<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Rasitu - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>https://rasitu.de/</link>
		<description><![CDATA[Rasitu - https://rasitu.de]]></description>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2026 23:51:44 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35343</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:14:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35343</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kırk günün önemi nedir?]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35342</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:10:24 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35342</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35334</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 12:59:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35334</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahabenin Üç Aylar Programı]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35332</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 03:29:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35332</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahabenin Üç Aylar Programı</span></span><br />
<br />
Üç Aylar, gönül dünyamıza bahar neş'esi getiren, yeniden derlenme, toparlanma ve hayat bulma mevsimidir. Sahabe-i kiram bu mevsimde neler yapmıştır? Sahabenin Üç Aylar programı...<br />
<br />
Fikirde, ruhta, topyekün hayatımızda yeni bir hamle devresidir. İnsanı tedricî bir temizliğe tabî tutar bu mevsim.<br />
<br />
İlkbaharda açan çiçekler gibi... esen ılık rüzgarlar gibi... mü'minin gönlünde sevinç çiçekleri açar, mahabbet yelleri eser bu mevsimde.<br />
<br />
Duygular coşar... Gazab-öfke, kin, nefret, hased, kibir, gurur, riya gibi kötü huylar bu aylarda esen saba rüzgarları önünde uçar gider... Merhamet, şefkat, tatlı dil, güleryüz, afv, müsamaha-hoşgörü, cömertlik gibi güzellikler yeşerir mü'minde. Aşk, şevk, heyecan gelir. Bir yere varmak ister içi. Hep güzelliklere açılmak, iyiiklere ulaşmak, iyilerle beraber olmak ve Allah Teala'nın rızasına ermek ister.<br />
<br />
Üç aylar gelip geçici lezzetlere aldanan, fanî pırıltılara kanan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalanlara, Rabbımızdan bir uyarı, bir ikaz hatta ihtardır, intibaha gelmemize, gafletten uyanışımıza, silkinip kendimize gelmemize ve mağfiret olunmamıza vesiledir bu aylar...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMETİM, GAZABIMI GEÇMİŞTİR</span></span><br />
<br />
"Rahmetim, gazabımı geçmiştir." buyuran, Yüce Allah -Celle Celalühü- kullarına rahmetiyle muamele edebilmek için vesileler arıyor adeta... Dünya hayatındaki sıkıntılarımızda kulu kula vesile kılan, ahiretimizi kurtarabilmek için türlü türlü ibadetlerimizi necatımıza vesile kabul eden yüce Rabbımız; ömür çizgimizde zaman dilimi içinde belli vakitleri de mağfiretine vesile kılmıştır. Haftada bir Cuma gününe, senede iki bayram gecesine, aylardan Muharrem, Recep, Şa'ban, Ramazan'a dikkatlerinini çekerek, İslam'ı daha diri daha canlı yaşamamızı, yeniden dirilişimizi ve kulluk şuuruna ermemizi istiyor Yüce Rabbımız.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şa'ban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Yine kainatın efendisi, Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda: "Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
<br />
O'nun "gökteki yıldızlar gibi" diye vasıflandırdığı ashabı da bu mevsime özel itina göstermiş feyiz ve bereketinden istifade için titremişlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABENİN ÜÇ AYLAR PROGRAMI</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<br />
* Sahabe-i Kiram Şa'ban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.<br />
<br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<br />
* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.<br />
<br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'A YÖNELMEK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere "şifa" olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir. Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
Bu mutluluğa erebilmek, Rabbımızın bir fırsat olarak önümüze açtığı bu üç ayları değerlendirmek için yapılacak çok şey var. Beşer olarak eksikliğimiz pek fazla. Dinî eğitimimizin noksanlığı, yaşıyan örnek şahısların azlığı, sözü özüne uygun, her hattı harekatı Sünnete muvafık, hali, kaliyle müessir Hak dostlarına pek çok ihtiyaç var. Zaman, zemin ve şartlar sanki mü'mini yolundan alıkoymak için kurulmuş tuzaklar, imanlar üzerine lekeler saçarak mü'minin can damarına kastetmeler, hatta alenen zulümlerle dolu bir hayat.... Mü'min derin derin düşünmeli... Düşünceyi öldürenlere, düşünerek, İslamla bütünleşerek ceza vermeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDEN BAŞLANMALI?</span></span><br />
<br />
Önce Tevbe… Minarelerdeki kandil lambalarının ufku aydınlattığı, İslam dünyasına manevî bir iklim getirdiği şu günlerde mü'min neler yapmalı? Nerden başlamalı? diye kendi kendine sormalı... Gönlünü, Kur'an'la, Hadisle aydınlatmağa çalışmalıdır ve kendine bir üç aylar programı hazırlamalıdır.<br />
<br />
Bu mevsimi fırsat bilerek evvela geçmişteki hayatının muhasebesini yapmalı, kârını zararını ortaya koymalı, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" buyuran sevgili Peygamberimizin sünnetine uyarak, başını iki elinin arasına alıp için için düşünmeli. Bütün iş burdan başlıyor. Zira "Receb Allah'ın ayıdır." buyuruluyor. Allah'ın ayında tam bir acziyet içinde Allah'a iltica etmek, sığınmak ilk işimiz olmalıdır.<br />
<br />
O halde mü'min önce Allah'ın kapısına varacak. Kulluk niyazıyla kapıyı çalacak. Kötülüklerinden nadim olacak, pişmanlık duyacak. Rabbine tevbe ile nedametini arz edecek, istiğfar ederek gözyaşlarıyla Rabbından mağfiret niyaz edecek. Günahlarından, nedametini, pişmanlığını duyurabilmek tevbenin kabulüne işarettir. Tevbenin kabulü ise helal lokma, ısrar ve gözyaşı ister. Mü'min bilir ki, Rahman'ın rahmet deryası gözyaşları nisbetinde coşar.<br />
<br />
Allah dostlarından biri şöyle der: "Receb, tevbe ve nedamet ayı. Şa'ban muhabbet ayı, Ramazan kurbet (ilahi yakınlık) ayıdır"<br />
<br />
Zunnün Mısrî (k.s.) de: "Recep ekme ayı, Şaban sulama, Ramazan mahsul ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer." diyerek mü'minin takib edeceği programı sunuyorlar adeta...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TOPRAĞA BİR TOHUM ATMAK...</span></span><br />
<br />
Üç Aylar güzelliklerin ekileceği, iyiliklerin yeşereceği bir mevsimdir. Zemin, İslam'ın bütün güzelliklerine hazırdır. Mü'min sıcak bir iklime girmenin sevincindedir. Hareketlerini hep kontrol eder. Kardeşlik duyguları coşar, mü'minlik izzeti, vekarı, heybeti gelir kendisine...Bir yetimin başını okşamanın, onun gözyaşını dindirmenin, ona sıcak bir alakanın ne derece büyük ecirler kazandıracağını düşünür. Onun ihtiyacını, onun yalnızlığını "inananlar kardeştir" düsturuyla giderebilmek ve mü'min sıcaklığını ona duyurabilmek için imanî bir vecd içinde gayret gösterir. Zira, yetim ağlarken arş'ın titrediğini bilir. Arş titremeden mü'min titremeli. O kendinden başlayarak, ailesini, akraba ve komşusunu, bütün etrafını düşünmekle mükelleftir. Komşusu açken tok yatamaz mü'min.<br />
<br />
Her meyve kendi ikliminde yetişir. Kendi iklimini arar. Mü'minin gönül meyveleri de ılıman iklim gibi üç aylarda daha çok verir. Mü'minin gönül iklimi bu mevsimde hep sıcaktır. Gönlü açık, eli açıktır, înfak etmeyi daha çok ister. Hergün verdiğinin bir fazlasını vermeğe çalışır. Kardeşleriyle hediyeleşmeğe özen gösterir. "Hediyeleşin ki, aranızdaki mahabbet artsın." buyuran sevgili Peygamberimizin yolunda, izinde gidebilmek için bütün gayretini sarfeder. Hastaları, akrabayı, kabirleri, salih zatları ziyaret etmeyi kendine vazife bilir. Bu ziyaretleşmenin imanı kuvvetlendireceğine, sevgi bağını oluşturacağına, birlik ve beraberliği sağlayacağına inanır, İslam toplumunun yek-vücud olmasına yardım eden unsurlar olduğunu bilir ve düşünür. Onun önderi Yüce Rasûl (s.a.): "Kardeşini tavsiye ederim, kardeşini..." buyurmuştur. Mü'min de kardeşini kendi nefsine tercih ederek, "İhtiyaç içinde olsalar bile muhacirleri kendilerine tercih ederler..." (Haşr,9) buyruğunun sırrına ermek "kamil insan" olabilmek için bu mevsimi ganimet bilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR GÖNÜL YAPTIN İSE...</span></span><br />
<br />
Gelip-geçtiği yerlerde eza verici maddeleri kaldırmak... Karşılaştığı bir mü'mine selam vererek, hal-hatır sorup onun gönlünü almak... Otobüste, trende, vapurda büyüklere yer vermek, binerken inerken onlara öncelik tanı(Zeker) sevgide bulunmak, hürmet göstermek... Beli iki büklüm gördüğü ihtiyarın koluna girerek yardımcı olmak, yolda kalmış yolcuya yol göstermek... Bir hastaya bir içim su vermek... Hülasa, bir gönle girmek için gayret göstermek, nezaketle hareket etmek mü'minin vermiş olduğu günlük sadakaları cümlesindendir.<br />
<br />
Büyük aşk sultanı Yunus Emre bu sadakaları şiirinde, ne güzel ifade etmektedir.<br />
<br />
Bir miskini gördün ise bir eskice verdin ise<br />
<br />
Yarın anda sana gele Hak libasın biçmiş gibi<br />
<br />
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise<br />
<br />
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi<br />
<br />
Bir gönüle girmenin, bir gönül yapmanın faziletini de şu beytiyle dile getirmek istemiştir:<br />
<br />
Yunus Emre der hoca gerekse var bin Hacca.<br />
<br />
Hepisinden yeğreği bir gönüle girmektir.<br />
<br />
Nazargah-ı ilahî olan kalb evini, gönlü yıkmanın da iki cihan bedbahtlığı olduğunu belirtmişdir.<br />
<br />
Gönül çalabın tahtı<br />
<br />
Çalab gönüle baktı<br />
<br />
İki cihan bedbahtı<br />
<br />
Kim gönül yıktı ise<br />
<br />
Bir başka mısrasında da: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" diyerek, mü'minin namazı kendisini güzel ahlaka ulaştırması gerektiğini ve gönül yıkan, gönül kıran bir kimsenin kıldığı namazı sureta namaz olmaktan dışarı çıkamayacağını ifade etmiştir.<br />
<br />
Mü'min daima gönül alıcıdır. O gönül mimarıdır. Her insanla ülfet eder, sıcak alaka kurabilir ve çevresinde bulunan kişiler de onunla sevgi bağı oluşturabilir bir ahlaka sahibdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MAZLUM MÜSLÜMANLARA İLGİ</span></span><br />
<br />
İslam'ın ilk yıllarında en faziletli amellerden birisi de "köle azad etmekti." Bir insana insanlığını hissettirmek, şerefini iade etmek, onu hürriyetine kavuşturmak hakikaten en üstün amellerdendir. Haysiyet, izzet, şeref sadece İslam'dadır. Başı derde düşen buhrandan, sıkıntıdan, felaha ermek isteyen islamı, peygamberini iyi tanımalı, sömürülmekten, hür olarak, tam bağımsız yaşayabilmek ancak, İslamla kaimdir.<br />
<br />
Bugün cezaevlerinde binlerce müslüman yatmaktadır. Onlar orada nasıl hayat sürerler? Bizlerden neler beklerler? Hürriyetlerine kavuşmak için elimizden ne gelir? diye hiç düşündük mü acaba? Bu mübarek günler bizlere bu kardeşlerimizi de hatırlatmalı değil mi? Ziyaretlerine giderek veya bir mektupla, bir hediye ile kitap, dergi göndererek onlara kardeşlik duygularımızı yansıtabilmeliyiz. Onların bir an evvel oradan kurtulmalarına yardımcı olmalıyız. Bu imkana sahip değilsek hiç olmazsa dualarımızda Cenab-ı Hakk'ın onlar üzerine bol bol sabır yağdırmasını niyaz etmeliyiz. Bu düşünceler içinde yaşayan mü'mine Cenab-ı Hakk'ın köle azad etmişçesine sevab verebileceğine inanmalıyız. Bütün ümmet kendi imkanı nisbetinde bir şeyler yapmalı, sızıları dindirmeli. Kendisine iltica edene, kendinden bir şey isteyene hiç olmazsa tatlı bir dil, tatlı bir ifade ile de olsa, karşılık vermeli, cevaplamalıdır. "Dualarım seninle ey kardeş!" demelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"YER GÖK DUA İLE..."</span></span><br />
<br />
Dua deyip geçeriz. "Hep dua ile olmaz, çalışmak lazım" denir... Doğrudur. Fakat izaha muhtaçtır bu sözler... Dua kavli ve fiilî diye iki kısımdır. Sözle yapılana kavli dua, bizzat işin tahakkuku neyi gerektiriyorsa, şartlarını hazırlamağa da fiilî dua denir. Birinden biri eksik olmamalı...<br />
<br />
Büyükler "yer gök dua iledir" diyerek sünnet-i seniyyeye ittibayı ne kadar aziz bilmişler. "Dua mü'minin silahıdır." "Dua ibadetin iliği mesabesindedir." "Dua, rahmet-i nahiyenin ihsanına vesile, anahtarıdır." "Dua, belayı def eder." buyuran sevgili Peygamberimiz mü'minin hiç tükenmeyecek bir güce sahip olduğunu belirtmiştir. Şartlar ne olursa olsun "İslam en yücedir. Onun üstünde hiç bir şey yokdur" Mü'min de Allah katında böyle... Ah iman neşesine bir varabilsek...<br />
<br />
Evet! bugün için Azerbaycan'da, Afganistan'da, Filistin'de, Batı Trakya'da hakları gasbedilen zulüm altında tanklara ezdirilen kolu-bacağı kırılan müslüman kardeşlerimize ulaşamıyor, onların cihadlarına iştirak edememenin ızdırabını yaşıyoruz. Hatta kendi ülkemizde bile... Mü'min bunları düşünmeli!...<br />
<br />
Duaların müstecab olduğu şu günlerde... Kandil gecelerinde... ellerimizi açıp, mü'min kardeşlerimizin acılarını gönülden duyarak Allah-ü Zülcelal hazretlerine tazarru ve niyazda bulunmanın çok şeyleri değiştireceğine inanmalıyız. Herşeyin haliki Rabbımız'a arz-ı teslimiyet edelim gönüllerimizi açalım, "Güç-kuvvet sende Ya Rabb! bu ümmete merhamet et! İslam'ı ve müslümanları aziz eyle!" diye bir yalvaralım bakalım.<br />
<br />
Her mü'min gönlünde bir kandil yakmalı ümmet için. Ümmetin birliği için.<br />
<br />
Gönüllerimizin yumuşadığı şu mevsimde en içten duygularla Yüce Rabbımıza yalvaralım, arz-ı teslimiyet edelim. O'nun sevgili habibi, Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz de bu aylarda yakarışını artırırdı. Sık sık şöyle dua ederlerdi:<br />
<br />
"Allahım! lisanımı yalandan temizle. Kalbimi fitneden, amelimi riyadan, gözümü hıyanetten muhafaza eyle. Zira sen, kalblerde olan gizli şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bilirsin."<br />
<br />
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 49. Sayı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahabenin Üç Aylar Programı</span></span><br />
<br />
Üç Aylar, gönül dünyamıza bahar neş'esi getiren, yeniden derlenme, toparlanma ve hayat bulma mevsimidir. Sahabe-i kiram bu mevsimde neler yapmıştır? Sahabenin Üç Aylar programı...<br />
<br />
Fikirde, ruhta, topyekün hayatımızda yeni bir hamle devresidir. İnsanı tedricî bir temizliğe tabî tutar bu mevsim.<br />
<br />
İlkbaharda açan çiçekler gibi... esen ılık rüzgarlar gibi... mü'minin gönlünde sevinç çiçekleri açar, mahabbet yelleri eser bu mevsimde.<br />
<br />
Duygular coşar... Gazab-öfke, kin, nefret, hased, kibir, gurur, riya gibi kötü huylar bu aylarda esen saba rüzgarları önünde uçar gider... Merhamet, şefkat, tatlı dil, güleryüz, afv, müsamaha-hoşgörü, cömertlik gibi güzellikler yeşerir mü'minde. Aşk, şevk, heyecan gelir. Bir yere varmak ister içi. Hep güzelliklere açılmak, iyiiklere ulaşmak, iyilerle beraber olmak ve Allah Teala'nın rızasına ermek ister.<br />
<br />
Üç aylar gelip geçici lezzetlere aldanan, fanî pırıltılara kanan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalanlara, Rabbımızdan bir uyarı, bir ikaz hatta ihtardır, intibaha gelmemize, gafletten uyanışımıza, silkinip kendimize gelmemize ve mağfiret olunmamıza vesiledir bu aylar...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMETİM, GAZABIMI GEÇMİŞTİR</span></span><br />
<br />
"Rahmetim, gazabımı geçmiştir." buyuran, Yüce Allah -Celle Celalühü- kullarına rahmetiyle muamele edebilmek için vesileler arıyor adeta... Dünya hayatındaki sıkıntılarımızda kulu kula vesile kılan, ahiretimizi kurtarabilmek için türlü türlü ibadetlerimizi necatımıza vesile kabul eden yüce Rabbımız; ömür çizgimizde zaman dilimi içinde belli vakitleri de mağfiretine vesile kılmıştır. Haftada bir Cuma gününe, senede iki bayram gecesine, aylardan Muharrem, Recep, Şa'ban, Ramazan'a dikkatlerinini çekerek, İslam'ı daha diri daha canlı yaşamamızı, yeniden dirilişimizi ve kulluk şuuruna ermemizi istiyor Yüce Rabbımız.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şa'ban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Yine kainatın efendisi, Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda: "Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
<br />
O'nun "gökteki yıldızlar gibi" diye vasıflandırdığı ashabı da bu mevsime özel itina göstermiş feyiz ve bereketinden istifade için titremişlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABENİN ÜÇ AYLAR PROGRAMI</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<br />
* Sahabe-i Kiram Şa'ban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.<br />
<br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<br />
* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.<br />
<br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'A YÖNELMEK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere "şifa" olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir. Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
Bu mutluluğa erebilmek, Rabbımızın bir fırsat olarak önümüze açtığı bu üç ayları değerlendirmek için yapılacak çok şey var. Beşer olarak eksikliğimiz pek fazla. Dinî eğitimimizin noksanlığı, yaşıyan örnek şahısların azlığı, sözü özüne uygun, her hattı harekatı Sünnete muvafık, hali, kaliyle müessir Hak dostlarına pek çok ihtiyaç var. Zaman, zemin ve şartlar sanki mü'mini yolundan alıkoymak için kurulmuş tuzaklar, imanlar üzerine lekeler saçarak mü'minin can damarına kastetmeler, hatta alenen zulümlerle dolu bir hayat.... Mü'min derin derin düşünmeli... Düşünceyi öldürenlere, düşünerek, İslamla bütünleşerek ceza vermeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDEN BAŞLANMALI?</span></span><br />
<br />
Önce Tevbe… Minarelerdeki kandil lambalarının ufku aydınlattığı, İslam dünyasına manevî bir iklim getirdiği şu günlerde mü'min neler yapmalı? Nerden başlamalı? diye kendi kendine sormalı... Gönlünü, Kur'an'la, Hadisle aydınlatmağa çalışmalıdır ve kendine bir üç aylar programı hazırlamalıdır.<br />
<br />
Bu mevsimi fırsat bilerek evvela geçmişteki hayatının muhasebesini yapmalı, kârını zararını ortaya koymalı, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" buyuran sevgili Peygamberimizin sünnetine uyarak, başını iki elinin arasına alıp için için düşünmeli. Bütün iş burdan başlıyor. Zira "Receb Allah'ın ayıdır." buyuruluyor. Allah'ın ayında tam bir acziyet içinde Allah'a iltica etmek, sığınmak ilk işimiz olmalıdır.<br />
<br />
O halde mü'min önce Allah'ın kapısına varacak. Kulluk niyazıyla kapıyı çalacak. Kötülüklerinden nadim olacak, pişmanlık duyacak. Rabbine tevbe ile nedametini arz edecek, istiğfar ederek gözyaşlarıyla Rabbından mağfiret niyaz edecek. Günahlarından, nedametini, pişmanlığını duyurabilmek tevbenin kabulüne işarettir. Tevbenin kabulü ise helal lokma, ısrar ve gözyaşı ister. Mü'min bilir ki, Rahman'ın rahmet deryası gözyaşları nisbetinde coşar.<br />
<br />
Allah dostlarından biri şöyle der: "Receb, tevbe ve nedamet ayı. Şa'ban muhabbet ayı, Ramazan kurbet (ilahi yakınlık) ayıdır"<br />
<br />
Zunnün Mısrî (k.s.) de: "Recep ekme ayı, Şaban sulama, Ramazan mahsul ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer." diyerek mü'minin takib edeceği programı sunuyorlar adeta...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TOPRAĞA BİR TOHUM ATMAK...</span></span><br />
<br />
Üç Aylar güzelliklerin ekileceği, iyiliklerin yeşereceği bir mevsimdir. Zemin, İslam'ın bütün güzelliklerine hazırdır. Mü'min sıcak bir iklime girmenin sevincindedir. Hareketlerini hep kontrol eder. Kardeşlik duyguları coşar, mü'minlik izzeti, vekarı, heybeti gelir kendisine...Bir yetimin başını okşamanın, onun gözyaşını dindirmenin, ona sıcak bir alakanın ne derece büyük ecirler kazandıracağını düşünür. Onun ihtiyacını, onun yalnızlığını "inananlar kardeştir" düsturuyla giderebilmek ve mü'min sıcaklığını ona duyurabilmek için imanî bir vecd içinde gayret gösterir. Zira, yetim ağlarken arş'ın titrediğini bilir. Arş titremeden mü'min titremeli. O kendinden başlayarak, ailesini, akraba ve komşusunu, bütün etrafını düşünmekle mükelleftir. Komşusu açken tok yatamaz mü'min.<br />
<br />
Her meyve kendi ikliminde yetişir. Kendi iklimini arar. Mü'minin gönül meyveleri de ılıman iklim gibi üç aylarda daha çok verir. Mü'minin gönül iklimi bu mevsimde hep sıcaktır. Gönlü açık, eli açıktır, înfak etmeyi daha çok ister. Hergün verdiğinin bir fazlasını vermeğe çalışır. Kardeşleriyle hediyeleşmeğe özen gösterir. "Hediyeleşin ki, aranızdaki mahabbet artsın." buyuran sevgili Peygamberimizin yolunda, izinde gidebilmek için bütün gayretini sarfeder. Hastaları, akrabayı, kabirleri, salih zatları ziyaret etmeyi kendine vazife bilir. Bu ziyaretleşmenin imanı kuvvetlendireceğine, sevgi bağını oluşturacağına, birlik ve beraberliği sağlayacağına inanır, İslam toplumunun yek-vücud olmasına yardım eden unsurlar olduğunu bilir ve düşünür. Onun önderi Yüce Rasûl (s.a.): "Kardeşini tavsiye ederim, kardeşini..." buyurmuştur. Mü'min de kardeşini kendi nefsine tercih ederek, "İhtiyaç içinde olsalar bile muhacirleri kendilerine tercih ederler..." (Haşr,9) buyruğunun sırrına ermek "kamil insan" olabilmek için bu mevsimi ganimet bilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR GÖNÜL YAPTIN İSE...</span></span><br />
<br />
Gelip-geçtiği yerlerde eza verici maddeleri kaldırmak... Karşılaştığı bir mü'mine selam vererek, hal-hatır sorup onun gönlünü almak... Otobüste, trende, vapurda büyüklere yer vermek, binerken inerken onlara öncelik tanı(Zeker) sevgide bulunmak, hürmet göstermek... Beli iki büklüm gördüğü ihtiyarın koluna girerek yardımcı olmak, yolda kalmış yolcuya yol göstermek... Bir hastaya bir içim su vermek... Hülasa, bir gönle girmek için gayret göstermek, nezaketle hareket etmek mü'minin vermiş olduğu günlük sadakaları cümlesindendir.<br />
<br />
Büyük aşk sultanı Yunus Emre bu sadakaları şiirinde, ne güzel ifade etmektedir.<br />
<br />
Bir miskini gördün ise bir eskice verdin ise<br />
<br />
Yarın anda sana gele Hak libasın biçmiş gibi<br />
<br />
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise<br />
<br />
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi<br />
<br />
Bir gönüle girmenin, bir gönül yapmanın faziletini de şu beytiyle dile getirmek istemiştir:<br />
<br />
Yunus Emre der hoca gerekse var bin Hacca.<br />
<br />
Hepisinden yeğreği bir gönüle girmektir.<br />
<br />
Nazargah-ı ilahî olan kalb evini, gönlü yıkmanın da iki cihan bedbahtlığı olduğunu belirtmişdir.<br />
<br />
Gönül çalabın tahtı<br />
<br />
Çalab gönüle baktı<br />
<br />
İki cihan bedbahtı<br />
<br />
Kim gönül yıktı ise<br />
<br />
Bir başka mısrasında da: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" diyerek, mü'minin namazı kendisini güzel ahlaka ulaştırması gerektiğini ve gönül yıkan, gönül kıran bir kimsenin kıldığı namazı sureta namaz olmaktan dışarı çıkamayacağını ifade etmiştir.<br />
<br />
Mü'min daima gönül alıcıdır. O gönül mimarıdır. Her insanla ülfet eder, sıcak alaka kurabilir ve çevresinde bulunan kişiler de onunla sevgi bağı oluşturabilir bir ahlaka sahibdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MAZLUM MÜSLÜMANLARA İLGİ</span></span><br />
<br />
İslam'ın ilk yıllarında en faziletli amellerden birisi de "köle azad etmekti." Bir insana insanlığını hissettirmek, şerefini iade etmek, onu hürriyetine kavuşturmak hakikaten en üstün amellerdendir. Haysiyet, izzet, şeref sadece İslam'dadır. Başı derde düşen buhrandan, sıkıntıdan, felaha ermek isteyen islamı, peygamberini iyi tanımalı, sömürülmekten, hür olarak, tam bağımsız yaşayabilmek ancak, İslamla kaimdir.<br />
<br />
Bugün cezaevlerinde binlerce müslüman yatmaktadır. Onlar orada nasıl hayat sürerler? Bizlerden neler beklerler? Hürriyetlerine kavuşmak için elimizden ne gelir? diye hiç düşündük mü acaba? Bu mübarek günler bizlere bu kardeşlerimizi de hatırlatmalı değil mi? Ziyaretlerine giderek veya bir mektupla, bir hediye ile kitap, dergi göndererek onlara kardeşlik duygularımızı yansıtabilmeliyiz. Onların bir an evvel oradan kurtulmalarına yardımcı olmalıyız. Bu imkana sahip değilsek hiç olmazsa dualarımızda Cenab-ı Hakk'ın onlar üzerine bol bol sabır yağdırmasını niyaz etmeliyiz. Bu düşünceler içinde yaşayan mü'mine Cenab-ı Hakk'ın köle azad etmişçesine sevab verebileceğine inanmalıyız. Bütün ümmet kendi imkanı nisbetinde bir şeyler yapmalı, sızıları dindirmeli. Kendisine iltica edene, kendinden bir şey isteyene hiç olmazsa tatlı bir dil, tatlı bir ifade ile de olsa, karşılık vermeli, cevaplamalıdır. "Dualarım seninle ey kardeş!" demelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"YER GÖK DUA İLE..."</span></span><br />
<br />
Dua deyip geçeriz. "Hep dua ile olmaz, çalışmak lazım" denir... Doğrudur. Fakat izaha muhtaçtır bu sözler... Dua kavli ve fiilî diye iki kısımdır. Sözle yapılana kavli dua, bizzat işin tahakkuku neyi gerektiriyorsa, şartlarını hazırlamağa da fiilî dua denir. Birinden biri eksik olmamalı...<br />
<br />
Büyükler "yer gök dua iledir" diyerek sünnet-i seniyyeye ittibayı ne kadar aziz bilmişler. "Dua mü'minin silahıdır." "Dua ibadetin iliği mesabesindedir." "Dua, rahmet-i nahiyenin ihsanına vesile, anahtarıdır." "Dua, belayı def eder." buyuran sevgili Peygamberimiz mü'minin hiç tükenmeyecek bir güce sahip olduğunu belirtmiştir. Şartlar ne olursa olsun "İslam en yücedir. Onun üstünde hiç bir şey yokdur" Mü'min de Allah katında böyle... Ah iman neşesine bir varabilsek...<br />
<br />
Evet! bugün için Azerbaycan'da, Afganistan'da, Filistin'de, Batı Trakya'da hakları gasbedilen zulüm altında tanklara ezdirilen kolu-bacağı kırılan müslüman kardeşlerimize ulaşamıyor, onların cihadlarına iştirak edememenin ızdırabını yaşıyoruz. Hatta kendi ülkemizde bile... Mü'min bunları düşünmeli!...<br />
<br />
Duaların müstecab olduğu şu günlerde... Kandil gecelerinde... ellerimizi açıp, mü'min kardeşlerimizin acılarını gönülden duyarak Allah-ü Zülcelal hazretlerine tazarru ve niyazda bulunmanın çok şeyleri değiştireceğine inanmalıyız. Herşeyin haliki Rabbımız'a arz-ı teslimiyet edelim gönüllerimizi açalım, "Güç-kuvvet sende Ya Rabb! bu ümmete merhamet et! İslam'ı ve müslümanları aziz eyle!" diye bir yalvaralım bakalım.<br />
<br />
Her mü'min gönlünde bir kandil yakmalı ümmet için. Ümmetin birliği için.<br />
<br />
Gönüllerimizin yumuşadığı şu mevsimde en içten duygularla Yüce Rabbımıza yalvaralım, arz-ı teslimiyet edelim. O'nun sevgili habibi, Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz de bu aylarda yakarışını artırırdı. Sık sık şöyle dua ederlerdi:<br />
<br />
"Allahım! lisanımı yalandan temizle. Kalbimi fitneden, amelimi riyadan, gözümü hıyanetten muhafaza eyle. Zira sen, kalblerde olan gizli şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bilirsin."<br />
<br />
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 49. Sayı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Receb Ayının Fazileti]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35331</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 03:26:30 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35331</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Receb Ayının Fazileti</span></span><br />
<br />
Receb ayını faziletli kılan nedir? Haram aylardan biri olan ve Üç Aylar’ın başlangıcını teşkil eden Receb’in İslâm’daki yeri, bu aya dair rivayetler ve ibadet anlayışı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
Receb, Hicrî yılın yedinci ayı ve Üç Aylar’ın ilkidir.<br />
<br />
Sözlükte “korkmak; saygı duymak, tâzim göstermek” anlamlarına gelen recb kökünden türeyen Receb kelimesi saygı duyulan ve savaşmanın haram kabul edildiği dört aydan birinin adı olup dinî gelenekte önemli yeri olan Üç Aylar’ın ilkidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÂHİLİYE DÖNEMİNDE RECEB AYI ANLAYIŞI</span></span><br />
<br />
Câhiliye devrinde, Receb ayı boyunca savaştan ve baskınlardan uzak durulur, özellikle ilk on gününde oruç tutulur, umre ziyaretleri yapılır ve putlardan oluşan tanrılara “atîre” veya “recebiyye” denilen kurbanlar takdim edilirdi. Receb ayının daha önce Arab-ı bâide (Âd ve Semûd) döneminde “hevber”, Arab-ı âribe döneminde “esamm” (sağır) diye adlandırıldığı, kan dökmenin, mala ve ırza dokunmanın yasak olduğu bu ayda kavga ve silâh sesleri, imdat çağrıları duyulmadığı için bu adla anıldığı rivayet edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RECEB-İ MUDAR VE DİĞER İSİMLERİ</span></span><br />
<br />
Araplar’ın Mudar kolundan olan Kureyş gibi kabilelerin Receb ayına diğer kabilelerden daha fazla saygı göstermesi sebebiyle Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir hadisinde de geçtiği üzere bu aya “receb-i Mudar” denilmekteydi. Öte yandan haram aylardan üçü (zilkade, zilhicce, muharrem) peş peşe geldiği için bunlara “serd” (birbirini takip eden) denilirken Recep ayına tek olduğu için “ferd” (münferid) adı verilmiştir. Kaynaklarda Receb ayı karşılığında başka isim veya sıfatlar da zikredilmektedir. Osmanlı belgelerinde Receb (ب) kısaltmasıyla ve “şerif”, “mürecceb” gibi sıfatlarla birlikte yazılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN VE SÜNNETTE HARAM AYLAR</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Receb kelimesi geçmemekle birlikte muhtelif âyetlerde haram aylardan söz edilerek bu aylara saygı gösterilmesi emredilmektedir. (el-Bakara 2/194, 217; el-Mâide 5/2, 97; et-Tevbe 9/5, 36)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem haram ayları Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb olarak açıklamıştır. (Buhârî, “Meġāzî”, 77; Müslim, “Ḳasâme”, 29) Haram ayların farklı bir önem ve saygınlığa sahip olduğu, bu aylarda işlenen iyilik ve kötülüklere başka zamanlarda işlenenlerden daha fazla mükâfat ve ceza verileceği yönünde genel kabul vardır. (Kaynak: DİA)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RECEB AYINDA DUA VE ORUÇ</span></span><br />
<br />
Receb-i Şerîf girdiği zaman Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
“Ey Rabbim! Bize Receb’i ve Şa’ban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” diye duâ ederlerdi. (İbn Hanbel, I, 259)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Receb ayı girdiği zaman şöyle buyurdular:<br />
<br />
Said İbn Cübeyr radıyallahu anh’den nakledildiğine göre: “Receb ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas radıyallahu anh’ı dinledim şöyle demişti: “Resulullah Receb ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik.” (Ebû Dâvûd, Sünen, Kitâbu’s-Savm, 56.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Receb Ayının Fazileti</span></span><br />
<br />
Receb ayını faziletli kılan nedir? Haram aylardan biri olan ve Üç Aylar’ın başlangıcını teşkil eden Receb’in İslâm’daki yeri, bu aya dair rivayetler ve ibadet anlayışı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
Receb, Hicrî yılın yedinci ayı ve Üç Aylar’ın ilkidir.<br />
<br />
Sözlükte “korkmak; saygı duymak, tâzim göstermek” anlamlarına gelen recb kökünden türeyen Receb kelimesi saygı duyulan ve savaşmanın haram kabul edildiği dört aydan birinin adı olup dinî gelenekte önemli yeri olan Üç Aylar’ın ilkidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CÂHİLİYE DÖNEMİNDE RECEB AYI ANLAYIŞI</span></span><br />
<br />
Câhiliye devrinde, Receb ayı boyunca savaştan ve baskınlardan uzak durulur, özellikle ilk on gününde oruç tutulur, umre ziyaretleri yapılır ve putlardan oluşan tanrılara “atîre” veya “recebiyye” denilen kurbanlar takdim edilirdi. Receb ayının daha önce Arab-ı bâide (Âd ve Semûd) döneminde “hevber”, Arab-ı âribe döneminde “esamm” (sağır) diye adlandırıldığı, kan dökmenin, mala ve ırza dokunmanın yasak olduğu bu ayda kavga ve silâh sesleri, imdat çağrıları duyulmadığı için bu adla anıldığı rivayet edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RECEB-İ MUDAR VE DİĞER İSİMLERİ</span></span><br />
<br />
Araplar’ın Mudar kolundan olan Kureyş gibi kabilelerin Receb ayına diğer kabilelerden daha fazla saygı göstermesi sebebiyle Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bir hadisinde de geçtiği üzere bu aya “receb-i Mudar” denilmekteydi. Öte yandan haram aylardan üçü (zilkade, zilhicce, muharrem) peş peşe geldiği için bunlara “serd” (birbirini takip eden) denilirken Recep ayına tek olduğu için “ferd” (münferid) adı verilmiştir. Kaynaklarda Receb ayı karşılığında başka isim veya sıfatlar da zikredilmektedir. Osmanlı belgelerinde Receb (ب) kısaltmasıyla ve “şerif”, “mürecceb” gibi sıfatlarla birlikte yazılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’ÂN VE SÜNNETTE HARAM AYLAR</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de Receb kelimesi geçmemekle birlikte muhtelif âyetlerde haram aylardan söz edilerek bu aylara saygı gösterilmesi emredilmektedir. (el-Bakara 2/194, 217; el-Mâide 5/2, 97; et-Tevbe 9/5, 36)<br />
<br />
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem haram ayları Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb olarak açıklamıştır. (Buhârî, “Meġāzî”, 77; Müslim, “Ḳasâme”, 29) Haram ayların farklı bir önem ve saygınlığa sahip olduğu, bu aylarda işlenen iyilik ve kötülüklere başka zamanlarda işlenenlerden daha fazla mükâfat ve ceza verileceği yönünde genel kabul vardır. (Kaynak: DİA)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RECEB AYINDA DUA VE ORUÇ</span></span><br />
<br />
Receb-i Şerîf girdiği zaman Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:<br />
<br />
“Ey Rabbim! Bize Receb’i ve Şa’ban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” diye duâ ederlerdi. (İbn Hanbel, I, 259)<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Receb ayı girdiği zaman şöyle buyurdular:<br />
<br />
Said İbn Cübeyr radıyallahu anh’den nakledildiğine göre: “Receb ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas radıyallahu anh’ı dinledim şöyle demişti: “Resulullah Receb ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik.” (Ebû Dâvûd, Sünen, Kitâbu’s-Savm, 56.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35329</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 02:12:01 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35329</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle,  ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken   bir defa  bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
    "Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle,  ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken   bir defa  bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
    "Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[أَسْمَاءُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35283</link>
			<pubDate>Sat, 20 Dec 2025 09:10:37 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35283</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: xx-large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">أَسْمَاءُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ</span></span><br />
<br />
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيْمِ<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى مَنِ اسْمُهُ</span></span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align">
سَيِّدُنَا مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَحْمَدُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَامِدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَحْمُوْدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَحْيَدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَحِيْدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَاحٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَاشِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَاقِبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَه صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا يَس صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَاهِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَهَّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَيِّبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُولُ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَيِّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا جَامِعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقْتَفٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَفَّى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُوْلُ الْمَلَاحِمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُوْلُ الرَّاحَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَامِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا إِكْلِيْلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُدَّثِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُزَّمِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَبْدُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَبِيبُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَفِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَجِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَلِيْمُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَاتَمُ الْأَنْبِيَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَاتَمُ الرُّسُلِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُحْيِيْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْجِيْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُذَكِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَاصِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَنْصُورٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيُّ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيُّ التَّوْبَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَعْلُوْمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَهِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَاهِدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَهِيدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَشْهُودٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَشِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبَشِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَذِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْذِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نُورٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سِرَاجٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِصْبَاحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هُدَىً صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَهْدِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنِيْرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا دَاعٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَدْعُوٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجِيْبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجَابٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَفِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَفُوٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَلِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَقٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا قَوِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَمِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَأْمُونٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَرِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُكَرَّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَكِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَتِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبِيْنٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُؤَمِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَصُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو قُوَّةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو حُرْمَةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو مَكَانَةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا ذُو عِزٍّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُوْ فَضْلٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَاعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطِيعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَدَمُ صِدْقٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَحْمَةٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا بُشْرى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غَوْثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غَيْثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غِيَاثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نِعْمَةُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هَدِيَّةُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عُرْوَةٌ وُثْقَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِرَاطُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذِكْرُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيْفُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حِزْبُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا النَّجْمُ الثَّاقِبُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصْطَفَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجْتَبَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْتَقَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أُمِّيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُخْتَارٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَجِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا جَبَّارٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الْقَاسِمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الطَّاهِرِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الطَّيِّبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو إِبْرَاهِيمَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُشَفَّعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَفِيعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَالِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصْلِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُهَيْمِنٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَادِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصَدِّقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِدْقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدُ الْمُرْسَلِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا إِمَامُ الْمُتَّقِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَائِدُ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَلِيلُ الرَّحْمَنِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَرٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَبَرٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَجِيهٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَصِيحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَاصِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَكِيلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُتَوَكِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَفِيلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا شَفِيقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقِيمُ السُّنَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَدَّسٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوْحُ الْقُدُسِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوحُ الْحَقِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوحُ الْقِسْطِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَافٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُكْتَفٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَالغٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبَلِّغٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَافٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَاصِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَوْصُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَابِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَائِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هَادٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُهْدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَدَّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَزِيزٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَاضِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُفَضَّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَاتِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحُ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحُ الْجَنَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْإِيْمَان صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْيَقِيْنِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا دَلِيْلُ الْخَيْرَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصَحِّحُ الْحَسَنَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقِيْلُ الْعَثَرَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَفُوحٌ عَنِ الزَّلَّاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الشَّفَاعَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمَقَامِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْقَدَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالْعِزِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالْمَجْدِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالشَّرَفِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْوَسِيْلَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ السَّيْفِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْفَضِيلَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْإِزَارِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْحُجَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ السُّلْطَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الرِّدَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الدَّرَجَةِ الرَّفِيعَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ التَّاجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمِغْفَرِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ اللِّوَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْقَضِيبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبُرَاقِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْخَاتَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْعَلَامَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبُرْهَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبَيَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَصِيْحُ اللِّسَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَهَّرُ الْجَنَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَؤُوفٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَحِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا اُذُنُ خَيْرٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَحِيحُ الْإِسْلَامِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدُ الْكَوْنَينِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَيْنُ النَّعِيمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَيْنُ الْغُرِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَعْدُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَعْدُ الْخَلْقِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَطِيبُ الْأُمَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْهُدَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَاشِفُ الْكُرَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَافِعُ الرُّتَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عِزُّ الْعَرَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْفَرَجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، اللَّهُمَّ يَا رَبِّ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُصْطَفى، وَرَسُوْلِكَ الْمُرْتَضى، طَهِّرْ قُلُوبَنَا مِنْ كُلِّ وَصْفٍ يُبَاعِدُنَا عَنْ مُشَاهَدَتِكَ وَمَحَبَّتِكَ، وَأَمِتْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ، وَالشَّوْقِ إِلَى لِقَائِكَ، يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ ، وصَلَّى اللَّهُ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّينَ وَإِمَامِ الْمُرْسَلِينَ، وَعَلى آلِهِ وَصَحْبِه أَجْمَعِينَ، وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ لِلّهِِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
</div>
</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: xx-large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">أَسْمَاءُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ</span></span><br />
<br />
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيْمِ<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">اللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى مَنِ اسْمُهُ</span></span><br />
<div style="text-align: justify;" class="mycode_align">
سَيِّدُنَا مُحَمَّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَحْمَدُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَامِدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَحْمُوْدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَحْيَدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَحِيْدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَاحٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَاشِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَاقِبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَه صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا يَس صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَاهِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَهَّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا طَيِّبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُولُ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَيِّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا جَامِعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقْتَفٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَفَّى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُوْلُ الْمَلَاحِمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَسُوْلُ الرَّاحَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَامِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا إِكْلِيْلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُدَّثِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُزَّمِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَبْدُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَبِيبُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَفِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَجِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَلِيْمُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَاتَمُ الْأَنْبِيَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَاتَمُ الرُّسُلِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُحْيِيْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْجِيْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُذَكِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَاصِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَنْصُورٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيُّ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَبِيُّ التَّوْبَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَعْلُوْمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَهِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَاهِدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَهِيدٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَشْهُودٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَشِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبَشِّرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَذِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْذِرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نُورٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سِرَاجٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِصْبَاحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هُدَىً صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَهْدِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنِيْرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا دَاعٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَدْعُوٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجِيْبٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجَابٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَفِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَفُوٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَلِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حَقٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا قَوِيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَمِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَأْمُونٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَرِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُكَرَّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَكِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَتِينٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبِيْنٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُؤَمِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَصُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو قُوَّةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو حُرْمَةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُو مَكَانَةٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا ذُو عِزٍّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذُوْ فَضْلٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَاعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطِيعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَدَمُ صِدْقٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَحْمَةٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا بُشْرى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غَوْثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غَيْثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا غِيَاثٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نِعْمَةُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هَدِيَّةُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عُرْوَةٌ وُثْقَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِرَاطُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا ذِكْرُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيْفُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا حِزْبُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا النَّجْمُ الثَّاقِبُ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصْطَفَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُجْتَبَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُنْتَقَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أُمِّيٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُخْتَارٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَجِيرٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا جَبَّارٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الْقَاسِمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الطَّاهِرِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو الطَّيِّبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا أَبُو إِبْرَاهِيمَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُشَفَّعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَفِيعٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَالِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصْلِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُهَيْمِنٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَادِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصَدِّقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صِدْقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدُ الْمُرْسَلِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا إِمَامُ الْمُتَّقِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا قَائِدُ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَلِيلُ الرَّحْمَنِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَرٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَبَرٌّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَجِيهٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَصِيحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا نَاصِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَكِيلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُتَوَكِّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَفِيلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا شَفِيقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقِيمُ السُّنَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَدَّسٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوْحُ الْقُدُسِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوحُ الْحَقِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رُوحُ الْقِسْطِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَافٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُكْتَفٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا بَالغٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُبَلِّغٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا شَافٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا وَاصِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَوْصُولٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَابِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَائِقٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا هَادٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُهْدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقَدَّمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَزِيزٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَاضِلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُفَضَّلٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَاتِحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحُ الرَّحْمَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مِفْتَاحُ الْجَنَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْإِيْمَان صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْيَقِيْنِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا دَلِيْلُ الْخَيْرَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُصَحِّحُ الْحَسَنَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُقِيْلُ الْعَثَرَاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَفُوحٌ عَنِ الزَّلَّاتِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الشَّفَاعَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمَقَامِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْقَدَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالْعِزِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالْمَجْدِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مَخْصُوصٌ بِالشَّرَفِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْوَسِيْلَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ السَّيْفِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْفَضِيلَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْإِزَارِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْحُجَّةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ السُّلْطَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الرِّدَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الدَّرَجَةِ الرَّفِيعَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ التَّاجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمِغْفَرِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ اللِّوَاءِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْقَضِيبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبُرَاقِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ،سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْخَاتَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْعَلَامَةِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبُرْهَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْبَيَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا فَصِيْحُ اللِّسَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا مُطَهَّرُ الْجَنَانِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَؤُوفٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَحِيمٌ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا اُذُنُ خَيْرٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَحِيحُ الْإِسْلَامِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَيِّدُ الْكَوْنَينِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَيْنُ النَّعِيمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَيْنُ الْغُرِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَعْدُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا سَعْدُ الْخَلْقِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا خَطِيبُ الْأُمَمِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عَلَمُ الْهُدَى صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا كَاشِفُ الْكُرَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا رَافِعُ الرُّتَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا عِزُّ الْعَرَبِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، سَيِّدُنَا صَاحِبُ الْفَرَجِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَآلِهِ وَسَلَّمَ ، اللَّهُمَّ يَا رَبِّ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُصْطَفى، وَرَسُوْلِكَ الْمُرْتَضى، طَهِّرْ قُلُوبَنَا مِنْ كُلِّ وَصْفٍ يُبَاعِدُنَا عَنْ مُشَاهَدَتِكَ وَمَحَبَّتِكَ، وَأَمِتْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَالْجَمَاعَةِ، وَالشَّوْقِ إِلَى لِقَائِكَ، يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ ، وصَلَّى اللَّهُ عَلى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّينَ وَإِمَامِ الْمُرْسَلِينَ، وَعَلى آلِهِ وَصَحْبِه أَجْمَعِينَ، وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ، وَالْحَمْدُ لِلّهِِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
</div>
</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35267</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:15:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35267</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35266</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:12:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35266</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”<br />
<br />
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”<br />
<br />
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”<br />
<br />
(M453Müslim, Îmân, 301)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”<br />
<br />
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."<br />
<br />
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.<br />
<br />
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;<br />
<br />
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."<br />
<br />
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.<br />
<br />
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.<br />
<br />
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.<br />
<br />
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.<br />
<br />
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.<br />
<br />
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.<br />
<br />
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.<br />
<br />
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.<br />
<br />
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.<br />
<br />
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.<br />
<br />
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennet: Sonsuz Esenlik Yurdu</span></span><br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yüce Allah (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “قَالَ اللَّهُ أَعْدَدْتُ لِعِبَادِى الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ…”<br />
<br />
(B3244 Buhârî, Bed'ü'l-halk, 8)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ هَمَّامِ بْنِ مُنَبِّهٍ قَالَ: هَذَا مَا حَدَّثَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) فَذَكَرَ أَحَادِيثَ مِنْهَا وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “إِنَّ أَدْنَى مَقْعَدِ أَحَدِكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ أَنْ يَقُولَ لَهُ: تَمَنَّ فَيَتَمَنَّى وَيَتَمَنَّى فَيَقُولُ لَهُ: هَلْ تَمَنَّيْتَ؟ فَيَقُولُ: نَعَمْ. فَيَقُولُ لَهُ: فَإِنَّ لَكَ مَا تَمَنَّيْتَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ.”<br />
<br />
Hemmâm b. Münebbih (ra), “Bu, bize Ebû Hüreyre'nin (ra) Resûlullah'tan (sas) naklettiği hadislerdir.” diyerek birtakım hadisler zikretti. Onlardan birisi de şu idi: Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah'ın, "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır.”<br />
<br />
(M453Müslim, Îmân, 301)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “مَنْ أَنْفَقَ زَوْجَيْنِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ نُودِيَ فِى الْجَنَّةِ: يَا عَبْدَ اللَّهِ! هَذَا خَيْرٌ. فَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّلاَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّلاَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الْجِهَادِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الْجِهَادِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصَّدَقَةِ يُدْعَى مِنْ بَابِ الصَّدَقَةِ وَمَنْ كَانَ مِنْ أَهْلِ الصِّيَامِ دُعِيَ مِنْ بَابِ الرَّيَّانِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah'ın (cc) kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır.”<br />
<br />
(N2240 Nesâî, Sıyâm, 43)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûlullah (sas) ashâbıyla birlikte oturuyordu. Onlara cennetteki güzellikleri anlatıyor, ashâb da can kulağı ile Kutlu Elçi’yi (sas) dinliyorlardı. Bu arada bir ses duyuldu. Bir adam Resûlullah’a (sas), "Ey Allah’ın Resûlü! Ben atları severim. Cennette at var mıdır?" diye sordu. Şöyle cevap verdi Sevgili Resûl (sas): "Cennete girersen sana kırmızı yakuttan iki kanatlı bir at getirilecek. Sen de o ata binecek ve dilediğin yere onunla uçup gideceksin." Bir başkası gönlünden geçeni şöyle sordu: "Ey Allah’ın Resûlü! Cennette deve de var mıdır?" Allah Resûlü (sas), dinleyenlerden her birinin zihinlerinden geçeni sormak istediğini fark etmiş olmalı ki bu soruya herkes için cevap mahiyetinde olan şu sözlerle karşılık verdi: "Allah (cc) seni cennete koyarsa canının çektiği ve gözüne hoş görünen her şey senin olacaktır."<br />
<br />
Resûlullah (sas) böylece, kendisini dinleyenlerle beraber geçmişten günümüze bütün inananlara cennette tüm isteklerinin gerçekleşeceği müjdesini vermiştir. Zira Allah Teâlâ (cc), "Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey var..." âyetiyle cennet ehlinin istediği her şeye sahip olacağını ve görmek istediği her şeyi de görebileceğini bildirmiştir.<br />
<br />
Allah Teâlâ (cc) iman edip de kendisinin razı olduğu işleri yapan kullarını bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetleriyle mükâfatlandıracaktır. "İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele." buyruğu doğrultusunda Hz. Peygamber (sas), kimi zaman Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle kimi zaman da kendi ifadeleriyle insanlara cennet hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Buna göre;<br />
<br />
Müminler âhiret yurtları olan cennete varınca sekiz kapıyla karşılaşırlar. Cennetin bekçileri tarafından ilk olarak âlemlerin efendisi Hz. Muhammed’e (sas) açılan bu kapılardan onlar, pazartesi ve perşembe günleri içeri alınırlar. Dünyada işledikleri amellere göre farklı bölümlerden girerler ebedî yurtlarına. Allah Resûlü (sas), kişilere özel olan bu cennet kapılarını şöyle anlatmıştır: "Kim Yüce Allah (cc) yolunda malından çifter çifter harcamada bulunursa, cennette, "Ey Allah’ın kulu, işte hayır budur!" diye seslenilir. Namaz kılanlardan olan kimse namaz kapısından çağrılır. Cihad edenlerden olan kimse, cihad kapısından çağrılır. Sadaka verenlerden olan kimse, sadaka kapısından çağrılır. Oruç tutanlardan olan kimse ise Reyyân kapısından çağrılır."<br />
<br />
Cennette müminleri bekleyen nimetler çok çeşitlidir. Bunlar arasında çeşitli özelliklerdeki denizlerden, ’bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan nehirler’ kollar hâlinde ayrılır. Bunların dışında cennette, insana ferahlık veren ve devamlı akan pınarlar ile Allah Teâlâ’nın (cc) Resûlullah’a (sas) vaad ettiği, "Kevser ırmağı" vardır. İki kenarı altından olan bu nehrin toprağı miskten daha güzel kokar. Yakutlar ve inciler üzerinde akıp giden suyu, baldan daha tatlı, kardan daha beyazdır. Nehrin üzerinde, boyunları deve boynu gibi (besili) birtakım kuşlar vardır ki bu kuşların tadı, görünüşlerinden de güzeldir.<br />
<br />
Cennetin toprağı tıpkı halis buğday unu gibi yumuşak, beyaz ve misk kokuludur. Yakıcı sıcaktan ve dondurucu soğuktan korunmuş mümin topluluğu gövdesi altından olan iri yapılı ağaçlar altında gölgelenir. Göz alabildiğine yeşilliklerle dolu bu mekânda dikensiz sidr (Arabistan kirazı) ağaçları, meyveleri salkım salkım dizilmiş muz ağaçları ve hurma ve nar gibi daha pek çok ağaç sıralanmıştır. Nimetlerle dopdolu olan bu ağaçların meyveleri, dileyenin rahatça toplayabilmesi için yakınlaştırılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler nehirlerin yanı başında, rüzgâr esintisiyle sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşilliklerle çevrili, yüksek ve güvenli yerlerdeki köşklerde, saraylarda, ’güzel meskenlerde’, ’üst üste kurulmuş konaklarda’ ve ’evlerde’ bulunurlar. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüşten olan bu binaların harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı ise za’ferândır. Değerli taşlarla süslenmiş bu ihtişamlı konaklar kişiyi rahat ettirecek şekilde hazırlanmıştır. Ayrıca müminler için her biri tek bir inciden yapılmış, olağanüstü güzellikte çadırlar kurulmuştur. Çok yüksek olan bu çadırlar, içinde yaşayan müminlerin dolaşırken birbirlerini göremeyecekleri kadar da geniştir.<br />
<br />
Her biri kendisine ait özel konaklarda ikamet eden cennet ehli haftada bir gün Rableriyle (cc) görüşme şerefine ererler. Allah (cc) onlar için arşını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede kendilerine görünür. Burada cennetlikler için nurdan, inciden, yakuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar kurulmuştur. Cennet halkının makam bakımından en aşağı olanı da misk ve kâfur tepecikleri üzerine yerleştirilir. Allah Teâlâ (cc), her biriyle ayrı ayrı ilgilendikten sonra onları, canlarının istediği her şeyi almaları için cennet çarşılarına yönlendirir. Herkesin göz kamaştıran giysilerle dolaştığı bu çarşılarda almak ya da satmak diye bir şey yoktur, isteyenin her istediği yanı başına getiriliverir. Müminler, bu buluşmadan güzelliklerine güzellik katan tatlı bir meltem ve üzerlerine serpilen güzel kokularla ayrılırlar.<br />
<br />
Cennetlikler kılsız, tüysüz, sürmeli, otuz veya otuz üç yaşlarında ve benzersiz güzellikte yaratılır. Gençlikleri ve güzellikleri ebedî olan bu ay yüzlü müminler için ne hastalık, ne fakirlik ne de başka bir sıkıntı vardır burada. Dünyadaki sakatlık ve kusurlarından ise hiç eser kalmamıştır. Eşsiz güzellikte yaratılan cennetlikler, arzu ettiklerinde farklı görünümlere bürünebilir, istedikleri her surete girebilirler. Onlar için yorulmak ve sıkılmak da söz konusu değildir. Yalandan, kendilerini günaha sevk edecek diğer sözlerden ve faydasız işlerden uzakta, huzur ve esenlik içerisinde güven dolu bir yaşantı sürerler.<br />
<br />
Her türlü nimetin kendisini çevrelediği âhiret yurdunda hiçbir mümin yalnız değildir. Herkes eşiyle birlikte zevk ve eğlence içerisinde yaşar, gölgeler altındaki koltuklara yaslanır. ’Yüksek tahtları, sıra sıra yastıkları ve serilmiş gösterişli yaygıları’ vardır. Dört bir yanlarında isteklerini yerine getirmek üzere görevlendirilmiş, saçılmış incileri andıran hizmetçiler yer alır. Ayrıca eşlerine çok düşkün ve kendilerine denk yaşta, el değmemiş, güzel ve iri gözlü, son derece zarif huriler vardır.<br />
<br />
Cennetlikler, ince ipekten ve parlak atlastan yapılmış yeşil renkte, hiç eskimeyen elbiseler giyerler. Altın ve gümüş bileziklerle, incilerle süslenirler. Son derece parlak incilerle bezenmiş taçlar takan cennetliklerin tarakları altın, buhurdanlıklarının yakacağı da güzel kokulu çubuktur.<br />
<br />
Kendilerine balık ciğeri ve Selsebîl adlı bir pınarın suyu ikram edilen cennet ehli hiçbir sınırlama olmadan canlarının çektiği her türlü yiyecek ve içecekten tadarlar. Her türlü meyve ve et çeşidi, bitmek tükenmek bilmeyen yemişler ve içenlere keyif veren berrak cennet şarabıyla ağırlanırlar. Etraflarında altın tepsiler ve bardaklar, gümüşten billur kaplar, ’içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları cennet pınarından doldurulmuş sürahiler, ibrikler ve kadehler, beğendikleri meyveler ve arzu ettikleri kuş etleri’ dolaştırılır.<br />
<br />
Müminler âhirette hak ettikleri mükâfatlara uygun olarak nitelik bakımından farklı cennetlerde bulunurlar. Bu cennetlerin sayısı tam olarak bilinmemekle beraber, Hz. Peygamber (sas) aralarında yer ile gök arası kadar mesafe bulunan yüz farklı derece bulunduğunu söylemiş, özellikle dört cennete dikkat çekmiştir. Bu cennetlerden ikisinin kap kacakları ve içindeki diğer eşyaları gümüşten, diğer ikisininkiler ise altındandır.<br />
<br />
Cennetler içinde Firdevs ve Adn cennetlerinin özel bir yeri vardır. Nitekim Rahmân’ın (cc) arşı, cennetlerin tam ortasında yer alan Firdevs’in üzerindedir. Kurtuluşa eren müminlerin ebedî mekânı olan Firdevs, nehirlerin çıktığı yer olup cennetlerin en üstünüdür. Bir şehir gibi olan Adn cenneti ise peygamberlerin de barınacağı yerdir. Binaları altın ve gümüş tuğlalarla yapılmış olan bu şehirde Hz. Peygamber’in (sas) bir konağı vardır. Burada yaşayanlar ile Rablerinin arasında sadece, O’nun yüzündeki sonsuz azamet perdesi vardır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de iman edip salih ameller işleyenlere Me’vâ ve Naîm cennetleri vaad edilmiştir. Her biri birbirinden değerli olan bu cennetler, dünyadayken Rablerinin rızasına erişen kullar için türlü güzelliklerle donatılmıştır.<br />
<br />
Cennetlikler akıllarına gelen, hoşlarına giden her şeyi isteyebilecek, istemeleriyle birlikte Allah’ın (cc) izniyle bunlara anında sahip olacaklardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki sizden birinizin cennette en aşağı makamı ona Allah’ın (cc), "Dile (ne dilersen)!" buyurmasıdır. Kişi dileklerini söyleyince Allah (cc) kendisine, "Diledin mi?" diye soracak, "Evet." cevabını verdiğinde ise, "Dilediklerinin hepsi bir kat fazlasıyla senindir." buyuracaktır." Üstelik bu nimetler cennetliklerin bir ihtiyacını karşılamak, bir eksiğini gidermek veya bir kusurunu örtmek amacıyla da olmayacak, sadece Allah’ın (cc) bir ikramı olarak cennet ehlinin zevk almaları için verilecektir. Cennet ortamında bir kimse ne isterse yapabileceği için, dilediği takdirde çalışmaya ihtiyacı olmadığı hâlde zevk için tarımla uğraşması bile mümkündür.<br />
<br />
Kur’an âyetlerinin ve bunlara ek olarak Hz. Peygamber’in (sas) verdiği bu bilgilerden anlaşıldığı üzere Allah’ın (cc) cennette yarattığı nimetler tüm duyulara hitap edecek ve böylece her şekilde insanı tatmin edecek niteliktedir. Nitekim Peygamber Efendimizin (sas) bize naklettiğine göre Allah Teâlâ (cc), "Ben salih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemeyeceği birtakım nimetler hazırladım." buyurmuştur. Allah Resûlü (sas), kişinin dünyadaki hâliyle idrakinin çok uzağında olan olağanüstü güzelliklerle ve nimetlerle dolu olan cenneti, anlaşılır örneklerden hareketle, muhataplarının zihinlerinde canlanacak şekilde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere şekil olarak dünyadakilere çok benzeyen cennet nimetleri, insanların hayalini kuramayacağı kadar güzel ve üstün niteliktedir. Ancak bu nimetlerin gerçek renk, lezzet veya şekilleri insanların tasavvurlarını da aşan güzelliktedir. Cennetin bu eşsiz güzelliğini vurgulamak isteyen Resûlullah (sas), "Cennetteki nimetlerden bir tırnağın taşıyabileceği kadar az bir şey dünyaya gösterilmiş olsaydı gökler ve yeryüzü her tarafıyla süs içerisinde kalırdı. Cennetliklerden bir kişi dünyaya bir baksa ve bileziklerinden biri dünyaya görünse güneşin yıldızların ışığını silip süpürdüğü gibi o da güneşin ışığını silip süpürürdü." buyurmuştur.<br />
<br />
"Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin zevk aldığı her şey vardır." âyetinde veciz bir şekilde ifade edildiği üzere cennette arzu edilen her şey fazlasıyla mevcuttur. Mümin kişi cenneti ve nimetlerini kazanmaya çaba sarf ederek yaşar. Ancak asıl olan kişinin Rabbi kendisinden, kendisi de Rabbinden (cc) razı olarak cennete girmeye lâyık olmasıdır. Zira cennet, Allah Teâlâ’nın (cc) salih kullarına âhirette vereceği mükâfattır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35265</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:10:27 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35265</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular</span></span><br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?<br />
<br />
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:<br />
<br />
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”<br />
<br />
(M269 Müslim, Îmân, 151)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”<br />
<br />
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.<br />
<br />
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”<br />
<br />
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”<br />
<br />
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."<br />
<br />
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.<br />
<br />
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.<br />
<br />
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.<br />
<br />
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.<br />
<br />
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.<br />
<br />
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.<br />
<br />
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.<br />
<br />
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.<br />
<br />
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."<br />
<br />
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.<br />
<br />
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."<br />
<br />
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."<br />
<br />
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.<br />
<br />
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.<br />
<br />
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."<br />
<br />
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.<br />
<br />
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."<br />
<br />
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.<br />
<br />
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."<br />
<br />
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.<br />
<br />
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehenneme Giden Yollar: Süfliyat ve Behimi Arzular</span></span><br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren sebepler nelerdir? Cehennemden kurtulmanın yolları nelerdir?<br />
<br />
Câbir (b. Abdullah) (ra) anlatıyor:<br />
<br />
“Bir adam Hz. Peygamber'e (sas) gelerek, "Ey Allah'ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas), "Allah'a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah'a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer." buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ:أَتَى النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا الْمُوجِبَتَانِ؟ قَالَ: “مَنْ مَاتَ لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ مَاتَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئًا دَخَلَ النَّارَ.”<br />
<br />
(M269 Müslim, Îmân, 151)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ يَدْخُلُ النَّارَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ وَلاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةِ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرِيَاءَ.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez.”<br />
<br />
(M266 Müslim, Îmân, 148; T1998 Tirmizî, Birr, 61)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ قَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ.” وَسُئِلَ عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ النَّارَ قَالَ: “الْفَمُ وَالْفَرْجُ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah'a (sas), "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Allah'tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurdu. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye soruldu. Resûlullah (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." diye cevap verdi.<br />
<br />
(T2004 Tirmizî, Birr, 62; İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِى إِلَى الْبِرِّ، وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِى إِلَى الْجَنَّةِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا، وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِى إِلَى الْفُجُورِ، وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِى إِلَى النَّارِ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ، حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا.”<br />
<br />
Abdullah (b. Mes'ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında "doğru/sıddîk" olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında "yalancı/kezzâb" olarak tescillenir.”<br />
<br />
(B6094 Buhârî, Edeb, 69)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ، وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır.”<br />
<br />
(B6487 Buhârî, Rikâk, 28; M7130 Müslim, Cennet, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
Resûl-i Ekrem’e (sas) sahâbî olma şerefine erenlerden biriydi. Her mümin gibi o da dünyada neler yapabileceğini, âhiretteki durumunun ne olacağını merak etmekteydi. Çoktandır zihninde oluşan soruları sormak üzere gelmişti. Bulduğu ilk fırsatta sırasıyla namaz, cihad, hicret ve faziletli Müslüman’ın özellikleri hakkında Allah Resûlü’ne (sas) sorular sordu. Her birine tek tek aldığı cevaplardan sonra belki de asıl sorusuna gelmişti sıra. "Ey Allah’ın Resûlü! (Cennet ve cehennemi) gerektiren iki sebep nedir?" diye sordu. Allah Resûlü (sas) bu soruya kısa ve net bir cevap verdi: "Allah’a (cc) hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimse cennete girer; Allah’a (cc) bir şeyi ortak koşarak ölen de cehenneme girer."<br />
<br />
O kadar önemli bir soruydu ki bu, muhtemelen sorulan sorunun içeriği, soruyu soran bu şahsın kim olduğunu gölgelemişti. Öyle ki hadis kaynakları ve şerhleri, soranın kim olduğuna değil soruya ve verilen cevaba yoğunlaştıkları için bu iman erinin kim olduğu tespit edilememişti.<br />
<br />
Evet, cehenneme götüren belki de yüzlerce sebep vardı ve bu sebeplerin en başında şirk yer alıyordu. Nitekim Kur’an’daki pek çok âyet, Allah’a (cc) şirk koşanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu bildirmişti.<br />
<br />
Küfür ve inkâr, kişiyi cehenneme götüren en önemli sebeptir. İnsan, Allah’a (cc) iman etmedikçe, inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık olur ve "Artık inanmayan bir kavim, Allah’ın (cc) rahmetinden uzak olsun!" hitabını hak eder. Kur’ân-ı Kerîm pek çok âyetinde inkâr edip hükümlerini yalanlayanların, Allah’a (cc) karşı yalan uydurup kendilerine gelen gerçeği yalan sayanların cehennemlik olduklarını bildirir. Kur’an’ın ‘inatçı kâfir’ olarak nitelediği böyle kimselere malları ve evlâtları da hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’ı (cc) inkâr edenlerin son durağı cehennemdir. Doğru yola ulaşmamış, hakkı görememiş olanlar kör, dilsiz ve sağır bir şekilde haşredildikten sonra cehenneme sürükleneceklerdir.<br />
<br />
Kur’an, son ilâhî davetin tebliğcisi ve son peygamber olan Hz. Muhammed’e (sas) uymayı da cehennemden kurtulmak için şart koşmuştur. Bu bağlamda, "Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir." buyurmuştur. Bir başka âyette ise bu husus, "Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e (sas) karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir." şeklinde ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (sas) de "Muhammed’in (sas) varlığını elinde tutana yemin olsun ki bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan olan bir kişi beni dinlemez ve kendisiyle gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse kesinlikle cehennemlik olur." buyurmuştur. Kur’an, bu durumu, "Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır." şeklinde ifade buyurmuştur. Önceki ümmetler de peygamberlerine samimiyetle uymuşlarsa cehennemden kurtulmuşlardır. Gönderilen uyarıcılara uymayanlar ise cehennemdedirler. Ayrıca irtidat etmek yani Müslüman olduktan sonra dinden dönüp kâfir olmak da kişiyi cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Kişiyi cehenneme götüren bir başka sebep ise münafıklıktır. Münafık, iman etmiş görünse de aslında içinden dini yalanlayan ikiyüzlü kimsedir. Allah (cc), münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecek ve münafıkları cehennemin en alt katında cezalandıracaktır. Onlar ebediyen orada kalacaklardır. Münafıklarla müminler arasında gerçekleşecek olan bir konuşma Kur’an’da şöyle nakledilir: "Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım." diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık (nur) arayın." denilecektir..." Burada nurun, geride kalan dünya hayatında aranması gerektiğine işaret edilmesinin nedeni, müminlerdeki nurun dünyada işledikleri salih amellerden kaynaklanıyor olmasıdır. "Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.(Münafıklar) müminlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Müminler) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah’ın (cc) emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah (cc) hakkında da sizi aldattı." İkiyüzlü insanlar olan münafıklar, gösterişe düşkün, riyakâr kimselerdir. Hz. Peygamber (sas), dünyada ikiyüzlü olan kimsenin âhirette de ateşten iki dili olacağını haber vermiştir.<br />
<br />
Günaha aldırmamak, açıkça günah işlemekten çekinmemek, günah işledikten sonra pişmanlık duymaksızın günahında ısrar etmek, kısacası günah karşısında tavizkâr ve umursamaz olmak kişiyi cehenneme sürükler. Nitekim hem Kur’an hem de Hz. Peygamber (sas), tevhid inancına sahip fakat günahkâr olan kimselerin cehennemde azap göreceklerini bildirmişlerdir. Allah’a (cc) şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak, haram aylarda savaşmak, bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak onun rızası olmaksızın yemek, fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek, insanlar arasında fitne çıkarmak, faiz yemek, anne babaya isyan etmek, akrabaya miras hakkını vermemek, malı gereksiz yere israf etmek, zina etmek, haksız yere adam öldürmek, ölçü ve tartıda sahtekârlık yapmak, kibirlenmek, iffetli bir kadına zina iftirasında bulunmak, kötülük yapmak ve Allah’ın huzuruna kötülükle gelmek, savaş esnasında savaştan kaçmak, azgınlık yapmak ve insanlara işkence edip tevbe etmemek Kur’an’da belirtildiği üzere insanı cehenneme götüren günahlardandır.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), İslâm ümmetine kılıç çekmeyi, Müslüman kardeşine karşı küs iken ölmeyi ve komşulara eziyet etmeyi de cehenneme götüren kötü davranışlar arasında zikretmiştir. Aynı şekilde anne babaya saygısız ve kötü davranmak, onların hakları konusunda duyarsız olmak kişiyi âhiret hayatında mutsuzluğa sürükleyen önemli sebeplerdendir. Basit bir küslük gibi görünse de aslında akrabalık ilişkilerini kesmek de kişiyi cehenneme götürür. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanların, Allah’ın (cc) korunmasını emrettiği akrabalık bağlarını koparanların ve yeryüzünde fesat çıkaranların cehennemlik olduğu haber verilir.<br />
<br />
Haksız yere bir cana kıymak ve hukukî bir gerekçesi olmaksızın Allah’ın (cc) dokunulmaz kıldığı insan hayatına kastetmek cehennemi gerektiren suçlardan bir diğeridir. Kur’an’da, "Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir." buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (sas) de bu konuda, "İki Müslüman birbirine kılıç çekerse öldüren de ölen de cehennemdedir." buyurmuştur.<br />
<br />
İnsanın kendisine Allah (cc) tarafından emanet edilen bedenine ihanet etmesi ve kendi canına kıyması da cehennemle sonuçlanacak bir yolculuğun ilk adımıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (sas), "Her kim kendini bir demir parçası ile öldürürse demiri elinde, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve daimî olarak kalacaktır. Her kim zehir içerek kendini öldürürse o kimse de zehrini cehennem ateşinde ebedî ve daimî kalarak içecektir. Her kim kendini yüksekten atarak öldürürse o da ebedî ve daimî olarak cehennem ateşine düşecektir." buyurmuştur.<br />
<br />
Riyakârlık ve gösteriş merakı, kişiyi cehenneme sürükleyen bir diğer sebeptir. Bu iki özellik Yüce Yaratıcı’nın (cc) hoşnutluğunu kazanmaya değil de insanların gözünde değer kazanmaya odaklanmış bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ (cc), ibadetleri ve salih amelleri sadece O’nun (cc) rızası için yapıldığında kabul eder. Riyakârlık aynı zamanda gizli şirktir. Hz. Peygamber’in (sas) bazı hadislerinde cihad edip şehit düşmek, Kur’an okuyup okutmak ve Allah (cc) yolunda harcamada bulunmak gibi görünürde en faziletli işlerde bile Allah (cc) rızası değil de gösteriş amaçlandığında bunları yapan riyakârların nasıl yüzüstü cehenneme atıldığı çok acıklı bir biçimde anlatılır.<br />
<br />
Gösteriş merakının yakın dostu olan kibir de cehenneme götüren sebeplerden birisidir. Kur’an’da Allah’a (cc) boyun eğip sadece O’na (cc) kulluk etmeyi kendilerine yediremeyen kibir sahiplerinin aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceği bildirilir. En kısa ifadesiyle, kibirlenenlerin yeri cehennemdir. Çünkü kibirlenenler, Allah (cc) karşısındaki konumlarını unutarak tevazu göstermeleri gerektiği hâlde büyüklenmekte ve bu davranışlarıyla kibirli şeytana benzemektedirler. Bu yüzden Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde hardal tanesi kadar iman olan hiç kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiç kimse de cennete giremez." buyurmuştur. Yine bir hadîs-i şerîfte cehennemliklerin, kalpleri merhametten yoksun, kaba saba ve kendilerini diğer insanlardan büyük gören kibirli insanlar oldukları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Cehenneme giden yollardan bir diğeri de halkı irşad edenlerin kendi söyledikleriyle amel etmemeleridir. Resûl-i Ekrem (sas), bunun ne kadar ciddi sonuçları olabileceğini şöyle anlatmıştır: "Kıyamet günü bir kişi getirilir ve cehenneme atılır, (sıcaktan) karnındaki bağırsaklar dışarı çıkar (patlar) ve ateşte tıpkı bir merkebin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi döner. Cehennemdekiler o kişinin etrafında toplanır ve "Ey filân, sana ne oldu? Bize iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan sen değil miydin?" derler. O da, "Evet, ben size iyiliği emrederdim ama onu kendim yapmazdım. Kötülüğü yasaklardım, fakat onu kendim yapardım." der."<br />
<br />
Yöneticilik ve hâkimlik gibi üst düzey sorumluluk gerektiren görevleri üstlenenler de hak ve adaletten sapmaları hâlinde, Hz. Peygamber’in (sas) ifade ettiği üzere, cehennemlik olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Resûlullah (sas), "Müslümanlardan bir topluluğun başına yönetici olup da onlar arasında adaletli davranmayarak ihanet üzere ölen hiç kimse yoktur ki Allah (cc) ona cenneti haram kılmasın." buyururken, Kur’ân-ı Kerîm, zalimlere meyletmeyi dahi cehenneme götüren bir davranış olarak addetmiştir. Yine bu bağlamda Hz. Peygamber (sas), insanlar hakkında hüküm verme konumunda olanların üç kısma ayrıldığını; biri hariç ikisinin cehennemde olduğunu, hakikati bilip ona göre hüküm verenin cennette, hakikati öğrendiği hâlde hükmünde zulmeden ile hakikati bilmeden insanlar hakkında hüküm verenin ise cehennemde olduğunu haber vermiştir.<br />
<br />
İnsanlara zorbalık etmek, şiddet uygulamak, merhametten ve şefkatten uzak ezici bir ilişki tarzı geliştirmek cehennemi kaçınılmaz kılmaktadır. Diğer yandan haram bir ilişkiye sebep olacak şekilde duygu istismarı yapmak kastıyla tahrik edici tarzda giyinmek ve davranışlarda bulunmak da cennetten mahrumiyete sebep olacaktır. Zira Hz. Peygamber’in (sas) ifadesiyle, "Hayâ imandandır, imanın yeri ise cennettir. Kötü söz insanlara sıkıntı verir, sıkıntının yeri de cehennemdir."<br />
<br />
İnsanları cehenneme sürükleyen sebeplerden birisi de dilleriyle söyledikleridir. Peygamberimizin (sas) yakın dostlarından Muâz b. Cebel (ra) şöyle anlatır: "Bir gün, "Ey Allah’ın Resûlü, beni cennete koyacak ve cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana söyle." dedim. Buyurdu ki, "Büyük bir şey sordun ama o, Allah Teâlâ’nın (cc) kolaylaştırdığı kimse için kolaydır. Allah’a (cc) ibadet eder, O’na (cc) hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Kâbe’yi haccedersin." Sonra da dedi ki, "Sana hayır kapılarını göstereyim mi? Oruç, bir kalkandır. Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günahları söndürür. Geceleyin bir kimsenin namaz kılması da böyledir." Daha sonra, "Onların vücutları (gece namaz kılmak için) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümitle Rablerine (cc) dua ederler, kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra harcarlar. Onların yaptıkları amellere mükâfat olarak kendileri için göz aydınlığı olacak nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu şimdi kimse bilmez." mealindeki âyetleri okudu. Ondan sonra, "Dinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?" buyurdu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. "Dinin başı teslimiyet, direği namazdır, zirvesi de cihaddır." buyurdu. Ondan sonra da "Bu dediklerimin hepsini kemale erdiren ve tamamlayan şeyin ne olduğunu sana söyleyeyim mi?" diye sordu. "Evet, ey Allah’ın Resûlü." dedim. Mübarek dilini eliyle tutup, "İşte şunu tut." buyurdu. "Ey Allah’ın Resûlü, biz söylediğimiz sözler sebebiyle de mi sorgulanacağız?" dedim. Resûl-i Ekrem (sas), "Annen hasretine yansın ey Muâz! İnsanları yüzükoyun burunları üzerinde sürünerek cehenneme götüren, dilleriyle kazandıkları değil midir? " buyurdu."<br />
<br />
Dil ile cehennem arasındaki bağlantı konusunda Hz. Peygamber (sas), "Şüphesiz kul düşüncesizce bir söz söyler. Bu yüzden cehennemde, doğu ile batı arasındaki mesafeden daha uzak bir yere düşer." buyurmuş, ayrıca kötü sözün sıkıntı verip insanları incittiğini, kötü konuşan kimselerin de yerinin cehennem olduğunu bildirmiştir. Benzer şekilde Peygamber Efendimiz (sas), dedikodu yapanların cennete giremeyeceğini de belirtmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) dil ile işlenen günahlarla ilgili uyarıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Bir keresinde ona, "İnsanların cennete girmelerine en fazla sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulmuş, "Allah’tan (cc) sakınmak (takva) ve güzel ahlâktır." buyurmuştur. "İnsanların cehenneme girmelerine en çok sebep olan şeyler nelerdir?" diye sorulduğunda ise Hz. Peygamber (sas), "Ağız/dil ve cinsel organdır." cevabını vermiştir. Allah (cc) tarafından insanlara emanet edilen bu iki organ, Allah’ın (cc) emrine uygun kullanılmadıkları zaman insanı felâkete götürür.<br />
<br />
Özü sözü bir, dürüst ve güvenilir bir insan olmamak da cehenneme aday olmak anlamına gelmektedir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah (cc) katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir." Şayet yalan söyleme işi, Hz. Peygamber (sas) adına hadis uydurma şeklinde olursa bunun cezası çok daha ağır olacaktır. Nitekim hadis kaynaklarımızda yer alan, "Her kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyruğu bunu göstermektedir.<br />
<br />
Allah’ın (cc) verdiği nimetleri gereğince değerlendirmemek, insanı cehenneme sürükleyen sebeplerden bir başkasıdır. Resûl-i Ekrem (sas) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü âdemoğlu bir kuzu gibi getirilerek Allah’ın (cc) huzurunda durdurulur ve Allah (cc) ona şöyle der: "Sana dünyada mal, mülk ve hizmetçi verdim. Sana nimet ihsan ettim. Sen ne yaptın?" O kişi şöyle cevap verir: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Allah (cc) şöyle buyurur: "Âhiret için hazırlayıp önden gönderdiklerini bana göster." O kişi ikinci kez şöyle der: "Biriktirdim, artırdım ve hayattayken olandan daha fazlasını arkamda bıraktım. Beni dünyaya geri gönder, onların hepsini sana getireyim." Böylece bu kulun âhireti için hiçbir hayır hazırlamadığı anlaşılır ve cehenneme götürülür." Nitekim Kur’an’da da servet biriktirip gereğini yapmayanlara bu servetlerle cehennemde azap edileceği bildirilmiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) zekât görevini yerine getirmeyenlerin cehennemde göreceği azabı ise şöyle tasvir etmiştir: "Altın ve gümüşü olup da bunların hakkını vermeyen hiç kimse yoktur ki kıyamet gününde bu altın ve gümüş, ateşten levhalar hâline dönüştürülüp, cehennem ateşinde kızdırılmak suretiyle yanakları, alnı ve sırtı dağlanmasın... Bu levhalar soğudukça süresi elli bin seneye tekabül eden bir gün boyunca bu azap tekrarlanır. Nihayet kullar arasında hüküm verilir ve kişiye yolunun cennete mi yoksa cehenneme mi çıktığı gösterilir."<br />
<br />
Kişiyi cehenneme mecbur eden bir sebep de kul ve kamu hakkına riayet etmemektir. Bir keresinde Hz. Peygamber (sas), "Biliyor musunuz müflis kimdir?" diye sorar. Yanında bulunanlar, "Bizce müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." diye cevap verirler. Bunun üzerine Peygamber (sas) şu şekilde açıklamada bulunur: "Asıl müflis, kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna sövmüş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlâl ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır." Bu bağlamda Kur’an’da da âhirette ameller tartıldığında tartıları hafif gelen kimselerin cehenneme atılacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Aynı şekilde başkasının hakkını gasp ederek haksız kazanç sağlamak da cehennemlik bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), "Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın hakkını elinden alırsa Allah (cc) o kimseye cehennemi kaçınılmaz, cenneti ise haram kılar." buyurmuş, bunun üzerine bir adam, "Eğer o hak, küçük/basit bir şey ise!" deyince Peygamber (sas), "İsterse erak ağacından (misvak için) bir dal parçası olsun." buyurmuştur. Başka bir hadiste de Allah Resûlü (sas), "Kim hakkı olmayan bir şeyi iddia ederse bizden değildir ve o kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Yine Allah Resûlü (sas), zorla başkasının malını almak için mücadele ederken ölen kimsenin cehennemlik olduğunu bildirmiş, "Birtakım adamlar Allah’ın (cc) malında haksız olarak tasarruf ederler. İşte onlar için kıyamet gününde ateş vardır." buyurmuştur. Yine bu çerçevede yetim malı yemek de cehenneme götüren bir sebeptir.<br />
<br />
Gasp gibi hırsızlık da cehennemle sonuçlanan bir davranıştır. Hz. Peygamber (sas), ganimetten bir giysi çalan Kerkere adlı kişinin ve Hayber Gazvesi’nde ölen bir adamın ganimetten çaldıkları eşyalar sebebiyle cehennemlik olduklarını haber vermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan ilmi kötü amaçlar için öğrenmek, kişiyi cehenneme sürükler. Hz. Peygamber (sas), "Kim âlimlere karşı övünmek, cahillerle münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kendisine yöneltmek için ilim öğrenirse Allah (cc) o kimseyi cehenneme sokar." buyurmuştur. Benzer şekilde Kur’an âyetleri hakkında bilgisizce konuşan ve hüküm veren kimse için de Hz. Peygamber (sas), "Cehennemdeki yerine hazır olsun." buyurmuştur. Âyetleri etkisiz hâle getirmek için çabalayanların cehennemlik olduğunu Kur’an da haber vermiştir.<br />
<br />
Durumu iyi olduğu hâlde dilencilik yapmak da hadislerde kişiyi cehenneme götüren sebepler arasında sıralanmıştır. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Zengin, güçlü, kuvvetli kimseye dilenmek helâl değildir. Ancak aşırı derecede fakir veya aşırı borçlu olana caizdir. Kim malını artırmak için insanlardan dilenirse kıyamet günü dilenmesinin bir işareti olarak yüzünde tırnak izi yara ve bere olacak ve cehennemden alıp yiyeceği kızgın bir taş olacaktır. Dileyen bu işaretlerini ve yiyeceğini azaltsın, dileyen de çoğaltsın."<br />
<br />
Kişiyi cehennemlik kılan bir diğer sebep de diğer canlıların yaşama hakkına tecavüzdür. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Bir kadın, hapsederek ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden azaba uğradı ve bu yüzden cehenneme girdi. Hapsettiğinde kediye bir şeyler yedirip içirmediği gibi, yeryüzündeki haşereleri yemesi için de onu salmamıştı." buyurmuştur.<br />
<br />
Kur’an’da cennetlikler ile cehennemlikler arasında yaşanacak olan ilginç bir söyleşi anlatılır. Cennetlikler cehennemliklere ‘Sekar’ adlı cehenneme neden atıldıklarını sorarlar. Onlar, "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlardık. Ve sonunda (bu hâldeyken) bize ölüm gelip çattı." şeklinde cevap verirler.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas) ise uzunca bir konuşmasının sonunda cehennemlikleri şöyle taksim eder: "Cehennemlikler beş kısımdır: (Birincisi) Aklını kullanmayan ve zaafları olan kimsedir ki aranızda size tâbi olarak bulunur, aile ve mal konusunda sorumluluk üstlenmez. (İkincisi) Gizlice hırs besleyen hain kimsedir ki kapısını her çalana ihanet eder. (Üçüncüsü) Ailen ve malın konusunda gece gündüz sana tuzak kuran kimsedir. (Dördüncüsü) Cimri veya yalancı kişidir. (Beşincisi ise) Açıkça ahlâksızlık yapan kimsedir."<br />
<br />
Sonuç olarak cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, Allah’ın (cc) haklarına ve kulların haklarına tecavüz edenler şeklinde ikili bir tasnife tâbi tutulabilir. Allah’ın (cc) hakkına saygı göstermeyerek haddi aşmak, kısaca iman yolunu terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Kul hakkına riayet etmemek de kişinin gerek kendi varlığına gerekse toplumsal hayatı paylaştığı diğer bütün insanların haklarına hürmet göstermeyerek sınırları ihlâl etmesidir. Kalpleri olup bunlarla doğruyu anlayamayan, gözleri olup bunlarla gerçeği göremeyen, kulakları olup bunlarla hakikati işitemeyen, sonuçta cehennemi hak eden böyle kişiler hakkında Yüce Allah (cc), "Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri! Allah (cc) ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!" buyuracaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vaad edildiği gibi, kâfir ve günahkâr kimselere de cehennem vaad edilmiştir. Kâfir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedî kalacaklardır; orada ölmezler ve azapları hafifletilmez. Tevbe etmeden günahkâr olarak ölen müminler ise cehennemde hataları miktarınca cezalandırılacak ve sonra oradan kurtulup cennete gireceklerdir. İşlenilen çeşitli günahlar sebebiyle Müslümanların cehenneme gireceklerini bildiren hadisler, ‘terhîb’ yani müminleri bu günahlardan sakındırma amacı taşımakta olup, ebediyen sürecek bir cezalandırma anlamı taşımamaktadır.<br />
<br />
Nefsin arzu ve isteklerine kendini kaptırıp gününü gün ederek geçici dünya hayatını tercih etmek, insanı, son durağı cehennem olan bir yolun yolcusu olma talihsizliğine sürükler. Zira Peygamber Efendimiz (sas), "Cehennem, nefsin arzu ettiği şeylerle, cennet ise nefsin hoşlanmadığı şeylerle kuşatılmıştır." buyurmuştur. O hâlde inanan insan için sabır ve sebat göstererek cennete uzanan zorlu yolda yürümekten ve nefsine hoş gelse de cehenneme sürükleyen adımlardan ısrarla kaçınmaktan başka çıkar yol yoktur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> <br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35264</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:07:50 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35264</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”<br />
<br />
(B431 Buhârî, Salât, 51)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”<br />
<br />
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”<br />
<br />
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”<br />
<br />
(M514 Müslim, Îmân, 361)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”<br />
<br />
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”<br />
<br />
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)<br />
<br />
***<br />
<br />
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden  bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.<br />
<br />
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.<br />
<br />
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.<br />
<br />
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.<br />
<br />
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.<br />
<br />
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."<br />
<br />
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.<br />
<br />
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.<br />
<br />
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."<br />
<br />
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.<br />
<br />
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.<br />
<br />
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.<br />
<br />
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.<br />
<br />
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.<br />
<br />
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cehennem: Yakıtı İnsan ve Taş Olan Azap Yeri</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de ve Hadis-i Şerif'lerde cehennem nasıl tasvir edilmiştir?<br />
<br />
Abdullah b. Abbâs (ra) şöyle demiştir:<br />
<br />
“Güneş tutuldu. Resûlullah (sas) namaz kıldırdı. Sonra, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurdu.”<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: انْخَسَفَتِ الشَّمْسُ، فَصَلَّى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ثُمَّ قَالَ: “أُرِيتُ النَّارَ، فَلَمْ أَرَ مَنْظَرًا كَالْيَوْمِ قَطُّ أَفْظَعَ.”<br />
<br />
(B431 Buhârî, Salât, 51)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ)… قَالَ: “لَوْ أَنَّ قَطْرَةً مِنَ الزَّقُّومِ قُطِرَتْ فِى دَارِ الدُّنْيَا لَأَفْسَدَتْ عَلَى أَهْلِ الدُّنْيَا مَعَايِشَهُمْ فَكَيْفَ بِمَنْ يَكُونُ طَعَامُهُ.”<br />
<br />
İbn Abbâs'tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!”<br />
<br />
(T2585 Tirmizî, Sıfatü cehennem, 4)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِنَّ أَدْنَى أَهْلِ النَّارِ عَذَابًا يَنْتَعِلُ بِنَعْلَيْنِ مِنْ نَارٍ يَغْلِى دِمَاغُهُ مِنْ حَرَارَةِ نَعْلَيْهِ.”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak cehennemliklerin en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyecek, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynayacak.”<br />
<br />
(M514 Müslim, Îmân, 361)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَدِىِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ: قَالَ النَّبيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “…اتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.”<br />
<br />
Adî b. Hâtim"in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)”<br />
<br />
(B6540 Buhârî, Rikâk, 49)<br />
<br />
***<br />
<br />
Fâni dünya hayatı sona erdiğinde, herkesin amellerinin karşılığını göreceği kıyamet günü, Allah Teâlâ (cc) cehenneme girecek olan kullarının azap bakımından en hafif olanına şöyle seslenir: "Yeryüzündeki bütün mallar senin olsaydı, bu cezadan kurtulmak için onların hepsini feda eder miydin?" Beklemediği korkunç sonla karşılaşan ve bir kurtuluş çaresi arayan bu kul, "Evet!" diye cevap verir. Bunun üzerine âlemlerin Rabbi (cc), "Halbuki ben, daha dünyaya gönderilmeden  bundan daha kolay olanını senden istemiştim: Bana ortak koşmamanı. Fakat sen yüz çevirdin ve bana ortak koşmakta ısrar ettin." diyerek onu cezasıyla baş başa bırakır.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde cehennem son derece korkunç manzaralarla, insanın tüylerini ürperten, oldukça canlı tasvirlerle gözler önüne serilmiştir. Şüphesiz, insanın dünyadaki algısından çok uzak olan bu âhiret yurdu, onun anlayabileceği şekilde sunulmuş ve bunun için dünya hayatındaki tecrübeler esas alınmıştır. Resûlullah (sas) ashâbına, "Sizin ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından biridir." buyurmuş, ashâb "Yâ Resûlallah (dünyadaki) bu ateş (azap için) yeterli olurdu!" diye karşılık verince de Allah Resûlü (sas): "Cehennemde bu ateşin üzerine, her biri dünya ateşi sıcaklığında altmış dokuz kat daha ilâve edilmiştir." buyurmuştur. Böylece Efendimiz (sas), dünya ateşine bile dayanamayan insanın bundan daha şiddetli olan cehennem ateşine hiç tahammül edemeyeceğini ifade etmiştir. Bir defasında güneş tutulması sırasında namaz kıldırdıktan sonra ashâbına, "Bana cehennem gösterildi. Bugünkü kadar kötü ve dehşet verici bir manzarayı ömrümde görmedim!" buyurmuştur. Kimi zaman bu tür anlatımlarla, cehennemin ne kadar kötü bir varış yeri olduğu zihinlere iyice yerleştirilmek istenmiş ve insanların atacakları her adımda bu kötü sonu hesaba katmaları hedeflenmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Resûlü’nün (sas) getirmiş olduğu hidayeti inkâr edenler ve onun gösterdiği dosdoğru yoldan sapan fâsık kimselerin âhiretteki mekânıdır. Bu azgın kimseler, kendilerine gelen apaçık âyetleri dinlemeye bile tahammül edemeyerek küfürde ısrarcı olmaları ve Allah’ın (cc) âyetlerini boşa çıkarmaya çalışmalarına karşılık böylesine kötü bir yerde kalmayı hak etmişlerdir. "Çürümüş hâldeki kemiklere kim hayat verecek!" diyerek kıyamet gününü yalanlamışlar ve alay edercesine, tehdit edildikleri azabın bir an önce gelmesini istemişlerdir. Fakat bu umursamaz ve inkârcı tavırlarının sonucunda, "Tadın azabınızı! İşte bu, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir!" sözünün muhatabı olarak yalanladıkları cehennem hayatına tüm gerçekliğiyle şahit olurlar.<br />
<br />
Cehennemi uzaktan gördüklerinde onun korkunç kaynamasını ve uğultusunu duyarlar. Dünyada yaptıklarını hatırlayarak bu azabın içine gireceklerini anlarlar ve kaçacak yer bulamazlar. İşte o zaman kendileri için yedi kapı vardır. Cezalarını çekmek üzere cehenneme bölük bölük sevk edilen inkârcılar kapılara vardıklarında, cehennemi bekleyen melekler onlara, "Size içinizden, Rabbinizin (cc) âyetlerini okuyan ve bugününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" diye sorar. "Evet." yanıtını alınca da Allah (cc) tarafından kendilerine verilen her görevi yerine getiren bu sert tabiatlı melekler, "Onu yakalayıp bağlayın. Sonra onu cehenneme atın. Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu. Çünkü o, azamet sahibi Allah’a (cc) iman etmiyordu." emriyle cehennemlikleri içeri alırlar.<br />
<br />
Cehennem, üst üste katlar şeklinde birçok bölümden oluşmuş, oldukça derin, dipsiz bir çukur, etrafı kalın duvarlarla çevrili bir zindandır. Uzaktan bakıldığında kaynaması ve uğuldaması duyulan, yana yana renk değiştirmiş, sonunda siyah ve karanlık bir hâl almış, doymaz bir ateş kaplamıştır her yanını. Bu öylesine doymaz bir ateştir ki ceza görecek kimseler içine atıldığı zaman, "Doydun mu?" diye sorulur da o, "Daha yok mu!" diye cevap verir. Bu muazzam ateşin yakıtı insanlar ve taşlardır. Kızıl develeri andıran, saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçan bu ateş, son derece kızgın ve yakıcıdır. Öyle ki Hz. Peygamber (sas) cehennem ateşinin bu kavurucu sıcaklığının dünyadakinden kat kat daha fazla olacağını bildirmiştir.<br />
<br />
Cehennem ehli için iliklere işleyen kavurucu rüzgârlar (semûm) ve kaynar sular (hamîm) vardır. Onların gölgeliği, ne serinlik ne de başka bir fayda veren, cehennem ateşinden alınmış, simsiyah bir dumandır. Onlar burada büyük bir azap içerisindedirler. Kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir, gömlekleri ise katrandandır. "Biz toprak olunca yeniden mi yaratılacakmışız?" şeklindeki inkârcı tutumlarına ve hakkı yalanlamalarına karşılık boyunlarına demir halkalar geçirilerek kaynar suda sürüklenir, sonra da ateşe atılırlar. Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Haydi tadın yakıcı azabı! Bu, sizin daha önce yaptıklarınızın karşılığıdır. Yoksa Allah (cc) kullarına zulmedici değildir." diye haykırırlar.<br />
<br />
Cehennem ehline, azaplarına denk şekilde açlık sıkıntısı verilir. Bunun üzerine onlar yardım isterler. Kendilerine açlığı gidermeyen ve besleyici de olmayan dikenli, pis kokulu, acı bir bitki (darî’) verilir. Tekrar yiyecek isterler, bu sefer de boğazda tıkanıp kalan bir yiyecek ikram edilir. Sonra dünyada iken böyle boğaza takılan lokmaları su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve hemen su isterler. Kendilerine demir çengelli kaynar sular verilir. Erimiş maden kadar sıcak olan bu içecekler, yüzlerine yaklaştırılınca yüzlerini yakıp kavurur, midelerine inince de içlerinde olan her şeyi paramparça eder.<br />
<br />
Diğer bir yiyecekleri de cehennemin dibinden çıkan ve tomurcukları şeytanların başı gibi olan zakkum ağacıdır. Azabın bir parçası olan bu yiyeceğin tadı o kadar kötüdür ki Hz. Peygamber (sas), "(Cehennemliklerin yiyeceği olan) zakkumun bir damlası dünyaya düşmüş olsaydı dünyadakilerin geçim kaynaklarını mahvederdi. Peki ya yiyeceği zakkum olan nasıl dayanacak!" buyurmuştur. Bu kötü yiyecekle karınlarını doyuran cehennem ehli, üzerine de kaynar sular içerler. Bu sulardan, kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içmelerine rağmen susuzlukları geçmez. "İşte bu, onların hesap ve ceza günündeki ziyafetleridir."<br />
<br />
Cehennemlikler, içinde bulundukları dehşetli durumdan kurtulmak ümidiyle cehennem bekçilerini çağırırlar. Fakat bekçiler, onların derdine derman olmak yerine, "Elçileriniz size açık delillerle gelmemiş miydi?" diye sorarlar. "Evet." cevabını verdiklerinde ise "Yalvarın! Allah’tan (cc) gelen gerçekleri inkâr edenlerin yalvarması boşunadır!" diyerek onların ümitlerini boşa çıkarırlar. Cehennem ehli bu defa cehennemden sorumlu olan Mâlik isimli meleği çağırarak Allah’tan (cc) kendileri için ölüm hükmünü vermesini ister. Fakat onlar için burada ölüm yoktur, azapları da bir an olsun hafifletilmez. Kaçmak istedikleri her seferde demirden kamçılarla dövülerek ateşin ta ortasına itilirler.<br />
<br />
Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler. Kendilerine, "Bir kere yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin." denir. Ateşten bir döşeğe yatırılır, yine ateşten örtülere büründürülürler. Kendileriyle birlikte ailelerinin de hüsranına neden olan bu suçluların altlarında ve üstlerinde ateşten katmanlar vardır, etraflarını alevden ve dumandan oluşan duvarlar kuşatmıştır. Ateş onların yüzlerini yalayarak yakar ve ateşin içinde yüz etleri sıyrılmış olarak dişleriyle kalıverirler. Cezanın sona ermesi dileğiyle feryat ederler. Fakat yanıp dökülen derileri, azabı tekrar tatmaları için sürekli yenilenir. Cehennem ateşi ile kaynar sular arasında gider gelirler. Kimi zaman da ‘Zemherîr’ adı verilen şiddetli ve yakıcı soğuklara maruz kalırlar.<br />
<br />
İnkâr edenlere, "Allah’ı (cc) bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" diye sorulur. İlâh edindikleri putlarla kendilerini aynı ateşin içinde gören kâfirler, kendine bile fayda veremeyen bu âciz putlara dünyada taptıklarına yanıp hayıflanırlar. "Allah’a (cc) andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi (cc) ile bir tutuyorduk." derler. Sonra kendilerinin yolunu takip ettikleri önderlerini suçlamaya başlarlar. "Biz size tâbi olmuş kimselerdik. Şimdi şu ateşin bir kısmını üzerimizden kaldırabilir misiniz?" diye yakınırlar ve doğru yoldan sapmalarına neden olan bu öncüler için azabın iki kat olmasını isterler. Bu önderler ise onlara şöyle karşılık verirler: "Biz hepimiz ateşin içindeyiz. Şüphesiz Allah (cc), kulları arasında (böyle) hüküm vermiştir."<br />
<br />
Cehennemlikler büyük bir pişmanlık içinde yalvarmaya başlarlar. Dünyadayken Rablerine (cc) karşı nankörlük içerisinde ömür süren bu kullar, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim." diye yakarır. Fakat kendilerine düşünen kimsenin öğüt alabileceği kadar müddet verilen bu insanlar fırsatı iyi değerlendiremeyerek bu cezaya mahkûm olmuşlardır. Artık hiçbir yardımcıları yoktur.<br />
<br />
Şüphesiz bu azap yurdundaki herkes aynı cezayı görmeyecektir. Dünyada işledikleri suçlar nasıl farklı farklıysa, bu azap yurdunda görecekleri cezalar da işledikleri suçlara denk düşecek şekilde derece derece olacaktır. Onlardan kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine, kimisi de beline, göğsüne ya da boynuna kadar ateşe gömülür. Peygamberimizin (sas) ifade buyurduğuna göre, azap itibariyle en hafif azap göreni ateşten iki ayakkabı giyer, ayakkabılarının hararetinden beyni kaynar. Bu hâldeyken o, kendisinden daha ağır azabı olan kimsenin olmadığını zanneder.<br />
<br />
Öyle kimseler de vardır ki ateşe atılır atılmaz bağırsakları dökülür, değirmen döndüren merkep gibi kendi çevrelerinde dönüp dururlar. Cehennemlikler bunlardan birine, "Senin hâlin nedir? Sen bize dünyada iyiliği emredip kötülükten alıkoymuyor muydun?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirirler. Bu kişi, "Ben size iyiliği emreder fakat kendim yapmazdım, sizi kötülükten sakındırdığım hâlde ise onu kendim yapardım." diyerek suçunu itiraf eder.<br />
<br />
Topluma faydalı olmaya çalışmayan, altın ve gümüş gibi mallarını biriktiren ve yardımlaşmaya yanaşmayan kimselerin kendilerine sakladıkları malları da cehennem ateşinde kızdırılır. Daha sonra onlara, "İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi, tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!" denilerek kızdırılan mallarıyla bu cimrilerin alınları, böğürleri ve sırtları dağlanır.<br />
<br />
Dünya hayatında gösteriş niyetiyle Kur’an okuyan ve amellerinde riyakâr olanlar, ’üzüntü kuyusu’nda bulurlar kendilerini. Bu öyle korkunç bir çukurdur ki cehennemin kendisi dahiher gün yüz kere ondan Allah’a (cc) sığınır. Kendini beğenip büyüklük taslayanlar ise ‘Bûles’ denilen hapishanelere atılırlar. Üzerlerinden ateşler yükselir ve onlar cehennemliklerin kan, irin ve tortularını içerler. Kâfirler ‘Saûd’ isimli ateşten bir dağa tırmanır, ’Veyl’ adında derin bir vadiye bırakılırlar. Ve bütün zorbalar ‘Hebheb’ adındaki vadide birleşirler. Cehennemin en alt tabakasında da mümin göründükleri hâlde kalpleri küfürle dolu olan münafıklar yer alır. Dünyadayken inananlar için, "Bunları dinleri aldatmış" diyen bu kulların kendileri aldanmış ve hiç beklemedikleri o acıklı azabın en şiddetli yerine lâyık görülmüşlerdir.<br />
<br />
Cehenneme atılanların bir kısmı burada ebedî değildirler. Allah’ın (cc) birliğine inanan, O’na (cc) hiçbir ortak koşmayan, ama amelleri yüzünden cehenneme düşen bu kullar, alınlarındaki secde izinden tanınırlar. Zira Allah (cc), cehennem ateşine secde izini haram kılmıştır. Onlar, bir süre azap çektikten sonra bulundukları yerden kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine dökülen hayat suyuyla, âdeta sel birikintisinin içinde canlanıp filizlenen tohumlar gibi bedenlerine can gelen bu müminler, içinde ebedî kalmak üzere cennete konulurlar. Öyle ki kalbinde buğday tanesi kadar iman bulunan hiç kimse cehennemde kalmaz. Fakat cennete girdiklerinde de cehennemden geldikleri herkes tarafından bilinir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde cehennem azabının dünyadaki hâliyle insan aklını aşan o korkunç şiddeti ve dehşeti, insanın algı düzeyine indirgenerek ayrıntılı tasvirlerle anlatılmıştır. Böylece Allah Teâlâ (cc) kullarına, hak yoldan ayrılıp küfürde ısrar etmeleri hâlinde kendilerini nasıl acıklı bir sonun beklediğini henüz dünyadayken bildirmiştir. İman eden kullarına da bu korkunç azabı hatırlatarak kendilerini ve ailelerini günahlardan korumalarını istemiş, onlara dünyanın imtihan yeri olduğunu akıllarından çıkarmamaları gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Peygamber (sas) de cehenneme götürecek fiillerden uzak durmalarını ashâbına her fırsatta söylemiştir. Onlara, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi cehennemden korunmaya dair dualar öğretmiş ve "Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle (kendisini ateşten korusun.)" tavsiyesinde bulunmuştur. Akrabaları olan Kureyş boylarını ve hatta kızı Hz. Fâtıma’yı (ra) da cehennem ateşinden korunmaya teşvik eden Peygamber Efendimiz (sas), bu ateşe girdikleri takdirde onlara bir faydasının olmayacağını hatırlatmıştır. Nitekim geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış olmasına rağmen çoğu zaman bizzat kendisi de cehennem azabından koruması için Allah’a (cc) dua etmiştir.<br />
<br />
Cehennem, Allah Teâlâ’nın (cc) doğru yoldan sapan kullarına hazırladığı azap yeridir. Her şeyi kuşatan rahmetiyle bilinen Yüce Allah’ın (cc) gazabı da bir o kadar şiddetlidir. Bu gazabını tüm dehşetiyle cehenneme giren kullarına gösterecek, onlara hayal bile edemeyecekleri acılar tattıracaktır. Dünyadayken durumu ne kadar kötü olursa olsun ölmeyi aklından bile geçirmeyen insanoğlu, eziyetlerle dolu cehennem hayatından kurtulmak için ölümü tek çare olarak görecek ve ölümüne hükmedilmesi için yalvaracaktır. Fakat bu, beklenmeyen bir son değildir. İnsana düşünebilmesi ve doğru yolu bulması için akıl verilmiş, hidayet rehberi olan kitaplar ve elçiler gönderilmiştir. İnsan bütün bu yardımcıların önderliğinde Allah’ın (cc) ipine sımsıkı sarılmalı, O’na asla ortak koşmamalı, inandıktan sonra da kendisini bu tehlikeye düşmekten korumaya dikkat etmelidir. Zira bu korkunç sondan onu kurtaracak olan ne dünyada kazandığı malları, ne yakınları ne de çocuklarıdır. Yalnızca imanı ve salih amelleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35263</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:05:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35263</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası</span></span><br />
<br />
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:<br />
<br />
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”<br />
<br />
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.<br />
<br />
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”<br />
<br />
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”<br />
<br />
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”<br />
<br />
(M487 Müslim, Îmân, 334)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”<br />
<br />
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”<br />
<br />
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”<br />
<br />
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)<br />
<br />
***<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.<br />
<br />
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.<br />
<br />
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."<br />
<br />
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.<br />
<br />
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."<br />
<br />
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"<br />
<br />
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."<br />
<br />
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."<br />
<br />
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."<br />
<br />
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."<br />
<br />
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.<br />
<br />
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.<br />
<br />
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:<br />
<br />
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."<br />
<br />
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."<br />
<br />
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.<br />
<br />
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.<br />
<br />
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.<br />
<br />
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:<br />
<br />
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."<br />
<br />
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."<br />
<br />
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.<br />
<br />
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."<br />
<br />
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."<br />
<br />
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.<br />
<br />
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.<br />
<br />
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.<br />
<br />
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.<br />
<br />
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.<br />
<br />
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası</span></span><br />
<br />
Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:<br />
<br />
“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”<br />
<br />
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.<br />
<br />
(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”<br />
<br />
Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”<br />
<br />
(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”<br />
<br />
(M487 Müslim, Îmân, 334)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”<br />
<br />
(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”<br />
<br />
Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”<br />
<br />
(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)<br />
<br />
***<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.<br />
<br />
"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.<br />
<br />
Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."<br />
<br />
Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.<br />
<br />
"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."<br />
<br />
"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"<br />
<br />
"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."<br />
<br />
"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."<br />
<br />
"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."<br />
<br />
Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."<br />
<br />
Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.<br />
<br />
Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.<br />
<br />
Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:<br />
<br />
"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."<br />
<br />
"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."<br />
<br />
"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."<br />
<br />
Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.<br />
<br />
Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.<br />
<br />
Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.<br />
<br />
İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:<br />
<br />
"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."<br />
<br />
Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."<br />
<br />
Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.<br />
<br />
Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."<br />
<br />
Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.<br />
<br />
Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."<br />
<br />
İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.<br />
<br />
Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.<br />
<br />
Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.<br />
<br />
İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.<br />
<br />
Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.<br />
<br />
Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.<br />
<br />
Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahiret: Beka Yurdumuz]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35262</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:02:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35262</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahiret: Beka Yurdumuz</span></span><br />
<br />
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?<br />
<br />
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”<br />
<br />
(M7232 Müslim, Cennet, 83)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”<br />
<br />
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”<br />
<br />
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”<br />
<br />
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”<br />
<br />
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”<br />
<br />
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”<br />
<br />
(M454 Müslim, Îmân, 302)<br />
<br />
***<br />
<br />
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.<br />
<br />
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.<br />
<br />
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:<br />
<br />
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."<br />
<br />
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."<br />
<br />
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.<br />
<br />
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.<br />
<br />
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.<br />
<br />
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.<br />
<br />
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.<br />
<br />
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.<br />
<br />
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.<br />
<br />
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.<br />
<br />
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.<br />
<br />
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.<br />
<br />
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.<br />
<br />
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.<br />
<br />
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Diyanethaber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahiret: Beka Yurdumuz</span></span><br />
<br />
Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?<br />
<br />
Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”<br />
<br />
عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”<br />
<br />
(M7232 Müslim, Cennet, 83)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”<br />
<br />
(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”<br />
<br />
İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”<br />
<br />
(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”<br />
<br />
Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”<br />
<br />
(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”<br />
<br />
(M454 Müslim, Îmân, 302)<br />
<br />
***<br />
<br />
Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.<br />
<br />
Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.<br />
<br />
Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.<br />
<br />
Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:<br />
<br />
Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."<br />
<br />
Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."<br />
<br />
Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.<br />
<br />
Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.<br />
<br />
Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.<br />
<br />
Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.<br />
<br />
Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.<br />
<br />
Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.<br />
<br />
İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.<br />
<br />
O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.<br />
<br />
Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.<br />
<br />
Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.<br />
<br />
İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.<br />
<br />
Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.<br />
<br />
Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.<br />
<br />
Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.<br />
<br />
Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.<br />
<br />
Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.<br />
<br />
Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak :</span></span><br />
<br />
Diyanethaber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusu]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35261</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 11:56:58 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35261</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?</span></span><br />
<br />
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”<br />
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)<br />
<br />
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”<br />
<br />
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”<br />
<br />
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”<br />
<br />
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)<br />
<br />
---<br />
<br />
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi. <br />
<br />
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.<br />
<br />
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.<br />
<br />
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.<br />
<br />
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” <br />
<br />
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır. <br />
<br />
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.<br />
<br />
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu. <br />
<br />
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir. <br />
<br />
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.<br />
<br />
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.<br />
<br />
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.<br />
<br />
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> DİB Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?</span></span><br />
<br />
Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,<br />
<br />
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”<br />
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)<br />
<br />
Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”<br />
<br />
(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”<br />
<br />
(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)<br />
<br />
***<br />
<br />
Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”<br />
<br />
(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)<br />
<br />
---<br />
<br />
Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi. <br />
<br />
Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.<br />
<br />
Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.<br />
<br />
İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.<br />
<br />
Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.<br />
<br />
Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” <br />
<br />
Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır. <br />
<br />
O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.<br />
<br />
Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu. <br />
<br />
Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir. <br />
<br />
Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.<br />
<br />
Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.<br />
<br />
Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.<br />
<br />
Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> DİB Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müminin Ferasetinden Sakının!]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35254</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 04:37:52 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35254</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müminin Ferasetinden Sakının!</span></span><br />
<br />
Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir? Mümin nasıl bir bakış açısına sahip olmalı ve olayları baz alırken kıstasları ne olmalıdır?<br />
<br />
Rasulü Ekrem sallahü aleyhi ve sellem’den mealen şöyle bir hadisi şerif rivayet ediliyor.<br />
<br />
“Müminin ferasetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, elĞCâmiu’sĞSağir, 1, 24)<br />
<br />
Hadis-i şerifin Hazreti Osman’la bağlantılı bir bölümü de var. Şöyle ki:<br />
<br />
Hz. Osman, yanına gelen birine, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dedi. O kimse “Nereden bildin?” diye kardşılık verdi. Hz. Osman da, “Müminin ferasetinden korkun, o Allah`ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifini bildirdi.<br />
<br />
İslam toplum geleneğimize baktığımızda hadisimizi genellikle bu çerçevede anladığımızı ve düşüncelerimizi “Sakınınız” ifadesi üzerine yoğunlaştırdığımızı görmekteyiz.<br />
<br />
Mesela şöyle de deniliyor:<br />
<br />
“Bir Allah dostunun yanında olduğunuzda kalbinize dikkat etmeniz gerekir. Çünkü o Allah dostu kalbinizden geçenleri bilir ve yanlış bir şey geçmişse mahcup olursunuz.”<br />
<br />
Bütün bunların bir gerçeklik payı bulunduğu muhakkak. Allah dilerse şu veya bu kulunu, birisinin kalbinden geçenlere vakıf hale getirebilir.<br />
<br />
Ama bu hadis sadece böyle mi anlaşılmalıdır, sorusunu sorduğumuzda aklımıza başka sorular da gelecektir.<br />
<br />
Mesela, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken sorular şunlardır:<br />
<br />
-Acaba Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir?<br />
<br />
-Mü’min ferasetinin böyle, kalpleri bilmekten başka bir boyutu yok mudur?<br />
<br />
-Mü’min ferasetini sadece kalbleri bilmekle sınırlandırmak, mü’mine, mü’minler topluluğuna nasıl bir farklılık temin eder?<br />
<br />
-“Allah’ın nuru ile bakmak” nasıl bir bakışa sahip olmaktır?<br />
<br />
-Mü’minin feraseti dediğimiz şey, bir Müslüman toplumda sadece özel insanlara münhasır bir hususiyet midir?<br />
<br />
-Mü’minlerin bugünkü hayatına ve İslam toplumlarının yaşadığı mazlumiyete baktığımızda “Mü’min feraseti” ve “Allah’ın nuru ile bakmak” konusunda bir problem yaşadığımızdan söz edilebilir mi? İslam toplumları olarak bizde eksiklik nerededir?<br />
<br />
Bunlar, Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz’in mü’min feraseti ile önümüze koyduğu ufku doğru görebilmek içindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMPER EFENDİMİZ'DEN FERASET ÖLÇÜTÜ</span></span><br />
<br />
Rasulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz­den rivayet edilen bir kudsi hadiste de “Allah’ın mü’minin gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olma” hususundan bahsedilir. (Buhari, Rikak, 38)<br />
<br />
Şüphesiz bütün bunlar da bir “mü’min kaletisi”nin zaruretiyle alakalıdır. Yaratan, nasıl mü’minin gözü, kulağı, kalbi olur?<br />
<br />
Hadis-i şerifteki “Mü’min feraseti” ifadesine bir başka boyut içinden baktığımızda belki aklımıza şu hadis-i şerif ve ayet-i kerimeler de gelebilir:<br />
<br />
“Mümin bir delikten iki defa ısırılmayacaktır.” (Buhari, ‘Edeb’, 83, Müslim, ‘Zühd’, 63)<br />
<br />
“Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir.” (Enfâl, 29)<br />
<br />
“Bu (Kur’an), mümin bir toplum için Rab­binizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır), hidayet rehberidir, rahmettir.” (A’raf, 203)<br />
<br />
Bir delikten iki defa ısırılmamak tehlikeler, komplolar karşısında bir zihni diriliği gerektiriyor.<br />
<br />
Furkana, yani her şeyin eğirisini doğrusundan ayıracak bir farkedebilme gücüne sahip olabilmekle takva arasında doğrudan alaka kuruluyor.<br />
<br />
Ve Kur’an mü’minler için bir basiretler aydınlığı temin ediyor.<br />
<br />
Bu ayetlerden yola çıkarak ferasete, kelime anlamı itibariyle baktığımızda basiretle yakın anlam içinde görebiliriz ve derin görüş, görünenin ötesine uzanış, fehmediş, herkesin bir çırpıda farkedemediğini farkediş, gibi anlamlar ihtiva ettiğini düşünebiliriz. Zaten “Allah’ın nuru ile bakış” ile birleştiği için, gözden öte bir görüşü, Allah’ın aydınlattığı bir nüfuzla bakışı ifade ettiği açıktır.<br />
<br />
Bir şey daha açıktır ki, mü’min feraseti, hayatın bütün alanlarında bir nüfuz-u nazarı, bir derin bakışı anlatmaktadır. Ve böyle bir yaklaşım, İslam dünyasının bugünkü durumu ile “Mü’min feraseti” arasındaki münasebeti sorgulama noktasında önümüze çok çetin bir zemin koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FERASET NEDİR?</span></span><br />
<br />
Bütün bu açıları dikkate aldığımızda ise mü’minle feraset alakasını değerlendirirken şu cümleleri peşpeşe kurma gereği duyarız:<br />
<br />
-Feraset, çağını, zamanın sırrını okuyabilmektir. İçinde bulunduğumuz çağ, mü’minlerin önüne ne tür zorluklar-kolaylıklar koyuyor, bunu görebilmek ve bunun içinden tüm İslam dünyası için en hayırlı olanı seçebilmektir feraset.<br />
<br />
-Feraset, İslam toplumlarının içinde bulunduğu durumu doğru görebilmek, tahlil edebilmek ve bütün bunlardan mazlumiyeti sona erdirecek çözüm yolunu üretebilmektir.<br />
<br />
-Feraset ahireti, ahirette ne ile karşılaşacağını görebilmektir.<br />
<br />
-Feraset Allah’ın kendisini her an gördüğünü görebilmektir.<br />
<br />
-Ve feraset, bu hassasiyet içinde bir kişilik sergileyebilmektir.<br />
<br />
İslam dünyasının mazlumiyeti dediğimiz hadise en azından 100 yıllık bir meseledir ve biz 100 yıl sonra bile benzer sancılar içindeyiz.<br />
<br />
100 yıl önce neredeyse bütün bir İslam dünyası olarak yere kapaklanmıştık. 100 yıl sonra yine bir acılar coğrafyasından ve mü’minlerin mazlumiyetinden bahsediyoruz.<br />
<br />
Demek “Allah’ın nuru ile bakma”yı gündemimize alma noktasında problemliyiz.<br />
<br />
MEHMET ÂKİF ERSOY'DAN ŞİİRLER İLE MÜSLÜMAN VE FERASET<br />
<br />
İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, bundan aşağı yukarı 100 yıl önce çağdaş Müslümanların “mü’min feraseti” ile ilgili derdini gören, bunu neredeyse bütün acıların kaynağı olarak değerlendiren bir dertli mü’mindi. Öyle misaller sıralar ki Safahat’ta, ülke ülke, kavim kavim, insan insan kendi zaaflarımızı orada seyretmek ve acı ile sarsılmak zorunda kalırız.<br />
<br />
Akif’in şiirine yansıyan bir örnek, bir köylüdür. Şöyle anlatır o köylünün halini:<br />
<br />
“Zavallı köylüye ilkin epeyce sövmüşler<br />
<br />
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.<br />
<br />
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,<br />
<br />
“Davul çalınmada, zannım, aşağki evde” demiş.<br />
<br />
İnince, derken, odunlar, budur deyip beyni,<br />
<br />
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?<br />
<br />
Bizim de hâlimiz ayniyle köylünün hâli” (Fâtih Kürsüsünde”, s. 2 s. 263)<br />
<br />
Başına odunlar inerken “davul bizim eve gelmiş” diyecek kadar duyarsızlaşmış bir insanın “mü’min feraseti”ne sahip olduğu söylenebilir mi?<br />
<br />
Akif, benzeri bir duyarsızlığı kurt ile eşek misalini nazma dökerken dile getirir:<br />
<br />
“<br />
<br />
Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,<br />
<br />
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.<br />
<br />
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,<br />
<br />
Sanki tavşanmış gelen, yahûd kılıksız köstebek!<br />
<br />
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...<br />
<br />
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!..<br />
<br />
Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:<br />
<br />
Hâlimiz merkeple kurdun aynı, aslâ farkı yok.<br />
<br />
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;”<br />
<br />
......<br />
<br />
Mehmet Akif’te ayrıca bir “rüya gören adam” misali vardır. Adam bir rüya görmüştür ve Hocazade’den rüyanın tabir edilmesini istemektedir. Hocazade anlat rüyanı der, ama ortaya rüya adına bir bilmece çıkar. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:<br />
<br />
“- Bilir misin ki ne gördüm...<br />
<br />
- Hayırdır inşallah!<br />
<br />
- Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,<br />
<br />
Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.<br />
<br />
- Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak neydi<br />
<br />
- Bilir miyim, yalınız dört ayaklı birşeydi...<br />
<br />
Katır mı desem?      Eşek mi desem<br />
<br />
Öküz mü desem?    İnek mi desem<br />
<br />
Al at mı desem?      İdiç mi desem<br />
<br />
Koyun mu desem?  Çepiç mi desem<br />
<br />
- Güzel!<br />
<br />
- Biraz yürüdük...<br />
<br />
- Geçtiğin nasıl yerdi<br />
<br />
- Nasıl mı yerdi...    Unuttum, görür müsün derdi<br />
<br />
Yokuş mu desem?  İniş mi desem<br />
<br />
Uzun mu desem?    Geniş mi desem<br />
<br />
Çorak mı desem?    Çayır mı desem<br />
<br />
Sulak mı desem?    Hayır mı desem<br />
<br />
Tamam! İlerde ne gördün<br />
<br />
İlerde bir kocaman karaltı vardı.<br />
<br />
-Peki ismi yok mu<br />
<br />
-Bilmem aman!<br />
<br />
Ağaç mı desem?      Kütük mü desem<br />
<br />
Duvar mı desem?    Höyük mü desem<br />
<br />
Ağıl mı desem?        Hamam mı desem<br />
<br />
Yıkık mı desem?      Tamam mı desem<br />
<br />
- Ya sonra<br />
<br />
-Karşıma, baktım, dikildi...<br />
<br />
-Kim?<br />
<br />
-Bir adam..<br />
<br />
-Tanıştınız mı?<br />
<br />
- O, bilmem tanır mı, ben tanımam...<br />
<br />
Babam mı desem?          Kızım mı desem<br />
<br />
Hasım mı desem?                      Hısım mı desem<br />
<br />
Çıfıt mı desem?                          Gâvur mu desem<br />
<br />
Şudur mu desem?          Budur mu desem<br />
<br />
- Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan...<br />
<br />
Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman...<br />
<br />
Bugün mü desem?    Yarın mı desem<br />
<br />
Uzak mı desem?        Yakın mı desem<br />
<br />
Yazın mı desem?        Güzün mü desem<br />
<br />
Güzün mü desem?    Yazın mı desem .<br />
<br />
Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.<br />
<br />
- Sen o rü’yâya hakîkat deyiver, tam bizim iş.<br />
<br />
Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de<br />
<br />
Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyette.<br />
<br />
Tanımaz bindiği mahlûku, sürer körü körüne;<br />
<br />
Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne<br />
<br />
Fikri yok duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm.<br />
<br />
Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm. (Âsım, s. 367)<br />
<br />
Mehmet Akif, bu örnekleri Safahat’ın farklı bölümlerinde zikrettikten sonra adeta yakamızdan yapışıp bütün İslam dünyasını sarsarcasına seslenir:<br />
<br />
Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...<br />
<br />
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!<br />
<br />
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;<br />
<br />
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!<br />
<br />
....<br />
<br />
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insâfınız:<br />
<br />
Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?<br />
<br />
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?<br />
<br />
Benzeyip şirâzesiz bir mushafın eczâsına,<br />
<br />
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumar?<br />
<br />
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?<br />
<br />
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?<br />
<br />
Böyle âdet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?<br />
<br />
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!<br />
<br />
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!..<br />
<br />
......<br />
<br />
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:<br />
<br />
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!<br />
<br />
Davranın haykırmadan nâkûs-u izmihlâliniz...<br />
<br />
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zira, haliniz:<br />
<br />
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!<br />
<br />
Davranın, zirâ gülünç olduk bütün bir âleme,<br />
<br />
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;<br />
<br />
Yerde kalmış, na’şâ benzer kavm için durmak haram!<br />
<br />
Kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?<br />
<br />
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!”<br />
<br />
Mehmet Akif’te böyle gerçekten canhıraş, böyle adeta yakamızdan tutmuşçasına gerçekten sarsıcı binlerce feryad vardır. Safahat bir feryadlar kitabıdır.<br />
<br />
Başımıza inen tokmakların farkına varmak da bir ferasettir, belki.<br />
<br />
Bir lokma ekmek derdinde iken, üzerimize çullanan vahşi kurtları görmek de...<br />
<br />
Allah’ın nuru ile bakmak...<br />
<br />
Gözlerimize, gönüllerimize bir nur huzmesini doldurmak izzeti yeniden kuşanmak...<br />
<br />
Gelin, ümmetin zamanımızdaki tüm akil insanları, gözlerimizi gönüllerimizi yeniden yoklayarak, bir kere daha bakalım çağımıza ve bu çağın içinden ümmeti izzetle buluşturacak bir yol açalım.<br />
<br />
Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, 2013 - Aralık, Sayı: 334, Sayfa: 003</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müminin Ferasetinden Sakının!</span></span><br />
<br />
Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir? Mümin nasıl bir bakış açısına sahip olmalı ve olayları baz alırken kıstasları ne olmalıdır?<br />
<br />
Rasulü Ekrem sallahü aleyhi ve sellem’den mealen şöyle bir hadisi şerif rivayet ediliyor.<br />
<br />
“Müminin ferasetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, elĞCâmiu’sĞSağir, 1, 24)<br />
<br />
Hadis-i şerifin Hazreti Osman’la bağlantılı bir bölümü de var. Şöyle ki:<br />
<br />
Hz. Osman, yanına gelen birine, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dedi. O kimse “Nereden bildin?” diye kardşılık verdi. Hz. Osman da, “Müminin ferasetinden korkun, o Allah`ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifini bildirdi.<br />
<br />
İslam toplum geleneğimize baktığımızda hadisimizi genellikle bu çerçevede anladığımızı ve düşüncelerimizi “Sakınınız” ifadesi üzerine yoğunlaştırdığımızı görmekteyiz.<br />
<br />
Mesela şöyle de deniliyor:<br />
<br />
“Bir Allah dostunun yanında olduğunuzda kalbinize dikkat etmeniz gerekir. Çünkü o Allah dostu kalbinizden geçenleri bilir ve yanlış bir şey geçmişse mahcup olursunuz.”<br />
<br />
Bütün bunların bir gerçeklik payı bulunduğu muhakkak. Allah dilerse şu veya bu kulunu, birisinin kalbinden geçenlere vakıf hale getirebilir.<br />
<br />
Ama bu hadis sadece böyle mi anlaşılmalıdır, sorusunu sorduğumuzda aklımıza başka sorular da gelecektir.<br />
<br />
Mesela, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken sorular şunlardır:<br />
<br />
-Acaba Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir?<br />
<br />
-Mü’min ferasetinin böyle, kalpleri bilmekten başka bir boyutu yok mudur?<br />
<br />
-Mü’min ferasetini sadece kalbleri bilmekle sınırlandırmak, mü’mine, mü’minler topluluğuna nasıl bir farklılık temin eder?<br />
<br />
-“Allah’ın nuru ile bakmak” nasıl bir bakışa sahip olmaktır?<br />
<br />
-Mü’minin feraseti dediğimiz şey, bir Müslüman toplumda sadece özel insanlara münhasır bir hususiyet midir?<br />
<br />
-Mü’minlerin bugünkü hayatına ve İslam toplumlarının yaşadığı mazlumiyete baktığımızda “Mü’min feraseti” ve “Allah’ın nuru ile bakmak” konusunda bir problem yaşadığımızdan söz edilebilir mi? İslam toplumları olarak bizde eksiklik nerededir?<br />
<br />
Bunlar, Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz’in mü’min feraseti ile önümüze koyduğu ufku doğru görebilmek içindir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">PEYGAMPER EFENDİMİZ'DEN FERASET ÖLÇÜTÜ</span></span><br />
<br />
Rasulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz­den rivayet edilen bir kudsi hadiste de “Allah’ın mü’minin gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olma” hususundan bahsedilir. (Buhari, Rikak, 38)<br />
<br />
Şüphesiz bütün bunlar da bir “mü’min kaletisi”nin zaruretiyle alakalıdır. Yaratan, nasıl mü’minin gözü, kulağı, kalbi olur?<br />
<br />
Hadis-i şerifteki “Mü’min feraseti” ifadesine bir başka boyut içinden baktığımızda belki aklımıza şu hadis-i şerif ve ayet-i kerimeler de gelebilir:<br />
<br />
“Mümin bir delikten iki defa ısırılmayacaktır.” (Buhari, ‘Edeb’, 83, Müslim, ‘Zühd’, 63)<br />
<br />
“Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir.” (Enfâl, 29)<br />
<br />
“Bu (Kur’an), mümin bir toplum için Rab­binizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır), hidayet rehberidir, rahmettir.” (A’raf, 203)<br />
<br />
Bir delikten iki defa ısırılmamak tehlikeler, komplolar karşısında bir zihni diriliği gerektiriyor.<br />
<br />
Furkana, yani her şeyin eğirisini doğrusundan ayıracak bir farkedebilme gücüne sahip olabilmekle takva arasında doğrudan alaka kuruluyor.<br />
<br />
Ve Kur’an mü’minler için bir basiretler aydınlığı temin ediyor.<br />
<br />
Bu ayetlerden yola çıkarak ferasete, kelime anlamı itibariyle baktığımızda basiretle yakın anlam içinde görebiliriz ve derin görüş, görünenin ötesine uzanış, fehmediş, herkesin bir çırpıda farkedemediğini farkediş, gibi anlamlar ihtiva ettiğini düşünebiliriz. Zaten “Allah’ın nuru ile bakış” ile birleştiği için, gözden öte bir görüşü, Allah’ın aydınlattığı bir nüfuzla bakışı ifade ettiği açıktır.<br />
<br />
Bir şey daha açıktır ki, mü’min feraseti, hayatın bütün alanlarında bir nüfuz-u nazarı, bir derin bakışı anlatmaktadır. Ve böyle bir yaklaşım, İslam dünyasının bugünkü durumu ile “Mü’min feraseti” arasındaki münasebeti sorgulama noktasında önümüze çok çetin bir zemin koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">FERASET NEDİR?</span></span><br />
<br />
Bütün bu açıları dikkate aldığımızda ise mü’minle feraset alakasını değerlendirirken şu cümleleri peşpeşe kurma gereği duyarız:<br />
<br />
-Feraset, çağını, zamanın sırrını okuyabilmektir. İçinde bulunduğumuz çağ, mü’minlerin önüne ne tür zorluklar-kolaylıklar koyuyor, bunu görebilmek ve bunun içinden tüm İslam dünyası için en hayırlı olanı seçebilmektir feraset.<br />
<br />
-Feraset, İslam toplumlarının içinde bulunduğu durumu doğru görebilmek, tahlil edebilmek ve bütün bunlardan mazlumiyeti sona erdirecek çözüm yolunu üretebilmektir.<br />
<br />
-Feraset ahireti, ahirette ne ile karşılaşacağını görebilmektir.<br />
<br />
-Feraset Allah’ın kendisini her an gördüğünü görebilmektir.<br />
<br />
-Ve feraset, bu hassasiyet içinde bir kişilik sergileyebilmektir.<br />
<br />
İslam dünyasının mazlumiyeti dediğimiz hadise en azından 100 yıllık bir meseledir ve biz 100 yıl sonra bile benzer sancılar içindeyiz.<br />
<br />
100 yıl önce neredeyse bütün bir İslam dünyası olarak yere kapaklanmıştık. 100 yıl sonra yine bir acılar coğrafyasından ve mü’minlerin mazlumiyetinden bahsediyoruz.<br />
<br />
Demek “Allah’ın nuru ile bakma”yı gündemimize alma noktasında problemliyiz.<br />
<br />
MEHMET ÂKİF ERSOY'DAN ŞİİRLER İLE MÜSLÜMAN VE FERASET<br />
<br />
İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, bundan aşağı yukarı 100 yıl önce çağdaş Müslümanların “mü’min feraseti” ile ilgili derdini gören, bunu neredeyse bütün acıların kaynağı olarak değerlendiren bir dertli mü’mindi. Öyle misaller sıralar ki Safahat’ta, ülke ülke, kavim kavim, insan insan kendi zaaflarımızı orada seyretmek ve acı ile sarsılmak zorunda kalırız.<br />
<br />
Akif’in şiirine yansıyan bir örnek, bir köylüdür. Şöyle anlatır o köylünün halini:<br />
<br />
“Zavallı köylüye ilkin epeyce sövmüşler<br />
<br />
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.<br />
<br />
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,<br />
<br />
“Davul çalınmada, zannım, aşağki evde” demiş.<br />
<br />
İnince, derken, odunlar, budur deyip beyni,<br />
<br />
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?<br />
<br />
Bizim de hâlimiz ayniyle köylünün hâli” (Fâtih Kürsüsünde”, s. 2 s. 263)<br />
<br />
Başına odunlar inerken “davul bizim eve gelmiş” diyecek kadar duyarsızlaşmış bir insanın “mü’min feraseti”ne sahip olduğu söylenebilir mi?<br />
<br />
Akif, benzeri bir duyarsızlığı kurt ile eşek misalini nazma dökerken dile getirir:<br />
<br />
“<br />
<br />
Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,<br />
<br />
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.<br />
<br />
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,<br />
<br />
Sanki tavşanmış gelen, yahûd kılıksız köstebek!<br />
<br />
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...<br />
<br />
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!..<br />
<br />
Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:<br />
<br />
Hâlimiz merkeple kurdun aynı, aslâ farkı yok.<br />
<br />
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;”<br />
<br />
......<br />
<br />
Mehmet Akif’te ayrıca bir “rüya gören adam” misali vardır. Adam bir rüya görmüştür ve Hocazade’den rüyanın tabir edilmesini istemektedir. Hocazade anlat rüyanı der, ama ortaya rüya adına bir bilmece çıkar. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:<br />
<br />
“- Bilir misin ki ne gördüm...<br />
<br />
- Hayırdır inşallah!<br />
<br />
- Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,<br />
<br />
Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.<br />
<br />
- Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak neydi<br />
<br />
- Bilir miyim, yalınız dört ayaklı birşeydi...<br />
<br />
Katır mı desem?      Eşek mi desem<br />
<br />
Öküz mü desem?    İnek mi desem<br />
<br />
Al at mı desem?      İdiç mi desem<br />
<br />
Koyun mu desem?  Çepiç mi desem<br />
<br />
- Güzel!<br />
<br />
- Biraz yürüdük...<br />
<br />
- Geçtiğin nasıl yerdi<br />
<br />
- Nasıl mı yerdi...    Unuttum, görür müsün derdi<br />
<br />
Yokuş mu desem?  İniş mi desem<br />
<br />
Uzun mu desem?    Geniş mi desem<br />
<br />
Çorak mı desem?    Çayır mı desem<br />
<br />
Sulak mı desem?    Hayır mı desem<br />
<br />
Tamam! İlerde ne gördün<br />
<br />
İlerde bir kocaman karaltı vardı.<br />
<br />
-Peki ismi yok mu<br />
<br />
-Bilmem aman!<br />
<br />
Ağaç mı desem?      Kütük mü desem<br />
<br />
Duvar mı desem?    Höyük mü desem<br />
<br />
Ağıl mı desem?        Hamam mı desem<br />
<br />
Yıkık mı desem?      Tamam mı desem<br />
<br />
- Ya sonra<br />
<br />
-Karşıma, baktım, dikildi...<br />
<br />
-Kim?<br />
<br />
-Bir adam..<br />
<br />
-Tanıştınız mı?<br />
<br />
- O, bilmem tanır mı, ben tanımam...<br />
<br />
Babam mı desem?          Kızım mı desem<br />
<br />
Hasım mı desem?                      Hısım mı desem<br />
<br />
Çıfıt mı desem?                          Gâvur mu desem<br />
<br />
Şudur mu desem?          Budur mu desem<br />
<br />
- Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan...<br />
<br />
Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman...<br />
<br />
Bugün mü desem?    Yarın mı desem<br />
<br />
Uzak mı desem?        Yakın mı desem<br />
<br />
Yazın mı desem?        Güzün mü desem<br />
<br />
Güzün mü desem?    Yazın mı desem .<br />
<br />
Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.<br />
<br />
- Sen o rü’yâya hakîkat deyiver, tam bizim iş.<br />
<br />
Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de<br />
<br />
Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyette.<br />
<br />
Tanımaz bindiği mahlûku, sürer körü körüne;<br />
<br />
Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne<br />
<br />
Fikri yok duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm.<br />
<br />
Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm. (Âsım, s. 367)<br />
<br />
Mehmet Akif, bu örnekleri Safahat’ın farklı bölümlerinde zikrettikten sonra adeta yakamızdan yapışıp bütün İslam dünyasını sarsarcasına seslenir:<br />
<br />
Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...<br />
<br />
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!<br />
<br />
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;<br />
<br />
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!<br />
<br />
....<br />
<br />
Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insâfınız:<br />
<br />
Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?<br />
<br />
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?<br />
<br />
Benzeyip şirâzesiz bir mushafın eczâsına,<br />
<br />
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumar?<br />
<br />
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?<br />
<br />
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?<br />
<br />
Böyle âdet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?<br />
<br />
Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!<br />
<br />
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!..<br />
<br />
......<br />
<br />
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:<br />
<br />
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!<br />
<br />
Davranın haykırmadan nâkûs-u izmihlâliniz...<br />
<br />
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zira, haliniz:<br />
<br />
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!<br />
<br />
Davranın, zirâ gülünç olduk bütün bir âleme,<br />
<br />
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;<br />
<br />
Yerde kalmış, na’şâ benzer kavm için durmak haram!<br />
<br />
Kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?<br />
<br />
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!”<br />
<br />
Mehmet Akif’te böyle gerçekten canhıraş, böyle adeta yakamızdan tutmuşçasına gerçekten sarsıcı binlerce feryad vardır. Safahat bir feryadlar kitabıdır.<br />
<br />
Başımıza inen tokmakların farkına varmak da bir ferasettir, belki.<br />
<br />
Bir lokma ekmek derdinde iken, üzerimize çullanan vahşi kurtları görmek de...<br />
<br />
Allah’ın nuru ile bakmak...<br />
<br />
Gözlerimize, gönüllerimize bir nur huzmesini doldurmak izzeti yeniden kuşanmak...<br />
<br />
Gelin, ümmetin zamanımızdaki tüm akil insanları, gözlerimizi gönüllerimizi yeniden yoklayarak, bir kere daha bakalım çağımıza ve bu çağın içinden ümmeti izzetle buluşturacak bir yol açalım.<br />
<br />
Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, 2013 - Aralık, Sayı: 334, Sayfa: 003</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>