MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,283
Forum posts:» Forum posts: 5,874

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Kur’an Yaratık Değildir

Ey ahali! Allah’ın kitabına hürmet ediniz. Onunla
edepleniniz, onunla ahlâklanınız. O, Allah ile sizin
aranızda yegane vuslattır. Allah ile sizi birbirinize
bağlayan yegane bağdır.
Kur’an’ı mahlûk, yani sonradan varedilmiş bir şey
saymayınız. O, sonradan yaratılmış herhangi bir
varlık değildir. Bilakis, Allah’ın ezelî, ebedî
kelâmıdır. İzzet ve Celâl sahibi Allah, Kur’an için,
“Bu benim kelâmımdır,” deyip dururken, siz,
“Hayır, o senin kelâmın değildir,” demeyin. İmam
Şafii ile İmam Ahmed (b. Hanbel) şöyle derlerdi:
“Kalem mahlûktur, sonradan varolmuştur. Fakat
kalemin mushaflara yazdığı, mahlûk değildir.
Kur’an’ı ezberleyen kalp, zihin, mahlûktur,
sonradan varolmuştur. Fakat ezberlenen şey,
mahlûk değildir.”

Eserin yazarı: Abdülkadir Geylani

Eser: Fethü´r Rabbani
Kişi Rabbini Nasıl Görebilir?

Kulun kalbi bütün fanilerden boşaldığı ve orada
Allah’tan başka hiçbir şey kalmadığı zaman, Allah
dilediği şekilde kendisini ona gösterir. Nasıl ki
başkalarını zahiren gösteriyorsa, kendisini de
bâtınen gösterir. Nasıl ki Mirac gecesinde
Peygamber Efendimiz’e gösterdiyse, tıpkı bunun
gibi, o kuluna da gösterir. Nasıl ki bu kul uykuda
iken, gözleri kapalı olduğu halde gördüğü rüyada
kendi kendisini görüyorsa, aynen bunun gibi,
Allah’ı da görebilir. Gerçekten insan rüyada, o
anda gözleri kapalı bulunduğu halde, kendi
kendisini aynen ve birçok şekillerde görebiliyor.
Tıpkı bunun gibi, Allah o kuluna öyle bir mânâ
ihsan eder ki, onunla Rabbini görür. O’na
yakınlığını görür. Sıfatlarını görür. Lütuflarını,
fazlını ve ihsanını görür. Hediyelerini görür.
Tecelli yerlerini görür.
Benim söylediklerimi anlamaya çalışınız. Onları
arkanıza atmayınız. Ben, hak içinde hakkı
söylüyorum. Tecrübelere dayanarak konuşuyorum.
Birçoğunuz müslümanlık iddiasında. Fakat
yanlarında, İslam’ın hakikatinden eser bile yok.
Vah sizlere! Üzerinizde İslam’ın yalnızca ismi var.
Bu isim müslümanlığı size fayda vermez. İslam’ın
şartlarını sadece zahirî yönüyle işliyorsunuz, zahirî
yönüyle yaşıyorsunuz. Bâtın yönüne ise hiç
girmiyorsunuz. Amelleriniz hiçbir şeye denk
değildir.

Eserin yazarı: Abdülkadir Geylani

Eser: Fethü´r Rabbani


Marcel Marceau Kimdir? Biyografisi

Marcel Marceau (d. 22 Mart 1923, Strazburg - ö. 22 Eylül 2007), Fransız pandomim (mim) sanatçısı.

"Sessiz sanatın üstadı" olarak bilinen Marceau, Strazburg - Alsatian doğumlu olmasına karşın, mesleği kasaplık olan ve II. Dünya Savaşı'nda Fransa'yı işgal eden Naziler tarafından esir alınıp öldürülen babasının çalıştığı şehir Lille'e gitti. Sanatçı babasının ölümünün ardından Fransız Rezistans (Direniş) hareketine katıldı. 1945'e kadar Almanya'da yerleşik olan müttefik ordusunda kaldı.

Marcel Marceau, savaşın ardından sanat yaşamına adım attı. Mim ustası Etienne Decroux'un öğrencisi oldu. Kendine özgü Bip adlı bir karakter yaratarak, geniş kitlelerce tanındı. Marceau, uzun yıllar boyunca mim sanatının en başarılı uygulayıcılarından biri olarak kabul edilerek, her meslek, cinsiyet, yaş ve türü kapsayan insanı, sahnede sözsüz olarak yansıtmış, dünyaya birçok pandomim sanatçısı kazandırmıştır.Ayrıca Michael Jackson'ın Moonwalk adlı dansının mucidi olarak kabul edilir. Sanatçının Türkiye'de yetiştirdiği ünlü isimlerden biri de Erdinç Dinçer'dir. 1978' de Légion D'Honneur Nişanı, 2002'de Birleşmiş Milletler onur ödülü verilmiş ve Japonya tarafından Ulusal değer olarak kabul edilmiş olan sanatçı, ayrıca birçok ulusal ve uluslararası ödül sahibi olup, yazdığı iki de kitap bulunuyor.

Eserleri

    Philippe Petit's 1985 book, On The High Wire. ISBN 0-394-71573-X
    Stefan Niedzialkowski's and Jonathan Winslow's 1993 book, Beyond the Word—the World of Mime. ISBN 1-879094-23-1.


##############

Marcel Marceau ( 22 Mart 1923'te Strasbourg , Fransa'da doğdu ; † 22 Eylül 2007'de Cahors'ta , aslında Marcel Mangel ) bir Fransız pandomimiydi . Seyircilere , çizgili gömlekli, beyaz boyalı yüzlü, hırpalanmış ipek şapkalı ve kırmızı çiçekli traji-komik palyaço "Bip" olarak tanıdık geliyordu .

Marcel Marceau, Yahudi kasap , dua lideri ve şarkıcı Karl (Kalman) Mangel ve Anna née Werzberg'in [1] oğlu olarak Strasbourg'da büyüdü . Genç bir adamken bile az konuştuğu ve izlenimlerini ve fikirlerini mimik ve mimiklerle ifade etmeyi tercih ettiği için dikkatleri üzerine çekmişti . Charlie Chaplin ve Buster Keaton gibi sessiz film yıldızları, onun tiyatroya olan ilgisini erkenden uyandırdı , böylece " Sessizlik Sanatı " nı (L'Art du Silence) meslek edinebildi . Drama okuluna gitmekİkinci Dünya Savaşı nedeniyle başlangıçta imkansızdı .

1940 yılında savaş çıkınca ailesi kaçmak zorunda kaldı. 1942'de Marcel, kardeşi Simon (Alain) ile birlikte Limoges'deki Fransız direniş hareketinin bir grubuna katıldı ve bu daha sonra direniş örgütü Francs-tireurs et partizans'ın (FTP) bir parçası oldu. Burada sahte pasaportlar yapmak zorunda kaldı. [2] Kendisi için Marceau'nun tarafsız adına bir kimlik kartı çıkardı ve bu adı savaştan sonra hatıra olarak korudu. 1943'ten itibaren üç kez Yahudi çocukların İsviçre'ye kaçırılmasına yardım etti. Daha sonra Fransız ordusunun bir üyesi olarak Alman işgalcilere karşı savaştı. İyi derecede İngilizce bilgisi nedeniyle 3. ABD Ordusunda irtibat subayı oldu.General George S. Patton altında .

Babası Charles , Şubat 1944'te Limoges'ta Vichy rejiminin polisi tarafından tutuklandı , Drancy aracılığıyla Auschwitz'e sürüldü ve orada öldürüldü. [3]

1946'da Marceau eğitimine Paris'teki Sarah Bernhardt Tiyatrosu'nda başladı . Öğretmenleri, Jean-Louis Barrault'ya da öğretmenlik yapan Charles Dullin ve Étienne Decroux idi. Barrault ve Madeleine Renaud'un yanında Marceau, Children of Olympus in the Compagnie Barraults filminden uyarlanan pandomim Baptiste'de sahnede " Harlequin " i canlandırdı . Olumlu eleştiri, onu kendi mimo dramalarını yaratmaya teşvik etti. gerçekleştirmek. 1947'de, 24 yaşındayken, Marceau ilk kez Paris'te "Mösyö Bip" olarak göründü. Kendisini dünyaca ünlü yapan bu rolde 40 yılı aşkın bir süredir dünyayı gezmektedir.

Kurduğu Compagnie de Mime Marcel Marceau dünyada eşi benzeri yoktu ve Gogol'ün The Coat ( Soubeyran'la birlikte ) ve Tirso de Molina'nın Don Juan'ı da dahil olmak üzere birçok tanınmış oyunu mimodram olarak sahneledi. Sonunda uluslararası atılımını Federal Almanya Cumhuriyeti'nde yaptı. 1951'de Berlin'de dört günlük bir konuk performansı planladı , ancak sonunda iki ay kaldı. Bertolt Brecht ve eleştirmen Friedrich Luft da performanslarına katıldı. Daha sonra şöyle yazan: "Marceau yeni bir sanat yapıyor, onu görmelisiniz." O zamanlar DEFA'da Wolfgang Schleif'in yönettiği ve başrolde Marceau'nun oynadığı birkaç kısa film çekildi .

Aynı şey 1955'te ilk ABD turunda başına geldi. İki haftalık bir konuk performansı, Broadway ve Hollywood arasında altı aylık başarılı bir tura dönüştü . Bu süre zarfında idolleri Charles Laughton , Buster Keaton , Stan Laurel , Oliver Hardy ve Marx Brothers ile şahsen tanıştı. En büyük rol modeli Charlie Chaplin ile 1967'de Paris Orly Havalimanı'nda tanıştı. 1960'lardan beri televizyondaki solo görünümleriyle de tanınıyor. Fransız yönetmen Roger Vadim'in daha sonraki kült bilim kurgu filmi Barbarella'da1968'den itibaren Profesör Ping'i canlandırdı.

Marceau, turlarına ve televizyon programlarına ek olarak, genç sanatçıların eğitimi için kampanya yürüttü. 1978'de, o zamanki Paris Belediye Başkanı Jacques Chirac'ın yardımıyla , Étienne Decroux'nun mim corporel dramatique , oyunculuk , klasik dans ve eskrimin sunulduğu École Internationale de Mimodrame de Paris, Marcel Marceau drama okulunu kurdu . pandomime ek konular . En iyi mezunlarla 1993'te Nouvelle Compagnie de Mimodrame adlı yeni bir topluluk kurdu. 1950'den beri uluslararası Salzburg Seminerine de üyedir.sanatsal açıdan sansasyonel birçok yardım etkinliği aracılığıyla kişisel olarak finansal olarak destekledi.

Marceau, ressam ve teknik ressam olarak da başarılıydı . Çalışmaları diğer yerlerin yanı sıra Almanya, Fransa, Japonya ve ABD'de gösterildi . Ayrıca , Charlie Chaplin'in The Kid'ine bir saygı duruşu niteliğindeki, eski bir sokak pandomimi ve küçük bir vahşi kıza olan sevgisinin hikayesi olan The Tale of Bip ve Pimporello da dahil olmak üzere birçok kitap yazmış ve resimlemiştir .

Marcel Marceau, 2007 yılında 84 yaşında ailesiyle birlikte Paris'te öldü. Paris'teki Père Lachaise Mezarlığı'nda yaklaşık 300 kişinin katıldığı cenaze töreninde Marceau'nun kırmızı çiçekli şapkası bir masanın üzerine yerleştirildi. Fransa'nın eski Hahambaşısı René-Samuel Sirat, İbranice ve Fransızca dualar etti.

Marceau, üçü de boşanmayla sonuçlanan üç evliliği tamamladı. Oğullar Michel ve Baptiste, Huguette Mallet ile olan bağlantıdan ortaya çıktı. Daha sonra , Paris pandomim stüdyosu Magénia'nın ve aynı adlı topluluğun kurucusu ve yöneticisi Polonyalı dansçı ve koreograf Ella Jaroszewicz ile evlendi . Kızları Camille ve Aurelia, üçüncü evlilikten Anne Sicco'ya geldi.

etki ve alım

Marceau, kariyeri boyunca pandomimin temalarını ve ifade olanaklarını sürekli olarak genişletti ve bunu izleyicilerine ünlü pandomim de style'da gösterdi . Düzenli repertuar şunları içeriyordu : The Creation of the World; Mahkeme; Maske Yapıcı; Merdivenler; Volksgarten'de; Kuş Avcısı; Adalet Divanı; Eller - iyi ve kötü arasındaki savaş; gençlik, olgunluk, ihtiyarlık, ölüm; Yankesici Kabusu; Bürokratlar ve Rüzgara Karşı Yürüyüş. Ayrıca pandomim görüntülerinden " sessizlik çığlıkları" olarak bahsetti.' ve bunu insan beceriksizliğini ifade etmenin bir yolu olarak gördü.

Marceau bugüne kadar her türden çok sayıda sanatçıyı etkilemiştir ve kendine özgü üslubu nedeniyle pandomimin mucidi olarak kabul edilmektedir. Oyunsonunda pandomim finalini yaratması için Samuel Beckett'e ilham verdi . Samy Molcho , Milan Sládek ve Jango Edwards, onun kariyerleri üzerindeki etkisini vurguladılar. JOMI , Peter Makal ve Rolf Mielke gibi Alman mimikleri ondan öğrendi. Oyuncu Anthony Hopkins ve dansçı Rudolf Nureyev ondan rol model olarak bahsetti. Michael Jackson ay yürüyüşçüsü oldu Marceau'nun yarattığı rüzgara karşı yürüyüşten esinlenerek daha sonra markası haline gelen . Marceau bunu ayrıca Mel Brooks tarafından yazılan 1976 sessiz film saygı duruşu Silent Movie'de gerçekleştirdi . (Bu filmde, ironik bir şekilde, Marceau "Hayır!" olan bir kelime söyleyen tek aktördü.)

2005 yılında 80 yaşındaki pandomim turneye çıktı. Paris okulunda ustalık dersleri vermeye devam etti ve tüm prömiyerleri denetledi. Bunu yaparken vücut sanatının en önemli özelliğinde ısrar etti:

    “Sinema oyuncusu, insanlara oyunculuk yaptıklarını unutturmalıdır. Pandomim bunu yapmamalı, sürekli gerilim halinde olmalı.” [4]
    "Pandomim duruş sanatıdır." [5]

Venezuelalı yönetmen Jonathan Jakubowicz'in Ekim 2021'de Almanya'da vizyona giren Marceau'nun II. Marceau'nun torunları kendilerini filmden uzaklaştırdı. [6]

Filmografi

    1947: La Bague (kısa film)
    1955: Park ( Un jardin public ; kısa film)
    1959: Güzel Yalancı
    1966 :
    1968: Barbarella
    1974: Şaftlar
    1976: Mel Brooks'un Son Tuhaflığı: Sessiz Film (Sessiz Film)
    1983: Lesîles
    1989: Kinski Paganini
    1997: Joseph'in Hediyesi

Onurlar ve ödüller

    Legion of Honor Memuru (1986)
    Ordre national du Mérite'nin Büyük Memuru (1998)
    Ordre des Arts et des Lettres Komutanı
    Ordre des Palmes Académiques Şövalyesi
    Güzel Sanatlar Akademisi Üyesi (1991)
    Berlin Sanat Akademisi Üyesi
    Çeşitli ABD üniversitelerinden fahri doktoralar
    Salzburg Semineri üyesi/mezunu
    2023'te 100. doğum gününde bir Google Doodle ile onurlandırıldı. [7]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Nelly Furtado Kimdir? Biyografisi

Nelly Kim Furtado (d. 2 Aralık 1978), Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı.

Portekiz asıllı Nelly Kim Furtado, küçük yaşta Portekiz’den Kanada’ya göç etti. İngilizce, Portekizce, İspanyolca ve az çok Hintçe bilen Furtado, ilk müzik deneyimini annesiyle birlikte bir kilisede düet yaparak yaşadı. 9 yaşında trompet, gitar ve klavye çalmaya başlayan sanatçı, 12 yaşında ilk bestelerini üretmeye başladı.

1996 yılında “Plains Of Fascination” adlı hip hop grubunun “Join the Ranks” albümünde “Waitin’ For The Streets” şarkısına vokal yapan Nelly Furtado, 1997 yılında trip hop grubu “Nelstar”ı kurdu. Grubun çalışmaları sırasında ritim ve melodi tekniklerini geliştiren Furtado, trip hop müziğinin kendisini yansıtmadığını düşünerek gruptan ayrıldı. Aynı sene Toronto’daki bir gece kulübünde sahne alan sanatçı, The Philosopher Kings grubunun vokalisti Gerald Eaton’ın dikkatini çekmeyi başardı. Bu gruptan Gerald Eaton ve Brian West’in yardımıyla ilk demosunu çıkartan Nelly Furtado, DreamWorks Records ile anlaşarak ilk albümünün hazırlıklarına başladı.

2000 senesinde çıkarttığı ilk albüm Whoa, Nelly! ile tüm müzik dünyasının dikkatini çeken Nelly Furtado, özellikle albümden çıkan single’lar “I’m Like A Bird”, “Turn Off The Light” ve “...On The Radio (Remember The Days)” ile tüm dünyada 5.500.000 sattı. 2002 Grammy’lerine dört dalda aday gösterilen sanatçı, bu ödüllerden “I’m Like A Bird” single’ı ile “En iyi Bayan Pop Vokal Performansı” ödülünü almayı başardı.

2003 senesinde 2. albümü Folklore ile sevenleriyle buluşan Nelly Furtado, bu albümle İngiltere ve Amerika’da altın plak alırken, özellikle Almanya’da da büyük bir başarı elde etti. Almanya’da iki kez platin plak kazanan albümden çıkan single’lar “Powerless (Say What You Want)”, “Try” ve “Força” oldu. 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın resmi şarkısı olan “Força” ile Lisbon’daki final maçı öncesi sahne alan Furtado, 2005 yılında şirketi DreamWorks Records’un kapanmasından sonra Geffen Records’a geçti.

2006 yılında 3. albümü Loose'ı çıkartan Nelly Furtado, bu albümde Timbaland ile beraber çalıştı. R&B ve 80’ler sounduna yakın duran albüm öncesinde Nelly Furtado, System Of A Down ve Death From Above 1979 gruplarının albümlerini dinlemiş. Distorte bas melodilerinin yer aldığı “Loose” ile, çıkarttığı albümler arasında en büyük başarıyı elde eden sanatçı, bu albümle birçok ülkede 1 numara oldu. Albüm şu ana kadar 10.000.000 sattı ve Brit, Billboard, Juno ödülleri gibi önemli ödüller alarak en başarılılardan biri olduğunu kanıtladı.

Diğer işleri
Plak şirketi

Kendi plak şirketi, Nelstar'ı, Kanadalı bağımsız şirket Last Gang Labels ile birlikte kurmuştur. Nelstar'ın ilk imzaladığı kontrat Fritz Helder & the Phantoms iledir[1]. Furtado ilk ispanyolca teklisi "Manos al Aire"i yeni şirketinden çıkardı[2].

Hayırseverlik faaliyetleri

2006'daki Dünya AIDS Günü için MTV, BET ve Nike'ın Güney Afrika'daki gerçekleştirdikleri AIDS farkındalık konserinde Furtado, Enrique Iglesias, Kanye West, Kelly Rowland, Snoop Dogg ve Kelly Clarkson ile yer aldı[3]. Furtado aynı zamanda AIDS hakkında MTV'de konuklarının Alicia Keys ve Justin Timberlake'in olduğu bir program da sundu[3]. Furtado, Toronto'da "Free the Children's WeDay"'de 1.000.000 $'ı Free the Children vakfı'nın Kenya Maasai bölgesinde kız çocukları için açılacak okullar için bağışladığını açıkladı[4].

Diskografi


    Whoa, Nelly! (2000)
    Folklore (2003)
    Loose (2006)
    Mi Plan (2009)
    The Spirit Indestructible (2012)
    The Ride (2017)

Filmografi

2001 Roswell Kendisi Amerikan bilimkurgu televizyon dizisi[5] "I'm like a Bird" şarkısını seslendirdi
2006 Floribella Kendisi Portekiz dizisi[6] "Maneater" şarkısını seslendirdi
2007 One Life to Live Kendisi Amerikan TV dizisi[5] "Say It Right" ve "Promiscuous" şarkılarını seslendirdi
2007 CSI: NY Ava Brandt Amerikan suç dizisi[5] Katil zanlısı profesyonel suçlu Ava'yı oynadı
2007 Punk'd Kendisi Amerikan gizli kamera televizyon şaka programı [5] Bomba korkusu kurbanı
2008 Max Payne Christa Balder Video oyunu uyarlaması[5] Max Payne'in öldürülen eski ortağının eşi
2010 Big Brother Brezilya Kendisi Brezilya reality show Canlı performans[7]
2010 Score : A Hockey Musical Ateşli bir Hokey taraftarı Kanada yapımı film scoreahockeymusical com 16 Mayıs 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
2012 90210 Kendisi Amerikan TV dizisi "Parking Lot" şarkısını seslendirdi

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


"Götün Islanmadan Balık Tutulmaz"

(Atasözü)

Bugün Mehd'inin hatırına, götün ıslanmadan, marketten gidip, en büyük ton balığını bile, tutup geliyor insan. (yani satın alıyorsun) konserve balıklar, buzlu balıklar, balık halinde ki tutulmuş balıklar..

Hz Mehdinin ve O'nun Vaktinin ve nimetlerininin  kiymetini bil insanoglu, kaybedersen bu yarışı, sıfıra düşeceksin, Götün Islanmadan, balık bile yiyemeyeceksin.....


Abdülhakîm Hüseynî Hz.lerinden:

"... İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyi­lerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Ashâb-ı Kehf in köpeği. Köpek olması münasebetiyle haram, necisü'l-ayndır. Is­lakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak lâzım ge­lir.

Çünkü haramdır. Fakat iyilerle kaldığı için, Allahü Teâlâ onu bera­ber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı.

Haram ve necisü'l-ayn olduğu halde cennetlik oldu ve cennette de iyilerle beraber bulunacak.”


Enfal suresinden

33. âyet, müşriklerin ve diğer günahkar toplumların toplu helakten, ilâhî azap ve intikam tecellilerinden uzak kalabilmelerinin iki mühim sebebi üzerinde durur:

›    Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü (s.a.s.)’in Mekke’de aralarında bulunuyor olması. Habibi hürmetine Allah onlara mühlet vermekte ve azap taleplerini hemen yerine getirmemektedir. İbn Abbas (r.a.): “Allah Teâlâ’nın, hiçbir bölge halkını, peygamberleri oradan çıkıp, emrolundukları yere ulaşmadıkça azaba uğratmadığını” söyler. (Kurtubî, el-Câmi‘, VII, 399)

Âyette Peygamber (s.a.s.)’e tâzim ve hürmet göstermeye teşvik vardır. Zira Allah onu âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Rahmet ile azab birbirine zıttır; iki zıt ise bir arada bulunmaz. Allah Resûlü (s.a.s.) yaşadığı müddetçe en büyük emân olduğu gibi, sünneti yaşandığı müddetçe de yine en büyük emân olarak devam edecektir. Bu âyet, Efendimiz’in Allah yanındaki şeref ve kıymetini haber veren açık bir delildir. Çünkü onu kullarının güvende olmasına ve azabın inmemesine vesile kılmıştır. Burada, aynı zamanda, salah ve takvâ sahibi kimselere yakın olan toplumlardan Allah Teâlâ’nın azabı kaldıracağına dair bir işaret görmek mümkündür.

›    Hepsi tevbekâr olup istiğfar etmeleri veya aralarında Allah’a istiğfar eden ve edecek olan kimselerin bulunması. İyiler içinden kötüler ortaya çıkıp zulümde aşırı gitmeye başladıkları ve buna engel olunmadığı zaman, bu sebeple meydana gelecek fitnenin zararı iyilere de dokunduğu gibi, kötüler içinde fevkalade iyiler zuhur etmeye başladığı zamanlarda az da olsa o iyilerin hürmetine, kötülerin hak ettikleri ceza tamamen affa veya en azından tehire uğrayabilir. Çünkü kötüler azabı celbettiği gibi iyiler de rahmeti celbeder.

Hz. Ali: “Yeryüzünde iki emân vardı. Biri gitti, diğeri kaldı. Giden Resûlullah (s.a.v.), kalan ise istiğfardır”  buyurduktan sonra bu âyeti okumuştur.

Sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz, kullarını azaptan korumak için bir takım vesileler var eder. Ama insanlar bu vesileleri değerlendirmezlerse, kendi elleriyle kendilerini azaba müstahak hâle getirirler:


يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَكُونُوا۟ مَعَ ٱلصَّٰدِقِينَ

Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn.

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

Tevbe suresi 119. ayet

سُوۡرَةُ العَصر
بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلۡعَصۡرِ  إِنَّ ٱلۡإِنسَـٰنَ لَفِى خُسۡرٍ  إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلۡحَقِّ وَتَوَاصَوۡاْ بِٱلصَّبۡرِ

Asr Suresi

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Vel asr
İnnel insane le fi husr
İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr

"iyiler ve iyiliği doğruluğu tavsiye edenler ve ve birde kötülere sabredenler hariç insanlar helak oldu. (veya "vah ki vah helak olacaklar)"

Asr Suresi

(Ne Zaman oldu bu acaba yada ne zaman olacak bu)

husr: yani "hasar" yada  "hasara uğradılar, bozuldular, helak oldular, yok oldular, hasar gördüler "manası

Allah'ın yarattığı bu iyilere  "Birler, Üçler, yediler, kırklar, üçyüzler" denilir, bunlar her asırda yeryüzünde bulunurlar.

Bunlar vahdeti vücut olan bedendeki organları temsil ederler, ve onlardan herhangi birisi ölünce, yerine, mesela birlerden biri ölürse, Üçlerden birisi O'nun yerine geçer, Üçlerden o eksilenin yerine de, yedilerden birisi geçer,.....

insan her gün binlerce hücre döker, binler hücresi ölür, yerine yenileri geçer, bu sistemin vahdeti vücutta ki hali, hücre değildir, her birisi birer insan halindedir yani, ondan üstte de, gezegenler, yıldızlar güneşler ve galaksiler halindedir yani......

Vahdeti vücuda delil olan ayet budur :

مَّا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ وَٰحِدَةٍ ۗ إِنَّ ٱللَّهَ سَمِيعٌۢ بَصِيرٌ

Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdeh(vâhıdetin), innallâhe semîun basîr.

(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

(Lokmân Suresi 28. Ayet)

"40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz."

(İ. Asakir)

"Her asırda salihler bulunur. Bunlar beş yüz kişi olup kırkı ebdaldir."

(Ebu Nuaym)

"Yeryüzünde her zaman kırk kişi bulunur ki. Bunlar'dan Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir (Yada Peygamberler gibidirler) Bunların bereketiyle yağmur yağar, güneş açar.

(Taberani)

"Ümmetimin alimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir."

(Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64)


Her asırda salihler bulunur. Bunlar beş yüz kişi olup  On tanesi Hz isa tabiatinda On tanesi Hz ibrahim tabiatinda, On tanesi Hz Nuh tabiatinda.... kırkı ebdallerdir bunlarda falan falan yerlerde....

(Bu minvalde bir hadis vardı fakat, Hadisi Bulamadım, internette aradım, bulamadım, hadis kayıp)

"Her yüz yılda bir müceddid gelir, dini kuvvetlendirir."

(Buharî)

"Dünya ebdaller sayesinde ayakta durur. Allahü teâlânın yardımı onların bereketiyle gelir."

(Taberani)

Hadis rivayetlerinde konuyla ilgili bilgiler vardır: Hz.Ali(r.a)ın rivayet ettiği hadiste de:

”Abdallar Şamda’dır. Nuceba Mısırda’dır.Asaib’de Irakta’dır.”buyurulur.

(Hatib, Tarihu Bağdad,3/75-76)

Bu zatlar, Salih, zahid, veli kullardır. Bunlar hayırlılar cemaatidir. Bu ümmetin Ebdalleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani Allah’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, Allah onun yerine bir başkasını getirir.”

(Mecmau’z-zevaid, X/62)

Diğer bir rivayet de şöyledir.

Hz. Ali (r.a) Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lanetlemesini istediler. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a) Resulüllah (s.a.v)’tan şunları işittiğini söyledi:

“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”

(Ahmed b. Hanbel, I/112)

"Salihlerle Beraber Olun" Ayeti Kayıp Yerine Sadece "Sadıklarla Beraber Olun" Ayeti Var

Benim bildiğim Kadar Kuran'da

"Salihlerle Beraber Olun"

diye bir ayet vardı, internet aramamda bulamadım, yok artık öyle bir ayet, kim çaldı peki

'Salihlerle Beraber Olun' yaz google ye, sana birkaç link verir, amma ayet yok.

Yerine Sadece "Sadıklarla Beraber Olun" Ayeti Var


"Salih kimse" müslüman, yada, islah olmuş, Terbiye olmuş kimse demektir, yani iyi kimseler demektir, çünkü

Peygamberimiz Buyurdular

"Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların zarar görmediği kimsedir. Allah’ın yasakladığı şeylerden uzak duran kimsedir.”

(Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65)


Hadisin bazı rivayetlerinde sadece Müslümanların değil,

“Müslüman, Elinden ve dilinden bütün insanların salim kaldığı kimsedir” şeklinde de gelmiştir

(Müsned, II, 224; Mecmaü’z-zevâid, III, 268)

"Salihlerle Beraber Olun" Ayeti Kayıp Yerine Sadece

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَكُونُوا۟ مَعَ ٱلصَّٰدِقِينَ

Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe ve kûnû meas sâdikîn.

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.

Tevbe suresi 119. ayet


Bir kimse, Peygamber efendimize, (Kıyamet ne zaman kopacaktır?) diye sordu. Ona cevaben, (Kıyamet için ne hazırladın?) buyurdu. O kimse, (Fazla ibadetim yok. Fakat Allah ve Resulünü seviyorum) dedi. O kimseye, (Herkes sevdiği ile beraber olacaktır. Sen de, ahirette sevdiğinle beraber olacaksın) buyurdu.

(Buhari)

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:

"İyi arkadaş, güzel koku satan gibidir. Sana koku sürmese de, yanında bulunduğun müddetçe güzel kokusundan faydalanırsın."

(Müslim)

"Allahü teâlâ, rıza-i ilahi için bir din kardeşi edinenin Cennetteki derecesini yükseltir."

(İ. Ebiddünya)

Ninelerimizin dedelerimizin bir adeti vardı eskiden, nerden di bu adet, Tabiki peygamberimizden,  hani bir arkadaşları olurdu da, ona ahretliğim derlerdi..


"Allah için ahiret kardeşliği yapan, ahirette öz kardeşinden daha faydalı yardımları, o ahiret kardeşinden görür. Allahü teâlâ, ahiret kardeşini çok seveni, o nispette çok sever."

(Ey oğul ilm)


    وَإِن جَٰهَدَاكَ عَلَىٰٓ أَن تُشْرِكَ بِى مَا لَيْسَ لَكَ بِهِۦ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا ۖ وَصَاحِبْهُمَا فِى ٱلدُّنْيَا مَعْرُوفًا ۖ وَٱتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَىَّ ۚ ثُمَّ إِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
   
    Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn.

“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.”

(Lokmân Suresi 15)


وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُۥٓ إِلَى ٱللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ ٱسْتَمْسَكَ بِٱلْعُرْوَةِ ٱلْوُثْقَىٰ ۗ وَإِلَى ٱللَّهِ عَٰقِبَةُ ٱلْأُمُورِ

Ve men yuslim vechehu ilâllâhi ve huve muhsinun fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, ve ilâllâhi âkibetul umûr.

Kim iyilik yaparak  İyi davranışlar içinde Allah’a taraftar olursa, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. Zaten bütün İşlerin sonu ancak Allah’a varır.

(Lokmân Suresi 22. Ayet)

يَٰبُنَىَّ أَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ وَأْمُرْ بِٱلْمَعْرُوفِ وَٱنْهَ عَنِ ٱلْمُنكَرِ وَٱصْبِرْ عَلَىٰ مَآ أَصَابَكَ ۖ إِنَّ ذَٰلِكَ مِنْ عَزْمِ ٱلْأُمُورِ

Yâ buneyye ekımıs salâte ve’mur bil ma’rûfi venhe anil munkeri vasbir alâ mâ esâbek(esâbeke), inne zâlike min azmil umûr.

“Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.”

(Lokmân Suresi 17. Ayet)

<<<<<>>>>
Nureddin Yıldız'dan ALINTI

“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”(Müsned, 1/112). Böyle bir hadis var mı? Bu kırklar yediler üçler diye bir şey var mı? Varsa bunlar hakkında bilgi verir misiniz? Yağmur yağdırdıklarını savaşların onlarla kazanıldığını dahi iddia edenler var, doğru mudur? Kapsamlı bir bilgi verirseniz sevinirim çünkü kafam çok karıştı..

Evet, hadis kitaplarımızda böyle bir hadis grubu vardır. Birden fazla lafızla rivayet edilmiştir. Size bu hususta şunları özetleyebiliriz:
a- Bu konudaki hadisler, hadis âlimlerinin olduğu gibi kabullendiği hadislerden değildir. Bu hadislerin bir kısmı için ‘olabilir’ diye bakanlar bulunduğu gibi bunları kökten yok kabul edenler de vardır.
b- Bu tür kulların varlığını bu hadislere binaen kabul ettiğimizde hiç tereddüt etmeden şunu söylememiz gerekir: Bunlar yüzde yüz kuran ve Sünnet üzere yaşayan mü'minlerden oluşmuştur. Zira bizim VELİ olarak bildiklerimiz şu mü'mindir:
Takva üzere yaşayan, Allah’ı seven ve kendini onun dinine hizmete adayan, Şeriat’ı yaşama mücadelesi yapan mü'mindir. Farklılığı ve kabiliyeti ne olursa olsan neticede o da Allah’ın bir kuludur. Kulluk sınırlarını zorlama gibi bir meyli yoktur.
Veli olma yolu da farzları hakkıyla yerine getirmek ve nafile ibadetlerde yorulmadan koşuşturmaktır.
c- Filan şehirde filanlar o kullardır şeklinde bir özelleştirme yapmamız da mümkün değildir. Bu anlama gelecek şekilde filancaların hastaları iyi ettiği veya yapılamaz işleri isteğinde yapabildiği şeklinde bir itikat açısından aşırılığı da kimseye mal edemeyiz.
d- Bu konuları, ümmetimizin mevcut haline bakıp dururken gündem yapmayı da en azından uygunsuz bir iş olarak görmek zorundayız.

Nureddin Yıldız'dan ALINTI Buraya kadar

<<<<oOo>>>>



Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca

Schrems, 17.03.2023



Green-isik

Hizbüs Seyfi Okuması Audio Von Rasit Tunca

Green-isik


Arrowunten





Öfke ve Gadab veya Gazap ve Gadzab Nedir? Allahu Teala'nın Gadzabını  Çekmek Nedir?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

أَلَمْ يَرَوْا۟ كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّٰهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا ٱلسَّمَآءَ عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا ٱلْأَنْهَٰرَ تَجْرِى مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَٰهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنشَأْنَا مِنۢ بَعْدِهِمْ قَرْنًا ءَاخَرِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

E lem yerev kem ehleknâ min kablihim min karnin mekkennâhum fîl ardı mâ lem numekkin lekum ve erselnes semâe aleyhim midrâren ve cealnâl enhâre tecrî min tahtihim fe ehleknâhum bi zunûbihim ve enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn.

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.

(En’âm Suresi 6. Ayet)

Gadzab Nedir?

Sözlükte "öfkelenmek, kızmak" anlamında masdar ve "öfke, kızgınlık" anlamında isim olarak yer alan gadzab (gadab) kelimesi Kur'an'da türevleriyle birlikte yirmi dört âyette geçmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "ġḍb" md.). Bunların on dokuzunda Allah'a, diğerlerinde kula nisbet edilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a Gadzab nisbet edilmesini başkası adına intikam alması, yani kullar arasındaki haksızlıklardan ötürü suçluyu cezalandırması şeklinde yorumlamıştır (el-Müfredât, "ġḍb" md.). Ebü'l-Bekā ise mutlak olarak gadzaba, "Gadzab edilene zarar vermeyi murat etmek" şeklinde mâna vermiştir (el-Külliyyât, s. 671). Allah'a izâfe edildiği âyetlerde Gadzab "lânet etmek, rahmetinden uzaklaştırmak, azap etmek, yoksulluğa, zillete ve helâke mâruz bırakmak" gibi anlamlara gelir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın gadzabı çeşitli azap türleriyle birlikte anlatılırken aynı zamanda O'nun kimlere ve niçin Gadzab ettiğine de temas edilir. Buna göre kasıtlı olarak bir mümini öldüren (en-Nisâ 4/93), savaştan kaçan (el-Enfâl 8/16) kimseler, Allah hakkında kötü zan besleyen münafık ve müşrikler (el-Feth 48/6) ve irtidad edenler (en-Nahl 16/106) ilâhî gadzaba mâruz kalmışlardır. Bunların dışında genellikle yahudiler ilâhî gadzaba hedef teşkil etmişlerdir. Bunun sebepleri ise gerçeği bildikleri halde kıskançlıkları ve şerîr oluşları yüzünden hakka tâbi olmamaları, Hz. Mûsâ vasıtasıyla birçok felâketten kurtarılıp sayısız nimetlere kavuşturulmaları ve sıkı sıkıya uyarılmalarına rağmen yine azgınlık göstermeleri, buzağıya tapınmaları, kendi mukaddes kitaplarını da onaylayan son ilâhî vahiy geldiğinde, "Kalplerimiz perdelidir" demek suretiyle bile bile inkâr etmeleri gibi hususlardır (bk. el-Bakara 2/57-61, 88-92; el-A'râf 7/152; Tâhâ 20/80-90).

Gadzab çeşitli hadislerde de Allah'a nisbet edilmiştir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, "ġḍb" md.). Hz. Peygamber, haksız yere birinin malını almak için yemin eden (Buhârî, "Şürb", 4) ve Allah'a dua ve niyazda bulunmayan (Müsned, II, 443, 477; İbn Mâce, "Duʿâʾ", 1) kimsenin ilâhî gadzaba mâruz kalacağını ifade etmiş, gök gürültüsü ve şimşek karşısında, "Allahım, bizi gadzabınla helâk etme!" (Müsned, II, 100; Tirmizî, "Daʿavât", 49) şeklinde dua etmiş, kendisine Allah'ın gadzabından kurtulmanın nasıl mümkün olduğu sorulduğunda ise, "Öfkelenmeyin" demiştir (Müsned, II, 175). Ayrıca kıyamet gününde insanların şefaatçi arayacaklarını anlatırken de başvurdukları her peygamberin, "Allah daha önce bugünkü kadar Gadzablanmamış, bundan sonra da Gadzablanmayacaktır" diyeceklerini bildirmiştir (Buhârî, "Enbiyâʾ", 3; Müslim, "Îmân", 327; Tirmizî, "Ḳıyâme", 10).

Gerek Kur'an'da gerekse hadislerde Allah'a izâfe edilen Gadzab kavramı akaid mezheplerince farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Mu'tezile, fiilî sıfatlar statüsünde düşündüğü Gadzab, dostluk, düşmanlık gibi kavramları irade sıfatına bağlamış ve meselâ rızâsını mükâfat vermeyi, gadzabını da cezalandırmayı irade etmesi şeklinde açıklamıştır (Kādî Abdülcebbâr, VI/2, s. 61). Selef âlimleri ise bu tür te'villerin söz konusu sıfatları inkâr anlamına geleceğini ileri sürmüş, bunların beşerî mânalara çekilmeden olduğu gibi zât-ı ilâhiyyeye nisbet edilmesini gerekli görmüştür (İbn Ebü'l-İz, II, 685). Ehl-i sünnet kelâmcıları da bu sıfatların irade sıfatına bağlanmaması gerektiği noktasında Selef'le aynı görüşü paylaşmış, ancak mânalarının anlaşılabilmesi için ulûhiyyetin şanına uygun düşecek şekilde yoruma tâbi tutulmasını tercih etmiştir. Buna göre Allah'ın gadzabı isyankârlardan hoşnut olmaması, isyanda aşırılığa varan yahut küfre düşenleri rahmetinden uzaklaştırması ve hak edenleri cezalandırması demektir. Fahreddin er-Râzî'nin belirttiği gibi rahmet, ferah, sürûr, hayâ, Gadzab, alay etme gibi sıfatların hem dışa akseden yönleri hem de bazı sonuçları vardır. gadzabın dışa akseden yönü beyne kan hücum etmesiyle yüzün değişmesi, sonucu ise Gadzab edilen kişinin cezaya çarptırılmasıdır. gadzabın Allah'a izâfe edilmesi dışa yansıyan kısmıyla muhal ise de sonucu itibariyle câiz olup azabı suçluya ulaştırması demektir (Mefâtîḥu'l-ġayb, I, 262). Öte yandan O'nun vücûd, ilim, sem', basar gibi sıfatları insanlarınkinden farklı olduğu gibi gadzabı da farklıdır. Zira insanların gadzabı acz, eksiklik veya güçsüzlükten kaynaklanabilir. Allah ise her şeye gücü yeten, dilediğini yapan ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olandır. O'nun gadzabı beşerî anlamda bir Gadzab olmayıp yaratana veya yaratılmışlara karşı suç işleyenleri cezalandırmaktan ibarettir.

Kök anlamı bakımından yaratılmıştık özelliği (acz ve noksan) taşıyan Gadzab aslında selbî sıfatlar grubuna girer. Ancak naslarda yer aldığı için bundan istisna edilerek haberî grubu oluşturan sıfatlar arasına alınmış ve fiillerle ilgili olduğundan fiilî sıfatlardan sayılmıştır. Gadzab da diğer fiilî sıfatlar gibi Allah'ın zatî bir niteliği olmayıp yaratılmışların tutumlarıyla ilgilidir. Nitekim Allah'ın niteliklerinin sayıldığı esmâ-i hüsnâ içinde "Gadzab edici" anlamında bir isim yer almadığı gibi âyet ve hadislerde de geçmez. Halbuki gadzabın karşıt anlamlılarından sayılan "rahmet", diğer türevleri bir yana "rahmân" ve "rahîm" şeklinde birçok âyette, ayrıca esmâ-i hüsnâ içinde yer alarak ulûhiyyetin temel özelliği mahiyetinde zikredilmektedir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "rḥm" md.; ayrıca bk. ESMÂ-i HÜSNÂ). "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" (el-A'râf 7/156) meâlindeki âyetle birçok hadis kitabında ittifakla zikredilen, "Rahmetim gadzabımı aşmıştır" (meselâ bk. Buhârî, "Tevḥîd", 15, 22, 28, 55; Müslim, "Tevbe", 14-16) meâlindeki kutsî hadis dikkate alındığında rahmetin Allah'ın zâtî niteliklerinden biri olduğu, gadzabın ise kulları uyarmak ve mazlumların hakkını korumak gibi daha çok yaratılmışlara yönelik bir nitelik taşıdığı anlaşılır. Ayrıca gadzabın söz konusu olmadığı bir rahmetin haksızlığa uğrayanlar için bir çeşit rahmetsizlik sayılacağı düşünülürse, hakkın yerini bulması ve adaletin gerçekleşmesi için suçluların cezalandırılması anlamında gadzabın bir bakıma genel rahmet kavramının şümulü içinde bulunduğu anlaşılır.

Günah işlemek ve iman

Sual: Günah işlemek ve işlemeye devam etmek insanın imansız ölmesine sebep olmaz mı?
CEVAP
Büyük günahları işlemek ve devam etmek insanı küfre sürükleyip, imansız ölmesine sebep olabilir.

Sual: Büyük günahlar nelerdir?
CEVAP
Büyük günahlardan bazıları şunlardır:

1- Bid'at sahibi olmak
2- Günah işlemeye devam etmek
3- Müslüman olduğuna şükretmemek
4- İmansız ölmekten korkmamak
5- Zulmetmek
6- Anaya-babaya âsi olmak
7- Doğru olsa da çok yemin etmek
8- Namazı öğrenmeye ve çoluk-çocuğa öğretmeye önem vermemek
9- İçki içmek
10- Yalan yere evliyalık taslamak
11- Günahını küçük görmek
12- Kendini beğenmek
13- İlim ve ibadeti ile kendini üstün görmek
14- Haset etmek
15- Tecrübe etmeden bir kimseye iyi demek
16- Yalana, gıybete devam etmek
17- Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından uzak durmak
18- Kâfir olsa da komşusuna eziyet etmek
19- Dünya işleri için, çok sinirlenmek
20- Büyü yapmak
21- Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek
22- Allahü teâlânın sevdiklerini sevmemek; sevmediklerini sevmek
23- Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak
24- Zina veya livata yapmak
25- Açık saçık giyinmek
26- Katillik
27- Hırsızlık
28- Uyuşturucu madde kullanmak
29- Gasp
30- Ramazan orucunu, açıktan yemek
31- Zaruretsiz faiz vermek
32- Haksız yere yetim malı yemek
33- Ölçü ve tartıda hile yapmak
34- Namazı vaktinden önce veya sonra kılmak
35- Kalb kırmak
36- Rüşvet almak
37- Malın zekatını ve uşrunu vermemek
38- Canlı hayvanı ateşte yakmak
39- Kur'an-ı kerimi öğrendikten sonra, okumasını unutmak
40- Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek
41- Hainlik etmek
42- Eshab-ı kiramdan herhangi birini sevmemek
43- Namuslu kadına, kötü kadın demek
44- Müslümanlar arasında söz taşımak
45- Avret yerini açmak veya başkasının avret yerine bakmak
46- Emanete hıyanet etmek
47- Cimrilik
48- Dünyaya düşkünlük
49- Allahü teâlânın azabından korkmamak
50- Haramı haram helali helal bilmemek
51- Falcıların falına inanmak
52- Kadına, kıza yani harama bakmak
53- Kadınların erkek, erkeklerin kadın elbisesi giymesi
54- Ettiği iyiliği başa kakmak
55- Allah’tan gayrıya yemin etmek. Mesela çocuğumun ölüsünü öpeyim gibi
56- Küçük günahı işlemeye devam etmek
57- Bir namaz vaktini kaçıracak zaman kadar cünüp durmak
58- Çalgı çalmak ve dinlemek
59- İntihar etmek
60- Dinini öğrenmemek.

Günahı önemsiz saymak

Sual: Günahı önemsiz saymak ne demektir, nasıl olur?
CEVAP
Günahı önemsiz saymanın ne demek olduğu çok kimse tarafından bilinmemekte, bu yüzden günahkârlara kâfir denmektedir. Mesela (İçki içmeye devam eden kimse, haram olduğuna önem verse, içmez, açık gezen bayan, bunun haram olduğuna önem verse kapanır. O halde bunlar, işlediği günahlarına üzülmedikleri, yani haramı önemsiz saydıkları için kâfirdir) demek yanlıştır.

Üzülmeyen, önem vermeyen kâfir olur ama, üzülmek, önem vermemek ne demektir? Mesela namazını kılan bir bayan, açık gezmenin günah olduğunu biliyorsa, (Kapanmak Allah’ın emri, kapansak iyi olur ama, bu zamanda kapanamıyoruz) derse, bu bayana kâfir denmez. Bunun gibi içki içen kimse de, (İçki haramdır, fakat alıştık bırakamıyoruz) derse, bu kimseye kâfir denmez. Aksine, hiç içki içmeyen biri, (bir bardak şarap içmek günah sayılmaz) dese küfre girer. Yahut, (Herkes açık geziyor, ne oluyor, biz de geziyoruz, herkes içiyor, biz de içiyoruz, sarhoş olmadıktan sonra ne zararı olur) diyerek haramı önemsiz saymak küfür olur.

Allahü teâlânın gazabı günahlar içinde saklıdır. Bir günah yüzünden büyük azaba maruz bırakabilir. Yüz bin sene ibadet eden iyi bir kulunu, sonsuz olarak Cehenneme koyabilir. Mesela yüz bin sene itaat eden İblis, kibrederek secde etmediği için sonsuz olarak Cehennemlik oldu. Âdem aleyhisselamın oğlu, bir adam öldürdüğü için ebedi Cehennemlik oldu. Her duası kabul olan Belam-ı Baura, bir günaha meylettiği için imansız gitti. Karun zekat vermediği için malı ile helak oldu. O halde her günahtan kaçmaya çalışmalı. Bir hadis-i şerifte, (Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların  [nâfile] ibadetleri toplamından daha iyidir) buyuruluyor. Her günah, Allahü teâlâya isyan olduğundan, büyüktür; fakat bazısı, bazısına göre küçük görünür. Bir küçük günahı yapmamak bütün cihanın nafile ibadetlerinden daha sevabdır, çünkü nafile ibadet yapmak farz değildir. Günahlardan kaçınmaksa farzdır. (Rıyad-un-nasıhin)

Günah işleyince de ümitsizliğe kapılmamalı, hemen tevbe etmelidir. Mümin hem Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemeli, hem de Ondan çok korkmalıdır. Hadis-i şerifte (Müminin kalbinde korku ile ümit varsa, Allahü teâlâ onu umduğuna kavuşturur, korktuğundan da emin eder) buyuruldu. Yani bir mümin, Allah’ın azabından korkar, rahmetinden de ümidini kesmez, haramlardan kaçıp ibadetlerini yapmaya çalışırsa Cennete gider.

Bir insan ne kadar büyük günah işlerse işlesin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir. Hatta azılı bir kâfir bile tevbe edip "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" dese, bütün günahları affolur, tertemiz bir insan olur. Yani dünyada iken Allah’ın affetmediği günah yoktur. Tevbe edince şirki yani kâfirliği de affeder. Öldükten sonra artık kâfirlere af yoktur. Kur'an-ı kerimde, (De ki, ey çok günah işlemekle haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden [bizi affetmez diye] ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah, [iman ehlinin] bütün günahlarını hiç şüphesiz affeder. Elbette O, sonsuz mağfiret ve nihayetsiz merhamet sahibidir.) buyuruluyor. (Zümer 53)

Allahü teâlânın rızasının ve gazabının hangi işte, hangi sözde olduğunu bilmeyiz. Bu bakımdan hiçbir sözü, hiçbir iyiliği ve kötülüğü küçük görmemelidir. Cenab-ı Hak, rızasını iyilikler içinde, gazabını da günahlar içinde saklamıştır. Önem verilmeyen bir günah, Allah’ın gazabına sebep olabilir. Onun için sözümüze dikkat etmeliyiz. Atalarımız, (Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir) demişlerdir.

İbadet yapmamak, günahlardan kaçmamak insanın kalbini karartır, zamanla küfre sokar, kâfir olur. Günahların hepsi Allah’ın emrini yapmamak olduğundan büyüktür. İbni Münkedir hazretleri ölüm döşeğinde ağlıyordu. Sebebini sordular. "Kasten büyük bir günah işlemedim. Önemsiz saydığım küçük bir günah, Allah’ın gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum" dedi. İşte böyle korkular müslümanın kurtuluşuna sebeptir. Çünkü hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, kıyamette buyurur ki: "Dünyada iken bir gün beni hatırlayıp ananı, benden bir kerecik korkanı, Cehennemden çıkarın") buyuruldu.

Çok önemli tembih

Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine yani haramlara riayet etmesi lazımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya önem vermeyenin imanı gider. İmansız kimse, kabirde azap çeker. Ahirette Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Af edilmesine, Cehennemden çıkmasına imkan ve ihtimal yoktur. Küfre düşmek çok kolaydır. Her sözde, her işte küfre düşülebilir. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere, Ya Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, pişman oldum. Beni affet diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha önemli bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve terk edilmiş namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lazımdır. (Seadet-i Ebediyye)

Günahı hafif görmek

Sual: Ehl-i sünnet itikadına göre amel imandan parça değildir. Yani insan günah işlemekle kâfir olmaz. Bir de, (Günahı hafif görmek, önem vermemek küfürdür) buyuruluyor. İçki içen, gıybet eden, yalan söyleyen kimse, günah işlediği için kâfir olmuyor, fakat bu günahları hafif görmese zaten bunları işlemez. Bunlar kâfir mi, değil mi? Buradaki inceliği anlayamadım. Mesela namaz kılan bir kadın, açık geziyor. Açık gezme günahını hafif görmese açık gezmez. Allah'a imanı olmasa, namaz kılmaz. Bunun imanı var mı, yok mu? Yine kitaplarda, (Ramazanda açıktan oruç yiyenlerin imanı gider) deniyor. Hâlbuki oruç tutmamak günahtır, küfür değildir. Günahı hafif görmek küfür olduğu gibi, kitaplarda sadece farzı değil, sünneti bile hafif görenin, önem vermeyenin kâfir olacağı yazıyor. Namazda takke giymek sünnettir. Önem vermezse kâfir oluyor, (Önem verseydi giyerdi) diye hatırıma geliyor. İkindinin ve yatsının sünnetini terk edenler için de aynı şeyi düşünmekten kendimi alamıyorum. Hâlbuki sünneti yapmayan sevabdan mahrum kalır, kâfir olmaz. İkisinin ortasını bulamıyorum. Bu konuda bir açıklama mümkün müdür?
CEVAP
Hem namaz kılıp, hem de, çekinmeden günah işleyen kimse için, kesin olarak (Günahı hafife alıyor) veya (Günahı hafife almıyor) demek yanlış olur.

Devamlı açık gezen bir bayanın, açıklığı hafife almadığını söylemek zordur. Devamlı içki içen veya başka günahı işleyen kimse için de, (Bu günahı hafife almıyor) demek çok zordur. Günah alışkanlık hâline gelince, hafife alınma tehlikesi başlar. Devamlı bir veya birkaç günahı işleyen kimsenin tevbe etmesi güçtür. Tevbeyi hatırına bile getirmez. Namaz kılan bir kimse, (Örtünmenin dinde yeri yoktur) diye inansa kâfir olacağı gibi, örtünme emrini hafife alınca da kâfir olur.

Ara sıra günah işleyen kimsenin günahı hafife aldığını söylemek zordur. Böyle kişi tevbe de edebilir. Genelde ara sıra günah işleyen kimse, günahı hafif gördüğü için değil, o anda basireti bağlanıyor, gaflete düşüyor sanki farkında olmadan günah işliyor. Yoksa bir Müslüman, günaha önem vermeden kasten günah işlemekten çekinir.

(Ramazanda açıktan oruç yiyenlerin imanı gider) demek, oruç tutmayan kâfir olur demek değildir. Oruç tutmamak ayrı, oruca meydan okur gibi, başkalarını da oruç tutmamaya teşvik eder şekilde açıktan oruç yemek ayrıdır. Bunda orucu hafife almak vardır. Bir insan, aç kalırım korkusuyla, hastalanırım endişesiyle veya işimi aksatır diye oruç tutmazsa, bunlar gerçekten geçerli bir sebep olmasa da, yine bir mazeretle oruç tutmamış olur, orucu hafife almış olmaz, yani küfür değildir.

Takke giymemek gibi, sünnetleri yapmayan, sünnete önem vermediğinden değil, geçersiz de olsa, başka sebeplerle bunları yapmıyor. Buna benzer sebeplerle sünnetleri yapmayana ve günah işleyene kâfir dememelidir.

İçki ve iman
Sual: (İçki içeri, iman dışarı! İçki içenin kırk gün namazı kabul olmadığı için namaz kılmamalı) diyorlar. Böyle bir şey var mı?
CEVAP
Hayır, böyle bir şey yoktur. Ehl-i sünnet itikadına göre, içkiyi helâl bilmedikçe veya haramı hafife almadıkça, içki içenin imanı gitmez. (İhya)

Namazı bırakmak çok büyük günahtır. (İçki vücuttan kırk gün çıkmaz) diye bir şey yoktur. Kur'an-ı kerimde (Sarhoş iken kılmayın) buyuruluyor. Çünkü ne okuduğunu anlamaz ve sallanacak kadar sarhoş olanın abdesti de bozulur. Abdestsiz olunca namaz da kılamaz. Okuduğunu anlamayacak kadar çok içmemişse, namazını kılması lazımdır. Ne günah işlenirse işlensin, namaz terk edilmemeli. İçki içmeye devam eden kimsenin, namazı sahihtir, yani borç ödenmiş olur, ama büyük sevablara kavuşamaz. İçki içen, içki içtim diye, dua etmeyi ve zikretmeyi, tesbih çekmeyi bırakmamalıdır.

Salih bir zat, daha önce ölmüş olan o bölgede tanınmış bir kadını rüyada iyi hâlde görünce, durumunu sorar. Kadın da şöyle cevap verir: “Rabbim beni affetti. Günah olduğunu bildiğim hâlde, nefsime uyup içki içerdim. Yine bir içki meclisindeyken ezan okunmaya başladı. İçkiyi bırakıp, ben de müezzin gibi şehadet getirdim. Çok geçmeden öldüm. Allahü teâlâ, meleklere, (Kalbinde imanı olmasaydı, beni sarhoş hâlde hatırlamazdı. Ona azap etmeyin!) buyurdu. Böylece affa uğramış oldum.” (Şir’a şerhi)

Menkıbede de görüldüğü gibi, her içki içene, hattâ içki içerken ölene de, kâfir dememelidir. Zerre imanı varsa, sonunda kurtulur.

Sual: Dinimizin emrettiği farzlardan birini tembellikle yapmayan kimsenin imanı gider mi?
CEVAP
Farzlara ehemmiyet verip, tembellikle yapmayan kimsenin imanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan Müslüman, iki büyük günaha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tövbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermek ile olur. İkincisi, bu farzı terk etmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.

Sual: İnsanlara zulmeden, mallarına, namuslarına saldıran azgın kimseler de, iman nimetine kavuşabilir mi?
CEVAP
Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor, muhtaç oldukları şeyleri yaratıp, herkese gönderiyor. Dünyada rahat ve huzur içinde yaşamaları ve ahirette sonsuz saadete kavuşmaları için, ne yapmaları lazım olduğunu açıkça bildiriyor. Nefislerine, kötü arkadaşlara, zararlı kitaplara ve yayınlara aldanarak, küfür ve dalalet yoluna sapanlardan, dilediğini hidayete kavuşturuyor, bunları doğru yola çekiyor. Ancak azgın, zalim olanlara bu nimetini ihsan etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri, içine düştükleri inkâr bataklığında bırakıyor.

Sual: Bir Müslümanın imanını gideren söz ve hâller nelerdir?
CEVAP
İslamiyetin imansızlık alameti dediği sözleri söyleyen ve işleri yapan, inandığını söylese de, imanı gider ki buna Küfr-i hükmî denir. İslamiyetin tazimini, hürmet edilmesini emrettiği şeyi tahkir etmek, kötülemek böyledir. Bunun için, Allahü teâlâya layık olmayan şey söyleyenin imanı gider. Mesela, Allah, Arş'tan veya gökten bize bakıyor, sen bana zulmettiğin gibi, Allah da sana zulmediyor, filan Müslüman benim gözümde Yahudi gibidir, yalan bir söze, Allah biliyor ki, doğrudur demek, melekleri küçültücü şeyler söylemek, Kur’ân-ı kerimi, hatta bir harfini küçültücü söz söylemek, bir harfine bile inanmamak, çalgı çalarak Kur’ân okumak, imanı giderir.

Peygamberleri küçültücü şeyler söylemek, Kur’ân-ı kerimde isimleri bildirilen yirmibeş Peygamberden  birine inanmamak, meşhur sünnetlerden birini beğenmemek, çok iyilik yapan birisi için, Peygamberden daha iyidir demek, imanı giderir.
(Kabrim ile minberim arası, Cennet bahçelerinden bir bahçedir) hadis-i şerifini işitince, ben minber, hasır ve kabirden başka bir şey görmüyorum demek küfür olur.

Ahırette olacak şeylerle alay etmek, kabirdeki, kıyametteki azaplara, akla, fenne uygun değildir diyerek inanmamak, Cennette Allahü teâlâyı görmeye inanmamak, ben Cenneti istemem, Allahı görmeyi isterim demek küfür olur.

Namaz kılmak ve kılmamak birdir, zekât vermem, faiz helal olsaydı demek, haram maldan sadaka verip sevap beklemek, fakir, verilen paranın haram olduğunu bilerek, verene hayır dua etmek, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin  kıyâsı hak değildir demek küfürdür. A’râf suresinin 56. âyet-i kerimesinde meâlen;
(Allahü teâlâ, rüzgârı, rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgârlar, ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan toprağa su yağdırırız. O yağmurla yerden meyveler çıkarırız. Ölüleri de mezarlarından böyle çıkaracağız) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede, ihtilaflı olan bir şeyi, söz birliği ile anlaşılmış olana benzetmek bildirilmektedir. Allahü teâlânın yağmur yağdırdığını ve yerden ot çıkardığını, herkes biliyordu. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu, yeryüzünün kuruduktan sonra tekrar yeşillenmesine benzeterek isbat etmektedir.

Günahlar büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır.

Müslüman her türlü günahtan, ateşten ve cereyana çarpılmaktan sakındığı gibi sakınmalıdır; yılandan ve akrepten kaçındığı gibi kaçınmalıdır. Zira günahlara girmek, hayatı tehlikeye atmaktır. Kur'ân-ı Kerîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlihtir.

Allah (cc), "İttekullah! Vettekullah!" gibi âyetlerle bizlere takvayı emrediyor.

"Allah'tan korkunuz, günahlara girmeyiniz, hududu aşmayınız!" ferman ediyor.

Bütün peygamberler yine âyetin ifadesiyle, "Fettekullahe ve etîûnî" okuyarak ümmetlerine takvayı ders vermişlerdir.

    "Takva, menhiyyattan ve günahlardan içtinab etmek, sakınmaktır. Her zaman şerleri def etmek celb-i nef'a râcih olmakla beraber, yüzlerce günahın insana hücum ettiği bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında takva olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssülesas olup büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. Bu yıkıcı cereyanlara karşı takva en büyük esastır. Farzları yapan, büyük günahları işlemeyen kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i salihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i salih bu ağır şartlar altında çok hükmündedir. Hem takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vaciptir, bir vacibi işlemek çok sünnetlere mukabil sevabı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab az bir amelle, yüzer günahın terkiyle yüzer vacip işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta niyetle, takva namıyla, günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli amel-i salihadır." (bk. Kastamonu Lahikası, 103. Mektup)

Allah rızası için îmana ve Kur'an'a hizmet eden Müslümanların bu zamanda en mühim vazifeleri binler tahribatçılara ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir.

Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyyede yüzer günah insana karşı geliyor. Elbette takva ile ve niyeti içtinab ile yüzer amel-i salih işlenmiş hükmündedir.

Aziz Mü'minler!

Dünyaya gelir gelmez "Ümmetim!" diyen, mi'rac'da Allah'tan ümmetini isteyen, hayatını ümmetini irşad için sarfeden, mahkemeyi kübrada yüce adalet divanında herkesin "Nefsî, nefsî!" dediği mahşer meydanında yine bütün şefkat ve merhametiyle "Ümmeti, ümmeti!" diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedakârlıkla, yine şefaatiyle ümmetinin imdadına koşacağını, "Şefaatim ümmetimin günahkârları içindir!" hadisiyle müjdeleyen Sevgili Peygamberimiz (asm) ümmetini helak edici en büyük günahları şöyle haber veriyor:

    "İctenibüsseb'al-mûbikât!"

    "Helak edici 7 şeyden sakınınız:
    1. Allah'a ortak koşmak,
    2. Sihir ve büyü yapmak,
    3. Haksız yere Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymak,
    4. Yetim malına el koyup gasbetmek,
    5. Zina yapmak,
    6. Vatan ve mukaddesat müdafaası gününde harp meydanından kaçmak,
    7. İffetli, namuslu, îmanlı kadınlara zina isnadıyla iftira etmek."

Büyük günahlar sadece bunlardan ibaret değildir. Kur'ân'da ve hadislerde başka büyük günahlar da beyan edilmiştir. Meselâ:

Ana-babaya karşı gelmek, onları hor görmek, içki, kumar, insanları aldatmak, zulmetmek, faizli alışveriş yapmak büyük günahtır. Bu günahlar toplum hayatını zehirleyen, dirliği ve düzeni bozan, birliği ve beraberliği altüst eden, bütün karışıklıklara, fitne ve fesada sebep olan, anarşi ve teröre kaynak teşkil eden günahlardır.

Toplumda huzurun temini bu günahları ve günahkârları engellemekle mümkün olabilir.

Müslüman kadınların el ve yüzleri hâriç, başlarını ve vücutlarını açarak nâmahrem erkeklere göstermeleri büyük günahtır; intihar etmek, emanete hıyanet etmek, harama bakmak, haram sesleri dinlemek, gıybet, yalan, iftira...

Bütün bunlar büyük günahlardır. Günahta ısrar ise daha büyük günahtır. Derhal tövbe etmek, yangını büyümeden söndürmek lâzımdır.

Aziz Kardeşlerim!

Allah'ın rahmetinden ümit kesmek de büyük günahtır. İnsan olarak hepimizin günah ve kusuru vardır. Geliniz tövbe edelim! Cenab-ı Hakk'n tövbe eden kullarına kapısı açıktır ve bize şu müjdeyi veriyor:

    "Eğer siz yasak edilen büyük günahlardan sakınırsanız, diğer günahlarınızı affeder ve sizi şerefli bir makama yerleştiririz." (Nisa, 4/31)

işlemiş okluğumuz günahlar kalp ve ruhumuzda yaralar açmış, o yaralardan hâsıl olan şüphe ve vesveseler bizi camilerden, dinî cemaatlardan, namazdan, niyazdan uzaklaştırmış ise o tehlikeli yoldan, o günahkâr hayattan dönelim. Allah'a dönelim, O'nun rahmetine sığınalım!

Günahlar kalbimizi siyahlandırmış, katılaştırmış ise, tövbe ve istiğfar suyu ve sabunuyla yumuşatıp îman nuruyla nurlandıralım!

Unutmayalım ki:

Günahlar ebedî hayatımızı yakıp mahvedecek yangınlardır. Bu yangım tövbe suyuyla söndürelim! Bu günah yılanlarını hayatımızı zehirlemeden öldürelim!

Sevgili Peygamberimiz (asm)'in şu irşad ve ikazına kulak verelim:

    "Ey insanlar! Allah'a tövbe ediniz! Kötülükleri bırakınız! Günahları terkediniz! Zira ben günde 100 defa tövbe ediyorum!"

Başta en zararlı düşmanımız olan nefsimizin, insî ve cinnî şeytanların, günah askerlerinin hücumu karşısında en mühim silahımız istiğfardır.

Ve "Eûzu billahi mineşşeytânirracîm!" ile Allah'a sığınmaktır.

Kalemiz Kur'ân ve sünnet-i seniyyedir. Bu kalelere giren, Sünnete uygun yaşayan kurtulur.

Kur'ân tezgâhında yapılmış îman gemisine binmeyen boğulur. Siperi bırakan asker vurulur.

Trafik işaretlerine uymayan sürücü kaza yapar, kıyameti kopar, âhirette mesûl olur. Bizler de âhiret yolcularıyız! Bu yolda Rabbimizin yasak işaretlerine uymak mecburiyetindeyiz. Yoksa her iki hayatımız tehlikeye düşer.

Kavimlerin Helak Olma Sebepleri

Kavimler neden helak oldu? Kaç tane kavim veya topluluk, nerede, nasıl ve hangi sebeple helak oldu?

Kavimlerin helak olma sebepleri ve şekilleri...

HELAK OLAN KAVİMLER VE KAVİMLERİN HELAK OLMA NEDENLERİ

Kavimlerin helak olma sebepleri; peygamberlerini yalanlamaları, putlara tapmaları, zulüm ve sapkınlıkta ileri gitmeleri ve Allah’a isyan etmeleri şeklinde sıralanabilir.

Âd, Semûd ve Şuayb (Medyen ve Eykeliler) kavimlerinin helakı, Sebe kavmini perişan eden Arim seli, Ashâbu’l-Uhdûd hadisesi ve Fil olayı, Arap toprakları olarak bilinen Bilâdü’l-Arap’ta meydana gelen helak hadiseleridir.

Musa aleyhisselâm’ın düşmanları olan Firavun ve adamlarının helaki ile Karun ve Haman’ın yok edildiği yer, Mısır topraklarıdır.

Lût kavmini yok eden o dehşetli felaket ile helak yerine daha hafif bir cezaya çarptırılan İlyas aleyhisselâm kavmi’nin başına gelenler, Bilâdü’ş-Şâm topraklarında meydana geldi. Helak olan kavimler;

    Nuh Kavmi, Nuh Aleyhisselem
    Nemrud ve kavminin helakı, İbrahim Aleyhisselam
    Âd Kavmi, Hud Aleyhisselam
    Semûd Kavmi, Salih Aleyhisselam
    Lût Kavmi, Lut Aleyhisselam
    Şuayb Kavmi (Medyen Halkı ve Eykeliler), Şuayb Aleyhisselam
    Ashâbu’l-Karye
    Ashâbu’s-Sebt
    Ashâbu’l-Uhdûd
    Tübba Kavmi
    Ashâbu’l-Fîl

Helak olan kavimler ve kavimlerin helak olma sebepleri...

KAVİMLERİN HELAKI

Ciddî bir uyanıklık içinde geçirilmesi îcâb eden bu imtihan dünyâsında, maalesef insanların çoğu derin bir gaflet uykusundadır. Lâkin bu cehâlet, dalâlet ve gaflet uykuları, onları hazîn ve hicranlı bir âkıbete sürüklemiştir. Dünyâ, onlar için bir aldanış mekânı olmuştur.

Müsbet veya menfî, gidilen her yolun kabre vardığı bu yaldızlı dünyâda, îmansızlığın ana sebepleri; düşüncesizlik, cehâlet, gaflet, şehvet, dünyâ nîmetlerine boğulma, gâfilleri taklîd etme, koyu bir maddecilik zihniyeti, ahlâksızlık ve netîce olarak kalbi, nefse fedâ etmektir.

HELAK EDİLEN KAVİMLER

İnsanlık târihi, îmân ve ahlâk yolundan çıkan azgınlara tatbîk olunan nice ilâhî gazap tecellîlerine şâhid olmuştur. Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin kibirli insanları; peygamberlerle mücâdele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddiâ eden ve sonunda bir avuç suda helâk olan Firavun; bir sineğin mağlûb ettiği Nemrud; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan ahlâksız Lût kavmi ve benzerleri, zulüm ve isyanlarına bürünerek bu dünyâdan göçüp gittiler.

Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlara, kendilerinden evvelkilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin, İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberleri, onlara apaçık mûcizeler getirmişti. Allâh onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (et-Tevbe, 70)

Küfür, isyan, zulüm ve haksızlık târihi, ilâhî intikâmın dehşetli örnekleri ile doludur. Allâh’a ve peygamberlerin gösterdiği yola muhâlefet ve isyân edenlerin, er-geç ilâhî kudretin acı azâbı ve çetin tecellîleri ile karşılaşmaları, kaçınılmaz ve değişmez bir ilâhî kânundur.

Allâh Teâlâ, peygamberleri, nefsânî arzuların açtığı toplum yaralarına şifâ vesîlesi olmak üzere insanlığa ikrâm etmiştir. Lâkin dünyânın yaldızlarına aldananlar, peygamberlerin açtığı nûrlu ufuklar¬dan ayrılmışlar, ebediyet bedbahtlığının korkunç enkâzı hâline gelmişler, toplumlarını vîrâneye çevirmişlerdir. Sefâletlerini saâdet zannetmenin hüsrânına uğramışlar, yaratılış hikmetini ve esrârını kavrayamayıp hayvanların hayatlarını taklîd etmişler ve neticede ilâhî gazaplara dûçâr olarak helâk olmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

“Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi bir kimseyi görüyor veya onlardan cılız bir ses olsun işitiyor musun?” (Meryem, 98)

“Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü işlemişler, onu, bunların îmâr ettiklerinden daha çok îmâr etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zâten Allâh, onlara zulme¬decek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (er-Rûm, 9)

Âyette, su ve mâden çıkarmak, ya da ekip dikmek için toprağı işleyen ve bayındır beldeler meydana getiren, sonra da, inkârcılıkları yüzünden Allâh’ın gazabına uğrayan Âd ve Semûd gibi eski kavimlere işâret edilmekte ve onların kalıntılarına bakılıp ibret alınması öğütlenmektedir.

FİRAVUN NEDEN HELAK OLDU?

İnsanda “acıkma” duygusunun meydana gelmesi, vücûda gereken hayâtî malzeme ihtiyacındandır. Darlık zamanlarında insanların Allâh’ı araması ise, rûhun ihtiyâcından kaynaklanmaktadır. Nemrûd’un, Hazret-i İbrâhîm ateşe atıldığında, ateşin O’nu yakmadığını görünce; “Kendi tanrılığımdan vazgeçmem; lâkin senin Rabbine dört bin sığır keseceğim!” demesi ve Firavun’un, suda helâk olacağını anladığı zaman “Benî İsrâîl’in inandığı Allâh’a inandım!” demesinin hiçbir değeri yoktur. Başı sıkışan gâfillerin, ölüm buhrânı geçiren münkirlerin, tesellîsiz ve himâyesiz kaldıkları korkunç anlarda kendilerine gelmeleri ve iç âlemlerine dönmeleri, insan fıtratındaki dîn ihtiyâcının muktezâsıdır.

Ömürlerini, küfür ve gaflet çalkantıları içinde geçirenlerin son hâlleri, ne hazîn bir çırpınış ve tükeniştir. Ölüm meleğinin; «Daha evvel neredeydin?» demesi, acıklı bir azâbın başlama ânıdır.

Ölüm, dünyâya âit bütün zevklerin iptali, aynı zamanda bütün fânî alışverişlerin nihâyetidir.

Bu sebeple, sâlihler ve ârifler, nefeslerini bir ömür tesbîhi hâline getirerek hakîkate yaklaşırlar. Vücûdlarını müşterek bir ölüm tâlimi içinde nûrlandırarak fânîlikten sıyrılırlar. Herkes değişik bir yerde ve değişik bir uykuda iken onlar, farklı bir tecellîde olurlar.

Şâyet ölümden kaçmak ve korkmak îcâb ediyorsa, akşamlar yaklaşırken korkularla titrememiz lâzımdır. Hâlbuki gecelerin esrârına dalarken içimizden bir korku geçirmiyoruz. Çünkü sabahın gelmesi, bir hilkat kâidesi ve ilâhî bir tanzimdir. O hâlde, ölümün koynundan da bir hakîkat sabâhına kalkılmasının tabiî görülmesi lâzımdır.

Hak Teâlâ buyurur:

“Ey insanlar! Allâh’ın va’di elbette ki haktır. Sakın dünyâ hayatı sizi aldatmasın! Hîleci şeytan, Allâh’ın affıyla sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)

Âhiretsiz bir dünyâ ferahlığı elde etmek için dünyâ süslerine bürünen ve fânî lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hâli, ne hazîn bir tükeniştir! İslâmiyet ise, cihâna hikmet gözü ile bakmayı emretmekte ve hayatın istikâmet üzere ve şuurlu bir şekilde yaşanmasını istemektedir. Cenâb-ı Hak buyurur:

“Sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve huzûrumuza getirilmeyeceğinizi mi sandınız? Mutlak hâkim ve Hak olan Allâh çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur. O, yüce Arş’ın Rabbidir.” (el-Mü’minûn, 115-116)

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allâh, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlakâ ortaya koyacaktır. Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ne yanlış) hüküm veriyorlar!” (el-Ankebût, 2-4)

İslâm dîni, insanın beşikten mezara kadar hayatını tanzîm edip, onu, âhiret âleminin esrârına ve gaybî hakîkatlerine hazırlar. İnsanın; beşik ile tabut arasındaki münâsebeti kavrayamadan, kâinattaki mevkîini ve vazîfesini tâyin edemeden ve gideceği mezar yolculuğunun hikmet ve ibretini id¬râk edemeden, hayatı gâyesiz bir şekilde yaşayışı ne büyük bir hüsrandır! Bu hâl, ardında hazîn bir hâtıra yığını bırakarak ölümün girdaplarında kaybolmaktan başka nedir?

Peygamberlerin beşerî güçleri tükendiğinde kendilerine ilâhî nusret yetişir ve inkârcılar üzerine Allâh’ın kahır ve intikâmı tahakkuk eder. Nûh -aleyhisselâm-’ın, 950 senelik sabırdan sonra tahammülü bitti ve âyet-i kerîmede bildirildiği üzere:

“(Yâ Rabbî!) Mağlûb oldum, bana yardım et! (İntikâmımı al!) diye Rabbine duâ etti.” (el-Kamer, 10)

HAYATTA EN ÇOK KORKULAN HADİSELER

Hayatta en çok korkulan ve ilâhî bir tehdîd olan hâdiseler; tûfânlar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlık, yıldırımlarla dolu azâb bulutları, düşman işgalleri ve sârî hastalıklar gibi ilâhî gazap tecellîleridir. “Tabiat olayları” olarak görülen bu tip vak’alar, gelişigüzel olmayıp birçok sebep ve hikmetlere bağlıdır. Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir. Ve ilâhî nizâmın felâketleri, tahakkuk safhasına girer.

Allâh -celle celâlühû-, -hâşâ- zâlim değildir. Fakat bu felâketlerin, kulların hak etmesiyle zuhûr ettiği bir gerçektir. İlâhî nizâma ve kudsî esaslara karşı koyanların, ilâhî intikâmın acı tatbikâtı ile karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Ağaçtan düşen bir yaprağın bile, ilâhî kaderle düştüğü, Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edilmektedir. Aksi hâlde kâinatta, fizikî bir anarşi meydana gelirdi. Bütün fizikî hâdiselerin içinde binbir türlü esrâr gizlidir. Bu esrâr, peygamberlere ve ehl-i kalbe ayândır.

Kur’ân-ı Kerîm’de kavimlerin helâkiyle ve bunun sebep ve hikmetleriyle alâkalı pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allâh Teâlâ zulmetmekten münezzehtir ve aslâ kullarına haksızlık etmez. Zulüm ve haksızlık insana âit olan bir vasıftır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Allâh, insanlara hiçbir sûretle zulmetmez; fakat insanlar, kendilerine zulmetmektedirler.” (Yûnus, 44)

ALLAH’IN GAZABI İLE İLE İLGİLİ AYETLER

Nihayetsiz bir merhamet, hilim ve sabır sâhibi olan Yüce Rabbimiz, insanların zulümleri had safhaya vardığı zaman onları şiddetle yakalar ve âleme ibret kılar:

“…Şüphesiz O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd, 102)

Hattâ öyle yakalar ve helâk eder ki bu azâba dûçar olanların bir daha ıslâh olmaları mümkün olmaz. Bu hakîkate âyet-i kerîmelerde şöyle işâret edilir:

“Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır. Çünkü onlar, geri dönemeyeceklerdir.” (el-Enbiyâ, 95)

“(Müşrikler) kendilerinden önce kaç nesli yok ettiğimizi ve bu yok olup gidenlerin bir daha onlara dönüp gelemeyeceklerini görmüyorlar mı?” (Yâsîn, 31)

Kur’ân-ı Kerîm, geçmiş kavimlerin helâk edilişlerini anlatırken bunun sebepleri üzerinde de durmakta ve sonradan gelenleri îkâz etmektedir. Bu sebeplerin başında Allâh’ın nîmetlerine karşı nankörlük etmek, şükredecek yerde bol nîmetler içinde şımarmak, zulüm ve haksızlıkta ileri gitmek gibi büyük günahlar gelmektedir. Mevzuyla alâkalı âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Biz refâhından şımarmış nice memleketleri helâk etmişizdir. İşte, onların kendilerinden sonra pek az iskân görmüş harâbeleri! Biz onların (hepsinin) vârisi olduk.” (el-Kasas, 58)

“…Biz halkı zâlim kimseler olan şehirlerden başkasını helâk edici değiliz.” (el-Kasas, 59)

“Nitekim birçok memleket vardı ki, o memleket (halkı), zulmetmekte iken, biz onları helâk ettik. Şimdi o ülkelerde duvarlar, (çökmüş olan) tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kullanılmaz hâle gelmiş kuyular ve (ıssız kalmış) ihtişamlı saraylar vardır.” (el-Hacc, 45)

İnsanların başlarına gelen dünyevî ve uhrevî bütün musîbetlerin, bizzat kendi elleriyle yaptıklarının karşılığı olduğunu Allâh Teâlâ şöyle haber vermektedir:

“İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) dolayısıyla karada ve denizde fesat zuhûr etti. Bu, onlara, yaptıklarından bâzısının acısını tattırmak içindir. Umulur ki (tuttukları kötü yolu terkedip) Hakk’a dönerler.” (er-Rûm, 41)

BELA VE MUSİBETLER NEDEN GELİR?

Âyet-i kerîmeden anlaşılacağı üzere, gerek tabiat gerekse içtimaî şartlarda zuhûr eden düzensizlik, dağınıklık ve perişanlık, insanların elleriyle kazandıkları yüzündendir. Bütün bunlar, şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve nefsin hevâsına uyularak yapılan aşırılıklar sebebiyle olmuştur. Allâh Teâlâ, tevbe edip şirkten vazgeçerek fıtrat dînine, sağlam ve düzgün yola dönsünler diye, yaptıklarının bir kısmının cezâsını kendilerine bu dünyâda tattırmaktadır. Eğer tevbe edip sırât-ı müstakîme dönmezlerse cezâlarının tamâmını âhirette tadacaklar, asıl cezâlarını orada çekeceklerdir. Diğer bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allâh, çoğunu da affediyor.” (eş-Şûrâ, 30)

Nitekim Cenâb-ı Hak, kullarının irtikâb etmiş olduğu günahların cezâsını ekseriyetle âhirete tehir etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

“Eğer Allâh, insanları zulümleri yüzünden cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı…” (en-Nahl, 61)

İşlenen günahların bir kısmı mukâbilinde gelen bu musîbetler, belki insanlar ıslâh olurlar diye ilâhî bir îkâz keyfiyeti taşımaktadır.

Ancak Allâh Teâlâ’nın hâlis mü’minler hakkındaki kânunu bundan biraz farklıdır. Çünkü mü’minlere gelen musîbet ve sıkıntılar, onların kulluktaki noksanlıklarına, günah ve hatâlarına keffâret olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi, Allâh, onun hatâlarını bağışlamaya vesîle kılar.” (Buhârî, Merdâ, 1, 3; Müslim, Birr, 49)

Allâh’ın rızâsı için çalışıp-çabalayan kimsenin karşılaştığı sıkıntılar, onun sadece günahlarına keffâret olmakla kalmaz, bunun yanı sıra Allâh indindeki derecesini de yükseltir.

Cenâb-ı Hak, helâk olmuş kavimlerin kıssalarını kıyâmete kadar gelecek insanları îkâz etmek ve onlara bir ibret göstermek için tekrar tekrar anlattığını şöyle ifâde buyurmaktadır:

“And olsun ki, civârınızdaki memleketlerden nicelerini helâk ettik. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri (böyle) tekrar tekrar açıklıyoruz!” (el-Ahkâf, 27)

“Celâlim hakkı için bunu (Nûh’un gemisini ve tûfan alâmetlerini) bir ibret olarak bıraktık! Hiç ibret alan yok mu?” (el-Kamer, 15)

“Onlardan önce, kendilerinden kuvvetçe pek üstün nice nesiller helâk ettik. Onlar beldelerde sığınaklar edindiler, kaçacak delik aradılar; hiç (ölümden) kurtuluş var mı? Bu hususta, kalbi olan veya hazır bulunup kulak veren kimselere mev’izalar ve ibretler vardır.” (Kâf, 36-37)

“Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîrâ dolaşsalardı, elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalbler kör olur!” (el-Hacc, 46)

Kalb; bütün hislerle birlikte zihnî ve ahlâkî vasıfların merkezi olarak kabul edildiğinden, âyet-i kerîmedeki ifâde, kendi inatları ve küfürde ısrarlarının onları hakîkati işitmekten ve akıllıca hareket etmekten alıkoyduğunu beyân etmektedir.

KAVİMLERİN HELAKI

Rabbimiz; Nemrûd’un ateşlerini Hazret-i İbrâhîm’in îmânı ile gülistâna çeviren, Firavun’un saltanatını Hazret-i Mûsâ’nın asâsı ile altüst eden, Kâbe’yi yıkmaya kalkışan Ebrehe ordularının fillerini ve askerlerini küçük kuş ordularına çiğneterek Mekke’nin civârını fil mezarlığına çeviren, benzeri diğer azgın kavimleri altüst eden ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-i, “melek, rüzgâr, korku” gibi görünmez askerlerle te’yîd ederek O’na zafer ufukları açan, kahredici bir kudret sâhibidir.

Kahır mekânları, dûçâr oldukları felâketin izlerini ve tesirlerini kıyâmete kadar üzerlerinde taşımaktadırlar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Vedâ Haccı”nda Mina ile Müzdelife arasındaki Muhassir Vâdisi’ni geçerken sür’atlendiler. Sahâbe-i kirâm hazarâtı:

“–Yâ Rasûlallâh, ne hâl oldu, niçin acele ediyorsunuz?” diye sorunca, Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:

“–Bu mekânda Cenâb-ı Hak, Ebrehe ordularını kahretti. O kahır tecellîsinden bir hisse gelmemesi için sür’atlendim!” buyurdular.

Nitekim hacda bu mekânda vakfe yapılmaz.

Yine Tebük Seferi’nde ashâb-ı kirâm, Semûd kavminin helâk olduğu yerden geçerken Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bu taştan oymalı evlere hüzünle girin! Buradan bir şey de almayın! Çünkü burada azgın bir kavme azâb-ı ilâhî geldi...” buyurmuşlardı.

Sahâbe-i kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh, kırbalarımızı su ile doldurduk. Hattâ bu su ile hamur yaptık!” dediler.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sularınızı boşaltın, hamurlarınızı da dökün!” buyurdular. (Buhârî, Enbiyâ, 17)

İlâhî kahrın tecellî ettiği beldelerde, isyân ve günah yüklü mekânlarda mânen devâm eden o kahrın in’ikâsına mâruz kalmamak için oralarda bulunmamak, zarûreten geçmek gerektiğinde ise sür’atle geçmek îcâb eder.

Kâbe, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve diğer peygamberlerin kabr-i şerîfleri, mescidler, sâlih ve sâdıkların bulundukları mekânlar da, feyz tecellîlerinin kesif olduğu yerlerdir. Buralarda, gönlümüze bereketli rahmet ve feyz yağmurları boşalır.

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan itibâren, zaman zaman insanları, daldıkları îmansızlık ve ahlâksızlık karanlıklarından kurtarmak için peygamberler gönderilmiş ve kitaplar indirilmiştir. Bu, Rabbimizin kullarına büyük bir lutuf ve ikrâmıdır. Nihâyet insanlığın ebedî mürşidi son Peygamber Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geldi. Bu sûretle çöle inen ilâhî nûr, sonsuzluğu gölgesine aldı.

İSLAM NEYİ ÖĞÜTLER?

İslâm dîni, insanı ciddiyete dâvet etmekte ve yarın Allâh’ın huzûruna çıkıp yaşadığı hayâtın hesâbını vereceğini defaatle hatırlatmaktadır. Bu sebeple mü’min, boş ameller, dedikodular ve lüzumsuz sorularla, dînî ve ahlâkî şeref ve haysiyetini küçültecek davranışlarda bulunmamalıdır. Câhillerden uzak durarak lüzumsuz mâcerâların peşinde koşmamalı; abeslere, bâtıllara, azgınlıklara ve gâyesizliklere dalmamalıdır. Sapık felsefelerin çıkmaz sokaklarında dolaşmamalıdır.

Yaz bulutu hâlinde gelip geçen dünyâ hayatını, âhiret endişesi olmadan yaşamak, gündüzü akşamsız telâkkî etmek gibi abes bir şeydir. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen gönlünü feyz pınarlarından doldurmağa bak. Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.

Cesedine yağlı-ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.

Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü-kuvvetli gitsin!”

Kaynaklar :

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
Dinimiz islam
Sorular ile islamiyet
islamveihsan
Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi


Cincilik, Büyücülük Nedir?

Bütün bu ruh çağırma(!) dalaverelerinin kökünde eskilerin “Hüddam ilmi”, halkın da “Cincilik” dediği mesele yatmaktadır...

Bilhassa eskilerin ve Anadolu halkının yakından bildiği bu konu şöyledir...

Bazı tespih veya duaların birer “HADİMİ” yani “hizmetlisi - görevlisi” vardır.

Eğer bir kişi oturup, o kelimeyi veya duayı adedince okur, sonra da karşısına dikilen cinden, o an için korkmadan bir şey isteyebilirse, o şey derhâl olur!..

Veya o cinin kendi emrine girmesini isterse, o cin artık onun hizmetkârı durumuna girer!.. Bunun için de birçok formül vardır!..

Bu formülleri bünyesinde toplayan birçok kitaplar yazılmıştır eskiden ki, bunların içinde en meşhuru; “KENZÜL HAVAS” ismiyle bilinenidir...

Bu kitabın içinde birçok formüller vardır...

Ancak burada şunu da hatırlatalım ki, “HÜDDAM”cılık ile “RUH ÇAĞIRMA(!) - SPİRİTÜALİZM” arasında çok büyük bir fark vardır...

İşte o fark da şudur...

Ruh çağırma(!) veya spiritüalizm denen oyunda cinlerle temasa geçen kimseler, daima cinlerin elinde oyuncak olurlar...

Aynen aslan eline düşmüş tavşan gibi; cin de onları istediği gibi elinde oynatır... Ve onlar bu durumu asla fark edemezler...

“Hüddam” ilminde ise, formül, diğer yan şartlarıyla birlikte tam olarak uygulanabildiği zaman, insan cini tam anlamıyla pençeleri altına alır; ve ona bütün istediklerini yaptırabilir... Hatta, bir insanı bile, bu yolla o cinine öldürtebilir... Aksi hâlde, yani emre uymadığı zaman o cin perişan olur.

Bu sebeple, bu ilmin kullanılmasında, insan için öteki sisteme göre mutlak bir avantaj vardır...

İşte aradaki bu fark sebebiyle, eskilerin ve günümüzde de sadece birkaç kişinin bildiği “Hüddam ilmi”, spiritüalizmden kat be kat üstün durumdadır... Çünkü, anlattığımız üzere, bu ilimde insan için cini emri altına almak söz konusudur... “Spiritüalizm” diye veya “Ruh çağırma(!)” diye bilinen cinlerle bağlantı hâlinde ise, cini hiçbir şekilde, bir bilgiyi vermek veya bir işi yaptırtmak için zorlamak söz konusu değildir...

Ancak burada şu hususu da çok iyi bir şekilde anlamak gerekir...

Eğer bir kişi Hüddam ilminin gereği olan formüllerden birini yapmaya kalkar da; sonra başlamışken, şu veya bu sebeple; mesela formülü uygularken yarıdan itibaren duyacağı seslerden veya o sıradagözüne görünen acayip şekillerden korkarak yarıda bırakırsa, işte o anda onun için felaket başlar.

Onun, etkisi altına almaya çalıştığı cin,o anda onu rahatlıkla avlar ve bu kişi cini emrine almaya çalışırken, cin onu ele geçirmiş olur... Ki bundan sonra, o kişi artık cinin emrine bağlıdır... Böylece, Dimyata pirince gidilirken evdeki bulgurdan da olunur...

Bu sebepledir ki, “Hüddam ilmi”ne dayanan bir formülü, ya hiç yapmamalı, ya da başlanıldığı zaman, ne pahasına olursa olsun sonuna kadar yapmalıdır.

Nitekim bu formülün tam olarak yapılmaması için o cin, birtakım gürültüler oluşturur veya sesler çıkartır, âdeta içinde bulunulan evi veya katı yıkılıyormuşcasına gürültülerle sarsabilir; akla hayale gelmeyecek korkunç şekillerde göze görünebilir!.. İşte bütün bunlar olmasına rağmen, kişinin bütün soğukkanlılığıyla elindeki formulü bitirmeye çalışması icap eder...

Nitekim, “fazla tespih çekmekten deli oldu” diye halk arasında anılan hâl de bu esasa dayanır...

Bir kişinin yönlendiricisi olmaksızın ve formülü bilmeden rastgele tespih çekmesi, ister istemez bir şifreyi meydana getirir ki, bu durumda, o anda şifreyle bağlantılı olan cin otomatik olarak harekete geçip, o kişiyi hükmü altına alır... Ve o kimsenin bu durumdan haberi yoktur!.. Ve o cini kontrol altına alabilecek güce de sahip değildir... Artık ister istemez o cinle iletişimleri başlamış olur...

Bu ilişkinin başlaması da bazen kulağına, bazen de içine gelen seslerle olur... Keza bundan önce de burun yoluyla kokular tespit eder bazen!.. Ve sonunda cinleri çeşitli şekil ve kıyafetlerde görmeye başlar bu yolunda devam ederse...

Bu gibi kişiler, duydukları sesleri veya aldıkları kokuları ya da gördükleri şeyleri bu konuyu bilmeyen kişiler içinde açarlarsa, derhâl “aklını kaçırdı”, “oynattı” diye nitelendirirler ve hastaneye kaldırılırlar... Oysa tıp henüz bu konuda âcizdir.

Elektroşokla tedavi etmek ister fakat bunu da başaramaz!..

Bu gibi kişiler, artık halk arasında “meczup”, “zararsız deli” tâbirlerine muhatap olarak hayatlarına devam ederler...

Bu gibi kişiler eğer içine düştükleri duruma rağmen, bu sahada yetkili bir şahsın eline geçerlerse, o hâlden kurtulmaları, yollarının düzeltilmesi ve o yolda ilerlemeleri mümkündür...

Aksi hâlde ömür boyu bu durumdan kurtulamazlar... Artık onlar “deli” olmuşlardır...

Büyünün özü, kökü, Cinlere dayanmaktadır...

İlk yüzyıllardan beri, en ilkel topluluklardan itibaren yeryüzünde görülen bir meslek ve iş vardır...

Bu mesleğe “BÜYÜCÜLÜK”,yapılan işe de “BÜYÜ” denir...

Bu işten gaye, bir insanı etki altına alıp, ona istemediği bir şeyi zorla yaptırmak ve bazen de hastaların iyi olmasını temine çalışmaktır...

Büyü, özü “ALLÂH”a dayanan bütün dinleri tebliğ eden Nebi ve Rasûllerce yasaklanmıştır...

Bütün dinler büyüyü insana “haram” kılmışlardır...

Keza İslâm Dini de büyüyü “haram” kılmış ve büyü yapan ve yaptıranların İslâm Dini’nden çıkmış olacaklarını açıklamıştır...

Büyünün yasaklanmasındaki sebep, insanların iradelerinin başkası tarafından zoraki bir şekilde kaldırılması veya kısıtlanmasının önüne geçmek; onlara serbestçe hareket, seçme hakkı tanımaktır... Tâ ki böylelikle insan yaptığından sorumlu tutulabilsin...

Büyü ve sihrin yeryüzünde en yaygın olduğu devir, Musa Nebi (aleyhisselâm) devridir... Nitekim o devrin geçer akçesi de “Büyü ve sihir” olması sebebiyle Musa Nebi bu sahadaki mucizelerle yeryüzünde vazife yapmıştır...

Büyünün özü, kökü, Cinlere dayanmaktadır...

Bütün mukaddes kitapların, önceki “sahife”ler de dâhil olmak üzere Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân her bir âyetinin, her bir kelimesinin sekiz hizmetlisi yani “hadimi” vardır...

Yani, her devirde nâzil olmuş bulunan mukaddes kitabların orijinalini meydana getiren kelimelerin her birine sekiz hadim-hizmetli- vazifeli kılınmıştır... Bunların dördü ulvî yani “Melek” cinsinden; dördü de süflî yani “Cin” cinsindendir...

Bu kelimelerin “ebced ilmi” denilen bir ilmin verdiği hesaplara göre çeşitli rakamlarla tekrarlanışı; ya da o âyetlerin tersinden okunuşu, o kelimelerin “vazifeli cini”ni harekete geçirerek, sevkedildiği kişiler üzerinde tesirlerini icra ederler...

İşte, “Büyü” denilen olay, bir kelime veya cümlenin belirli sayıda ve bazı yan çalışmalarla da desteklenerek okunmasıyla meydana gelen tesirlerdir.

“Büyü”nün bozulması için de önereceğimiz en güçlü karşı tesir daha önceki sayfalarda vermiş olduğumuz “Cin korunma duası”dır...

Bu duayı üç-beş veya daha fazla kişi büyü yapılmış kişinin evinde bir araya gelerek 300 veya 500’er kere okuyabilirler...

Bunu üç gün arka arkaya yaparlarsa daha da tesirli olur... Bu dua sırasında büyü yapılmış kişinin de bu duayı okuması gereklidir.

Ayrıca bir kişinin sağ elini o büyü yapılmış kişinin başına koyarak okumasında çok fayda olur...

Bu arada ortaya bir kap içine su konur ve okunan dualar bu suya üflenerek daha sonra bu kişiye peyderpey içirilirse daha da tesirli olur...

Büyü yapılmış kişide ya da evinde muska bulunursa, bunu aside veya limon suyuna, veya sirkeye atarak eritmek en geçerli yoldur...

Büyünün tesirli olması için büyücüler günün o saatinin ne saati olduğuna da bakarlar... Mesela “Venüs saati” veya “Mars saati” gibi[1]...

Bizim konumuza, yan konu olması sebebiyle “BÜYÜ” üzerinde daha fazla durmayıp, sadece bunun ne şekilde meydana geldiğini açıklamaya çalışacağız...

Bugün objektif ilmin de tespit ettiği gibi insan beyni, her an birtakım dalgalar yayınlamaktadır...

Nitekim bu sözümüzü açıklayan bir haberi burada sizlere nakledelim:

Hürriyet gazetesinden aynen naklediyoruz:

“ANTEN VAZİFESİ GÖREN İNSAN VÜCUDU DÜŞÜNCELERİ BİNLERCE KİLOMETRE UZAĞA İLETEN AKIM YAYIYORMUŞ...

Los Angeles, (Kalifornia) AP

İnsan vücudunun anten vazifesi görebileceğini ve vücudun düşüncelerini bir antenle binlerce kilometre uzaklara kadar gönderebilecek derecede kuvvetli elektrik akımları yaydığı, dün, Rus ve Amerikan bilginleri tarafından açıklanmıştır...

Moskova’daki Popov Radyo elektronik ve Muhabere Çalışmaları Enstitüsü bilginlerinden Prof. M. Kogan 1966-1967 yıllarında yapılan denemelerden çıkartılan sonuçlara göre, zirveleri arasında 25-1000 kilometre arasında mesafe bulunan son derece uzun elektromanyetik dalgaların, insan düşüncelerini çok uzaklara kadar ulaştırabileceğini gösterdiğini söylemiştir...

Kogan, Los Angeles’teki Kaliforniya Üniversitesi tarafından tertiplenen “Altıncı his” konusundaki bir sempozyumda okunan raporunda, “elektromanyetik alan vasıtası ile telepatinin çok uzaklara kadar ulaştırılabileceği anlaşılmıştır” demektedir.

Öte yandan, Kaliforniya Üniversitesi Tıbbi Psikoloji Profesörü Dr. Thelma Moss, sempozyuma hitaben yaptığı konuşmada, Dr. Kogan’ınkine çok yakın sonuçlara denemeler sonunda varılmış olduğunu söylemiştir...

Kogan’a göre, yapılan tahminler, insan vücudunun, çok uzun mesafeler arasında telepati için gerekli olan elektriğin, 4-5 mislini ürettiğini göstermektedir.”

Evet, işte size bu haberi vererek gösterdiğimiz gibi, bilim dünyası tarafından da kabul edilmiştir ki, insan beyni sürekli olarak elektromanyetik dalgalar üretmektedir...

İnsan beyninin ürettiği dalga türleri ile beynin bu yoldaki geniş faaliyetleri hakkında detaylı bilgi “DUA ve ZİKİR” isimli kitabımızda mevcuttur...

İşte insan, bir kelimeyi ve kelime grubunu devamlı olarak okuduğu zaman, yaydığı bu elektromanyetik dalgalar sanki bir şifre şekline girerek; o şifre ile en yakın yapıdaki bir Cin ile iletişim kurmuş olmaktadır...

İşte bu iletişim neticesinde o şifre durumundaki elektromanyetik dalgalar, kendisine en yakın yapıdaki cine etki etmekte ve iyi düzenlenebildiği zaman, onu istenilen şeyi yapmaya zorunlu kılmaktadır...

Eskilerin deyimiyle, kişi bu duaya devam eder de, buna rağmencino emri yerine getirmezse, o takdirde cin yanmaktadır!..

Şimdi de bu sözün mânâsını açıklayalım:

Evet insanın özelliği olan bir kelime veya kelime grubuna belirli oranda devam etmesi sonunda, beyin aracılığıyla yaymış olduğu elektromanyetik dalgalar, o dalga boyuna uygun yapıdaki cini istenilen şeyi yapmaya zorunlu bırakıyor; yapmaması hâlinde ise, o kişinin o duaya veya kelime grubuna devamı hâlinde yaymış olduğu elektromanyetik güç; yapısı -önce de anlattığımız gibi- bazı ışınlardan oluşmuş olan cinin tahribine yani kaba bir tâbirle yanmasına yol açmaktadır...

Nasıl ki yayını kuvvetli bir radyo istasyonunun yaydığı elektromanyetik dalgalar, yayın kuvveti zayıf istasyonun dalgalarını bozmakta ise; işte aynı şekilde insanın bu çalışmalarla yaptığı elektromanyetik dalgalar da cinlerin ölümüne yol açmaktadır...

Bu sebeple cinler, belirli bir çalışmaya devam ederek kendisini yakıcı elektromanyetik dalgalar yayabilecek güçteki kimselerin emri altına girmek zorunda kalmakta; ister istemez “Büyü” dediğimiz, onların emirlerini yerine getirme işine tâbi olmaktadırlar!..

Bilmem açıklayabiliyor muyuz?..

AHMED HULÛSİ

1972


Alçı Nedir? Alçının Kimyasal Formülü Nedir? Nerelerde Kullanılır?
ALÇI - JiPS - GIPS


Alçı taşının pişirilip, toz haline getirilip 158 derecede pişirilmesinden elde edilen Alçı, kimyasal bir bileşik olan Kalsiyum sülfat hemihidrat’ın ısıtılıp, kurumaya bırakıldığında hızlıca donan, beyaz renkli ince bir toz maddedir. Özellikle yapı malzemesi olarak alçı tavan ve oda bölmelerinde kullanılan alçı, kemik kırıklarında kaynaşması sabit tutulması için çokça kullanılır. Hayatımızda devamlı bulunan bu madde hakkında bilgi yazısı hazırladık. Alçı nedir? Alçı nasıl oluşur? Özellikleri nelerdir? Nerelerde kullanılır? Alçının zararları nelerdir? Alçı nerelerde çıkarılır? sorularına cevap vermeye çalışacağız.
Alçı nedir? Alçı nasıl oluşur? Özellikleri nelerdir? Nerelerde kullanılır?

Alçı Nedir? | Alçının Özellikleri Nelerdir?

Alçıtaşı, Jips olarak da bilinen, kalsiyum sülfat dihidrat (CaSO4  2 H2O) yapısında olan bu mineral taşının toz haline alçı denir. Kristalleri iyi gelişmiş 2 sertlikteki Alçı Taşının türüne selenit, lifli parlak türüne ise atlas taşı denir.

Alçı, alçı taşı denilen kalsiyum sülfat dihidratın (CaSO4 . 2H2O) yani Alçıtaşının, toz haline getirilip 190 derece sıcak suyun, buharlaşma ile suyun % 75’i gidene kadar ısıtılması ile oluşur.

Doğada bulunan düşük yoğunlukta bir taştır. Alçı taşının işlenmesi ile elde edilen alçının bugün dünyanın birçok ülkesinde ev ve iş yerlerinin duvar ve tavan kaplama malzemesi olarak kullanılmaktadır.Aynı zamanda tıp sektöründe de kullanımı yapılmaktadır.

Alçının insan yaşamını tehdit etmeyen 2 özelliği yanmaz ve dayanıklı olmasıdır. İnsan yaşamı içinde zehirli yada toksin olmayan alçı taşından elde edilen alçı, bitki ve hayvan yaşamını etkilemeden hatta iyileştirme özelliği ile, ev ve iş yerlerinde şekillenme ve dekor amaçlı kullanılmaktadır

Alçının ham maddesi olan Alçı taşı deniz tuzundan çökelmiş veya an hidritinin yüzey veya yeraltı sularınca hidratlaşması sonucunda meydana gelir. Alçı taşı yada alçı ham olarak çimento üretiminde geciktirici, gübre, kağıt ve dokuma malzemelerinde dolgu maddesi olarak kullanılmaktadır. Alçının kavrulmasıyla, mermer sıvası ve çimento gibi malzemelerin yapımında kullanılır.

Alçının Tarihçesi Nedir?

Alçının tarihteki ilk defa  8.800 yıl önce (M.Ö. 6800 ile 5700) dünyanın bilinen en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Konya Çatalhöyük’te görülmüştür.Yapılan Arkeolojik Kazılarda Çatalhöyük evlerinin zemin ve duvarları ile duvar resimlerinde alçının kullanıldığı görülmüştür.

Milattan sonra Anadolu’da ve Mezopotamya’da Sümerler, Asurlar, Selçuklular ve Osmanlılar, diğer bilinen uygarlıklardan Aztekler, Mısırlılar, Yunan ve Romalılar tarafından inşaat malzemesi olarak günümüzdeki kalıntılardan kullandıkları görülmüştür.

Avrupa tarihinde ihtişamlı Rönesans Dönemi mimarlığının beklentisini veren alçının, daha kolay kullanışı ile sanat ile birleştirilmiştir. Bu dönem mimar ve ressamları alçının kullanımına özen gösterip, iç yapı ve dış yapılarda kullanmış, özellikle korniş bölgeleri ve sütunlarda işlemelerde ilk defa kullanmıştır.

Meşhur 1666 yılındaki Londra yangını ile Alçıdaki malzemenin yanmadığı görülünce, kullanımı artmaya başlamıştır. Bu felaket sırasında ahşap yapıları koruduğu gözlenen alçının kullanımı ilk defa  Paris’te zorunlu hale getirilmiştir. Böylece artık ismi Paris alçısı lakabı takılmıştır.

1700′ lerden itibaren alçıtaşının toprak ıslahında, özellikle de sebze, yerfıstığı, pamuk, patates gibi ürünlere kalsiyum ve kükürt sağlayıcı doğal gübre olarak kullanımına başlanmıştır.

18. yüzyılda Fransız kimyacı Lavoisier  ilk defa alçıyla ilgili  bilimsel çalışmayı yayınladı. Bundan sonraki yüzyıllarda tüm dünyaca kabul edilir hale gelip, 100’den fazla ülkede 100 milyon tonun üzerinde alçı taşı tüketilmektedir.

Bizde ise Osmanlı Devleti, günümüze dek kalan birçok kervansaray, han, hamam, konak, yalı ve saraylarda kullanılmış. Alçının nem çekme özelliği özellikle rutubetli yapılarda dikkat çekmektedir.

Cumhuriyet döneminde Kayseri’de 1930’lu yıllarda üretim başlamış. Günümüze dek değişen teknolojilerle halen kullanılmaktadır.

Alçı Nerelerde Kullanılır?

Alçının tarihte 18. yüzyılda pişmiş toprak kapların yapımında kalıp olarak kullanılıyordu. Günümüzde heykel yapımında, ev içi dekor işlerinde, tavan ışıklandırılması ve gizli perdelik, asma tavan yapımı, ev ve iş yerlerinde odaları rahatlıkla bölmede, sağlık sektöründe ise kırıkların tedavisinde sabitleyici olarak kullanılır.

Alçı işinin en güzel örneklerini İspanya’da İslam eserlerinin iç ve dış süslemelerinde ve 19. yüzyılda İngiltere’de yapılan binaların dış süslemelerinde görmek mümkündür.

Alçıyı, tebeşir tozu ve beyazlatıcı maddenin tutkalla karıştırılmasıyla elde edilen beyaz, akışkan bir kaplama malzemesi Oymalı mobilyaların ahşap ve taş yüzeylerin boyanmaya hazır hale getirilmesinde kullanılır.

Alçının su ile karıştırılması sonucu, kimyasal tepkimeyle, hızla suyu buharlaştırır. Çabuk donması ile çok kullanışlı bir yapı malzemesine dönüşür. Dişçilikte ve ortopedik durumlar ile, dekorasyonlarda özellikle kabartma ve süslemenin yanı sıra, sanatsal olarak Heykelcilik de kullanılır. Tarım alanında ise, fazla tuzlu toprağın arındırılmasında kullanılır.

Ham alçının hidratasyonu (su ile girdiği reaksiyonu) çok hızlı olup saflığına bağlı olarak 3-15 dakika sürer. İnşaat sektörünün vazgeçilmesi olan Alçı, kaplayıcı madde olarak, su miktarı çok iyi ayarlanarak kullanılmaktadır.

Alçı Nasıl Hazırlanır?

İnşaat sektöründe özellikle kullanılan toz halinde olan alçının, su ile pasta haline getirildiğinde bir kaç dakika içinde sertleşir. Alçı karışımı yaparken yüzde 20 kadar su atılmalıdır. Yani 10 kilo alçıya, 2 litre su atılmalıdır. Eğer su az olursa kırılgan, çok olursa da sürüldüğü yerde çok göz boşlukları oluşur. Alçının içine donmasını geciktiren madde eklenirse kaba veya ince sıva denmektedir.

Düzgün bir zemin sağlayan meşhur Paris Sıvası ilk defa Paris yakınlarında alçı, su ve çimento ile yapılmıştır. Mimarlıkta yapının dışında veya içinde uygulanan ince alçı işçiliği yapılmaktadır. Alçı işinde kullanılan malzemenin bileşiminde genellikle alçı taşı, kireç ve ince kum bulunmaktadır. Bunların miktarları uygulanan metoda göre değişmektedir. Düzgün yüzeyler elde etmek için, süsleme işlerinde kullanılmak amacıyla kullanılmaktadır.

Alçı Nerelerde Üretilir?

Alçıtaşı üreticisi ülkeler ABD, Kanada, Fransa, İtalya, Rusya ve İngiltere’dir. Türkiye’nin pek çok bölgesinde Alçı taşı  yataklarına rastlanmaktadır. Türkiye’de özellikle, alçı taşının olduğu maden ocakları, Ankara Şereflikoçhisar, Beypazarı, Ayaş ilçelerinde Niğde’nin Ulukışla, Balıkesir’in Susurluk, Eskişehir’in Sivrihisar, Denizli’nin Honaz ve Erzurum’un Aşkale ilçelerinde bulunmaktadır.
Alçının Zararları | Alçıdan Yapılan Sıva Zararları Nelerdir?

Üretici ve Mimarlar açısından tasarruflu ve kolay bir üründür. Sağlık açısından kullanılan evlerde kesinlikle hava almıyor veya çok az alıyor bu nedenle evin havası çok boğucu ve karbondioksit oranı yüksek oluyor. Solunum yolu hastaları için tavsiye edilmez. Bu tip durumlarda Doktorunuza mutlaka danışın.

Alçıdan yapılmış sıva, Tuğla, beton, brüt beton, gazbeton, bimsblok ve benzeri malzemelerin veya kaba
sıvanın üzerine alçıdan yapılan ve üzerine yapılacak olan kaplamaya kat oluşturan yüzeye sürülür.
Alçı ile Aynı Aileden Taşların Listesi

    Anhidrit
    Apatit
    Datolit
    Dolomit
    Fluorit
    Kalsit
    Kireç
    Montmorillonit
    Nefrit (mineral)
    Putnisit
    Uvarovit

ALÇI - JiPS - GIPS


Alçı taşına tortul kütlelerde rastlanır ve tabiatta iki farklı kimyasal şekilde bulunur.Bunlar:

  I:Sulu kalsiyum sülfat (CaSO4.2H2O)ve
  II:Susuz kalsiyum sülfat,anhidrit (CaSO4)


Alçıtaşı , kimyasal birleşme kalsiyum sülfat olan bir mineraldir. Bileşiminde iki molekül kristalizasyon suyu bulunan türüne jips (CaSO4) denir. Susuz kalsiyum sülfat ise anhidrit olarak adlandırılır.

Anhidrit için, bazı ülkelerdeki  sülfirik asit üretimi dışında, yakın tarihlere kadar kullanım alanı bulunmamıştır. Fakat 30-40 yıldan beri özellikle kimya endüstrisin de anhidrit önem kazanmıştır. Bu bakımdan bu iki doğal hammeddeyi birlikte incelemek alışkanlık halina gelmiştir.

Jips ve anhidrit doğada bol miktarda bulunur . Jips düşük derecede ısıtıldığı zaman kristalizasyon suyunu yarısından fazlasını kaybederek "Plaster of  Paris " olarak bilinen Paris alçısına dönüşür. Özellile seramik ürünlerinin şekillendirilmesi için kullanılan alçı kalıplar ,jipsin (CaSO4.2H2O) kalsinasyonu ile üretilen "Plaster of  Paris" yarı hidratından üretilir.

Oluşan bu beyaz toz yeniden su emme yeteneğindedir ve oldukça sert kütle haline gelir .Günümüzde çeşitli katkı maddeleri eklenerek hem alçı çamurunun palstikliğini arttırmak ve priz (donma =katılaşma)süresini istendiği gibi ayarlamak mümkün olmuş , hemde üretilen son ürünlerin istenilen sertlikte olmasını sağlamak bakımından büyük gelişmeler elde edilmiştir.

JİPS-GIPS

Jipsin Oluşumu ve Çeşitleri :


Jipsin ve anhidrit, çorak ve kuru iklim şartlarında , tuz oranı yüksek deniz veya göl sularının buharlaşması sonucu , tabakalar halinde bulunur.Derinlere doğru jipsten anhidrite doğru geçiş görülmektedir.

Jips ve anhidrit çökelimi , suyun sıcaklık ve tuzluluğuna bağlıdır.CaSO4 bakımından doygun olan sularda 30    ve tuzluluk normal deniz suyundan 3,3 kat daha konsantre olduğu zaman jips çökelmeye başlear ve sıcaklığın 42  , tuzluluğun normal debiz suyundan 4,3 kat daha konsantre olduğu zamana kadar devam eder.Bu noktanın üzerine çıklıdığı zaman jips yerine anhidrit çökelir.Anhidrit çökelmeye devam ederken NaCl oluşumu da başlar.Bundan dolayı pek çok jips ve anhidrit yatağında bir miktar kayatuzu ve demiroksitler bulunmaktadır.

Jipslerin diğer bir oluşum şeklide volkanik fümerollerin kalsiyumlu kayaçlara tesiriyle oluşmasıdır.Prit minerallerin bozulmasıyla oluşan sülfirik asitler, killer içerisindeki deniz hayvanlarının kabuklarını tesir ederek  ,"  Şeffaf Selenit"  denilen alçı taşlarını oluştururlar.Volkanik bölgelerdeki sülfürlü sular yüzeye yaklaştıkça,okside olarak sülfirik aside dönüşürler ve kalkere etki ederek, önemli ve büyük jips yataklarını meydana getirirler

Jipsin ince toz halinde olanlarına "Albart veya Albaster", saydam ve mükemmel dilimli olanlarına "Selenit" ,lifli ve cam parlaklığında olana"Satenspar" denilir.

Jipsin özellikleri

Kimyasal Bileşimi:CaSO4.2H2O
Kristal Sistemi:Monoklinik
Kristal Biçimi :Çoğunlukla ince-kalın levhamsı kristalli;kısa-uzun prizmatik,iğnemsi,masif,tanesel,lifsi.
İkizlenme:{100}yüzeyinde kırlangıç kuyruğu{-101} yüzeyinde kelebek ikizleri çok tipiktir.
Sertlik:2
Özgül Ağırlık:2,32 (g/ )
Dilinim:{100} mükemmel
Renk ve Şeffaflık:Renksiz-beyaz,sarımsı,yeşilimsi,kırmızımsı;şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi:Beyaz
Parlaklık:Camsı
Ayırıcı özellik:Düşük sertliği ve dilinimi
Bulunuşu:Deniz suyundaki çözünürlüğü halit ve anhidrit mineraline göre daha zayıf olan ve buharlaşmada ilk çökelen mineraldir.Karbonatlı kayalarda piritin oksidasyonundan türeyen sülfirik asidin bulunduğu yerlerde v ebazı volkanik alanlarda da oluşabilir.

Dünyada ve Türkiye 'deki  Rezervler


Genellikle içerisinde safsızlık olarak kireç taşı,kum,kil,anhidrit ve organik maddeler bulunur.Bu sebepten dolayı seramik endüstrisinde kullanılacak alçının elde edileceği yatakların saflık derecesinin %99 civarında olması istenir.Dünyada,istenilen bu saflık derecesine sahip yataklar Nava Scotia,Oklahama ve Kansas 'ta bulunmaktadır.

Jips minerali ülkemizdede çok çeşitli bölgelerde yasaklanmıştır.Tuz gölü,Çankırı-Çorum-Yozgat,Sivas-Hafik-Zara,Güneydoğu Anadolu,Kars-Kağızman-Tuzluca,Soma-Tunçbilek-Gediz-Sarayköy-Denizli,Aşkale-Erzurum-Tortum-Oltu,Balıkesir-Susurluk ve Beypazarı-Mihalıççık-Eskişehir-Emirdağ-Polatlı gibi .

Jipsin Kullanım  Alanları

Ham jips,beyaz boya va dolgu maddesi olarak kağıt ve pamuklu tekstil maddelerine katılır.Kömür işletmelerinde Kömür tozlarında kül oranını arttırmak için kullanılır.Jips ham halde çimento sanayiinde prizlenmeyi geciktirmek için hergün artan miktarda kullanılmaktadır.Bir zamanlar Avrupa'da bu kullanım alanı başta gelmekteydi.Nikel izabesinde eritmeyi kolaylaştırma ve bira sanayiinde mayalandırma için kullanılır.Ham jips ticareti ya balast veya öğütülmüş yarı mamül şeklinde işlem görmekte ve alımı yapılmaktadır.

Yarı mamül bir jips olan alçının kullanım yeri çok değişiktir.Son yıllarda alçı sıcak ve soğuk yalıtım maddesi olarak,çok büyük ölçülerde kullanılmaya başlanılmıştır.Binalarda ses izolatörü ve rutubeti de ayarlayan bir düzenleyici olarak kullanılmaktadır.Bu maksatla konferans salonlarında büyük gürültüleri kesmek için kullanılır.

Alçı,tıpta,cerrahide,dişçiliktede kullanılır.Keza eski kullanım alanları olan sıva kabartma,süsleme ve benzeri yerlerde inşaatta her geçen gün biraz daha artan miktarlarda kullanımına devam olunmaktadır.

Mamül alçı,prefabrik inşaat malzemelerinin başlıca girdisidir.Bugün alçı ile yapılan çeşitli prifabrike malzeme miktarı diğer bütün alanlardaki miktarı çok aşmış bulunmaktadır ve daha da artmaya aday görünmektedir.Bu makstla alçı ile hazır bulunmaktadır ve daha da artmaya aday görünmektedir.Bu maksatla alçı ile hazır bina bölme  duvarları,panolar,blok,kiriş ve tavanlar yapılmaktadır.Alçının ucuz,basit ve yerli malzeme olması bu alanda tüketimi çok artmaktadır.

Kimya sanayiinde alçı taşının kullanılması,bundan 40 yıl kadar önce ,pratik olarak hiçbir alanda kullanılmayan anhidritin,İngiltere'de İmperial Chemical Indıstries Şirketinin bu hammaddeyi amonyum sülfata çevirmeyi başarması ile başlamıştır.Bu yöntemde havanın azotu yapay amonyağa dönüştürülerek anhidrat ile birleştirilmekte ve elde edilen amonyum sülfat tarımda gübre olarak kullanılmaktadır.Ayrıca anhidrit kokla indirgenerek,yönteme göre kükürt veye kükürt oksit ile sülfat asidi elde edebilmek için kullanılmaktadır.Halen  İskoçya'da anhidrit ve alçıdan faydalanılarak sülfürik asit yapılmakta ve yan ürün olarak Portland Çimentosu elde edilmektedir.
jips alçı taşı ile ilgili görsel sonucu

KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİD

Anhidrid susuz kalsiyum sülfattır. Kalsiyum sülfat yapısında kristal suyu bulunmayan, yoğun ve alçı taşına göre daha sert olan yoğun bir tabaka olararak jips yataklarında tabakalar halinde bulunur. Anhidrit mineralinin özellikleri aşağıdaki gibidir :

Kristal Sistemi : Ortorombik
Kristal Biçimi : Kristalleri nadir; genellikle masif, tanesel, lifsi
Sertlik : 3,5
Özgül Ağırlık : 2,98 (g/  )
Dilinim : {010} Mükemmel
Renk Ve Şeffaflık : Renksiz-beyaz, gri, mavimsi, eflatun, kırmızımsı, kahverengimsi; şeffaf-yarı şeffaf
Çizgi Rengi : Beyaz
Parlaklık : Camsı
Ayırıcı Özellikleri : Birbirine dik üç yönlü dilinime sahip, jipsten daha sert, özgül ağırlığı kalsitten fazla
Bulunuşu : Jips ve Halit mineralleri ile birlikte oluşan bir buharlaşma mineralidir. Deniz suyundan direk olarak çökelir. Jips dehitratasyonu ile de oluşabilir.

ALÇI UYGULAMASINDA DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR

    Uygulama yüzeyindeki yapışmayı engelleyen maddeler (toz, yağ, vb.) temizlenmelidir.
    Alçı harcının hazırlanacağı kapların temiz olmasına dikkat edin.
    Homojen bir karışım elde etmek için düşük devirli bir mekanik karıştırıcı kullanın.
    Harç hazırlandıktan sonra harca su veya alçı eklemeyin.
    Uygulama ortam sıcaklığı minimum +5°C olmalıdır.
    Uygulama yapılan yüzeyler hava akımına maruz kalmamalıdır.
    Katalogda belirtilen özellikler şantiye koşullarına göre değişim gösterebilir.
    Paketlenmiş toz alçı torbaları kapalı alanda ve paletler üzerinde depolanmalıdır. Alçı torbaları, direkt zemin ve duvar ile temas etmemelidir.


ALÇININ DİĞER YAPI MALZEMELERİNE GÖRE ÜSTÜNLÜKLERİ

    Alçı döküm işlemi ve prizini yapıp kurduktan sonra boyutlarında bir değişiklik göstermez. Böylelikle beton gibi rötre çatlakları ve ahşap gibi bünyesine rutubet alıp verdiği halde boyut ve şekil değişikliğine uğramaz.
    Alçının ve alçı elemanının elde edilişi, uygulaması, bakımı, kolay ve ucuzdur.
    Alçı yapıya tam bitmiş olarak girer, ilave işçilik ve masraf gerektirmez.
    Alçı, hazır yapı elemanı üretimine elverişli bir malzemedir. Duvar ve tavan kaplamalarının önceden hazırlanmasına olanak sağlar. Deprem, yangın ve sel baskını gibi afet durumlarında konut ihtiyacının arttığı ve karşılanmasının kısa sürede gerçekleşmesinin zorunlu olduğu durumlarda kullanılmak üzere alçı bazlı yapı elemanları hazırlanabilir. Uygulamada işleme ve onarım kolaylığı sağlar.
    Alçının ısıl iletkenlik değeri düşüktür. Bu nedenle alçıdan üretilen yapı elemanları ısıtmada enerji tasarrufu sağlar.
    Tasarımda öngörülen konfor ve estetik koşullarını sağlar.
    Çevre kirliliği yaratmaz.
    Alçı kolaylıkla işlenebilir. Bu özellik, tasarımda ve yapımda esneklik sağlar. Dolayısıyla zaman içinde ortaya çıkabilecek kullanıcının değiştirme istek ve gereksinimleri kolaylıkla karşılanabilir. Kalıp ve detaylarda kolaylık sağlar.
    Alçı boşluklu bir malzeme olduğundan dolayı yapının yükünü arttırmaz. Alçı malzemesinin birim hacim ağırlığı, kullanım yerine göre ayarlanabilir, istenirse azaltılabilir. Hafif malzemeler yapı yükünün az olmasını sağlar. Bu durumda, zemine aktarılan yük de az olur. Bu özellik de ekonomiye önemli ölçüde katkı sağlar.
    Alçı malzemeleri üretim yerinden şantiyeye kolaylıkla taşınabilir, uygulanabilir. İşçilik masrafı ve maliyeti azdır.
    Alçı inorganik bir malzeme olduğu için yanmaz.
    Bakteri, küf ve mantar üretmez.
    Alçı ortamdan aldığı nemi, nem oranı düşünce tekrar geri verir, ortam nemini belirli bir düzeyde tutar, iyi bir nem düzenleyicidir,
    Alçı sıvalar, çok küçük boşluklar içerdiğinden dolayı üzerine gelen ses dalgalarını azaltarak yansıtır. Akustiğin önem kazandığı hacimlerde, hacimler arası ses geçişini iyi kontrol eder.

Alçı Çeşitleri

Makine Sıva Alçısı


    Fazla uygulama alanına sahip işlerde ilk kat alçı uygulaması makine ile yapılır. Böylece iş verimi arttırılmış olur. Makine için uygun olan perlitli alçı türüdür.
    Makine sıva alçısı, tuğla, brüt beton (astarı sürülmüş), gazbeton, bims blok gibi malzemeler üzerine doğrudan uygulanır.
    Alçı makineleri için perlitli sıva alçısıdır.
    Makine sıva alçısı, yanmaz bir malzemedir. Bünyesindeki sudan dolayı yangın geciktirici özelliğe sahiptir.

Perlitli Sıva Alçısı

    Perlitli sıva alçısı, el ile uygulanan ilk kat perlitli alçı uygulamaları için ya da kaba-karışık olarak adlandırılan alçı uygulamaları için kullanılır.
    Tuğla, brüt beton (astarı sürülmüş), gazbeton, bims blok vb. malzemeler üzerine doğrudan uygulanabilen alçı bazlı hazır sıvadır.
    Perlitli sıva alçısı, yanmaz bir malzemedir. Bünyesindeki sudan dolayı yangın geciktirici özelliğe sahiptir.



Uygulama nasıl yapılır?

    Uygulama yapılacak yüzeyin düzgünlüğü kontrol edilir, yüzeyin durumuna göre alçı sıva kalınlığı belirlenir. Yüzeyin düzgünlüğü bozuk ise düzeltmek için daha fazla alçı sarfiyatı yapılacaktır.
    Sıva kalınlığına uygun anolar seçilir. Anolar belirli aralıklarla, bir miktar alçı ile yüzeye terazisinde ve ipinde yapıştırılır.
    Harç yüzeye mala ile uygulanır.
    Yüzey, anolar arasında mastarlanarak fazla olan harç yüzeyden sıyrılır.
    Parlak bir yüzey elde etmek için 45 dakika sonra yüzey çelik mala ile düzeltilir.

alçı
Saten Alçı


    Perlitli alçı ile hazırlanmış yüzeye uygulanır. Pütürlü yüzeyi perdahlayarak pürüzsüz hale getirmek için kullanılır.  Saten alçı, boya öncesi yapılan son kat alçı türüdür.
    Saten alçı macun kıvamındadır. Kolay uygulanır.
    İnce ve özel tane dağılımı sayesinde sert, pürüzsüz bir yüzey oluşturur.



Uygulama nasıl yapılır?

    Saten alçı harcı çelik mala üzerine alınır, sıva malası ile uygulama yüzeyine sürülür.
    Ön prizden sonra yüzeyde mala geçişinden oluşan izler düzeltilir.
    Gerekirse ıslatılmış sünger vasıtası ile yüzey parlatılır.

saten alçı
Kartonpiyer Alçısı


    Dekoratif amaçlarla yapılan kartonpiyer, söve, niş, aplik, göbek ve heykel gibi imalatların yapımında kullanılır.
    Kartonpiyer alçısı, ince ve özel tane dağılımından dolayı döküm yapıldıktan sonra pürüzsüz bir yüzey oluşturur.
    Kartonpiyer yapıştırmasında ve kartonpiyer yapımında kullanılır.
    Kartonpiyer alçısı kolay karıştırılır.
    Yüksek dayanım ve yüzey sertliğine sahiptir.

Yapıştırma Alçısı

    EPS, XPS, taşyünü, camyünü gibi ısı yalıtım levhalarının, duvar yüzeylerine yapıştırılması için kullanılan alçı türüdür.
    Kuruyan alçının hacim kaybına uğramamasının istendiği durumlarda kullanılması gereken en iyi malzemedir.
    Yapıştırma alçısı yüksek aderansa (yapışma, tutunma özelliğine) sahiptir.
    Yapıştırma alçısı donma sonrası, dayanımı çok hızlı artar.

Derz Dolgu Alçısı

    Alçı levha (alçıpan) ek yerlerinde, derz bandıyla birlikte kullanılan dolgu alçısıdır.
    Derz dolgu alçısı, yüksek aderansa (yapışma, tutunma özelliğine) sahiptir.
    Yapısı sayesinde uygulama kolaylığı sağlar.
    İçerisindeki özel tane dağılımından dolayı, uygulama yüzeyinde pürüzsüz bir görüntü oluşturur.
    Derz dolgu alçısı bünyesinde bulunan özel katkı maddeleri, harç suyunun alçı levha yüzeyince emilmesini geciktirir.
    Esneme dayanımına sahip olduğundan derzlerde çatlama yapmaz. Uygulandığı yüzeyin yekpare olarak çalışmasını sağlar.


Kaynaklar ve Dış Bağlantılar

    Maden Teknik ve Arama Genel müdürlüğü Resmi Sayfası
    Kireç nedir? Kirecin Tarihçesi ve Özellikleri nedir? Nerelerde bulunur?

ETİKETLER: alçı nasıl hazırlanır, alçı nasıl oluşur, alçı nedir, alçı nerelerde kullanılır, alçı sıva zararlı mı, alçının özellikleri, alçının zararları, alçıya ne kadar su atılır,KALSİYUM SÜLFAT NEDİR,KALSİYUM SÜLFAT HAKKINDA BİLGİ,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT MSDS,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT NEREDE KULLANILIR,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT FORMÜLÜ,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT NERELERDE KULLANILIR,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT NE DEMEK,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT NEDEN KULLANILIR,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT KULLANIMI,KALSİYUM SÜLFAT ANHİDRİT KİMYASAL VE FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ.ALÇI NEDİR,ALÇI ÜRETİMİ,ALÇI NASIL ÜRETİLİR,ALÇI MSDS,ALÇI NEDEN YAPILIR,ALÇI İMALATI,ALÇI YAPILIŞI,ALÇI NERELERDE KULLANILIR,ALÇI NEDEN KULLANILIR, ALÇI FORMÜLÜ,FORMÜLLER,ALÇI FORMÜLLERİ,SATEN ALÇI FORMÜLÜ,SATEN ALÇI NEDEN KULLANILIR,SATEN ALÇI NEREDE KULLANILIR,ALÇI YAPILIŞI,SATEN ALÇI ÖZELLİKLERİ,SATEN ALÇI NEREDE KULLANILIR.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)