sh: 11-12, Esad Sahıbzade, Nurul Hidayeti ve’l irfan, sh: 30; Yusuf Şevki, Hediyetü’zakirin, sh 23)

  Bakınız, Hazreti Ebubekir Radıyallahu anh Hazretlerinin haline. Resulüllah Efendimiz’i düşünmekten bir an bile boş kalamıyor. Nerde olursa olursun onu düşünüyor. Neden? Çünkü Peygamber efendimiz, Allah’u Teala’nın nurunu ona ulaştıran bir vesile. Yoksa cennet ile müjdelenen ve peygamberler hariç bütün insanların imanı ile tartıldığı zaman imanı ağır gelen bir insan neden direk Allah’ı düşünmesin?

  Ey cahiller! Bu büyük sahabeyi de şirk ile mi suçlayacaksınız?

  SEVBAN (RADIYALLAHU ANH)
  Resulüllah efendimizin azatlısı Sevban (Radıyallahu nah) Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç durmazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldiğinde, Resulüllah (Sallallah Aleyhi ve Sellem) ona:
  “Senin rengini ne değiştirdi” diye sordu. O da:
  “Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum.
  Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim” diye cevap verince:
  “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine in’am ettiği peygamberler, sıddiklar, şehitler ve Salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” (Nisa suresi 69) ayet-i celilesi nazil oldu. (Begavi, Me’alimü’t-Tenzil: 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No:334, sh: 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286)

  İşte sahabe-i Kiramın sevgisi ve rabıtası. Peygamberimizi göremedikleri zaman onu düşünmekten ve O’ndan ayrı düşmekten renkleri solan sahabe efendilerimiz.

  Haydi, ey cahiller! Bu sahabeyi’de “Neden Allah’tan korkusuna sararmıyor da Peygamberi görmediği için sararıyor” diye şirk ile suçlayın!

  SENİ HATIRLADIĞIM ZAMAN…
  Said ibn-i Mansur ve ibn-i Münzir (Rahimehullah) Şa’bi (Radıyallahu anh)den şöyle rivayet etmişlerdir:

  Ensar-ı Kiramdan bir zat, efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelerek:
  “Ya Resulallah! Vallahi elbette sen bana canımdan, oğlumdan, ailemden ve malımdan daha sevgilisin.
  Eğer ben evimde iken seni hatırladığımda gelip seni görmezsem, o kadar darlanıyorum ki, ruhumun bedenimden çıkacağını zannediyorum.” Dedi ve ağlamaya başladı. (Said ibn-i Mansur, es-Sünen, No:661, 4/1 308; Taberani, ibn-i Merdüye, Ebu Nuaym, Ziya-i makdisi, Suyuti, ed-Dürrül Mensur 2/588 )

  Gördüğünüz gibi sahabe-i Kiram Resulüllah’ı düşünmeden bir an bile geçiremiyordu ve Peygamber Efendimizde onları kendisini düşünmekten men etmiyordu. Dolayısıyla rabıtanın bir bid’at olduğunu söylemek kadar art niyet olamaz.

O PEYGAMBERDİR FARKLIDIR!
  Sahabe Efendilerimizin rabıtasının ne kadar şiddetli olduğunu görüyorsunuz. İnkârcılara sahabe-i Kiramdan da örnek verdiğimiz zaman inkâr yolları kapandığı için bu sefer: “Ama o Peygamberdir” diyerek yeni bir çıkış yolu aramaya kalkarlar. Onlara da şöyle cevap veririz:

  Peygamber Efendimiz Ebu Hureyre (Radıyallahu Anh)’den rivayetle şöyle buyuruyor:
  “Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Ka’beye bakmak, Okumadan da olsa mushafa bakmak, Âlimin yüzüne bakmak” (Deylemi, Müsnedü’l Firdevs, 2/190 no:2969; Suyuti, nebhani, el-Fehu’l Kebir, No:6097, 1/566)

  Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
  “Beş şey ibadettendir; Ka’beye bakmak, anne-babaya bakmak, Zemzeme bakmak ki o, günahları sildirir, bir de âlimin yüzüne bakmak” (Ali el- Muttaki, kenzu’l Ummal, No.43494, 15/880, Münavi, Feyzül Kadir, No:3971, 31613)

  Yine Abdullah ibni Mes’ud (Radıyallahu anh)den gelen bir hadis-i şerifte Hazreti Ali (Radıyallahu Anh)ı işaret ederek:
  “Ali’nin yüzüne bakmak ibadettir” buyurmuştur. (Hâkim, El-Müstedrek, No: 4683, 82,81, 3/153; Taberani, el-Mu’cemü’l Kebir, No:207, 18/109; Deylemi, el-Firdevs, 4/294; Bu Nuaym, Hılyetü’l-Evliya, 2/183, 5/58 )

  Efendimizin “Ali’nin yüzüne bakmak sevaptır” ve “Âlimin yüzüne bakmak sevaptır” hadis-i şerifleri bize gösteriyor ki, suretlere bakılması ve düşünülmesi peygamberlere has olan bir özellik olmayıp, ilmi ile amel eden âlimlerin yüzüne bakmak da sevaptır.

  Ve Efendimizin beyanına göre âlimlerin yüzüne bakmak sevap ise onları Allah için sevmek ve düşünmekte de hiçbir mahzur yoktur.

  İmam-ı Münavi bu âlimlerden maksadın Şeriat ilmini bilen ve bildiği ile amel eden âlimler olduğunu bildirmiştir.

  Herallî (Rahimehullah şöyle demiştir) “Âlimin yüzüne bakan kimse, onu görmekle Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmaya niyet etmelidir.” (Feyzu’l Kadir 3/613)

BAKMAK VE RABITA
  Şimdi diyeceksiniz ki bakmak ve düşünmek ile Allah’u Teâlâ’ya yaklaşmakta nasıl bir bağlantı olur? Said İbni Cübeyr (Radıyalahu Anh)Den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah efendimiz şöyle buyuruyor:
  “Evliyaullah o kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır.” (Nesai, es- Sünenü’l Kübrai Tefsir:180, No:11235, 6/362; Taberi, Cami’ul Beyan, No: 17723, 24, 25, 26, 6/575; Hakim-i Tirmizi, Nevadir’ul-usül, sh: 140; Haysemi, Mecma’uz-zevahid,10/78 )

  Bu hadis-i şerifte, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan insanlardan bahsedilmektedir. Dolayısıyla Allah’ı hatırlamaya vesile, araç, sebep olmaktadırlar. Gördüğümüz zaman Allah’ı hatırlıyor isek düşündüğümüz zaman da hatırlamamız mümkün olacaktır.

  Bakınız, inkârcılar “Allah yerine koydukları mürşidi düşünüyorlar” diyerek bizim şeyhe taptığımızı ve dolayısıyla şirke düştüğümüzü ileri sürüyorlar. Hâlbuki Peygamber Efendimiz onların görüldüğü zaman Allah’ı hatırlattığını buyurmuş ve Allah’ı hatırlamak için onların yüzüne bakılmasının önünü açmıştır.

  Yani “neden Allah’ı hatırlamak için evliyayı aracı yapalım” diyenlere “Allah’ı hatırlamak için aracı koymak şirktir” diyenlere böylelikle peygamberimiz cevap vermiş oluyor. Tabi bu iddiaları ortaya atanlar cahilliklerini ortaya koymuş oluyorlar.

  Ey cahiller! Peygamberi de mi şirk ile suçlayacaksınız!…

  İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “En hayırlı meclis arkadaşlarımız kimlerdir” diye soranlara:
  “Kimi görmek size Allah’ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilmini artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa.” Buyurdu. (Askalani, Heysemi, Mecma’üz-zevaid, 10/226; Ebu Y’al, el-Müsned, no: 2437, 4/326; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned, No:27670, 27672, 10/442, 443; hakim-i Tirmizi, Nevaridiru’l-usul, sh:140)

  Zaten görülen Allah dostunun, Allah’ı hatırlatması onun beyaz sakalı sakalı veya sarığından değil, ruhaniyetinin kemalatındandır. Asıl mesele ruhaniyettir. Dolayısıyla görülünce Allah’ı hatarlatan bir şeyin, düşünüldüğünde hatırlatmaması imkansızdır.

  Mesela şehevi şeyleri düşünmek insanın şehvet duygularını harekete geçirir. Hatta ilmihallerde şehvetin temas ile mi, düşünerek mi oluştuğu bile konu olmaktadır. Dolayısıyla düşünmek, hatırında canlandırmak kadar etkili bir hareket yoktur.

  Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere onları bizzat gördüğümüzde Allah’u Teala’yı hatırlamamız ne kadar normal,  meşru ve olması gereken bir davranış ise, onları bizzat göremediğimiz zamanlarda, onların suretlerini hayal edip düşünmemiz de neticede bize Allah’u Teala’yı hatırlatacağı için, rabıtayı kul ile Allah arasında perde değil de, tam tersine kulu Allah’u Teala’ya götüren bir vasıta olarak görmemiz icap eder.

DAHA İYİ ANLAMAK İÇİN MİSAL VERELİM
  Mesela ben, Efendi Hazretleri’ni gördüğüm zaman bana Allah’u Teâlâ’yı hatırlatıyor. Aklıma Allah korkusu, akabinde günahlarım ve eksiklerim geliyor. Bu davranış yukardaki hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere meşrudur. O halde ben, Allah’u Teala’yı hatırlamak için Efendi Hazretlerinin suretini gözümün önüne getirebilir miyim? Getirebilirim çünkü bakmak ve düşünmek arasında fark yoktur. Hatta düşünmek bazen bakmaktan daha tesirlidir.

RABITA KELİMESİ
  Bütün bu delillerin arasına sıkışıp kalan inkarcılar çıkacak yol bulamayan bu sefer “rabıta” kelimesine takılırlar. Sahabelerin “rabıta” gibi ifadelerinin olmadığını ileri sürerler. Burada önemli olan isim değil manadır.

  Yukarıda da gördüğünüz gibi sahabe-i kiram bizim rabıta dediğimiz olayı yaşamakta ve aşırı düşkünlüklerini beyan etmektedirler.

  Ancak buradaki önemli husus sahabe-i Kiram, tabiin ve onların etba’ında bulunan kalbi ve hubbi rabıta, tekellüfe (hiçbir zorlamaya) muhtaç olmaksızın kendilerinde hâsıl oluyordu. Bu nedenle buna bir isim vermeleri de gerekmiyordu. Sonra zaman uzayıp kalpler bulanınca ve muhabbet azalınca, meşayıh, bu sevgi irtibatını açıkça müridlerine tenbih etme ve muayyen bir vakit koyma zaruretini hissetiler ki böylece onlar, mürşidlerinden feyiz alabilmeleri için kalplerini zorla da olsa toplamaya muvaffak olabilsinler. Daha sonra bu sevgiye “bağlayıcı” anlamına gelen “rabıta” adını verdiler.

  Böylelikle sünnette hadis-i şerifler ile sabit olan bu fiil, tasavvuf erbabında eğitim metodu olarak rabıta ismi ile yer aldı.

  Dolayısıyla “rabıta” kelimesinin sonradan verilmiş bir isim olması, “Allahı hatırlatan” bu yöntemin bid’at olduğu anlamına gelmez.

RUHLARIN BİRBİRİYLE BULUŞMASI
  Aişe (Radıyallahu anha9 annemizden rivayete göre, Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:
  “Ruhlar toplu (halde gezen) ordulardır. Onlardan (ezelde, Allah’u Teâlâ yolunda) birbiriyle tanışanlar i’tilaf eder (anlaşır), Tanışmayalar ise ihtilaf ederler (dünyada zıtlaşırlar)” (Buhari, enbiya:3, No:3158, 3/1213; Müslim, Birr:49, No:2638, 4/2031; Ebu Davud, Edeb:19, No:4834, 2/65; Ahmed İbn-i Hanbel, El-Müsned, No: 7940, 3/151; Sehavi, el-mekasıdülhasene, No:95, sh:73)

  Abdullah Bidn-i Amr ibn-i As (Radıyallahu anhuma)dan rivayet edilen bir hadis şerifte Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
  “Muhakkak ki müminlerin ruhları, daha sahip (ler)i (birbiri) ni görmeden, bir gün ve gecelik yol mesafesinde karşılaşırlar.” (Ahmed İbni Hanbel, El-Müsned No: 7068, 2/683; Buhari, El-Edebül müfred, No: 263, sh:89; Deylemi, El-Müsnedül Firdevs, No:912, 1/237; Hakim-i Tirmizi, nevadiru’l usul, sh: 164)

  Hakim-i Tirmizi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifi naklettikten sonra şöyle demiştir:
  “Ruhların hali bir hayli acayiptir, çünkü ruh, semavi 8aslı gökten gelme) olduğu için hafiftir. Şehvetlerin karanlığıyla nefis ona karıştığı zaman ağırlaşır.
  Fakat nefis bir takım riyazatlarla şehvetten uzaklaşır ruh ondan kurtulur ve bulanıklığı durulursa, işte o zaman eski hiffet ve tahareti (hafiflik ve temizliği) geri döner ve öyle bir hale sahip olur ki ona ancak kalbi Allah’u Teala’ya inanmış ve onunla mutmain olmuş olanlar inanır. (Hakim-i Tirmizi, Nevaridu’l Usul 164)

  İmam-ı Münavi bu hadisi naklederek şöyle demektedir:
  “Ruhlari nefsin bulanıklarından kurtulup, lezzet ve şehvet elbiselerini çıkararak, geldikleri manevi aleme döndüklerinde, ölüm sebebiyle bütün maddi kayıtlardan ayrıldıkları için, hürriyetlerie kavuşarak göğe yükselir ve sağken Allah’u Teala’ya yönelme hususundaki gayret ve çalışmaları nisbetinde, istedikleri yerlerde dolaşırlar….

  Şimdi burada insanın aklına “bunlar ölü olduğu için serbesttir veya birbirine kavuşur. Bu ölülere has bir özelliktir” diye soru işareti gelebilir. Şimdi nakledeceğimiz hadis-i şerif bu sorulara da cevap vermektedir.

  İmare İbni Huzeyme ibn-i Sabit (Radıyallahu anhum) şöyle anlatıyor:
  Babam Huzeyme bir kere rüyasında sanki Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in alnı üzerine secde ettiğini görmüş, bunu Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e anlatmıştı.
  Bunun üzerine Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ruh ruha kavuşur” buyurmak suretiyle mubarek başını eğerek ona rüyada gördüğü gibi yapmasını emretti. Babam da arka tarafından Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in alnı üzerine secde yaptı.” (Ebn-i Ebi şeybe, Musannef, İman: 18, 7/243; Ahmed ibni hanbel, El-Müsned, No:21963, 21937, 21941, 21943i 21944, 8/201; Nesai, es-Sünenül Kübra, Ta’bir:5, No: 7631, 4/384; ibn-i hıbban, el-İhsan, No:7149, 16/98 )

  İşte bu hadis-i şerif tereddüt ve şüpheye mahal bırakmayacak bir şekilde ruhların buluştuğu ve iltifat (yöneliş) mahallinin özellikle en şerefli uzuv olan yüze doğru olduğunu göstermektedir ki, bu da rabıtaya işaret etmektedir.

  Şimdi günümüz inkarcıları “Resulüllah anlına secde yaptırmış” diyerek Yüce Peygamberi de (haşa) şirk ile itham edebilirler.

  Cahiller bilmez ki, Allah’u Teala’da meleklerine Adem Aleyhisselama secde etmelerini emir buyurmuştur. Bu secdeler Adem Aleyhisselam’a veya peygamberimizin alnına değil, Allah’u Teala’ya yapılmıştır.

  Bakın Ali Haydar Efendi bu hadis-i şerifi okuduktan sonra en buyurmuştur:
  “Ayının postu bile tabaklanarak temiz olduktan sonra, seccade olabiliyorsa Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in mübarek alnından daha temiz seccade olur mu?”

  İşte aynı şekilde rabıta yapılan kişinin yüzüne yönelmek demek ona tapmak manasına gelmemektedir. Bilakis o zat Mevla Teâlâ’nın tecellilerinin mazharı olarak düşünülmekte ve hakikatte Allah’u Teâlâ’dan istenmektedir.

  Ayrıca yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, kâmil bir mürşidin ruhaniyetinin, aralarında ne kadar mesafe bulunursa bulunsun, kendisine candan iştiyak ve muhabbetle bağlı olan ve ona rabıta yapan müridleriyle irtibat kurmasına ve ona yol gösterici olmasına bir mani yoktur.

  Bütün bu hadisi şerifler bizlere ruhların birbirleriyle nasıl irtibat kurduğunu ispat ederken, teveccüh ve rabıta hakkında da büyük bir delildir.

  Bu diller, rabıtanın meşruluğunu değil ne kadar lüzumlu olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bunca delili inkar etmek, görmemezlikten gelmek veya yok saymak akıllı insanların sergileyeceği bir davranış değildir. Bir insan uygulamıyorsa bile inkar etmemelidir. Allah’a ve resulüne muhalefet etmemelidir..

  İnkar bir bataklıktır, çırpındıkça batmak kaçınılmazdır. Allahu Teala bilerek vyea bilmeyerek inkar eden insanlara uyanış nasip eylesin. Bizlere yolumuzun önemini kavrayarak dört elle sarılma aşkı ihsan eylesin..

RABITANIN BİLİMSEL DELİLLERİ

Peygamberimizin sahabesinin, Allah’ın en sevgili kulu, habibi olan ve bizim de herşeyimizden çok sevmemiz emredilen O yüce Peygamberden ayrı kaldıklarında, yanındayken aldıkları feyz ve muhabbeti devam ettirmek için kullandıkları rabıta yolunu bu gün bilim dünyası TELEPATİ adı ile kabul ediyor.

Evet, dini imanı bilimle açıklamaya kalkan ve “bu bilime uymuyor onun için yoktur, şu bilime uymuyor onun için yoktur” diyen akılcılar ve Rabıtanın hiçbir tesiri yoktur diyerek inanları şirkle suçlayan vehhabi=selefi zihniyetindeki insanlar!

  İşte bilim, işte tıp… Buna ne diyeceksiniz…
TELEPATİ NEDİR?

  Bakınız küçücük bir araştırma ile telepati hakkında nasıl bilgilere ulaştık. Wikipedia sitesinde şu gerçekler yazıyor:

Telepati ya da uzaduyum bireyler arasında bilinen beş duyunun yardımı olmaksızın gerçekleştiği ileri sürülen bilgi aktarımıdır. Bir başka deyişle, telepati parapsikolojide incelenen paranormal bir yetenek olup, bireyler arasında duyular-dışı algılama yoluyla düşünce, fikir, duyum veya imajların aktarılmasını sağladığı ileri sürülen tesir irtibatıdır.
  ALICI VE VERİCİ

Telepatide, alıcı ve verici olmak üzere en az iki kişi vardır. Tesiri gönderen ya da düşüncesini yayan, gönderen kimseye verici (agent), gönderileni almaya çalışan kişiye alıcı denir.
  ZİHİN OKUMA YETENEĞİ OLUŞUR!

Telepati yeteneğine sahip bazı” alıcı” telepatların diğer insanların zihinlerini okuma yeteneği oldukları söylenir. Telepati psikokinezi ile birlikte parapsikolojik araştırmanın iki temel araştırma alanını oluşturur. Bu alanda telepatiyi tam anlamıyla keşfetmek ve anlamak üzere sürdürülen birçok araştırma vardır.

Parapsikoloji alanında telepati kısa adı ESP (extra-sensory perception) olan duyular dışı algılamanın bir türü olarak kabul edilir. Duyular dışı algılamanın diğer tanınmış türlerinden bazıları prekognisyon ve durugörü olarak bilinir. Telepati yeteneğini test etmek üzere başvurulan çeşitli deney yöntemleri bulunmaktadır.

Telepati deneylerinin yapılabilmesi için laboratuvar koşulları zorunlu değildir; halk arasında ya da aile içinde yapılan telepati deneyleri arasında en bilinen yöntem şöyle açıklanır: Dış uyaranların az olduğu (sessiz, pek ışık almayan, soğuk olmayan vs.) bir odada birkaç kişi gevşer ve zihinsel olarak konsantre olur (odaklanır). Bu kişilerden biri “verici”, diğerleri “alıcı”dır. Deneyde herhangi bir aldatmaca olmaması için verici kişi deneyden önce diğerlerine aktarmak istediği şey (görüntü, örneğin bir elma) neyse onu bir kağıda diğerlerinden gizli olarak yazmış olmalıdır. Beş veya on dakika süren odaklanma süresince verici kişi başka hiçbir şey düşünmeden aktaracağı görüntüye odaklanmalı, yani sürekli onu düşünmeli ve onu bilincinde net ve duru bir biçimde canlandırmalıdır. Alıcılar ise, vericiden gelen etkili yayının bilinçlerinde yer edebilmesi için hiçbir şey düşünmemeye, bilinçlerini bütünüyle boş tutmaya en üst düzeyde özen göstermelidirler. Başarı, vericinin odaklanma (konsantrasyon) derecesine bağlı olduğu kadar, alıcıların her türlü kaygı ve kişisel düşüncelerden uzak bir biçimde bilinçlerini boş tutabilmelerine de bağlıdır. Odaklanma bitiminde tüm alıcılar kendi önlerinde bulunan kağıda bilinçlerin hangi görüntünün belirdiğini yazarlar ve sonuçlar karşılaştırılır. Gözlemler her beş kişiden birinin iyi bir alıcı olduğunu ortaya koymuştur.
  ZAMANLA KÖRELİR!

İnsanlarda, zamanla körelmiş olduğu belirtilen bu yeteneğin aslında herkeste değişik derecelerde mevcut bulunduğu ve çeşitli deneme egzersizleriyle geliştirilebileceği ileri sürülür. Araştırmacılar Avusturalya’daki bazı orman kabilelerinin beş duyu dışında bir iletişim yöntemi kullandıklarını bildirmektedir. Bu araştırmacılardan biri olan Alexander Markey, Yeni Zelanda’lı Maori’lerin günümüzde hala telepati kullanarak iletişim sağlayabildiklerini yazmış olduğu bir kitabında dile getirmektedir. Benzer yöntemler Afrika kabilelerinde de, örneğin Tabu yerlilerinde kullanılmaktadır.

Roger Luckhurst’a göre, Batı kültüründe telepati kavramı esas olarak 19. yy. sonlarında ortaya çıkmıştır. Bu dönemden önce bilim fiziksel olgulara yoğunlaşmıştı ve “zihin”le pek ilgilenmiyordu. Paranormal fenomeni anlama çalışmaları esas olarak canlısal manyetizma çalışmaları ile başlamıştır. Telepati daha sora metapsişik araştırmacılarca ele alınmış ve SPR gibi derneklerin kurulmasından bir süre sonra laboratuvar koşullarında yöntemli ve sistemli bir şekilde incelenmeye başlandı. Bu alanda ilk başarılı sonuçlar, parapsikolojinin babası sayılan, Duke Üniversitesi’nden profesör J.B. Rhine tarfından elde edildi.
Örneğin Duke Üniversitesi’nde yapılan bir dizi ESP deneyinde, 1850 deneyden 558’inde başarılı sonuç alınmıştı. Bu sonuçların rastlantıya dayalı olasılık hesaplarına göre gerçekleşme olasılığı ancak 22 milyarda birdi. Rhine’ın ESP ve telepati deneyleri üzerine yazdığı “Altmış Yıldan Sonra Duyular-dışı Algılama” (Extra-Sensory Perception After Sixty Years) adlı kitabı Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nce öğrenciler için akademik bir test kitabı olarak kabul edildi. Rhine gibi psişik araştırmacıların başarılı sonuçlar almasından sonra telepati laboratuvar koşulları içine çekildi ve parapsikolojik araştırma kapsamında ele alınmaya başlandı. (Wikipedia yazısından alıntılar burada son buldu)
TASAVVUFUN EĞİTİM METODU

Gördüğünüz gibi tasavvufun olmazsa olmazı “rabıta” bilimsel olarak “telepati” adı ile ispat edilmiş durumda. Yazıda da belirtildiği gibi uzaktan duygu aktarımı bu sayede yapılabilmektedir.

Yıllar önce Mustafa İsmet Garibullah (Büyük Şeyh) Efendi’nin yazdığı Risale-i Kudsiyye’de ne güzel açıklanmış değil mi:

Gönülden gönüle yol vardır halilâ
Minel kalbi ilel kalbi sebilâ

  Mahmud Efendi Hazretlerimizin bu konudaki sözleri de aynı paralellik içinde. Her müridin şeyhin kalbinde bir yeri olduğu gibi sözlerini defalarca işitmiştik sultanımızdan…

  Bilim din için delil değildir ama bazı inkarcılara bu şekilde de cevap verilebilir… Bilimin bile tasdik ettiği, onayladığı ve dini açıdan da meşruluğu ispat edilen bir hususu “yok” diyerek inkar etmek akıl kârı değildir.

  Peki, biz Rabıta ile ne yapıyoruz?

  Rabıta ile Şeyhimizin kalbine ve ruhaniyetine yöneliyoruz. Burada inkarcıların yanıldığı nokta burası. Evet, yüzünü düşünmek önemli ama biz bedenine değil ruhaniyetine ve kalbine yöneliyoruz. Ruhaniyetine yönelindiği için “kadının yönelmesi ve düşünmesi de” şer’i açıdan bir sorun teşkil etmiyor.

  Neden yöneliyoruz?

  Nefsini tezkiye etmiş ve kalbini masivadan temizlemiş olması, Allahu Teala’nın nurunun onun kalbine parlaması sebebiyle yöneliyoruz. O nurdan istifade edebilmek için yöneliyoruz.

  Bu konuyu da daha önce yazmıştık. Yeri gelmişken yine yazalım ve hatırlayalım:

Ebu Inebe el-Havlani (Radıyallahu nah)’dan rivayet edilen: bir hadisi şerifte şöyle buyruluyor:
  “Şüphesiz Allah(u Tealan)ın, yer ehlinden bir takım kapları vardır. Rabbinizin kapları, Salih kullarının kalpleridir.
Kalplerin Allah’a en sevgilisi ise, en yumuşak ve en merhametli olanlarıdır.”(Teberani, Zebidi, İthafü-s Sade, 6/209, Ahmed İbni Hanbel, ez-Zühd, No:827, sh:223; Münavi, Feyzül Kadir, No: 2375, 2/629, Süyuti, Nebhani, El-Fethu’l Kebir, No:4103, 1/374)

  İmam-ı Münavi (Kuddise Sirrahu) bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle buyurmuştur:
“hadis-i şerifte geçen Salih kullardan maksat; hem Allah’u Teâlâ’nın hem de kullarının haklarından üzerlerine düşenleri hakkıyla yerine getirenlerdir.
İşte bu kulların kalplerine Allah’u Teâlâ’nın marifetinin nuru dolarak uzuvlarına taşar. Çünkü kalp yumuşayarak incelip parlayınca, parlak ayna gibi olur. Meleküt (manevi) âleminin nurları ona parlayınca bütün göğsü aydınlatır.
  İşte o zaman gönül gözü, Allah’u Teâlâ’nın emirlerinin iç yüzünü görmeye başlar ve bu görüş onu Allah’u Teâlâ’nın nurunu mülahaza etmeye sevk eder (gözetmeye sürükler)
Böyle bir kalp Allah’u Teâlâ’nın kendisine verdiği safa (paklık) ile ziynet ve behayı (süs ve güzelliğini) kemale erdirdiğinden, mahlûkatı arasında Allah’u Teâlâ’nın nazarının mahalli olur.
İNKARCIYA SON CEVAP!

  Eğer bir inkarcı “bunun faydası yok” derse vereceğimiz cevap şudur: “Biz delilleri ile ispat ettiğimiz bu hususta şer’i olarak bir engel bulunmadığını anlıyoruz. Yani bu, dinimizce yasaklanmayan meşru bir harekettir. Dolayısıyla yapılmasında bir engel yoktur. Yapanlar çokça faydasını görmektedir.

  Faraza faydası yoksa bile yaptığımız rabıtanın bize bir zararı da yoktur. Çünkü rabıta yapılan, düşünülen kişi, her anında Allah yolunda olduğuna, Allah’ın şeriatından kıl kadar şaşmayan biri olduğuna, peygambere 6 cihetten ittiba eden biri olduğuna, Kuşluk kılmamayı ölmeye tercih eden biri olduğuna şahitlik ettiğimiz biridir, Allah’ın salih bir kuludur. Dünyanın iğrençliklerini düşüneceğimize bir Allah dostunu düşünmemiz bizim zararımıza olamaz…

  Dolayısıyla rabıta yapmamızdan fayda görsek veya görmesek de bir kaybımız yoktur…
SONUÇ!

  Rabbimize şükürler olsun ki, yine sitemiz ihvanlar.net ten güzel bir çalışmayı daha sizlere sunduk… İnkarcıların tutunacak hiçbir dalı yok. En azından biz yolumuzun hak, davamızın sabit, fiillerimizin meşru olduğunu bilelim bize yeter…
DEVAMINA BAK


MÜRŞiDiN GIYABINDA YAPILAN RABITA

Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.

Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta

Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdestli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der. Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.

Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hâli düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.

Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan- şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta, gündüz yapılır.



Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta

Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.

Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.

Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.

Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.

Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.

Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.

Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:

Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgisini kontrol edebilir.

Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.

Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hâllerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.

Bir başka mürşidle karşılaşma veya buluşma anında da rabıtalı olmalıdır. Bu şekilde mürid, karşılaştığı büyüğe karşı edepli davranır, sevimsiz düşüncelerden kurtulur, kalp kaymasından korunur.



Kâmil Mürşid Rahmet Vesilesidir

Mürid, bir nimetle karşılaşınca, bunu nefsine veya herhangi bir ameline maletmek yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlaması güzel olur. Böylece, kalp nimete değil onu verene bağlanır, Allah'a şükreder. Kendisine bu nimetin gelmesine vesile edilen, ayrıca nimet karşısında nasıl davranacağını öğreten mürşidine de teşekkür eder.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Gerçekte bütün nimetleri yaratan ve dilediği kimselere dilediği kadarını ulaştıran Allahu Teala'dır. Böyle bir anda mürşidi düşünmenin ve onu nimete vesile görmenin ne faydası vardır? Bu durum sebebe bağlanıp asıl vereni unutma ve ileri safhada şirke düşme tehlikesi taşımaz mı?

Buna cevap olarak denir ki: Bir nimete ulaşan kimse için asıl tehlike onu kendi nefsinden bilip, ben yaptım, ben çalıştım, ben kazandım diyerek gaflete düşmesidir. Elbette bütün mülk, yaratma ve nimetleri taksim Yüce Allah'a aittir. Ancak Yüce Allah'ın dünya alemindeki adeti, her şeyi bir sebeple yaratmasıdır. Bu alemin ayakta durması için en büyük sebep, içinde Allah'a kulluk eden, O'nu zikreden salih müminlerin bulunmasıdır.



Resûlullah (s.a.v) efendimizin belirttiği gibi: "Yeryüzünde Allah, Allah diye zikredenler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.34

Kıyamet, dünyadaki hayatın sönmesi ve bütün hayat düzeninin bozulmasıdır. Demek ki şu anda bütün insanlık Yüce Allah'ın zikrini çeken salihlere teşekkür borçludur. Çünkü bu dünya onların yaşadığı ilahi ahlak ve çektikleri zikir sebebiyle ayakta durmaktadır.

Şu hadisleri de burada hatırlatmalıyız:

"İnsanlar, Allahu Teala'nın kulları içinden seçtiği salihlerin sebebiyle yağmura kavuşur, onların bereketiyle müminler ilahi yardıma ulaşır, halktan umumi azap kaldırılır." 35

"Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder." 36

İmam Rabbani (k.s), Hz. Peygamber'e varis olan ve dini hayatı canlandıran irşat kutbu müceddidi tanıtırken şöyle demiştir:

"Müceddit öyle bir kimsedir ki, ümmete gelen bütün feyiz ve maneviyat ancak onun sayesinde gelir. Onun aracılığı olmadan hiç kimseye irşat, hidayet, nur ve feyiz gelmez. Bu Allah'ın takdir ve tercihi ile böyle olmaktadır. Allahu Teala irşat kutbu yaptığı zatı vesile ederek dilediklerine pek çok faydalar ulaştırır. Bazen bundan irşat kutbu olan zatın haberi de olmaz."37

İşte rabıta yoluyla kendisine kalbin bağlandığı zat bu irşat kutbudur. Zaten bu yetki ve derecede olmayan kimseye rabıta yapılması yasaktır. İrşat kutbunun kim olduğunu o kimsenin irşadı gösterir. Onun veliliği ve peygamber varisi olduğu her hâlinden bellidir. Takva imamı olduğu güneş gibi ortadadır. Yeter ki onu gören kimse inkar gözüyle bakmasın.

Mürid elde ettiği her nimetin kendisine gelişi için bir sebep arayacaksa, bu sebep onun Allah'tan gafil nefsi değildir. Elbette her şey Yüce Allah'ın sonsuz rahmeti ve iradesiyle olmaktadır. Ancak Allahu Teala kullarına göndereceği bir nimeti onların içlerinden seçtiği bir kul vasıtasıyla göndermeyi daha çok sevmektedir.

Maddi ve manevi bir nimete kavuşunca yapılacak rabıta kalbi eşyaya değil, Yüce Mevla'ya bağlar. Kulu şirke değil, şükre götürür.

Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta

Mürid bir musibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir: Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O hâlde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibeti verene şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.

Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayâli rabıtayı şöyle tarif etmiştir:

"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.38


Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir


Bu yolun büyükleri derler ki: Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.

Şu çok önemli: Kâmil mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.

İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzûrundayım diye düşünmek kâfidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde râbıta yapmaktan sakınarak kısaca: "mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, mânâlarının düşünülmesine dikkat edilmelidir. İşte devamlı râbıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek mânevî zûhûrat ve zevkler ise vehbîdir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdâhâlesi söz konusu değildir. "39

Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta hâlinin bir zararı yoktur; ancak bu hâle iltifat edilmez.

Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda Kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir. Namazın ve içindeki bütün amellerin hedefi Yüce Allah'ı zikirdir. Bu zikre vesile olan, kalbi uyandıran, gönlü toplayan, ibrete yol açan düşünceler, tefekkürler, hayaller, namazın ruhuna aykırı değildir.

Mürid bu şekilde rabıtayı bütün vakitlerine yaymaya ve her zaman mürşidi ile kalb bağlantısı kurmaya çalışmalıdır. Çünkü gönlünü ve gündemini mürşidi ile doldurmayan kimsenin gönlü kendini meşgul edecek bir sevgili bulur. Ancak her sevgili onu Allah'a bağlamaz, her sevgi saadet sebebi olmaz.
DEVAMINA BAK


Nefsin Katmanlari - Allaha Ulaşmanin Mertebeleri

İman ve İslâm mevzuunu böylece anladıktan sonra; İslâm Dini’ne iman etmiş, dolayısıyla İslâm’ın bildirdiği Allâh’a, Rasûlüne, meleklere, kitaplara, diğer Nebi ve Rasûllere, âhiret gününe, hesap ve kitaba, yeniden dirileceğine iman etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..

Bu ilerlemeyi, tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları üç mertebeye ayırıyor, bazıları dört mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tâbi tutulmuş.

Baştan alalım…

Yediye ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.

Dörde ayıranlar: Emmâre, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.

Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmâreyi zaten hiç saymamışlar!..

Emmârenin sayılmamasının nedeni:

Emmâre; emredenden geliyor. Emmâre, emredici nefs demektir!

Emmâre emredici nefs demekse, nefs emrediyor! Emreden kim?.. “Nefs” isminin arkasında o fiile emreden, onun terkibi yani emreden, “Rabbi” oluyor!.. Rabbine uymuş oluyor!..

Daha evvelki bahislerde, nefsin hakikatinin Rubûbiyetten yaratılmış olduğunu, Rubûbiyetten meydana gelmiş olduğunu anlatmıştık!..

Rubûbiyetten meydana gelişi, ilâhî isimlerin terkibi oluşu sebebiyle; herkeste, her insanda, her hayvanda, her canlıda zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç. Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.

Levvâme, “levm” kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yani kendisinin, Allâh’ın kulu olduğunu, Allâh’a kulluk etmek için bu Dünya’da var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, tarif sadedinde “levvâme nefs” denmiş. Kendi kendini, yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.

: İman etmiş bir kişinin tekâmülü, Allâh’a ulaştıran basamakları, bazılarına göre yedi mertebeye ayrılır.

Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse… Bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatleri idrak etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa… Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kaîm bir varlık olmayıp; Allâh’ın varlığı ile kendi varlığının kaîm olduğunu; kendi benliğinin, ilâhî isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak Hakk’ın varlığına dayandığını, Hakk’ın varlığı olduğunu; “ben” diye bir şeyin olmadığını idrak ederse, o zaman bu nefs, “mülhime nefs”tir deniyor.

Ancak burada çok önemli bir nokta oluşuyor…

Burada, “küfrü hakiki” diye tarif ettikleri; “taklidî imandan” sonra gelen “tahkikî küfür” dedikleri bir noktaya ulaşıyor.

Burada kişi, kendi varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu müşahede edince:

“Artık ben yokum; var olan Hak!.. Hak da dilediğini yapar, hiçbir şeyle kayıtlı değildir. Öyleyse ben namaz kılmam veya oruç tutmam veya başka birtakım fiiller yaparım ve yaptığımdan da mesûl değilim” anlayışı içine giriyor. İşte bu, mülhimenin idrakının, mülhimenin müşahedesinin tabii sonucu.

Yalnız burada dikkat gerek, kişi herhangi bir şeyhe bağlı olup da, şeyhinin öğretisine riayet suretiyle burayı kabulleniyorsa; bu kabullenme idrak olmaz!.. Çünkü gerçekten “Hak” olduğunu idrak ettiği zaman, artık bağlanacak, tâbi olacak birisi, şeyhi kalmaz!.. Kalmışsa, daha Hakk’ı idrak etmemiştir!..

Ama, idrak ettim, der; hem de bağlıdır!.. Olabilir. Böylesi de olur!.. Ama hakikatiyle, meseleye bakarsak, böyle bir şey olmaz! Bağlılık diye bir şey kalmaz!..

İşte, buradaki bu ilhamlarının, müşahedelerinin neticesinde, eğer meseleyi daha da bir tahkik yoluna giderse; o zaman görür ki, kendindeki ilâhî isimler, yani “Hak” oluşu bir terkip yönüyledir!..

Yani, kendindeki belli isimler, çeşitli anlarda, kendinde olan mânâları meydana getirecek bir biçimde, bir terkip şekliyle, o fiilleri meydana getiriyor.

Allâh’ta ise, bu isimler terkip yönüyle değil, mutlakiyeti yönüyle mevcuttur!

Bunu müşahede edebilirse, o zaman Cenâb-ı Hak ona, “Mutmainne nefs” olma yolunu açmış demektir!.. Niçin?..

Kendi varlığının ilâhî isimlerin bir terkibi şekliyle var olduğunu gördüğü zaman, bu isimlerin hepsini, dilediği anda, dilediği şekilde, dilediği biçimde kullanamadığını müşahede edecektir!.. Bütün isimlere dilediği anda dilediği şekilde bürünemediğini, bu isimlerde tasarruf edemediğini görecektir. İsimlerin onun varlığına hâkim olduğunu görecektir!..

O zaman, hem varlığının “Hak” olduğunu kabullenecek; hem de ilâhî emirlere kulak vermek mecburiyetinde kalacaktır!..

Rasûlullâh’a kulak verecektir. Allâh Rasûlü, ilâhî emirleri tebliğ etmiştir. Bu tebliğ kapsamında, Ulûhiyet mertebesinin, isimler mertebesine sâri olduğu gibi; sıfat mertebesini ve Zât mertebesini de içine alan bir mertebe olduğunu görecek; dolayısıyla, o isimlerin ait olduğu varlığın, dilediği gibi isimlere bürünebilme durumunda olduğunu idrak edecektir.

Oysa kendisinde bu isimler dilendiği gibi o anda zuhur ediyor!.. Ve böylece kendisinin, bir isim terkibi olduğunu müşahede edecek ve bu terkibiyetinin neticesinde de belli bir tabiatı, belli bir huyu, belli bir kişiliği, yapısı, davranışları olduğunu hissedecektir.

Ancak bundan ilâhî emirlere uymak suretiyle yani Rasûlullâh’a tam anlamıyla tâbi olmak suretiyle, isimlerin terkibiyet kaydının dışına çıkıp, Allâh’a vâsıl olabileceğini; bundan sonra Allâh’a vâsıl olmanın mümkün olduğunu görebilecek, anlayabilecektir.

İşte bu serbestlikten, bu bağımsız anlayıştan sonra yeniden Hz. Rasûlullâh’ın bildirdiği bütün emirlere tâbi olmak yoluna gidecektir.

Duyguların ve tabiatın hükmü altında iken, velîsi, Rabbi idi. Kendi terkibini meydana getiren isimlerdi!..

Hâlbuki şimdi velîsi, Allâh oldu!..

Velîsinin Allâh olması, Allâh ahlâkıyla ahlâklanmaya başlaması demektir!

İşte böylece Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren “mutmainne nefs” olur. Yani Allâh’ın varlığına itminan hâsıl olmuş, Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.

Bundan sonraki Radiye, Mardiye, Sâfiye denilen hâller, bu itminanın sonucu olan hâllerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idrakı değildir, diyor bazı ehlullâh.

“Levvâme”deki benliğini anlayış farklı, “Mülhime”deki farklı ve “Mülhime”ye göre “Mutmainne” farklı; ama “Mutmainne”den sonrakinde artık temelde fark yok.

Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma durumu söz konusu.

Ama Allâh ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme söz konusu!.. Allâh’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..

O an’a kadar, Allâh’ı tanıyabilme söz konusu değil!.. O an’a kadar, Rabbini tanıma söz konusu!..

Ancak Mutmainne’de Allâh’ı tanıma, “isimleri yolu” ile açılıyor.

Artık o yolda ne kadar gidebilirse!..

Onun ötesindeki Radiye ve Mardiye hâlleri diye anlatılan şeyse, Radiye’de kendisinin isimler kaydından çıkması ve isimler mertebesinde kendini bulması; Mardiye’de sıfat mertebesiyle kendini bulması, hakiki benliğiyle kendini müşahede edebilmesi!.. Yani, Rabbi yönünden değil, Rahmâniyet yönünden kendini tanıması idrak etmesi, diyerek Mardiye tarif ediliyor!

Sâfiye’nin hâlini zaten ne tarif edebiliriz ne konuşabiliriz!.. O Zât mertebesidir! Zât tecellisidir!.. Zât hakkında zaten konuşulmaz!.. Zât hakkında konuşulmadığına, anlaşılmadığına göre, onun tecellisi nasıl olur bu da konuşulamaz! Dolayısıyla Sâfiye hakkında söz etmek muhaldir!

Öyleyse esas olarak kendini bilmenin üç derecesi var. Birincisi Levvâme, ikincisi Mülhime, üçüncüsü Mutmainne hâlleri.

“Mutmainne”ye kadar olan biliş, Rabbini tek olarak biliş, Rabbini biliş neticesi. “Mülhime”de ilhamî hitaplar gelmeye başlıyor. Değişik ilhamlar arasında ilâhî olanlar da mevcut! İlâhî olan hitabı almaya başlarsa, o zaman Mutmainne’ye yönelmek zarureti hâsıl oluyor.

“Mülhime”de Rabbanî hitaplardan ilâhî hitaplara yönelme durumu söz konusu! Ancak, ilâhî hitaplarda itminan hâsıl olursa, o zaman işte “Mutmainne nefs” oluyor ve neticesinde de “Velîullâh” oluyor, yani “velîsi Allâh” oluyor. Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlıyor!.. Ve “Allâh ehli” olma yolu açılıyor. “Ehlullâh” olma yolu açılıyor.

Bu arada hemen şu önemli noktayı vurgulayalım:

Velâyet, Allâh’ı tanıma işidir. Allâh’ı tanımanın ise tek yolu “Vahdet” sırrına ermektir. Şükür, rıza, fakr, muhabbet ancak “vahdete” götüren basamaklardır.

Bunların neticesinde “Vahdet” oluşmuş ise, “velî”lik kapısı açılır!.. “Vahdet” sırrına erişmemiş velî olmaz!..

Tasavvuf bütünüyle “vahdet” sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten, kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allâh bilinmez!.. Allâh, böylece bilinmeyince de “velîlik” oluşmaz.

Halk; kişinin ameline, davranışına, sözüne bakarak, kendisinden ileride olana hemen “velîlik” etiketini takıverir!..

Oysa gerçekten, o kişinin “velî” olabilmesi için, o kişide mutlaka “vahdet” sırrının yaşanmış olması ve “Allâh ahlâkıyla ahlâklanmış” olması ve bu yolla Allâh’ın bilinmiş olması mecburiyeti vardır.

Zaten daha “Mülhime”de bu husus kişiye açılmaya başlar. Mutmainnede de “Tevhid” tümüyle yaşanır.

“Tevhid”in “Vahdet”e dönüşmesi ise ancak “Mardiye”de hâsıl olur.

Evet bu gerçek velîlere gelince…

Kaynak: AHMED HULÛSİ
DEVAMINA BAK

ALLAH
Allah

BAYRAK
TC Bayrak

WEB-TUNCA

Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var
Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi


GALATASARAY
G A L A T A S A R A Y

FENERBAHÇE
F E N E R B A H C E

BEŞiKTAŞ
B E Ş i K T A Ş

TRABZONSPOR
T R A B Z O N S P O R

MiLLi TAKIM
M i L L i T A K I M

ETKiNLiKLERiMiZ
"Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al"
(Raşit Tunca)

MEVLANA'DAN
"Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca,
Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca,
Hak intikamını,
Kulunun Eliyle Alır da,
Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."

(Hz. Mevlana)



TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca