MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
REÇİNELER
Alm.Härze (n.pl.), Fr.Résines (f.pl.), İng.Resins. Fizyolojik hâdiseler neticesinde veya patolojik tesirlerle bitkilerde meydana gelen veya sun’î yollarla organik bileşiklerden elde edilen katı veya ağdalı sıvı maddeler. Bunlar, eczâcılıkta ilâç yapımında kullanılır. Kimyâsal yapısı kesin olarak bilinmemekle birlikte diterpenler, triterpenler ve politerpenler sınıfından olan maddelerden meydana geldiği bilinmektedir. Fiziksel olarak ısıtılınca yumuşar, isli bir alevle yanar, amorf sert bir kütle olarak kendini gösterir. Bu sert kütle kırılınca parlak yüzeyler ortaya çıkar. Reçineler kolayca toz hâline getirilebilir. Suda çözünmezler ve buharla sürüklenmezler. Bâzı reçinelerde suda çözünen çok az madde bulunması yanında bütün reçineler alkol, kloroform ve eter gibi organik bâzı çözücülerde çözünürler. Havada oksitlenince renkleri koyulaşan reçineler, sülfürik asitle kırmızı bir sıvı meydana getirirler.
Reçineler, bitkilerde bir yağ içerisinde erimiş hâlde veya zamklarla birlikte bulunurlar. Çamgiller, baklagiller, maydanozgiller gibi familyalarda reçine taşıyan bitkiler çoktur. Bu bitkilerde yağ ve zamklarla birlikte bulunan reçineler salgı kanallarında toplanır. Bitkilerde salgı kanalları tabiî olarak bulunduğu gibi, patolojik bir olay veya her yaralanma neticesinde meydana gelir. Reçinesi, hücrelerinde veya salgı tüylerinde toplanan bitkiler de vardır.
Eskiden eczâcılıkta ilâç hammaddesi olarak kullanılan kehribar,Baltık sâhillerinde bulunan Pinus succinifera (Kehribarçamı) adlı bir çam türünün fosilleşmiş reçinesinden ibârettir.
Reçineler bitkilerden saf olarak elde edilmeyip, yağ gibi çeşitli maddelerle karışım hâlinde elde edilir. Reçine elde etmek için bitkinin kabuğu özel bir bıçakla çizilir. Sonra balyozla dövülerek veya alevle yakılarak yaralanır. Bâzı bitkilerde ise reçine; etanol, eter gibi maddelerin yardımıyla, tüketme metodu ile elde edilir.
Bugün sanâyide tabiî reçinelerin yerini büyük ölçüde sun’î reçineleralmıştır. Sun’î reçineler, fiziksel yönden tabiî reçinelere benzerse de kimyâsal yönden farklılıklar gösterir. “Termoplastik” ve “termoset” reçineler olarak iki sınıfa ayrılırlar. Sun’î reçineler en çok plastikte, ayrıca vernik, yapıştırıcı ve iyon değiştiricilerin üretiminde kullanılır.
Sınâî önemi büyük olan reçineler ayrı konular hâlinde verilmiştir (Bkz. Plastik, Polimer). Aşağıda polimerleşmeile elde edilen bâzı reçineler verilmiştir:
Polieter:Monomerlerin eter bağlarıyla bağlanması netîcesinde teşekkül eden polimerlerdir. Polieterlerden “polietilen glikoller”; başlıca kozmetik ve eczâcılık ürünlerinin, emülsiyon yapıcı veya nemlendirici malzemelerin ve yağlayıcıların îmâlinde kullanılır. Bir polieter olan “epoksi reçineleri”nden yaygın olarak yapıştırıcı ve kaplama malzemesi olarak istifâde edilir. Yine bir polieter olan “penton”, kimyâsal maddelere dayanıklı olduğu için depolama tanklarının iç cidarlarının kaplanmasına yardımcıdır.
Polistiren:Stiren monomerinden elde edilen polimerdir. Genellikle mâliyeti düşük, dayanıklı ve termoplastik yapıda bir üründür. Kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. İyi bir elektrik yalıtkanıdır. Buzdolabı ve klima gibi çeşitli eşyâların îmâlinde kullanılır.
Polisülfon:Temel yapı zincirleri sülfonil, eter ve izopropiliden gruplarıyla bağlanmış benzen halkalarından meydana gelen polimerlerdir. Polisülfonlar sağlam, sıcağa ve kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. Tel kaplamalarında, otomobil parçalarında ve çeşitli ev âletlerinde kullanılır.
Polisülfür:3 ilâ 10 sayıdaki kükürt atomunun bağlanmasıyla teşekkül eden bileşiklerdir. Bunlar, kükürdün sülfür iyonu (S-2) ihtivâ eden çözeltilerde çözündürülmesiyle elde edilirler. Sodyum polisülfürler hayvan postlarından kılların temizlenmesinde ve ticârî adı “tiyokol” olan reçinelerin îmâlinde kullanılır. Tiyokoller oldukça yaygın kullanım sahası bulunan ürünlerdir. Yüzey korunmasında, roket yakıtlarında kullanılır. Diğer bâzı polisülfürlerle haşere ilâcı olarak üretilir.
Polivinilasetat:Vinilasetat monomerlerinden elde edilen renksiz bir reçinedir. Su esaslı boyalarda bağlayıcı olarak; yapıştırıcılarda, lakelerde ve çimentolarda kullanılır.
Polivinilflorür:Vinilflorür monomerinin polimerleştirilmesiyle elde edilen bir reçinedir. Kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. Binaların dış cephelerinde, boru kaplamalarında kullanılır.
Polivinilalkol:Polivinilasetatın asit veya bazlarla reaksiyona sokulmasıyla elde edilen bir reçinedir. Kâğıt ve dokumaların yağlara ve greslere karşı dayanıklılığını arttırmak için kullanılan tutkallama maddelerinde, yapıştırıcı ve emülsiyonlaştırıcılarda kullanılır. Polivinilalkolden elde edilen polivinilformali ve polivinilasetali, kaplama malzemesi ve ince katman îmâlinde kullanılır.
Poliklorodifenil:Difenil ve klordan elde edilen sun’î bir reçinedir. Poliklorodifenil karışımları başlıca yağlayıcı, ateşe dayanıklı dielektrik akışkan ve ısı transfer vâsıtası olarak kullanılır. İlâveten, yapıştırıcıların, tel kaplama malzemelerinin ahşap ve beton gibi yüzeylerin kaplanmasında da kullanılır.
Poliklorotrifluoroetilen:Klorotrifluoroetilenin polimerleştirilmesiyle elde edilen bir reçinedir. Kolay şekillendirilebilen bir reçine olduğundan kalıplama ve çekme yoluyla conta, pompa ve vana gibi bâzı malzemelerin îmâlinde kullanılır.
Poliakrilonitril:Akrilonitrilden türetilen polimerlerin genel adı. Bu polimerler akrilonitril monomeriyle bütadien, stiren veya viniliden klorür monomerlerinden meydana gelmiş kopolimerlerdir. Orlonda % 85 nispetinde akrilonitril bulunur. Akrilonitrilin en önemli polimerlerinden biri, akrilonitril-bütadien-stiren (ABS) reçinesidir. ABS reçinesi oldukça sert, sağlam ve dayanıklıdır. Bilhassa boru ve mutfak eşyâsı îmâlatında kullanılır.[/b]
Alm.Härze (n.pl.), Fr.Résines (f.pl.), İng.Resins. Fizyolojik hâdiseler neticesinde veya patolojik tesirlerle bitkilerde meydana gelen veya sun’î yollarla organik bileşiklerden elde edilen katı veya ağdalı sıvı maddeler. Bunlar, eczâcılıkta ilâç yapımında kullanılır. Kimyâsal yapısı kesin olarak bilinmemekle birlikte diterpenler, triterpenler ve politerpenler sınıfından olan maddelerden meydana geldiği bilinmektedir. Fiziksel olarak ısıtılınca yumuşar, isli bir alevle yanar, amorf sert bir kütle olarak kendini gösterir. Bu sert kütle kırılınca parlak yüzeyler ortaya çıkar. Reçineler kolayca toz hâline getirilebilir. Suda çözünmezler ve buharla sürüklenmezler. Bâzı reçinelerde suda çözünen çok az madde bulunması yanında bütün reçineler alkol, kloroform ve eter gibi organik bâzı çözücülerde çözünürler. Havada oksitlenince renkleri koyulaşan reçineler, sülfürik asitle kırmızı bir sıvı meydana getirirler.
Reçineler, bitkilerde bir yağ içerisinde erimiş hâlde veya zamklarla birlikte bulunurlar. Çamgiller, baklagiller, maydanozgiller gibi familyalarda reçine taşıyan bitkiler çoktur. Bu bitkilerde yağ ve zamklarla birlikte bulunan reçineler salgı kanallarında toplanır. Bitkilerde salgı kanalları tabiî olarak bulunduğu gibi, patolojik bir olay veya her yaralanma neticesinde meydana gelir. Reçinesi, hücrelerinde veya salgı tüylerinde toplanan bitkiler de vardır.
Eskiden eczâcılıkta ilâç hammaddesi olarak kullanılan kehribar,Baltık sâhillerinde bulunan Pinus succinifera (Kehribarçamı) adlı bir çam türünün fosilleşmiş reçinesinden ibârettir.
Reçineler bitkilerden saf olarak elde edilmeyip, yağ gibi çeşitli maddelerle karışım hâlinde elde edilir. Reçine elde etmek için bitkinin kabuğu özel bir bıçakla çizilir. Sonra balyozla dövülerek veya alevle yakılarak yaralanır. Bâzı bitkilerde ise reçine; etanol, eter gibi maddelerin yardımıyla, tüketme metodu ile elde edilir.
Bugün sanâyide tabiî reçinelerin yerini büyük ölçüde sun’î reçineleralmıştır. Sun’î reçineler, fiziksel yönden tabiî reçinelere benzerse de kimyâsal yönden farklılıklar gösterir. “Termoplastik” ve “termoset” reçineler olarak iki sınıfa ayrılırlar. Sun’î reçineler en çok plastikte, ayrıca vernik, yapıştırıcı ve iyon değiştiricilerin üretiminde kullanılır.
Sınâî önemi büyük olan reçineler ayrı konular hâlinde verilmiştir (Bkz. Plastik, Polimer). Aşağıda polimerleşmeile elde edilen bâzı reçineler verilmiştir:
Polieter:Monomerlerin eter bağlarıyla bağlanması netîcesinde teşekkül eden polimerlerdir. Polieterlerden “polietilen glikoller”; başlıca kozmetik ve eczâcılık ürünlerinin, emülsiyon yapıcı veya nemlendirici malzemelerin ve yağlayıcıların îmâlinde kullanılır. Bir polieter olan “epoksi reçineleri”nden yaygın olarak yapıştırıcı ve kaplama malzemesi olarak istifâde edilir. Yine bir polieter olan “penton”, kimyâsal maddelere dayanıklı olduğu için depolama tanklarının iç cidarlarının kaplanmasına yardımcıdır.
Polistiren:Stiren monomerinden elde edilen polimerdir. Genellikle mâliyeti düşük, dayanıklı ve termoplastik yapıda bir üründür. Kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. İyi bir elektrik yalıtkanıdır. Buzdolabı ve klima gibi çeşitli eşyâların îmâlinde kullanılır.
Polisülfon:Temel yapı zincirleri sülfonil, eter ve izopropiliden gruplarıyla bağlanmış benzen halkalarından meydana gelen polimerlerdir. Polisülfonlar sağlam, sıcağa ve kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. Tel kaplamalarında, otomobil parçalarında ve çeşitli ev âletlerinde kullanılır.
Polisülfür:3 ilâ 10 sayıdaki kükürt atomunun bağlanmasıyla teşekkül eden bileşiklerdir. Bunlar, kükürdün sülfür iyonu (S-2) ihtivâ eden çözeltilerde çözündürülmesiyle elde edilirler. Sodyum polisülfürler hayvan postlarından kılların temizlenmesinde ve ticârî adı “tiyokol” olan reçinelerin îmâlinde kullanılır. Tiyokoller oldukça yaygın kullanım sahası bulunan ürünlerdir. Yüzey korunmasında, roket yakıtlarında kullanılır. Diğer bâzı polisülfürlerle haşere ilâcı olarak üretilir.
Polivinilasetat:Vinilasetat monomerlerinden elde edilen renksiz bir reçinedir. Su esaslı boyalarda bağlayıcı olarak; yapıştırıcılarda, lakelerde ve çimentolarda kullanılır.
Polivinilflorür:Vinilflorür monomerinin polimerleştirilmesiyle elde edilen bir reçinedir. Kimyevî maddelere karşı dayanıklıdır. Binaların dış cephelerinde, boru kaplamalarında kullanılır.
Polivinilalkol:Polivinilasetatın asit veya bazlarla reaksiyona sokulmasıyla elde edilen bir reçinedir. Kâğıt ve dokumaların yağlara ve greslere karşı dayanıklılığını arttırmak için kullanılan tutkallama maddelerinde, yapıştırıcı ve emülsiyonlaştırıcılarda kullanılır. Polivinilalkolden elde edilen polivinilformali ve polivinilasetali, kaplama malzemesi ve ince katman îmâlinde kullanılır.
Poliklorodifenil:Difenil ve klordan elde edilen sun’î bir reçinedir. Poliklorodifenil karışımları başlıca yağlayıcı, ateşe dayanıklı dielektrik akışkan ve ısı transfer vâsıtası olarak kullanılır. İlâveten, yapıştırıcıların, tel kaplama malzemelerinin ahşap ve beton gibi yüzeylerin kaplanmasında da kullanılır.
Poliklorotrifluoroetilen:Klorotrifluoroetilenin polimerleştirilmesiyle elde edilen bir reçinedir. Kolay şekillendirilebilen bir reçine olduğundan kalıplama ve çekme yoluyla conta, pompa ve vana gibi bâzı malzemelerin îmâlinde kullanılır.
Poliakrilonitril:Akrilonitrilden türetilen polimerlerin genel adı. Bu polimerler akrilonitril monomeriyle bütadien, stiren veya viniliden klorür monomerlerinden meydana gelmiş kopolimerlerdir. Orlonda % 85 nispetinde akrilonitril bulunur. Akrilonitrilin en önemli polimerlerinden biri, akrilonitril-bütadien-stiren (ABS) reçinesidir. ABS reçinesi oldukça sert, sağlam ve dayanıklıdır. Bilhassa boru ve mutfak eşyâsı îmâlatında kullanılır.[/b]
REAGAN, Ronald Wilson
ABD başkanı. 6 Şubat 1911’de Tampico’da doğdu. Babası bir ayakkabı satıcısıydı. 1932’de İllinois’teki Evreka Kolejini bitirdikten sonra Lowo’da radyo spikeri olarak çalışmaya başladı. 1937’de sinema oyunculuğuna geçen Reagan, onu tâkip eden yıllarda aralarında Ölümüne Kadar (1939), Aceleci Kalp (1950), KahramanDenizciler (1957) adlı filmlerin de arasında bulunduğu elli civârında filmde rol aldı. 1947-52, 1959-60 yılları arasında Sinema Oyuncuları Sendikasının başkanlığını yaptı. Bu sırada komünist görüşlü sanatçılara karşı yapılan kampanyada önemli rol oynadı.
Reagan 1966’da Cumhûriyetçi Partiden aday olarak katıldığı California vâliliği seçimlerini kazandı. Aynı göreve 1970’te ikinci defâ getirildi. 1968’ ve 1976’daki başarısız girişimlerin ardından 1980’de Cumhûriyetçilerin başkan adayı oldu. Rakibi Jimy Carter karşısında oyların % 51’ini alarak Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Göreve başlamasından bir süre sonra 30 Mart 1981’de hedef olduğu bir suikast girişiminde ağır yaralandıysa da kısa zamanda sağlığına kavuştu.
Reagan, başkanlığı sırasında silâhlanmaya önem verdi. Dış ilişkilerde komünizm karşıtı katı bir tutum tâkip etti. Sovyetler Birliğiyle yürütülen silâh indirimi ve görüşmelerine büyük bir ihtiyat ve isteksizlikle yaklaştı. ABDbirliklerinin Marksist hükümeti devirmek için 1983’te Grenada’yı işgal etmesi ve orta menzilli nükleer füzelerin sınıflandırılmasını öngören Orta Menzilli Nükleer Füzeler Anlaşmasının imzâlanmasıyla neticelenen 1988’deki Reagan-Gorbaçov zirvesi, başkanlık döneminin en önemli dış politika olaylarıdır.
Reagan 1984’te Demokrat Partinin başkan adayı Walter Mondale karşısında yeniden başkanlığa adaylığını koydu. Halkla iletişim kurmadaki yeteneğinin yardımıyla oyların % 59’unu alarak ezici bir zafer kazandı ve ikinci kez başkan oldu. 1986 senesi sonlarında Reagan yönetiminin İran yanlısı teröristlerce Beyrut’ta rehin tutulan Amerikalıları kurtarmak için İran’a silâh gönderdiği ortaya çıktı. Ardından İran’a gönderilen silâhlardan elde edilen paranın bir kısmının Nikaragua’daki Marksist Sandinista hükümetine karşı çarpışan ABD desteğindeki Contralara aktarıldığı anlaşıldı. Bu gelişmeler kongrede ciddi rahatsızlıklara sebep oldu ve aynı zamanda Reagan’ın popüleritesini ve saygınlığını önemli ölçüde azalttı. Böylece başkanlık görevi 1989 ocak ayında son buldu. Çiftliğine çekildi. Zaman zaman çeşitli yerlerde konferanslar vermektedir.
ABD başkanı. 6 Şubat 1911’de Tampico’da doğdu. Babası bir ayakkabı satıcısıydı. 1932’de İllinois’teki Evreka Kolejini bitirdikten sonra Lowo’da radyo spikeri olarak çalışmaya başladı. 1937’de sinema oyunculuğuna geçen Reagan, onu tâkip eden yıllarda aralarında Ölümüne Kadar (1939), Aceleci Kalp (1950), KahramanDenizciler (1957) adlı filmlerin de arasında bulunduğu elli civârında filmde rol aldı. 1947-52, 1959-60 yılları arasında Sinema Oyuncuları Sendikasının başkanlığını yaptı. Bu sırada komünist görüşlü sanatçılara karşı yapılan kampanyada önemli rol oynadı.
Reagan 1966’da Cumhûriyetçi Partiden aday olarak katıldığı California vâliliği seçimlerini kazandı. Aynı göreve 1970’te ikinci defâ getirildi. 1968’ ve 1976’daki başarısız girişimlerin ardından 1980’de Cumhûriyetçilerin başkan adayı oldu. Rakibi Jimy Carter karşısında oyların % 51’ini alarak Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Göreve başlamasından bir süre sonra 30 Mart 1981’de hedef olduğu bir suikast girişiminde ağır yaralandıysa da kısa zamanda sağlığına kavuştu.
Reagan, başkanlığı sırasında silâhlanmaya önem verdi. Dış ilişkilerde komünizm karşıtı katı bir tutum tâkip etti. Sovyetler Birliğiyle yürütülen silâh indirimi ve görüşmelerine büyük bir ihtiyat ve isteksizlikle yaklaştı. ABDbirliklerinin Marksist hükümeti devirmek için 1983’te Grenada’yı işgal etmesi ve orta menzilli nükleer füzelerin sınıflandırılmasını öngören Orta Menzilli Nükleer Füzeler Anlaşmasının imzâlanmasıyla neticelenen 1988’deki Reagan-Gorbaçov zirvesi, başkanlık döneminin en önemli dış politika olaylarıdır.
Reagan 1984’te Demokrat Partinin başkan adayı Walter Mondale karşısında yeniden başkanlığa adaylığını koydu. Halkla iletişim kurmadaki yeteneğinin yardımıyla oyların % 59’unu alarak ezici bir zafer kazandı ve ikinci kez başkan oldu. 1986 senesi sonlarında Reagan yönetiminin İran yanlısı teröristlerce Beyrut’ta rehin tutulan Amerikalıları kurtarmak için İran’a silâh gönderdiği ortaya çıktı. Ardından İran’a gönderilen silâhlardan elde edilen paranın bir kısmının Nikaragua’daki Marksist Sandinista hükümetine karşı çarpışan ABD desteğindeki Contralara aktarıldığı anlaşıldı. Bu gelişmeler kongrede ciddi rahatsızlıklara sebep oldu ve aynı zamanda Reagan’ın popüleritesini ve saygınlığını önemli ölçüde azalttı. Böylece başkanlık görevi 1989 ocak ayında son buldu. Çiftliğine çekildi. Zaman zaman çeşitli yerlerde konferanslar vermektedir.
RAVDZA-İ MUTAHHERA
Medîne’deki Mescid-i Nebî içinde bulunan mübârek yer. Buraya “Ravda-i mübâreke” ve “Ravda-i mukaddese” de denir. Ravda-i Mutahhera, Medîne Câmii içinde, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfiyle câminin o zamanki minberi arasında olup, yirmi altı metre uzunluktadır. Ravda, “bahçe” demektir. O zamanki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre yüksekti. 654 yangınında tamâmen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugünkü on iki basamaklı mermer minberi Sultan Üçüncü Murâd Han 1590 (H. 998) da İstanbul’dan göndermiştir.
Yeryüzünün en kıymetli yeri Kâbe-i muazzama ve bunun etrâfındaki Mescid-i haram denilen câmidir. Bundan sonra, Medîne’deki Ravda-i mukaddesedir. Üçüncü olarak Mekke-i mükerreme şehridir. Ravda-i mutahhera, Mekke’den daha üstündür. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: “Kabrim ile minberim arasındaki yer, Cennet bahçelerinden bir bahçedir”. Burada yapılan ibâdetlerin kabûl edilmesi daha çok ümit edilir.
Hacca giden Müslümanlar, Mekke’deki hac vazîfelerini îfâ ettikten sonra, Medîne’ye gelirler. Medîne şehri uzaktan görülünce salât ve selâm getirilir. Sonra bu konuda yazılmış kitaplardaki duâlar okunur. Şehre veya mescide girmeden önce gusl abdesti alınır. Medîne’ye girince, yalnız kabr-i Nebî’yi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyârete niyet edilir. Şehirde edep ve saygı ile yürünülür ve namazda okunan salevât-ı şerîfeleri okuyarak ve duâ ederek mescide gelinip, minber yanındaki Ravda-i mutahherada iki rekat “Tehıyyet-ül-mescid”, iki rekat da “şükür namazı” kılınır. Duâdan sonra, kalkılıp edeple Hücre-i seâdete gelinir. Yüzü Peygamberimizin kabri tarafına dönerek sırası ile Peygamberimizin, hazret-i Ebû Bekr’in ve hazret-i Ömer’in kabirleri ziyâret edilip duâ edilir.
Medîne’deki Mescid-i Nebî içinde bulunan mübârek yer. Buraya “Ravda-i mübâreke” ve “Ravda-i mukaddese” de denir. Ravda-i Mutahhera, Medîne Câmii içinde, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfiyle câminin o zamanki minberi arasında olup, yirmi altı metre uzunluktadır. Ravda, “bahçe” demektir. O zamanki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre yüksekti. 654 yangınında tamâmen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugünkü on iki basamaklı mermer minberi Sultan Üçüncü Murâd Han 1590 (H. 998) da İstanbul’dan göndermiştir.
Yeryüzünün en kıymetli yeri Kâbe-i muazzama ve bunun etrâfındaki Mescid-i haram denilen câmidir. Bundan sonra, Medîne’deki Ravda-i mukaddesedir. Üçüncü olarak Mekke-i mükerreme şehridir. Ravda-i mutahhera, Mekke’den daha üstündür. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: “Kabrim ile minberim arasındaki yer, Cennet bahçelerinden bir bahçedir”. Burada yapılan ibâdetlerin kabûl edilmesi daha çok ümit edilir.
Hacca giden Müslümanlar, Mekke’deki hac vazîfelerini îfâ ettikten sonra, Medîne’ye gelirler. Medîne şehri uzaktan görülünce salât ve selâm getirilir. Sonra bu konuda yazılmış kitaplardaki duâlar okunur. Şehre veya mescide girmeden önce gusl abdesti alınır. Medîne’ye girince, yalnız kabr-i Nebî’yi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyârete niyet edilir. Şehirde edep ve saygı ile yürünülür ve namazda okunan salevât-ı şerîfeleri okuyarak ve duâ ederek mescide gelinip, minber yanındaki Ravda-i mutahherada iki rekat “Tehıyyet-ül-mescid”, iki rekat da “şükür namazı” kılınır. Duâdan sonra, kalkılıp edeple Hücre-i seâdete gelinir. Yüzü Peygamberimizin kabri tarafına dönerek sırası ile Peygamberimizin, hazret-i Ebû Bekr’in ve hazret-i Ömer’in kabirleri ziyâret edilip duâ edilir.
RAUF DENKTAŞ
Kıbrıslı Türk siyâset adamı. Kıbrıs’ın Baf şehrinde 1924’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kıbrıs ve Türkiye’de yaptı. Hukuk tahsili için Londra’ya gitti ve Lincoln’s Inn’de öğrenim gördü. 1947’de Kıbrıs’a dönerek Lefkoşe’de avukatlık yapmaya başladı. Ertesi sene Türk İşleriKomisyonunda vazife aldı. 1950-57 arasında Kıbrıs Başsavcı Yardımcılığı yaptı. Bu arada İngilizlerin hazırlamaya çalıştığı Kıbrıs Anayasası ile ilgili kurulda yer aldı ve Türk toplumunu temsil etti.
Adada iki toplum arasında tartışmaların şiddetlenmesi üzerine Dr. Fâzıl Küçük ile berâber Türk toplumunun lideri oldu. 1959’da İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın yer aldığı ve bağımsız bir Kıbrıs Devletinin kurulmasını sağlayan antlaşmaların yapıldığı Zürich ve Londra konferanslarına katıldı. 16 Ağustos 1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhûriyetinin Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi. Anayasanın uygulanması sırasında iki toplum arasında baş gösteren gerginliğin çatışmalara dönüşmesi üzerine, Türk toplumunun can ve mal emniyetini sağlamak için, mücâhit örgütün kurulmasında liderlik yaptı. Erenköy çatışmalarının ardından İngilizlerle görüşmek amacıyla Kıbrıs’tan ayrılınca, Rum yetkililer tarafından sürgün îlân edilerek, dört seneden fazla bir süre Kıbrıs’a dönmesine izin verilmedi.
Denktaş, 31 Ekim 1967’de gizliceKıbrıs’a döndü ise de yakalanarak bir süre Lefkoşe’de göz altında tutuldu. Gayri meşrû yollardan Kıbrıs’a girmeyeceği hususunda söz vermesi üzerine salıverildi ve Kıbrıs’ı terk etti. Bu sırada iki toplumun fiilen birbirinden kopması üzerine 28 Aralık 1967’de kurulan Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi Yürütme Kurulu Başkanlığına getirildi. Rum Hükümetinin izin vermesi üzerine, 13 Nisan 1968’de Kıbrıs’a döndü. 1968-74 arasında Kıbrıs Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides ile yapılan toplumlararası görüşmelere katıldı.
Makarios’a karşı 15 Temmuz 1974’te yapılan darbenin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri, askerî harekâtla, adanın bir kısmını ele geçirdi. Denktaş Türklerin denetimindeki bölgede 13 Şubat 1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devletinin başkanlığına seçildi. Birleşmiş Milletler aracılığı ile iki toplum arasında yapılan görüşmelerin başarısızlıkla neticelenmesi üzerine 15 Kasım 1983’te bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti kuruldu. Rauf Denktaş kurucu meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçildi. Bir süre sonra bu görevden ayrılan Rauf Denktaş, Haziran 1985’te yapılan halk oylaması ile yedi yıllık bir süre için yeniden bu göreve getirildi. Hâlen bu vazifeyi sürdürmektedir (1994).
Rauf Denktaş, evli ve 4 çocuk babasıdır. Çeşitli konularda kitap ve makâleleri ve fotoğraf sergileri vardır.
Kıbrıslı Türk siyâset adamı. Kıbrıs’ın Baf şehrinde 1924’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kıbrıs ve Türkiye’de yaptı. Hukuk tahsili için Londra’ya gitti ve Lincoln’s Inn’de öğrenim gördü. 1947’de Kıbrıs’a dönerek Lefkoşe’de avukatlık yapmaya başladı. Ertesi sene Türk İşleriKomisyonunda vazife aldı. 1950-57 arasında Kıbrıs Başsavcı Yardımcılığı yaptı. Bu arada İngilizlerin hazırlamaya çalıştığı Kıbrıs Anayasası ile ilgili kurulda yer aldı ve Türk toplumunu temsil etti.
Adada iki toplum arasında tartışmaların şiddetlenmesi üzerine Dr. Fâzıl Küçük ile berâber Türk toplumunun lideri oldu. 1959’da İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın yer aldığı ve bağımsız bir Kıbrıs Devletinin kurulmasını sağlayan antlaşmaların yapıldığı Zürich ve Londra konferanslarına katıldı. 16 Ağustos 1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhûriyetinin Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi. Anayasanın uygulanması sırasında iki toplum arasında baş gösteren gerginliğin çatışmalara dönüşmesi üzerine, Türk toplumunun can ve mal emniyetini sağlamak için, mücâhit örgütün kurulmasında liderlik yaptı. Erenköy çatışmalarının ardından İngilizlerle görüşmek amacıyla Kıbrıs’tan ayrılınca, Rum yetkililer tarafından sürgün îlân edilerek, dört seneden fazla bir süre Kıbrıs’a dönmesine izin verilmedi.
Denktaş, 31 Ekim 1967’de gizliceKıbrıs’a döndü ise de yakalanarak bir süre Lefkoşe’de göz altında tutuldu. Gayri meşrû yollardan Kıbrıs’a girmeyeceği hususunda söz vermesi üzerine salıverildi ve Kıbrıs’ı terk etti. Bu sırada iki toplumun fiilen birbirinden kopması üzerine 28 Aralık 1967’de kurulan Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi Yürütme Kurulu Başkanlığına getirildi. Rum Hükümetinin izin vermesi üzerine, 13 Nisan 1968’de Kıbrıs’a döndü. 1968-74 arasında Kıbrıs Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides ile yapılan toplumlararası görüşmelere katıldı.
Makarios’a karşı 15 Temmuz 1974’te yapılan darbenin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri, askerî harekâtla, adanın bir kısmını ele geçirdi. Denktaş Türklerin denetimindeki bölgede 13 Şubat 1975’te kurulan Kıbrıs Türk Federe Devletinin başkanlığına seçildi. Birleşmiş Milletler aracılığı ile iki toplum arasında yapılan görüşmelerin başarısızlıkla neticelenmesi üzerine 15 Kasım 1983’te bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhûriyeti kuruldu. Rauf Denktaş kurucu meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçildi. Bir süre sonra bu görevden ayrılan Rauf Denktaş, Haziran 1985’te yapılan halk oylaması ile yedi yıllık bir süre için yeniden bu göreve getirildi. Hâlen bu vazifeyi sürdürmektedir (1994).
Rauf Denktaş, evli ve 4 çocuk babasıdır. Çeşitli konularda kitap ve makâleleri ve fotoğraf sergileri vardır.
RASPUTİN, Grigori Yefimovich
Rus politikacısı ve dînî mâceracı bir şahsiyet. 1873 senesinde Sibirya’nın küçük bir kasabasında dünyâya geldi. Genç yaşlarda kendisinde bâzı haller olduğunu fark edince, entrika çevirmek üzere faaliyete geçti. Okuma yazma bilmemesine rağmen, zekâsı ve bu halleri sâyesinde dolaştığı yerlerde etrâfında insanları toplamaya başladı. Mensubu olduğu Hıristiyanlık dîninin Ortodoks mezhebini beğenmez; “Mühim olan kalptir. Kalp temiz olduktan sonra günahların kişiye zararı olmaz. Günah, kişinin kendisine âit olup, yaptığı icraata teşbih edilemez.” derdi. Medeniyetten nasîbini almamış olan saray çevresi; pis ve pejmürde kılıklı, parlak sözleri ve birtakım tedâvi yetenekleri olan Rasputin’den çok etkilendi. Rasputin, 1905 senesinden sonra Çariçe Aleksandra’nın güvenini kazandı. Çariçe’nin tesiri altındaki II. Nikolay’ı etkisi altına aldı. Saraya yerleştikten sonra kendisine bağlı adamlarıyla muhâliflerini birer bahâne ile dışarı attırdı. Nüfûzunu arttırmasına rağmen, sürdürdüğü zevk ve eğlenceye düşkün hayâtı sebebiyle çeşitli çevrelerin düşmanlığını kazandı.
Birinci Dünyâ Savaşı sırasında II. Nikolay’ın ordunun başında cepheye gitmesi üzerine, Rusya’nın içişlerinin sorumluluğunu, Rasputin’in elinde oyuncak olan, Çariçe Aleksandra üstlendi. Bundan faydalanan Rasputin, kilise görevlilerinin tâyinlerinden, kabînedeki bakanların seçimine kadar, her konuya karışmaya başladı. Bâzan askerî işlere de müdâhale ederek büyük kayıplara sebep oldu.
Rasputin’i öldürüp Rusya’yı daha büyük felâketlerden kurtarmak gâyesiyle birçok girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin sonucunda, aşırı milliyetçi grup lideri Prens F. Yusupov tarafından 30 Aralık 1916 günü vurularak öldürüldü.
Rus politikacısı ve dînî mâceracı bir şahsiyet. 1873 senesinde Sibirya’nın küçük bir kasabasında dünyâya geldi. Genç yaşlarda kendisinde bâzı haller olduğunu fark edince, entrika çevirmek üzere faaliyete geçti. Okuma yazma bilmemesine rağmen, zekâsı ve bu halleri sâyesinde dolaştığı yerlerde etrâfında insanları toplamaya başladı. Mensubu olduğu Hıristiyanlık dîninin Ortodoks mezhebini beğenmez; “Mühim olan kalptir. Kalp temiz olduktan sonra günahların kişiye zararı olmaz. Günah, kişinin kendisine âit olup, yaptığı icraata teşbih edilemez.” derdi. Medeniyetten nasîbini almamış olan saray çevresi; pis ve pejmürde kılıklı, parlak sözleri ve birtakım tedâvi yetenekleri olan Rasputin’den çok etkilendi. Rasputin, 1905 senesinden sonra Çariçe Aleksandra’nın güvenini kazandı. Çariçe’nin tesiri altındaki II. Nikolay’ı etkisi altına aldı. Saraya yerleştikten sonra kendisine bağlı adamlarıyla muhâliflerini birer bahâne ile dışarı attırdı. Nüfûzunu arttırmasına rağmen, sürdürdüğü zevk ve eğlenceye düşkün hayâtı sebebiyle çeşitli çevrelerin düşmanlığını kazandı.
Birinci Dünyâ Savaşı sırasında II. Nikolay’ın ordunun başında cepheye gitmesi üzerine, Rusya’nın içişlerinin sorumluluğunu, Rasputin’in elinde oyuncak olan, Çariçe Aleksandra üstlendi. Bundan faydalanan Rasputin, kilise görevlilerinin tâyinlerinden, kabînedeki bakanların seçimine kadar, her konuya karışmaya başladı. Bâzan askerî işlere de müdâhale ederek büyük kayıplara sebep oldu.
Rasputin’i öldürüp Rusya’yı daha büyük felâketlerden kurtarmak gâyesiyle birçok girişimlerde bulunuldu. Bu girişimlerin sonucunda, aşırı milliyetçi grup lideri Prens F. Yusupov tarafından 30 Aralık 1916 günü vurularak öldürüldü.
RASATHÂNE NEDiR?
Alm. Sternwarte (f), Observatorium (n), Fr. Observatoire (m), İng. Observatory. Uzayda bulunan cisimleri incelemeye elverişli teleskop ve diğer yardımcı âletlerle donatılmış kubbesi açık özel binâ. Binânın üzerindeki kubbe döner tertibâtlı olup, ekseni etrâfında 360° döner. Kubbenin üst orta kısmında boydan boya yarık şeklinde açıklık vardır. Bu yarık bir perde ile kapalı olup, gerektiği kadar açılabilir özelliktedir. Teleskop bu açıklıktan gök yüzüne doğru yöneltilir. Modern rasathânelerin hemen yan tarafında, idârî binâ, kütüphâne, kompüter odası gibi yardımcı binâlar bulunur.
Târihi: Rasathânelerin târihi Bâbil, Eski Yunan ve Mısır medeniyetlerine kadar uzanır. Bu devirlerde rasathânelere önem verilmesi dînî törenlerin ve ibâdetlerin zamâna bağlı olmasından ileri gelmektedir. Sonradan bozulup sapık dinler hâline dönmesine rağmen, zamana bağlı olarak ibâdetlerin mevcûdiyeti, aslında bu medeniyetteki insanlara peygamberlerin geldiğine işâret etmektedir.
İlim târihinde müessese olarak arzu edilen şekliyle ilk rasathâne, İslâm dünyâsında görülür. Rasathâneleri İslâm medeniyeti ortaya koyup geliştirmiş, dünyâ kültür ve medeniyetine sunmuş, bu yolun öncülüğünü, kılavuzluğunu yapmıştır. Rasathânelerin, tam teşkilâtlı olarak, uzun yıllar devâmlı ve sistemli çalışacakları için büyük masraflara ihtiyacı vardır. Bu sebepten, incelendiğinde bu binâların hükümdar ve devlet adamları tarafından kurulduğu ve desteklendiği görülür. 829 senesinde Halîfe El-Me’mun Bağdat’ta astronomi rasathânesi kurdurdu. 877 senesinde ise El-Battanî kurduğu rasathânede astronomi tabloları hazırladı ve ekinoks açılarını hassas bir şekilde yeniden hesap etti.
Bağdat’taki rasathânenin ismi Şemmâsiye, Şam’dakinin ismi Kasiyûn idi. Ayrıca; Fâtımî Halîfesi El-Aziz (ölm. 996) ve El-Hâkim (990-1021)’in Kahire’de Mukaddem Dağında; Büveyhî Hükümdârı Şerefüddevle (982-987)’nin 1075’te Bağdat’ta ; Selçuklulardan Melik Şah (1054-1092)’ın 1075’te İsfehan’da; Horasan ve Mâverâünnehr Hükümdârı Uluğ Bey (1394-1449)’in 1421 yılında Semerkant’ta ve Osmanlı Hükümdârı Üçüncü Murâd (1574-1595)ın 1576 yılında İstanbul’da (Tophâne’de) kurdukları rasathâneleri belirtebiliriz. Bunların devamlı çalışabilmeleri için zengin vakıflar kurulmuştur.
İslâm dünyâsında devlet kuruluşları olan rasathâneler yanında, ferdî (kişisel) olanlarına da rastlanmaktadır. Astronom Mûsâ bin Şâkir’in oğullarından Muhammed (825-972) ve Ahmed’in Bağdat’ta Dicle Irmağı kenarında bulunan evlerinde kurdukları rasathâne bunlardan biridir. Bu iki kardeş yer küresinin çapını ilk defâ ölçmüşlerdir. Bu ölçüm çok hassas olup bugünkü hesaplamalara çok yakındır.
Kasiyûn Rasathânesinde Hârezmî (780-850) gezegenlerin gökküresindeki yerleri (koordinatları) ve dolanım süreleriyle ilgili olarak Ziyc-ül-Hârezmî adlı eserini hazırladı. Sarkaç ilk defâ astronomide, İbn-i Yûnus tarafından kullanıldı. Küresel trigonometride görülen temel eşitlikler, Ebü’l-Vefâ tarafından ortaya kondu.
İbni Sinâ, 1025 yılında Hemedan Rasathânesini kurdu. Bu rasathânede mikrometreye benzer bir âlet ilk defâ kullanılmıştır. 1260 senesinde Meraga yakınında Nâsırüddîn teleskopla çok kıymetli çalışmalarda bulundu.
Horasan ve Mâverâünnehr Hükümdârı Uluğ Bey tarafından yaptırılan Semerkant Rasathânesinde, devrin ünlü astronomları çalışmışlardır. Bursalı Kâdızâde Rûmî (1337-1430), Gıyâsüddîn Cemşit (ölm. 1429), Ali Kuşçu (ölm. 1474) bunlardandır. Bu astronomların yaptıkları çalışmalar sonucu 1449 yılında, son kısmı Uluğ Bey tarafından tamamlanan, Uluğ Bey Zîc’i olarak tanınan eser hazırlandı. Bu eser uzun yıllar batı rasathânelerinde temel kitap olarak kullanıldı.
Kopernik’in (1475-1543) ünlü De Revolutionibus adlı eseri, dînî bir suç işlediği için 1882 yılına kadar yasak kitaplar arasında îlân edilirken, Erzurumlu İbrâhim Hakkı (1703-1780) kendi dergâhındaki rasat kulesinde çalışmalar yapıyor ve eserler ortaya koyuyordu. 8. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasındaki İslâm rasathâneleri akademik nitelik taşıyor, ekserisinde asrını aşacak tarzda öğretim ve araştırma faaliyetleri yapılıyordu.
Kısaca bu bilgilerden anlaşılıyor ki, gerçek ve modern anlamlı rasathâneler ferdî kuruluş olarak İslâm dünyâsında doğmuş ve büyük gelişme devreleri geçirmiştir. İslâm dünyâsı âlimlerinin ilk iltifat ettikleri ilim astronomidir. Diğer ilimler içinde astronomiye çok büyük önem vermelerinin esas sebebi: Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde meâlen; “Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz, gördüklerinizin içini özünü araştırınız, bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hâkimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!” buyurmasıdır. İmâm-ı Gazâlî de; “Astronomi ve anatomi bilmeyen Allahü teâlâyı tanıyamaz.” demiştir.
Astronomiyle uğraşan İslâm âlimleri, çağımız astronomi ve matematiğine ışık tutmuştur. Roger Bacon, Galileo, Giordano Bruna ve Kopernik ile çağdaşlarının yetişip ortaya çıkmalarına sebep olmuşlardır. Kopernik ünlü eserinde, Batrûcî, İbn-i Şâtır ve Nâsirüddîn Tûsî’nin eserlerinden ilham aldığını belirtmektedir.
Avrupa’da rasathâneler 1400 senelerinde kurulmaya başlandı. 1418 senesinde yalnız denizcilik maksadı ile güneşin doğuş batış ve yücelim noktalarını tespit için Portekiz’in Vincent şehrinde rasathâne kuruldu. 1471 senesinde Nürnberg Rasathânesi, 1501 senesinde de döner kubbeli Kassel Rasathânesi kuruldu. 1609 senesinde teleskopun bulunması ile rasathânelerde büyük gelişmeler oldu. 1672 senesinde Paris, 1675 senesinde Greenwich, 1700 senesinde Berlin rasathâneleri kuruldu. Zamânımızda dünyâ üzerinde 150’yi aşkın rasathâne faaliyet göstermektedir. Ayrıca uzaya gönderilen uydular da bir nevi rasathâne vazifesi görmektedir. (Bkz. Uydu)
Rasathâne çalışması: Her rasathâne kendisine has program dâhilinde incelemelerini yapar. Uzay cisimlerinin fotoğraflarını çekebilmek için ay ışığının olmadığı geceler seçilir. Mevsim ve iklim şartları da rasathâne programlarına tesir eder.
Rasathânelerde iki tip teleskop kullanılır. Bunlar mercek ve ayna sistemiyle çalışan refraktörlerle, modern parabolik radyo teleskoplarıdır. Radyo teleskopları, parabolik antenden alınan mikro ışık dalgalarını 100 ile 1000 kat kuvvetlendirerek fotoğraf şeklinde tespitler yapar. Radyo teleskoplarla, radyo astronomisi başlamıştır. ABD Ohio eyâletinin Columbus şehrinde bulunan radyo teleskop, ekseni etrafında her yöne dönebilmektedir. Bu teleskopun çapı 600 metredir. Washington’da bulunan radyo teleskop 600 metre genişliğinde, 128 dipolden meydana gelmiş, düz antene sâhiptir.
Dünyâ atmosferinin, rasathânelerin çalışmalarına menfi etkisi olduğu bilindiği için incelemeleri atmosferin üst tabakalarından yapmak için çeşitli çâreler düşünülmüş ve bu arada balonlardan çok istifâde edilmiştir. İlk balonlu rasathâne 1958 senesinde yapıldı ve teleskop, spektrograf ve otomatik yıldız tâkip edici âletlerle techiz edilerek yeryüzünden 26 kilometre yükseğe gönderildi.
Uzaya gönderilen çeşitli uzay araçları ile dünyâ yörüngesine oturtulan uzay rasathâneleri atmosferin etkisi olmaksızın mikrodalgalar, fotoğraflar çekerek devamlı dünyâya bilgi göndermektedirler.
Nitekim 1990 yılında uzaya gönderilmiş olan Hubble uzay teleskobuyla atmosferdeki menfi şartlardan arınmış oldukça net ve önemli resimler elde edilmiştir. Hattâ, bu gelişmenin, astronomi biliminin yeniden kurulmasına bile yol açacağı ileri sürülmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Sternwarte (f), Observatorium (n), Fr. Observatoire (m), İng. Observatory. Uzayda bulunan cisimleri incelemeye elverişli teleskop ve diğer yardımcı âletlerle donatılmış kubbesi açık özel binâ. Binânın üzerindeki kubbe döner tertibâtlı olup, ekseni etrâfında 360° döner. Kubbenin üst orta kısmında boydan boya yarık şeklinde açıklık vardır. Bu yarık bir perde ile kapalı olup, gerektiği kadar açılabilir özelliktedir. Teleskop bu açıklıktan gök yüzüne doğru yöneltilir. Modern rasathânelerin hemen yan tarafında, idârî binâ, kütüphâne, kompüter odası gibi yardımcı binâlar bulunur.
Târihi: Rasathânelerin târihi Bâbil, Eski Yunan ve Mısır medeniyetlerine kadar uzanır. Bu devirlerde rasathânelere önem verilmesi dînî törenlerin ve ibâdetlerin zamâna bağlı olmasından ileri gelmektedir. Sonradan bozulup sapık dinler hâline dönmesine rağmen, zamana bağlı olarak ibâdetlerin mevcûdiyeti, aslında bu medeniyetteki insanlara peygamberlerin geldiğine işâret etmektedir.
İlim târihinde müessese olarak arzu edilen şekliyle ilk rasathâne, İslâm dünyâsında görülür. Rasathâneleri İslâm medeniyeti ortaya koyup geliştirmiş, dünyâ kültür ve medeniyetine sunmuş, bu yolun öncülüğünü, kılavuzluğunu yapmıştır. Rasathânelerin, tam teşkilâtlı olarak, uzun yıllar devâmlı ve sistemli çalışacakları için büyük masraflara ihtiyacı vardır. Bu sebepten, incelendiğinde bu binâların hükümdar ve devlet adamları tarafından kurulduğu ve desteklendiği görülür. 829 senesinde Halîfe El-Me’mun Bağdat’ta astronomi rasathânesi kurdurdu. 877 senesinde ise El-Battanî kurduğu rasathânede astronomi tabloları hazırladı ve ekinoks açılarını hassas bir şekilde yeniden hesap etti.
Bağdat’taki rasathânenin ismi Şemmâsiye, Şam’dakinin ismi Kasiyûn idi. Ayrıca; Fâtımî Halîfesi El-Aziz (ölm. 996) ve El-Hâkim (990-1021)’in Kahire’de Mukaddem Dağında; Büveyhî Hükümdârı Şerefüddevle (982-987)’nin 1075’te Bağdat’ta ; Selçuklulardan Melik Şah (1054-1092)’ın 1075’te İsfehan’da; Horasan ve Mâverâünnehr Hükümdârı Uluğ Bey (1394-1449)’in 1421 yılında Semerkant’ta ve Osmanlı Hükümdârı Üçüncü Murâd (1574-1595)ın 1576 yılında İstanbul’da (Tophâne’de) kurdukları rasathâneleri belirtebiliriz. Bunların devamlı çalışabilmeleri için zengin vakıflar kurulmuştur.
İslâm dünyâsında devlet kuruluşları olan rasathâneler yanında, ferdî (kişisel) olanlarına da rastlanmaktadır. Astronom Mûsâ bin Şâkir’in oğullarından Muhammed (825-972) ve Ahmed’in Bağdat’ta Dicle Irmağı kenarında bulunan evlerinde kurdukları rasathâne bunlardan biridir. Bu iki kardeş yer küresinin çapını ilk defâ ölçmüşlerdir. Bu ölçüm çok hassas olup bugünkü hesaplamalara çok yakındır.
Kasiyûn Rasathânesinde Hârezmî (780-850) gezegenlerin gökküresindeki yerleri (koordinatları) ve dolanım süreleriyle ilgili olarak Ziyc-ül-Hârezmî adlı eserini hazırladı. Sarkaç ilk defâ astronomide, İbn-i Yûnus tarafından kullanıldı. Küresel trigonometride görülen temel eşitlikler, Ebü’l-Vefâ tarafından ortaya kondu.
İbni Sinâ, 1025 yılında Hemedan Rasathânesini kurdu. Bu rasathânede mikrometreye benzer bir âlet ilk defâ kullanılmıştır. 1260 senesinde Meraga yakınında Nâsırüddîn teleskopla çok kıymetli çalışmalarda bulundu.
Horasan ve Mâverâünnehr Hükümdârı Uluğ Bey tarafından yaptırılan Semerkant Rasathânesinde, devrin ünlü astronomları çalışmışlardır. Bursalı Kâdızâde Rûmî (1337-1430), Gıyâsüddîn Cemşit (ölm. 1429), Ali Kuşçu (ölm. 1474) bunlardandır. Bu astronomların yaptıkları çalışmalar sonucu 1449 yılında, son kısmı Uluğ Bey tarafından tamamlanan, Uluğ Bey Zîc’i olarak tanınan eser hazırlandı. Bu eser uzun yıllar batı rasathânelerinde temel kitap olarak kullanıldı.
Kopernik’in (1475-1543) ünlü De Revolutionibus adlı eseri, dînî bir suç işlediği için 1882 yılına kadar yasak kitaplar arasında îlân edilirken, Erzurumlu İbrâhim Hakkı (1703-1780) kendi dergâhındaki rasat kulesinde çalışmalar yapıyor ve eserler ortaya koyuyordu. 8. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasındaki İslâm rasathâneleri akademik nitelik taşıyor, ekserisinde asrını aşacak tarzda öğretim ve araştırma faaliyetleri yapılıyordu.
Kısaca bu bilgilerden anlaşılıyor ki, gerçek ve modern anlamlı rasathâneler ferdî kuruluş olarak İslâm dünyâsında doğmuş ve büyük gelişme devreleri geçirmiştir. İslâm dünyâsı âlimlerinin ilk iltifat ettikleri ilim astronomidir. Diğer ilimler içinde astronomiye çok büyük önem vermelerinin esas sebebi: Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde meâlen; “Yerleri, gökleri, canlıları, cansızları ve kendinizi inceleyiniz, gördüklerinizin içini özünü araştırınız, bütün bunlarda yerleştirmiş olduğum kuvvetimi, kudretimi, büyüklüğümü ve hâkimiyetimi bulunuz, görünüz, anlayınız!” buyurmasıdır. İmâm-ı Gazâlî de; “Astronomi ve anatomi bilmeyen Allahü teâlâyı tanıyamaz.” demiştir.
Astronomiyle uğraşan İslâm âlimleri, çağımız astronomi ve matematiğine ışık tutmuştur. Roger Bacon, Galileo, Giordano Bruna ve Kopernik ile çağdaşlarının yetişip ortaya çıkmalarına sebep olmuşlardır. Kopernik ünlü eserinde, Batrûcî, İbn-i Şâtır ve Nâsirüddîn Tûsî’nin eserlerinden ilham aldığını belirtmektedir.
Avrupa’da rasathâneler 1400 senelerinde kurulmaya başlandı. 1418 senesinde yalnız denizcilik maksadı ile güneşin doğuş batış ve yücelim noktalarını tespit için Portekiz’in Vincent şehrinde rasathâne kuruldu. 1471 senesinde Nürnberg Rasathânesi, 1501 senesinde de döner kubbeli Kassel Rasathânesi kuruldu. 1609 senesinde teleskopun bulunması ile rasathânelerde büyük gelişmeler oldu. 1672 senesinde Paris, 1675 senesinde Greenwich, 1700 senesinde Berlin rasathâneleri kuruldu. Zamânımızda dünyâ üzerinde 150’yi aşkın rasathâne faaliyet göstermektedir. Ayrıca uzaya gönderilen uydular da bir nevi rasathâne vazifesi görmektedir. (Bkz. Uydu)
Rasathâne çalışması: Her rasathâne kendisine has program dâhilinde incelemelerini yapar. Uzay cisimlerinin fotoğraflarını çekebilmek için ay ışığının olmadığı geceler seçilir. Mevsim ve iklim şartları da rasathâne programlarına tesir eder.
Rasathânelerde iki tip teleskop kullanılır. Bunlar mercek ve ayna sistemiyle çalışan refraktörlerle, modern parabolik radyo teleskoplarıdır. Radyo teleskopları, parabolik antenden alınan mikro ışık dalgalarını 100 ile 1000 kat kuvvetlendirerek fotoğraf şeklinde tespitler yapar. Radyo teleskoplarla, radyo astronomisi başlamıştır. ABD Ohio eyâletinin Columbus şehrinde bulunan radyo teleskop, ekseni etrafında her yöne dönebilmektedir. Bu teleskopun çapı 600 metredir. Washington’da bulunan radyo teleskop 600 metre genişliğinde, 128 dipolden meydana gelmiş, düz antene sâhiptir.
Dünyâ atmosferinin, rasathânelerin çalışmalarına menfi etkisi olduğu bilindiği için incelemeleri atmosferin üst tabakalarından yapmak için çeşitli çâreler düşünülmüş ve bu arada balonlardan çok istifâde edilmiştir. İlk balonlu rasathâne 1958 senesinde yapıldı ve teleskop, spektrograf ve otomatik yıldız tâkip edici âletlerle techiz edilerek yeryüzünden 26 kilometre yükseğe gönderildi.
Uzaya gönderilen çeşitli uzay araçları ile dünyâ yörüngesine oturtulan uzay rasathâneleri atmosferin etkisi olmaksızın mikrodalgalar, fotoğraflar çekerek devamlı dünyâya bilgi göndermektedirler.
Nitekim 1990 yılında uzaya gönderilmiş olan Hubble uzay teleskobuyla atmosferdeki menfi şartlardan arınmış oldukça net ve önemli resimler elde edilmiştir. Hattâ, bu gelişmenin, astronomi biliminin yeniden kurulmasına bile yol açacağı ileri sürülmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Mahmut Sami Ramazanoğlu Kimdir? Biyografisi
Son devrin din adamlarından. 1892 yılında Adana’da doğdu. Ramazanoğulları olarak bilinen âiledendir. Babası Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanımdır. İlk, orta, lise tahsilini Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Darülfünûn Hukuk Mektebine girerek bitirdi. Zâhirî ilimlerin yanında, tasavvufu öğrenmek istemesi onu hoca aramaya sevk etti. Bunun netîcesinde Erbilli Esad Efendiye talebe oldu. Kısa zamanda hocalarının yakın alâkası ile yetişti. Bir müddet sonra hocası tarafından memleketi olan Adana’ya gönderildi.
1951 yılında, İstanbul’a gelip, iki sene kadar kaldı. Hacca gidip dönüşte Şam’a yerleşti. Fakat burada fazla kalmayıp, dokuz ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy’e yerleşip, Zihnipaşa Câmiinde halka devamlı vâz ve nasîhatlarda bulunup öğüt verdi. 1979 yılında Mekke’ye göç edip, oraya yerleşti. 12 Şubat 1984 günü vefât ederek, Medîne’deki Cennetül-Bakî Kabristanına defnedildi.
Çok az konuşur, hiç kimseye “şunu yap, bunu yapma” demezdi. Peygamberin hayâtı, Eshâb-ı kirâmın önde gelenleri ve o devirdeki bâzı olaylar ile Kur’ân-ı kerîmden bâzı sûrelerin tefsîrine dâir çoğu sohbet şeklinde yazılmış dînî eserleri vardır.
Mahmut Sami Ramazanoğlu (1892, Adana - 12 Şubat 1984, Medine), yazar, din adamı, hukukçu. Erenköy Cemaati (Altınoluk) lideri.
Eğitim hayatı ve Ölümü
İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamladı. İstanbul'da Darü'l-fünun Mektebi'ne girdi. Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirdi. Memleketi Adana'da Cami-i Kebir'de vaaz ve hususî sohbetler yaptı. Şahsi geçimi için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tuttu.[1]
1979 yılında Medine'ye yerleşti. Medine'de 12 Şubat 1984 pazar günü öldü. Medine'deki Mescid-i nebevi yanındaki Cennet'ul Bâkîyye Mezarlığı'na defnedildi. Hakkında Mustafa Yürekli yönetmenliğinde "Sami Efendi: Mahmut Sami Ramazanoğlu" (2005) belgesel yapılmıştır.[2]
İsmi Konya'da bir imam hatip lisesine verilmiştir.
Eserleri
Hazreti İbrahim (AS)
Hazreti Yusuf (AS)
Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri
Bedir Gazvesi ve Enfal S.
Uhud Gazvesi
Tebük Gazvesi
Hazreti Ebu Bekir (RA)
Hazreti Ömer (RA)
Hazreti Osman (RA)
Hazreti Ali (RA)
Hazreti Halid İbni Velid (RA)
Ashab-ı Kiram (RA) (1-2)
Musâhabe (1-6)
Mükerrem İnsan
Fatiha Suresi Tefsiri
Bakara Suresi Tefsiri
Dualar ve Zikirler[
Son devrin din adamlarından. 1892 yılında Adana’da doğdu. Ramazanoğulları olarak bilinen âiledendir. Babası Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanımdır. İlk, orta, lise tahsilini Adana’da tamamladı. Yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Darülfünûn Hukuk Mektebine girerek bitirdi. Zâhirî ilimlerin yanında, tasavvufu öğrenmek istemesi onu hoca aramaya sevk etti. Bunun netîcesinde Erbilli Esad Efendiye talebe oldu. Kısa zamanda hocalarının yakın alâkası ile yetişti. Bir müddet sonra hocası tarafından memleketi olan Adana’ya gönderildi.
1951 yılında, İstanbul’a gelip, iki sene kadar kaldı. Hacca gidip dönüşte Şam’a yerleşti. Fakat burada fazla kalmayıp, dokuz ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. Erenköy’e yerleşip, Zihnipaşa Câmiinde halka devamlı vâz ve nasîhatlarda bulunup öğüt verdi. 1979 yılında Mekke’ye göç edip, oraya yerleşti. 12 Şubat 1984 günü vefât ederek, Medîne’deki Cennetül-Bakî Kabristanına defnedildi.
Çok az konuşur, hiç kimseye “şunu yap, bunu yapma” demezdi. Peygamberin hayâtı, Eshâb-ı kirâmın önde gelenleri ve o devirdeki bâzı olaylar ile Kur’ân-ı kerîmden bâzı sûrelerin tefsîrine dâir çoğu sohbet şeklinde yazılmış dînî eserleri vardır.
Mahmut Sami Ramazanoğlu (1892, Adana - 12 Şubat 1984, Medine), yazar, din adamı, hukukçu. Erenköy Cemaati (Altınoluk) lideri.
Eğitim hayatı ve Ölümü
İlk, orta ve lise tahsilini Adana'da tamamladı. İstanbul'da Darü'l-fünun Mektebi'ne girdi. Hukuk Fakültesi'ni birincilikle bitirdi. Memleketi Adana'da Cami-i Kebir'de vaaz ve hususî sohbetler yaptı. Şahsi geçimi için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tuttu.[1]
1979 yılında Medine'ye yerleşti. Medine'de 12 Şubat 1984 pazar günü öldü. Medine'deki Mescid-i nebevi yanındaki Cennet'ul Bâkîyye Mezarlığı'na defnedildi. Hakkında Mustafa Yürekli yönetmenliğinde "Sami Efendi: Mahmut Sami Ramazanoğlu" (2005) belgesel yapılmıştır.[2]
İsmi Konya'da bir imam hatip lisesine verilmiştir.
Eserleri
Hazreti İbrahim (AS)
Hazreti Yusuf (AS)
Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri
Bedir Gazvesi ve Enfal S.
Uhud Gazvesi
Tebük Gazvesi
Hazreti Ebu Bekir (RA)
Hazreti Ömer (RA)
Hazreti Osman (RA)
Hazreti Ali (RA)
Hazreti Halid İbni Velid (RA)
Ashab-ı Kiram (RA) (1-2)
Musâhabe (1-6)
Mükerrem İnsan
Fatiha Suresi Tefsiri
Bakara Suresi Tefsiri
Dualar ve Zikirler[
RAMAZAN
İslâmiyette oruç tutulan ay. Mübârek üç ayların üçüncüsüdür. Kamerî aylar arasında dokuzuncu sıradadır.Ramazan, lügatta “yanmak” demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Ramazan, oruç ayıdır. Bu aya yetişen akıllı ve bâliğ (ergen, evlenecek yaşa gelmiş olan) Müslümanlara oruç tutmak emredilmiştir (Bkz. Oruç). Bakara sûresi 185. âyet-i kerîmesinde meâlen; “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân-ı kerîm o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân-ı kerîm, insanları Hakk’a ulaştırır, helâl ve haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır.Sizden her kim Ramazan ayına erişirse (hazır olur, hasta ve misâfir olmazsa) orucunu tutsun. Kim hasta olur, yâhut seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayısınca sıhhat ve ikâmet hâlinde orucunu kazâ etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez.” buyruldu.
Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farz ibâdetlere verilen sevap gibidir.
Bu ayda bir oruçluya iftâr verenin günahları affolur. Cehennemden âzâd olur, kurtulur. O oruçlunun sevâbı kadar, ayrıca buna da sevap verilir.
Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer.
Bu ayda elden geldiği kadar, ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği işleri yapmalıdır. Bu ay, âhireti kazanmak için fırsattır. Kur’ân-ı kerîm Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır.
Ramazân-ı şerîfte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.
Bu ayda her gece, Cehenneme girmesi gereken binlerce Müslüman affolur, âzâd olur, kurtulur. Bu ayda, rahmet ve Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır.
Ramazan ayının fazîleti: Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.” Resûlullah efendimiz Şâban ayının son günü hutbede buyurdu ki: “Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadir Gecesi), bin aydan daha faydalıdır. Allahü teâlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabır edenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevap verilir.”
Eshâb-ı kirâm, dediler ki: Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftar edecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilecektir. Bu ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda, işçinin, memurun, askerin ve talebenin vazifesini hafifleten patronları, âmirleri, kumandanları ve müdürleri,Allahü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, Kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir. İkisini de zâten her zaman yapmamız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O’na sığınmakdır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmayacaktır.”
Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:
Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevâbını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur.
Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramâzan-ı şerîfte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir:
1. Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç âzâb etmez.
2. İftar zamânında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir.
3. Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.
4. Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhirette vermek için, Ramazân-ı şerîfte Cennette yer tâyin eder.
5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.
Diğer hadîs-i şerîflerde buyruluyor ki:
Ramazan ayında Cumâ gününü tâatla geçiren, bin seneden çok ibâdet etmiş gibi olur.
Dikkatli olun! Ramazan ayındaki sevap ve günahlar katlarıyle yazılır. Ramazanda çok namaz kılınız! Çok Kur’ân-ı kerîm okuyunuz! Çünkü Ramazan ayında okunan Kur’ân-ı kerîmin her harfi için, Cenâb-ı Hak, Cennet bahçelerinden bir bahçe ihsan eder.
Ramazan ayını baştan sona kadar oruçla geçiren günah bakımından anasından doğduğu gün gibi olur. Yâni hiç günahı kalmaz.
Ramazan ayında bir gün oruç tutana Cennette bir köşk verilir. Bu köşkün bin kapısı vardır. Her kapısının önünde büyük bir ağaç bulunur. O kadar büyüktür ki, bir süvâri yüz sene gölgesinden yürüse, gölgesinden çıkamaz.
Ramazan ayının her gününde, iftar zamânında Allahü teâlâ kendilerine azâb yapılması lâzım olan binlerce günahkârı Cehennemden kurtarır.
Eğer kullar, Ramazân-ı şerîf ayındaki özel sevapları bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.
Allahü teâlâ göklere ve yere konuşmak için izin verse, onlar Ramazanda oruç tutan kimseye elbette Cenneti müjdelerdi.
Ramazan ayının gelmesine sevineni, Allahü teâlâ, kıyâmet gününün korkusundan muhâfaza eder.
Allahü teâlâ Ramazân-ı şerîfin her gecesinde üç defâ; “Benden bir şey isteyen var mıdır? İstediğini vereyim. Tövbe eden var mıdır? Tövbesini kabûl edeyim. İstiğfâr eden var mıdır? Mağfiretime (affıma) kavuşturayım.” buyurur.
Ramazân-ı şerîfe hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet eder.
Ramazân-ı şerîfe hürmet etmek, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçmakla olur. Oruç tutup da gıybet eden, yalan söyleyen, onun bunun kalbini kıran, haramlardan kaçmayan kimse Ramazan ayına hürmet etmiş olmaz. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki:
Ramazan ayında günah işlemeyi terk eden kimsenin, Allahü teâlâ on bir aylık günahlarını mağfiret eder.
Ramazan ayı, hilâlin (yeni ayın) görülmesiyle başlar. Hilâli görmeden önce yapılan hesapla, takvimle başlanmaz. Hadîs-i şerîfte; “Ayı görünce oruç tutunuz! Tekrar görünce orucu bırakınız (bayram yapınız!)” buyuruldu. Ramazanın başlangıcını bulmak için, gökte hilâli aramak ve görünce gidip devletin tâyin ettiği yetkili kimseye haber vermek, her Müslümanın vazifesidir.
Ramazan hilâli gökte görülemezse, Şâban ayı otuz gün tamam olmak lâzımdır. Eskiden Şâbanın otuzuncu günü öğle namazı zamânına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu îlân edilmezse, oruç bozulurdu. Bulutlu havada hilâli bir âdil Müslüman kadın veya erkeğin gördüm demesiyle, açık havada ise, birçok kimsenin söylemesiyle, kâdı, yâni şerîati tatbik eden hâkim, Ramazan olduğunu îlân ederdi. Kâdı bulunmayan yerlerde, hilâlin görülmesiyle Ramazan olurdu.“Âdil” demek, büyük günah işlemeyen ve küçük günaha alışık olmayan demektir.
Şâbanın otuzuncu gecesi, bir şehirde hilâl görülünce, bütün dünyâda oruca başlamak lâzım olur. Gündüz görülen hilâl gelecek gecenin hilâlidir. Kutuplara ve Aya giden Müslümanın da, seferi değilse bu ayda gündüzleri oruç tutması lâzımdır. Yirmi dört saattan daha uzun günlerde, oruca saatle başlar ve saatle bozar. Gündüzü böyle uzun olmayan bir şehirdeki Müslümanların zamânına uyar. Eğer oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmayan yere gelince kazâ eder. Hilâli görmekleRamazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Fakat bir gün önce olamaz. Arafât’ta vakfeye durulan (Arefe) günü de böyledir.
Eskiden bütün İslâm devletlerinde Ramazanın başladığını bildirmek için, Müslümanlar tarafından gökte hilâl (ay) gözetlenirdi. Osmanlılarda İstanbul’un ve her şehrin yüksek yerlerinde, minâre şerefelerinde, Ramazan hilâlinin doğması beklenirdi. Hilâli görenler, durumu kadıya (hâkime) arz ederlerdi. Hilâli görüp ilk olarak haber verenlere bahşişler, hediyeler verilirdi. Ramazanın geldiği, davullar çalınarak halka duyurulurdu. Ramazanın ilk günü devlet dâireleri tâtil olur, diğer günlerde de çalışma saatleri azaltılırdı.
Ramazan, Müslüman topluluklarının her birinde, bulundukları iklime, coğrafî şartlara ve dünyâ görüşlerine göre değişik örf ve âdetlerin doğmasına sebep olmuştur. Bu ayda, diğer aylara göre dînî emirlere daha fazla bağlılık, Kur’ân-ı kerîm okumak, kazâ namazı kılmak, sadaka ve zekât vermek gibi ibâdetleri artmaktaydı. Ayrıca Ramazana mahsus yiyecekleri, güllaç, tarhana, börekler, tatlılar, kavurma, turşular, çeşitli baharat, şekerleme ve reçelleri hazırlamak halkımızın zevki olmuştur. İkindiden sonra iftara kadar geçen zamanlarda Kur’ân-ı kerîm okuyarak, vaaz ve mukâbele dinlemekle geçirirlerdi. Konak sâhipleri iftara çeşitli tabakalardan misafir dâvet eder, karınlarını doyurduktan sonra bunlardan ihtiyaç sahiplerine “diş kirası” adı altında bir de bahşiş verirlerdi.
Ramazan ayının Osmanlı Saray hayâtına kattığı bir geleneği de, Sultan Üçüncü Mustafa Han devrinden îtibâren sarayda icrâ olunmaya başlanan Huzur Dersleriydi (Bkz. Huzur Dersleri). Ramazan ayına mahsus bu derslerde âlimler, Kâdı Beydâvi Tefsiri’ni esas almak üzere ders verirdi. Hazır bulunanlar dînî sorularını sorarak cevaplarını alırlardı. Ramazan ayının 15. gününden îtibâren halk bayram hazırlığına başlardı. Evlerde temizlik, tâmirat, boya ve badana yanında bayramlık yeni elbiseler, bayramlık şekerleme ve tatlı tedarikine gidilirdi. Bu, alışveriş piyasasına ve evlere büyük canlılık ve neşe getirirdi. Zenginler konaklarında çevredeki fakirleri giydirip kuşandırıp, onlara bayram harçlığı verirdi. Terâvihlerde, hele bayram günleri câmiler tıklım tıklım dolup dolup taşardı.
Osmanlılarda Ramazanın 15. gününden sonra Peygamberimizin Veysel Karânî hazretlerine hediye ettiği Hırka-i şerîfin bulunduğu câmi ziyâret edilirdi (Bkz. Hırka-i Şerîf). Son zamanlarda bu ziyâret Ramazanın ilk cumâsında yapılmaya başlanmıştır. Askerlere bu ayda yemek üzerine baklava ikrâm edilirdi.
Ramazan mânileri: Ramazan ayının edebiyatımızda ayrı bir yeri vardır. Divan şâirleri bu ayı yüceltici ve “Ramazaniye” adı altında şiirler yazarlardı.
Ramazanda sahur davulcuları, evlerin önünde amazan mânileri söylerler, bahşiş (hediye) toplarlardı.
Akşam göründü hilâl,
Kazançlar olsun helâl!
Orucun sevabını
Çok verecek Zül-celâl.
***
Bu ayın kadri yüce
Hizmet et gündüz gece
Orucu tutmalıyız
Hepimiz âilece.
***
Rahmet ayı geldi yine
Şeytan kaçar sine sine
Şükür kavuştuk bugüne
Geldi Mübârek Ramazan
***
Kur’ân okuyan diller
Söyler Ramazan için
Lâle ile sünbüller
Güller Ramazan için
***
Kur’ân inmişti bu ayda
Dinlemeyene ne fayda
Oku çadırda, sarayda
Geldi mübârek Ramazan
***
Şükür bu aya girdik
Akşam hilâli gördük
Sevinçlere gark olup
Yüzü toprağa sürdük
***
Âleme rahmet geldi
Büyük bir nîmet geldi
Ramazanla birlikte
Müjde-i Cennet geldi
***
Secdeye varan başla
Gözlerden akan yaşla
Müslüman arkadaşla
Ne güzeldir Ramazan
***
Kur’ân okur bütün diller
Aşkıyla coştu gönüller
Seherlerde açar güller
Geldi mübârek Ramazan
***
Kavuştuk Ramazana
Ne de büyük ihsana
Mîdenin dinlenmesi
Huzur verir insana
***
Geldi mübârek günler
Sevindi insü cinler
Kalkıp ibâdet eder
Sahur vakti müminler
***
İmânsız ölmeyesin
Dert belâ görmeyesin
Dilerim Cennetlik ol
Ateşe girmeyesin
***
Sâlih olan seçilir
Gök kapısı açılır
Oruçlunun üstüne
Ne rahmetler saçılır
***
Çok nurludur bu gece
Uğurludur bu gece
Bin aylık ibâdetten
Hayırlıdır bu gece
***
Gidiyor güle güle
Hak’tan affını dile
Leyle-i Kadir ile
Ne güzeldir Ramazan
***
Bak geldi Şevval ayı
Bırakma merhabayı
Bir ganimet bilmeli
Gece gündüz duâyı
RAMAZAN
Sana hasretti câmi, sana hasret minâre,
Sende bulur hazzını, top sesi pâre pâre...
Yankı yapar kubbeler, sende tevhid sesini,
Sensin sığınak yapan, rahmetin gölgesini...
Kabaran dalgaların, bak hele sevincine,
Gizlenmişken sulara, sevinç içinde yine...
İniyor dünyâmıza, gece gündüz melekler,
Yükseliyor Allah’a binbir çeşit dilekler...
Günahkâr kalbimizi, nûrunla temizlersin.
Cennetin kapısını bizlere açan sensin...
Sultan oldun aylara, tâc ettin kandilleri,
Aydınlattın binlerce, kararmış gönülleri...
Bayram ediyor şimdi, canlı cansız kâinat,
Bambaşka oldu âlem yeniden buldu hayat...
Seni bu günahkâr kul; bilmem nasıl anlatsın?
Tövbekâr kula rahmet, çâresiz hayatsın...
Allah’a gider her an yorulmaksızın zaman,
Al rûhumu içine, Hakk’a götür Ramazan...
İslâmiyette oruç tutulan ay. Mübârek üç ayların üçüncüsüdür. Kamerî aylar arasında dokuzuncu sıradadır.Ramazan, lügatta “yanmak” demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Ramazan, oruç ayıdır. Bu aya yetişen akıllı ve bâliğ (ergen, evlenecek yaşa gelmiş olan) Müslümanlara oruç tutmak emredilmiştir (Bkz. Oruç). Bakara sûresi 185. âyet-i kerîmesinde meâlen; “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân-ı kerîm o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân-ı kerîm, insanları Hakk’a ulaştırır, helâl ve haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır.Sizden her kim Ramazan ayına erişirse (hazır olur, hasta ve misâfir olmazsa) orucunu tutsun. Kim hasta olur, yâhut seferde bulunursa, oruç tutmadığı günler sayısınca sıhhat ve ikâmet hâlinde orucunu kazâ etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez.” buyruldu.
Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farz ibâdetlere verilen sevap gibidir.
Bu ayda bir oruçluya iftâr verenin günahları affolur. Cehennemden âzâd olur, kurtulur. O oruçlunun sevâbı kadar, ayrıca buna da sevap verilir.
Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi günah işlemekle geçer.
Bu ayda elden geldiği kadar, ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın râzı olduğu beğendiği işleri yapmalıdır. Bu ay, âhireti kazanmak için fırsattır. Kur’ân-ı kerîm Ramazanda indi. Kadir gecesi bu aydadır.
Ramazân-ı şerîfte iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.
Bu ayda her gece, Cehenneme girmesi gereken binlerce Müslüman affolur, âzâd olur, kurtulur. Bu ayda, rahmet ve Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır.
Ramazan ayının fazîleti: Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.” Resûlullah efendimiz Şâban ayının son günü hutbede buyurdu ki: “Ey Müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadir Gecesi), bin aydan daha faydalıdır. Allahü teâlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay, sabır ayıdır. Sabır edenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda müminlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftar verirse, günahları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevap verilir.”
Eshâb-ı kirâm, dediler ki: Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftar edecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilecektir. Bu ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda, işçinin, memurun, askerin ve talebenin vazifesini hafifleten patronları, âmirleri, kumandanları ve müdürleri,Allahü teâlâ affedip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, Kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir. İkisini de zâten her zaman yapmamız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden O’na sığınmakdır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet günü susuz kalmayacaktır.”
Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:
Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevâbını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur.
Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramâzan-ı şerîfte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir:
1. Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmetle baktığı kuluna hiç âzâb etmez.
2. İftar zamânında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya her kokudan daha güzel gelir.
3. Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların affolması için duâ eder.
4. Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhirette vermek için, Ramazân-ı şerîfte Cennette yer tâyin eder.
5. Ramazân-ı şerîfin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.
Diğer hadîs-i şerîflerde buyruluyor ki:
Ramazan ayında Cumâ gününü tâatla geçiren, bin seneden çok ibâdet etmiş gibi olur.
Dikkatli olun! Ramazan ayındaki sevap ve günahlar katlarıyle yazılır. Ramazanda çok namaz kılınız! Çok Kur’ân-ı kerîm okuyunuz! Çünkü Ramazan ayında okunan Kur’ân-ı kerîmin her harfi için, Cenâb-ı Hak, Cennet bahçelerinden bir bahçe ihsan eder.
Ramazan ayını baştan sona kadar oruçla geçiren günah bakımından anasından doğduğu gün gibi olur. Yâni hiç günahı kalmaz.
Ramazan ayında bir gün oruç tutana Cennette bir köşk verilir. Bu köşkün bin kapısı vardır. Her kapısının önünde büyük bir ağaç bulunur. O kadar büyüktür ki, bir süvâri yüz sene gölgesinden yürüse, gölgesinden çıkamaz.
Ramazan ayının her gününde, iftar zamânında Allahü teâlâ kendilerine azâb yapılması lâzım olan binlerce günahkârı Cehennemden kurtarır.
Eğer kullar, Ramazân-ı şerîf ayındaki özel sevapları bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi.
Allahü teâlâ göklere ve yere konuşmak için izin verse, onlar Ramazanda oruç tutan kimseye elbette Cenneti müjdelerdi.
Ramazan ayının gelmesine sevineni, Allahü teâlâ, kıyâmet gününün korkusundan muhâfaza eder.
Allahü teâlâ Ramazân-ı şerîfin her gecesinde üç defâ; “Benden bir şey isteyen var mıdır? İstediğini vereyim. Tövbe eden var mıdır? Tövbesini kabûl edeyim. İstiğfâr eden var mıdır? Mağfiretime (affıma) kavuşturayım.” buyurur.
Ramazân-ı şerîfe hürmet eden, Allahü teâlâya hürmet eder.
Ramazân-ı şerîfe hürmet etmek, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçmakla olur. Oruç tutup da gıybet eden, yalan söyleyen, onun bunun kalbini kıran, haramlardan kaçmayan kimse Ramazan ayına hürmet etmiş olmaz. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki:
Ramazan ayında günah işlemeyi terk eden kimsenin, Allahü teâlâ on bir aylık günahlarını mağfiret eder.
Ramazan ayı, hilâlin (yeni ayın) görülmesiyle başlar. Hilâli görmeden önce yapılan hesapla, takvimle başlanmaz. Hadîs-i şerîfte; “Ayı görünce oruç tutunuz! Tekrar görünce orucu bırakınız (bayram yapınız!)” buyuruldu. Ramazanın başlangıcını bulmak için, gökte hilâli aramak ve görünce gidip devletin tâyin ettiği yetkili kimseye haber vermek, her Müslümanın vazifesidir.
Ramazan hilâli gökte görülemezse, Şâban ayı otuz gün tamam olmak lâzımdır. Eskiden Şâbanın otuzuncu günü öğle namazı zamânına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu îlân edilmezse, oruç bozulurdu. Bulutlu havada hilâli bir âdil Müslüman kadın veya erkeğin gördüm demesiyle, açık havada ise, birçok kimsenin söylemesiyle, kâdı, yâni şerîati tatbik eden hâkim, Ramazan olduğunu îlân ederdi. Kâdı bulunmayan yerlerde, hilâlin görülmesiyle Ramazan olurdu.“Âdil” demek, büyük günah işlemeyen ve küçük günaha alışık olmayan demektir.
Şâbanın otuzuncu gecesi, bir şehirde hilâl görülünce, bütün dünyâda oruca başlamak lâzım olur. Gündüz görülen hilâl gelecek gecenin hilâlidir. Kutuplara ve Aya giden Müslümanın da, seferi değilse bu ayda gündüzleri oruç tutması lâzımdır. Yirmi dört saattan daha uzun günlerde, oruca saatle başlar ve saatle bozar. Gündüzü böyle uzun olmayan bir şehirdeki Müslümanların zamânına uyar. Eğer oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmayan yere gelince kazâ eder. Hilâli görmekleRamazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Fakat bir gün önce olamaz. Arafât’ta vakfeye durulan (Arefe) günü de böyledir.
Eskiden bütün İslâm devletlerinde Ramazanın başladığını bildirmek için, Müslümanlar tarafından gökte hilâl (ay) gözetlenirdi. Osmanlılarda İstanbul’un ve her şehrin yüksek yerlerinde, minâre şerefelerinde, Ramazan hilâlinin doğması beklenirdi. Hilâli görenler, durumu kadıya (hâkime) arz ederlerdi. Hilâli görüp ilk olarak haber verenlere bahşişler, hediyeler verilirdi. Ramazanın geldiği, davullar çalınarak halka duyurulurdu. Ramazanın ilk günü devlet dâireleri tâtil olur, diğer günlerde de çalışma saatleri azaltılırdı.
Ramazan, Müslüman topluluklarının her birinde, bulundukları iklime, coğrafî şartlara ve dünyâ görüşlerine göre değişik örf ve âdetlerin doğmasına sebep olmuştur. Bu ayda, diğer aylara göre dînî emirlere daha fazla bağlılık, Kur’ân-ı kerîm okumak, kazâ namazı kılmak, sadaka ve zekât vermek gibi ibâdetleri artmaktaydı. Ayrıca Ramazana mahsus yiyecekleri, güllaç, tarhana, börekler, tatlılar, kavurma, turşular, çeşitli baharat, şekerleme ve reçelleri hazırlamak halkımızın zevki olmuştur. İkindiden sonra iftara kadar geçen zamanlarda Kur’ân-ı kerîm okuyarak, vaaz ve mukâbele dinlemekle geçirirlerdi. Konak sâhipleri iftara çeşitli tabakalardan misafir dâvet eder, karınlarını doyurduktan sonra bunlardan ihtiyaç sahiplerine “diş kirası” adı altında bir de bahşiş verirlerdi.
Ramazan ayının Osmanlı Saray hayâtına kattığı bir geleneği de, Sultan Üçüncü Mustafa Han devrinden îtibâren sarayda icrâ olunmaya başlanan Huzur Dersleriydi (Bkz. Huzur Dersleri). Ramazan ayına mahsus bu derslerde âlimler, Kâdı Beydâvi Tefsiri’ni esas almak üzere ders verirdi. Hazır bulunanlar dînî sorularını sorarak cevaplarını alırlardı. Ramazan ayının 15. gününden îtibâren halk bayram hazırlığına başlardı. Evlerde temizlik, tâmirat, boya ve badana yanında bayramlık yeni elbiseler, bayramlık şekerleme ve tatlı tedarikine gidilirdi. Bu, alışveriş piyasasına ve evlere büyük canlılık ve neşe getirirdi. Zenginler konaklarında çevredeki fakirleri giydirip kuşandırıp, onlara bayram harçlığı verirdi. Terâvihlerde, hele bayram günleri câmiler tıklım tıklım dolup dolup taşardı.
Osmanlılarda Ramazanın 15. gününden sonra Peygamberimizin Veysel Karânî hazretlerine hediye ettiği Hırka-i şerîfin bulunduğu câmi ziyâret edilirdi (Bkz. Hırka-i Şerîf). Son zamanlarda bu ziyâret Ramazanın ilk cumâsında yapılmaya başlanmıştır. Askerlere bu ayda yemek üzerine baklava ikrâm edilirdi.
Ramazan mânileri: Ramazan ayının edebiyatımızda ayrı bir yeri vardır. Divan şâirleri bu ayı yüceltici ve “Ramazaniye” adı altında şiirler yazarlardı.
Ramazanda sahur davulcuları, evlerin önünde amazan mânileri söylerler, bahşiş (hediye) toplarlardı.
Akşam göründü hilâl,
Kazançlar olsun helâl!
Orucun sevabını
Çok verecek Zül-celâl.
***
Bu ayın kadri yüce
Hizmet et gündüz gece
Orucu tutmalıyız
Hepimiz âilece.
***
Rahmet ayı geldi yine
Şeytan kaçar sine sine
Şükür kavuştuk bugüne
Geldi Mübârek Ramazan
***
Kur’ân okuyan diller
Söyler Ramazan için
Lâle ile sünbüller
Güller Ramazan için
***
Kur’ân inmişti bu ayda
Dinlemeyene ne fayda
Oku çadırda, sarayda
Geldi mübârek Ramazan
***
Şükür bu aya girdik
Akşam hilâli gördük
Sevinçlere gark olup
Yüzü toprağa sürdük
***
Âleme rahmet geldi
Büyük bir nîmet geldi
Ramazanla birlikte
Müjde-i Cennet geldi
***
Secdeye varan başla
Gözlerden akan yaşla
Müslüman arkadaşla
Ne güzeldir Ramazan
***
Kur’ân okur bütün diller
Aşkıyla coştu gönüller
Seherlerde açar güller
Geldi mübârek Ramazan
***
Kavuştuk Ramazana
Ne de büyük ihsana
Mîdenin dinlenmesi
Huzur verir insana
***
Geldi mübârek günler
Sevindi insü cinler
Kalkıp ibâdet eder
Sahur vakti müminler
***
İmânsız ölmeyesin
Dert belâ görmeyesin
Dilerim Cennetlik ol
Ateşe girmeyesin
***
Sâlih olan seçilir
Gök kapısı açılır
Oruçlunun üstüne
Ne rahmetler saçılır
***
Çok nurludur bu gece
Uğurludur bu gece
Bin aylık ibâdetten
Hayırlıdır bu gece
***
Gidiyor güle güle
Hak’tan affını dile
Leyle-i Kadir ile
Ne güzeldir Ramazan
***
Bak geldi Şevval ayı
Bırakma merhabayı
Bir ganimet bilmeli
Gece gündüz duâyı
RAMAZAN
Sana hasretti câmi, sana hasret minâre,
Sende bulur hazzını, top sesi pâre pâre...
Yankı yapar kubbeler, sende tevhid sesini,
Sensin sığınak yapan, rahmetin gölgesini...
Kabaran dalgaların, bak hele sevincine,
Gizlenmişken sulara, sevinç içinde yine...
İniyor dünyâmıza, gece gündüz melekler,
Yükseliyor Allah’a binbir çeşit dilekler...
Günahkâr kalbimizi, nûrunla temizlersin.
Cennetin kapısını bizlere açan sensin...
Sultan oldun aylara, tâc ettin kandilleri,
Aydınlattın binlerce, kararmış gönülleri...
Bayram ediyor şimdi, canlı cansız kâinat,
Bambaşka oldu âlem yeniden buldu hayat...
Seni bu günahkâr kul; bilmem nasıl anlatsın?
Tövbekâr kula rahmet, çâresiz hayatsın...
Allah’a gider her an yorulmaksızın zaman,
Al rûhumu içine, Hakk’a götür Ramazan...
RAKAMLAR
Alm. Ziffer (f), 2. Zahl (f), 3. Menge (f); Fr. 1. Chiffre (m), 2. Nombre (m), 3. Quantité (f); İng. 1. Numeral, 2. Number, 3. Quantity. Sayıları göstermek, ifâde etmek için kullanılan sembol ve harfler. 5: 2/3; -4; -6÷7 gibi. Târihçiler basit cisimlerin veya cisim gruplarının miktarlarını belirtmek, eklemek, çıkarmak için kullanılan ilk sembollerin parmak, çubuk, çakıl gibi şeyler olduğunu tahmin etmektedir.
Beş bin seneden fazla bir müddet önce Sümerli ve Kaldeliler 60 tabanına göre kullanılan sayılarını ifâde etmek için “çivişekilli” rakamlar geliştirdiler. Bunlar aynı zamanda rakamları taş tabletlere yazarak rakamları geniş ölçüde kullanan ilk toplum oldular. Bin yıl kadar sonra Mısırlılar hiyeroglif, yâni şekiller hâlinde olan rakamlar kullandılar. Bir zincir 100, bir çiçek demeti 1000 ve bir parmak 10.000 sayılarını gösteriyordu. Mısır medeniyetinin ilerlemesiyle bunlar, yazılması daha kolay, kıymet olarak daha küçük olan, toplama, çıkarma ve belirli bölme işlemleri için daha münâsip hâle geldi.
Grekler ve İbrâniler alfabelerinin harflerini rakam olarak kullandılar. Bunlar büyük sayıların ifâdesine mühim kolaylık getirdiler. İki sayısına eşit olan “beta” harfinin sol altına yazılan bir çizgi ikibin sayısını gösteriyordu. Roma rakamları da yine parmak hesabından ilham alınarak geliştirilmişti. Bu rakamlar en uzun süre kullanılan sistemlerden oldu.
Bütün bunlara rağmen Arap rakamlarına kadar hiçbir rakam sistemi, bugünkü medeniyetin meydana gelmesine yardımcı olacak nitelikte değildi. On rakamdan teşekkül eden bu sistemde en önemlisi sıfır rakamı mevcuttu. Üstelik bu on rakamın değişik şekillerde yanyana getirilmeleriyle her sayı elde edilebiliyordu. Meselâ; sıfırsız olan diğer sistemlerle 602 sayısının elde edilmesi çok zordu. Arap rakamları, üstlü ve köklü sayıların ifâdesinde de öncü oldu.
Günümüzde kullanılan modern sistem büyük ölçüde Arap sistemine dayanır. “Arap Rakamları”, devrindeki şekliyle Avrupa’ya 12. asırda geçer. Bu rakamlar ilk önceleri İspanya sınırlarını aşamadı. Ancak yüz yıl kadar sonra yavaş yavaş çevre ülkelere yayılmaya başladı. Önceleri Roma rakamlarını kullanmakta israr eden Avrupalılar, daha sonra bütün olarak Arap rakamlarını kabul ettiler. Bunlar, Avrupalıların elindeki Hint rakamlarının da tesiriyle 18. yüzyılda iyice gelişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra da bugünkü geometrik şekli aldı.
Rakam, sayıları yazılı olarak göstermeye yarayan sembollerden her biri. Pek çok dil ve kültürde kullanılan Arap kökenli rakamlar şunlardır:
0 , 1 , 2 , 3 , 4 , 5 , 6 , 7 , 8 , 9 {\displaystyle \mathbf {0} ,\mathbf {1} ,\mathbf {2} ,\mathbf {3} ,\mathbf {4} ,\mathbf {5} ,\mathbf {6} ,\mathbf {7} ,\mathbf {8} ,\mathbf {9} }
{ {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9 } {\displaystyle {\big \}}} kümesinin elemanları onluk sayma sisteminin rakamlarıdır. Bir sayının basamaklarının alabileceği sayı değerlerinin kümesi o sayma sisteminin rakamlarını oluşturur. Dolayısıyla farklı sayma sistemlerinin farklı sayıda rakamları vardır. Örneğin sekizlik sayma sisteminde her bir basamak 0 ile 7 arasında sayı değeri alabildiği için rakamları { {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7 } {\displaystyle {\big \}}} kümesinin elemanlarıyla belirtilir. Benzer şekilde onaltılık sayma sisteminde rakamlar 0 ile 15 arasındaki sayılardır. Bir sayı yazılırken sayıyı oluşturan rakamlar basamak değerlerine göre sıralanarak yan yana dizilirler. Bu yüzden rakamlar bireysel sembollerle ve sayılar da bu sembollerin ardışık yazılmasıyla ifade edilmektedir. Ondan fazla rakam içeren sayma sistemlerinin 9'dan büyük sayı değerine sahip rakamlarını bireysel sembollerle ifade edebilmek için genelde bu rakamlar harflerle temsil edilirler. Örneğin onaltılık sayı sisteminin rakamları { {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9, A, B, C, D, E, F } {\displaystyle {\big \}}} kümesindeki sembollerle ifade edilir. Burada A'dan F'ye harfler sırasıyla 10 ile 15 arasındaki sayıları ifade eden rakamlardır.
Rakam hanesi, basamaklı sayısal sistemlerde sayıları ("2" veya "5") temsil etmek için kullanılan kombinasyonlarda ("25" gibi) kullanılan sayısal semboldür (25 sayısı gibi).
Belirli bir sayı sisteminde, taban bir tam sayı ise, gerekli basamak sayısı daima tabanın mutlak değerine eşit olacaktır. Örneğin, ondalık sistem (taban 10) on basamak (0 ila 9 arası) içerirken, ikili (taban 2) iki basamaklıdır (0 ve 1).
Rakam ve sayı
Her farklı rakam bir sayıyı ifade eder, fakat sonsuz sayıda sembol kullanımı gerekeceğinden her sayının sadece bir rakam kullanılarak yazılabildiği bir yazı sistemi yoktur. Sayılar rakamlar ve başka semboller ("-","/", "e", karekök sembolü, pi sembolü...) kullanılarak bildirilir. Örneğin "3" rakamdır, Türk alfabesiyle "üç" olarak ifade edilen sayıyı belirtmek için kullanılır. "Elli dört" bir sayıdır "5" ve "4" rakamları kullanılarak onluk sayma sisteminde "54" olarak ifade edilir. Benzer şekilde -1, -2, -3, -4, -5, -6, -7, -8 ve -9 negatif sayılardır ancak rakam ve "-" sembolü ihtiva etmekle birlikte rakam değillerdir.
Çift ve tek rakamlar
Çift rakamlar: 0, 2, 4, 6 ve 8.
Tek rakamlar: 1, 3, 5, 7 ve 9.
bir sayının çift veya tek olduğunu bölümden kalana bakılarak belirlenebilir. çift rakamlar 2 ile bölündüklerinde 0 kalanını verirler. tek rakamlar ise 2 ile bölündüklerinde 1 kalanını verirler.
Farklı dillerde rakamlar
Batı Arap 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9
Doğu Arap ٠ ١ ٢ ٣ ٤ ٥ ٦ ٧ ٨ ٩
Bengalce ০ ১ ২ ৩ ৪ ৫ ৬ ৭ ৮ ৯
Çince
(basit) 〇 一 二 三 四 五 六 七 八 九
Çince
(kompleks) 零 壹 貳 叁 肆 伍 陸 柒 捌 玖
Çince
花碼 (huā mă) 〇 〡 〢 〣 〤 〥 〦 〧 〨 〩
Devanagari ० १ २ ३ ४ ५ ६ ७ ८ ९
Ge'ez
(Etiyopya) ፩ ፪ ፫ ፬ ፭ ፮ ፯ ፰ ፱
Gujarati ૦ ૧ ૨ ૩ ૪ ૫ ૬ ૭ ૮ ૯
Gurmukhi ੦ ੧ ੨ ੩ ੪ ੫ ੬ ੭ ੮ ੯
Kannada ೦ ೧ ೨ ೩ ೪ ೫ ೬ ೭ ೮ ೯
Khmerce ០ ១ ២ ៣ ៤ ៥ ៦ ៧ ៨ ៩
Lao ໐ ໑ ໒ ໓ ໔ ໕ ໖ ໗ ໘ ໙
Limbu ᥆ ᥇ ᥈ ᥉ ᥊ ᥋ ᥌ ᥍ ᥎ ᥏
Malayalam ൦ ൧ ൨ ൩ ൪ ൫ ൬ ൭ ൮ ൯
Moğolca ᠐ ᠑ ᠒ ᠓ ᠔ ᠕ ᠖ ᠗ ᠘ ᠙
Burmese ၀ ၁ ၂ ၃ ၄ ၅ ၆ ၇ ၈ ၉
Oriya ୦ ୧ ୨ ୩ ୪ ୫ ୬ ୭ ୮ ୯
Roman I II III IV V VI VII VIII IX
Tamilce ௦ ௧ ௨ ௩ ௪ ௫ ௬ ௭ ௮ ௯
Telugu ౦ ౧ ౨ ౩ ౪ ౫ ౬ ౭ ౮ ౯
Tayca ๐ ๑ ๒ ๓ ๔ ๕ ๖ ๗ ๘ ๙
Tibetçe ༠ ༡ ༢ ༣ ༤ ༥ ༦ ༧ ༨ ༩
Urduca ۰ ۱ ۲ ۳ ۴ ۵ ۶ ۷ ۸ ۹
[attachment=120930]
Alm. Ziffer (f), 2. Zahl (f), 3. Menge (f); Fr. 1. Chiffre (m), 2. Nombre (m), 3. Quantité (f); İng. 1. Numeral, 2. Number, 3. Quantity. Sayıları göstermek, ifâde etmek için kullanılan sembol ve harfler. 5: 2/3; -4; -6÷7 gibi. Târihçiler basit cisimlerin veya cisim gruplarının miktarlarını belirtmek, eklemek, çıkarmak için kullanılan ilk sembollerin parmak, çubuk, çakıl gibi şeyler olduğunu tahmin etmektedir.
Beş bin seneden fazla bir müddet önce Sümerli ve Kaldeliler 60 tabanına göre kullanılan sayılarını ifâde etmek için “çivişekilli” rakamlar geliştirdiler. Bunlar aynı zamanda rakamları taş tabletlere yazarak rakamları geniş ölçüde kullanan ilk toplum oldular. Bin yıl kadar sonra Mısırlılar hiyeroglif, yâni şekiller hâlinde olan rakamlar kullandılar. Bir zincir 100, bir çiçek demeti 1000 ve bir parmak 10.000 sayılarını gösteriyordu. Mısır medeniyetinin ilerlemesiyle bunlar, yazılması daha kolay, kıymet olarak daha küçük olan, toplama, çıkarma ve belirli bölme işlemleri için daha münâsip hâle geldi.
Grekler ve İbrâniler alfabelerinin harflerini rakam olarak kullandılar. Bunlar büyük sayıların ifâdesine mühim kolaylık getirdiler. İki sayısına eşit olan “beta” harfinin sol altına yazılan bir çizgi ikibin sayısını gösteriyordu. Roma rakamları da yine parmak hesabından ilham alınarak geliştirilmişti. Bu rakamlar en uzun süre kullanılan sistemlerden oldu.
Bütün bunlara rağmen Arap rakamlarına kadar hiçbir rakam sistemi, bugünkü medeniyetin meydana gelmesine yardımcı olacak nitelikte değildi. On rakamdan teşekkül eden bu sistemde en önemlisi sıfır rakamı mevcuttu. Üstelik bu on rakamın değişik şekillerde yanyana getirilmeleriyle her sayı elde edilebiliyordu. Meselâ; sıfırsız olan diğer sistemlerle 602 sayısının elde edilmesi çok zordu. Arap rakamları, üstlü ve köklü sayıların ifâdesinde de öncü oldu.
Günümüzde kullanılan modern sistem büyük ölçüde Arap sistemine dayanır. “Arap Rakamları”, devrindeki şekliyle Avrupa’ya 12. asırda geçer. Bu rakamlar ilk önceleri İspanya sınırlarını aşamadı. Ancak yüz yıl kadar sonra yavaş yavaş çevre ülkelere yayılmaya başladı. Önceleri Roma rakamlarını kullanmakta israr eden Avrupalılar, daha sonra bütün olarak Arap rakamlarını kabul ettiler. Bunlar, Avrupalıların elindeki Hint rakamlarının da tesiriyle 18. yüzyılda iyice gelişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra da bugünkü geometrik şekli aldı.
Rakam, sayıları yazılı olarak göstermeye yarayan sembollerden her biri. Pek çok dil ve kültürde kullanılan Arap kökenli rakamlar şunlardır:
0 , 1 , 2 , 3 , 4 , 5 , 6 , 7 , 8 , 9 {\displaystyle \mathbf {0} ,\mathbf {1} ,\mathbf {2} ,\mathbf {3} ,\mathbf {4} ,\mathbf {5} ,\mathbf {6} ,\mathbf {7} ,\mathbf {8} ,\mathbf {9} }
{ {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9 } {\displaystyle {\big \}}} kümesinin elemanları onluk sayma sisteminin rakamlarıdır. Bir sayının basamaklarının alabileceği sayı değerlerinin kümesi o sayma sisteminin rakamlarını oluşturur. Dolayısıyla farklı sayma sistemlerinin farklı sayıda rakamları vardır. Örneğin sekizlik sayma sisteminde her bir basamak 0 ile 7 arasında sayı değeri alabildiği için rakamları { {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7 } {\displaystyle {\big \}}} kümesinin elemanlarıyla belirtilir. Benzer şekilde onaltılık sayma sisteminde rakamlar 0 ile 15 arasındaki sayılardır. Bir sayı yazılırken sayıyı oluşturan rakamlar basamak değerlerine göre sıralanarak yan yana dizilirler. Bu yüzden rakamlar bireysel sembollerle ve sayılar da bu sembollerin ardışık yazılmasıyla ifade edilmektedir. Ondan fazla rakam içeren sayma sistemlerinin 9'dan büyük sayı değerine sahip rakamlarını bireysel sembollerle ifade edebilmek için genelde bu rakamlar harflerle temsil edilirler. Örneğin onaltılık sayı sisteminin rakamları { {\displaystyle {\big \{}} 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9, A, B, C, D, E, F } {\displaystyle {\big \}}} kümesindeki sembollerle ifade edilir. Burada A'dan F'ye harfler sırasıyla 10 ile 15 arasındaki sayıları ifade eden rakamlardır.
Rakam hanesi, basamaklı sayısal sistemlerde sayıları ("2" veya "5") temsil etmek için kullanılan kombinasyonlarda ("25" gibi) kullanılan sayısal semboldür (25 sayısı gibi).
Belirli bir sayı sisteminde, taban bir tam sayı ise, gerekli basamak sayısı daima tabanın mutlak değerine eşit olacaktır. Örneğin, ondalık sistem (taban 10) on basamak (0 ila 9 arası) içerirken, ikili (taban 2) iki basamaklıdır (0 ve 1).
Rakam ve sayı
Her farklı rakam bir sayıyı ifade eder, fakat sonsuz sayıda sembol kullanımı gerekeceğinden her sayının sadece bir rakam kullanılarak yazılabildiği bir yazı sistemi yoktur. Sayılar rakamlar ve başka semboller ("-","/", "e", karekök sembolü, pi sembolü...) kullanılarak bildirilir. Örneğin "3" rakamdır, Türk alfabesiyle "üç" olarak ifade edilen sayıyı belirtmek için kullanılır. "Elli dört" bir sayıdır "5" ve "4" rakamları kullanılarak onluk sayma sisteminde "54" olarak ifade edilir. Benzer şekilde -1, -2, -3, -4, -5, -6, -7, -8 ve -9 negatif sayılardır ancak rakam ve "-" sembolü ihtiva etmekle birlikte rakam değillerdir.
Çift ve tek rakamlar
Çift rakamlar: 0, 2, 4, 6 ve 8.
Tek rakamlar: 1, 3, 5, 7 ve 9.
bir sayının çift veya tek olduğunu bölümden kalana bakılarak belirlenebilir. çift rakamlar 2 ile bölündüklerinde 0 kalanını verirler. tek rakamlar ise 2 ile bölündüklerinde 1 kalanını verirler.
Farklı dillerde rakamlar
Batı Arap 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9
Doğu Arap ٠ ١ ٢ ٣ ٤ ٥ ٦ ٧ ٨ ٩
Bengalce ০ ১ ২ ৩ ৪ ৫ ৬ ৭ ৮ ৯
Çince
(basit) 〇 一 二 三 四 五 六 七 八 九
Çince
(kompleks) 零 壹 貳 叁 肆 伍 陸 柒 捌 玖
Çince
花碼 (huā mă) 〇 〡 〢 〣 〤 〥 〦 〧 〨 〩
Devanagari ० १ २ ३ ४ ५ ६ ७ ८ ९
Ge'ez
(Etiyopya) ፩ ፪ ፫ ፬ ፭ ፮ ፯ ፰ ፱
Gujarati ૦ ૧ ૨ ૩ ૪ ૫ ૬ ૭ ૮ ૯
Gurmukhi ੦ ੧ ੨ ੩ ੪ ੫ ੬ ੭ ੮ ੯
Kannada ೦ ೧ ೨ ೩ ೪ ೫ ೬ ೭ ೮ ೯
Khmerce ០ ១ ២ ៣ ៤ ៥ ៦ ៧ ៨ ៩
Lao ໐ ໑ ໒ ໓ ໔ ໕ ໖ ໗ ໘ ໙
Limbu ᥆ ᥇ ᥈ ᥉ ᥊ ᥋ ᥌ ᥍ ᥎ ᥏
Malayalam ൦ ൧ ൨ ൩ ൪ ൫ ൬ ൭ ൮ ൯
Moğolca ᠐ ᠑ ᠒ ᠓ ᠔ ᠕ ᠖ ᠗ ᠘ ᠙
Burmese ၀ ၁ ၂ ၃ ၄ ၅ ၆ ၇ ၈ ၉
Oriya ୦ ୧ ୨ ୩ ୪ ୫ ୬ ୭ ୮ ୯
Roman I II III IV V VI VII VIII IX
Tamilce ௦ ௧ ௨ ௩ ௪ ௫ ௬ ௭ ௮ ௯
Telugu ౦ ౧ ౨ ౩ ౪ ౫ ౬ ౭ ౮ ౯
Tayca ๐ ๑ ๒ ๓ ๔ ๕ ๖ ๗ ๘ ๙
Tibetçe ༠ ༡ ༢ ༣ ༤ ༥ ༦ ༧ ༨ ༩
Urduca ۰ ۱ ۲ ۳ ۴ ۵ ۶ ۷ ۸ ۹
[attachment=120930]
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
