MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,283
Forum posts:» Forum posts: 5,874

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Habil İle Kabil Kıssası


Kabil'in, Habil'i ölüme götürüşü, James Tissot'un tablosu, 1896.

Tanah'ta, Habil ve Kabil/Kayin, Adem ve Havva'nın ilk iki oğludur.[1] İlk doğan Kabil bir çiftçi, kardeşi Habil ise bir çobandır. Tanah'a göre Kabil, kardeşi Habil'i kıskandığından dolayı ona karşı kin ve nefret beslemiş, en sonunda da kardeşini öldürerek İnsanlık tarihindeki ilk cinayeti işlemiştir. Bunun üzerine YHVH, Kabil'i cehennem azabıyla cezalandırmıştır.
Mitolojik köken
Harici video İlyas Özkan Habil-Kabil (Cain-Abel) efsanesinin Dualizm'e uzanan mitolojik kökenlerini açıklıyor.

Sümer mitolojisinde Emeş-Enten ve Lahar - Aşnan hikâyesi Habil ve Kabil hikâyesine benzer anlatımlar içermekte, daha sonra bu anlatımların Musevi kaynaklarına aktarıldığı ifade edilmektedir.[2]
Kitâb-ı Mukaddes'te

Eski Ahit'te Habil ve Kayin ikisi de Âdem'in oğlu olup Tanrı’ya ikisi de kurban sunar; 1. “Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. "RAB'bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim" dedi. 2. Daha sonra Kayin'in kardeşi Habil'i doğurdu. Habil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. 3. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. 4. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. 5. Kayin'le sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı.”[3]

Kabil buna çok kızar ve kıskançlık içinde Habil'i öldürür. Tanrı Kabil'e kardeşinin nerede olduğunu sorunca "Ben kardeşimin bekçisi miyim?" diye cevap verir. Habil'in kanı yerden bağırır. Bunu duyan Rab, Kabil'i lanetler ve durmadan yeryüzünü dolaşmaya mahkûm eder. Kabil, Tanrıya yalvarır ve diğer insanların kendini öldüreceklerini söyler. Bunun üzerine Tanrı, Kabil'e diğer insanların onu öldürmesine engel olacak bir iz yapar ve şöyle der: "Her kim Kabil'i öldürürse, intikam yedi kat fazlasıyla onun üzerine olsun." Bunun üzerine Kabil dünyayı dolaşmak üzere yola çıkar. Çocukları olur ve bir şehir kurarak oğlu Hanok'un adını verir (Tekvin, 5:17). Bazı kaynaklara göre bahsi geçen bu şehir Urfa'dır.
Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler

Bazı yorumculara göre Habil'in adağı sürüsünün ilk doğan kuzularından ve en besililerinden olduğu halde, Kabil'in adağı olan meyve ve tahıl, özenle seçilip hazırlanmış değildi.
Ashburnham Tevratı'nda Habil ve Kabil'in tasviri, MS 7 yy.

Tevrat yorumcusu Rashi'ye göre Tanrının Kabil'in adağını geri çevirmesinin nedeni, Kabil'i bütünüyle reddetmesi değil, bir dahaki sefere daha dikkatli olması için uyarmaktı.

Diğer yandan Yeni Ahit'te Habil adağını inancının göstergesi olarak sunarken (İbraniler, 11:4), Kabil'inkinin, onda zaten var olan kötülüğün yansıması olduğu ima edilir (Yuhanna I, 3:12).

Tevrat'ın Tekvin kısmında cinayetin nedeni, "Habil'in Tanrı'nın favorisi olduğunu düşünen Kabil'in kıskançlığı" olarak anlatılsa da bazı yorumculara göre durum bundan ibaret değildir. Eski Ahit'in Aramice çevirilerine göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşi vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi, Habil'inkinden daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.

Mormonlara ve İsa Toplumu'na göre ise Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdü Musa'nın Kitabı'nda belirtildiği üzere yine kıskançlıktır ancak bu kıskançlığın nedeni Habil'in sahip olduğu hayvan sürüsüdür.
Habil'in ölümü

Tevrat'ta sadece Kabil'in Habil'i öldürdüğü söylenir. Eski Ahit'in Aramice tefsirlerinde ise kardeşlerin dövüştüğü, daha güçlü olan Habil'in yendiği ancak ağabeyinin hayatını bağışladığı belirtilir. Buna rağmen Kabil, Habil farkında değilken saldırmış ve onu öldürmüştür. Kaynaklarda cinayet yöntemi farklılık göstermekle beraber, yaygın inanış Kabil'in cinayeti taşla, sopayla veya boğarak işlediği yönündedir. Ortaçağda ortaya atılan bazı iddialara göre ise cinayet sabanla işlenmiştir.

Hristiyanlıkta zaman zaman İsa ve Habil'in ölümleri karşılaştırılmıştır. Matta İncili'ne göre (23:35) İsa, Habil için salih sıfatını kullanır. Bununla birlikte İsa'nın havarileri tarafından yazılan mektupta "(İsa'nın) akan kanının Habil'inkinden daha iyi şeyler söylediği" belirtilmektedir (İbraniler, 12:24), zira İsa'nın kanı merhamet dilerken Habil'inki intikam dilemiş ve Kabil'in lanetlenerek işaretlenmesine neden olmuştur.
Âdem ve Havva'nın, Habil'in cesedini bulması, William Blake'in tablosu.
Habil'in mezarı

Eski Ahit'in Aramice tefsirlerine göre mezar yeri "sonsuza kadar ıssız kalmakla" lanetlenmiş olsa da daha sonraki dönemlere ait Musevi kaynaklarında mezarın Şam'da olduğu iddia edilir.
Kur'an'da

Kur'an'da Kabil ve Habil'den Maide suresinde bahsedilir. Kur'an'da isimleri geçmez ancak diğer İslami kaynaklarda Kabil ve Habil olarak adlandırılır.
Habil'in avı

Âdem'in çocuklarından Habil bir ava çıktı ve bir Ceylan görünce birden avını unuttu ama sonra Ceylan'ın peşinden koşarak girdi sonradan Ceylan kaçmıyordu ve oğlunu bularak Habil birden mutluluğu bozmadı ve diğer fertler geldi ve Habil'in eve gitme vakti gelmişti ve Habil diğer fertlerin pek de masum olmadığını düşündü ve koşarak eve gitti.
Kabil'in kıskançlığı

Habil avdan eli boş döndü ve Kabil birden Habil arasında bir yarışa girmişti sanki. Dedi ki: Demek elin boş döndün, Habil'den ise iyi cevaplar geldi, babasının kızacağı hakkında Kabil'e soru sordu ve hayır dedi, ben olsam kızardım diye yanıt verdi. Habil bu sözlerin çok yanlış olduğunu söyledi ve babasının bu sözlerden üzüleceğini söyledi.
Kabil'i kardeşini öldürmeye iten güdüler

Habil ve ağabeyi Allah'a birer kurban sunmuşlardı. Kabil, kendi kurbanı Allah tarafından kabul edilmediği için kardeşini öldürmeye karar verdi (Maide Suresi, 27-32).

İbn-i İshak tarafından rivayet edilen ve sahih olmayan bir hadise göre Habil ve Kabil'in birer ikiz kız kardeşleri vardı ve birbirlerinin kardeşiyle evlenmeleri istenmişti. Kabil'in ikizi Aklimâ, Habil'in ikizi Lebudâ'an daha güzel olduğu için Kabil bu değiştirmeyi kabul etmedi.

Bir gün ikisi de Ava gitti ve Habil ile Kabil bir Leopar gördüler ve Kabil kibirlenerek Leopar'a saldırmak istedi ama Leopar Kabil'e eziyet etti ve Habil Leopar'ı öldürüp Kabil'i kurtardı.

Sonra Habil uyuyarak bir rüya görüp Kabil'in Cehennem'de yandığını gördü.
Habil'in ölümü

Kabil Habil'e onu öldüreceğini söylediğinde, Habil, Allah'tan korktuğunu söyleyerek karşı koymadı ve ağabeyine el kaldırmadı. Ancak Kabil'in cehennem ateşinde yanmasını diledi. Bazı liberal İslami akımlara göre Habil pasifizmin ve şiddet karşıtlığının ilk savunucusudur.

Daha sonra ağabeyi, Habil'i öldürdü ve yeryüzündeki ilk cinayeti işlemiş oldu.[4] Kur'an'da cinayetin ne şekilde işlendiğine dair bir açıklama yoktur.
Habil'in gömülmesi

Allah Habil'in cesedini nasıl gömeceğini göstermek üzere bir karga gönderdi. Yeri eşeleyen kargayı gören Kabil, kargadan bile aciz olduğunun farkına vararak yaptığından pişmanlık duydu (Maide Suresi, 27-32).
Kabil'in aileden ayrılması

Kabil artık hem kardeşini hem de ailesini kaybetmişti ve babasına hiçbir yalan uyduramayarak çok uzaklarda hayatını sürdürdü ve soyu ilerledi.

Habil öldükten sonra Allah Adem ve Havva'ya Şit adında bir çocuk verdi ve ikinci peygamber dünyaya geldi.
Konu ile ilgili ayet ve hadisler

        Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, "Andolsun seni mutlaka öldüreceğim" demişti. Öteki, "Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder" demişti. (Maide: 27)
        "Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide: 28)
        "Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır." (Maide: 29)
        Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu. (Maide: 30)
        Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?" dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu. (Maide: 31)
        Bundan dolayı İsrailoğullarına şunu yazdık: "Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da yeryüzünde aşırı gitmektedir. (Maide: 32)

Kabil ve Habil ile ilgili tek sahih hadiste, olayla ilgili isim verilmemiştir: "Zulümle öldürülmüş hiç kimse yoktur ki, onun kanında Âdem'in ilk oğluna bir pay düşmesin. Çünkü adam öldürenlerin ilki odur."[4]

Tefsir ve siyer kitapları ile sahih olmayan hadislerde konuyla ilgili daha çok ayrıntı ile birlikte Âdem'in ilk oğlu olarak Kabil'in adı verilmektedir.

Konu ile ilgili yapımlar

2001 yılında Anatolia Film tarafından Habil ve Kabil adı ile çizgi filmi yapılmıştır. Çizgi filmde olaylar tasvir edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Habil ile Kabil kıssası nasıl anlatılmaktadır?

Âdem Aleyhisselâm ile Havvâ vâlidemiz, Allâh’ın em­riyle bugünkü Mekke şehrinin olduğu yeri vatan edindiler. Bundan dolayı Mekke şehrinin bir adı da Ümmü’l-Kurâ, yâni yerleşim bölgelerinin merkezidir. Burada in­sanlar çoğalmaya başladı. Bu kadar çabuk çoğalmanın hikmeti, Havvâ vâlidemizin bir batında birden çok çocuk dünyâya getirmesiydi. Bir batında doğan çocuklar kardeş olurlardı ve birbirleriyle nikâh­ları harâmdı. Ancak diğer bir batında doğanlarla evlenebiliyorlardı.

Hazret-i Âdem’in (a.s.) oğullarından Kâbil, aynı batında doğan kız kardeşini almak istedi. Kardeşi Hâbil ise, bunun şerîate uygun olmadığını, diğer zamanda doğan kardeşlerinden birini alması gerektiğini ihtâr etti. Kâbil, bu îkâzı dikkate almayarak kendisinin yaptığı fiilin doğru olduğunu iddiâ etti.

KURBAN ELİNDE BULUNAN MALDAN VERİLİRDİ

Bunun üzerine Hâbil, kimin doğru hareket ettiğinin anlaşılması için kardeşine, Allah’a birer kurban adamayı teklif etti.

O zamanlar kurban, herkesin mesleği îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu şeyler, bir dağ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında, gökten inen ateş tarafından yanarak ortadan kaybolan kurban, Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilmiş olurdu.

Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurban vermek için, içlerinden en semiz ve cüsseli olan bir koçu seçti. Kâbil ise, ziraatle uğraşırdı. O da, en cılız bir buğday demetini kurban olarak ayırdı.

İLK KURBAN HABİL’İN KOÇUYDU

Hâbil ile Kâbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkîk için gittiler. Hâbil’in kurban ettiği koç, kabul edilmiş; Kâbil’in cılız buğday demeti ise, olduğu gibi duruyordu. Kâbil öfkelendi. Âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere kardeşi Hâbil’i katletti:

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise, kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden): ‘Andolsun, seni öldüreceğim!’ dedi. Diğeri de: ‘Allah ancak takvâ sâhiplerinden kabul eder.’ dedi (ve ekledi)” (Mâide, 27)

“Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide, 28)

“Ben (şu kötü fiilinden dolayı) istiyorum ki, sen, hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın; zâlimlerin cezâsı işte budur!” (Mâide, 29)

“Nihâyet nefsi onu (Kâbil’i), kardeşini öldürmeye sevketti ve onu öldürdü; bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” (Mâide, 30)

“Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Kâtil kardeş): Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı ki, kardeşimin cesedini gömeyim!. dedi ve ettiğine yananlardan oldu.” (Mâide, 31)

Kabil Habil’i Neden Öldürdü?

Yeryüzünde dökülen ilk kanın sebebi nedir? İlk kardeş kavgası neden oldu? İşte Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Adem’in (a.s.) oğulları Habil ile Kabil’in ibretlik hikayesi...

İsminde selâmet ve barış mânâları olan İslâm, ilk günden itibâren her türlü terör ve anarşizme karşı tavır almış ve dâimâ, kâfir olsun mü’min olsun bütün insanların, hayvanların, nebâtâtın ve hatta cansız varlıkların bile hak ve hukûkuna riâyeti emretmiştir.

Kullarını çok seven ve onların iki cihânda da cennet hayatı yaşamasını isteyen Cenâb-ı Hak, fertlerin temel haklarına, can ve mal güvenliğine, toplumda huzur ve âsâyişin sağlanmasına büyük bir ehemmiyet atfetmiş, yeryüzünde bozgunculuk yapmayı, çevre ve kamu düzenini ihlal etmeyi ve eşkiyalık yapmayı şiddetle yasaklamış, bunun için birtakım dinî, ahlâkî ve bazen de cezâî müeyyideler koymuştur. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“…Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)

Dolayısıyla bir Müslümanın fitne ve karışıklığın hâkim olduğu ortamlardan uzak durması, böyle yerlerde hiçbir rol almaması îcâb eder. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur:

“İleride öyle fitneler olacak ki o vakitte oturan kimse ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacaktır.”

Efendimiz’in bu sözü üzerine Sa‘d bin Ebî Vakkas (r.a):

“–Yâ Rasûlallah! (Müslüman) bir adam evime girip, öldürmek için bana elini uzatsa ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?” deyince, Rasûlullah (s.a.v):

“–Âdem’in oğlu (Hâbil) gibi ol!” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten, 29/2194; Ebû Dâvûd, Fiten, 2)

HABİL İLE KABİL KISSASI

Yani Müslüman zâlim veya mazlûm olma durumunda kalıp üçüncü bir yol bulamadığında mazlûm olmayı tercih etmeli, kesinlikle zulme meyletmemelidir. Peygamber Efendimiz’in işâret ettiği hâdise Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini hakkıyla anlat: Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden kabûl edilmiş, diğerinden kabûl edilmemişti. (Kurbanı kabûl edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden):

«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi. Diğeri de:

«–Allah ancak takvâ sahiplerinden kabûl eder» dedi (ve ekledi:) «And olsun ki sen, öldürmek için bana elini uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için elimi uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!»” (Mâide, 27-29)

İslam’a göre, savaş hâli dışında, kâfir bile olsa, insanların malı, canı, ırzı haramdır. Kurân-ı Kerim’in getirdiği hükme göre, masum bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar büyük bir cinayettir. Tek bir ferdin hukuku, bütün insanların hukuku kadar aziz ve muhteremdir. (Mâide, 32)

Kaynak ve dipnotlar

Wikipedia
islamveihsan


ROMEO VE JULiET HiKAYESi

Romeo ve Juliet[a] (İngilizce özgün adı: The Most Excellent and Lamentable Tragedy of Romeo and Juliet), İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış bir oyundur. İngiliz edebiyatının klasiklerinden biri olan eser, yazarın en iyi bilinen oyunlarından birisidir. 1591-1596 arasında yazıldığı düşünülür.[1] Dünya edebiyatlarında klasik bir konu olan iki düşman ailenin birbirini seven gençlerinin aşk macerasını işler. Eser, ilk kez 1594 yılında sahnelenmiş; defalarca operaya, baleye ve sinemaya uyarlanmıştır.

Hikâyenin kaynağı, İngiliz şair Arthur Brooke'in 1562'de yayımlanan Romeus ve Juliet'in Trajik Öyküsü adlı uzun şiirine dayandırılır. Sheakespeare hikâyeyi eklediği pek çok yardımcı karakterle geliştirmiş; konunun işlenişi ve üslubu onu özgün bir eser hâline getirmiştir.[2]
Karakterler

Verona'da hükümdar ailesi

    Prens Escalus: Verona şehir devleti hükümdarı Prens
    Kont Paris: Prens Escalus'un yakın akrabası. Juliet'le evlenmek istemekte.
    Mercutio: Prens Escalus'un yakın akrabası, Romeo'nun arkadaşı.

Capulet sülalesi

    Lord Capulet: Capulet sülalesinin başı
    Lord Capulet'nin Karısı: Capulet sülalesinin başkadını
    Juliet: Capulet'in 13 yaşındaki kızı. Oyunun 2 önemli rolünden biri
    Tybalt: Juliet'in kuzeni ve Lord Capulet'in karısının yeğeni
    Mürebbiye: Juliet'in nedimesi ve sırdaşı.
    Rosaline: Lord Capulet'in yeğeni ve başlangıçta Romeo'nun büyük aşkı
    Peter, Sampson ve Gregory: Lord Capulet'in evinde uşaklar



Montague sülalesi

    Lord Montague: Montagu sülalesinin başı.
    Lord Montague'nin karısı: Montague sülalesinin başkadını
    Romeo: Lord Montague'nin 17 yaşındaki oğlu. Oyunun en önemli 2 rolünden biri
    Benvolio: Romeo'nun kuzeni ve en iyi arkadaşı.
    Abram ve 'Balthasar: Lord Montegue' nin evinde uşaklar

Diğerleri

    Keşiş Laurence: Francisken tarikatı kesişi. Romeo'nun sırdaşı
    Keşiş John: Keşiş Laurence'nin Romeo'ya mektubunun ileticisi
    Eczacı: Romeo'ya zehir satar
    Koro: 1. ve 2. perde giriş kısımlarında "giriş" metinlerini okuyanlar.

Konu özeti
Romeo ve Juliet
Ressam:Francesco Hayez
Rome ve Juliet Ressam:Ford Madox Brown
Verona'da balkonlu Juliet evi

İtalyan şehir devleti Verona’nın zengin ve asil ailelerinden 'Montegue ve Capulet aileleri arasında geçmiş yıllara dayanan bir düşmanlık vardır. Oyun, bu ailelere mensup iki grup genç arasındaki sokak kavgası ile başlar. Şehir muhafızları kavgayı durdurur ve Verona hükümdarı Prens Escalus bir daha iki grup arasında kavga çıkarsa elebaşlarının idam edileceğini söyleyerek gözdağı verir.

O günlerde Capulet ailesinin evinin bahçesinde bir maskeli balo düzenlenir. Lord Capulet, baloya kız Juliet’e talip olan Kont Paris’i de davet eder. Montegue ailesine mensup Romeo da maskeli baloya kimliğini gizleyerek katılır. Romeo, Capuletlerin yeğenlerinden Rosaline adlı bir kıza ilgi duymaktadır ama Rosaline onu reddetmiştir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio, kıza yaklaşıp aşkını anlatabilmesi için Romeo’nun baloya gizlice katılmasına yardımcı olur. Ancak Romeo baloda Capuletlerin 13 yaşındaki kızı Juliet'i görüp ona aşık olur. Juliet de Romeo'nun duygularına karşılık verir. Eserin en önemli sahnesi sayılan “balkon sahnesi” yaşanır. Yıldızlı gecede Juliet balkonda, Romeo balkonun altındadır. Birbirlerine olan duygularını ışığa duydukları özlemi dile getirecek biçimde imgeler kullanarak açıklarlar. O geceden sonra Romeo, her gece sürekli Juliet'in odasına balkondan gizlice girer. Juliet'in dadısı iki sevgili arasında haberleşmeyi sağlar. Çift, evlenmeye karar verir. Rahip Laurance, iki genci gizlice evlendirir.

Kısa bir süre sonra Juliet'in kuzenlerinden Tybalt, Romoeo’nun gizlice baloya geldiğini öğrenir ve ağır hakaretlerde bulunarak onu düelloya davet eder. Romeo artık akrabası olarak gördüğü Tybalt ile kavga etmek istemese de Romeo’nun arkadaşı Mercutio, hakaretleri sindiremeyip düelloyu kabul eder. Romeo kavgayı ayırmaya çalışırken Mercutio ölümcül yara alır. Acı içindeki Romeo, Tybalt’ı öldürür. Bunun üzerine Verona prensi Escalus, Romeo’yu Mantua’ya sürgüne gönderir. Romeo kaçıp geceyi Juliet’in odasında geçirir ve sonra sürgün edildiği Mantua'ya gider.

Ailesi, Juliet'i ve Kont Paris ile evlendirme hazırlıklarına başlamıştır. Juliet, istemediği bu evlilikten kurtulmak için rahip Laurence'in yanına gider. Rahip ona kendisini kırk saat ölü gibi gösterecek bir iksir verir.

Rahip, Romeo'ya durumu anlatan bir mektup yazar. Ancak, mektup Romeo'ya zamanında ulaşmaz. Juliet ise iksiri içer ve ailesi onu öldü zannederek defneder. Romeo, uşağı Balthasar'dan Juliet'in öldüğünü duyunca Juliet’in mezarının başında kendisini öldürmeyi kurar ve yanına zehir alarak gizlice Verona'ya döner.

Juliet'in mezarına gelen Romeo, burada Kont Paris ile karşılaşır. Birbirleriyle kavgaya tutuşurlar, Paris ölür. Ardından Romeo, Juliet'in yanına yatarak zehri içer ve ölür. Rahip Laurence, mezarlığa gelir, Juliet'i uyandırır. Romeo'yu ölmüş olarak gören Juliet, Romeo’nun hançerini alarak kendini öldürür.

Başından sonuna kadar olayların tek şahidi olan Rahip Laurence, ailelere tüm olanları anlatır ve bundan sonra iki aile arasındaki düşmanlık sona erer.


Romeo ve Juliet Hikâyesi

Romeo ve Juliet Hikâyesi düşman olan iki ailenin kızı ve oğlunun aşkını anlatmaktadır. Verona’da yaşayan ve uzun süredir düşman olan iki zengin aile varmış. Bu ailelerden biri Montegü diğeri ise Kapulet olarak adlandırılmaktaymış. Kapuletler’in balosunda tesadüfen Juliet ve Montegu’nun oğlu Romeo karşılaşmışlar. Bu karşılaşma sonucunda birbirlerine büyük bir sevgi ve aşk ile bağlanmışlar.

Bunu duyan Juliet’in akrabaları âşık olduğu kişinin düşmanlarının oğlu olduğu sebebi ile onları ayırmak için bir takım çabalar içine girmişlerdir. Fakat Romeo ve Juliet Bu durumu dinlemeyerek gizlice evlenme hayalleri kurmaya başlamışlardır. Zira onlar bu evliliğin ili ailenin barışmasına vesile olacağını düşünür. Gizli evlilik planları yapan çift bu umut ile Peter Lorenzo tarafından gerçekleştirilmiş olan bir tören sonucunda evlenirler.

Yaşanan bir sokak kavgası sırasında Romeo’nun arkadaşlarından biri olan Merkutio öldürülür. Bu durumun üzerine ise Romeo arkadaşının öcünü almak isteyerek sevgilisinin kardeşi olan Tybalt’ı bıçaklar. Dük ise onu sürgüne gönderir. Tüm bunların üzerine Juliet’in ailesi onun genç bir kont ile evlenmesini ister. Bunun ise bir an önce gerçekleştirilmesi taraftarıdırlar.

Fakat Juliet bunu asla istemez. O Romeo’yu çok seviyor ve ona sadık bir şekilde kalmak istemektedir.  Genç kızın bunu gerçekleştirebilmesi için yapması gereken tek bir şey vardır. O da yalnızca ölmektir. Juliet Romeo’yu çok seviyor ve başkasını asla istemiyordur. Bu sebeple ise yaşamının son bulmasına karar verir. Zira başka türlü Romeo’suna sadık kalması mümkün değildir. Bunun üzerine intihar eder ve hayatına son verir.

Romeo ise Juliet olmadan yaşamanın çok zor ve katlanılmaz bir hal aldığını görür. Zira onun tek aşkı artık hayatta değildir. Buna dayanamayan Romeo da hayatına son verme kararı alır. Bunun üzerine ise bir bıçak yardımı ile intihar ederek yaşamına son verir. Romeo ve Juliet hikâyesi büyük bir aşkın dilden dile anlaşılmasını sağlamıştır. Bu sayede bu efsanevi aşk hikâyesi tiyatrolara konu olmuş ve yüzyıllarca unutulmayacak bir eser haline gelmiştir.
Türkçeye çeviriler

    Romeo ve Juliyet. Çev. Mihran M. Boyacıyan. İstanbul: Civelekyan Matbaası, 1302. (1885)
    Romeo-Juliet. Çev. Abdullah Cevdet. Şehbal 7-24 İstanbul:(1 Temmuz 1325-1 Ağustos 1326) (1909).
    Romeo-Jülyet. Çev. Mehmet Şükrü Erden. İstanbul: Arkadaş Matbaası, 1938.
    Romeo ve Juliet. Çev. Kâmuran Günseli. İstanbul: Çığır Kitabevi, 1938.
    Romeo ve Juliet. Çev. İlhan Siyami Tanar. İstanbul: Suhulet Kitabevi, 1938.
    Romeo-Juliet.Çev. Ertuğrul İlgin. İstanbul: İnkılab Kitabevi, 1939.
    Romeo ve Juliet. Çev. A. B. Şenkal. İstanbul: Sertel Yayınevi, 1939.
    Romeo ve Juliet. Çev. Yusuf Mardin. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1945.
    Romeo Juliet.Çev. Adli Moran. İstanbul: Ak Kitabevi, 1959.
    Romeo ve Juliet. Çev. A. Turan Oflazoğlu. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1968.
    Romeo ve Juliet. Çev. Özdemir Nutku. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.

Film uyarlamaları

Romeo ve Juliet oyunu profesyonel ve amatör dünya tiyatro sahnelerinde günümüze kadar gayet çok sayıda sahnelenmiştir. Ayrıca 40 kadar da değişik film bu konuyu işlemiştir. Bunlar arasında şunlar ilgi çekmiştir:

    1908 - Romeo and Juliet, AND'de Vitagraph Studio'ları tarafından yapımlanan sessiz film. Direktör:J. Stuart Blackton. Başroller:Paul Panzer (Romeo) ve Florence Lawrence (Juliet).
    1936 - Romeo and Juliet. Hollywood yapımı. Yapımcci: Irvıng Thalberg. Direktör: George Cukor. Başrollerde:Norma Shearer (Juliet) ve Leslie Howard

(Romeo)

    1968 - Romeo and Juliet. İtalyan yapımı. Direktör:Franco Zeffirelli. Başrollerde: Olivia Hussey (Juliet) ve Leonard Whiting (Romeo)

Kostümler Oskar kazandı.

    1996 - Romeo + Juliet. Modern mizansenli ve kostümlü ABD yapımı. Direktör:Baz Luhrmann. Leonardo DiCaprio (Romeo) ve Claire Danes (Juliet)
    2010 - Letters to Juliet (Juliet'e mektuplar)

Müzik

Romeo ve Juliet eserinden uyarlanan asgari 24 tane kadar opera bulunduğu bildirilmiştir.[3] Bunlardan ilki singspiel türünde olan 1776'da Çek besteci "Georg Benda" tarafından Almanca librettoya göre hazırlanmıştır. Romeo ve Juliet'den uyarlanan diğer tanınmış müziksel eserler şöyle özetlenebilir:

    1839 - Hector Berlioz Romeo and Juliet adlı senfoni bestesi
    1867 - Charles Gounod Roméo et Juliette operası ilk temsili
    1869 - Pyotr İlyiç Çaykovski'nin Romeo and Juliet senfonik şiirinin prömiyer konseri
    1936 - Sergey Sergeviç Prokofyev Romeo and Juliet balesinin ilk temsili

Türkiye'deki Sahnelemeler

    1999-2000 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen eserin kadrosunda Tomris İncer, Ayşegül Devrim, Doğan Bavli, Candan Sabuncu, Murat Coşkuner, Sevtap Çapan, Erhan Abir ve Burak Davutoğlu gibi isimler yer aldı.[4]
    Van Devlet Tiyatrosu yapımı eser, 2007-2008 sezonunda oynandı. Yönetmenliğini Kemal Başar, dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Nalan Türkoğlu, ışık tasarımını Seyhun Ayaş, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Paras Terezakis üstlendi. Modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Caner Kadir Gezener ve Ebru Aytürk oynadı.
    Kemal Başar eseri Van Devlet Tiyatrosu ve Romanya'daki Tony Bulandra Tiyatrosu sahnelemelerinden sonra, İstanbul Şehir Tiyatroları'nda da, bu sefer Romanya'daki sahnelemeden hemen sonra hayatını kaybeden ışık tasarımcısı Seyhun Ayaş'ın anısına ithafen sahneledi. 2009-2010 sezonundaki eserin dekor tasarımını Murat Gülmez, kostüm tasarımını Canan Göknil, müziklerini Can Atilla ve koreografisini Hugo Wolff üstlendi. Yine modern bir yorumla sahnelenen eserin başrollerini Mert Turak, Ece Özdikici, Hikmet Körmükçü, Levent Yılmaz, Müge Akyamaç oynadı.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI ve YUSUF VE  ZÜLEYHA

HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?

Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.

Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.

Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.

Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.

Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.

Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.

Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.

Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.

Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?

Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

“...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

“(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.
KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)

Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.

Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.

Yusuf Kıssasında neler Analtılır?

Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:

1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.

2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.

3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.

4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.

5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.

Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.

Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.

Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.

Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.

Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.

6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]

    En Güzel Kıssalar

Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.

    Ahsenül Kassas

Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.

Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)

Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.

Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.

Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.

Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:

Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:

“–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”

Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)

    Yusuf Suresi Ayetleri

Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)

Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.

Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.

Yine âyet-i kerîmede buyrulur:

“(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)

Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.

Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:

“…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?

Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.

Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.

Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:

“–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”

Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:

“–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.

Yahûdî de:

“–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.

Yahûdî dedi ki:

“–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)

    Rüyâ Üç Kısımdır

1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.

2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.

3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.

Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)

Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.

Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

“İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:

“Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)

Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun  اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.

Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.

    Sinsi Plân

Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

“İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.

Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.

Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

“Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

“Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)

İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.

Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.

    Dil Var Baş Kestirir

Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:

“İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”

Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:

“Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”

“Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.

Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

“Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    Kardeşlerinin İhâneti

“Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]

Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

“–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

“–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

“–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

“–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

Onlar da:

“–Evet!” dediler.

Bunun üzerine Yehûda:

“–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:

“–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.

Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.

Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:

“Kuluma yetiş!”

Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.

Hasan-ı Basrî der ki:

“Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”

Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.

Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:

“–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”

Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.

Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:

“Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”

Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:

“–Siz daha önce;

«…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.

    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?

Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.

Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.

Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.

Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.

Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.

    Yalan Gözyaşları

Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:

“Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)

    Kocasıyla Kavga Eden Kadın

Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:

“–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”

Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:

“–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”
YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI

Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

“Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

“–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

“«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:

“–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”

Cebrâîl de:

“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.

O da:

“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.

Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI

Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:

“Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)

Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.

Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:

“–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.

Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)

Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.

Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.

HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA

Yusuf suresinin 4-101 ayetleri ne anlatıyor? Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen Hz. Yusuf (a.s.) ile Züleyha’nın ibretlik kıssası.

Yûsuf (a.s.), Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen peygamberlerden birisi olup, Yakup Peygamber’in oğludur. Soyu Hz. İbrahim’e dayanır. Yûsuf sûresinde 98 âyet (4-101), Yûsuf (a.s.)’ın ibretli hayat hikâyesinden söz eder.

HZ. YUSUF (A.S.) VE ZÜLEYHA’NIN HİKAYESİ

Buna göre Yûsuf (a.s.)’ın on bir erkek kardeşi vardır. Yûsuf olağanüstü bir güzelliğe sahip olup, babası Yakup (a.s.) tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri (birisi dışında) gezinti için kıra götürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan, su çekerken Yûsuf’u bulur ve Mısır’da Azîz’e (Maliye bakanı) köle olarak satarlar.

Sarayda ihtimamla yetişen Yûsuf (a.s.)’a Azîz’in karısı Züleyha aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır. Yûsuf ona şöyle cevap verir: “Allâh’a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez.” [1] Yüce Allah, o arada Yûsuf’un da Züleyha’yı arzuladığını, ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yûsuf’un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir.[2] Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz, olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de, dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleyha dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf’u onların yanına çağırarak, şaşkınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla, âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleyha, Yûsuf’un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.

Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Yûsuf (a.s.) bu konuda şöyle dua etti:

“Rabbim, bana göre zindan, bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara meylederim ve câhillerden olurum. Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı. Şüphesiz O, herşeyi işiten ve bilendir.” [3]

Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Yûsuf (a.s.) isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yûsuf, Züleyha konusunda iftiraya uğradığını, bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleyha ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Yûsuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı.

Yedi yıl çok bolluk, ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral, tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Yûsuf (a.s.), ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi.[4] Bu göreve getirilen Yûsuf (a.s.), ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti, tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada, halk ellerindeki altın, gümüş gibi değerli eşyasını da Yûsuf (a.s.)’ın emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö.1600 yıllarında Ortadoğuda elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar. Üzerinde, temsil ettiği miktardaki altın gümüş veya hububat gibi Standard değerlerin yazılı olduğu kâğıt paranın ilk olarak Hz. Yûsuf’un bu uygulaması ile başladığı kabul edilir.[5]

Rivayete göre Mısır Melik’i Hz. Yûsuf’a tac giydirmiş, kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Yûsuf (a.s.) son ikisini kabul etmekle birlikte, tac giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Yûsuf (a.s.)’ın adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada hazine bakanı Aziz vefat etmiş, eşi Rail, diğer adı ile Züleyha, Melik tarafından Yûsuf’la evlendirilmiştir. Bir mûcize olarak gençleşen Züleyha, kocası iktidarsız (innin) olduğu için kız olarak Yûsuf’la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yûsuf Züleyha’ya “Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?” diyerek helâl ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleyha’nın Yûsuf’tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir.[6]

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, kendi adını taşıyan sûrede Yûsuf (a.s.)’ın bir kadınla olan imtihanına genişçe yer verilir. Böylece, dünya hayatındaki deneme süreci içinde böyle bir kadınla karşılaşan ve haram işlemekle karşı karşıya gelen mü’minin takınacağı tavır ve haramdan sakınması karşılığında elde edeceği ecir, bu surede yer alan hususlardandır. Diğer yandan önü alınamayan dedikodular karşısında bir süre dedikodu yöresinden uzak kalma yanında, yeniden eski beldesine ya da görevine dönüşte, haksız itham ve iftiralardan temize çıkmak için mücadele etmek gerektiğine bir işaret vardır. Diğer yandan, birbirine karşı aşk derecesinde sevgi duyan erkek ve kadının sabredip meşrû evlenmenin çaresini aramaları ve bu konuda yüce Allâh’ın takdirine teslim olmaları gerekir. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın kudret elindedir. Onun dilemesi dışında bir yaprak bile kımıldamaz. Haramlara karşı yüce Allâh’ın korumasına sığınmak en büyük güvencedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)

Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:

“Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:

«–Haydi gelsene bana!» dedi.

O ise:

«–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.

Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)

Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:

“–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:

“Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.

İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.

Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.

    “Sakın, Sakın!”

Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:

Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.

Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.

Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.

Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:

Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:

“–Niye böyle yaptın?”

Züleyhâ:

“–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:

“–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”

    Bebeğin Şahitliği

Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:

“İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)

Azîz dedi ki:

“–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”

Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:

“–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.

Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:

“–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması

Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:

“«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)

Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.

“(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)

Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.

“Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)

    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti

Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:

“Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)

Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği

Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:

“«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)

Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.

“(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)

Bazı büyükler demişlerdir ki:

“Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”

“Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)

Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.

Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.

    Zindan

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:

“Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)

Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:

“–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]

“Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)

Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:

Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.

Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:

“−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.

Aşçı da:

“−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.

Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.

Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.

Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.

Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.

İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:

“Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?

Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)
HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:

“Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)

“Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)

Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.

Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.

Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:

“−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”

Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:

“−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”

Zindancıbaşı:

“−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:

“−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.

    En Güzel Vekil Allah’'tır

Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:

Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:

“–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”

Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:

“–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”

Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:

“Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:

“Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)

Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.
FİRAVUN’UN RÜYASI

Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:

“Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.

O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»

Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu

Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:

“Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)

Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:

“Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)

Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:

“«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)

Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:

“Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)
HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ

Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.

Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.

İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:

“Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)

Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:

“(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]

Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)

Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.
ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER

Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

“Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)

Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:

“Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”

Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:

“Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”

Melik’in huzûruna girince de:

“Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.

Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.

Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:

“–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”

Bu sefer Melik:

“–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:

“«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)

Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:

“–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.

Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)

Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.

Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.

Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ

Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:

“–Yazıklar olsun sana ve sana kulluk edene! Şu ihtiyarlığıma, âmâlığıma ve fakirliğime merhamet etmedin! Bugünden itibâren seni inkâr ediyor ve Yûsuf’un Rabbine îmân ediyorum” dedi.

Böylece hidâyete ererek sabah-akşam Allâh’ı zikre koyuldu.

Birgün Yûsuf -aleyhisselâm- atına binmiş, maiyyetiyle birlikte Züleyhâ’nın hânesinin önünden geçmekteydi. Züleyhâ hemen evinden çıktı ve Yûsuf’un yolu üzerinde yüksek sesle şöyle dedi:

“Tesbîh ederim o kudreti ki, sultanları günahları sebebiyle köle eder; köleleri de Hakk’a kullukları sâyesinde sultân eyler!..”[12]

Allâh’ın emri ile rüzgâr bu sesi Yûsuf’un kulağına eriştirdi. Yûsuf da tanıyamadığı Züleyhâ’nın hâlini sordurdu. Züleyhâ, ancak Yûsuf’un kendisine derman olacağını söyleyerek O’nun huzûruna çıktı. Yûsuf -aleyhisselâm-’dan eski güzelliğinin ve gözlerinin kendisine verilmesi için duâ etmesini, ardından da kendisiyle evlenmesini taleb etti.

Yûsuf -aleyhisselâm-, onun ilk iki arzusunu yerine getirdi ve Allâh’ın izni ile Züleyhâ’ya gözleri ve önceki güzelliği tekrar verildi. Ancak üçüncü talep husûsunda Yûsuf -aleyhisselâm- başını önüne eğdi ve murâkabeye daldı. O sırada Cebrâîl geldi ve Yûsuf -aleyhisselâm-’a:

“–Ey Yûsuf! Rabbin sana selâm ediyor ve kadıncağızın talebini reddetmemeni emrediyor! Onunla izdivâc eyle; zîrâ o, dünyâda ve âhirette senin zevcendir!”

Bu emir üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- Züleyhâ’yı kendisine nikâhladı.

Daha sonra Yûsuf -aleyhisselâm- ellerini semâya kaldırarak şöyle duâ etti:

“Ey bana bunca nîmeti ihsân eden merhametlilerin en merhametlisi olan Allâh’ım! Sana nihâyetsiz hamd ü senâlar olsun!

İlâhî! Üzerimdeki nîmetini tamamlamanı, bana babam Ya’kûb’un yüzünü göstermeni, beni de ona göstermekle onun da gözlerini nûrlandırmanı ve kardeşlerimin de benimle görüşme yollarını açmanı Sen’den dilerim Rabbim! Sen duâyı kabûl edensin, Sen her şeye kâdirsin!”
ERZAK ALMAYA GELEN KARDEŞLERİ VE HZ. YUSUF’UN (A.S.) GÜZEL PLANI

Bu arada kıtlık sebebiyle Ya’kûb -aleyhisselâm- da Yûsuf’un öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.

Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:

“Yûsuf’un kardeşleri gelip O’nun huzûruna girdiler. (Yûsuf) onları hemen tanıdı. Kardeşleri ise onu tanıyamadılar. (Yûsuf) onların yüklerini hazırlayınca dedi ki: «–Sizin baba bir erkek kardeşinizi de getirin! Görmüyor musunuz, size tam ölçek veriyorum. Ben misâfirperverlerin en hayırlısıyım. Eğer onu bana getirmezseniz, artık benden bir ölçek dahî alamazsınız ve bir daha bana yaklaşmayın!” (Yûsuf, 58-60)

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Hazret-i Yûsuf’un kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf -aleyhisselâm-, ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. Kardeşleri:

“«–Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız.» dediler.

(Yûsuf) emrindeki gençlere:

«–Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler.» dedi.

Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:

«–Ey babamız! Erzak bize yasaklandı. Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!»

Ya’kûb dedi ki:

«–Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! (Ben onu sâdece Allâh’a emânet ediyorum.) Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 61-64)

Ya’kûb -aleyhisselâm-:

“Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”

Buradan anlaşılan şudur ki, mü’min, fânîlere değil, Allâh’a dayanıp güvenmeli, dâimâ O’na tevekkül etmelidir. Çünkü Allâh’tan başka her şeyin, öncelikle kendisi muhâfazaya muhtaçtır. Allâh Teâlâ ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat Allâh’a tevekkül ederken de sebeplere sarılmayı terk etmemek îcâb eder.

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:

“Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. Dediler ki:

«–Ey babamız! Daha ne istiyoruz. İşte sermâyemiz de iâde edilmiş. (Onunla yine) âilemize yiyecek getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla (zahîre) alırız. Çünkü bu (aldığımız) az bir miktardır.»” (Yûsuf, 65)

Nihâyet Hazret-i Ya’kûb, Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.

“Dedi ki:

«–Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!»

Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde dedi ki:

«–Söylediklerimize Allâh şâhittir.»

Sonra da şöyle dedi:

«–Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin; ayrı ayrı kapılardan girin! Ama Allâh’tan (gelecek) hiçbir şeyi (kazâyı) üzerinizden gideremem. Hüküm Allâh’tan başkasının değildir. Ben ancak O’na güvenip dayandım. Tevekkül edenler de yalnız O’na güvenip dayanmalıdırlar.»” (Yûsuf, 66-67)

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girdiklerinde (bu tedbir) Allâh’ın kendileri hakkındaki takdîri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sâdece Ya’kûb’un içinden geçirdiği bir isteğin yerine getirilmesi oldu. O, şüphesiz bir ilim sâhibi idi. Çünkü kendisine Biz öğretmiştik. (Bunun içindir ki “Allâh’tan gelecek takdîri önleyemem” demişti.) Fakat insanların çoğu bu hakîkati bilmezler.” (Yûsuf, 68)
BEN SENİN KARDEŞİN YUSUF’UM

“Birâderleri Yûsuf’un yanına girince, Yûsuf öz kardeşi (Bünyamin’i) kendi yanına aldı ve: «–Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!» dedi.” (Yûsuf, 69)

Rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf, kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:

“–Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”

Yûsuf -aleyhisselâm- da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf dedi ki:

“–Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”

Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.

Hazret-i Yûsuf ona dedi ki:

“–Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”

Bünyamin cevâben:

“–Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Ya’kûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, Hazret-i Yûsuf ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:

“–Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Bünyamin’e: “Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf’a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) BÜNYAMİN’İ ALIKOYMASI

Yûsuf, kendisini kardeşi Bünyamin’e tanıttıktan sonra ona şöyle dedi:

“–Ey kardeşim! Ben seni yanımda alıkoyacağım. Bilirsin ki, babamın benim ayrılığımdan dolayı gam ve kederi büyüktür. Eğer seni de burada alıkorsam, üzüntüsü daha da artacaktır. Fakat bir an evvel ona kavuşabilmemiz için böyle yapmamız gerekiyor. Ben bu hususta güzel bir plân hazırlayacağım.”

Bünyamin’e böyle dedikten sonra:

“Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yûsuf’un vazifelilerinden biri:

«–Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!» diye nidâ etti.

Onlar geri dönüp geldiler ve:

«–Ne kaybettiniz?» dediler.

Vazifelilerden biri:

«–Hükümdârın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü mükâfât var. Buna ben kefilim.» dedi.

«–Allâh’a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız hiç değiliz!» dediler.

Vazifeliler:

«–Peki, yalancı çıkarsanız, cezâsı ne?» dediler.

«–Cezâsı, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezâsıdır (yâni çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur). Biz zâlimleri (hırsızları) böyle cezâlandırırız.» dediler.” (Yûsuf, 70-75)

Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın şerîatinde hırsız, yakalanır ve çaldığı malın karşılığında mal sâhibine bir sene köle olarak hizmet ettirilirdi. Mısır kânunlarında ise, hırsıza sopa vurulur ve çaldığı malın iki misli ödettirilirdi. Hazret-i Yûsuf da, öz birâderi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için onlara babalarının şerîatine göre cezâ vermek istedi ve onların eşyâlarını arattırdı.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Yûsuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin eşyâlarını aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yûsuf’a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plân öğrettik. Yoksa, Allâh dilemedikçe hükümdârın kânununa göre, kardeşini almasına imkân yoktu. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde daha iyi bilen biri bulunur.” (Yûsuf, 76)

Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın böyle yapmaktan maksadı kardeşlerinden intikam almak değildi. Çünkü kendine yapılanları affetmişti. Lâkin onların yaptıkları işlerde bir de Allâh hakkı vardı ki, onu affetmek Yûsuf’un elinde değildi. Ancak o, kardeşlerinin Allâh katında da affa mazhar olmalarını istiyordu. Bu sebeple kendisini tanıtmadan önce, Allâh’ın hakkı nâmına târizli bir îkâz ihtivâ eden “Siz mutlakâ hırsızsınız!” suçlaması ile onları ciddî bir pişmanlık duygusuna sevk etmek istedi. Onların yaptıkları en müthiş cürüm (hırsızlık), bir hîle ile babalarından Yûsuf’u çalmalarıydı. Yusuf -aleyhisselâm- onları bütün yaptıkları kötülüklerden tevbeye yönlendirmek için Bünyamin’in bu şekilde kalmasını temin etti. Gerçekten de bundan sonraki gelişlerinde kardeşlerinin nasıl bir kalb yumuşaklığı ile ve ne kadar saf ve temiz düşüncelerle dönüp geldikleri görülmektedir.

Dolayısıyla bu hâdise, ledünnî birtakım hikmetleri ihtivâ eden Rabbânî bir cezâ ve ilâhî bir terbiye olmuştur.

Diğer taraftan henüz kendisini tanıtmak zamanının gelmediğini bilen Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşini alıkoymanın yollarını düşünürken bile istibdat ve zorbalığa başvurmamış, makâmının ve yetkisinin verdiği gücü kullanmamış, bunu suistimâl etmemiştir. Zulüm ve zorbalık şâibesi verecek davranışlardan sakınmış, meseleyi sırf adlî ve kânunî yollardan çözüme kavuşturmaya muvaffak olmuştur.

Yûsuf -aleyhisselâm- bu şekilde aynı zamanda babasının şerîatini Mısır’da uygulama yolunu açmış oldu.

Allâh bir şeyin olmasını murâd edince, sebeplerini de hazırlar. Onun için bir taraftan Yûsuf’a o çâreyi öğretip, kardeşlerinin hakemliğine mürâcaat ettirdiği gibi, diğer taraftan kardeşlerine de işi sezdirmeyerek o şekilde cevap ve hüküm verdirdi. Böylece hem ülkenin kânunlarını çiğnemeden, onları kendi ikrarlarıyla ilzâm eyledi, hem de babasının şerîatinden bir hükmün tatbîki ile Mısır hukuk geleneğine canlı ve amelî bir misâl kazandırdı.

Yûsuf -aleyhisselâm-, bu plânıyla kardeşlerini tamamen çâresiz bırakarak, babalarının “ancak çâresiz kalmanız müstesnâ” sözüne uygun bir duruma düşürmüş, onları babalarına yemin ederek verdikleri sözün mes’ûliyetinden kurtarmıştır. (Elmalılı, IV, 2894-2898)

Aranan su kabı Bünyamin’in yükünde çıkınca:

“Onlar: «–Eğer o çalmışsa, zâten daha önce kardeşi de hırsızlık etmişti.» dediler. Yûsuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de:

«–Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiâların gerçek yönünü Allâh pek iyi biliyor.» dedi.” (Yûsuf, 77)

Böylece kardeşleri; “Hayır, bu işte mutlakâ bir yanlışlık olmalı!” deyip kendilerini ve Bünyamin’i ithamdan kurtarmak için başka çâreler arayacak yerde, öfkeye kapılıp Yûsuf’a ve kardeşine duydukları husûmeti bir kere daha ağızlarından kaçırdılar.

Hazret-i Yûsuf’a isnâd edilen hırsızlıkla alâkalı olarak farklı görüşler bulunmaktadır:

1. Yûsuf’un ana tarafından dedesi putperest idi. Hazret-i Yûsuf’un annesi, babasının putlara tapmayı bırakması ümidiyle Yûsuf’a o putları çalıp kırmasını emretmiş, Yûsuf da bu işi yapmıştı.

2. O, babasının sofrasından yiyecek alıp fakirlere vermişti. Babasının bir kuzu veya tavuğunu alıp fakirlere verdiği de söylenmiştir.

3. Halası, Hazret-i Yûsuf’u çok severdi. Fakat Yûsuf büyüyünce babası onu yanına almak istedi. Halası da Yûsuf’tan bir türlü ayrılamıyordu. Bunun için İshak -alehisselâm-’dan kendisine mîras kalmış olan kuşağını Yûsuf’un beline bağladı. Sonra kaybolduğunu söyledi. Kuşak arandı ve Yûsuf’un üzerinden çıktı. Kânun gereği Yûsuf’u yanında alıkoydu.

4. Bu bir iftirâdır. Çünkü onların kalbi, hâdisenin üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ Yûsuf’a karşı öfkeyle dolu idi. Bu hâdise bir defa hased hastalığına yakalanan bir kalbin o hased ve kinden kolay kolay temizlenemeyeceğini göstermektedir. (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XVIII, 147)

Yine bu söz işârî mânâda, “Siz hırsızlarsınız!” ithâmının verdiği endişe ile söylenmiş ve ona karşılık âdeta ledünnî bir itâb olmuştur.

Yûsuf’un kardeşleri:

“Dediler ki:

«–Ey vezir! Emin ol ki, bunun çok yaşlı bir babası var. Onun için yerine birimizi al. Gerçekten de biz seni muhsinlerden görüyoruz.»

Yûsuf:

«–Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allâh’a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zâlimler arasına girmiş oluruz!» dedi.” (Yûsuf, 78-79)

Yûsuf’un kardeşleri, başlarına gelen bu hâdiseler üzerine ne yapacaklarını ve babalarına ne diyeceklerini düşünmeye başladılar. Âyet-i kerîmede onların hâli şöyle anlatılmaktadır:

“Ne zaman ki, onu (Bünyamin’i) kurtarmaktan ümit kestiler, o zaman bir kenara çekilip aralarında fısıldaşarak konuşmaya başladılar.

Büyükleri dedi ki:

«–Babanızın sizden Allâh adına ahit aldığını ve daha önce Yûsuf konusunda ettiğiniz kusuru bilmiyor musunuz? Babam bana izin verinceye veya Allâh, hakkımda bir hüküm verinceye kadar ben artık buradan ayrılmam. Allâh, hükmedenlerin en hayırlısıdır. Siz dönün, babanıza: ‘–Sevgili babamız, inan ki bizler farkına varmadan oğlun hırsızlık yapmış. (Su kabının onun yükünde çıktığını gözlerimizle gördük.) Biz ancak bildiğimize şâhitlik ediyoruz. Yoksa biz gaybın bekçileri değiliz! İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahâlisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor. Bütün samîmiyetimizle ifâde ediyoruz ki, söylediğimiz doğrunun ta kendisidir.’ deyin!»” (Yûsuf, 80-82)

Kalkıp babalarına geldiler ve âbilerinin söylediklerini aynen aktardılar.
MÜKAFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE

“(Babaları Ya’kûb):

«–Hayır, hayır! Korkarım yine nefisleriniz size bir işi câzip gösterip (ayağınızı kaydırmıştır). Ne yapayım? Bu hâle (karşı sükûnet ve ümit içinde) güzelce sabretmekten başka yapacak şey yok. Ümid ederim ki Allâh bütün kaybettiklerimi bana lutfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir.” (Yûsuf, 83)

Yûsuf’un kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. Onlara:

“–Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.

“Onlardan yüz çevirdi de: «Ah Yûsuf’um ah!» diye sızlandı ve üzüntüden gözlerine ak düştü. Kederini içine gömdü.” (Yûsuf, 84)

Yûsuf’u kaybettiği günden beri Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, gözüne uyku girmedi. O zaman yeryüzünde Allâh indinde Ya’kûb’dan şereflisi yoktu. Nihâyet ağlaya ağlaya Ya’kûb’un gözlerine ak indi. Bunun bir hikmetinin de, diğer oğullarını görüp hüzün ve kederinin daha fazla ziyâdeleşmemesi için olduğu söylenir.

    Hz. Yakup (a.s.) Kaç Sene Ağladı?

Ya’kûb -aleyhisselâm- kırk sene ağlamıştır. Onun âmâlığı husûsunda bazı büyükler şöyle demişlerdir:

Allâh Teâlâ bu âmâlığı, Ya’kûb’a, Yûsuf’un dış görüntüsünü değil, onda tecellî eden cemâl-i mutlakı dâimî olarak seyretmesi için vermiştir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın cemâl nûrları Yûsuf’ta tecellî etmişti ve Ya’kûb da bu sebeple Yûsuf’u fazla sevmekteydi. Ancak “hüsn-i mutlak” olan Mevlâ’ya karşı gayr-i irâdî bir hatâ sebebiyle Cenâb-ı Hak, Yûsuf’u O’ndan ayırdı. Yûsuf’un zâhirine nazar eden gözlerini aldı.

Burada işâret edilir ki, kul, âlemin zâhirine baktığı zâhirî gözden ve gördüklerinden fânî olmadığı müddetçe, “Hüsn-i Mutlak”ı, yâni Cemâl-i İlâhî’yi müşâhedeye nâil olamaz!
ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ

“(Oğulları, Hazret-i Ya’kûb’a) şöyle dediler:

«–Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin.»

(Hazret-i Ya’kûb): «–Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allâh tarafından (vahiy yolu ile) biliyorum.» dedi.” (Yûsuf, 85-86)

Daha sonra Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına şöyle dedi:

“–Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf ve kardeşini iyice araştırın! Allâh’ın rahmetinden ümid kesmeyin! Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümid kesmez!” (Yûsuf, 87)

Bu âyet-i kerîmenin bizlere verdiği mesaj çok mühimdir. Buna göre kul, ne hâl üzere olursa olsun aslâ ye’se kapılmamalı ve Allâh’tan dâimâ ümidvâr olmalıdır. Zîrâ âyette buyrulduğu üzere ancak kâfirler Allâh’tan ümid keserler.

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Cenâb-ı Hak’tan ümid kesmeyen günahkâr, Allâh’tan ümid kesen âbidden Rabbine daha yakındır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 68)

Çünkü Allâh’tan ümid kesmek, Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân ve Rahîm” sıfatlarını idrâk etmemektir; merhamet-i ilâhiyeyi tanımamaktır. Hâlbuki Firavun bile, son nefesinde Allâh’ın adını zikretti.

Allâh Teâlâ bir başka âyet-i kerîmede de:

لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ

“…Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz!..” (ez-Zümer, 53) buyurmaktadır.
YAKUP PEYGAMBER’İN OĞLU HZ. YUSUF’A (A.S.) MEKTUBU

İşte bu minvâl üzere Ya’kûb -aleyhisselâm- da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf’a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Ya’kûb -aleyhisselâm- o zamanlar oğlu Yûsuf’un Mısır Azîz’i olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm!

Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Ya’kûb’dan Mısır Azîzi’ne:

Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”
HZ. YUSUF’UN (A.S.) BABASI YAKUP PEYGAMBER’E MEKTUBU

Yûsuf -aleyhisselâm- bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm!

Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Ya’kûb’a;

Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”

    Peygamber Mektubu

Ya’kûb -aleyhisselâm- bu cevâbı alınca:

“–Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:

“Onlar Mısır’a varıp Yûsuf’un huzûruna girdiklerinde dediler ki:

«–Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır.»

(Yûsuf) dedi ki:

«–Siz, câhilliğiniz döneminde Yûsuf ile kardeşine yaptığınız muâmeleyi elbette biliyorsunuz, değil mi?” (Yûsuf, 88-89)

Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.
DESTANİ BİR AF

“(Kardeşleri):

«–Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?» dediler.

O da:

«–(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!» dedi.

(Kardeşleri) dediler ki:

«Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz.»

(Yûsuf) dedi ki:

«–Bugün size hiç başa kakma ve ayıplama yok; Allâh sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 90-92)

Bu âyet-i kerîmeler, aynı zamanda terbiye metodlarının en güzellerinden birine işâret etmektedir ki, o da, kötülüğe karşı iyilikle mukâbele etmektir. Zîrâ böylesine bir âlicenaplık karşısında ekseriyetle düşman olanın düşmanlığı son bulur; ne dost ne de düşman olan ortadaki kimse dostluğa meyleder; dost olanın ise muhabbeti artıp daha da yakın bir hâle gelir.

Âyet-i kerîmede ne güzel buyrulur:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde (iyilikle) önle! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, bir de bakarsın ki, candan (samîmî) bir dost olmuş!” (Fussilet, 34)

Bu hususta Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ibretli bir misâl arz edelim:

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in amcasının oğlu olan Ebû Süfyân bin Hâris, nübüvvetten evvel Peygamberimiz’in dostu idi. Nübüvvetten sonra ise, düşman kesilerek O’na hicviyeler yazdı. Peygamber şâiri Hassan bin Sâbit -radıyallâhu anh- da, bu hicviyelere cevap verirdi. Sonradan Ebû Süfyân bin Hâris, bu yaptıklarına pişmân oldu. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke Fethi için ashâbıyla yola çıktığında, Ebû Süfyân bin Hâris de Medîne-i Münevvere’ye doğru yola çıktı. Yolda Allah Rasûlü’ne rast geldi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Süfyân’ın yüzüne bakmadı. Ebû Süfyân, çok müteessir oldu. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın öğrettiği: “Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allah Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâya düşmüşüz.” âyeti ile özür diledi.

Merhamet ve şefkat ummânı olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Yûsuf Sûresi’nden:

“Bugün size karşı hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi bağışlasın! O merhametlilerin en merhametlisidir.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyarak, onun ve diğerlerinin eski ayıplarını affetti.

Ebû Süfyân, müslüman olduktan sonra utancından başını kaldırıp Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yüzüne bakamazdı. (Vâkıdî, Meğâzî, II, 810-811; İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 20-24; İbn-i Abdilber, el-İstiâb, IV, 1674)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’yi fethedip Kâbe’ye girince o sırada Kureyşliler Mescid-i Harâm’a dolmuşlar, Kâbe’nin çevresinde oturmuşlardı. Efendimiz’in ne yapacağını merakla bekliyorlardı.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi, hakkınızda benim ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.

Kureyşliler:

“–Biz, Sen’in hayır ve iyilik yapacağını düşünür ve «Sen hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş; kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşoğlusun! Güç ve kudrete kavuştun, bizlere iyi davran!” dediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Benim hâlimle sizin hâliniz, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşlerinin durumu gibi olacaktır. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi, ben de: «Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur! Allâh sizi bağışlasın! Çünkü O merhamet edenlerin en merhametlisidir!» (Yûsuf, 92) diyorum. Gidiniz, sizler, âzâd ve serbestsiniz!” buyurdu.

Yüce Allâh o Kureyş müşriklerini eline düşürmüş, kendisine boyun eğdirmiş, yıllarca mü’minlere çektirdikleri eziyetlerin intikâmını alabilecek kudret bahşetmiş iken O Rahmet Peygamberi onları bu şekilde affetmiş ve serbest bırakmıştır. Bunun içindir ki Mekkelilere «Tulekâ: Âzâd edilmişler» ismi verilmiştir. (İbn-i Hişâm, Sîret, IV, 32; Vâkıdî, Megâzî, II, 835; İbn-i Sa’d, Tabakât, II, 142-143)

Bu hâl, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın settâru’l-uyûb, yâni ayıpları örtücülük ve kusurları affedicilik sıfatının kulundaki kâmil bir tecellîsidir.

Şâir Ziyâ Paşa, Yûsuf -aleyhisselâm- ile kardeşleri arasındaki bu hâdiseyi şu şekilde mısrâlara dökmüştür:

Zâlimlere birgün dedirir kudret-i Mevlâ:

Tallâhi lekad âserakellâhu aleynâ[13]
GÖMLEĞİMİ BABAMIN GÖZLERİNE SÜRÜN

Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerine sabah-akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Hazret-i Yûsuf’a bir adam göndererek dediler ki:

“–Sen, bizi sabah-akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”

Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara şöyle cevap verdi:

“–Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve «–Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!» diyorlardı. Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”

Yûsuf -aleyhisselâm- bu sözlerini fahretmek için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.

Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:

“Benim şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne sürün! O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra da bütün âilenizi bana getirin!” (Yûsuf, 93)

“Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)

«–Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!» dedi.

(Onlar da):

«–Vallâhi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!» dediler.” (Yûsuf, 94-95)
HZ. YAKUP’UN (A.S.) GÖZLERİNİN AÇILMASI

“(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.

(O zaman Ya’kûb):

«–Ben size, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri Allâh tarafından (vahiy ile) muhakkak biliyorum, demedim mi?» dedi.” (Yûsuf, 96)

Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:

“–Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.

Bu gömlek, İbrâhîm -aleyhisselâm- ateşe atılacağı zaman Cebrâîl -aleyhisselâm- tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, yukarıdaki mevzû ile alâkalı olarak; şöyle buyurur:

“Ya’kûb’un, Yûsuf’un yüzünde gördüğü fevkalâdelik, kendine mahsûs idi. O nûru görmek Yûsuf’un birâderlerine nasîb olmamıştı. Kardeşlerinin gönül âlemi Yûsuf’u (hakîkî vechesiyle) görmekten ve anlamaktan uzak idi.”

“Ya’kûb, kendi husûsiyetlerini Yûsuf’ta görünce gönlü O’na kaymıştı.”

“Ya’kûb’da Yûsuf’un bir câzibesi vardı. Bundan dolayı Yûsuf’un gömleğinin kokusu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı. Gömleği taşıyan kardeşi ise o kokuyu duymaktan mahrûm idi.”

“Çünkü Yûsuf’un gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Ya’kûb’a teslîm ile mükellefti. Yâni o gömlek, kardeşinin elinde, köle tüccarı elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi. Köle tüccarının nefsi için değildi. Satıcıdan başkasına âitti.”

“Çok âlim vardır ki, irfândan nasîbi yoktur. İlim hâfızı olmuştur da, Allâh’ın habîbi olamamıştır.”

Yûsuf -aleyhisselâm-’ın gömleği ile Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın gözlerinin açılması, eşyâ ile olan teberrük ve istiâneye bir misâl niteliğindedir.

“(Oğulları) dediler ki:

«–Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk.»

(Ya’kûb da):

«–Sizin için bir müddet sonra Rabbimden af dileyeceğim. Hakîkaten çok bağışlayan ve çok merhamet eden ancak O’dur.» dedi.” (Yûsuf, 97-98)

Ya’kûb -aleyhisselâm- «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!» demek sûretiyle, önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.

Ya‘kûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.

Nitekim Muhârib bin Dessar’dan şöyle rivâyet edilmiştir:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir seher vakti mescide geldiğinde birinin:

“–Allâh’ım çağırdın, icâbet ettim; emrettin, itaat ettim. İşte şu seher vakti beni bağışla!” dediğini işitti.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- sese kulak verdi ve sesin, Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh-’dan geldiğini anladı. Durumu Abdullâh’a sorunca şöyle dedi:

“–Şüphesiz Ya’kûb -aleyhisselâm- oğullarına: «Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim.» diyerek istiğfârını seher vaktine tehir etmiştir. Nitekim Allâh Teâlâ «Seherlerde istiğfâr edenler.» (Âl-i İmrân, 17) âyetiyle böylelerini medheder.” (Taberî, Tefsîr, XIII, 85)

Bir rivâyette de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Rabbimiz her gece dünyâ semâsında iner[14] ve:

«Tevbe eden yok mu, onun tevbesini kabûl edeyim? İsteyen yok mu, ona istediğini vereyim? İstiğfâr eden yok mu, onu bağışlayayım?» diye nidâ eder.” (Müslim, Müsâfirîn, 168-170)

Diğer bir hadîs-i şerîfte ise:

“Hazret-i Ya’kûb, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.” (Tirmizî, Deavât, 114) buyrulmaktadır.
VUSLAT VE GERÇEKLEŞEN DUA

Hazret-i Yûsuf’la beraber hükümdar ve bütün halk, Hazret-i Ya’kûb ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Hazret-i Ya’kûb, Hazret-i Yûsuf ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.

Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman O, ana ve babasını kucakladı. (Onları yanına aldı ve):

«–Allâh’ın irâdesi ile hepiniz emniyet içinde Mısır’a girin!» dedi.” (Yûsuf, 99)

Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.

Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:

“Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”

Hazret-i Yûsuf da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:

“Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar.

(Yûsuf) dedi ki:

«–Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyânın tahakkukudur. Gerçekten Rabbim onu doğru çıkardı. Hakîkaten Rabbim bana (çok şey) lutfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lutfedicidir. Şüphesiz ki O, çok iyi bilendir, hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 100)

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:

“Ey Rabbim! Mülkten bana (nasîbimi) verdin ve bana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirini de öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyâda da âhirette de benim sâhibimsin! Benim cânımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)

    Salihlerle Beraber Olma

Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf -aleyhisselâm-, bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu duâsında görmekteyiz.

    Hz. Yakup’un (a.s.) Vefatı ve Defnedilmesi

Rivâyete göre, Hazret-i Yakup -aleyhisselâm- Mısır’da oğlu Yusuf -aleyhisselâm-’ın yanında yirmidört sene kaldıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk -aleyhisselâm-’ın yanına gömüldü.
HZ. YUSUF’UN (A.S.) KABRİ NEREDE?

Hazret-i Yusuf da babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşadı. O’nun nâşını da Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömdüler. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hazret-i Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişlerdi. Daha sonra Hazret-i Musa -aleyhisselâm-, O’nun nâşını bularak babası Hazret-i Yakup’un yanına götürüp defnetti.
YUSUF SURESİ’NİN SON AYETLERİ

Müşrikler, yahûdîlerden aldıkları akılla Peygamber Efendimizi imtihan edercesine bazı suâller sormuşlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da bu âyet-i kerîmeleri inzâl etti.

Allâh Teâlâ bu kıssayı ve benzeri gayb haberlerini Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vâsıtasıyla insanlara bildirerek Peygamber’inin ve Kitâb’ının hak olduğunu ispat etmiştir. Ancak kâfirler, bütün bu delillere rağmen kendilerinden herhangi bir ücret beklemeden canhırâş bir şekilde tebliğine devâm eden Allâh Rasûlü’ne yine de îmân etmediler. Onların bu inadı karşısında Cenâb-ı Hak, Rasûlü’nü şöyle tesellî buyurdu:

“(Habîbim!) İşte bu (Yûsuf kıssası), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, tuzak kurmak ve hîlelerini kararlaştırmak için toplandıklarında elbette Sen onların yanında bulunmuyordun. Sen ne kadar çok arzu etsen de insanların çoğu îmân edecek değillerdir. Hâlbuki Sen bunun için (peygamberlik vazîfeni îfâ için) onlardan bir ücret de istemiyorsun! Kur’ân âlemler için ancak bir öğüttür.” (Yûsuf, 102-104)

Ayrıca kâfirlerin bu inkârı sâdece Rasûlullâh’ın peygamberliğine ve O’na vahiyle bildirilen âyetlere mahsus da değildir:

“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. Onların çoğu, ancak ortak koşmak sûretiyle Allâh’a îmân ederler.” (Yûsuf, 105-106)

Yâni onlar, Allâh’ın varlığını büsbütün inkâr etmeseler de açık veya gizli bir şirk karıştırmadan Allâh’a inanmazlar.

“Acaba onlar, farkında olmadıkları bir sırada Allâh’ın azâbının kendilerini kuşatmasından, yahut ansızın kıyâmetin kopmasından emin midirler? (Habîbim!) De ki: «İşte benim yolum budur! Ben insanları Allâh’ın yoluna, (düşünmeksizin, taklit yolu ile değil) delile dayanarak, idrâklerine hitâb ederek dâvet ediyorum. Ben ve bana tâbî olanlar böyleyiz. Allâh’ı bütün noksanlıklardan tenzîh ederim. Ben aslâ müşriklerden değilim.»” (Yûsuf, 107-108)

Bu âyet-i kerîme de gösteriyor ki, dîne dâvet ancak belli şartlarla câiz ve istifâdeli olur. Yâni körükörüne ve birtakım bâtıl maksatlar için veya nefsânî hevesler uğruna değil; basîret üzere, ne dediğini bilerek, ihlâs ve samîmiyetle, edeb, nezâket ve hikmet çerçevesinde, ancak Allâh rızâsı gözetilerek tebliğde bulunulmalıdır. Yoksa din ve dindarlık sırf bir isimden ve boş bir iddiâdan ibâret kalır.

“Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. (Kâfirler) yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden evvelkilerin âkıbetlerinin nice olduğunu bir görsünler! Allâh’ın emirlerine tam uyanlar için âhiret yurdu, elbette daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yûsuf, 109)

Bu âyet-i kerîme, «Allâh, peygamber olarak melekleri gönderseydi ya!» diyen kâfirlere cevap olarak nâzil olmuştur.

“Nihâyet peygamberler ümidlerini yitirip de kesinlikle yalanlandıklarına inandıkları sırada onlara yardımımız gelir ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. (Fakat) mücrimler gürûhundan azâbımız aslâ geri çevrilmez!” (Yûsuf, 110)

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Kur’ân kıssalarının insanlar için ehemmiyetini bildirerek sûreyi şöyle nihâyete erdirir:

“And olsun ki onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin, Yûsuf -aleyhisselâm- ve kardeşlerinin) kıssalarında akıl (ve gönül) sâhipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’ân) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak o kendinden evvelkileri tasdîk eden, her şeyi açıklayan (bir kitâb); îmân eden bir toplum için hidâyet ve rahmettir!” (Yûsuf, 111)

Hiç şüphesiz ki Azîm olan Allâh, her şeyi en doğru bir şekilde buyurmuştur!..

Dipnotlar:

[1] Bkz. Buhârî, Deavât, 1.

[2] Ahsenü’l-kasas: En güzel anlatış veya en güzel kıssa, hikâye, menkıbe mânâlarına gelir. Kıssa kelimesi, esâsen izi sürülmeye ve tâkip edilmeye değer hâl mânâsınadır. Bir haber veya hikâyenin kıssa adını alabilmesi, izlenmeye ve yazılmaya değer bir husûsiyet taşımasına bağlıdır.

[3] Bkz. Yûsuf, 102.

[4] Bkz. Yûsuf, 111.

[5] Bkz. Kurtubî, el-Câmî, IX, 120.

[6] Ha­dis şâ­rih­le­ri, “za­ma­nın yak­laş­ma­sı” ifâ­de­si­ni, kıyâmete ya­kın ya da sa­ba­ha ya­kın (se­her vak­ti) ola­rak açık­la­mış­lar­dır.

[7] Sâ­dık rü­yâ­nın, nü­büv­ve­tin kırk al­tı­da bi­ri ol­ma­sı husûsu şöy­le açık­lan­mış­tır: Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in pey­gam­ber­li­ği 23 se­ne sür­müş­tür. Nü­büv­ve­tin ilk al­tı ayı, sâ­dık rü­yâ­lar şek­lin­de gerçekleştiğinden, bu süre (altı ay) yirmi üç yılın “kırk altıda bir”ine tekâbül etmektedir. Rüyâ hakkında geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmândan İhsâna TASAVVUF, s. 389-395.

[8] Allâh Teâlâ Yahyâ ve Îsâ -aleyhimesselâm-’a vahyi bülûğ çağlarından itibâren göndermiştir. Bunun gibi bazı kullarını önceden hazırlayıp dilediği vakit kendilerine nübüvvet kapılarını açmıştır. Allâh -celle celâlühû- bazı kullarına da, daha küçük yaşlarındayken velâyet kapısını açar. Velîlerden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî bunlardandır. Bu da gösteriyor ki velâyet ve nübüvvet için bülûğ çağına veya kırk yaşına gelme şartı yoktur. Ancak enbiyânın ekserîsine sünnetullâh îcâbı kemâl devresi olan kırk yaşından sonra nübüvvet verilmiştir. Böylece tebliğ vazifesi umûmiyetle kırk yaşından sonra başlamıştır.

[9] Önceki peygamberler ve ümmetlerin her yerde ibâdet etmelerine şerîatleri müsâade etmemişti. İbâdetlerini ancak husûsî mekânlarda yapabiliyorlardı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hasâisinden, yâni mübârek zâtına mahsus keyfiyetlerden biri olarak bütün yeryüzü O’nun ümmeti için ibâdet mahalli yapılmış ve temiz kılınmıştır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“…Yeryüzü benim için mescid ve temiz kılındı...” buyurmuştur. (Buhârî, Teyemmüm, 1)

[10] Töhmet: Kesin delil ile ispatlanmadığı hâlde bir suç işlendiği sanılan veya böyle bir şüphe uyandıran durum.

[11] Yûsuf Sûresi’nin 52 ve 53. âyetlerinin Züleyhâ’nın sözü olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mânâ şöyle olur: “Bununla beraber ben kendimi temize çıkarmak, nefsimi tebrie etmek çabasında değilim. Yâni Yûsuf’un arkasından, kendisine hıyânet etmediğimi bilsin diye hakikati îtiraf ederken, kendimi büsbütün tezkiye ve tebrie edip, temize çıkarmıyorum. Ne yaptıysam onun gözü önünde yaptım, arkasından, yâni yokluğunda ona hâinlik etmedim.” İşte Aziz’in hanımı bu şekilde îtiraf ve istiğfâr ederek, gerçeği ikrâr etti ve Allâh’a olan îmânını da açığa vurdu. Yûsuf’un da Allâh katında bilinen iffeti ve nezâheti, halkın nazarında da böyle parlak bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

[12] Bkz. Seyyid Ali Hemedânî, Zahîratü’l-Mülûk, haz: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2003, s. 118-119.

[13] “Yemîn ederiz ki Allâh, Sen’i hakîkaten bizden üstün kılmıştır.” (Yûsuf, 91)

[14] Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzehtir. Bu yüzden hâdîs-i şerîfteki “dünyâ semâsına iner” beyânı müteşâbihâttan kabûl edilmiş ve insanlara keyfiyeti meçhûl bir şekilde mânen yaklaşmayı ifâde sadedinde olduğu bildirilmiştir.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları


Leylâ ile Mecnun

Leylâ ile Mecnun ya da Leylâ ve Mecnun, bir Arap efsanesine dayanan klasik bir aşk hikâyesidir.
Birbirini seven; ama bir türlü kavuşamayan, kara sevdalı iki gencin çileli aşklarını konu edinir. Hikâye, 10. yüzyılın sonlarında İran’a geçmiş ve ilk defa Azerbaycan şairi Nizami (Azerbaycan,Gence) tarafında yazılmıştır. Türk edebiyatında otuzdan fazla şair tarafından işlenen ve çok sevilen bu aşk için yazılan en ünlü mesnevi,[1] 1533 yılında Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun adıyla kaleme aldığı eserdir.[2] Leyla ve Mecnun teması, Farsça’dan Urdu ve Hint edebiyatına da girmiş; 16.yüzyıldan itibaren Türk halk edebiyatına da geçerek anonim bir halk hikâyesine dönüşmüştür.
Konusu
Necid’de bulunan Beni Amir kabilesine mensup Leylâ ve Kays birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leylâ’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Arapçada “deli” anlamına gelen “Mecnun” diye anılmaya başlar. Kays, babasına Leyla’yı istemesini söyler ancak aşkları sebebiyle kızın adı dillere düşüp namusu lekelendiği için teklif reddedilir, Leyla bir başkası ile evlendirilir. İyice deliye dönen Mecnun’a birçok kişi Leylâ’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leylâ’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Ailesi bu dertten kurtulmak için Allah’a yakarmak üzere onu Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder; çöllere kaçarak vahşi hayvanlarla birlikte yaşamaya başlar.
Başkasıyla nikahlandırılan Leylâ, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leylâ’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir.
Bir gün Leylâ çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leylâ benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leylâ, Mecnun’un ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leylâ hayata gözlerini yumar. Leyla’nın öldüğünü öğerenen Mecnun, onun mezarına gidip uzanır ve canından can gitmiş gibi hıçkıra hıçkıra ağlar. Yaradana feryat figan dualar ederek canını almasını, kendisini Leylâ’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte Leylâ’sına kavuşur âşıklar âşığı Mecnun.
Ortaya çıkışı
Leylâ ile Mecnun öyküsüne dair rivayetlerden birine göre bu aşk, hicretin birinci yılında Arabistan yarımadasında yaşanmıştır. “Kays bin Mülevvah Amirî” ile aynı kabileye mensup Leylâ binti Mehdî b. Sa’d Amirîye’nin başından geçen bir aşk öyküsü olduğu söylenir.[3] Kays, aşkı yüzünden aklını yitirip “Mecnun” lakabıyla tanınmıştır.
Leyla ile Mecnun’un aşkı Arap halk edebiyatında ortaya çıktıktan sonra Arapça ve Farsça’da kaleme alınmış; 10. yüzyılda edebiyatçılar tarafından çok yaygın olarak işlenmiş; Mecnun’a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikâye haline getirilmiştir.
Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da şiir olarak işlenmiştir. Bunların arasında Azeri asıllı olup Farsça şiirleri ile (özellikle “Beş Mücevher (پنج گنج Panj Ganj)” adlı hamsesi ve bunun içinde bulunan 1181’de hazırlanmış Farsça “Laylā o Majunūn” mesnevisi ile) ün kazanmış olan Nizami Gencevi (1141-1209), Herat’ta yaşamış ve Farsça yazdığı hamsesinde bulunan “Leylâ ve Mecnun” mesnevisi ile ünlü olmuş Hatifi (1454-1521), Azerbaycan edebiyatı ve Türkçe divan şiirinin başta gelen şairlerinden olduğu kabul edilen Fuzûlî (1483-1556) tarafından 1535’te yazılan “Leylâ vu Mecnûn” adlı mesnevisi sayılabilir.
Fuzûli, Leylâ ile Mecnun Mesnevisi’ni istek üzerine yazmıştır. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat şehrini ele ge­çirdikten sonra burada toplanan bilim ve sanat adamları, Fuzûli’den, bu türde bir eser yazmalarını istemişler, bunu bir çeşit sınanma sayan Fuzûli de 1535 yılında eserini tamamlayıp Bağdat valisi Süleymani Paşa’ya sunmuştur.
Efsanenin farklılaşması
Efsane ile ilgili Fuzûlî’nin yazdığından farklı şekilde hikayeler de bulunmaktadır. Emir Hüsrev-i Dehlevi’nin hamsesindeki Leylâ ile Mecnun’da Mecnun bir Hint prensi, Leylâ ise Nevfel’in kızıdır. Diğer versiyonlarda daha başka yakıştırma tanımlar vardır. Cami, Heft Evreng’inde bu konuya ayırdığı 6. kitabında, Agani’deki kurguya bağlı kalmakla birlikte öykünün sonunu değiştirmiştir. Mecnun’u kucağında bir ceylanla çölde ölü bulan bir bedevinin haber vermesi üzerine Leylâ, sevgilisinin mezarına giderek orada ölür. Başka şairler de kerametler, olağanüstü ögeler, canlandırmalar, cinayetler ekleyerek öyküye yenilikler katmışlardır.
HiKAYE
Leyla ile Mecnun hikayesi çok meşhur olan bir hikayedir. Mecnun, bir kabile reisi olan adaklar ve dualar ile dünyaya gözlerini açan olan Kays isimli oğludur. Bu Kays okul içinde iken bir başka kabile reisi kızı olan Leyla ile tanışmıştır. Bu iki kişi birbirine aşık olmuşlardır. Okulda başlayan ve git gide çoğalan bu aşkı ve macerayı Leyla’nın annesi öğrenmiştir. Bunun üzerine annesi bu konu ile ilgili Leyla kızına çok kızmıştır.
Bunun üzerine ona çıkışmıştır ve okuldan almaya karar vermiştir. Kays okul içinde Leyla’nın gelmediğini görünce üzüntüsü çok fazla artmıştır. Bunun üzerine başını alıp çöllere doğru yol alır. Bunun ile birlikte Mecnun diye adlandırılmaya başlar. Mecnun’un babası, bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bunun üzerine ise Leyla’yı ailesinden istemiştir.
Ama Leyla’nın annesi ve babası Mecnun olduğu için kızlarını vermezler. Bunu duyan Leyla ise evden kaçmış ve Mecnun’u çölde bulmuştur. Halbuki Mecnun, çölde ahular ile, ceylanlar ve kuşlar ile arkadaşlık etmiştir ve mecazi olan aşktan doğru ilahi aşka yükselme göstermiştir. Bu neden ile Leyla’yı tanımamıştır. Bunun üzerine üzülen babası Mecnun’u iyileşebilmesi için Kabe’ye götürmüştür. Allah’a olan duaların kabul gördüğü bu yerde Mecnun da kendisinde bulanan aşkını daha fazla arttırması için Allah çok fazla dua etmektedir.
Allah’a olan duası ve daha doğrusu aşkı daha fazla artmıştır ve bunun üzerine tüm zamanını çöl içerisinde geçirmeye başlamıştır. Diğer tarafta ise Leyla da aşk ıstırabına kendini kaptırmıştır. Bir vakit sonra ailesi, Leyla’yı İbn-i Selam isimli zengin ve adı duyulmuş biri ile evlendirmiştir. Ancak, Leyla bu durum karşısında kendisinin bir peri tarafından sevildiğini söyler. Ayrıca eğer kendisine dokunur ise ikisinin de kötü olacağını söyleyerek İbn-i Selam’dan uzak tutmaya çalışır.
Mecnun, çölde Leyla’nın evlendiğini duyunca çok üzülür. Leyla’ya bunun üzerine sitem ile mektup göndermiştir. Leyla da Mecnun’a durumunu anlatır. Kendisini anlamadığı için o da sitemde bulunur. Bir zaman sonra Mecnun’un ahı tutar ve İbn-i Selâm ölür. Leyla evine döner. Daha sonra Mecnun’u çölde aramaya başlamaktadır. Fakat Mecnun, ilahi aşk yüzünden Leyla’nın varlığını unutmuştur.
Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu halde, Mecnun onu tanımamıştır. Leyla onun erdiğini anlamış olsa da yine onsuz yaşayamamaktadır. Hastalanır ve yataklara düşer ve ölür. Mecnun, Leyla’nın mezarını kucaklar ve ağlayıp söylenir. O anda o da ölür. İkisi cennette buluşmuşlardır.
Kaynak :
Wikipedia
masallaroku


Ferhat ile Şirin
Ferhat ile Şirin (“Ferhâd ve Şîrîn”, “Ferhadnâme” gibi adlarla da bilinir), klasik Türk edebiyatında ve Türk halk edebiyatında işlenen bir klasik aşk macerasıdır.
Kahramanları Şirin ile onu seven ve birbirlerine rakip olan Hüsrev ve Ferhat üçlüsüdür. Konusu, Sasani Hanedanı’ndan II. Hüsrev ile Azerbaycan’da Berde kentinin hükümdarı Şirin arasındaki aşkı anlatan Hüsrev ile Şirin öyküsüne dayanır. Hüsrev ile Şirin öyküsü, İran, Türk ve Azeri edebiyatında pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmıştır. Ali Şir Nevai merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak öyküyü Ḫüsrev ile Şirin’den çok farklı bir içerikle “Ferhâd u Şirin” adıyla kaleme aldı. Ferhad ile Şirin öyküsü, klasik mesnevilerde kalmayıp Türk halk edebiyatına da aynı adla geçti; hikâyenin tarihî ve coğrafî çerçevesi Anadolu’ya uyarlanarak birçok varyantı ortaya çıktı. Halk arasında çok okundu, çok sevildi; Şirin güzelliğin, Ferhat da sabır ve tahammülün sembolü olarak kabul edildi.[1] Öykü, Anadolu dışında İran, Azerbaycan, Anadolu, Orta Asya’nın güneyini ve Ermenistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklerle anlatılageldi.[2]
Anadolu ve Azerbaycan’da anlatılan şekliyle Ferhat ile Şirin’in konusu Horasan’da başlar, daha sonra Amasya’da gelişerek devam eder.[3] Burada Hüsrev, İran Şahı değil, Amasya hükümdarı Hürmüz Şâh’ın şehzadesi olan Hüsrev’dir ve öykünün asıl kahramanı Ferhat’tır.[4]
590–628 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sasani hükümdarı II. Hüsrev Perviz’in hayatı hakkında yaşadığı dönemden itibaren çeşitli efsaneler ortaya çıkmıştı.[5] Kaynaklarda Şirin ve Ferhad’ın tam olarak kim olduğu, yahut devirlerindeki fonksiyonlarının ne olduğu hakkında kesin olarak bilgi bulunmaz.[6] II. Hüsrev’in, tarihî kaynaklarda pek az değinilen sevgilisi Şirin ile arasındaki aşk macerası, İran ve Türk edebiyatında gerek Hüsrev ü Şirin gerek Ferhat ile Şirin adıyla pek çok edebiyatçı tarafından mesnevi biçiminde yazılmış, bir yandan mesnevi konusu olmaya devam ederken, bir yandan adlı anonim bir halk hikayesine dönüşüp geniş bir coğrafyada anlatılagelmiştir.
Tarihsel gelişimi
Divan edebiyatında Ferhat ile Şirin
Hüsrev ile Şirin, hikâyenin temelini oluşturan olaylar ilk defa 10. yüzyılda Firdevsî’nin Şehnâme’sinde işlenmişti. 12. yüzyılda İranlı Şair Senaî konuyu edebî şekilde ele alarak bağımsız bir eser yazdı; Azeri şair Nizâmî-i Gencevî öyküye asıl şeklini vererek başlı başına klasik bir konu haline gelmesini sağladı.[5] Türk edebiyatında merkeze Hüsrev yerine soyut bir aşk kahramanı olan Ferhad’ı koyarak ilk defa Ferhâd u Şirin adıyla kaleme alan Ali Şir Nevaî oldu.
Türk edebiyatında hikâye, büyük çoğunluğu Nizamî’den faydalanarak, yirmi bir şair tarafından işlendi.[1] Öykünün kahramanları, mesnevi dışındaki divan edebiyatı eserlerinde de sıklıkla anıldı; gazellerde, rubailerde Ferhad’ın su getirmek için dağı yarmasına telmihler yapılarak Şirin güzelliğin; Ferhad ise sabrın, metanetin sembolü oldu.[2]
Halk edebiyatında Ferhat ile Şirin
Divan edebiyatından Türk halk edebiyatına da aynı adla geçen Ferhad ile Şirin öyküsü, Türk menşeli halk hikâyeleri gibi saz eşliğinde değil, dinleyicilere yazılı metinden okunup anlatılan hikâyelerdendir.[3] İçindeki manzum parçalar aruz vezni ile söylenmiş şiirlerdir. Hikâye Behçet Mahir, Mevlüt İhsanî, Yaşar Reyhanî, Çıldırlı Âşık Şenlik gibi Doğu Anadolu Bölgesi âşıklarının hikâye repertuvarlarında yer almıştır.
Öykü, Karagöz oyununda da konu İstanbul muhitine aktarılmış, kısaltılıp değiştirilerek ve mutlu bir şekilde sonlandırılarak işlenmiştir. Ortaoyunu’nda konu daha da basite indergenmiştir. Ferhat ile Şirin, mânilere ve halk türkülerine de konu olmuştur.
Öykünün basılması ve uyarlamaları
Öykünün en eski Türkçe baskısı İstanbul’da 1854 yılında yapıldı.
Süleyman Tevfik Özzorluoğlu yeni harflerle de 1930 yılında yayımlandı
Hikâyenin Azerbaycan varyantı 1937-1949 yılları arasında Âşık Ali Köçesger tarafından düzenlendi.
1870’li yıllarda M. R. rumuzu ile (muhtemelen Manastırlı Mehmed Rifat tarafından) Hüsrev ü Şîrîn adlı on dört fasıllık bir tiyatro eseri haline getirildi.[5]
1912 yılında Azerbaycanlı besteci Hacıbeyli Üzeyir, Ferhad ile Şirin’i operaya aktardı
Türk şair Nâzım Hikmet’in yorumlamasıyla 1948 yılında Ferhad, Şirin, Mehmene Banu ve Demirdağ Pınarının Suyu adıyla tiyatroya aktarıldı. Türkiye’de ilk defa 1965’te basılan ve sahnelenen eser, başka tiyatro yapıtlarına da ilham verdi.
Ferhat ile Şirin (1974), Ümit Denizer’in AÇOK tarafından sahnelenen oyunu
Ferhat’ın Yeni Acıları (1993), Yüksel Pazarkaya’nın ırkçılık ve yabancı sorununu Ferhat ile Şirin öyküsü ekseninde işleyen tiyatro eseri.
Böyle Bir Aşk Masalı (2001) Zeynep Kaçar’ın öyküyük adın bakış açısıyla uyarladığı tiyatro eseri.
Öykü birçok sinema filmi ve diziye konu oldu:
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Tunç Oral ve Nuran Aksoy’ın oynadığı film.
Ferhat ile Şirin, başrollerinde Shahin Khalili ve Cüneyt Arkın’ın oynadığı film.
Bir Aşk Masalı, başrollerinde Türkan Şoray, Faruk Peker ve Alla Sigalova’nın oynadığı film.
Leyla ile Mecnun: İstanbul’da oynayan aşk hikayesinin ikinci sezonunda Şirin Mecnun’u, Ferhat ile kıskandırmaya çalışıyor.
Bir Ferhat ile Şirin Hikayesi, Ferhat ile Şirin’in günümüze uyarlanarak anlatıldığı televizyon dizisi.
Konusu
Azerbaycan’da Erzen kentinin kadın hükümdarı Mehmene Bânu, güzelliği ile meşhur 13-14 yaşlarındaki yeğeni Şirin için yıldız hükmüne göre renk değiştiren yedi renkli bir köşk yaptırmıştır. Köşkü süsleme işini o yörenin en usta süslemecisi (nakkaş) Behzat ile oğlu Ferhad’a verir. Ferhad ile köşkü gezmeye gelen Şirin birbirini görür ve aşık olurlar.
Behzat ile Ferhat, Mehmene Banû’nun köşkün yanına yaptırdığı daha küçük ikinci köşkte de çalışırlar. Cariyeler bir su kaynağı bulur ve bu suyu köşke akıtma fikri doğar. Ferhat, suyu köşke akıtma işi karşılığında saray ağalığını talep eder. Kimi anlatılara göre 40 günde, kimine göre 40 yılda aşkıyla dağı eritip suyu akıtmayı başarır ve saray ağası olur.
Gizli gizli buluşan Ferhat ve Şirin’in aşkları, Şirin’in dadısı tarafından fark edilir. Mehmene Bânu da Ferhad’a aşık olmuştur; bir cariye ona Şirin ile Ferhat’ın gizlice buluştuklarını söyleyince olayın duyulmaması için cariyeyi öldürtür. Şirin’den uzaklaştırmak için Ferhat’ı zindana attırır.
Zindandaki Ferhat’ın feryatları halkı rahatsız eder. Şirin için yazdığı şiirler cariye Selvinaz yoluyla Şirin’e ulaşır. Bir gün Mehmene Bânu, gördüğü bir rüya üzerine Ferhat’ı serbest bırakır ve ona bin altın verir. Ferhat, altınları yoksullara dağıtıp dağlara gider; bir mağarada vahşi hayvanlarla yaşar. Şirin’in resmini mağaranın duvarlarına işler. Onu eve çağıran babası Behzat’ı dinlemez.
Bir gezi sırasında Amasya kentinin hükümdarı Hürmüz Şah, Ferhat ile tanışır. Hürmüz Şah Ferhat’ın başına gelenleri dinleyince onu yanına alır. Birlikte Erzen’e giderler. Hürmüz Şah, Şirin’i Ferhad için Mehmene Bânu’dan ister. Mehmene Bânu karşı çıkınca iki hükümdar birbirlerine savaş açarlar. Savaş sırasında Hürmüz Şah’ın oğlu şehzade Hüsrev Şirin’e âşık olur.
Savaş sonunda yenilen Mehmene Bânu her şeyi bırakarak kaçar. Şirin Amasya’ya getirilir. Oğlunun da Şirin’e âşık olduğunu öğrenen Hürmüz Şah güç durumda kalır. Vezirinin verdiği akla uyarak Ferhat’a başarılması güç bir iş verir ve bu işi başarması koşuluyla Şirin’e kavuşabileceğini söyler. Ferhad, Amasya yakınlarındaki bir dağı delecek ve kente oradan su getirecektir. Ancak bu işi başarırsa Şirin’le evlenebilecektir.
Ferhad büyük bir coşku ile işe koyulur ve bir süre sonra işin sonuna yaklaşır. Ferhat’a acıyan Hürmüz Şah, oğlu aşkından vazgeçerse Şirin’i Ferhat’a vereceğini söyler ve oğlunun bu aşktan vazgeçmesi için dadısı ile konuşur. Ancak dadı, Hüsrev’in bu aşktan vazgeçmeyeceğini, izin verirse Ferhat’ı ortadan kaldırabileceğini söyler. İzin alınca Ferhat’a bir tabak lokma gönderip Şirin’in öldüğü haberini yollar. Bu yalan habere inanan Ferhat, Şirin’in ölüm acısına dayanamaz ve dağları deldiği gürzünün canına kıymak amacıyla havaya fırlatır ve yere düşen gürzün altında kalarak ölür.
Ferhat’ın ölüm haberini alan Şirin de Ferhat’ın cesedinin yanına gider, bir hançerle kendini öldürür. İki sevgiliyi yan yana gömerler. Cesetlerin yanına giden dadı, bir aslan tarafından parçalanarak ölür. Kanı, Ferhat ile Şirin’in arasına damlar. Söylenceye göre; her bahar Ferhat’ın mezarı üstünde kırmızı, Şirin’in mezarı üstünde beyaz bir gül ve aralarında da bir diken çıkmaktadır.
Mitoloji ile ilişkisi
Kimi kaynaklarda öykünün Mezopotamya mitolojisi ile bağlantılı olduğu, Baal ve İştar’la ilgili öyküsünün Hüsrev ve Şirin öyküsüne dönüştüğü ifade edilir. Bir elinde gürz ve diğer elinde bir yıldırımı tutan fırtınaya hükmeden bir tanrı olarak tasvir edilen Baal’ın bir diğer adı Tammuz’dur. Tammuz, ilkbaharda yeraltı dünyasından yeniden doğar ve hem aşkı, hem eşi olan İştar’la cinsel ilişkiye girer. Genellikle meşe ağacıyla simgelenen İştar bitkilerin tanrıçasıdır. Baal’ın (Tammuz) İştar’la cinsel ilişkiye girmesi, fırtına tanrısı olan Baal’ın ilkbaharda yağmurlar yağdırarak bitkileri (İştar’ı) sulaması olarak görülür. Bu aşkın meyvesi olarak sulanan bitkiler yeşerir ve ürün verir. Bu olayın başlangıcı olan 21 Mart, Paskalya, Ostern, Nevruz gibi adlarla kutlanır. Kırmızı gül Baal ile İştar’ın aşkının bir diğer simgesidir ve bu aşkın bir diğer ürünü olan insan kurbanlarının (genellikle küçük çocuklar) dökülen kanlarını simgeler.
HiKAYE
Şiirlere, hikayelere konu olmuş olan imkansız bir aşk masalı olmuştur Ferhat İle Şirin Hikayesi. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen engellere takılan sevgililerin yüzyıllardır dilinden düşmeyen gerçek bir aşk öyküsüdür. Feryat yaşadığı dönemin en iyi nakkaş ustasıdır. Bütün dini yapıların, sarayların süslemelerini o yapmaktadır.
Yaptığı süslemelerin ve eserlerin Şirin’e olan bitmeyen sevdasını yansıttığı için çok güzel olduğu rivayet edilir. Ferhat, güçlü ve yiğit bir delikanlıdır. Mehmene Banu isimli Amasya Sultanının kız kardeşi olan Şirin’e ilk görüşte kalbini kaptırmıştır. Şirin’de Ferhat’a sevdalanmıştır. Fakat ikisinin de bilmediği birşey vardı. Mehmene Banu’da Ferhat’ı daha önce görmüş ve aşık olmuştu.
Ferhat bir gün Şirin’e istemeleri için ailesini Mehmene Banu’ya gönderir. Mehmene Banu’da Ferhat’ı sevdiği için Şirin’i vermek istemez. Fakat kız kardeşine de aşırı bir sevgi ve bağlılığı olduğundan dolayı kardeşini de üzmek istemez. Buna bir çare bulmakta gecikmez.
Kızı vermek için Ferhat’a bir şart sunar. Der ki: Şehirde su yoktur. Kızı sana vermemi istiyorsan eğer, şehre suyu getir. Bende sana kardeşimi vereyim. Ferhat hiç itiraz etmez önüne sunulan bu imkansız şart karşında. Ailesi ve çevresindekiler Ferhat’ın bu çılgınca işten vazgeçmesi için çok diller dökerler. Fakat Ferhat aşkı için her şeyi göze almıştır.
Suyu şehre getirecek ve Şirin’e kavuşacaktı. Kendisine lazım olacak kazma, kürek gibi bütün ekipmanı toplayıp düştü yollara. Suyu getirmek için önce plan ve projelere başladı. Günümüzde Şahinkayası olarak bilinen yerden getirmeliydi suyu, en uygun ve en elverişli yer orasıydı çünkü. Fakat şehre oldukça uzak bir mesafedeydi. Ama aşkı için yapmalıydı.
Koca dağa başlar vurmaya. O vurdukça kazmayı kayalar parça parça oluyor ve Ferhat kazmayı vura vura ilerliyordu. Mehmene Banu’da olanı biteni adım adım takip ediyordu. Günler geçtikçe Ferhat’ın umudu artıyordu. Mehmene Banu’da her geçen gün Ferhat’ın suya yaklaştığını görünce karamsarlığa kapılıyor ve buna bir çare düşünüyordu. Ferhat suyu getirmemeliydi. Bu zorlu görevi başaramamalıydı. Çok geçmeden Mehmene Banu’nun aklına bir kurnazlık geldi. Bir cadı bulunması emrini verir ve cadı bulunur.
Cadıdan Ferhat’ı durdurmak için bir büyü yapmasını ister. Cadı ise büyü yapmak yerine farklı bir çözüm yolu bulmuştur. Bir kazanda helva kavurur ve helvayı bir kaba koyarak Ferhat’ın kazmakta olduğu dağa doğru yol alır. Ferhat’ı görünce O’na şöyle seslenir: Şirin öldü bak sana helvasından getirdim. Hala hırsla ne vuruyorsun kayalara böyle der.
Ferhat bunu duyunca çılgına döner ve elinde bulunan kazmayı havaya fırlatarak, Şirin öldüyse bana yaşamak haram der. Havadan yere düşen kazma Ferhat’ın başına isabet eder ve Ferhat oracıkta can verir. Olayı haber alan Şirin hemen kayalıklara gelir ve O’da kendini kayalıklardan aşağıya atar. Şehir suya kavuşmuştur ama artık ne Ferhat kalkmıştır ne de Şirin.
Kaynak
Wikipedia
masallaroku


Kerem ile Aslı
Kerem ile Aslı, 16. yüzyıl halk edebiyatı ürünü. Albanya, Anadolu, Azerbaycan, Ermenistan bölgelerinde anlatılmaktadır.
Konusu
Bir zamanlar yaşlı bir İsfahan Padişahı, mirasını bırakacak bir erkek evladı olmadığı için üzülmektedir. Padişahın “Keşiş” diye hitap ettikleri bir yardımcısı vardır. Keşiş padişah için bir elma ağacı diktirtir ve senesinde padişahın herkesi kıskandıracak derecede yakışıklı bir erkek evladı dünyaya gelir. Bu çocuğa yiğitliği ve mertliği dolayısı ile Kerem adı verilir. Keşişin de Aslı adında dünyalar güzeli bir kızı vardır. Bu iki genç çocukluklarını beraber geçirirler. Kerem’in Sofu adında bir arkadaşı vardır. Kerem bir gün Sofu’yla gezerken Aslı’yla karşılaşır. Kerem’in nutku tutulur ve bir daha konuşamaz. Bir süre sonra Aslı ortadan kaybolur. Kerem Aslı’yı bulmak için yollara düşer. Yolda karşısına çıkan herkese Aslı’yı sorar. Yolda karşılaştığı kızları Aslı’ya benzetir. Bir gün Sofu Kerem’in yanına gelir. Kerem’e, Aslı’nın başkasıyla evleneceğini söyler. Kerem bunu duyar duymaz Aslı’nın evine gider.
Aslı ile Kerem o gece evlenirler. Keşiş düğün sırasında Kerem’e büyü yapar, düğünden sonra Kerem ile Aslı yorgun bir şekilde evlerine dönerler. Kerem üstündeki mintanı çıkarmak için düğmeleri açar fakat düğmeler tekrar iliklenir. Daha sonra Kerem birkaç kez mintanı çıkarmayı denese de başaramaz. Artık daraldığı için yorgunluktan bir “ah” çeken Kerem ağzından yayılan ateşle yanmaya başlar. Aslı Kerem’i söndürmek için ona su verir fakat bu sefer ateş daha da güçlenir. Birkaç dakika içinde Kerem yanmaktan Kül olur. Aslı da kahrından haykırırken saçları Kerem’in külüne değerek tutuşur ve o da yanarak can verir.
Kahramanlar
Kerem : Halk şairlerinin geleneksel yapısına uygun, duyarlı, yalın dille aşk deyişleri söyleyen bir ozandır. Gerçek adı Mirza Bey’dir (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Ermeni keşişin kızı olan Aslı’ya vurulur. Aslı’ya çeşitli zorluklar sonucu kavuşur. Evlendiği gece, Aslı’nın giydiği bir büyülü bir elbise karşısında “ah” çekince kül olur.
Aslı: Ermeni keşişin kızıdır. Gerçek adı Kara Sultan’dır. (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar). Babası, Kerem ile evlenmesine izin vermez ve kızını sürekli başka diyarlara götürür. Evlendikleri gece Kerem’in kül olmasıyla Kerem’den çıkan alevlerle saçı tutuşan Aslı da Kerem’in ardından ölür.
Padişah: Kerem’in babasıdır.
Hanım Sultan: Kerem’in annesidir.
Keşiş: Aslı’nın babasıdır.
Keşişin Karısı: Aslı’nın annesidir.
Sofu: Kerem’in yanından ayrılmayan arkadaşıdır.
Külhan­beyi: Halepli bir kabadayıdır.
Nur Yüzlü İhti­yar
HiKAYE
Asıl isimi Ahmet Mirza olarak bilinen Kerem, Isfahan Şahı’nın oğludur. Aslı ise Isfahan Şahı’nın hazinedarlığını yapan Ermeni bir rahibin kızıdır. Kerem ile Aslı birbirlerini severler. Isfahan Şahı, oğlu Kerem için Aslı’yı Rahipten ister. Rahip, bir Müslümana kızını vermek istemez. Fakat Şahı’n isteğini de hemen reddedemez.
Hükümdardan biraz zaman ister. Hükümdar, rahibe karar vermesi için mühlet verir. Fakat rahip bu mühleti düşünmek için değil memleketten kaçmak için kullanır. Rahip ve kızı Aslı gizlice kaçarlar. Kerem, aşkı Aslı’nın peşinden yollara düşer. Sevdiğini aramaya koyulan Kerem, Anadolu’yu bir baştan diğer başa gezmeye başlar.
Kerem sadık arkadaşı (Sofu Kardeş) sazı ile virane bir aşık olmuştur. Her gittiği vilayette, her rastladığı kişiye hem yanık türkülerini söyler hem de Aslı’yı sorar. Kimi Kerem’e cevap verir kimi sorusunu cevapsız bırakır. Kerem artık dağlara, nehirlere, kayalara, gördüğü hayvanlara derdini dökmeye başlar.
Karşısına çıkan Karlı, zorlu, boranlı bellerden yol isteyerek Aslı’yı aramaya devam eder. Önüne çıkan engeller, aşk ateşiyle yanan Kerem’in inkisarına uğrarlar ve bir daha iflah olmazlar. Kerem’in Aslı’ya olan aşkı ateş olur düşer içine. Aşkının ateşinde pişe pişe kemale erer Kerem. O artık keramet sahibidir. Allah Kerem’in her dileğini yerine getirmektedir.
Kimi vilayetlerde anlatılan hikayeye göre Kerem, Aslı’ya bir süre kavuşur. Aslı rahip babasından habersiz bir süre Kerem ile görüşür. Birbirlerine sevgilerini, duygularını anlatırlar, dertlerini dökerler. Bazı anlatıcılara göre Kerem Aslı’yı araya araya Halep’e varır. Burada Halep Paşasına kendini çok sevdirir. Paşa’da rahibi tehdit edip kızını Kerem’e vermesi için razı eder. Aslı ile Kerem’in nikâhları kıyılır.
Fakat kötü kalpli rahip yine yapacağını yapar ve kızı Aslı’ya büyülü bir gerdek kıyafeti giydirir. Büyülü kıyafetin düğmeleri sonuna kadar açılırsa tekrar kendiliğinden kapanırmış. Bu kıyafet yüzünden Kerem, Aslı’nın düğmelerini çözemezmiş. Kerem’in yüreği yanar kül olurmuş. Aslı’ın saçları, Kerem’in küllerine karışmış. Kıvılcım alan saçlar birden bire tutuşur ve Aslı’da kül olur. Sevdalıların külleri birbirine karışır ve iki aşık birbirine kavuşur.
Kaynak :
Wikipedia
masallaroku


Pamukçuk nedir Pamukçuk belirtileri nelerdir Tedavisi

Pamukçuk hastalığı nedir

Çocuklarda, süt emen çocukların dilinde görülen, Süt içtikten sonra, emdikten sonra, Dildeki görülen beyazlık ile belli olan, bir çeşit, dil florasının bozulması sebebiyle, Dildeki mantar hastalığı.

Yetişkinlerde ise, sigara ve kahve içiminden sonra, dilde gözüken, sarı renkli tabaka, ve yine havanın bozuk olması, suyun bozuk olması, veyahut içildiğinde sütün bozuk olması, ve yine Sigaradaki zararlı kimyasallar yüzünden, ve yine kahve ve benzeri çay gibi içeceklerin, yine bozuk kimyasal maddelerle karıştırılaraktan imal edilmiş olması sebebiyle, ve bilhassa suyun, kimyasallar karışmış suyun sebebiyle, ve uzaydan yapılan spreylemenin sebebiyle, havanın ve bulutların kirlenmesi, ve kimyasal karışması sonucu, yağan yağmurun ve suyun bozulması sonucu, ve havanın, nefes alınan teneffüs edilen havanın bozulması sebebiyle, dilde oluşan Pas ve lekeler, yine aynı şekilde, dil florasının bozulması nedeniyle, Dildeki mantar hastalığı..

Karaoğlan'ın,  Başağaçlı Raşit Tunca usulü Bu hastalığın tedavisi, bir nebze olsa tedavisi şu şekilde

Yetişkinlerde Tedavisi

Öncelikle lavaboda aynanın karşısına geçip,  alt dişlerinizi ileri itip, yani alt çenenizi ileri itip, üst dişlerinizle dilinizin üstünüze baskı yaparaktan, dilinizi dişlerinizle sıyırmanız. Tabii bu yetişkinlerde mümkün, çocuklarda mümkün değil ,çocuklara bunu tarif etmek zor yada çocuklara tarif etmek mümkün değil. Üst Dişlerinizle dilin üstünü kazımanız, acıtmadan, zarar vermeden, dilinizin üstündeki pası dişlerinizle sıyırmanız, daha sonra yine, önce temiz diş fırçanızın üzerini, su ile fırçanızı ıslatıp, doğal, gerçek tuz ,  fırçanızın üzerine bir piske tuz serpilerekten, dişlerinizi ve dilinizi, Bu fırça ile fırçalamanız, sonra tükürmeniz, sonra tekrar fırçalamanız, ve ağızda kalan tuzlu tükürükle birlikte, bir parça su ağzınıza alıp, boğazınıza kadar, ağzınızı gargara etmeniz Bu tuzlu suyla.
Bu işlemi yaptıktan sonra, doğal meyveler, Biyo doğal Gıda, bio meyvelerden, veyahut domates gibi  sulu sebzelerden, minik birkaç tane ağzınızda çiğneyerekten yemeniz, ağız ve dilinizin doğal florasına geri dönüşü sağlamanız için gerekli olan işlemdir. Ve yine doğal şekerli bir Gıda, mesela "bal" gerçek pancar şekeri ile yapılmış "reçel" yine "pekmez" gibi Doğal şeker ve şurup içeeren gıda, gerçek şeker, Mısır şekeri olmayan ve aspartam olmayan, Doğal şeker ve şurup içeeren gıda ile, Tabikine, Eğer dişleriniz sağlamsa, ve diş çürüğünüz yoksa, şekerli bir gıdayı, dilinizin Üzerinizde bulundurup, Birkaç saniye bulundurup, gargara eder gibi, sonra onu yutmanız yine dilinizin doğal florasına dönmesine yardımcı olacak etkenlerdendir, bilhassa ahu dudu şurubu gibi üzüm pekmezi şurubu gibi, şurub ile dilinizin Üzerinizde bulundurup, Birkaç saniye bulundurup, gargara eder gibi, sonra onu yutmanız tedavi olur. Tuzlu tedavi, yani ağzı tuz ile fırçalama işlemi de, çok sık yapılmamalıdır, yine aynı şekilde o da format atmadır, fakat Çok defa yapmanız halinde, yine Dil floranız bozulur....

Çocuklardaki Tedavisi

Çocuklardaki tedavisi ise, yumuşak bir fırça ile dilin temizlenmesi, ağız içinin temizlenmesi, ve annenin, bilhassa mide rahatsızlığı varsa, önce annenin mide rahatsızlığının tedavi edilmesi, mide ülseri ve gastrit helikobaker gibi hastalığı varsa, önce annenin tedavi edilmesi, ve yine annenin ağzında uçuk yaraları varsa, dilinde ve ağzında,  bu annenin sütünden çocuğa geçtiği için, önce annenin tedavi edilmesi, ve yine su, anne içtiği suyu kaynataraktan içerse, kaynatıp soğutaraktan içerse, yine Su da ki bazı bakteriler temizlenmiş olur, Ve yine suyu kimyasallardan arındırmak için, su arıtıcı cihazlar kullanaraktan, Sudaki yabancı maddeler arıtılaraktan kullanılan sular, ve kaynak suları, menba suları kullanması, yine annenin gıdalarına dikkat etmesi, bu sayade, çocuğa sütten geçecek bu hastalığın önlemi alınmış olunur. yine çocuğun da dili, çok fazla olmamak şartıyla, hafif tuzlu fırça ile temizlenmeli, daha sonra ağzına lokum gibi hafif şekerli bir kıvamda tatlı verilmeli (bilhassa ahu dudu şurubu gibi üzüm pekmezi şurubu gibi) ve dilinin  üstüne bu emzikle verildiği zaman, dilinin üstünede emzikle konmassı, o şekerli  şuruba bandırılmış emzik ile, bu gıdanın bir miktar dilin üstünde bulunması, yine tedaviye yardımcı olur..
Tıp ta da zaten daha önceden Bu hastalık Teşhis edilmiş, ve tedavisi bulunmuş, ve ilaçları mevcuttur. Fakat bugün günümüzde, insanlığa zarar vermeyi isteyen, ve insanlığın soyunu tüketmeye çalışan grup, sağlık sistemini ele geçirdiği için, şu anda doğru tedavi ve ilaçlara ulaşamayabilirsiniz, Eğer ilaç kullandığınız halde geçmiyorsa, bilin ki, onlar O grubun ele geçirdiği ilaçlardır. Sizi daha ileri hastalıklara sebep olrak hasta edip  gelir etme amaçlı, size verdiği zararlı ilaçlardır. O yüzden doğal tedavi yollarını aramanız, ve eski sağlam doktorlardan alacağınız sağlam ilaçlar ve, güzel tedavilerle, ve doğal tedaviyi bilen doktorların vereceği tavsiyelerle de, bu hastalığın hakkından gelebilirsiniz. Bilhassa da çocuklarda, annenin hasta olması, annenin midesinin ve ağız florasının hasta olması, çocuğunda süt emzirme yoluyla, bu hastalığa maruz kalmasına sebep olmaktadır. O yüzden önce anne sağlığına dikkat edilmesi gerekir. Annenin Ağız ve Diş Sağlığı  ve mide ve bağırsak sağlığı, ve bir de aldığı gıdalar, annenin aldığı gıdalar, içtiği su, Temiz hava, ve bir de sigara ve alkol ve çay tüketimi, ve kahve tüketimi dikkat edilmesi gereken hususlar.

TENBiH

Uzaydan spreyleme yapılmayan doğal ortamlarda bulunmanız, Yaylalarda, körpe tenha doğa ortamlarında bulunmanız, yine doğal menba suyu kullanmanız, Kaynak Suyu kullanmanız, bu hastalığın tedavisinde size yardımcı olacak etkenlerdendir. Bilhassa suyunuza ve havanıza dikkat edin, ve kahve çay ve sigara içiminden sonra dilinizi kontrol edin, Eğer sigaralar gerçek tütün değilse, ve bozuk tütünden imal edildiyse, kimyasal karıştıraraktan harman edildiyse, ve yine kahve kimyasal karıştıraraktan harman edildiyse, Bunların hepsi Dildeki mantar oluşmasına sebepler. Tedavisi de bunlardan uzak durmak, yahut da bunları kullanıyorsak, bunları kullandığımız markalara dikkat etmemiz, ve kullandıktan sonra dilimizi kontrol ettiğimizde, dilimizde sarı leke bırakan markaları kullanmamaya Özen göstermemiz,  bu konuda önleyici önlemler arasındadır  (bu o kahvehanenin suyundan ve yahut ta kahve çay ve sigara... dan olabilir), doğal kahve, ve doğal tütün, yine doğal çay, bu lekeleri yapmaz, yine doğal kaynak suyu formatlayıcıdır, dile format atar, temizler, kimyası bozuk sularda yine dili temizlemez. Bunun  için dil yine hasta halde iken, böyle suların, kahve sigaranın kullanılması, bu hastalığın, mantarın ilerlemesine sebep olmakta, ve bu daha ileri gittiği zaman, mide ve yemek borusuna da intikal etmek de, boyut daha büyük tehlikelere ulaşmakta. O yüzden ilk görüldüğü zaman, hissettiğin zaman hemen tedavi yöntemlerine başvurmanız ve yetkilii bir doktora danışmanız en güzel tedavi yöntemi olacaktır, biz size sadece kendi keşfi bilgilerimizi ve tecrübe edindiklerimizi aktardık, kullanıp kullanmamak, veyahut kullanıldığı zaman açılacak herhangi bir yan etki veya sorunları kendiniz kabul etmiş sayılırsınız, inanıyorsanuz kullanırsınız, faydasını görürseniz kullanırsınız, faydasını görmüyorsanız, kullanmanız size fayda etmez, bilhassa Bir de, plasebo etkisiyle inanmanız, faydasını görmeniz için şart olan..

Bu bir Karaoğlan Raşit Tunca Sağlık Makalesidir

Karaoğlan Başağaçlı Raşit Tunca

Şiremiz ilçesi  3 Nisan 2023


Irmak Arıcı Kimdir? Biyografisi

Irmak Arıcı (d. 17 Ekim 1995, İzmir, Türkiye), Türk şarkıcı ve söz yazarı.

"Irmak Arıcı, 31 Temmuz 1998 tarihinde Çankırı'da dünyaya geldi.

'Gece Gibi Gönlün' ve ardından Mustafa Ceceli ile düet yaptığı 'Mühür' şarkılarıyla tanındı. 'Mühür', müzik listelerinde 1. sıraya yerleşti.

Ceceli ile düet yaptığı 'Mühür' isimli parça ile dikkatleri üzerine çeken Irmak Arıcı, 2019 yılından bu yana müzik piyasalarında yer alıyor."


Gece Gibi Adam ve Yağmurum Ol gibi şarkılarıyla çıkış yakalamış genç şarkıcı Irmak Arıcı'nın mezun olduğu bölüm herkesi şaşırttı. Esas mesleğini yerine getirmeyen şarkıcının fakültesini başarıyla tamamlayıp diplomasını da aldığı öğrenildi. Asıl mesleğini yapmadığını belirten Irmak Arıcı'nın mesleği merak edildi. Peki Irmak Arıcı'nın asıl mesleği nedir? Irmak Arıcı kimdir? İşte detaylar...

"Gece Gibi Gönlün" ve ardından Mustafa Ceceli ile düet yaptığı "Mühür" şarkılarıyla tanınmıştır.[1][2] "Mühür", müzik listelerinde 1. sıraya yerleşmiştir.[3]

Müzik dünyasının genç ve yetenekli isimlerinden Irmak Arıcı, kısa sürede kariyerinde önemli bir noktaya geldi. Irmak Arıcı; ilk olarak kendi Youtube kanalı üzerinde ve beste, sözleri kendisine ait olan “gece gibi gönlün” şarkısı ile büyük bir çıkış yapmayı başardı.

26 yaşındaki Arıcı, bu müthiş yükselişin ardından Mustafa Ceceli ile birlikte seslendirmiş olduğu “Mühür” isimli şarkı ile 70 milyondan fazla izlenme oranına ulaştı.

Son olarak trafikte tartıştığı kişinin yüzüne tüküren son dönemlerin popüler şarkıcısı Irmak Arıcı, 'Olaydan sonra psikolojim bozuldu, sonrasında da kendimi ifade edemedim. İnsanlar da beni çok yanlış anladı bu yüzden' dedi.

Irmak Arıcı'nın sevenleri, hayatına dair bir detayın ortaya çıkmasıyla şaşkınlığa uğradı. Arıcı'nın asıl mesleği, müzik sektörüne çok uzak bir yerlerden çıktı...

Irmak Arıcı biyografisi içinde rastladığımız bir detay, Veterinerlik Fakültesi’nden mezun olması.

Mesleği aslen veterinerlik olan Arıcı; müziği ise zevk için yaptığını ifade ediyor.

Diskografi
Single'ları

2019 Gece Gibi Gönlün Zula Müzik 25 Mart 2019
Mühür (Mustafa Ceceli İle) DMC 10 Temmuz 2019
Mevzum Derin 15 Ekim 2019
2020 Bir Devir Bitti (Sinan Akçıl İle) Lets Menajerlik 21 Şubat 2020
Kula Bela DMC 27 Mart 2020
Gün Ağarmadan (Mustafa Ceceli İle) 12 Haziran 2020
Yağmurum Ol 8 Temmuz 2020
Mahşer (Taladro İle) 1 Ekim 2020
Söz Yaşları 23 Ekim 2020
2021 Güya 19 Mart 2021
Bizim Çocuklar (Mustafa Sandal, Eypio ve Derya Uluğ ile) 9 Haziran 2021
Yallah 16 Haziran 2021
Toparlanmam Lazım (Kerim Araz İle) 13 Temmuz 2021
Gözyaşlarım Saklılar (Taladro İle) 12 Ağustos 2021
Asık Suratım 5 Kasım 2021
2022 Yas (Doğanay Karadeniz İle) Mahzen Media 19 Mart 2022
Kim Haklı? DMC 29 Haziran 2022
Gönlümdeki Hain 23 Eylül 2022
Nasıl Olacak? 16 Aralık 2022
2023 Mesele (Ahmet Hatipoğlu İle) 18 Ocak 2023
Ölümlü Dünya 1 Şubat 2023
Ölümlü Dünya (Speed Up Versiyon)
Günahsızım (Nahide Babashlı İle) 29 Mart 2023

Canlı performansları

2021 Sonum Olur 19 Şubat 2021
Dönemem (Enes Yolcu İle) 29 Nisan 2021
2022 Akşam Olur Karanlığa Kalırsın 26 Aralık 2022

Diğer şarkıları

2017 Gece Gibi Gönlün (Şafak Ağun İle) 18 Kasım 2017
2018 Yorar (Rıdvan Tatlı İle) 16 Mayıs 2018
Seni Çok Seviyorum (Şafak Ağun İle) 6 Temmuz 2018
Kimin Koynunda Uyandın? (Şafak Ağun İle) 22 Temmuz 2018
2020 Kula Bela (Anıl Gültekin İle) 15 Nisan 2020
Beyaz Giyme 30 Mayıs 2020
Öyle Bir Yerdeyim Ki (Akustik) 2 Temmuz 2020
Gesi Bağları 10 Ağustos 2020
Kimin Koynunda Uyandın? (Akustik) 30 Ağustos 2020
Bip Bip (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 28 Eylül 2020
Zeytinyağlı Yiyemem Aman (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 13 Ekim 2020
Çalın Davulları (Cumhuriyet Bayramı Özel) 29 Ekim 2020
Ben Giderim Batum'a (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 20 Kasım 2020
İki Keklik (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 11 Aralık 2020
2021 Giresun'un İçinde (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 20 Ocak 2021
Çarşamba'yı Sel Aldı (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 7 Mayıs 2021
Hayalet Sevgilim (İrem Cover) (Irmak Arıcı'nın Karavan Günlükleri) 22 Mayıs 2021

Diğer çalışmaları

2019 Olmaz Olmaz Bu İş Olamaz Fikret Şeneş Şarkıları: Volume 2 4 Ekim 2019

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
Onedio




Karoglan Başağaçlı Raşit Anlatıyor

Forum Sayfası Nasıl Gezilir
Bilgilendirici Video

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)