MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
|
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,306 » Forum posts: 5,910 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Tevafuk Ne Demektir - Tesadüf ile Tevafuk Arasındaki Fark
Mana Olarak Tesadüf
Tesadüf sözlükte “rastlantı, rast gelmek, kendiliğinden olmak” gibi manalara gelir. Tevafuk ise, İlâhî iradenin bir şeyi diğer bir şeye denk getirmesi, Allah’ın bir şeyle diğer şeyleri hoş ve zarif biçimde uyumlu kılması gibi manalara geliyor.
Tesadüfte bir başıboşluk ve başıbozukluk vardır. Tevafukta ise İlâhî kudrete sımsıkı bağlılık esastır.
“Tesadüf nedir? Tevafuk nedir? Arasındaki farklar nelerdir?”
Tesadüf, felsefede her şeyin bir rastlantı sonucu meydana geldiğini, İlâhî iradenin söz konusu olmadığını savunan ateist görüşün en temel kavramıdır. Tevafuk ise her şeyin İlâhî iradeye bağlı olarak meydana geldiğini, hiçbir şeyin rastlantı olmadığını, kâinatta rastlantıya ve tesadüfe asla yer olmadığını ifade eden Kur’ân hikmetine bağlı bir kavramdır.
Tesadüf ayyaşlığı, serseriliği, hedefsizliği, kararsızlığı, rast geleliği ifade eder.
Tevafuk ise İlâhî iradeyi tanımayı, inanmayı ve teslim olmayı ifade eder.
Tesadüf, Tabiat ve Şirk
Bizim bilincimiz dışında olmakla beraber, Allah’ın iradesi çerçevesinde gelişen olaylar serisinin bir tanesine bile “tesadüf” denmesine Risale-i Nur şiddetle karşı çıkar; bunu küfürle eş sayar ve böyle tesadüfe ancak “serseri” lâkabını uygun bulur.1 Âlemde her şey o kadar Allah’ın iradesine bağlıdır ki; hiçbir şekilde “âlemde tesadüfe yer yoktur.”
Bediüzzaman (ra); “tesadüfü, tabiatı ve şirki” aynı paralelde ele alır; bu üç mücrim kavramı bir fesat şebekesi olarak değerlendirir ve bu şebekenin İslâm âleminden ihraç edilmesi ile ilgili verilen kararı Risale-i Nur’un infaz ettiğini beyan eder.2 Tesadüfün yalnızca bir vehimden ibaret olduğunu, Sâniin kast ve iradesi ispat edildiği takdirde ise bu vehmin ortadan kalkacağını; tabiat olaylarının hiçbir şekilde tesadüf oyuncağı olamayacağını3; Kadîr, Hakîm, Basîr ve Alîm olan Cenâb-ı Hakk’ın işine “tesadüf”ün karışamayacağını4 yine Risale-i Nur izah ve ispat eder.
Tesadüf Bir Perdeden İbarettir
Bediüzzaman’ın zengin dağarcığında, İlâhî iradeye teslimi ifade eden tevafuk kelimesi aynen kabul görmüş, tesadüf kelimesi ise ihtida etmiştir.
Risale-i Nur’da tesadüf tarifi şöyledir: “Tesadüf ise; cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlâhiye’nin perdesidir.”5
Demek tesadüf kelimesini, İlâhî hikmeti ve iradeyi reddeden bir kavram olarak değil; bizim cahilliğimizi örten bir perde olarak kullanabiliriz.
Çünkü bizim “tesadüf” diye nitelediğimiz şey, Allah’ın iradesiyle kuşatılmış ve yaratılmıştır. Esbab nasıl Allah’ın kudretine perdeden başka bir şey değilse6; tesadüf de Allah’ın hikmetine perdeden başka bir şey değildir.
O halde; “tesadüf” veya “rastlamak” kelimesini tamamen bizim bilinç kapsamımız çerçevesinde, bizim boyutlarımız içinde kalmak şartıyla kullanabiliriz. Ancak hiçbir şekilde eşyanın bir başıbozuk düzenin eseri olduğu manasında kullanmamalıyız.
Meselâ, arkadaşımız ile bir caddede bilincimiz dışında karşılaşmak, Allah’ın iradesi çerçevesinde meydana gelmesine karşılık; bizim irademize göre bir tesadüftür. Burada; bize göre tesadüf olan karşılaşmanın, Allah’ın iradesiyle tanzim olunan bir tevafuktan başka bir şey olmadığını bilerek ve iman ederek, “arkadaşıma rastladım” diyebiliriz.
Nitekim Risale-i Nur’da, “tesadüf” kelimesi, bizim kendi irademize nispet edilerek günlük dilde kullanılmıştır.
Meselâ; Emirdağ Lâhikasında: “Ehl-i siyasete hiç bakmadığım halde, bu gün tesadüfen kulağıma girdi ki; bazı camileri kaldırmak için bir mecliste, bir kısım dinsiz mebuslar çalışmışlar.”7;
Mesnevî’de: “Pek çok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim.”8 Sadece iki örnektir.
Bu durumda; tesadüf kelimesini günlük dilimizde kullanırken “Tevhid inancını” örselememeye dikkat etmemiz yeterlidir.
Dipnotlar:
1- Bakınız: Şuâlar, s.142, 522; Lem’alar, s. 335; Mesnevî-i Nuriye, s. 205.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 152.
3- Sözler, s. 157.
4- Sözler, s. 180.
5- Sözler, s. 619; Mesnevî-i Nuriye, s. 13.
6- Sözler, s. 619; Mesnevî-i Nuriye, s..13.
7- Emirdağ Lâhikası, s. 166, 2. haşiye.
8- Mesnevî-i Nuriye, s. 44.
Mana Olarak Tesadüf
Tesadüf sözlükte “rastlantı, rast gelmek, kendiliğinden olmak” gibi manalara gelir. Tevafuk ise, İlâhî iradenin bir şeyi diğer bir şeye denk getirmesi, Allah’ın bir şeyle diğer şeyleri hoş ve zarif biçimde uyumlu kılması gibi manalara geliyor.
Tesadüfte bir başıboşluk ve başıbozukluk vardır. Tevafukta ise İlâhî kudrete sımsıkı bağlılık esastır.
“Tesadüf nedir? Tevafuk nedir? Arasındaki farklar nelerdir?”
Tesadüf, felsefede her şeyin bir rastlantı sonucu meydana geldiğini, İlâhî iradenin söz konusu olmadığını savunan ateist görüşün en temel kavramıdır. Tevafuk ise her şeyin İlâhî iradeye bağlı olarak meydana geldiğini, hiçbir şeyin rastlantı olmadığını, kâinatta rastlantıya ve tesadüfe asla yer olmadığını ifade eden Kur’ân hikmetine bağlı bir kavramdır.
Tesadüf ayyaşlığı, serseriliği, hedefsizliği, kararsızlığı, rast geleliği ifade eder.
Tevafuk ise İlâhî iradeyi tanımayı, inanmayı ve teslim olmayı ifade eder.
Tesadüf, Tabiat ve Şirk
Bizim bilincimiz dışında olmakla beraber, Allah’ın iradesi çerçevesinde gelişen olaylar serisinin bir tanesine bile “tesadüf” denmesine Risale-i Nur şiddetle karşı çıkar; bunu küfürle eş sayar ve böyle tesadüfe ancak “serseri” lâkabını uygun bulur.1 Âlemde her şey o kadar Allah’ın iradesine bağlıdır ki; hiçbir şekilde “âlemde tesadüfe yer yoktur.”
Bediüzzaman (ra); “tesadüfü, tabiatı ve şirki” aynı paralelde ele alır; bu üç mücrim kavramı bir fesat şebekesi olarak değerlendirir ve bu şebekenin İslâm âleminden ihraç edilmesi ile ilgili verilen kararı Risale-i Nur’un infaz ettiğini beyan eder.2 Tesadüfün yalnızca bir vehimden ibaret olduğunu, Sâniin kast ve iradesi ispat edildiği takdirde ise bu vehmin ortadan kalkacağını; tabiat olaylarının hiçbir şekilde tesadüf oyuncağı olamayacağını3; Kadîr, Hakîm, Basîr ve Alîm olan Cenâb-ı Hakk’ın işine “tesadüf”ün karışamayacağını4 yine Risale-i Nur izah ve ispat eder.
Tesadüf Bir Perdeden İbarettir
Bediüzzaman’ın zengin dağarcığında, İlâhî iradeye teslimi ifade eden tevafuk kelimesi aynen kabul görmüş, tesadüf kelimesi ise ihtida etmiştir.
Risale-i Nur’da tesadüf tarifi şöyledir: “Tesadüf ise; cehlimizi örten gizli bir hikmet-i İlâhiye’nin perdesidir.”5
Demek tesadüf kelimesini, İlâhî hikmeti ve iradeyi reddeden bir kavram olarak değil; bizim cahilliğimizi örten bir perde olarak kullanabiliriz.
Çünkü bizim “tesadüf” diye nitelediğimiz şey, Allah’ın iradesiyle kuşatılmış ve yaratılmıştır. Esbab nasıl Allah’ın kudretine perdeden başka bir şey değilse6; tesadüf de Allah’ın hikmetine perdeden başka bir şey değildir.
O halde; “tesadüf” veya “rastlamak” kelimesini tamamen bizim bilinç kapsamımız çerçevesinde, bizim boyutlarımız içinde kalmak şartıyla kullanabiliriz. Ancak hiçbir şekilde eşyanın bir başıbozuk düzenin eseri olduğu manasında kullanmamalıyız.
Meselâ, arkadaşımız ile bir caddede bilincimiz dışında karşılaşmak, Allah’ın iradesi çerçevesinde meydana gelmesine karşılık; bizim irademize göre bir tesadüftür. Burada; bize göre tesadüf olan karşılaşmanın, Allah’ın iradesiyle tanzim olunan bir tevafuktan başka bir şey olmadığını bilerek ve iman ederek, “arkadaşıma rastladım” diyebiliriz.
Nitekim Risale-i Nur’da, “tesadüf” kelimesi, bizim kendi irademize nispet edilerek günlük dilde kullanılmıştır.
Meselâ; Emirdağ Lâhikasında: “Ehl-i siyasete hiç bakmadığım halde, bu gün tesadüfen kulağıma girdi ki; bazı camileri kaldırmak için bir mecliste, bir kısım dinsiz mebuslar çalışmışlar.”7;
Mesnevî’de: “Pek çok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim.”8 Sadece iki örnektir.
Bu durumda; tesadüf kelimesini günlük dilimizde kullanırken “Tevhid inancını” örselememeye dikkat etmemiz yeterlidir.
Dipnotlar:
1- Bakınız: Şuâlar, s.142, 522; Lem’alar, s. 335; Mesnevî-i Nuriye, s. 205.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 152.
3- Sözler, s. 157.
4- Sözler, s. 180.
5- Sözler, s. 619; Mesnevî-i Nuriye, s. 13.
6- Sözler, s. 619; Mesnevî-i Nuriye, s..13.
7- Emirdağ Lâhikası, s. 166, 2. haşiye.
8- Mesnevî-i Nuriye, s. 44.
Abdestli Olduğunu Unutmak Abdesti Bozar mı?
Abdestte şüphe ne demek
Sual: Hanefi’de ve Maliki'de abdesti bozan şüphe nedir? Hangi şüpheler abdesti bozmaz? Abdestinin bozulduğunda şüphe eden veya abdestli olduğunu unutan kimse, daha sonra abdestinin olduğunu hatırlasa yine önceki şüpheden dolayı abdesti bozulmuş olur mu?
CEVAP
Daha sonra bozulmadığını hatırlarsa Maliki’de de bozulmamış olur.
Hanefi’de, abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması gerekir.
Maliki’de, abdest alıp almadığını hatırlamazsa, abdesti yok kabul edilir. Daha sonra abdesti olduğunu hatırlarsa yine abdesti var demektir. Yani abdestli olduğunu unutmak abdesti bozmuş olmaz. Yine Maliki’de abdestini bozup bozmadığını kesin olarak bilemiyorsa, şüphe içinde ise yeniden abdest alması gerekir.
Abdestli olduğunu unutmak
Sual: Abdestli olduğumuzu hep hatırda tutmak mı gerekir? Bir işle meşgul olunca abdestli olduğumuzu da unutuyoruz. Unutunca abdestimiz bozulmuş mu olur?
CEVAP
Hayır, unutmakla abdest bozulmuş olmaz. Zaten hep hatırda tutmak imkânsızdır.
Bir kimse, abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdestini bozduktan sonra abdest aldığını hatırlamasa, abdest alması gerekir.
Unutmak bozmaz
Sual: Bir kimse abdest aldığını biliyor. Aradan saatler geçiyor. Sonra diyor ki ben abdestimi unuttum. Hanefi ve Maliki’de bu kimsenin abdesti var mıdır?
CEVAP
Abdestli olduğunu unutmak her iki mezhepte de abdesti bozmaz. Yani o kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozmadığını biliyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması Hanefi’de de, Maliki’de de abdestine zarar vermez.
Abdest aldığında şüphe eden
Sual: Abdest alırken, bazı yerleri yıkamadığı hatırına gelen, elbisesine, bedenine idrar sıçradığını, kullandığı eşyanın pis olduğunu zanneden ve abdestinin olup olmadığında şüphe eden kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Halebî-i kebîrde deniyor ki:
“Abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması lazım olur. Abdest arasında, bazı yerini yıkadığında şüphe ederse, sadece orasını yıkar. Abdest aldıktan sonra şüphe ederse, yıkamak lazım değildir. Abdest aldıktan sonra, üzerinde yaşlık gören, idrar mı, su mu şüphe etse, ilk olarak başına geldi ise, yeniden abdest alır. Birkaç defa, böyle şüphe etti ise, şeytanın vesvesesi olduğu anlaşılır ve abdesti tazelemez. Vesveseyi önlemek için, abdest aldıktan sonra, donuna, peştamalına su serpilmesi Kimyâ-yı saâdet kitabında da yazılıdır. Kap, kacak, elbise, bedenin, suyun, kuyunun, havuzun ve cahillerin, kafirlerin hazırladığı yağ, ekmek, elbise, yemek vesairenin pis olmasında şüphe etse, temiz kabul edilir.”
Abdest aldığını hatırlayan ama bozulup bozulmadığını hatırlamayan kimse, abdestli mi sayılır, yoksa abdest alması gerekir mi?
Hanefi ve Şafi mezhebine göre hüküm nedir?
İster Hanefi ister Şafi olsun, Abdest aldığını kesin olarak bilen, ancak aldıktan sonra hades (abdestsizlik) halinin meydana gelip gelmediği hususunda şüpheye düşen kişinin bu şüpheden dolayı abdesti bozulmaz ve abdesti var demektir.
Diğer taraftan, bir kimse abdestinin bozulduğunu kesin olarak hatırlar da bozulduktan sonra abdest alıp almadığı hususunda tereddüt ederse, abdestsiz sayılır ve abdesti yok demektir.
Bu durumların özeti aslında kısaca şudur; kesin olarak bilinen bir şey, şüphe ile ortadan kalkmaz.
Demek ki, her iki mezhebe göre de, bir kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozduğunu bilmiyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması abdestine zarar vermez.
“Unutmak abdesti bozar mı? Neden?”
Unutmak abdesti bozmaz. Abdest aldığını kesin bilen birisi, abdestli iken abdestini bozmadığını hatırlıyorsa, abdesti var demektir. Bu abdestle namaz kılabilir.
Fakat abdest alıp almadığını hatırlamayan birisinin abdesti yok hükmündedir; bu kişi abdest alması gerekir.
Abdestte şüphe ne demek
Sual: Hanefi’de ve Maliki'de abdesti bozan şüphe nedir? Hangi şüpheler abdesti bozmaz? Abdestinin bozulduğunda şüphe eden veya abdestli olduğunu unutan kimse, daha sonra abdestinin olduğunu hatırlasa yine önceki şüpheden dolayı abdesti bozulmuş olur mu?
CEVAP
Daha sonra bozulmadığını hatırlarsa Maliki’de de bozulmamış olur.
Hanefi’de, abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması gerekir.
Maliki’de, abdest alıp almadığını hatırlamazsa, abdesti yok kabul edilir. Daha sonra abdesti olduğunu hatırlarsa yine abdesti var demektir. Yani abdestli olduğunu unutmak abdesti bozmuş olmaz. Yine Maliki’de abdestini bozup bozmadığını kesin olarak bilemiyorsa, şüphe içinde ise yeniden abdest alması gerekir.
Abdestli olduğunu unutmak
Sual: Abdestli olduğumuzu hep hatırda tutmak mı gerekir? Bir işle meşgul olunca abdestli olduğumuzu da unutuyoruz. Unutunca abdestimiz bozulmuş mu olur?
CEVAP
Hayır, unutmakla abdest bozulmuş olmaz. Zaten hep hatırda tutmak imkânsızdır.
Bir kimse, abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdestini bozduktan sonra abdest aldığını hatırlamasa, abdest alması gerekir.
Unutmak bozmaz
Sual: Bir kimse abdest aldığını biliyor. Aradan saatler geçiyor. Sonra diyor ki ben abdestimi unuttum. Hanefi ve Maliki’de bu kimsenin abdesti var mıdır?
CEVAP
Abdestli olduğunu unutmak her iki mezhepte de abdesti bozmaz. Yani o kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozmadığını biliyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması Hanefi’de de, Maliki’de de abdestine zarar vermez.
Abdest aldığında şüphe eden
Sual: Abdest alırken, bazı yerleri yıkamadığı hatırına gelen, elbisesine, bedenine idrar sıçradığını, kullandığı eşyanın pis olduğunu zanneden ve abdestinin olup olmadığında şüphe eden kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Konu ile alakalı olarak Halebî-i kebîrde deniyor ki:
“Abdest aldığını bilip, sonra bozulduğunda şüphe ederse, abdesti var kabul edilir. Abdesti bozulduğunu bilip, sonra abdest aldığında şüphe ederse, abdest alması lazım olur. Abdest arasında, bazı yerini yıkadığında şüphe ederse, sadece orasını yıkar. Abdest aldıktan sonra şüphe ederse, yıkamak lazım değildir. Abdest aldıktan sonra, üzerinde yaşlık gören, idrar mı, su mu şüphe etse, ilk olarak başına geldi ise, yeniden abdest alır. Birkaç defa, böyle şüphe etti ise, şeytanın vesvesesi olduğu anlaşılır ve abdesti tazelemez. Vesveseyi önlemek için, abdest aldıktan sonra, donuna, peştamalına su serpilmesi Kimyâ-yı saâdet kitabında da yazılıdır. Kap, kacak, elbise, bedenin, suyun, kuyunun, havuzun ve cahillerin, kafirlerin hazırladığı yağ, ekmek, elbise, yemek vesairenin pis olmasında şüphe etse, temiz kabul edilir.”
Abdest aldığını hatırlayan ama bozulup bozulmadığını hatırlamayan kimse, abdestli mi sayılır, yoksa abdest alması gerekir mi?
Hanefi ve Şafi mezhebine göre hüküm nedir?
İster Hanefi ister Şafi olsun, Abdest aldığını kesin olarak bilen, ancak aldıktan sonra hades (abdestsizlik) halinin meydana gelip gelmediği hususunda şüpheye düşen kişinin bu şüpheden dolayı abdesti bozulmaz ve abdesti var demektir.
Diğer taraftan, bir kimse abdestinin bozulduğunu kesin olarak hatırlar da bozulduktan sonra abdest alıp almadığı hususunda tereddüt ederse, abdestsiz sayılır ve abdesti yok demektir.
Bu durumların özeti aslında kısaca şudur; kesin olarak bilinen bir şey, şüphe ile ortadan kalkmaz.
Demek ki, her iki mezhebe göre de, bir kimse abdest aldığını hatırlıyorsa ve abdestini bozduğunu bilmiyorsa, abdestli olduğunu unutmuş olması abdestine zarar vermez.
“Unutmak abdesti bozar mı? Neden?”
Unutmak abdesti bozmaz. Abdest aldığını kesin bilen birisi, abdestli iken abdestini bozmadığını hatırlıyorsa, abdesti var demektir. Bu abdestle namaz kılabilir.
Fakat abdest alıp almadığını hatırlamayan birisinin abdesti yok hükmündedir; bu kişi abdest alması gerekir.
Abdest alırken parmak aralarını hilallemek
Abdest alırken parmak aralarını hilallemek şart mıdır?Parmak aralarını hilallemeden alınan abdest kabul olur mu?
Abdest alırken parmak aralarınını hilallemek abdestin sünnetlerindendir.Yani sünnet olması demek yapıldığı taktirde sahibini mükafatlandırır, terk edildiği taktirde de sahibini kınanmayı gerektirir demektir.
Abdestte el ve ayak parmaklarının hilallemek suyun el ve ayaklara tamamen ulaşmasını sağlar ki,iğne ucu kadar yer bırakmadan elleri ve ayakları yıkamak farzdır.Hatta geniş olan yüzüğü oynatmakta gerekir.dar olan yüzüğü de suyun ulaşmasına mani olacağı için çıkarmak gerekir.
Abdest alırken parmak aralarını hilallemek ile alakalı Peygamber Efendimiz(s.a.v.)" Kimki parmak aralarını hilallemeyi terk ederse, kıyamet günü parmakları ateşle hilallenir" buyurmuştur.
Parmaklan hilâllamakdır. Yâni iki elinin ve iki ayağının parmaklarını üçer kere yıkadıktan sonra hilâllamakdır. İki ellerde hi-lâllamanın keyfiyeti, ikisinin parmaklannı birbirine kenetlemektir ayakta hilallemenin keyfiyeti; sol elinin küçük parmağı ile sağ ayağının altından ve küçük parmağından başlayıp sıra ile sol ayağının küçük parmağında hilâllemeyi bitirmektir.
Namaz abdesti alırken meselâ ayak yıkarken topuklar dâhil yıkıyoruz… Burada ıslanmak şartıyla parmak araları mesh edilmeden su teması kâfi midir?
Abdest esnasında elleri ve ayakları yıkarken parmak aralarını hilâllemek sünnettir. Hilâllemeden su teması sağlıklı biçimde sağlanabilirse, farziyet tamamlanmış olur. Hilâlleme sünneti yapılmamış olarak abdest tamamdır.
Abdest alırken parmak aralarını hilallemek şart mıdır?Parmak aralarını hilallemeden alınan abdest kabul olur mu?
Abdest alırken parmak aralarınını hilallemek abdestin sünnetlerindendir.Yani sünnet olması demek yapıldığı taktirde sahibini mükafatlandırır, terk edildiği taktirde de sahibini kınanmayı gerektirir demektir.
Abdestte el ve ayak parmaklarının hilallemek suyun el ve ayaklara tamamen ulaşmasını sağlar ki,iğne ucu kadar yer bırakmadan elleri ve ayakları yıkamak farzdır.Hatta geniş olan yüzüğü oynatmakta gerekir.dar olan yüzüğü de suyun ulaşmasına mani olacağı için çıkarmak gerekir.
Abdest alırken parmak aralarını hilallemek ile alakalı Peygamber Efendimiz(s.a.v.)" Kimki parmak aralarını hilallemeyi terk ederse, kıyamet günü parmakları ateşle hilallenir" buyurmuştur.
Parmaklan hilâllamakdır. Yâni iki elinin ve iki ayağının parmaklarını üçer kere yıkadıktan sonra hilâllamakdır. İki ellerde hi-lâllamanın keyfiyeti, ikisinin parmaklannı birbirine kenetlemektir ayakta hilallemenin keyfiyeti; sol elinin küçük parmağı ile sağ ayağının altından ve küçük parmağından başlayıp sıra ile sol ayağının küçük parmağında hilâllemeyi bitirmektir.
Namaz abdesti alırken meselâ ayak yıkarken topuklar dâhil yıkıyoruz… Burada ıslanmak şartıyla parmak araları mesh edilmeden su teması kâfi midir?
Abdest esnasında elleri ve ayakları yıkarken parmak aralarını hilâllemek sünnettir. Hilâllemeden su teması sağlıklı biçimde sağlanabilirse, farziyet tamamlanmış olur. Hilâlleme sünneti yapılmamış olarak abdest tamamdır.
Mahşerde insanlar çıplak mı olacaklar?
1- Mahşerde insanlar çıplak mı olacaklar?
2- Cehennem şu an mevcut mudur? Yoksa sonradan, dünya sekenesi ile birlikte içindeki Cehennem-i sugrayı dökünce mi yaratılacaktır?”
Mahşerde Kıyafetimiz
Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Sizler kıyamet günü ayakkabısız, çıplak ve sünnetsiz olarak haşir meydanında toplanacaksınız.”
Bunun üzerine Hazret-i Âişe (ra) sordu:
“Birbirimize bakmaz mıyız?”
Peygamber Efendimiz (asm) Abese Sûresi’nde geçen bir âyeti okudu:
“O gün herkesin işi başından aşkındır.”1 buyurdu.2
Bu hadiste geçen çıplaklık terimini Bediüzzaman sun’î elbiselerden çıplak olmak, yani dünyada giydiği kumaş veya deri elbiseden üryan olmak olarak yorumluyor. Bediüzzaman kıyamet günü için fıtrî elbise mefhumu üzerinde duruyor. Nasıl ki ağaçların kabuk gibi kendi cinsinden, hayvanların da deri, kuyruk, kıl ve yün gibi kendi cinsinden fıtrî elbiseleri vardır. Ağaçlar ve hayvanlar sun’î elbiselerden üryandırlar; ama fıtrî elbiseleriyle yaratılırlar. İnsanların da kıyamet günü sun’î elbiselerden üryan olacağı, ama fıtrî elbiselerle yaratılacağı anlaşılıyor.
Bu durumu, hikmetiyle beraber Bediüzzaman şöyle izah ediyor: “Cenâb-ı Hak, insandan başka zîruh mahlûkatına fıtrî birer libas giydirdiği gibi, meydan-ı haşirde sun’î libaslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libas giydirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır. Dünyada sun’î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî bir libas giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa, muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan, şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nispeten bir maskara olur, manen onları güldürür. Meydan-ı haşirde o hikmet ve münasebet yok; o liste de olmaması lâzım gelir.”3
Cehennem Şu An Mevcut mudur?
Cennet de, Cehennem de yaratılmışlardır ve şu an mevcutturlar. Kur’ân şu an var olan bir Cennet’ten ve Cehennem’den bahsediyor. “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”4 Âyetinde geçen “üıddet” (=hazırlandı) fiilinin mazi sığasında gelmesi İmam-ı Gazali’ye ve birçok Ehl-i Sünnet ulemasına göre bunun bir delilidir.5
Ehl-i Sünnetin görüşü böyledir. Mutezile gibi bazı batıl fırkalar ise Cehennem’in sonradan yaratılacağı görüşündedirler. Mutezilenin yanlış kanaatte olduğunu söyleyen Bediüzzaman, bu alanda net bir keşif de ortaya koyar: Gökyüzündeki yıldızlar nur’u Cennet’ten, nar’ı da Cehennem’den alıyorlar.6 Yani yıldızlar hem Cennet’e, hem Cehennem’e bakıyorlar.7 Dolayısıyla şu an bize ulaşan aydınlık Cennet’ten, ateş de Cehennem’den geliyor denilebilir.
Ancak Bedîüzzaman (ra), Cehennem’in şu an son şeklini almadığını; 8 kâinatın, zıtlıkları sebebiyle kıyamet kopmasıyla tasfiye ve arındırma ameliyatına uğrayacağını; kötülük, karanlık ve şerlerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyilik, nur ve hayırların diğer tarafa çekilmesiyle de Cennet’in tamamlanacağını ifade ediyor.9
Cehennem-i Suğra Gerçeği
Dünyanın çekirdeğinde Cehennem-i Suğra bulunmaktadır. Cehennem-i suğranın gazabı bazen yeryüzünde bize kadar ulaşılabilmektedir. Yani yeryüzü halkının ateşle, yangınla, sıcakla, hararetle, volkanik lavlarla, yazın şiddetli sıcağıyla cezalandırılması ve kimi ehl-i kabrin uğradığı azap Cehennem-i suğra’nın eliyle olmaktadır. Tarihte Hazret-i Salih (as) kavmi olan Semudluların ateş cezasına uğraması, Pompei’nin ve Hazret-i Lut (as) kavminin volkanik lavlarla ceza görmesi Cehennemin dünyaya ulaşan nefesi olmuştur. Hadiste yazın şiddetli sıcağı bile Cehennemden bir nefes10 olarak ifade edilmiştir.
Bediüzzaman diyor ki: “Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâya ait çok vezâifi, dünyada ve âlem-i berzahta görmüş ve ehâdislerle işaret edilmiştir.”11
Âhiret âleminde ise dünya küresi, üzerinde yaşayan insanları haşir meydanına; içinde kaynayan Cehennem-i suğrayı ise Cehennem-i kübraya teslim edecek; kendisi de âhiretten bir menzil olacaktır.
DUÂ
Allah’ım! Beni, annemi, babamı, sevdiklerimi, kardeşlerimi, şu an bu duâyı okuyup âmin diyenleri ve bütün mü’minleri Cehennem’in suğrasından da, kübrasından da muhafaza eyle! Günahlarımızı bağışla! Bizi kulluğundan ırak eyleme! Âmin.
Dipnotlar:
1- Abese Sûresi, 37.
2- Tirmizî, Tefsir, Abese, (3329.
3- Mektubat, s. 373.
4- Âl-i İmrân Sûresi, 131.
5- İhyâ, 1/296.
6- Mektûbât, s. 15.
7- a.g.e. s. 25.
8- Mektûbât, s. 15.
9- İşârâtü’l-İ’câz, s. 194.
10- Buharî, 1:142,162.
11- Mektubat, s. 15.
1- Mahşerde insanlar çıplak mı olacaklar?
2- Cehennem şu an mevcut mudur? Yoksa sonradan, dünya sekenesi ile birlikte içindeki Cehennem-i sugrayı dökünce mi yaratılacaktır?”
Mahşerde Kıyafetimiz
Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Sizler kıyamet günü ayakkabısız, çıplak ve sünnetsiz olarak haşir meydanında toplanacaksınız.”
Bunun üzerine Hazret-i Âişe (ra) sordu:
“Birbirimize bakmaz mıyız?”
Peygamber Efendimiz (asm) Abese Sûresi’nde geçen bir âyeti okudu:
“O gün herkesin işi başından aşkındır.”1 buyurdu.2
Bu hadiste geçen çıplaklık terimini Bediüzzaman sun’î elbiselerden çıplak olmak, yani dünyada giydiği kumaş veya deri elbiseden üryan olmak olarak yorumluyor. Bediüzzaman kıyamet günü için fıtrî elbise mefhumu üzerinde duruyor. Nasıl ki ağaçların kabuk gibi kendi cinsinden, hayvanların da deri, kuyruk, kıl ve yün gibi kendi cinsinden fıtrî elbiseleri vardır. Ağaçlar ve hayvanlar sun’î elbiselerden üryandırlar; ama fıtrî elbiseleriyle yaratılırlar. İnsanların da kıyamet günü sun’î elbiselerden üryan olacağı, ama fıtrî elbiselerle yaratılacağı anlaşılıyor.
Bu durumu, hikmetiyle beraber Bediüzzaman şöyle izah ediyor: “Cenâb-ı Hak, insandan başka zîruh mahlûkatına fıtrî birer libas giydirdiği gibi, meydan-ı haşirde sun’î libaslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libas giydirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır. Dünyada sun’î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî bir libas giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa, muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan, şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nispeten bir maskara olur, manen onları güldürür. Meydan-ı haşirde o hikmet ve münasebet yok; o liste de olmaması lâzım gelir.”3
Cehennem Şu An Mevcut mudur?
Cennet de, Cehennem de yaratılmışlardır ve şu an mevcutturlar. Kur’ân şu an var olan bir Cennet’ten ve Cehennem’den bahsediyor. “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”4 Âyetinde geçen “üıddet” (=hazırlandı) fiilinin mazi sığasında gelmesi İmam-ı Gazali’ye ve birçok Ehl-i Sünnet ulemasına göre bunun bir delilidir.5
Ehl-i Sünnetin görüşü böyledir. Mutezile gibi bazı batıl fırkalar ise Cehennem’in sonradan yaratılacağı görüşündedirler. Mutezilenin yanlış kanaatte olduğunu söyleyen Bediüzzaman, bu alanda net bir keşif de ortaya koyar: Gökyüzündeki yıldızlar nur’u Cennet’ten, nar’ı da Cehennem’den alıyorlar.6 Yani yıldızlar hem Cennet’e, hem Cehennem’e bakıyorlar.7 Dolayısıyla şu an bize ulaşan aydınlık Cennet’ten, ateş de Cehennem’den geliyor denilebilir.
Ancak Bedîüzzaman (ra), Cehennem’in şu an son şeklini almadığını; 8 kâinatın, zıtlıkları sebebiyle kıyamet kopmasıyla tasfiye ve arındırma ameliyatına uğrayacağını; kötülük, karanlık ve şerlerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyilik, nur ve hayırların diğer tarafa çekilmesiyle de Cennet’in tamamlanacağını ifade ediyor.9
Cehennem-i Suğra Gerçeği
Dünyanın çekirdeğinde Cehennem-i Suğra bulunmaktadır. Cehennem-i suğranın gazabı bazen yeryüzünde bize kadar ulaşılabilmektedir. Yani yeryüzü halkının ateşle, yangınla, sıcakla, hararetle, volkanik lavlarla, yazın şiddetli sıcağıyla cezalandırılması ve kimi ehl-i kabrin uğradığı azap Cehennem-i suğra’nın eliyle olmaktadır. Tarihte Hazret-i Salih (as) kavmi olan Semudluların ateş cezasına uğraması, Pompei’nin ve Hazret-i Lut (as) kavminin volkanik lavlarla ceza görmesi Cehennemin dünyaya ulaşan nefesi olmuştur. Hadiste yazın şiddetli sıcağı bile Cehennemden bir nefes10 olarak ifade edilmiştir.
Bediüzzaman diyor ki: “Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâya ait çok vezâifi, dünyada ve âlem-i berzahta görmüş ve ehâdislerle işaret edilmiştir.”11
Âhiret âleminde ise dünya küresi, üzerinde yaşayan insanları haşir meydanına; içinde kaynayan Cehennem-i suğrayı ise Cehennem-i kübraya teslim edecek; kendisi de âhiretten bir menzil olacaktır.
DUÂ
Allah’ım! Beni, annemi, babamı, sevdiklerimi, kardeşlerimi, şu an bu duâyı okuyup âmin diyenleri ve bütün mü’minleri Cehennem’in suğrasından da, kübrasından da muhafaza eyle! Günahlarımızı bağışla! Bizi kulluğundan ırak eyleme! Âmin.
Dipnotlar:
1- Abese Sûresi, 37.
2- Tirmizî, Tefsir, Abese, (3329.
3- Mektubat, s. 373.
4- Âl-i İmrân Sûresi, 131.
5- İhyâ, 1/296.
6- Mektûbât, s. 15.
7- a.g.e. s. 25.
8- Mektûbât, s. 15.
9- İşârâtü’l-İ’câz, s. 194.
10- Buharî, 1:142,162.
11- Mektubat, s. 15.
Abdest ve Necaset
Namaz kılarken elbiselerin temiz olması takvaya en uygun olanıdır. Ancak yemek sıçraması veya necis olmayan bir şeyin elbiseye değmesi namaza mani değildir. Bu elbise ile namaz kılınabilir. Vesveseye düşmeye gerek yoktur.
Eğer elbiseye necaset bulaşmışsa ve bunun miktarı az ise, bununla da namaz kılınabilir.
Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitaplarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:
1. Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),
2. Hafif Necaset (Necaset-i Hafife)
Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.
Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.
Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?
Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa, namaza mâni olmaz; çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.
Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur. Peygamber Efendimiz (asm),
"Temizlik îmandandır."(Müslim, Taharet 1; Darimi, Vudu 2; Müsned, V/342, 344; Acluni, Keşfu'l-Hafa, 291)
buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.
Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.
Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?
Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:
Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.
Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.
Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.
“Anne bebeğinin altını temizlerken eline bulaşan çocuğun idrarı ve dışkısı annenin abdestini bozar mı?”
Abdestli iken elimize veya bedenimize bulaşan necaset abdestimizi bozmaz. Fakat bu necaseti temizlemeden namaz kılmamız mümkün olmaz. Yani elimizdeki necaset abdestli bulunmamıza değil, namaz kılmamıza engeldir.
Dolayısıyla abdestimiz başka şekilde bozulmamış ise, elimizi yıkamak suretiyle namazımız kılabiliriz.
Namaz kılarken elbiselerin temiz olması takvaya en uygun olanıdır. Ancak yemek sıçraması veya necis olmayan bir şeyin elbiseye değmesi namaza mani değildir. Bu elbise ile namaz kılınabilir. Vesveseye düşmeye gerek yoktur.
Eğer elbiseye necaset bulaşmışsa ve bunun miktarı az ise, bununla da namaz kılınabilir.
Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitaplarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:
1. Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),
2. Hafif Necaset (Necaset-i Hafife)
Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.
Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.
Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?
Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa, namaza mâni olmaz; çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.
Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur. Peygamber Efendimiz (asm),
"Temizlik îmandandır."(Müslim, Taharet 1; Darimi, Vudu 2; Müsned, V/342, 344; Acluni, Keşfu'l-Hafa, 291)
buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.
Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.
Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?
Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:
Galiz necaset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.
Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.
Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin -eğer mümkünse- yok edilmesi sünnettir.
“Anne bebeğinin altını temizlerken eline bulaşan çocuğun idrarı ve dışkısı annenin abdestini bozar mı?”
Abdestli iken elimize veya bedenimize bulaşan necaset abdestimizi bozmaz. Fakat bu necaseti temizlemeden namaz kılmamız mümkün olmaz. Yani elimizdeki necaset abdestli bulunmamıza değil, namaz kılmamıza engeldir.
Dolayısıyla abdestimiz başka şekilde bozulmamış ise, elimizi yıkamak suretiyle namazımız kılabiliriz.
İstibra ne demektir
“İstibrâ ne demektir? Açıklar mısınız?”
İstibrâ lügatte berî olmak istemek, temizlenmek arzusunu eyleme dönüştürmek, fiilî arınma dileği ve kirlerden arınma isteği demektir. Istılahta ise istibrâ, idrardan sonra idrarın damlasından korunmak için, sızıntının tamamen kesilmesini beklemeye denmiştir. İdrar sızıntısını bekleme süresi kişiden kişiye değişebilir. Kişi kendi durumuna göre istibra yapmalı, sızıntının tamamen kesildiğine kanaat getirince abdest almalıdır. İdrar sızıntısını tamamen kesmek için yürümek, öksürmek, yaslanmak gibi vücut hareketlerinden yararlanılabilir.
İstibrâ etmeden abdest almamalıdır. Çünkü abdest aldıktan sonra gelecek sızıntı, bir damla da olsa abdesti bozar. Fakat istibra yaptıktan sonra, bunu fazla şüphe ve vesvese konusu yapmaya da gerek yoktur.
Hiç şüphesiz istibrâ konusu özür sahibi olmayanları ilgilendirir. Özür sahibi olanlar, özürlü hükümlerine tabiidirler. Dinde zorluk yoktur.
“İstibrâ ne demektir? Açıklar mısınız?”
İstibrâ lügatte berî olmak istemek, temizlenmek arzusunu eyleme dönüştürmek, fiilî arınma dileği ve kirlerden arınma isteği demektir. Istılahta ise istibrâ, idrardan sonra idrarın damlasından korunmak için, sızıntının tamamen kesilmesini beklemeye denmiştir. İdrar sızıntısını bekleme süresi kişiden kişiye değişebilir. Kişi kendi durumuna göre istibra yapmalı, sızıntının tamamen kesildiğine kanaat getirince abdest almalıdır. İdrar sızıntısını tamamen kesmek için yürümek, öksürmek, yaslanmak gibi vücut hareketlerinden yararlanılabilir.
İstibrâ etmeden abdest almamalıdır. Çünkü abdest aldıktan sonra gelecek sızıntı, bir damla da olsa abdesti bozar. Fakat istibra yaptıktan sonra, bunu fazla şüphe ve vesvese konusu yapmaya da gerek yoktur.
Hiç şüphesiz istibrâ konusu özür sahibi olmayanları ilgilendirir. Özür sahibi olanlar, özürlü hükümlerine tabiidirler. Dinde zorluk yoktur.
Ayaklara Mesh ve Çorap ve Camideki Durumu
“Abdestte mesh ile ilgili bilgi verir misiniz? Çorabın üzerine mesh yapılır mı? Şartları nelerdir?”
Abdest için ayaklarda mest kullanmak ve mestler üzerine mesh yapmak bir ruhsattır.
İslâm kolaylık dinidir. Peygamber Efendimiz (asm) mest üzerine mesh yapmış ve bunu ümmetine göstermiştir.
Muğîre bin Şu’be (ra) anlatır: Yolculuk esnasında bir gece Hazret-i Peygamber ile (asm) birlikte idim. Bana:“Yanında su var mı?” buyurdu. Ben:
“Evet!” dedim.
Bineğinden indi ve yürümeye başladı. Nihayet gece karanlığı içinde görünmez oldu. Sonra geldi. Ben kendisine kaptan su döktüm. Yüzünü yıkadı. Üstünde yünden bir cübbe vardı. Kollarını cübbeden çıkarmaya uğraştı, çıkaramadı. Nihayet cübbenin aşağı tarafından çıkardı ve yıkadı. Başını mesh etti. Sonra ben mestlerini çıkarmak için eğilmiştim. Bana:
“Onları bırak. Çünkü ben onları abdestli iken giydim.” buyurdu. Ve üzerlerine meshetti.1
Yine, Muğîre bin Şu’be (ra) bildirmiştir: “Resûlullah (asm) abdest aldı; çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti.”2
Ayaklara giyilen mestler üzerine mesh yapılabilmesi için şüphesiz mestlerin veya çorapların bazı özellikleri söz konusudur.
Mâlikîlere göre, mest deriden yapılmış olmalıdır. Eğer çoraptan olacaksa, çorap su geçirmez derecede kalın olmalıdır. Şâfîilere göre, ayağa giyilen mest veya çorap su geçirmeyecek kadar sağlam olmalıdır. Hanefîlere göre mest veya çorap, kendisiyle ayakkabısız olarak yaklaşık üç mil, yani on iki bin adım, yani altı kilometre yürünebilecek kadar sağlam olmalıdır. Hanbelîlere göre de mestler veya mest yerine kullanılabilecek çorapların örfe göre belirli bir mesafe yürüyebilecek derecede sağlam olması şarttır.
Bu özellikleri ihtiva eden, temiz olan ve ayağı sıkı kavrayan ayak giysileri üzerine mesh yapmak caizdir. Binâenaleyh; kalın, sıkı dikişli, su geçirmez ve dayanıklı olması şartıyla çoraplar üzerine mesh yapılabileceği konusunda görüş birliği vardır.
Meshin müddetine gelince; Safvan bin Assal’dan (ra) rivâyet edilmiştir: Dedi ki: “Seferde olduğumuzda Resûlullah (asm) bize büyük abdest bozmaktan, küçük abdest bozmaktan ve uyumaktan dolayı üç gün üç gece mestlerimizi çıkarmamamızı; yalnız cünüplükte (yıkanırken) çıkarmamızı emrederdi.”3
Mestler abdestli olarak giyiliyor; giyildikten sonra yolcular için üç gün üç gece; yolcu olmayıp evinde bulunanlar için ise bir gündüz ile gecesinde, yani yirmi dört saat ayakta kalıyor. Eğer süresinden önce ayaktan çıkarılacak olursa; bilâhare yeniden abdest alınıp ayaklar yıkanarak giyilebilir ve süre yeniden başlatılabilir.
DİPNOTLAR:
1- Müslim, Taharet, 274.
2- Tirmizî, Tahâret, 74.
3- Tirmizî, Tahâret, 96.
“Abdestte mesh ile ilgili bilgi verir misiniz? Çorabın üzerine mesh yapılır mı? Şartları nelerdir?”
Abdest için ayaklarda mest kullanmak ve mestler üzerine mesh yapmak bir ruhsattır.
İslâm kolaylık dinidir. Peygamber Efendimiz (asm) mest üzerine mesh yapmış ve bunu ümmetine göstermiştir.
Muğîre bin Şu’be (ra) anlatır: Yolculuk esnasında bir gece Hazret-i Peygamber ile (asm) birlikte idim. Bana:“Yanında su var mı?” buyurdu. Ben:
“Evet!” dedim.
Bineğinden indi ve yürümeye başladı. Nihayet gece karanlığı içinde görünmez oldu. Sonra geldi. Ben kendisine kaptan su döktüm. Yüzünü yıkadı. Üstünde yünden bir cübbe vardı. Kollarını cübbeden çıkarmaya uğraştı, çıkaramadı. Nihayet cübbenin aşağı tarafından çıkardı ve yıkadı. Başını mesh etti. Sonra ben mestlerini çıkarmak için eğilmiştim. Bana:
“Onları bırak. Çünkü ben onları abdestli iken giydim.” buyurdu. Ve üzerlerine meshetti.1
Yine, Muğîre bin Şu’be (ra) bildirmiştir: “Resûlullah (asm) abdest aldı; çoraplarının ve ayakkabılarının üzerine meshetti.”2
Ayaklara giyilen mestler üzerine mesh yapılabilmesi için şüphesiz mestlerin veya çorapların bazı özellikleri söz konusudur.
Mâlikîlere göre, mest deriden yapılmış olmalıdır. Eğer çoraptan olacaksa, çorap su geçirmez derecede kalın olmalıdır. Şâfîilere göre, ayağa giyilen mest veya çorap su geçirmeyecek kadar sağlam olmalıdır. Hanefîlere göre mest veya çorap, kendisiyle ayakkabısız olarak yaklaşık üç mil, yani on iki bin adım, yani altı kilometre yürünebilecek kadar sağlam olmalıdır. Hanbelîlere göre de mestler veya mest yerine kullanılabilecek çorapların örfe göre belirli bir mesafe yürüyebilecek derecede sağlam olması şarttır.
Bu özellikleri ihtiva eden, temiz olan ve ayağı sıkı kavrayan ayak giysileri üzerine mesh yapmak caizdir. Binâenaleyh; kalın, sıkı dikişli, su geçirmez ve dayanıklı olması şartıyla çoraplar üzerine mesh yapılabileceği konusunda görüş birliği vardır.
Meshin müddetine gelince; Safvan bin Assal’dan (ra) rivâyet edilmiştir: Dedi ki: “Seferde olduğumuzda Resûlullah (asm) bize büyük abdest bozmaktan, küçük abdest bozmaktan ve uyumaktan dolayı üç gün üç gece mestlerimizi çıkarmamamızı; yalnız cünüplükte (yıkanırken) çıkarmamızı emrederdi.”3
Mestler abdestli olarak giyiliyor; giyildikten sonra yolcular için üç gün üç gece; yolcu olmayıp evinde bulunanlar için ise bir gündüz ile gecesinde, yani yirmi dört saat ayakta kalıyor. Eğer süresinden önce ayaktan çıkarılacak olursa; bilâhare yeniden abdest alınıp ayaklar yıkanarak giyilebilir ve süre yeniden başlatılabilir.
DİPNOTLAR:
1- Müslim, Taharet, 274.
2- Tirmizî, Tahâret, 74.
3- Tirmizî, Tahâret, 96.
[attachment=188471]
Raşidi Tarikatı Tesbihi - Abaküs Tesbih Nedir - Nasil Kullanılır?
Abaküs Tesbih Demek : Normal namaz tesbihlerinin dışında, yüksek sayili zikirleri çekebilmek için, hafızalı tesbih, veya zikir sayar, ve hesap makinası veya küçük ilk bilgisayar modeli demekdir. Bu Tesbihlerde normal sayaç boncuklarının haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar, mesela 10 tane daha sıyrılabilir boncuk bulunan, ve yine tesbihin alt ortasında, yine extra eklenmiş ikinci kadran boncuklar bulunan, ve yine belli bir boncuk aralığından sonra, extra eklenmiş, yine mesela 10 boncuklu üçüncü kadranı (çarkı) olan tesbihlere "Abaküs Tesbih" denilir. yani abaküs saymak içindir ki, kolay saymak ve saydığınıda hesap makinesi gibi hafızada tutmak için, işde mesala ara boncuk(10 Boncuklu), kadran boncuklarını tesbihin ilk 10 boncuğudan sonra bağlarsak, mesela her 3 fatiha ile 7 ihlas okuduğumuzda, 10 boncuk tamam olmuş ve bir devir tamam etmiş oluruz. Mesal Raşidi Tarkatındaki silsileye fatihalar ısmarlanırken kullanmak için, ve bu bir deviri tamam ettiğimiz fatiha ve kulhuyu, bir şeyhe veya peygambere ve yakınımıza hediye edince, o çarkdan bir boncuk geriye sığarızki, yani abaküs sistemi ile, haaa tamam birinci silsile ismine okudum diye hafızaya almış oluruz, ve sonra ikinci 7 ihlas 3 fatiha daha, ve ikinci boncuk... ve böylece abaküs işlemi, yine mesela 66 bin Allah zikri , veya yüksek sayıdaki esmayı çekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile çekdik, ve bir devir yapınca, o yan çarkdan bir boncuk sığadık, ve 100 çekdik diye hafızaya alıp bilmek için, ve on boncuk sığayınca bu sefer imamenin üstündeki binli (1000) çarkdan bir boncuk yukarı sığarız ki, abaküs sistemi ile bu sefer, bin(1000) Allah çekdiğimizi biliriz hafızaya almış oluruz, ve böylece bu sefer mesala altı bin çekecek isek bu her bin çekdikce, imamenin üstündekileri sığadık ve 10 defa yani 10 a tamam olunca 10 000 etti ve, bu sefer en altta ortadaki kadrandan bir boncuk sığarız ki yani 10 bin Allah dedik biliriz, ve altı boncuk sığanınca 60 000 Allah zikri tesbih edildi biliriz, ve böylece tesbihin, zikir sayanın abaküsün hafızasına alırız. ve bununda altı tane olunca altmış bin (60 000) Allah çekdik bilmiş oluruz. Yani abaküs tesbih demek, işde aynen ilkokulda kolay saymak, ve kaç saydığımızı bilmek için bir hesap aracıdır, ve bunu yapan, zikiri sayan abaküs ismine, abaküs tesbih denilir. ve bilgisayarın ilk modelidir ve din alimleri ve peygamberlerin birine verilmiş mucize ve ilimdir, ve Allah ı zikir için keşfedilmiş olan, ilk hafızalı hesap makinası, ve ilk bilgisayarın ana modeli, ve o nun bugün ne hale geldiğini düşünürsek, yani insanlık baya baya cağ atladı, artık islamın bulduğu keşfettigi biligsayarı,
artık islam dininden ve müslüman olmayanlar, çitayı nereye kadar taşıdılar, görün bakın, islam ise haala tesbihde kaldı malesef, hatta Türkler ise sadece 33 lü 99 lu tesbihde kaldılar, bu "Abaküs Tesbih" nedir onu bile bilmezler yani.
Raşidi Tarkatında Resimlerle Abaküs Tesbih Yapımı
[attachment=188472]
[attachment=188473]
[attachment=188474]
[attachment=188475]
[attachment=188476]
[attachment=188477]
[attachment=188478]
[attachment=188479]
Raşidi Tarikatı Tesbihi - Abaküs Tesbih Nedir - Nasil Kullanılır?
Abaküs Tesbih Demek : Normal namaz tesbihlerinin dışında, yüksek sayili zikirleri çekebilmek için, hafızalı tesbih, veya zikir sayar, ve hesap makinası veya küçük ilk bilgisayar modeli demekdir. Bu Tesbihlerde normal sayaç boncuklarının haricinde, imamenin üstünde zikrimize uygun olacak kadar, mesela 10 tane daha sıyrılabilir boncuk bulunan, ve yine tesbihin alt ortasında, yine extra eklenmiş ikinci kadran boncuklar bulunan, ve yine belli bir boncuk aralığından sonra, extra eklenmiş, yine mesela 10 boncuklu üçüncü kadranı (çarkı) olan tesbihlere "Abaküs Tesbih" denilir. yani abaküs saymak içindir ki, kolay saymak ve saydığınıda hesap makinesi gibi hafızada tutmak için, işde mesala ara boncuk(10 Boncuklu), kadran boncuklarını tesbihin ilk 10 boncuğudan sonra bağlarsak, mesela her 3 fatiha ile 7 ihlas okuduğumuzda, 10 boncuk tamam olmuş ve bir devir tamam etmiş oluruz. Mesal Raşidi Tarkatındaki silsileye fatihalar ısmarlanırken kullanmak için, ve bu bir deviri tamam ettiğimiz fatiha ve kulhuyu, bir şeyhe veya peygambere ve yakınımıza hediye edince, o çarkdan bir boncuk geriye sığarızki, yani abaküs sistemi ile, haaa tamam birinci silsile ismine okudum diye hafızaya almış oluruz, ve sonra ikinci 7 ihlas 3 fatiha daha, ve ikinci boncuk... ve böylece abaküs işlemi, yine mesela 66 bin Allah zikri , veya yüksek sayıdaki esmayı çekerken, tesbihi tam olarak Allah zikri ile çekdik, ve bir devir yapınca, o yan çarkdan bir boncuk sığadık, ve 100 çekdik diye hafızaya alıp bilmek için, ve on boncuk sığayınca bu sefer imamenin üstündeki binli (1000) çarkdan bir boncuk yukarı sığarız ki, abaküs sistemi ile bu sefer, bin(1000) Allah çekdiğimizi biliriz hafızaya almış oluruz, ve böylece bu sefer mesala altı bin çekecek isek bu her bin çekdikce, imamenin üstündekileri sığadık ve 10 defa yani 10 a tamam olunca 10 000 etti ve, bu sefer en altta ortadaki kadrandan bir boncuk sığarız ki yani 10 bin Allah dedik biliriz, ve altı boncuk sığanınca 60 000 Allah zikri tesbih edildi biliriz, ve böylece tesbihin, zikir sayanın abaküsün hafızasına alırız. ve bununda altı tane olunca altmış bin (60 000) Allah çekdik bilmiş oluruz. Yani abaküs tesbih demek, işde aynen ilkokulda kolay saymak, ve kaç saydığımızı bilmek için bir hesap aracıdır, ve bunu yapan, zikiri sayan abaküs ismine, abaküs tesbih denilir. ve bilgisayarın ilk modelidir ve din alimleri ve peygamberlerin birine verilmiş mucize ve ilimdir, ve Allah ı zikir için keşfedilmiş olan, ilk hafızalı hesap makinası, ve ilk bilgisayarın ana modeli, ve o nun bugün ne hale geldiğini düşünürsek, yani insanlık baya baya cağ atladı, artık islamın bulduğu keşfettigi biligsayarı,
artık islam dininden ve müslüman olmayanlar, çitayı nereye kadar taşıdılar, görün bakın, islam ise haala tesbihde kaldı malesef, hatta Türkler ise sadece 33 lü 99 lu tesbihde kaldılar, bu "Abaküs Tesbih" nedir onu bile bilmezler yani.
Raşidi Tarkatında Resimlerle Abaküs Tesbih Yapımı
[attachment=188472]
[attachment=188473]
[attachment=188474]
[attachment=188475]
[attachment=188476]
[attachment=188477]
[attachment=188478]
[attachment=188479]
Kıyamete Yakın Altınçağın Yaşanacağı Doğru mudur?
Kıyamete yakın zenginleşme olacağı ve altınçağın yaşanacağı, zulüm olmayacağı, Kur'an ahlakının bütün dünyaya yayılacağı doğru mudur?
Hârise İbnu Vehb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Sadaka verin. Kişinin eline parayı alıp sadaka olarak vermek üzere çıktığı ve fakat kendisine bağışta bulunulan kimsenin "Bunu dün getirmiş olsaydın kabul ederdim, ama şu anda ona ihtiyacım yok." diye cevap vereceği ve böylece sadakasını kabul edecek bir kimseyi bulamadan sadakası elinde olduğu halde geri döneceği zaman yakındır." [Buharî, Fiten 24, Zekât 9; Müslim, Zekât 58, (101.1); Nesâî, Zekât 64, (5,77)]
Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Muhakkak ki insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit kişi altından sadaka ile (çarşı pazar) dolaşır da bunu kendisinden sadaka olarak kabul edecek tek kişi bulamaz. O zaman, tek bir erkeğe kırk tane kadının tâbi olduğunu ve kadınların çokluğu ve erkeklerin azlığı sebebiyle ona sığındıklarını görürsün." [Buharî, Zekât 9; Müslim, Zekât 59, (1012)]
AÇIKLAMA:
Bu hadisler, âhir zamanda bolluğun artacağını, öyle ki zekat kabul edecek kimsenin kalmayacağını haber vermektedir. Hadîste zekat malı olarak altın kelimesinin zikri, mânayı te'kid içindir. Çünkü insanlar arasında tedavül eden kıymetli eşyaların en değerlisi, taşınma ve saklanması en kolay olanı altındır. İnsanlar sunulan altına bile istiğna gösterirlerse, gözleri, gönülleri son derece doymuş demektir. Bu da o devirde bolluğun fevkalâde artacağını ifâde eder. Bu mâna birçok hadislerde ifâde edilmiştir. Aynî'ye göre, bu hal fitnelerin artması ve insanlar arasında öldürme hadiselerinin çoğalmasıyla hâsıl olur. Elli kadının bir erkeğe sığınmaya çalışmaları da aynı devrenin vasıfları olarak zikredilmiş olması da bu mânayı te'yid eder. Zira fitnelerde daha ziyade erkekler hayatını kaybeder. Geriye kalan zevceler, yakınlarının himâyeye muhtaç kadın ve kızları epeyce bir yekûn tutar. Hadisler, bu hâlin Kıyamete yakın vâki olacağını, bu esnâda bolluğun, sadaka kabul edecek kimse kalmayacak derecede artacağını belirtir. Bazı hadisler, bu bolluğun Hz. İsâ (as)'ın zuhur edip, Deccal'ı öldürmesinden sonra vukua geleceğine işaret eder.
Mezkur bolluğa temas eden hadîslerden Müslim'de kaydedilen bir rivayet şöyle:
"Aranızda mal çoğalmadıkça kıyamet kopmaz. Mal o kadar artacak ki, mal sahibi "Acaba sadakamı kim alır?" diye endişeyle fakir arayacak. Sadaka vermek üzere biri çağrılacak olsa, "İhtiyacım yok!" diye cevap verecek."
Bir başka hadis, Arabistan çöllerinde nehirler akıp, çayırlıklar hâsıl olacağını haber verir.
Bütün bu hadisler, ilerleyen teknik vasıtalar sebebiyle mi, yoksa sağlanacak olan sulh-ü umumî sebebiyle mi, yoksa bazı şârihlerin söylediği üzere, kıyâmetin yaklaştığını anlayan insanların mal hırsını bırakmaları sebebiyle mi, her ne ise kıyamete yakın, bolluk ve bereketin artacağını haber vermektedir. İbnu't-Tîn şöyle der:
"Bu hâl, Hz. İsa'nın inmesinden sonra, arz bereketini çıkardığı, bir narla bir âilenin doyduğu, yeryüzünde tek kâfirin kalmadığı zamanda husûle gelecektir."
Sadedinde olduğumuz hadis, bu bolluğun, hiç beklenmedik bir tarzda sür'atle gelebileceğine dikkat çekerek, sadaka verme fırsatlarını değerlendirmeyi emretmektedir.
Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa aleyhisselâm), Feccu'r-Ravhâ nam mevkide, hac yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir." [Müslim, Hacc 216, (1252)]
İslâmî nasslara göre, Hz. İsa aleyhisselâm hayattadır, cism-i dünyevîsi semadadır. Ahir zamanda Deccal'i öldürmek üzere yeryüzüne inecek ve adaleti tesis edecektir. Onun getireceği adaletle bolluk artacak, insanlığa refah ve sulh-ü umumî gelecektir. Öyle ki zekât alacak fakir kalmayacaktır.
Şu halde, Hz. İsa (as) o zaman hac yapacaktır. Onun telbiye getireceği Feccu'r-Ravha Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke'ye altı mil kadar uzaklıkta bir yerin adıdır. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir gazvesi, Fetih gazvesi ve Veda haccına giderken buradan geçmiştir.
Bazı hadislerden kıyamete yakın bütün insanlara şamil fevkalade bir zenginliğin geleceği ifade edilir. Ancak bu zenginlik kıyamet alâmeti olması sebebiyle bir fitnedir, en azından bir fitnenin sebebidir. Belki de daha önce zikri geçen "refah fitnesi"dir.
Her halükarda mükerrer hadislerde kıyamete yakın, zekat kabul edecek bir kimse bulunmayacak derecede umumi bir bolluk mevzubahistir:
"Ahir zamanda ümmetim içerisinde bir halife zuhur edecek. Bu halife malı öyle dağıtacak ki, hesabını bile tutmayacak."
Buharî'nin bir rivayetinde malı hesapsızca dağıtacak olan kimse Hz. İsa (as)'dır:
"Hz. İsa çıkınca malı cömertçe dağıtır, ama kimse bunu kabul etmez."
Bir diğer rivayette de şöyle buyurulur:
"Sizden birinin sadaka vermek üzere çıkıp, kabul edecek kimseyi bulamayacağı gün gelmezden önce kıyamet kopmaz
Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor:
"Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında iken bir adam geldi ve fakirlikten şikayet etti. Derken biri daha gelip, o da yol kesilmesinden şikayet etti. Aleyhissalâtu vesselâm:
"Ey Adiyy dedi, sen Hire şehrini gördün mü?"
"Hayır görmedim, ancak işittim!" dedim. Bunun üzerine:
"Eğer ömrün biraz uzarsa, devesine binen bir kadının Hire'den (tek başına) kalkıp Ka'be'yi tavaf edeceğini mutlaka göreceksin. O bu seyahatini yaparken Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak!.."
Adiyy der ki: "İçimden, kendi kendime, "memlekete dehşet saçan Tayy eşkiyaları nereye gidecek?" dedim. Resulullah sözlerine devam etti:
"Eğer ömrün olursa Kisra'nın hazinelerinin de fethedildiğini göreceksin!"
"Kisra İbnu Hürmüz mü?" diye araya girdim.
"Evet İbnu Hürmüz olan Kisra!" buyurdu ve devam etti:
"Eğer hayatın uzarsa mutlaka göreceksin: Kişi eli altın veya gümüş parayla dolu olduğu halde bunu tasadduk etmek üzere fakir arayacak, fakat kendinden onu kabul edecek bir tek adam bulamayacak. Her biriniz, mutlaka bir gün gelecek aranızda herhangi bir perde, bir tercüman olmaksızın Allah'la karşılaşacaksınız. O zaman Allah Teala Hazretleri: "Sana tebliğ getiren bir peygamber göndermedim mi?" diye soracak. Muhatabı: "Evet gönderdin!" diyecek. Rabb Teala: "Ben sana mal vermedim mi, ikram etmedim mi?" diye soracak, kul: "Evet! Ey Rabbim verdin." deyip sağına bakacak, cehennemden başka bir şey görmeyecek, soluna bakacak cehennemden başka bir şey görmeyecek."
Yine Adiyy (radıyallahu anh) dedi ki:
"Ben Hire'den kalkıp, Beytullah'ı tavaf eden ve Allah'tan başka kimseden korkmayan yaşlı kadını gördüm. Kisra İbnu Hürmüz'ün hazinelerini fethedenler arasında ben bizzat bulundum. Eğer sizlerin ömrü uzun olursa mutlaka, Ebu'l-Kasım (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şu söylediğini de göreceksiniz:
"Kişi, eli altın veya gümüşle dolu olarak çıkacak, onu kendinden (sadaka olarak) kabul edecek adam bulamayacak." (Buharî, Menakıb 25)
1. Hadisin ravisi Adiyy, Tayy kabilesinden sahavetiyle meşhur Hatim-i Tai'nin oğludur. Kabilesinin reisidir. Tay kabilesi Irak'la Hicaz arasında yer almaktadır. Kendilerinden önceden izin almadan, bölgelerinden geçenlerin yollarını kesmektedirler. Böylece eşkiyalıklarıyla şöhret kazandıkları için, Adiyy, Hire'den kalkan bir kadın kendi yurtlarından korkusuz nasıl Hicaz'a, Mekke'ye ulaşabilecek diye hayrete düşer. Adiyy'i hayrete düşüren diğer bir ifade "Kisra'nın hazinelerinin fethi." O zaman için iki büyük devletten biri olan Kisra'nın hazinelerini fethetmek ne demek?" Bir yanlış anlama olmasın? Sorar: "(Yani şu İran Devleti'nin kisrası olan) İbnu Hürmüz'ün hazineleri mi?" Resulullah "Evet! O kisra, İbnu Hürmüz olan kisra!" der.
2. Hadiste temas edilen diğer bir husus, yol emniyetini getirecek adalet-i İslamiye'nin hasıl edeceği maddî refah seviyesiyle ilgili. Aleyhissalâtu vesselâm: "Zekat veya sadaka vermek kasdıyla evden çıkan kimsenin, bunu kabul edecek bir adam bulamadan evine döneceği" derecede refahın artacağından bahsediyor ki, bu adaletli idarenin tabii sonucudur. Bazı alimler, başka bazı hadisleri esas alarak, bu halin, Hz. İsa'nın hakimiyeti sırasında hasıl olacak bolluk devrine ait olacağını söylemiş ise de, başta Beyhakî, bir kısım alimler hadiste Ömer İbnu Abdilaziz devrinde yaşanan duruma işaret edildiğini belirtirler. Beyhakî'nin Delail'de kaydettiğine göre, "Kişi Ömer İbnu Abdilaziz'in otuz aylık hilafeti sırasında, halife ölmezden önce, büyük miktarda para getirip "Bunu fakirlerden dilediğinize verin" derdi. Ancak "halkı Ömer zenginleştirdiği için" bunu verecek bir kimse bulamadan parasıyla geri dönerdi." Beyhakî, rivayeti kaydettikten sonra ilave eder: "Bunda Adiyy'in rivayet ettiği hadiste ihbar edilen durumun teyidi vardır." İbnu Hacer der ki, "Bu ihtimal öncekinden daha kuvvetlidir, çünkü hadiste Adiyy'e: "Eğer ömrün uzun olursa göreceksin" denmiştir.
3. Hadiste, bir kadının tek başına hacca gidebileceği de ifade edilmektedir. Bu, ihtilaflı bir mevzu olmakla birlikte, alimlerimizden bir kısmı vacib olan hacc için bunun caiz olduğunu söylemiştir.
İnancımıza göre Hz. İsa (as) ölmemiş, semaya çekilmiştir. Cesed-i dünyevîsi ile semada yaşamaktadır. Hadiste de görüldüğü üzere, kıyamete yakın, yeryüzüne inecek, müsbet icraatları gerçekleştirecek: Deccal'in hasıl ettiği manevî tahribatı telafi edecektir. Onun gelmesiyle birlikte bolluğun, refahın artacağının ifade edilmesi, onun ıslahatı sadece manevî cihette olmayacak, maddî cihette de olacak, iktisadî düzelmeler, düzeltmeler de gerçekleştirecektir.
Bazı hadislerde, kıyamete yakın bütün insanlara şamil fevkalade bir zenginliğin geleceği ifade edilir. Ancak bu zenginlik kıyamet alâmeti olması sebebiyle bir fitnedir, en azından bir fitnenin sebebidir. Belki de daha önce zikri geçen "refah fitnesi"dir. Her halukarda mükerrer hadislerde kıyamete yakın, zekat kabul edecek bir kimse bulunmayacak derecede umumi bir bolluk mevzubahistir: "Ahir zamanda ümmetim içerisinde bir halife zuhur edecek. Bu halife malı öyle dağıtacak ki, hesabını bile tutmayacak." Buharî'nin bir rivayetinde malı hesapsızca dağıtacak olan kimse Hz. İsa'dır: "Hz. İsa çıkınca malı cömertçe dağıtır, ama kimse bunu kabul etmez." Bir diğer rivayette de "Sizden birinin sadaka vermek üzere çıkıp, kabul edecek kimseyi bulamayacağı gün gelmezden önce kıyamet kopmaz." denir.
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
MEVLANA'DAN

